بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -3-
E-F
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Üçüncü Cilt E-F Harfi
ECEL VE ÖLÜM / 1
• Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
• Ecel ve Kader
• Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
• Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
• Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
• Allah Mümît'tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
• Ölüm Meleği ve Azrâil
• Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
• Ölüm de Bir Nimettir
• Ölümü Düşünerek Dirilmek
• Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
EHL-İ KİTAP / 59
• Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
• Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
• Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
• Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
• Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
• İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
• Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
• Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
EMÂNET / 97
• Emânet; Anlam ve Önemi
• Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
• Emâneti Ehline Vermek
• Vedîa; Terkedilen Emânet
• Kur’ân-ı Kerim’de Emânet
• Hadis-i Şeriflerde Emânet
• İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
• Ahzâb 72’nin Anlamı Üzerine
• Tefsirlerden İktibaslar
- II -
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE
NEHY-İANİ’L-MÜNKER / 135
• Emr-i Bi’l-Ma’rû ve Nehy-i Ani’l-Münker; Anlam ve Mâhiyeti
• Ma’rûf Nedir?
• Münker Nedir?
• Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
• Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
• Tebliğ; Sanat ve Tebliğ
• Dâvet; Hakka Çağrı ve Dâî/Dâvetçi
• Vaaz, Nasihat ve İrşad
• Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
• Sözü, İnsanları Allah'a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
• Dâvet ve Tebliğ Usûlü
• Emr-i Bi'l-Ma'rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
• İyiliği Emredip Kendini Unutmak
• Birr (İyilik): Tanımı ve mâhiyeti
• Birr'in Sosyal Hayata Yansıması
• Başkalarına Birr'i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
• Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
• Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
• Peygamberlerin ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
• İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
EMSÂLU’L KUR’AN /
KUR’AN’DAKİ MESELLER, MİSALLER / 235
• Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Mesel Kavramı
• Kur’an’da Meselin Yeri
• Kur’an’da Meseller
• Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
ENDÂD EDİNMEK / 413
• Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Endâd Kavramı
• Endâd Edinmenin İki Yansıması
• Endâdı (Bir Şeyi) Allah'ı Sever Gibi Sevmek
• Endâda Tâbi Olup Allah'a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
• Endâdın Doğal İki Sonucu Şirk ve Putçuluk
• Şirk
• Put ve Putçuluk
- III -
ENSÂRULLAH
(ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) / 433
• Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Yolunun Yardımcıları
• Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
• Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Tefsirlerden İktibaslar
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
ESMÂÜ’L HÜSNÂ
(ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ) / 467
• Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
• Esmâi Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
• İsm-i A’zam
• Kur’ân-ı Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
• Kur'ân-ı Kerim'de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• "Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
• Tefsirlerden İktibaslar
EVLÂT VE MAL FİTNESİ / 675
• Evlât; Anlam ve Mâhiyeti
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal/Dünya Fitnesi
• Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi
• Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması
• Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
• Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin?
• “Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!”
• Çocuk: Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne...
• Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
• İslâm Devleti Olmadan Tedavi Edilemeyecek Olan Eğitim Yarası
• Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
• Bunun Adı Putperestliktir!
• Eğitim ve Tekfir
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
• Çocuk Öldürme Yasağı
• Doğum Kontrolü
• Tefsirlerden İktibaslar
• Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası; Evlât Katili Bir Babanın İtirafları
- IV -
FÂİZ/RİBÂ / 839
• Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
• Fâiz Parasından İkrâm
• Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize “Katılım Bankaları”
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
• Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
• Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
• Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
• Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
• Fâizle İlgili Fetvâlar
• Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
FAKİRLİK-ZENGİNLİK / 983
• Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
• Zenginlik
• Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
• el-Ğanî; Allah'ın Güzel İsimlerinden
• Kanaat; Eldekiyle Yetinme
• Zühd
• Zühdün Yozlaştırılması
• Doyumluluk Bir Erdemdir
• Hz. Peygamber'in Geçim Temini ve Zühdü
• Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
• Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
• Tefsirlerden İktibaslar
• Kesb; Çalışıp Kazanma
• Meslek Öğretimi
• İktisad; Harcamada Orta Yol
ECEL VE ÖLÜM
- 1 -
Kavram no 35
İman 9
Bk. Âhiret, Kıyâmet, Hesap ve Hesaba Çekilme, Ruh, Nefs
ECEL VE ÖLÜM
• Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
• Ecel ve Kader
• Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
• Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
• Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
• Allah Mümît‘tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
• Ölüm Meleği ve Azrâil
• Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
• Ölüm de Bir Nimettir
• Ölüm Korkusu
• Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
• Ölümü Düşünerek Dirilmek
• Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 1
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
Ecel; Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu; vakit ve son demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman dilimine ecel denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. “Ecelin gelmesi” ise, tâyin edilmiş bulunan ömrün son bulması, yani ölümdür.
Allah indinde her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. “Eğer Allah, insanları, yaptıkları her haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Ecelleri (süreleri) geldiği zaman da bir an dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler.” 2
“Eceli geldiği zaman bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez”3 Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle takdir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?” gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Nitekim bu hususta kimi âlimler farklı kanaat ileri sürmüşlerdir. Mu’tezile’den bir kısım âlimlere
1] 3/Âl-i İmrân, 145
2] 16/Nahl, 61
3] 63/Münâfikun, 11
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Öldürülmemiş olsaydı, daha bir müddet yaşayacaktı. Ehl-i Sünnet ile diğer Mu’tezilelere göre ise, eceliyle ölmüştür. Aksini ileri süren Mu’tezilîler, kulların fiillerinin yaratılmasıyla ilgili görüşlerinden dolâyı bu görüşe vârmışlardır. Çünkü onlara göre fiilin fâili, bizzat kulun kendisidir. O halde öldürme işi, öldüren katilin kendi işidir.
Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi de eceliyle ölmüştür. Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Allah onda ölümü yaratmasından dolayı ölmüştür. Öldürülerek ölen kimse için, “öldürülmeseydi yaşayacaktı” gibi sözler söylemek doğru değildir. Hattâ “öldürülmemiş olsaydı, ne olurdu?” gibi bir varsayım üzerinde birtakım görüşler ileri sürmek bile yanlıştır. Çünkü bütün bunlar Allah’ın takdiriyle olmaktadır ve aksi sözkonusu olamaz. 4
“Bir canlıya ömür verilmesi de, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır.”5 âyetinde “Ömrünün kısaltılması “ ifâdesiyle ilgili olarak İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî (öl. 478/1085) şöyle demektedir: Bu âyetle iki durum kastedilmiştir ki, onlardan biri: Bir kimsenin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa, Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında değildir. Bu nasıl mümkün olsun ki, Allah, ilminde onun ecelini takdir etmiştir. İkinci durum ise: Eksiltme ve arttırmanın, melekler indindeki sahifelerde gerçekleşmesidir. Onların sahifelerinde bir şey mutlak olarak yazılıdır ama, Allah’ın ilminde kayıt altına alınmıştır. Vuku bulacak olan da, bu kayıt altına alınan şekildir. Âlimler, “Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. (Bütün) kitapların anası, O’nun yanındadır.”6 âyetini de buna hamletmişlerdir. 7
O halde Allah indindeki ilim, yani kader, kesinlikle değişmez. Levh-i Mahfûz’da ne yazılmışsa mutlaka olur. Ancak meleklerin yanında da olayların yazılı bulunduğu sayfalar vardır ve bu sayfalarda yazılanlar, değişikliğe maruz kalabilir. Bu gibi konular gayb âlemini ilgilendirdiği için tabiatıyla onların mâhiyetlerini bilemeyiz. Meleklerin yanında bulunan sayfaların değişmesinin elbette bir hikmeti vardır. Belki de bunun hikmeti, meleklerin gayba tam olarak vâkıf olmalarını engellemektir. Allah neyi diler ve murad ederse mutlaka onda bir hikmet vardır. 8
Ashâbın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan okun hedefinden sapmayıp o insana isâbet edeceğini, yaralanması halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir.
Ecel meselesi kader problemine bağlı olarak kelâm âlimleri arasında tartışılan
4] İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâti’i ‘l-Edilleti fî Usûli’l-İ’tikad, Mısır 1950, 363
5] 35/Fâtır, 11
6] 13/Ra’d, 39
7] el-Cüveynî, a.g.e., 363
8] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 33
ECEL VE ÖLÜM
- 3 -
önemli konulardandır. İlk defa Mu’tezile âlimleri eceli tartışma konusu haline getirmişler ve farklı şekillerde açıklamışlardır. Onlara göre ecel, hayat süresi ve ölüm vaktinden ibârettir. İster herhangi bir dış etki olmadan tabiî bir şekilde olsun, ister bir kaza veya katil sonucu olsun, her insan tek bir ecelle ölür. Ancak kaza sonucu ölen veya öldürülen insanın bu olaylarla karşılaşmaması halinde yine de ölüp ölmeyeceği hususunda Mu’tezile âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Erken devir âlimlerinden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ile Ebû Hâşim el-Cübbâî ve ona uyan Behşemiyye grubu, ne şekilde olursa olsun ölen her insanın ömrünü tamamladığı ve eceli geldiği için öldüğü görüşündedirler. Mu’tezile’nin Bağdat ekolü, En’âm sûresinin ikinci âyetini de dikkate alarak insanın “ecel-i kazâ” ve “ecel-i müsemmâ” denilen iki eceli bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insan, herhangi bir dış müdâhale olmadan ölürse ecel-i müsemmâya, kaza veya katil sebebiyle ölürse ecel-i kazâya göre ölmüş olur. İkinci durumda ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi ecel-i müsemmâsına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Mu’tezile’den Kâ’bî de bu görüşü benimseyenlerdendir. Kadı Abdülcebbar’a göre ise katil yoluyla ölen kişinin bu olaya mâruz kalmaması durumunda yaşayacağını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Böyle bir kimsenin ölmesi de yaşaması da ihtimal dâhilindedir. Mu’tezile’nin müteahhir âlimlerinden Zemahşerî Bağdat ekolünün görüşünü savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp kısaltılabileceğini belirtir. Nitekim ona göre Kur’an’da ömrü uzatılan ve kısaltılanların bir kitapta bulunduğunun bildirilmesi,9 ayrıca Hz. Ömer’in hançerle yaralanması sırasında Kâ’b el-Ahbar’ın, “Ömer Allah’a duâ etseydi, ecelini tehir ederdi” demesi bu görüşü teyit etmektedir. 10
Selefiyye, Mâturidiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i Sünnet âlimlerine göre ecel daha çok, “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur. Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel, tek olup kesinlikle değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan önce hayat bulamayacağı gibi, hakkında takdir edilen ölüm vakti gelmeden de ölmez. İlgili âyetteki “ecel-i müsemmâ” kıyâmetin kopmasına dair olup bununla insanın değil, kâinatın eceline işaret edilmiştir. Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes kendi eceliyle ölür. “Maktul öldürülmeseydi yaşardı” demek vâkıaya aykırıdır, ecel ise vâkıanın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti tâyin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu bildirilmiştir.11 Ayrıca eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı kesin bir şekilde anlatılarak herkesin eceliyle öldüğüne işaret edilmiştir.12 İlâhî ilim, mümkünü mümkün olarak, vuku bulanı da gerçekte olduğu gibi ihâta eder. İki ecel kabul etmek veya ecelin değişebileceğini savunmak İlâhî ilimde değişikliğin meydana gelebileceğini benimsemek anlamına gelir ki bu husus, Allah’ın kullarının âkıbetlerini önceden bilmeye muktedir olmamasını ve dolayısıyla O’na bedâ görüşünün nisbet edilmesini gerekli kılar; bu ise, ulûhiyet makamıyla bağdaşmaz.
9] 35/Fâtır, 111
10] El-Keşşâf, III/303
11] 3/Âl-i İmrân, 145J
12] 63/Münâfıkun, 11
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mu’tezile’nin, maktûlün eceliyle ölmediğini ispatlamak için dayandığı deliller de geçerli değildir. Çünkü katilin adam öldürmekten dolayı Kur’an’da kötülenmesi ve kısas cezasına çarptırılması, maktûlün Allah tarafından tayin edilen ecel-i müsemmâsına ulaşmasını engellediğinden değil, yasaklanan katil fiilini işleyip İlâhî emre aykırı davranmak sûretiyle maktûlün ölümüne zâhiren sebep olması sebebiyledir. Ölümü gerçekleştirmek (imâte), İlâhî bir fiil olmakla birlikte, öldürmeye teşebbüs edip ölüm hâdisesinin meydana gelmesine sebebiyet vermek katile ait bir fiildir.
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz. Kur’ân-ı Kerim’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların, mânâsı apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının, bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade edilmektedir.13 Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli tedbirleri almak sûretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu husûsudur. Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra insanlar için -İlâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması sonucunu çıkarmak isâbetli değildir.14 Ayrıca ilgili âyetteki “ziyâde” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki15 “mahv” ve “isbât”ın, “ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil, meleklerin ellerinde bulunan kitapta meydana gelmesi ihtimal dâhilindedir. Akrabaları ziyâret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden önce bunlar âhad rivâyetlerdir ve zâhirî mânâları itibarıyla kesin anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların ışığında açıklamak doğru değildir. Bu hadislerde belirtilen ömrün uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.
Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu’tezile ve Şia insanların iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken Ehl-i Sünnet umûmiyetle muhkem âyetlere dayanarak insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kaza ve kadere imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve bunun daha ziyade İlâhî ilim ve irâdeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa, insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecelin takdir edildiğini benimseyen görüşün daha isâbetli olduğunu söylemek mümkündür. Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları, bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir kaza veya katil hâdisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu İlâhî bilgi ve irâdenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları kulluk
13] 35/Fâtır, 11
14] Cüveynî, s. 363
15] 13/Ra’d, 39
ECEL VE ÖLÜM
- 5 -
vazifelerinin bir gereğidir. 16
Allah (c.c.) herkes için bir ömür belirlemiştir. Her canlı kendisi için belirlenmiş olan o ömrü bitirecektir. Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır. “O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.” 17
Her insan eceliyle ölür, hiçbir kimse ölüme müdahale edemez. Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölüm yoktur. O, vâdesiyle yazılmış bir yazıdır.” 18
Ecelin ileri alınması ya da geriye bırakılması mümkün değildir. “Bir canlının eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah işlediklerinizden haberdardır.”19 Her insanın bir eceli olduğu gibi her ümmetin (topluluğun) de bir eceli vardır. “... Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldimi, bir an ne geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 20
Ecel ve Kader
Ecel; Arapça’da belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki ayrı anlamı vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki “vâde”nin karşılığı olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanıldığı anlamdır;21 diğeri ise ölüm ânı demektir. Yani insanın hayatının sona erdiği saniyeler anlamına gelir.
Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay gibi, rızık gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne kadar yaşayacağını, nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının öleceği saatlerde onun hayatının sona ermesi için gerekli olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle ki bu nedenler onun yaşamını durdurmak için âdetâ birbirlerini tamamlarlar.
Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi göstermeden bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir gerçektir. Bu demektir ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş ve yıpranmış olmaktan dolayı artık normal görevlerini yapamazlar. Bu sistemlerden bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda olsa bile, diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremediklerinden, kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine devam eden sistem de bu genel duraklamadan olumsuz yönde etkilenerek o da durur. Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama süresi bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu son derece doğal nedenlere bağlı olarak zamanında gerçekleşir.
Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil; bilâkis aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın ezeldeki takdirine ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine bağlı olarak sebep-sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini farklı ölçülerde etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir an önce ulaşmak
16] Cihat Tunç, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 381-382
17] 67/Mülk, 2
18] 3/Âl-i İmran, 145
19] 63/Münâfikun, 11
20] 10/Yunus, 49
21] 2/Bakara, 282
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir; bu psikoloji içerisinde yapacağı aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir riski atlatmak için- hatalı sollamaya iter. Bu da nedenlerin ikincisi olur; Hatalı sollama kaçınılmaz bir kaza ile sonuçlanırsa bu üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme gibi bir olaydan sonra vücutta meydana gelen ezilme, kırılma ve yaralanmalar dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye geç ulaşmak gibi bir durum yaşanırsa bu da elbetteki başka bir neden olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan sebeplerin birbirini izlemesiyle gerçekleşir. Ölüm h�����������������������������â disesi dâhil, ard arda mey-���������������������������� disesi d�������������������âhil, â������������������hil, meydana gelen bu olayların hiçbiri, aslında diğerinden farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki kaderin birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle (kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme, boğulma, intihar ve sûikast) gibi bir tek neden üzerinde dururlar. Bu, ezelî kaderin bir çeşit özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından ötürüdür. Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir. Ölüm ise, birçok insan için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin haber verdiği “gaybî” gerçekler hakkında tereddütlü olan insanlar, hayatlarının en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli panikler yaşarlar. Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır. Dolayısıyla, sportif faâliyetler, güzellik yarışmaları ya da çeşitli adlar altında düzenlenen dev müsabakalar, faşingler, festivaller ve baş döndürücü eğlenceler, aslında derinden yaşanan bu gizli ıstırâbın, bu içsel paniğin biraz olsun dindirilmesi amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok kimse tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak�����������������, ikisi birbirin-,���������������� birbirin- birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona ereceği saniyelerin gelip çatması; ölüm ise canlıdaki dünyevî hayatın sona ermesi ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla başlayan ve ecelinin gelip çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son bulan belirli süredir. Bu tanımdan hareket ederek, “öyle ise her canlının ömrü biçilmiştir” demek doğrudur; ancak bu, yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz: Değil yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir, sonludur. Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun kurmuş bulunduğu k�âinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan evrensel yasalara bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz kâinattaki sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla gelişir, yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar. İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında geçen süre her varlığın kesin ömrünü ifade eder.
Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle sona eren süre o bitkinin ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından yapılan herhangi bir eserin gerçekleştirildiği andan itibaren kullanımdan kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür. Ancak ömür ve ecel kavramları bu basit ve soyut açıklamayı aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı özel bir anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden pek soyutlanamayan (ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim olarak değil), Allah’ın izni ve ezelî irâdesiyle birbirini
ECEL VE ÖLÜM
- 7 -
doğuran, birbirini tamamlayan devr-i dâim içindeki hayat ve kâinât olaylarının birer parçasıdırlar.
Ecel Değişir mi? Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün uzaması ya da kısalması mümkün değildir. “Allah’ın her şeye gücü yeter, binâenaleyh daha fazla yaşamak için kulun yapacağı duâyı kabul etmek O’nun için zor ya da imkânsız değildir” demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden ve kesin olarak bilir. Bu bakımdan duâ ile değişerek ileri bir zamana ertelendiği sanılan ecel, aslında, Allah tarafından kesin şekilde belirlenmiş olan eceldir. Şu halde Allah’ın bir kimse için takdir buyurduğu ölüm tarihini bu kişinin duâsıyla değiştirmesi demek, O’nun bu olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî bilgisine ters düşen bir durumdur. Buna “Bedâ” denir. Bedâ ise Şiîlikte bir inançtır ve Allah’ın sıfatlarına, kemal ve kuşatıcılığına aykırıdır.
“Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.”22 mealindeki âyet-i kerimeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır. Gerçekte Allah’ın, dilediğini silmesi; O’nun başlangıcı ve sınırı olmayan bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi- zamanı geldiğinde ortadan kaldırması ve devam edecek olan şeyi de vâdesine kadar bekletmesi demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür: “Mâdem ki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun duâ etmesi, örneğin, şer ve belâların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için dilekte bulunması bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki Allah Teâlâ: “Rabbiniz buyurdu, Bana duâ edin, Benden dilekte bulunun, sizin için kabul edeyim.” 23 diyor. Bu nasıl açıklanabilir?”
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki, Allah’ın kesin yasaları arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini sağlayan etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk, ya da hayır, huzur, sevinç ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar herkese göre değişir. Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken, bir diğerini acılara boğduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin Allah Teâlâ, kullarından birinin duâsını kabul ederek amacını gerçekleştirmekle onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin, örneğin: “Allah’ım beni mutlu kıl!” diye duâ etmesi üzerine o insanın gerçekten de herhangi bir nedenle mutluluk duymaya başlaması Allah’ın ezelde böyle bir olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izâfîlik yoktur. Bilâkis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların kesin ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı anlamlarda yorumlanamazlar. Ölüm olayı, her insanın kanaat ve yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izâfî psikolojik olayları karıştırmamak gerekir.
22] 13/Ra’d, 39
23] 40/Mü’min, 60
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bedâ ve Kader: Bedâ, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü kestiremediği bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması anlamına gelen Arapça bir sözcüktür.
Bu sözcük, bazılarının, Allah’ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde, Allah Teâlâ’nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah’ın (hâşâ) yanılmak, önceden bir şeyi kestirememek, ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar değiştirmek gibi -yaratıklara mahsus- bir bocalama ve çelişki içine düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
Kesinlikle ifade etmek gerekir ki “Bedâ” kavramının İslâm inancında hiç bir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezelî ilmiyle önceden bilmektedir ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü, istisnâsız O’nun bildiği şekilde, buyurduğu ve belirlediği doğrultuda cereyan eder ve olup biter. 24
Ölüm bir sünnetullah, Allah’ın evrendeki değişmez İlâhî kanunu olduğundan, ondan kaçılamaz. Eğer Yüce Allah ölümü yaratmayıp da insanlar ölmeseydi, ihtiyarlayıp ölümü nimet sayanların hali ve şimdiden dünyanın insanlara dar gelmeye başlaması karşısında durumumuz ne olurdu, bir düşünün! Bunu düşününce ölümde büyük bir hikmet ve isâbet bulunduğunu anlarız. Bununla birlikte, Yüce Allah intiharı yasaklayarak, hayatımızı korumakla mükellef kıldığı gibi, başkasının hayatına kast etmeyi de men ediyor. Öldürmek Allah’a mahsustur verdiği canı O alır. Öldürülen kimsenin katiline cezâ verilmesi, öldürdüğü için (öldürme fiilini yarattığı için) değil, Allah’ın haram kıldığı bir fiili işlediği için verilir. Ölümü yaratan Allah’tır. Ölenin eceli gelip hayatı sona ereceği an yaklaşınca katil onun ölümüne sebep olur. El-Muhyî, er-Razzâk, el-Mü’mît olan yalnız Allah’tır. Her şeyi yaratan ve yarattıkları tüm canlıların rızkını veren Allah Teâlâ olduğu gibi onları yok edip öldüren de O’dur. Diriltmek ve öldürmek O’nun takdir ve yaratmasıyladır. Her canlının belli ve takdir edilmiş bir eceli vardır. Tabiat varlıklarının belli bir ömrü, bir işlev süresi vardır.25 Bütün doğa varlıklarının olduğu gibi, insanların ve tüm canlıların belli bir yaşama süresi vardır. O süreden ne az, ne de çok yaşamak mümkündür. Buna ecel diyoruz.
Öldürülmüş olan bir insan, Allah yanında mukadder olan eceli ile ölür. İnsan, kazâ ve kader olarak Allah’ın ilminin ezelde ne sûretle takdir edildiğini bilmez. Ona düşen görev, Allah’ın emrettiği şekilde hayatını koruyup kendi ecelinin gelmesine sebep olmamak ve başkasının hayatına tecâvüz etmemektir. Allah’ın verdiği canı almak, yine Allah’a aittir. Bunun içindir ki, bir insanın canına kıymış olan insan cezâsını görür. Çünkü kendi irâde ve tercihi ile onun ecelinin gelmesine, o adamın ölmesine sebep olmuş ve Allah’ın râzı olmadığı çirkin bir işi yapmış ve Allah’ın emrine karşı gelmiştir.
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”26 İnsan, kendisine tanınan süreden eksik veya fazla
24] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y. s. 304-308
25] 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 5
26] 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 9 -
yaşayamayacağına göre, ölmemek için savaştan kaçmakla ölümden kurtulamaz. 27
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”28; “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.”29; “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler.” 30
Çeşitli bahanelerle Uhud Savaşından kaçıp çekilmiş olan münâfıklar, savaşta ölmüş olan akrabâ ve tanıdıklarının haberini alınca: “Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi” demişlerdi. Bu tür sözler, onların yüreklerindeki derdi arttırmaktan başka bir şey sağlamaz. Çünkü Allah’ın takdirini inkâr, her işi insanın kendi kusuruna bağlamak, insanı bunalıma sokar. Gerçekte her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Ecel gelmedikçe insan ölmez. Savaşta ölen, eceli sona erdiği ve cephede öleceği takdir edildiği için ölür. Eceli dolmamış insanı Yüce Allah, kurşunlar, bombalar arasından kurtarıp yaşatır. Allah’ın kaderine böyle iman eden, tesellî ve huzur bulur. Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden kaçmak mümkün değildir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 31
Toplumların Eceli: Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların da belli bir ömrü vardır. İnsan gibi toplum ve devletler de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini dolduran ümmetler ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini kaybeder, başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok olup giderler).” 32
Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen helâk edilip tarih sahnesinden silinir veya egemenliklerini yitirirler. 33
Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak; Allah’ın her şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana geliş şartları nasıl olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip takdir etmiştir” diyebiliriz.
Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı için, sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe ve tedbirsizliğe değil; aksine, daha
27] 3/Âl-i İmrân, 145, 156, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16
28] 3/Âl-i İmrân, 154
29] 3/Âl-i İmrân, 156-158
30] 3/Âl-i İmrân, 168-170
31] 33/Ahzâb, 16
32] 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için bk. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/Mü’minûn, 43.
33] 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 16/Nahl, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45; 42/Şûrâ, 14
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cesur ve atak çalışmaya ve gayrete yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer. Yakınlarından biri öldüğünde kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına, başkalarına ve kendine gereksiz suçlamalar yapmasına engel olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına acı veren bir olayı daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı sağlar. Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
Kur’ân-ı Kerim’de “ecel” kelimesi, toplam 52 yerde geçer. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır;34 bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.35
Yaşama süresi anlamında kullanılan ömür (“umr”) kelimesi ise 7 âyette geçer. Ayrıca 5 yerde de bu anlamdaki umr kelimesi, fiil halinde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen Kur’ân-ı Kerim’de, bütün âyetlerin yaklaşık üçte biri; ölümle, öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir.
Âyet-i kerimelerde, insanların ve toplumların Allah tarafından takdir edilmiş ecelleri, yani yaşama süreleri olduğu ısrarla belirtilir. Bu ecel/süre, ne bir saat (an) öne alınır, ne de bir an geciktirilir. Kur’an’da; yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken,36 bir kısmında göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır.37 Ecelle ilgili âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm vakti belirlediği ifade edilmiş,38 kendilerine uzun ömür verilenlerin de, ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu bildirilmiştir.39 İlâhî emirlere uyanların tâyin edilmiş ölüm vaktine kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken,40 zâlimlerin de ecelleri gelinceye kadar cezâlandırılmayacağı, ancak zamanı gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir.41 Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar yaşatıldığı anlatılmıştır. 42
34] 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
35] 3/Âl-i İmrân, 145
36] 13/Ra’d, 2; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29
37] 6/En’âm, 2, 128; 14/İbrâhim, 10; 29/Ankebût, 5, 53
38] 6/En’âm, 2, 60
39] 35/Fâtır, 11
40] 11/Hûd, 3
41] 16/Nahl, 61; 29/Ankebût, 53
42] 40/Mü’min, 67
ECEL VE ÖLÜM
- 11 -
Kur’ân-ı Kerim’e göre toplumlar da bireyler gibi birer organizmadırlar. Bireylerin belli bir ömrü, süresi olduğu gibi, toplumların da belli bir ömrü, süresi vardır. Hiçbir nefis, kendisi için belirlenen süreden az ya da çok yaşayamayacağı gibi,43 hiçbir toplum ve ulus da sürelerinden fazla yaşayıp egemen olamaz. Toplumların eceli, yani yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık süre için öne alınmayacağı gibi, geriye bırakılmayacağı da bildirilir. 44
“Ey kâfirler! Siz ölü (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi (eceliniz gelince) O, öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve tekrar O’na döndürüleceksiniz (orada hesap vereceksiniz).” 45
“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddiâ ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakâlim)’ de. Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir. “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” 46
“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’ derler.” 47
“Bir zamanlar İbrahim de Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır! İnandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi. Bunun üzerine ‘Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir’ buyurdu.” 48
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” 49
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 50
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...” 51
“Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir
43] 63/Münâfıkun, 11
44] 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 14/İbrâhim, 10; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43; 71/Nûh, 4
45] 2/Bakara, 28
46] 2/Bakara, 94-96
47] 2/Bakara, 154-156
48] 2/Bakara, 260
49] 3/Âl-i İmrân, 102
50] 3/Âl-i İmrân, 145
51] 3/Âl-i İmrân, 154
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hasret (yarası) olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” 52
“(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermenin sevincini duymaktadırlar.” 53
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma metâından başka bir şey değildir.” 54
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 55
“Sizi bir çamurdan yaratan, sonra eceli/ölüm zamanını takdir eden ancak O’dur. Bir de O’nun katında ecel-i müsemmâ/muayyen bir ecel (kıyâmet günü) vardır. Hal böyle iken siz hâlâ şüphe (mi) ediyorsunuz(?)” 56
“Sizi geceleyin öldüren (öldürür gibi uyutan) ve gündüzün güç yetirip etkilemekte (yapıp işlemekte) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda (gündüzde) sizi dirilten (uykudan uyandıran) O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size O haber verecektir.” 57
“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldimi elçilerimiz (can almakla görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar (bu hususta verilen vazifeyi yapmakta) kusur etmezler.” 58
“De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm; hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.” 59
“Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok olup giderler).” 60
“Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’ (melekûta), Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmıyorlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” 61
“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri
52] 3/Âl-i İmrân, 156-158
53] 3/Âl-i İmrân, 168-170
54] 3/Âl-i İmrân, 185
55] 4/Nisâ, 78
56] 6/En’âm, 2
57] 6/En’âm, 60
58] 6/En’âm, 61
59] 6/En’âm, 162-163
60] 7/A’râf, 34
61] 7/A’râf, 185
ECEL VE ÖLÜM
- 13 -
de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi (ve hepsi de helâk olurlardı). İşte Bize kavuşmayı ummayanları Biz böylece taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda (kendi başlarına) bırakırız.” 62
“De ki: ‘Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim.’ Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.” 63
“Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da O’na tevbe etmeniz için (Bu Kitap indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tâyin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, faziletli olan/fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını kendi lütfundan verir. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” 64
“Biz onu (kıyâmet gününü) sadece sayılı bir müddetin sona ermesine kadar bekletir, erteleriz.” 65
“... Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.” 66
Her vakit ve müddetin Allah katında ayrı ayrı bir yazısı, hikmet gereği verilmiş özel bir hükmü vardır. Bu müddet içerisinde kurtuluşa ermek veya azâba müstahak olmak için insanlara mühlet ve müsâade verilmiştir.
“İnsanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) hakkında uyar/korkut ki, sonra zâlimler; ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir ecele/müddete kadar bize süre ver de Senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım’ derler. (Onlara denilir ki:) ‘Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına yemin etmemiş miydiniz?” 67
“Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında (Bizce) bilinen bir yazı/yazgı olmasın.” 68
Gerek arâzisini yere batırmak ve gerekse halkını yok etmek sûretiyle veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiç biri, körü körüne, tesâdüfî olarak helâk edilmiş değildir. Allah tarafından tâyin ve takdir edilip Levh-i Mahfûz’da yazılmış şaşmaz, unutulmaz ve gaflet edilmez bir yazı gereğince helâk olmuşlardır. Demek ki, devlet ve toplumların da fertler gibi takdir edilmiş belli ömürleri vardır. Bireyler doğduğu, geliştiği, ihtiyarladığı ve nihâyet öldüğü gibi, devletler de kurulur, gelişir ve nihâyet Allah’ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler gibi bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü olur.
“Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” 69
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları ecel-i müsemmâya/takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 70
62] 10/Yûnus, 11
63] 10/Yûnus, 49
64] 11/Hûd, 3
65] 11/Hûd, 104
66] 13/Ra’d, 38
67] 14/İbrâhim, 44
68] 15/Hicr, 4
69] 15/Hicr, 5
70] 16/Nahl, 61
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin (bilgisizliğin ne demek olduğunu anlasın) diye sizden bazı kimseler erzel-i ömre/ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır. Şüphesiz ki Allah alîmdir/bilgilidir, kadîrdir/kudretlidir.” 71
“Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne dirilir.” 72
“Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve ecel-i müsemmâ/tâyin edilmiş bir vâde olmasaydı, (cezâ ve helâk onlar için de dünyada) gerekli ve kaçınılmaz olurdu.” 73
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.” 74
“Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihâyet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere âit) arâziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?” 75
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, ecel-i müsemmâya/belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de erzel-i ömre/ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir. Yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir. Kendisinde şüphe olmayan kıyâmet vakti de gelecek; Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. “ 76
“O, (önce) size hayat veren, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür!” 77
“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” 78
“(Kâfirler) O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, bilâkis kendileri yaratılmış olan, bizzat kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.” 79
“Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” 80
71] 16/Nahl, 70
72] 20/Tâhâ, 74
73] 20/Tâhâ, 129
74] 21/Enbiyâ, 34-35
75] 21/Enbiyâ, 44
76] 22/Hacc, 5-7
77] 22/Hac, 66
78] 23/Mü’minûn, 43
79] 25/Furkan, 3
80] 25/Furkan, 58
ECEL VE ÖLÜM
- 15 -
“Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana sağırlara da dâveti duyuramazsın.” 81
“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın eceli/O’nun tâyin ettiği o vakit, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.” 82
“Senden, azâbı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer ecel-i müsemmâ (adı konulmuş bir ecel, önceden tâyin edilmiş bir vakit/vâde) olmasaydı, elbette onlara azap gelip çatmış olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan (hiç farkına varmadıkları bir sırada) o, onlara kuşkusuz âniden geliverecektir.” 83
“Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 84
“Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve ecel-i müsemmâ (muayyen bir süre) için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.” 85
“Allah (o yüce varlıktır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki, sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların şirk/ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.” 86
“Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri ecel-i müsemmâya/belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 87
“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” 88
“De ki: ‘Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 89
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 90
“Allah sizi (önce) topraktan, sonra menîden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.” 91
“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri ecel-i müsemmâya/belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte
81] 27/Neml, 80
82] 29/Ankebût, 5
83] 29/Ankebût, 53
84] 29/Ankebût, 57
85] 30/Rûm, 8
86] 30/Rûm, 40
87] 31/Lokman, 29
88] 31/Lokman, 34
89] 32/Secde, 11
90] 33/Ahzâb, 16
91] 35/Fâtır, 11
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 92
Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesi, gecenin gündüzün yerini, gündüzün de gecenin yerini almasıdır. Başka bir ifâdeyle; birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasıdır. Güneş ve ayın belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, kendi yörüngeleri etrafında dönüşlerini kıyâmete kadar sürdürmeleri veya güneşin bir yılda, ayın da bir ayda dönüşünü tamamlamasıdır. Bütün bunlar Allah tarafından takdir edilip belirlenmiş bir süreye, yani müsemmâ bir ecele kadar böyle devam edecektir.
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmelerine hükmedilmez ki ölsünler. Cehennem azâbı da biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız. Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller/iyi işler yapalım! diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 93
Gelen uyarıcıdan maksat, peygamberler ve kitaplardır. Bazıları; akıl, ihtiyarlık ve yakınların ölüm gibi özellikleri de uyarıcı olarak açıklar.
“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile hemen) yakalayıverip cezâlandıracak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı. Ancak, onları, ecel-i müsemmâya/adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman (gerekeni yapar). Zira şüphesiz Allah, kendi kullarını görmekte/gözetlemektedir.” 94
“Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini, gelişmesini) bozar, tersine çevirir, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç düşünmezler mi?” 95
“Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz de, kıyâmet günü, Rabbinizin huzurunda muhâkeme olacaksınız.” 96
“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince; ölmeyenin de uykusunda ruhları alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini belirli bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için kesin ibretler vardır.” 97
“Sizi topraktan, sonra menîden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da yaşlanıp ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi de daha önce vefat ettirilmektedir. Allah yaşatmayı ecel-i müsemmâya/belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanıp düşünmeniz için yapar.” 98
Âyette, ilk insan Âdem’in (a.s.) topraktan yaratıldığına işâret edildikten sonra, insanın ana rahminden ihtiyarlığına kadar çeşitli safhaları tasvir ediliyor. Erken çağlardaki ölümle gençlik ve yaşlılık devrelerindeki ölümün sebepleri, ecel ve hikmet kavramlarıyla izah ediliyor.
92] 35/Fâtır, 13; bak. Benzer âyet: 39/Zümer, 5
93] 35/Fâtır, 36-37
94] 35/Fâtır, 45
95] 36/Yâsin, 68
96] 39/Zümer, 30-31
97] 39/Zümer, 42
98] 40/Mü’min, 67
ECEL VE ÖLÜM
- 17 -
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir ecele/belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş (verilmiş) olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti...” 99
“(Mü’minler) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azâbından korumuştur.” 100
“(Müşrikler) dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 101
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre) için yarattık...” 102
“Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 103
“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir, yok olacaktır.” 104
“Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve Biz, önüne geçilebileceklerden değiliz. Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” 105
“De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz, O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” 106
“Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka/zekât verip iyilerden olsam!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın). Allah, eceli gelince hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 107
“O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 108
“Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmâya (adı konulmuş bir ecele, belli bir vâdeye) kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli (tâyin ettiği vâde) geldiği zaman, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” 109
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 110
99] 42/Şûrâ, 14
100] 44/Duhân, 56
101] 45/Câsiye, 24
102] 46/Ahkaf, 3
103] 50/Kaf, 19
104] 55/Rahmân, 26
105] 56/Vâkıa, 60-61
106] 62/Cum’a, 8
107] 63/Münâfıkûn, 10-11
108] 67/Mülk, 2
109] 71/Nûh, 4
110] 3/Âl-i İmrân, 145
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Belirlenmiş bir yazıya, tâyin edilmiş bir ecele göre, Allah’ın izni olmadan, eceli gelmeden hiçbir nefis için ölmek yoktur. Ölüm şekli nasıl olursa olsun, kişi öldüğü zaman ecelinin bittiği anlaşılır. Her kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz, her kim de âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Müslüman olsun, kâfir olsun kişinin yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey yazılmıştır. Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Rızkının bitmesi ecelinin gelmesi demektir. Cihada katılmak ölümü çabuklaştırmadığı gibi, cihaddan geri kalmak veya kaçmak da ölümü geciktirmez. Öyleyse neden hezimete uğradınız? Hezimet ölümü defedemez, sebat da hayatı kesemez. Elbette ki verdiğimiz nimetlerden dolayı nankörlük etmeyip şükredenleri, emir ve yasaklarımıza riâyet edenleri Cennet nimetleriyle mükâfatlandıracağız!..
Mevdûdi diyor ki: “Burada müslümanlara ölüm korkusundan kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah’ın belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için mi harcayacaktır? 111
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
Ecel kelimesi, Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli hadislerde de yer almaktadır. Bazı hadislere göre eceli gelmeyen hastalar şifâ bulur; bu sebeple ziyâretçiler hastalar için şifâ dileğinde bulunmalıdır.112 Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden takdir edildiği bildirilirken,113 diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü olmaktan (erzel-i umr’den) Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için duâ ettiği, akrabâyı ziyâret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir. 114
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler attı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musîbetlerdir. Bu musîbet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”115 (İnsanın, ecel ve ölümün elinden kurtulamayacağı burada somut bir şema ile ifâde edilmiştir.)
“Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın. Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” 116
111] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Âl-i İmrân, 145. âyetin tefsiri
112] Ahmed bin Hanbel, I/239
113] Ahmed bin Hanbel, V/197; Tirmizî, Tefsir 2
114] Ahmed bin Hanbel, III/156, VI/159; Buhârî, Deavât 26; İbn Mâce, Mukaddime 10; Tirmizî, Deavât 113
115] Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyâmet 23, h. no: 2456; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4231
116] İbn Mâce, Mukaddime 7
ECEL VE ÖLÜM
- 19 -
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) yere bir çizgi çizdi ve: “Bu, insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” 117
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omzumdan tuttu ve: “Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. Tirmizî’nin rivayetinde, “yolcu gibi ol” sözünden sonra şu ziyâde var: “Kendini kabir ehlinden say.” 118
İbn Ömer (r.a.) şöyle diyordu: “Akşama erdinmi, sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 119
1- Yukarıda kaydedilenler dışında başka kaynaklarda da rivâyet edilmiş olan hadiste Rasûlullah (s.a.s.) kendisini gerçek kulluğa veren kimseyi, önce evi, meskeni olmayan garibe (gurbette olan kimseye), sonra hareket hâlinde olan yolcuya benzetiyor. Çünkü yolcu bir yere haz almak için inmez, yolculuğuna devam edebilmek için dinlenmek ve yolculuğu sırasında lâzım olacak eksiklikleri tamamlamak üzere konaklar.
Ayrıca garîb, yabancı yerde tanıdığı ve güvenebileceği kimselerin azlığı sebebiyle emniyetsizlik duyar ve belli bir korku içerisindedir. Yolcu da öyle. Fazla olarak yolcu, taşıyabileceği zarurî eşyayı sırtına yükler. Zarurî olmayan, lüks ve güç getiremeyeceği yükü almaz. Şu halde âbide: “Garib ve yolcu gibi ol” şeklinde yapılan tavsiyenin içinde “Dünyaya bağlanma, ölümden sonrası için hazırlan, ebede giden yolculukta gerekli olan azığı yani ibâdeti hazırla”, yani “zühd’ü elden bırakma” tavsiyesi mevcuttur. Nevevî merhum şöyle demiştir: “Hadisin mânâsı şudur: Dünyaya dayanma, ona sâbit kalacağın bir vatan gözüyle bakıp bağlanma, dünyada bâkî kalacağın içinden geçmesin, yolcunun vatanında olmadıkça bağlanmadığı şeylere sakın dünyada bağlanıp kalma.”
Hadisi şöyle anlayan da olmuştur: “Yolcu, vatanına giden, onun peşinde olan kimsedir. Kul, dünyada, efendisi tarafından bir ihtiyacı görmek üzere yabancı bir yere gönderilmiş kimse gibidir. Ona düşen verilen hizmeti bir an önce görüp dönmektir, kendisine verilen hizmet dışında bir şeye bağlanıp kalmaz. Öyle ise mü’min, vatan-ı aslîsi olan âhireti düşünmeli, ibâdet, kulluk hizmetiyle geldiği dünyada bu hizmetin dışına çıkarak dünyaya bağlanıp kalmamalı, gönlünden, fikrinden döneceği asıl yurdunu çıkarmamalıdır.
2- Rivâyetin ikinci kısmı İbn Ömer (r.a.)’in şahsî sözü, yani mevkuf hadis gözükmektedir. Ancak, aynı mânaya gelen merfû rivâyetler mevcuttur. Hâkim’in tahric ettiği bir rivâyet şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.”
Bazı âlimler İbn Ömer (r.a.)’in yukarıdaki sözleri merfû hadisten aldığını
117] Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2335; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4232
118] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471
119] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2334
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylemiştir. Nitekim onun nasihati tûl-i emeli kırmaya tazammum etmekte, ömrünü ibâdet cihetinden içinde bulunduğu gün bilmesini (yarına çıkamayabileceğini düşünmeyi) kişiye tavsiye etmektedir. Zira, akıllı kişi akşama erdimi yarını beklemez, (o günkü kulluk vazifelerini eksiksiz tamamlar). Sabaha erince de akşamı beklemez, her saatin işini saatinde yapar, ecelinin sabaha veya akşama ulaşmadan gelebileceğini düşünür.
3- “Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap” sözü “ölümden sonra sana faydası olacak amelde bulun, sıhhatli iken hayırlı işler yapmada acele et, böyle işleri başka zaman yaparım diye te’hir etme, mevcut fırsatı bu yoldan hemen değerlendir, zira âniden hastalık gelir ve sâlih amel yapmana mâni olur ve “sonra yaparım” kuruntusuyla, âhirete azıksız gidiverirsin...” demektir.
İbn Hacer der ki: Bu hadis “Kul hastalanır veya sefere çıkarsa sıhhatli ve mukim (evinde) iken yaptığı ibâdeti Cenâb-ı Hak aynen kendisi için yazar.” hadisine muhâlefet etmez. Çünkü bu hadis, amel eden kul hakkında vârid olmuştur. Şu halde mü’min sağlığında ve normal şartlarda hangi amele ve hangi niyete kendini alıştırıp adapte etmişse, hastalık, yolculuk, yaşlılık gibi ibâdet ve sâlih amellerine mâni olan durumlar sebebiyle onları yapamaz hâle gelse Cenâb-ı Hak niyetine binâen sevabını eksiltmeksizin yazmaktadır. Musîbete, belâya gösterdiği sabır ve tahammülün derecesine göre kazanacağı sevaplar bundan hâriç.
İbn Ömer (r.a.)’in hadisindeki tahzîr (korkutma), hiçbir şey yapmayan kimse hakkındadır. Zira böyle birisi hastalandığı zaman, sağlık hâlinde hayırlı amelleri terk etmiş olmaktan pişman olur. Hastalık halinde de yapamayacak hale gelir ve pişmanlığı fayda vermez.
4- Hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah İbn Ömer (r.a.)’in omzundan tutması -söyleyeceklerine dikkatini çekmek için- uyarma ve aradaki muhabbet ve samimiyeti arttırmaya yöneliktir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu çeşit davranışları öğreticilere metod da vermiş olmaktadır. Tebliğde etkiyi arttırmak için bunlara da riâyet edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün ümmeti kastederek tek bir ferde hitap etmiştir. Bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)’ın hayrın ümmete ulaşması, onların dünyayı terkederek, zarurî şeylerle yetinmeye teşvikleri hususunda büyük bir arzu içinde olduğu görülmektedir. 120
“Ana rahminde, Allah tarafından bir melek gönderilerek dört şey teszbit ettirilir: Kişinin rızkı, eceli, ameli ve şakî veya saîd mi olacağı.” 121
“Nutfe ana rahminde kırk yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek gelir ve: ‘Yâ Rabbi! Şakî mi, saîd mi olacak? Erkek mi, dişi mi olacak?’ der ve Allah’ın dediğini yazar. Bundan sonra, yapacağı işleri (amel), rızkı ve eceli de yazılır. Nihâyet sayfa, artık ona hiçbir şey ilâve ve eksiltme olmaksızın dürülür, kapanır.” 122
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) elindeki iki çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “Şu ve şu neye delâlet ediyor biliyor musunuz?” dedi. Cemaat: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Şu (uzağa düşen) emeldir, bu (yakına düşen) de eceldir (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan
120] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471-473
121] Buhârî, Kader 1-2, Enbiyâ, 1, Bed’u’l-Halk 6, Tevhid 28; Müslim, Kader 1-5; Tirmizî, Kader 4; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, I/382
122] Müslim, Kader 1
ECEL VE ÖLÜM
- 21 -
ölüverir).”123
“Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.”124 -Metin Buhârî’den alınmıştır.- Tirmizî’nin metni şu şekildedir: “Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yıldır. Bunu aşabilenler azınlıkta kalacaklardır.”
Rezîn der ki: “Çoklukla ölümün cereyan ettiği dönem 60-70 yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40’ına kadar mühlet verdi ise, ondan özrü kaldırmıştır.”125 -Metin Buhâri’den alınmıştır.-
Müşâhedemiz de gösteriyor ki, altmış yaşına varmadan da ölenler var, 60-70 yaşlarını aşarak ölenler de var. Ancak, ümmetin, âlimlerden, sâlihlerden ve hatta halifelerden çoğunluğu 60-70 arasında vefat etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de bu devrede vefat edenlerdendir. Bu sebeple hadisin şerhini yapan âlimler Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sözlerinde öncelikle ümmeti temsil durumunda bulunan bu ekâbir kısmını (halifeler, âlimler, ârifler, sâlihler...) kastetmiş olabileceğini belirtirler. “60-70 arasında kuvvetlerde noksanlık ve gerileme başlar. Bu yaşa gelenlerin tam olarak âhirete yönelmeleri gereklidir, tâ ki, bidâyette olduğu üzere kuvvet ve canlılığı yeniden bulsun.” Âlimlerimiz böylece dünyevî meseleleri tahsîl faâliyetlerinde zaaf ve geriliğe düşen kimsenin, uhrevî maksatlarla yapacağı ibâdet ve zikir gibi faâliyetlerde -gençken dünyevî işlerdeki başarısına denk- bir başarıya erişeceğini, böylece, ağırlık verdiği bu yeni sahadaki başarılarını görerek kişinin yenileneceğini -ve bilhassa zamanımızda çok görülen- rûhî çöküntüden kendisini kurtararak daha dinç, daha mukavim bir yaşlılık geçireceğini ifade etmiş oluyorlar.
Nitekim, Nasr sûresi geldiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) de ölümünün yaklaştığını anlayarak, ibâdet ve zikrini daha da arttırmıştır. Şu halde yaşlılıkta, dindarlığını arttırmak mü’min ihtiyarların âdâbıdır. Ancak şunu da belirtelim ki, dindarlığını arttırmak, dünyevî faâliyetleri tamamen terk etmek demek değildir. Belki gençlikteki aşırılıklarını terk etmek demektir. 126
“Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” 127
Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” Peygamberimiz (s.a.s.): “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. 128
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 129
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim! İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm
123] Tirmizî, Emsâl 7, h. no: 2874
124] Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23 h. no: 2332; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
125] Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23, h. no: 2332; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
126] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/474
127] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
128] Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
129] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hâdisesi) için iyi hazırlanın!” buyurdular. 130
“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık, yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, İlâhî yardım ve zafere, halinizin ıslâhına mazhar olasınız...” 131
“Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya -veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.” 132
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.” 133
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.” 134
“Sakın hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Çünkü o, hayırlı ve ihsan sahibi ise, (yaşamak sûretiyle) hayır ve ihsânını arttırması umulur. Kötü bir kimse ise, belki günahından tevbe eder de, azaptan kurtulur.” 135
“Sizden biriniz, kendisine hastalık ve zarar isâbet ettiğinden dolayı sakın ölümü temenni etmesin! Eğer temenni etmek zorunda kalırsa şöyle desin: ‘Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; ölmek benim için hayırlı ise canımı al!” 136
“Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyâdeleştirir.” 137
Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret (r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka onu talep ederdim.” 138
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!” dedi ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”139 Tirmizî’nin bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf: “Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak, fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak, cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet etmeyene rahmet edilmez.-” 140
130] Kütüb-i Sitte Terc. 17/584
131] Kütüb-i Sitte Terc. 17/49
132] Tirmizî, Kader 11, hadis no: 2148
133] Müslim, Cenâiz, 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 20; Nesâî, Cenâiz 4
134] Ebû Dâvud, Cenâiz 24; İbn Mâce, Cenâiz 4; Kütüb-i Sitte Terc. 15/238
135] Buhârî, Temennî 6
136] Buhârî, Deavât 30, Merdâ 19; Müslim, Zikir 4, 10; Tirmizî, Cenâiz 3; Ebû Dâvud, Cenâiz 13; İbn Mâce, Zühd 31; Nesâî, Cenâiz 1
137] Kütüb-i Sitte Terc. 5/7
138] Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim, Zikr 12; Nesâî, Cenâiz 2
139] Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62; Ebû Dâvud, Cenâiz 28
140] Tirmizî, Cenâiz 25, hadis no: 1005
ECEL VE ÖLÜM
- 23 -
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci (ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.” 141
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince, Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.” 142
“(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen, câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!” 143
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme (r.a.)’nin (ölümü ânında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu tâkip eder.” buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona Sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” 144
“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve: ‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin ruhlarının yanına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:
‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:
‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):
‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:
“Kâfir, muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) vakit, azap melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın azâbına koş!’
Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:
141] Ebû Dâvud, Cenâiz 20; hadis no: 3128
142] Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12
143] Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22; Nesâî, Cenâiz 19
144] Müslim, Cenâiz 7; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 19, 21; Nesâî, Cenâiz 3
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.” 145
“Âni ölüm, kâfir için gazab-ı İlâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için de bir rahmettir.” 146
“Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî (çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.” 147
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm ânına yaklaştığı zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz. Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden sonra baban ıstırap çekmeyecek!” 148
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.” 149
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine: “Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu. 150
“Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.” 151
“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki) yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.” 152
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi için duâ ederdim.” 153
“Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya:
145] Nesâî, Cenâiz 9
146] Ebû Dâvud, Cenâiz 14
147] Buhârî, Rikak 50
148] Buhârî, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 13; İbn Mâce, Cenâiz 65
149] Kütüb-i Sitte Terc. 17/152
150] Kütüb-i Sitte Terc. 17/111
151] Kütüb-i Sitte Terc. 17/112
152] Buhârî, Cenâiz 90, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, Tirmizî, Cenâiz 70; Nesâî, Cenâiz 116
153] Müslim, Cennet 68; Nesâî, Cenâiz 114
ECEL VE ÖLÜM
- 25 -
‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir. Ona:
‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar.
Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’ diye cevap verir. Kendisine:
‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibâret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak sahipleri) işitir.” 154
“Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” 155
“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır.” 156
“Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar: Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok arttırmadığı için pişman olur, nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedâmet duyar.” 157
“Bir insan ölünce üç kişi hâriç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek sâlih evlât (bırakan).” 158
“Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur. Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.” 159
“Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 160
“Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.” 161
“Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı olan) borcunu ödemiş olur.” 162
“Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve şerden) gönderdiklerine kavuştular.” 163
“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.” 164
Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın
154] Buhârî
155] Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51; Ebû Dâvud, Cenâiz 50; Tirmizî, Cenâiz 30; Nesâî, Cenâiz 44; Muvattâ, Cenâiz 56
156] Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46
157] Tirmizî, Zühd 59, hadis no: 2405
158] Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî vesâyâ 8
159] Buhârî, Rikak 42; Cenâiz 61; Nesâî, Cenâiz 48, 49; Muvattâ, Cenâiz 54
160] Nesâî, Cenâiz 117; İbn Mâce, Zühd 32; Muvattâ, Cenâiz 49
161] Kütüb-i Sitte Terc. 15/275
162] Tirmizî, Cenâiz 50, hadis no: 1041
163] Buhârî, Cenâiz 97, Rikak 42; Ebû Dâvud, Edeb 50; Nesâî, Cenâiz 51
164] Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Cenâiz 34
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 165
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” 166
“Ben sizi kabirleri ziyâretten men etmiştim. Artık onları ziyâret edebilirsiniz. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” 167
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselâmu aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.” buyurdular.” 168
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere kavuşacağız!”169 Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır: “Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.” 170
“Allah kabirleri çok ziyâret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!” 171
“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.” 172
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir. İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin fonksiyonlarını yitirmesidir.
İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler.
Var olanın biyolojik yapısının sonsuzluğa elverişsiz olması, ölümü ister istemez ortaya çıkarmaktadır. Allah’ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kur’an’da şöyle açıklanır: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de hayatı da takdir edip yaratandır.”173 Ölüm, ancak Allah’ın belirlediği zaman, yani ecel geldiğinde vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı, Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır.” 174
165] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
166] Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96
167] Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî, Cenâiz 100
168] Tirmizî, Cenâiz 59, hadis no: 1053
169] Ebû Dâvud, Cenâiz 83, hadis no: 3237
170] Kütüb-i Sitte Terc. 15/296
171] Tirmizî, Cenâiz 61
172] Tirmizî, Cenâiz 74, hadis no: 1076
173] 67/Mülk, 2
174] 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 27 -
Hiçbir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. “...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”175 “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 176
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin döneminde üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyâmet koptuktan sonra da âhiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu, dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İman sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir. 177
Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, varlık sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Nitekim, Kur’an’da “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.”178 buyurulmaktadır. Ölüm yok oluş değildir. Varlıkların özleri Allah’ın ilminde olmaları açısından, yokluk söz konusu olamaz. Aksi halde, dünya hayatının gerçek hayat ve bu hayattan göçmeyi de yok olma kabul etmek gerekir; biz inanıyoruz ki, ölüm yok oluş değil; sadece bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir Savaşında bir çukura doldurulan müşrik ileri gelenlerine, “Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek buldum; siz de Tanrınızın size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye sormuş, yanındakilerin, “Yâ Rasûlallah, bunlar ölü, işitirler mi ki?” demesi üzerine, “Bunlar sizden iyi işitirler, fakat buna cevap veremezler” buyurmuştur. 179
Kur’an, özellikle insanın ruhunun Allah’tan olduğunu vurgular.180 Şu halde, Allah’tan olan bir şeyin yok olması mümkün değildir. Ruh, melekî bir varlıktır. Kur’an, ölümden söz ederken, hep “nefs” kelimesini kullanır. Yani, bitkisel ve hayvansal hayat yok olacak, ama öz bâki kalacaktır. Ölümden sonra dirilme, yani ba’s arasında geçen döneme “berzah” denilir. İnsan, dünya hayatında Âhiretini hazırlar. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte kendini gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”181 Bu bakımdan, sevinci ve üzüntüyü, acıyı ve tatlıyı duyan beden olmadığı için, kabir azabı veya mükâfatının rûhî mi cismânî mi olacağı tartışması bir bakıma yersiz görünmektedir. Kıyâmet hâdisesi, adından da anlaşılacağı gibi, bir kalkış, bir değişimdir, bir yok oluş değildir. Kıyâmetle, ruhlar yeniden ceset giyecek, âhiret hayatına göre oluşacak evrende Cennet ve Cehennem şeklinde yeni bir hayata başlayacaklardır.
Kur’an’da zaman zaman “canı alma vefat ettirme” mânâsında “teveffâ”
175] 3/Âl-i İmrân, 154
176] 4/Nisâ, 78
177] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/166
178] 2/Bakara, 18
179] İbn Hişam 2/292
180] 15/Hıcr, 29; 32/Secde, 9
181] Tirmizî, hadis no: 2578
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesi kullanılır. Bu kelime vefâ’dan gelir; “yerine getirme, süresi dolduğunda gereğini yapma, söze bağlı kalma” demektir. Nitekim dünya hayatı belli bir süreye (ecel) kadardır ve bu süre gelince ölüm kendini gösterir. Şu halde, ölüm bir son olmak şöyle dursun, bir hakikatin gölgesi olan dünya hayatındaki en önemli gerçektir; gölgeden hakikate, uykudan uyanıklığa geçmektir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i kerimede, “Allah ölümleri ânında nefsleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 182 buyurulmaktadır. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” İşte vefat da, “süresine erdirmek, vakti gelince sözü yerine getirmek, bütünüyle îfâ etmek” demek olduğundan mevt/ölüm, insan ruhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve ruhun bedenden sıyrılmasıdır.
Ölümün tersi de hayattır. Hayatın aslı, ruhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde ruhun hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,) sizi size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer ve muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”183 buyurulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “ruhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”184 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, “ölüdürler”, “kabirdedirler”. Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”;185
182] 39/Zümer, 42
183] 8/Enfâl, 24
184] 29/Ankebût, 94
185] 30/Rûm, 52
ECEL VE ÖLÜM
- 29 -
“Sen kabirdekilere duyaracak değilsin!”186 buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 187
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît, canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. “O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 188
Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır.189 Her insan eceliyle ölür, hiç kimse ölüme müdâhale edemez. Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. 190
Bir insan, kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden, bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir. İmâte, kabir âlemine doğuştur. İmâte, insan için, dünyaya gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir. Bir müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim olduğunu idrâk eder; kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imâteyi böylece değerlendiren insan, ölümü severek gülerek karşılar. 191
Ölüm Meleği ve Azrâil
Allah’ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla görevli olan ölüm meleğinin adının Azrâil olduğu rivâyet edilir. Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu ad geçmez; bunun yerine, doğrudan anlamı olan Melekü’l-Mevt
186] 35/Fâtır, 20
187] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 235-239
188] 67/Mülk, 2
189] 67/Mülk 2
190] 3/Al-i İmran, 145
191] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 2/72-73
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(ölüm meleği) terimi kullanılır. “De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz.” 192
Azrâil (a.s.), Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki öteki melekler gibidir. Dört büyük melekten birisidir. O, yalnızca kendisine verilen emri yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu rûhu isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler de kendilerine Allah Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri yerine getirirler.
“... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar hiç geri kalmazlar.”193 Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin kâfir olan bir kul ile mü’min olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir. Kâfirlerin can verişleri şöyle târif edilmektedir: “Melekler, kâfirlerin canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar; ‘Haydi, yangın (Cehennem) azâbını tadın’ diyorlardı.”194 Nâşitât meleklerinin mü’minlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifâde edilmektedir: “Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere de; ‘Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet’e girin’ derler.” 195
Azrâil kelimesi, muhtemelen İbrânîce asıllı olup Kur’ân-ı Kerim’de ve sahih hadislerde geçmemektedir. Secde sûresinde; insanların canını almakla görevli olan melekten “melekü’l-mevt (ölüm meleği)”196 diye bahsedilir. Hadislerde de “melekü’l-mevt” tâbiri geçmektedir.197 Ancak, ilk iki halife döneminde müslüman olan Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb bin Münebbih gibi şahıslardan nakledilen İsrâiliyyât arasında Azrâil ile ilgili bazı rivâyetler de tefsir kitaplarına girmiştir. Secde sûresinde ve öteki bazı âyetlerde can almakla görevli melekten tekil sîgasıyla bahsedildiği halde, diğer âyetlerde198 çoğul şekliyle (melâike) bahsedilir. Bu sebeple Azrâil’in ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu veya meleklerden yardımcıları bulunduğunu söylemek mümkündür. 79/Nâziât sûresinin baş tarafında geçen “nâziât (çekip çıkaranlar)” ve “nâşitât (incitmeden alanlar)” kelimelerinin ölüm melekleri (nâziât, kâfirlerin ve günahkârların; nâşitât da mü’minlerin canlarını almakla görevli melekler) mânâsına geldiği görüşü kesin değildir. Çünkü müfessirlerin kanaatine göre aynı kelimelerin ruhları, yıldızları, gâzîleri veya onların atlarını nitelendirmiş olması da mümkündür.
Kur’an’da ölüm meleğinin can almakla görevli olduğu açıkça belirtilmekle birlikte,199 bu fiil, her işin gerçek fâili olan Allah’a da nisbet edilir.200 Nitekim başka âyetlerde201 ölüm meleklerinden “elçilerimiz (rusulünâ)” diye bahsedilmektedir. Bir hadis-i şerife göre ise, ölüm meleği bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir.202 Yine Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere ölüm melekleri, kötülüklerden
192] 32/Secde, 11
193] 6/En’âm, 61
194] 8/Enfâl, 50
195] 16/Nahl, 32; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.189
196] 32/Secde, 11
197] Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsir 7; İbn Mâce, Cihad 10; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/269, 351; IV/287; V/395
198] 8/Enfâl, 50; 16/Nahl, 32-33
199] 32/Secde, 11
200] 39/Zümer, 42
201] 6/En’âm, 61; 7/A’râf, 37
202] İbn Mâce, Cihad 10
ECEL VE ÖLÜM
- 31 -
korunan mü’minlerin ruhlarını alırken şefkat ve nezâketle hareket ederler ve kendilerine selâm verirler;203 kötülük işlemek sûretiyle kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken de yüzlerine ve arkalarına vurarak onlara karşı sert ifâdeler kullanırlar. 204
Kur’an ve sahih hadislerde Azrâil hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Bundan dolayı bazı (M.E.B. Yayınlarından İslâm Ansiklopedisine Azrâil maddesi yazan Wensinck gibi) bilgin ve yazarların ölüm meleğini tasvir biçimi, onun gücü, bulunduğu yer, canlıların rûhunu alış şekli ve zamanı hakkındaki iddiâları İslâmî değildir. Ölüm gibi çok önemli bir hâdise etrafında insanlık tarihi boyunca oluşan ortak yorum ve yakıştırmalardan ve kısmen de İsrâiliyattan ibâret olan bu tür rivâyetler bazı müslüman müellif ve ediplerin eserlerine de girmiştir. Nitekim Türk edebiyatında ve halk hikâyelerinde de Azrâil motifi aynı unsurlarla işlenmiştir. 205
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle makul olsa bile; günümüzün baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdetâ korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir, hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı, bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit ödünç olarak verdiği bir emânetidir. Emânet, bir gün gelir, asıl sahibine iâde edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emânet sahibini bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek, “zamansız öldü” gibi sözler sarfetmek, imanla bağdaşmayacak büyük yanlışlardır.
Azrâil ve ölümden sonraki hayat hakkında, çevrede nice elfâz-ı küfür, yani söyleyeni şirke düşürmesinden korkulan, bir müslümanı mürted yapmasından endişe edilen çirkin söz vardır. Bunların birkaç tanesini sayalım:
“Azrâil onun canını yanlış yere aldı”, “Azrâil’le savaşıyor” gibi sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında).
“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle
203] 16/Nahl, 32
204] 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 37
205] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 350-351
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vasıflandırmak anlamında).
“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında).
Bir müslüman, bu ve buna benzer çirkin sözleri kesinlikle kullanmamalı, bilinçsizce bu tür sözler sarfedenlere tepkisini mutlaka belirtmelidir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
Ölümü, yok oluş, bitiş ve netice olarak gören insan, hayatın mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir?
Her mevsim yaşanan olaylar gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle, dünyanın ağırlıklarından kurtulma faâliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar, ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve vakit geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar. İşte bir gün biz de, o tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.
Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen oradan nasıl bir başka hayata kavuşup gökyüzüne doğru dal budak salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum, nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrâk edemez, onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da, ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır. Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var olduğunu haykırır durur.
İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların yaratılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin varlığını bildiren en kuvvetli bir psikolojik delil olarak kabul edilmektedir. Tıpkı açlık ve susuzluk gibi. İnsanın susaması, suya işaret eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında sezmesi âhiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Veya en azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
En küçük bir canlıyı, karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi, onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün insanlığı etkileyen ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru
ECEL VE ÖLÜM
- 33 -
bir iddia olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.
“Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az insan, üstünde düşünüyor. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor. Unutmak için de elinden geleni yapıyor. Nereye kadar?! Ölümü düşünmek zorundayız. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak zorundayız. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur? Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek. Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü.
Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor. Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın
Formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı, yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa çevirmişlerdi.
Batıda özellikle son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyâde bir kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı. Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını ve Batı düşüncesini benimseyen dünya insanlarını birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan, kurtuluşu intiharda arayan insanlar görüldü.
Özellikle 19. asır şiirlerinde olmak üzere nice mısrâlarda sonsuzluk iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile getirilir. Fakat, korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir. Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme özelliklerinde aranırken, yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil, televizyon, bilgisayar, internet oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi “unutturma” âletleriyle ne dünü, ne yarını düşünüp hatırlamamaya çalışır. Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu neticelendirecek. Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak, ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi gerektiriyor. İşte o zaman, ölüm bir darağacı, bir ebedî ayrılış, hiçliğe, yokluğa, çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah’ın emirlerine uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak haline gelecek. Ancak bu sâyede ölüm, hayatımıza bir mânâ, huzur ve mutluluk katacak.
Kimler yok ki orada?! Dede ve ninelerimiz, gönülden sevdiğimiz anne, baba ve kardeşlerimiz... Nice büyük insanlar, Allah dostları, sıddîklar, şehidler, sâlihler, peygamberler ve en önemlisi, iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.) hep orada... Sevdiklerimizle dolu olan âleme geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek çare... 206
Ölüm de Bir Nimettir
Ölüm, hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır. Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve biz de rahatlayarak, “üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın kalktığını hissediyorum” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.
Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular: “Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” 207
Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız, sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste “Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir” buyrulmuyor mu? Yani bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de cennettir. Çünkü mü’min imanı sâyesinde âhirette daha geniş nimetlere kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.
İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır, yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar, ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak ölüm sâyesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün, kendisi için bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken, bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini de anlamış oluyoruz.
206] Selim Gündüzalp, Ölüm Son Değildir, s. 12 vd.
207] Nesâî, Cenâiz 48
ECEL VE ÖLÜM
- 35 -
Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama, bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi... nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse, en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de haksız bir hükmü dile getirmiyordu.
Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina şöyle diyor: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki, oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin? Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu, cehâletin sonucudur. Ölüm, İlâhî bir ihsan olunca; o, kötü bir şey olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” 208
Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir. Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî hayatını berbat etmemiş olur. 209
Ölüm Korkusu
Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir. Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka bulacaktır.”210 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar. ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 211
Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır. Çünkü mü’min,
208] İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21
209] Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32
210] 62/Cum’a, 8
211] 4/Nisâ, 77
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu, tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve endişelenme sebebi olmaktadır.
Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır. Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu, ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı, bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse, Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
İnsan olarak dünyaya gelen birey, varoluşunun anlamını kavradığı oranda hayata olumlu bakabilecek ve olayları daha rahat kavrayabilecektir. Nitekim 23/Mü’minûn Suresi 115212 ve 75/Kıyâme Suresi 36’da213 insanın başıboş yaratılmadığı belirtilerek yaratılışının anlamına vurgu yapılmaktadır. 51/Zâriyât Suresi, 56. âyette de214 insanın yaratılış amacının kulluk olduğu belirtilerek konuya açılım sağlanmaktadır.215
İnsanın varoluşunun anlamı bu şekilde belirtilirken 21/Enbiyâ Sûresi 35’de216 bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve sonunda herkesin ölümü tadacağı belirtilerek ölüm gerçeğine vurgu yapılmaktadır.
“Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.217 Fakat varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam inancında insanın ölümü, dünya ile âhiret arasındaki bir geçişi teşkil etmektedir.218 Nitekim ‘Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında
212] “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
213] “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”
214] “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
215] Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 193-194.
216] “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
217] Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
218] Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
ECEL VE ÖLÜM
- 37 -
sıkı bir bağ olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve hayattan alınan zevki arttırır.’219 Fakat burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi, gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.220
Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.221 Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır. Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat, insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında ölüm korkusu olduğunu söyler222…
İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir. Böyle bir âhiret inancı hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir.223 ‘Zira âhiret inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda ümitsizlik vb. durumlarda âhiret inancının iman edenlera bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir. Ayrıca âhiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini, esas olanın âhiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine, kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.’224
‘Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkânını araştırırlar. Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.’ 225
Dolayısıyla bu şekilde güçlü bir ölüm ve âhiret inancına sahip bireyler karşılaşmış oldukları olumsuz durumlarla çok daha rahat bir şekilde baş edebileceklerdir.
İnanan insanın hayatta karşılaştığı çeşitli zorluklarla mücadele edebilmesinde
219] Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
220] Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi, Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
221] Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
222] Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
223] Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
224] Kula, a.g.ç., s. 19-20.
225] Karaca, a.g.e., s. 267-268; Muammer Cengil, “Depresyonu Önlemede Dini İnancın Koruyucu Rolü” Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, III, (2003), Sayı:2, s., 141
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır. Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir. 226
Kaza-kader konusunda bilgi verilirken olaylar karşısında insanın sorumluluğunun ve iradesinin önemine dikkat çekildikten sonra daha geniş bir çerçevede her şeyi varedenin Allah olduğu ve her olayın kendi içerisinde bir mantalitesinin olduğu vurgulanabilir. Böylece kişi Allah’ın takdiri ve insanın iradesinin rolü çerçevesinde olayların meydana geldiğini dikkate alabilir. 227
Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden psikolojik olarak kendisini korumuş olur. 228
Ayrıca yaşanılan olayların mutlak anlamda olumsuzluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapılmalıdır. Çünkü bize göre iyi olan bir şeyde bir olumsuzluğun veya olumsuz gibi gözüken bir olayda da iyi bir durumun olabileceği vurgulanmalıdır. Nitekim bir âyet-i kerimede229 insanların hoşuna giden bir olayda şer, hoşuna gitmeyen bir olayda da hayır olabileceği vurgulanmaktadır. 230
Ölümü Düşünerek Dirilmek
İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle, ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip vücuttan ayrılması olayına denir. Ölüm, insan için yok olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle231 dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît, canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. Allah’ın hayatı/diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kerîm Kitapta şöyle açıklanır: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini
226] Kur’an, 57/22
227] Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 195.
228] Muammer Cengil, a.g.m., s., 141.
229] “… Olur ki, bir şey sizin için hayır iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara, 228)
230] Kula, ““Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 197; Dr. Muammer Cengil
231] 8/Enfâl, 24
ECEL VE ÖLÜM
- 39 -
denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”232 Ölüme göre hayatı/dünyayı önceleyen ters gözlüklü insan, bu âyetteki ifadede bir terslik varmış gibi görebilir. Çünkü diğer canlılar gibi insanlar da, önce yaşar sonra ölürler; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize işaret yoluyla şunu anlatıyor: “Hayatı anlamak, doğru ve güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız!” İnsanın hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki canlılar, varlık sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Yani, ölüm hayattan önce var kılınmış, daha önce yaratılmıştı. Hayat Kitabımız, bu gerçeği şöyle vurgular: “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.” 233
Allah’ın İmâte/Öldürme Faâliyeti: Allah’ın yaratma fiili her an faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi ölmekte, hergün bir koca şehrin nüfusu kadar insan dünyasını değiştirmektedir. Her saniye dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir. Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir. İmâte, kabir âlemine doğuştur, ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir. Ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü böyle değerlendiren insan, onu severek gülerek karşılar.
Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen hayat veren Kitabımızda, bütün âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir. Âyet-i kerimelerde yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
232] 67/Mülk, 2
233] 2/Bakara, 18
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır.234 Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefs/ruh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Uyku, ölümün yarısıdır. “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın olacak, / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o Mûsâlla taşında.” Başta hasta yatan ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir. Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Uyku, ölmenin provasıdır. Mezara benzeyen yatağa girdikten belirli bir zaman sonra uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız. Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz. Uyku, kardeşi olan ölümü unutturmaya değil; hatırlatmaya vesile olmalı; insan, yatağa girerken mezara da gireceğini unutmamalı, uyuduğunda uyanma garantisinin olmadığını düşünmeli ki, dört elle dünyaya sarılmasın ve ölüme hazırlanabilsin.
Ölüm, bir nimettir, ilâhî bir ihsandır. Dolayısıyla o, kötü bir şey olamaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da onun gerçek yüzünü bilmeyendir. “Ölümden korkusu olanlar ölür / Hayatı maddede bulanlar ölür / Gidenlere öldü diye ağlarız / Aslında geride kalanlar ölür.” Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Nasıl bir ölüm isteriz? Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok; öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir? Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” Örneğin Hz. Ali gibi, bir çöl ortasında, hiçbir şeye dayanmadan dimdik ayakta ölmeye ne dersiniz? Ya da Hz. Süleyman gibi Mescid inşâsında cinleri kullanırken, çaktırmadan ölüvermek; ölüvermek ama dimdik; ölüvermek ama devrilmemek, sürünmemek! Halkın deyimiyle, “elden ayaktan düşmeden”, “Üç gün yatak; dördüncü gün toprak”, ama imanla, ama müslümanca, ama insanca ölmek! Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir. Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür. Ölümü, yok oluş, bitiş ve neticesiz olarak gören insan, hayatın mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir? Cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken; büyük emânete tâlip, yeryüzünün efendisi/halîfesi insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O, ölümünün ardından, sahip olduğu nimetlerden, yüklendiği emânetten hesaba çekilecek, mükâfat veya ceza için Cennet ya da Cehenneme gönderilecektir.
Ölmemenin tek çaresi, doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde, hayat
234] 39/Zümer, 42
ECEL VE ÖLÜM
- 41 -
süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek, güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.”235 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak müslüman olarak ölmek isteyen her mü’min için gereklidir. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.”236 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.”237 Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapanlar; İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. 238
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta fayda var. Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak durmak şartıyla kabirleri ziyaret etmek, insana âhiret bilinci verir. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden korkar gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız.
Ölümle başlayan esas hayatı dünya görüşünün merkezine alamayan tek dünyalı insanın ufku, sadece bu geçici âlemle sınırlıdır. Ölümü düşünmek, hatırlamak istemez; yatırımını sadece dünyaya yapan, mutluluğu salt dünyevî ölçülere göre tanımlayan insan. Yaşayışından ölümü kovmaya çalışır; çünkü adına ölüm dedikleri şey dünyevîleşmiş insan için, gerçeği tokat vurur gibi haykıran uyarıcı bir vâiz, sorgulayıp itham edici bir yargıç ve fâni zevklerini kemiren korkunç bir canavardır. Modernleşen şehirlerde artık mezarlıklar, bu tür insanları “rahatsız” etmeyecek kadar uzak yerlere yapılır oldu. Mezarın içini cennet bahçesine çevirmeyi düşünmeyenler, mezarlarını anıt gibi süslemeyi tercih ediyor. Hâlbuki İslâm, kendi insanlarına ölümle dost olarak, onunla içli dışlı yaşamayı öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde baş tâcı edilecek bir şey olduğuna inandırmıştı.
“Güzel ölüm”ün şefkatli kollarından “çirkin hayat”ın merhametsiz kucağına terkedildi insanımız. Ölümün kronik korkusunu da yenemedi, hemen tüm filmlerde o işlendi, çoğu rüyaları o böldü, bunalımların kaynağının o olduğu
235] 59/Haşr, 18
236] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
237] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
238] Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylendi. Ölümü unutmaya çalışmak, başka güzellikleri de unutturdu. Sadece dünyayı düşündüğü halde, ona da sahip olamadı; “hırsızı yakaladım” derken, yakasını yavuz hırsız dünyanın elinden kurtaramadı. İslâm’ın insanındaki ölüm sevgisi, yerini; dünyevîleşmiş insanda “ölüm korkusu”nun stresine terk etti. Ölümü hatırlamamak için çeşitli eğlencelere, uyutucu ve uyuşturuculara yönelen modern insan, 60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan (konforlu da olsa dünya zindanında yatan) müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibidir.
Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vâsıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar. Ölümün korkulmayacak, aksine can atılacak güzelliklerin anahtarı olduğuna şâhitlik eden, ölümü öldürerek ölümsüzleşen şehâdet erleri ise, şehidlerdir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişe ve gayretlerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların uğraşlarına, şikâyetlerine bakınca; hemen tamamının dünyevî endişeler olduğunu görüyoruz. Çağdaş insan, kendi kapısını yüzde yüz çalacak ölüm dâvetini ve hesaba çekilmeyi düşünmeden, ot gibi yaşamayı; fıtratına, aklına, dinin diriltici çağrısına rağmen başarabilmek(!) için, kendi yaptığı putların, paranın, sporun, müziğin, sinemanın, eğlencenin, teknolojinin... kulu olmayı kabullenmiş, tersine ve olumsuz anlamda ölmeden önce ölmeyi, yani intiharı ve katliâmı ebedî hayata tercih edebilmiştir.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla hayatı ve ölüm ötesini, dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar ebedî ve gerçek hayatla birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbâl (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların, insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni sıkıntılarla dolu bir diyardan, ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu, zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gece, bir ölüm, her sabah bir dirilişi yaşar güneş altındaki bütün canlılar. Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve batışı, her an ölümün ve hayatın yaratılışını ispatlayan, âhirete imanı seslendiren bir âyettir. Mevsimler de bize
ECEL VE ÖLÜM
- 43 -
ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihayet bir müddet sonra, bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyameti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyamet günü, zaten kalkış günü demektir.239 Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. 240
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saâdet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi?.241 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” 242
Hayatı güzelleştirmek istiyorsak, ölümü güzelleştirmek, ölümötesi güzelliklere lâyık hayat sürmek gerektiğini unutmamalıyız. Ölmeden evvel ölmeye çalışmalı, ama öldükten sonra yaşamanın sırrını bulmaya gayret etmeli. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebiliriz. Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir. Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün” ölür; ölümden korkup kaçmaya çalışan ise “her gün” ölür. Âhiret yanında dünya bir gün kadar kısadır. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmek için geceler büyük fırsattır. Gündüzü dünya hayatının, geceyi ölümün, yatağı kabrin karşılığı kabul ederek her yatağa girdiğimizde, günlük amel defterimizin kâr ve zarar hânelerini önce kendimiz değerlendirmeli, zararımız fazla ise, onu tevbe ve gözyaşı silgisiyle silmeli ve daha hatasız ticaret için kararlar alıp eyleme geçirmeliyiz. Yeniden
239] Bk. 50/Kaf, 9-11; 30/Rûm, 19
240] Bk. 2/Bakara, 28; 36/Yâsin, 77-79
241] Bk. 44/Duhân, 25-28; 9/Tevbe, 38
242] 87/A’lâ, 16-17
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir dirilişi yaşayacağımız ertesi günü, önceki günden daha güzel yapma gayreti içinde olmalıyız.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında, her fırsatta; tefekkür edelim, özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünmek amacıyla, hele gece karanlığında mezarlığa gidip şu ölümcül yaşayıştan silkinip dirilelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varâlim. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. “Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Mu-hak-kak.” ?
Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! Ölüm! Allah’ın bir “hikmet”i, bir “tecellî”si! Hikmetinden sual olunmadığı gibi, ne zaman tecellî edeceği de bilinmez. “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?!” Ölümsüzlüğü tatmak! İşte ölümün dehşetini etkisiz kılan iksir! Ölümünü düğün ve bayram ilân eden, o heyecanla ölüm adlı sevgiliyi bekleyen canlı şehidlerin mesajı! “O mübârek, aziz şehitler ki / Hepsi seçmişler en güzel ölümü! / Allah için, din için, şehitlik için / Döğüşüp müslümanca ölmüşler! /Törensiz ölmüşler / Kefensiz ölmüşler / İsimsiz ölmüşler / Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler / Bürünüp sade bir şehid adına / Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak / Allah’ın katına!”
Mezar, zıtların kenetlendiği noktadır. Yokta varlığa yol veren geçittir. Hayat ve ölümün, varlık ve yokluğun, bu dünya ve öte dünyanın buluştuğu çizgidir. Mezar, yok olunduğu sanılan bir noktada gerçek varlığın bulunduğu bir “geçit” oluverir. Ölümsüz hayata geçmek için ölüm tek geçit! Dünya yalan, ölüm yalansız! İnsan, bu gerçeği bilir; bilir bilmesine ama, bilmez gibi yaşar.
Ölümden korkmak, her gün binlerce kez ölmek demek. Ölümden korkmak, hayatı bu maddî dünyadan ibaret sananların çıkmazıdır. Ölümden korkmak, öte dünyaya imanın zayıflığının göstergesi. Ölümden korkmak, ölümü yok etmez, ertelemez, hafifletmez, “korkunun ecele faydası yoktur.”
Dünya bir han; konan göçer. Can ise, tıpkı bir kafesteki kuştur; o da zamanı, vakti geldimi durmaz, uçar. Ölüm, öyle bir yoldur ki, bir kez ve tek başına yürünür. Tekrarı yoktur; dönüşü yoktur; tek yönlü bir yoldur; mecburî istikamettir. Ölüm âdildir; ölüm herkes içindir; fakiri-zengini, beyazı-zenciyi, kadını-erkeği, genci-yaşlıyı ayırmaz.
Ölüm, insan için güzel bir son ve aynı zamanda güzel bir başlangıç demek!
ECEL VE ÖLÜM
- 45 -
Bir hayata “vedâ” deyip, öte hayata “merhaba” demek! Onun için güzel bir olay! Ölüm, dünya hayatının muhtaç olduğu bir ihtiyaçtır. Yeri göğü titretse de, varlığı dengede tutmaktadır ölüm. Ölüm, hayatın, varlığın, yaratılmışlığın dengesi ve güzelliği için vardır. Hayat, sınanma için verildiği gibi ölüm de aynı amaç için yaratılmıştır.243 İnsana düşen; ölüm korkusunu öldürmek, ölümün bir denge ve güzellik olduğuna inanmak ve hayat sınavında başarılı olmaktır. 244
Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir, fakat nereye gideceğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder, felsefe ise, sebebini açıklamaya çalışır. Ancak felsefenin de sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular, felsefenin de dışında kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce Yaratıcımız, insan aklının idrakten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri vasıtasıyla öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen, felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve ancak bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında insanın duyduğu endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği cevapla kıyaslanmayacak kadar tatminkârdır” diyor.
Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini ve ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul etmeyen insan, tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da derinden yaşayacak, bu soruların ve ölümün her insan için ayrı mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır. Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın mânâsı da onu yaşayan kişilere göre değişmekte ve sahip olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak olan bir şey vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap verilemeyeceği gerçeğidir.
İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu koca dünya, ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun ısınması için bir soba, ay ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak yaratılmıştır. Bu yüzden insanın görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni dâhilinde hareket etmesi şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında yaşadığımızı ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da unutmamalıyız. Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip ebediyyen yatamaz ve saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza için âhiret konakları olan Cennet ve Cehenneme gönderilecektir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama 300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu. Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya çıkar.
243] 67/Mülk, 2
244] Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, s. 21 vd.
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek, bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe, dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz. Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden, mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman 50 milyon demiş, bunu abartı gibi görenlere de; “ne yapalım, biz ölülerle dirilerimizi birbirinden ayrı düşünmüyoruz” cevabını vermişti. Aslında, bu bir şahsın değil; uzun bir devrin ve köklü bir düşüncenin eseriydi. Eski semtler, ölümle hayatı hâlâ beraber yaşıyor. İşte İstanbul’un Eyüp Sultan, Üsküdar, Karacaahmet ve Topkapı kabristanları ve diğerleri. Ölümle hayat iç içe. Ölmeden önce hayatımızın kıymetini bildiren birer ibret taşları, yoldaki işaretler olmuş kabirler.
Câmiler, minareler, kabristanlar, mezar taşları iki dünyayı ayıranın bir ses değil; bir nefes olduğunu haykırıyorlar. Bırakın ölüleri, yaşayanların bile dirilip döndüğü bir Eyüp kabristanı ile çevresini, bir de şimdiki mezarsız ve ezansız semtleri düşünün. Ölüm gerçeği konusunda ne değişti sanki? Ama, ölümü algılayış ve hatırlayış hususunda insanımız, yarına hazırlığı defterinden silgi izleri sırıtacak şekilde sildi veya defterini karaladı. Ölümü hatırlamayı modern çağın yüz karasıymış gibi düşünenler, kimseyi değil; sadece kendilerini aldatmışlardı. Belki asrımızda çok şey değişmiş olabilir, ama ölüm gerçeği değişmemiştir. Tam aksine, kazalar ve hastalıklar sayesinde âni göçüşler, hızlı yaşamaya ayak uydurarak sayı ve sürat kazanmıştır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. Bu gün için elde olan ne? Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. 245
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.”246 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen
245] Selim Gündüzalp, a.g.e. s. 23 vd.
246] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
ECEL VE ÖLÜM
- 47 -
dünya hayatının süsünü terk eder.” 247
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
Hasta ziyareti sünnettir. Bir hadis-i şerifte, müslümanın müslüman üzerindeki hakları sayılırken, bunlardan birinin, hastalanınca hasta ziyaretine gitmek, diğerinin de ölünce, cenazesine gitmek olduğu belirtilir.248 Ölümcül hastaya ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah’ın hükmünü hiçbir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur.249 Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yazılı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir.”250 Sıkıntı, belâ ve hastalığa mâruz kalan kimsenin sabretmesi, Allah’ın yardımı ile olur. “Sabret! Çünkü senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir.” 251
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için “Ölü ve dirilirenizin kıblesidir.”252 buyurmuştur. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa, sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir. Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak, yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehâdet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize; ‘Lâ İlâhe illâllah’ı telkin edin. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mü’mini bu kelime, Cehennemden kurtarır.” “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan kimse Cennete girer.” 253
Hastanın yanında şehâdet getirilir ki, o da hatırlayıp şehâdet getirsin. Yoksa, ısrarla; ‘sen de söyle’ denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Buna “telkin” denir. Bu telkini, hastanın sevdiği birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır. Hayatını tevhide ters inanç ve davranışlarla geçirip tevbe etmeyenlerin ölüm döşeklerinde bunu kolayca söyleyebilmesi, pek nasip olacak iş değildir. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz.”
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne bir örtü çekilir. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır. İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. 254
Ölüm ve sonrası için düşünülmesi ve o oranda çalışılması gereken asıl mesele, son nefesi imanlı olarak verip verememe sorunudur. Bir insan, bütün varlığıyla, bütün gücüyle ve bütün imkânlarıyla bu meseleyi halledip gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Mü’minin isteği, bu dünyadan ancak müslüman olarak, şirk
247] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
248] Buhârî, Libâs 36, 45, Cenâiz 2, Nikâh 71; Eşribe 28
249] Tirmizî, Tıbb 35
250] Buhârî vesâyâ 1; Müslim, Vasiyye 1, 4
251] 16/Nahl, 127
252] Ebû Dâvud vesâyâ, 10
253] Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16
254] 31/Lokman, 34; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/167
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karışmamış bir imana sahip bulunarak ayrılmak olmalıdır.255 Bunu gerçekleştirmek için de, devamlı müslümanca bir yaşayışın gerekli olduğu, nasıl ölmek istiyorsak öyle yaşamanın icap ettiği unutulmamalıdır.
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta fayda var. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden korkmak gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız. Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek, “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” , “zamansız öldü” gibi sözlerin insanı küfre götürebilecek büyük yanlışlar olduğunu değerlendirmek zorundayız.
“...Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 256
“Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.” (Atasözü)
“Sana nasihat edici olarak ölüm yeter.” (Hadis-i Şerif)
“Ölenin kıyâmeti kopmuştur.” (Hadis-i Şerif)
“Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.” (Hadis-i Şerif)
“Kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.” (H. Ş.)
“İnsanların en akıllısı, ölümü en çok hatırlayıp onun için en fazla hazırlıklı olandır.” (H. Ş.)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (H. Ş.)
“Ölümü çok hatırlayın; zira günahları giderir de sizi dünyada zâhid yapar.” (H. Ş.)
“İnsanların, karşılaşmayı en uzak gördüğü şey, ölümdür!” (H. Ş.)
“Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin!” (H. Ş.)
“Her kul hangi amel üzerine ölürse o amel üzerine dirilir.” (H. Ş.)
“Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir.” (Hz. Ebûbekir r.a.)
“İnsanların öleceklerini yakiynen bilmelerine rağmen ondan gaflet etmeleri kadar yalana benzeyen başka bir şey yoktur.”
“Allah Teâlâ, kuluna, ruhunun bedeninden çıkmasını, Allah için çektiği gam ve kederler oranında kolaylaştırır.”
“Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona, ne ilmin, ne hikmetin, ne de va’z ve nasihatın bir faydası dokunur.”
255] 3/Âl-i İmrân, 102
256] 12/Yûsuf, 101
ECEL VE ÖLÜM
- 49 -
“Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını tedâvi etmek bir vecîbedir.”
“Ölümü istemek güzel değildir. Ölüme hazırlıklı olmak güzeldir.”
“En uzun ömrün en kısa ömürden pek fazla uzun olmadığını anlamak için, ikisini de çevreleyen sonsuzluğu göz önüne getirin!”
“Hey, ne yapıyorsun? Sen, Rabbine gönderilecek bir kitabı yazmakla meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et! Her hareketin filme alınıyor; ne biçim sanatçısın sen?!”
„Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.“
“Korkaklar, ecelleri gelmeden kimbilir kaç kere ölürler; cesurlar ölümü bir kere tadarlar.”
“Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman asla âdî endişelere düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin.”
„Hayattan önce ölüme hazırlanmalıyız.“
“Ölüme gülen, iyi bir insandır.”
“Ağa olsa, paşa olsa, bey olsa; Yakasız gömleğe sarılır bir gün.”
“Ölüm ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.”
“Geçiyor birer birer bu daracık köprüden
Bir tabut daha geçti, kimdir acaba giden?”
“Bir gün de senin için ağlanacak ardından;
Sen de ayrılacaksın, doymadığın yurdundan.
Madem ki ölüm vardır, ne diye korkuyorsun?
Bu yalancı hayata ölüm teselli olsun!”
“Geldi geçti ömrüm benim; şol yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle geldi; şol göz yumup açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıktır; bu can gövdeye konuktur.
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.
Miskin âdemoğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter, kimi yiter; yere tohum saçmış gibi.
Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.
Bir hastaya vardın ise; bir içim su verdin ise,
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi.” (Yunus Emre)
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
Gece değmemiş semâ, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim; çok şükür öleceğiz.”
“Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız
Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız
Sen, en güzel yerinde olsan bile yaşamın
Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız
Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların
Koyup giderler seni oraya yapayalnız
Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta
Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız.
hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye
Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız
Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya
Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.”
“Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.”
“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
“Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rü’yânın.”
“Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz;
Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz.
Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak
Ölümün soğuk sesi; “biraz gelir misiniz?”
“Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Muhakkak!”
“Hiç durmadan hayât öğütür devreden bu çark;
ECEL VE ÖLÜM
- 51 -
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!”
“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
“Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
“Ömrüm geçti, hayfâ ki geç uyandım;
Bu dünya bana bâki kala sandım.”
“Öleceği gün meçhul olmalı insanların!
O gün uzak olsa da, değil mi günü belli,
Yoktur günü bilinen ölümlere teselli.”
“Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare?”
“Ömür, eser yeldir yahut akar su; Sakın yele suya dayanmayı ko.”
“Ömür, temmuz güneşi karşısında kardır.”
“Ömür, kıymeti bilinmeyen aziz bir misafirdir.”
“Kimi insan derbeder; Ömrünü hebâ edip gider.”
“İnsan, ne idrâksiz mahlûktur! Herkes kimsenin sağ kalmadığını bilir de, kendinin öleceğine inanmak istemez.”
“Zengin ve yoksul, ölüme doğru aynı zamanda gider.”
“Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.”
“Ölümün pençesi, gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü’min için asıl siması nûrânîdir, güzeldir.”
“Sonsuz yaşamaya karar veren ölümden korkmaz.”
“Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha iyidir.”
“Ölümün eşiğini herkes yalnız aşar.”
“Ölüm olmasaydı, hayat bütün güzelliğini kaybederdi.”
“İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir acı olurdu.”
“Ey hayat! Ölüme (cennete) şükret. Seni onun sayesinde seviyorum.”
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Düşünsek biz, ölümden korkmamamız gerekir; zira yerin altında, üstünden çok akrabamız var.”
“Müslümanca yaşayamadığını kabul eden her insan için bile, müslümanca ölme imkânı vardır.”
“Açmamak olmaz ölüm kapıyı çalınca.”
“Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.”
“Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim.”
“Ölümün acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız.”
“Bütün günler ölüme gider; son gün varır.”
“Dünyada, bir gerçek vardır; o da ölüm! Ölümden başkası yalan”
“Ölüm, Allah’a giden yolun tek kapısıdır.”
“Bir sen değil, olsa hasmı âlem
Merdâne ölür, ölürse âdem.”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et.”
“İyi bir şekilde ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir.”
“Her doğum müjdesi, bir vefat haberinin öncüsüdür.”
“Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarız.”
“Daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.”
“Ölümün ilk işareti doğumdur.”
“Ölüm yoktur! Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar.”
“İnsan ölümü düşündükçe hayattan daha az tat duyabilir; ama daha sâkin ve huzurlu yaşar.”
“Ölümü, ancak ölmeye değer bir şeyi olmayan gözünde büyütür.”
“Ölmemek için kaçan, bacaklarını beyhude yormuş olur.”
“Öyle habersizce geliyor ki ölüm, Rüyalar tamamlanamıyor.”
“General olsan da derler: ‘Er kişi niyetine!”
“Ölüm eski bir şeydir ama, her insana yeni görünür.”
“Ölüm, bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir lütuftur.”
“Ölüler başka, ölüm hep birdir.”
“Ölüm! O sonsuz kurtuluş!”
“Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektir.”
“Ölüm, insanın fitnelerden âzâd oluşu, gafletten kurtuluşu, uykudan
ECEL VE ÖLÜM
- 53 -
uyanışıdır.”
“Ölüm, tüm mutsuzlukları iyileştiren en acı bir ilâçtır.”
“Ölüme karşı herkesten açık göğüs beklenmez.”
“Azrâil, bizim kullandığımız takvimi kullanmaz, onun takvimi farklıdır.”
“Azrâil’e bahane bulunmaz.”
Ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümle dostluk kurabilen, ölüm ötesine hazırlanıp canlı şehid gibi yaşayarak ölümsüzleşenlere selâm olsun!
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik; hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram et ve kıyâmet gününde bizi perişan etme; şüphesiz Sen, vaadinden caymazsın!”257
“Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”258
257] 3/Âl-i İmrân, 193-194
258] 7/A’râf, 126
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler
Ecel Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 52 Yerde): 2/Bakara, 231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60, 128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d, 2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min, 67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/Nûh, 4, 4. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır (6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12); bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır (3/Âl-i İmrân, 145).
Yaşama Süresi Anlamında Kullanılan Ömür (Umr) Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam: 7 Yerde): 10/Yûnus, 16; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ, 44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/Fâtır, 11) Ayrıca 5 Yerde de Bu Anlamdaki Umr Kelimesi, Fiil Halinde Kullanılır: (2/Bakara, 96, 96; 35/Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68)
Ölüm Anlamındaki Mevt Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 165 yerde): 2/Bakara, 19, 28, 28, 56, 73, 94, 117, 132, 133, 154, 161, 164, 173, 180, 243, 243, 258, 259, 259, 260; 3/Âl-i İmrân, 27, 27, 49, 91, 102, 119, 143, 144, 145, 156, 156, 157, 158, 168, 169, 185; 4/Nisâ, 15, 18, 18, 78, 100, 159; 5/Mâide, 3, 106, 106, 110; 6/En’âm, 36, 61, 93, 95, 95, 111, 122, 139, 145, 162; 7/A’râf, 25, 57, 57, 158; 8/Enfâl, 6; 9/Tevbe, 84, 84, 116, 125; 10/Yunus, 31, 31, 56; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 17, 17; 16/Nahl, 21, 38, 65, 115; 17/İsrâ, 75; 19/Meryem, 15, 23, 33, 66; 20/Tâhâ, 74; 21/Enbiyâ, 34, 35; 22/Hacc, 6, 58, 66; 23/Mü’minûn, 15, 35, 37, 80, 82, 99; 25/Furkan, 3, 49, 58; 26/Şuarâ, 81; 27/Neml, 80; 29/Ankebût, 57, 63; 30/Rûm, 19, 19, 19, 24, 40, 50, 50, 52; 31/Lokman, 34; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 16, 19; 34/Sebe’, 14, 14; 35/Fâtır, 9, 9, 22, 36; 36/Yâsin, 12, 33; 37/Sâffât, 16, 53, 58, 59; 39/Zümer, 30, 30, 42, 42, 42; 40/Mü’min, 11, 68; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9; 43/Zuhruf, 11; 44/Duhân, 8, 35, 56, 56; 45/Câsiye, 5, 21, 24, 26; 46/Ahkaf, 33; 47/Muhammed, 20, 34; 49/Hucurât, 12; 50/Kaf, 3, 11, 19; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 47, 60; 57/Hadîd, 2, 17; 62/Cum’a, 6, 8; 63/Münâfıkun, 10; 67/Mülk, 2; 75/Kıyâme, 40; 77/Mürselât, 26; 80/Abese, 21; 87/A’lâ, 13.
Vefat Ettirmek, Hayatına Son Vermek Anlamındaki Vefat Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 234, 240; 3/Âl-i İmrân, 55, 193; 4/Nisâ, 15; 5/Mâide, 117; 6/En’âm, 60; 7/A’râf, 37, 126; 8/Enfâl, 50; 10/Yûnus, 46, 104; 12/Yusuf, 101; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 28, 32, 70; 22/Hacc, 5; 32/Secde, 11; 39/Zümer, 42; 40/Mü’min, 67, 77.
E- Ecel ve Ömür Konusu:
a- Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/Arâf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
b- Ömrü Tâyin ve Takdir Eden Allah’tır: 56/Vâkıa, 60.
c- Ecel Geri Kalmaz: 63/Münâfıkun, 11.
d- Uzun Ömür: 2/Bakara, 96; 21/Enbiyâ, 44; 28/Kasas, 23, 45; 35/Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68; 40/Mü’min, 67.
e- Kısa Ömür: 35/Fâtır, 11.
f- Ömrün Uzaması ve Kısalması: 35/Fâtır, 11.
g- İhtiyarlık ve Bunaklık: 12/Yûsuf, 94; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5; 36/Yâsin, 68; 91/Şems, 10; 95/Tîn, 5.
F- Ölüm:
a- Öldüren Allah’tır: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa60; 57/Hadîd, 2.
b- Her Nefs Ölecektir: 3/Âl-i İmrân, 185; 17/İsrâ, 99; 21/Enbiyâ, 34-35; 23/Mü’minûn 15; 29/Ankebût, 57; 55/Rahmân, 26-27.
c- Son Dönüş Allah’adır: 5/Mâide, 18, 105; 6/En’âm, 61, 62; 7/A’râf, 29; 10/Yûnus, 4; 11/Hûd, 4; 19/Meryem, 40; 24/Nûr, 42; 28/Kasas, 70, 88; 29/Ankebût, 17, 21, 57; 36/Yâsin, 83; 53/Necm, 42.
d- Allah Dilemedikçe Hiç Kimseye Ölüm Yoktur: 3/Âl-i İmrân, 145.
e- Ölümden Kaçılmaz: 2/Bakara, 243; 3/Âl-i İmrân, 145, 154; 4/Nisâ, 78; 50/Kaf, 19.
f- Ölüm Allah İçindir: 6/En’âm, 162.
g- İnsan Nerede Öleceğini Bilmez: 31/Lokman, 34.
h- Ölüm Karşısında Mü’min: 2/Bakara, 155-157.
i- Müslüman Olarak Ölmek: 2/Bakara, 132; 3/Âl-i İmrân, 102, 193; 7/A’râf, 126; 12/Yûsuf, 101; 27/
ECEL VE ÖLÜM
- 55 -
Neml, 19, 89-90.
j- Ölüm ile Uyku İlişkisi: 6/En’âm, 60; 39/Zümer, 42.
k- Ölüm Gelince Melek, Ruhu Bedenden Alır: 6/En’âm, 61.
l- Mü’minlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 32-33; 56/Vâkıa, 88-91; 79/Nâziât, 2-3; 89/Fecr, 27-30.
m- Kâfirlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 33-34; 56/Vâkıa, 83-87, 92-94; 79/Nâziât, 1, 4.
n- Münâfıkların Ölümü: 37/Muhammed, 27.
o- Ölüm Hali: 75/Kıyâme, 26-30.
G- Kabir:
a- Mü’minlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27.
b- Kâfirlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27; 40/Mü’min, 46; 60/Mümtehine, 13.
c- Münâfıkların Kabri: 9/Tevbe, 84.
d- Kabir Azâbı: 20/Tâhâ, 124; 40/Mü’min, 46.
e- Kabir Hayatı Belli Bir Zaman İçindir: 6/En’âm, 98; 80/Abese, 21.
f- Soy-Sopla Öğünmek İçin Kabir Ziyareti: 102/Tekâsür, 1-2.
g- Kabirden Kalkış: 22/Hacc, 7; 36/Yâsin, 51-52; 54/Kamer, 7; 70/Meâric, 43; 71/Nûh, 18; 82/İnfitâr, 4; 100/Âdiyât, 9.
h- Kabirden Kalkışta Mutlu Kişilerden Olmak İçin Duâ: 26/Şuarâ, 87.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Şahsî Y.
2. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./Merve Yayın Pazarlama
3. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman, Şahsî Y. , s. 231-241
4. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 4, s. 350-351; c. 10, s. 380-382
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 189; c. 2, s. 33
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 397-408
7. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 197-198
8. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. s. 117-125
9. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 304-308
10. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 194-197
11. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 94
12. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-48, 144-146
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 235-239
14. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, c. 2, s. 70-78
15. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 331-333
16. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 81-86
17. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 806-833
18. Kaderin Efendisi Kim? Said Ramazan el-Bûtî, Çev. Ramazan Tuğ, Madve Y.
19. Kader Nedir, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y./Cihan Y.
20. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
21. Kadercilik Suçlaması ve Cihad, Muhammed Picthall, Çev. Tâhâ Dinçer, Akabe Y.
22. Kadere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
23. Kaderin Cilvesi, M. Yaşar Kandemir, Erkam Y./Çelik Y.
24. Bir Kader Sohbeti, Alaaddin Başar, Zafer Y.
25. Ezelî Sır Kader, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
26. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Bas. Yay. Birl Y.
27. İslâm’da Kazâ ve Kader, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
28. Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, M. Fethullah Gülen, Işık Y.
29. Badiiüzzaman’ın Görüşleri Işığında Kadere İman, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
30. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
31. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
32. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
33. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
34. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
35. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
36. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
37. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
38. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
39. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
40. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
41. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
42. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
43. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
44. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
45. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
46. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
47. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
48. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
49. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
50. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
51. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
52. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
53. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
54. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
55. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
56. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
59. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
60. Ölüm Cezası, Jean Imbert, İletişim Y.
61. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
62. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
63. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
64. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
65. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
66. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
67. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
68. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
69. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
70. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
71. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes Kitabevi
72. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
73. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
74. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
75. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
76. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
77. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
78. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
79. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
80. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
81. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
82. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
ECEL VE ÖLÜM
- 57 -
83. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
84. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
85. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı, Akdem Y.
86. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
87. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
88. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
89. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
90. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
91. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
92. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş Matbaası, İst.
93. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
94. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
95. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali Kılıçbay, Gece Y.
96. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
97. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
98. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil. Enst. İzmir
99. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro Psik. Araşt. 5, 7
100. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane Smith, At. Ün.İ.F.Der.S.13
101. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1, sayfa 303-312
102. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün. Sosyal B. Enst.
103. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi, sayı, 3, 1987
104. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
105. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
106. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi, c.3, sayı 3, 1991
107. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Der, c.4, s.4, 1992
EHL-İ KİTAP
- 59 -
Kavram no 36
Diğer Dinler 1
Bk. Hıristiyanlar, Yahudiler, Tevrat, İncil, Hz. İsa, Hz. Mûsâ, Sâbiiler, İslâm
EHL-İ KİTAP
• Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
• Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
• Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
• Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
• Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
• İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
• Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
• Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” 259
Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
“Ehl-i kitab”, kitap ehli, kitaplı anlamına gelir; Vahiy yoluyla indirilen kutsal bir kitaba iman edenler için kullanılan bir tâbirdir. “Kitab ehli”, “kendilerine kitap verilenler” anlamındaki bu terim, müslümanlar dışındaki ilâhî kitap sahibi din mensupları için kullanılır. Kur’an, bu terimle, müşriklerden (putperest ve ateistlerden) ayırt etmek için Tevrat, Zebur ve İncil’e inanan yahûdi ve hıristiyanları kasteder. Kur’ân-ı Kerim, birçok yerde yahûdilerden ve hıristiyanlardan, ehl-i kitap diye bahseder; hadislerde de bu tâbir çokça kullanılmıştır. İslâmî literatürde “ehl-i kitap” yerine “kitâbî” kelimesinin kullanıldığı da görülmektedir.
Bu kitaplar (Tevrat, Zebur, İncil) tahrif edilmiş olmakla beraber, içlerinde vahye dayanan hakikat ve hikmetler de bulunma ihtimalinden dolayı İslâm, onlara inanan yahûdi ve hıristiyanları, müşriklere nisbetle kısmen ayrıcalıklı bir konuma oturtmuştur. İslâm, müşriklere yapılanların aksine, İslâm idaresine itaat eden yahûdi ve hıristiyanları, cizye ve haraç karşılığında, kendi ibâdetleriyle serbestçe meşgul olmalarına izin vermiştir.
Allah katından indirilmiş, hükümleriyle amel edilmesi gereken Kur’an’ın dışında iki kitap (Tevrat ve İncil) vardır. (Zebur, şiir tarzında ilâhîlerden oluşan bir kitap olduğundan, içinde ahkâmla ilgili hususlar yoktur. Dâvud (a.s.), Tevrat’ın hükümleriyle hüküm ve amel eden, yeni şeriat getirmeyen bir peygamberdir.) Kur’an’daki ehl-i kitap tâbiriyle de bu kitapların muhâtabı olan yahûdilerle
259] 2/Bakara, 101
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hıristiyanlar kastedilmektedir. Ehl-i kitap terkibinin geçtiği âyetleri, “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi”260 meâlindeki âyeti göz önüne alarak tefsir eden ilk müfessirler, bununla yahûdi ve hıristiyanların kastedildiğini ifade etmişlerdir.261 Bu âyetten hareketle Hanbelî ve Şâfiî mezhepleri sadece yahûdi ve hıristiyanları ehl-i kitap saymışlar; Hanefîler ise semâvî bir dine inanan ve Tevrat, Zebûr, İncil, suhuf gibi vahyedilmiş bir kitabı bulunan her ümmetin ehl-i kitap olduğunu söylemişlerdir.
İslâm’ın yayılmasına paralel olarak ehl-i kitabın sadece yahûdi ve hıristiyanları ifade eden bir tâbir olduğu kanaati de değişmiştir. Bunun temel sebeplerinden biri, Kur’ân-ı Kerim’de yahûdilik ve hıristiyanlığın dışında Sâbiîlik, Mecûsîlik gibi ilâhî olmayan başka dinlerden de söz edilmesi ve bu dinlerin kendilerince bir kitaba sahip bulunması; diğeri de müslümanlar açısından siyasî, iktisadî ve sosyal şartların bunu gerekli kılmasıdır.
Kur’an’da, tahrife uğramamış yegâne hak din olan İslâm’ın dışında; haniflik, yahûdilik, hıristiyanlık, sâbiîlik ve mecûsîlikten bahsedilmektedir. Hanîf kelimesi, İslâm’ın eş anlamlısı şeklinde ve Hz. İbrâhim’le ilgili olarak zikredilmektedir. Sâbiîlik ve Mecûsîlik ise sadece ismen geçmekte, inanç esaslarından ve peygamberlerinden söz edilmemekte, kutsal bir kitaba sahip olup olmadıkları açıklanmamaktadır. Öte yandan İslâmiyet’in ortaya çıktığı dönemde dünya üzerinde birçok din bulunmasına rağmen Kur’ân-ı Kerim bunların çoğundan bahsetmemiştir. Zira ilâhî vahyin ilk muhâtabı olan Araplar arasında bu dinlerin mensupları mevcut değildi ve onların söz konusu dinler hakkında bilgileri yoktu. Ayrıca bu dinler İslâm’a rakip olacak seviyede bulunmayıp Kur’an’da yer alan inanç gruplarından bazılarına dâhil edilebilecek bir nitelik de taşıyordu.
Kur’ân-ı Kerim’de ismen zikredilen dinlerden Sâbiîlik hakkında âyet ve hadislerde bilgi yoktur. Gerçek Sâbiîlik, ilk dönem İslâm kaynaklarında yahûdiliğin veya hıristiyanlığın bir mezhebi olarak görülüp ehl-i kitap kapsamında mütâlaa edilmiştir. Ebû Hanîfe ve Ahmed bin Hanbel bu görüştedir. Ayrıca Harranlı putperestler Halîfe Me’mûn kendileriyle görüştükten sonra Sâbiî adını almışlar ve ehl-i kitap kabul edilmişlerdir. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed gibi bazı fakîhlerin ehl-i kitap saymadıkları Sâbiîler ise Sâbiî adını taşıyan, ancak yıldızlara tapan putperestlerdir.
Mecûsîlerden Kur’an’da sadece bir yerde bahsedilmekte,262 fakat bunlar hakkında da bilgi verilmemektedir. Eski müslüman araştırmacıların çoğunluğuna göre Mecûsîler ehl-i kitap değildir. Hz. Peygamber’in “Mecûsîlere ehl-i kitap muâmelesi yapın”263 dediği rivâyet edilir. Ancak Rasûl-i Ekrem, Mecûsîlerin kestiklerinin yenilmesini ve kadınlarıyla evlenmesini yasaklamıştır. Mecûsîlerin ehl-i kitaptan olduğunu söyleyen Hz. Ali de şirkleri sebebiyle kestiklerinin yenilmesinin ve kadınlarıyla evlenilmesinin müslümanlara yasaklandığını belirtir.264 İmam Şâfiî, Hz. Ali’nin sözüne dayanarak onları ehl-i kitap saymıştır. 265
260] 6/En’âm, 156
261] Mücâchid, 1/186; Taberî Câmiu’l-Beyân, 8/69; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/44
262] 22/Hacc, 17
263] Muvattâ, 1/278
264] Ebû Yûsuf, Kitabu’l-Harac, 140-141
265] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, El-Üm, 4/158
EHL-İ KİTAP
- 61 -
Kur’an’da ehl-i kitap olarak sadece yahûdi ve hıristiyanların muhâtap alınması, bu iki din mensubunun birtakım eksiklik ve yanlışlıklarının yanından Allah, peygamber, âhiret ve kitap inançlarının bulunması, yani İlâhî kaynağa dayanmaları ve Kur’an’ın o dönemde muhâtabı olan insanlarca söz konusu dinlerin bilinmesi sebebiyledir. Nitekim bu din mensupları Hicaz bölgesinde önemli bir etkinliğe sahip olarak müslümanlarla iç içe yaşıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim muhtelif âyetlerinde İslâm dışı din mensupları arasında ehl-i kitaba önemli bir yer vermekte, onların bazı farklılıklarını belirtmekte, özellikle hıristiyanlarla diyalog kurulmasını önermekte, ancak temel iman esasları, ayrıca müslümanlarla olan ilişkilerindeki eksiklik ve yanlışlıkları vurgulamaktadır. 266
Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
“Ehlu’l-kitab” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 31 yerde geçer. Yaklaşık olarak aynı anlama gelen “ûtu’l-kitab” ise, 20 yerde zikredilir. Bunların dışında ehl-i kitabın üyeleri olan inanç sahiplerinden bahseden âyetleri de kattığımızda; yahûdiler anlamına gelen “yahûd” kelimesi 41 yerde, yine yahûdilerin ırk olarak menşei olan İsrâiloğulları anlamındaki “benî İsrâil” 41 âyette geçer. Hıristiyanlar anlamındaki “nasârâ” kelimesi de 14 yerde kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de ehl-i kitap terkibinin geçtiği âyetlerde, onların arasında övgüye lâyık kişiler bulunduğu gibi,267 kâfirlerin de bulunduğu,268 bu sonuncuların Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri,269 Hakk’ı bâtıla karıştırdıkları,270 kendilerine verilen kutsal kitabı tahrif ettikleri,271 peygamberlerini öldürdükleri,272 müslümanları küfre döndürmek istedikleri,273 Tevrat ve İncil’deki hükümleri hakkıyla uygulamadıkları274 belirtilmektedir. Kur’an, ehl-i kitabı Allah’a kulluğa, O’na ortak koşmamaya çağırmakta,275 müslümanlara da onlarla mücâdelelerinde îtidâli tavsiye etmektedir. 276
Allah Kur’an’ı ehl-i kitap hakkında “şâhit ve gözetici” olarak indirmiş,277 peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde, “bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi”278 denilmemesi için son peygamberi göndermiş, bunu da, “Ey kitap ehli! Kitaptan gizleyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anlatan ve çoğundan da vazgeçen peygamberimiz gelmiştir; doğrusu size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir”279 şeklinde açıklamıştır. Buradan, İslâm’ın amacının ehl-i kitabın yanıldığı, gizlediği, ihtilâfa düştüğü veya inkâr ettiği konularda doğruları bildirmek ve bunlara inanmaya dâvet etmek olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’an’da, “Şüphesiz bu Kur’an,
266] Remzi Kaya, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, 10/517
267] 3/Âl-i İmrân, 75, 113-115, 119
268] 2/Bakara, 105; 98/Beyyine, 1
269] 3/Âl-i İmrân, 70, 98, 112; 4/Nisâ, 155; 59/Haşr, 2
270] 3/Âl-i İmrân, 75
271] 3/Âl-i İmrân, 78
272] 3/Âl-i İmrân, 112; 4/Nisâ, 155
273] 2/Bakara, 109; 3/Âl-i İmrân, 69, 72, 99, 100
274] 5/Mâide, 68
275] 3/Âl-i İmrân, 64
276] 29/Ankebût, 46
277] 5/Mâide, 48
278] 5/Mâide, 19
279] 5/Mâide, 15
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâiloğullarına ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır”280 denilir. Kur’an’ın bu açıklamaları, daha çok, dinin ana konuları olan ulûhiyet, nübüvvet, âhiret ve ilâhî kitaplar hakkındadır.
İslâm dini, karşılıklı menfaat ve hoşgörüye dayalı müslüman-ehl-i kitap ilişkisine izin verirken; yahûdi ve hıristiyanların müslümanlara karşı dost görünebileceklerine dikkat çekmekte,281 bu hususta gizli emellerinin olabileceğini haber vererek onların dost edinilmemesini öğütlemektedir.282 Nitekim Hz. Peygamber, Medine’de ehl-i kitapla anlaşma yaparak bir güvenlik ortamı sağlamışsa da onlarla ilişkilerinde daima ihtiyatlı davranmıştır. Müslümanları ehl-i kitap karşısında sık sık uyaran Kur’an, onlara tâbi olunmasını yasaklar.283 Bu arada gayri müslimleri, müslümanlara karşı tutumları bakımından kendi aralarında bir sıralamaya tâbi tutarak yahûdi ve müşriklerin müslümanlara düşmanlık bakımından daha şiddetli olduklarını ifade eder. 284
Kur’an, ehl-i kitabın temel yanlışlarını düzeltir ve onları Allah’ın birliği (tevhid) inancına dayalı ortak bir ilkede müslümanlarla birleşmeye çağırır.285 Kur’an, ehl-i kitabın kendi peygamberlerinin getirdiği kitaplara tam inandıkları takdirde Kur’an’a da inanmaları gerektiğini bildirir.286 Bu durum, bütün peygamberlere vahyedilen kitapların aynı kaynaktan geldiğini gösterir. “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.”287 meâlindeki âyet, Kur’an’ın öncekileri, önceki kitapların da Kur’an’ı tasdik ettiğini göstermektedir. 288
“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” 289
“Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” 290
“Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.” 291
“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidâyeti/doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir,
280] 27/Neml, 76
281] 5/Mâide, 51
282] 5/Mâide, 57
283] 2/Bakara, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 57/Hadîd, 16
284] 5/Mâide, 82
285] 3/Âl-i İmrân, 64
286] 28/Kasas, 52-53
287] 5/Mâide, 68
288] Remzi Kaya, a.g.e., 10/518
289] 2/Bakara, 101
290] 2/Bakara, 109
291] 2/Bakara, 120
EHL-İ KİTAP
- 63 -
bilendir.” 292
“Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” 293
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız” deyin.” 294
“Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.” 295
“Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz?” 296
“Ey ehl-i kitap! Neden hakkı bâtıla (doğruyu eğriye) karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği gizliyorsunuz?” 297
“Ehl-i kitaptan bir grup, ‘mü’minlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin, belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler’ dedi.” 298
“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın’ dediler. (Rasûlüm! Onlara) Doğru yolun ancak Allah’ın yolu olduğunu söyle. Onlar, kendi aralarında ‘bir kimseye, size verilenin benzeri yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getirecekleri şeyler verilmiş olsa da inanmayın’ dediler. De ki: ‘Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.” 299
“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.” 300
“Ehl-i kitaptan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Hâlbuki okudukları, Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde ‘Bu Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” 301
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” 302
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu
292] 2/Bakara, 137
293] 3/Âl-i İmrân, 19
294] 3/Âl-i İmrân, 64
295] 3/Âl-i İmrân, 69
296] 3/Âl-i İmrân, 70
297] 3/Âl-i İmrân, 71
298] 3/Âl-i İmrân, 72
299] 3/Âl-i İmrân, 73
300] 3/Âl-i İmrân, 75
301] 3/Âl-i İmrân, 78
302] 3/Âl-i İmrân, 85
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarına tamamıyla şâhittir.” 303
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler.” 304
“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır. Onlar size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” 305
“Kendilerine kitaptan nasip verilenlere (ehl-i kitaba) baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar!” 306
“Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” 307
“Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve ‘kalplerimiz kılıflanmıştır’ demeleri sebebiyle... (onları lânetledik, türlü belâlar verdik, onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müstesnâ artık iman etmezler. Bir de küfürlerinden/inkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftira atmalarından ve ‘Allah elçisi, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri yüzünden...” 308
“Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (O) Allah’ın rasûlüdür. Meryem’e ulaştırdığı (‘kün/ol’) kelimesi(nin eseri)dir, O’ndan (O’nun tarafından gönderilmiş yahut te’yid edilmiş veya Cebrâil tarafından üfürülmüş) bir ruhtur. Buna göre Allah’a ve peygamberlerine iman edin. ‘(Tanrı) üçtür’ demeyin; sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” 309
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mü’min hanımlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli hanımlar da namuslu olmak, zinâ etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla (nikâhlamanız) size helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, âhirette de ziyana uğrayanlardandır.” 310
“Ey ehl-i kitab! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir
303] 3/Âl-i İmrân, 98-99
304] 3/Âl-i İmrân, 100
305] 3/Âl-i İmrân, 110-111
306] 4/Nisâ, 44
307] 4/Nisâ, 51-52
308] 4/Nisâ, 155-157
309] 4/Nisâ, 171
310] 5/Mâide, 5
EHL-İ KİTAP
- 65 -
Kitab geldi.” 311
“Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.” 312
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’minler iseniz.” 313
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” 314
“De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın.” 315
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 316
“Ey iman edenler! (Bilin ki,) hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!” 317
“İçlerinden zulmedenleri hâriç, ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olduk, müslüman olduk.” 318
“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen gerçek için kalplerinin huşûyla/saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.” 319
“Ehl-i kitaptan küfredip inkâr edenleri, ilk sürgünleri yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın azâbı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de mü’minlerin elleriyle harâp ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın. Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada başka şekilde cezâlandıracaktı. Âhirette de onlar için ateş azâbı vardır. Bu, onların Allah’a ve Peygamber’ine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah’a karşı gelirse, bilsin ki, Allah’ın cezalandırması çetindir.” 320
“Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden kâfir olanlar, küfürden ayrılacak değillerdi. İşte o apaçık delil, Allah tarafından gönderilen, içinde
311] 5/Mâide, 15
312] 5/Mâide, 51
313] 5/Mâide, 57
314] 5/Mâide, 68
315] 5/Mâide, 77
316] 9/Tevbe, 29
317] 9/Tevbe, 34
318] 29/Ankebût, 46
319] 57/Hadîd, 16
320] 59/Haşr, 2-4
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğru yazılmış hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan Rasûl’dür. Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra tefrikaya düştüler. Dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri için ancak onlara müslüman olmaları emrolundu. İşte sağlam din budur. Ehl-i kitap ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.” 321
Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
Ehl-i Kitabın iki temel ayağını oluşturan yahûdiler ve hıristiyanların İslâm’a ters inanç ve iddialarını Kur’an, ayrı ayrı gündeme getirir. Bunlardan yahûdilerle ilgili olanlarını maddeler halinde sayarsak, şöyle bir liste oluşur:
a- Buzağıyı, altını, putperestlerin taptıkları cinsten heykelleri put edindiler. 322
b- ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. 323
c- Cibt ve tâğuta da inandılar, ‘müşrikler daha doğru yoldadır’ dediler. 324
d- ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgileriyiz’ demişlerdir. 325
e- ‘Hz İsa’yı öldürdük’ derler. 326
f- Peygamberleri yalanladılar. 327
g- Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bile bile inkâr ederler. 328
h- Kur’an’ı ve Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ettiler. 329
i- Cebrâil ve Mîkâil’e düşmanlık ederler. 330
k- ‘İşittik, isyan ettik’ dediler: 331 ‘Allah’ın eli bağlı’ (O cimri) dediler. 332
Hıristiyanların inançla ilgili İslâm’a aykırı görüşleri:
a- Dinlerinde aşırı giderler. 333
Hıristiyanlar ‘Allah İsa’dır’ dediler. 334
‘İsa Allah’ın oğludur’ dediler. 335
321] 98/Beyyine, 1-7
322] 2/Bakara, 92; 7/A’râf, 138, 148, 150-153; 20/Tâhâ, 85-97
323] 9/Tevbe, 30
324] 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 80-81
325] 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 111; 3/Âl-i İmrân, 24; 2/Bakara, 94-95
326] 4/Nisâ, 157-158
327] 5/Mâide, 70
328] 2/Bakara, 146; 6/En’âm, 20
329] 2/Bakara, 89-91; 3/Âl-i İmrân, 70-73, 98-99; 4/Nisâ, 155; 6/En’âm, 91
330] 2/Bakara, 97-98
331] 2/Bakara, 93; 4/Nisâ, 46
332] 5/Mâide, 64; 3/Âl-i İmrân, 181; 36/Yâsin,47
333] 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 77
334] 5/Mâide, 17, 72
335] 9/Tevbe, 30; 3/Âl-i İmrân, 79-80
EHL-İ KİTAP
- 67 -
Teslisi kabul etmekle kâfir oldular. 336
Hz. İsa’yı ve annesi Meryem’i tanrı edindiler. 337
Din adamlarını tanrı edindiler. 338
Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı Ortak Yanları
Hıristiyan ve yahûdilerin ortak bâtıl inançları:
1- Yahûdiler ‘İbrâhim (a.s.) yahûdi’, hıristiyanlar da ‘hıristiyandır’ derler. “Ey kitap ehli! İbrâhim hakkında ne çekişip duruyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. (Buna da) aklınız ermiyor mu? Haydi (diyelim) siz biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden çekişip duruyorsunuz? Hâlbuki (her şeyi) Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrâhim ne yahûdi, ne de hıristiyandı. Fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi. Doğrusu insanların İbrâhim’e en yakın olanı (zamanında) ona tâbi olanlarla, şu peygamber ve (şu) mü’minlerdir. Allah, o iman edenlerin yârı (yardımcısı)dır.” 339
2- Allah’a karşı yalan uydurup iftira ederler. Yahûdiler Peygamber Efendimiz’e dediler ki: “Sen İbrâhim’in tevhid dininden olduğunu iddia ediyorsun. Hâlbuki o, senin gibi deve eti yemez, deve sütü içmezdi, bunları haram sayardı.” Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu: “Tevrat indirilmeden evvel -Yâkub’un kendisine haram kıldığı şeylerden başka- yiyeceğin her türlüsü İsrâiloğulları için helâl idi. De ki: ‘Eğer doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun. Artık kim bundan sonra Allah’a yalan uydurup iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.” 340
3- Allah yolundan bile bile saptırmak isterler. “Bakmaz mısın şu kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlara? Kendileri sapıklığı satın alıyorlar da istiyorlar ki siz de yolu sapıtasınız.”341; “Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler.” 342
4- Ehl-i kitap, ‘ancak yahûdi ve hıristiyan olanlar cennete girecek’ derler. “(Yahûdiler ve hıristiyanlar:) ‘Yahûdi ve hıristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek’ dediler. Bu onların kuruntusudur. (Habibim, onlara) söyle: ‘(Eğer bu iddianızda) doğru iseniz, delilinizi getirin!”343 yani isbat edin. Getirecekleri bir delilleri ve isbatları yoktur. Ehl-i kitabın kendi muharref kitaplarında bile, cennete sadece kendilerinin gireceklerine dair mutlak imtiyaz ifade eden bir delilleri bulunmadığı gibi; bugün Allah’a, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun getirdiklerine iman etmeden onların cennete gireceklerini iddia edenlerin de çarpık yorumlarından başka getirebilecekleri bir delilleri yoktur. “(Yahûdiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) ‘Yahûdi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız’ dediler. De ki: ‘Hayır! Biz dosdoğru İbrâhim dinine
336] 4/Nisâ, 171-172; 5/Mâide, 73
337] 5/Mâide, 116, 75
338] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
339] 3/Âl-i İmrân, 65-68 ve yine bk. 2/Bakara, 140
340] 3/Âl- İmrân, 93-94
341] 4/Nisâ, 44
342] 2/Bakara, 109 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 69, 99-100; 2/Bakara, 109
343] 2/Bakara, 111
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(uyarız). O (Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.”344 Demek ki ehl-i kitap doğru yolda değildirler. Şirke bulaşarak Hz. İbrâhim’in doğru yolundan eğrilmişlerdir. Cennete girebilmek için ise gerçekten doğru yolda olmak lâzımdır. Öyleyse doğru yolda nasıl bulunulur? Bunun cevabı, hem ehl-i kitap ve hem tüm insanlık için işte şu âyet-i kerimededir: “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse, (size karşı) muhâlefet içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.”345 Müslümanlar gibi iman ise, Allah’a, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun Allah’tan getirdiklerinin tümüne gerektiği şekilde inanmaktır. Allah’ın verdiği cennetin anahtarı, işte bu iman ve buna dayanan sâlih ameldir. 346
5- Ehl-i kitap, kendilerine beyyineler geldikten sonra ihtilâfa düşmüşlerdir. “Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü, ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) Allah hesabı pek çabuk görendir. Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz, İslâm’ı kabul ettiniz mi? Eğer teslim olurlarsa hidâyeti/doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.”347; “Kendilerine kitap verilenler, ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler. Ehl-i kitap ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler ebedî olarak orada kalmak üzere cehenneme gireceklerdir. Onlar halkın en şerlileridir.” 348
6- Aslında Ehl-i kitap da müşriktir. Hıristıyanlar; Hz. İsa’ya, yahûdiler; Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler. Bu ise açık bir şirktir. “Yahûdiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”349; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...”350; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.”351 “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” 352
Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
Müşrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı kabul etmeyen bütün gayri müslimlere denilir. Çünkü bütün gayr-i müslimler, bilinçli veya bilinçsiz mutlaka şirk içindedirler. Hıristıyanlar, Hz. İsa’ya; yahûdiler, Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler.353 Onlar böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar, dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimsedikleri zannedilse bile müşriktirler. İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda müşrik kabul edi344]
2/Bakara, 135
345] 2/Bakara, 137
346] Veli Ulutürk, Kur’an’da Ehl-i Kitab, s. 29-31
347] 3/Âl-i İmrân, 19-20
348] 98/Beyyine, 4-6
349] 9/Tevbe, 30
350] 5/Mâide, 17
351] 5/Mâide, 73
352] 98/Beyyine, 6
353] 9/Tevbe, 30
EHL-İ KİTAP
- 69 -
lirler. Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen açıkça ‘kâfir’ (inkârcı) de demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.”354; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...”355; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.”356; “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” 357
Müşrik, kâfir ve ehl-i kitap arasında esasta bir fark yoktur; hakikî müslümanların dışında bütün din mensupları kâfirdir, müşriktir; ebedî cehennemliktir. Kitap ehli ile diğer gayr-i müslimler ve müşrik denilen gruplar arasındaki fark, teferruatla ilgilidir ve daha çok müslümanların bu kâfir gruplarla ilişkileri açısından fıkhî konularla, muâmelâtla ilgilidir. Allah katında geçerli din, ancak İslâm’dır.358 Allah’ın râzı olduğu tek din İslâm dinidir.359 Kim İslâm’dan başka bir din arar seçerse, böyle bir din, kendisinden asla kabul edilmeyecektir.360 “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” 361
Uzeyir Allah’ın oğludur diyen yahûdiler, buzağıya tapan İsrâiloğulları ve Hz. İsa’ya Allah’ın oğludur diyen ve teslisi kabul eden hıristiyanlar da şirke düşmektedirler. “Yahûdi ve hıristiyanlar, müslümanlara şöyle dediler: ‘Bizim dinimize girip yahûdi ve hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız.’ Sen de ki: ‘Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrâhim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”362 Bu âyet-i kerimenin son kısmındaki “O hiçbir zaman müşriklerden olmadı” cümlesi, ehl-i kitabın şirke bulaştıklarının ve müşriklere benzediklerinin târiz yollu bir ifadesidir.363 Şirk şâibesi hıristiyanlarda daha çoktur. Kur’an, Hz. İsa’yı Allah kabul eden hıristiyanları kâfir ilân ettiği364 gibi, ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenlerin de kâfir olduğunu365 açıklar. Hz. Meryem’i de tanrı edinen hıristiyanların bu şirkini de Kur’an haber verir.366 Bâkire Meryem’in hâmile kalmasıyla -hâşâ- Allah’ın doğduğunu kabul etmek, Allah’a en büyük saygısızlık ve en âdî putperestliktir. Tapılacak zatı önce ölümlü kılmak, sonra da Allah olarak ilân etmek, hatta Allah’ın eti ve kanı diye komünyon âyinindeki ekmek ve şaraba tapınmak galiz bir küfürden, çirkin bir şirkten başka bir şey değildir.
Bazıları İznik konsiline teslisi baskıyla kabul ettirenin Bizans imparatoru Konstantin olduğu görüşündedir. Mûsâ (a.s.) şeriatının Allah’ın mutlak bir oluşu ile ilgili “Benimle birlikte başka ilâhlar edinmeyeceksin” şeklindeki ilk emri
354] 2/Bakara, 105
355] 5/Mâide, 17
356] 5/Mâide, 73
357] 98/Beyyine, 6
358] 3/Âl-i İmrân, 19
359] 5/Mâide, 3
360] 3/Âl-i İmrân, 85
361] 5/Mâide, 68
362] 2/Bakara, 135
363] Bk. Celâleyn, 1/84; Zemahşerî, 1/194; Nesefî, 1/77; Âlûsî, 1/394; Elmalılı, 1/514
364] 5/Mâide, 17
365] 5/Mâide, 73
366] 5/Mâide, 116
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve cumartesinin kudsiyyeti hıristiyanlıktan Konstantin’in emriyle kaldırılmıştır.367 Sonra ehl-i kitaptan hıristiyanların papazları onlara bir şeyi helâl kılıp haram edebilmektedirler. İşte bu, onlara Allah’ın yetkisinde olan teşrî’, yani şeriat koyma selâhiyeti vermektir ki, bu da küfürdür. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız” deyin.”368; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, hahamlarını, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler/tanrılar edindiler. Hâlbuki onlar da ancak bir olan Allah’a ibâdet etmekten başkasıyla emr olunmamışlardır. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların şirk/eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”369 Bir önceki âyette “O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım”370 demekle, Cenâb-ı Allah’ın hâlen hıristiyanların Allah’a şirk koştuklarını târiz yoluyla ifade etmiş bulunmaktadır.
Tevbe 31. âyetinde ise hemen bütün müfessirler şu hâdiseyi naklederler: Adiy bin Hâtim şöyle anlatır: “Boynumda altın bir haç olduğu halde Rasûlullah’a geldim -ki o zaman Adiy hıristiyandı-. Rasûlullah Berâe (Tevbe) sûresini okuyordu. “Ya Adiy şu boynundaki putu at” buyurdu. Ben de attım. Âyetteki “Onlar hahamlarını ve papazlarını Allah’tan başka rabler edindiler” ifadesine geldi. Ben: ‘Yâ Rasûlallah! Onlar, papazlarına ibâdet etmiyorlar ki’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Onlar Allah’ın helâl kıldığını haram eder, hıristiyanlar da haram kabul etmez mi? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, hıristiyanlar da onu helâl saymaz mı?” Ben de ‘evet’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.) “İşte bu, onlara tapmaktır/ibâdet etmektir” buyurdu. 371
Hıristiyanlar, papazlarına günahkârın günahını affetme yetkisi tanımışlardır. Cennet ve cehennemin anahtarları papazların ellerinde olup onları dilediklerine satabileceklerini ve buna hiç kimsenin itiraza hakkı olmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardır. Konsillerde papazların aldıkları kararlar aynen bir nass gibi dinden kabul edilmektedir. Hem de konsilde çıkan bu yeni karar, isterse eski kararlarla ve hatta dinin temel umdeleriyle çelişmiş olsun, kabul görmektedir. Bu, râhipleri rab/tanrı yerine koymak değil de nedir? Bu, onların “dâllîn” olduklarından başka neyi gösterir?
Bu yetkililer, şarabı, domuz etini helâl kılmışlar, Hz. İsa sünnetli olduğu halde, Kitab-ı Mukaddes’te sünnet emredildiği halde bunlar sonradan sünnet olmayı kaldırmışlardır. Cumartesinin hürmetini kaldırıp pazara vermişlerdir. Hâlbuki İsa (a.s.) bu günkü İncillerde birçok yerde anlatıldığı şekilde, cumartesilerin sıkı bir takipçisi olup mâbedlerde halkın tedâvi işleriyle özellikle cumartesi günleri ilgileniyordu. Hıristiyanlar, teslisten vazgeçmedikleri müddetçe müşrik vasfından da uzaklaşamazlar. Onlar “Baba, Yaratıcı’nın mecâzî bir başka ismi ve hak olan tek Allah anlamındadır; Oğul, Allah’ın sadece bir kulu ve peygamberi/elçisi; Kutsal Ruh da kudreti sonsuz olan Allah’ın meleklerinden biridir” diye iman etmedikçe çok tanrılı olmaktan kurtulamazlar.
367] AbdülAhad Dâvud, Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed, s. 85-86
368] 3/Âl-i İmrân, 64
369] 9/Tevbe, 31
370] 3/Âl-i İmrân, 64
371] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Elmalılı, 4/2511-2512; Zemahşerî, 1/371; İbn Kesir, 2/348
EHL-İ KİTAP
- 71 -
Bütün bunlara rağmen yahûdi ve hıristiyanlara “ehl-i kitap” olarak Kur’an’ın ve İslâm hukukunun özel bir statü tanıması, onların hakkaniyetlerinden ileri gelmez. Müslümanların ehl-i kitap hanımlarla evlenebilmeleri, onların kestiklerinin yenilebilmesi ve İslâm idâresinde onlara zimmî bir statü tanınması gibi ayrıcalıklar, aynı zamanda müslümanlara hayatı kolaylaştırmada bir genişlik ve kolaylık sağlamak hikmetine mebnî olsa gerektir; yoksa onlar hak yolda oldukları için değil. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” 372
Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
1- Ehl-i kitap, dinlerinde aşırı giderler. Ehl-i kitap, dinlerinde Allah’ın koyduğu ölçüleri genellikle koruyamamışlar, aşırılığa kaçmışlardır. “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin...”373 Teslisi kabul etmeleri, Hz. İsa, Rûhu’l-Kudüs ve Hz. Meryem’e ülûhiyet vermeleri hep bu aşırılıklarındandır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.”374 Ehl-i kitabın aşırılıkları, yahûdilikte neredeyse âhireti yok sayan bir dünyevîleşme ve altına tapma şeklinde ortaya çıkarken, hıristiyanlıkta, dünyadan el etek çekme, fıtrattan olan evlilik gibi helâlları kendilerine haram sayan ruhbanlık şeklinde beliriyordu; her ikisi de aşırılık ve taşkınlıktı. “...Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar; ama buna da gereği gibi uymadılar...” 375
2- Ehl-i kitabın ölçüsüz istekleri vardır. Ehl-i kitap, daha peygamberleri döneminden başlamak üzere, çok çirkin ve ölçüsüz isteklerde bulunan tiplerdir. Kendilerine put isteyecek,376 “Allah’ı açıktan görmedikçe inanmayız”377 diyecek kadar aşırı isteklerde bulunurlar. Gerek yahûdiler ve gerekse hıristiyanlar insan fıtratına uygun mûtedil bir ilâhî ölçüyü benimseyip orta bir yol tutturamamışlardır. İşte onlarda bulunmayan ifrat ve tefritten uzak, dengeli, adâletli, mûtedil ve orta yol, hükmü kıyâmete kadar sürecek olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ve O’nun vasat ümmeti gerçekleştirmiştir. 378
3- Ehl-i kitap kâfirleri bir hayır indirilmesini istemez. Kıskançlıklarından dolayı, Allah’ın kendi ırklarından olmayanlara kitap indirmesini, peygamber seçmesini istemezler. “Kitap ehlinden olan kâfirler de, müşrikler/puta tapanlar da Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsis eder, Allah büyük lütuf sahibidir.” 379
4- Ehl-i kitap, yeni gelecek Peygamber’i tasdik edeceklerine dair Allah’a
372] 4/Nisâ, 51-52; Veli Ulutürk, a.g.e. s. 34-36
373] 4/Nisâ, 171
374] 5/Mâide, 77
375] 57/Hadîd, 27
376] 7/A’râf, 138
377] 2/Bakara, 55; 4/Nisâ, 153
378] 2/Bakara, 103; 22/Hacc, 78
379] 2/Bakara, 105 Ve bk. 5/Mâide, 64; 6/En’am, 91; 11/Hûd, 110
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdikleri sözü tutmamışlar ve gizlemişlerdir. “Ey ehl-i kitap! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.”380; “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Rasûl’e ...”381 az sayıda uyanların yanında, onun kendi kitaplarındaki vasıflarını gizleyip inkâr edenler çoğunluktadır. Onlar, Hz. Peygamber’in Tevrat’ta ve İncil’de geçen isim ve sıfatlarını gizlemişler veya değiştirmişlerdir; hakka bâtılı karıştırmışlardır. 382
5- Ehl-i kitap, kendi kitaplarını tatbik etmemiş, tahrif etmişlerdir. Ehl-i kitap, işlerine geldiği zaman kitaplarına uymuşlar, basit çıkarlarına ters düşünce kitaplarını kendilerine uydurmuş, onu tahrif etmişler, ya da bir kenara atıp tatbik etmemişlerdir.383 “Eğer onlar Tevrat’ı ve İncil’i ve kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, muhakkak ki hem üstlerinden hem ayaklarının altlarından (nimetler) yiyeceklerdi...”384 Bu âyetten, ehl-i kitabın önceleri hem kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’i tatbikle görevli olduklarını, hem de Kur’an indirildikten itibaren kendilerine indirilen Kur’an’ı tatbik etmekle görevli olduklarını anlıyoruz. Bu âyette “kendilerine indirilen” ifadesiyle ehl-i kitaba da indirildiği ve Kur’an’la mükellef oldukları anlaşılmaktadır.385 Yani ehl-i kitabın müslüman olmaları istenmektedir. Kitap ehli, İslâm devrinde aralarında Allah’ın kitabıyla hüküm verilmesine râzı olmamışlardır.386 Yani iman edip müslüman olurlarsa aralarında Kur’an’la; iman etmezlerse İslâm idaresinde bir zimmî olarak kendi kitaplarıyla aralarında hüküm verilecektir. Kitap ehli, aynı zamanda Kitapta olmayan şeye “kitaptandır” demişlerdir.387 Onlar âyet uydururlar, Allah’a yalan isnad ederler.388 Kitabın kelimelerini yerlerinden değiştirir389 ve kitaplarını tahrif ederler. 390
6- Haramı helâl; helâlı haram yapmışlardır. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı, kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”391 Bu âyette ehl-i kitabın Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığı şeyleri haram tanımadıkları, kendi dinleriyle kalıp hak din olan İslâm’ı din kabul etmedikleri vurgulanmaktadır. “...Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar; onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.”392; “Tevrat indirilmeden önce İsrâil’in kendisine haram kıldığı şeylerin dışında, bütün yiyecekler helâldı. De ki: ‘Doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun.’ Artık bundan sonra da kim Allah’a yalan uydurup iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.” 393
380] 5/Mâide, 15 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 81-82; 5/Mâide, 14-15.
381] 7/A’râf, 157
382] 3/Âl-i İmrân, 70-71; 5/Mâide, 14; 2/Bakara, 159, 174
383] 5/Mâide, 47, 68
384] 5/Mâide, 66
385] 5/Mâide, 8
386] 3/Âl- İmrân, 23
387] 3/Âl-i İmrân, 78
388] 2/Bakara, 75, 79
389] 5/Mâide, 13
390] 4Nisâ, 46
391] 9/Tevbe, 29
392] 6/En’âm, 140
393] 3/Âl-i İmrân, 93-94
EHL-İ KİTAP
- 73 -
7- Ehl-i kitap, İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar. İslâm geldikten sonra, kitap sahibi yahûdilerin ve hıristiyanların artık dinleri, kitapları ve kıbleleri nesh edilmiştir. Artık Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve O’nun getirdiği Kitaba ve dine iman etmeleri ve müslümanların kıblelerine tâbi olmaları kendilerinden kesinlikle istenmektedir. Allah onların öyle kalmalarına râzı değildir; Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra onların dünyada hiçbir şey olmamış gibi eski çizgilerinde kalmalarını kâfirlik olarak nitelemiştir. “İnsanlardan birtakım beyinsizler: ‘Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”394; “...Senin arzulayıp da şu anda üzerinde bulunduğun kıbleyi (Kâbe’yi) Biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçesi üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık.”395; “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Yüzünü (namazda) artık Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki ehl-i kitap, onun gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. And olsun ki (habibim!) sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti (delili, mûcizeyi) getirsen, yine onlar (inatlarından) sana uyup kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen zâlimlerden olursun.” 396
8- Hahamlar ve râhiplerden çoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve halkı Allah’ın yolundan çevirirler. “Ey iman edenler, şu muhakkak ki, (yahûdi) bilginlerin ve (hıristiyan) râhiplerin birçoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler, (onları) Allah’ın yolundan men ederler.”397 Bu âyette hahamların ve ruhbanların Allah yolunun mürşidleri ve öncüleri olacak yerde, bugünkü tâbirle tam anlamıyla din istismarı yaparak, onların birçoğu, rüşvet almak, mal biriktirip yığmak ve onları Allah yolunda infak edip harcamamak, Tevrat ve İncil hükümlerini hasis menfaatleri karşılığında değiştirmek ve özellikle Rasûlullah’ın peygamberliğine ait kısımlarda değişiklik yapmak sûretiyle bâtıl sebeplerle halkın malını yiyorlardı. İşte böylesine dejenere olmuş din adamı sınıfı, gerçekten Allah yoluna engel olmaktan başka bir şey yapamazlar. Bununla aynı zamanda Allah Teâlâ, mü’minleri ve onların din âlimlerini bu duruma düşmemeleri için sert bir şekilde uyarmaktadır. Bu âyet-i kerimeyi okuyunca ortaçağdaki Roma kilisesinin nasıl servet biriktirip nice emlâke mâlik bir devlete sahip olduğunu hatırlamamak elde değil.
9- Hahamlar ve râhipler, insanları münkerden men etmemişler, ehl-i kitap zulüm ve günahta yardımlaşmışlardır. “Onlardan (ehl-i kitaptan) birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür! Rabbânîler (zâhidler) ve hahamları, onları günah söz söylemekten, haram yemekten men etselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!”398; “...Düşmanlık yapmakta yardımlaşıp birleşiyorsunuz. Onları (yurtlarından) çıkarmak size yasaklanmış iken (çıkarıyorsunuz, sonra da) esir olarak geldiklerinde fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz. Yoksa siz Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler.
394] 2/Bakara, 142
395] 2/Bakara, 143
396] 2/Bakara, 144-145
397] 9/Tevbe, 34
398] 5/Mâide, 62-63
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.” 399
10- Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmazlardı. “Onlar işledikleri fenalıktan birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Gerçekten yapmakta oldukları ne kötü idi!” 400
11- Fâizle uğraşırlar, haram ve haksız yere insanların mallarını yerler, yalan dinlerler. “Yahûdilerin yapmış oldukları zulümden, çok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helâl kılınmış şeyleri haram ettik. (Çünkü) onlar (Tevrat’ta) men edildikleri halde fâiz alıyor, halkın mallarını haksız yere yiyorlardı. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.”401 Bugün haksız kazanç, servet ve fâizcilik denilince akla ilk gelen, yahûdiler ve kendilerini hıristiyan gören batılı kapitalistlerdir.
12- Yeryüzünde devamlı savaş ve fesâd çıkarmaya çalışırlar. “...Biz onların arasına kıyâmet gününe kadar (sürecek) düşmanlık ve kin bıraktık. Onlar ne zaman harp için bir ateş tutuştururlarsa, Allah onu söndürür. Yeryüzünde hep fesâdçılığa koşarlar onlar. Allah ise fesâdçı olanları sevmez.”402 Âyette de belirtildiği gibi yahûdiler tarih boyunca yeryüzünde bozgunculuğun, savaşların, komitacılığın ve ihtilâllerin gizli tahrikçisi olmuşlardır. Son iki dünya savaşında ulusları nasıl birbirleriyle boğuşturduklarını ve aradan nasıl bir İsrâil devletinin çıktığını düşünmek gerekir. Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ’nın ehl-i kitap arasına saldığı kin ve düşmanlık sâyesinde birbirlerine giren dünyaya egemen bu güçlerin arasında mazlum uluslara da bir hayat hakkı doğabilmektedir. “...Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savıp hizaya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulur, fesâda uğrardı. Lâkin Allah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.” 403
Hıristiyanların da fitne, fesâd ve savaş konusunda yahûdilerden pek geride kalır yanları yoktur. Zaten onlar (fesâd ve savaş konusunda da) birbirlerinin yardımcısıdır.404 İsrâil’in orta doğuda müslümanların kalbine hançer gibi saplanmasında, mazlum insanlara yaptıkları zulümlerinde, başta Amerika olmak üzere hıristiyan Batı toplumunun destekçi olduğunu bilmeyen yoktur. Allah Teâlâ, hıristiyan mezhepleri arasına da kin ve adâvet salmış ve bunu hıristiyanlarla yahûdiler arasına da yaymıştır. Hz. Peygamber’le savaşa teşebbüslerinin her defasında Allah, onların görüşlerini dağıtmak, kararlarını çözmek ve kalplerine korku düşürmek sûretiyle, yakmak istedikleri savaş ateşini söndürmüştür. Âyette geçen “ateş yakmak” harp yapmak istemekten kinâyedir. Çünkü Araplar savaşı ateş yakarak ilân ederlerdi. “Biz hıristiyanız’ diyenlerden de söz almıştık, ama uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. Bu yüzden Biz de kıyâmet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah, onlara neler yaptıklarını haber verecektir.” 405
Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
1- ‘Ümmîlere karşı sorumluluğumuz yoktur’ derler. Ehl-i kitap, daha önce kendilerine kitap verilmemiş olan ilk devir Arap müslümanlarına “ümmîlere
399] 2/Bakara, 84-85
400] 5/Mâide, 79
401] 4/Nisâ, 160-161
402] 5/Mâide, 64
403] 2/Bakara, 251
404] 5/Mâide, 51; 8/Enfâl, 73; 45/Câsiye, 19
405] 5/Mâide, 14; Geniş bilgi için bk. Veli Ulutürk, s. 37-47
EHL-İ KİTAP
- 75 -
karşı sorumluluğumuz yoktur” diyerek emânetlerini yerine getirmez, müslümanlara borçlarını ödemek istemezlerdi. “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.”406 Yani onlar, bu zihniyetleriyle Arapların malını kendilerine mubah görüyorlardı.
2- Ehl-i kitap, İslâm dini ile alay eder, müslümanlara ezâ verirler. “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’minler iseniz. (Ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman onu eğlence ve oyun yerine koyarlar. Çünkü onlar düşünmez bir topluluktur.”407 Müslümanlarla, onların ezanlarıyla, namazlarıyla alay etmek kâfirliktir. Yine böyle kitaplı kâfirler, müslümanlarla elleriyle baş edemeyince dilleriyle ezâ vermeye çalışırlar. “Size eziyetten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım da edilmez.”408 “And olsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 409
3- Müslümanlara hâinlik ederler. Ehl-i kitap kâfirleri, müslümanlara bir iyilik ulaşmasını istemezler. “Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür. Şayet size bir fenalık gelirse ona sevinirler. Eğer göğüs gerer, sakınırsanız onların hilekârlıkları size hiçbir şekilde zarar veremez. Şüphe yok ki Allah, ne yaparsa hepsini (ilmiyle) çepeçevre kuşatıcıdır.”410 “...İçlerinden birazı müstesnâ, daima onlarda hâinlik görürsün.”411 İhânet, bunların âdetleridir. Selefleri, peygamberlerine verdikleri sözü bozup onları öldürmekle hıyânet ettikleri gibi, halefleri de, Peygamberimiz’e hıyânet eder dururlar. Verdikleri sözde durmazlar, müslümanların düşmanlarına yardım eder, Peygamber’i öldürmeye ve zehirlemeye teşebbüs ederler. 412
Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
Kur’ân-ı Kerim’de, yukarıda örneklerini gördüğümüz şekilde, ehl-i kitabın daha çok menfî yönleri üzerinde durulur. Ancak, onlardan az da olsa bir zümrenin Kur’ân-ı Kerim’de takdir edilip övüldüklerine de şâhit oluruz. Acaba bunlar kimlerdir? Bu hususa şu âyet-i kerimeler ışık tutmaktadır: “Ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secde ederek Allah’ın âyetlerini okurlar. Onlar Allah’a ve âhiret gününe inanırlar. İşte bunlar sâlih insanlardandır. Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir. Şüphesiz Allah (günahlardan) korunan müttakîleri bilmektedir.”413 Bu âyetler, ehl-i kitaptan müslüman olan Abdullah bin Selâm, Sa’lebe bin Şu’be ve kardeşi Useyd bin Şu’be, Useyd bin Ubeyd ve benzerleri hakkında inmiştir. Dolayısıyla âyetler, bu kimselerin hem sâlih kimselerden olduklarını belirtmekte,
406] 3/Âl-i İmrân, 75
407] 5/Mâide, 57-58
408] 3/Âl-i İmrân, 111
409] 3/Âl-i İmrân, 186
410] 3/Âl-i İmrân, 120
411] 5/Mâide, 13
412] Veli Ulutürk, a.g.e. s. 49-50
413] 3/Âl-i İmrân, 113-115
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hem de yahûdi âlimlerinin aleyhteki şâhitliklerini reddetmektedir.414 Âyetlerin sevkinin kitap ehlinin mü’minleri hakkında olduğu açıktır.415 Nitekim; “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinden iman edenler var; fakat onların pek çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır.”416 buyurulmaktadır.
Bu âyetlerde, ehl-i kitabın, eski hallerinde kalmayıp Hz. Muhammed’e (s.a.s) ve onun getirdiği dine inanmalarıyla ancak doğru yolu bulacakları açıkça ifade edilmiş oluyor ve onların müslüman olanları övülüyor. Yani sizin gibi iman edip emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapsalardı, işte bu kendileri için hayırlı olurdu, deniliyor. “Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah’a ve hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir pahaya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”417 Taberî, bu âyetin Câbir’den, Necâşi vefat edince, Peygaamber’in (s.a.s.) “Çıkın ve kardeşinizin namazını kılın” dediğini ve dört tekbirle cenaze namazını kıldırdığını, münâfıkların da: “Şuna bakın, kendisini hiç görmemiş bir yabancı hıristiyana namaz kılıyor” dediklerini nakletmekle beraber, âyetin, içinde geçen vasıftaki her ehl-i kitap mensubu için uygun geleceğini belirtir. 418
Bu âyet-i kerimenin aynı zamanda genel olarak tüm ehl-i kitaptan imana gelenlere ve hatta gelecek olanlara şâmil olduğu ve Mücâhid’in de bu görüşte olduğu ifade edilmiştir. Çünkü Âl-i İmrân sûresi, 114. âyetindeki ”iman ederler” ibâresi, açıkça gelecek zaman anlamı da ifade eder. Bu da gösteriyor ki, bunlar cidden müslüman olacaklardır. Nitekim bu zamana kadar da olagelmiş ve yine olacaklardır.419 “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.”420 Yahûdi âlimlerinden olup Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman eden Abdullah bin Selâm, Kureyş kabilesinden birisinin kendisine emânet bıraktığı 1200 okka altını teslim etmişti. Yine yahûdilerden Fenhas bin Azûra da diğer bir Kureyşlinin emânet bıraktığı bir dinar parayı inkâr etmişti. Bir dinar, çok küçük bir paradır. Bu emânete ihânetinin sebebini ise, “adam sen de! Ümmîlerin (okuyup yazması olmayan Arapların) hakkı mı olurmuş? Vesikası, müeyyidesi bulunmayan ve hele dini ayrı olan kimselerin haklarını yemek helâldır” inancında olmaları gösterilmiştir.421 Görüldüğü gibi bu kanaat hakka, hakkaniyete aykırıdır. Nitekim müteâkip âyette Allah şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Kim sözünü yerine getirir ve (günahtan) korunursa, şüphesiz Allah da müttakîleri sever.” 422
414] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 4/52-53; Beydavî, 1/177; Âlûsî, 4/35
415] Elmalılı, 2/1160
416] 3/Âl-i İmrân, 110
417] 3/Âl-i İmrân, 199
418] Taberî, 4/218-220; Âlûsî, 4/173-174
419] Elmalılı, 2/1264-1265
420] 3/Âl-i İmrân, 75
421] Âlûsî, 3/202
422] 3/Âl-i İmrân, 76
EHL-İ KİTAP
- 77 -
Bu âyet-i kerimelerde açıkça görüldüğü gibi, ehl-i kitaptan Cenâb-ı Hakk’ın övdüğü kimseler, onlardan sadece müslüman olanlar ve müslümanlıklarını samimiyetle yaşayanlardır. Onlara ehl-i kitap denilmesi, müslüman olmadan önceki halleri itibarıyladır. İşte kitap ehlinden samimiyetle müslüman olanlara da Yüce Allah, elbette ecir ve mükâfatlarını verecektir. Nitekim geçen âyetlerde de bu husus belirtilmişti. Şu âyetlere de bakâlim: “Eğer kitap ehli iman edip (Allah’ın azabından) korunsalardı, onların kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere sokardık.”423 Ayrıca ehl-i kitaptan müslüman olanlar, hem kendi peygamberlerine, kitaplarına ve dinlerine, hem de Muhammed’e (s.a.s.), Kur’an’a ve İslâm dinine inandıkları için, onların ecirleri iki misli verilecektir. “Bundan (Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, buna inanırlar. Onlar Kur’an okunduğu zaman: ‘Ona iman ettik. Çünkü O Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik’ derler. İşte onlara sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki kere verilecektir...” 424
Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
Allah, peygamber göndermedikçe hiçbir topluma azâb etmez.425 Her ümmete peygamber gönderilmiştir.426 Kur’an, bu peygamberlerin bir kısmını anlattığı halde, bir kısmını anlatmamıştır.427 Bütün peygamberlerin gönderilme amacı, insanları sadece Allah’a kulluk yapmaya ve tâğuta kulluktan kaçındırmaya çalışmaktır.428 İsrâiloğullarında olduğu gibi, önceki peygamberlerin tebliğleri netliğini kaybettiğinde, Cenâb-ı Hak yeni bir peygamber gönderiyordu. Hz. Muhammed (s.a.s.) son peygamber olup kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyeceği için, Allah’ın râzı olduğu tek din olan İslâm’a dâveti peygamberlerin vârisleri durumunda olan ümmetin âlimleri429 yapacaklardır. Âlimler bu dâveti, Hz. Peygamber’in kendisinden sonra kıyâmete kadar gelecek tüm insanlara bir hidâyet rehberi ve vesikası olarak bıraktığı Kur’ân-ı Kerim ile yapacaklardır. Dâvet edilenler ise, asr-ı saâdette olduğu gibi, şimdi de tüm insanlıktır. Elbette ki bu insanlar içerisinde önemli bir yer tutan ehl-i kitap da vardır.
Ehl-i Kitabın, İslâm’ın dâvet ve tebliğine muhtaç ve muhâtap oldukları açıkça ortadadır. Kur’an’ın, ehl-i kitabı bugünkü halleriyle hidâyette kabul etmeyip onları Peygamberimiz’e ve Onun getirdiği Kur’an’a ve İslâm’a dâvet ettiği görülür.
Müslümanlar, ehl-i kitabı dost edinemezler. Allah Teâlâ, müslümanların, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesini yasaklamıştır.430 Dost olmaları yasaklanan kâfirlerden ehl-i kitapla dostluk da özel olarak nehyedilir. “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onlar dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.”431 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun;
423] 5/Mâide, 65
424] 28/Kasas, 52-54; Veli Ulutürk, a.g.e. s. 63-65
425] 17/İsrâ, 15
426] 10/Yûnus, 47
427] 40/Mü’min, 78
428] 16/Nahl, 36
429] Buhârî, İlim 10
430] 4/Nisâ, 144
431] 5/Mâide, 51
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eğer mü’minler iseniz.”432 “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.”433 “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra döndürüp sizi kâfir yaparlar.” 434
Tarih boyunca da görülmüştür ki ehl-i kitap kâfirlerinin İslâm’a ve müslümanlara olan düşmanlıkları, tecâvüz ve saldırıları hep onların din taassuplarından kaynaklanmaktadır. Ortaçağda cereyan etmiş olan haçlı seferleri bugün de devam etmektedir. Ancak bu demek değildir ki durum icap ettirirse İslâm devleti onlarla belirli şekillerde antlaşma yapamaz. Hayır, yapabilir. Nitekim Hz. Peygamber de Mekke müşrikleriyle Hudeybiye Mûsâlâhası yapmıştır. Ehl-i kitapla yapılan şartların zorladığı böylesi resmî antlaşmalar başka, onları dost edinmek başkadır. Antlaşma hususunda da çok temkinli olmak gerekir, Hele hele onları kertenkele deliğine de girseler peşlerinden gitmek tarzında şuursuzca taklit etmek, ümmet-i Muhammed’in izzetine yakışacak davranışlar değildir. Çünkü kâfirler birbirlerinin dostlarıdır. Onlar hakkın ve haklının değil; birbirlerinin tarafını tutarlar, birbirleriyle yardımlaşırlar.
2- Ehl-i kitabı da İslâm’a dâvet etmek bir görevdir. Hak din sadece İslâm’dır; ehl-i kitap da İslâm’a dâvete muhtaçtır. Asr-ı saâdette Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in kendisi, her insanı ve her toplumu ilâhî risâlete çağırdığı gibi; kendisinden sonra da onun vârisleri olan İslâm âlimleri, bu dâvet ve tebliği kıyâmete kadar gelecek insanlara ulaştıracaktır. Bu onların temel görevidir. Bu dâvete, dinleri mensuh olan ehl-i kitap da muhâtap ve muhtaçtır. Çünkü gündüz vakti güneşin aydınlığında yıldızların ışığına ihtiyaç kalmaz. Yıldızların vereceği aydınlığı İslâm güneşi fazlasıyla vermektedir. Bu itibarla Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve onun hidâyet güneşine uymadan kimse cennetin yolunu bulamaz. Hz. Muhammed (s.a.s.), bütün insanlığa, tabii ki aynı zamanda ehl-i kitaba da gönderilmiştir. “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.” 435
Ehl-i kitabı dâvette, sözün Bakara sûresinde ağırlıkla yahûdilere tevcih edildiğini, Âl-i İmrân sûresinde ise çoğunlukla hıristiyanlara tevcih edildiğini görüyoruz. Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Mûtedil olanları olduğu gibi, çok katı ve zâlim olanları da vardır.436 Bu itibarla Kur’ân-ı Kerim, kitap ehlini dâvet ederken, onları önce yumuşaklıkla, bildikleri gerçekleri hatırlatarak ve kitap bilgisine sahip kimseler olarak bile bile gerçeği inkâr edip de kâfirlerin ilki olmamalarını tenbih eder. “Elinizdeki (Tevrat’ın, aslı)nı tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın...”437 Yine Kurân-ı Kerim, İslâm’a karşı düşmanlıkta yahûdilerin ve müşriklerin daha şiddetli, hıristiyanlarınsa, mü’minlere daha yakınca olduğunu belirtir. 438
432] 5/Mâide, 57
433] 2/Bakara, 120
434] 3/Âl-i İmrân, 100
435] 34/Sebe’, 28; Ayrıca bk. 7/A’râf, 158; 25/Furkan 1.
436] 5/Mâide, 66
437] 2/Bakara, 41
438] 5/Mâide, 82-85
EHL-İ KİTAP
- 79 -
Kur’an, dâvet ve tebliğde en mâkul üslûp ve yolları kullanır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, bizimle sizin aranızda eşit olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi tanrı edinmesin. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse; ‘şâhit olun, biz müslümanlarız’ deyin.”439 Bu âyet-i kerime, kıyâmete kadar bir bayrak gibi ehl-i kitabın dâvet semâsından inmeyecektir. Bu âyet-i kerimeyi Rasûlullah (s.a.s.), Bizans İmparatoru Herakliyüs’ü İslâm’a dâvet ettiği mektubunda da yazmıştır.440 “Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin ve inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Bile bile hakkı bâtılla karıştırıp gerçeği gizlemeyin.”441 “Ey kitap ehli, (gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Ey kitap ehli, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” 442
“Ey ehl-i kitap! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir Kitab geldi.”443 “Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki (kıyâmette:) ‘Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı (rasûlüm Muhammed) geldi. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”444 Bu âyetlerde Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve Kur’ân-ı Kerim’in net bir şekilde doğrudan doğruya ehl-i kitaba da gelmiş olduğu açıkça ifade ediliyor.
Ehl-i kitabın şimdi üzerinde bulundukları dinlerinin hak din olmadığı, tahrife uğramış ve hükmü geçmiş, yani yürürlükten kaldırılmış olduğu; gerçek yolun ise, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirip Kur’an’la öğrettiği İslâm yolu olduğu şöyle belirtilir: “Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur. Seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?’ Eğer teslim olurlarsa doğru yolu buldular demektir. Yok, yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.”445; “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” 446
Bu âyet-i kerimelerde gerçek dinin İslâm dini olduğu açıkça belirtildiği gibi, İslâm dâveti de Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından hem eh-i kitaba, hem de ümmîler tâbir edilen Arap müşriklere ve Arap olmayan müşriklere yöneltilmek sûretiyle İslâm dâveti en kapsamlı şekilde tüm insanlığa tebliğ edilmektedir. Bu samimi ve sıcak takdimi kabul etmeyip tartışmaya giren kitap ehliyle mücâdeleyi ise Yüce Allah şöyle bildirir: “İçlerinden zulmedenleri hâriç, kitap ehliyle en güzel tarzda mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim İlâhımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olanlarız. İşte sana (kendisinden öncekileri tasdik eden) böyle (bir) kitap indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz, ona inanırlar (:Abdullah bin Selâm ve Ubey bin Kâ’b gibi ehl-i kitap müslümanları). Şunlardan (şu
439] 3/Âl-i İmrân, 64
440] Buhârî, Tefsîr Âl- İmrân 4; İbn Kesîr, 1/371
441] 2/Bakara, 41-42
442] 3/Âl-i İmrân, 70-71
443] 5/Mâide, 15
444] 5/Mâide, 19
445] 3/Âl-i İmrân, 19-20
446] 3/Âl-i İmrân, 85
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Araplardan) da ona iman edenler vardır. Âyetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez.”447; “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınıza tamamıyla şâhittir.” 448
Müslümanlara karşı düşmanlıktan vazgeçmeyen yahûdi ve hıristiyanlara karşı ise, Kur’an’ın ifadeleri artık sertleşmektedir: “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğu için üzülme.”449 Bu âyet-i kerime şöyle demiş oluyor: “De ki, ‘ey ehl-i kitap, siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz, yani diyânetiniz yok, din adını verdiğiniz, gittiğiniz yol hiçbir şey değildir. Tâ ki Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size de inzal olunanların hepsini -ki Kur’an ve Kur’an’ın bu âyeti de bu cümledendir- yerine getiresiniz; bunlara hakkıyla riâyet edesiniz. Öncekini sonrakinin tasdikinden geçirerek hepsinin sonucuna göre Allah’ın emir ve yasaklarını uygulayasınız. İşte o zaman bir şey üzerinde bulunmuş, bir dine sahip olmuş olursunuz. Yoksa bu gidişiniz, dinsizlikten, yolsuzluktan başka bir şey değildir.” 450
Bu mâkul yaklaşımlara ehl-i kitabın cevabı çoğunlukla düşmanca olmuş, müslümanların yaşadığı ülkelere, hâlen de devam ettirdikleri mutaassıp haçlı zihniyetinin doğurduğu haçlı seferleri bazen hafifleyerek bazen şiddetlenerek devam edegelmiştir. “De ki: ‘Ey kitap ehli, sadece Allah’a, bize indirilene ve bizden önce indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmış fâsıklarsınız.”451; “Ey kendilerine kitap verilenler! İndirdiğimiz Kur’an’a iman edin ki o beraberinizde olan Tevrat’ı tasdik edicidir. Hem Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden veya cumartesi ashâbına yaptığımız lânet gibi, kendilerini lânetlememizden önce iman edin. Allah’ın (azap) emri olagelmiştir.”452 Artık onların yola gelmeyenleri için söylenecek son söz, onların anladığı dilden, yani kuvvet yoluyla olacaktır. Çünkü onlar kuvvetten başka dilden anlamazlar. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”453 Çünkü onların dinleri varsa da hak din değil; hakperest değildirler. Hak bir dinleri yoktur, din anlayışları hak ve İslâm değildir. Hâlis muhlis hak dini olan İslâm’ı din kabul etmez, hakkın şeriatıyla ameli kabul eylemezler. 454
İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimelere dayanarak, ehl-i kitabın Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun getirdiği dine inanmadan da kurtuluşa erip cennetliklerden olacaklarını iddia edenler olmuştur. Bu iddiayı ileri sürenlere göre,
447] 29/Ankebût, 46-47
448] 3/Âl-i İmrân, 98-99
449] 5/Mâide, 68
450] Elmalılı, Eser Y. s. 3/1739
451] 5/Mâide, 59
452] 4/Nisâ, 47
453] 9/Tevbe, 29
454] Elmalılı, Eser Y. 4/2504; Geniş bilgi için bk. Veli Ulutürk, a.g.e. s. 60-68
EHL-İ KİTAP
- 81 -
Kur’an’daki bazı âyetlerden “Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz inanıp da amel-i sâlih işleyenler”in, İslâm dinini kabul etmeseler bile, ehl-i necât olacakları ifade edilmektedir. Önce bu âyetleri görelim:
“Şüphesiz iman edenler; yahûdiler, hıristiyanlar ve sâbiîler, bunlardan kim ki Allah’a ve âhiret gününe inanır, sâlih amel işlerse elbette onlara, Rableri katında mükâfatları vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”455 “İman edenler, yahûdiler, sâbiîler ve hıristiyanlar(dan) Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”456; “Mü’min olanlar, yahûdi olanlar, sâbiîler, hıristiyanlar, mecûsîler ve müşrik olanlar (yok mu), şüphesiz Allah kıyâmet günü bunlar arasındaki hükmünü verecek (haklıyı haksızı ayıracaktır). Şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir.” 457
İddia sahipleri, bu âyetlerde sayılan din mensuplarının başında iman edenlerin de sayıldığına ve iman esası olarak da sadece Allah’a ve âhiret gününe imanın zikredildiğine dayanarak mezkür hükümlerine ulaşıyorlar. Bugün bir kere, ehl-i kitap içerisinde Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz iman edenlerın bulunduğunu iddia etmek çok zordur. Hıristiyanların teslis akîdesini kabul etmekle şirke düştükleri, Kur’an ifadesiyle kâfir oldukları458 çok açıktır. Yahûdilerinse yine, ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ demeleri459 ve âhirete olan inançlarının kıt oluşu ve daha başka Allah’a yakışmayan iddialarda bulunmalarıyla kâfir damgasını yine Kur’an’dan yedikleri460 bir gerçektir. Yahûdiler, bugün Uzeyr’e Allah’ın oğlu dediklerini inkâr ediyorlarsa da bir zaman bu iddiada bulundukları kesindir. Koyu bir materyalist hayat yaşarlar, âhireti hiç düşünmezler. Bunun içindir ki Allah Teâlâ onlar hakkında “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler...”461 buyurmuştur. Yani, Allah’a şirksiz ve şânına lâyık bir imanı ve şeksiz, yani yakînî bir âhiret inancını da insanlığa öğretecek olan ancak ve ancak Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği İslâmiyet’tir. Başka hiçbir din, tahrif olmuş bugünkü şekilleriyle ulûhiyeti ve âhiret inancını Allah’ın istediği ve râzı olduğu şekilde tanıtamamıştır.
İkinci bir husus, Kur’ân-ı Kerim’de iman konusuna temas eden âyetlerin, iddia sahiplerinin öne sürdükleri yukarıdaki âyetlerden ibaret olmadığıdır. Hâlbuki bir konuda doğru bir karara varmak için o konuyla ilgili bütün âyetleri ve sahih hadisleri bir arada mütâlaa ve mülâhaza etmek gerekir. Çünkü İslâm’ın iki temel kaynağı Kitap ve Sünnettir. İmanın esasları vardır. Bunların bir kısmı bu âyetlere dâhil olmakla birlikte, öteki esaslar, konuyla ilgili diğer âyetlerden462 çıkarılmaktadır. Yani bir konu değişik âyetlerde geçebilir. Aynı konunun bir kısmı bazı âyetlerde zikredilirken, diğer bir kısmı başka başka âyetlerde yer alabilir. Meselâ şu âyette imanın başka bazı rükünleri zikredilir: “...Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse tam manasıyla sapıtmıştır.”463 Yoksa, bir veya iki âyeti ele alıp diğerlerini görmezden gelmek, insanı daima yanlış hüküm vermeye götürebilir. Sonra bu konular, İslâm’da çoktan halledilmiş, tespit
455] 2/Bakara, 62
456] 5/Mâide, 69
457] 22/Hacc, 17
458] 5/Mâide, 73
459] 9/Tevbe, 30
460] 98/Beyyine, 6
461] 6/En’âm, 91; 39/Zümer, 67
462] Meselâ, bk. 2/Bakara, 4-5; 285 vb.
463] 4/Nisâ, 136
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiş ve hükme bağlanmış hususlardır. Böylesi ümmetin icmâ ettiği konularda yeniden insanları şüpheye düşürmek, tartışma başlatıp ihtilâf çıkarmak, kime ve neye yarayacaktır? Kaldı ki, müfessirler dahil hiçbir âlim, mezkür âyetlerden, imanın ve kurtuluşun Allah’a ve âhiret gününe imandan ibaret olduğunu söylememişlerdir. Allah’a ve âhiret gününe imanın bu âyetlerde özellikle vurgulanması, Allah’ın bilgisinden hiçbir şeyin kaçamayacağını, insanların âhiret günündeki hesap ve sorumluluklarını hatırlatmak içindir. Nitekim bu âyetlerde iman belirtildikten sonra insanların yapacakları işlere önem vermeleri istenmektedir.
Geçen iddiaya dayanak kabul edilen bu âyetlerin tahliline gelince; yahûdiler, hıristiyanlar, sâbiîler, mecûsîler ve müşrikler gibi din mensuplarının başında iman edenlerin zikredilmesi, her şeyden önce, mü’minlerin bir hak grup; inkâr edenlerin de diğer bâtıl grupları teşkil ettiklerini ifade eder. Yani bu inkârcı din mensubu sınıflar, mü’min olan ve başta zikredilen gruba mukabil olarak zikredilmişlerdir. Nitekim Hacc sûresi 17. âyet-i kerimesinde: “... Şüphesiz Allah, kıyâmet günü bunlar arasında hükmünü verecektir; şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir” buyrulmakla, kimin haklı ve hak yolda olduğunun, kimin haksız ve yanlış yolda olduğunun hükmünü verecek ve bu gruplar arasını böylece ayıracaktır denilmek istenmektedir. Bu ise âyetteki müjde ve vaadin ancak mü’minlere mahsus olduğunu gösterir.464 Bu son âyet, Bakara ve Mâide sûrelerindeki ilgili âyetlere bir nevî açıklama da getirmiş oluyor. Yine diğer din gruplarına da bir çeşit tehdit anlamı taşımaktadır. 465
Ayrıca “iman edenlerden, yahûdilerden, hıristiyanlardan, sâbiîlerden, her kim iman ederse” ifadesindeki “iman edenler”den, görünüşte iman edip İslâm toplumunda müslüman muâmelesi gören münâfıkların kastedildiği açıklaması getirilmiştir. Diğer gruplardan insanların olduğu gibi, bunlar da ihlâsla, samimiyetle ve kalpten Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve amel-i sâlih işlerlerse, onlara da bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri bildirilmektedir. Böylece zâhirde mü’min görünen manâfıklara bu halleriyle hitap edilmiş, onlara gerçek iman fırsatı verilmiş ve bu maksatla iman dâveti yapılmış, onların da inkârlarını atıp gerçek mü’min olmaları telkin edilmiş olmaktadır. 466
Bütün bunlardan şu netice çıkmaktadır: İnsanlardan kim olursa olsun samimi bir imanla, iman edilmesi gerekli tüm esaslara gerçekten iman edip bu imanını hayatı sonuna kadar koruyarak sâlih ameller işleyenler kurtuluşa ve cennete erecek, korkuya ve kedere uğramayacaklardır.
İnsanı cennete götürecek bu imanın içerisinde, Allah’a imandan hemen sonra, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman gelir. Allah’a imanın zikredildiği her yerde zımnen Hz. Peygamber’e iman da mevcuttur. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimiz bu gerçekleri, bu ölçüleri ve bizzat Kur’an’ı bize getiren O’dur. Nitekim bir kimsenin müslümanlığını belirleyen kelime-i şehâdetin içerisinde de ikinci şâhitlik, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şâhitlik etmektir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’e iman, kelime-i tevhidde de yer alır. Şu halde konumuz olan âyetlerde geçen Allah’a ve âhiret gününe imanın Allah’a iman kısmında Hz. Muhammed’e iman da dâhildir. Zira kemal sıfatlarıyla Allah’a şirksiz, âhiret
464] Elmalılı, Eser Y. 3/1739
465] Nesefî, Medârik 2/96; Beydavî, Celâleyn, 2/87-88
466] Zemahşerî, Keşşâf 1/146, 661; Nesefî, 1/52, 293; Beydavî, 1/60; Elmalılı, 1/371
EHL-İ KİTAP
- 83 -
gününe de şeksiz (yakînî) imanı ve diğer tüm iman esaslarına da nasıl iman edileceğini getirip öğreten O’dur.
Ehl-i kitap da dâhil hangi gruptan insan olursa olsun, Hz. Muhammed’e ve O’nun getirdiği İslâm’a iman etmedikçe cenneti ve kurtuluşu kimse bulamaz. Müfessirler de ilgili âyetleri tefsir ederlerken bu gerçeği dile getirmişlerdir Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmayan, Allah’a iman etmiş olur mu? İman parçalanma kabul etmez. Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak; hiç inanmamaktır, imansızlıktır.467 Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmeden önce bile Tevrat ve İncil sahipleri ehl-i kitap, istikbalin bu büyük peygamberine “ahdimi yerine getirin.”468 buyruğuna göre, iman ile mükellef tutulmuşlar iken, O gönderildikten sonra onu inkâr ederek hakiki iman erbâbı olmak tasavvur edilebilir mi? Tarihin şehâdet sayfalarında Hz. Muhammed’in peygamberliğinden daha açık, daha bâriz bir risâlet var mıdır? 469
Ehl-i kitap veya tüm insanlar ne şekilde âhirette kurtuluşa erip cennetlik olacaklar, korku ve kederden emin olarak Rabbinin mükâfatlarına ve nimetlerine nâil olacaklardır? Bunun yolu tüm insanlar için olduğu gibi ehl-i kitap için de aynıdır. O da şudur: Allah’a, O’nun son elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.), onun getirdiği Kur’an’a ve dine eksiksiz iman etmek ve hem kendileri ve hem de hemcinsleri olan diğer insanların yararına olan Allah’ın emrettiği amel-i sâlih dediğimiz iyi, doğru ve güzel amelleri işlemektir. “Artık (yahûdi ve hıristiyanlar) sizin (bu) inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” 470
Şu halde onlar müslümanların inandığı gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olacaklardır. Bir konuda bundan daha net, daha açık bir hüküm olabilir mi? Bunu Allah söylüyor. “Eğer ehl-i kitap inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, herhalde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere koyardık”471 Bu âyet-i kerimede ehl-i kitaptan iman istendiğine göre, halen üzerinde bulundukları iman makbul bir iman değildir, demektir. O halde, ehl-i kitaptan istenen iman hangi imandır? Elbete ki bu iman, son peygambere ve onun getirdiği dine imandır. Çünkü Allah, peygamber, âhiret ve amel-i sâlihi en mükemmel şekilde öğreten, bu din, yani İslâm’dır.
Bunun dışında yollar aramak, çıkmaz sokaklara sapmaktır. Çünkü yahûdilerin ve hıristiyanların dinleri nesh edilmiş, yani hükümden ve yürürlükten kaldırılmıştır. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki, Mûsâ hayatta olup aranızda bulunsaydı, bana tâbi olmaktan başka bir yol ona asla helâl olmazdı.” Bir başka hadis-i şerifte: “Mûsâ ve İsa hayatta olsaydılar, bana tâbi olmaktan başka çareleri yoktu.”472 buyurur. Yine şöyle buyurur: “Beni (gönderildiğimi) işitmeden önce İsa’nın dini üzere ölen kimse bir hayır (doğru yol) üzeredir. (Benim peygamber olarak gönderildiğimi) işitip de bana iman etmeden ölen kimse ise helâk olur.”473 Hz. Peygamber’den
467] 2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 150-153
468] 2/Bakara, 40
469] Elmalılı, 1/372-373
470] 2/Bakara, 137
471] 5/Mâide, 65
472] İbn Kesir, 1/378; Âlûsi, 3/210
473] Taberî, 1/320, 323; İbn Kesîr, 1/103; Âlûsî, 1/279
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce Hz. İsa’nın dini üzere yaşayıp Hz. Peygamber’e yetişmeden ölen kimse hayırdadır; fakat Rasûlullah’a yetiştiği halde Ona inanmadan eski dini üzere ölen kimse helâk olur, yani cehennemlik olur demektir. Hakikat bu kadar açık iken nassları zorlayarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmadan bugünkü halleriyle ehl-i kitaba cennetten yer ayırmaya çalışanları, cennette kendileri için yer bırakmayacaklarından korkulur. 474
Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
İslâmiyet, kendilerine kitap verilenlerin kadınları ile evlenmeye ve kestiklerinin yenilmesine ruhsat vermekle müslümanların, kendilerine düşmanlık yapmayan, İslâm’a ve müslümanlara saldırmayan kitâbîlerle ileri derecede ilişkiler kurmasına ortam hazırlamıştır. Kitap ehli olanlar İslâm toplumunda tam bir din hürriyeti içinde yaşama imkânına sahiptir. Bu durumda İslâm devletinin vatandaşı olarak esas itibarıyla kanun önünde müslümanlarla aynı hakları paylaşırlar. Müslümanın lehine olan şey ehl-i kitabın da lehine, aleyhine olan ehl-i kitabın da aleyhinedir. Farklı hükümler daha çok kamu düzeniyle ilgili hususlardır ve istisnâîdir.475
Medine’deki ilk İslâm anayasasının 25. maddesinde, “Benî Avf yahûdileri mü’minlerle birlikte bir toplumdur. Yahûdilerin dinleri kendilerine, müslümanların dinleri de kendilerinedir” denilir. Aynı metnin 26-33. maddelerinde ehl-i kitaba mensup vatandaşların müslümanlarla aynı haklara sahip oldukları, 16. maddede ise onlara haksızlık yapılamayacağı belirtilir.476 Kitap ehliyle ilk zimmet akdi Necran hıristiyanlarıyla yapılmış ve bu akidde müslümanın sahip olduğu bütün haklar onlara da tanınmıştır. İnsanlara temel hak ve hürriyetlerin yanı sıra din hürriyeti de tanıyan İslâm’da, “Dinde zorlama yoktur”477; “Kur’an, Rabbinizden gelen bir haktır; dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”478 gibi hükümlerle insanların zorla müslüman yapılamayacağı belirtilir. Hz. Peygamber, Hayber’in fethinde ele geçen Tevrat nüshalarını yahûdilere iâde etmiş, Hz. Ömer de Kudüs anlaşmasıyla ehl-i kitabın canlarını ve mallarını güvence altına almış, kilise ve hac konularında onlara serbestlik tanımıştır. Bu hassâsiyet, Peygamber Efendimiz’in, “Bir zimmîye (İslâm devletine itaat eden ehl-i kitap bir vatandaşa) zulmedenin... kıyâmet gününde hasmı benim!”479 hadisinde de çok belirgindir. İslâm tarihi boyunca müslüman-kitap ehli ilişkilerinde İslâm’ın bu hoşgörülü tutumunun etkileri varlığını sürdürmüştür.
İlk halifeler döneminde ehl-i kitabın, Arap yarımadasından sürülüp çıkarılması, Hz. Peygamber’in, “Arap yarımadasında iki din bir arada bulunmayacaktır”480 anlamındaki bir hadisine dayandırılırsa da, bunun yanında ehl-i kitabın, antlaşma şartlarına uymamaları ve huzursuzluk çıkarmalarının da bu uygulamaya esas teşkil ettiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların)
474] Veli Ulutürk, a.g.e. s. 68-74
475] bk. Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, s. 311-319
476] bk. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 1/132
477] 2/Bakara, 256
478] 18/Kehf, 29
479] Ebû Dâvud, İmâre 33; Cihad 153
480] Muvattâ, Medine 18, 19
EHL-İ KİTAP
- 85 -
yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.”481 Bu âyetin anlamı geneldir. Âyette geçen “temiz ve iyi şeyler”, İslâm’ın yasaklamadığı, genellikle insanların iğrenç telâkkî etmedikleri yiyecek ve içeceklerdir. Bâtıl da olsa, aslı semâvî olan bir dinleri bulunduğu için, ehl-i kitabın, kendi dinî inançlarına göre yenmesi helâl olacak şekilde öldürdükleri hayvanlardan ve diğer yiyeceklerinden -domuz, içki, ölü hayvan gibi İslâm’ın yasakladıkları hâriç olmak üzere- müslümanların da yemeleri câizdir. Yahûdi ve hıristiyanlar dışında kalanlar, müşrik hükmünde olup kestikleri yenmez. Yahûdi ve hıristiyanların kesim şekli, kendi dinlerinin kabul ettiği bir şekilde oluyorsa, bu şekilde kesilen hayvanların etleri yenir. Dinlerinin kabul etmediği bir kesme ve öldürme şekliyle öldürülen hayvanların veya Allah’ın isminin dışında başka ilâhlaştırılan birinin adına kesilen hayvanın eti yenilmez.
İslâm, müslüman bir erkeğin kâfir veya müşrik bir kadınla evlenmesine izin vermez. “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin. İman etmiş bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha iyidir. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.”482 Fakat kitap ehlinden olan, İncil’e veya Tevrat’a inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruhsat vermiştir. “Mü’min hanımlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli hanımlar da namuslu olmak, zinâ etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla (nikâhlamanız) size helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, âhirette de ziyana uğrayanlardandır.” 483
Bu, kitap ehline İslâm’ın bir müsâmahasıdır. Ama şu unutulmamalıdır ki, ehl-i kitap bir hanımla evlenmek, bir ruhsattır, azîmet değildir. Yani, asıl olan, müslüman bir erkeğin böyle bir kadınla evlenmesi değil; evlenebilir olmasıdır. Fakat müslüman bir kadın, yahûdi ve hıristiyan da olsa gayri müslim bir erkekle evlenemez, bu haramdır. Müslüman bir erkek için, mü’min bir hanım, şüphesiz kitap ehli bir kadından daha iyidir. Bazı âlimler, ehl-i kitaptan olan kadınlarla evlenmenin mekruh olduğu görüşündedirler. Onların yiyeceklerini yerken veya kadınlarıyla evlenirken kişinin imanını tehlikeye düşürmekten ve irtidat tehlikesine düşmekten son derece sakınılması gerekmektedir. Doğacak neslin inanç, terbiye ve yetiştirilmesinde tehlike görülürse kitâbî kadınlarla evlenilmemelidir.
Ehl-i kitap dışında bulunan Mecûsîler hakkında Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Kadınlarını nikâhlamamak ve kestiklerini yememek şartıyla) mecûsîlere ehl-i kitap muâmelesi yapın”484 Ancak, vahyin indiği dönemlerdeki ehl-i kitapla kastedilen yahûdi ve hıristiyanlarla, onu izleyen asırlardan günümüze kadar gelen yahûdi ve hıristiyanların aynı inançları paylaşıp paylaşmadığı bir tartışma konusudur. Hıristiyan ve yahûdilerin, tahrif edilmiş de olsa, Tevrat ve İncil’e bakışları ve teslimiyetleri, eskiye oranla çağımızda oldukça değişmiştir. Her şeyden önce, özellikle hıristiyanlık ve İncil, sekülarizmin baskısı altında kalarak seküler (laik) bir yoruma tâbi tutulmuştur. Bu durumda çağımızdaki yahûdilik ve hıristiyanlığın, yani ehl-i kitabın, Kur’an’ın indiği zamanlardaki tahrif edilmiş İncil’le aynı
481] 5/Mâide, 5
482] 2/Bakara, 221
483] 5/Mâide, 5
484] Muvattâ, 1/278
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sayılamayacağı ortadadır. 485
Ancak, İslâm’ın gösterdiği bu müsâmaha konusunda çok temkinli ve duyarlı davranmamız, müsâmaha ile tâvizi birbirine karıştırmamamız gerekmektedir. Özellikle itikadî konularda onları velî/dost kabul etmek, onlara özenmek, onları taklit etmek, onları hoşnut etmeye çalışmak gibi tavırlar, yukarıda geçen müsâmaha ile ilgisi olmayan ciddi problemlerdir.
İslâm’ın ılımlı yaklaşımlarına ve tarih boyunca müslümanların kendi ülkelerinde yaşayan azınlıklara, özellikle hıristiyan ve yahûdilere verdiği haklara baktığımızda görürüz ki, İslâm, başkalarına müsâmaha ile davranmış, din ve ibâdet özgürlüğü tanımıştır. Bu, batılılar tarafından haçlı seferlerinin modernize edilip kültür emperyalizmi şeklinde devam ettiği günümüzde, müslümanların ve İslâm’ın “fundamentalist/kökten dinci, gerici, bağnaz...” gibi saldırıldığı zihniyet ile mukayese yapıldığında daha iyi anlaşılacaktır. Sadece Hz. Mûsâ’ya ve Tevrat’a inanıp da Hz. Mûsâ’dan sonra başka hiçbir peygambere ve kitaba inanmayan, bununla da kalmayarak Hz. İsa ve Hz. Mûsâ’ya hakaretler edenlerin karakter ve tavırlarını unutmamak lâzımdır. Yine sadece Hz. İsa’ya inanıp da ondan sonra gelen peygamberi “deccal” olarak tanımlayan, Kur’an’ı ilâhî bir kitap değil; Muhammed’in uydurduğu bir kitap olarak kabul eden hıristiyanların yapılarını beraber değerlendirmek gerekir. Onların tarihten beri bu çirkin tavırlarına rağmen, Kur’an kendilerini gözardı etmemiş ve her fırsatta onları kendi mesajından faydalanmağa dâvet etmiştir.
Ehl-i kitabın kestiklerinin yenilebilmesi ve kitap ehli hanımların müslümanlar tarafından nikâh edilebilmesi gibi hususları, İslâm’da sadece onlara tanınan bir imtiyaz gibi görmemeli; bunun, aynı zamanda ehl-i kitap toplulukları içerisinde yaşayan müslümanlara dinlerini yaşama hususunda kendilerine bir kolaylık sağlama maksadına mâtuf olabileceğini de göz önünde tutmalıdır.
Dikkat edilirse İslâm, ehl-i kitaptan sadece kız almaya müsaade etmiştir; onlarla müslüman kızların evlenmesine izin verilmemiştir. Bu da ehl-i kitaptan olan kadınların müslüman erkeğin emrine girdikten sonra İslâm’ı seçebileceği ihtimalinden kaynaklanmış olabilir.
Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
Çağımızda insanlar arasında münâsebetleri, muharref İnci’i esas alarak düzenleyen hıristiyan bir devlet yoktur. Halkının büyük bir çoğunluğu İncil’e inanan devletlerin tümü, laiklik ilkesini esas almıştır. Nitekim Abdülvâhid Yahya (Rene Guenon) şu tesbitte bulunuyor: “Modern batının hıristiyan olduğu söylenir, ama bu yanlıştır. Modern tavır, temelde din düşmanı olduğu için; hıristiyanlığa da düşmandır.” 486 İslâm fıkhında, kâfirlerin tâbi olduğu hükümlerden farklı olarak, müslümanların ehl-i kitap olan bir bayanı nikâhlamaları mümkün olduğu gibi, onların kestiklerini yemeleri de mümkündür. Dolayısıyla “ehl-i kitap” ıstılahı oldukça önemlidir. Eğer ehl-i kitap bir devlet olsaydı, fertlerinin durumlarını tek tek tahkik etmek mecburiyeti ortaya çıkmazdı; zann-ı gâliple hükmetmek mümkün olurdu. Hâlbuki bugün durum tamamen tersinedir. Batıda gerek işçi, gerek öğrenci olarak bulunan mü’minler; ilişki kurdukları insanların akaidlerini
485] Turan Arslan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 1/426
486] Rene Guenon (Abdülvâhid Yahya), Modern Dünyanın Bunalımı, s. 137
EHL-İ KİTAP
- 87 -
öğrenmek zorundadırlar. Çünkü zann-ı gâlip, onlara hüküm ön plandadır. Eğer fert olarak “biz hıristiyanız ve İncil’e göre amel ederiz” diye şehâdette bulunurlarsa, hüküm farklılaşır.
Modern batıda hâkim olan kültür, hıristiyanlık değil; hellenizmdir. Mûteber fıkıh kitaplarındaki “ehl-i kitap” tâbiri, genellikle “katolikler”i içine alır. Muharref İncil’de tesettür emrolunduğu gibi, domuz eti, şarap ve fâiz haram ilân edilmiştir. Şarap içen, fâiz alıp veren ve tesettüre riâyet etmeyen kimselerin “ehl-i kitap” olması şüphelidir. Eğer bunları mubah sayıyorsa o kimse ehl-i kitap değildir. Bu arada İncil’de ilk insanın Hz. Âdem (a.s.) olduğu sâbittir.487 İnsanların maymundan geldiğini iddia eden kimse de ehl-i kitap olamaz. Batıda insanların büyük bir çoğunluğu, kendilerinin hümanist, ateist olduğunu söylerler. Allah’a inanmayan kimse, İncil’i inkâr ediyor demektir. Bu sebeple ehl-i kitap olma şansını kaybeder. 488
Yahûdi ve hıristiyan dünyasının müslümanlık karşısındaki tutum ve davranışları, faâliyetleri, mücâdele ve çabaları hiçbir zaman sona ermemiş, tarihin bütün dönemlerinde devam etmiştir; hem de çok daha yaygınlaşmış, kurumlaşmış, politikleşmiştir. Ortaçağda kendini gösteren ve İslâm âlemini harap eden haçlı zihniyeti ile, sonraki asırlarda iyice kendini gösterip ürününü veren siyonizm ideali ve siyonist faâliyetler bunun sadece dışa vuran yönüdür. Modern dünyanın bugünkü ekonomik ve siyasal zulüm sistemleri hep o zihniyetin eseridir. Bu ruh halini ve insan tipini anlamak ve anlatmak için hiçbir örnek olmasa, sadece İsrail örneği ve Filistinli müslümanlara zulüm, bir ibret dersi olarak dünyaya yeter. Yalnızca batı dünyasının özellikle son yıllardaki tutumuna bakmak bile o dehşet verici gerçeği anlamak için kâfidir. Artık “kitap ehli” olma vasıf ve haysiyetini bile kaybetmiştir günümüzdeki yahûdi ve hıristiyan âlemi. Hakikati gizleyip Hak dine düşmanlık beslemeyi tarih boyunca hiç bırakmayan bu zihniyetin düşmanlığı, yeni dönemlerde daha sinsi ve daha tehlikeli bir mâhiyet kazandı.
Ehl-i kitap bilginlerinin şimdiki temsilcileri, doğu bilimcisi denilen oryantalistlerdir. Müsteşrık, yani şarkıyatçı da denen ve İslâm’a nefretle bakan, fakat onun eşsiz gücü karşısında ezilen bu batılı bilginler, nesilden nesile sürüp gelen bir çaba ile, bu dini inceden inceye etüd etmekte ve bu dinin kuvvet kaynaklarını bozabilmenin yollarını ciddiyetle araştırmaktadırlar. Bunlar, müslümanları bölgesel, mezhebî ve ırkî ihtilâflar çıkarmak suretiyle birbirine düşürmeyi başarabilmişlerdir. Müslümanları kendi dinlerini gerçek anlamda öğrenmekten alıkoymuşlar, müslümanları ölü nazarî araştırmalarla meşgul edip gereksiz tartışmalarla uğraştırabilmenin çaresini bulmuşlardır.
Bugün kitap ehli, dün Medine’de kâfirleri/müşrikleri müslümanlar aleyhine kışkırtan ve onlarla işbirliği yapan gürûhun daha çoğalmış ve teşkilâtlanmış bir devamıdır. İki yüz sene boyunca peş peşe haçlı seferleri düzenleyenler onlardır. Endülüs’te korkunç katliamlar tertipleyenler de yine onlardır. Filistinli müslümanları yurtlarından kovup yerlerine yahûdileri yerleştiren yine bu batı dünyasıdır. Birleşmiş Milletler isimli küfür ittifakının direktif ve fetvâları ile toplu cinayetlerini işleyenler yine bunlardır.
487] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2/21-23; Tekvin 3/17
488] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler 2/135-136
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Netice olarak yahûdilik ve hıristiyanlık, kurulu bir ibâdet şekilleri ve şimdiki görünümleriyle, daha sonraki bir çağda ortaya çıkmış, değişik iki beşerî dindir ve Hz. Mûsâ ile Hz. İsa’nın insanlara tebliğ etmek istediği dinler değildir. Mevcut düzenleri, âyinleri ve sözde ibâdet şekilleriyle yürürlükte olan bu iki din, peygamberlerinden çok sonra din adamları ve râhipler tarafından icat edilmiş kurumlardır. Bugünkü hıristiyanlık, muharref de olsa, ilâhî bir kitaba bağlı bir din olmaktan çıkmış, tam bir şirk düzeni haline getirilmiş ve hayata müdâhale etmeyen, haftalık âyinler ve faşinksel özelliklere bürünmüş bayramlardan, haç sembolünden ibaret kalmıştır.
Eski isimleri kitap ehli olan batılı ulusların, itikadî küfürlerinden başka, ideolojik ve siyasal anlamda küfürleri de vardır ki, bu alandaki sapkınlıkları yeryüzünü daha çok fesâda vermekte daha yıkıcı bir etki alanı bulmaktadır. Şimdi artık yahûdi ve hıristiyan dünya; kapitalizm, materyalizm ve siyonizm şeklinde kendini gösteren kopkoyu dinsizlik düzenleriyle dayanışma ve özdeşleşme halindedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, kapitalizm, materyalizm, sosyalizm ve siyonizm sistemlerinin mûcidi ve yaşatıcısı bunlardır. Şimdi, Allah’ın indirdiği Kitap’la zerre miktarı bağlantısı olmayan bu toplumlara nasıl kitap ehli demek mümkün olabilir?
Batıdaki laik rejimlerin kiliseye maddî ve mânevî sınırsız desteğine rağmen, batılılar artık haftada bir kiliseye bile uğramaz olmuşlar, kiliseler bir bir kapatılır, yeni yerleşim yerlerine, yeni semtlere kilise hemen hiç yapılmaz olmuştur. İnsanlara dinleri sorulunca, çok az insan, kendisini katolik veya protestan olarak ifade etmekte, çoğu ben “Tanrı’ya inanmıyorum”, “ateistim” veya “hümanistim” diye cevap vermekteler. Artık Yüce Allah’ın Hz. Mûsâ ve Hz. İsa’ya gönderdiği kitaplarla bu batı toplumlarının düşünce, inanç ve hayat olarak bir bağlantıları yoktur. Kur’an, ta başından beri yahûdi milletini “yeryüzünün en şerlileri” olarak nitelemiştir.489 Hıristiyanlara gelince, onlar da İsa (a.s.)’dan hemen sonra şirk ve hurâfelerle örülü muharref bir bâtıl dinin akıl ve gerçek dışı inançlarını giderek daha bağnazca sürdürmektedirler. İnanç ve yaşayışlarının bırakın Hak din ile; kendi sözde dinleri ile dahi bir ilgisi yoktur.
Bütün bunlara rağmen, müslümanlardan câhil bırakılan çoğunluğun, yıllarca komünizme karşı kapitalist batı ülkelerine ve özellikle Amerika’ya “sağcılık” adına sempati beslemesi akılları durduracak bir garâbettir. Bundan daha fecîsi, bazı son devir ilâhiyatçı profesörlerinde ve tefsircilerinde şimdiki yahûdi ve hıristiyanların hak bir yol üzere bulunduklarını, bazı şartlara riâyet etmekle cennete gidebilecekleri, müslüman olma zarûretlerinin olmadığını ispat eğilimi ve çabası görülmektedir, bu insanların tevhid anlayışlarını da ortaya çıkaran bir acâyip durumdur.
Ehl-i kitap kavramını anlamayarak ve bu toplumun tarih içindeki durumunu iyi değerlendiremeyerek hükümler çıkaran ve sonuçta da Rusya’ya karşı ABD’yi savunma derekesine düşen, “düşmanımın düşmanı, benim dostumdur” diye şeriatla da akıl ve mantıkla da tutarsız bir ölçü bulan, bir de “ehven-i şer” mefhumunu istismar edip kötüye kullanan, dahası bunları da dindarlık sayan câhiller grubuna ne demeli?! İslâm’dan sonra hiçbir dinin ve sistemin gerçeklik ve “hak” olma iddiasında bulunamayacağı hükmü bir yana, bu kafayı taşıyanlar
489] 98/Beyyine, 7
EHL-İ KİTAP
- 89 -
şu kadarcık hakikati görseler yine yeter, o hakikat de şudur: Evvelâ şerrin ehveni olmaz. Küfrün azı da çoğu da birdir. Ortada hak ve mutlak “hayır” varken şerre itibar ve iltifat edilmez. Sonra bu kavram, sadece fıkhın muâmelât alanında sözkonusu olan bir kavramdır. Yani muâmelâta konu olan bir hususta, iki zararlıdan birini kabul etmek ve ona katlanmak zorunda kalınırsa, bu durumda daha az zararlı olan yolu tercih etmek demektir ehven-i şerri tercih.
İkinci olarak, ABD ve benzeri ülkeler, “İncil” ile yönetilen ehl-i kitap bir devlet değildir. İnsanların hayatını şekillendiren ve toplum düzenini belirleyen esaslar ve kurumlar “beşerî”dir, dinî değildir. Bireysel ve toplumsal hayat şekli olarak ve inanç noktasından sosyalist-komünist insanla, kapitalist-liberalist insanın yaşayışı arasında, bâtıl olma açısından hiçbir fark yoktur. Hepsi de nefsânî, hayvanî ve biyolojik bir hayatı yaşamaktadırlar.
İslâm’ın devlet olduğu ilk yıllarda, varlığını ve hâkimiyetini sürdürmek için ehl-i kitapla en güzel “mücâdele” yöntem olarak emrediliyordu. Ne zaman ki onlar müşriklerle işbirliği yaptılar, müslümanlarla antlaşmalarına ihânet ettiler, düşmanlıklarını açıkça izhar ettiler; İslâm’ın onlara karşı tavrı da sertleşti. Daha sonraki âyetlerde, kitap ehlinde Allah’a ve âhirete inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve Hak din’i din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek cizye verecekleri zamana kadar onlarla savaşmak emri verildi.490 İslâm’ın ilk dönemlerinde müşrik kâfirlere nazaran kitap ehline daha farklı bakılması, akaid noktasından değil; ancak ahkâm bakımından, müslümanların işlerini kolaylaştırma ve onlara İslâm’ı daha rahat tebliğ edebilme için bazı dünyevî muâmele ve siyaset noktasından ayrım yapılmıştır.
Kur’an’da ehl-i kitapla ilgili âyetlerden sadece birkaç tanesini alarak yahûdi ve hıristiyan toplumlara bir pay çıkarmak, onları hâlâ ehl-i kitap sayıp diğer kâfirlerden üstün olduğunu söylemek ne kadar doğru olabilir? Dünya çapında İslâm’a ve müslümanlara yönelik fesâdın, tahribin, her çeşit kötü niyetli etkinliğin, açık ve gizli savaşın, stratejik ve taktik merkezciliğini, odağını onlar temsil ve teşkil etmektedirler. Uzaydaki gözlerini ve kulaklarını dikmişler, bütün güçleriyle müslümanları izliyorlar. Nerede tevhidî bir uyanış, bir kıpırdanma görseler, yaygarayı basıyor, raporlar hazırlıyor, müslümanların başında kendi temsilcileri olan ikinci derecedeki bekçilerinin dikkatlerini çekiyorlar.
Tarihten gelen haçlı zihniyetinin körüklediği düşmanlık duygusu, hâlen sahip bulundukları “süperlik” konumlarını, “globalleşme” ve “yenidünya düzeni” anlayış ve dayatmalarını, emperyalist egemenliklerini sürdürme isteğiyle İslâm’ı ve müslümanları kontrol altında tutuyorlar. Hem kendileri, hem de işbaşına getirttikleri müslümanların başındaki emir kulları, birinci tehlike ve tehdit olarak tanımladıkları İslâm’la her cepheden savaşı sürdürüyorlar.
Kitap ehli hakkındaki değerlendirme konusunda günümüze temel olacak diğer bir delil, Kur’an’da kitap ehlinin de aynen diğer kâfirler gibi birçok defa İslâm’a dâvet edilmiş olmalarıdır. Bu da onların dalâlette olduğunu gösterir. Yüce Allah, Rasûlüne: “Kendilerine kitap verilenlerle ümmîlere (kitapsızlara) de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” buyurur. Kur’an, bu şekilde sorduktan sonra hükmünü
490] 9/Tevbe, 29
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle verir: “Eğer İslâm’a girerlerse hidâyeti bulmuş olurlar.”491 Bu demektir ki, İslâm’a girmedikçe kesin olarak küfür içindedirler. Hatta bu âyetteki “Siz de İslâm (yahut, teslim) oldunuz mu?” cümlesinden maksat, “siz de mü’minlerin yaptığı gibi Bana tâbi oldunuz mu?” demektir.492 Bu da, Peygamber’e teslimiyet olmadıkça hidâyet ehli olunamayacağını göstermektedir.
Hz. Peygamber’in tanıdığı genç bir yahûdi hastalanmıştı. Onu ziyaret eden Hz. Peygamber, kendisini İslâm’a dâvet etti. Yahûdi genç bu dâveti kabul ederek şehâdet getirdi ve müslüman oldu. Bu olaya sevinen Hz. Peygamber, evden çıkarken şöyle buyurmuştur: “Onu cehennemden kurtaran Allah’a hamd olsun!”493 Bu olayda görüldüğü gibi Hz. Peygamber, bu gencin yahûdilikten ayrılıp İslâm’ı seçmesini istiyor ve bu arada kendi peygamberliğine de imana dâvet ediyordu. Eğer o yahûdi gence yahûdilik kâfi gelseydi Hz. Peygamber, onu İslâm’a dâvet etmezdi. Yine eğer o yahûdi genci, bağlı bulunduğu yahûdilik cehennemden kurtaracak özelliklere sahip olsaydı, Rasûlullah onun şehâdet getirmesinden sonra cehennemden kurtulduğunu ifade etmezdi. Hz. Peygamber, ehl-i kitaba Kur’an’ı tebliğ ettiği zaman onların sadece kelime-i şehâdet getirmekle yetinmeyeceklerini, yani Allah’a ve Peygamberine iman eden ehl-i kitabın kendi dinlerinde kalmayacaklarını da yaptığı icraatıyla dile getirmiştir. Peygamberimiz, Muaz bin Cebel’i Yemen’e vâli olarak gönderdiği zaman ona şöyle demiştir: “Sen ehl-i kitap olan bir kavme gönderiliyorsun. Aziz ve celil olan Allah’a ibâdet etmek onları çağıracağın ilk şey olsun. Onlar Allah’a iman ettikleri zaman kendilerine, Allah’ın gündüzleri ve geceleri içinde beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu yaptıkları zaman onlara zekât vermelerini emret.”494 Hz. Peygamber’in bu emirlerinde açıkça görüldüğü gibi, ehl-i kitap Allah’a ve rasullerin tümüne inandıktan sonra en son peygamber’e ve İslâm’ın diğer emirlerine de inanmak ve İslâm’ın emirlerini yerine getirmek zorundadırlar. Kendi dinlerinde kalmaları artık sözkonusu değildir. Hz. Peygamber’in onlara tebliğ ettiği İslâm dâveti Allah’ın birliği ile başlayıp neticede ibâdetlere kadar uzanıyordu.
Batının soğuk savaş yöntemlerinin tüm çeşitlerine sahne olan günümüz İslâm dünyası, tek dişi kalmış canavar batının, geliştirdiği teknoloji ile vampir dişlerini takarak sahneye çıkmasına da şâhit oldu. 1991 yılındaki Körfez savaşı, bütün dehşeti ve vahşetiyle batının sıcak harbini de gösterdi ve görünmez plandaki korkunç hegemonyasını görünür plana çıkardı. Somali, Bosna, Çeçenistan’daki zulümlere sebep olmak, en azından seyirci kalıp “tavşana kaç, tazıya tut” demek, onların ipliklerini pazara çıkarmıştır, görmek isteyenlere... Toprak ve ülke işgallerinden daha tehlikelisi, insanın işgali; kalplerin ve beyinlerin yıkanması ve estirilen terör havasıyla müslümanların sindirilip korkutulması, batıya ve bâtıla uşaklık yaptırılmasıdır.
Avrupası ve Amerikasıyla bugün artık “batı” denilen âlemi meydana getiren ve de “batı” ruhu taşıyan bu dünyaya “ehl-i kitap” demek, gerçekle ve hakkaniyet ölçüsüyle ne kadar bağdaşabilir? Gerçek o ki, bugün artık Allah’ın indirdiği Kitab’ın ehli olan bir dünya, bir ülke mevcut değildir. Bütün mezhep ve cemaatleriyle bugünkü hıristiyanlık ve yahûdilik âleminin, kâfirlerin/müşriklerin yolu,
491] 3/Âl-i İmrân, 20
492] Âlûsî, 3/108
493] Buhârî, Kitâbu’l-Cenâiz, bab 80
494] Müslim, K. İman, bab, 7
EHL-İ KİTAP
- 91 -
mü’minlerin yolundan daha hayırlıdır” diyen atalarından, sapıklık itibarıyla bir farkı yoktur. Hatta düşmanlıkta ve faâliyette daha da ileridirler. Çünkü tarih boyunca sürdürülen İslâm düşmanlığı, şimdilerde bütün batılı devletlerin önemli politikası haline gelmiştir.
Kâfirin kitaplısı ve kitapsızı arasında pek bir fark yoktur. Zaten günümüzdeki batıda “kitap” eksenli bir din iddia edenler, parmakla gösterilecek kadar az sayıdadır. Bilmek gerekir ki, artık bunlar kitap ehli değil; kitap nankörleridir. Onlar ki, dünya küfrünü temsil ve icrâ etmektedirler. Her türlü putpereste, dinsize, ateiste, komüniste taş çıkartacak şekilde dünya küfrünü temsil etmekte ve başta müslümanlar olmak üzere diğer insanları, kendi dünya düzenine mahkûm etmek için bin bir tuzak tezgâhlamaktadır. Dillerinden düşürmedikleri “insan hakları” ilkesiyle kast ettikleri, yalnızca kendi haklarıdır. En temel hakları çiğnenen, en fecî zulümlere hedef olanlar, şayet müslümanlarsa, bunların kılı bile kıpırdamaz. 495
Bu günkü Batılıları ehl-i kitap saymama anlayışı, bunca objektif verilere dayandığı gibi, hulefâ-i râşidîn’in din anlayışına da, onların “ehl-i kitap” kavramını, kendisini hıristiyan veya yahûdiliğe nispet eden her insana vermeyişlerindeki hassâsiyet ve tâvizsiz hak taraftarlığına da dayanmaktadır. Hz. Ali, dinî yaşantılarına bakarak bazı hıristiyanları “ehl-i kitap”tan saymamıştır.496 Yine Hz. Ömer de Arap hıristiyanları için şöyle demiştir: “Onlar kitap ehlinden değildir; kestikleri de yenmez. Kendileri ya müslüman olurlar, ya da kafalarını vururum!”
“Yine, de ki: Hak geldi; bâtıl zâil oldu; yıkılıp gitti. Zâten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”497 “...Haksızlık yapan zâlimler, hangi inkılâpla döndürüleceklerini yakında bilecekler.” 498
495] Geniş bilgi için bk. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, s. 155-187
496] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, Kitâbu’l-Umm, 1/196; Rûhu’l-Meânî, 6/64
497] 17/İsrâ, 81
498] 26/Şuarâ, 227
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ehl-i Kitap Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
“Ehlu’l-Kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (31 âyet): 2/Bakara, 105, 109; 3/Âl-i İmrân, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 98, 99, 110, 113, 199; 4/Nisâ, 123, 153, 159, 171; 5/Mâide, 15, 19, 59, 65, 68, 77; 29/Ankebût, 46; 33/Ahzâb, 26; 57/Hadîd, 29; 59/Haşr, 2, 11; 98/Beyyine, 1, 6.
“Ûtü’l-kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (20 âyet): 2/Bakara, 101, 144, 145; 3/Âl-i İmrân, 19, 20, 23, 100, 186, 187; 4/Nisâ, 44, 47, 51, 131; 5/Mâide, 5, 5, 57; 6/En’âm, 44; 9/Tevbe, 29; 57/Hadîd, 16; 74/Müddessir, 31, 31; 98/Beyyine, 4.
Ehl-i Kitabdan Mü’min Olanlar Vardır: 2/Bakara, 121; 3/Âl-i İmrân, 110, 113-115, 199; 13/Ra’d, 36; 28/Kasas, 52-55.
Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanlar: 2/Bakara, 121; 5/Mâide, 68; 98/Beyyine, 1-6.
Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109-120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
Ehl-i Kitab, Kur’an’ı ve Peygamberimiz’i Bile Bile İnkâr Ederler: 2/Bakara, 101, 146; 3/Âl-i İmrân, 19, 70, 71, 81, 98-99, 187; 4/Nisâ, 44; 5/Mâide, 19; 6/En’âm, 20, 114; 7/A’râf, 157; 13/Ra’d, 30, 43; 26/Şuarâ, 196; 33/Ahzâb, 7; 48/Feth, 29; 98/Beyyine, 4.
Ehl-i Kitab Kendilerine Uyan Mü’minleri Kâfir Yaparlar: 3/Âl-i İmrân, 100-101; 4/Nisâ, 44-45.
Ehl-i Kitab Antlaşmalarını Bozar: 9/Tevbe, 1-3.
Ehl-i Kitab ile Savaş: 9/Tevbe, 29; 29/Ankebut, 46; 42/Şûrâ, 16.
Ehl-i Kitabın Kestiklerinin ve Yemeklerinin Yenmesi: 5/Mâide, 5.
Ehl-i Kitab Kadınların Nikâhlanması: 5/Mâide, 5.
Enl-i Kitabı İslâm’a Dâvet ve Dâvet Metodu: 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 15-16, 19, 65-66, 68, 77; 29/Ankebut, 46; 57/Hadîd, 28-29; 98/Beyyine, 1-5.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Ahmet Önkal), Şâmil Y. c. 2, s. 66-67
2. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Remzi Kaya), T. Diyanet Vakfı Y. c. 10, s. 516-518
3. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (A. Turan Arslan), Risâle Y. c. 1, s. 426-427
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 532-540
5. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K. K.de Ehl-i Kitab), M. Fatih Kesler, T. Diyanet Vakfı Y.
6. Kur’an’da Ehl-i Kitab veli Ulutürk, İnsan Y.
7. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
8. Rasûlullah’ın Ehl-i Kitapla Münasebetleri, Ali Osman Güner, Fecr Y.
9. Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T. Diy. V. Y.
10. İslâm Ceza Hukukunda Gayri Müslim Teb’anın Yönetimi, Bilâl Eryılmaz, Risâle Y.
11. İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, Ahmet Özel, Mârifet Y.
12. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
13. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
14. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
15. Halk İnançları, Ali Çelik, Beyan Y.
16. Yahudi Dâvâsı ve Filistin, Said Şamil, Kitabevi Y.
17. Yahudi, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
18. Yahudiliğin Gerçek Yüzü, Fuad Abdurrahman er-Rıfai, Hak Y.
19. Yahudi Hâkimiyeti, Seyyid Abdurrahman eRıfai, çev. Tarık Akarsu, Ferşat Y.
20. Yahudi ile Savaşımız, Seyyid Kutub, Arslan Y.
21. Yahudileşme Temayülleri, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
22. Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri, Vill Durant, İnkılab Y.
23. Yahudi Tarihi ve Siyon Önderlerinin Protokolleri, Roger Lambel, Ank.
24. Yahudiliği Anlamak, Samuel bin Yahya, İnsan Y.
25. Yahudiliğin Çöküşü, Otto Heller, İnter Y.
26. Yahudilik ve Masonluk, Harun Yahya, Sezgin Neşriyat
27. Yahudilerin Kanlı Böreği, Necip el-Kıylânî, çev. Ali Nar, Aksa Yayım Paz.
EHL-İ KİTAP
- 93 -
28. Yahudinin Tahta Kılıcı, Mustafa Akgün, Şahsi Y.
29. Yahudilik’de Talmud’un Mevkii ve Prensipleri, Zaferü’l İslâm Han, çev. Mehmet Aydın, İhya Y.
30. Hz. Peygamber Döneminde Yahudi Meselesi, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
31. Hz. Peygamber’in Yahudilerle Münasebetleri, İsmail Hakkı Atçeken, Marifet Y.
32. Tarih Aynasında Yahudiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
33. Tarih Boyunca Türkler ve Yahudiler, Hikmet Tanyu, İst.
34. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Mûnâfıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.
35. Kur’an Açısından Yahudi, Afif Abdülfettah Tabbara, terc. M. Aydın
36. İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Yaşar Kutluay, Ankara
37. Beynelmilel Yahudi, Henry Ford, Kamer Neşriyat
38. İbrânîler, Şemsettin Günaltay, İst.
39. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
40. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
41. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
42. Tevrat, İncil ve Kur’an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız
43. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
44. Kudüs Müftüsü, Philip Mattar, Akademi Y.
45. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
46. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
47. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
48. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
49. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
50. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
51. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
52. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
53. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
54. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
55. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
56. Çağdaş Dinler, R. Abdullah el Ferhan, çev. F. Demirci, H. Kemal, Ulus. İslâm’a Çağrı C. Y.
57. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
58. Masonluk ve Kapitalizm, Heyet, Araştırma Y.
59. Şeytanın Dini Masonluk, Heyet, Araştırma Y.
60. Tarih Boyunca Masonluk, Jose Maria Ceardenal Rogriguez, Kayıhan Y.
61. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Y.
62. Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. c. 3, s. 85-140, c. 2, s. 287-297
63. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 155-187
64. Din Anlayışımızdaki Temel Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
65. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi, s. 327-402
66. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y. s. 217-307
67. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y. s. 184-194
68. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 129-154
69. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128
70. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 156-162
71. Fâtiha Tefsiri, âzad, Bir Y. s. 241-306
72. Fâtiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 60-69
73. Sorularla Fâtiha Suresi, Sabit Durmuş, Ali İçipak, Ölçü/Yenda Y. s. 178-207
74. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 225-231
75. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y.
76. İsrailoğulları, Adnan Adıgüzel, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
77. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
78. Kur’an ve Toplum, Muhammed el-Behiy, Bir Y. s. 364- 400
79. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
80. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
81. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı, Bahar Y.
82. Yaşayan Dünya Dinleri, A. Abdullah Masdusi, Kalem Y.
83. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
84. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
85. İncîl ve Salîb, Abdül Ehad Dâvud, İnkılâb Y.
86. İslâmiyet ve Hristiyanlık (Bir Mukayese), Türkçesi: İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
87. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
88. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, M. Ü. İlâhiyat Fak. Y.
89. Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Mongomary Watt, İz Y.
90. Deccal, Hristiyanlığa Lânet, Friedrich Nietzche, Hil Y.
91. Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed (a.s.), Abdulahad Dâvûd, çev. Nusret Çam, Nil A.Ş. Y.
92. Müslümanların Hıristiyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konuları, Selçuk Ü. İlâhiyat F. Y.
93. Hristiyanlığa Reddiye, Ebû Osman Câhız, Tekin Y.
94. Hristiyanlığa Reddiye, Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Bedir Y.
95. Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsilleri, Mehmet Aydın, Selçuk Ün. Y.
96. Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
97. Hıristiyan İken Niçin Müslüman Oldum, Safiyye Plath, Şahsi Y.
98. Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
99. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
100. Gerçekler ve Hristiyanlık, Tâhâ F. Ünal, Işık Y.
101. Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
102. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirzâ, Sönmez Neşriyat
103. İzhâru’l Hak Fî İhtiyâri’l Ehak, Rahmetullah el-Hindî, Sönmez Neşriyat
104. İncil, Türkçe Çeviri, Müjde Y.
105. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
106. Hıristiyan Dininin Esasları, Hıristiyan Aileler İçin Din Kitabı, P. Luigi İannitto, S. Antuan Kilisesi Y.
107. Anadolu’daki Amerika: Misyoner Okulları, Uygur Kocabaşoğlu, Arba Y.
108. Hilâl ve Haç Kavgası, Halil Halid, Bedir Y.
109. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
110. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
111. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
112. Müslümanların Hristiyanlaştırılması, Muhammed Umara, Denge Y.
113. Hristiyanlık Propagandası ve Misyoner Faâliyetleri, Osman Cilacı, D. İ.B. Y.
114. Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İ. Süreyya Sırma, Beyan Y.
115. Yehova Şâhitleri, Hikmet Tanyu, D. İ. B. Y.
116. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
117. Yehova Şâhitlerinin İçyüzü, Hüseyin Atay, Ali Arslan Aydın, D.İ.B. Y.
118. Batının Oluşumu, Christopher Dawson, Dergâh Y.
119. Mûsâ ve Tektanrıcılık, Sigmund Freud, Dergâh Y.
120. Çağımızda Dine Dönüş, Henry C. Link, Dergâh Y.
121. Batı ile Hesaplaşma, Ebul Hasen en Nedevî, Çığır Y.
122. Din ve Allah İnancı, Abdullah Draz, Bir Y.
123. Doğu ve Batı Arasında İslâm, Ali İzzet Begoviç, Nehir Y.
124. İslâm-Hristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür Basın Y. Birliği Y.
EHL-İ KİTAP
- 95 -
125. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
126. Peygamberimiz’e Neden İnanmadılar? Ahmed Lütfi Kazancı, Nil A.Ş. Y.
127. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
128. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
129. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
130. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
131. İslâm’ı Nasıl Yok Edelim? Hampher, Nehir Y.
132. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
133. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
134. Neden Hristiyan Değilim? Bertrand Russell, Toplumsal Dönüşüm Y.
135. Asrımızda Hıristiyan ve Müslüman Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat
136. Anglikan Kilisesine Cevap, Abdülaziz Çavuş, D.İ.B. Y.
137. Cevap Veremedi, Harputlu İshak Efendi, Hakikat Y.
EMÂNET
- 97 -
Kavram no 37
Ahlâkî Kavramlar 10
Görevlerimiz 6
Bk. Ahid, Doğruluk, Nifak, Ahlâk
EMÂNET
• Emânet; Anlam ve Önemi
• Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
• Emâneti Ehline Vermek
• Vedîa; Terkedilen Emânet
• Kur’ân-ı Kerim’de Emânet
• Hadis-i Şeriflerde Emânet
• İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
• Ahzâb 72’nin Anlamı Üzerine
• Tefsirlerden İktibaslar
“Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.”499
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.” 500
Emânet; Anlam ve Mâhiyeti
‘Emânet’ kelimesinin aslı ‘emn’ köküdür. ‘Emn’ sözlükte, güvenmek, korku ve endişeden emin olmak, ruhun sükûnet bulması anlamına gelir. Aynı kökten gelen ‘iman’, inanma, Allah’ın gönderdiği inanç ilkelerinin doğru olduğundan emin olma, ‘mü’min’ ise, iman eden, Allah’a güvenen ve güvenilir bir kimse demektir.
‘Emânet’ insanın güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir. Bunun anlamı şudur: Emânet, -maddî olsun mânevî olsun-, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek ve aynı gönül huzuru ve eminlikle geri almaktır. ‘Emânet’ ayrıca, güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir. Hukuk ilminde ve halk arasında bu son mânâ daha fazla yaygındır.
Kavram Olarak Emânet: Kur’an’da geçen ‘emânet’ kavramının açıklanması konusunda bilginlerin çeşitli görüşleri olmuştur. Bakara Sûresi, 283. âyette geçen ‘kendisine güvenilen; emâneti sahibine versin’ ifadesi, dar anlamdaki, yani ‘bir
499] 4/Nisâ, 58
500] 33/Ahzâb, 72
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseye koruması için bırakılan şey’ mânâsına geldiği gibi, insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş mâlî, rûhî ve diğer imkânlar anlamını da kapsamaktadır.
‘Emânet’ kişinin bulunduğu yere, imkânlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işteki mesuliyetidir. Yahut da bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Başkasına verilmesi, ulaştırılması istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır.
Kur’an şöyle buyuruyor: “Hiç şüphe yok ki Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah size öğüt veriyor! Doğrusu Allah işitendir, görendir.”501 Bu âyette hukuk ve ahlâkın en geniş kapsamlı iki kavramı olan ‘emânet’ ve ‘adâlet’ birlikte geçmektedir. Bu ilkeler insanların günlük davranışlarında söz konusu olduğu gibi, toplumların yönetimi işinde de geçerlidir. Yöneticilik; halkın ihtiyaçlarını görme, haklarını koruma, güvenliklerini sağlama, aralarında adâletle karar verme ve din ve vicdan hürriyetlerini sağlama açısından bir emânettir. Devlet yöneticileri bu gibi emânetleri korudukları gibi, iş başına getirecekleri yetkililerde bu özelliklerin olması, bu ahlâkı taşımaları gerekir. Yönetimin, hak etmeyene ya da görevini kişisel çıkarlara âlet edene veya emâneti nasıl yerine getireceğini bilmeyene verilmesi, zulme, adâletsizliğe ve huzursuzluğa sebep olur. Bu âyetten sonra, mü’minlerin siyasî yönden kimlere itaat edeceğinden bahseden âyetin gelmesi de oldukça dikkat çekicidir. 502
İnsanın Yüklendiği Emânet: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”503 Özellikle bu âyette geçen ‘emânet’ konusunda çok farklı açıklamalar bulunmaktadır. Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındıkları ‘emânet’ ne olabilir? Bu emâneti yüklenen insan niçin zâlim ve câhil olarak nitelendiriliyor?
Kur’an’ın bütünlüğü ve Peygamberimizin tebliğinin hedefi içerisinde düşünüldüğü zaman, âyetin maksadını anlamaya çalışabiliriz.
‘Emânet’in kelime anlamında görüldüğü gibi ‘emânet’ olayında iki taraf söz konusudur. Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emin olan taraf; diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emâneti veren de, kendisine emânet edilen de bu işin şuurundadır. Böylece şuurla, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘korunması için bıraktığı şey’ bir ‘emânet’ olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kimilerine göre buradaki ‘emânet’; Tevhid kelimesi ve gereği, akıl, kulluk veya Allah’a itaattir. ‘Emânet’i eğer böyle anlarsak, o zaman şöyle dememiz mümkündür: Emânet olayının farkında olan ve onu dünya hayatında gereği gibi koruyan mü’minler, emânete hıyanet etmedikleri ve onun değerini, ne olduğunu unutmadıkları için ‘zâlim ve câhil’ değildirler.
Puta tapanlar, taptıkları nesneleri ilâh edinirler. Hâlbuki onlar şuursuz,
501] 4/Nisâ, 58
502] 4/Nisâ, 59
503] 33/Ahzâb, 72
EMÂNET
- 99 -
güçsüz, âciz varlıklardır. Kur’an bu yüzden şuursuz varlıklara tapanları ‘câhil’, bilgisiz ve olgun hareketten yoksun kimseler diye tanımlıyor. Onların taptıkları bu şuursuz ve güçsüz varlıklar, insana bir fayda vermedikleri gibi, ona bir görev de yükleyemezler. Puta tapanların, ‘kulluk’ emânetini bu gibi ilâhlara yapmaları olacak şey değildir.
‘Emânet’ kelimesindeki karşılıklı eminlik özelliğinden hareketle diyebiliriz ki, ‘emânet’i ancak şuurlu ve akıllı insan taşıyabilir. Akılsız, şuursuz, irâdesiz varlıkların bu emâneti kabul etmeleri mümkün değildir. İnsanın yerine getirmeye çalıştığı bu ‘emânet’, onun dünya hayatının sırrıdır, oluş sebebidir. Varlık, insanın emânetin sorumluluğunu taşıyıp taşımadığına göre bir anlam kazanmaktadır. İnsan, ‘emânet’in gereğini yapıp yapmamakla denenmektedir.
İlim adamları buradaki ‘emânet’i, İslâm’ın insanlara teklifleri, kulluk, rûhî ve bedenî kabiliyetler, ma’rifetullah (Allah’ı hakkıyla tanıma), Allah’ın insanlara gönderdiği hak din ve onun yüklediği görevler, akıl, insanın yeryüzündeki halifeliği, emir ve yasaklar, adâleti yerine getirme, doğruluk (emin olma), Allah’a itaat şeklinde açıklamışlardır.
Bilginlerin birçoğunun görüşüne göre ‘emânet’, insana yüklenen kulluk görevi ve O’nun hükümleriyle amel etmektir. Allah (c.c.), gerek kendi hakları, gerekse kullarıyla ilgili haklar konusundaki hükümlerini ve bunların yerine getirilmesini, emin olma/güvenilir olma sıfatını kazanan, yeryüzünde halife olan insanlara, baskı ve zorakî değil, gönül rızâsıyla veriyor. Zaten ‘emânet’ verme konusunda zorâkîlik değil, gönül rızâsı vardır. Böylece ‘emânet’in gereğini yapan mükâfat alır, yapmayan ise büyük kayıplara uğrar. Nitekim, müslüman olmak ve İslâmî ilkeleri yerine getirme konusu da gönül rızâsıyla, hür irâde ile olmaktadır.
İnsan önce Rabbine karşı, sonra kendine karşı, sonra da diğer insanlara karşı ‘emin/güvenilir’ olmak görevindedir. Yani her türlü emâneti taşıyabilecek bir özellikte olması gerekir. İnsana düşen görev, öncelikli olarak Rabbinden gelen ‘emânet’i korumak, gereğini yapmak, ona ihânet etmemektir.
İnsana verilen ömür, nimetler, ilim, beden ve imkânlar birer emânettir. Bütün bunların gereği gibi korunması lâzımdır. Zaten insan bu emânetlerin hesabını vermeden âhirette kurtuluşa eremez. 504
Hukuk ve Ahlâk Açısından Emânet: Hukuk açısından emânete riâyet hem bir kabiliyeti, hem de o emâneti yüklenmeyi sağlayan ehliyeti (yetkiyi/beceriyi) gerekli kılar.505
Ahlâk açısından da emânet’in geniş bir çerçevesi vardır. İslâm’a iman ederek mü’min olanlar, öncelikli olarak Allah’tan gelen ‘emânet’i korurlar. Bu bir iman borcudur, kulluğun gereğidir. Onlar, imanlarından aldıkları şuurla, hayatlarının her safhasında emânetleri korurlar. Zaten ‘emânet’i korumak mü’minlerin özelliklerindendir.506 Onlar bilirler ki, Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmek, bile bile ‘emânet’e hâinlik etmektir. 507
504] Tirmizî, Kıyâme 1, hadis no: 2416
505] 4/Nisâ, 58; Müslim, İmâre 16, hadsi no: 1825
506] 23/Mü’minûn, 8; 70/Meâric, 32
507] 8/Enfâl, 27
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’min, aynı zamanda kendisinden emin olunan, yani emânet sahibi kimsedir. Hem Allah’tan gelen ‘emânet’i korur, hem de insanların haklarıyla ilgili konularda ‘emânet’i yerine getirir. Bu anlamda verilen sözler, yapılan anlaşmalar, ev ve aile mahremiyetine saygı duymak, selâma karşılık vermek, yapılan ikramlara teşekkür etmek, sırları saklamak, ayıpları yaymamak, alınan görevi yerine getirmek, birer emânettir. Bunları korumak toplumsal huzuru sağladığı gibi, dostlukları arttırır, insanların zarar görmesini engeller.
Peygamberimiz (s.a.s.); “emânet yerine getirilmezse, (toplumsal) kıyâmeti bekleyin” diye buyurmaktadır.508 Emânete hıyânet etmek münâfıkların özelliğidir. 509
‘Emânet’ sahibi olmak, yani güvenilir olmak toplumsal barışın ve huzurun en önemli garantisidir. Emânet duygusunun yok olması bir toplumsal felâkettir.
Peygamberlerin, peygamber olmaları sebebiyle sahip oldukları özelliklerden biri de ‘emânet’ sıfatıdır. Onlar her bakımdan güvenilir insanlardır. Onlar, Allah’a âit emânetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güvenilir ve emin olmanın temsilcisiydiler.
Peygamber (s.a.s.) Vedâ Hutbesinde ümmetine iki önemli şeyi ‘emânet’ olarak bırakmıştır. O şöyle buyuruyor: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.”510 Bir başka rivâyette ise ümmetine Allah’ın ipi Kur’an ile Ehl-i Beytini (Ev halkını) emânet olarak bıraktığını bildiriyor. 511
Allah’tan gelen ‘emânet’i yüklenerek mü’min sıfatı kazanan müslümanlar, iman ettikleri İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlâkla bu ‘emânet’i taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu aziz ve hassas ‘emânet’i korumak, insanlar arasında ‘emânet’ sahibi, yani emin (güvenilir) kimseler olarak herkese güzel örnek olmak zorundadırlar. Aynı zamanda onlar bu en büyük ‘emânet’i ona hiç bir zarar vermeden, olduğu gibi koruyarak başkalarına ve gelecek nesillere devretmelidirler. Bunu sağlayacak olan metot da, Peygamberimizin bizlere ‘emânet’ olarak bıraktığı Kitab’a ve O’nun Sünnetine sarılmak ve onları hayata uygulamaktır.
Mü’minler, bu en ağır emânetin değerini bilmek, onu korumak ve onu en ehil sahiplere gereği gibi teslim etmek borcundadırlar. 512
Emânet, birisinin koruması için bırakılan maddî ve mânevî hak demektir, yani emniyet edilip inanılan şey. Peygamberlerde bulunan sıfatlardan biri de “emânet”tir. Kur’an’a, Sünnete ve Rasûlullah’ın eşyasına da “emânet” denir.
Rasûlullah, hicretten önce, kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iâde etmişti. Çünkü kâfirler ona “el-emin” olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber “emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu” söylemiştir.513
508] Buhârî, İlim 2
509] Buhârî, İman 24; Müslim, İman 107-108, hadis no: 59; Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4688
510] Müslim, Hacc 147, Hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, Hadis no: 3074; Buhârî, (Tecrid, 1654); S. İbn Hişam, 4/251
511] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 36, Hadis no: 2408; Ahmed bin Hanbel, 5/181
512] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 163-166
513] Buhârî, İman 64; Müslim, İmân 106
EMÂNET
- 101 -
Emânet, müminlerin de vasfıdır.514 Vedâ Haccı’nda Rasûlullah, kadınların da erkeklere birer emânet olduklarını açıklamıştır.515 Yine Vedâ Hutbesi’nde Rasûlullah, “Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah’ın kitabı Kur’ân ve benim sünnetimdir.”516 İbn Hanbel rivâyet eder: “Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur.” 517
Allah Teâla, “emânet” kavramını Kur’an-ı Kerîm’de çok geniş bir anlamda zikretmiştir: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”518 Bu genel anlamlandırmadan sonra, “Emânetleri ehline vermemizi, insanlar arasında hükmettiğimiz zaman adâletle hükmetmemizi” emreder.519 Rasûlullah’ın şu buyruğu da emânete riâyetin yozlaşması durumunda neler olacağını açıklamaktadır: “Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle.”520 İsrâiloğulları bu yüzden çökmüş ve sapmışlardı. Beceriksiz, sorumsuz, ahlâksız, adâletsiz kimselere yetki vermişlerdi. Hâlbuki İslâmî harekette, her işte en ehil kişilerin yer aldığı “ulu’l-emr”e itâat sözkonusudur.
Geniş anlamıyla, “Allah’ın tekliflerinin tamamına” emânet denilmiştir.521 Usûl-i fıkıhta, Allah’ın insanlara yüklediği bütün mükellefiyetlere emânet denilmiştir.522 Eşref-i mahlûkat ve yeryüzünün halifesi olarak tanımlanan insan; Allah’ın öğüdü ve rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm ile ruhlar âleminde verdiği ‘misâk’la aldığı emâneti yerine getirmeye çalışmakla mükelleftir. Bu mânâda, herhangi bir şekilde kendisine emânet edilmiş bir malı korumamak nasıl hâinlik olmaktaysa; daha geniş kapsamlı olarak Kur’ân ve Sünnet emânetini sahiplenmemek, İslâm’a yönelmemek ve İslâmî ilkeleri yaşamamak, yaşatmayı unutturmak veya engellemek de emânet ve emânet ilkelerine uymamak demektir. 523
İman-Emânet İlişkisi: İman kelimesi ile emânet kelimesi aynı kökü paylaşan, birbiriyle çok yakın anlam ilişkileri olan iki kavramdır. İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor.524 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrâil’in de emin olduğunu belirtiyor.525 Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan bahsederken onu emâneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emânet de güvene tevdi
514] 23/Mü’minûn, 8
515] Ebû Dâvûd, Menâsik 56
516] Buhârî, Tecrid, 1654; İbn Hişâm, es-Sire, IV, 603; Sahih ve Sünen’lerin Vedâ Haccı bölümleri
517] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 135
518] 33/Ahzâb, 72
519] 4/Nisâ, 58
520] Buhârı, İmân 1
521] Mecmuat’ul-Tefâsir, İstanbul 1979, V. 142, 143
522] Molla Hüsrev, Mir’ât el-Usûl fî Şerhi’l Mirkat el-Vüsûl, İstanbul, 1307, I, 591
523] Yusuf Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 92
524] 7/A’râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
525] 26/Şuarâ, 193
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiş şey anlamı taşır.526 İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emânet taşıyan kişi demektir.
Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmâü’l-Hüsnâ’dan biri, el-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de el-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” 527
Emânetin lügat mânâsı “eminlik”, “birisine koruması için bırakılan şey.” Eminliğin zıddı, hıyânet; yani, emâneti korumamak, onu emânet edenin değil de, kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak. Istılahda, emânet için birçok mânâlar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur olanları şunlar: “Dinî tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslâm’ın emirleri”, “insana ihsân edilen her nimet”, “arza halîfe olma kabiliyeti”, “istikamet üzere bulunmak.”
Kur’an güneşinden bir nur: “Allah hiçbir nefse vüs’atini aşan (güç yetiremeyeceği) bir görev teklif etmez.”528 Bu nefislerden birisi göz; ona işitme görevi yüklenmemiş. Bir başkası kulak; ona da anlama teklif edilmemiş. Koyun, rûhu tefekkür etmekle, dağlar ve taşlar da ışık vermekle vazifeli değiller. Her varlığa, yeteneğine göre bir görev teklif yüklenmiş. İnsan rûhunun diğer varlıklardan önemli bir farklılığı var. Ona cüz’î irâde takılmış ve kendisine verilen vazifeyi yapıp yapmamada serbest bırakılmış. Zâlim ve câhil oluşunun kaynağı da bu cüz’î irâdeyi yanlış kullanması, nefsin emrine vermesi...
Emânet, irâde sahibine verilir. Kasaya koyduğunuz para için, “paramı kasaya emânet ettim” demezsiniz. Demek ki, cansız eşya emânete muhâtap olamıyor. Melekler de onlardan pek farklı değil. Onların görevlendirilmeleri teklif ile değil; emir iledir. Emânetle ilgili âyet-i kerîmede529 emânetin göklere, yere ve dağlara “teklif” değil; “arz” edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri düşünülemezdi. Arzetmekte bir başka mânâ vardır. Hani bir padişah, huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arzeder. Meselâ, ona “sen kâtiplik yapabilir misin?” diyebilir. O nefer, padişahından özür dileyerek, “maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi canla başla yerine getirirdim” der. Bu emir (daha doğrusu arz), “bana bir su getir” demeye benzemez. Suyu her nefer getirir, ama kâtipliği herkes yapamaz.
Emânetle ilgili âyette de Cenâb-ı Hak, göklerden, yerden ve dağdan vazife istemiş. Onlara bir emânet arzetmiştir. Bu arzedişin keyfiyetini bilemeyiz ve onların bu görevden kaçınmalarını da bir isyan olarak değerlendiremeyiz. Onlara arzedilen vazife, onların yetenekleriyle, sermâyeleriyle, kuvvetleriyle yapabilecekleri cinsten değildir. Ama insanın yaratılış keyfiyeti, ona takılan cihazlar verilen kabiliyetler, bu görevi yapmasına uygundur. Nitekim göklerin çekindiği bu emâneti o yüklenmiştir. Nedir bu vazife? (...) “Ben nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyorum, görüyorum, onun sahibiyim, evimi idare ediyorum. Öyle de: Şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder...” İşte
526] Bk. 33/Ahzâb, 72
527] 2/Bakara, 165
528] 2/Bakara, 286
529] 33/Ahzâb, 72
EMÂNET
- 103 -
bu ve benzeri nice mukayeseleri yaparak Allah’ın sonsuz sıfatlarını, şunuâtını (icraat ve işlerini) bilme vazifesini gökler, yer ve dağlar yüklenememişlerdir; kendilerinde bunu yapabilecek yetenek bulunmadığı için...
Bu âyet-i kerîme ile530 insanın semâlardan yüksek olan önemi ve kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî görevi beyan edilerek, insanoğluna küçük şeylerin peşinde koşmaması tavsiye edilmekte. Aksi halde, kendisine verilen yetenekleri yerinde kullanmayarak onlara mânen zulmedeceği ve cenneti bırakıp cehennemi satın alacağı için de câhil olacağı ders verilmekte, ihtar edilmekte.
İnsanın yeteneğinde cüz’î irâde de vardır demiştik. İşte insan, bu irâde ile “ben” diyebilmekte ve yukarıda bir örneği verilen mukayeseleri yapabilmektedir. “Ben” diyemese “O” da diyemezdi. “Ben” diyebilmek büyük bir nimet olduğu gibi, müthiş de bir imtihan. Sonu zâlim ve câhil olmaya çıkabilecek bir çetin soru. İşte gökler, yer ve dağlar bu “ene” imtihanından, yani “ben” demekten sakınmışlar... Nitekim zaman da onları haklı çıkarmış ve “ben” diyenlerin çoğunun “O” diyemediği, nefsine mağlûp olarak enâniyete/egoizme düştüğü, gururda boğulduğu, Rabbini, Hâlikını, Mâlikini unuttuğu görülmüştür. Ve çoğunluk böyle olduğu için ki, Cenâb-ı Hak, insan için, “zâlim ve câhil oldu” buyurmuştur. Bu, bütün insanların değil; çoğu insanların böyle oldukları şeklinde anlaşılmalıdır. Gerçekten de “ben” diyebilmek çoğu insana pahalıya malolmuş durumda. Ama gel gör ki, ondaki nefsî lezzet hakikate perde oluyor ve insanlar o zehri seve seve içiyorlar. 531
Emâneti Ehline Vermek
Emânet, vahyin insanda inşâ etmeye çalıştığı hayat tasavvurunun anahtar sözcüklerinden biridir. El-Mü’min olan (güvenen ve güvenilmesini isteyen) Allah, mü’min olan (Allah’a güven duyan ve Allah’ın kendisine duyduğu güveni zedelemekten sakınan) insandan, imanının bir gereği olarak emânete sadâkat göstermesini, yani emîn biri olmasını istemektedir. Görüldüğü gibi, yukarıdaki son cümlede geçen “mü’min, iman, emîn” kelimelerinin hepsi de “emânet” kelimesiyle aynı anlam alanına mensuptur.
Kur’an’ın inşâ ettiği bir akıl, kendisine bahşedilmiş tüm nimetlere birer emânet gözüyle bakar. Buna göre servet bir emânettir, sıhhat bir emânettir, hayat bir emânettir, şöhret bir emânettir, evlât bir emânettir, devlet ve iktidar bir emânettir, bilgi, beceri, akıl; hepsi birer emânettir.
Emânet, gerçek sahibi tarafından geçici bir süre bir başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emânet eden, emânet edilene ya güvenmiştir, ya da güvenilir olup olmadığını sınamaktadır. Emânet edilen kimse, emânet karşısında iki farklı tavır takınabilir: Ya ihânet eder, ya da sadâkat gösterir. İhânet ederse hâin, sadâkat gösterirse sâdık olur. Allah’ın emânet ettiklerine ihânet etmek verdiğini O’nun rızâsı hilâfına kullanmaktır. Bu nedenledir ki her günah “emânete ihânet”tir. Ve ihânetin en dehşet sonucu ise, Allah’ın insana olan güvenini zedelemektir.
Bu, emânetin Allah-insan ilişkisine taalluk eden boyutudur. Bir de emânetin
530] 33/Ahzâb, 72
531] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. (c. 1), s. 98-101
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insan-insan ilişkisine taalluk eden boyutu vardır ki, Nisâ Sûresinin 58. âyeti, işte bu ilişkinin sıhhat şartını beyan etmektedir. O da “emâneti ehline vermek”tir.
Emânetin sahiplerinin emânet edecekleri insanda ilk arayacakları şart “ehliyet” ve “liyâkat” olmak durumundadır. Kişinin ehil ve lâyık olması için önce bilinç ve bilgi şarttır. Emânete riâyet bilinci ve emânet edilen şeyi yerli yerinde kullanma bilgisi. Peki, bir insanın emânete riâyet bilincine sahip olduğunun ölçütü nedir? Kısaca, Allah’a ihânet etmemesidir. Peki, Allah’ın emânetine ihânet etmekten utanıp sıkılmayan birilerinden kulun emânetine ihânet etmemeleri beklenebilir mi? Ya da, hayatını, her şeyini borçlu olduğu Allah’ın emânetine ihânet edenleri, ikbâl ve iktidarını borçlu olduğu halka ihânet etmekten hangi şey uzak tutabilir?
Aklını vahyin inşâ ettiği herkes çok iyi bilir ki, “benim” dediği her bir şey aslında kendisine bahşedilmiş emânetlerdir. İnsana âit mutlak mülkiyet yoktur. Çünkü mutlak mâlik Yaratıcı’dır. Kur’an’da geçen Allah’ın güzel isimlerinden “el-Melik” ismi bunu ifâde eder. İnsana verilenler hep birer emânettirler. Bu emânetleri var ediliş amacına uygun kullanan, emânete sadâkat göstermiş olur; tersine davranan emânete ihânet etmiş olur.
Ehliyet ve liyâkatin olmazsa olmaz şartları, dört şeye nisbetle tesbit edilebilir:
1. Kişinin Allah’a nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Bu, “Allah’a karşı sorumluluk bilinci”dir. Kişinin niyetini hâlis kılan unsur da budur. Bu olmazsa, topun barutu yoktur; gerisi olsa ne yazar? Mikro planda emânete sadâkat gösterse bile, makro planda ihânet etmekten geri durmayacaktır. Tıpkı petrol lobisinin seçtirdiği ABD başkanının, kendisini seçenlerin çıkarı uğruna, dünyayı ateşe vermesi gibi.
2. Kişinin kendisine nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Bunlar, kişinin görev üstleneceği konudaki yetenek ve yeterliliğidir.
3. Kişinin emânete nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Meşrûluktur. Meşrû olmayan ya da meşrû bir usûlle verilmeyen emâneti üstlenmemek liyâkat gereğidir.
4. Kişinin insanlara nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: İnsanlara yararlı olmaktır.
İlk üç unsur, insanların teveccüh ve tercihiyle oluşacak şeyler değildir. Bir bölgedeki her insan bir kişiyi bir göreve lâyık bulsalar, bu tercih o insanın niteliğine bir şey eklemez. Yani, o insan eğer sorumsuzsa, yüksek tercih onu sorumlu hale getirmez. Ya da, yeteneksizse, herkesin onu destekliyor olması onu yetenekli kılmaz.
Ancak, üçüncü unsurda teveccüh oranı belirleyicidir. Çünkü “fayda” nisbîdir ve kişiden kişiye, gruptan gruba, zümreden zümreye değişebilir. Burada aslolan ‘momentum’u, yani birçok değişik ve çelişik unsurdan oluşmuş bir bütünün maksimum fayda bileşkesini tesbit edebilmektir.
Emâneti ehline vermeyenler üç kez haksızlık yapmış olurlar:
1) Emânetin kendisine,
2) Emâneti verdikleri ehliyetsiz ve liyâkatsiz kişiye,
EMÂNET
- 105 -
3) Emâneti esirgedikleri ehliyet ve liyâkat sahibine. Üç kez zulüm; sahibini katmerli zâlim yapar. 532
Kur’an’a göre müslüman toplumun ana görevi, yeryüzünü ıslah etmek; bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp orada sağlam bir sosyal düzen kurmaktır.533 Bu görev, büyük ölçüde müslümanların siyasî açıdan örgütlenip emâneti ehline vermeleriyle yerine getirilmiş olur. Tabii olarak burada, siyaset nedir, müslüman siyaset yapmalı mıdır, sorusu gündeme gelir. Hemen herkeste veya en azından bazılarında “müslüman siyaset yapamaz” diye bir kanaat var. Hâlbuki siyasetin ne olduğu açıkça anlaşılmadan bu tür sorular sormak veya bu konuda kesin bir kanaate varmak doğru değildir.
En genel anlamıyla siyaset, insana ve hayata iyi hizmet etme mesleğidir; insanların dünya ve âhiretlerini salaha çıkarmak için yapılan hayırlı bir iştir. Siyaset bu ise, o zaman bunun en güzelini müslüman yapmalıdır. Hemen belirtelim ki, insana ve hayata hizmetin en güzel şekli, “Kur’an’ın evrensel ilkelerine” ve “Nebevî modele” uygun olarak yapılanıdır. Öyleyse tam bu aşamada, İslâm’ın yönetimle ilgili evrensel ilkelerini ve emânet ehlinin temel niteliklerini hatırlamak gerekir. (Yani, İslâm’ın istediği şekilde, istediği bir yönetim tarzında veya öyle bir yönetim için Kur’ânî ölçüler ve Nebevî metodla İslâmî siyaset yapmak, elbette tüm Müslümanların büyük bir sığınağı olacaktır. Yoksa, tâğutî bir yönetim için tâğutlara yardım etmek anlamında veya tâğutlara oy vererek siyaseti tasvip etmemiz mümkün değlidir. -A.K.-)
Kur’an açısından siyasî faâliyet, kamuyu ilgilendiren işlerin, yani “emânet”in ahlâkî ve teknik anlamda ehline verilmesidir.534 Demek ki siyasî faâliyetin her zaman uymak zorunda olduğu evrensel ilkelerden birisi, “emâneti ehline vermek”tir. Bu ilke, Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 535
Bu âyette yer alan ve Kur’an’ın tamamında altı kez geçen “emânet” sözcüğü, çok geniş kapsamlı evrensel bir kavramdır. O, öncelikle insanın dışındaki kimsenin taşıyamayacağı ağır bir yüktür.536 Ayrıca “emânet”, “akıl, iyi ile kötü arasında seçim yapabilme yeteneği,537 teklifi taşıma yeterliliği, vahyin doğruluk ve değer ölçülerine dayalı sosyal bir düzen kurma yükümlülüğü” anlamlarına da gelmektedir. 538
Bu âyetteki “emânet” kavramının, “maddî-mânevî değerleri, İlâhî hakikatleri, müslüman toplumun dünyevî gücü ve siyasî hâkimiyeti kullanmasına ilişkin buyrukları” ihtivâ ettiği belirtilmiştir.539 Şu halde emânetin ehline verilmesi, in532]
Ârif Çevikel, Emâneti Ehline Vermek, Vakit, 12 ve 19 Ağıustos 2002
533] bk. 22/Hacc, 41; 26-Şuarâ, 152; 27/Neml, 48; 2/Bakara, 193, 251 vb.
534] bak. Ömer Özsoy, İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an, s. 530
535] 4/Nisâ, 58
536] 33/Ahzâb, 72
537] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 90; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 868
538] Bak. Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, s. 79
539] Bak. Zemahşerî, Keşşâf I/553; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, V/256-258; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 150
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sana ve hayata yönelik hayırlı hizmetlerin, eksiksiz bir projeyle hayata taşınması ve bu projenin pratikte başarıyla uygulanmasının sağlanmasıdır. Tabii ki bu, siyasî gücü gerektirir. O halde güç de Allah’ın bir emânetidir ve o mutlaka ehil olanlara verilmelidir.
Kur’an, emânetlerin ehline verilmesini, adâleti, ister. Yönetimde ve işlerin idâresinde getirmiş olduğu “şûrâ” ve “biat” prensipleriyle toplumun irâdesine değer verip insanların yönetimde etkin hale getirilmesini sağlar. Ayrıca Kur’an, toplumlar üzerinde haksız hâkimiyet kurup halka zulmedenleri kınar; her türlü baskıcı yönetimleri reddeder.540 Çünkü politik gücün baskıya başvurması, toplumsal acılara ve ahlâkî çöküntülere yol açar.
Emânet Ehlinin Vasıfları: Emânet ehlinin en önemli vasfı, Kur’an’daki yönetim ilkelerini başarıyla uygulayabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Emânet ehlinin vasıflarını şahsında taşıyan örnek insan Peygamber’dir (s.a.s.). O, İslâm’ın yönetim ilkelerini hayata taşımış; müslümanlardan biat almış, siyasî egemenlik gücünü (devlet başkanlığını) Allah’ın emri üzerine halka onaylatmıştır.541 Yüce Allah, ona yönetim işinde halka danışmasını emretmiş,542 Peygamber (s.a.s.) de bu emri yerine getirmiştir.
Emânet ehli, “emîn/güvenilir” olmalıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) en önemli vasfının “emîn” olduğu unutulmamalıdır. O, insana ve hayata hizmeti hakka, adâlete, ahlâka ve halka dayandırmış; bu örnek uygulamalarıyla dost ve düşman herkesin güvenini kazanmıştır.
Siyasetin malzemesi insandır. İnsan ise, hem düşünen hem de inanan bir varlıktır. Yönetici konumunda bulunanlar, insanların dinden sapma veya ona karşı çıkma şeklinde algılanabilecek uygulamalardan şiddetle kaçınmalıdır. Yöneticiler Kur’an’ın istediği gibi iman etmeli, adâletten ayrılmayıp can, mal, akıl, nesil ve din emniyetini sağlamaya çalışmalı, bu temel esasları korumalıdır.
Kendine göre bir sistem kuran Batı, insanları bu sisteme uydurmaya çalışıyor. İslâm’la bağları kesmek, bir ideolojidir. Bu ideoloji, “laik” bir kişilik ortaya çıkarmış; hem kişi, hem de toplum bünyesinde derin yaralar açmıştır.
Bugün için en önemli sorun, insanlığın, hâkim güçlerin haksız siyasî tasallutundan tam olarak kurtulamamış olmasıdır. Ancak, istenen ve beklenen kurtuluş, “görevin ehline verilmesiyle” büyük ölçüde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü insanların huzurlu, dünyanın da sistemli ve güvenli olması, emânetlerin ehline verilmesine bağlıdır. İşin, ehil olmayanların eline geçmesi ise, Peygamber’in (s.a.s.) ifâdesiyle: “Emânetin zâyi edilmesi (yitirilmesi)dir.” 543
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle.”544 Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır kıyâmet. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının hizmetinde bir insan, kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın kıyâmeti, inancın
540] bak. 27/Neml, 34 vb.
541] Bak. 48/Fetih, 10; 60/Mümtehıne, 12
542] 3/Âl-i İmrân, 159
543] Fahrettin Yıldız, Kur’an Işığında Hayatı Doğru Yaşamak, s. 304-307
544] Buhârı, İlim 2
EMÂNET
- 107 -
kıyâmeti, hakikatin kıyâmeti... Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan yola çıkarak kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile kıyâmetin kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun kıyâmetini çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır.
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle”545 Ehil olmak ve emin olmak; bu iki vasıf, yetkili şahsın temel özelliğidir. Emîn/güvenilir olmak, ancak iman etmiş olmakla mümkün olur. “Emânet sahibi olmayan (güvenilir bulunmayan) kişinin gerçek imânı yoktur” 546 İmanı olmayanın emîn olamayacağı gibi, emîn/güvenilir olmayan bir kimsenin de gerçek anlamıyla iman etmediği, imanın gönlüne yerleşmediği bir gerçektir.
“Emânet” sözcüğü, “iman” kelimesiyle aynı kökten gelir. Dolayısıyla “emîn/güvenilir” olmak için her şeyden önce ve tam anlamıyla iman sahibi “mü’min” olmak ilk vasıftır. Allah’a güvenini, O’na itaatle ortaya koymayan kimsenin, başka mü’minlerin güvenini sağlamaya hakkı yoktur.
Emânetin ehline verilmesinin siyasî alanla ilgili konuda temel unsurların başında adâletle hükmetmek gelir. Bu konuyla ilgili âyette de adâletin altı çizilir: “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder...”547 Adâletin esâsı da Allah’ın indirdikleriy545]
Buhârı, İlim 2
546] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 135
547] 4/Nisâ, 58
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
le hükmetmektir. Çünkü “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir.”548 Şirk de en büyük zulümdür.549 Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen veya hükmetmeyeceği önceden bilinen kimselere Allah’ın emânetini teslim etmek büyük bir vebaldir. Zâlimin zulmüne rızâ zulüm olduğu gibi, onun zulmüne yardım etmek, onun zulmetmesine sebep olmak da daha büyük zulüm ve daha büyük günahtır. “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” 550
Emânetler nelerdir, bunların sahipleri kimlerdir, emânete riâyet nasıl gerçekleşir, emânete riâyet etmemek nasıldır ve bu özellikler kimlere âittir? Bu sorulara cevap vermeye çalışalım:
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”551 Allah (c.c.) insanın dünyadaki konumunu ve bu konumun ne derece önemli olduğunu, yeryüzüne gönderilişin boşuna olmayıp belli bir gâyeye dayandığını, kendisinin başıboş bırakılmayıp hevâsının eline terk edilmediğini ve kendisine bir emânet yüklendiğini ortaya koymaktadır. Bu emânetin ise, kendisinden daha güçlü, daha sağlam ve dayanıklı bir yapıya, yaratılış itibarıyla sahip olunan, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten korkup çekindiklerini, Rablerinden, kendilerini bu hususta ma’zur saymasını, zira bu emâneti yüklenecek kapasiteye sahip olmadıklarını söylerken, emânetin ne derece ağır ve sorumluluk gerektiren bir şey olduğu anlatılır. Çünkü yeryüzü ve dağlar, Rablerinin emirlerini yerine getirebilmek için koşan, onu yerine getiren Allah’ın yarattığı varlıklardır. “Orada (yerde), onun üzerinde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları takdir etti. Sonra Kendisi duman halindeki göğe yöneldi, böylece ona ve göğe dedi ki: ‘isteyerek veya istemeyerek gelin.’ İkisi de: ‘isteyerek, (itaat ederek) geldik’ dediler.”552 Buradaki emânetten kastedilen şey hilâfettir. Yani hükmettiğiniz, hükümet olduğunuz zaman adâletle insanlar arasında hükmediniz, adâletli hükümet olunuz demektir. 553
Emânet; insanın emin ve kendisine itimad edilen biri olmasından kaynaklanır. Kendisine maddî ve mânevî herhangi bir şeyin korkmadan kalp huzuru ile teslim edilip, istenildiği zaman sağlam bir şekilde alınabilir olması anlamına masdardır. Allah (c.c.) veya kullar tarafından, herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de mef’ûl anlamında masdar olarak isim olmuştur.
İnsan; Allah’ın emânetini yüklenmiş bir emîn olmayı üzerine alan tek yaratıktır. Bu sebeple diğer yaratıklar üzerinde hükmetme ve tasarrufta bulunma hususunda görevlendirilmiştir. Ayrıca, insanlar kendi aralarında, birbirlerine emîn (güvenilir, emânet sahibi) olarak emânet bırakabilir, bunların korunmasına çalışırlar. İşte insanlar, gerek Allah’a ve gerekse kullara karşı bu emânet haysiyetlerini ne kadar iyi muhâfaza ederler ve emâneti ne derece yerli yerince koyabilirlerse, o oranda değer ve iyiliklerini arttırmış olurlar.
548] 5/Mâide, 45
549] 31/Lokman, 13
550] 5/Mâide, 2
551] 33/Ahzâb, 72
552] 41/Fussılet, 10-11
553] 4/Nisâ, 58
EMÂNET
- 109 -
Allah yeryüzünde halife olarak Âdem (a.s.)’i yaratmıştır.554 Onun soyundan gelen insanları da denemek için halife kılmıştır.555 “Ey Dâvud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet. İstek ve tutkulara (hevâya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününün unutmalarından dolayı, onlar için şiddetli bir azap vardır.” 556
Hilâfetle görevlendirilen insanın; Allah’ın kendisi için indirdiği vahiyle insanlar arasında hükmetmesi gerekir. Eğer insanların istek ve arzularına uyacak olur, insanlar arasında kendi arzularına göre hükmederse, istek ve arzular insanı Allah’ın yolundan saptırdığı için, emin olma özelliğini yok eder, güveni yitirir ve emâneti de koruyamamış olur.
Emâneti yüklenip gereklerini yerine getiren insana Allah merhamet eder ve onu bağışlar, ama emânetin gereklerini terk edip yoldan sapanlar ise, âhireti ve oradaki âkıbetlerini unutmuşlardır, bu sebeple onlar için şiddetli bir azap vardır. Zâlim ve câhil olan insan, zulme ve haksızlığa meyyâl olan emânet bilincinden mahrum olan insan, yüklendiği emâneti yerine getirmemiş, yüklendiği emâneti cehâletinin eseri olarak unutmuş, istek ve arzularına uyarak kendi kendisine zulmedip nefsinin (ve yönetici gibi etkin bir konumda ise, toplumun) zâlimi olmuştur.
Allah’ın ve O’nun kullarının hukukunu yüklenen insan, bu hukuka uygun hareket etmesi gerekirken, hukuk tanımaması sebebiyle haksızlık ederek zâlim oluyor. Zâlimliğinin sebebi ise; cehâletinden veya gaflete dalarak âkıbetini unutmasından kaynaklanıyor. Yüklendiği emânete gereği gibi riâyet etmeyen insan zâlim ve câhildir. Emânet, sorumluluk gerektirir. Bu mecbûriyet, ayrıca, emâneti; kendi bulunduğu ortamda veya kendisinden sonra gelecek emânet ehli, güvenilir, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanlara teslim etme bilincini verir. “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 557
Emânet ile hâkimiyetin ilişkisi açık bir şekilde ortaya konuluyor. Bu âyette emânetleri yerine getirme, insanlar arasında adâletle hükmetme olarak emrediliyor. Burada emânet, hükümden önce zikredilerek emânetin önemi anlatılıyor. İnsanın; Rabbine, nefsine ve toplumuna karşı olmak üzere üç emânet ilişkisi vardır. Rabbine karşı emânete uyması; Rab-kul ilişkisine riâyet etmek, Allah’ı birleyip (tevhid), O’nun hukukunu korumak ve O’nun sınırlarını tecâvüz etmeden, Allah ile kul arasındaki farkın bilincinde olarak, gerçek İlâh ve Rabbin Allah olduğunu haykırarak, bunun mücâdelesini vererek itaat ve ibâdetini sadece Allah’a has kılıp inancında, düşüncesinde ve amellerinde şirkten eser bulundurmamaktır. Yasa koyma, hüküm belirleme yetkisini kayıtsız şartsız olarak Allah’ın dışında, herhangi bir parti, sınıf, grup gibi şeylere vermek emânete riâyet etmemektir. Bu yetki, sadece Allah’a âittir.558 Allah’a âit olan bir yetkiyi insanlara
554] 2/Bakara, 30
555] 6/En’âm, 165
556] 38/Sâd, 26
557] 4/Nisâ, 58
558] 12/Yusuf, 40
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermek, Allah’ın hukukunu muhâfaza etmemek, emâneti sahibine vermemektir ve aynı zamanda da şirktir. Mü’minlerin özelliklerinden bir tanesi, emânete riâyettir. “Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir... Onlar (o kurtuluşa eren mü’minler), emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Onlar namazlarını da koruyanlardır. İşte (yeryüzünün hâkimiyetine ve âhiretin nimetlerine) vâris olacak onlardır.” 559
Bu âyetlerde anlatılan özelliklerden bazıları Allah’ın emâneti olduğu gibi, bir kısmı da insanın kendi nefsine karşı olan emânetleri, sorumluluklarıdır. Onlar; boş ve faydasız olan şeylerden yüz çevirirler, faydasına olmayan şeyleri işlemekten kaçınırlar, zinâdan kendilerini korur, zinâya yaklaşmazlar. Kendilerine emredilen şeylerin faydasına faydalarına, yasaklanılan şeylerin zararına olduğunu bilir, böylece inanır ve kendilerinden istenilen şeyleri yerine getirerek cennete vâris olmaya çalışırlar, nefislerine yüklenilen emâneti yerine getirmiş olurlar.
Topluma karşı emânet: Onların hukuklarını gözetmek, onları aldatmamak, onların arasını ıslah edip düzeltmek, laf getirip götürmemek, malında onların hakkı olan zekâtı vermek, mü’minlerin gıybetini yapmamak, mü’minlere yapılan saldırılara karşı birlik olup karşı koymak, onların ırzlarını korumak, eşlerine karşı adâletli olmak, çocukların fıtratlarının bozulmaması için çalışmak, yalan şâhitlikte bulunmamak ve bunlar gibi nice hayrın yaygınlaşması, şerrin yok edilmesi gibi meselelerde toplumsal sorumluluğunu îfâ için üzerine düşeni yerine getirmektir.
Kendilerine verilen emânetleri koruyup muhâfaza etmek, Allah korkusundan ve beraberinde gelebilecek âhiret azâbından korunma duygusundan, yani takvâdan kaynaklanır. Allah şöyle buyuruyor: “Eğer yolculukta iseniz ve kâtip de bulamamışsanız, bu durumda alınan rehin (yeter). Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da emânetini ödesin. Şâhitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilendir.”560 Âhiret bilinci insanı takvâya, Allah’tan korkup azâbından korunmaya iter. Takvâ ise kendisine yüklenilen emânetleri korumaya, onları ehillerine vermeye götürür.
Kitap ehlinden bir kısmı emânete riâyet eder, emânetlerini korurlar.561 Onlar Kitabı tahrif etmeyen, Kitabın gerekleriyle amel eden, âhiret bilincine ulaşmış olanlardır. Kitabı tahrif eden ve gerçekleriyle amel etmeyen ehl-i kitab ise, onlarda âhiret bilinci yoktur; bu sebeple muttakî de değillerdir. Muttakî olmadıkları, âhiret bilinci ile hareket etmedikleri için emânete riâyet etmezler, kendilerine teslim edilen, korunması için bırakılan emânetleri, istek ve arzularına uygun bir şekilde kullanırlar.
Emânete riâyet imandan kaynaklanır ve takvânın da bir gereğidir. Emânete riâyet etmemek ise, bir çelişkidir, bu da münâfıklığın gereğidir. Rasûlullah (s.a.s.), münâfığın alâmetlerinden birinin; kendisine bir şey emânet edildiği zaman emânete hıyânet etmek olduğunu belirtir.
Bazı âlimler, emânetten kastedilen şeyin Kur’an olduğunu söylemişlerdir. Kur’an’ı okuyup onu hayatına geçirmek ve yaşanılır kılmak emânete riâyettir.
559] 23/Mü’minûn, 1, 8-10
560] 2/Bakara, 283
561] 3/Âl-i İmrân, 75-77
EMÂNET
- 111 -
Kur’an’ın toplumsal hayatta uygulanması ancak hilâfetle (İslâm devletiyle) mümkün olur. Bazı meseleler, İslâmî otoritenin varlığına bağlıdır. Bu sebeple Kur’an’ı yaşamlarına geçirmenin mücâdelesini veren muttakî mü’minler hilâfetin gerçekleşmesi için mücâdele vermek zorundadırlar ki; bu sâyede sorumluluklarını yerine getirmiş emânetlerini muhâfaza etmiş olurlar. Hilâfet makamına getirilecek insanın ise öncelikle Allah’ın emâneti ve nefsine olan emânetleri yerine getiren, emin güvenilir bir insan olması gerekir ki, bu emâneti yüklenebilmeye hak sahibi olsun. Kur’an emânetini yüklenecek insan; düşünebilen, aklını kullanabilen, Rabbini tanıyıp O’na ibâdette bulunandır. “Şâyet Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun ki onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, paramparça olmuş görürdün. İşte Biz belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekleri vermekteyiz.” 562
Bu benzetme ile Allah’ın yüceliği ve kulun ne derece bir sorumluluğunun bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Yani dağ gibi sağlam ve büyük bir varlık bu sorumluluğu yüklenseydi idrâk edebilseydi, Allah’a karşı vereceği hesaptan dolayı paramparça olurdu. Ama ne tuhaftır ki insan; Kur’an’ı anlayacak ve sorumluluğunu idrâk edecek akıl ve zekâya sahip olmasına rağmen, aklının kullanmamakta ve sorumluluğunu idrâk etmediği için pervâsız ve düşüncesiz bir yaşam sürdürmektedir. Allah’ın huzurunda bir gün hesaba çekilecek olduğu halde, böylesine büyük bir sorumluluk taşıdığını düşünmemekte ve bundan bir korku ve endişe duymamaktadır. Kur’an’ı duyduğu, işittiği ve hatta bir kısmını okuduğu halde, tıpkı cansız ve şuursuz bir taş gibi duymazlıktan, görmezlikten gelmekte, sorumluluğunun ne derece büyük olduğunu anlayamamaktadır.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyin, bile bile emânetlerinize de ihânet etmeyin.”563 Gelin hep beraber sorumluluklarımızı gözden geçirip emânetlerimizi yerine getirelim. Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyelim, onların hukukunu koruyalım, emânetlerin gereklerine uygun davranarak emânetleri muhâfaza etmiş olalım ve kurtulalım. Yeryüzünde bize yüklenen hilâfet ve Kur’an emânetlerini beyinsizlere terkederek, emânetlerimizi zâyi etmeyelim. Allah’ın bize verdiği akıl emânetini Kur’an’la düzeltelim, vücûdumuzu ve neslimizi câhiliyyeden, tüm kötülüklerden koruyarak emânetleri yerine getirelim. Yoksa, dünya ve âhirette hüsrâna uğrayanlardan oluruz. Emânetlere uygun hareket ederek, emânetlerine ihânet etmeyenlere selâm olsun! 564
Vedîa; Terkedilen Emânet
Vedîa; Terkedilmiş şey demektir. Bir kimsenin bir veya daha fazla kişinin yanında korumaları için bırakmış olduğu mal veya böyle bir akit manasında kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Mecelle vedîayı; “Hıfz için bir kimseye verilen maldır” diye tarif etmiştir.565 Terim manası ile sözlük manası arasındaki ilgi, malın sahibi tarafından vedî’ın yanına terkedilmiş olmasıdır. 566
Vedîa verme olayına îdâ vedîa verene mûdi’, kendisine vedîa bırakan kişi veya kuruma mûda’ vedî’ denilir. Kendisine emânet mal bırakılmak istenilen kişi,
562] 59/Haşr, 21
563] 8/Enfâl, 27
564] Cafer Tayyar Soykök, Emânet Kavramı, Haksöz, sayı 72, Mart 97
565] Mecelle, Madde, 763
566] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 280; Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, IV,144; Ali Hafif Ahkâmu’l Muâmelâtu’ş-Şer’iyye, 432
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu malı koruyabileceğini biliyorsa emâneti kabul etmesi müstehaptır.
Rüknü: Diğer akitlerde olduğu gibi vedîanın da rüknü, icab (akde taraf olanlardan birisinin akit yapmak için yapmış olduğu teklif) ve kabul (akdin karşı tarafın diğer tarafın teklifini kabul etmesi)dir. İcab, “emânet bıraktım, koruman için verdim vedîa olarak verdim...” gibi, emânet bırakmaya delâlet eden sözlerle olabileceği gibi bir emânetçinin korunması istenilen malı emânetçinin yanına veya görevlinin haberi olması kaydıyla deposuna bırakması suretiyle de olabilir.
Şartları: Vedîa’nın sıhhati yani vedîa ahkâmının uygulanabilmesi için bir takım şartların bulunması gerekir. Bunlar;
1- Mûda’ın (yanına emânet bırakılan kişi) mükellef olması gerekir. Mümeyyiz olmayan bir çocuğun yanına bırakılan malın hiç bir güvencesi yoktur. Dolayısıyla bu durumdaki bir malın telefi halinde o çocuğun sorumluluğu yoktur.
2- Mûda’ı (emânet bırakan) mümeyyiz olmalıdır. Dolayısıyla çocuk, deli gibi mümeyyiz olmayanların bıraktıkları malda vedîa hükümleri câiz olmaz.
3- Vedîa bırakılan mal, elde bulundurulabilecek cinsten bir mal olmalıdır: Dolayısıyla, havadaki bir kuşun emânet bırakılması mümkün değildir.567
Vedîanın Hükümleri: Mûda’ vedîayı teslim aldığı zaman bir takım yükümlülükler altına girer. Bu yükümlülüklerle ilgili esaslar bu akdin hükümlerini teşkil ederler. Bunlar:
a- Mûda’, kendisine emânet bırakılan malı örfün öngördüğü ve kendi malını koruduğu şekilde korumak zorundadır.568 Mûda’ malı bizzat kendisi koruyabileceği gibi ailesi efradından birisi veya hizmetçisi eliyle de koruyabilir. Ama aynı çatı altında kalmayan bir yakının eliyle koruyamaz. Her malın muhafazası için ayn bir ‘mekân veya kap vardır. Mesela para ve mücevherin korunacağı kap kasa, at ve benzeri bir hayvanın korunacağı mekân ahırdır. Dolayısıyla mûda’ kendisine emânet edilen malı örfen o malın korumağa uygun bir yere koyarsa görevini yapmış olur. Aksi halde kusur söz konusudur. Kusur varsa ve mal telef olursa mûda’ bu malı tazminle mükelleftir.
Emânet bırakan şahıs, mûda’a malı verirken onun muhafazası için bir takım şartlar koşabilir. Şâyet bu şartlar faydalı ise ona uymak zorundadır. Mesela mal sahibi vedîa bırakırken, “bu malı evinde koru” dese, ama vedî buna önem vermeden malı yanında taşısa ve mal telef olsa o malı tazmin eder. Fakat bir zarurete binaen şarta uyamazsa tazminle mükellef değildir. Yukarıda verilen misalde, şâyet malı evine götürürken yolda giderken telef olsa tazmin etmez.
b- Mûda’ vedîayı kullanamaz. Şâyet kullanırsa bu teaddî sayılır ve elinde emânet olan mal, mazmûn durumuna düşer. Dolayısıyla bu durumda telef olacak olursa o malı, özelliğine göre, mislini veya kıymetini ödemek durumundadır. Mesela elinde emânet olan bir elbiseyi giymek, kendisine emânet bırakılan bir arabaya binmek o malı emânet olmaktan çıkarır, mağsub mal hükmüne sokar. Eğer mûda’ emânet malı kullanır, sonra da bir daha kullanmamak niyetiyle
567] İbn Kudâme, a.g.e., VII, 291; Ali Hafif, a.g.e., 433
568] el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 215; İbn Rüşd, Bidâyetit’l-Müctehid, II, 312; el- Aynî, el-Binâye, VII, 734
EMÂNET
- 113 -
korunduğu yere koyarsa ve bir daha da kullanmazsa bu mal tekrar emânet hükmüne döner. Şâyet emânet bırakan şahıs, mûda’a malı kullanması için verirse, bu akit vedîa olmaktan çıkar âriyet’e dönüşür. 569
Mûda’ vedîayı kullanamamanın yanı sıra onda herhangi bir tasarrufta da bulunamaz. Yani onu satamaz, kiraya veremez, rehin bırakamaz; kendi ailesi dışında bir başkası vedîa veya ariyet olarak veremez. Şâyet emânet malda bir tasarrufta bulunur da kazanç sağlarsa bu kazancın kime ait olduğu ihtilaflıdır; İmam Ebû Yusuf, İmam Mâlik ve Leys’e göre, malın aslını sahibine iade edince, edilen kâr kendisi için helaldir. İmam Ebû Hanîfe, imam Muhammed ve Züfer’e göre aslını sahibine iade eder, kazancı da fakirlere dağıtır. Bir gruba göre hem aslı hem de kârı asıl mal sahibinindir. Bir başka gruba göre kazanç âlim satım yoluyla elde edilmişse bu tasarruf geçersizdir. 570
c- Sahibi istediği zaman mûda’ vedîayı geri vermek zorundadır. Böyle bir talep halinde vermeyi geciktirmeye hakkı yoktur. Zaruret olmadığı halde geri vermez de mal telef olursa onu ödemek zorundadır. Mûda’nın malı geri vermek zorunda olduğu şahıs vedîanın sahibi vekîli veya elçisidir. Bir başkasına veremez verirse sorumlu durumuna düşer.
Vedîa olarak bırakılan mal, mûda’ın elinde emânettir. Dolayısıyla mûda’nın kusuru veya teaddîsi olmadan bu mal telefi doğrudan bu kusur veya teâdîye bağlı olmasa bile mûda’ bu malı tazmin edecektir. Telef olan malın tazmini, mal mislî ise (ölçü veya tartı ile alınıp satılan veya taneleri arasında fiyata tesir edecek derecede fark olmayan mallar) misli ile, kıyemî ise kıymeti ile tazmin edilir.
Mûda’ın evinde veya ambarında yangın, göçük gibi tabii bir âfet olur ve emânet bırakılan mal telef olursa bundan dolayı tazminat gerekmez. 571
Mûda’ın Nafakası: Vedîa olarak bırakılan mal hayvan vs. gibi bir şey olur ve elde tutulması bir takım masrafları gerektirirse bu masraflar mal sahibine aittir. Eğer mal sahibi bıraktığı hayvan için gerekli samanı, yemini bırakırsa o yedirilir. Aksi halde mûda’ kendi yanından verir ve sonra bunun bedelini mal sahibinden alır. Yalnız, Mûda’ın harcaması, mal sahibinin emri olmadan yapılmışsa, kendisine rücû hâkim kararına muhtaçtır.
Vedîayı İâde: Mal sahibi malını istediği zaman vedîin iadesi o anda bir zararı gerektirmiyorsa, malı iade etmek zorundadır. Malın iadesini geciktirecek bir mazeret olmadığı halde iade etmez de, bu ara mal telef olursa bu teaddî sayılır ve daman gerektirir. Ama malın bulunduğu yer ile, teslim edileceği yer arasındaki mesafenin uzaklığı, o esnada yol emniyetinin olmaması gibi bir sebepten dolayı teslim gecikir ve bu esnada mal telef olursa daman gerekmez. Malın sahibine iâdesi külfet ve masrafı gerektiriyorsa bu masraflar mal sahibine aittir. 572
Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
Emîn: Allah (c.c.)’ın bir ismi ve rasullerin bir vasfını belirten Kur’an-ı bir terimidir. “el-Emin”, “e-mi-ne” fiilinden ism-i fâildir. “emine”; korkusuz ve âsude
569] el-Merğınânî, a.g.e., III, 216; Ali Hafif, a.g.e., 434
570] İbn Rüşd,-a.g.e., II, 312
571] Merğınânî, a.g.e., III, 215; Zeylaî, Tebyînu’l-Hakâik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, V, 76
572] Hüseyin Kayapınar, Şamil İslâm Ansiklopedisi , c. 6, s. 328-329
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmak, “el-Emin” ise “koruma muhâfızı, bir şeyi koruyan, güvenilen, itimatlı adam, hâin olmayan” anlamındadır.
“Emin, mümin ve emânet” kelimelerinin kendinden türediği “e-m-n”, her türlü korku ve şüpheden uzak olmak, bütünüyle mutmain bulunmak demektir. 573
“El-Emîn”, sıka, güvenilir. mutemed mânâsına geldiği gibi, bazen de emniyet içerisinde olan, emniyetli manalarına gelir. “Emîn” kelimesini açıklamak için önce aynı kökten gelen “emânet” kelimesini açıklamamız gerekir. Çünkü “emin” aynı zamanda “emânete riâyet eden kimse” demektir.
İlim ve özellikle irâdeyle birlikte Allah’ın karşısında insana verilen “benlik/nefs/ene” göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği büyük bir “emânet”tir. Bu “emânet” öylesine ağırdır ki, nefsi aşmayı ve şeytanın süslediği yola dalmadan Allah’a kul olmayı, görmesini O’nun görmesi, eylemini O’nun eylemi, irâdesini Onun irâdesi hâline getirmeyi gerektirir. İşte, dağlar, gökler ve yer böyle bir emâneti yüklenmekten kaçınmış, Allah’ın irâdesine pasif bir teslimiyeti, irâde sahibi olarak kâinata efendilik yapmaya tercih etmişlerdir.
“Muhakkak Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder.”574 Bu şekilde emâneti yerine getirene emin kişi denir. Allah’ın risâleti en önemli bir emânettir ve bu da bütünüyle emin olan elçiler aracılığıyla, yine bütünüyle emin olan nebilere tevdî edilir: “Onu er-Rûh’ul-emîn indirdi, kalbine uyarıcılardan olasın diye”575 “Şüphe yok ki O (Kur’ân, Allah’ın) çok şerefli bir elçisinin (yani Cebrâil’in getirdiği) sözüdür. (Bu elçi) büyük bir güç sahibidir Arşın sahibi (Allah) indinde yüksek bir mevki sahibidir. (Üstelik) orada (göklerde, melekler tarafından) kendisine itâat edilendir, (vahiyleri tebliğ için) oldukça emîndir.” 576
Bu âyetlerde vahyi indiren emîn elçi olarak Cebrâil’den (a.s.) bahsedilirken, Kur’an-ı Kerîm’de daha çok emîn vasfı rasûller için geçmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bize bildirilen ilk azgın putperest toplum olan ve âkıbeti tûfanda boğulmak olan Nuh kavmine, Nuh’un (a.s.) tebliği yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Nûh kavmi de gönderilen rasulleri yalanladı Kardeşleri Nûh onlara: ‘(Allah ‘tan) ittikâ etmez misiniz?’ demişti: ‘Ben size gönderilmiş emîn bir rasûlüm. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âittir.”577
“Her yol üzerine bir işaret koyan” ve “ebedî yasayacaklarmış gibi köşkler inşa eden”Âd kavmiyle Hûd (a.s.) arasındaki mücâdele âyetlerde şöyle açıklanır: “Âd (kavmi) de gönderilen rasûlleri yalanladı. Kardeşleri Hûd onlara ‘(Allah’tan) ittika etmez misiniz?’ demişti. Ben size gönderilmîş emîn bir rasûlüm. Artık Allah ‘tan korkun ve bana itâat edin. Sizden buna karşı hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbına âittir” 578
Dağlardan ustalıkla evler yontan, bahçelerde, çeşme baslarında emin
573] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Garibi’l-Kur’ân, 30
574] 4/Nisâ, 58
575] 26/Şuarâ, 193
576] 81/Tekvîr, 19
577] 26/Şuarâ, 105-109
578] 26/Şuarâ, 123-127
EMÂNET
- 115 -
(güvenli) bir durumda azgın hayat süren ve öyle bırakılacağını sanan Semud kavmine de Sâlih (a.s.) aynı mesajla gönderiliyor: “Semud (kavmi) de gönderilen rasûlleri yalanladı. Kardeşleri Salih, onlara demişti ki: İttika etmez misiniz? Ben size gönderilmiş emîn bir Rasûlüm. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbına âittir” 579
“Kadınları bırakıp, erkeklere giden” ve böylece Âd ve Semud gibi helâk edilen Lût Kavmi’ne de emîn bir elçi olan Lût (a.s.) gönderilmişti.580 Yine Şuayb (a.s.) da emîn bir elçi olarak, “yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, ölçü ve tartıda hilekârlık yapan” ve sonunda kendilerini “karanlık günün azâbı”nın yakaladığı Eyke ahâlisine aynı mesajla gönderilmişti. Ve aynı mesajı: “Ben size gönderilen ‘emîn’ bir rasûlüm.” 581, sözleri eşliğinde kendi vasfını tanıtarak tebliğ etmişti.
Yine Yûsuf (a.s.) bir dizi bâdireleri atlattıktan sonra ‘’Hükümdar, Onu (Yûsuf (a.s.)ı) bana getirin, onu kendime özel (bir dost) edineyim dedi. Kendisiyle konuşunca da şöyle dedi: “Sen, artık bugün yanımızda mevkî sahibi, emîn (bir kimse)sin.”582 âyetinde olduğu gibi peygamberlerin emin’lik vasfını toplum da kabul etmek zorunda kalıyordu.
Mûsâ (a.s.) da emin bir rasûl olarak Fir’avun’a ve ileri gelenlerine gönderilmiştir. “Andolsun ki onlardan evvel Biz Firavn’un kavmini de imtihan ettik. Ve onlara kerîm bir Rasûlu gelmişti. (Onlara demişti ki); ‘‘Allah’ın kullarını bana teslim ediniz. Şüphesiz ki ben sizin için (gönderilmiş) ‘emîn’ bir rasûlüm.”583 Son Nebî ve Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de daha risâlet görevine başlamadan önce “Muhammed’ül-Emîn” olarak tanınmıştı. O da risâlet görevini kendinden öncekilerden geniş ve özde aynı emîn bir Rasûl olarak Mekke şirk toplumunda yerine getirdi.
Kısacası “emîn” vasfı, tüm Rasûllerin ortak vasıflarından biridir. Bu vasıfları ile Allah’ın dinini tebliğ ediyorlar ki insanlar kendilerine inansın. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, bir kimse topluma bir dava ile geldiğinde, toplumun ona inanması için o kimsenin “emîn” vasfına sahip olması lâzımdır. Günümüz İslâm dâvetçileri de başarılı olabilmeleri için bu özelliğe sahip olmalı ve peygamberlerin bu en temel vasıflarına sahip olmaya çalışmalıdırlar.
Bir kimsenin “emîn” sayılabilmesi için o kimsenin davasında samimi olduğunda güvenilir olması, davayı yüklenmeye güç yetirebilmede güvenilir olması ve her türlü zorluğa o uğurda katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de “bir işi yapabilme gücüne sahip” mânâsında da kullanılmaktadır “emîn” kelimesi. “(Süleyman (a.s.)) dedi ki: Ey ileri gelenler onlar (Belkıs ve kavmi) bana müslümanlar olarak gelmeden önce, onun tahtını hanginiz bana getir(ebil)irsiniz?’ Cinlerden bir ifrit, ‘Sen yerinden kalkmadan önce ben onu sana getiririm ve elbette ben bunun için güçlü ve ‘emîn’im’ dedi.” 584
Emin olma; sırf doğru olma, güvenilir olma, bir işi yapabilme gibi manalarında kullanılmıyor. Kur’an-ı Kerîm’de emîn kavramının bir de azâbdan, korkudan
579] 26/Şuarâ, 141-145
580] 26/Şuarâ, 160-162
581] 26/Şuarâ, 178
582] 12/Yûsuf, 54
583] 44/Duhân, 17-18
584] 27/Neml, 38-39
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendi kendinden “emîn olma, gibi anlamları da vardır. “Allah (bu şirkiniz için) üzerimize bir delil ve burhan (bir kitap ve hüccet) indirmediği şeyi (putları) siz O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz (ilâhlarınızdan) nasıl korkarım? şimdi gerçekten biliyorsanız (söyleyin bakâlim, bu muvahhid ve müşrik) iki kesimden hangisi (korkudan) emîn olmaya daha lâyıktır?”585 “Korkudan, (azaptan), “emîn” olma (hakkı), iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara aittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır.” 586
“Emîn” ile aynı kökten olân “emân” ve “emene”, selâmet içinde bulunma, rahatlık içinde ve mutmain olma halleri hakkında kullanılıyor. Bu durumlarda gerçekten “emîn” olanlar emâneti yüklenip iman edenler, sâlih amel işleyenlerdir. Allah bunu vaad ediyor.587 “Emîn” vasfı insanlar, şahıslar ve canlılar için geçerli olduğu gibi aynı zamanda yer, mekân, makam, belde için de geçerlidir. Allah’ın emîn kıldığı beldeler vardır. Eğer bir şehrin halkı emân ise o şehir de emîndir. Ama sürekli emîn olmayan mekânlar da vardır.
“Hani biz O evi (Kâbe’yi) insanlar için sevap (kazanma) yeri ve “emîn “ (bir mekân) kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmâil’e de, ‘evimi tavâf edenler. îtikafa girenler (ibâdet için orada kalanlar) rükû’ ve sücud edenler için titizlikle temizleyin’ diye emir vermiştik.”588 Ama ne yazık ki bugün müstekbirler, Allah’ın düşmanları, Allah’ın emîn kıldığı beldeleri emîn olmaktan çıkarmak istiyorlar. Bu emîn beldeler üzerinde kanlı planlar hazırlıyorlar. O beldelerin gerçek fonksiyonlarını kaldırmak istiyorlar. Hâlbuki Allah Teâlâ o beldeler üzerine yemin ediyor: ‘’Andolsun incire ve zeytine, (Kelimullah Hz. Mûsâ’nın müracaat yeri olan) Sina dağına ve (Hz. Rasûl’ün doğum yeri olan) şu emîn (Mekke) şehr(in)’e ki; şüphesiz biz, insanı ahsen-i takvim’de (en güzel biçimde) yarattık.” 589
Hiç kimsenin elinin uzanamayacağı, emniyetini bozamayacağı dâr’us-selâm ise Müttakîlere vaad ediliyor. Ancak orada emîn bir şekilde yaşarlar. “Müttakîler ise muhakkak ki, bir “emîn” makamdadırlar. Cennetler de ve pınarlardadırlar. Karşı karşıya oldukları halde atlastan, parlak ipekten (elbiseler giyineceklerdir. İşte böyle, onları hûrun ıyn (gözleri iri, elbiseleri tertemiz, beyaz tenli cennet kadınlar) ile eş yaptık. Onlar orada “emîn “ bir durumda her meyveden isterler.” 590
Kur’ân-ı Kerim’de Emânet Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de emânet kelimesi 6 yerde geçer.591 (Emânete ve verilen söze) riâyetle ilgili raâ kelimesi ve türevleri 10 yerde zikredilir. (Emânete) hıyânetle ilgili “Hâne” kelimesi ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de toplam 16 yerde kullanılır.
“Yolculukta olur da, (borcunuzu) yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse emâneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah’tan korksun. Şâhitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı
585] 6/En’âm, 81
586] 6/En’âm, 82
587] 24/Nûr, 55, 8/Enfâl, 11
588] 2/Bakara, 125-126
589] 95/Tîn, 1-4
590] 44/Duhân, 51-55; Muammer Ertan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 94-95
591] 2/Bakara, 283; 4/Nisâ, 58; 8/Enfâl, 27; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72; 70/Meâric, 32
EMÂNET
- 117 -
bilir.” 592
“Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 593
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.” 594
“Onlar (o kurtuluşa eren mü’minler), emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” 595
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.” 596
“Emânetlerine ve ahitlerine riâyet edenler, Şâhitliklerini (dosdoğru) yapanlar; Namazlarını koruyanlar; İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.” 597
Hadis-i Şeriflerde Emânet
Hadislerde; yapılan vaadlerin, özel meclislerde konuşulan sözlerin verilen sırların, evlenilen kadınların ve âile mahremiyetinin birer emânet olduğu belirtilir. Emânete hıyânet eden kişiye hıyânetle karşılık vermek yasaklanmıştır.598
“Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.”599 Bir başka rivâyette ise ümmetine Allah’ın ipi Kur’an ile Ehl-i Beytini (Ev halkını) emânet olarak bıraktığını bildiriyor. 600
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle” 601
“Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur” 602
Peygamberimiz vergi memurluğu görevi isteyen Ebû Zerr el-Gıfârî’ye şöyle demiştir: “Sen güçsüzsün; bu iş emânettir; emânet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyâmet gününde zillet ve perişanlık doğurur.” ?
“Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hıyânet eder.” 603
“Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine
592] 2/Bakara, 283
593] 4/Nisâ, 58
594] 8/Enfâl, 27
595] 23/Mü’minûn, 8
596] 33/Ahzâb, 72
597] 70/Meâric, 32-35
598] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Büyû’ 38
599] Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, hadis no: 3074; Buhârî, (Tecrid, 1654); S. İbn Hişam, 4/251
600] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 36, Hadis no: 2408; Ahmed bin Hanbel, 5/181
601] Buhârı, İlim 2
602] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 135
603] Buhârî, İman 24, Şehâdât 28; Müslim, İman 107, 108, Hadis no: 59; Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4688; Tirmizî, İman 14; Tecrid-i Sarih, 1, no: 31
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir şey emânet edildiği zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 604
“Aziz ve celil olan Allah, bir insan helak etmek istedi mi, ondan önce hayâyı çeker alır. Hayâsı bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın. Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emânet çekilip alınır (artık o, güvenilmeyen, kuşkulu kişidir). Kişiden emânet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hâin ve herkesçe hâin bilinen biri olarak rastlarsın. Ona hep hâin ve hıyanetle bilinen biri olarak rastladın mı, sıra ondan merhametin çekip çıkarılmasına gelmiştir. Ondan rahmetin çıkarıldığı vakit artık ona (Allah’ın rahmetinden) kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlarsın. Ona sen kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp atılır.” 605
“Allah’ım, açlıktan Sana sığınırım. Çünkü o, en kötü yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de Sana sığınırım. Çünkü o, çok kötü iç duygusudur.” 606
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, şikak ve nifaktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.”607 Bir rivâyette şöyle denmiştir: “Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım, çünkü o pek fena yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de sana sığınırım, çünkü o ne kötü huydur.” 608
Açıklama: Şikak bölünmek, ayrılmak demektir, ancak hadiste hakka muhalefet etmek sûretiyle haktan ayrılmaktır. Âyet-i kerimede, “İnkâr eden kâfirler kendini beğenme ve ayrılık (şikak) içindedirler”609 buyurulmuştur. Şikak kelimesi farklı yorumlara mazhar olmuştur.
Nifak, içi başka dışı başka olmaktır. Dinî mânâsıyla zahiren Müslüman göründüğü halde bâtınen küfür içinde olmaktır. Tîbî, “Arkadaşına, içinde gizlediğin şeyin hilâfını izhar etmendir” diye daha umumî bir tarif sunmuştur. Bazı âlimler: “Amelde nifak, çok yalan söylemek, emânete hıyânet etmek, sözünden dönmek, biriyle dâvaya düşünce, karşı tarafın hukukunu çiğnemeye çalışmaktır” diye tarif etmişlerdir. Kötü ahlâk dinin reddettiği her çeşit menfî hallerdir. Tîbî bu hadiste zikredilmiş olan şikak ve nifakın ahlâkların en kötüsü olarak takdim edilmiş olduğunu belirttir. “Çünkü, der, bu iki fena hasletin zararı başkalarına da sirâyet eder.”
Açlık: Midenin yiyecekten boşalmasıyla hâsıl olan histir. İnsanların hastalanmalarına ve hatta ölümlerine bile sebeple olabilir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Allah’a istiâze etmesini gerektirecek kadar insan için ciddî neticeler hâsıl edebilecek bir duygudur. Tîbî: “Açlık insandaki kuvvetleri zayıflatır, dimağı teşviş eder, kötü fikirler ve fâsid hayaller ortaya çıkarır. İbadet ve murâkabe vazifelerini ihlâl eder. Bu sebeptendir ki kişiyi geceleyin de bırakmayan yatak arkadaşına benzetti ve savm-ı visali yasakladı” der. Daci’ yatak arkadaşı demektir. Açlık, insanı geceleyin yatakta bile bırakmayan bir duygu olduğu için daci’ denmiştir. Sindî hadisi şöyle anlar: “Secde ve rükû gibi ibâdet vazifelerine mâni olan açlık ne kötü arkadaştır.”
604] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
605] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 17/550
606] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/110-111
607] Ebû Dâvud, Salât 367, hadis no: 1546; Nesâî, İstiâze 21, h. no: 8, 264
608] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/110
609] 38/Sâd, 2
EMÂNET
- 119 -
Âlimler, belli bir disiplinle yapılmayan açlığın ibâdet olmayacağına bu hadîsten delil getirmişlerdir. Sünnete uygun olan açlık, ibadet sayılan oruçtur. Aksi takdirde savm-ı visâl tâbir edilen üst üste birkaç gün aç kalmak dinen tecviz edilmemiştir.
Hıyânet, emânetin zıddıdır. Tîbî, bunu hakka muhâlefet etmek, ahdi bozmak olarak açıklar. Bu muhâlefet bütün şer’î teklifleri içine alır. Çünkü bir âyette: “Biz emâneti ... arzettik...”610 dendiği gibi, bir başka âyette: “Ey iman edenler Allah’a ve o Peygamber’e ihânet etmeyin! Siz kendiniz bilip dururken kendi emânetlerinize hâinlik eder misiniz?”611 buyurulmuştur. Âyetlerde emânet bütün teklifleri içine aldığı gibi, ikinci âyetteki ihânet kelimesi de hepsi hususunda ahde vefâsızlığı ve hakka muhâlefeti ifâde eder.
Hadiste geçen bitâne kelimesini huy olarak çevirdik. Çünkü dâhilî haslet demektir. Bitâne kelimesini, Mutarrızî, el-Muğrib’de birinin yakın ve samimî arkadaşı diye açıklar. Bu mâna da hıyânetin kötü bir arkadaş olduğunu noktalar. 612
Huzeyfe (r.a.) şöyle demiştir: Bize Rasûlullah (s.a.s.) (emânet konusunda) iki hadis söyledi. Ben bunların birini gördüm; ötekini bekliyorum. Rasûlullah (s.a.s.) bize, (evvelâ) emânet insanların kalplerinin derinliğine indiğini, sonra Kur’an inerek ondan ve sünnetten bir şeyler öğrendiklerini anlattı. Sonra da bu emânetin kaldırılmasından bahsetti. Buyurdu ki: “İnsan uykusunu uyur. (Bu esnâda) emânet kalbinden alınıverir de ufacık bir siyah leke halinde eseri kalır. Sonra (yine) uykuya dalar. (Bu sefer) kalbinden emânet(in kalan kısmı da) alınır. Bunun eseri de kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu kabarmış görürsün! Onun gibi bir şey.” Sonra ufak taşlar alarak onları ayağının üzerinde yuvarladı (ve şöyle devam etti): “İnsanlar (o hâle gelecek ki) alış-veriş yapacaklar; birinin doğru dürüst hareket ettiği görülür görülmez: ‘Filân oğullarında emîn bir adam var!’ denecek. Hatta bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde onun hakkında: ‘O ne metin! O ne zarif! O ne akıllı adamdır!’ denecek.” (Huzeyfe sözüne devamla:) ‘Vallahi, öyle günler gördüm ki, sizin hanginizden alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim. (Çünkü alış-verişte bulunduğum kimse) müslümansa bana hıyânetten onu dini men ederdi. Hıristiyan veya yahûdi ise ona da âmiri aman vermezdi. Bu gün ise, sizlerden falan ve filândan başka kimseden alış-veriş yapamaz oldum.” 613
Hadiste konu edilen emânetten murad: Zâhire göre Allah’ın teklifi ve kullarından aldığı ahd u peymandır. Vâhidî; “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik...” 614 âyetinin tefsirinde İbn Abbas’ın: Emânetten murâd; Allah’ın kullarına farz kıldığı ibâdetlerdir” dediğini nakleder. Ve müfessirlerin çoğunun kavlinin bu olduğunu söyler.
Hasan-ı Basrî: “Emânetten murad; dindir, zira dinin her şeyi emânettir” demiştir. Ebu’l-Âliye, “emânet, kulların emir ve nehî olunduğu şeylerdir” diyor. Et-Tahrîr sahibi Ebû Abdullah Muhammed et-Teymî de şunları söylemiştir: “Hadisteki emânet, âyetteki emânetin aynıdır. Âyetteki emânet ise aynen imandır. Eğer
610] 33/Ahzâb, 72
611] 8/Enfâl, 27
612] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/110-111
613] Müslim, İman 143, hadis no: 230; Buhârî Rikak, Fiten; Tirmizî, Fiten; İbn Mâce, Fiten
614] 33/Ahzâb, 72
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emânet kulun kalbinde yer tutarsa o zaman kul Allah’ın teklif ettiği şeyleri edâ etmeye çalışır ve bu teklifleri bir ganimet bilerek îfâsına canla başla gayret eder.”
Kurtubî, emâneti; “muhâfazası başkasına tevdî edilen her şeydir” diye târif ediyor. Bu takdirde kulların muhâfaza için birbirlerine verdikleri vedîa, âriyet vs. gibi şeyler de buradaki emânete dâhil olur. Şerefüddin Tıybî, emâneti; “gâliba ulemânın buradaki emâneti imanla tefsirlerine sebep, hadisin sonundaki “Kalbinde hardal tânesi kadar iman olmadığı halde...” cümlesidir. Hâlbuki emâneti hakiki mânâsına hamletmelilerdi. Çünkü hadiste: “İnsanlar (o hâle gelecekler ki) alış-veriş edecekler; fakat hemen hiçbiri emâneti edâ etmeyecek...” buyuruluyor. Böyle olursa hadisin sonundaki iman emânet mânâsında kullanılmış olur ki, emânetin şânının pek büyük olduğunu gösterir ve onu edâya teşvik olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.): “Emâneti olmayanın dini de yoktur.” buyurmuştur, diyor.
Emânetin evvelâ insanların kalplerine inmesi; sonradan onu Kur’an ve Sünnetten öğrenmeleri şöyle izah olunur: Emânet insanların fıtratında vardır. Kur’ân-ı Kerim inince ondan ve Rasûlullah (s.a.s.)’ın sünnetinden kesb ve istifâde sûretiyle bu emâneti arttırdılar. Hadisin mânâsı şudur: Kalplerden emânetin kalkması âhir zamana mahsustur. Emânet yavaş yavaş kalkacak; ilk parçası kalktımı, onun nûru da kalplerden uçacak, yerine siyah bir nokta gibi zulmet çökecek; daha sonra ikinci parçası kalkacak ve yerine yine zulmet çökecek. Bu sûretle kalplerdeki siyah noktalar da büyüyerek âdetâ siyah bir leke haline gelecekler. Kalplerdeki emânetin nûrunun giderek yerine zulmetin çökmesi, insanın ayağı üzerine kor yuvarlanmasına benzetiliyor. Kor geçtiği yeri yakarak nasıl tesir bırakır; yerine kabarcık kalırsa emânetin nûru da öyledir. Nur gider, yerinde eseri kalır.
O zaman insanlar hâinleşecekler. Alış-verişte hıyânet etmeyen parmakla gösterilecek ve: “filân kimse doğru adammış” diye dillere destan olacak. Hâlbuki onun da kalbinde zerre kadar emânet bulunmayacak. Hadisin bu cümlesinde emânet yerine iman tâbiri kullanılarak: “Bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde...” buyurulmuştur. Buradaki imandan murâd, emânettir. Emânet imanın lâzımı olduğu cihetle mecâzen ona iman denilmiştir. Yoksa, ‘o adam hakikaten kâfir oldu’ demek değildir. Müslim şârihi Übbî diyor ki: Bu hadisten maksat, emâneti koruyacak; ona hıyânette bulunmayacak fıtratta yaratılan kalplerden onun kaldırılması halinin tefsir ve izahını haber vermektir.
Huzeyfe’nin (r.a.): “Öyle günler gördüm ki, sizin hanginizden alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim...” cümlesiyle bahsettiği alış-verişi, bazıları hilâfet için bey’at, din bâbında ittifak ve sözleşme gibi mânâlara almışsa da Kaadı Iyâz ve başkaları bu sözün hatâ olduğunu söylemişlerdir. Hatta nefs-i hadiste bu sözü nakzeden yerler bulunduğunu Nevevî beyan etmiş ve hadiste hıristiyanla yahûdi zikredildiğini, hâlbuki bunların birbirleriyle din bâbında hiçbir zaman ittifak etmediklerini bildirmiştir. Özetle, buradaki alış-verişten murâd, hakiki alış-veriştir.
Bu hadis-i şerif, âhir zamanda insanların diynen bozulacaklarını, emânetin ortadan kalkacağını haber vermektedir. Zamanımız insanlarının bu husustaki halleri ise her türlü izah ve beyandan müstağnîdir. Demek isterim ki, vuku bulacağı on dört asır önce haber verilen muazzam bir hâdise, bugün kimsede en ufak bir şüphe bırakmayacak derecede meydandadır. Şu halde hadis-i şerif
EMÂNET
- 121 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hak peygamber olduğuna delâlet eden bir mûcizedir. 615
İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
Hor, hakîr ve zelil kılmak. Bir kelâm ilmi terimi olarak; fâsık veya kâfir olduğu açıkça belli olan bir kimsenin arzu ve isteklerinin aksine ortaya çıkan olağanüstü hallerdir. Yalancı peygamberlerin davasında yalancı olduğunu gösteren ve onların isteklerinin tam zıddı olarak ortaya çıkan hârikulâde hâdiselere de “ihânet” denir. Yüce Allah, bununla onların yalancı olduklarını açığa vurmak ve onları halkın önünde küçük düşürmek için bõyle olağanüstü halleri yaratır.
Bu terim Kur’an-ı Kerîm”de şu âyetlerde geçer: “Allah kimi zillete düşürürse, artık ona ikram edecek yoktur” 616; “Fakat Rabbi onu imtihan edip rızkını azalttığında ise; ‘Rabbim bana ihânet etti’ der” 617
Hârikulâde haller mûcize, irhâs, kerâmet, meûnet, istidrac ve ihânet olmak üzere altı çeşittir. Mûcize, peygamberlerden,; ihrâs, peygamberlikten önceki dönemde zuhûr eden olağanüstü hallerdir. Kerâmet; peygamberine samimî bir şekilde bağlı olan, Allah’ın sevgili kullarından zuhur eder. Meûnet; darda kalan sâlih bir kulun, olağanüstü bir şekilde bu sıkıntıdan kurtulmasıdır. İstidrâc; kâfir ve fâsık kişilere Cenâb-ı Hakk’ın sapıklıklarını arttırmak için verdiği nimet ve imkânlardır. 618
İhânet ise yalancı peygamberlerin elinde zuhur eden hallerdir. Meselâ; Hz. Peygamber’in vefatından sonra peygamberlik iddiasında bulunan yalancı peygamberlik iddiasında bulunan yalancı peygamber, Müseylemetü’l-Kezzâb, tek gözü kör olan bir adam için gözü iyi olsun diye dua etmiş, bunun üzerine adamın gören gözü de kör olmuştu. 619
Ahzâb Sûresi 72. Âyetin Anlamı Üzerine
Ahzâb Suresinin 72. âyetini,
Türkçe Meâller, aşağıdaki gibi vermekteler:
Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir. (Hayreddin Karaman vd.)
Evet, biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor. (Hamdi Yazır)
Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim ve çok câhil olan insan ise onu yüklenmiştir. (Diyanet)
Biz emâneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar,
615] Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Y. c. 2, s. 13-15
616] 22/Hacc, 18
617] 89/Fecr, 16
618] bak. 7/A’raf, 182; 68/Kalem, 44
619] Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan, S. Uludağ, İstanbul 1980, s. 295-318; Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlmi Kelâm, İstanbul 1959, s. 135; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 99
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan ürktüler. İnsan ise çok zâlim ve çok câhil olduğu halde onu yüklendi. (Yaşar Nuri Öztürk)
Biz sorumluluğu (sınanmayı) göklere, yere, dağlara sunmuştuk da onlar onu yüklenmekten çekinmişler ve kabul etmemişlerdi. Ancak onu insan yüklendi; o zâlim ve câhil olmuştu. (Edip Yüksel)
Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular; onu insan yüklendi; (fakat onun ağır sorumluluğunu tam kavrayamadı) doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir. (S. Ateş)
Konumuza girmemiz için bu kadar mealle yetiniyoruz. H. Basri Çantay, Ali Bulaç, Sabri Hizmetli, Muhammed Hamidullah, Muhammed Esed vd.’ni de vermiş olsaydık müşterek anlam değişmeyecekti:
Allah, emâneti göklere, yere ve dağlara arz ediyor. Onlar bunu yüklenmekten çekiniyorlar, ondan korkuyorlar. Ancak insan bu emâneti yükleniyor. Çünkü o (yani insan) çok zâlim, çok câhildir.
Böyle bir meâl insan aklını tırmalamıyor mu? Göklerin, yerin, dağların yüklenmekten kaçındıkları bir emâneti yüklenen insan, neden çok zâlim ve çok câhil olmaktadır? Âyetin son cümlesinin parantez-içi açıklamaları hiç de tatmin edici değil.
Bu arayış içerisinde iken önce Cemaluddin Kaasımî’nin “Mehâsinu’t-Te’vil” isimli tefsirinde,620 oradan referansla da meşhur müfessir Zemahşerî’nin “Keşşâf”ında621 âyetin başı ile sonu arasında hikmetli münasebet kuran alternatif bir tefsire ulaşabildik.
Şimdi tefsiri vermeden önce, bu tefsirin doğrulttuğu şekilde âyetin meâlini vermeye çalışalım: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”
Meâlimizde hemen dikkati çeken husus, daha önce verdiklerimizin tersine bir anlam ifade etmesi. Burada gökler, yer ve dağlar kendilerine tevdi edilen emâneti (bunun anlamı aşağıda gelecektir) yüklenmekten değil, ona ihânetten çekinmişler, ona riâyet etmişlerdir. İnsan ise kendine tevdi edilen emânete ihânet ederek çok zâlim ve çok câhil tavsifine müstahak olmuştur.
Şimdi sözü daha fazla uzatmadan Zemahşerî ve Kaasımî’ye bırakâlim (Lisan tahlillerinin anlaşılması için cüz’î tasarruflarla ve özetleyerek veriyoruz):
Âyette geçen “emânet”ten maksat, varlığa/fıtrata tevdi edilen kanunlara (ve dolayısıyla Allah’a) “itaat” sorumluluğudur. Bu, edâsı vâcip olan bir sorumluluktur. Emânetin “arzı”ndan maksat, ihtiyar (seçme/tercih etme) kabiliyetindeki varlıklara, yani insanlara teklîfî (şer’î); bu kabiliyette olmayan diğer varlıklara ise tabîî (tekvînî) sorumluluğun tevdî edilmesidir.
“Emânetin hamli (yüklenilmesi)”, onun gereğini yapmamak, boynunda taşımak, edâ etmemektir. Arab dilinde “Fulânun hâmilun li’l-emâneti ev muhtemilun
620] Mehâsinu-t-Te’vîl, Cemâluddin Kaasımî, c. 8, s. 126, Beyrut, 1997/1418
621] Tefsîru’l-Keşşâf, Cârullah Mahmud b. ‘Umer ez-Zemahşerî, c.3, s. 546-47, Beyrut, 1995/1415
EMÂNET
- 123 -
lehâ: Filan, emâneti yüklenmiş veya (üzerinde) taşımakta” ifadesi ile emânete hıyânet edildiği, sahibine iade edilmediği, boynunda bir borç olarak kaldığı anlatılmak istenir. O halde emânete riâyet etmek için, onu “hamletmemek”, zimmetinde tutmamak gerekir. Yani “hamlinden içtinab etmek” ona riâyet etmek, hak sahibine iade etmek demek olur. Yine Arap dilinde “Rekibethu’d-duyûnu: Borçlar ona bindi” ifadesi, borçlarını ödemeyen kimse için kullanılır. Buna benzer başka bir deyim de “Ebğid hakka ehîke!: Kardeşinin hakkına buğz et!” ifadesidir. Bu ifade ile kardeşinin hakkını gasp etmemesi, ona iade etmesi talep edilmiş olur. Çünkü Arabın kullanım mentalitesinde, eğer bir kimse kardeşine ait bir şeyi severse onu gasbeder; nefret ederse onu kardeşine iade eder.
Bu durumda, gökler, yer, dağlar vb. seçim irâdesi olmayan (ihtiyarsız) varlıklar, kendi tabiatlarına arz edilen Allah’ın kanun ve nizamına tam bir teslimiyetle riâyet etmişlerdir. Yani o emânetin boyunlarında kalmasından içtinap etmişler, korkmuşlardır. Nitekim aynı varlıkların (göklerin ve yerin) Allah’ın “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin” emrine karşı “Eteynâ tâ’i’în: İsteyerek geldik” şeklindeki teslimiyetleri sembolik bir dille ifade edilmiştir. 622
İnsana gelince; o, Allah’a karşı teklîfî (teşrî’î) sorumluluğa mahzar olmuş –bilinen– yegâne varlıktır. Fakat kendisine bahşedilen ihtiyar (tercih) kabiliyetini yanlış kullanabilmekte, itaat etmesi gerekirken isyan edebilmektedir. Yani yukarıdaki anlamda emâneti bir yük olarak (boynunda) taşımakta, Rabbine itaat şeklinde eda edememektedir. Bu haliyle, yani bu isyanı ile insan, haktan uzaklaşıp zâlim konumuna düşmekte ve fıtratındaki kanun ve sünnetin inkârı ile kopkoyu bir cehalet sergilemektedir.
Allah Zemahşerî’yi, Kaasımî’yi, hepimizi, hepinizi rahmetiyle kuşatsın. 623
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Hamdi Yazır, 4/Nisâ sûresi 58. âyetin tefsirinde diyor ki: “Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.”
Emânet: Aslında insanın emin (güvenilir ve itimad edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar olduğu gibi insanın emin olma durumuna, gerek Allah ve gerek insanlar tarafından herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ismi meful (edilgen ortaç) mânâsına gelen masdarın ismi olmuştur ki, burada emânet bu mânâyadır. Ve bunların sahiplerine verilmesi ile insanlığın, Allah’ın bir emâneti olan şeref ve namus emânetinin korunması emredilmiştir. “Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi; (bununa beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zâlim, çok câhildir.” 624 yüce âyeti gereğince insan, Allah Teâlâ’nın emânetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegâne yaratıktır ki, bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç
622] 41/Fussılet, 11
623] Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Birun Y. s. 185-187
624] 33/Ahzâb, 72
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetirebilir. Bu sâyededir ki, insanlar da birbirinden emin olarak birbirlerine karşılıklı olarak ve sıra ile birçok hakları ve emâneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah’a ve gerek kullara karşı emânetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve emâneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer ve iyiliklerini arttırmış bulunurlar ve bu şekilde Allah’ın devamlı gölgesine (himayesine) girerler ve halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hâkimiyet şerefini elde etmiş olurlar. “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adâletle hükmet, keyfine uyma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır...”625 buyurulmuştur. Sırf emânet, aslında hiçbir şeyle telafi edilebilecek değildir. Emânetlerin bir garantisi varsa, o da hâinlik veya hâinlik şüphesi ile emânetin yüce onurunun kırılması veya kaybedilmesi ve emniyet ile vekilliğin garantisinin düşmanlığa dönüşmesidir. Bunun için eminliği kötüye kullananlar Allah’a ve kullarına karşı başkalarının hakkını gasbedenler ve eşkiyâlar gibi itibardan düşerler ve dış görünüşe göre olmasa bile, içten kalplerde düşmanlıkla mahkûm olurlar. Güvenilir olmakla hâkimiyetin bu önemli ilişkisine dayanan bu âyette, emâneti sahibine vermek ile adâletle hükmetmek ayrı ayrı olarak emredilmiş ve güvenilir olma emri, hükmetme emrinden önce zikredilmiştir. Bundan dolayı insanın Rabbine ve kendine ve halka karşı olmak üzere üç çeşit güvenilirlik muamelesi vardır. İlk önce Rabbine karşı emânete riâyet etmesi Allah’ın hükümlerinin ve kanunlarının tatbikatı yani vazife meselesi ile ilgilidir ki, bütün uzuvların vazifelerini içine alır. İbn Mes’ud hazretleri demiştir ki: “Emânet her şeyde lazımdır. Abdestte, cünüplükte, namazda, zekatta, oruçta vs. de.” İbn Ömer hazretleri de demiştir ki: “Allah insanın tenasül uzvunu yarattı ve buyurdu ki, ‘Bu bir emânettir, senin yanında sakladım, bundan dolayı bunu muhafaza et. Ancak hakkıyla (helâl yerde) kullanılması hâriç.” İşte bütün organların da böyle birer emânet olan vazifeleri vardır. Kendine karşı din ve dünya emânetinde, kendine en faydalı ve en uygun olanı seçmesi, öfke ve şehvet veya câhillik ile sonunda zararlı olan şeyleri yapmamasıdır. Halka karşı, hakların emânetini gözetmek, alış verişte aldatmamak, zarar veren olmamaktır ki idarecilerin halka adâleti, âlimlerin halkı bâtıl taassuba sevketmeyip dünya ve âhirette faydalı olan amellere ve doğru inançlara sevketmesi, halkın da onlara karşı hâinlik yapmaktan sakınması, aynı şekilde kocanın karısına, karının kocasına karşı sadâkatle (doğrulukla) ırzlarını ve çocuklarının soylarını korumaları ve çocukların terbiyesine dikkat etmeleri bunların içindedir.
Bu şekilde ister Allah’a ait haklarda ve ister insan hakları, başka bir ifade ile ister genel haklar ve ister özel haklardan insanların emânet zimmetleri ile ilgili fiilî veya sözlü veya inançla ilgili, maddî veya manevî, malî ve malî olmayan hakların hepsini kapsadığı gibi hitabının hükmü de bütün mükellefleri kapsar. Özel haklarla ilgili ve emniyetle bırakılan emânet ve diğer şeyler, emânetlerden olduğu gibi, kamu işlerine ve haklarına ait olan yönler, makamlar velâyet (valilik), imamlık ve hüküm sürmek, nasihat ve fetva vermek de emânetlerdendir. Bir de kelimesi sahip ve ehliyetli mânâlarını kapsadığı için bu emir verilmiş olan emânetlerin sahibine geri vermek ve ulaştırmaktan başka, emânet edilecek şeylerin de ehline ve hak etmiş olanlara emânet ve havale edilmesi mânâsını da ifade eder. Ve bu mânâ kamu hakkından olan emânetlerde önem arzeder ve ancak o itibarla emredilmiş bir vazife olur. Öyle olmakla beraber bu da Allah’a
625] 38/Sâd, 26
EMÂNET
- 125 -
ait haklardan olan emânetleri sahibine vermek ve ona ulaştırmak demektir. Nitekim bu âyetin iş başında bulunan kimseler hakkında indiği de rivâyet edilmiştir.
Âyetin indirilmesinin sebebi hakkında meşhur olan rivâyet şudur: Mekke’nin fethi günü Rasûlullah Mekke’ye girdiği zaman Kâbe’nin anahtar taşıyıcısı olan Osman b. Talha b. Abdüddar kapıyı kilitlemiş, anahtarını Rasûlullah’a (s.a.s.) teslim etmekten kaçınmış, “Allah’ın elçisi olduğunu bilseydim engel olmazdım.” demiş. Derhal Hz. Ali de Osman’ı tutmuş, kolunu bükmüş anahtarı alıp Kâbe’nin kapısını açmış ve Rasûlullah (s.a.s.) Kâbe’ye girip iki rekat namaz kılmış idi. Çıktığı zaman, amcası Hz. Abbas anahtarın kendine verilmesini ve eskiden sorumluluğunda bulunan Zemzem sakalığı (hacılara su dağıtma vazifesi) ile beraber sedânetin (yani Kâbe kapıcılığının) birleştirilmesini istedi. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) anahtarları Osman’a geri vermesini ve ona teslim etmesini ve kendisinden özür dilemesini Hz. Ali’ye emretti. Hz. Ali de anahtarları götürüp özür dileyince Osman: “Beni zorladın, bana eziyet verdin, sonra geldin (hatanı) düzeltmeye çalışıyorsun.” dedi. Hz. Ali de: “Senin hakkında Allah Teâlâ Kur’ân indirdi.” deyip âyeti okudu. Bunun üzerine Osman, şehâdet getirerek hemen müslüman oldu.
Kâbe kapıcılığının (anahtarının taşınması görevinin) ebedî olarak Osman’ın zürriyetinde kalması hakkında bir de vahiy geldi. Sonra Osman Mekke’den hicret edip anahtarı birâderi Şeybe’ye verdi ki bugün de Kâbe’nin anahtarı Şeybe’nin torunlarındadır. Şüphe yok ki sebebin özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Aksine bu sebep “emânetlerin” pek genel kapsamlı olduğunu gösterir. Bakınız, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Emâneti sahibine vermek, adâletle hükmetmek, bunlar ne güzel şeylerdir. Ve sizin için ne kadar faydalıdır. Her zaman (mutlaka) bu emirleri tutmalı, hâinlik ve zulümden sakınmalı. Çünkü “Allah her şeyi işiten ve görendir.” Bundan dolayı hükümlerinizi işitir, emânet hakkında yaptıklarınızı görür.
Bu şekilde idarecilere ve hâkimlere, işin başında bulunan herkese genel olarak veya özel bir şekilde emânetleri sahiplerine vermek ve adâlet ile hükmetmek ve memleketi idare etmek emredildikten sonra, şimdi de diğer iman ehline bunları yapan idarecilere itaat etmeyi ve fakat kayıtsız bir şekilde değil, Allah ve Peygambere itaat etme içinde şu genel hitabı ile emrediyor.
Ellmalılı Hamdi Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şöyle diyor ki: “Biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zâlim ve çok câhildir.”
Emânet, aslında emene-ye’münü fiilinden masdar olup eminlik, yani başkasının hakları güvenilip inanılabilir, inanç olmak, inançlık huyu demektir. Sonra güvenilip inanılan şeye de isim olmuştur ki, “Şüphesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58) âyetinde bu mânâya idi. “Emânet” “vedîa”dan daha geniştir, denilir. Burada her iki mânâ da olabilirse de önceki daha uygundur. Çoğunlukla tefsirciler bunu “yükümlülükler” ve “farzlar” diye tefsir etmişlerdir. Bunu şöyle anlamak gerekir. Allah’ın gerek kendi hakları ve gerek insanların hakları ile ilgili emirlerinin ve yasaklarının, hükümlerinin yerine getirilmesine Allah’ın emîn’i, inanç memuru olmak demek olan emânetini, yani Allah’ın diğer eşyada olduğu gibi zorlama ile cebren değil, hoşnutluk ve gönülden tercihle yaptırmak istediği serbest fiillerden emrine itaatle halifeliği demek
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan görev ve yükümlülüğü o göklere ve yere ve dağlara, yukarıda ve aşağıda o ağır ve büyük varlıkların ve gök cisimlerinin hepsine teklif eyledik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve çekindiler, gerçi gökler ve yeryüzü, Allah Teâlâ’nın “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin”626 gibi kâinata yönelttiği emirlerini “İsteyerek geldik”627 diye isteyerek kabul ettiler. Öyle iken başkalarının haklarının yüklenmek mânâsını ifade eden emânet kendilerine teklif olunduğu zaman çekindiler ve ondan korktular. Emânet, böyle göklerin ve yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine getirilmesi zor, sorumluluk getiren büyük ve korkunç bir yüktür. Burada “teklif” etmeyi ve “yüz çevirme”yi gerçek mânâsı üzere anlayan tefsir bilginleri varsa da, çokları emânetin büyüklüğünü beyan için “temsili istiare” biçiminde bir ifade olduğu kanaatine varmışlardır. Emânet ifa edildiği takdirde sonuçları çok büyük bir keramet olduğu gibi, yerine getirilmediği takdirde de hıyanet ve tazmin etmek cezası ile büyük bir rüsvaylıktır, rezâlettir. İnsan ise onu yüklendi, (belâ) dedi, teklifi ve halifeliği kabul etti. O insan çok zâlim ve çok câhil bulunuyor. Her ferdi değil, insan cinsi.
Zalûm: Çok zâlim, zulme haksızlığa çok yatkın, Allah’ın ve Allah’ın kullarının haklarını yüklendiği halde, gerektiği gibi ifa etmeyip kendine yazık ediyor.
Cehûl: İddiâsı gibi âlim değil, aksine çok câhil, çünkü akıbetinin nasıl olacağını bilmiyor, onun için zulmediyor.
Seyyid Kutub, Nisâ Sûresi 58. âyetin tefsirinde şunları söyler: “Allah size emânetleri, onları taşıyabilecek olanlara yüklemenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adâlete uygun hüküm vermenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah işiten ve görendir.”
Bu iki görev, müslüman cemaatın hem yükümlülükleri hem de ahlâk kurallarıdır. Emânetleri, onları taşıyabilecek yetenekte olanlara yüklemek ve “insan”lar arasında adâlete uygun, yüce Allah’ın sistemi ve direktifleri uyarınca hüküm vermek.
Emânetler, “en büyük emânet”le başlar. Yüce Allah’ın, insan fıtratına sunduğu, insan hamurunun mayasına kattığı, “göklerin, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten kaçınmalarına, ağırlığından ürkmeleri”ne rağmen “insan”ın omuzlarına aldığı emânet. Bilinçli, irâdeli, istikametli ve yoğun bir çaba ile yüce Allah’ı bulma, bilme ve O’na inanma emâneti. Bu insan fıtratına özgü bir emânettir. İnsan dışında kalan canlı-cansız bütün varlıklara gelince yüce Allah onlara kendine inanmayı, kendine varmayı, kendisini tanımayı, kendisine kulluk etmeyi, kendisine uymayı ilham yolu ile empoze etmiş, onları evrensel yasalarına uymaya zorlamıştır. Bu konuda onların bilinçli, irâdeli, istikametli ve yoğun bir çaba harcamalarına gerek bırakmamıştır. Yalnız insan fıtratına, insan aklına, insan bilgisine, insan irâdesine, insan yönelişine ve yoğunluklu insan çabasına, yine kendi yordamı ile Allah’a ulaşma görevini yüklemiştir. “Allah’ın yardımı ile” diyoruz. Çünkü yüce Allah “Bizim uğrumuzda cihad edenleri kesinlikle yollarımıza iletiriz”628 buyuruyor. İşte bu emâneti insan yüklendi ve gereğini yerine getirmekle yükümlü olduğu emânet budur.
626] 41/Fussılet, 11
627] 41/Fussılet, 11
628] 29/Ankebût, 69
EMÂNET
- 127 -
Yüce Allah’ın yerine getirilmelerini emrettiği diğer emânetler, bu “en büyük emânet”in dalları olarak karşımıza çıkar.
Bu ikinci derecedeki emânetlerin biri bu dini tanıtma, onun için tanıklık etme emânetidir. Bu emânetin ilk aşaması kişilik aracılığı ile tanıtma, tanıklık etme görevidir. Yani müslüman öyle bir kişilik örneği ortaya koymalı ki, bu dinin canlı tanığı olmalı, bilinci ve davranışları ile onun tercümanı olmalıdır, insanlar bu inanç sistemini onun kişiliğinde somutlaşmış görerek “Bu ne güzel, ne iç arındırıcı vè yararlı bir inanç sistemi! Taraftarlarının vicdanlarını ne örnek bir ahlâk ve olgunlukla yoğuruyor!” demelidirler. Müslümanın başkalarına böyle dedirtebilmesi kişilik aracılığı ile yapılan ve dışa dönük etkisi kısa zamanda görülen bir tanıtma, bir tanıklık yapma olur.
Müslümanın bu dini kişiliğinde özümlemesinden ve yapısında somut ifadeye kavuşturmasından sonra tanıtmanın ikinci aşamasına sıra gelir. Bu aşama insanları bu dine çağırma, onlara bu dinin üstünlüğünü ve seçkinliğini tanıtma aşamasıdır. Mümin, İslâm’ı sadece kendi şahsında uygulamakla ve uygulamanın sağlayacağı tanıtma imkânı ile yetinemez. Bunun yanı sıra insanları bu dine çağırmakla da yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmedikçe omuzlarındaki bu dini tanıtma, anlatma emânetini yerine getirmiş sayılamaz.
“En büyük emânet” ağacının dallarını oluşturan ikinci derecedeki emânetler arasında şunları sayabiliriz: İnsanlar arasında sağlıklı ilişkiler kurma, hiç kimsenin hakkını çiğnememe emâneti; alış-verişlerde, sözleşmelerde verilmek üzere alınan her türlü eşyada güveni bozmama emâneti; yönetenlere ve yönetilenlere yönelik nasihat, doğruyu söyleme emâneti; ailede ve toplumda çocuklara bakma, onları iyi yetiştirme emâneti; toplumun dokunulmaz haklarını, mallarını ve sınır boylarını kollama-gözetme emâneti; kısacası hayatın bütün alanlarında İlâhî sistemin insanlara yüklediği görevleri yerine getirme emâneti. Bu saydıklarımızın tümü yukarda okuduğumuz âyetin yaygın anlamlı kapsamına giren ve bu nitelikleri ile yerine getirilmeleri yüce Allah’ın emri olan emânetlerin başlıcalarıdır.
“İnsanlar” arasında adâlete uygun hükümler verme görevine gelince yüce Allah bu görevi tüm “insanları” içerecek biçimde kayıtsız, yaygın ve geniş kapsamlı tutuyor. Başka bir deyimle İslam’ın istediği adâlet sadece müslümanlar arasında geçerli olacak ya da müslümanlar dışında bir de kitap ehlini şensiye altına alarak diğer insanları kapsamı dışında tutacak sınırlı bir adâlet değildir. İslâm’a göre adâlet, her insanın, sırf “insan” olmasından kaynaklanan doğal hakkıdır. Bu sistemde adâlet hakkının tek gerekçesi insanın “insan” olmasıdır. İnsan niteliği olduğuna göre insanlar arasında adâlet dağıtılırken mümin-kâfir, dost-düşman, siyah derili-beyaz derili, Arap-Arap olmayan ayırımı yapılamaz.
Müslüman ümmet, insanlar arasında hüküm verme görevi ile karşılaşınca onlar arasında adâlet uyarınca hüküm etmekle yükümlüdür. Adâlet ilkesinin böyle ayırımsız, böyle kayırmacasız uygulamasını insanlık sadece İslâm’ın eli altında, müslümanların egemenlik dönemlerinde, İslâm toplumunun insanlığa önderlik ettiği yerlerde ve zamanlarda görebilmiştir. İslâm’dan önce ve İslâm’ın egemenlik yetkisini yitirdiği andan itibaren insanlık, böylesine onurlu, böylesine herkesi kucaklayan bir adâlet düzeni ne görmüş ve ne de tadını tadabilmiştir. Bütün insanların ortak sıfatı olan “insan”likan başka hiçbir nitelik gözetmeyen adâlet uygulaması, müslümanların söz sahibi olmadıkları toplumlarda ve dünyada tatlı
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir rüya olmaktan ileri gidemez.
İslâm’da toplumsal hayatın temelini nasıl -geniş kapsamı ve bütün anlamları ile- emânet oluşturuyorsa egemenliğin, hükümranlığın temelini de adâlet oluşturur.
Emânetleri, taşıyabilecek olanlara yüklememizi ve insanlar arasında adâlete uygun hükümler vermemizi emreden ifadeleri izleyen yorum cümlesi bize bu ilkelerin yüce Allah’ın öğüdü ve direktifi olduğunu, O’nun ne güzel öğütler ve direktifler verdiğini hatırlatıyor. Okuyoruz: “Allah size ne güzel öğüt veriyor!”
Bu İlâhî cümle üzerinde birazcık durarak onun üslubundaki incelikleri, anlatımının içerdiği esprileri irdelemeye çalışalım: Bilinen sözdizimi kurallarına göre bu cümle “Ne güzeldir size Allah’ın verdiği öğüt!” şeklinde olur. Fakat âyetteki cümle yapısında “Allah” kelimesi başa alınarak özne yapılıyor ve cümlenin diğer kelimeleri yüklem konumunda bu özneye bağlanıyor. Böylece verilen öğüt ile yüce Allah arasında son derece güçlü bir bağ olduğu mesajı veriliyor.
Ayrıca bu cümlede şu incelik de dikkatimizi çekiyor. Burada “öğüt” değil, “emir” söz konusudur. Fakat “emir” denmiyor da onun yerine “öğüt” deniyor. Çünkü öğüt, emre göre kalbi daha çok etkileyen, vicdana daha çabuk işleyen; gönüllü, arzulu ve saygılı uygulamaya dönüşmeye daha elverişli bir mesaj türüdür.
Bu cümleyi âyetin sonunda yer alan yorum cümlesi izliyor. Bu cümle âyetin içeriğini yüce Allah’a, O’nun yönetimine, O’nun korkusuna ve O’na yöneltilen umuda bağlıyor. Okuyoruz: “Hiç şüphesiz Allah işiten ve görendir.”
Âyette emânetleri lâyık olanlara yükleme ve insanlar arasında adâlete uygun hükümler verme yükümlülükleri dile getirilmişti. Bu yükümlülükler ile yüce Allah’ın “işitici ve görücü” oluşu arasında hem açık, dolaysız ve hem de esprili, düşündürücü bir uyum, bir çağrışım var. Sebebine gelince, yüce Allah, adâlete ve emânete ilişkin meseleleri “işitir” ve “görür”. Ayrıca adâlete ilişkin uygulamalar titiz bir “dinleme” ve görme duyarlığını, olayları iyi değerlendirme yeteneğini, şartları ve olguları tutarlı biçimde göz önünde bulundurmayı, bunların yanı sıra şartların ve dış olguların derinine inen bir irdeleme çabasını gerektirir. Son olarak da bu iki emir, her şeyi “bilen” ve “gören” yüce Allah’tan geliyor.
Peki, emânetin ve adâletin ölçüsü, kriteri nedir? Bu ilkeler hayatın bütün alanlarında, bütün faâliyetlerinde hangi yönteme göre kavramlaştırılacak, tanımlanacak, belirlenecek ve uygulanacaktır?
Acaba emânet ve adâlet kavramlarının belirlenmesini, uygulama ve gerçekleştirme yöntemlerini insanların geleneklerine, uzlaşmalarına, akıllarının yargılarına ya da keyfî isteklerine mi bırakacağız?
Akıl, insanın doğruyu bulma ve bilgi edinme araçlarından biridir. Bu niteliği ile önemli bir ağırlığı ve değeri vardır. Bu doğru. Fakat insan aklı, pratikte belirli bir toplumda yaşayan fertlerin ve gurupların, çeşitli faktörlerin etkisi altında olan akılları demektir. yani ortada mutlak bir kavram olarak “insan aklı” diye adlandırabileceğimiz bir yetenek yoktur. Bunun yerine “benim aklım”, “senin aklın”, “falancanın ya da filâncanın aklı”, belirli yerlerde ve dönemlerde yaşayan “belirli insan guruplarının akılları” vardır. Bu ayrı ayrı akıllar da çeşitli faktörlerin
EMÂNET
- 129 -
etkisi âlimda kimi zaman bu tarafa ve kimi zaman şu tarafa doğru eğilim göstermekle yakınlaşmaktadırlar.
Buna değişmez bir ölçü gereklidir. Bu çok sayıda aklın hakemliğine başvuracağı, hükümlerinde ve düşüncelerindeki doğru ve yanlışları terazisinde belirleyeceği, yargılarında ve tasarımlarındaki saçmalıkları, taşkınlıkları, yanılgıları ve yetersizlikleri mihenk taşına göre tespit edeceği ortak bir kritere ihtiyacı vardır. Bu noktada aklın değeri, fonksiyonu şudur: Bu keyfi arzulara göre eğilim değiştirmeyen, değişik faktörlerin etkisi altında yön değiştirmeyen kararlı ölçekte ve sabit kriterde tartılacak hükümlerinin ortaya çıkacak olan göreceli ağırlıklarını bilecek olan araç yine odur, başka bir deyimle akıl, kendisi hakkında verilecek olan yargıyı yine kendisi onaylayacaktır.
Bu alanda insanların kendileri tarafından ortaya konacak ölçülere, kriterlere güvenemeyiz, bel bağlayamayız. Çünkü bu ölçülerin kendileri de bozuk olabilir. O zaman bütün değerler alt-üst olur. insanlar mutlaka dediğimiz nitelikte değişmez, sağlam bir ölçeğe başvurmak zorundadırlar.
İşte Yüce Allah bu değişmez ölçüyü bizzat ortaya koyuyor. İnsanlar için ortaya konan bu İlâhî ölçü, emânet ve adâlet de dahil olmak üzere bütün değer yargılarına, bütün hükümlere ve hayatın bütün alanlarına ilişkin faâliyet türlerine değişmezlik ve istikrar kazandırır.
Seyyid Kutub, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şöyle der: “Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Pek zâlim ve câhil olan insan onu yüklendi.”
Kur’ân-ı Kerim’in burada (örnek olsun diye) sözünü ettiği gökler, yeryüzü ve dağlar... İnsanın içinde veya bir köşesinde yaşadığı bu dehşet verici varlıklar küçük ve basit şeyler olarak beliriyorlar. Bu yaratıklar, herhangi bir çabaya gerek duymadan, dolaysız olarak yaratıcılarını bilirler. Yaratıcının koyduğu ve kendi yaratılışlarına, yapılarına ve düzenlerine hükmeden yasaya uygun olarak hareket ederler. Düşünmeye ve aracıya gerek duymadan dolaysız olarak yaratıcının koyduğu yasaya itaat ederler. Bu yasaya uygun olarak ve bir saniye bile geri kalmadan sürekli hareket ederler. Bilinçsizce ve seçme hakkına sahip olmadan yaratılışları ve tabiatları doğrultusunda görevlerini yerine getirirler.
Şu güneş, kendi yörüngesinde her zamanki dönüşlerini hiçbir zaman aksatmadan sürdürüyor. Işınlarını göndererek yüce Allah’ın kendisi için planladığı görevini yerine getiriyor. Bunun yanı sıra kendisinden kaynaklanan bir irâde söz konusu olmaksızın kendi sisteminde yer alan uydularını kendine çekiyor, böylece evrensel rolünü eksiksiz olarak yerine getiriyor...
Şu yeryüzü kendi yörüngesinde dönüyor, ekinlerini, bitirip yeşertiyor. Üzerindeki canlıları besliyor, ölülerini bağrında saklıyor, kaynaklarını fışkırtıyor... Ama kendi irâdesi dışında yüce Allah’ın evrensel yasası uyarınca...
Şu ay... Şu yıldızlar ve gezegenler. Şu rüzgarlar ve bulutlar. Şu hava ve şu su. Şu dağlar. Şu tepeler. Hepsi... Hepsi bir şeyler yapıyor. Rabbinin izniyle işini görüyor. Yaratıcısını biliyor, kendinden bir çaba, bir emek ve bir girişim olmak-sızın yaràtıcısının irâdesine boyun eğiyor. Bunlar sorumluluk emânetini, irâde emânetini, kendini bilme emânetini, özel girişim emânetini yüklenmekten
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçınmışlardı: “Onu insan yüklendi”
Kendi kavrama gücü ve bilinciyle Allah’ı tanıyan insan. Kendi düşüncesi ve görüşüyle Allah’ın yasasını bulan insan. Kendi çabası ve girişimleriyle bu yasaya göre hareket eden insan. Kendi irâdesiyle, kişisel sorumluluğu ile, sapma ve azgın arzulara karşı direnci ile, eğilim ve ihtiraslara karşı verdiği mücadele ile Allah’a eden insan bu emâneti yüklendi. İnsan attığı bütün bu adımlarda bilerek ve isteyerek hareket eder. Yolunu seçerken bu yolun kendisini nereye götüreceğini bilir.
Hacmi küçük, gücü az, çalışması yetersiz, ömrü sınırlı, çeşitli ihtirasların, arzuların, eğilim ve isteklerin etkisinde kalan bu yaratığın yüklendiği bu emânet hiç kuşkusuz büyük ve ağır bir emânettir.
Kuşkusuz insanın bu ağır yükün altına girmesi büyük bir tehlikedir. Bu yüzden “çok zâlim” yani kendine haksızlık eden ve “çok câhil” yani kendi gücünü ve kapasitesini bilmeyen birisi olarak nitelendirilmiştir. İnsanın kendi isteğiyle yüklenmeye koştuğu bu ağır yük karşısında bu husus geçerlidir. Ama sorumluluğunu yerine getirince... Kendisini yaratıcısına ulaştıracak, doğrudan doğruya O’nun yasasına iletecek, eksiksiz bir şekilde Rabbinin irâdesine boyun eğmesini sağlayacak bir bilgiyi elde edince... Doğrudan doğruya bilen, yollarını bulan, boyun eğen, kendileri ile yaratıcıları ve onun yasası arasına hiçbir engel girmeyen sayısız yaratıkların göklerde, yerde ve dağlarda kolayca, rahat ve eksiksiz bir şekilde tabiatları ve davranışları ile yollarını bulmalarını sağlayan bilgiye, hidâyete ulaşıp, eksiksiz olarak itaat edince... Hiçbir şekilde itaatten; boyun eğmekten ve görevini yerine getirmekten geri durmayınca. İnsan bilinçli olarak, bilerek ve isteyerek bu dereceye ulaşınca, gerçekten onurlu bir makama, yüce Allah’ın yarattığı varlıklar içinde eşsiz bir dereceye ulaşır.
Kuşkusuz, özgür irâde, kavrama yeteneği, kişisel girişim ve sorumluluk yüklenme... İşte bunlardır insanı, yüce Allah’ın yarattığı birçok varlıktan ayrıcalıklı kılan. Yüce Allah’ın yüceler aleminde duyurduğu ve onunla melekleri Ademe secde ettirdiği bu onurun gerekçesi budur. Yüce Allah, insana verilen bu onuru kalıcı kitabı olan Kur’an’da şu sözlerle duyuruyor: “Biz Ademoğullarını gerçekten çeşitli ayrıcalıklarla donattık.”629 Şu halde insan, yüce Allah’ın katındaki ayrıcalığının gerekçesini bilmelidir, göklere, yere ve dağlara sunulan ama onların yüklenmekten kaçınıp, korktukları ve fakat kendisinin isteyerek yüklendiği emâneti yerine getirmelidir!...
Mevdûdî, Nisâ Sûresi 58. âyetinde şöyle der: “Hiç şüphe yok Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.88 Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.”
Burada müslümanlar, İsrâiloğulları’nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adâletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk
629] 17/İsrâ, 70
EMÂNET
- 131 -
isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.
Yahûdîler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adâletsizlikti. Onlar adâlet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adâletsiz, şerefsiz, zâlim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahûdîler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş’in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’na iman edenlerın saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. “Ehl-i kitap” bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adâletle hükmetmelerini emrediyor.
Mevdûdi, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şunları söyler: En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü âkıbetini hazırlıyor demektir.
Burada “emânet” kelimesi, Kur’an’a göre yeryüzünde insana verilen “hilâfet” görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hâkim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah’a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur’an’ın başka yerlerinde hilâfet, burada ise emânet olarak tanımlanmıştır.
Bu emânet’in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmek için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emâneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve câhil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır.
Emânetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah’ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah’a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O’na cevap verebilirler. O halde Allah’ın bu emâneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:
“Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya cesâretimiz yok.”
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah’ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkânsız olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkânsız olduğunu düşünebilirler.
Bununla birlikte Allah’ın bunları mecâzî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yer aldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur: “Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkâr etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kâinatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hâkimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emânet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakâlim, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?
Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah’ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emâneti kabul etmiştir: “Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim.”
İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu âyette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri “zâlim ve câhil” olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse câhildir, çünkü bu zavallı insan hiç kimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir, çünkü kendi kötü âkıbetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felâketini hazırlamaktadır.
EMÂNET
- 133 -
Emânet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Emânet Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): (2/Bakara, 283; 4/Nisâ, 58; 8/Enfâl, 27; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72; 70/Meâric, 32)
B- (Emânete ve Verilen Söze) Riâyetle İlgili “Raâ” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 46; 20/Tâhâ, 54; 23/Mü’minûn, 8; 57/Hadîd, 27, 27; 28/Kasas, 23; 70/Meâric, 32; 79/Nâziât, 31; 87/A’lâ, 4.
C- (Emânete ve Verilen Söze) İhânet ile İlgili “Hâne” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 16 Yerde): 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 105, 107, 107; 5/Mâide, 13; 8/Enfâl, 27, 27, 58, 58, 71, 71; 12/Yusuf, 52, 52; 22/Hacc, 38; 40/Mü’min, 19; 66/Tahrîm, 19.
D- Emânet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
Emânetler Ehillerine Verilmelidir: 4/Nisâ, 58.
Emâneti Sahibine Vermek: 2/Bakara, 283.
Emânetlere Riâyet Etmek: 3/Âl-i İmrân, 75-76; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72-73; 70/Meâric, 32.
Emânet Sorumluluğunun Ağırlığı: 33/Ahzâb, 72.
İnsanın Allah’ın Emânetine Tâ-lip Olması: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
E- İhânet (Hâinlik) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Hâinlik Edenler: 3/Âl-i İmrân, 161; 4/Nisâ, 107.
Allah’a ve Rasûlüne Hâinlik Etmek: 8/Enfâl, 27.
Antlaşmalarına Hâinlik Edenler: 8/Enfâl, 58.
F- Ahidle İlgili Ayet-i Kerimeler:
Ahde Vefâ (Verilen Sözü Yerine Getirmek): Bakara, 177; Al-i İmran, 77; Maide, 1; Ra’d, 20; İsra, 34;
a- Mü’minun, 8; Ahzab, 1; Meâric, 32.
b- Allah’a Karşı Verilen Sözü Yerine Getirmek: Bakara, 100; Al-i İmran, 76; Maide, 1, 7; En’am, 152; Ra’d, 19-20, 25; Nahl, 91, 95; Mü’minun, 8; Feth, 10.
c- Mûnâfıklar, Sözlerinde Durmazlar: Tevbe, 75-78.
d- Mîsak: Bakara, 27, 63, 83, 84, 93; Al-i İmran, 81, 187; Nisa, 21, 90, 92, 154, 155; Maide, 7, 12, 13, 14, 70; A’raf, 169; Enfal, 72; Ra’d, 20, 25; Ahzab, 7; Hadid, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 92 (Y. Kerimoğlu), c. 2, 94-95 (Emin), c. 3, s. 99 (İhânet), c. 6, s. 328-329 (Vedîa)
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV. Y. c. 11, s. 81-84
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 436-446
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 163-166
5. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 488-489
6. Kur’an’da Siyasi Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 28-30
7. Kur’an Işığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y. s. 304-307
8. Elmalılı Tefsirinde Kavramlar, s. 110
9. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y. s. 185-187
10. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 117-118
11. Verdiği Sözde Duranlar, Osman Karabulut, Şems Y.
12. Emânet Kavramı, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 72, Mart 97, s. 44-47
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 135 -
Kavram no 38
Görevlerimiz 7
Toplumsal Görevler
Bk. Güzel Söz; Katılık- Yumuşaklık; Sanat
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE
NEHY-İANİ’L-MÜNKER
• Emr-i Bi’l-Ma’rû ve Nehy-i Ani’l-Münker; Anlam ve Mâhiyeti
• Ma’rûf Nedir?
• Münker Nedir?
• Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
• Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
• Tebliğ; Sanat ve Tebliğ
• Dâvet; Hakka Çağrı ve Dâî/Dâvetçi
• Vaaz, Nasihat ve İrşad
• Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
• Sözü, İnsanları Allah’a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
• Dâvet ve Tebliğ Usûlü
• Emr-i Bi’l-Ma’rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
• İyiliği Emredip Kendini Unutmak
• Birr (İyilik): Tanımı ve mâhiyeti
• Birr’in Sosyal Hayata Yansıması
• Başkalarına Birr’i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
• Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
• Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
• Peygamberlerin ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
• İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 630
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 631
630] 3/Âl-i İmrân, 104
631] 3/Âl-i İmrân, 110
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l - Münker; Anlam ve Mâhiyeti
Emr-i bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker; İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklayıp ondan alıkoyma demektir.
Ma’rûf, şerîatın emrettiği; münker de, şerîatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir. 632
Yani ma’rûfu emretmek, iman ve itaate çağırmak; münkerden nehyetmek de, küfür ve Allah’a başkaldırmaya karşı durmaktır. 633
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”634 buyurulmaktadır. Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir. 635
Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz.” 636
Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.’’ 637
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duânız kabul edilmez.”638 Şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir: “...Onlar, (İsrâiloğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi...”639 Yine başkâ âyetlerde müşriklerden başka, mü’minlerin karşısında münkeri emreden, ma’rûfu yasaklayan, böylelikle Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir. 640
Hz. Peygamber’in çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin birer çoban
632] Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118
633] Kadı Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/232
634] 3/Âl-i İmrân, 104
635] Elmalılı, a.g.e., II/1155
636] 3/Âl-i İmrân, 110
637] Müslim, İman 78; Tirmizî Fiten 1I; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
638] Ebû Dâvûd, Melâhim 16; Tirmizî, Fiten 9; Ahmed bin Hanbel, V/388
639] 5/Mâide, 78-79
640] bk. 9/Tevbe, 67
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 137 -
olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu, mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir.
Bir toplumda ma’rûfu emreden, kötülükten menedenler olmazsa giderek münker olan işler birer kural haline, bir yaşama biçimi haline gelirler. Şeytanlar hak ile bâtılı karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara Allah’ı unuttururlar. Böyle bir toplumda müslümanın tavrını yine âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu buyruğunda bulmak mümkündür:
“Sizde iki sarhoşluk ortaya çıkmadıkça Allah tarafından gelen hak din üzere devam edersiniz: Cehâlet sarhoşluğu ve dünyaya aşırı düşkünlük. Siz iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah yolunda cihad ederken içinizde dünya sevgisi oluşuverince iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Allah yolunda cihadı bırakırsınız. O gün Kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar Ensâr ve Muhâcirlerden İslâm’a ilk giren kimseler gibidirler’’641; “İyileriniz zâlimlerinize yardakçılık eder; fıkıh kötülerinizin, saltanat da küçüklerinizin eline geçer. İşte o zaman fitnenin hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz”642; ‘’(Bu durumda ise) açık günahlar herkese zarar verir, kötüler iyilere Mûsâllat olur, iyilerin de kalbi mühürlenir, lânetlenirler. Fitne günlerinde ise sabırlı olmak ateşi kor halinde elde tutmak gibidir.” 643
Ma’rûfun emredilmeyip, münkerden alıkonulmayan toplumların nasıl helâk edildiği, nasıl Allah’ın azâbının onları kuşattığı Kur’ân-ı Kerîm’de hemen her sûrede zikredilmektedir.644 İslâm bilginleri, bir şeyden korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek ve ona katılmak anlamına geldiğini; asıl faydası olan korkunun Allah’tan korkmak olduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; ancak göz göre göre tâkat dışı belâya atılmanın da câiz olmadığını söylemişlerdir. 645
İnsanlar için en hayırlı topluluk olan İslâm ümmetinin bireyleri birbirlerinin bütün dertleriyle ilgilenen kişilerden meydana gelir. Hâlbuki diğer bütün dinlerde iyilik ve kötülük her ferdin kendi sorunudur. Meselâ mevcut Tevrat’ta, “Rab, Kabil’e sordu: ‘kardeşin nerede?’ O da, ‘Bilmem, ben kardeşimin bekçisi miyim?” gibi bir ifâde vardır. 646
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst edebilirler, kavram ve değer kargaşasına yolaçarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana ilke her müslümanın âhirette hesap vereceğini bilmesi şuurudur. Toplumlar genelde ikiye ayrılırlar: Ma’rûf toplumlar, münker toplumlar. Münker toplumlar oluşmuş veya oluşmakta iken, müslümanların ma’siyete, münkere, tâğuta itaatten kaçınmaları farzdır.647 Yani müslümanların her münker toplumunu ma’rûf toplum, İslâm hükümlerinin yaşandığı toplum
641] Bezzâr, Mecmau’z Zevâid, VII/271
642] A.g.e., VII/286
643] Kenzü’l-Ummâl, II/68-78
644] Meselâ bk. 7/A’râf, 163 vd.
645] Kenzü’l Ummâl, II/141 vd.
646] Tevrat, Tekvin, 4/9
647] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/144
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haline getirmeleri fârz kılınmıştır. Çağdaş demokratik laik toplumlar dini sadece Allah’la kul arasında bir mesele olarak görürler ve İslâm’ın ma’rûf - münker ilkesinin sadece ahlâkî bir mesele olduğunu iddiâ ederler. Hâlbuki hayatın bütün yönlerini Allah ve Rasûlunün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak ve münker toplumları İslâmî toplum haline dönüştürmekle görevli olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple müslümanların her zaman ma’rûfu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz; karşılarına münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır. İşte bu noktada müslümanlar için şu buyruk geçerlidir: “Ey iman edenler siz kendinize bakın; hidâyette/doğru yolda iseniz dalâlette olanlar/sapıtanlar size zarar veremezler”648 Çağdâş toplumla, müslümanın çelişkisi onun, ancak Allah’a ve Rasûlüne itaat edeceği gerçeğinden dolayı İslâmî bir devleti gerçekleştirmesini zorunlu kılar. Bir yandan bu yolda çalışırken öte yandan münkerlerle mücâdele kesintiye uğramaz, ma’rûfun emredilmesinden geri kalınmaz. Bu nokta şunun için önemlidir: Ma’rûf, ne salt ahlâkçılık demektir, ne de İslâm’ın ana ilkelerinin yerine insan haklarının geçirilmesidir. Ma’rûf, tek kelimeyle İslâm’ın kendisidir. Münker de, aslı itibarıyla veya ahlâkî açıdan sadece kötü şeyler değil, tam anlamıyla İslâm’ın yasakladığı her şeydir. Yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yasayan müslümanlar için değişmeyen ölçü budur. Bunun tek yöntemi de Rasûlullah’ın sünnetidir. “Size peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz...” 649
Gerçek ma’rûf-münker görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır.650 Bazı insanlar her devirde, Rasûle itaati söylerler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler. İşte şu ayet-i kerimede onlar uyarılmaktadır: “Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?”651 İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının ateşten makaslarla kesileceği haberi verilmiştir. 652
İkincisi, Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir. 653
Sonuçta ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi, sadece bir fetvâ olayı değil; aile, hukuk, siyaset ve ekonominin her zaman içiçe geçmiş bir şekilde şerîatın gerekleri doğrultusunda savunulması ve yaşanması demektir. Bu, sistemli bir dâvet çalışmasını gerektirir. İslâm’ın ilk yayılışı da böyle olmuştur. İslâm’ın hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab’a karşı veya müşriklere ve diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli dâvet metodu Rasûlullah’ın sünnetidir. Bunu ancak Rasûlullah’ın sünnetiyle açıklayabiliriz. Yoksa basit bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir muhtesib (emr-i bi’l-ma’rufla ilgili hisbe teşkilâtında görevli) gibi davranarak değil. “Dirilerin ölüsü” olarak kalmak isteyen, yani eliyle, diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse ne kötüdür... Tevrat’ta: “Kişi iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir” denilerek İslâmî hareket ve ahlâk saptırılmış, dinin esası tahrif edilmiştir. O sebeple Allah katında din olarak yalnız İslâm geçerlidir.
648] 5/Mâide, 105
649] 59/Haşr, 7
650] Bk. 2/Bakara, 44
651] 2/Bakara, 44
652] İbn Kesir, I/8
653] 16/Nahl, 125; 20/Tâhâ, 43
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 139 -
Öte yandan, İslâm toplumlarında ise ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanmasında ictihâda giren konularda uyarıcılık yapılmaz. Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz kesilen hayvanın etini yiyen bir Şâfiîye, “Bu yediklerin haramdır” şeklinde bir uyarıda bulunamaz; zira bunlar Şâfiî’ye göre helâldir. İşte emri bi’l-mâ’rûf nehyi ani’l-münkeri herkesin yapamamasından kasıt budur. Ancak, herkesin bildiği büyük-küçük günahlar, dinin kesin yasaklamaları hakkında herkes bu görevi yerine getirir.654 Fakat Şâfiîler, besmelesiz kesilen hayvanların etini yemek isteyen Hanefilere ikazda bulunabilir. Gerek Allah hakları, gerekse kul hakları olsun bütün ma’rûf ve münkerlerde önce sözlü, sonra fiilî uygulama esastır. Mu’tezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde sözle veya fiille uyarıcılığı kabul ederken; bunu da ancak imamın yapabileceğini, fertlerin karışamayacağını savunmuştur.
Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır: “Biz Allah’ın Rasûlune ‘Ey Allah’ın Rasûlü, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?’ diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Siz iyiliğin tamamını işlemeseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız”655 Hz. Lokman’ın oğluna öğüdü her zaman ve mekânda uyarıcının hâlini beyan eder: “Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir.” 656
Ma’rûf Nedir?
‘Ma’ruf’, ‘arafe’ fiilinden türemiştir ve ‘ma’rifet’ kavramıyla yakından ilgilidir. ‘Arafe’; herhangi bir şeyi görünümüne bakarak duyularla kavramak, eserini düşünerek onu demektir ki ‘inkâr’ın karşıtıdır. Ma’rifet ve irfan, bir şeyi derinden derine düşünerek idrak etmek, anlamak olduğuna göre, ‘ma’rûf’; derinlemesine düşünen aklın ve İslâm’ın (şeriatın) güzel gördüğü, güzelliği anlaşılıp kabul edilmiş fiil, söz ve davranışlardır.
Şeriat (İslâm) fiillerin ve davranışların bir kısmını güzel bir kısmını kötü saymıştır. Çirkin olan şeyleri haram, güzel olan şeyleri ise helâl (mubah) olarak değerlendirmiştir. Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler, neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selim akıl’ sahibidirler. Ancak insan aklı bütün ma’rûf olan şeyleri mutlak manada kavraması mümkün olmadığı için Kur’an, neyin iyi neyin kötü olduğunu haber vermiştir.
‘Ma’rûf’ diye bilinen güzel davranışlar ve fiiller, insanlar arasında uzun süre yaşayarak ‘örf/urf’ haline gelirler. İyi düşünen akıl sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanırlar ve onları yaşatırlar. Bu yüzden peygamberler halk arasında yaşayan güzel ‘örfleri’ olduğu gibi bırakmışlar, kandırmamışlardır. İslâm hukukunda ‘örf’ bir delildir.
İşte ‘ma’rûf’, böylesine iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen, faydası görülen, akıllı insanlarca hoş görülen söz, davranış ve geleneklerin tümüdür. Bu bir anlamda Hak kavramının bir başka ifadesidir. Ma’rûf, yalnızca bir ahlâk kavramı değildir. Yani yalnızca davranışları nitelendirmek için kullanılmaz.
654] İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d-Din, Emri Bi’l-Mâ’ruf ve Nehyi Ani’l-Münker bölümü
655] Taberânî
656] 31/Lokman, 17; Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberlerin insanları dâvet ettiği hidâyet aynı zamanda ‘ma’rûf’ olan bir şeydir. Peygamberlerin insanları sakındırdıkları dalâlet ise aynı zamanda bir ‘münker’dir.
Ma’rûf ve onun zıddı olan münker insan hayatının her sahasını kapsar. Ma’rûf, Peygamberimizin uygulamasını emrettiği, şeriatın ve selim aklın ölçülerine uygun, hayatın her alanını kuşatan Allah’ın rızâsıdır. Münker ise tam bunun zıddıdır. Birçok İslâm âlimi ‘ma’rûf’u, İslâm’ın emrettikleri, münkeri ise, Allah’ı inkâr ve O’nun yasakladıkları şeklinde anlamışlardır. Ma’rûfa uymak; Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymak; münker de bunun karşıtıdır.
İslâm’ın getirdiği şeriat; her emri, ilkesi ve prensibiyle ma’rûf, ona aykırı her türlü anlayış, fiil, gelenek ve yönetim tarzı münkerdir. Bu gibi tanımlar ma’rûfun genel tanımı içerisindedir. Şüphesiz Hak din olan İslâm her açıdan ma’rûftur. Onun ilkeleri, prensipleri, haram ve helâl ölçüleri güzeldir. Ancak, ma’rûf kavramı bir değişkenlik anlamını da içerisine almaktadır. İnsanların toplum hayatında, zamanın akışı içerisinde güzel gördükleri, ‘örf’ haline getirdikleri fiiller ve davranışlar, İslâm’a da aykırı değilse, din onu tavsiye ediyor. Hatta birçok problemin çözümünde ona baş vurulması gerektiğini öğütlüyor. Kur’an, bu şekilde birçok davranış biçimi hakkında belli bir ölçü koymamış ve bunları ‘ma’rûfla yapın’ demiştir. Meselâ babaların çocuklarını bakıp yetiştirmeleri ‘ma’rûf’a uygun olarak istenir. Buradaki ‘ma’rûf’ elbette zamanın şartlarına, içinde bulunulan duruma ve eldeki imkânlara uygun olan demektir.
Ma’rûfun değişmezleri veya evrensel ilkeleri vahiy tarafından verilir; ancak detay ve alt ayrımlar akla, zamanın gelişimine bırakılır. İnsan zihni ve aklı gayret göstererek akla ve İslâm’ın ilkelerine aykırı olmayan ma’rûfları bulmaya çalışacaktır. Kur’ân-ı Kerim, ‘ma’rûf’un emredilmesini istemektedir. “Sizden, hayra çağıran, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” 657
İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet (topluluk) ma’rufu emredenlerdir.658 Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler (dostudurlar). O yüzden onlar birbirlerine ma’rûfu emrederler.659 İyi insanlar yeryüzünde iktidar sahibi olurlarsa; iyiliği (ma’rufu) emrederler, münkerden sakındırırlar.660 Peygamberimiz buyuruyor ki: “Nefsimi kudret elinde tutan ve Zat’a (Allah’a) yemin olsun ki, ya ma’rufu emreder ve münkerden sakındırırsınız veya Allah’ın kendi katından genel bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duânız kabul edilmez.” 661
Şüphesiz ki ma’rûfu emretmek amacına göre, uygun bir ortamda, uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde ve sonuç almak üzere yapılmalıdır. 662
Arapça’da “aklın ve dinin hoş gördüğü şey, ihsan, iyilik” anlamına gelen ma’rûf kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 30’a yakın yerde kullanılmıştır. Kullanımın tamamına yakın bir kısmında harfi tarif almış olarak, “el-ma’rûf” şeklindedir.
657] 3/Âl-i İmrân, 104
658] 3/Âl-i İmrân, 110
659] 9/Tevbe, 71
660] 22/Hacc, 41
661] Tirmizî, Fiten 9, Hadis no: 2169
662] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 384-385
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 141 -
Anlaşılıyor ki, kullanım sırasında sıradan kimi örf olan şeyler değil, çerçevesi ve içeriği ile belli ve belirgin bir kavram ifade edilmektedir. Bu kavramın mâhiyetini Kur’an-ı Kerim, bize, apaçık bir biçimde bildirir. Nitekim; “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”663; “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.”664; “(Onlar) ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları ümmî nebi olan O Rasûl’e uyanlardır. O kendilerine ma’rûfu emrediyor, onları kötülükten nehyediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerindeki ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. İşte, O’na iman edenler, O’nu tazim edenler, O’na yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen Nur’a tâbi olanlar var ya, onlar selâmete erenlerin ta kendileridir.”665 anlamındaki âyet-i kerimeler, birarada alındığında, ma’rûfu tanımamıza imkân sağlayıcı bir aydınlık getirmektedir. Buna göre ma’rûf, insanlara peygamberler eliyle getirilen ve her peygamberin gelişiyle birlikte bir bölümü de değişebilen, insanları birleştirici ve ateşten kurtarıcı günlük uygulamalar bütünüdür. Öyle ki, inanmış olmak bile (burada kitap ehli anılarak belirtiliyor), ancak ma’rûfa uymak ve onu emretmekle mümkün görünüyor. Gerçekten de, Tevbe suresinin 71 ve 112. âyetlerinde müminlere has davranışlar olarak namaz, zekât, Allah ve Rasûlüne itaat, tevbe, ibâdet, hamd, seyahat, rükû ve secdeyle birlikte ma’rûfun emredilmesi ve kötülüğün nehyi de zikredilmekte; Hz. Lokman’ın oğluna olan nasihatındaysa, bu uygulama namazla birlikte anılmaktadır.666 A’râf sûresinin 199. âyetinde kolaylığı tutma ve câhillerden yüz çevirmeyle birlikte anılan ma’rûfu emretmek, “Eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar verirsek, onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, ma’rûfu emreder, kötülükten nehyederler; bütün işler Allah’a dönecektir.” 667 anlamındaki âyette hâkimiyet durumundaki üç temel uygulamadan biri olarak anılacak ölçüde önem taşımaktadır.
Nitekim, Allah’ın Rasûlü de, İslâm dininin sekiz esası olarak, “Şirk/ortak koşmaksızın Allah’a ibâdet, namaz, zekât, oruç, hac, ma’rûfu emredip münkerden nehyetmek ve cihad”ı sayar (bu, Bezzâr rivâyeti olup; Hâkim, sekizinci sırada cihad yerine “ev halkına selâm”ı zikreder) ve bunlardan birini terkedenin dininin bir parçasını terkettiği hüsranda olduğu ve tümünü bırakanın da İslâm’a sırt dönmüş olacağı haberini verir.668 “küçüğümüze şefkat, büyüğümüze saygı göstermeyen, ma’rûfu emretmeyen ve kötülükten sakındırmayan bizden değildir” buyurularak, konunun önemi vurgulanır. Ma’rûfun emir ve kötülüğün nehy edilmesinin terkinin duâların kabulüne engel olacağı,669 bunun Yüce Allah’ın cezâ göndermesine yol açacağı ve duâların kabulünü önleyeceği670 hususları da, yine Peygamberimiz Efendimizin bildirdikleri arasındadır.
663] 3/Âl-i İmrân, 104
664] 3/Âl-i İmrân, 110
665] 7/A’râf, 157
666] 31/Lokman, 17
667] 22/Hacc, 41
668] el-Münzirî, Terğîb ve Terhîb, Terc. A. Muhtar Büyükçınar, A. Arpa, D. Pusmaz, A. Yücel İyiliği emir ve kötülükten nehiy bölümü 28 Sayılı Hadis; Tirmizi’de, Birr ve Sıla 13
669] İbn Mâce, Fiten 20
670] Tirmizi, Fiten, 9
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ma’rûfun emri ve münkerin nehyi, farzlar arasında zikredilmiş ve özellikle Mu’tezile olaya çok büyük bir önem atfederek, onu, dinin beş esası arasına almıştır. Şu var ki, sünnilikte gerek ma’rûf ve gerekse münkerin şer’an öğretilmiş ve tasrih edilmiş olmasının gerektiğine inanılırken; Mu’tezile, belirleyici öğenin akıl olduğu görüşünde bulunmuş671 Şia ise, belirlemenin hem şer’an, hem aklen olabileceği kanaatini öne sürmüştür. 672
Münker Nedir?
Münker, ‘nekr’ kökünden türemiş bir kavramdır. ‘Nekr’ sözlükte, tanımamak, tanınmazlığa itmek demektir. Bunun da aslı, kalbin tasavvur edemediği (anlamadığı, hayal edemediği) şeyi reddetmesidir. Dil ile bir şeyi inkâr etmektir ki, bunun anlamı kalbiyle o şeyi reddetmek demektir. Yahut da kalp ile bir şeyin özelliği bilinir ama dil ile inkâr edilir, bilinmezlikten gelinir. Buna yalancılık da denilir. “Onlar, Allah’ın ni’metini bilmektedirler. Sonra da o nimetlere münkir olmaktadırlar (inkâr etmektedirler); onların çoğu küfre sapanlardır.”673 âyetinde bu anlamdadır. ‘Münker’, tanınmayan, inkâr edilen, çirkin, akla uymayan, reddedilen şey demektir. İslâm literatüründe ‘münker’, iyi ve güzel olan şeyleri görmezlikten gelme, tanımama tutumudur. Din dilinde bazı hareketlerin ‘münker’ diye nitelendirilmesi, onların din tarafından tanınmaması, kabul edilmemesi demektir.
Münker, sağlam aklın çirkin dediği, güzel olup olmadığı konusunda şüphe duyduğu fiillerdir. Daha kısa bir tanımla şöyle söylenebilir: İslâm’ın ve akl-ı selimin (sağlam aklın) hoş görmediği şeydir. Aynı kökten gelen inkâr, ‘irfan’ın karşıtıdır. Münkerin karşıtı ise ‘ma’rûf’tur. ‘Ma’rûf’ nasıl ki, sağlam aklın ve şeriatın (İslâm’ın) güzel saydığı şey ise, ‘münker’ de tam bunun zıddıdır. Bu açıdan, İslâm’ın haram ve mekruh dediği bütün hükümler münker kapsamına girmektedir.
Kur’an’da münker olan davranışların ve fiillerin daha kötülerini belirtmek için de ‘fahşâ’ kelimesi kullanılır. Allah, Kur’an’da kâfirler hakkında ‘münkirler’ sözünü kullanıyor. Kâfirler, Peygamberleri ve onlarla gelen vahyi tanımamazlıktan gelip inkâr edenlerdir. Gelen vahyin ve âyetlerin Allah’a ait olduğunu tanımak istememektedirler. 674
Din, Münkerleri Hoş Görmez: Münker olan fiilleri ve işleri ne Din hoş görmektedir, ne de iyi düşünebilen bir akıl. Münkerleri, sağlam bir kamu vicdanı da hoş görmez. Insanlara şer kazandıran, onları günaha sürükleyen her davranış bir münkerdir. Bir toplumun sağlıklı ve mutlu olmasının ölçüsü ma’rûfların fazla, münkerlerin az olmasıdır. Ma’rûf üzerinde olan toplumlar ‘hayr’dadırlar. Münkerleri işlemeye devam eden kişiler ve toplumlar da ‘şer’dedirler.
Kişi ‘münker’e karşı devamlı dikkatli olmalıdır. Bir insan münkeri işlemeye devam ederse, onu bir kural, terkedilmesi zor bir adet haline getirir. Insan, şeytanın aldatmalarıyla yüzyüze geldiği için, her an ‘münker’e sapabilir. Bu bakımdan insanın, devamlı ‘ma’ruf’ işlerle meşgul olması, toplumda herkesin münkerlerle
671] N. Çağatay, İ A. Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, 112
672] Kâşif’ul-Gıta, Caferî Mezhebi, terc. A. Gölpınarlı, 69; Zübeyr Yetik, Şamilİsl Ans Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
673] 16/Nahl, 83
674] 23/Mü’minûn, 69
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 143 -
mücâdele etmesi gerekir.
Kur’an, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size hep münkeri emreder” diyor.675 Münkerden en iyi sakınmanın yollarından biri de namaz kılmaktır. “...Çünkü namaz münkerden ve fahşâdan alıkor.”676 Münkerle mücâdele İslâm’ın önemli emirlerinden birisidir. Mü’min olan kimseler, devamlı iyiliği (ma’rufu) emreder, kötülükten (münkerden) sakındırırlar.677 Şu âyette Allah (c.c.) mü’minleri her türlü münkerden sakındırıyor: “Şüphe yok ki Allah, adâleti, ihsanı, yakınlara infak etmeyi emreder, fahşâdan (çirkin utanmazlıklardan), münker ve zorbalıktan sizi sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.”678 Münkerden alıkoymak, toplumda İslâmî ahlâkın kökleşmesi, insanların güzelliklere kavuşması ve çirkinlikleri terk etmesi, kötülüklerin azalması için son derece önemlidir. Bir toplumda münker işlemek adet (bir anlamda örf) haline gelmişse, o toplum artık sağlıklı düşünemiyor, hasta demektir. Bundan dolayı müslümanlardan bir cemaat, en güzel yöntemleri kullanarak münker olan işlerle mücadele etmelidir.
Münker, hadis ilminde de kullanılan bir terimdir. ‘Münker hadis’, zayıf bir râvinin güvenilir (sika) râvilerin rivâyetine zıt olarak rivâyet ettiği hadistir. Yani, tek kanaldan gelen hadis, ya metninde (sözlerinde) ya da senedinde (râviler zincirinde) sağlam râvilerin rivâyetine zıddır. Böyle bir hadis elbette zayıf bir hadistir ve güvenilmez.
Münker, aynı zamanda hadislerde adı geçen bir meleğin adıdır. Ölü mezara konulduğu zaman iki melek gelir ve ölüye diniyle ilgili sorular sorar.679 Bir başka hadiste ise, ölü kabre konulduğu zaman adları ‘Münker ve Nekir’ denilen iki melek gelip ona diniyle ilgili sorular soracaktır.680Bunlara ‘Münker ve Nekir’ denilmesinin sebebi, ikisinin de bilmediğimiz, tanımadığımız bir şekilde olmaları sebebiyledir. (Allahu a’lem). 681
Tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü; İslâm şerîatının yasakladığı ve selîm aklın çirkin gördüğü her şey anlamına gelen münker, İslâm’da yasaklanan haram ve mekruh fiilleri kapsamına alır. “İnkâr edilen, karşı çıkılan, reddedilen” anlamlarına gelir. Münkerin zıddı olan marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir. Kur’an-ı Kerim’de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için “fahşâ” terimi kullanılır. Fahşâ; çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili aşırı günahlar demektir. Türkçede “fuhşiyât” bu anlamı ifade eder. Bunlar insanların en çirkin halleridir.
İnsanoğlu ne zaman münkeri nehyetmeyi bırakırsa, Allah’ın şu ayette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar. “Kim, şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder.” 682
Kur’an, Allah’ın münkeri nehyettiğini açık bir dille belirtir: “Şüphesiz Allah
675] 24/Nûr, 21
676] 29/Ankebût, 45
677] 3/Âl-i Imran, 104, 110, 114; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41
678] 16/Nahl, 90
679] Müslim, Cennet 70, Hadis no: 2870; Buhârî, Cenâiz 68 ve 87; Nesâî, Cenâiz 110, 4/79
680] Tirmizî, Cenâiz 70, Hadis no: 1071
681] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 452-454
682] 24/Nûr, 21
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
adâleti, ihsanı, yakın hısımlara sılayı ve muhtaç oldukları şeyleri onlara vermeyi emreder. Fuhşiyâtı, (Kur’an ve Sünnette karşı çıkılan) münkeri ve serkeşliği nehyeder. Üzerinde düşünüp, amel etmeniz için size bu şekilde öğüt verir.” 683
Hz. Ebû Bekir okuduğu bir hutbede, şu âyet-i kerîmenin yanlış yorumlandığını söyler: “Ey iman edenler! Kendinizi ıslâh etmeniz üzerinize bir borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu şaşıranlar size zarar vermez.”684 Hâlbuki ben Rasûlüllah’tan şunları dinledim: “Günahlar işleyen bir kavmin içinde o günahları yasaklayan güç ve kuvvette bulunan bir kimse varsa, buna rağmen yasaklamazsa, Cenab-ı Hakk'ın nezdinden gelen ve bütün onları kapsayan bir azabın gelmesi pek yakındır.” 685
İslâm toplumunun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu halinin devamım sağlamak için “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” esasını getirmiştir. Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de tabii olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda kendiliğinden iyilikler güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı bulamaz.
Mü’minlerin nitelikleri bir âyette şöyle belirlenir: “İman eden erkek ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten ise nehyederler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir.”686 Başka bir âyette, tarihte İsrâiloğullarının, işlemekte oldukları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmaları, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzünden lânete uğradıkları bildirilir. 687
Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Rasûlüllah (s.a.s). şöyle belirlemiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.”688 Hz. Ali’nin şöyle dediği nakledilir: İlk yenik düşeceğiniz cihad, elinizle yapacağınız cihattır. Sonra dilinizle yapacağınız cihad da yenik düşeceksiniz, sonra da kalbinizle yapacağınızda... Sonra kalb iyiyi iyi olarak bilmediği; kötüyü kötü görmediği zaman alçalır, alt üst olur.” 689
İslâm toplumunda bir kötülüğe karşı gelmeyi gerektiren şartlar şunlardır:
1) Fiil gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, iş ve hareketin İslâm nazarında sakıncalı ve kötü olmasıdır. Münker terimi, ma’siyet teriminden daha kapsamlıdır. Şöyle ki; bir kimse, bir çocuğun veya akıl hastasının içki içtiğini görse, buna engel olmaya çalışması gerekir. Yine bir akıl hastası başka bir akıl hastası ile cinsel ilişki halinde görülse men edilir. Hâlbuki bu fiiller çocuk veya akıl hastası için ma’siyet değildir. Münker, büyük günahlara hâs bir terim de değildir. Bu yüzden, umûmî banyoda avret yerini açmak, kimsenin bulunmadığı yerde yabancı bir kadınla yalnız kalmak veya ona ısrarla bakmak gibi küçük günahların
683] 16/Nahl, 90
684] 5/Mâide, 105
685] İmam Gazâlî, İhyâû Ulümi’d-Dîn, Terc. Ali Arslan, İstanbul 1972, V, 325, 326
686] 9/Tevbe, 71
687] 5/Mâide, 78, 79
688] Müslim, İman, 20
689] el-Gazâlî, a.g.e., V, 345
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 145 -
hepsi de münkerdir.
2) Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması gerekir. Evinde her hangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı tutan bir kimsenin ma’siyetini öğrenmek için gizlice gözetlemek ve baskın yapmak câiz olmadığı gibi, başkalarının günahlarını anlatmak da câiz değildir.
Hz. Ömer, devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda görmüştü. Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah’a isyan etmişsem, sen üç yönden Allah’a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz. Ömer “onlar nelerdir?” diye sorunca şu cevabı verir: Allah Teâlâ, “Tecessüs etmeyin.”690 buyurmuştur. Hâlbuki sen tecessüs ettin. Allah Teâlâ “İyilik, evlere arkalarından girmek değildir.”691 buyurmuşken, sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.”692 buyuruyor. Bu savunma karşısında Hz. Ömer, ceza uygulamamış, ancak tevbe etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer minberde hutbe okurken Ashâb-ı kiramla istişâre amacıyla, devlet başkanı veya hâkimin münkeri bizzat görmesi halinde, şâhit aramaksızın ceza uygulayıp uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali, böyle bir durumda da iki âdil şâhidin gerekli olduğuna işaret etmiştir. 693
3) Münkerin ictihâda dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Meselâ; Hanefi mezhebinden olan bir kimse, “keler” veya “sırtlan” eti yahut besmelesiz kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şâfiî’ye; “Sen niçin bunları yiyorsun? Bunlar haramdır” diye müdâhale edemez. Çünkü bu sayılanlar Şâfiîlere göre helâldir. Yine, Şâfiî mezhebine mensup bir kimsenin zevi’l-erham denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf’asıyla aldığı bir evde oturan bir Hanefîye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
Kötülüğe engel olmanın dereceleri:
1) Kötülüğü târif ve tanıtmak. Kişi bazen bilgisizlik yüzünden kötü şeyleri yapmaya yönelir. Hâlbuki o kötülüğün niteliğini bilse yapmayacaktı. Bu nedenle kötülüğü, azarlamadan iyilikle anlatmak gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmak da, ayıbı açıklamak ve muhatabın kalbine eza vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir: “İnsanoğlu dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik. Bilginler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler” denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek câiz değildir. Kanı, kan veya sidikle yıkayan kimse akıllılardan sayılmaz. Bir kimse, kötülükten menediyorum diyerek, mü’minlere ezâ ederse, daha büyük kötülük yapmış olur.
2) İyilikle nasihat ve Allah’ın azabıyla korkutma gerekir. Bu şekilde öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm, yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz ve fiilleri işleyen kimselere yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna gidilir.
690] 49/Hucurât, 12
691] 2/Bakara, 189
692] 24/Nûr, 27
693] el-Gazâlî, a.g.e., V, 390, 391
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3) Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu metot, irşad ve nasihatla alay eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır. İbrâhim’in (a.s.) puta tapanlara karşı kullandığı şu üslûp buna örnek gösterilebilir: “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz putlarınıza! Siz hiç düşünüp aklınızı kullanmaz mısınız?” 694
İrşad sırasında ağır söz kullanılması gerekirse şu iki hususu gözetmek gerekir:
a) Sert üslûbun kullanılmasına, iyilikle muameleden sonuç alınamaması ve zarûret bulunması hallerinde başvurulur.
b) Bu üslûpta doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve ihtiyaç kadar konuşmak gereklidir.
4) Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi ve haram şeyin telef edilmesi gibi toplum fertleri için yalnız; Kişiyi kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Kişi bundan daha ileri gidemez. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde suç işleyenlere ta’zîr veya had cezalarını uygulamak, idareci ve yöneticilere aittir. Meselâ; şarabı dökmek ve haramı telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi fiiller gerçekte yönetici ve görevlilere aittir. 695
Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf kelimesi toplam 39 yerde geçer. Münker kelimesi ise 18 yerde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf ve münker kelimeleri, dokuz âyette “ma’rûfu emretme ve münkeri nehyetme” anlamına gelen ifâde kalıplarıyla geçmektedir. Bu âyetlerde hangi davranışların ma’rûf, hangilerinin münker olduğu belirtilip bir tahsis yolunan gidilmemesi, ma’rûfun dinin yapılmasını gerekli gördüğü veya tavsiye ettiği, münkerin de bunların zıddı olan söz ve davranışların tamamını kapsadığını göstermektedir. İslâmî kaynaklar, iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi, bu şekilde faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması için gösterilen faâliyeti, Kur’an ve hadislerdeki kullanıma uygun olarak emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker şeklinde formülleştirmişler, Kitap, Sünnet ve icmâa dayanarak bu faâliyetin farz olduğunda birleşmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de da’vet kelimesi 6 âyette geçmekte olup, aynı kökten değişik türevleri 205 defa kullanılmıştır. Dâvet ve türevleri, bu âyetlerde İslâm’a ve İslâmî ilkelerin uygulanmasına çağrı yanında, Allah’a duâ/yakarış,696 insanların yeniden dirilip mahşerde toplanmaları için kabirlerinden çağrılmaları697 gibi değişik mânâlarda kullanılmıştır.
Da’vet kelimesi, terim olarak özellikle “İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı” anlamna gelir. Kur’ân-ı Kerim’de; İslâm’a çağrı,698 imana çağrı,699
694] 21/Enbiyâ, 67
695] el-Gazâlî, Zübdetü İhyâ-i Ulûmiddin, (Terc. Ali Özek), İstanbul 1969, s. 286 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İsl Ans, c. 4, s. 360-362
696] 2/Bakara, 186, 10/Yûnus, 89; 13/Ra’d, 14
697] 30/Rûm, 25
698] 61/Saff, 7
699] 57/Hadîd, 8
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 147 -
Allah yoluna çağrı,700 Allah’ın kitabına çağrı,701 hakka çağrı,702 hayra çağrı,703 kurtuluşa çağrı,704 hayat kaynağına çağrı,705 esenliğe çağrı706 gibi mânâlara gelen ifâdeler, dâvetin İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı hedef alan bir faâliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri müslimlere, hem de müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir. Buna göre tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzâr, tebşîr, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker gibi terimler de sözlük anlamları itibarıyla dâvetten farklı olmakla birlikte, uygulama ve gâyeleri bakımından aynı veya yakın mânâları ifâde etmektedir. Bu sebeple dâvet ve tebliğ başta olmak üzere bu kavramlar, sık sık birbirinin yerine kullanılmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber “Allah’ın dâvetçisi (dâıyallah)” olarak nitelendirilmiş707 ve ona yüklenen dâvet vazifesi “dâvet et (üd’u)” emri yanında “tebliğ et (belliğ)”, “hatırlat (zekkir)”, “ikaz et (enzir)” gibi daha başka kelimelerle de ifade edilmiştir. Ayrıca, pek çok âyette Hz. Peygamber’in görevinin ancak “belâğ” olduğu zikredilmektedir.708 Tebliğ ile aynı kökten olan belâğ lafzı, bütün bu âyetlerde “dâvet” mânâsını ifâde etmekte, öte yandan İslâm dinini yaymanın yegâne yolunun dâvet ve tebliğ olduğunu göstermektedir. İslâm’da savaşın “cihad” diye adlandırılması, savaşın gâyesinin insan öldürüp hükümranlık sağlamak olmayıp, insanları hakka dâvet etmek, onların inançta ve amelde doğruyu bulmaları için gerekli yolları açmaya ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak olduğunu gösterir. Zira cihadın ilk ve en temel safhası dâvet olup, “i’lâ-yı kelimetullah”, yani tevhidi yayma vazfesinin yerine getirilmesinde dâvet imkânının mevcut olması halinde, silâhlı savaşa gerek kalmayacaktır. Nitekim bizzat Hz. Peygamber’in başlattığı ve sonraki dönemde devam ettirilen uygulamaya göre, İslâm ordu kumandanlarının öncelikle düşmanı İslâm’a dâvet etmeleri gerekir.
Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle Hz. Muhammed’in risâletinin bütün insanlığı kapsadığı709 ve sadece İslâm’ın Allah nezdinde geçerli din olduğu710 belirtilmiştir. Yine Kur’an’da Hz. Peygamber’in insanlar üzerinde bir zorba olmadığı711 görevinin irşad, tebliğ ve dâvetten ibâret bulunduğu,712 esâsen ilke olarak dinde zorlamaya başvurulamayacağı, gerçek olanla olmayanın birbirinden ayrıldığı,713 bundan sonra artık iman edip etmemenin insanların kendi istemelerine bağlı bulunduğu714 ifâde edilmiştir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber dâî, beşîr, nezîr gibi sıfatlarla nitelendirilerek onun misyonunun dâvet esasına dayandığı vurgulanmış, özellikle peygamber’in ve genel olarak müslümanların dâvet
700] 16/Nahl, 125
701] 3/Âl-i İmrân, 23
702] 13/Ra’d, 14
703] 3/Âl-i İmrân, 104
704] 40/Mü’min, 41
705] 8/Enfâl, 24
706] 47/Muhammed, 35
707] 46/Ahkaf, 31
708] Meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40
709] meselâ, bk. 7/A’râf, 158; 34/sebe’, 28
710] bk. 3/Âl-i İmrân, 19, 85
711] 88/Ğâşiye, 22
712] 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48
713] 2/Bakara, 256
714] 18/Kehf, 29
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışmalarında uymaları gereken başlıca metotları göstermesi bakımından son derece önem taşıyan bir âyette, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et; onlarla tartışmanı en güzel bir şekilde sürdür.”715 buyurularak dâvetin ıslâha yönelik, barışçı metotlarla yapılması öngörülmüştür.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 716
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 717
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 718
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 719
“Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.” 720
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” 721
“... İyi ve güzel olan şeylerde ve takvâda (yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmada) yardımlaşın.” 722
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı azîz, onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 723
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 724
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 725
715] 16/Nahl, 125
716] 2/Bakara, 44
717] 3/Âl-i İmrân, 104
718] 3/Âl-i İmrân, 110
719] 3/Âl-i İmrân, 159
720] 4/Nisâ, 63
721] 4/Nisâ, 148
722] 5/Mâide, 2
723] 5/Mâide, 54
724] 5/Mâide, 67
725] 5/Maide, 78-79
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 149 -
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zâlimler topluluğu ile oturma.”726
“Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” 727
“(Nûh).... Ben size öğütler veriyorum.” 728
“... Size dürüst ve güvenilir öğütler veriyorum.” 729
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği, yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 730
“Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen câhillerden yüz çevir.” 731
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 732
“Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar).” 733
“...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 734
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.” 735
“Artık sen, sana emrolunanı açıktan açığa bildir ve şirk koşanlardan yüzçevir.” 736
726] 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
727] 6/En’âm, 108
728] 7 Araf 62
729] 7 Araf 68
730] 7/A’râf, 164-165
731] 7/Arâf, 199
732] 9/Tevbe, 67
733] 9/Tevbe, 71
734] 11/Hûd, 88
735] 14/İbrâhim, 24-27
736] 15/Hıcr, 94
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” 737
“Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar sözümü.” 738
“(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz söyleyin.” 739
“Ehline/âilene namazı emret; kendin de ona sabır ile devam et!...” 740
“Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında, vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” 741
“(Önce) En yakın akrabalarını uyar. Sana uyan mü’minlere kanadını indir.” 742
“... Rabbinin yoluna çağırmaya devam et...” 743
“(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle dedi:) ‘Yavrucuğum! Namazı kıl, ma’rûfu/iyiliği emret, münkerden/kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” 744
“Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” 745
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır (onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 746
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” 747
“Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dilediğini onunla doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 748
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
737] 16/Nahl, 125
738] 20/Tâhâ, 25-28
739] 20/Tâhâ, 44
740] 20/Tâhâ, 132
741] 25/Furkan, 72-73
742] 26/Şuarâ, 214-215
743] 28 Kasas 87
744] 31/Lokman, 17
745] 33/Ahzâb, 39
746] 35/Fâtır, 10
747] 39/Zümer, 17-18
748] 39Zümer, 23
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 151 -
yakın bir dost olur.” 749
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.” 750
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.” 751
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriçtir.” 752
Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, hadis-i şeriflerde, müslümanlar içerisinden bir grubun mutlaka bu emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker görevini üstlenmesi gerektiğini, en hayırlı ümmetin vasıflarının bu olduğunu, iyilikleri emredip affetmeyi prensip haline getirip câhillerden uzak durulması gerektiğini, müslümanların erkek ve kadın daima bu görevlerine devam edeceklerini, önceki toplumlarda bu görevi yaşamayanlara lânet edildiğini, gerçek ve doğruların Rabbimizden olduğunu, dileyenin iman edip dileyenin inkar ettiğini, emrolunduğumuz İslâmî hüküm ve bilgileri beyinleri çatlatırcasına duyurmamız gerektiğini, kötülükten sakındıranların kurtulduklarını, bu işi yapmayan ve kötülüklere batıp gidenlerin azaplandırıldığını, kötülük gören kimsenin gücü doğrultusunda eliyle, diliyle değiştirmesi gerektiğini, bunlara gücü yetmeyenin kalbiyle buğzetmesi icap ettiğini, bunun da imanın en zayıf derecesi olduğunu, cihadın el ile, dil ile, kalp ile olabileceğini, cihad fikri ve şuuru olmayan kimsede hardal ağırlığı kadar imanın olmadığını, küfür sayılacak bir işi işlemedikleri sürece müslüman olup İslâmî hükümlerle yöneten idârecileri dinleyip itaat edeceğimizi, geminin alt katındakilerin su almak için üsttekileri rahatsız etmemek için geminin tabanına bir delik açarak bu ihtiyaçlarını gidermelerine üst kattakiler engel olmazlarsa hepsinin birden boğulacaklarını, dine uygun olmayan işler yapan idarecilere engel olmaya çalışanların kurtuluşa ereceklerini, namaz kıldıkları sürece onlara savaş açılamayacağını, kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit insanların topyekün helâk olacaklarını, yollarda oturmamak gerektiğini, oturmak mecbûriyeti varsa yolun hakkı olan gözü haramlardan korumak gerektiğini, selâm almak, kimseye eziyet etmemek, kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmek gerektiğini, haram kılınan bir şeyden başka yönlerden istifade edilebileceğini, en kötü yöneticinin insanlara katı ve kaba davrananlar olduğunu, Allah ve Rasûlünün iyi dediklerini emretmek, kötü dediklerinden sakındırmanın bir vazife olduğunu, yapılmadığı takdirde azâbın gerçekleşeceğini, en faziletli cihadın zâlim hükümdara karşı hakkı söylemek olduğunu, İsrâil oğullarında dinden sapmanın nasıl ve ne şekilde olduğunu, doğru yolda olduğumuz sürece sapıtanların bize zarar veremeyecekleri bildirilir.
Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise bunda tüm müslümanlar ortaktır. Bu işi yaparken de tebliğ metoduna uygun olarak yapılmalı; kibarlık, hoş
749] 41/Fussılet, 33-34
750] 61/Saff, 2-3
751] 62/Cuma, 5
752] 103/Asr, 1-3
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muamele, yumuşak davranış esas olmalıdır. Kötülüğü el ile değiştirmek demek; ona fiilî müdâhalede bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu durum ve konum bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa bunu dili ile söyleyerek yapmalı, büyük fitnelere sebep olmamalıdır. Yine bir tehlike yani kargaşa ve fitne olacaksa kalbiyle o şeyden tiksinsin ve uzak dursun denilmekle tebliğ ve ikaz zaman ve zemine göre ayarlanmalıdır. Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına karşı, bu konuda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir gereklilikdir.
“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.” 753
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.” 754
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli sözü, hakkı haykırmaktır.” 755
Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur? diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 756
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 757
Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler, fakat diğer müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler müslümanlar tarafından müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an ve hadislerden en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş
753] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
754] İbn Mâce, Fiten 12
755] Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
756] Nesâî, Bey’at 37
757] Buhârî, Şirket 6
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 153 -
gibi gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince bunlara engel olunmalıdır.
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 758
“Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler: Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Madem ki vazgeçemiyorsunuz, mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?” diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak, İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular. 759
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” 760
“Size ma’rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz.” 761
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”762 Bu âyeti okuduktan sonra peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 763
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam
758] Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
759] Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114
760] Tirmizi, Fiten 9
761] Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68
762] 5/Mâide, 78-81
763] Ebû Dâvud, Melâhim 17
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 764
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz siz şu âyeti okuyor (fakat, yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”765 Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün insanları gazaba uğratması pek yakındır.” 766
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 767
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz?’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kimseleriz.” 768
“Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?’ Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.” 769
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 770
“Cenâb-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 771
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından
764] Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
765] 5/Mâide, 105
766] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
767] Müsned-i Ahmed, III/120, 231, 239
768] Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
769] Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, h. no: 46; Müslim, Zühd 7, 51, h. no: 51 (2989); Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
770] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
771] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 155 -
kurtulamaz…” 772
“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” 773
“Din nasihattir.” Ashâb sordu: ‘Kim için nasihattir ya Rasûlallah?’ “Allah için, Kitab’ı ve Rasûlü için, müslüman devlet adamları ve bütün müslümanlar için.”774 (Nasihat, öğüt vermek yanında, ihlâslı/samimi olmak anlamına da gelir; burada ikinci anlamdadır.)
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.” 775
“Bir hayırlı işe delâlet eden (vesile olan) kimse için, o hayırlı işi işleyenin sevâbı gibi mükâfat vardır.” 776
“Kim bir hayra ve iyiliğe klavuzluk ederse ona hayrı işleyenin sevabı kadar sevap vardır.” 777
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 778
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” 779
Ebu’l-Abbas Sehl İbn-i Sa’d es-Saidî (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Hayber gazvesi gününde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bu sancağı yarın öyle bir kimseye vereceğim ki Allah, onun eliyle Hayberi fetheder. Hem o kimse Allah’ı ve Rasûlünü sever, Allah ve peygamberi de onu sever.” Bunun üzerine insanlar sancak kime verilecek diye geceyi konuşarak geçirdiler. Sabah olunca sancağın kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna koştular. Peygamber efendimiz: “Ali İbn-i Ebû Talib nerede? Diye sordu. Sahabiler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, o gözlerinden rahatsız’ dediler. Bunun üzerine peygamberimiz: “Ona haber götürecek birini gönderiniz” buyurdular. Ali derhal getirildi. Rasûlullah (s.a.s.) onun gözlerini tükrüğüyle tedâvi edip kendisine duâ etti, hiç ağrı görmemiş gibi oldu. Peygamber sancağı ona verdi. Ali: ‘Yâ Rasûlallah! Onlar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım?’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Yavaş ve sâkin olarak onların yanına var, onları İslâm’a çağır. Uymaları gereken Allah’tan gelen yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin vâsıtanla Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır”
772] Müslim, İmâre 63
773] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
774] Müslim, İman 95; Buhârî, İman 42, Ahkâm 43; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31; Ebû Dâvud, Edeb 59
775] Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhârî, Edebu’l-Müfred, I/245
776] Müslim, İmâre 38; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlm 14
777] Müslim, İmâre 133
778] Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
779] Müslim, Zekât 69
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
buyurdu. 780
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten, yahut hayır ileten, yalancı değildir.” 781
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 782
“Öğretiniz ve kolaylaştırınız.” (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.) 783
“Allah güzeldir, güzelliği sever.” 784
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 785
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 786
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 787
“Kim bana iki bacağı arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 788
“Halkın seviyesine ininiz.” 789
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 790
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu. 791
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 792
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.”793 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 794
780] Buhârî, Fezâilü’s-Sahâbe 9, Müslim; Fezâilü’s-Sahâbe 34
781] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
782] Buhâri, İlim 11; Müslim, Cihad 5, 6
783] Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
784] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
785] Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
786] Buhârî, Edeb 44
787] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
788] et-Tâc, 5/183
789] Ebû Dâvûd, Edeb 20
790] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
791] Tefsir-i Kebir, II/482
792] Tefsir-i Kebir, II/482
793] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
794] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 157 -
Cerir İbn-i Abdullah (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah’a (s.a.s.) namazı her an devam ve duyarlılık üzere kılacağıma, zekâtı hakkıyla vereceğime ve tüm müslümanlara her zaman nasihatte bulunacağıma dair anlaşıp siyasî otoritesini kabul edip bey’at etmiştim/elini sıkmıştım. 795
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olamaz.” 796
Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.) siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 797
Rasûlüllah (s.a.s.) Abdulkays oğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve acele etmeden sabırla hareket etmek.” ?
“Allah kullarına merhametle ve büyük lutfuyla muâmele eder. Bütün işlerde de kolaylık ve yumuşaklık gösterilmesinden memnun olur.” 798
“Allah, kullarına karşı daima kolay ve yumuşak olanı yapar, onlar hakkında yumuşak davranır. Her işte ve tüm kişilere karşı yumuşak davranılmasını sever ve memnun kalır. Katılık ve zorla yapılan başka işlerde vermediği sevâbı, kolaylık gösterilerek yapılan işlere verir.” 799
“Hangi işte kolaylık ve yumuşaklık varsa, o, işi güzelleştirir. Kolaylık ve yumuşaklığın kendisinden çekilip çıkarıldığı her iş ise onu çirkinleştirir.” 800
“Yarım hurmayla da olsa (onu sadaka vererek) kendinizi cehennemden koruyunuz. Bunu da bulamazsanız güzel ve tatlı sözlerle. Güzel söz sadakadır.” 801
“Yumuşak ve kolaylaştırıcı davranmayan kimse bütün hayırlardan mahrum kalmış olur.” 802
“Namazı uzatmak hutbeyi kısaltmak kişinin dini iyi bilip anlayışlı olduğunu gösterir. O halde namazı uzunca kıldırıp hutbeyi kısa kesiniz.” 803
“Bir adam müslüman kardeşine; “ey kâfir” derse bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylendiği gibi ise bu söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.” 804
795] Buhârî, İman 42; Müslim, İman 97
796] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71
797] Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
798] Buhârî, Edeb 35; Müslim, Birr 48
799] Müslim, Birr 77
800] Müslim, Birr 78
801] Buhârî, Edeb 34; Müslim, Zekât 66
802] Müslim, Birr 74
803] Müslim, Cuma 47
804] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman 111
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim bir adamı ‘ey kâfir veya ‘ey Allah’ın düşmanı’ diye çağırırsa ve o kimsede denildiği gibi değilse bu söz söyleyenin kendisine döner.” 805
Bu iki hadis-i şerif müslümana yakışmayan “kâfir” ve “Allah’ın düşmanı” gibi sözlerin söylenemeyeceğini ve bunun büyük bir günah olduğunu bildirir. Câhillik yüzünden ve aşırı kindarlık sebebiyle İslâm düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında olmayan bazı müslümanlar tarihin her döneminde varolagelmiştir.
Gerçekten müslümanın vazifesi bir Müslüman kardeşini işlediği bir hatadan dolayı İslâm toplumundan dışlaması değil, onu kardeşçe ve İslâm âdâbına uygun biçimde uyarıp ikaz etmek, hata ve günahlarından kurtulmasına vesile olmaktır. Peygamberimiz bizden bu hassâsiyete riâyet etmemizi istemiş ve böyle bir hata yapan kimseye o sözün geri döneceğini bilmesi gerektiğini bildirmiştir. Çok tehlikeli olan bu sözden Müslüman daima kaçınmalı ve uzak durmalıdır. Bilerek veya bilmeyerek düşmanlara hizmet etmemelidirler.
Câhillik ve bilgisizliğin yanı sıra bir de bilerek tekfirci olmak durumu vardır ki, bugün yeryüzünde İslâm âleminin durumu meydandadır. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde birbirlerini tevhid inancına çağırmaları, küfür ve şirke düşmelerini engelleyecek esasları ortaya koyarak birbirlerini ikaz ve irşadla doğru öğrenme ve İslâmî eğitim kurumlarını çalıştırmaları ve kardeşlik üzere birbirlerine nasihat etmeleri ve birbirlerini ikaz ederek düzeltmeleri uygun olur.
“Bir mü’min bir mü’min kimseyi kötülemez, lânetlemez, kötü söz söyleyip çirkin davranışlar ortaya koymaz.” 806
“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan kimseler helâk oldular” buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı. 807
Dikkatimiz çekilmek için üç sefer tekrarlanan, dengeli ve ölçülü olmamızı tavsiye eden bu hadis-i şerife göre, edebiyat parçalamak için sözde ileri giden, her türlü farz ve nâfile ibâdetlerde başkalarına farklı davranışlarıyla dikkat çekmek isteyenler, aşırı nezâket ve kibarlık budalası durumuna düşenler, tüm Müslümanlar arasında yalnızlığa itilmiş olur. Böylece İslâm cemaati içinde yalnızlığa itilmiş olmaktan daha büyük bir belâ da düşünülemez. Bu hadisle dinde ve sosyal hayattaki her türlü aşırılıklardan uzak durularak ne sivrilip ne de geri kalarak, göze batan insan durumuna düşmemek öğütleniyor.
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 808
Allah her işte samimiyet ve iyi niyeti esas alır. Hava atmak ve gubuzluk yapmak için konuşmada ağzı evirip çevirmek durumu yasaklanmış ve kişi sığır gibi büyük baş hayvana benzetilmiştir. Güzel konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamalıdır. Konuşurken kendini farklı gösterme ve bilgiçlik taslama İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Göründüğünden başka tavırlar sergilemek münâfıklık alâmeti sayılır. Müslümanlar her halinde Allah’ın rızâsını kazanacak şekilde olmak durumundadır, başka gâye ve maksatlara ulaşmak için
805] Buhârî, Edeb 44; Müslim, İman 112
806] Tirmizî, Birr 48
807] Müslim, İlim, 7
808] Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 159 -
Allah’ın rızâsını terk etmemelidir.
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan kimselerdir.” 809
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s.) iki şeyden birini yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir.” 810
Ebû Vâil Şakık İbn Seleme (r.a.) şöyle demiştir: İbn Mes’ud (r.a.) bize perşembe günleri va’z ederdi. Adamın biri ona: “Ey Abdurrahman, bize her gün va’z etmeni istiyoruz” deyince İbn Mes’ud: “Sizi usandırmamak için her gün va’z etmiyorum. Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) bize usanç gelir endişesiyle ara ara vaaz ettiği gibi ben de size vaazlarımı her gün değil de, böylece haftada bir gün yapıyorum.” 811
Tebliğ
Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma, nihâyete erme, resmî bir yazıyı, kararı halka veya ilgililere duyurma, bildiri, beyanname, mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına çalışma. “Be-le-ğa” fiilinden “tef’îl” bâbında masdardır. Çoğulu “teblîğât”tır. Tebliğ, Kur’an’da “belâğ” kelimesi ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tebliğ masdar, belâğ ise isim olarak onküsur yerde geçmektedirler. Bu kelimelerin ifâde ettiği İlâhî mesajın sahibi Yüce Allah, aracı ve vâsıtası Hz. Muhammed (s.a.s.), muhâtabı ise, insandır.
Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir. Bu gerçeği ifâde eden bir ayetin meâli şöyledir: “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”812 Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilmemiş, diğer peygamberlere de verilmiştir. 813
Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazifelerinde zorlayıcı herhangi bir yola başvurmamışlar, sadece tebliğ vazifelerini yerine getirmişler ve sonucu Allah’a bırakmışlardır: “Peygambere düşen, sadece tebliğ yapmaktır.” 814
Allah’tan aldıkları mesajları, muhatabı olan insanlara tebliğ etmekle görevli olan peygamberler, bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmışlar ve en güzel sabır
809] Tirmizi, Birr 71
810] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
811] Buhârî, İlim 11-12
812] 5/Mâide, 67
813] 7/A ‘râf, 62, 68, 79, 93; 46/Ahkaf, 23
814] 5/Mâide, 99; Bu konu ile ilgili olarak bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 35, 82; 24/Nûr, 54; 29/Ankebût, 18; 36/Yâsîn, 17; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbûn, 12
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örneğini göstermişlerdir. “(Önce) en yakın akrabanı uyar.”815 âyeti nâzil olunca, Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk tebliği, evinde topladığı Abdülmuttaliboğullarına yaptı. Daha sonra Safa tepesine çıkarak halka seslendi ve halk O’nun etrafında toplandı. Onlara, “Şu dağın arkasında düşman var desem, bana inanır mısınız?” diye sorunca, halk, “Evet, sana inanırız. Çünkü senden yalan duymadık” cevabını verdi. “Öyle ise size şiddetli bir azâbı haber veriyorum” deyince, amcası Ebû Leheb hakaret ifâde eden sözler sarfederek, onu susturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tebliğini engellemeye çalışan Ebû Leheb ve hanımı hakkında Tebbet sûresi nâzil oldu. 816
Peygamberler, tebliğ vazifelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Ama hiç bir zaman yollarından sapmamışlar ve dâvâlarında tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli olaylarla doludur. Bu şekilde sabırla davranarak tebliğde bulunmak, insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle Allah’ın yoluna dâvet etmek Allah’ın, Kur’an’a kulak veren her mümine İlâhî bir emridir: “(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” 817
Bu âyette söz konusu olan “hikmet” ve “güzel öğüt”, tebliğ ile ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarını gözönünde bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. “Güzel öğüt” ise, kişinin muhatabını sadece mantıkî ikna metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmasıdır .Bu âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi taleb etmektedir. Buna göre tebliğci, tatlı bir dile sahip olmalı, tebliğde soylu bir davranış göstermeli, cezbedici, akla ve mantığa uygun fikirleri öne sürmeli ve muhatabını en güzel bir şekilde ikna etmeye çalışmalıdır. 818
Kur’an, İlâhî mesajın insanlara ulaştırılması açısından büyük önem taşıyan tebliği “büyük cihad (cihad-ı ekber)” olarak tanımlar: “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kur’an ile) onlara karşı büyük cihâd et.” 819 Bu âyetteki “büyük cihâd”, İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava için bütün imkân ve kaynakları seferber etmek ve Allah’ın adını Yüceltmek için tebliğde bulunmak demektir. Gerçekten de tebliğ suretiyle cihadda bulunmak, düşmana karşı silahla cihadda bulunmaktan daha büyük ve daha üstündür. 820
Tebliğ ile meşgul olanlar, insanlar arasında ayırım yapmadan, genç ihtiyar, kadın erkek, herkese tebliğde bulunmalıdırlar. Ölüm döşeğinde olan insana bile, İslâm tebliğ edilmelidir. Çünkü o, iman ettikten sonra vefât ederse, âhireti kurtarılmış olur. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Ebû Tâlib’in ölüm zamanı gelince, Rasûlullah (s.a.s.) onun
815] 26/Şuarâ, 214
816] Abdülfettah el-Kâdî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, (t.y.) s. 251
817] 16/Nahl, 125
818] el-Kurtubî, el-Câmiu l’i-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1967, X, 200; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XX, 138 v.d.; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, III, 167
819] 25/Furkan, 52
820] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, IV, 125; el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, Mısır 1955, II, 73; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XXIV, 100
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 161 -
yanına geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) Ebû Tâlib’e: “Ey amcacığım, ‘Lâ-İlâhe İllallah’ de, bununla Allah katında sana şehâdet edeyim” buyurdu. Ebû Cehil: “Yâ Ebâ Tâlib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) amcasına tebliğde bulunmaya devam etti. Fakat Ebû Tâlib, ona son söz olarak Abdülmuttalib’in dini üzerinde olduğunu söyledi ve ‘Lâ İlâhe İllallah’ demekten çekindi. O zaman Hz. Muhammed (s.a.s.): “Allah beni men etmediği müddetçe, senin için duâ edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Akraba bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a) şirk/ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de iman edenlerın yapacağı bir iş değildir.”821 Ebû Tâlib hakkında da: “(Ey Muhammed), Sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsizn/doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir.”822 âyeti nâzil oldu. 823
Ayrıca Kur’an, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lânetlemeden ve onlara öfkelenmeden bu vazifelerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurgular: “(Ey Mûsâ ve Hârun!) Firavun’a gidin, çünkü o azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt alır veya Allah’tan korkar.”824 Yüce Allah, Firavun’un imân etmeyeceğini elbette biliyordu. Ama yine ona tebliğin yapılmasını emretmiştir. Bunda çeşitli hikmetler vardır. İnanan insanların tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri ve kendisine tebliğin ulaşmadığı hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu durum, tebliğcileri de mes’uliyetten kurtarır. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette, Hz. Mûsâ ve ona bağlı olanların tebliğe ısrarla devam etmelerini faydasız gören bazı insanlardan söz ederken, şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “İçlerinden bir topluluk, “Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğe bulunuyorsunuz?” dediler. Tebliğe devam edenler şu cevabı verdiler: Rabbiniz huzurunda özür beyanı yüzünden, bir de belki kendilerine gelir, korunurlar ümidiyle.” 825
Bu durum, tebliğcinin görevini savsaklamadığına delil olur ve kendisine tebliğ yapılanın “ben bunu bilmiyordum” şeklinde mazerette bulunmasını engeller.826 Merhum müfessir Elmalılı, bu âyeti açıklarken şöyle buyurmuştur: “Tebliğ vazifesini yerine getirme, herkese son nefesine varıncaya kadar bir nevi farzdır. Bununla beraber, dünyada hiç bir-hususta ümitsizliğe düşmek câiz değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar, insanların tevbe ve takvasını arzu ve ümit etmek de bir vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve kader sırrı meydana gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç söz dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar, bütün bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sayede azabı hafifler. Her halde tebliğde bulunup öğüt vermek, tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle terk etmekte ise, hiç bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete maruz kalmayan fenalık daha süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün olmasa da hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir. 827
821] 9/Tevbe, 113
822] 28/Kasas, 56
823] Müslim, iman, 9; Muhammed b. İshâk b. Yesar, Sîretu İbn İshâk, Konya 1980, 222
824] 20/Tâhâ, 43, 44
825] 7/A’râf, 164
826] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır (t.y), IV, 34
827] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2313
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ hutbesinde İslâm’ın temel prensiplerini tebliğ ettiği zaman, sık sık hazır olanlara: “Tebliğ vazifemi yaptım mı?” diye sormuş. Onlardan olumlu cevap alınca, “Allah’ım, sen benim tebliğ vazifemi yaptığıma şâhid ol!..” diyerek, bu kutsal vazifeyi yerine getirmenin sevincini yaşamıştır. 828
Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi, Hakk’ı tebliğdir. Her Müslüman bu konuda görevlidir. Müminlerin bu husustaki görevlerini yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme, tartışma, bölünme ve parçalanma dini değildir. Onun ruhunda ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin manası, birbirimize kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Dinde kula kul olma basiretsizliği yoktur. Günümüzün tebliğ metodu bu doğrultuda geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ, belli bir sınıfın değil, inanan bütün insanların vazifesidir. İslâm’da sınıf ayırımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve kültür seviyesine göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya çalışmak mecburiyetindedir.
Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durduğu “dâvet” ve “Emr bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker” de, tebliğe yakın ve onunla iç içe olan konulardır.
Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah rızâsı için yapılmayan her şeyin bâtıl ve faydasız olduğunu haber vermiştir.829 Buna göre tebliğ de, Allah rızâsı için yapılmalıdır. Herhangi bir maddî veya manevî menfaat niyeti ile yapılan tebliğin hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah da Kur’ân-ı Kerim’de, tebliğin herhangi bir karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılmasını ve bu şekilde yapılan tebliği dinlemenin gerektiğini açıklamıştır. 830
Her şeyi Allah rızâsı için yapan, gâye olarak O’nun rızâsını seçen ve bu yolda tebliğ vazifesini de bilinçli bir şekilde yerine getiren bir toplum, mutluluğun sırrına erer. Kur’an, insanlara tebliğ edilmek üzere indirilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s), bu yolda her türlü sıkıntıya göğüs gererek, gerektiği gibi bu vazifeyi yerine getirdi. O’nun ümmetinin de, bu vazifeyi sadece Allah rızâsı için ve hakkıyla yerine getirmesi gerekir. 831
‘Tebliğ’ kelimesi, bu şekliyle Kur’an’da fiil halinde ve diğer türevleri olarak sık sık kullanılmaktadır. Bir çoğunun reşid olma yaşına ulaşması ‘büluğ’ çağına ulaştı, ‘büluğa’ erdi şeklinde söylenir.832 Bu yaş güç ve kuvvete ulaşma, kişinin kendi işini kendi görebileceği yaşa varma zamanıdır. Peygamber için kullanıldığı zaman onların kırk yaşına ulaşmaları kast edilir. 833
Aynı fiil yer bakımından bir mekâna ulaşma, varma anlamında,834 zaman olarak belli bir sürenin sonuna ulaşma anlamında,835 yaşlanma, ömrün sonuna gelme mânâsında,836 belli bir amaca ulaşma,837 bir şeyin bir yere, bir duruma
828] Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutubi’l-Arab, Mısır 1962, 1, 157
829] Tirmizî, Hudûd, 24, Fiten, 59, Zühd, 21; İbn Mace, Hudûd, 12, Zühd, 21
830] 36/Yâsin, 21
831] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 141-143
832] 12/Yusuf, 22; 24/Nûr, 59; 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
833] 46/Ahkaf, 15
834] 18/Kehf, 86, 90, 93; 17/İsrâ, 37; 48/Fetih, 25
835] 2/Bakara/231, 232, 234; 6/En’âm, 124
836] 19/Meryem, 8; 3/Âl-i İmrân, 40; 22/Hacc, 5; 40/Mü’min, 67
837] 18/Kehf, 61
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 163 -
ulaşması anlamında838 kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen ‘beliğ’ kelimesi, en açık en etkileyici, maksada en uygun, noksansız ve güzel söz demektir. 839
‘Belâğat’ güzel söz söyleme sanatıdır ki, karşıdaki kimsenin durumuna göre, tam yerinde, düzgün ve etkileyici, maksada en uygun söz söyleme sanatı demektir. Kur’an, en üstün ‘fasâhat’ (az sözle çok şey anlatma) ve belâğat sanatına sahiptir, bu bakımdan benzeri olmayan bir mûcizedir.
Tebliğ’ Kur’an’da, Allah’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında kullanılmaktadır. Bunun masdarı olan ‘belağ’ ise ulaştırma, ulaştırı demektir. Kur’an’da ‘tebliğ’ kelimesi fiil halinde, ‘belağ’ ise masdar olarak geçmektedir. Tebliğ edilmesi gereken şey Allah’ın vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah’tır. Bütün nebiler bu faâliyette bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine vahyedilen şeyi çevrelerindeki insanlara aktarmak ve ulaştırmakla sorumludurlar. Tebliğin muhatabı, tebliğ ulaştırılması gerekenler insanlardır.
‘Tebliğ’ görevi aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır. Onlar, Allah’tan aldıkları vahyi, hiç bir ilave yapmadan, hiç bir şey çıkarmadan, en güzel bir şekilde insanlara ulaştırırlar. Kur’an şöyle diyor: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.” 840
Peygamberlerin Tebliğ Görevi: Aynı görev diğer peygamberlere de verilmiştir. Meselâ Nûh (a.s.) kavmine diyor ki: “Size Rabbimin risâletini (İlâhî mesajı) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum ve sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum.”841 Aynı ifadeyi Hz. Hûd (a.s.) da, Sâlih (a.s.) de, Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi.842 Bütün peygamberler bu görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir. 843
‘Tebliğ’ ile görevli bütün nebiler, kendileri en güzel örnek olmak üzere, her türlü zor şartlara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine; insanların yüz çevirmelerine, kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyetin ve baskının her çeşidini denemelerine rağmen; bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ faâliyetlerinde yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve baskılarına aldırmadılar. Tarihin kaydettiği en büyük zorba kişi ve sistemlerine karşı çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel ve uygun metodu kullanarak, Allah’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara, sıkıntılara, eziyetlere dayandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile verdiler. Sözleriyle ve ahlâklarıyla insanlara ‘hidayet’ yolunu gösterdiler. Onları şirkin ve isyanın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
Bütün zor şartlara rağmen ‘tebliğ’ görevini sürdüren peygamberlerin görevi yalnızca vahyi, ilâhi mesajı insanlara ulaştırmaktı. Onlar, metodun en güzelini ve etkilisini, davranışın en mükemmelini, takvanın en Yücesini göstererek, insanlara Allah’ın mesajını ulaştırdılar. Onların görevi sadece bu idi. Bundan ötesi onların
838] 33/Ahzâb, 10; 56/Vâkıa, 83; 75/ Kıyâme, 26
839] 4/Nisâ, 63
840] 5/Mâide, 67
841] 7/A’râf, 62
842] 7/A’raf,/68, 79, 93
843] 33/Ahzâb, 39
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorumluluk alanına girmiyordu. Yani onlar, tebliğ ettikleri şeylere insanları zorla inandıran veya zorla itaat ettiren kimseler değildi. Onlar insanlar üzerinde bir bekçi veya bir vekil değillerdi (844). Şu âyet bunu daha net bir şekilde ifade etmektedir: “Artık sen öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa; İşte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.”845
Peygamberlerin bütün gayretlerine, hatırlayıp-öğüt vermelerine, uyarıp-korkutmalarına rağmen, insanlar yine de yüz çevirip iman etmezlerse, peygamberlere düşen apaçık bir belağ’dır (tebliğdir). Kur’an bu gerçeği sık sık vurgulamaktadır. “…Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen ‘belağ-duyurup bildirmedir (tebliğdir). Allah kullarını hakkıyla görendir.”846
Merhamet sahibi Allah tarafından insanlara ‘rahmet’ olarak gönderilen ilâhi vahy, yine rahmet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık, hoşgörü, fedâkârlık, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı. Elçiler bu noktada kimseye baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar. Zaten böyle bir şey tebliğ faâliyetine terstir. Ancak, onların tebliğine engel olunursa o zaman da nebiler Allah’ın izniyle o engel olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada inkârcıların baskılarına boyun eğmek yoktur.847 Şunu da hatırlatmak gerekir ki, peygamberler yalnızca vahyi açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir. Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara karışmazlar. Ancak inkârcılar tebliğe engel olurlarsa ve müslümanlara zarar vermeye kalkışırlarsa peygamberler onlarla cihad ederler. Onlar ayrıca kendilerine inanan mü’minlerle beraber bir İslâm ümmeti (toplumu) kurarlar ve o toplumu Allah’ın gönderdiği hükümlerle yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
Tebliğ vahyin mesajını insanlara ulaştırmaktır dedik. Bu görev öncelikli olarak seçilmiş elçilerin görevidir. Onlar bu görevi en uygun bir metodla, amaca en uygun bir yolla yaparlar. Hatta en katı yürekli, zâlim ve zorba, hidayete gelme ihtimali olmayanlara bile tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir, Kur’an bu konuda güzel bir örnek veriyor: “İkiniz (Mûsâ ve Harun) firavuna gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür ya da içi titrer korkar.” 848
Böylelerine tebliğ etmek anlamsız değildir. Bu, tebliğin hedefi bakımından yapılması gereken bir şeydir. En azından tebliğ eden görevini yapmış, tebliğ edilenin de bir mazereti, bahanesi kalmamış olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr insanların tevbe etmelerini, iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece güzeldir. Hz. Mûsâ’nın ısrarlı tebliğ faâliyetlerini anlamayanlara verilen cevap bunu açıklamaktadır: “…Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye, dediler.” 849
Tebliğ Görevi ve Tebliğ Metodu: Tebliğ faâliyetinin nasıl yapılacağı
844] 6/En’âm, 107; 42/Şûrâ, 48
845] 88/Ğâşiye, 21-24
846] 3/Âl-i İmrân, 20; Ayrıca bk. 5/Mâide, 92, 99; 13/Ra’d, 40;. 36/ Yasin/17; 64/Teğâbün, 12 vd.
847] 25/Furkan, 52
848] 20/Tâhâ, 43-44
849] 7/A’râf, 164
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 165 -
konusunda peygamberler en güzel örnektir. Kur’an peygamberimize bunun nasıl yapılacağını özlü bir şekilde haber veriyor: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”850
Dâvet ile tebliğ hemen hemen aynı şeylerdir. Birisi dâveti, çağırmayı ifade eder, diğeri ise vahyi ulaştırmayı, duyurmayı anlatır. Hikmetle tebliğ, dikkatli olmak, karşıdaki kişinin durumuna göre hareket etmek, en güzel bir tavrı takınmak, ısındırıcı olmak, etkileyici bir metod kullanmak demektir. Güzel öğüt vahyin müjdeleri ve uyarıları ile olur. Öğüt yalnızca sözle değil, fiil ve davranışlarla da yerine getirilir. Davranışların bazen sözden daha etkileyici olduğu açıktır.
En güzel mücadele, tebliğ yönteminin en güzel, en mantıklı, en inandırıcı, en çekici ve en ikna edici olmasını anlattığı gibi, tebliğe engel olucu unsurlarla en gü\zel mücadeleyi de göstermektedir. Tebliğci, vahyin mesajını herkese ulaştırma uğruna en güzel araçları, en uygun bir biçimde kullanacak ve insanların İlâhî vahiyle tanışmalarını sağlayacaktır. Bu metodu bütün peygamberler uyguladığı gibi, dinin tebliğcisi her mü’min de uygulamalıdır. Unutulmamalıdır ki, her mü’min İslâm’ı yaşamaktan sorumlu olduğu gibi, İslâm’ı temsil etmekten de sorumludur. Onun güzel ve takva hayatı Din’e bir dâvet gibi olmalıdır.
Bütün ibâdetler Allah rızâsı için olduğu gibi, tebliğ ve dâvet faâliyeti de Allah rızâsı için olmalıdır.851 İslâmî tebliğin hedefi toprak kazanmak, dünyalık kazançlara ulaşmak, ya da birtakım makamlara ve saltanatlara ulaşmak değildir. Onun gayesi geçici dünya hayatını lezzetini elde etmek olamaz. Tebliğ’in amacı insanların yüreklerini fethetmektir. Yürekleri hakka, hidayete ve İslâm’ın aydınlığına (Kur’an’ın nuruna) açmaktır. Gönülleri sahte sevgilerin, aldatıcı tutkuların, oyalayıcı heveslerin işgalinden kurtarmaya kapı açmaktır. Yüreklerin kirini, pasını, ağır ve lüzumsuz yüklerini yıkamaktır. Kalpleri fıtratla buluşturmak, onları gerçek sevgiye ve gerçek sevgiliye bağlanmaya dâvettir. Yüreklerin fethi, gönüllerin İslâm’a açılması toprakların ve coğrafyaların fethinden çok önemlidir. Çünkü gönüllerin İslâm nuruna kavuşması mekânların da bu nurla tanışması demektir.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “İnsanları dine dâvet edin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun, geçimsiz olmayın.” 852
Sanat ve Tebliğ
Sanat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak gerekir ki, bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Sanatın bir gâyesi de gönülle duyduklarımızı başkalarına güzel bir şekilde ifâde etmektir. Rûhumuzu gönlümüzü açmak, oradaki huzuru, hazzı, zevki, güzelliği, derdi, çileyi başkalarıyla paylaşmaktır. “Ballar balını buldum. Kovanım
850] 16/Nahl, 125
851] 36/Yâsin, 21
852] Müslim, Cihad 3, Hadis no: 1733; Buhârî, Meğâzî 60, İcâre 8; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 679-683
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yağma olsun!” demektir. Yani tebliğdir.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa vuruşu. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler en büyük sanatkârlardır. Edebiyattan sonra da hat, mimarî ve mûsikî, dâvâyı tebliğ edebildiği oranda makbul diğer sanatlar. Ve diğerleri...
Tebliğ demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif’in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun; yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmağa yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.
“Rabbının yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.”853 Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbın yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir tebliğdir. Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi bâtılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır. Günümüzde hemen hemen her eve giren medyanın yaptığı, bâtılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden dizilere kadar bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya görüşünün de tenkididir. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem “müslümanım” diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey. Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık! 854
Dâvet; Hakka Çağrı
‘Da’vet’ kelimesi ‘deave’ fiilinden gelen bir masdar olup sözlükte; çağırmak,
853] 16/Nahl, 125
854] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y. s. 89-91
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 167 -
seslenmek, nida etmek, duâ ya da bedduâ etmek, adlandırmak demektir. İsim olarak ‘dâvet’, çağrı, nidâ, da’vâ, verilen söz, yemin ve ziyafet gibi anlamlara da gelir.
Kur’an-ı Kerim bu fiili, yardım ve mağfiret dilemek, ibâdet etmek, duâ ve niyazda bulunmak, yalvarmak, yardım istemek, bir işe teşvik etmek gibi manalarda kullanmaktadır. Kulun Allah’a yakarışı söz konusu olunca buna ‘duâ ve niyaz’, Allah’ın insanı bazı şeylere çağrısı söz konusu olursa buna da ‘dâvet’ denilir. Aynı kökten gelen ‘duâ’ kulun Allah’a yakarışı, af, mağfiret ve yardım dilemesidir. Bu bir ibâdettir ve gücü sınırlı bir varlığın sonsuz güç sahibi Yaratıcıdan yardım isteğidir, O’na kulluk edebi içerisinde bir nidâ’da bulunmasıdır.
‘Duâ ve dâvet’ elbette aynı kökten gelen ‘da’va ve iddia’dan farklıdır. ‘Da’va’; çağrı, temenni, istek ve savunulan görüş demektir ki bir hukuk terimi olarak, bir kimsenin hakim huzurunda bir başkasından hakkını istemesidir. ‘Iddia’ ise, ısrarlı bir istek, kendi görüşünün haklı olduğuna bir çağrı, bir dâvettir. Dâvet, da’vâ, iddiâ, müddeî (iddia eden), istidâ (çağrı kağıdı-dilekçe) Türkçe’de aynı anlamlarda kullanılmaktadır. ‘Dâvet’ sözlük anlamı yönünden herhangi bir çağrıyı, seslenmeyi ifade eder.
İslâmî kavram olarak ‘dâvet’; İslâm’a, Allah’a çağrıyı ve İslâm’ı insanlara anlatarak benimsetmeyi ve uygulanmasını sağlamayı ifade eder. Bu anlamda ‘dâvet’, insanları Hakka, hidayete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrı yanında Allah’a yakarıştır.855 İslâmî dâvetin alanı bütün insanlardır. İslâm’ın ilgi alanına giren bütün din ve dünya işlerinde ‘dâvet’ geçerlidir. İslâm’a teslim olmuş müslümanlara ‘dâvet’ götürülebileceği gibi, ikili oynayan münâfıklara, inkâr eden küfür ehline, hiç bir şeyden haberi olmayan sıradan insanlara da götürülebilir.
Kur’an’ın dâveti bu açıdan çok açıktır ve bütün insanlara yöneliktir. Çünkü Kur’an’ın dâvet ettiği hidâyet, yani en doğru yol her insan için gereklidir. Dâvet; iman etmeye, imanı yaşamaya, günâhlardan kaçınmaya ve iyi davranışlara yönelik olabilir. Dâvet, bir açıdan nasihat, bir açıdan irşad, bir açıdan da ma’rufu emretmek, münkerden sakındırmaktır. İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı anlamına gelen dâveti Kur’an birkaç formda kullanmaktadır. Bunlardan, İslâm’a dâvet,856 Allah yoluna dâvet,857 hayra dâvet,858 iman etmeye dâvet,859 Allah’ın kitabına dâvet,860 kurtuluşa dâvet,861 hayat veren şeye dâvet862 gibi örnekleri görmekteyiz.
Buradan hareketle dâvetin, İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlama hedefi olduğunu, dolaysıyla müslüman, gayri müslim herkese yönelik olabileceğini söyleyebiliriz. Tebliğ, irşâd, vaaz, nasihat, emr-i bi’l ma’rûf, nehy-i ani’l münker, inzâr (korkutma-sakındırma), tebşîr (müjdeleme) gibi terimler sözlük anlamları farklı olsa da faâliyet alanları ve amaçları yönünden bazen
855] 2/Bakara, 186; 10/Yûnus, 89
856] 61/Saff, 7
857] 16/Nahl, 125
858] 3/Âl-i İmrân, 104
859] 57/Hadîd, 8
860] 3/Âl-i İmrân, 23
861] 40/Mü’min, 41
862] 8/Enfâl, 8
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aynı, bazen yakın anlamlarda kullanılır.
Dâvetin Alanı: İslâmî dâvet şüphesiz ki kişilere, gruplara (mezheplere ve hiziplere) veya din adına sonradan ortaya çıkmış şeylere değil, Allah rızâsı için O’na ve O’nun âyetlerine bir çağrıdır. Iyinin, güzelin, adâletin, insanlığın ve bunlara bağlı değerlerin kaynağı İslâm’dır. Kur’an, insanları Allah’a ve bu değerlere dâvet edip, kendisi de salih amel işleyen kimseleri doğru sözlüler (sadıklar) olarak niteliyor. 863
Bu şekilde dâvet edenlerin başında da Allah’ın elçileri gelir. Onlar insanları Allah’a ve O’na kulluğa çağırırlar. Onların çağrısı insanlara hayat veren şeyleredir.864 Kur’an Peygamberimize ‘beşîr, mübeşşir (müjdeleyici)’ ve ‘nezîr (uyarıcı ve korkutucu)’ dediği gibi ‘dâiyellah- Allah’a dâvet edici’ de demektedir. 865
Peygamberler, insanları ‘kurtuluşa’ dâvet ederler, küfre düşen sapmışlar ise onları, hatta kendilerine elçi olarak gelen peygamberleri bile ateşe (nâr’a) çağırırlar.866 İnsanlardan bazıları da kendilerini ‘kurtuluşa’ çağıran elçilere karşı alaylı bir tavır takınmalarının yanında, Hakk’tan gelen çağrıyı duymamak için kulaklarını kapatırlar, elbiselerini başlarına dolarlar. Şüphesiz bu hareket aklını iyi kullanan kişilerin yapacağı şey değildir.867 Allah’a şirk koşanlar, ya da inkâra sapanlar kendi yollarının doğru olduğunu, kendi inançlarının sağlam olduğunu düşünürler ve insanları kendi bâtıl dinlerine çağırırlar, o bâtıl dinlerin propagandasını yaparlar. Onların bu dâveti sapıklığa çağrıdan başka bir şey değildir.868 Hâlbuki Allah (c.c.) insanları ‘selâm yurduna’ çağırmaktadır. Selâm yurduna gidebilmenin yolu da yine ‘selâm’ dini olan İslâm’a teslim olmaktır.
Şeytan, gerçekten insanoğlunun en büyük düşmanıdır. O, kendine uyanları mutluluğa, huzura ve iyi olan şeylere değil; çılgınca yanan bir ateşin halkından olmaya çağırır.869 Haddi aşarak büyüklük taslayan ve dalâlete düşen nice küfür öncüleri tıpkı firavun gibi insanları ateşe (nâr’a) dâvet ederler. Bu gibi sapık liderlere uyup onların peşinden gidenler, ya da onların uydurduğu bâtıl dinlere göre yaşayanlar, ateşden başka bir şey kazanmazlar.870 Hakka, doğruya, güzele, iyiye, mutluluğa, huzura, selâm yurduna, fıtrata, insanlığa dâvet eden Hz. Muhammed’in (s.a.s.) çağrısı bütün insanları kapsar. O, son peygamber olduğu için kendinden sonra gelen bütün insanlara gönderilmiştir.871 Allah (c.c.) katında tek geçerli din de Hz. Muhammed’in insanlara tebliğ ettiği İslâm’dır.872 Hz. Muhammed (s.a.s.) diğer elçiler gibi, insanlar üzerinde bir zorba,873 bir bekçi (koruyucu)874 onların yaptıklarından sorumlu bir vekil 875 değildir. O’nun görevi,
863] 41/Fussılet, 33
864] 8/Enfâl, 24
865] 48/Fetih, 8; 25/Furkan, 56; 33/Ahzâb, 45-46; 46/Ahkaf, 31
866] 40/Mü’min, 41-42
867] 71/Nûh, 7-8
868] 13/Ra’d, 14
869] 35/Fâtır, 6
870] 28/Kasas, 41-42
871] 34/Sebe’, 28; 7/A’râf, 158
872] 3/Âl-i İmrân, 19
873] 88/Ğâşiye, 22
874] 4/Nisâ, 80; 42/Şûrâ, 48
875] 6/En’âm, 66, 107; 39/Zümer, 4 vd
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 169 -
kendisine indirilen vahy’i insanlara tebliğ etmek, onları irşad etmek ve onları Hakk’a dâvet etmektir. 876
Allah’ın elçileri insanları Hakk dine dâvet ederler, onlara bir baskı uygulamazlar, zorlama yapmazlar. Ancak onlar, kendilerine uyanları irşad ederler, onları Allah’ın hükümleriyle yönetirler, onlara yol göstermeye ve örnek olmaya devam ederler.
Dâvetin Metodu: Peygamberler işte bu örnekliği ve Hak dâveti en güzel şekilde yaparlar. Kur’an, dâvetin nasıl olacağını, dâvet metodunu, kısaca Hz. Muhammed’in şahsında müslümanlara şu güzel ifadelerle bildirmiştir: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et …”877 Son derece tutarlı, akla uygun, inandırıcı, mantıklı ve sistemli bir şekilde dâvet metodu izleyen Allah’ın Rasûlü dâvetinde başarılı olmuştur. Emin (güvenilir) bir kişiliğe ve Yüce bir ahlâka sahip olan Peygamber (sav), samimi bir şekilde, söylediklerini yaşayarak insanları Hakk’a çağırmıştir. O, hitap ettiği insanları iyi tanıyordu ve onlara kendi durumlarına göre davranıyordu. Karşısındakine değer veriyor, konuşurken onların özelliklerini göz önünde bulunduruyordu. Insanlara af, hoşgörü, yumuşak huyluluk (hilm), tatlı dil ile yaklaşıyor; onlara tepeden bakmıyor, kin ve intikam duygusu taşımıyor, zorbalığa başvurmuyor, şefkat ve merhamet gösteriyor.
Kur’an, dâvetin bir gereği olmak üzere Peygambere şöyle sesleniyor: “Allah’ın bir bağışı sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi.” 878 İslâm’ın fitrat dini olması, getirdiği ilkelerin kolay, kapsayıcı, iyi olan her şeyi öngörmesi, kötülüklere karşı olması, Kur’anın, Yüce ve etkileyici üslûbu (ifade tarzı) ve verdiği ümitler, Peygamberin dâvetini kolaylaştırmıştır. O, sosyal ilişkilerden faydalanmış, kabileleri, panayırları, pazar yerlerini ziyaret etmiş, toplumun önde gelenlerine özel ilgi göstermiş, çağrısını duyurmak için çeşitli toplantılar düzenlemiş, hatta bazı evliliklerinde bile dâvet amacı gözetmiştir. Şüphesiz O’nun dâveti, Allah’ın ona yüklediği elçilik görevi idi. O’nun bu dâveti, kesinlikle çıkar için dünyalık bir hedef, ya da üstünlük sağlama amacı olamazdı.
İslâm’a, Hakka, hidâyete ve güzelliklere dâvet işi, yanlızca peygambere ait bir görev değildir. İman edenler, güçleri nisbetinde bu dâvet işine katılırlar. Zaten müslüman kendi dinin temsilcisidir. O hem İslâm’ı yaşamaktan, hem de onu başkalarına en güzel bir şekilde ulaştırmaktan sorumludur. Çünkü İslâm, müslümanların ya da inanan bazı gurupların hakimiyetlerinin, başkaları üzerinde otorite kurmalarının aracı değil; huzur ve mutluluğun, gerçek barışın ve adâletin, kurtuluş ve insanca yaşamanın İlâhî reçetesidir. Bu güzelliği ve saadeti bütün insanlarla paylaşmak ayrıca bir güzelliktir.
Allah (c.c.) dâvet işini bütün mü’minlere yüklüyor: “Sizden, hayra dâvet eden, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir cemaat bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”879 İslâm ümmeti, insanlar arasından çıkartılmış en hayırlı topluluktur. Çünkü onlar Allah’a hakkıyla iman eder, ma’ruf emreder, münkerden
876] 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48 vd
877] 16/Nahl, 125
878] 3/Âl-i İmrân, 153
879] 3/Âl-i İmrân, 104
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırırlar. 880
Müslümanlar bu dâveti öncelikli olarak basiret’ anlayışı ile yapmalılar. (Bakınız: Basiret) Kur’an’ın dâveti kör, bilinmeyen, karışık, anlaşılmaz şeylere değil; açık, anlaşılır, faydalı ve doğru şeyleredir. Bu çağrıyı yapan Peygamber ve mü’minler de kalp gözü açık, yani Hakk’ı idrak eden, ne yaptığını bilen, ihlâslı, ileri görüşlü ve iyi niyetli kimselerdir. Kur’an şöyle diyor: “De ki: ‘Bu, benim yolumdur. Ben bir basiret üzere Allah’a dâvet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.” ?
Dâvetin etkili olabilmesi için, Peygamberin kullandığı metodlara baş vurmak gerekir. O, Kur’an’ın emrine uyarak insanları en güzel yollarla Allah’a dâvet etmiştir. Dikkat çekici bir nokta da şurasıdır: Peygamberimiz, insanları kendine, kendi otoritesine, sistemine, pozisyonuna değil; Allah’a ve O’na hakkıyla teslim olmaya çağırmıştır.
Kur’an, dâvet konusunda üç önemli prensibi hatırlatıyor. Bunlar: Hikmet, güzel öğüt ve en güzel bir sekilde mücadele. İslâm’a dâvet eden, boş çekişmelerden ve münakaşalardan uzak durur. Hele din konusunda kimseyle çekişmeye girmez. Sürekli bir biçimde Hakk’ı hatırlatır, Allah’a çağırır, O’nun dinini yaşamanın güzelliklerini anlatır. Karanlığı kötüleme yerine sürekli aydınlığı (nur’u) sunar. Kur’an Peygamberimize şöyle diyor: “Biz her ümmete bir ibâdet tarzı (mensek) kıldık, onlar bu tarz üzere ibâdet etmektedir. Öyleyse, (din) işinde seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine çağır. Şüphesiz sen dosdoğru bir hidâyet üzerindesin.”881 Dâvetçi, dâvet ettiği şeyi öncelikli olarak kendisi yaşar, yaşayışıyla örnek olur. Tıpkı Hz. Peygamber gibi anlattıklarının en doğru olduğunu hayatıyla ortaya koyar. İnsanlar çoğu zaman dâvet edilen şeyi dâvetçinin şahsıyla özleştirirler. Bu nedenle dâvetçinin yaşayışı İslâm üzere olmalıdır. İnsanlar, bir gruba, bir hizbe ve onun prensiplerine, bir kişiye bağlanmaya değil, Allah’a, O’na ibâdet etmeye, İslâm’ı yaşamaya çağrılmalı. Peygamberimizin dâveti, bu çalışmaya hazırlık safhasından başlamış, kadrolaşma, kitleleşme ve devletleşme aşamalarından geçerek, İslâmi toplum modeliyle başarıya ulaşmıştır.
Günümüzün dâvetçisi hem mü’minleri, hem de inkârcıları İslâm’a, onun güzelliklerine dâvet etmeli. Çalışmasında başarılı olabilmesi için en güzel medodu kullanmalı. Plânlı, programlı ve ihlâslı çalışmalı. Günümüzün bütün meşrû dâvet araçlarından faydalanmalı. Medya ve eğitim araçları gibi şeyler gerçekten dâvet için son derece elverişlidir.
Tekrar hatırlatalım ki dâvet işi bir cemaatin değil, bütün müslümanların görevidir. Bu iş tek başına yapılabildiği gibi, cemaat halinde de yapılabilir. Modernizm ile dalâleti en yoğun bir biçimde yaşayan günümüzün insanına İslâm’ın diriltici soluğu dâvet yoluyla ulaştırılabilir. 882
Da’vet; İslâm dininin esaslarını anlatarak insanların onu benimsemelerini ve dinin koyduğu esaslara göre yaşamalarını sağlama çabasına denir. Lügatte da’vet kelimesi, De’ave fiilinden masdar olup çağırmak, nidâ etmek, sevketmek, duâ veya bedduâda bulunmak; birisini yemek ve ziyafete çağırmak manalarına
880] 3/Âl-i İmrân, 110
881] 22/Hacc, 67
882] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 131-136
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 171 -
gelmektedir. Bir isim olarak da kullanılan dâvet lâfzı, lügat itibârıyla herhangi bir çağrıya işaret eder. İslâm ıstılahında ise dâvet tâbiri ile, sadece İslâm’a yapılan çağrı kasdedilmektedir.
İslâm’a dâvet, İslâm’ın ele aldığı bütün konularda geçerlidir. Dünya işlerinde de, âhiret işlerinde de İslâm’ın getirdiği esasların tüm beşeriyete intikal ettirilmesi, dâvetin kapsamına girmektedir. Bu bakımdan İslâm dâvetinin geniş bir tatbikat alanı ve geniş bir muhatap kitlesi vardır. Dâvetin yapılacağı bu kitle, sadece müslüman olmayan kimselerden ibaret değildir. Kâfirlerin yanısıra, münâfıklar ve müslümanlar da kendilerine İslâm dâvetinin sunulacağı muhatap zümreyi oluştururlar; yani kısa ifadesiyle tüm bir beşeriyet, dâvet faâliyeti ile karşı karşıyadır. Her ne kadar bazı araştırıcılar dâvet kelimesinden, sadece müslüman olmayanları müslüman olmaya çağırma işini anlamakta ve o şahsın zâhiren müslüman olması veya “müslüman oldum” demesi ile dâvet faâliyetinin tamam olduğunu zannetmekte; müslüman olan kişiye İslâm’ın anlatılması işini, tebliğ, vaaz, irşâd gibi kelimelerle karşılamakta iseler de, bu ayrım doğru değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de dâvet, tebliğ, inzâr, va’z, nasihat, emr bi’l ma’rûf (iyiliği emretmek), nehy ani’l-münker (kötülükten sakındırmak) gibi tâbirler birbiri yerine kullanılmıştır. Meselâ: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.”883 âyetinde Hz. Peygamber’den yapması. istenen tebliğ, hem müslümanlara, hem de gayr-i müslimlere Kur’ân hakikatlarının anlatılmasıdır, yâni dâvettir. “Rabbinin yoluna dâvet et.”884 âyetinde dâvetin kimlere yönelik olarak yapılacağı açıkça zikredilmemiştir. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm, tek bir zümreyi hidayete çağırmak için değil, bütün insanları saâdete erdirmek üzere gönderilmiş bir kitaptır. Bu sebeple bu âyette geçen dâvet faâliyetinin kapsamına bütün bir beşeriyet girecektir.
Kur’ân’da olduğu gibi hadîs-i şeriflerde de dâvet lâfzı ile sadece gayr-i müslimlerin İslâm’a çağrılması, tebliğ lâfzı ile de müslümanlara İslâm’ın anlatılması kasdedilmemiş, aksine dâvet ve tebliğ kelimeleri, hem müslümanlara, hem de müslüman olmayanlara İslâm’ın aksettirilmesi manasında geçmiştir. Meselâ: “Kim, bir hidâyete dâvette bulunursa, o hidâyete uyanların nâil olduğu ecrin tamamına, çağıran da erişir.”885 hadisini ele alalım. Hidayet, gerek müslümanların, gerek gayr-i müslimlerin muhtaç oldukları bir unsurdur. Öyle olunca hidayete müslümanlar da, gayr-i müslimlerde çağrılabilir ve çağrılmalıdır da. Hadiste bu iki sınıftan sadece birisinin zikredilmemesi, her iki sınıfın da dâvet kapsamına girdiğine işaret etmektedir.
Dâvet faâliyeti, müslümanların kaçınılmaz görev ve sorumluluklarından birini oluşturmaktadır. Gücü, bilgisi ve bulunduğu konum nispetinde ayrı ayrı her müslüman, üzerine düşeni kadarıyla dâvet vazifesini yerine getirmekten mesûldür. Kur’ân âyetlerinde tebliğ, müslümanların temel vasıflarından birisi olarak yer alır. Meselâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz: iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.”886 Bu görevin mutlak gerekliliği, şu âyette kullanılan emir kipinden, açık bir şekilde anlaşılmaktadır: “Sizden öyle bir cemâat bulunsun ki (onlar herkesi) hayra dâvet etsin, iyiliği emredip kötülükten
883] 5/Mâide, 67
884] 16/Nahl, 125
885] Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlim 15
886] 3/Âl-i İmrân, 110
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırsın.”887 Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de: “Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu, imanın en zayıfıdır.”888 buyurarak dâvet görevinin imanla ilişkili bir husus olduğunu belirtmiştir. İslâm’a dâvetin önem ve gerekliliğini açıkça ortaya koyan bir başka husus da, âyetler ve hadislerde bu görevi terkedenlerin acı âkıbet ve cezalarının belirtilmiş olmasıdır. Allah’ın âyetlerini ve doğruyu tebliğ etmeyenler, Allah’ın ve lânet etme şanına erenlerin lânetine uğrarlar: “İndirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu -Biz, kitapta insanlara onu pek açık bir sûrette bildirdikten sonra- gizleyenler (yok mu?) İşte onlar (ın hâli) onlara hem Allah lânet eder ve hem lânet etmek şânından olanlar lânet eder.”889 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “İsrâiloğulları arasında zulüm yaygınlaştığı zaman onlardan biri, diğerini bir günah işlerken görür ve önce o işten sakındırırdı. Fakat ertesi günü, o adamla oturup kalkabilmek, yiyip içebilmek (menfaat sağlamak) için gördüğü kötülükten sakındırmazdı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onları birbirine düşürdü ve haklarında: İsrâiloğulları’ndan olup da küfredenlere Dâvûd’un da, Meryem oğlu İsa’nın da diliyle lânet olunmuştur. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi. Onlar, işledikleri herhangi bir fenalıktan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta devam ettikleri (o hâl) ne kötü idi!890 âyetlerini indirdi. Evet, siz de, ya zâlime engel olursunuz ve onu hakka çekersiniz; ya da bu durum sizin başınıza da gelir.” 891
Dâvet faâliyetinin müspet netice vermesi için, bu işin plânlı, programlı, metodlu ve muntazam bir şekilde yapılmasının gerekli olduğu, gayet açıktır. Dâvetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru olan usûl ve metodlara başvurmak zorundadır. Şayet metod, hatalı ve uzaklaştırıcı ise sadece dâvânın Yüceliği yetmez. Bu bakımdan dâvette metod, dâvetin bir parçası sayılmalıdır. Esasen bizzat Cenâb-ı Hak da dâvet faâliyetinin metodik yürütülmesini emretmiştir. Şu âyet-i kerimelerde dâvette metodun yerini açıkça görmekteyiz: “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap.”892; “Ehl-i kitap ile ancak en güzel (metod) hangisi ise onunla mücadele ediniz. “893; “De ki (Habîbim:) İşte bu, benim yolumdur. Ben (insanları) Allah’a (körü körüne değil) bir basîret üzere dâvet ediyorum. Ben de, bana tâbî olanlar da (böyleyiz).” 894
İslâm dâvetinin ilk tatbikçisi ve rehberi olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de yaşayışı, davranışı ve sözleriyle dâvet faâliyetinde metodun önemini vurgulamış, bu konuda en güzel ve en geçerli örnekleri vermiştir. Çevreye dâvet için görevli olarak gönderdiği ashâbına: “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”895 “Halkın seviyesine ininiz.”896 gibi tavsiyelerde bulunarak uygulanacak bazı metodları onlara göstermiştir.
Elbette günümüzde İslâm dâvetini üstlenen müslümanlar da dâvet
887] 3/Âl-i İmrân, 104
888] Müslim, İman 78
889] 2/Bakara, 159
890] 5/Mâide, 78-79
891] İbn Mâce, Fiten 20; Tirmizî, Tefsîru Sûreti’l-Mâide 7
892] 16/Nahl, 125
893] 29/Ankebût, 46
894] 12/Yûsuf, 108
895] Buhârî, Cihâd 164
896] Ebû Dâvûd, Edeb 20
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 173 -
faâliyetlerini usûlüne uygun bir şekilde yürütmek ve bu konuda Hz. Peygamber’in tatbik ve tavsiye ettiği metodları örnek ve rehber edinmek mecbûriyetindedirler. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umar olanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir imtisal numûnesi vardır.”897 Peygamber Efendimiz de buyururlar: “Size iki şey bırakıyorum; onlara sarılırsanız asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünneti.”898; “Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.”899 “Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.”900 Hz. Peygamber’in icrâ ettiği dâvet faâliyetinin üzerinden asırlar geçmesinin tabiî bir sonucu olarak, günün değişen şartları ve gelişen imkânlarına göre farklı bir takım metodlara başvurulabileceği aşikârdır. Aslında zamana ve zemine uygun bir şekilde çeşitli metodların tatbiki, Hz. Peygamber’in, dâvetinde başvurduğu usullerden birisidir. Peygamber Efendimiz, hiçbir esnekliği olmayan, katı, donuk, bıktırıcı ve usandırıcı tek bir metoda sürekli olarak bağlı kalmış değildir. Zâten akl-ı selîm sahibi bir dâvetçiden böyle, netice vermesi mümkün olmayan bir metoda bağlı kalması beklenemez.
Bu sebeple günümüzde dâvet faâliyeti yürütülürken Hz. Peygamberin uyguladığı tüm dâvet metodlarının teferruatı ile bilinmesi, titizlikle tatbik edilmesi gerekli olduğu gibi; İslâm’ın temel esaslarına ve ruhuna ters düşmemek kaydıyla içerisinde bulunulan şartların ve sahip olunan imkânların da mutlaka göz önünde bulundurulması icap etmektedir. 901
Dâî/Dâvetçi
Dâî; Dâvet eden, çağıran, bir kimseyi bir şeye sevk ve teşvik eden kimse demektir. Arapça “deave” fiilinin ism-i fâili olan kelime hu anlamıyla kullanıldığında, tarih boyunca insanları doğruya, hakka yöneltmek için Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin birer dâî, yani dâvetçi olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberlerin insanları Allah’a çağırdıkları bir çok âyetlerle sâbittir: “(Ey Nebî) de ki: Benim yolum budur. Ben ve bana uyarılar bilerek insanları Allah’a çağırırız.”902; “...Rabbim, doğrusu ben milletimi gece-gündüz Çağırdım...”903; “Ey iman edenler, Allah ve Peygamber sizi hayat verecek şeye (İslâm şeriatına) çağırdığı zaman ona uyunuz.”904; “(Mûsâ:) Ben sizi kurtuluşa (her yönüyle İslâm’ı kabule) çağırıyorum (ama) siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye çağırıyorsunuz. ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah’a çağırıyorum.” 905
Peygamberler insanları ebedî kurtuluş sebeplerine yani Allah’ın vahdaniyet ve hâkimiyetini kabule çağıran birer dâî oldukları gibi, ümmetlerinden bu görevi yapanlar da Kur’ân diliyle medhedilmişlerdir: “...Allah’a çağıran kimseden daha
897] 33/Ahzâb, 21
898] Muvatta’, Kader 3
899] İbn Mâce, Mesâcid 14
900] Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
901] Daha geniş bilgi için bk. Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Konya 1987; Abdülkerim Zeydân, Usûlü’d-Da’ve, Bağdat 1976; Muhammed el-Gazzâlî, Ma’allah Dirâsât fî’d-Da’veti ve’d-Du’ât, Kahire 1976; Ahmed Önkal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 371-372
902] 12/Yûsuf, 108
903] 71/Nûh, 5
904] 8/Enfâl, 24
905] 15/Hıcr, 41-42
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzel sözlü kim vardır?” 906
Aynı kelimeden türeyen duâ da Allah’a yalvarma, Allah’tan dilekte bulunma, iman neticesi Allah’ı çağırma manalarında kullanılır: “Rabbınıza yalvararak ve gizlice duâ edin.”907; “... Benden isteyenin, duâ ettiğinde duâsını kabul ederim...” 908
Allah’a samimiyetle iman edenler, her zaman O’na duâ ederken; insanların bir çoğu darda kaldıkları zaman Allah’a duâ eder, genişliğe erince hiç duâ etmemiş gibi hayata devam ederler; ya da Allah’a ortak koşarak O’nâ duâ ederler. Bu tür duâlar sahibine fayda vermediği gibi azgınlıklarını da arttırır: “İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarıp yakarır; biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner...”909; “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar, ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen eş koşarlar...”910; “O gün Allah, bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin der. Onları çağırırlar fakat hiç birisi onların çağrısına gelmez”911; “Allah’tan başkasına yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.” 912
Vaaz
Vaaz; İyiliğe sevk için söylenen söz, nasihat, öğüt, bir kimseye, kalbini yumuşatacak sûrette sevap ve ikaba dair söz söylemek, nasihat etmek, bu yolda söylenilen söze denir. İnsanların dinî yönden aydınlatılması, onların ibâdetlerini eksiksiz ve yanlışsız yapabilmelerini sağlayacak ilmihâl bilgilerinin verilmesini de amaçlayan vaaz’ın, insanlık kadar eski bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Hâlen mensup ve müntesibi bulunan dinleri (İlâhî, muharref, bâtıl) hayatiyetlerini sürdürme vâsıtalarından biri de hiç şüphesiz vaaz yoludur. Yahudiliğin vaaz görevini haham, Hristiyanlığın papaz, İslâm’ın da vâiz yerine getirir. İslâm açısından bâtıl olmakla beraber, günümüzde varlığını sürdüren Budizm, Sıkh, Şintoizm vb. dinleri râhipleri vâsıtasıyla, kendilerine has mâbedlerinde vaaz yoluyla telkin etmektedirler.
Vaaz, hutbe gibi zorunlu olmamakla birlikte son derece önemlidir ve Müslümanlar için bir görevdir. Çünkü insanları iyiliğe dâvet edip, kötülükten sakındırmak Müslümanlara farz-ı kifayedir. Allah (c.c) bir âyet-i kerîmede: “Sizden, hayra dâvet eden, iyiyi emreden, kötülükden sakındıran bir bir ümmet olsun, işte kurtuluşa erenler bunlardır” buyurmaktadır.913 Bir başka âyetin meali de şöyledir: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin doğru yoldan sapanı da. Hidayette olanları da çok iyi bilir.”914 buyurmuştur. Peygamber efendimiz de bir hadîsinde peşi peşine üç defa: “Din
906] 16/Nahl, 33
907] 7/A’râf, 55
908] 11/Hûd, 186; 19/Meryem, 48; 72/Cinn, 20
909] 10/Yûnus, 12
910] 29/Ankebût, 65; 39/Zümer, 8
911] 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 64
912] 10/Yûnus, 106 ve 26/Şuarâ, 13, 28/Kasas, 88; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 351-353
913] 3/Âl-i İmran, 104
914] 16/Nahl, 125
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 175 -
nasîhattir...”915 buyurmuştur. İşte bu âyetler ve hadîsi şerif vaaz ve irşadın Müslüman hayatındaki önemini en güzel şekilde ortaya koymaktadır.
Vaaz aslında bir şeyi öğretmek maksadıyla değil, telkîn gayesiyle yapılır. Genellikle, cemaatın bildiği şeyleri tesirli bir üslupta anlatıp onları doğru yola çekmeyi, kötülüklerden uzaklaştırmayı hedef alır. İslâmîyet, irşad ve tebliğ görevini bütün Müslümanlara yüklediği için, eskiden kendisine ilmî yetenek görenler halka vaa’z ederler ve İslâm’ı anlatırlardı. Ancak, zamanla insanların dînî ilimlere fazla ilgi göstermemeleri yüzünden irşad görevini yürütebilecekler azalmış veya eksik bilgileriyle cemaatın karşısına çıkıp onlara yanlış bilgiler verenler görülmüştür. Türkiye’de vaaz görevi, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nca özellikle câmi ve mescidlerde yerine getirilmektedir. Başkanlık 2.7.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı Kuruluş ve Görevleri Kanunu ile bu görevi üstlenmiş bulunmaktadır. Adı geçen kanunun 17. maddesi vaaz ve irşad konusuna ayrılmıştır. Yine Başkanlığın, Merkez ve Taşra Teşkilâtı Çalışma Yönergesi, 4. Bölümü câmilerde yapılacak vaaz ve irşad görevini düzenlemiş bulunmaktadır. Bu Yönerge’nin 26. maddesi Vaaz ve İrşad Kurulu’nun teşekkülünü 29. maddesi Vaaz ve İrşad ekiplerinin kurulmasını, 31. maddesi Vaazın hazırlanmasında uyulacak şartları, 32. maddesi de Vaaz Edilirken Uyulacak Şartları tesbit etmiş bulunmaktadır. Yapılan bu düzenlemeler ile vaazların devletin resmî ideolojisi çerçevesinde hareket etmeleri ve insanlara İslâm’ın gerçek boyutlarıyla anlatılmasının engellenmesi hedeflenmiştir. 916
Nasihat
Nasihat’, ‘nush’ kökünden türemiştir. ‘Nush’ sözlükte, bir kimsenin düzelmesini sağlayan sözü veya fiili araştırmak, bir şeyi saflaştırmak (yabancı maddelerden ayırmak), dikiş dikmek, samimi olmak anlamlarına gelir. Terim olarak ‘nush’, öğüt ve akıl verme, yol gösterme demektir. Aynı kökten gelen ‘nâsuh’, halis, saf, samimi demektir ki, Kur’an’da halis tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır.917
‘Nasihat’, nush ile benzer anlama gelmekle beraber, aynı zamanda iyi ve faydalı olana bir çağrı, kötü ve zararlı olandan arındırmaya bir teşviktir. ‘Nasihat’, aslında İslâmi dâvetin bir parçasıdır. Insanları Allah’a ve O’na kulluk yapmaya dâvet edenler, bir anlamda onlara ‘nasihat’ ediyorlar demektir. ‘Nasihat’, insanları doğru yola, kişiye faydalı olan şeylere, zararlı olanlardan kaçınmaya, yaratıcı önünde samimi olmaya bir çağrıdır.
Peygamberler, görevli olarak geldikleri toplumlara ‘nasihat’ etmişler, yani onlara Allah’ın emrine dâvet etmişlerdir. Hz. Nuh (as) kavmine şöyle diyordu: “Size Rabbimin risaletini (peygamberliği) tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size nasihat ediyor ve sizin bilmediklerini ben Allah’tan biliyorum.”918 Aynı şeyi Hz. Hud (as) da söylüyor ve kavmi için bir ‘nasihatçı-öğüt verici’ olduğunu belirtiyordu.919 Yine Hûd (as) azmış bir kavme kendi nasihatının (dâvetinin) fayda vermeyeceğini söylüyor.920
915] Buhârî, Ahkâm 43; Müslim, İman 22
916] Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 281-282
917] 66/Tahrim, 8
918] 7/A’raf, 62
919] 7/A’raf, 68
920] 11/Hûd, 34
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Sâlih’in (a.s.) durumu da bundan farklı değildi. Allah (cc) Semud kavmine Hz. Salih’i peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz. Salih’i dinlemedikleri gibi, O’na ve O’nun dâvetine karşı kibirlendiler ve meydan okudular. Allah (c.c.) da onları toptan cezalandırdı. Bunun üzerine Hz. Salih onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmin, andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”921 Kendilerine ‘nasihat’ edip Hakka dâvet ettiği halde yüz çevirdikleri için cezalandırılan kavmine Hz. Şuayb benzeri şeyleri söylüyordu ve küfre sapan bir kavim için artık üzülmenin gereksiz olduğunu ilave ediyordu.922 Nasihat, aynı zamanda iyiliğini istemek anlamına da gelmektedir. Öğüt vermek, akıl ve yol göstermek te bir kişi hakkında iyilik istemektir.923 ‘Nasihat’ bir âyette de öğüt vermekle beraber bakımını üslenmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılmaktadır.924
Olumsuz Anlamıyla Nasihat: Yol gösterme, akıl verme, iyiliği isteme anlamındaki ‘nasihat’ bazen yanlışa, günaha, isyana yönelik olabilir. Kendi yaptıklarını doğru zanneden, inandığı bâtıl’ı en doğru yol kabul eden, hatta Allah’ın emrine aykırı davranmayı iyilik sanan kötü niyetli niceleri, başkalarına bu anlamda ‘nasihat’ ederler, onları kendi yanlışlarına ve hatalarına dâvet ederler. Nitekim şeytan Hz. Adem ile eşini, sonsuza kadar Cennet’te kalmaları için yasak meyveden yeme konusunda kandırdı ve sonra da ‘ben sizin için bir nasihatçıyım, öğüt verenlerdenim diye yemin etti.925
Din Nasihattır: Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Din nasihattir.” Sahabeler: kimim için Ya Rasûlallah? diye sorunca; “Allah için, O’nun Kitabı için, Rasûlü için, mü’min yöneticiler (imamlar) ve bütün müslümanlar için.” buyurdular.926 927
Bu hadisteki nasihat kelimesine “ihlâs” anlamı vermenin daha doğru olduğunu düşünmekle birlikte; İslâm bilginleri bu hadisteki ‘nasihat’ın şu anlamlara gelebileceğini söylemişlerdir:
Allah için nasihat: O’na inanmak, O’na şirk koşmamak, bütün üstün (kemâl) sıfatların O’na ait olduğunu kabul etmek, noksan sıfatlardan O’nu tenzih etmek (O’ndan uzak düşünmek), O’nun için sevip O’nun için buğzetmek, O’na her konuda itaat etmek, O’nun nimetlerine şükretmek, O’nun dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak, O’na imana ve ibâdete insanları teşvik etmek.
Rasûlüllah için nasihat: O’nun peygamberliğini doğrulamak, getirdiği şeylere iman etmek, emir ve yasaklarına uymak, Sünnetini izlemek, O’nun dâvetini yaymak, getirdiği şeriati tebliğ etmek, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak, ehl-i beytini sevmek, O’nun sünnetine bid’at sokmaya çalışanlarla mücadele etmek.
Kitab için nasihat: O’nun İlâhî kitap olduğunu kabul etmek, O’na saygı göstermek, O’nu sürekli okumak ve hükümleriyle amel etmek, hükümlerini iyice öğrenmek ve başkalarına öğretmek, O’nu başkalarına ulaştırmak, insanları O’nun
921] 7/A’raf, 79
922] 7/A’raf, 93
923] 12/Yusuf, 11; 28/Kasas, 20
924] 28/Kasas, 12
925] 7/A’raf, 20-21
926] Müslim, İman 95, Hadis no: 55; Ebû Dâvud, Edeb 67, Hadis no: 4944; Dârimî, Rikak 41, Hadis no: 2757; Buhârî, İman 43
927] Ahmed bin Hanbel, 1/22; Nesâî, Bey’at 31
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 177 -
ahlâkına dâvet etmek.
Müslüman yöneticiler için nasihat: Onlara karşı gelmemek, Hak olan işlerde onlara yardım etmek, yanlışlarını güzel bir yolla düzeltmeye çalışmak, bilmedikleri konularda onları uyarmak.
Müslümanlar için nasihat: Din ve dünya işlerinde onları irşad etmek-yol göstermek, onların hakkını korumak, dinden bilmediklerini öğretmek, ayıplarını örtmek, yardımda bulunmak, şefkatli davranmak, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker yapmak, İslâm’ın ahlâkıyla ahlâklanmalarını teşvik etmektir.
Ebû Süleymen el-Hattâbî demiştir ki: “Âyet ve hadislerde geçen nasihat, kendisi için yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mana vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın sözlük manası, ihlas ve samimiyettir.”928 Mü’minler, gerektiği yerde, güzel bir metodla birbirlerine nasihat ederler, öğüt verirler, doğru yolu gösterirler, onların iyiliği için çalışırlar, özellikle çocuklarına ve dini yeni yaşamaya başlayanlara nasihatın en güzelini yaparlar. 929
İrşâd
İrşad’ kavramının kökü ‘rüşd’ kelimesidir. ‘Rüşd’; doğru yolda olmak, doğru yolu bulmak, doğru düşünmek, doğruyu yanlıştan ayırt etme gücüne sahip olmak demektir. Rüşd, ‘ğayy’ın, yani sapıtmanın, azmanın karşıtıdır.930 İrşad ise, yol gösterme, doğru yolu gösterme, uyarma, Allah yoluna iletme demektir.
İnsanları irşad ederek doğru yolu gösteren şeye veya kişiye ‘mürşid’ denir. İnsanlara hidayeti, yani dosdoğru yolu gösteren, onların bu yola girmesinin imkânlarını hazırlayan Allah (cc) ‘er-Reşid’dir, yani insanları ‘irşad’ edendir, hidâyeti gösterendir. 931
İrşad; insanları dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşmaları için onları hak yola, hidayet yoluna çağırıp, salih amel işlemelerini, iyi ahlâka sahip olmalarını tavsiye etmek, onları ma’rûfa (iyi olan şeylere) dâvet etmek, onları münker (kötü) olan şeylerden sakındırmak demektir. Bu anlamda hem müslümanları hem de gayri müslimleri ‘irşad’ etmek mümkündür. Gayri müslimleri irşad, onların Hak din olan İslâm’a dâvet edilmesi ve onların müslüman olmasını sağlanmasıdır. Müslümanları irşad ise, onları imanlarının gereği olan salih amel işlemeye dâvet, onları günahtan sakındırmak ve güzel insanlar olmaya dâvettir.
İrşad kavramı ile, dâvet ve ‘emr-i bi’l ma’ruf- nehy-i ani’l Münker’ emirleri arasında bir bağlantı vardır. Ma’ruf olanı (iyilikleri) insanlara ulaştırmak, onları ma’rufa yöneltmek; onları münkerden (kötü olan şeylerden) sakındırmak müslümanların birbirlerine karşı görevidir. Bu görev farz ibâdetlerdendir. Elbette böylesine güzel bir görevi öncelikli olarak İslâm’ı daha iyi yaşayan insanlar, takva sahipleri ve alimler yapacaklar. Günahların içerisinde olan bir kimsenin, başkasını günahtan sakındırması kolay değildir.
928] nak. Hucciyyetü’s Sünne, s: 71
929] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 485-487
930] 2/Bakara, 256
931] 11/Hûd, 87
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an-ı Kerim, müslümanlar arasından bir grubun insanları ‘hayra’ dâvet etmek üzere çalışmalarını emrediyor.932 İşte bu irşad görevidir. İrşad faâliyeti güzel anlatma, sevdirme, ısındırma, ikna etme, inandırma gibi en hoş yöntemlerle olmalı. Ister gayri müslimleri İslâm’a dâvet etmek üzere çalışılsın, ister müslümanları uyarmak üzere uğraşılsın; yöntemin çok güzel ve tabii olması gerekir.
İnançlar ve düşünceler kitleler tarafından ne zorla benimsenir ne de kısa zamanda kabul edilir. O inançlara bağlı kişiler, başkalarına inandıkları doğruları en güzel bir biçimde anlatır ve onları ikna ederler. Yanlıştan vazgeçirmenin yolu da budur. Suçlara karşı verilen cezalar bazen iyi sonuç vermemektedir. Ancak insan suç işleme duygusundan uzaklaşırsa, suçlar azalır. Bunu en güzel şekilde yapmanın yolu da irşaddır.
‘İrşad’, faâliyeti bir ibâdettir. Bu hem müslümanların dinlerini daha iyi yaşamalarını sağlayacak bir yoldur, hem de cehennem adayı gayri müslimlerin kurtuluşuna sebep olabilecek bir çalışmadır. Bütün peygamberler kendi çağlarının irşad edicileridir, mürşidleridir. Hz. Muhammed (s.a.s.) kıyâmete kadar gelecek olan insanların en mükemmel ve en son mürşididir.
Kur’ân-ı Kerim, kitap olarak bütün insanları irşad eden en canlı mürşiddir. İnsanları irşad etmek, onların dünya ve âhiret mutlulukları için çalışmak, çabalamak demektir. Bu görevi en başta alimler ve takva sahibi güzel müslümanlar yerine getirir. Peygamberimiz, kendisi insanları irşad ettiği gibi, kendinden sonra gelen bâtıl yol sahiplerinin irşad edilmesi için, sözlerinin ve Kur’an’ın o insanlara ulaştırılmasını söylüyordu.
İrşad ibâdeti belli bir takım kişilerin tekelinde değildir. İrşad, yalnızca ‘izinli, yetkili falanca alimin yetkisindedir, bu işi başkası bilmez’ anlayışı yanlıştır. Bazı alimler kendilerine ait bazı yöntemlerle yanlış yolda olanları İslâmî hayata dâvet edebilirler. Bu güzel bir şeydir. Ama bu demek değildir ki bu gibi hayra dâvet faâliyeti, bazı törenlerle, bazı isimlerle, çok özel metodlarla yapılacak. Müslüman gücü yettiği ve dili döndüğü kadar, ailesinde ve çevresindeki insanlara ‘mürşid’ olmaya çalışabilir.
Toplulukların bazen başkana, lidere, imama ihtiyaçları olduğu gibi irşad edici mürşidlere de ihtiyacı vardır. Bildiklerini hayatlarına uygulayan alimler ve güzel insanlar bu işi daha güzel yaparlar. İrşad edicilerin rehberi şu âyet olmalı: “Ey Peygamber! İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle dâvet et. Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et…” 933
Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
Hisbe; İslâm devletinde iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek için kurulmuş teşkilatın adıdır. İslâm dünyasında, Hz. Peygamber devrinden itibâren varlığı bilinen hisbe,934 kelime olarak birçok mânaya gelmektedir. Özellikle değişik bâb ve harf-i cerlerle kullanıldığı zaman bu manâları daha da çoğalmaktadır.935 Bu
932] 3/Âl-i İmrân, 104
933] 16/Nahl, 125; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 305-307
934] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitabu’l-Emval, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Kahire 1358, III,192.
935] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975, s. 11-13
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 179 -
açıdan bakıldığı zaman kelime “saymak”, “zannetmek”, “haseb sahibi olmak”, “kifâyet”, “değer”, “ecir”, “sevab”, hüsn-i tedbir” gibi mânalar almaktadır. Ayrıca, “bir fiilin ecrini sadece Allah’tan taleb etmek” mânasına da gelmektedir. İslâm dünyasının önemli bir müessesesi olan hisbe bir terim olarak ilk defa terkedildiği zaman ma’rûfu (iyiliği) emr; işleyen görüldüğü zaman münkeri (kötülüğü) yasaklama”936 şeklinde tarif edilmiştir. Bu tariften başka benzer daha birçok tarif olmakla birlikte hepsinde müşterek olan temel, “iyiliği emr, kötülüğü nehy” prensibidir.
İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında tam teşkilatlı bir müessese haline gelen hisbenin temeli, Kur’an-ı Kerîm’deki “el-emr bi’l-marif ve’nnehy ani’l münker” âyetine dayanmaktadır. Temeli, böyle bir emir olan hisbenin değil sadece Hz. Ömer; bütün ashab tarafından uygulanmış olması gerekir. Bununla beraber bu müessesenin Hz. Ömer’e nisbet edilmesinin sebepleri, hisbe ile ilgili bazı eserlerde açıklanmış bulunmaktadır.937 Ancak bu sebepler dikkate alınmasa bile diğer pek çok müessesede olduğu gibi hisbe teşkilatının da bu dönemde müessese olarak ortaya çıkmış olması normal karşılanmalıdır.
İyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek gâyesiyle kurulan bu müessesenin başında bulunan muhtesib, dinin hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine getirmesi gereken ortak bir vazifedir.938 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi, bunun da bir grup müslüman tarafından ifâ edilmesi diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. İşte bunun bir sonucu olarak İslâm müesseseleri arasından, bu vazifeyi yüklenen “İhtisâb müessesesi” doğdu.
Günümüzde görev ve yetkileri tek müessesede toplanamayacak kadar çok olan hisbe teşkilatının dayandığı esaslardan bir bölümü İslâm hukukuna, bir bölümü de İslâm Devlet başkanının takdir alanına girer.939 Bu bakımdan müessesenin başında bulunan muhtesib, cemiyet huzurunun sağlanmasında önemli derecede rol oynayan bir görevlidir diyebiliriz.
Gerçekten, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden sakındırmak maksadiyle kurulan bu müessese, Şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı. Bunun için muhtesip, müslümanların yaşadığı bölgelerde onların cuma namazları için câmiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Keza, ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet beklemeden evlenen kadınlar, yasak musikî aletini çalanlar, velhasıl şeriata aykırı hareket edenler hep ona hesap vermek zorunda idiler. Muhtesibin toplum üzerinde velâyet hakkı bulunduğu için geniş bir tazir yetkisine de sahiptir. O, okulları teftiş eder, öğrencileri gereksiz yere döven, öğretmenleri cezalandırır,’düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklar, çarşıların düzenini sağlamaya, ölçü ve tartı âletlerini kontrol etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkına tecavüzü
936] Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Beyrut 1978, s. 240
937] bk. Mansur b. Seyyid Ali, Nisâbu’l-İhtisâb, İsparta Halil Hamit Paşa Küt. Yaz. vr. 90-91
938] 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
939] Hacr Halîfe (Kâtib Çelebi), Keşfu’z-Zünûn an Esâmi’l-Kütüp ve’l-Fünûn, nşr. Ş. Yalıkaya-Kilisli Rifat Bilge, İstanbul 1941, I,15
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önlemeye, zımmîlere (İslâm ülkesinin vatandaşı olan gayr-i müslim) ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye varıncaya kadar geniş yetkiler kullanırdı. 940
İslâm’ın ortaya çıkışından bir müddet sonra belirli hâle gelen hisbe görevi, zamanla tarihte kurulan bütün müslüman devletler de önemli derecede fonksiyonu bulunan bir müessese haline gelmiştir.
Hak ve hukuk mefhumları, İslâm’ın temel unsurlarındandır. Binaenaleyh, cemiyet hayatındaki münasebetlerin, bu prensiplerin ışığı altında cereyan etmesi gerekir. İslâm hukukuna göre haklar, insan hakkı ve Allah hakkı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan hakları sadece kişiyi ilgilendirdiği gibi, uygulaması da yine kendisini ilgilendirir. buna karşılık, hiç bir kimsenin hakkına dokunulmayarak yalnız Allah’a ait bir hakka tecavüz edilmiş olursa, suçlunun cezası, hakkullah hükmüne girer. Bu durumda her mü’min, suçluyu Allah rızâsı için yakalayıp lâyık olduğu cezaya uğratması (ta’zir) için hâkimin huzuruna çıkarmak hakkına sahiptir. Böyle bir takibata “da’va’l-hisbe” denir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi nerede ve ne şekilde olursa olsun, gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektir941 diyebiliriz.
Başlangıçta hisbe teşkilâtı, İslâm toplumunda iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek942 sûretiyle ictimaî huzuru sağlayan dinî bir müessese olarak ortaya çıkmıştı. Bu müessesenin teşkilinden itibaren farklı ve çok yönlü vazifeleri yüklenmiş olduğuna daha önce kısaca temas edilmişti.
Osmanlılar döneminde kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin, ve dolayısıyla teşkilatının yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV. ve XVI. asır “İhtisâb Kanunnâmeleri”nde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler bulunmaktadır. Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”nde “Kısaca ifade edersek, yukarıda sayılanlardan başka, muhtesibin, Allâh’ın yarattığı her şeyi görüp gözetmesi gerekir” denilerek teşkilâtın ne kadar geniş bir yetkiye sahip olduğu belirtilmek istenmiştir. Gerçekten bütün ameller, ya iyi, veya kötüdür. İyilikler yapılmadığı, kötülükler ise yapıldığı zaman bunlara müdahale etmek hisbe teşkilâtının en önemli görevidir. Binaenaleyh, dünyada meydana gelen her hadisede bu teşkilatın sorumluluğunu görmek mümkün olmaktadır. Zaten bu teşkilâtın önemi de buradan ileri gelmektedir. Gerek bu kanunnâmelerden ve gerekse 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine ihtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre muhtesibin vazifesini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
a- Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
b- Dinî hayatla ilgili olanlar,
c- Adlî hayatla ilgili olanlar.
Bu kadar geniş yetkilere sahib bir teşkilâtın tarihteki bütün müslüman devletlerde bulunması tabiî karşılanmalıdır. Zira bu -daha önce de belirtildiği gibi- hem Kur’ân’ın emri, hem de bizzat Hz. Peygamber’in uygulaması ile müslümanlara
940] bk. Kazıcı, a.g.e., s. 14-16
941] Müslim, İmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İmân 171
942] 22/Hacc, 41
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 181 -
bir miras olarak intikal etmişti. Hatta muhtesib olmanın şartlarından biri olan “erkek olma” prensibinden söz edilmesine rağmen, Hz. Peygamberin Medine çarşısı üzerine Hz. Ömer’in hısımlarından olan Şifa binti Abdullah adındaki kadını görevlendirdiğini biliyoruz.943 Keza bu kadın, Hz. Ömer’in halifeliğinde de aynı vazifeyi yerine getirmiştir. Bu bakımdan bütün İslâm ülkeleri bu müesseseyi geliştirmeye gayret etmişler dir. Biz bu teşkilâtın önemli gelişmeler gösterdiği Osmânlı devletindeki kuruluşunu kısaca anlatacağız.
İslâm devlet teşkilâtının geniş kadrosu içinde yer alan ve muhtesib diye isimlendirilen bu görevliyi Osmanlılar da genellikle aynı şekilde isimlendirmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ihtisâb vazifesini yapmakla görevli bir yetkilinin resmen bu vazifeye ne zaman getirildiği kesin olarak tesbit edilememektedir. Bununla beraber Osman Gazi (1281-1324) zamanına ait bir rivayet bu vazifenin Osmanlılardaki başlangıcı hakkında bazı ipuçları vermektedir.
Gerçekten, bütün müslüman devletlerde olduğu gibi, Osmanlılarda da bilhassa dinî emir ve yasaklara nezaret ile ahlâk ve ananelerin nesilden nesile bozulmadan intikalini temin konusunda her zaman titizlik gösterilmiş olmalıdır. Zira çirkin ve gayr-i ahlâkî hareket ve davranışlar karşısında sükût edilemeyeceği prensibi, Osmanlı cemiyetinde de aktif ictimaî bir kontrolü sağlamış olmalıdır.
Daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı toplumunda ilk muhtesibin ne zaman tayin edildiğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Vesikalar, ilk defa Sultan I. Murad’ın hicrî 787 (1385) tarihli vakfiyesinde hem idareci hem de şâhid olarak bir muhtesibin isminden bahsetmektedirler.944 Bundan başka Evliya Çelebi’deki bir kayda göre Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, şehrin ticarî, iktisadî ve buna paralel olarak ictimaî nizamını sağlamak ve diğer hizmetleri görmek için, tayin edilen hakimlerden (idarecilerden) sekizincisinin ihtisâb Ağası olduğu anlaşılmaktadır. Keza bu kayıtta ihtisâb ağasının vazifelerine de şöyle temas edilmektedir: “Bütün san’at ehline hükmedip tazir ve cezalandırma, alışverişlerinde hile edenleri tekdir ve tevbihe me’mur.” 945
Gerçekten, Osmanlı dönemi şehir hayatında hisbe teşkilâtı, vazgeçilmez bir unsur olarak görünmektedir. Zira toplum hayatında özellikle şehir yaşayışını sağlam temellere oturtmak ve kurulu sosyal düzeni korumak, en önemli meselelerden biriydi. Bunun yanındâ zarurî günlük ihtiyaç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir şekilde geçmesini sağlamak da gerekiyordu. Bu maksatla esnaf ve diğer ticaret erbabının kontrol altında tutulması icab ediyordu. Pek çok vesika ve kanunnâmede değişik şehirlerin hisbe işi ve muhtesibinden sözedilmektedir. Hatta Osman Nuri’ye göre kadısı bulunan her kaza merkezinin bir muhtesibi de bulunmaktadır. 946
Bilindiği üzere Osmanlı devlet teşkilâtında köklü değişiklikler Sultan II. Mahmud Han (1808-1839) zamanında yapıldı. 1242 (1826) yılında Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra şehir idaresinde daha geniş yetkilerle kontrolü sağlayacak yeni bir idarî sistemin kurulması gerektiğinden, başlangıçta muhtesib, ihtisâb ağası, ihtisâb emini gibi ünvanlarla hisbe teşkilâtını idare eden kimse
943] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341
944] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Vakfıyeler Tasnifi, nr. 162/5
945] Evliya Çelebi, Seyahatnâme, İstanbul 1314, I, 120
946] Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul 1922, I, 327
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1242 tarihli nizamnâme ile “ihtisap nazırı” ünvanını almıştı. Yeni bir ünvanla “İhtisâb Nezâreti” yeniden kurulan müessese, Sadrazamlığa bağlandı.947 Bilâhere 2 Zilkade 1271 (16 Ağustos 1854) tarihindeki resmî bir tebliğ ile İstanbul’da Şehremâneti kurularak İhtisâb Nezaretine son verildi.
İslâm dünyasında çok geniş yetkilere sahip kılan bu müessesenin, başında bulunacak olan kimsenin çok iyi bir şekilde seçilmesi gerekiyordu. Zira onun vazife ve yetkileri bunu gerektiriyordu. Dövme, hapsetme gibi cezaları da verebilen bu görevlinin diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekiyordu.
Teşkilâtın başında bulunan şahıs birçok yardımcı da kullanıyordu. Değişik mesleklere mensub kimseler arasından seçilen bu yardımcılara “ârif”, “emin “gulam”, “avn” “huddam-ı ihtisâb”, “terazicibaşı”, “koloğlanları” gibi isimler verilmektedir. Keza bunların da çok dürüst insanlar arasından seçilmesi gerekli idi.
Hatta Osmanlılarda herhangi bir yolsuzluk yapmalarına engel olmak için bunlar kendi aralarında birbirlerine kefil sayılmışlardı. Buna dayanarak devlet herhangi bir yolsuzluk halinde onların mallarına el koyabilmekte idi. 948
Muhtesib
İslâm dünyasında, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek “el-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehy ani’l münker”e gayesiyle kurulan teşkilâtın başında bulunan görevli. Muhtesib, tarihte kurulmuş bulunan bütün müslüman devletlerde bu isimle, bazen da “İhtasâb emini” veya 1242 (1826) yılından itibâren Osmanlılarda “İhtisâb Ağası” gibi isimlerle de anılmaktadır.
Muhtesib, İslâm’ın hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emr edilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine getirmesi gereken müşterek bir vazifedir.949 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi bunun da öneminden dolayı bir grup müslüman tarafından yerine getirilmesi, diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. Bu nedenle İslâm kurumları arasından, bu görevi yüklenen yeni bir kurum doğdu ki bu, “İhtisâb” veya “Hisbe”den başka bir şey değildi. İslâm âleminde, Hz. Peygamber devrinde ortaya çıkan hisbe müessesesinin950 başında bulunan muhtesibin vazifelerini günümüzde yalnız bir müessesede toplamak mümkün değildir.
Gerçekten, iyiliklerin yapılmasını emretmek ve kötülüklerin işlenmesini önlemek maksadıyla kurulan ihtisab müessesesinin başında bulunan muhtesib, şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı.951 O, müslümanların yaşadığı bölgelerde, cuma namazları için câmiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet beklenmeden evlenen kadınlar, yasak musiki aletlerini çalanlar... hep ona hesap vermek zorunda idiler. O, velâyetle
947] Kazıcı, a.g.e. s. 34-35
948] Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 443-444
949] 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
950] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitâbu’l-Emvâl, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübrâ, Kahire 1358, III,192; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341.
951] R. Levy, “Muhtesib” İA, VIII, 532
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 183 -
bu vazifeye getirildiği için geniş bir tazir salâhiyetine de sahiptir. Bu bakımdan, okulları teftiş eder, öğrencileri haddinden fazla döven öğretmenleri cezalandırır, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklar. Muhtesib, aynı zamanda, çarşıların nizam ve intizamını sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkında tecavüzü önlemeye, zimmî (İslâm devletinin idaresinde yaşayan gayri müslim vatandaş)lere ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye kadar varan952 yetkilere sahiptir.
Gerek yukarıda sayılan bir kısım vazifeleri, gerekse daha sonra temas edilecek görev ve yetkilerini kullanırken, muhtesibin izlemesi gereken bazı metodlar bulunmaktadır. Binaenaleyh, onun mevki ve taziri, işlenen fiile göre hafiften şiddetliye doğru şöyle bir sıra izler:
a) Bilmek, haberdar olmak: Bundan maksad, münkerin işlenmesinden haberdar olunmasıdır. Bunun da meşrû bir şekilde olması gerekir. Tecessüs yasaktır.
b) Bildirmek: İşlenen münkerin sebebi bazen bilgisizlik olabilir. Binaenaleyh, bilmediği için emri ve yasakları çiğneyen ve dinî talimata aykırı hareket eden kimselere, bilmedikleri konular uygun bir usul ve metodla anlatılır.
c) Öğüt vermek: Doğru yolu göstermek ve Allah korkusunu hatırlatmak suretiyle münkerin işlenmesini önlemeye çalışmak.
d) Tekdir etmek: Münkeri işleyen, iyi ve tatlı sözden anlamaz öğüt ile alay etmeye kalkışırsa bu yola baş vurulur.
e) El ile müdâhale edip düzeltmek: İçkiyi dökmek, oyun aletlerini kırmak; gasb edilmiş araziden gasbı çekip çıkarmak. Muhtesib buraya kadar anlatılan işleri yaparken herhangi bir izne muhtaç değildir. Fakat, bunlardan sonraki durumlarda mutlaka izin gerekmektedir.
f) Sopa ile tehdit: Dövmek veya başka türlü cezalandırmakla tehdid etmek.
g) Sopa atmak: Yukarıda belirtilen çare ve usûller münkeri önlemek için kâfi gelmez ve sopalamak gerekli olursa bu da uygulanır.
h) Silâh kullanmak: Bu, son çaredir. Nâdiren baş vurulur. Daha çok karşı tarafın silâh kullanması buna sebep olur. 953
Muhtesib, bütün bu işleri yaparken iki şeye sahip olmalıdır. Bunlardan biri bilgi, diğeri de kudrettir. Gerçekten, neyin helâl neyin de haram olduğunu bilmeyen, Şerîat ahkâmına hakkıyla vakıf olmayan bir kimsenin muhtesib olması düşünülemez. Ayrıca kudret, cesaret ve yaptırım gücü bulunmayan bir kimsenin muhtesib olması da düşünülemez. Çünkü muhtesibin vazifelerinden bir kısmı anında müdahaleyi gerektiren cinstendir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi, nerede ve ne şekilde olursa olsun gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektedir. 954
952] Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l İslâm, Kahire 1964, I, 489
953] Bu maddelerin geniş açıklaması için bk. Taşköprüzâde İsameddin Ahmed Efendi, Mevzuatu’l-Ulüm, Trc. Kemaleddin Mehmed Efendi, İstanbul 1313, II, 570; Haydarîzâde İbrahim, “Emr bi’l-ma’rûf ve Nehy ani’l-Münker” Sebilürreşâd 1336 XV/370, 109
954] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesaî, İman 17
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha önce de temas edildiği gibi Hz. Peygamber zamanından itibaren varlığı bilinen hisbe müessesesinin, İslâm tarihinin daha sonraki dönemlerinde önemli bir yer işgal ettiği bilinmektedir. 955
İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren geniş yetkilerle mücehhez kılınan muhtesibin bu vazifelerini yalnız bir müessesede toplamanın mümkün olmadığını daha önce kaydedilmişti. Muhtesib başlangıçta, İslâm toplumunda sosyal huzuru sağlayan dinî bir görevli hüviyetini taşımakla beraber, daha sonraları farklı vazifeleri de yüklenmiştir. Taşköprüzâde, muhtesibin bazı vazifelerini şu şekilde sıralar:
a. Câmilerle ilgili olanlar: Namazda taksir edenler, kıraatta lahn eyleyenler, vakitlere riayet etmeyenler, halka Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu söyleyerek devamlı ümit veren hatipler muhtesib tarafından engel olunurlar.
b. Pazarlarla ilgili olanlar: Eşyanın kusurunu saklayıp satan, yalan söyleyen ve haram eşya bulunduranlara da engel olur.
c. Yollarla ilgili olanlar: Binalarla yolu daraltanlar, yol üzerine yük koyanlar ve yolları kirletenler de muhtesibe hesab vermek zorundadırlar.
Hamamlarla ilgili olanlar: Hamamlarda keşf-i avret ve masaja engel olur; (Osmanlı dönemi için), gayri müslimler ile müslümanlara verilen peştamalların farklı olmasına dikkat eder.
Âmme ile ilgili olanlar: Kendi evi dururken, başka yerlere gidip ora halkını irşad etmeye çalışan kişiler de muhtesib tarafından oradan alınıp kendi memleketlerine gönderilirler. Zira, kişinin evi, yakınları ve mahallesi, onun uzak ve başka yerlere gitmesine mani olur. 956
Osmanlılarda, kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin, yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV ve XVI. asır İhtisâb kanunnâmelerinde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler vardır. Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”nde; “fi’l-cümle bu zikr olunandan gayrı her ne kim Allah Teâlâ yaratmıştır, mecmuını, muhtesib görüp gözetse gerektir” denilerek muhtesibin ne kadar yetki ve sorumluluk sahibi olduğu belirtilmek istenir. Bu kanunnâmelerden ve 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine İhtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre muhtesibin vazifelerini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
1. Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
2. İbâdetle ilgili olanlar,
3. Adlî hayatla ilgili olanlar.
Osmanlılarda kadısı bulunan her şehirde (kaza) mutlaka bir de muhtesib bulunmaktadır. Toplumda meydana gelen olaylar ve işlenen fiiller ya iyilik veya kötülük olacağına göre; muhtesib, hiç bir davranışın dışında kalamayacaktır. Bu bakımdan muhtesib olarak devlet tarafından seçilecek olan kimsenin çok iyi, bilgili, ahlâklı, rüşvete tevessül etmeyen, Allah’tan korkan kimseler arasından seçilmesi icab etmektedir. Osmanlı döneminde iktisadî vazifesi de ağırlık kazanan
955] Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilâtı, Ankara 1975, s. 51-52
956] Mevzuatu’l-Ulûm, II, 576-77
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 185 -
bu görevlinin, halkla fazla haşır neşir olmaması için, görev süresi bir yıl ile kayıtlanmıştır. Binâenaleyh vazifeye başlamasından bir sene sonra muhtesib derhal vazifeden ayrılır Yerine bir başkası seçilir. Gerçekten önemli bir vazife icra eden bu yetkilinin diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekmektedir. Müslümanları devamlı kontrol altında bulunduran bir kimse olarak onun aşağıdaki sıfatları taşıması gerekmektedir:
a. Müslüman olmak: Müslüman olmayan kimseler bu vazifeyi yapamazlar. Zira bu, dinî bir vazifedir. Bunun için dinin aslını inkâr eden ve müslüman olmayan bir kimse bu vazifeye tayin edilemez.
b. Mükellefiyet: Muhtesib olmanın şartlarından biri de mükellefiyettir. Bu çağa gelmemiş birinin bu vazifeye getirilmesi devlet otoritesini sarsacak bir durumdur. Bu bakımdan çocuk yaşta birinin muhtesib olarak tayini mümkün değildir.
c. Erkek olmak: Her ne kadar Hz. Peygamber zamanında, Hz. Ömer’in akrabalarından biri olan Şifa binti Abdullah adında bir kadın bu vazifeye getirilmiş ise de, bunun istisna olduğu belirtilerek, güç ve kuvvet isteyen bir konuda kadınların vazifelendirilmesi hoş karşılanmamaktadır.
d. Adâlet: Muhtesibte bulunması gereken sıfatlardan biri de adâlettir. Muhtesibin herkese karşı âdil davranması gerekir.
e. İzin: Muhtesibin vazifesini icra ederken hafiften şiddetliye doğru bir metod takip etmesi gerekir. Bunun için, sadece tarif, va’z ve nasihat gibi konularda izne gerek olmadığı açıktır. Ancak münkeri ortadan kaldırma, dövme ve hatta haps etme gibi konularda devletin izninin bulunması gerekir.
f. Kudret: Muhtesib, gördüğü münkeri ortadan kaldırmaya güç sahibi olacaktır. Âciz olan bir kimse bu vazifeyi yapamaz. O, ancak kalben buğz eder.
g. İlim: Muhtesib olacak kimsede bulunması gereken sıfatlardan biri de âlimliktir. Onun, sadece dinî emir ve nehiyleri bilmesi de yetmez. O, kendisini ilgilendiren ekonomik konularda da bilgi sahibi olmalıdır.
h. İlmiyle âmil olmak: Muhtesib ilmiyle âmil olmalı ve bildiği şeyleri önce kendi nefsinde tatbik etmelidir.
i. Allah rızâsı: Muhtesib her türlü fiil, söz ve davranışlarında Allah rızâsını gözetmeli, iyi niyet sahibi olmalı, riya ve gösterişten uzak durmalıdır.
k. Takvâ sahibi olmak: Onun takva sahibi olması istenir. Zira, bildikleri ile amel etme, büyük ölçüde buna bağlıdır.
l. İyi ahlâk: Bazı kimselerin, kötülüklerden alıkonulması hususunda ilim ve takva yeterli gelmeyebilir. Böyle durumlarda acele etmeksizin yumuşak davranmak gerekir. Bu da iyi ahlâk ile mümkündür.
Görüldüğü gibi, İslâm dünyasında Hz. Peygamberle ortaya çıkan ve iyiliklerin yapılmasını, kötülüklerin ise yasaklanmasını sağlamaya çalışan hisbe müessesesinin başında bulunan muhtesib, büyük bir hizmeti yerine getiriyordu. O, bu hizmeti yerine getirirken birçok yardımcı da kullanırdı. 957
957] Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 265-266
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sözü, İnsanları Allah’a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
İnsanları Allah’a dâvet, işin şuurunda olan mü’minlere yüklenen önemli bir sorumluluktur. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”958 İnsanların büyük bir bölümü, diğer insanları Allah’a gereği gibi iman edip sadece O’na ibâdet/kulluk etmeye dâvet etmenin kendilerine verilmiş bir mes’ûliyet olduğunu, çevrelerindeki kişileri güzel söze dâvet etmenin bir ibâdet olduğunu düşünmezler. Yani bu sorumluluğun bilincinde değildirler.
“Mü’min erkeklerle mü’min hanımlar birbirlerinin velîleridir (dostları ve yardımcılarıdır). İyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır. Şüphesiz Allah azizdir, üstün ve güçlüdür, hakîmdir, hüküm ve hikmet sahibidir.”959 Bu âyetten de anlaşıldığı gibi iman eden her insan, dünya hayatı boyunca sürekli güzellikleri, yani tevhid ve Allah’a itaatı, güzel ahlâkı anlatmakla, bizzat kendisi yaşamakla ve insanlara da güzellikleri tavsiye edip onları kötülüklerden sakındırmakla yükümlüdür. Güzel bir hayat isteyen insanın güzellikleri teşvik etmesi, iyilik isteyenin iyiliği yaymak için çaba harcaması, zulme râzı olmayanın zâlimleri uyarması ve onlara tepki göstermesi, kısacası doğruluk isteyen insanın diğer insanları da doğruya dâvet etmesi şarttır. Bu dâveti yaparken aklından çıkarmaması gereken en önemli noktalardan biri, bu çağrıyı güzel bir üslûp ve metotla yapmasının gerektiği, diğeri ise, hidâyeti verecek ve güzel sözü karşı tarafta etkili kılacak olanın ancak Allah olduğudur.
Mü’minlerin birbirlerine ve farklı inanç ve yaşayıştaki insanlara faydalı olmaları sağlayan en büyük etkenlerden birisi, birbirlerinin hevâlarını ve hoşnutluklarını değil; öncelikle Allah’ın rızâsını gözetmeleri ve hakkı açıkça söylemekten çekinmemeleridir. Bu, karşılarındaki kişinin nefsine ters düşecek bir konu da olsa, böyledir. Önemli olan, söyleyeceği şeyin o kişiye fayda vermesi, hatasını düzeltmesine, Allah’a yakınlaşmasına vesile olmasıdır. Bir mü’min, muhâtabına âhireti açısından ne hayırlı ise onu çekinmeden açık sözlülükle dile getirmelidir. Fakat bununla birlikte bu açık sözlülüğün ardında son derece ince düşünceli, karşısındakine saygılı, sevgi ve şefkat dolu bir anlayış da olmalıdır. Örneğin bir kişinin Kur’an’a göre eksik ya da hatalı bir yönünü uyarmadan önce, nasıl söylerse daha etkili ve yapıcı olabileceğini, yani konuşmanın usûl ve üslûp yönüyle de güzel olmasını düşünmelidir. Kişinin şevkini arttırıcı bir konuşma yapmayı, ama bunun yanında konunun önemini de vurgulamayı unutmaz. Kısaca, karşısındaki kişiyi hem içerik hem de şekil yönünden “sözün en güzeli” ile uyarabilmek için, önceden düşünüp tasarlar ve ona faydalı olmaya çok büyük bir titizlik gösterir.
Kuşkusuz böyle bir hassâsiyeti ve içten çabayı Allah’ın rızâsını arayan mü’minlerden başka hiç kimse gösteremez. Örneğin câhiliye insanları, şahsî çıkarları söz konusu olmadığı sürece karşılarındaki kişinin bir kusurunu, eksiğini düzeltmeye çalışmazlar. Diğer insanların eksikleri, kusurları, âhirette bunlardan dolayı duyacakları utanç ve pişmanlık onları hiç ilgilendirmez. Çünkü onlar, yalnızca kendi dünyevî çıkarlarının peşindedirler. Eğer herhangi bir sebeple birine öğüt vermeleri gerekirse, genellikle yapıcı olma, güzel söz söyleme konusunda,
958] 3/Âli İmrân, 104
959] 9/Tevbe, 71
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 187 -
ağzından çıkan her kelimenin hesabının sorulacağını düşünen mü’min kadar bir çaba sarf etmez; ağızlarına geldiği gibi konuşarak karşı tarafa sıkıntı verirler. Çoğunlukla da kimseye karışmamayı tercih ederler. Çünkü, özgürlük anlayışını hevâları istikametinde yorumlayıp herkesin yaptığının kendine göre doğru olduğunu düşünür veya her koyunun kendi bacağından asılacağına, başkasının yaptığından diğer insanların sorumlu olmadığına inanırlar. Onlar bilirler ki, bir insana eleştiri yapmak, ona öğüt vermek, yaptığı yanlışı bırakıp en doğru ve en güzel olana uymasını söylemek, aslında çok zor bir iştir ve bedel istemektedir. Karşıdaki kişinin gösterebileceği muhtemel olumsuz tepkileri göze almak için kişinin, Allah rızâsı gibi bir beklentisi olmalıdır. 960
Bazen dâvetçiler tarafından bile daha çok da münâkaşa ortamında, güzel olmayan söz ve tavırlar, muhatabın da kışkırtmasıyla ortaya dökülebilmektedir. Bu gibi kaba söz ve davranışlar, muhâtaplarımızın bizden uzaklaşmasına, yakınımızdakilerin de etrafımızdan dağılmasına sebep olacaktır: “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et.” 961
İnsan, yaratılışı gereği güzellikten, sevgi ve saygıdan, güzel hitaplardan zevk alır. Bozulmamış fıtrata zor gelen, insanın kendi hevâsının, kötü arzularının izinden gitmesi, güzel yolu bırakıp kötü davranmasıdır. Çünkü, bunlar vicdanı rahatsız eder, huzursuzluk ve stres kaynağı olur. Güzel sözler, karşıdaki insan için olduğu kadar, konuşan insan için de huzur ve mutluluk vesilesidir; her ibâdette olduğu gibi, esas karşılığı âhirette alınacak olması yanında dünyada da avansın, peşin ödüllerin alındığı hayırlardır. Sözün en güzeline uyanlara müjdeler vardır.962 Sadece âhirette değil, dünyada da huzur içinde, izzetli ve onurlu bir şekilde, güzel bir hayat yaşayacaklardır: “Erkek veya kadın, kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.” 963
Dâvet ve Tebliğ Usûlü
1. “Ve kûlû kavlen sedîdâ: Hakkı ve doğruyu söyleyin.”964 hakkın zıddı bâtıl, doğrunun zıddı yalandır. Her hak söz, aynı zamanda doğru ve her doğru da haktır; tıpkı her bâtılın yalan ve her yalanın da bâtıl olduğu gibi. İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır. Bu, mü’min olmanın şiarıdır. Mü’min, emin/güvenilir olan kimse demektir. Hakkı haykıran ve doğruyu dile getiren tüm peygamberler ve onların vârisleri bu bedeli horlanma, hakarete uğrama, alaya alınma, işkence görme, sürülme, hapse atılma ve öldürülme biçiminde ödemişler ve bugün de ödemeye devam etmektedirler. Değil hakkı, bâtılı söylemenin dahi bir bedeli varken; hakkı haykırmanın bir bedeli olmasın mı? Söylediğiniz hakikat, ne kadar büyük ve önemliyse ödeyeceğiniz bedel de o oranda büyük olacaktır. Tarih boyunca tüm zâlim yöneticilerin gazabını, kendilerine hakkı ve doğruyu söyleyenler celbetmiştir. Bu gerçeği Hz. Peygamber şöyle
960] Hârun Yahya, Güzel Söze Uymanın Önemi, s. s.10
961] 3/Âl-i İmrân, 159
962] 39/Zümer, 17-18
963] 16/Nahl, 97
964] 33/Ahzâb, 70
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dile getirir: “Cihadın en erdemlisi, zâlim yöneticiye hakkı haykırmaktır.” 965
2. “Ve kûlû kavlen ma’rûfâ: Münâsip bir biçimde konuşunuz.”966 Âyette geçen “ma’rûf” iyi, güzel ve münasip anlamlarına gelir. Bu ifade, âyette karı-koca ilişkileri bağlamında yer almaktadır. İster karı-koca ilişkileri, ister diğer tüm insanî ilişkilerde, konuşma stili, argümanlar ve sözcükler olaydan olaya, yerden yere ve zamandan zamana değişiklik arzedebilirler ve arzetmelidirler de. Aslolan amaca ulaşmaktır. Hakikat tek, lâkin bir hakikati anlatmanın yolu ve yordamı tek değildir. Bazı insanların hadis diye naklettiği, fakat hadis olmayan “İnsanlara akıllarının alacağı şekilde konuşun” sözü, aslında bir gerçeğin ifadesidir. Sadece söylediğinizin doğru olması yetmez. Eğer sözünüzün hedefini bulmasını istiyorsanız doğruyu, doğru bir zaman ve zeminde, doğru bir üslûpla söylemek zorundasınız. İşte, âyette “ma’rûf” olarak geçen ve “münasip” diye çevirdiğimiz şey de budur.
3. “Ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîğâ: Ve onlara kendi konumları hakkında detaylıca konuş; tesirli söz söyle.”967 Âyetteki “fî enfusihim” ifadesi, söylenecek sözün özbenliklerine etki edebilecek söz olmasını da telmih etmektedir. Dudaktan çıkan sözün varacağı yer, kulak kepçesidir; yürekten çıkan sözün varıp duracağı yerse muhâtabın gönlü olacaktır. Âyetin esas vurguladığı şey, dâvete muhatap olan insanın ilgisini yine insana, yani kendi gerçeğine çekmektir. Kendi gerçeğini görmeyen biri, kendisiyle değil; hep “başkaları”yla, hep “onlar”la ilgilenecektir. Kendisini sürekli ilgi odağından uzak tutan kimseler, verilen hiçbir nasihati üzerlerine almazlar, hiçbir dâvetin muhatabı yerine kendilerini koymazlar. Dolayısıyla onlar öğüt almaz, söz dinlemez ve hallerini düzeltmezler. İşte onlar kör, sağır ve dilsiz biri gibidirler.
4. “Fe kûlâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.”968 Bu İlâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güler yüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu İlâhî talımat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe sözkonusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
5. “Ve kûlû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”969; “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî
965] Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce
966] 4/Nisâ, 5, 8
967] 4/Nisâ, 63
968] 20/Tâhâ, 44
969] 2/Bakara, 83
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 189 -
hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.” 970
Sözlerin En Güzeli Olan Kitap’ta “En Güzel Söz” Diye Tanımlanan “Dâvet”in Usûlü:
Kur’an’ın üslûbu, bir dâvetçi/tebliğci, yani gönül fâtihi için bulunmaz bir hazinedir. Kur’anî dâvet üslûbundan çıkaracağımız bir çok ilke vardır. Biz burada bunlardan sadece birkaçına işaret etmekle yetineceğiz:
a- Kur’anî dâvet üslûbunda muhatabın dikkatini dağıtacak yersiz ayrıntılara girilmez. Söylenmek istenilen hakikat, doğrudan ve mümkün olan en az kelimeyle (îcaz) muhataba aktarılır.
b- Kur’an, muhatabının dikkatini dağıtmamak için genellikle somut isimler, tarihler ve mekânlar üzerinde durmaz. Kur’an’da müşahhas/somut olarak indiği dönemin mü’minlerinden yalnızca Hz. Zeyd bin Sâbit’in adı, kâfirlerden ise yalnızca Peygamber’in amcası Ebû Leheb’in adı geçer. Bunun dışında Kur’an, hep isme değil; eyleme vurgu yapar. Hatta tarihî kıssalarda kullanılan “nemrut”, “firavun” gibi isimler dahi özel isim değil; “sultan, kral, başkan, han, hakan” gibi cins isimlerdir. Çünkü isimler ayırır, ihtilâfı çoğaltır ve dikkatleri dağıtır. Tarihsel mekânlar, insanlar ve zamanları öne çıkarmak dikkatleri dağıtırdı ki, çağlarüstü bir mesaj olan Kur’an buna meydan vermemiştir.
Ender durumlar dışında Kur’an rakam da vermez. Örneğin cehennem kapıcılarının sayısı konusunda “üzerinde on dokuz vardır.”971 âyetiyle rakam verir ve ardından şöyle ilginç bir uyarıda bulunur: “...Biz onların sayısını bir fitne kıldık.” 972 Bu fitnenin nasıl bir sınav olduğunu da 19’culuk akımıyla hepimiz bir kez daha öğrenmiş oluruz.
c- Kur’an nefy ve isbat yöntemini çok kullanır. Nefy kötüyü, bâtılı ve yalanı boşa çıkarma; isbat ise iyiyi, hakkı ve doğruyu onun yerine getirme işlemidir. Bunun en güzel örneği kelime-i tevhiddir. Kur’an’da “lâ ilâhe illâ hû” formunda geçer.973 “Lâ ilâhe: Hiçbir ilâh yoktur” nefydir ve enkazı temizler; “illâllah: Yalnızca Allah vardır” isbattır ve yanlışın enkazının yerine doğruyu bina eder. Bu Kur’anî üslûp, bir fikri muhataba aktarmanın en güzel ve en tutarlı yöntemidir. Önce yanlışın yanlışlığını tespit edip onu gasbettiği doğrunun makamından indirmek; sonra da oraya zaten oranın hakiki sahibi olan doğruyu çıkarmak.
d- Kur’an bir hakikati muhatabına aktarırken onu üç zamana birden götürür: Hal, mâzi ve istikbal. Medenî hal ya da beşerî münasebetle ilgili bir âyetin birden bire halden istikbale geçip âhireti hatırlatması Kur’an’da çok sık rastlanılan bir özelliktir. Bu şekilde insan, duygu ve düşünce dünyasında üç zamanı birden yaşar; zihni, düşüncenin ufuklarına kanat çırpar; yüreği, fırıl fırıl dönen bir radar gibi hal, mâzi ve istikbal arasında döner durur. Bu üslûp insanı ışık hızının dahi topuğuna ulaşamadığı bir hızla zaman-mekân yolculuğuna çıkarır. Ve hatta öyle bir an gelir ki artık ne zaman kalır ne mekân. İşte bu ruh hali Kur’an’ın insanda uyandırmaya çalıştığı ruh halinin en Yüce basamağıdır. O hal, O’nu kendine şah damarından daha yakın hissetme halidir; o hal, evrensel insan
970] 17/İsrâ, 53
971] 74/Müddessir, 30
972] 74/Müddessir, 31
973] 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmran, 2, 618; 4/Nisâ, 87...
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olma halidir; o hal, aynı anda hem hal hem bitimsiz bir mâzi ve hem de ebedî bir istikbal olma halidir.
e- Kur’an, şiire ve şaire meydan okuyan bir metin olarak tüm söz sanatlarını en usta bir biçimde kullanır. O bir şiir değildir, bu kesin; o şiirin çok fevkinde bir şeydir. Onda her türlü mecaz, teşbih, istiâreye rastlamak mümkündür. Onda mecaz olmadığını iddia etmek onu Yüceltmez. Belki tersine bilmeden ona karşı yapılmış bir haksızlık demeye gelir. Onda mecaz, teşbih ve istiâre gibi söz sanatlarının olması onun muhkemliğine bir zaaf getirmez ve kimse tarafından da böyle yorumlanamaz. O söz sanatlarını mesajın gerçekliğini zayıflatmak amacıyla değil; mesajı aracı kıldığı dilin tüm imkânlarını kullanarak muhatabına daha kolay ulaştırmak amacıyla istihdam eder.
Rasûlullah ve Güzel Söz: Ahlâkı Kur’an olan Hz. Peygamber dâvette de ideal üslûbun örneğiydi. O, söyleyeceğini deve çobanından devlet başkanına, dâvete muhatap olan her insanın anlayabileceği bir dille ve sadelikte söylerdi. “Onlar ki sözün tümünü dinlerler, en güzeline uyarlar.”974 âyeti onda ahlâk halini almıştı. Sözü olan herkesi dinlediği için müşrikler ona “kulak” lakabını takmışlardı. 975
Bir insanın konuşma hakkından söz edebilmesi için dinleme sorumluluğunu yerine getirmesi şarttır. Bu ahlâkî sorumluluk günümüz insanının en büyük eksikliğidir. Yapılan bir bilimsel araştırmada karşılıklı konuşan insanların birbirlerinin söylediklerinin % 65’ini dinlemediği ortaya çıkmıştır. Dinlemesini bilmeyenin dinlenmek istemeye hakkı yoktur. Peygamber’in ahlâkı bunun en ideal örneğidir.
Hz. Peygamber’in dâvet üslûbu, ilkelerden tâviz vermeyen fakat olguları da gören bir üslûptur. Rasûlullah, etrafındaki insanları terbiye ederken oldukça sevecen ve şefkatli davranır, onların hatalarını kendilerini kırmadan düzeltirdi. 976
Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir.977 Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir.978 Her peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır.979 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan)
974] 39/Zümer, 18
975] 9/Tevbe, 61
976] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 144 vd.
977] 55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4
978] 30/Rûm, 22
979] 14/İbrâhim, 4
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 191 -
büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”980; “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”981 Bu âyetlerden yola çıkarak, güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini şöyle tespit edebiliriz:
1- Allah’a dâvet, insanları mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına çağırmalıyız. Kendi beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek veya vakfımıza değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız doğrularına dâvet etmeliyiz. Bugün çoğu dâvetçi, bunu uygulamamaktadır. Mutlak doğrulara değil; göreceli/ictihâdî/yoruma dayalı doğrulara çağırmaktadır. Tebliğ zannedilen görüşmelerin bereketsizliğinin sebeplerinden biri de budur.
2- Sâlih amel, yani sadece sözle yaptığımız dâvetle yetinmeyip hal dili, beden dilini de kullanmak, anlattığımızı önce ihlâslı bir şekilde nefsimizde yaşamak ve örnek olmak gerekmektedir. Unutmamalıyız ki, eteği tutuşan itfaiyeci, kendini kurtarmadan dışarıdaki yangını söndüremez.
3- “Ben müslümanlardanım” demek, yani Allah’a teslimiyet, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışmak, İslâm kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmamak, şahsiyet/kimlik sahibi olmak ve dünyevî çıkar gözetmemek gerekir. Bir cemaat mensûbu, bir klik, grup olarak değil; “müslüman” olarak tebliğ yapmak; sadece bu kimlikle muhâtabın karşısında olmak gerekir.
Diğer âyet ve hadislerden yola çıkarak, güzel sözün diğer temel içerik özelliklerine şunları da ekleyebiliriz:
4- Hayırlı ve Faydalı Şeyler Konuşmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” 982
5- Aksi Gerekmediği Müddetçe Sevindirici, Müjdeleyici Sözler: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”983; “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” 984
6- Muhâtabın Seviyesine ve Psikolojik Durumuna Uygun Sözler.
Güzel sözün üslûp yönüyle özelliklerini yine âyetlerden yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz:
1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek: Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik ile karşılık verilmelidir.
2-Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
3- Sabırlı ve hayırlı olmak; Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,
4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek, (bu konudaki diğer âyet ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille,
980] 41/Fussılet, 33-35
981] 16/Nahl, 125
982] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
983] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
984] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak, nefret ettirmemek, bıktırmamak, alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan, nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan, mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.
6- En güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek. Eğer başka çare yoksa ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine, onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.”985 “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”986 “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” 987
Usûl ve üslûp konusunda dikkat edilecek hususlardan biri de, eleştirip yasakladığımız münkerin yerine hayırlı bir seçenek, yani alternatif sunmaktır. Alternatif sunma: Meşhur hadisi bilirsiniz:“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin/buğzetsin (onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”988 Bu hadiste “münkerin eleştirilmesi” veya “kaldırılması” değil; değiştirilmesi emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme, yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman göz ardı edilir. Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Hâlbuki hayat boşluk kabul etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur; bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan çocuklara benzetmek mümkündür. Çocuk, çocukluk edip eline kendisine zarar verecek bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa, onu gören adam, onu zorla almaya çalışır, ya da kızarak bağırıp çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez, vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa, çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve şekere koşacaktır. Dâvetçi de münker işleyen çocuk akıllı kimselere böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin. Yasaklardaki câzibe, fıtrî bir câzip şeyle değiştirilmeli, önündeki engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak gerekiyor. Muhâtap;
985] 4/Nisâ, 63
986] 4/Nisâ, 148
987] 6/En’âm, 108
988] Müslim, İman 78
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 193 -
örnek alınacak güzel yaşayışları, yapılması gerekenleri yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını istiyor.
Tebliğcinin Meslekleri
a- Tebliğci, doktor olmalıdır. Her münker, kalbe, mânevî hayata zarar veren bir hastalıktır. Bu hastalığı teşhis eden ve tedâvisini bilen kimse de gönül doktorudur. Doktor, hastasına kızmaz. O zavallılar, mânevî mikroplarla hastalananlar, kızılmaktan çok acınmaya lâyıktır. Düzenin ve çevrenin kurbanlarıdır onlar. Etraf salgın hastalık yayan bulaşıcı mikroplarla dolu olduğu için koruyucu (imanî) tedbirler alamayan kimseler doğal olarak hastalanacaktır. Mikroplarla mücâdele etmeden toplumsal hastalıkları yenmek mümkün değildir. Dâvetçi, doktor hassâsiyeti ile hastasını tedâvi etmeli, mânevî hastalıklarına reçeteler yazmalı, tavsiyelerine uyulmadığı için bağırıp çağırmamalı, tekrar ilaçlar sunmalı, belki farklı bir tedavi uygulanmalı, hasta kontrol altında tutulmalı, mikroplu yerlerden uzaklaştırılmalıdır.
b- İtfaiyeci olmalıdır. Nerede bir yangın varsa oraya koşan, elinde ne imkân varsa o imkânları kullanarak yangını söndürmeye çalışan itfâiyecidir tebliğci. Yangında öncelikli kurtarılacak şeyleri iyi bilmelidir. Ateşin içinde bir canlı, bir insan varsa, kendi hayatını bile tehlikeye atarak onu ateşten kurtarmaya çalışmalıdır. Ama, eteği tutuşan bir itfaiyeci, kendinden uzaklaştıramadığı ateşi nasıl söndürecek, muhâtaplarını yangından nasıl kurtaracaktır? Münkerlere kendi yakasını-paçasını kaptıran tebliğci, kendi üzerindeki ateşi görmeyen, kendini ateşten koruyamayan itfaiyeci gibidir.
c- Cankurtaran olmalıdır. Denize açılıp boğulma ile karşı karşıya kalanları kurtarma görevlisidir dâvetçi. Günah denizlerine dalıp sâhil-i selâmetten uzaklaşan kimseler kurtarıcı ve cankurtaran bekleyen felâketzededir. Yüzme bilmeyen insanın cankurtaran olmaya kalkmaması gerekir, yoksa başkasını kurtaracağım derken kendisi boğulur. Ölümcül dalışlar yapan ve münker denizinde ilerleyen kimseler için gözlerini dört açmalı, onları nasıl kurtaracağı konusunda usûl ve teknik bilmelidir tebliğci. Bilmelidir ki, boğulmaya yüz tutan nice insan, imdat diye bağıramayabilir, ya da sesini herkese ulaştıramayabilir.
d- Asker ve polis olmalıdır. Her dâvâ adamı, cündullahtır, Allah’ın askeri ve polisidir. Şeytanın askerlerine karşı Allah’ın tarafında yer aldığı için hizbullah da denilen Allah eri, hilesi çok zayıf olan cin ve insan şeytanlarına karşı savaşçıdır. İşgallerin en kötüsü ve en tehlikelisi olan zihinleri ve gönülleri işgal eden işgal kuvvetlerine karşı savaşan ve gücünü askeri olduğu ve uğrunda savaştığı Zât’tan alan bir asker. Aynı zamanda polistir dâvetçi. Suçluları tesbit eden, onların suç işlemelerine fırsat tanımayan, münkerlere/suçlara engel olan Allah’ın polisi. Yetkiyi O’ndan alan O’nun cezasını hatırlatan bir görevli. Polise, bağlı bulunduğu devlet görev verdiği ve polis bu görevi ihmal edince nasıl suçlu oluyorsa, müslümanlara da Allah bu yetkiyi veriyor, yeryüzünde halife kılıyor. Aynı zamanda trafik polisidir o. Allah’ın, buraya girilmez dediği yasak yolları, burada durulmalı, geçilmemelidir dediği kırmızı ışıkları gösteren ve kaygan yolda hızlı gidenleri uyaran yoldaki işaretçidir, doğru yolu gösteren, tehlikeli yoldan insanları uzaklaştıran kılavuzdur tebliğci.
e- Hoca, vâiz, müezzzin, hatip, öğretmen olmalıdır. Durum ve mekân neyi
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerektiriyorsa, toplumun önüne geçmek gerektiğinde onları aydınlatmaya çalışan hoca, vâiz veya öğretmen olabilmelidir. İslâm’da ruhbanlık, din adamı sınıfı olmadığından, o bilir ki, hocalık özel bazı insanların görevi değildir sadece. Namaz kılan herkes, gerektiğinde imamlık da yapabileceğinden o iş kendine düştüğünde hocalık yapabilecek, toplumun önüne geçip insanlara Allah’a kulluk yaptırabilecektir, onlara imam/önder olabilecektir. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin de câhili olduğundan, bildiği doğruları insanlara güzel ve etkili bir şekilde anlatan vâiz rolünü oynayabilecek, nasihat edebilecektir. Hakkı, özellikle tevhidi topluma haykırabilecek, insanları namaza ve namaz gibi güzelliklere çağıracak güzel ve gür sesli bir müezzin olabilmelidir. Bildiklerini öğreten muallim olmalıdır dâvetçi. Tabii, bu mesleklerin gerektirdiği formasyona sahip olmaya çalışacaktır. Yoksa, çocukların evcilik oyununa benzer bu yaptıkları. O, bilmek zorundadır: “Yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar.” Bu işler, oyuncak değildir çünkü. Gerektiği zaman da cemaat, dinleyen ve öğrenci olabilmelidir. Çünkü o bilmelidir ki, bu meslekler, günümüzdeki memurluk gibi değildir; ihtiyaç ânında her mü’mine düşen görev taksimatıdır.
f- Psikolog ve pedagog olmalıdır. İnsanları iyi tanıyan, her insanın psikolojisine uygun çözümler getiren bir yaklaşım içinde olmalıdır tebliğci. İnsanların akıllarına göre hitap edebilmeli, onların sosyal konumlarına uygun sözlerle mesajını sunabilmelidir. “Herkes kendi mizaç ve karakterine, meşrebine göre amel işler...”989 Muhâtaplarının karakter tahlillerini iyi yapabilmeli, davranışlarının hangi psikolojik arka plana dayandığını anlayabilmelidir. Çok yakını ölen birinin durumu ile evlenme gibi sevinçli bir olay içindeki insanın psikolojisi aynı değildir. Her iki ortam da tebliğe müsâit olsa bile, aynı tarz ifâdelerle bu yapılırsa, bazen kaş yapmak isterken göz çıkartılmış olur. İnsan psikolojisi, günah ve şirk psikolojisi, toplum psikolojisi hakkında bilgi sahibi olunmalı, öğretim metotları bilinip, hangi şartlarda hangi usûlün en elverişli olduğu bilinip ona göre davranılmalıdır.
g- Aşçı ve garson olmalıdır. Güzel, nefis, leziz yemekler pişirebilmelidir zihin mutfağında aşçılık yapan tebliğci. Ve bunları haliyle ve diliyle güzel bir şekilde sunabilen bir garson olabilmelidir. Güzel malzemeler katıldığı halde, kötü pişirilmiş, fazla ateşte tutulmuş ya da yeterli pişirilmemiş çiğ yiyecekler yakışmaz usta aşçıya. Kimse bu lokantadan yemek yemek istemez. Hasta etmemeli, iştah kaçırmamalı, tiksindirmemeli pişirilenler. Ve unutulmamalı ki, çok güzel bir yemek bile, güzel bir şekilde sunulmazsa, insanlar onu yemekten hoşlanmazlar. Karnı aç birisi, usta elinde pişmiş yiyeceği, üstü başı pis, kaba ve ısıracak kimse arayan yılan dilli bir garsonun yemeği sunmasıyla iştahı kaçacak, belki yemeden aç aç masadan kalkacaktır. Sunulan yemek çok güzel990 de olsa, açlığını gidermek için gelen kimsenin suratına atar gibi masasına atıp giden bir garson, bir çuval inciri berbat etmiş olacak, lezzetli yemeklerin tadına bile bakmadan kişinin masadan kalkmasına sebep olacak, ya da lezzetli yemeği sabote etmiş olacaktır.
h- Tiyatrocu, aktör olmalıdır. Özellikle ana-babalara ve kendilerine saygı duyulmasını bekleyen büyüklere karşı rol yapabilmelidir dâvetçi. Kimsenin artist olması, maskeyle dolaşması, hareket ve konuşmalarının sahte olması değil istenen; ama bazen “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” cinsinden tavırlar
989] 17/İsrâ, 84
990] Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 195 -
takınabilmelidir. Otobüs ve minibüs gibi toplu taşıma araçlarında ve bekleme salonlarında, ortam uygunsa, etraftakileri rahatsız etmeyecek bir tarzda; iki arkadaştan biri karşı cepheden soru soran ve öğrenmek isteyen, bazen de eleştirip karşı çıkan bir rolü üstlenebilecek, arkadaşı da bildiği o konuda ona tebliğ ediyor izlenimi vererek kulak misafirlerine hakkı duyurabilecektir. Ana-babaya karşı bazen öğrenmek istercesine soru sorarak, bazen kendisi için okuyor hissi verip bir kitabı, dergi ve ya da yazıyı sesli olarak okuyabilecek, hoşlandığı hissi vererek bir kaseti onlar için çaktırmadan dinlemek isteyecek, onlara mesajı ulaştıracak farklı yollar arayışı içinde olacaktır. Ama bu rolleri, yalan söylemeden, ağzına yüzüne bulaştırmadan, ustaca becermeye çalışacaktır.
i- Terzi olmalı. Kişiye uygun özel elbise dikilebilmelidir. Giydirmek istediğimiz elbise, karşımızdakine ne büyük ne de küçük gelmeli, üzerine tam oturmalıdır. Konfeksiyon tipi, hazır kalıp, herkese giydirilecek tek tip elbiselerden kaçınmalıyız. Bilmeliyiz ki, her insan ayrı bir dünyadır, dünyaya bakışında bazı farklılıklar vardır. Her insanın açık kapısı farklı olabilir, kilitli kapıları zorlamak yerine, o insanın açık ve tebliğe müsait tarafını bulmaya çalışmalıyız.
j- Şoför olmalıdır. Kullandığı aracı, üzerindeki yolu, gideceği hedefi iyi tanıyıp bilmeli, aynı yoldaki başka araç ve sürücüleri hesaba katabilmelidir. Başka yolu tercih edenlerin sebebini, oradaki toplu taşıma araç ve şoförleri iyi tanıyabilmelidir. Yolun neresi kaygan, neresi düz, nerede hız yapılamaz; iyi bilmeli ve ona göre davranabilmelidir.
k- Çiftçi, ziraatçı olmalıdır. Toprağa attığı tohumu, diktiği fidanı, ektiği ekini sabırla ürüne dönüşmesini bekleyecek, aceleci olmayacaktır. Tedricîliği prensip kabul edecek, ektiği ekinin veya diktiği fidenin gerekli bakımını yapacak, sulayacak, etrafında biten ayrık otları, zarar vericileri temizleyecek ve ürün elde etmek için görevini yapıp sebeplere yapıştıktan sonra, duâ edip Allah’ın rahmetini beklemeye başlayacaktır. İnsana yatırımın en pahalı yatırım olduğu ve çokça ıskartaya çıkacağı bilinciyle moralini hiç bozmayacak. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın. Ustada kalırsa bu öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın!” diyecek.
Konfeksiyonculuk, işportacılık, çığırtkanlık, politikacılık, propagandacılık, misyonerlik, reklamcılık, pazarlamacılık, lejyonerlik, emir kulluğu gibi meslekler de yasak mesleklerdir.
Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks maçına çevirmemeliyiz. Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. Tebliğ için en uygun ortam kollanmalı, bir boksör gibi, karşımızdakinin en zayıf ânını kollayarak indirici darbeyi o zamana saklamalıyız. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz. En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun dayanağı olan diğer putları da savunmuş olacaktır. Ama, nefis putunu ilk anda görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz.
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tekrarın, ısrarın, kontrolün, tâkibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi, biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli, en tesirli olacak şekilde ve en güzel usûlle tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde, kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve mesel, hikmet ve mev’ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı.
Dâvetçi; Sağlam iman sahibi, yeterli ilmî birikimi olan; dini, insanı, psikolojiyi, çağı ve dünyadaki fikir akımlarını, insanların münkerleri niçin işlediği gibi konuları iyi bilip tahlil edebilmelidir. Yüzmesini bilmeyen kişinin, başkasını boğulmaktan kurtarmasının mümkün olmadığı bir gerçektir. İnsanlara ayna olmalı, kendi yanlışlarını bizim temiz ahlâkımızda/aynamızda görüp düzeltebilmesine vesile olabilmeliyiz. Sevilmeyen bir insanın tebliği fayda getirmez. Gerekli maddî imkânlara sahip olunmalı, hiç değilse elindekilerle yetinen kanaatkâr ve gözü tok olmalı ve öyle bilinmelidir ki, tebliğ karşılığında hiçbir ücret ve karşılık beklememiş ve almamış olsun. Sabır ve azim sahibi olunmalı, ümitsizliğe yer vermemelidir. Kendisi ümitvar olduğu gibi, başkasına da umut bahşedebilmelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini ancak kâfirlerin kestiği unutulmamalıdır. Şefkat ve merhamet, af ve müsâmaha sahibi olunmalıdır. Adam kazanma gayreti içinde, zorluklara göğüs geren, fedâkâr ve sevecen tavırlar sergilenmelidir. Tevâzu sahibi ve olgun bir şahsiyet, karakter sahibi bir kişi ancak tebliğde mesâfeler kat edebilir. Dış görünüşü temiz, elbisesi düzgün, temiz ve güleryüzlü olmalı, neticeyi âhirette bekleyen ve yapıştığı sebepleri bereketlendirmesi ve başarı için Allah’a duâ etmelidir tebliğci.
Muhâtabın anlayıp anlamayacağı hesaba katılmadan, ilk elde hemen her şeyi anlatmak da doğru olmaz. Fikrî seviyesi hesaba katılmadan, hazmedemeyeceği ağır konuları gündeme getirmek, fayda yerine zarar verebilir. İhtilâflı konuların, dinin teferruat sayılabilecek ayrıntılarını tebliğ olarak öne çıkartırsak dini zorlaştırmış oluruz. İyiliği emretmek, ancak ümmetin, üzerinde ittifak ettiği şeylerde olmalıdır. Ümmetin, üzerinde ihtilâf ettiği şeyleri tebliğ etmek, kimseye şart değildir. Bu görevi, yumuşak huylu, sabırlı ve anlayışlı kimseler yapabilir.
İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini, ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı, sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun şekilde hitap edebilmelidir.
Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah’ın tâyin edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli. Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de İslâm’da yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 197 -
derdiyle sık sık başvurduğu tartışma programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz.”991; “(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran...”992 Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü arttırır.
Tebliğci, hakkı tanıtmak için muhâtaplarının özel zamanlarını fırsat bilmelidir. Hastalığında ziyâret, yakınlarından birinin ölümü için tâziye, düğününü tebrik, bayram ve benzeri günleri tebliğ için değerlendirmelidir. Sıkıntılı, dertli durumlarında sabır tavsiyesi ve hastalığında ziyaret edip Allah’tan şifâ talebi ile birlikte, bu durumların tebliğe kapıların açık olduğu zamanlar olduğunu bilerek, bu fırsatları Allah için değerlendirmelidir.
Tebliğ için câmiler, toplantı salonları, seminer ve dersler, arkadaşlık ve komşuluklar, spor karşılaşmaları gibi her şey fırsat bilinmeli ve o imkânlardan yararlanılmalıdır. Bilgisayar, internet, CD, disket, kaset, gazete, dergi, kitap, radyo, pankart, afiş, bildiri, tebrik kartları, mektup, telefon, faks gibi araçları meşrû şekilde tebliğ için kullanabiliriz.
“Öncelikle neler tebliğ edilmeli, tebliğe nereden başlamalı?” sorusuna cevap olarak şunu söyleyebiliriz: “Kur’an nereden başlamışsa oradan, peygamber nelere öncelik vermiş ise onları.” Kur’an ve Rasûlullah ilk olarak şirkin çirkinliğini, tevhidin önemini vurgulamış, öncelikle Allah’a kulluğa ve tâğutların egemenliğinden kurtulmaya çağırmıştır. Tebliğcinin öncelikleri de bunlar olmalıdır.
Herkese, özellikle misafiri ve ziyaretçisi gelmeyen, adam yerine konulmayan garip ve kimsesizlere, fakir mahalle sâkinlerine dâvet ulaştırılmalıdır. Peygamberimiz başta olmak üzere, hemen her peygamberin tebliğlerine ilk olumlu cevap verenler; köleler ve fakirler olmuştur. Ayakkabımızı boyatırken boyacıya, tıraş olurken berbere, alışveriş ederken bakkala, müsâit ortam varsa çekinmeden tebliğ ulaştırılmaya çalışılmalıdır. Evimiz, akrabâlarımız, iş arkadaşlarımız, samimiyet kurduklarımız; tebliğde öncelemek zorunda olduğumuz kimselerdir. Bununla birlikte tebliğ; kime yapılmalıdır? Herkese. Nerede? Her yerde. Ne ile, nasıl? Meşrû her araç ile ve meşrû her yöntemle.
Başkalarına İyiliği Emredip Kendisini Unutmak
Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin lafızları, ma’rûf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücûbunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde Yüce Allah’ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 993
Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Burada
991] 2/Bakara, 179
992] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
993] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken kötülük yapmaya devam etmektir. Yani, “siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terkedin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın” denmektedir.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”994 Ayette geçen birr (iyilik) den kasıt, itaat ve sâlih ameldir. Âyette geçen “kendinizi unutur musunuz?” buyruğundan kasıt, “kendinizi terkeder, o halde bırakır mısınız?” demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”995 âyetinde unutmak da hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Kur’an’ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını ya da anlamını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te’vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan İlâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler.
İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din dâvetçilerine olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.
Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir nümunesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O’ndan medet dilemeyi ve O’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah’ın yardımı için gerekli
994] 2/Bakara, 44
995] 9/Tevbe, 68
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 199 -
sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir.” 996
Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
“... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Başkasına iyiliği emrettiği halde, kendisini unutan kimseyi eleştiren Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..
Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır. 997
996] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 142-143
997] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 287-288
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Büyük müfessir Fahreddin Râzî de, iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle olduğu aklî ve naklî deliller ile mâlumdur. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: “O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi.” Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dinî konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, “Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil.” der. 998
Ebû ’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Hâlbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor.”999 Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir: Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa, tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü olan
998] Fahreddin Râzi, T. Kebir, c. 2, s. 44
999] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 55
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 201 -
şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” 1000
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan mûnâfıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm’a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eyilimindedir.
Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.”1001 Bu âyetin öncesi ve sonrası da dâvetçinin temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın...’ Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa
1000] Gazâlî, İhyâ, c. 1, s. 82
1001] 11/Hûd, 88
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1002
Bu âyetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ konusunda en önemli vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Dâvet ve tebliğde temel, Allah’a kulluğa dâvet ve başka tüm ilâhları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu dâvetten sonra bir anlam taşıyacaktır. Son âyetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar. Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahat-çıdır, onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin hâkim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah’tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.
Dâvetçilerin kendi nefislerine karşı sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine dâvet ettikleri dâvânın etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm’ın aynası ve tablosu olsun.
Dâvetçiler, hayatlarının her safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır.” 1003
Dâvet için gerekli ve geçerli bütün usûl ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhâtaptan istenen hususlar, dâvetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır. “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan dâvetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek,
1002] 11/Hûd, 84, 87-88
1003] Fethi Yeken, Çağdaş Dâvetin Problemleri, s. 72
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 203 -
kavilleri ile fiilleri arasında mutâbakat bulunacak, diliyle yaptığı dâvetten ziyade o, hayatı ile dâvetçi olacaktır.
Örnek Olmak; Hâl Diliyle Emr-i Bi’l-Ma’rûf
Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söylediklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü’l-Basrî şöyle der: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır.”1004 Yine Hasanü’l-Basrî’ye ait başka bir tavsiye de şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.”1005
Bir müslüman, hakkı tavsiye ve bâtıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. 1006
İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söylenen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle durmadan namaza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercüman olur. Bir mü’min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hâl diliyle durmadan İslâm’a çağırır. Onlara birşeyler söylediğinde dili hâline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder. “Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmîyet’e girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmîyete toptan gireceklerdir.” Biz hep beraber İslâm’a uygun bir hayat sürebilsek, yani hâl diliyle İslâm’ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice insanların hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kimbilir kimlerin dalâletine, İslâm’dan uzaklaşmalarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz.
“Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.”1007 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
Haramdan sakınmayanın takvâ dersi dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de ibâdet teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî bunalım içinde çırpındığı halde Kur’an’ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık âlemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur’an ahlâkını hayatımıza mal etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz. Âişe (r.a.)’nin verdiği cevap ne kadar ibretlidir:
1004] Ahmed bin Hanbel, Zühd, 273
1005] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1006] Abdülhamid Bilâli, Münkerden Sakındırma Yolu, s. 44-45
1007] 60/Mümtehine, 5
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an idi.” Cenâb-ı Hakk’ın o en son elçisi, O’nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliyye devrini asr-ı saâdete çevirdi. Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber’e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur’an’a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... 1008
Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarlarca insan, İslâm’dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslâm yaşanamadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.
Haklı olmak yetmez; hakka sahip çıkıp, hakkıyla hakkı savunmak da şarttır. Haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak için iyiliği emretmemiz de yetmez; bâtılı yaşayarak bu görev yerine getirilirse, yine haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz.
En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları Allah’a dâvet eden ve kendisi de sâlih/iyi amel işleyen ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1009
İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
İslâm’da ilim, Allah’ın rızâsını kazanmak için öğrenilir. Bu da öncelikle ilmi öğrenenin öğrendiklerini kendisinin ihlâsla amel etmesi sâyesinde olur. Peygamberimiz, şöyle duâlar ederdi: “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi arttır.”1010; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!”1011; “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duâdan, korkmayan kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 1012
Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim, bilinmesine ihtiyaç
1008] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 158-160
1009] 41/Fussılet, 33
1010] Tirmizi, Deavât 128
1011] Tirmizi, Deavât 68
1012] Tirmizi, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 205 -
duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği câiz görmediği (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”1013 buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 1014
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (Âlimlerin yaptıkları, câhillerin delilidir –örnek ve gerekçesidir-) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 1015
Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak sûrette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için mârifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o yola koyulmaktır. O yüzden, “ilim, satırlardaki değil; sadırlardaki (göğüslerdeki)dir” denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir hayat vardı. Sahâbe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashâbı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. Böyle bilim, insanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten, tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkiyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.1016 İlmi, ihlâsla kendi hayatlarında tatbik edip, öğrendiklerini pratize ederek örnek hayatları ile çevrelerine hakkı ulaştırmaya çalışmak yerine; entellektüel bir değer, profesörlük gibi bir pâye, ilim adamı olduğunu kanıtlama gibi anlayışlarla sadece aktarıcılık yapan
1013] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
1014] Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
1015] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
1016] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y. s. 51
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlar, bâtıl düzenlerin korktukları değil; belki kolladıkları kimselerdir. Bunlar, bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar. Kendilerinin yaşamadıkları İslâm’ı hayata hâkim kılma mücadelesi, cihad ve hakkı yayma değil; kendini kandırıp nefsini tatmin etme ve ihlâs yerine riyâyı tercih etme demektir.
“Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır.” Ne mutlu hakkı haykırdığı gibi, en güzel şekilde kendi nefsinde tatbik eden, özü sözünü yalanlamayanlara!
Emr-i Bi’l-Ma’rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
Ma’rûf: İslâm’ın yani Kur’an ve Sünnetin iyi kabul ettiği Allah’a itaat etmenin içinde saydığı, kişiye sevap kazandıran tutum ve davranışların bütünüdür. Münker ise Kur’an ve Hadiste iyi sayılmayan, Allah’ın ve Rasûlünün günah saydığı, hoş karşılanmayan şeylerdir. 3/Âl-i İmran 105’de belirtildiği gibi, kişi Allah ve peygamber tarafından ortaya konan esasları yok sayıp ayrılığa düşerse büyük bir azâba çarptırılacaktır. Dinin temeli olan farzlardan biri olan ma’rûfu emir ve münkerden nehiy her müslümana düşen görevlerdendir. Bu görev yerine getirilirse bir önderin önderliğinde ümmet toplumuna ulaşılır. Ferdî müslüman olarak kalınmaz mutlaka kişi İslâm ümmetinin bir parçası olmak zorundadır. Değilse 9/Tevbe, 67 hükmüne girmiş oluruz. Hâlbuki müslüman 9/Tevbe, 71’in kapsamına girer ve toplum olarak da İslâm ümmetini teşekkül ettirmeleri için 22/Hacc, 41 âyetine uymalıdırlar. Ayrıca, 2/Bakara 44 ve 61/Saff, 3 âyetleri de unutulmamalıdır. Çünkü bu iş tüm müslümanlara farz-ı ayndır.
Alllah, peygamberleri bu prensibin tahakkuku için göndermiştir. Bunun ihmal edilmesi halinde peyamberlik müessesesinin anlamını kaybedeceği, dinin ortadan kalkacağı, fesâd ve anarşinin yayılacağı, ülkelerin harap olacağı mukadderdir. İbn Teymiyye’ye göre, emir ve nehiy insan varlığının temel kanunlarıdır. İnsan tek başına yaşasa bile kendi nefsi için emirler ve yasaklar koyar; insanların yaşamak zorunda oldukları sosyal hayat için de, emirler ve yasaklar vazgeçilmez ihtiyaçlardır.
Teorik olarak cihad da emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münkerin bir parçası sayılmakla birlikte, uygulamada cihadın İslâm dinini gayri müslimler arasında yayma, müslümanları dış saldırılardan koruma ve bunun için gerektiğinde silâha başvurma faâliyeti için kullanılmasına karşılık; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker içe dönük bir hareket, yani İslâm ümmetinin Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun, faziletli, sulh ve sükûnun hâkim olduğu bir hayat tarzını amaçlayan temel ilkelerden biridir.
İslâm âlimleri emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin farz-ı kifâye olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla ilgili uygulamalar, biri İslâmî devletin sorumluluğunda resmî, diğeri müslüman fertlerin şahsî sorumluluklarına bırakılan gayrı resmî olmak üzere iki şekilde gelişmiştir. Emir ve nehiy faâliyetlerinin ilk şekli “hisbe” veya “ihtisab” adı altında kurumlaşmış, kaynaklarda bununla ilgili hükümler ayrıntılı olarak tesbit edilmiştir. İslâm âlimleri siyasî iktidarların iyiliği yaptırma, kötülüğü engelleme işlerinde yetersiz kalabileceğini, hatta bazen bizzat yöneticilerin kötülük ve haksızlığa yol açabileceklerini, bu ilkenin ise,
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 207 -
toplumun selâmeti için konulduğunu, Kur’an ve Sünnette müslümanlardan, herhangi bir resmî veya gayrı resmî ayrımına gidilmeden iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma ödevini yerine getirmelerinin istendiğini dikkate alarak, fertlerin emir ve nehiy sorumluluklarının devam ettiğini düşünmüşlerdir. Buna göre iyi veya kötü olduğu açıkça bilinen hususlarda her müslüman bu görevini yapabilir. Ağırlıklı görüşe göre, âlimlerin ihtilâf halinde bulunduğu meseleler, emir ve nehiy konusu olmaz.1017 Özellikle ictihâd alanına giren konularda emir ve nehiy, yetkili kimselerce yapılmalıdır. Zemahşerî, “İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun”1018 meâlindeki âyeti açıklarken, bu görevi, ancak ma’rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi halde iyiliğin kötülük, kötülüğün de iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır.1019 Bu görüş, ehl-i sünnet âlimlerince de benimsenmiştir. Ayrıca, hiç kimse, başka birinin gizli hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete dökme hakkına sahip değildir.
İslâm âlimleri, bu görevi yerine getirirken bilgilendirme, öğüt ve sözlü uyarıdan başlayıp duruma göre gittikçe sertleşen çeşitli yöntemler uygulanması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak, zor kullanmanın, daha özel olarak silâhlı mücâdelenin câiz olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Özellikle bu son meseleyle ilgili tartışmalar hicrî birinci asırdan itibaren gelişen şartların etkisiyle, zulüm ve haksızlık yapan devlet adamlarını münkerden uzaklaştırıp ma’rûfa yöneltmek için silâha başvurup vurulmayacağı noktasında yoğunlaşmıştır.
Müslüman, bencil değildir. Sadece kendisini düşünmez. O; kötülüğe, zulme, günaha, düşmanlığa yardımcı olmayacağı gibi, onlarla mücâdele edip onları toplumdan kaldırmaya, tüm insanlığı kurtarmaya çalışır. İnsan sevgisi, hümanistlerde değil; her şeyi ile müslümanda vardır. Müslüman, diğer insanların küfrüne ve haramlarına rızâ gösteremez; onların da dünyada huzura, âhirette cennete gitmesi için gece gündüz tüm imkânlarıyla görev yapar. Bu görevin adıdır tebliğ. Nasıl, çocuğu, elini ateşe atsa, ya da arabanın önüne fırlasa, onu sevdiğinden dolayı bu olaya müsâade etmezse, ona yasak koyarsa, diğer insanlara da yasak koymaya çalışır. Cehennem yoluna koşar adım gidenlere karşı; haykırır kollarını makas gibi açarak: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” Alevler içindeyken ev, üst katında ziyâfet veremez. “Bana ne, neme lâzım” demez. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” sözü müslümanların değil, yahûdilerin sözüdür. Müslüman, bilir ki, yılan kendine dokunmuyor diye ona karşı çıkmazsa, giderek daha da büyür ve ona da, çocuğuna da, sevdiklerine de dokunur. “Her koyun kendi bacağından asılır.” Ama, kokusundan bütün mahalle zarar görür. Bir ahlâksız, fâhişe bir insanın komşuları da o kötülükten mutlaka rahatsız olurlar. Müslümanlar, ahlâksızlar kadar cesur olmazsa, idare ahlâksızların olur, terbiyeli ve dürüst insanlar devamlı eziyet çekerler. “Öyle bir fitneden sakının ki, o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz (geneli kapsar ve herkesi perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 1020
“Bu insanlar, bizim anlatmamızla düzelir mi? Bugün lâf fayda etmiyor,
1017] Nevevî, Şerhu Müslim, II/231
1018] 3/Âl-i İmrân, 104
1019] Keşşaf Tefsiri, I/452
1020] 8/Enfâl, 25
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çocuğuna bile bir şey diyemiyor, kolaylıkla yasak koyamıyorsun. İnsanlar, kendilerine kimsenin karışmasını istemiyor, özgürlük putlarına toz kondurtmuyor. ‘Sana ne, sen ne karışıyorsun, memlekette demokrasi ve özgürlük var...’ diyebiliyor.” Evet, bütün bunlara rağmen biz emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparak kendimizi kurtaracağız. Firavunun ayağına Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun kimbilir kaç defa tebliğe gitti. Ebû Cehil ve onun gibilerin ayağına Peygamberimiz’in 40 civarında gittiğini, hakkı anlattığını biliyoruz. Mü’min, insanları kurtarmak için değil, kendisini kurtarmak için tebliğ eder; bu, kulluğunun gereğidir. Hele bir de bazı insanların hidâyetine vesile olursa, bu, dünya ve içindeki nimetlerden daha kıymetli bir hazinedir. “Kim bir canı kurtarır, ona hayat verirse, bütün insanları kurtarmış gibi olur...” 1021
“Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.
Biri dînime saldırdımı, hattâ boğarım.
Boğamasam, hiç olmazsa yanımdan koğarım.”
Hayra kılavuz olmak; söz, iş, işaret ve her türlü şekilde olabilir. Şerre, kötülüğe, sapıklığa kılavuzluk da yine her türlü şekilde olabilir. Bugün basın, yayın, TV. kanallarıyla bunun açık örneklerini görüyoruz.
Kur’an ve peygamberimizin sahih sünneti insanlığı hayra, iyiliğe, dünya ve âhiret saâdetine çağırır. Tüm şeytanî güçler ise insanlığı sapıklığa kötülüğe ve bozguncu olmaya çağırırlar. Biz müslümanlar olarak hangi konumda olursak olalım, âlim, âbid, işçi, işveren, hoca, talebe, fakir, zengin daima insanların iyiliğine ve hayırlarına koşmak durumundayız. Bu konuda bize şu âyetler emir vermekte ve yapacağımız işi târif etmektedir: 7/A’râf 157; 9/Tevbe, 71; 31/Lokman, 17; 3/Âl-i İmran, 110; 16/Nahl, 90.
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” 1022
“Allah tarafından benden önce gönderilen her peygamberin kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi vardı. Sonra bunların yerlerine öyleleri geçti ki onlar yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler oldular. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir, kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarını yapmayanda ise artık hardal tanesi ağırlığı kadar bile iman yoktur.” 1023
Bu hadiste de, her peygamberin kendilerini dine dâvet ettikleri insanların hepsinin, bir olmadığını öğreniyoruz. Bazısının bizzat o peygamber gibi yaşamayı prensip edinen ve onun gibi olan kimselerden, çoğunluğunun da 19/Meryem, 59’da belirtildiği gibi Allah ve Peygamberler tarafından istenmeyen insanlar olduklarını; bunların düzeltilmesi için elleriyle, dileriyle ve kalpleriyle çaba sarfedenlere mü’min denilebileceğini, değilse hardal tanesi kadar bile imanın
1021] 5/Mâide, 32
1022] Tirmizi, Fiten 9
1023] Müslim, İman 80
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 209 -
olmadığını öğreniyoruz. Bu hadiste cihadın el, dil ve kalple olabileceği de bizlere öğretilmiş oluyor. Şeriatın emirlerine uymayanlarla yapılan mücâdele cihad sayılır. Dinin haram, günah, yasak kabul ettiğini kabul etmeyenin imanı yok hükmündedir. Bugün hem müslümanım deyip hem de müslümanca yaşamayan; müslümanlık, hayatlarında gözükmeyen kimseleri her türlü vâsıta ve imkânlarla düzeltmeye çalışmak da müslümanların görevleri cümlesindedir.
Bu son hadis-i şeriften anlıyoruz ki, tebliğle iman arasında çok sıkı bir münâsebet vardır. Bir münkerin işlendiğine şâhit olduğu halde o münkere tepki göstermeyen kimsenin hardal tanesi kadar iman kalmayacağı belirtiliyor. Buna rağmen, tepki göstermeyen, hatta o münkerden hoşlanan, münker sahibini alkışlayıp destekleyen insanların durumu ne olacak? En çirkin münkerler, televizyon kanallarından film adına, eğlence adına sunulur, izleyiciler alıştırılır. Beyaz cam; cinâyetleri, gayrı meşrû ilişkileri, fuhşu sevdirmeye, hiç değilse tepkisiz seyrettirmeye hazırlar izleyicileri, münkerlerin propagandasını yapar, halkı tepkisizliğe alıştırır. Sonra, insanlar çevrelerinde, sokaklarında, işyerlerinde gördükleri münkerlere de tepki göstermez olur. Her çeşit haram, fahşâ ve münker için özgürlük vardır. Sanırsınız ki, memleketteki demokrasi ve özgürlük sadece bu kesim için vardır; müslümanların müslümanca faâliyetlerine ve hele de münkerlere karşı çıkma görevlerine işlemez bu özgürlük; onlar için düşünce suçu, ayrımcılık, dini istismar ve benzeri yasalar devreye sokulur. Bütün bunların kaynağı düzene lâf ettirilmez. Yani, taşlar bağlanmış, itler salıverilmiştir özgür ve demokratik(!) ülkelerde.
İntihar eden birini görüp de onu vazgeçirmeye çalışmamak, sobaya elini değen çocuğunu bu işten engellememek, zehirli bir böcek karşımızdaki insanın üzerinde gezerken gördüğümüz halde ona haber vermemek, söndürmek için imkânlarımız olduğu halde yangına seyirci kalmak, ölümcül bir hastalığın ilacını bildiğimiz halde ona haber vermemek, elimizde yakacağımız mum, kandil veya daha büyük ışık saçan araç olduğu ve onu yakmaya çalışmamız gerektiği halde sadece karanlıktan şikâyet etmek... ne ise, tebliğ görevini yerine getirmekte ihmalkâr davranmak aynı şeydir.
Dâvâ adamı misyonuna sahip müslüman gençliğin çoğu, bugün moralsizlik, bereketsizlik ve tıkanıklık yaşıyorsa, bunun sebeplerinden biri, zihnî gıdaları fıtrî şekilde boşaltamadığıdır. Cemaat çalışmalarından, ev sohbetlerinden ve kitap-dergi gibi yayın organlarından beslenip tıka-basa doldurduğu kafası mânevî ur gibi şişmiş, besin zehirlenmesine değilse bile kabızlığa uğramıştır. Bunun çözümü, uygun şekilde boşaltma, yani tebliğdir. Mânevî ve zihnî gıdaları, maddî gıdâlara benzetebiliriz. Ne kadar kaliteli yiyecekler de olsa, midesini doldurduğu yiyecekleri uygun yollarla dışarıya boşaltamayan kimsenin büyük ıstıraplara yol açan hastalığı, aynen fikrî gıdalar için de sözkonusudur. Bunun çözümü, tebliğ çalışmalarıyla olacaktır. İnsanlar, dâvâ için; ölmüşleri diriltmeye, hastaları iyileştirmeye çalışmak gibi ulvî ve bereketli çalışmalara yeterli zaman ayırmıyorsa, ya içindeki müslümanlarla uğraşacak, eleştiriler içinde insanları harcayacak, ya da kendini harcayıp hastalıklı hale gelecektir. Kendi hastalığını gözde büyütmemenin yolu, doktorluk yapmaktan geçer. Tebliğ gibi hayırlı meşgale olmayınca, hayat boşluk kabul etmeyeceğinden, şerli ve zararlı uğraşılar insanı kuşatacaktır.
Kâfirler, İslâm dışı dâvâ adamları kadar, futbol fanatikleri ve tâğut yolunda
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaşçılar kadar Allah’ın dini için gayret göstermiyorsak, şu âyeti düşünmeliyiz: “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”1024 İman eden mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, başkalarının herhangi bir şeyi sevdiğinden daha fazla olması gerektiği halde, bir futbol fanatiğinin takımını sevdiği ve onun için fedâkârlığı, ya da bir ırkçı veya komünistin dâvâsı için ölümü göze alması karşısında, bizim dâvâmız için yaptıklarımızın hiç de çok, hatta yeterli olmadığını söylemek mümkündür. Kâfirler kadar, inandığı dâvâda fedâkârlık göstermeyen uyuşuk ve korkak, dünyevîleşmiş, bahaneleri mâzeret gösteren müslümanlar, imanlarını yoklamalı, yeniden İslâm’a dönmenin yolunu aramalıdır.
“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu hatırla” , “bunu düşün” diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.” 1025
Rasûlüllah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Ezandan rahatsız olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, Rasülüllah’ın yellenme sesine benzetmesi de dikkat çekicidir.
Akla şöyle bir soru gelebilir: Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terkedilmesi câiz olmayan bir ibâdet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir. Namaz, ferdî bir ibâdettir. Namazla kişi, sadece kendisini ateşten kurtaracaktır. Ezan ise, tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Vâizlere de, vaazlara da şeytan yaklaşamaz mı?
Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu, O’ndan başka ilâh olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, Önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tabliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır. Ve güzel bir üslûp ve sesle insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana, “ezan-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed (s.a.s.)’e ait çağrı, Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla tevhidî mesajın ister minâreden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkudan yellene yellene kaçırmak isteyenlere duyrulur.
İnsanlara İyiliği Emredip Kendini Unutmak
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara birr’i (iyiliği) emredip
1024] 2/Bakara, 165
1025] Buhârî, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89; Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezan 30; Muvattâ, Nidâ 6; Kütüb-i SitteTercümesi, 8/ 320
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 211 -
kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 1026
Birr (İyilik)
‘Birr’in aslı ‘berr’ dir. ‘Berr’, sözlükte kıta, denizin karşıtı olarak kara demektir.Buradan harketle ‘birr’, hayır işinde genişlik anlamında kullanılmaktadır. Geniş anlamıyla ‘birr’, her türlü hayır ve iyilik işinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. ‘Birr’, her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı işleri kapsar.
Allah (cc) el-Berr’dir. O, kullarına merhametli olduğu için, onların hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına (eğer tevbe etmezlerse) bir karşılık verir. Buna karşın onların iyiliklerine, hayırlı amellerine kat kat karşılık verir. “Hiç şüphesiz, biz bundan önce O’na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği ve ihsanı bol, rahmeti bol (el-Berr) olandır.” 1027
‘Birr’, bol bol iyilik etmek, hayır işlerinde geniş olmak anlamına geldiği gibi, aynı zamanda fâil (özne) ismidir ve iyilikte bulunan demektir. Mü’minler, çok iyilikte bulunarak, takvada çok geniş olarak ‘birr’in bizzat kendisi haline gelirler. Tıpkı sâlih amel işleyerek imanıyla özdeşleşen müslümana ‘iman’ denilmesi gibi. Iyilik ve takvada ileri geçen bol bol ihsanda dulunan, akrabalarına ve diğer insanlara bol bol iyilik eden, iyi davranan kimseler artık ‘birr’in bizzat kendisi olurlar. Böyle kimselere Kur’an ‘ebrâr’ demektedir.
Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor: “Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevırmeniz ‘birr/iyilik’ değildir. Ama birr, Allah’a, Âhiret Gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, malı yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere harcayan; namaz kılan, zekât veren; söz verdiklerinde (ahidleştiklerinde) sözlerinde duranlar ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenler (in tutum ve davranışlarıdır). Işte bunlar, doğru olanlardır ve takva sahibi olanlar da bunlardır.” 1028
Görüldüğü gibi Kur’an, ‘birr’in inanç ve amel boyutlarını, en önemli ilkeleri sıralayarak açıklıyor. ‘Birr’ öncelikli olarak İslâm’ın inanç esaslarını kabul etmek, sonra da malı ihtiyaç sahiplerine infak etmektir. Bu âyette en önemli erdemler sıralanmış olup, birr’in sınırının daraltılmadığı açıktır. Bu bağlamda birr, bütün iman, ibadet ve ahlâka ait iyi huyları kapsayacak genişlikte bir kavramdır.
Birr, bütün tâat sayılan, yani Allah’a saygı ifade eden davranışlar ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içerisine alan bir kelimedir. Birr, takva sahibi mü’minlerin bir özelliğidir. Bizzat takva değil takvalı olmanın görüntüsüdür diyebiliriz. Hatta yukarıdaki âyette ‘işte sâdık (doğru) olanlar bunlardır’ cümlesinden hareketle ‘birr’i ‘doğruluk’ diye anlayanlar da olmuştur. Hâlbuki ‘sıdk-doğruluk’ birr değil; birr sahibi olmanın bir sonucudur.
Takva sahibi kimseler hayır üzerinde olurlar, infak ederler (muhtaçlara el atarlar), sürekli iyilikte bulunurlar. Hem Allah’a (c.c.) itaat ederler, hem de insanlara bir fayda sağlarlar. Dolasıyla onların tutumu birr’in ta kendisidir.
Birr, sosyal hayatın kurulması ve işlemesi konusunda son derece önemli bir
1026] 2/Bakara, 44
1027] 52/Tûr, 28
1028] 2/Bakara, 177
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâk kuralıdır. Insanlar arasındaki ülfetin (kaynaşmanın) yollarından biridir. Kişiler başkalarına yardım ettikçe, onlara güzel davrandıkça; aralarında kavga, anlaşmazlık ve düşmanlık yerine; dostluk, barış ve ülfet olur.
Birr’in Sosyal Hayata Yansıması
Birr sosyal hayata iki şekilde yansır: Birincisi sıla’dır ki bu insanlara karşılıksız mal yardımında bulunmaktır. İkincisi ise ma’ruf’tur ki bu da, söz ve davranışlarla insanların iyilikleri ve mutlulukları, dirlik ve düzenliği için çalışmak demektir.
Mü’minler, sevdikleri şeylerden Allah yolunda harcadıkça bu birr erdemini kazanırlar. “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla birr’e (iyiliğe ) erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”1029 Görüldüğü gibi birr ahlâkı toplumda ekonomik ve sosyal düzeni zorlama olmaksızın sağlayıcı, insanlar arasındaki dostluğu ve barışı koruyacak, insanı en erdemli yapacak çok önemli bir ahlâktır. 1030
“…Birr (iyilik) ve takva (Allah’tan korku-korunma) hususunda yardımlaşın; günah ve sınırı aşma konusunda yardımlaşmayın. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 1031
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sıdk (doğruluk) insanı birr’e (Allah’ı râzı edecek iyiliğe) götürür; birr de mü’mini Cennete götürür. Kişi, doğruyu söyler ve doğruyu arar da Allah (c.c.) katında doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi sınırı aşmaya götürür. Haddi aşmak da (kişiyi) ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı arttırır da sonunda Allah katında yalancı diye kaydedilir” 1032
Kur’an bize şöyle dua etmemizi tavsiye ediyor: “Ey Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana dâvet eden bir dâvetçiyi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerinizi ört ve bizi de ‘ebrâr (Allah’ı râzı edecek iyilik sahipleri) ile birlikte öldür.” 1033
Başkalarına Birr’i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 1034
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.” 1035
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.” 1036
“İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel (iyi davranışta bulunup güzel hareket)
1029] 3/Âl-i Imran, 92
1030] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 91-93
1031] 5/Mâide, 2
1032] Buharî, Edeb 69, 7/30; Müslim, Birr 29, Hadis no: 2607, 4/2012; Ebu Davud, Edeb, Hadis no: 1989, 4/297; Tirmizî, Birr 46, Hadis no: 1971, 4/347; Muvatta, Kelâm 16; Kütüb-i Sitte 10/9
1033] 3/Âl-i Imran, 193
1034] 2/Bakara, 44
1035] 61/Saff, 2-3
1036] 62/Cuma, 5
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 213 -
işleyen ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1037
“...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1038
“Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu ayetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 1039
Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki: “İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 1040
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kimseleriz.” 1041
“Kıyamet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?” Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.” 1042
“Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 1043
“Cenab-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittiba eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücahede ederse mü’mindir, kim diliyle mücahede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 1044
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tayin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona razı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.” (Sahabeler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları
1037] 41/Fussılet, 33
1038] 11/Hûd, 88
1039] 7/A’raf, 175-176
1040] Müsned-i Ahmed, III/120, 231, 239
1041] Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
1042] Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, 51, hadis no: 51 (2989); Müsned, V/205, 206, 207, 209
1043] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
1044] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müddetçe hayır!” 1045
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 1046
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasulü?” Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifade etmeyen âlimdir” buyurdu. 1047
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 1048
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.”1049 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 1050
Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin lafızları, ma’rûf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücubunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde yüce Allah’ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 1051
Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Burada yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken kötülük yapmaya devam etmektir. Yani, “siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terkedin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın” denmektedir.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”1052 Ayette geçen birrden (iyilikden) kasıt, itaat ve sâlih ameldir. Âyette geçen “kendinizi unutur musunuz?” buyruğundan kasıt, “kendinizi terk eder, o halde bırakır mısınız?” demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”1053 âyetinde unutmak da hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Kur’an’ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir
1045] Müslim, İmâre 63
1046] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
1047] Tefsir-i Kebir, II/482
1048] Tefsir-i Kebir, II/482
1049] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
1050] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1051] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
1052] 2/Bakara, 44
1053] 9/Tevbe, 68
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 215 -
ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te’vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler.
İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüde kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din adamlarına olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.
Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir numûnesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O’ndan medet dilemeyi ve O’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah’ın yardımı için gerekli sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir.” 1054
Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
“... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Konumuzun mesnedi olan Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer
1054] S. Kutub, Fi Zılâl, c. 1, s. 142-143
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..
Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır.1055
Büyük müfessir Fahreddin Râzî de, iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle olduğu aklî ve naklî deliller ile mâlumdur. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: “O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi.” Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dinî konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin
1055] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 287-288
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 217 -
maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, “Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil.” der. 1056
Ebu’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Hâlbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor.”1057 Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın değerlendir-mesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir: Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa, tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü olan şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor.
1056] Fahreddin Râzi, T. Kebir, c. 2, s. 44
1057] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 55
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” 1058
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan mûnâfıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm’a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eyilimindedir.
Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.”1059 Bu âyetin öncesi ve sonrası da dâvetçinin temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın...’ Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1060
Bu âyetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ konusunda en önemli vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Dâvet ve tebliğde temel, Allah’a kulluğa dâvet ve başka tüm ilâhları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu dâvetten sonra bir anlam taşıyacaktır. Son âyetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar. Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahat-çıdır, onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin
1058] Gazali, İhya, c. 1, s. 82
1059] 11/Hûd, 88
1060] 11/Hûd, 84, 87-88
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 219 -
hâkim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah’tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.
Dâvetçilerin kendi nefislerine karşı sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine dâvet ettikleri dâvânın etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm’ın aynası ve tablosu olsun.
Dâvetçiler, hayatlarının her safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır.” 1061
Dâvet için gerekli ve geçerli bütün usûl ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhâtaptan istenen hususlar, dâvetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır. “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan dâvetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek, kavilleri ile fiilleri arasında mutâbakat bulunacak, diliyle yaptığı dâvetten ziyade o, hayatı ile dâvetçi olacaktır.
Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söylediklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü’l-Basrî şöyle der: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır.”1062 Yine Hasanü’l-Basrî’ye ait başka bir tavsiye de şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol;
1061] Fethi Yeken, Çağdaş Dâvetin Problemleri, s. 72
1062] Ahmed bin Hanbel, Zühd, 273
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 1063
Bir müslüman, hakkı tavsiye ve bâtıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. 1064
İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söylenen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle durmadan namaza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercüman olur. Bir mü’min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hâl diliyle durmadan İslâm’a çağırır. Onlara birşeyler söylediğinde dili hâline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder. “Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmiyet’e girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyete toptan gireceklerdir.” Biz hep beraber İslâm’a uygun bir hayat sürebilsek, yani hâl diliyle İslâm’ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice insanların hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kimbilir kimlerin dalâletine, İslâm’dan uzaklaş-malarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz.
“Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.”1065 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vasıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
Haramdan sakınmayanın takvâ dersi dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de ibadet teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî bunalım içinde çırpındığı halde Kur’an’ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık âlemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur’an ahlâkını hayatımıza mal etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz. Âişe’nin (r.anhâ) verdiği cevap ne kadar ibretlidir: “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an idi.” Cenâb-ı Hakk’ın o en son elçisi, O’nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliyye devrini asr-ı saâdete çevirdi. Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber’e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur’an’a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... 1066
Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarlarca insan, İslâm’dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslâm yaşanamadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya
1063] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1064] Abdülhamid Bilâli, Münkerden Sakındırma Yolu, s. 44-45
1065] 60/Mümtehine, 5
1066] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 158-160
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 221 -
başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.
Haklı olmak yetmez, hakkı savunmak da; haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak için iyiliği emretmemiz, bâtılı yaşayarak yerine getirilirse haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz.
En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de iyi amel ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1067
Peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
Beşer tarihinin uzun devreleri boyunca pek çok siyâsî, felsefî ve fikrî doktrin, hayat sahnesinde yer almıştır. Bunlarda hep görülen husus; dâvâ ile hakikat, söz ile fiiller, iddia ile vâkıa, teori ile pratik arasında önemli farklılıkların bulunduğudur. Hep iddia, söz ve dâvâ, vâkıadan, fiillerden ve olaylardan üstün olagelmiştir. Ancak peygamberler tarihinde bunun aksine peygamberlerin yaşayışları, sözleri ve dâvet ettikleri şeylere mutâbık olmuş, onların hatta üstünde bulunmuştur. Onları gören, onlara muhatap olan insanlar, henüz onların peygamberliğini bilmeden doğruluk ve dürüstlüklerini teslim etmişlerdir. Hz. Yusuf zindanda iken hapis arkadaşları ona: “Şüphesiz biz seni iyilik ve ihsan sahiplerinden görüyoruz.”1068 diye müracaat ediyorlardı.
İslâm’a dâvet eden, başkalarına iyiliği emreden kişi, güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Şüphesiz insanın sahip olduğu şeyler içinde en değerli olanı, güzel ahlâktır. Güzel ahlâkın timsali de Peygamberimiz’dir. Onun gibi olmaya çalışmak, onun gibi yaşamak, yani yaşayan Kur’an olmaya gayret etmek, sünnet üzere bir hayat sürmek, güzel ahlâk üzere olmak demektir. “Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için, Allah’ın elçisi en güzel örnektir.”1069 İşte o, Allah’ın seçtiği bir rehber olarak, hem sözleriyle ve hem de yaşayışıyla müslümanlara örnek olmuştur: İnsanlardan bir şeyi yapmalarını isteyince, önce kendisi bunun kat kat fazlasını yapmıştır. Herkesten fazla namaz kılmış, herkesten fazla oruç tutmuş ve herkesten fazla sadaka vermiştir. Yasakladıklarından da daima uzak durmuş, hiçbir günaha bulaşmamıştır. Her türlü aşırılıktan kaçınmış, daima orta yolu izlemiştir. Meselâ o çok merhametliydi, ama merhameti zaafa varmıyor, adaletten hiç bir şekilde ayrılmıyordu. Çok cömertti fakat müsrif ve savurgan değildi. İbadete çok önem veriyordu ama dünyayı da ihmal etmiyordu. Çok bağışlayıcıydı fakat tâvizkâr değildi. Şefkatli ve yumuşak huyluydu ama gerektiğinde cephede tek başına bile direnebiliyordu... İşte dâvetçi de, onun
1067] 41/Fussılet, 33
1068] 12/Yusuf, 36
1069] 33/Ahzâb, 21
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayatını iyi öğrenip, onun gibi yaşamaya, Muhammedcik/Küçük Muhammed olmaya çalışmalı-dır ki, insanlara etkili olup söz geçirebilsin. 1070
Peygamber Efendimiz’in nübüvvet öncesi ve sonrası hali ve yaşayışı, Mekke’lilerce gayet güzel biliniyor, peygamberliğinde O’nun temel fikrine karşı koyarak tevhidi kabul etmemek, yayılmasını engellemek için türlü yollara başvuruyorlar, fakat şahsî yaşayışı hakkında en küçük bir ithamda dahi bulunamıyor, O’nun “el-Emîn”liğini ikrar etmek zorunda kalıyorlardı. O, insanlara teklif ettiği hususları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin yapabileceğinden fazlasıyla tatbik ediyordu. Şüphesiz bu, dâvet olunanlara tesir eden önemli bir faktör olacaktı. Umman kralı el-Culendî’ye Rasulullah’ın İslâm’a dâvet mektubu ulaştığı zaman Hz. Peygamber’ in hayatı hakkında bilgiler edinen melikin sözleri şöyle oluyordu: Allah beni bu ümmî peygambere delâlet/rehberlik etmiştir. O peygamber, hiçbir iyiliği kendisi ilk tatbik eden olmaksızın emretmiyor, hiçbir kötülüğü de kendisi ilk terkeden olmaksızın nehyetmiyor. O, mutlaka galip gelecektir, engellenemeyecektir. O, ahde vefâ gösterir, sözünü yerine getirir. Ben kesinlikle kabul ediyorum ki o, bir peygamberdir.” 1071
Cenâb-ı Hak, sözle yapılan dâvete fiilen örnek olmayı emreder: “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel/iyi davranış ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?”1072 Bu âyette, iyiliği emreden dâvetçide ve hatipte aranacak vasıfların en önemlileri bir araya getirilmiştir. Burada iyiliğe dâvet eden tebliğci veya hatip için sâlih amel, işinin sözüne uygun olmasıdır. “Ben şüphesiz müslümanlardanım” demesi ise, dâvetçi veya hatibin kendini dinleyicilerden üstün ve ayrı görmemesi, onlarla kaynaşmış, kibir ve gurur gibi duygulara kapılmamış olmasıdır. İnsanlar, örnek görmek isterler. Psikoloji ve pedagojide, örnek almanın doğurduğu “taklit fonksiyonu”nun büyük değeri vardır. Her taklit olayı, önce insanların ruhlarında arzu, ihtiyaç, itikad ve fikir şeklinde doğar. Daha sonra bunlar, hareket ve davranışlar, âdet ve alışkanlıklar şeklinde yaşayışa intikal eder. Bu konuda toplumun her sınıfında ve her türlü eğitim dalında istifade edilir.
Meselâ çocuğuna dinî eğitim vermek isteyen bir âile, ona her vesile ile “taklit edilecek iyi numûneler” göstermek zorundadır. Yemeğe başlarken besmele, kalkarken hamd, Kur’an okumak, namaz, oruç, fakirlere yardım, küfür etmemek, içki içmemek, yalan söylememek gibi İslâm’ın emrettiği esasları, ciddî ve samimi olarak önce aile büyükleri yapacak, çocuklar şuursuz olarak bunları taklit edeceklerdir. Bu taklit devam ettikçe, nihayet kuvvetli bir itiyat/alışkanlık haline gelir. Çocuklukta kazanılan iyi itiyatlar, bütün hayat süresince devam eder. Toplumun her yönünde halk toplulukları ve kitleler arasında aynı kanun hükümleri geçerlidir. Öğretmen okulda, dâvetçi muhatapları karşısında hal ve tavırları, fikirleri ve sözleriyle daima örnek olmalıdır. Bunlar yapılmadıkça dâvet ve tebliğ için, eğitim ve öğretim için ne kadar gayret sarfedilse tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Genel kural olarak diyebiliriz ki tebliğ, beşikten mezara kadar devam eden bir alıştırma ve iyi örnek olma işidir. 1073
1070] A. Çetin, Hitabet ve İrşad, s. 169
1071] Said Havvâ, er-Rasül I/54-55; Nedvî, Tebliğât ve Tâlimât, II/450-459; naklen A. Önkal, s. 350
1072] 41/Fussılet, 33
1073] A. Önkal, Rasulullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 348-351
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 223 -
Rasulullah, yirmi üç sene süren peygamberlik hayatı boyunca hiç kimse, onun karşısına çıkarak, veya arkasından konuşarak: “Neden bize söylediklerini kendin de yapmıyorsun?” diyememiştir. Rasulullah’ın bu üstün vasfı, O’nun her yönüyle sözü dinlenir bir peygamber olarak tanınmasına sebep olmuştur. Hayatı boyunca ona sarsılmaz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işe uygun olması yönü ile ona bağlanmışlardır. Rasulullah’a beslenen güvenin, itimadın aslı bu esasa dayanıyordu. 1074
Yaşayışla güzel örnek verme kuralının etkisini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslâm’a dâvet ettiği insanların İslâmî yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler hazırlıyordu. Bedir Gazvesinde ele geçirilen esirlerin topluca bir yerde hapis tutulmaları yerine birer birer ashâb-ı kirâma dağıtılarak misafir edilmeleri, başka birtakım fayda mülâhazaları yanında büyük ölçüde, esirler sahabenin İslâm’ı yaşayışına vâkıf olsunlar diye olsa gerektir.
İslâm düşmanı Benû Hanife reisi Sümâme’nin müslüman olmasına, Hz. Peygamber’in hüsn-i muâmelesi, karşılıksız affı yanında Mescid’de bir direğe bağlı kaldığı müddet zarfında İslâmî tatbikatı görerek hakikati idrak etmesi de etkili olmuştur, diyebiliriz.
Tâif heyeti geldiği zaman, müslümanların Kur’an okuyuşları, namaz kılışları, huşû ve huzû içinde ibadetleri ve İslâm’ı yaşayışları kalplerini rikkate getirsin diye Hz. Peygamber’in onları Mescid’in hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mesuplarının, ashâbın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde de, yine bu husus mutlaka göz önünde bulundurulmuştur.
Görülüyor ki İslâmî dâvetin neticeye ulaşabilmesi için dâvetçinin tebliğ ettiği esasları çok iyi bilerek hayatında yaşaması, güzel bir örnek teşkil etmesi, mutlak bir zarurettir. Asr-ı Saadet’ten sonra İslâm’a muhatap olan millet ve ümmetlerin İslâm’ı öğrenme ve kabul etmede tamamen uzak ve yabancı kalmalarına sebep, -esefle kaydedelim ki- İslâm’ı hiç duymadıkları veya yanlış anladıklarından ziyade, müslümanlardan gördükleri kötü yaşayış ve davranışlar olmuştur. İslâm’ı kabul edenleri incelediğimiz zaman bunların iki ana grup teşekkül ettirdiğini görürüz:
1- Allah’a ve İslâm’a samimiyetle bağlı müslümanların örnek yaşayışlarından etkilenerek müslüman olanlar,
2- Hür düşünce ve tarafsız bir araştırmayla İslâm’ın hakikatini anlayarak diğer dinlerin yanlışlıklarından İslâm’a sığınanlar.
Şüphesiz birinci grup, ikinciden kat kat fazladır. Müslümanlar ve dâvetçiler, bilmelidirler ki şayet kendileri yaşayışlarını İslâm’a uydurarak güzel bir örnek halinde İslâm’ı sunabilseler Avrupa’sıyla, Amerika’sıyla bütün bir cihan kapıları sonuna kadar İslâm’a açacaktır. 1075
Yapmadıklarını söyleyen, başkasına öğüt verip kendileri verdikleri öğütlere uymayan ve başkalarına doğru yolu gösterip kendileri o yoldan gitmeyenler, ancak kulların alayını ve Rablarının gazabını üzerlerine çekerler. Dâvetçi, kendi kendisini sıkı sıkıya kontrol etmeli ve verdiği kararlara uymakta öncelikle
1074] A. L. Kazancı, Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, s.123
1075] A. Önkal, a.g.e. s. 351-352
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisini sorumlu tutmalıdır.
İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
İslâm’da ilim, Allah’ın rızasını kazanmak için öğrenilir. Bu da öncelikle ilmi öğrenenin öğrendiklerini kendisinin ihlâsla amel etmesi sâyesinde olur. Peygamberimiz, şöyle duâlar ederdi: “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi arttır.”1076; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!”1077; “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duadan, korkmayan kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 1078
Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim, bilinmesine ihtiyaç duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği câiz görmediği (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”1079 buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 1080
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (Âlimlerin yaptıkları, câhillerin delilidir -örnek ve gerekçesidir-) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 1081
Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak surette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil, sadırlardaki (göğüslerdeki)- dir denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve
1076] Tirmizi, Deavât 128
1077] Tirmizi, Deavât 68
1078] Tirmizi, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
1079] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
1080] Aliyyül Kari, Esraru’l-Menfûa, 364
1081] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. 2/ 283
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 225 -
temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashabı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. Böyle bilim, insanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten, tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkıyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.1082 İlmi, ihlâsla kendi hayatlarında tatbik edip, öğrendiklerini pratize ederek örnek hayatları ile çevrelerine hakkı ulaştırmaya çalışmak yerine; entelektüel bir değer, profesörlük gibi bir pâye, ilim adamı olduğunu kanıtlama gibi anlayışlarla sadece aktarıcılık yapan insanlar, bâtıl düzenlerin korktukları değil; belki kolladıkları kimselerdir. Bunlar, bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar. Kendilerinin yaşamadıkları İslâm’ı hayata hâkim kılma mücadelesi, cihad ve hakkı yayma değil; kendini kandırıp nefsini tatmin etme ve ihlâs yerine riyâyı tercih etme demektir.
“Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır.” Ne mutlu hakkı haykırdığı gibi, en güzel şekilde kendi nefsinde tatbik eden, özü sözünü yalanlamayanlara!
“İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları zelil ve perişan eder.” 1083
“Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da Allah üzerinize zâlim bir sultanı Mûsâllat kılar.” 1084
“Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları, günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde onları kötülüklerden men etmemektir.” 1085
“İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 1086
“Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı, insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.” 1087
“Randevuya daima vaktinde gelmek, ötekinin gecikmesini yüzüne vurma sanatıdır.”
“Nasihat, dünyanın en pahalı hazineleri kadar kıymetli olduğu halde, ekseriyâ
1082] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
1083] Cerir bin Abdillah
1084] Ebû ‘d-Derdâ
1085] Ebû Ümâme
1086] Hadis-i şerif rivâyeti
1087] Hz. Ali
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek ucuza satılır.” 1088
“Dostlarının, yerinde nasihatlerine kulak asmayanlar düşmanlarını memnun ederler.”
“Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir.”
“İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan hayvanlar senden üstün olurlar.” 1089
“Ya susun, yahut susmaktan iyi şeyler söyleyin.”
“Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.”
“İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin.”
“Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer; insanın ruhuna tat verir.”1090
“Kelâm ile kemâli birleştirmek gerek.”
“Güzel söz, en etkili bir sinir ilâcıdır.”
“Tatlı sözler, tatlı yankılar meydana getirirler.”
“Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez.”
“Tatlı söz yılanı ininden, acı söz insanı dininden çıkarır.”
“Tatlı kelâm dinletir, tatsız kelâm esnetir.”
“Bir insana söz anlatmak için yakasını, paçasını tutmanız yersizdir. Sizi dinlemek istemiyorsa, dilinizi tutun daha iyi olur.”
“Akıllılar, sözlerini altın tartan bir terazide tartarlar.”
“Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun.”
“Uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler.”
“Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı, bize hizmet etmeli.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak, susacak yerde lâkırdı etmek. 1091
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
“Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez; fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
“Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır; ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
1088] Hz. Ali
1089] Şeyh Sâdi
1090] Hz. Süleyman
1091] Şeyh Sâdi
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 227 -
İyiliği Emretmek Konusunda Âyet-i Kerimeler
Ma’rûf Kelimesinin Geçtiği Yerler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 178, 180, 228, 229, 231, 231, 232, 233, 233, 234, 235, 236, 240, 241, 263; 3/Âl-i İmrân; 110, 114; 4/Nisâ, 5, 6, 8, 19, 25, 114; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 24/Nûr, 53; 31/Lokman, 15, 17; 33/Ahzâb, 6, 32; 47/Muhammed, 21; 60/Mümtehıne, 12; 65/Talak, 2, 2, 6.
Münker Kelimesinin Geçtiği Yerler (Toplam 18 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 114; 5/Mâide, 79; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 15/Hıcr, 62; 16/Nahl, 90; 22/Hacc, 41, 72; 24/Nûr, 21; 29/Ankebût, 29, 45; 31/Lokman, 17; 51/Zâriyât, 25; 58/Mücâdele, 2.
Emr-i bi’l-Ma’rûf Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân; 110, 114; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Emr-i Bi’l Ma’rfu, Nehy-i Ani’l-Münker (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak: 5/Mâide, 105; 7/A’râf, 199; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Hayırlı Ümmet, İyiliği Emreder, Kötülükten Sakındırır: 3/Âl-i İmran, 110; 7/A’râf, 181; 9/Tevbe, 71.
İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran Bir Topluluk Bulunmalıdır: 3/Âl-i İmran, 104; 11/Hûd, 116.
Allah, İyiliği Emredecek ve Kötülükten Sakındıracak Bir Toplum Meydana Getirir: 5/Mâide, 54; 14/İbrâhim, 19-20.
İyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yaparken, Başa Gelecek Belâlara Sabır Göstermek: 3/Âl-i İmran, 186, 195; 6/En’am, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hıcr, 97-98; 16/Nahl, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
Peygamberimizin, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Konusundaki Özelliği: 7/A’râf, 157, 199.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapanların Mükâfatı: 9/Tevbe, 112.
Kitap Verilenlerden İman Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı: 3/Âl-i İmran, 114.
İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd, 88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5.
A- İyilik Anlamındaki Birr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 44, 177, 177, 189, 189; 3/Âl-i İmrân, 92; 5/Mâide, 2; 58/Mücâdele, 9.
B- Birr Kelimesinin Çoğulu (İyiler Anlamındaki) Ebrâr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 193, 198; 76/İnsan, 5; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 18, 22.
C- Birr/İyilik:
Birr: 2/Bakara, 44, 177; 189; 3/Âl-i İmran, 92; 5/Mâide, 2; 58/Mücâdele, 9; 80/Abese, 16.
Ebrâr: 3/Âl-i İmran, 193, 198; 76/İnsan, 5; 82/İnfitar, 13; 83/Mutaffifîn, 18, 22.
İyilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 4/Nisâ, 36, 114, 125; 16/Nahl, 128.
İyiliklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85.
İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Kötülüğü İyilikle Savmak: 13/Ra’d, 22; 23/Mü’min, 96; 41/Fussılet, 34-35.
Allah, İhsânı (İyiliği) Emreder: 16/Nahl, 90.
Yapılan İyiliği Çok Görmemek: 74/Müddessir, 6.
İyilik Yapanla Kötülük Yapanın Misali: 45/Câsiye, 21.
Kötülüğe Karşı İyilik, Dost Kazandırır: 23/Mü’minûn, 96; 41/Fussılet, 34-36.
Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262-264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât, 17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
Allah, İyiliğin Karşılığını Kat Kat Verir: 4/Nisâ, 40, 124; 6/En’am, 160; 10/Yûnus, 26; 42/Şûrâ, 23; 73/Müzzemmil, 20.
Her İyiliğin ve Kötülüğün Karşılığı Verilecektir: 99/Zilzâl, 6-8.
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İyiliğin Karşılığı: 4/Nisâ, 124; 31/Lokman, 16; 73/Müzzemmil, 20.
D- İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd, 88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5.
E- “Ma’rûf” u Emretmek ve Söylemek Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde): 2/Bakara, 263; 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 114; 4/Nisâ, 114; 7/A’râf, 157, 199; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 27; 47/Muhammed, 21;
F- Emr-i Bi’l Ma’rfu, Nehy-i Ani’l-Münker (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak: 5/Mâide, 105; 7/A’râf, 199; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Hayırlı Ümmet, İyiliği Emreder, Kötülükten Sakındırır: 3/Âl-i İmran, 110; 7/A’râf, 181; 9/Tevbe, 71.
İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran Bir Topluluk Bulunmalıdır: 3/Âl-i İmran, 104; 11/Hûd, 116.
Allah, İyiliği Emredecek ve Kötülükten Sakındıracak Bir Toplum Meydana Getirir: 5/Mâide, 54; 14/İbrâhim, 19-20.
İyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yaparken, Başa Gelecek Belâlara Sabır Göstermek: 3/Âl-i İmran, 186, 195; 6/En’am, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hıcr, 97-98; 16/Nahl, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
Peygamberimizin, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Konusundaki Özelliği: 7/A’râf, 157, 199.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapanların Mükâfatı: 9/Tevbe, 112.
Kitap Verilenlerden İman Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı: 3/Âl-i İmran, 114.
İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
1. İyiliği Allah’tan Her Kötülüğü Kendinden Bilmek: 15/168-170.
2. İyilik Edene Duâda Bulunmak: 16/324-325.
3. İyilik, Güzel Ahlâktır: 6/346-347.
4. İyilik, İmanla Makbuldür: 2/203.
5. Kırk İyilik Üzerine: 2/542.
6. İhânet Edene İhânetle Değil; İyilikle Karşılık Vermek: 2/373-384.
7. İyilik Üzerine Bazı Hadisler: 2/541.
8. İyilik Yapana “Cezâkellahu hayran” Demek: 16/324-325.
9. Yapılan İyiliği Başa Kakmanın Cezası: 16/348-349.
10. İyiliklerin Allah Rızâsı İçin Yapılması: 2/546.
11. İyilikte ve Kötülükte Öncülük Yapanların Durumu: 10/39.
12. Yapılan İşin İyi veya Kötü Olduğu Nereden Anlaşılır? 17/592.
13. Ma’rûfu Tavsiye: 10/111
14. Kötülerin Arasında Kalmaktansa Ölmek Yeğdir: 17/546-547.
15. Kötülerin Yanında İyilere de Musibet Gelir: 16/117.
16. Kötülerle Beraber Oturmak: 16/117
17. Kötülüğü Alenî Yapmak: 17/317.
18. Kötülüğü Bertaraf Edecek En Güzel Yol: 4/ 230-231.
19. Kötülük görüldüğü Zaman, Mü’minin Tavır Alması: 2/378.
20. Kötülüğe Karşı Hiç Bir Şey Yapılmadığı Takdirde Umumî Belânın Gelmesi: 2/378-380.
21. Kötülükler, Kötü Şeyler Şeytana Benzetilir: 7/500.
22. Kötü Sondan Kim Kurtulabilir: 14/15.
23. Kötü Sözlü Olmak: 15/142.
24. Kötü Sözü Çokça Kullanmak Haramdır: 15/184.
25. Rasûlullah Kimseye Kötü Konuşmadı: 17/459.
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 229 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 287-288
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 322-327
3. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 477-482
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 130-131
5. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. C. 1, s. 141-143
6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. C. 2, s. 52-59
7. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 115-117
8. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed H. Fadlullah, Akademi Y. C. 2, s. 22-25
9. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. C. 1, s. 120-123
10. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.21-22
11. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94
13. Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
14. Rasülüllah’ın İslam’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y.
15. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
16. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
17. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
18. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
19. İslam Dâvetinin Esasları, I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
20. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir bin Awad el-Elmaî, Pınar Y.
21. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
22. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
23. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
24. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebu Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
25. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
26. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
27. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
28. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
29. Hitabet ve İrşad, Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
30. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
31. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
32. İslâm’da Dâvet, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
33. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
34. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
35. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
36. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
37. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
38. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
39. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
40. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
41. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
42. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
43. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
44. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
45. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
46. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
47. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
48. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
49. Dâvet Yolunda Dualar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
50. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
51. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
52. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
53. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
54. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
55. Hisbe, İbn Teymiyye, İhya Y.
56. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
57. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
58. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
59. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
60. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
61. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
62. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y.
63. Allah’a Dâvette Peygamberlerin Metodu 1-2, M. Surur b. Naif Zeynelâbidin, Guraba Y.
64. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
65. Bedenin Dili, Zuhal Baltaş, Acar Baltaş,
66. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
67. Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed ve Eğitim Metodları, A. Ebu Ğudde, Umran Y.
68. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
69. Bütün Yönleriyle Hitabet, Nejat Muallimoğlu,
70. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
71. Çocuk Eğitiminde Peygamberimizin Metodu, Abdülbâsit M. Seyyid, Beka Y.
72. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
73. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod “Teşkilatçılık”, Ahmet Akgül, Doğuş Y.
74. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
75. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
76. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
77. Dâvet Yolunda Duâlar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
78. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
79. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
80. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
81. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
82. Dâvetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
83. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
84. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
85. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, TDV Y.
86. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
87. Doğru ve Güzel Konuşma, Birol Vural, Hayat Y.
88. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
89. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
90. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
91. Elmalılı Tefsirinde Kur’ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 210, 238
92. Ferdî Dâvet Fıkhı, Seyyid Muhammed Nuh, Ravza Y.
93. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 64-72, 113-123
94. Fussılet Sûresi Işığında Dâvetçinin Eğitimi, Hamid bin Nâsır bin Abdurrahman el-Ammar, Trc. M. Ali Kara, Karınca Y. s. 231-236
95. Güzel Konuşma Sanatı, Mehmet Kaplan, Nesil Basım Yayım
96. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
97. Güzel Konuşma, Cevdet Tellioğlu, Timaş Y.
98. Güzel Konuşmanın Anahtarı, İlyas Albayrak, Remzi Kitabevi
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 231 -
99. Güzel Konuşmanın Sırları, Şadi Eren, Nesil Basım Yayım
100. Güzel Söze Uymanın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
101. Güzel Sözler Antolojisi, Bilal Eren, Türdav A.Ş.
102. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, Emin Özdemir, Remzi Kitabevi
103. Güzellikler Dini İslâm, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
104. Hadislerde İyiliği Emredip Kötülüğe Engel Olmak, İbn Ebi’d-Dünya, Ocak Y.
105. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
106. Hakkı Tavsiye Metod ve Vâsıtaları, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y. / Rağbet Y.
107. Hatiplik Sanatı, J. Brun-Ros, Remzi Kitabevi
108. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
109. Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y./İhya Y.
110. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
111. Hitabet, Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayım
112. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
113. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodu, Abdulfettah Ebû Gudde, Yasin Y.
114. Hz. Peygamber ve İlim, Işığın Çağrısı, Yusuf el-Karadavî, Şule Y.
115. İhtilaflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Karadavî, İlke Y.
116. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 245-365
117. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
118. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. 237-240
119. İslâm Dâvetçilerine Eğitim Rehberi, Hişam et-Tâlib, Girişim Y.
120. İslâm Dâvetçilerine Notlar, Fethi Yeken, Hayra Hizmet Vakfı Y.
121. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
122. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
123. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
124. İslâm Dâvetinin Esasları I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
125. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
126. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 85-96, 331-342
127. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
128. İslâm Terbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y.
129. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
130. İslâm’a Dâvet, Gereklilik ve Yöntem Üzerine, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağ. Kit. Ank.
131. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
132. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
133. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
134. İslâm’da Aile Eğitimi 1-2, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
135. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevânî, Risale Y.
136. İslâm’da Dâvet, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
137. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
138. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
139. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94, 384-385; 452-454
140. İslâmî Çalışma Metodu, Mustafa Tahhan, Risale Y.
141. İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y.
142. İslâmî Kavramlar, Mevdudi, s. 27-30
143. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
144. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
145. Kalk ve Korkut, Ali Esen, Ribat Neşriyat
146. Kavram Tefsiri, Basılmamış Çalışma, Ahmed Kalkan: Emr-i Bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l-Münker (3/104, 109) 156; Güzel Söz (83) 77; Hakkı Gizlemek (42) 51; İnsanlara İyiliği Emredip Kendini Unutmak (44) 54; İnzâr (6) 23; Kabalık-Yumuşaklık ve Katı Yüreklilik (3/159) 159; Kıssa (11/Hûd, 100; 12/Yûsuf, 3) 190; Kolaylık/Yüsr (185) 123; Lakab (Gıybet, Alay, La-
232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kab, Sûi Zan) (49/Hucurât, 11-12 (204); Sanat ve Allah’ın Sanatı (27/Neml, 88) 200; Sıdk/Doğruluk (177) 118.
147. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
148. Konuşma Eğitimi, Sandy Linver, Star Yaprak Y.
149. Konuşma Eğitimi, Suat Taşer, Papirus Y.
150. Konuşma, Yavuz Özdem, Atika Y.
151. Konuşma Sanatı Dil Belâsı, Ragıp Güzel, Çelik Y.
152. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 299-304
153. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
154. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
155. Kur’an’da Edebî Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
156. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
157. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
158. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir bin Awad el-Elmaî, Pınar Y.
159. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Eğitmesi, Murat Kayacan, Ekin Y.
160. Kur’an-ı Kerim’de Ma’rûf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
161. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 453-463, 22-24; c. 20, s. 80-90
162. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y. s. 25-28, 107-111, 151
163. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 165-188
164. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
165. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 97-108
166. Kur’an’da Tartışma Metotları, Zahir B. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
167. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
168. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 282-290
169. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 170-171
170. Kur’ân-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
171. Kur’an’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Y. s. 353-354, 380-382, 572-579, 77-84
172. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 105-106, 157-158
173. Kur’an ve Sünnette Emr-i Ma’ruf Nehy-i Münker, Celalüddin el-Umerî, İnsan Y.
174. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, T.Ö.V. Y.
175. Meşhur Sözler Antolojisi, Ahmet Seven, Seha Neşriyat
176. Mûsâhiblik, Haydar Kaya, Engin Y.
177. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
178. Müslümanın Sanat Anlayışı, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
179. Nasıl Dâvet Edelim?, Muhammed Kutub, Beka Y.
180. Nebevî Hareket Metodu 1-2, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y.
181. Nebevî Tebliğ, Ubeyd Küçüker, Seçkin Y.
182. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
183. Osmanlılarda İhtisab Müessesesi, Ziya Kazıcı, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
184. Önce Söz Vardı, Erol Göka ve heyet, Ankara
185. Özlü Sözler Antolojisi, Yakup Sarı, Ravza Y.
186. Özlü ve Güzel Sözler, Şerif Öktürk, Toker Y.
187. Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y.
188. Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
189. Peygamberimizin Tebliğ Metotları 1-2, İbrahim Canan, Nesil Y.
190. Rasulullah’a Göre Aile ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y.
191. Rasülüllah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y. / Kitap Dünyası Y.
192. Rasûlullah’ın Hayatı ve Metodu, Fıkhu’s-Sîre 1-2, Münir Gadban, Risale Y.
193. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 89-91
194. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 233 -
195. Sevgi Peygamberi ve Yetişkin Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, Rağbet Y.
196. Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
197. Söz ve Diksiyon, Nüzhet Şenbay, Yapı Kredi Y.
198. Söz, Haydar Murat Hepsev, Söz Kitap Y.
199. Sözün Özü (Kelâm-ı İlâhî’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
200. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
201. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 351-353 (Dâî); 371-372 (Dâvet); c. 2, s. 98-99 (Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker); c. 4, s. 64-65 (Ma’rûf); 360-362 (Münker); c. 6, s. 141-143 (Tebliğ) ; c. 2, s. 443-444 (Hisbe Teşkilâtı); c. 4, s. 265-266 (Muhtesib).
202. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 138-141 (Emr-i Bi’l-Ma’ruf); c. 9, s. 16-19 (Da’vet)
203. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
204. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
205. Tenbihu’l Gâfilin, Ebû lleys Semerkandi, Bedir Y. s. 221-248
206. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
207. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y.
208. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
209. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
210. Yanlışları ve Doğrularıyla Güzel Konuşma, Ülkü Giray, Bilgi Y.
211. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 142-152, 189-209
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 235 -
Kavram no 39
Kitabımız 2
Kıssalar 1
Kur’an; Te’vil ve Tefsir, Kıssa
EMSÂLU’L KUR’AN /
KUR’AN’DAKİ MESELLER, MİSALLER
• Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Mesel Kavramı
• Kur’an’da Meselin Yeri
• Kur’an’da Meseller
• Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
“Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.
Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.” 1092
“Andolsun ki belki öğüt alırlar diye Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü mesel getirdik/misâl verdik, her türlü temsili anlattık.” 1093
Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
İnsanlara hidâyet rehberi olarak gönderilen Kur’ân-ı Kerim, insanların Yaratıcısı tarafından inzal edilmiştir. Allah insanları yaratmış ve onlara beyânı (konuşmayı, ifâdeyi, anlatmayı) öğretmiş ve onları bu vasıfla mümtaz kılmıştır.1094 İnsanları yaratan Allah olduğu için, onların hangi dilden ve hangi üslûbdan anlayacaklarını da en iyi yine O bilir. İşte bundan dolayı O, insanlığa Kur’ân’ı bir irşâd, beyyinât ve Hakkı bâtıldan ayıran bir furkan olarak göndermiştir.1095 Bütün insanlık Kur’an’ın benzerini getirmekten âciz kalmıştır ve bu acziyeti devam edecektir. Çünkü o, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) en büyük mûcizesidir. Bununla birlikte Allah tarafından, insanları irşâd için, o yüce Kur’ân kolaylaştırılmıştır. “Biz onu (Kur’ân’ı) senin dilinle (indirerek) kolaylaştırdık ki, onunla (günahlardan sakınıp, Allah’ın azâbından) korunanları müjdeleyesin ve inatçı bir kavmi onunla uyarasın.”1096; “Biz onu (Kur’ân’ı) senin diline kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar” 1097
1092] 16/Nahl, 112-113
1093] 39/Zümer, 27
1094] 55/Rahmân, 3-4
1095] 2/Bakara, 185
1096] 19/Meryem, 97
1097] 44/Duhân, 58
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân kıyâmet gününde insanların leh veya aleyhlerine hüccet olacaktır. Bu itibarla semâvî bir vesika ve İlâhî bir rehber olarak onlara yol gösteren her türlü açıklamaları ihtivâ eder. İşte bu beyan şekillerinden birisi de, Kur’ân’ın meseller darb etmesi, temsiller getirmesidir. “Andolsun Biz bu Kur’ân’da belki öğüt alırlar diye her temsili anlattık”1098 Buna ragrnen insanlar Kur’ân’ın irşadlarına kulak verip öğüt kabul etmezlerse, ileri sürebilecekleri hiçbir mâzeretleri olamaz. Kendi hüsranlarına ağlasınlar! “Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünmek (öğüt almak) için kolaylaştırdık. Bir öğüt alan yok mu?” 1099
Kur’ân’ın edebî ifâde şekillerinden birisi de bazı konuları meseller ve temsillerle anlatmaktır. Kur’ân’ın bu üslûbu, daha ilk asırlarda, İslâm âlimlerinin dikkatini çekmiştir. Genel olarak Arab dilinde emsâl ve Kur’ân’da emsâl konularında müstakil eserler te’lîf edilmiştir. Bunların bir kısmı bize ulaşmamıştır, bir kısmı yazma halindedir, bir kısmı ise basılmıştır.
Mesel Nedir? Mesel; misl ve mesîl (şebeh, şibh ve şebîh gibi), aslında bir şeyin benzeri demektir. Misâl de bu mânâdadır. Gerçi misâlin mikdar ve kalıp mânâsı da vardır. Meselin çoğulu emsâldir. Yine aynı kökten gelen timsâl de sûret demektir. Şu halde meselin aslı, sözde iki şey arasındaki benzeşmedir.
“Mesule’ş-şey’u mes’ûlen” ve “Mesule beyne yedeyhi” Bir şey göz önüne dikildi, demektir. Ayakta dikilip durmak mânâsına geldiği gibi, yere uzanıp yapışırcasına yatmak -bu mânâda ezdaddan olmaktadır- ay doğmak, batmak, faziletli olmak, bir adama ibret alınacak bir ceza vermek, benzetmek ve benzemek mânâlarına gelir. Temsil ise, bir kıssa veya bir söz beyan etmek, yazı veya başka birşeyle, bir şeyin kendisine bakıyormuşcasına misâlini tasvir etmek, (sûretlendirmek) demektir. Yani benzerini getirmek, örnek vermek, göz önüne dikmek ve benzetmek demektir.
Mesel, yani kıssa, söz beyan etmek (bir münâsebetle) mesel irad etmek ve birinin dengine, hizasına gelince söylenen örnek, birinin yoluna girmek, ona tâbi olmak, peşini takip etmek demektir. Temessül ise, bir şeyin sûretine girmek, onun gibi görünmek mânâsına gelir. “Temessele bi’ş-şey’i” veya “Darabe meselen” ise bir şeyi misal getirmek, bir şeyi mesel olarak zikretmek demektir. Mesel darbetmek, onu beldelerde yürütüp yaymak mânâsı, “Darabe fi’l-ardi” yerde yürüdü, yayılıp gitti, ayak tepti mânâlarıyla ilgilidir. İbn Kuteybe (276/889): “Açıklamak ve vasfetme ânâsına da gelir” der. “Daraba’llahu meselen”1100 “Allah misal verdi”, “Felâ tadribû lillâhi’l-emsâl”1101 de; “Allah’ı başkalarının sıfatlarıyla anlatmayınız, ona benzetmeyiniz” demektir, der. 1102
Lügat mânâlarını gördüğümüz mesel, ıstılâhî mânâda şöyle bir tarife kavuşturulabilir. “Halk arasında kabul görüp yayılmış, teşbihe dayalı, içerisinde bir düstûr ve hikmet taşıyan kinâyeli veciz sözlerdir.” Bu tarifle mesel, Türkçemizdeki atasözü mânâsına gelmektedir. Arapça’da atasözleri ve deyimler hep mesel (çoğulu emsâl) ismiyle ifâde edilmiştir. Mesel mefhûmunda yaygın olan mânâ, bu tarifte özelliklerini toplamaya çalıştığımız sözlerdir. Onlarda asıl mânâ
1098] 39/Zümer, 27
1099] 54/Kamer, 22
1100] 16/Nahl, 75
1101] 16/Nahl, 74
1102] Te’vilu Müşkili’l-Kur’ân, s. 497
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 237 -
benzer (şibih) ve nazîr mânâsıdır. Bununla birlikte şu mânâlara da gelmektedir:
1) 13/Ra’d, 35; 47/Muhammed, 15; 48/Fetih, 29; 16/Nahl, 60. âyetlerde sıfat ve sûret mânâsına gelmektedir. “En yüce sıfatlar (el-meselu’l-a’lâ) Allah’ındır.” 1103
2) Delil ve hüccet mânâsı vardır. Getirilen her mesel, o konunun delil ve hücceti gibi kabul görür.
3) İbret mânâsına gelir: “Böylece onları, sonrakiler için hem bir örnek, hem bir ibret (mesel) yaptık.” 1104
4) Meselle bazen hale, bazen sıfata ve bazen kıssaya istiâre yapılır. Zerkeşî’ye göre 2/Bakara, 17’de hâle, 2/Bakara, 264’de sıfata, 13/Ra’d, 35’de kıssaya istiâre edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de meseller daha çok bu maddedeki istiâre manâsıyla geçer. Elmalılı M. Hamdi Yazır şöyle der: “Şaşılacak ve garip bulunacak tuhaf ve ibretli bir hale veya bir sıfata veya bir kazıyye (önerme)ye ve hikâyeye de “mesel” denilir ki, darb-ı mesel (atasözü) gibi, dilden dile dolaşmaya ve her yerde söylenmeye lâyık olduğu cihetle ondan istiâre edilmiştir. Bu, sadece nakil ve hikâye olunur. Darb-ı mesel gibi her söylenişinde bir teşbih ve temsil mânâsı gözetilmez. Fakat ilk söylenişi hakikat de olabilir, bir temsilî istiâre de olabilir, buna “destan” da denir. “Dillere destan oldu” deriz. Destan şiirleri (tâbiri) bundan alınmıştır. Bu anlamdan, delil ve hüccet mânâsına da gelir. Çünkü bu gibi meseller, gerek bir nâdir hakikat olsun ve gerek bir tahyîl (akla getirme) ve temsil, yani sırf bir masal olsun bir yaygın şöhreti içerdikleri zaman, bazı gerçekler onlara benzetilerek söylenir. Meselâ “Bu iş, kurt ile kuzu masalına benzer” denilir. Biriyle diğerine temsil edilerek delil getirilir. 1105
Mesel’in kıssa (hikâye) mânâsını yukarıda zikretmiştik. Çünkü bir meselde çoğu zaman bir hikâye o meselin etrafına örülmüş olarak bulunur. Sonunda maksadı ve espriyi veciz bir ifâdeyle hülâsa eden bir cümle gelir. İşte bu cümle o kıssanın tamamının yerine geçen hissedir. O kıssa her zaman tekrar edilmez, hatta zamanla unutulabilir; fakat mesel onu da bütünüyle ifâde eder. Nitekim Türkçemizde emsâl-i hukemâ, emsâl-i Lokman gibi tâbirler de, ahlâk ve nasihatlere dair küçük hikâye mânâsına gelmektedir. Masal, mesel kelimesinden galattır. Furkan sûresi 33. âyette bu mânâ sezilebilmektedir. “(Ey Rasûlüm müşriklerin) sana getirdikleri tuhaf ve bâtıl bir meselleri yoktur ki, hak olan cevâbını ve en güzel tefsirini Biz getirmiş olmayalım.” 1106
Emsâl, bir şeyin benzeri, delil ve hüccet mânâlarına gelen mesel kelimesinin çoğuludur. Kur’ân’da meseller, anlatılmak istenenleri, muhâtabın zihnine yaklaştırıcı rol oynarlar. Dolayısıyla muhâtaplar, anlatılanları daha kolay kavrarlar. Eğitimde çok önemli bir yeri olan misallerle (örneklerle) anlatım, Allah’ın, Kur’ân’da çokça başvurduğu bir yöntemdir. 1107
Mesel; Belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşarak halka mal olan anonim özdeyiş, atasözü demektir. Arapça’da mesel (çoğulu emsâl)
1103] 16/Nahl, 60
1104] 43/Zuhruf, 56
1105] Hak Dini Kur’ân Dili, 2/Bakara, 17. âyetin tefsiri
1106] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsilî Anlatım, s. 9-12
1107] Tayyib Okiç, Tefsir ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, Nun Yayınları, İstanbul 1995, s.125; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s.174-175
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“benzemek, benzeri olmak” mânâsındaki müsûl kökünden türemiş bir sıfat olup “benzeyen” demektir. Misl ve mesîl de aynı anlamda kullanılır. Mesel ayrıca “sıfat, vasıf, söz, ibret ve kıssa” mânâlarına gelir.1108 Râgıb el-İsfahânî meseli “açıklamak amacıyla benzeri hakkında söylenen söz” şeklinde tanımlamıştır.1109 Etimolojisi konusunda başka görüşler de ileri sürülen meselin “örnek” anlamındaki misâlden, “dikilmek” anlamındaki müsûlden veya “benzeşmek” anlamındaki temâsülden türemiş olması da mümkündür.1110 Bir meseli vârit olduğu aslî hale benzeyen yeni durum için söylemeye ve kullanmaya “darbü’l-mesel” (darb-ı mesel) dendiği gibi açıklama ve pekiştirme amacıyla söz arasında mesel ve vecîze zikretmeye de “irsâl-i mesel” adı verilir. Her meselin, ilkin hakkında söylendiği aslî haliyle (mevrid) buna benzeyen ve daha sonra ortaya çıkan ikinci hali (madrib) vardır. Bu sebeple mesel “madribi mevridine benzeyen yaygın özdeyiş” olarak da tarif edilmiştir. Benzerlik ilgisine dayanan mesel öncelikle muayyen/belirli bir durum veya hâdise için söylenerek doğar, daha sonra insanlar arasında yaygınlaşıp ona benzeyen her durum için söylenir. Bir meseli diğer söz çeşitlerinden ayıran temel vasıflar lafzının kısa, anlamının doğru, aynı zamanda yaygın ve anonim olması, formunun da değişmez, klişe söz niteliğinde bulunmasıdır. Meselin bu temel unsurlar dikkate alınarak yapılacak tanımı şöyle olabilir: Mesel, atalardan gelen ve onların yüzyıllar içindeki deneyim ve gözlemlerine dayalı düşüncelerini değişmez kalıp ve klişeleşmiş özlü sözlerle öğüt ve hüküm içerecek biçimde yansıtan, lafzı ve anlamı beğenilerek nesilden nesile aktarılan, çoğunlukla aslî durumuna benzeyen halleri açıklamak ve örneklemek amacıyla kullanılan anonim mâhiyetteki özdeyiştir. Ancak bu unsurların bir kısmını kendinde toplayan ve bazı emsâl kitaplarında mesel ya da mesel gibi kabul edilerek yer verilen birçok türe de rastlanmaktadır. Bunlar hikmet (vecize, kelâm-ı kibar), deyim, mükennâ. mübennâ, tağlib tesniyesi. “ef’âlü min ...” formu ve benzerleridir.
Türkçe’de vecize (özdeyiş, özlü söz) ve kelâm-ı kibar diye adlandırılan “hikmet”le mesel arasında şu farklar belirlenmiştir: Hikmet çoğunlukla öğüt ve ders vermek amacıyla peygamber, filozof, düşünür, şâir, edip, hatip, âlim gibi seçkin zümreye mensup bir kişi tarafından söylenmiş olan, bir hayat tecrübesini dile getiren özlü sözdür; meselin ayırıcı niteliği ise belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşıp halka mal olarak anonim hale gelmesidir. Bu sebeple hikmet mesel kadar yaygın değildir ve aslında mesel hikmetin yaygınlık kazanarak anonimleşmiş şeklidir. Hikmet daima doğru görüş içerirken mesel içermeyebilir; hikmetin esası mânâ doğruluğu, meselin esası teşbihtir. Mesel daima veciz olurken hikmet olmayabilir. Meselde amaç kanıt olarak söylenmesi, hikmetin amacı ise öğüt ve irşaddır. 1111
Deyim (meselî tâbir, taklidî ibâre) mesel gibi hüküm taşımadığı gibi bağımsız cümle de değildir. “Sübhânallah, elhamdülillâh, ehlen ve sehlen, rahimehullah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, lillâhi derruh, leanehullah” gibi günlük hayatta, ibâdetlerde, selâm, tâziye, tebrik gibi durumlarda kullanılan klişelere de klasik emsâl kitaplarında yer verilmiştir. Hâlbuki bunlar meselde esas olan teşbihi içermez. Bazı duâ klişelerini Kitûbü’l-Emsâl’ine ilk karıştıran kişi Ebû Ubeyd
1108] Lisânü’l-Arab, “msl” md.
1109] el-Müfredât, “msl” md.
1110] Ebû Hilâl el-Askerî, I, 11; Meydânî, I, 5-6
1111] Abdülmecîd Âbidîn, s. 16-20; Emîl Bedî’ Ya’kub, I, 23-24
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 239 -
Kasım b. Sellâm (ö. 224/838) olup daha sonra gelen emsâl müellifleri de onu izlemişlerdir. Bunlar gibi “ebü’l-eşbâl (arslan), ebû ca’de (kurt), ebû hâlid (köpek), ebû osman (yılan), ebû sâbir (tuz); Ümmü”l-Kurâ (Mekke), ümmü’l-kırâ (ateş)” gibi mecâzî analık-babalık bildiren ve “mükennâ” adı verilen deyişler; “ibnü’s-sebîl (yolcu), ibnü’s-sehâb (yağmur), bintü’1-ayn (gözyaşı), bintü’l-Yemen (kahve)” gibi mecâzî oğulluk-kızlık bildiren ve “mübennâ” adı verilen ifâdeler; “Ömereyn (Hz. Ömer ve Ebû Bekir), “kamereyn” (ay ve güneş) gibi mecâzî anlam bildiren tağlib tesniyelerine bazı klasik emsâl kitaplarında yer verilmiştir. Ebû Hilâl el-Askerî bu deyişleri emsâl arasında sayarken,1112 Hamza el-İsfahânî onları ayrı bölüm ve başlıklar altında incelemiştir.1113 Çağdaş yazarlardan Abdülmecîd Âbidîn bunları emsâlden saymış,1114 Abdülmecîd Katâmiş ise bu görüşü benimsememiştir.1115 Gerçekte eski müelliflerden hiçbiri emsâl gibi kullanılmasına rağmen tağlib tesniyelerini emsâl kapsamında görmemiştir. Seâlibî de “gurâbu Nûh, sefiynetü Nûh, makamu İbrâhîm, kamîsu Yûsuf, zi’bü Yûsuf” gibi isim tamlamalarını da emsâlden saymıştır.1116 Hâlbuki bunlar teşbih esasına dayanmadığı gibi îcâz vasfına da sahip değildir, çünkü îcâz terkiplerin değil cümlelerin özelliğidir. Bu bakımdan sözü edilen terkipleri mesel değil mesel materyali olarak kabul etmek daha isâbetli görülmüştür.1117 Yine özellikle soyut fikirleri somut tablolar ve örnekler halinde açıklamak amacıyla “meselü … ke-meseli ...” gibi formlarda zikredilen, çoğunlukla uzun olan ve “kıyasî mesel” adı verilen tür de mesel tanımının kapsamına girmemektedir. Bu meseller Kur’an ve hadise özgü ifâdeler olup bazı müslüman edipler de onlardan esinlenerek bu nevi deyişler üretmişlerdir. Hz. Ali’nin bazı emsâli böyledir.
Arap edebiyatında meseller yapılarına göre sâir, kıyasî ve hurafî mesel şeklinde üçe ayrılmıştır. Sâir meseller yaygın ve veciz olan kısmı teşkil eder. Mesel denilince ilk akla gelen bunlar olup atasözü karşılığıdır. Kur’an’a ve hadise özgü emsâl üslûplarından olan kıyasî meseller soyut kavramları tasvir, teşbih ve temsil yoluyla açıklayan, fikir derinliğine sahip bulunan uzun tasvir ifâdeleri olup “meselü .... ke-meseli ....; keenne, kemâ ...” gibi teşbih edatları içerir. Hurafî meseller çoğunlukla hayvanlar olmak üzere insanların dışındaki varlıkların dilinden aktarılan ve eğitme, ahlâkî ders ve öğüt verme veya mizah ve latife amacıyla kurgulanmış küçük sembolik hikâyelerdir (fabl). Bunların bir kısmı Araplar arasında hayvanlarla ilgili yaygın hikâyelerle hurafî inançlara dayanır; “Ketâlibi’l-karni fecedeat üzünehû (Boynuz peşindeyken kulağından olana benzemiş)” meseli gibi.1118 Kelîle ve Dimne’deki hayvan hikâyeleri ile La Fontaine’nin fablleri bu türdendir. Bu nevi meseller arasında -İncil’deki Hz. Îsâ mesellerinde olduğu gibi- insanların dilinden anlatılanlar da vardır. 1119
Şekil olarak mesellerin çoğu benzetme esasına dayanan ve teşbih edatını açık şekilde almayan istiâre-i temsîliyye biçiminde olmakla birlikte açık teşbih ve
1112] Cemheretü’l-emsâl, 1, 25-48
1113] ed-Dürretü’1-fâhire, II, 471
1114] el-Emsâl, s. 105-107
1115] el-Emsâlü’l-Arabiyye, s. 23-27
1116] Şimâru’1-kulûb, s. 39-46
1117] Abdüimecîd Katâmiş, s. 27
1118] Hamza el-İsfahânî, 11, 554
1119] Emîl Bedî’ Ya’kub, I, 19
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kinâye formlarında, “ef’âlü min ...” (mukayese) kalıbıyla, secîli veya cinaslı, “eb, ümm, ibn, bint, ahû, zû, zât” kelimeleri ve diğer isimlerle oluşmuş isim tamlaması şeklinde gelenler, sayı ifâdesi içeren bir yapı gösterenler vardır: “Ke’l-ibreti, kesev ğayrahâ ve hiye uryânun (İğne gibidir. Başkasını giydirir, kendisi çıplaktır)”: Teşbih), “Ecvedu min Hâtim (... Hâtim-i Tâî’den daha cömert”: Ef’âlü min), “Hâtıbu leyl (Gece -karanlığında- odun toplayan”: İsim tamlaması), “Men ecmelu kıylen semia cemîlen (Güzel söz söyleyen güzel söz işitir”: Secîli), “Men cedde vecede (Arayan bulur”: Cinaslı) gibi.
İlk kullanıldığı durum (mevrid) itibârıyla meseller şu kısımlara ayrılır:
a) Bir hâdiseden doğan ve o hâdise sonunda söylenip yaygınlaşan meseller. Aslı, bilge kişi Şenn’in (b. Efsâ) uzun aramalar sonunda tam dengi olarak bulduğu Tabaka isimli kızla evlenmesi ve birbirine tam denk düşmeleriyle ilgili olan, birbirine uygun düşen her şey için söylenen “Vâfeka Şennun Tabekaten” (Şenn Tabaka ile uyuştu) meseliyle aslı, bir yaz günü yaşlı ve zengin kocasından boşanarak genç ve yoksul biriyle evlenen ve eski kocasına süt istemeye gidince bu söze muhâtap olan bir kadın hakkında söylenmişken bir şeyin fırsatını kaçıran herkes İçin kullanılan “Es-sayf dayya’ti’l-lebene” (Sen sütü yazın kaybetmişsin) meseli gibi,
b) Bir kıssa hakkında rivâyet edilen meseller: Câhiliye dönemi savaşları (eyyâmü’l-Arab) ve haberleriyle ilgili olanlar gibi,
c) Kur’an’dan doğan meseller (emsâlü’1-Kur’ân): “Akrabu min habli’l-verîd” (Şah damarından daha yakın), “Evhenu min beyti’l-ankebût” (Örümceğin evinden daha dayanıksız) gibi,
d) Hadislerden çıkan meseller (emsâlü’l-hadîs): “İyyâkum ve hadarâi’d-demen” (Çöplüklerin yeşilliklerinden [kötü muhitte yetişen kadınlardan] sakının) gibi,
e) Teşbihten doğan meseller. Bu kısımda özellikle “ef’âlü min ...” mukayese formu yaygın olarak kullanılır,
f) Aslı kinâye olan meseller: “Kendi gözündeki merteği görmez, başkalarının gözündeki çöpe dikkat eder” meseli gibi.
Meseller zaman itibârıyla Câhiliye ve İslâm dönemleriyle müvelled kısımlarına ayrılır. Şiirden doğan mesellerin; bir beytin tamamı, ilk veya son mısraı, her iki mısraı mesel olan türleri olduğu gibi, bir beyitte ikiden fazla mesel olan nevileri de vardır. Başta Züheyr b. Ebû Sülmâ, Ebü’l-Atâhiye, Sâlih b. Abdülkuddûs, Ebû Temmâm, Mütenebbî, Ebü’l-Alâ el-Maarrî ve Ahmed Şevki olmak üzere birçok Arap şâirinin beyit ve mısraları yaygınlaşıp mesel haline gelmiştir. Ebü’l-Esved ed-Düelî’nin, “Lâ tenhe an hulukın ve te’tî mislehû. Ârun aleyke izâ fealte azîmun”1120 beytiyle Lebîd b. Rebîa’nın her mısraı ayrı bir mesel olan, “Elâ küllü şey’in mâ halâllahi bâtıl. Ve küllü neîmin lâ mehâlete zâil”1121 beyti gibi. Bu tür
1120] Benzerini kendin yapıp dururken bir kötü huydan başkasını menetme; bunu yapman senin için büyük bir ayıptır
1121] Dikkat et! Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır; her nimet de hiç şüphesiz yok olmaya mahkûmdur
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 241 -
beyit ve mısralar “el-ebyâtü’s-sâire” vb. adlar altında müstakil eserlerde toplanmıştır. Bu meselleri şâirlerin kendilerinin mi icat ettiği yoksa önceden mevcut olup şiir kalıplarına onların mı döktüğü sorusuna kesin cevap bulmak kolay değildir. Bazı şâirlerin mevcut meselleri şiirlerine tazmin ettikleri bilinmektedir. Sükkerî ve Uyeyne b. Minhâl’e el-Ebyâtü’s-sâ’ire adlı derlemeler nisbet edildiği gibi Sâhib b. Abbâd da el-Emsâlü’s-sâ’ire min şi’ri’l-Mütenebbî’yi telif etmiştir. İbşîhî’nin el-Müstetraf’ında,1122 İmruülkays b. Hucr, Tarafe b. Abd, Lebîd, Ferezdak, Mutî’ b. İyâs gibi şâirlere ait bu türden bazı beyitlere yer verilmiştir. Bu nevi beyitlerle ilgili olarak modern çağda da birçok araştırma ve inceleme yapılmıştır.
Doğu ulusları Batılılara göre daha çok mesel ve hikmetlere sahiptir; çünkü bunlar Doğuda ortaya çıkıp yayılan semâvî din ve kitapların, peygamberlerin söz, vasiyet ve hikmetlerine dayanır. Özdeyişler Araplar’da daha çoktur. Fars asıllı Hamza el-İsfahânî, Arap mesellerinin Fars mesellerinin on katı olduğunu, Ebû Ubeyde’nin Ahmed b. Saîd el-Bâhilî’ye 14.000 Arap meseli rivâyet ettiğini kaydeder.1123 Araplar’ın ümmî olması ve derleyip yazıya geçirememeleri sebebiyle mesellerin çoğu kaybolmuş, zamanımıza sadece 6000 kadarı ulaşabilmiştir. Arap mesellerinin fazla olmasının diğer bir sebebi de çoğunun aslının şiire dayanmasıdır. Nitekim kasidelerinin hepsi mesel olan şâirler vardır. Ebü’l-Atâhiye’nin “Zâtü’l-emsâl” adlı kasidesinin (urcûze) 4000 mesel içerdiği kaydedilir. 1124
Arap mesellerinde birçok şahıs meşhur vasıflarıyla mesel konusu olmuştur. Belâgatta Kus (b. Sâide), hitâbette Sahbân (el-Vâilî); cömertlikte Hâtim (et-Tâî), Ma’n (b. Zâide), Kâ’b (b. Mâme), Herim (b. Sinan); ahmaklıkta Duğa, Emevî Irak Valisi Yûsuf (b. Ömer es-Sekafî), Cuhâ, Ebû Gabşân, Hecerliler; sözünden caymada Urkûb; pişmanlıkta Küseî, düzenbazlıkta Kasîr; cimrilikte Mâdir; iyiliğe karşı kötülük görmekte Sinimmâr; hilimde Ahnef (b. Kays); hızlı koşmada Şenferâ, Süleyk; ifâde âcizliğinde Bâkıl vefâkârlıkta Semev’el el-Ezdî gibi. Bu tür meseller arasında “Ahraku min nâkızati ğazlehâ” (Dokuduğunu bozan kadından daha ahmak) meseli1125 Kur’an’da, “İpliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın” şeklinde geçmektedir.1126 İslâm dünyasında kullanılan bazı mesellerle Yunan mitolojisinde yer alan özdeyişler arasında benzerlikler göze çarpmaktadır.1127 Kimin kimi etkilediği kesin olarak bilinemeyen Arap kültürünün de dâhil olduğu evrensel kültüre mal olmuş birçok mesel mevcuttur: “Duvarların kulakları vardır”;1128 “Yerin kulağı vardır”; “Kurdu an, sopayı hazırla”;1129 “Örs isen dayan, çekiç isen acıt”;1130 “Yalancıysan hâfızan kuvvetli olmalıdır”;1131 “Başkası için kazdığı çukura kendisi düşen”1132 vb. Arap, Fransız ve Türk kültürü gibi çeşitli kültürlerde ortak olan aynı veya yakın mesellerin aslını belirlemek güçtür. Arap meselleri arasında kadîm dinî toplulukların yaydığı, özellikle İncil ve Tevrat’ta
1122] s. 27 vd.
1123] ed-Dürretü’l-fâhire, I, 3
1124] Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, IV, 36
1125] Hamza el-İsfahânî, I, 204
1126] 16/Nahl, 92
1127] krş. a.g.e., I, 204, 431; Nouveau Larousse illustrée, “Pénélope”, “Sysyphe” maddeleri
1128] Meydânî, I, 88
1129] a.g.e., I, 88
1130] a.g.e., I, 89
1131] a.g.e., I, 74
1132] a.g.e., II, 297
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
benzerleri bulunan örneklere de rastlanmaktadır: “Koyun postunda kurt”;1133 “Dikenden üzüm (incir) toplanmaz”;1134 “Sineği süzüyor ama deveyi yutuyor”;1135 “Rab korkusu bilginin başlangıcıdır” (Re’sü’l-hikmeti mehâfetullah);1136 “Ne ekersen onu biçersin”;1137 “Başkasının gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği seçemez”;1138 “Devenin iğne deliğinden geçmesi”;1139 “Yel eken kasırga biçer/rüzgâr eken fırtına biçer”1140 gibi.
Arap mesellerinde bazı özellikleriyle meşhur olmuş insanlar gibi birçok hayvan, kuş vb. de belirgin özellikleriyle mesel konusu haline gelmiştir. Arslan cesâret, kurt düşmanlık, gaddarlık, çita (fehd) uyku, kirpi uykusuzluk, yılan ve timsah zâlimlik, keler ve tilki kurnazlık, kartal ve akbaba uzağı görme, karınca biriktirme, maymun taklit, karga korkaklık, sırtlan aptallık, deve kin ve kıskançlık sembolü olarak anılır. Aynı şekilde çöl ağaç ve bitkisiyle birçok dağ, ova, vâdi ve şehir adı Arap mesellerinde belirgin özellikleriyle malzeme olarak kullanılır. Bu tür mesellerin bir kısmı için uydurulan hikâyeler fabl halini almıştır.
Başta câhiliye meselleri olmak üzere birçok Arap meselinin hikâyesi vardır. Bunların bir kısmı gerçek tarihî olaylardır; Yevmü Halîme, Yevmü’l-Besûs, Yevmü Dâhis ve Yevmü Gabrâ gibi Araplar’ın İslâm’dan önceki dönemde meydana gelmiş savaşlarıyla (eyyâmü’1-Arab) ilgili meseller bu türdendir. Bu hikâyeler meselin anlaşılması ve Arap tarihi açısından önem taşır. Bir kısım meselin hikâyesi zamanla unutulmuş, onların yerine duruma uygun yeni hikâyeler uydurulmuştur. Bazı mesellerin ilk kaynaklar tarafından farklı şekilde rivâyet edilmesi ve yorumlanması uydurma olayını teyit etmektedir. Arap mesellerinin çoğu yaygın olmakla birlikte yalnız bir yörede tanınıp anlaşılan meseller de çoktur. Emsâl kitaplarında bunların birçoğunun yerine işaret edilmiştir. Bunlar arasında başta Medine olmak üzere Mekke, Basra, Küfe, Vâsıt, Humus gibi şehirler bulunmaktadır. 1141
Câhiliye dönemine ait mesellerin tesbiti için belirlenen kriterlerden biri meselin Eksem b. Sayfî, Âmir b. Zarib el-Advânî, Evs b. Hârise gibi Câhiliye devri insanlarına nisbet edilmesi veya içinde câhiliye dönemine ait şahıs adlarının geçmesidir. Câhiliye savaş, haber ve olayları (eyyam, ahbâr), âdet ve inançlarıyla ilgili olarak söylenmiş meseller de aynı grup içinde yer alır. Bundan başka çöl hayatı, çöl hayvanı ve bitkilerine dair meseller de çoğunlukla bu devreye aittir. Evâil türü eserlerle emsâl kitaplarında meseli ilk söyleyenin Câhiliye dönemine ait olduğunun belirtilmesi de bu kriterler arasındadır. Şarkiyatçılara göre Câhiliye mesellerine ait hikâyelerin ekserisi, Şiî karşıtı eğilimlerin tahrik ettiği Arapçılık hareketinin gündeme getirdiği kadîm Araplar’a ait eyyam ve ahbâr tartışmaları bağlamında II. (VIII.) yüzyılın kıssacı geleneği ortamında yeniden üretilmiş veya uydurulmuştur.
1133] Matta, 7/15; a.g.e., I, 146
1134] Matta, 7/16; a.g.e., I, 52; Ebû Hilâl el-Askerî, I, 680
1135] Matta, 23/24; a.g.e., II, 259
1136] Süleyman’ın Meselleri, 31/1-7
1137] Galatyalılar, 6/7; a.g.e., II, 317
1138] Matta, 7/3; Luka, 6/41
1139] Matta, 19/24; Markos, 10/25; Luka, 28/25; 7/A’râf, 40
1140] Hoşea, 8/7
1141] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, s. 1070; Hazma el-İsfahânî, i, 56, 224, 340, 379, 443; Meydânî, I, 147, 156
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 243 -
Meselin âyet, hadis, sahâbe ve tabiîn sözüne dayanması veya onlardan doğması bu mesellerin İslâm dönemine ait olduğunun göstergesidir. Âyet ve hadislere dayanan çok sayıda mesel bulunduğu gibi başta Hz. Ali olmak üzere dört halife, İbn Abbas, İbn Mes’ûd, Muâviye, Amr b. Âs, Ebü’d-Derdâ, Mus’ab b. Zübeyr, Ahnef b. Kays, İbrahim en-Nehaî, Hâlid b. Safvân ve Hasan-ı Basrî gibi sahâbe ve tabiînin mesel halini almış hikmetli sözleri bulunmaktadır. Âyetlere dayanan örneklerden başka, “Bazı ifâdeler büyü etkisine sahiptir” (İnne mine’l-beyâni lesihran); “Üst el alt elden (veren el alan elden) hayırlıdır” (El-yedu’l-ulyâ hayrun mine’l-yedi’s-suflâ) mesellerini de hadis metinleri oluşturmaktadır. “Kader gerçekleşince göz görmez hale gelir” (İzâ câe’l-kaderu aşiye’l-besaru) meseli Abdullah b. Âbbas’a, “Kadınlar şeytanın tuzaklarıdır” (E’n-nisâu habâilu’ş-şeytân) meseli de Abdullah b. Mes’ûd’a nisbet edilmiştir. Hz. Ali’nin mesel haline gelmiş özdeyişleri Şerîf er-Radî’nin derlediği Nehcü’l-belâğa’da yer aldığı gibi, İbn Kuteybe ‘Uyûnü’l-ahbâr’ının 50. bölümünde Hz. Ali’ye ait 100 kadar özdeyişi toplamış, bunlar Farsça ve Türkçe’ye de tercüme edilmiştir. Meydânî, Mecmacu’l-emsâl’inin 30. bölümünü Hz. Peygamber ile dört halife, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes’ûd, Ebü’d-Derdâ, Amr b. Âs gibi sahâbîlerin mesellerine tahsis etmiştir. İçinde Allah adı geçen, duâ klişesi halindeki özdeyişler de İslâmî döneme aittir: “Belağallahu bike eklee’l-umûr” (Allah seni ömürlerin en uzununa eriştirsin): “Cedeallahu Mûsâmeaten” (Allah kulaklarını sağır eylesin) gibi. Ayrıca Câhiliye dönemine ait birçok mesel İslâm’ın ruhuna uygun şekle çevrilmiştir. Nitekim Câhiliye mesellerinde geçen kardeş anlayışı İslâmî mesellerde din kardeşine dönüşmüş, “Haklı da olsa haksız da olsa kardeşine yardım et” sözü, “Haklıysa yardım et, haksız ise engelle” şekline bürünmüştür.
Şehirli Araplar için II. (VIII.) yüzyılın yarısına, bedevî Araplar için IV. (X.) yüzyılın sonuna kadar uzanan ve câhiliye devrinden itibaren başlayan dönem ihticâc (iştişhâd) dönemi olarak kabul edilmiş, bu asırlarda ortaya çıkan meseller kadîm meseller diye nitelendirilmiştir. Bu yüzyıllarda Araplar melezleşmediği, bu sebeple dilleri bozulmadığı için onların şiirleri ve meselleri kelimelerin anlam ve yapıları ile gramer kurallarını belirlemede şâhid olarak görülmüştür. Bundan sonra söylenen meseller dili bozulmuş melez Araplar’ın (müvelledûn) ürünü şeklinde görüldüğünden şâhid olarak kullanılmamıştır. Arabî mesel-müvelled mesel ayrımını ilk yapan müellif Hamza el-İsfahânî olmuştur (ö. 360/97l’den önce). İsfahânî, ed-Düretü’tü’l-fâhire’sinin 29. bölümünü bu tür mesellere ayırmış, “ef’âlü min ...” formunda müzdevic türünden 440 müvelled meseli açıklamıştır. “İnciden daha nefis, azvay ağacı usâresinden daha acı” demek olan “Enfesu mine’d-dürri ve emerru mine’s-saberi” ile, “Kayadan daha duygusuz, zamandan daha zâlim” anlamındaki (aksâ mine’s-sahri ve a’dâ mine’d-dehri) meselleri bunlardandır. Ebû Hilâl el-Askerî de Cemheretü’l-emsâl’inde bazı müvelled mesellere işâret etmekte, Meydânî’nin Mecmau’l-emsâl’inde her bölümün sonunda zikrettiği müvelled meseller 1000’i bulmaktadır. Bu meseller garîb kelimelerin bulunmaması, ibârelerinin yalın olması, secî, izdivaç, tıbâk ve mukabele gibi lafzî sanatlar içermesiyle kadîm mesellerden ayrılır. Müvelled mesellerin fasihi bulunduğu gibi halk meselleri de vardır. Bunlar belli lehçe, yer, şehir ve bölgeye has mahallî meseller olup i’rab ve gramer kurallarına göre söylenmediği için “melhûn” (hatalı) meseller diye anılır ve bu şekliyle korunur. Aslında bu mesellerin de fasih olarak doğduğu, zamanla halkın dilinde yaygınlaşıp bozulduğu kabul edilir. İlk defa Ebû Ubeyd Kitâbu’l-Emsâl’in de Doğu avam mesellerinden altmış kadarını
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zikretmiş, daha sonra Ebû İkrime ed-Dabbî, Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî, Hamza el-İsfahânî ve Ebû Hilâl el-Askerî onu takip etmişlerdir. Ebû Mansûr es-Seâlibî et-Temsîl ve’l-muhâdara’sında zamanındaki halk mesellerinin bir kısmına, İbn Hişâm el-Lahmî de Ebû Bekir ez-Zübeydî’nin Lahnü’l-amme’sine yazdığı reddiyede bazı Endülüs halk mesellerine yer vermiştir. Çağımızda Lübnan, Beyrut, Mısır, Bağdat, Basra, Suriye, Ürdün, Filistin gibi yer ve yörelere ait birçok Arap halk meseli koleksiyonu meydana getirilmiştir.
Mesellerin filolojik ve edebî özelliklerinin başında değişmez kalıp ve klişeleşmiş ifâde olmaları gelir. Meselin aslî formu ne ise her yerde ve herkes tarafından bu form korunarak tekrar edilir. Onun formu cinsiyete ve sayıya göre değiştirilemez. “Essayf dayya’ti’l-lebene” (Sen sütü yazın kaybetmişsin) meseli erkeğe, ikile (tesniye) ve çoğula göre değişmez. Hatta mesel lügat, sarf ve nahiv kurallarına aykırı da olsa aynen korunur. Aslî formun korunma zarûreti sebebiyle mesellerde lügat ve gramer kurallarına aykırılığa ve kıyas dışı hususlara sıkça rastlanır. Halk mesellerinin tamamına yakını bu türdendir.
Edebî yönden meseller teşbih, istiâre, kinâye ve hakikat gibi beyan şekilleri; secî, cinas, tıbâk, mukabele ve izdivaç gibi lafzî sanat nevileri içermeleri dolayısıyla sanatlı nesir türü sayılır. Bunun yanında meseller hikâye, makâme, risâle, roman, kaside gibi müstakil bir nevi olmayıp söz içinde onu örneklemeyle pekiştiren, kanıtlayan, süsleyen, ona değer katan ve makbûliyetini arttıran hazır malzeme niteliğindedir. Soyut fikirleri somut örnek ve benzetmeyle reddedilmez bir gerçek halinde sunarak onların zihinlerde yerleşmesini sağlar. Etkileme, iknâ etme, nesilleri iyiye ve güzele yönlendirmedeki inkâr edilemez rolleri sebebiyle başta Kur’an olmak üzere kutsal kitaplarda, peygamberlerin öğüt ve duâlarında bolca mevcuttur. Hz. Peygamber’in “cevâmiu’l-kelîm” türü hadisleri içinde mesel olanların sayısı az değildir. Hatipler ve sanatlı nesir yazarları, kanıtlama öğesi olarak mesele sıkça başvururlar.
Arap mesellerinin toplanmaya başlanması câhiliye devrine kadar uzanır. Emevîler ve Abbasîler zamanında meselleri derleyip açıklayan çok sayıda emsâl koleksiyonu (Kitâbü’l-emsâl) telif edilmiştir. Bu eserler arasında yazarın ilgi alanına göre mesellerin yalnız hikâyelerine ağırlık verenler, yalnız lügat ve gramer boyutunu ele alanlar olduğu gibi bu iki yönü ihtivâ edip daha mükemmel bir eser hüviyeti taşıyanlar da vardır.
Câhiliye devrinden itibaren Mufaddal ed-Dabbî’nin Kitâbu’l-Emsâl’ine kadar geçen süreçte nice emsâl derlemeleri yapılmıştır. Câhiliye hükemâsından ve muammerûndan olan Âmir b. Zarib el-Advânî, bir Himyer kralına yalnız kendisine göre amel ettiği bir bilgi hazinesine sahip olduğunu ve onu kendisine arzedeceğini söylediği nakledilmiştir.1142 Süveyd b. Sâmit, müslüman olmadan önce Resûl-i Ekrem’e kendisinde “Mecelletu Lokman” bulunduğunu söyleyerek ondan okumuş, Peygamber de beğenmiş ve, “Bu sözler güzel, ancak nezdimdeki ondan daha güzeldir, o da Allah’ın hidâyet ve nur kaynağı olarak indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir” demiştir.1143 Câhiliye şâirlerinden Bişr b. Ebû Hâzim veya Tırımmâh’a nisbet edilen bir mısrada kendisinden bir meselin alıntı yapıldığı Kitâbü Benî Temîm’den söz
1142] Ebû Hatim es-Sicistânî, s.61-63; Ebû Hilâl el-Askerî, I, 270-271
1143] Zemahşerî, I, 225
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 245 -
edilmektedir.1144 Arap kralları ile kabile reislerinin vasiyetlerini yazan Eksem b. Sayfî’nin (ö. 9/630) meselleri yazılırdı.1145 Ebû Ubeyd el-Bekrî Faslü’1-makâl’inde sahâbî, hatip ve nesep âlimi Suhâr b. Abbas el-Abdî’nin Kitâbü’1-Emsâl’inden bir meselin aslı hakkında uzun bir hikâye nakletmiştir. Bekri, Ubeyd b. Şeriyye el-Cürhümî’nin (ö. 67/686) Kitâbü’l-Emsâl’inden birçok aktarma yapmış, Ali b. Zeyd el-Beyhaki de Ğurerü’l-emsâl’inde Seâlibî’nin onu şerhettiğini kaydetmiştir. Yine Bekri, eyyâmü’1-Arab âlimi İlâka b. Kürşüm el-Kilâbî’nin elli varak olduğu kaydedilen,1146 Câhiliye mesellerinin hâdise ve kıssalarına dair olduğu anlaşılan eserinden birçok nakil yapmıştır. Ebû Amr b. Alâ’nın Kitâbü’1-Emsâl’inin, birçok eserde yer alan nakillerden öncekilerin yalnız kıssaları ele alan özelliğine karşılık, hem bu yöne hem de lügat ve gramer boyutuna temas eden ilk mükemmel eser olduğu anlaşılmaktadır. Şarki b. Kutâmî’nin eserinin ilk üç eser gibi kıssa ağırlıklı olduğu, bundan yapılan alıntılardan belli olmaktadır. 1147
Meselin Özellikleri: Zemahşerî, “Meseller, hâlis Arapların fesahatlerinin son noktası, cevami-i kelimi, hikmetlerinin nâdirleri, mantıklarının ürünü, konuşmalarının özü ve selîm karihalarını gösteren belagatlarıdır. Lisânın açılmasına ve garabetine bediî bir temeldir. Onda lafızlar kısa, mânâlar dolgun ve ibare kısadır” der. Zemahşerî’nin bu ifâdelerinden mesellerin iki hususiyetini öğreniyoruz: Lâfız vecizdir, mânâ geniştir.
İbrahim en-Nazzâm (121/738), meselin şu özellikleri taşıdığını ve başka bir sözde bunların bir araya gelmediğini söyler: “Lâfzın veciz oluşu, mânânın kullanıldığı yere uygunluğu, teşbihin güzelliği ve kinâyenin hoş olması (cevde).” Bu hususiyetleriyle meseller ona göre belagatın son merhalesidir. İbnu’s-Sikkit (243/857) de “Onu başkasının işlendiği bir örneğe benzetirler” der. El-Müberrid, “Mesel, misalden alınmıştır. O ikincinin halinin birinciye benzetıldiği yaygın bir sözdür. Onda asıl teşbihdir” der. Bu edib ve dilcilerin ifâdelerinden de mesellerde teşbih ve kinâye unsurlarının bulunduğunu öğreniyoruz.
İbn Abdi Rabbih ise şöyle der: “Meseller sözün damgası, lâfzın cevheridir. Şiirden daha kalıcıdır, hitabetten daha yüksektir. Hiçbir şey onunla atbaşi yürüyemez ve onun gibi yayılamaz. Onun için “Meselden daha yaygın (hızlı)” sözü darb-ı mesel olmuştur.” Bu ifâdeden de meselin halk arasında yaygınlık özelliğini öğreniyoruz.
Bu özellikleri şöylece özetleyebiliriz: Meseller, benzetme ve bazen kinâye ifâde ederler. Kısa ve vecizdirler. Mânâları geniş, dolgun ve zengindir. Halk arasında şüyû bulup yayılmışlardır. Bazen birisi güzel bir temsil getirir; ancak yayılmadığı için mesel olamaz.
Meseller, genellikle, bir teşbih, temsilî teşbih yahut bir istiâre-i temsîliyye veya bir teşbîh-i zımnî ihtivâ ederler. Bunlar bir kıssa (olay)dan, bazen Eyyâmü’l-Arabdan, örf ve âdetten doğabilir. Arapça’daki bazı meseller beynelmilel mahiyette mesellerdir. Mesellerin çıktığı olay, gerçek ve tarihî olabildiği gibi, şahsiyetler tarihî, olay uydurma, ikisi de hayal mahsûlü ve hatta bazen teşhis ve intak yoluyla ifâde edilen bir fabl bile olabilir. Şu halde belirttiğimiz özellikleriyle
1144] Hamza el-İs-fahânî, II, 464; Meydânî, I, 203
1145] Ebû Hatim es-Sicistânî, s. 8-24
1146] İbnü’n-Nedîm, s. 152
1147] İsmail Durmuş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, s. 293-297
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mesel, birine örnek verilen birşey olduğu için, hayatta daima cereyanı ve tekerrürü mümkin hâdiselerin, karşılaşılabilecek hallerin ideal kabul edilen misalleridir.
Meseller fiillerin ölçüleri gibidir. Temsil getiren, san’atını ölçen bir san’atkâr gibi ve bir terzinin elbiseyi, dikeceği kimsenin boyuna göre ölçtüğü gibi ölçer, sonra keser. Her şeyin bir kalıbı vardır. Sözün kalıbı ve ölçüsü de mesellerdir.
Mesellerin Gâye ve Faydası: Ebû Ubeyd Kasım bin Sellâm (223/837), meseli “Câhiliyede ve İslâm’da Arapların hikmeti” olarak tanıtmıştır. İhtivâ ettikleri hikmetler, meselleri bir tecrübeler hazinesi haline getirmiştir. Emsâl, bir topluluğun müşterek kültürünün mahsûlüdür. Onların bazı ortak kanaatlerde ve sabit gerçeklerde birleşmesini sağlar.
Hafâcî (466/1073), lugatçilerin meselin “musûl”den müştak, dikilme mefhumundan hareketli, îrad edildiği konuda, insanın hatırına daimî olarak dikilip kaldığını ifâde eder. Meseller, sûretleri âdeta akıllarda dikili hikmetlerdir. Temsile ancak, mânâları açmak ve tevehhüm edileni, görülene yaklaştırmak için gidilir.
Temsille anlatım, ifâdenin âdeta zirvesidir. Çünkü temsilde müceredde ve manevî ince mefhumlar, teşhis san’atıyla görülen ve herkesçe bilinen sûret ve şekiller halinde tasvir edildiği için, onu avam havas herkes anlar. Temsil mücerred mânâlar üzerindeki perdeleri kaldırır, dinleyenlerin gözünün önünde o kavram canlı ve dikili hale gelir. Muhatap sözün bu son zirvesinde âdeta teslim alınmış olur. Çünkü gâib olan müşâhede edilir hale gelmiştir. Tahayyül ve tevehhüm edilen mânâ kesinleşmiş bir şekilde gözler önüne serilmiştir. Temsil getirmede hasmı susturucu bir özellik de vardır. Haberin doğruluğunu bilmekle beraber elbette müşâhede daha iyi tesir eder. Bundan dolayı İbrahim (a.s.), “Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum) dedi.”1148 Nitekim bu gerçeği ifâde için yine Araplar “Leyse’l haberu ke’l-muâyeneh (Haber almak gözle görmek gibi olamaz)” demişlerdir. Hâlbuki meseller mânâları gözle görülür hale getirirler. İnsanlara ilk bilgi, duygular ve tabiat yoluyla gelir. Kuvvet ve sağlamlık bakımından duygulardan ve müşâhededen gelen bilgiler, akıl ve düşünceden gelen bilgilerden daha üstündür.
Fârâbî şöyle der: “Halk tabakası ve kültürlü kesim, mesellerin lâfız ve mânâlarından hoşlanırlar. Onun için onları aralarında bol bol kullanırlar. Onları genişlik zamanlarında da sıkıntılı zamanlarında da söylerler. Onlarla imkânsız inciler elde etmek istemişler ve uzak maksatlara ulaşmışlardır. Keder ve sıkıntılardan onlarla ferahlarlar. Mesel hikmetin en beliğidir. Çünkü Araplar, noksan olan yahut güzellikte ve nefasette yetersiz olan şeyde toplanmazlar”
Mesellerin sözleri az, mânâları çok, konuşanın söylemesi kolay olduğu için, sözlerin en yükseği, en asili ve en şereflisidir. Kısa olmakla beraber, uzun sözlerin yapmadığı tesiri yapar. Hitabette kullanıldığı zaman da çok parlak bir tesir icrâ eder.
Mesellerin Tesir Ve Önemi: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, meseller, mânâları şahıslaştırarak tasvir ettikleri için, insan zihni duygulardan da faydalanır. Bundan dolayı meseller, insan zihninde çok iyi tesir bırakır. İbnu’1-Esîr (657/1239):
1148] 2/Bakara, 260
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 247 -
“Araplar, meselleri ancak, gerektirici sebepler ve iktizâ eden hâdiselerden dolayı îrâd etmişlerdir. Böylece kendileri indinde önemli işlerden dolayı getirilen mesel, bir şeyin bilindiği bir alâmet gibi olmuştur. Onların sözleri arasında meselden daha kısa ve daha özlü bir ifâde yoktur”, der.
Söz çeşitlerinin en tesirlisi olduğu böylece belirtilen mesellerin elbette önemi de o nisbette büyüktür. Araplar meseller ve temsil getirme tekniğinin söz uslûblarının en büyüklerine girdiğini bildikleri için, onları çok çeşitli anlatım tarzlarında kullanmışlardır. Ancak teşbih ve temsilden kast edilen mânâ dinleyicilerce de müsellem ve mücerreb olmalıdır. Böylesi temsil ifâdeye en büyük yardımı sağlar. Temsilin kalplere tesirinin sebeplerini Abdülkâhir el-Cürcânî’nin (471/1078) tahlilinden şöylece özetleyebiliriz:
İnsan rûhu gizlilikten açıklığa kavuşturulmaya, az bildiğinden daha iyi bildiğine geçmeye güven ve bağlılık duyar. Duygular ve tabiat yoluyla alınan zarurî bilgiler, akıl ve düşünceyle elde edilen bilgilerden kuvvet ve sağlamlık bakımından daha üstündür, tek bilgiyi insan duygulardan ve tabiattan elde eder. Nazar ve tefekkürle elde edilen bilgiler daha sonra hâsıl olur. Binâenaleyh insan ilk bilgi tarzına daha yatkındır. Onun tesiri ilk sevgili gibidir, insan perde arkasından görmektense, perdesiz görmeye iştiyak duyar. Gizli ve kapalı mânâlar temsille açıklık kazanır. Müşâhede ruhlarda mânânın yapmadığı tesiri yapar. Meselâ birisi sana, iki şeyin zıddiyetini anlatmak için bir temsil getirse ve “Hiç şununla şu bir arada bulunabilir mi?” diyerek orada bulunan suyu ve ateşi gösterse, sen bu temsilden, sadece sözüyle “Ateş ile su bir araya gelir mi” demesinden daha çok etkilenirsin. Çünkü bu temsilde müşâhede ve tecrübeye başvurulmuştur.
Mesellerin medihde kullanılması çok parlak ve büyük rol oynar. Ruhlarda çok üstün ve derin tesir bırakır. Şefkati tahrik eder, çabuk ülfet edilir, sevinci celbeder, övüleni teslim alır. Şefaatin celbine daha uygun ve elverişlidir. Zemde kullanılınca dokunuşu acı olur. iğnesi pek sokucu, vuruşu şiddetli ve ucu pek keskindir. Delil olarak kullanılınca, hücceti parlak, hâkimiyeti ezici ve anlatımı çok açık olur. İftiharda kullanılınca mesellerin gayesi engin, şerefi yüksek ve dili çok yaman olur. İ’tizar olarak kullanılırsa, kalplere daha iyi yaklaşır ve onları çeler. Kinleri daha kolay çeker çıkarır, öfkeyi söndürür, düğümlere üfürür ve onun kabulüne sebep olur. Va’z olursa, kalplere en iyi şifâ olur, tefekküre çağırır, uyarı ve caydırıcılıkta çok tesirli olur. Şüpheleri dağıtmaya ve hedefi göstermeye çok daha elverişlidir. Mânen hasta olanı iyileştirir, susuza şifa olur.
Mesellerde Kullanılan Edebî Şekiller: Yukarıda mesellerin bir teşbih ve kinâye unsuru taşıdıklarını belirtmiştik. Bunlar bazen teşbîh-i temsilî, bazen teşbîh-i zımnî, bazen bir istiâre-i temsîliyye ihtivâ etmektedirler. Bazen da bir kıssa olur ve o kıssanın hey’et-i umûmiyesi örnek olarak îrad edilir. Şurasını da belirtmek gerekir ki her temsil bir teşbih ihtivâ edebilirse de her teşbih temsil olmaz. Teşbih umûmî, temsil ondan daha husûsîdir. Temsil, sözün bir, iki veya daha fazla cümlesinden olur. O, teşbihin aklî kısmındandır, yâni fiil veya o durumda bulunan, hakiki failinden başkasına isnâd edilir. Böyle olunca da 10/Yûnus, 24. âyette olduğu gibi daha fazla cümleye ihtiyaç duyar. Temsilde benzetme yönü müteaddid yâni birden çok durumlardan çıkarılır. Mesel ve temsil, teşbih öğelerinin toplamından çekilip çıkarılır. Çünkü devam eden cümlelerde mânâ bütünlüğü akıp gitmektedir.
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ülker yıldızının parlak üzüm salkımına benzetilmesi bir temsildir. Yâni bir tek şeye değil, bir hey’ete benzetilmiştir. Yine şâirin şu sözündeki temsil de böyledir: “Güneş, doğarken titrek elde parlayan bir altın ayna gibi göründü.” Şâir burada güneşi doğarken, kızıllığını, parıldamasını ve titrekliğini altından bir aynaya benzetmiştir. Benzetme yönü (vech-i şebeh) çeşitli hal ve durumlardan çıkarılmaktadır. Onlar da kırmızılık, parlaklık ve titrekliktir. İşte buna temsilî teşbih denir.
Teşbîh-i zımnî de ise, benzetmenin iki tarafı olan müşebbeh ve müşebbehün bih, bilindiği açık şekliyle getirilmez. Ancak cümlede onlara işaret edilir. Bu çeşit teşbihde, müşebbehe isnâd edilen hükmün mümkün olduğu ifâde edilmiş olur. Şâirin şu beyti gibi: Şâir muhâtabası olan kadına “Zengin ve cömert kişinin elinin boş kalmasını yadırgama. Bu muhal değildir. Çünkü sel suyu yüksek yerlerde durmaz” demekle, zengin ve cömert kimsenin mahrum da kalabileceğini zımnî bir teşbihle,.yüksek dağ tepelerinde sel sularının durmayışına benzetmiştir.
İstiâre ise, alâkası teşbih olan bir mecazdır, istiâre ile îrad edilen temsiller de özel bir sûrette yapılan teşbihlerdir. İstiâre teşbihin yalnız bir unsuruyla yapılan teşbihdir. Teşbihin dört unsurundan çoğunlukla müşebbeh (benzeyen) vech-i şebeh (benzetme yönü) ve bir de teşbih edatı hazfedilir. Hidâyete nur, dalâlete karanlık denilmesi bir istiâredir. Böyle olunca istiârenin temsille murâd edilene ilâve bir hüküm ifâde etmesi gerekir ki o da mübâlağadır. Maksat ise ihtisar ve icazdır. Yâni ibareyi kısaltmak vecîz söylemektir. Çünkü sen “Aslanı gördüm” demekle, bir isimde, hem sıfatı, hem mevsûfu, hem teşbihi ve mübâlağayı ifâde etmiş olursun. Yâni aslan gibi cesur askeri gördüm demektir.
İstiâre-i temsîliye ile de mesel îrad edilir. İstiâre-i temsîliyye, aslî manâsını murad etmeye engel bir karine ile, müşabehet ilgisinden dolayı konulduğu manâdan başka yerde kullanılan bir teşbihdir. Yine bunda da teşbihin asıl olan iki tarafı müşebbeh ve müşebbehün bih’in birden fazla durumdan çıkarılması gerekir. “Kataet Cehizetu kavle külli hatîb” “Cehîze İsimli cariye her hatibin sözünü kesip attı.” Bu bir Arap meselidir Bir adam diğer kabileden birini öldürmüştür. Her iki kabilenin hatipleri sulh müzâkerelerinde konuşmaktadırlar. Tam bu esnada Cehîze adlı kız, maktulün velîlerinin katili yakalayıp öldürdüğünü haber verir. Bunun üzerine onlardan birisi bu sözü söyler, işi kestirip atan söz ve davranışlar için, bu söz artık mesel olarak darbedilir olmuştur.
Bu konuda sözü bağlamadan önce mesellerin özünü teşkil eden teşbihin güttüğü gâyeleri kısaca belirtmekte fayda mülâhaza ediyoruz. Müşebbehin garib halinin mümkün olduğunu benzerini getirmek sûretiyle isbât etmek yahut müşebbehin teşbihden önce bilinmeyen bir halini veya sıfatını açıklığa kavuşturmak, müşebbehin teşbihden önce sıfatı biliniyorsa onun ne mikdarda olduğunu açıklığa kavuşturmak, müşebbehin halini bir misalle iyice tesbıt ve takrir eylemek ve yahut da müşebbehi güzelleştirmek veya çirkinleştirmek gibi maksatlar güder. 1149
Kur’an’da Mesel Kavramı
Mesel kelimesi Kur’an’da altmış dokuz, bunun çoğulu olan emsâl ise dokuz
1149] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsilî Anlatım
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 249 -
yerde zikredilmiştir. Mesel kelimesi, türevleriyle birlikte ise, Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 169 yerde geçer. Kur’an, insanlar daha iyi anlasın diye yeterli miktarda meseller îrad eder, temsiller getirir, yani örnekler getirir. Böylece konunun insan zihninde iyice yerleşmesi sağlanmış olur.
Kur’an’ın Meselleri: Tefsir usûlü ve Kur’an ilimlerinde Kur’ân-ı Kerîm’deki meseller ve bunlardan bahseden ilim için “emsâlü’l-Kur’ân” tâbiri kullanılmaktadır. Emsâlü’l-Kur’ân, “âyetlerdeki mânâ ve maksadın insan rûhunda iz bırakan ve hayranlık uyandıran bir biçimde kısa ve özlü olarak ifâde edilmesi” şeklinde açıklanır. 1150
Emsâl her dilde ve her kültürde mevcut olup Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitaplarda da sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Hz. Lokman’ın hikmetli sözlerinin bilinen en eski mesellerden olduğu söylenebilir. Câhiliye devrinde Araplar arasında da yaygın olan emsâlin Arap dili ve edebiyatında önemli bir yeri vardır. Kur’an’da fesâhat ve belâgatta hayli ilerlemiş bulunan Araplara hitap edilirken onların önemle üzerinde durdukları mesel getirme metodu uygulanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, Kur’an’ın yedi vecih üzere indirildiğini belirterek bunlardan birinin ibret alınması gereken meseller olduğunu söylemiş,1151 kendisi de sözlerinde emsâli kullanmıştır. Her ne kadar bazı yönlerden aralarında benzerlikler bulunsa da Kur’an’ın meselleri hem lafız hem mânâ bakımından gerek daha önce Arap edebiyatında mevcut olan gerekse hadislerde geçen mesellerden farklı olup Kur’an’a özgü nitelikler taşır. Kur’an’daki kıssalar da birer mesel mâhiyetindedir.
Meselde esas itibarıyla bir şeyin bir veya birkaç yönden başka bir şeye benzetilmesi söz konusu olup Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği mesellerde de bu özellik açık bir şekilde görülmektedir. Meselâ kâfirler bunca delile rağmen tevhide inanmadıkları için sağır, dilsiz ve âmâya,1152 onların amelleri de fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle,1153 çöldeki seraba ve engin denizlerdeki yoğun karanlıklara1154 benzetilmiştir. Dünya hayatının, yağmurun ardından yeşillenip toprağı süsleyen ve daha sonra rüzgârın tesiriyle çer çöp olarak savrulan bitkilere,1155 hakkın aydınlığa ve gökten inen suya; bâtılın ise karanlığa ve suyun yüzündeki köpüğe1156 benzetilmesi de böyledir. Kur‘ân-ı Kerîm’in meselleri İslâm’ın ilk asırlarından itibaren âlimlerin ve ediplerin dikkatini çekmiş, zamanla “emsâlü’l-Kur’ân” adıyla ortaya çıkan bir ilmin konusu olmuştur.1157 İmam Şâfiî bu ilmi müctehidlerin bilmesi zarûri olan ilimler arasında göstermekte, Mâverdî de Emsâlü’l-Kur’ân adlı eserinin mukaddimesinde bu ilmin Kur’an ilimlerinin en önemlilerinden biri olduğunu belirtmektedir. 1158
1150] Mennâ’ el-Kattân, s. 283
1151] Ebû Şâme el-Makdisî, s. 107
1152] Meselâ bk. 2/Bakara 171; 7/A’râf 64
1153] 14/İbrâhim, 18
1154] 24/Nûr, 39-40
1155] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45-46; 57/Hadîd, 20
1156] 13/Ra’d, 16-17
1157] Taşköprizâde, II, 539-540; Keşfü’z-zunûn, I, 168; II, 1086
1158] Süyûtî, IV, 38; Keskin, s. 8
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerîm’de mesel başlıca şu mânalarda kullanılmıştır:
1. Misal, örnek, benzer. Meselin en yaygın anlamı olup bazı âyetlerde çeşitli mesellere yer verildiği açıklanmıştır.1159 Öte yandan Allah, Hakkı beyan için bir sivrisineği, hatta ondan daha zayıf bir varlığı bile misal olarak göstermekten çekinmeyeceğini bildirmiştir. 1160
2. Hal, sîret, durum. Geçmiş kavimlerin halleri, inkârcı tutum ve davranışları, bu yüzden başlarına gelen musîbetler birer mesel olarak zikredilmiştir. 1161
3. İbret. Bazı geçmiş kavimlerin hayat hikâyelerinin ve âkıbetlerinin anlatıldığı âyetlerde mesel bu anlamda kullanılmıştır. 1162
4. Vasıf, Özellik. Pek çok âyette mesel bir şeyin vasıf ve özelliklerini ortaya koymaktadır. Takvâ sahiplerine vaad edilen cennetin meseli anlatılırken onun zemininden ırmakların aktığı, yemişlerinin ve gölgesinin sürekli olduğu dile getirilir.1163 “Kötü mesel âhirete inanmayanlar içindir. En yüce meseller ise Allah’a aittir”1164 mealindeki âyette sözü edilen meseller de “sıfat” mânâsındadır. 1165
Kur’an’daki mesellerin değişik şekillerde taksimi mümkündür:
1. Basit veya mürekkep temsil tarzında olanlar. Basit temsilde benzetme cihetlerinden sadece biri gözetilir. Âmânın câhile, gören kimsenin âlime, karanlıkların dalâlete, ışığın hidâyete mesel olması birer basit temsildir.1166 Mürekkep temsilde ise benzetme ciheti birden fazladır. Bir buğday tanesinin önce yedi başak, sonra da her başağın 100 dâne vermesi, böylece 700 dâneye ulaşması şeklindeki mesel,1167 ihlâsla yapılan infâkın Allah nezdinde kat kat ecirle karşılık görmesinin meselidir.
2. Duyu organlarıyla veya akılla idrâk edilenler. Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasının Hz. İsa’nın babasız yaratılmasına,1168 Allah korkusunun insandan korkma duygusuna,1169 örümceğin durumunun Allah’tan başkalarını dost edinenlerin haline,1170 yağmurun yağmasıyla tabiatın canlanması üzerine çiftçilerin sevinmesi ve ardından yemyeşil bitkilerin kuruyup sararmasıyla çer çöp hale gelmesi olayının oyun, eğlence, süs, övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma yarışı şeklindeki dünya hayatına benzetilmesi1171 bu tür mesellerdendir.
3. Gerçek olaylara veya tasavvur ve hayale dayananlar. Gösteriş olsun diye infakta bulunan bir kimse sert ve pürüzsüz bir kayanın üzerindeki ince toprak örtüsüne tohum eken, ancak sağanak halinde yağan yağmurun, toprağı içindeki
1159] Meselâ bk. 13/Ra’d, 17; 14/İbrâhîm, 24-26; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27
1160] 2/Bakara, 26
1161] 2/Bakara, 214; 7/A’râf, 176; 43/Zuhruf, 8
1162] Meselâ bk. 43/Zuhruf, 56, 59
1163] 13/Ra’d, 35; ayrıca bk. 47/Muhammed, 15
1164] 16/Nahl, 60
1165] Ayrıca bk. 6/En’âm, 122; 30/Rûm, 27; 48/Feth, 29
1166] 13/Ra’d, 16; 35/Fâtır, 19
1167] 2/Bakara, 261
1168] 3/Âl-i İmrân, 59
1169] 4/Nisâ, 77
1170] 29/Ankebût, 41
1171] 57/Hadîd, 20
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 251 -
tohumlarla birlikte sürükleyip sel sularına katması sonucu ürün alma ümidini yitiren bir çiftçiye benzetilmiş,1172 zaman zaman tabiatta görülen bu durum infakta gösteriş yapan kimsenin neticede hiçbir ecir elde edememesine mesel olmuştur.1173 Öte yandan cehennem ehlinin yiyeceği olan zakkum ağacının çok acı ve kötü kokulu meyvesinin şeytanların başlarına benzetilmesi1174 ancak hayal edilerek kavranabilecek bir meseldir.
4. Açık veya gizli olanlar. Bunlardan birincisinde neyin neye benzetildiği açıkça belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu tür meseller pek çoktur.1175 Gizli, remizli ve imalı meseller ise, bunlar lafızları itibarıyla değil taşıdıkları ince mânâları itibarıyla birer meseldir. Fakat neye mesel oldukları açıklanmamıştır. Bu tür meselleri ancak zihnî melekeleri güçlü ve ilmî dirâyete sahip olanlar idrâk edebilir. “Rabbinizin izniyle güzel memleketin bitkisi güzel çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey elde edilmez. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz”1176 mealindeki âyet gizli mesele örnek olarak zikredilir. Burada hak sözü kabul ederek ondan faydalanan mü’min toprağı verimli memlekete, Hakkı inkâr edenler de çorak toprağa benzetilmiştir.1177 Diğer taraftan lafzan olmasa da mânâları itibarıyla bazı atasözü ve deyimlere uygun düşen âyetlerde de gizli meseller bulunduğu ileri sürülmüştür. Meselâ, “Kim bir kötülük yaparsa onun cezâsını görür”1178 mealindeki âyetin “Sen nasıl muâmele edersen öyle muâmele görürsün” (Ne ekersen onu biçersin) atasözünün; “Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör insanlar doğurup yetiştirirler”1179 mealindeki âyetin “Yılan ancak yılan doğurur” atasözünün mânâsına uygun düştüğü kabul edilmiştir.1180 Kur’an’daki bazı veciz ifâdelerin İslâm tarihi boyunca edipler, hatipler, şâirler tarafından kendi sözleri arasında çokça kullanılıp hale uygun misaller olarak serdedilmek sûretiyle başlı başına birer mesel halini aldığı da görülmektedir. İslâm hukukçuları, lafzı ile ibâdet edildiği gerekçesiyle Kur’an’dan bu tür âyetlerin şiirde ve nesirde kullanılmasının câiz olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Süyûtî bu kısma “irsâlü’l-mesel” denildiğini kaydederek bu hususta otuz kadar örnek zikretmiştir. 1181
Kur’an’daki mesellerin amacı: Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı mesellerin tek, bazılarının birden çok amacı olabilir. Bunların başlıcaları şunlardır:
1. Bilgi vermek, öğretmek. Cennetteki iri gözlü hûriler saklı incilere,1182 “vildân” denilen nedimler saçılmış incilere1183 benzetilerek bunlar mü’minlere tanıtılmıştır. Burada öğretme maksadının yanında teşvik de vardır. 1184
1172] 2/Bakara, 264
1173] 2/Bakara, 265
1174] 37/Sâffât, 62-68; 44/Duhân, 43-46; 56/Vâkıa, 51 -56
1175] Meselâ bk. 2/Bakara, 17-20, 261; 13/Ra’d, 17; 29/Ankebût, 41; 49/Hucurât, 12
1176] 7/A’râf, 58
1177] Ayrıca bk. 14/İbrâhîm, 24-27; 24/Nûr, 35
1178] 4/Nisâ, 123
1179] 71/Nuh, 27
1180] Taşköprizâde, II, 539-540
1181] el-İtkan, IV, 43-45
1182] 56/Vâkıa, 22-23
1183] 76/İnsân, 19
1184] Ayrıca bk. 7/A’râf, 175-177; 11/Hûd, 24; 13/Ra’d, 17
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2. İknâ. Bir fikrin veya bir gerçeğin muhâtaba kabul ettirilmesi için getirilen meseller bazen kesin birer delil olma özelliğini taşımakta, bazen muhâtaba mukayese yapma imkânını vermekte, bazen onun da düşünerek bir gerçeğe ulaşmasını sağlamaktadır. Özellikle tevhid inancının izahında kullanılan meseller böyledir. Meselâ Allah’ın insanları öldükten sonra tekrar diriltmeye gücü yettiğini inkâr edenlere, gerek insanların gerekse yerin ve göğün ilk defa yine Allah tarafından yaratılmış olduğu bir mesel olarak zikredilmiştir. 1185
3. Özendirme veya caydırma. Bazı mesellerin iyi, güzel ve faydalı olan şeye özendirici; kötü, çirkin ve zararlı olandan caydırıcı ve uzaklaştırıcı özellikler taşıdığı görülmektedir. Meselâ kökü yerde sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaç güzel sözün, gövdesi yerden sökülmüş ve o yüzden ayakta durma imkânı olmayan bir ağaç ise kötü sözün meseli olarak gösterilmiştir. 1186
4. Eğitim. Mesellerde insanın ümit, arzu, korku, endişe gibi duyguları dikkate alınarak eğitilmesi ve rûhen olgunlaştırılması amacı önemli bir yer tutar; onun kat kat sevap kazanma arzusu tahrik edilip Allah rızâsı için infakta bulunması özendirilir. Meselâ mü’minin Allah yolunda infâk ettiği şey ekilen bir buğday dânesine benzer. Bundan yedi başak çıkar ve her biri yüzer dâne verir. İşte bunun gibi Allah dilediği kuluna kat kat ecir ve mükâfat ihsan eder. 1187
5. Medih veya zem, tâzim veya tahkir. Hz. Peygamber’in ashâbı tavsif edilirken medih sadedinde onların Tevrat ve İncil’deki meselleri zikredilir.1188 Tevrat’ı okuyan, fakat onunla amel etmeyen İsrâiloğulları’nın durumu da sırtında ciltlerce kitap taşıyan merkebe benzetilir.1189 Güzel bir sözün güzel bir ağaca teşbihinde tâzim,1190 dünya hayatının geçici olduğuna dair getirilen mesellerde de tahkir gâyesi gözetilmiştir. 1191
6. Tefekkür. Mesellerde muhâtapların ilgili konu üzerinde düşünmeleri ve örneklerden gerekli dersleri almaları istenmiş, hatta çok yerde mesellerin amacından söz edilirken bu husus açıkça belirtilmiştir: “İşte biz bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak âlimler/bilenler düşünüp anlayabilir”1192; “...Bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1193
7. Misal vermek. Mesel bazen bir konunun veya bir fikrin açıklanmasında misal olarak zikredilir ve yapılacak şerhlerin yerini tutar. Kâfirin nasıl bir kişi olduğu anlatılırken âmâ örnek olarak zikredilmiş, kâfirin yaptıkları da serâba benzetilmiştir. 1194
8. Edep ve hayâyı korumak. Kur’ân-ı Kerîm’de hayâ duygusunu korumak
1185] 16/Nahl, 73-76; 21/Enbiyâ, 104; 30/Rûm, 28; 36/Yâsîn, 77-82; ayrıca bk, 16/Nahl, 71-72; 39/Zümer, 29
1186] 14/İbrâhîm, 24-26; ayrıca bk. 16/Nahl, 91-92; 29/Ankebût, 41-43
1187] 2/Bakara, 261-266; ayrıca bk. 16/Nahl, 112-113; 18/Kehf, 32-44; 35/Fâtır, 19-22; 36/Yâsîn, 13-30
1188] 48/Feth, 29
1189] 62/Cum’a, 5
1190] 14/İbrâhîm, 24-25
1191] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45-46; 57/Hadîd, 20
1192] 29/Ankebût, 43
1193] 59/Haşr, 21; ayrıca bk. 39/Zümer, 27
1194] 24/Nûr, 39-40
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 253 -
maksadıyla sarih lafızlar yerine aynı mânânın anlaşılmasına elverişli başka lafızlar kullanılmış ve meseller getirilmiştir. Meselâ “yaklaşma” lafzıyla cinsel ilişki kastedilmiş, karı kocadan her birinin diğeri için birer “elbise” olduğu belirtilmiştir. 1195
Kur’an mesellerinin büyük çoğunluğu başta tevhid olmak üzere itikadî meselelerle ilgilidir.1196 Ancak amelî1197 ve ahlâkî1198 konularda da meseller mevcuttur. 1199
“Allah bir sivrisineği, hattâ onun üstünde olanı (ondan daha zayıf bir varlığı bile) misal vermekten çekinmez.” 1200
“Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle meseller îrad eder/misaller verir.” 1201
“Kötü mesel âhirete inanmayanlar içindir. En yüce meseller ise Allah’a aittir.” 1202
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit temsili türlü biçimlerde anlattık, ama insanların çoğu inkârda direttiler.” 1203
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimde anlattık.” 1204
“(Ey Rasûlüm, müşriklerin) sana getirdikleri tuhaf ve bâtıl bir meselleri yoktur ki, hak olan cevâbını ve en güzel tefsirini Biz getirmiş olmayalım.” 1205
“İşte misaller, biz onları insanlar için îrad ediyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz.” 1206
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her (çeşit) mesel(ler) îrad etmişizdir.” 1207
“Andolsun ki belki öğüt alırlar diye Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü mesel getirdik/misâl verdik, her türlü temsili anlattık.” 1208
“İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1209
Kur’an’da Meselin Yeri
Temsiller her dilde olduğu gibi, Arap dilinde de böylesine önemli olduğu için, diğer münzel kitaplarda çokça geçtiği gibi, Kur’ân’da da çok zikredilmiştir. Hattâ
1195] 2/Bakara, 187
1196] Meselâ bk. 2/Bakara, 17-20, 171; 6/En’âm, 39, 40, 122; 7/A’râf, 40, 57, 175-177; 10/Yûnus, 24; 13/Ra’d, 14, 17, 35; 14/İbrâhîm, 25, 26, 75, 112; 18/Kehf, 32-43; 22/Hacc, 31, 73; 24/Nûr, 35; 27/Neml, 81-82; 29/Ankebût, 41; 59/Haşr, 15-21
1197] Meselâ bk. 2/Bakara, 261, 264-266, 275; 3/Âl-i İmrân, 116-117; 14/İbrâhîm, 18; 24/Nûr, 39-40
1198] Meselâ bk. 16/Nahl, 92; 17/İsrâ, 24, 29; 49/Hucurât, 12
1199] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, s. 300
1200] 2/Bakara, 26
1201] 14/İbrâhim, 25
1202] 16/Nahl, 60
1203] 17/İsrâ, 89
1204] 18/Kehf, 54
1205] 25/Furkan, 33
1206] 29/Ankebût, 43
1207] 30/Rûm, 58
1208] 39/Zümer, 27
1209] 59/Haşr, 21
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İncil sûrelerinden birisinin adının “Emsâl sûresi” olduğu bildirilir. 1210
Peygamber’in (s.a.s.), diğer peygamberlerin (a.s.), ashâb, tabiîn ve hukemânın sözlerinde emsâl yaygın şekilde kullanılır. İmam Mâverdî (450/1058) “Kur’ân’ın emsâlini bilmek, Kur’ân bilgisinin en büyüklerindendir. İnsanlar mesellerin kendisiyle meşgul olup temsil getirilenlere aldandıkları için, bu ilimden gaflet etmişlerdir. Temsil edilen olmadan meseller, gemsiz at ve yularsız deveye benzer” demiştir. İmam Şafiî ise, meselleri bilmeyi, müctehidin ulûmu’l-Kur’ân’a dâir bilmesi gereken ilimlerden saymıştır. 1211
Mesellerin önemini Kur’ân’da şu âyetler açıkça ifâde eder:
“Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle meseller îrad eder/misaller verir.” 1212
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit temsili türlü biçimlerde anlattık, ama insanların çoğu inkârda direttiler.” 1213
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimde anlattık.” 1214
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her (çeşit) mesel(ler) îrad etmişizdir.” 1215
“İşte misaller, biz onları insanlar için îrad ediyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz.” 1216
“Andolsun ki biz, Bu Kur’ân’da, belki öğüt alırlar diye her temsili anlattık.” 1217
“İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1218
Kur’ân’da mesel darbını inkâr edenlere bizzat Cenâb-ı Allah bu âyetlerle ve şu âyetle cevap vermiştir: “Allah bir sivrisineği, hattâ onun üstünde olanı (ondan daha zayıf bir varlığı bile) misal vermekten çekinmez.”1219 Hattâ daha küçüğünü, bir mikrobu bile temsil getirmekten çekinmez. Çünkü Yaratıcıya delâlet bakımından bir sivrisinek ve hattâ bir mikrop bile ne hârika san’atlara sahiptir. Anlamayanlara biz de Türkçe bir meselle cevap verelim: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”
Yukarıda da belirttiğimiz gibi mesel darbetmek Arapların bir üslûbudur. Kur’ân da benzerlikleri kıyâs edip doğru neticeler çıkarmayı, aklı ve düşünceyi ya bizzat vâki olmuş veya vukuu mümkün olaylara yöneltmeyi teşvik etmiştir. Yoksa Mu’tezile’nin düşündüğü gibi, Kur’ân’daki meseller, vukuu mümkün olmayan; fakat Araplar kullandığı için kullanılan şeyler değildir. Ehl-i sünnetin görüşü budur.
Kur’an’da Mesel Çeşitleri: Beyhaki, Ebû Hureyre’den (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kur’ân beş vecih üzere nâzil olmuştur:
1210] Zerkeşî, I, 488; Süyûtî, II, 132
1211] Süyûtî, II, 131
1212] 14/İbrâhim, 25
1213] 17/İsrâ, 89
1214] 18/Kehf, 54
1215] 30/Rûm, 58
1216] 29/Ankebût, 43
1217] 39/Zümer, 27
1218] 59/Haşr, 21
1219] 2/Bakara, 26
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 255 -
Helâl, haram, muhkem, müteşâbih ve emsâl. Helâli işleyin, haramdan kaçının, muhkeme tâbi olun, müteşâbihe inanın ve emsâllerden ibret alınız.” 1220
Kur’ân-ı Kerim’in edebî beyân şekillerinden olan emsâlle anlatım, onun î’câz vecihlerinden bir tezahür şeklidir, denilebilir. Dil ve din âlimleri, Kur’ân’daki bu mesellerle anlatımdan üç çeşit beyan şeklini kasdetmişlerdir. Bunları şimdi sırayla görelim:
1) Kur’ân’da Sonradan Mesel Olan Âyetler: Bazı âyetler gâyet vecîz, şümullü mânâlara sahip ve halk tarafından kolayca söylenebildikleri için, müslümanlar arasında dilden dile dolaşarak, el-Meselü’s-Sâir yâni atasözü veya deyim halini almıştır. Bunlar emsâl kitaplarında bazı küçük farklarla gösterilmiştir. Nitekim Ebû Ubeyd el-Bekrî emsâl kitabının 6-17. sayfaları arasını emsâl-i nebeviye ayırmıştır. Şu halde Kur’ân’dan atasözü olan âyetler gibi hadislerden de şöhret ve yaygınlık kazanarak mesel haline gelenleri vardır. O şöyle der: “Bizi bu hususa sevk eden âmillerden birisi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) me’sûr hadislerinden bazılarının ondan sonraki selefden mesel olarak rivâyet edilmesidir. Bunlar bizim hüccetimiz olmuştur.” Kur’ân’dan bu mânâda mesel haline gelen âyetlerin sayısı pek fazla değildir. Bunlardan tesbit ettiğimiz bazılarını kısaca zikredelim:
“İhtimal ki hoşlanmadığınız şey, sizin iyiliğinizedir.” 1221
“Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok topluluğa ğâlib gelmiştir.” 1222
“İsteyen de âciz, istenen de.” 1223
“İyiliğin karşılığı iyilikten başka mıdır?” 1224
“Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri darmadağınıktır.” 1225
“Her şeyden haberdar olan Allah gibi kimse sana haber veremez.” 1226
“İyi davrananlara bir sorumluluk yoktur.” 1227
“Sizden aklı başında kimse yok mudur?” 1228
“Şimdi mi (inandın)? Daha önce karşı gelmiştin.” 1229
“Sonra bir takdire göre geldin ey Mûsâ!” 1230
“O korkutulduğunuz şey, ne uzak, ne uzak!” 1231
“Her grup kendi yanında bulunan (inanç ve düşüncesi) ile sevinçlidir.” 1232
1220] Zerkeşî, I, 486; Süyûti, II, 131
1221] Bakara, 2/216
1222] 2/Bakara, 249
1223] 22/Hacc, 73
1224] 55/Rahmân, 60
1225] 59/Haşr, 14
1226] 35/Fâtır, 14
1227] 9/Tevbe, 91
1228] 11/Hûd, 78
1229] 10/Yûnus, 91
1230] 20/Tâhâ, 40
1231] 23/Mü’minûn, 36
1232] 30/Rûm, 32
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” 1233
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?, de.” 1234
“De ki: “Temiz ile pis bir olmaz.” 1235
“Elçiye ancak tebliğ düşer.” 1236
“De ki: “Herkes kendi tabiat ve mizacına göre iş yapar.” 1237
“Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.” 1238
“Allah onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu.” 1239
“Kullarımdan şükreden azdır!” 1240
“Karada denizde fesâd çıktı.” 1241
“Böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar çalışanlar.” 1242
“(…) Onlar da pek azdır!” 1243
“Düşünün de ibret alın, ey akıl sahipleri!” 1244
“Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” 1245
“Kim (ler) nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 1246
“Koca koca kitaplar taşıyan merkep gibi.” 1247
“Gerçekten insan kendini müstağni görmekle azar.” 1248
“Onu Allah’tan başka açığa çıkaracak yoktur.” 1249
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça (en) iyiye (cennete) eremezsiniz.” 1250
“Şimdi hak meydana çıktı.” 1251
“İşte fetvasını sorduğunuz iş, böyle halledilmiş bitmiştir.” 1252
1233] 2/Bakara, 286
1234] 39/Zümer, 9
1235] 39/Zümer, 9
1236] 5/Mâide, 99
1237] 17/İsrâ, 84
1238] 74/Müddessir, 38
1239] 8/Enfâl, 23
1240] 34/Sebe’, 13
1241] 30/Rûm, 41
1242] 37/Sâffât, 61
1243] 38/Sâd, 24
1244] 59/Haşr, 2
1245] 48/Fetih, 10
1246] 59/Haşr, 9
1247] 62/Cum’a, 5
1248] 96/Alak, 6-7
1249] 53/Necm, 58
1250] 3/Âl-i İmrân, 92
1251] 12/Yûsuf, 51
1252] 12/Yûsuf, 41
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 257 -
“Sabah yakın değil midir?” 1253
“Artık kendileriyle arzularının arasına perde çekilmiştir.” 1254
“Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır.” 1255
“Kendi yaratılışını unutarak bize misal getirmeye kalkışıyor.” 1256
“İşte bu, iki elinle yapıp gönderdiklerinin yüzündendir.” 1257
“Hâlbuki kötü tuzak ancak sahibinin başına geçer.” 1258
Bu âyetlerden başka, Kur’ân-ı Kerim’de bazı âyetlerde Arapların daha önceden bildikleri bazı mesellere işaret edilerek, konu onların da bildiği o müsellem ve mücerreb gerçekle açıklığa kavuşturulur. Meselâ 16/Nahl, 92. âyetinde Arapların “Vecedet Harka sûfen” “Harka bir yün buldu” anlamındaki deyimlerini hatırlatır. Bu kadın Kureyş’den Ümmü Rayta binti Ka’b imiş. Bulduğu yünü eğirip geri bozan bu kadın, Araplara atasözü olmuştur. Cenâb-ı Allah, “yeminlerinizi bozarak o kadın gibi olmayın,” buyurmuştur.1259 Deyim boşuna çalışan kimseler için söylenir.
Kehf sûresi 79. âyet-i kerimesinde “Arkalarında her sağlam gemiyi zorla alan bir padişah” Arapların “Azlemu mine’l-Culendâ” “Culendâ’dan daha zâlim” şeklinde ifâdesini bulan deyimlerindeki Culendâ imiş. İşte Cenâb-ı Allah bu âyette o zâlim pâdişâhı zikreder. O deyimi hatırlatır. “Ahseru min hammâlete’l-hatabi” veya “Etebbu min hammâlete’l-hatabi” “Odun taşıyan kadından daha ziyanda” meseli, Kur’ân’daki Mesed sûresi 1. âyetinden alınmıştır. Buradaki kadın Ebû Süfyan’ın kız kardeşi, Ebû Leheb’in karısı Ummu Cemîl’dir. Kur’ân’dan sonra bu kadın, bu meselle anılmaktadır.
Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur: “Gerçek duâ ancak O’na yapılır. (Ancak ona tapılmağa dâvet edilir). O’ndan başka çağırdıkları ise, kendilerinin hiç bir isteklerini karşılayamazlar. (Onların durumu) tıpkı ağzına gelsin diye suya ağızlarını uzatan kimse gibidir. (Böyle) hiç bir zaman suya ulaşamaz. İşte kâfirlerin duâsı da böyle boşunadır.” 1260 Bu âyette Cenâb-ı Allah, Allah’tan başkasına duâ eden müşriklerin duâlarına, o bâtıl ma’bûdlarının cevap veremeyeceklerini ve onların duâlarını tıpkı ağzına su gelsin diye avuçlarını açıp suya doğru uzanan kimsenin boşuna bekleyişine teşbih etmektedir. Su hiç bir zaman onların ağzına gelmez. Çünkü su cansızdır. Kendisine sesleneni duymaz.. İşte Yüce Allah, Zâtından başkalarına ibâdet ve duâ edenlerin hallerinin böyle olduğunu, duâlarının boşa gideceğini güzel bir temsille anlatmaktadır. Zaten âyetin sonu da “İşte kâfirlerin duâsı da böyle boşunadır” diye biter.
Ebû Hilâl el-Askerî, bu âyet-i kerîmedeki, suya avuçlarını açıp bekleyen, ifâdesinde Arapların “Ke’l-kaabid alâ’l-mâ’” “Suyu tutmaya çalışan” meselindeki
1253] 11/Hûd, 81
1254] 34/Sebe’, 54
1255] 6/En’âm, 67
1256] 36/Yâsin, 78
1257] 22/Hacc, 10
1258] 35/Fâtır, 43
1259] 16/Nahl, 92
1260] 13/Ra’d, 14
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânâ ilgisini belirtir. Suyun avucunu açıp uzatan kimseye gelmeyeceği gibi, açık avuçta su durmaz, diyerek âyette bu meselin hatırlatıldığı îma edilir. Bu meseli Araplar, elde edemeyeceği şeyi isteyen eline bir şey geçmeyecek kimse için kullanırlar.
2) Kur’ân’da Gizli Meseller (el-Emsâlu’l-Kâmine): Bazı âlimler, halk arasında yaygın atasözü ve deyimlere, lâfızlara farklı olmakla beraber, manâları uygun düşen âyetlerde âdeta gizli meseller bulunduğunu farzetmişlerdir. Bu âyetlerin asıl mânâ ve hedefi başka hususlardır. Ancak ifâdede ikinci üçüncü derecede böyle bir uygunluk da görülebilmektedir. Bizce bunlar tüm insanlarca ortak mânâlardır. Bunun için olsa gerek, el-Mâverdî’nin kitabında Arap ve Arap olmayanların mesellerinin Kur’ân’da bulunduğu ileri sürülmüştür. Böyle tüm insanlık için müşterek mânâ ve kavramların, Kur’ân’da mevcut gizli meseller olarak gösterilmesi, yaygın mânâdaki mesel anlamıyla bilmem ne derecede uygunluk gösterir? Bununla birlikte biz, kitaplarda bulduklarımızdan bu konuda da (el-emsâlu’l-kâmine) örnekler vereceğiz: “Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır.”1261 âyetini, “Fâcir ve kâfirden başkasını doğurmazlar.”1262 âyetini, kemâ tedînu tüdânu; “Ve lâ yelidû illâ fâciran (Fâcir ve kâfirden başkasını doğurmazlar.”1263 âyetini “Lâ telidu’l-hayyetu illâ’l-hayyete: Yılandan ancak yılan doğar” meselesinin mânasında görmüşlerdir.” “Kame alâ tâkatin” meselini (Taşımasına kuvvet yok, demektir), “Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma1264 âyetinin mânâsında mündemiç görmüşlerdir. “Men azze bezze: Yenen soyar” meselesini “Tartışmada beni yendi.”1265 âyetinin mânâsında gizli; “Men Hakkare harume: Küçük gören mahrum olur” atasözünün mânâsını, “Zerre miktarı hayır işleyen”1266 âyetinin mânâsında mündemiç görürler. “Lâ edrayte velâ tesleyte: Hem anlamadın, hem istemekte kusur etmedin” meselinin mânâsını, “İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar... vermemeye yemin etmesinler.”1267 âyetinin mânâsında kâmin (gizli) bulurlar. Aynı mâna, “Allah’ın sizi bağışlamasına istemez misiniz?”1268 âyetinde de gizlidir. Arapların “Lâ kabbelellahu sarfen velâ adlen: Allah onların ne farzını ne nâfilesini kabul etsin” meselinin mânâsını, “Her türlü fidyeyi de verse kabul olunmaz.”1269 âyetinin mânâsına uygun görmüşlerdir.
Yine bir temsil mânâsıyla Arapların sözlerinde bazı âyetler kullanılmıştır: Günaha dönen kimseye karşılık, cezaya dönme yâni cezalandırma mânâsı, 17/İsrâ, 8; 8/Enfâl, 19. âyetlerinde örneğini bulmuştur. Kötülüğün telâfisi hakkında, 7/A’râf, 95. âyeti temsil getirilmiştir.
Suyûtî, el-Hasen İbnu’l-Fadl’ın, Kur’ân-ı Kerim’den, buna benzer çıkardığı örneklerden bazılarını zikreder: el-Hasan’a, “Sen Arap ve acem mesellerini Kur’ân’dan çıkarıyorsun, öyleyse “Hayru’l-umûri evsatuha: İşlerin en iyisi orta olanlarıdır” meselini Allah’ın kitabında bulabilir misin?” denildi de O: “Evet,
1261] 4/Nisâ, 123
1262] 71/Nûh, 27
1263] 71/Nûh, 27
1264] 2/Bakara, 286
1265] 38/Sâd, 23
1266] 99/Zilzâl, 8
1267] 24/Nûr, 22
1268] 24/Nûr, 22
1269] 6/En’âm, 70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 259 -
dört yerde” dedi:
“... O, ne çok yaşlı, ne de pek genç değil, ikisi ortası bir dinç inektir.” 1270
“Onlar ki harcadıkları vakit ne israf, ne de sıkılık yaparlar, (harcamaları) ikisi arası ortalama olur.” 1271
“Elini bağlı olarak boynuna asma, onu büsbütün de açıp saçma. Sonra kınanmış, perişan bir halde oturup kalırsın.” 1272
“Namazda pek bağırma, sesini o kadar da kısma, ikisi arası bir yol tut.” 1273
Kendisine yine şöyle soruldu: Allah’ın kitabında “Bir şeyi bilmeyen ona düşman olur” mefhûmunu bulabilir misin? Cevap olarak: “Evet, iki yerde” dedi:
“Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları şeyi yalan saydılar.” 1274
“Onunla (Kur’ân’la) hidâyeti kabul etmedikleri için de, bu eski bir yalandır, diyeceklerdir.” 1275
Yine “iyilik yaptığın kimsenin şerrinden sakın” mânâsını Allah’ın kitabında bulabilir misin? diye soruldu. O, evet: “Ve sırf Allah ve Rasûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar...”1276 âyetini okudu.
Yine “Leyse’l-haberu ke’l-ayân” “Haber almak, görmek gibi değildir”i Allah’ın kitabında bulabilir misin? diye soruldu: O şu âyetle cevap verdi: “Bir zamanlar İbrâhim de Rabbine: ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır, inandım; lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi” 1277
Yine ona “Fi’l-harekâti el-bereketu” “Harekette bereket vardır” meseli soruldu da “Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik (bolluk) bulur...” 1278 âyetiyle cevap verdi.
Yine “Hiyne tülekkâ tedrî” “Başına vurulduğu zaman anlarsın” meseli soruldu da “... Azâbı gördükleri zaman, kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler.”1279 âyetini okudu.
Ona “Men eâne zâlimen sülleta aleyhi” “Zâlime yardım edene Allah o zâlimi Mûsâllat eder” meseli soruldu, o da: “O (Şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, Muhakkak o (şeytan) onu saptırır ve alevli ateşin azâbına sürükler.”1280 âyetiyle cevap verdi.
Aynı şekilde ona “Lâ yuldeğu’l-mü’minu min hıcrin merreteyni” “Mü’min
1270] 2/Bakara, 68
1271] 25/Furkân, 67
1272] 17/İsrâ, 29
1273] 17/İsrâ, 110
1274] 10/Yûnus, 39
1275] 46/Ahkaf, 11
1276] 9/Tevbe, 74
1277] 2/Bakara, 260
1278] 4/Nisâ, 100
1279] 25/Furkan, 42
1280] 22/Hacc, 4
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir delikten iki defa sokulmaz” sözü soruldu da şu âyetle cevap verdi: “Daha önce kardeşi Yûsuf’u size güvendiğim gibi, bunu size hiç güvenir miyim ...”1281 Ona “Li’l-hıytâni üzânun “ “Duvarların kulakları var” sözünü Onda bulabilir misin? diye sorulunca, “...İçinizde de onlara kulak verecekler vardır...”1282 âyetini okudu.
Ona “El-câhilu merzûkun ve’l-âlimu mahrûmun” “Câhil (bolca) rızıklanır, âlim mahrum olur” sözünü Allah’ın kitabında bulabilir misin? şeklinde sorulunca, şu âyetle cevap verdi: “De ki: ‘Kim sapıklıkta ise, Rahmân, ona mal ve evlâtça ziyâdelik ve azgınlığında mühlet verir...”1283 Ona “helâl rızık sana ancak geçimlik kadar gelir” sözü soruldu, o şu âyetle cevap verdi: “...Çünkü ibâdet için tatil yaptıkları Cumartesi günü, balıklar akın akın geliyor, Cumartesi tatili yapmadıkları gün ise gelmiyorlardı...” 1284
Şimdi de biraz acem mesellerinden Kur’ân’da bulunanlardan kâmin olanlarına örnek verelim; “Yemeği yanan başkasının da yemeğinin yanmasını ister” atasözünü, 4/Nisâ, 89. âyetine, “Başkasına kuyu kazan kendi düşer” meselini, 35/Fâtır, 43. âyetine uygun görmüşlerdir. “Herkesin işi kendisine benzer” meselinin mânâsı, 17/İsrâ, 84’de, “Üzümünü ye, bağını sorma” meseli, 5/Mâide, 101’de, “Allah seni hayırla kuşatmıştır” meseli, 2/Bakara, 216 ve 4/Nisâ, 19’da, “Umulan yenilenden daha iyidir” meseli, 93/Duhâ, 4’de, “Hayırlı kuşta bir hayır olsaydı, avcıdan kurtulmazdı” meseli, 8/Enfâl, 23’de, “Bir kavmin başına gelen musibet, diğerine eğlence gelir” meseli, 3/Âl-i İmrân, 120’de, “Gönülsüz köpek av avlamaz” meseli, 2/Bakara, 256’da, “Her koyun kendi bacağından asılır” meseli, 74/Müddessir, 38’de, “Domuzların yanında pislik harcanır” meselinin mânâsı, 24/Nûr, 26. âyetinin mânâsında gizli olarak bulunmaktadır. 1285
Kâmin meseller için en iyi örneklerden birisi de meşhur Nûr âyetindeki nûr temsilidir. Örneklerde incelenecektir.1286
3) Kur’ân’da Getirilen Açık ve Gizli Meseller: Kur’ân-ı Kerim’de bir fikri, bir meseleyi ve bir mücerred mefhûmu iyi ve doğru kavratmak için getirilen örnekler ve yapılan benzetmeler mesel diye anılmıştır. Bunlar atasözü mânâsında mesel değildir. Onun için bunlara Kur’ân’da getirilen açık ve gizli meseller başlığını koyduk. Bu grubdaki meseller, meselin önemli, garib ve taaccub edilecek bir sıfat, bir hal veya kıssa mânâsına gelen kısmıdır. Kur’ân’a izafe edilmesi (Emsâlü’l-Kur’ân), mutlakın kendisini kayıtlayan şeye izâfesi kabilindendir. Kur’ân’daki meseller, çoğunlukla bu gruptan mesellerdir.
Kur’ân’da bu çeşit meselleri darbetmekten şu hususlarda istifâde edilir: Tezkir, va’z, teşvik, men’, ibret alma ve onu duygularla idrak edilecek sûrette tasvir etme hususlarıdır. Şeyh İzzüddîn şöyle der: “Allah, Kur’ân’da emsâli ancak, düşündürmek ve öğüt vermek için irad etmiştir. Onların muhtevâsı ya sevabın dereceleri veya amelin boşa çıkarılması yahut bir medih veya zem ve benzeri ahkâma delâlet eden şeylerdir.” 1287
1281] 12/Yûsuf, 64
1282] 9/Tevbe, 47
1283] 19/Meryem, 75
1284] 7/A’râf, 163; Suyûti, el-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’an, II, 132-133
1285] es-Se’alibî, Ebû Mansur Abdülmelik b. Muhammed b. İsmail, et-Temsil ve’1-Muhâdara, s. 18. Kahire, 1381/1961
1286] 24/Nûr, 35
1287] Suyûtî, el-İtkan, II, 131
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 261 -
Buraya kadar Kur’ân’daki mesellere giriş mâhiyetinde hazırlayıcı bilgiler sunmuş bulunuyoruz. Şimdi bizzat Kur’ân’daki mesellere geçebiliriz.
Kur’an’da Meseller
1- Hak Dâvet Gelince Kâfir ve Münâfıkların Tutumu
“Onlar tıpkı şuna benzerler ki (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların ışıklarını (gözlerinin nûrunu) giderdi ve onları karanlıklar içerisinde bıraktı, artık görmezler. (Onlar) sağırdırlar, dilsizler, kördürler. Onlar (Hakk’a) dönmezler. Yahut da (onlar), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) bulunan bir sağanağa (tutulmuş) gibi(dirler). Yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar; oysa Allah inkârcıları tamamen kuşatmıştır. Şimşeğin çakması nerdeyse gözlerini alır; önlerini aydınlattıkça ışığında yürürler, üzerlerine karanlık çökünce dikilir kalırlar. Allah dikseydi, işitmelerini ve görmelerini de giderirdi. Doğrusu Allah her şeye kaadirdir” 1288
Burada iki temsil vardır. Biricisinde, ister kâfir, ister münâfık olsun, inkârcıların, Hz. Peygamber (s.a.s.) gelmeden önce akîde, yol ve dünyevî yaşayışları bakımından karanlıklar içerisinde olmalarını ve bundan da kurtulmayı temenni etmelerini, bunun için de aydınlanmak maksadıyla ateş yakmak istemelerini Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed (s.a.s.) le bekledikleri nûrun gelmesine ve yakmak istedikleri aydınlatıcı ateşin yanmasına benzetiyor; fakat bu sefer de onların basiretlerinin bağlanmasını, kibir ve inatlarından iman etmemelerini, Allah’ın onların nûrunu yok etmesine ve öylece karanlıklar içerisinde kör, sağır ve dilsiz olarak kalmalarına teşbih ediyor. îşte Allah onların hidâyete gelmemelerini bu canlı tablo ile tasvir etmektedir. 1289
Bir diğer görüş de şöyledir: Bu münâfıkların temsilidir. Arada sırada izhar ettikleri iman etraflarını kısa bir müddet aydınlatır. Onun aydınlığında bir müddet yürürler. İmandan dönünce, ışıkları söner, karanlıklar içerisinde kalırlar. İkinci temsil Yahûdiler ve münâfıklar hakkındadır. 1290
İkinci temsilde veya temsilin ikinci kısmında Yüce Allah, kâfir ve münâfıkların, manen, hayret, dehşet, korku, şiddet ve sıkıntı içerisindeki hallerini, karanlık bir gecede, içerisinde şiddetli gök gürlemesî, göz alıcı şimşek çakışları, yıldırımlar ve korkular bulunan sağnak halindeki yağmura tutulmuş kimselerin haline benzetiyor. Bu bir teşbîh-i mürekkeb olduğu gibi, müfred bir temsil kabilinden de olabilir. 1291
Kur’ân, o kadar muhteşem mânâ, temsil ve tasvir yoğunluğu yığıyor ki, kelimeler hangisine yetişeceğini şaşıyor. Bütün bunlar içinde Allah’dan kurtuluş yoktur. Meselin faydasi, kâfir ve münâfıkların tam ihlâsla îman edip, garazsız ivazsız mü’minler cemâatine katılarak bu dehşetli ve sıkıntılı hallerden kurtulmalarına bir teşviktir. 1292
1288] 2/Bakara, 17-20
1289] S. Ateş, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meali, s. 3, Ankara, 1977; Ş. Mansur, s. 304-305
1290] Hakim Tirmizî, s. 2-3
1291] el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, I, 31, Mısır, 1388/1968,-Celâleyn tefsîri ile birlikte-
1292] Ş. Mansûr, s. 311; Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsili Anlatım (Emsâlü’l-Kur’an), İnsan Yayınları: 37-39
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Işığı Kaybedenler
“Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: Bir ateş tutuşturmak istedi. Ateş, çevresindekileri aydınlattığında, Allah onların ışığını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler.” 1293
Âyet, münâfıkların durumunu ortaya koymakta ve onların ruhsal özelliklerinden bahsetmektedir. Münâfıklar, İslâm ve müslümanlar için en tehlikeli, en sinsi ve kendisine karşı en fazla tetikte durulması, şiddetle çekinilmesi gereken bir gruptur. Verdiğimiz âyetin öncesinde Yaratıcı Kudret olan Allah; Bakara sûresinin ilk bölümünde mü’minleri “3”, kâfirleri “2” âyetle bize anlatırken münâfıklara “13” âyet ayırması bu gerçeği bir kez daha vurgulamaktadır. Yine Kur’an’da münâfıklar için ayrı bir sûrenin var olduğunu bilmek de bu düşüncemizi doğrular niteliktedir.
Allah Rasûlü’nün dâveti ve doğru yolu göstermesi karşısında münâfıkların durumu da tıpkı ateş yakıcının parlattığı ışık karşısında gözleri Allah tarafından görmez oluverenlerin durumu gibidir. Bun lar kâfirlerin yaptığı gibi başlangıçta hidâyetten yüz çevirmiş; kulakları duymaktan, gözleri görmekten, kalpleri anlayıştan mahrum kalmış kimseler değildirler. Aslında bunlar, gerçeği elde etmek için gayret göstermişler ve önlerinde hak açıkça tecelli ettikten sonra gözlerini kapayıp ondan yüz çevirmişlerdir…
Bir ateş yakıyorlar, ateşin nûru kendilerine aydınlık temin ediyor ve önceden arzuladıkları bu aydınlıktan faydalanmıyorlar, daha doğrusu faydalanmak istemiyorlar. Bu durum karşısında da Allah, önce arzulayıp sonra terkettikleri ışıklarını gideriyor ve bu nurdan yüz çevirmelerinin cezası olarak onları karanlıklar içinde, görmez bir halde bırakıyor. Kulaklar, diller, gözler, nur ve hidâyeti bulmak yolunda vazife görmek için yaratılmışlardır. Bunlar ise kulaklarını Hakkı duymaz hale getirdikleri için “sağır”, dillerini Hakkı söylemez hale getirdikleri için “dilsiz” ve gözlerini Hakkı görmez hale getirdikleri için “kör” dürler. Hakka dönemezler. Hidâyete ve nura giden yollar kapanmıştır bunlara…
İşte hidâyete karşılık dalaleti değişen münâfıkların, doğru yola karşılık eğriyi seçenlerin durumu böyledir. Onlar önce iman etmişlerdi ve ateş yakan kimselerin aydınlandığı gibi iman nûruyla kalpleri aydınlanmıştı. Sonra küfrettiler, Allah onların nûrunu çekip aldı, tıpkı bu ateşin bitmesi gibi ve böylece onları karanlıkta görmez halde bırakmıştır. Bu kaçınılmaz son “inanmadıkları halde Allah’a ve âhirete inandık” diyen ve “Allah’ı ve inanmış olanları aldatma yoluna gidenleri” beklemektedir. Gerçekte ise “onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ama ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.” 1294
3- Parmaklarını Kulaklarına Tıkayanlar
“(Onların durumu:) Yahut gökten boşalan bir yağmur haline benzer ki; onda karanlıklar var, bir gök gürlemesi var, bir şimşek var. Yıldırımlar yüzünden ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah Muhit’tir, küfre sapanları çepeçevre kuşatmıştır. Şimşek neredeyse gözlerini çarpıp götürüverecek. Kendilerine her aydınlık sunduğunda, orada yürürler. Üzerlerine karanlık binince çakılıp kalırlar. Eğer Allah dileseydi, işitme
1293] 2/Bakara, 17
1294] 2/Bakara, 8-9; Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yayınları, 13-15
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 263 -
güçlerini de gözlerini de elbette alıp götürürdü. Çünkü Allah şeye kaadirdir.” 1295
Bu âyetin konusu da yine münâfıklarla ilgilidir. Yalnız bir farkla ki; bunlar şüphe, iman zayıflığı ve tereddüd içinde olan münâfıklardır. Bu insanlar tamamen kâfir değillerse de, İslâm’ı, ancak kendilerini tehlikeye sokmayacak derecede uyguluyorlardı. Bu örnekte yağmur, tüm insanlığa rahmet olarak gelen İslâm’ı temsil eder; karanlık, gökgürültüsü ve şimşek ise öne çıkan engelleri, İslâm düşmanlarının ortaya koyduğu güçlü savunma nedeniyle yaşanan tehlike ve güçleri temsil eder.
Durum biraz yatıştığında onlar İslâm’a doğru yönelirler, fakat zorluk bulutları ortaya çıktığında veya kendi çıkarlarına, bâtıl inançlarına, önyargılarına ters düşen emirler verildiğinde öylece şaşkınlık içinde kalırlar.
Müthiş bir tablo bu... Hareket ve ızdırapla dolu. Sapıklık ve şaşkınlık... Korku ve heyecan... Dehşet ve endişe. Ses ve ışık bu tabloda birleşiyor. Bulutlardan boşanıp gökleri yırtarcasma inen yağmur... Bu yüzden meydana gelen korkunç karanlık. Gök gürültüsü ve şimşek... Şimşeğin ışığı altında yürümeye çalışmak ve dünya tekrar zindana dönünce dikilip kalıvermeleri… Hayrette kalmışlar... Nereye gittiklerini bilmiyorlar. Korku ve dehşet içinde şaşkına dönmüş münâfıklar…
Münâfıkların durumu karanlıkların baskın olduğu bir sırada gökten inen yağmur altında bulunanların durumu gibidir. Sözü edilen karanlıklar şüphe ve tereddüdlerdir. Gökgürültüsü ise kalpleri dehşete düşüren korkular, şimşekler ise bu tür münâfıkların kalbinde kimi zaman parlayan iman nûrudur. Buna rağmen onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkar, İlâhî tehdit, uyarı ve Allah’ın azap günlerinin haberlerini işitmek istemezler. Ancak bu durum onlara hiç bir fayda vermez. Çünkü kulakların tıkanmasının yıldırımlara karşı hiçbir faydası olmaz. hakkın ışığının şiddeti dolayısıyla onlar bir çeşit nur görürler ve kısa bir süre onun aydınlığında yollarına devam ettikten sonra yeniden karanlık etraflarını kuşatır ve oldukları yerde kalakalırlar.
O halde, kalbi, iç dünyası karanlık ve kötü niyetle dolu bir insanın dinden nasip alması mümkün olamaz. Böyleleri aydınlığı satıp karanlığı almak şeklinde bir sonuçsuz ticarete girişmişlerdir. Yine bunlar, yaratıcı kaynaktan gelen ışık yerine kendi elleriyle çıkardıkları iğreti kıvılcımlara teslim olan kişilerdir Bu tavırları yüzünden de kör ve sağır kalmaya mahkumdurlar.
Şüphe ve sapık dâvetlerle dolup taşan çağımızda içinde bulundukları ve yetiştikleri ortam nedeniyle müslüman kabul edilenler vardır. Bunlar imanı kalplerinde derinleştirmedikleri sürece, iman yolunda yürümek, ilerlemek imkânı bulamıyorlar. Bu bakımdan kalplerinde iman ve küfür bir arada kalmış durumdadır. Kimi zaman İslâm’ın güçlü delillerinden bir delil onlara ulaştığında onunla aydınlanır ve bunu azık edinerek bir süre yol alırlar. Ama sonradan arkasından bir şüphe gelip onları kuşatır, kalplerindeki bu nur sönüverir, şaşkın halde yerlerinde kalıverir ümitsizliğe düşerler.
Şu bir gerçek ki dünyada ışığı olmayanların âhirette de ışığı olmayacaktır. Bu acı sonu Rabbimiz bize şöyle anlatmaktadır: “O gün erkek münâfıklarla kadın münâfıklar iman edenlere derler ki; bize bakın da sizin ışığınızdan faydalanâlim. Onlara
1295] 2/Bakara, 19-20
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denir ki arkanıza dönün ve bir ışık araştırın.”1296 Ve Yaratıcı Kudret kendisine dünyada açıkça iman etmiş olan insanlar için de Kur’an’da şu ifâdeleri kullanır: “O gün sen mü’min erkeklerle mü’min kadınların ışıklarının önlerinden ve arkalarından koştuğunu görürsün. Bugün size cennetler müjde olsun denilir.” 1297
4- Yahûdilerin ve Kâfirlerin Kalpleri -Kalpleri Taş Kesilenler-
“Sonra bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi o, taş gibi yahut daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki yarılıp ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki Allah korkusuyla yukarıdan aşağı düşer (yüksekten aşağı yuvarlanır). Allah ne yaparsanız (hiç birinden) gâfıl değildir.” 1298
Yahûdi ve kâfirlerin kalpleri bu âyette taşın sertliğine benzetilmiştir. Hattâ ondan da katıdır. Sonra Yüce Allah, taşlardan bazısının içerisinden rutubet ve su sızıp çıktığını anlattı. Allah korkusu onları yuvarlar, yani secdeye kapanırlar. Katı kalpler ise, yumuşamaz, yaşarmaz, huşu duymaz ve secdeye kapanmaz.1299 Kalplerin sertlikte daha sert şeyler var iken taşa benzetilmesi, taşın sertlikte mesel olarak darbedilmesindendir. 1300
Âyet, özel olarak İsrailoğullarını uyarmakta ve öncesinde yer alan 72-73. âyetlerde anlatılan İlâhî bir mûcizeye dikkatlerini çekerek onları gerçeği kabul etmeye çağırmaktadır. Rivâyetlere göre İsrailoğulları arasında zengin, yaşlı bir kişi vardı. Adamın tek oğlu bulunuyordu. Amcasının çocukları mirasa konmak için adamın oğlunu öldürmüşlerdi. Sonra da gelip kanını ve diyetini talep ediyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara bir sığır kesmelerini emretti. Kesilen sığırın bir parçasının ölünün vücuduna vurulması halinde, ölünün dirileceğini ve kendisini kimin öldürdüğünü söyleyeceğini bildirdi. Nitekim sonuç öyle oldu. Ölü dirildi ve kendi diliyle katilini açıkladı. Böylece cinâyet olayının üzerindeki perde kalktı ve meydana çıktı. 1301
Fakat neden böyle bir yola başvurulmuştu? Hiç şüphe yok ki Allah hiç bir sebep olmadan da ölüleri diriltmeye kadirdir. Öyleyse kesilen sığırla dirilen ölü arasında ne gibi bir bağlantı olabilir?
Bu sorunun cevabına şöyle yaklaşabiliriz. İsrailoğulları’na, etrafındaki putperest milletlerden etkilenerek edindikleri ineğe tapma ve ineğin kutsiyeti inançlarım kırmak için bir inek Kur’an etmeleri emredilmişti. Bu, onların imanlarının sınanmasaydı. Eğer gerçekten Allah’ın birliğine inanıyor ve ibadette başka bir şeyi O’na ortak koşmuyorlarsa, daha önceden taptıkları putu kendi elleriyle kırmalıydılar. Fakat bu zor bir sınavdı. Onlar inek Kur’an etmekten kaçınmaya çalıştılar; çünkü, bir tek Allah’a inançları henüz tam sağlanmamıştı. Bu görevden kurtulmak için ayrıntı üzerine ayrıntı sordular, fakat çok soru sordukça daha da köşeye sıkıştılar. O kadar ki, sonunda onlara açıkça, o dönemde özellikle tapmak için seçilen altın renkli ineği Kur’an etmeleri söylendi. 1302
1296] 57/Hadîd, 13
1297] 57/Hadîd, 12; Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yayınları, 16-19
1298] Bakara, 2/74
1299] Hakim Tirmizi, s.4; Zemahşerf, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzll ve ‘Uyûni’l-Akâvîl fi Vucûhi’t-Te’vil, I, 290-291, Beyrut-Lübnan, ts.
1300] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsili Anlatım (Emsâlü’l-Kur’an), İnsan Yayınları: 39
1301] 2/Bakara, 71-73
1302] 2/Bakara, 67-70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 265 -
Bütün bu olaylar Israiloğulları’nın gönlünde huşu, takva ve hassasiyet duygularını canlandırmalıydı. Aynı zamanda, geçen bunca ibret ve nasihat dolu hadiseler onları ikaz etmeliydi. Ama alman sonuç yine beklenen ve umulanların aksine idi. İsrail oğullarının kalpleri gördükleri âyetlere ve İlâhî mûcizelere rağmen öğüt dinlemekten uzak oldu. Kalpleri, yumuşatılmak imkânı olmayan taşlar gibiydi, hatta taşlardan da katıydı. Çünkü kimi taşlardan ırmaklar akıtan gözeler kaynar, kimisinden sular fışkırır, kimisi de Allah’ın haşyetinden dağlardan aşağı yuvarlanır. Hepsi kendi hesabına bir anlayış içerisindedir. Bu gerçek Kur’an’ın diliyle şöyle ifâde edilir: “Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihlerini fark edemezsiniz. O Hâlim’dir, Gafur’dur.” 1303
Bu âyet1304 genel anlamı itibârıyla mü’minleri de kapsamakta ve onları İsrailoğulları ile aynı duruma düşmemeleri konusunda uyarmaktadır. Bu uyarının yer aldığı bir başka âyeti de Hadîd Sûresinde görmekteyiz. “İman edenlerin gönüllerinin Allah’ı anması ve ondan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar, onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı, çoğu fâsıklardır.” 1305
5- Bin Yıl Yaşamak İsteyenler
“Sen onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun. Şirke batanlardan bile... Her biri bin yıl ömür sürsün ister. Oysa ki, uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, yapmakta olduklarınızı çok iyi görmektedir.” 1306
Âyet, Yahûdiler’in ruh halini ve içlerinde gizledikleri duygu, düşünce ve niyetlerini açığa çıkararak mü’minleri bu konuda bilgilendirmektedir. Bu âyetin taşıdığı anlamı daha iyi kavramak için özellikle öncesinden yer alan diğer iki âyete bakmak durumundayız.
Yahûdiler kendilerini seçilmiş bir millet olarak görüyor, hidâyette olanların ve âhirette kurtuluşa ereceklerin yalnızca kendilerinin olacağını iddia ediyorlardı. Yine onlar, Allah katında başka ümmetlerin hiçbir nasibi olmayacağını, âhiret yurdunun sadece kendilerine ait olduğunu ileri sürerek müslümanların; dinlerine, peygamberlerine ve Kur’an’ın hükümlerine karşı itimatlarını sarsıyorlardı.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine yahûdileri “mübâhele”ye “yani her iki tarafın birlikte aralarındaki yalancıyı mahvetmesi için “Allah’a duâ etmeye” dâvet etmesini emrediyor. Ve bu dâvet yahûdilere şu âyetle duyuruluyor: “De ki: Allah katındaki âhiret yurdu diğer insanların değil de yalnız ve yalnız sizin ise, eğer doğru sözlü iseniz, hadi isteyin ölümü!” 1307
Âyeti biraz daha açarsak: “Eğer iddia ettiğiniz imanda gerçekten samimi iseniz ve Allah’a yakın olduğunuz doğru ise, ölümü isteyin; çünkü ölüm isteği size isteğinizi ve arzuladığınızı gerçekleştirecektir. Böylece dünyanın sıkıntılarından kurtulup rahata ereceksiniz, geçim zahmetinden kurtulacaksınız. Allah’ın cennetlerinde mutlu bir yaşam süreceksiniz. Eğer dediğiniz gibiyse, âhiret yurdu
1303] 17İsrâ, 44
1304] 2/Bakara, 74
1305] 57/Hadîd, 16; N. Şahinler, 20-22
1306] 2/Bakara, 96
1307] 2/Bakara, 94
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sadece size aitse ve başkaları oraya giremeyecekse daha ne duruyorsunuz isteyin ölümü! Ama eğer istemezseniz herkes sizin yolunuzun yanlış, bizim yolumuzun ise hak olduğunu bilecek ve sonunda hakikat ortaya çıkacaktır.
Yahûdiler bu meydan okuma çağrısına uymaktan kaçındılar. Çünkü onlar yalan söylediklerini biliyor, Allah’ın, duâlarını kabul ederek yalancıları, dolayısıyla kendilerini cezalandırmasından korkuyorlardı. Ve işledikleri amellerin de âhirette kendilerine fayda vermeyeceğinden emindiler. Bunu kabul ettikleri takdirde “istedikleri ölümle” hem dünyayı kaybedecekler, hem de işlemiş oldukları fenalıklar yüzünden âhiretlerini kaybetmiş olacaklardı. Kur’an onların bu durumunu şu âyetle ortaya koyuyor: “Onlar önceden elleri ile işlediklerinden dolayı hiçbir zaman onu arzu etmezler. Allah, zâlimleri çok iyi bilmektedir.” 1308
İşte bu iki âyetin ışığında tekrar konumuza dönersek şunları söylememiz mümkündür: Yahûdiler, insanlar içinde hayata en düşkün olanlardır. Onların bu düşkünlükleri Allah’a eş koşan müşriklerden de daha kötüdür. Çünkü şirk koşanlar öldükten sonra hiçbir akibete iman etmezler, dünya hayatından başkasını bilmezler. Dolayısıyla onların dünya hayatına tutkunluğu doğaldır. Çünkü bu dünya hayatı onların cennetidir. Amellerin karşılık göreceğini kabul etmekle birlikte, Kitaba sahip olan bir kimsenin bunlardan daha çok hayata tutkun olması hali ise kınanılacak bir davranıştır.
Yahûdilerden her birisi bir yıl yaşatılmalarını arzu eder. Çünkü onlar Allah’a kavuşmayı ümit etmezler. Yaşadıkları şu hayattan başka bir hayat olduğunu da kavramazlar. İnsan ruhu başka bir hayat ile irtibat kurmayacağını hissedince, yer yüzündeki sayılı saatlerden ve alınan nefeslerden başka bir şey beklemeyince hayat ne kadar kısalır. Âhirete iman da bir nimettir. Bü nimetin kalbe doğmasına sebep olan da inançtır. Allah bu nimeti ömrü fani, hayatı sınırlı ve hayali sonsuz olan insanoğluna ihsan etmiştir. Ebedî olarak ruhuna âhiret penceresini kapatmış olan kimsenin hayatı mânâsız, eksik ve sönüktür. Âhirete iman aynı zamanda insan nefsinin canlılıkla dolup taşmasına, yeryüzünde hudut tanımayan sonsuz bir hayat duygusuyla dolmasına yardım eder. Âhirete inanan kişi dünyanın hudutlarını aşıp sonsuzluğa kadar uzanır. Bu sonsuzluğun hududunu Allah’tan başka kimse bilemez.
Âyet mü’minler içinde bir müjde taşımakta, onların âhireti de ölümü de dünyadan daha çok sevdiklerine delil olmaktadır. Allah Rasûlü (s.a.s.), başımıza gelen bir sıkıntı/zorluk dolayısıyla ölümü temenni etmemek edebini bize öğretmiş, bunun yerine şöyle dememizi tavsiye etmiştir: “Allah’ım hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Ölüm benim için hayırlı olduğu takdirde de canımı al. Hayatı benim için bütün hayırlarda bir artış sebebi kıl, ölümü de benim için bütün şerlerden kurtuluş sebebi kıl. Şâyet insanları bir fitneye uğratmayı murad edersen beni (dinimde) fitneye uğramamış olarak yanma al. “ 1309
6- Kâfirlerin Anlayışsızlıkları-Sözün Mânâsını Anlamayıp Onu Bir Nida Ve Ses Olarak Duyan Hayvanlar
“O inkâr edenlerin hali, çobanın, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayarak, haykırdığı (hayvanlar)ın durumu gibidir. (Onlar bîr sürü) sağırlar, dilsizler ve körlerdir.
1308] 2/Bakara, 95
1309] N. Şahinler, 23-26
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 267 -
Onun için düşünmezler” 1310
Yâni onlar, öğüt kabul edecekleri kelâmın mânâsını hiç anlamazlar. Onlar için Kur’ân’ın mânâlarından ve hayır sözden, o sözün tekrarından başka bir nâsibleri yoktur.1311 İnkârcıların hali, çobanın önünde, onun sesinden, gürültüden başka bir şey anlamayan hayvanların durumuna benzetilmiştir. 1312
Âyet, kâfirlerden bahsetmekte ve onları içlerinde bulundukları azgınlık, sapıklık ve cehalet dolayısıyla “çobanlarının nida ve çağrısını duyan ve kelimelerin anlamını anlamaksızın onların nidasına doğru giden “hayvanlara benzetmektedir. Kâfir, imana dâvet edildiği zaman sadece bu çağıranın sesini işitir ve işittiği sese kulak vermez, üzerinde de durmaz. Hayvanlar da aynı şekilde sadece kendilerine seslenenin sesini ve çağırışını duyar, başka hiçbir şey anlamazlar. Onlar Hakkı işitemeyen sağırdırlar. Asla hak söz söylemeyen dilsizdirler. Kesinlikle Hakka giden yolları göremeyen kördürler. Onlar düşünmezler yani hiçbir öğüdü gereğince anlayıp akıllarıyla onu kavramazlar.
Acaba Allah’ın küfre sapanları bu kadar ağır bir benzetiş ile nitelendirmesinin sebebi ne olabilir? İşte bu sorunun cevabını verdiğimiz bu âyetin hemen öncesinde yer alan Bakara Sûresinden öğreniyoruz: “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde: ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Peki, ya ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!” 1313
Görüldüğü gibi sorunun cevabını Kur’an; bu ve buna benzer elliye yakın âyetinde, kötülüğünden ve tahribinden yakındığı ecdatperestliği, daha çok atalarının geleneklerini ilâhlaştırmak, bu gelenekleri dokunulmaz ilan etmek, başka bir ifâdeyle, “gelenek tabuculuğu” olarak vermektedir. Bu tabu, insanın, hem vahyin mesajını tebliğ ederek, hem de yaratıcı dehanın ürünü olarak ortaya koyduğu bütün yenileri, insafsız ve beyinsiz bir şekilde elinin tersiyle itmekte ve insanlığın yücelme ve yükselme yollarını tıkamaktadır.
Bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil, Allah’ın emrine ve Hak deliline uygun olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi yenilerde de böyledir. Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan, eski olduğu için değil, açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olan sonradan ortaya konulan yeni de geçerlidir. Kısaca hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne bilgisizlik ve istektir. Allah’ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da atalarının halini, yalnız ata olduklarından dolayı, taklit etmek, onları Allah’a eşler tutmak ve Hakkı bırakıp, hayal ve kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk denir.
Âyet gösteriyor ki, kısaca ve genişçe bir hak (doğru) delile dayanmayan yalnız başına taklit, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup
1310] 2/Bakara, 171
1311] Hakim Tirmizî, s.4
1312] Ş. Mansûr, s. 282; Velî Ulutürk, s. 39-40
1313] 2/Bakara, 170
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taklit etmek aklen bâtıl olduğu gibi, şüpheli olan konuda da delilsiz taklit, din açısından uygun değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda, delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi, Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir. Çoğu insan, şeytana, kendi vehimlerine kapılıp doğru yoldan sapmıştır, artık onların ardından gelen nice nesiller de körü körüne onları taklit edip bâtıl yolda yürümüşlerdir. Bu insanlara gittikleri yolun yanlışlığı gösterilip hak yola dâvet edilseler, bir türlü körü körüne saplandıkları taklit bataklığından çıkamazlar. Gittikleri yolun yanlışlığı ispat edilse, onlar atalarının gittiği yolun doğru olduğuna inanır, bir türlü ondan ayrılmazlar.
“Üstat böyle dedi, onun dediği doğrudur. Koca ecdat bunları böyle uyguladı da, size ne oluyor? Onlar, o kavuklu, cübbeli, sakallı halleriyle bilmiyorlardı da, siz mi biliyorsunuz?” diye ısrar ederler. Bilmezler ki hatadan sâlim olan yalnız Allah’tır. Peygamberler hâriç, her insan hata edebilir. Peygamberlerden başka hiç kimseyi körü körüne taklit doğru olmaz. İşte, kendilerine doğru yol gösterildiği halde yine eğri yollara sapan, bâtıl düşüncelere dalan kimseler, kendilerini toparlayıp yola sokmaya uğraşan çobanın sesini duyup, söylediği sözlerin mânâsını anlamayan hayvanlara benzerler. Peygamberler, onların varisleri olan bilginler, bu sapık insanları yola getirmek için kendilerine nice deliller gösterirler, nice hikmetli konuşmalar yaparlar ama bunlar bir türlü söz anlamazlar. Tıpkı çobanın sesini işitip sözlerinin mânâsını anlamayan hayvanlar gibi peygamberlerin ve bilginlerin sözlerini anlamayıp, düştükleri sapıklık içinde bocalayıp, dururlar.
Sâlih ataların yolundan gitmek iyidir. Fakat onların ilerlediği gibi ilerlemeye devam etmek gerekir. Eskilerin gelmiş oldukları noktada kalmak, bir adım dahi ileri gidememek, hatta onların vardığı fikri seviyeden daha geride kalmak, İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Her nesil, kendi toplumunu daha ileriye götürmekle yükümlüdür. Sâlih ataları takip edip ilmen ve ahlaken ilerlemek lazımdır. Ancak imandan ve ilimden yoksun ataların yolundan gidilmez. İşte Kur’an bunu anlatıyor.
Roger Garaudy de: “Niçin bu gün İslâm, bu Allah’ın yolu, dünya üzerinde ışıldamıyor? Niçin müslüman halklar, sömürgecilikten kurtulmuş olmalarına rağmen, tarihin etkin, yaratıcı öznesi değil de nesnesi olarak kalıyorlar? Niçin tarihi girişkenlik (önderlik) örneği vermiyorlar?” sorularına cevap ararken şu tesbitleri yapıyor: “Çünkü bu kanun, bu şeriat, tarihin ilk yüzyıllarından itibaren, canlı gelişimi içinde durdurulmuş, çarpıtılmıştır. Çünkü Kur’an, ölülerin gözleriyle okunmaktadır. Kur’an’ın sonsuz vahyinden hareketle, kendi çağlarının sorunlarını çözme dehası göstermiş olan insanların gözüyle değil!... Oysa biz kendi çağımızın problemlerini onların “formüllerini tekrarlamakla yetinerek değil, ancak onların metodlarından ilham alarak halledebiliriz.”
“Kaynaklara dönüş demek, gözler geçmişe dikilip kalmış halde, geleceğe geri geri giderek girmek değildir. Aksine, yaşayan kaynağa ve İslâm’ın ilk yüzyıllarının dinamizmini bulmak demektir. Şeriat, gidilip bulanık ve kokuşmuş su alınacak durgun bir su biriktntisi (bir gölet) değildir. O zaman bu, yeni susuzlukları yalanlamak olacaktır. Şeriat, parıldayarak gürül gürül akan ve güçlü dalgalarıyla kıyıları döverken oraları verimleştiren güzelim bir nehirdir.” 1314
1314] R. Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 54-55
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 269 -
“Kurtubi, bu âyetin tefsirinde taklidin hükmünü şöyle açıklıyor: Taklit; devenin boynuna takılan yular anlamıdaki “kılade” kelimesinden alınmıştır. Yularını başkalarının eline verip, güdülen bir varlık gibi onun peşinden giden, onun yaptığı şeyleri düşünmeden yapan kimseye “mukallit” denir. Taklit, insanı hiçbir bilgiye ulaştırmaz. Ancak dini hükümleri asıllarından çıkarma yeteneğinde bulunmayan kimse, zamanının en bilginini bulup onun fetvalarına uyar. Çünkü Cenâb-ı Hak: “Bilmiyorsanız zikir ehlinden (bilenlerden) sorun.”1315 buyurmuştur. Yalnız birliğin sağlanması için en âlim insanı bulmak gerekir. Âlim de yine vaktinin darlığından dolayı sonucuna ulaşamadığı bir konuda kendisi gibi bir âlimi taklit eder ki bir ibadeti veya hükmü kaçırmasın.”
“Bazı kimseler, Kitap ve sünnete uyanların da mukallit olduğunu söylemişlerdir ama bu doğru değildir. Çünkü Allah, körü körüne babalarının yolundan gidenleri kınamıştır. Peygamberin getirdiklerine uymak taklit değildir. Çünkü Peygamberin getirdikleri, en doğru yoldur. Yüce Allah, Peygamberin diliyle: “Ben size, babalarınızın üzerinde bulduğu (din) den daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine babalarınızın yolunu) mu (tutacaksınız)?”1316 âyeti ile Peygamberin getirdiği en doğru yola uymayanları kınamaktadır. Çünkü bunlar, câhil insanların çağlar içinde oluşturdukları gelenekler değil, saf akıldan, soyut ruhtan vahyedilmiş parlak düşüncelerdir.”
“Rabbimiz! Biz, efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”1317 âyetinde babalarının sapık yoluna uyarak sapanlar kınanmakta iken, peygamber babalarının dinine uyan Yusuf (a.s.) övülmektedir: “Babalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine uydum. Bizim, herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmaya Hakkımız yoktur. Bu (tevhit), bize ve bütün insanlara Allah’ın bir lütfudur, ama insanların çoğu şükretmezler.” 1318
“Kur’an gerçek imanın, ancak birşeyi düşünüp, doğruluğuna kanaat getirmekle elde edileceğini, körü körüne taklidin, kâfirlerin işi olduğunu açıkça belirtiyor. Bundan dolayı mü’minlerin, saplantılarından kurtulup, inançlarını; araştırma, düşünme ve tam kanaat üzerine bina etmeleri gerekir.” 1319
Taklidin karşıtı tahkiktir. Tahkik, hak kökünden gelir. Hak, Kur’an’da en çok geçen kelimelerden biri ve Allah’ın isim-sıfatlarının bir tanesidir. Hak, gerçek, doğru, delile-deneye, akla, bilgiye uygun olan ve bunlar tarafından doğrulanıp desteklenen keyfiyet demektir. Kur’an kendisinin hak üzre geldiğini ve Hakkı getirdiğini söyler.
Bunun zorunlu sonucu, Hakka dayanmayan yani tahkik ürünü olmayan hiçbir şeyin Kur’an’dan onay alamayacağıdır. Kur’an tahkike dayanmayan imana bile değer vermez. Taklide dayanan iman ancak başlangıçta, bir hazırlık devresi için kabul edilebilir. Bunun en kısa zamanda tahkike geçirilmesi şarttır. Gerçek iman eri, kendisine miras kalan taklide bağlı kabulleri paranteze almak ve tahkik süzgecinden geçirdikten sonra bu parantezdeki değerlerin işe yarayanlarını tutup, işe yaramayanlarını kaldırıp atmak zorundadır.
1315] 16/Nahl, 43
1316] 43/Zuhruf, 24
1317] 33/Ahzâb, 67
1318] 12/Yûsuf, 38
1319] S. Ateş, 1/278-279
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tahkikin kısa yoldan ifâdeye konuluşu şudur: Gerçeğe uygunluğunu belirlemek üzere karşıt kavramları da dikkate alarak araştırmak, bilgi ve düşünce süzgecinden geçirerek doğruluğunu ortaya çıkarmak. Bu yapılmadan, peşinen benimsenen keyfiyet ne olursa olsun Kur’an buna bilgisizlik, karanlık ve körlük demektedir. 1320
7- Kitabdan Bildiklerini Gizleyen Âlimler- Karınlarına Ateş Dolduranlar
“Allah’ın indirdiği kitabdan bir şeyi gizleyip de onu bir kaç paraya satanlar (yok mu) işte onlar karınlarına ateşten başka (bir şey) yemiş olmazlar. Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azab vardır.” 1321
Yahûdi bilginleri Tevrat’ta bulunan Hz. Muhammed’e (s.a.s.) dair bilgileri gizlemişlerdir. Bu ümmetten Allah’ın kitabında indirdiği hükümlerden bir şeyi gizleyenler de bu âyetin şümulüne girer. Bu âyette bir istiâre-i temsîliyye vardır. Gizlediklerine karşılık yedikleri rüşvet ve dünyalıklar, bağırsakları parçalayan ve acıklı azab veren ateşe benzetilmiştir. Yediklerinin durumu, yâni müşebbehün bih, müşebbeh yerine istimal edilmiştir.1322 Kitaptan bildikleriyle amel etmeyen Yahûdi âlimlerinin kitap yüklü merkeplere benzetildikleri 96. temsile de bakınız. 1323
Kur’an bu deyimi iki tip insan için kullanır: Yetim hakkına tecavüz edenler (4/Nisâ, 10) ve vahyin beyanlarını basit çıkarlar uğruna saklayanlar ve çarpıtanlar. Verdiğimiz âyette ikinci tip gündeme getirilmiştir. Bunlar, çıkarları uğruna Allah’ın vahyine ambargo koyan din istismarcılarıdır. Kur’an, bu istismarcıların başında Yahûdi ve Hıristiyan din adamlarını görmektedir. Ancak buradaki beyan geneldir. Bu din bezirganları kurdukları sömürü tezgahının gaflet ve bilgisizliğe oturduğunu bildikleri için kitlenin gerçek dini öğrenmesini sağlayacak bilgi ve bilince giden yolları ısrarlı bir biçimde tıkarlar. Bu yoldaki engelleri atmak ve aşmak isteyenleri, kitlenin gözünde karalayıp etkisiz kılmak için, iman ve vicdandan nasibi olan hiçbir canlının tenezzül edemeyeceği çamurlamalara başvururlar. Gerçek din erlerini, kitlenin nefret ettiği veya hoş görmediği ne varsa bunların hepsiyle suçlarlar. İnsanlık değerinden uzak bu sefilliklerini de hiç sıkılmadan Allah’a ve kutsala fatura etmek namertliğini gösterirler. Tarih boyunca, gerçek dinin en büyük musibeti bu sömürü odakları olmuştur.
Anılan âyet ve devamı, bunların mâruz kalacakları hüsran ve karanlığı şu başlıklarla vermektedir:
1) Allah’ın dinini yozlaştırarak elde ettikleri nimetler karınlarına ateş olarak doldurulacaktır.
2) Allah onların yüzüne bakmayacak, onlara acımayacaktır.
3) Onlar güzellik ve aydınlığı verip, karanlık ve sapıklık; bağışı verip azap satın almış talihsizlerdir. 1324
1320] N. Şahinler, s. 27-34
1321] 2/Bakara, 174
1322] el-Âlûsî Şihâbuddin Mahmûd, Rûhu’l-Ma’ânî fi Tefsîri’1-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’ı’l-Mesânî, II, 43, Beyrut, ts,40
1323] Velî Ulutürk, s. 40-41
1324] Kur’an’daki İslâm, s. 406
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 271 -
Yukarıda Kur’an’ın “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip de onu az bir pahaya satanlar” buyruğu ile yahûdileri kasdettiğini söylemiştik. Gerçekten de onlar, yanlarında bulunan kitapta Rasûlullah’ın risalet ve nübüvvetine delil olan niteliklerini saklamışlar, gizlemişleridir. Bunu yaparken de; ellerinden başkanlıklarının gitmemesi ve araplardan elde ettikleri hediyeleri, ikramları kaybetmemek niyeti gütmüşlerdir. Hz. Peygamber’in kendi kitaplarındaki niteliklerini açıklayacak olurlarsa; insanların Hz. Peygambere tabi olup kendilerini terk etmelerinden korkmuşlardır.
Böylece basit şeylerden dolayı gerçeği gizlemişler ve nefislerini bu basit şeylere satmışlardır. Hidâyetten yüz çevirip, Hakka tabi olmaktan uzaklaşıp, Rasûlü tasdik etmeyi ve Allah katından getirdiği gerçeklere inanmayı bu basit şeylere değişmişler, dünya ve âhirette hüsrana uğrayıp kaybetmişlerdir. Onlar hakikati gizlemek karşılığında aldıkları parayı yer iken, karınlarına cehennem ateşini doldurmaktadırlar. Sanki onlar para yemiyorlar da, Cehennem ateşi yiyorlar.
“Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz. Onları temize çıkarmaz. Ve onlar için acıklı bir azap vardır.” Çünkü Allah onlara kızmıştır. Onlar bildikleri halde gerçeği gizlemişlerdir. Bu nedenle gazabı hak etmişlerdir. Onlara kıyâmet günü bakılmaz ve temize çıkarılmazlar. Onların lehinde güzel söz söylenmez, onlar için elim bir azap vardır.
“Gerçeği gizlemek” ne yazık ki bazı müslüman ilim adamlarında da görülür. Böyleleri bazen cimrilikleri ve elde ettikleri üstünlüğe başkalarının ulaşmasını istemediklerinden bildikleri gizlerler. Kimi zaman bildiğini söylememenin sebebi bu bilgi, basamak edilerek, elde edilen mevki ve servettir. Eğer eldeki bilgi başkalarına aktarılacak olursa bu bilgi karşılığında elde edilmiş olan mevki ve servetin elden kaçırılacağından korkulur. Kimi zaman da bazıları şu yüzden bildiklerini açıklamaktan kaçınırlar. Herhangi bir konuda karşısındakinden farklı düşünüyordur veya herhangi bir görüşüne karşı çıkılan gruba bağlıdır. Adam bildiklerini açıklasa karşı tarafa haklılık kazandırıcı bir koz vereceğinden çekindiği için bildiğini saklar, açıklamaktan çekinir. Üstelik karşı tarafın haksız olduğundan, yanlış düşündüğünden emin olmadığı durumlarda böyle yapar.
Din literatüründe “ketmu’l-ilm” veya “kitmânu’l-ilm” denilen bu davranış İslâm âlimlerine göre lânet konusu büyük günahlar içerisindedir. Gerçeği saklamanın dışa iki türlü yansıması vardır. Bunlardan biri: Allah’ın emirlerini, vahyin içeriğini açıklamamak, bir diğeri de: gerçeği/ilmi gizleyerek onu öğrenmek isteyenlere engel olmak veya öğretmekte cimri ve tembel davranmaktır.
Vahyi tebliğ etmemek veya olduğu gibi tebliğ etmemek İslâm dünyasının önemli problemlerinden biridir. Politik, ekonomik, ırksal, bölgesel hesaplar yüzünden çağlardan beri işlenen bu günah, sahibi ve koruyucusu Allah olan İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’le kitlenin irtibatını büyük ölçüde azaltmıştır. Ortaya İslâm başlığı altında toplanan yığınlarca uydurma ve yalan çıkmıştır. Bu uydurma ve yalanların yaşamasına bağlı yüzlerce zümre ve anlayışın saltanatı vardır. Bu saltanatın yıkılmaması için, Kur’an’ın kitleler tarafından öğrenilmemesi ve dinin vahyin dışındaki kabullerden armdırılmaması, çıkarcıların tek sığınakları halinde yaşatılmaktadır. 1325
1325] N. Şahinler, s. 35-38
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
8- Birbirlerinin Koruyucu Giysisi Olanlar
“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir, siz de onlar için giysisiniz.” 1326
İslâm’ın ilk dönemlerinde Ramazan gecelerinde karı ile koca arasındaki cinsel ilişkiyi yasaklayan açık bir emir olmamasına rağmen, müslümanlar arasında bunun helâl olmadığı konusunda belirsiz bir inanç vardı ve bazıları hanımlarının yanına vicdanen tedirginlik içinde yatıyorlardı. Bu devam ederse, suç ve günah teşkil eden zihni bir tavrın gelişme tehlikesi ortaya çıkabilirdi. Bu nedenle Allah, onları, vicdanlarına karşı kötü davranmamaları konusunda uyardı ve vicdanları rahat olarak bu fiili işleyebilmeleri için onu helâl kıldı.
Ramazan’da yeme içme zamanı ile ilgili de bir yanlış anlama vardı. Bazıları yatsı namazından, ertesi gün güneş batıncaya dek yemek ve içmenin haram olduğu görüşündeydi. Bazıları, yatsı namazından sonra uyanık kalındığı sürece yenilip içileceğini, fakat uyunursa, yenilip içilmeyeceğini savunuyorlardı. Bu kendi uydurdukları fikirler nedeniyle, çoğu zaman kendileri zahmet çekiyorlardı. Bu âyette onların yanlış anlamalarını ortadan kaldırıyor ve yeme içme yasağının günün ilk şafağından güneşin batışına; yeme, içme ve cinsel ilişki serbestisinin de güneşin batışından, günün ilk şafağına dek olacağı belirleniyor.
Fakat bizim bu âyette daha çok üzerinde durmak istediğimiz konu başlıkta da verdiğimiz gibi Yaratıcı Kudret’in “kadınların erkekler, erkeklerinde kadınlar için birer giysi/örtü olması” gerçekliğini ortaya koyan ifâdesidir.
Elmalılı, bu benzeşmenin iki noktasını şu şekilde tespit etmektedir:
a) Bir taraftan elbise gibi birbirinize sarılır, sarmalaşırsmız. Karı ve koca arasındaki ilişki, elbiselerle beden arasındaki ilişki gibidir. Nasıl bu ikisi birbirine çok yakın, uygun ve aralarında hiçbir şey yoksa, aynı şekilde karı ve koca birbirleriyle çok yakın ilişki içindedirler ve birbirleri için karşılıklı birer sükûnet ve mutluluk kaynağıdırlar.
b) Diğer taraftan elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi, eşler de birbirlerinin halini gizleyip örter, namusunu koruyarak günahlardan uzaklaştırır.
“Eşlerin birbirlerinin giysisi/örtüsü olması” gerçeğini içeren bu âyet, “cinsel hayatın sırlarının korunmasını” da içine alan anlamlı bir işaret taşımaktadır. Daha öz bir deyişle anlatmaya çalışırsak; eşler, aralarındaki cinsel davranışların açığa vurulmaması noktasında birbirlerine güven vermelidirler. Çünkü cinsel davranışların açığa vurulacağı endişesi ve korkusu eşler arasında soğukluğa ve donukluğa neden olmaktadır. Böyle bir tavır cinsel hayatı olumsuz yönde etkileyebileceği için Allah Rasulü şöyle buyurmuşlardır: “Kıyâmet günü Allah katında insanların en şerlilerinden biri de kendisi karısıyla, karısı da kendisiyle oynaşıp ilişkide bulunduktan sonra karısının sırrını (cinsel davranış özelliklerini) açığa vuran adamdır.”1327
Kur’an’ın -konumuzu aydınlatması açısından- kadın-erkek ilişkisi üzerine dikkatimizi çektiği bir başka âyette Rum Sûresi’ndedir: “Onun âyetlerinden biri de
1326] 2/Bakara, 187
1327] Müslim, K. Nikâh, 2, h. no: 1437
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 273 -
sizin için, kendilerine ısınacağınız ve aranıza sevgi ve rahmet koysun diye nefislerinizden eşler yaratmasıdır. Bunda iyi düşünen bir toplum için elbette âyetler vardır.” 1328
Yaratıcının bir hikmeti gereğince insan, bir tek cins olarak değil, insan olarak birbirine eşit, figür ve form olarak aynı temel formüle sahip, fakat farklı fiziksel yapıya, farklı zihni ve psikolojik niteliklere, farklı duygu ve arzulara sahip olan iki ayrı cins halinde yaratılmıştır. Daha sonra bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki, her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Birinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları tam anlamıyla diğerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarına karşıt gelir.
Kadın ile erkek arasındaki bu âhenk/düzen Allah tarafından, kadın ve erkeğin birbirlerinin doğal ihtiyaçlarını karşılamaları ve her ikisini birbirlerinde huzur ve sükunet bulmaları amacıyla kurulmuştur. Bu, Yaratıcı’nın bir taraftan insan neslinin devamını sağlamak, diğer taraftan da bir insan medeniyeti meydana getirmek için araç olarak seçtiği mükemmel bir düzendir.
Sevgi, kadın ve erkek arasındaki cazibenin itici gücüdür. Merhamet de, evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen, eşlerin birbirlerine karşı nazik, hoşgörülü ve düşkün olmalarını sağlayan duygusal ilişkidir. Öyle ki yaşlılık döneminde cinsel sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine gençliklerinde olduğundan daha fazla bağlı olabilirler. Yaratıcının insanın içine yerleştirdiği bu iki olumlu güç, insanda varolan doğal arzuyu destekler niteliktedir. Bu istek ile arzu sadece huzur ve tatmin arar, böylece kadınla erkeği bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç -sevgi ve merhamet- ortaya çıkar ve birbirlerinden ayrı ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirine bağlar ki, bu ikisi hayatın bir çok zorluklarına rağmen yaşamaya devam ederler. Milyonlarca insanın kendi hayatında yaşayıp tecrübe ettiği bu sevgi ve merhamet ölçülüp tartılabilen maddî bir şey değildir. Bu iki özellik, ne insan vücudunu oluşturan yapısal elementlere bağlanabilir, ne de bunların ortaya çıkışı ve doğuşu bir laboratuarda incelenebilir. Bunun tek açıklaması Hikmet Sahibi Yaratıcının belirli bir gaye için bu özelliği insanın gönlüne yerleştirmiş olmasıdır İşte kadınla erkeğin birbirlerinin koruyucu giysisi/örtüsü olmasının hikmetini bu çerçevede aramak ve bulmak gerekir. 1329
9- Mü’minlerin Çetin İmtihanları
“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet peygamber ve onunla birlikte iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı, iyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” 1330
Bu âyette Hendek savaşı sırasında müslümanların, uğradıkları meşakkat, şiddet, korku, soğuk, açlık gibi çeşitli sıkıntılardan onları teselli etmek üzere, kendilerinden önce geçen mü’minlerin şiddette mesel olmuş halleri kendilerine hatırlatılır. Allah, meseli sonra onların acâib imtihanlarıyla açar: Onların başlarına öyle sıkıntılar gelmiş ki, öyle dara düşmüşler ki, yürekleri oynatan korkularla depreme çarpılmışlar gibi öyle şiddetle sarsılmışlar ki, nihâyet sabırları tükenince, peygamberleri ve onunla birlikte mü’minler “Allah’ın yardımı ne zaman?” demek
1328] 30/Rûm, 21
1329] N. Şahinler, s. 39-43
1330] 2/Bakara, 214
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durumunda kalmışlardır.1331 Allah, tarih boyunca mü’minleri böyle sıkıntılarla denemiş, imanlarını olgunlaştırmıştı.1332 Gâye, mü’minleri tesellî etmek ve onların sabır ve metanetlerini arttırmaktır. Nitekim âyetin sonunda “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” müjdesi verilmiştir. 1333
10- Çocuk Yetiştiren Ekin Tarlaları
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Öz benlikleriniz için önceden bir şeyler gönderin. Allah’tan korkun ve bilin ki, O’na mutlaka ulaşacaksınız. İman sahiplerine müjde ver.” 1334
Türkçe çeviride “tarla” olarak verdiğimiz kelimenin Arapça’daki orijinal karşılığı “hars” dır. Hars; aslında ziraat gibi ekin ekmek demek olup ekin yeri, ekilecek tarla anlamına isim de olur ki bu âyette bu manada kullanılmıştır. Bu ifâde ile kadının kadınlık organı bir yere, erkeğin spermi tohuma, doğacak çocuk da bitecek ürüne benzetilerek sembolize edilmiştir. Ve bununla Allah’ın emrettiği ekin yeri açıklanarak şu sonuca varılmıştır: “Kadınlar sizin ekinliğinizdir, siz onlara insan ve müslüman tohumlan ekip, ürün olarak nesil/döl yetiştireceksiniz. Öyle ise tarlanıza -tarla anlamı unutulmamak ve ekin yerinden olmak şartıyla- dilediğiniz taraftan, cinsellik noktasında hangi pozisyonda isterseniz gidiniz. “
Allah kadınları sadece erkeklerin hoşça vakit geçirmesi için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddidir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için de gider. Aynı şekilde bir erkek de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşmalıdır. Allah’ın kanunu tarlanın ekilme metoduyla ilgilenmez; fakat, çiftçiden ekmek için başka yere değil, kendi tarlasına ve üretim için gitmesini ister.
Âyetin iniş nedeni olarak bir çok olay rivâyet edilmiştir. Biz bu rivâyetlerden sadece ikisini konunun daha iyi anlaşılması için vereceğiz.
a) Buhari’de yer alan bir ifâde: Yahûdiler: “Eğer kişi karısıyla arka taraftan cinsi ilişkide bulunursa çocuk şaşı olur” derlerdi. Bunun üzerine, “kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın” âyeti nazil oldu.
b) Mü’minlerin annesi Hz. Hafsa’ya bir kadın gelerek; “Benim kocam bana yüzüstü ve arkaüstü yaklaşıyor. Ben bundan hoşlanmıyorum” demişti. Durum Rasûlullah (s.a.s.)’e ulaşınca şöyle buyurdu: “Aynı noktadan olursa bunda bir sakınca yoktur”.
Yine Hz. Câbir’den gelen bir hadiste de Efendimiz (s.a.s.): “Hayâ ediniz. Şüphe yok ki Allah haktan hayâ etmez. Kadınlara arka yoldan yaklaşmanız helâl değildir.” buyurmuştur.
Hüseyin Hatemi de “Kadının Çıkış Yolu” adlı kitabında Garaudy’nin “tarla” simgesini yanlış anlayarak, kadının cansız bir nesne gibi gösterildiğini sanması üzerine şu açıklamalarda bulunur: Oysa kadınlar giysileriniz gibidir, siz de onlara giysi hükmündesiniz simgesinde nasıl gocunacak bir şey yoksa, burada da yoktur. “Tarla” simgesinin kullanılması, “livâta” gibi çirkin bir fiilin nezih bir ifâde
1331] Âlûsî, II, 103; Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 355-356
1332] S. Ateş, s. 32
1333] Ş. Mansûr, s. 1-98; Velî Ulutürk, s. 41
1334] 2/Bakara, 223
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 275 -
ile yasaklanabilmesi içindir. Allah bu simgeleri kullanır, bunlarda bir hikmet vardır.1335 Önemli olan, bu simgenin niye kullanıldığını kavrayabilmektir. Aksi takdirde, birisine “güvercinim!” diye hitap edilmiş olmasından da meselâ “kuş beyinli!” sövgüsü çıkarılabilir. 1336
Verdiğimiz âyette yer alan “Ve kaddimu lienfüsiküm” yani “nefisleriniz için öne alın” veya “kendiniz için önceden iyi ameller gönderin” şeklinde Türkçeye çevrilen bu ifâdede “neyin öne alınması gerektiği açıklanmadığından” müfessirler bu konuda farklı yorumlarda bulunmuşlardır.
Arapça kelimeler çok geniş anlamlıdır. Bu ifâde; soyunuzun devam etmesi için çocuk yapmalısınız anlamına gelebilir. Aynı zamanda şu anlamada gelebilir: Çocuklarınızı doğru yolda yetiştirebilmek için birçok zorluğa katlanmalısınız. Bu âyette iki anlam da kastedilmiştir. Bu nedenle ikinci âyette mü’minler, bu vecibeleri yerine getirmediklerinde cezalandırılacakları konusunda uyarılıyorlar. 1337
“Ve kendiniz için önceden iyi ameller gönderin” âyeti İbn Abbas’ın yorumuna göre şu anlama da gelebilir: “Göndermeniz gereken sâlih amellerdir. Bu ise Allah’ın size yasaklamış olduğu davranışların karşıtı olan amellerdir. Ya da “önceden gönderilmesinden” kasıt çocuk istemek yahut ilişki sırasında besmele getirmek veya ilişkiden önce öpüşmek ve sevişmek kastedilmiş olabilir.”
Ali Rıza Demircan da “İslâm’a Göre Cinsel Hayat” kitabında üzerinde durduğumuz âyet konusunda şunları söylemektedir: Âyette üreme organından ilişki konu edildiği için Taberi gibi bazı müfessirler Allah Rasûlü’nün ilişkiden önce besmele çekilmesi ve şeytandan Allah’a sığınılması şeklindeki emirlerinden yararlanarak öne alınması gerekenin “besmele ve şeytandan Allah’a sığınmak” olduğunu ileri sürmektedirler. Allah Rasûlü sevişmeksizin ilişkiyi yasakladıkları için biz de aynı metodu izleyerek buna “sevişmenin öne alınması” gerçeği nüktesine de işaret ediyoruz. Yine âyette geçen “El-mü’minun” kelimesinin elif lamlı olması, müjdelenen mü’minlerin âdet hali temasından ve ters yoldan ilişkiden kaçınarak yalnızca üreme organından yaklaşan ve öne alınması gerekenleri (besmele, duâ ve sevişme) öne alıp İlâhî huzurda hesaba çekilecekleri gerçeğini bilen takva sahibi mü’minlere işaret buyurmak içindir. 1338
Allah Rasûlü (s.a.s.) sözlü ve fiili sünnetiyle cinsel ilişki öncesinden sevişmeye teşvik buyurmuştur. Bir hadiste bu şöyle ifâde edilmiştir: “Hiç biriniz eşiyle hayvanlar gibi -sevişmeksizin- cinsi münasebette bulunmasın. Arada bir elçi bulunsun.” Soruldu: “Ya Rasulallah! Sözünü ettiğiniz elçi nedir?” “Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.” 1339
11- Mallarını Allah Yolunda Harcayanların Hali, Yedi Başak Bitiren Bir Tohum Gibidir.
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağında yüz dâne olmak üzere yedi başak veren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediğine kat kat verir, Allah ihsânı bol olan, Hakkıyla bilendir.” 1340
1335] 2/Bakara, 26
1336] Hüseyin Hatemi, Kadının Çıkış Yolu, s. 184
1337] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, c. 1, s. 175
1338] Ali Rıza Demircan, İslâm’a Göre Cinsel Hayat, s. 23-24
1339] İhyâ, Nikâh, 2/64; N. Şahinler, s. 44-48
1340] 2/Bakara, 261
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyette ihlâs ile Allah yolunda harcanan malın, âhirette bîre yedi yüz ve hatta Allah’ın dilediği kadar kat kat sevap getireceği, bir tanede yedi başak temsîliyle anlatılmıştır. Amellerin ihlâs derecesine göre bu verimlilik farklılık gösterir.1341 Bu temsille, manevî bir mefhûm olan ecir ve sevap, insanların gözleri önüne dikilmiş oluyor.1342 Bazen bu mükâfat, yedi yüz bine veya milyona kadar varır. Allah’ın dilemesine sınır yoktur. 1343
İlâhî ilkelere uygun şekilde ve Allah rızası için harcanan her şey, kişinin kendi ihtiyaçları veya akrabalarının ihtiyaçları için, kamu yararına veya İslâm’ı tebliğ için, ya da cihad için harcanmış olan her şey, Allah yolunda harcanmış demektir.
Âyette geçen “İnfak” deyimi, Kur’an’ın vücud vermek istediği mükemmel insanın en belirgin özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Az veya çok, birşeyleri kendisinden başkalarına aktarmayan insanda hayır görmeyen Kur’an, infakı imanın, sevginin belirgin özelliği olan bir paylaşım ruhu olarak ortaya koymaktadır. İnfak, bir paylaşım ahlakıdır. Bu paylaşım, ölümsüz Ragıb el-İsfahani’nin en güzel deyimiyle “maldan olabileceği gibi, başka değerlerden de olabilir.” Önemli olan, insanın sahip bulunduğu maddesel ve ruhsal tüm imkânlardan başkalarını yararlandırmasıdır. İnsan “gece ve gündüz, gizli ve açıktan” sürekli infak sergilemelidir. 1344
Âyetin anlatım düzeninden akla ulaşan ilk mana, matematik bir işlem ile bir tanenin yediyüz taneye kadar artmasıdır. Ancak daha üst ve derin bir boyutta düşünüldüğünde âyetin ifâdesinde canlı bir hayat tablosu ortaya çıkmaktadır. Evet, diri bir tabiat… Bol bol tane veren bir bitki… Sonra bitkiler dünyasından gâyet tuhaf bir manzara… Yedi başak taşıyan bir dal. Ve her başağın içerisinde gizlenmiş yüz tane!.
İlerleyen ve gelişen hayat çizgisini anlatan kelimelerin yanısıra âyet insanların vicdanına dönüyor. Ve insanları sadaka ve yardıma dâvet ediyor. Gerçekten sadaka veren kişi vermiyor, aksine alıyor. Verdiği malı eksilmiyor, aksine çoğalıyor. Ve böylece gelişen, artan sadaka dalgaları hızla ilerliyor. Tohum ve verdiği ürün sahnesinin coşturduğu hayır duyguları kat kat artıyor.
Allah’ın sınırsız kaynakları olduğu ve O her şeyi bildiği için, kişi Allah yolunda harcarken ne kadar samimi ve istekli olursa, Allah’tan göreceği mükâfat da o denli büyük olacaktır. Kişi, bir tohumdan yedi sekiz yüz tane üreten Allah’ın, yapılan iyilikleri de yedi yüz misli ile mükâfatlandırmaya kadir olduğuna kesinlikle inanmalıdır.
Bu gerçeği gözler önüne serdikten sonra, bu bağlamda Allah’ın kaynaklarının sınırsız olduğunu ve O’nun yapılan işleri hakettikleri ölçüde mükâfatlandırabileceğini göstermek ve O’nun her şeyi bildiğini, neyin hangi niyetle harcandığından habersiz olmadığını göstermek amacıyla, Allah’ın iki sıfatı özellikle zikredilmiştir. Bu nedenle kişinin hakettiği mükâfatı kaybetmesi söz konusu değildir.
“Yedi başak veren bir tohum’a” benzetilen “İnfak”ın Kur’an tarafından
1341] Beyzâvi, I, 137
1342] Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 393
1343] Hakim Tirmizî, s. 5; Velî Ulutürk, s. 42
1344] Bakara: 2/274
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 277 -
belirlenen ilkelerini şöyle tesbit edebiliriz:
1) İnfakta işe en yakınlardan başlamak gerekir. Yakınlıktan maksat ikidir: Önce bize kan bağıyla yakın olanlar dikkate alınacaktır.1345 Bir insanın kendi anası, babası, çocuğu, yeğeni, halası, teyzesi vs. perişanlık içinde iken, onun başkalarına cömertlik gösterisi yapması, çıkar hesaplarına yönelik bir riyâkarlıktır. Kur’an bu riyâkarlığa engel olmak istemiştir. İkincisi, yaşadığımız çevredeki insanlar öne alınacaktır. Kendi mahallesinde, köyünde, kentinde, ülkesinde muhtaç insanlar kol gezerken uzak diyarlara, yabancı ülkelere yardım romantizmine tutulmak dengesizlik ifâde eden bir aktörlüktür. Kısacası, önce kendi akrabalarımızın muhtaçlarını, ikinci olarak da kendi ülkemizin muhtaçlarını dikkate almak borcundayız.
2) İnfak edileni başa kakmamak: 2/Bakara, 262. âyete göre, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazandıracak infak, bu demektir ki, hayata ve insana hayır getirecek infak, başa kakma ve horlama aracı yapılmayan infaktır. Aynı sûrenin 263. âyetine göre: “Güzel bir söz ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir.” Bu ölçüler içinde yapılan infak, Allah katında yüzler, hatta binlerle ödüllendirilir. 1346
3) İnfak bir saçıp savurma gösterisi olmamalıdır. 25/Furkan, 67. âyet Kur’an’ın infak konusunda da israftan uzak durmayı esas aldığını göstermektedir.
4) İnfak riyâ için yapılmamalıdır. Riyâkârlıkla infakta bulunanlar, Allah’a ve ölüm sonrasına gerçekten inanmış insanlar olamazlar.1347 2/Bakara, 272’ye göre infak, “yalnız ve yalnız Allah rızası için olacaktır.”
5) İnfak, sevilen şeylerden yapılmalıdır. Çöpe atılacak şeyleri başkalarına vermek infak değildir. 3/Âl-i İmrân, 92. âyet, zafer ve mutluluğu, sevilen şeylerden infak etmeye bağlamıştır. Şu âyet-i kerime, bu ilkeyi şöyle tamamlamaktadır: “Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden infak edin. Kendiniz göz yummadan almıyacağınız kötü şeyleri başkalarına vermeyin.” 1348
6) Allah yolundan ayrı koymak için yapılan infakın insanlığa hiçbir hayrı dokunmaz. 1349
7) İnfakta, ihtiyacını, yoksulluğunu ortaya koymaktan çekinen, iffet ve onûruna çok düşkün kişileri bulup öne çıkarmak, iman ve hizmet erlerinin görevidir. Şu âyet, bu konuda çok duygulandıncı bir ifâde kullanmaktadır: “İnfak, öncelikle şu yoksullara özgülenmelidir ki, Allah yolunda kapanıp kalmışlardır. Yeryüzünde gezip dolaşamazlar. Onur ve utangaçlıklarından dolayı, kendini bilmezler onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan istemezler onlar.” 1350
12- Gösteriş îçin Hayra Mal Sarfedenlerin Hali, Üzerinde Biraz Toprak Bulunan Kaya Gibi Olanlar
“Ey îman edenler! Allah’a ve Âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını
1345] 2/Bakara, 215
1346] 2/Bakara, 261
1347] 2/Bakara, 264
1348] 2/Bakara, 267
1349] 8/Enfâl, 36
1350] 2/Bakara, 273; Kur’an’daki İslâm, s. 448-449; N. Şahinler, s. 49-53
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayanın durumu gibidir ki, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. (Böyleleri) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1351
Bu âyetteki temsilde, riyâ için malını harcayan kimse, müşebbehdir. Müşebbehün bih ise, kaypak kayadır. Üzerine kuvvetli bir yağmur inince, üstündeki az bir toprağı da alıp götürdüğü gibi, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp Allah rızası için malını sarfetmeyen kimsenin kıyâmet gününde elinde avucunda hiç bir şey kalmayacaktır. Şu halde iyilikleri, gösterişle, minnet ve ezâ ile değil, ihlâs ile yapmalıdır. 1352
Riyâ, Kur’an’da isim ve fiil halinde 5 yerde geçer. Sayı fazla değildir. Kur’an riyâya öylesine ağır ve şiddetli bir negatif mana yüklemiştir ki, riyâkar otamatik olarak din dışı ilan edilebilmektedir. Bu mânâ şiddeti, tekrara lüzum bırakmaz. Ancak, münâfıklığın bütün negativitelerinin aynı anda riyâ için de geçerli olduğunu unutmamalıyız.
Riyâ, Mâun Sûresi’nin açık beyanına göre, örtülü bir din inkârı, yani dinsizliktir. Ve en kötü dinsizliktir. Çünkü sinsi ve kahpe bir tahripçidir. İnkârın en kuduz şubesi münâfıklık, münâfıklığın en zehirli yanı riyâdır. Bu yüzden riyâ, Son Peygamber tarafından gizli şirk olarak adlandırılmıştır.
Riyâda, Allah’ın görmesi için sergilenen fiil, kul görsün diye sergilenir ve Allah’tan beklendiği söylenen sonuç kuldan beklenir. Bu demektir ki, riyâda iki başlı bir yalan saklıdır. Riyâkar, Allah için sergilediğini söylediği fiili kullar için sergileyerek bir yalan, Allah’tan beklediğini iddia ettiği karşılığı kullardan bekleyerek bir başka yalan içine girmiş durumdadır. Bu, tam bir kişilik çöküntüsü ve ruhsal iflastır.
Allah’a giden yola en amansız pusuyu kuran ve dini içinden yıkarak insanlığı kaosa ve onursuzluğa mahkum eden bir numaralı illet, riyâkarlıktır. Bütün erdirici ve yaratıcı atılımların belini kıran ve insanoğlunu hiçliğe esir ederek ömür sermayesini boşa harcatan kahredici bir beladır riyâkârlık… Bu belaya çarpılmış birey ve toplum kalıcı, huzur ve mutluluk getirici hiçbir değer üretemiyor. Çünkü riyâ, güzeli ve iyiliği öldürmekle kalmaz, güzele ve iyiye yönelik ümitleri de mahveder. 1353
İbn Hacer, riyânın en kötüsünün imanda riyâ olduğunu ve bunun da Kur’an’da münâfıklık diye anıldığını söylemektedir. İşte yukarıda verdiğimiz âyette örnek gösterilen ve iman edenleri sakındırmaya yönelik davranış biçimi münâfıklıktır. Bu âyet, açıkça münafığın Allah’a ve âhiret gününe inanmadığını vurgulamaktadır. Onun diğer insanlara göstermek için harcaması, onun mükâfat istediği ilâhın -Allah değil- insanlar olduğunu göstermektedir. Bir münâfık Allah’tan hiçbir mükâfat beklemez ve bir gün bütün amellerini değerlendirip cezâ veya mükâfatla karşılaşacağına da inanmaz.
Bu örnekte yağmur, cömertlik ve harcamaktır (infak). Yağmurun düştüğü
1351] 2/Bakara, 264
1352] Ş. Mansûr, s. 225-226; Velî Ulutürk, s. 43
1353] Öztürk, İslâm’da Büyük Günahlar, s. 97
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 279 -
sert ve çıplak kaya ise bu harcamada güdülen kötü niyettir. İnce toprak tabaka ise kötü niyetini saklayan ve harcamayı iyi gösteren sözde fazilettir. Her ne kadar yağmur yağarak bitkileri büyütüyorsa da, eğer üzerinde ince bir toprak tabakası olan bir kayaya düşerse, üstündeki toprağı akıtıp kayayı çırılçıplak bırakarak, gerçekte, o kayaya zararlı olur. Aynı şekilde cömertlik ve eliaçıklık, fazileti geliştiren bir güç olmasına rağmen iyi niyetle yapılmadığı zaman fazileti geliştirmez. Bu şartlar olmaksızın infak edilen servet, aynen, üzeri ince bir toprak tabakası ile kaplı çıplak kayaya düşen yağmur gibi boşa gitmiş olur.
Bir kimse imanın bahşettiği huzur ve saadetten habersizse, onun bu riyâ örtüsüne bürünmüş kaskatı kalbi “üzerinde toprak bulunan kaya” gibidir. Yumuşaklıktan ve bitkiden eser bulunmayan bir taş parçası. Katılığını gizlemek için üzeri hafif bir toprakla örtülmüş. Tıpkı iman nûrundan mahrum kalplerin katılığını riyânın örtüp kapattığı gibi.
“Şiddetli bir yağmur isabet ettiğinde onu katı bir taş halinde bırakır,” şiddetli yağan yağmur o kaskatı kayanın üzerindeki toprağı da silip süpürür. Ve kaskatı kaya apaçık meydana çıkar. Ne bir bitki var üstünde, ne de bir meyveden eser… İnsanlara gösteriş için malını infak eden kalpler de aynen o kaya gibidir. Ne hayırlı bir semere verir, ne de âhirette bir sevaba ulaşır.
Âyette sözü edilerek kaçınılması istenen “iyiliği başa kakmak”; yapılan yardım verilen destek ne ölçüde büyük olursa olsun, Kur’an nazarında bir hiçtir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de insanı bu hassas konuda uyarırken şöyle diyor: “Sizi iyilik yapıp da başa kakmaktan uzak durmaya çağırırım. Bunu yapmak, Allah’a şükrü siler süpürür, iyilikten beklenen karşılığı yok eder.” Önderimiz Peygamberimiz böyle insanlara Allah’ın rahmet nazarıyla bakmayacağını da bildirmiştir.
İnsanoğlu hep iyilik yapılandan teşekkür beklemek gibi bir egoizmi yaşatmıştır. İyilik yapmış olma bahtiyarlığına ulaşmamızı sağlayanlara siz neden teşekkür etmiyorsunuz? İnsan onûruna ve akla yakın olan tavır bu değil midir? Kur’an bu noktada şöyle konuşuyor: “Allah’ın kulları.. Yoksula, yetime, esire gönülden bir istekle, sevdiği yemeği yedirirler. Ve şöyle derler: Biz size, sadece Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür.” 1354
Konuyu Hz. Mevlana’nın, gözü aldatan dışla, fark edemediğimiz öz ilişkisine dikkat çekerken kullandığı bir deyişle noktalıyalım: “Bir gün cevizler kırılır ve kabuğun içinde bir öz taşıyanlardan başkası helâk olur.” 1355
13- Allah Rızâsı için Mallarını Sarf Edenlerin Hali, Yüksek Tepedeki Bahçe Gibidir
“Allah’ın rızasını kazanmak ve kalplerindeki (îma)nı sağlamlaştırmak için mallarını sarf edenlerin hali, bir tepede bulunan, bol yağmur aldığı zaman yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisentisi düşen bir bahçenin durumu gibidir. Allah yaptıklarınızı görür.” 1356
Bu temsil de de Allah Teâlâ, kendi rızası için malını harcayanların halini yaylada bulunan bir bahçeye temsil etmiştir. Onların Allah rızası için az veya çok
1354] 76/İnsan, 6-8
1355] N. Şahinler, s. 54-58
1356] 2/Bakara, 265
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcamalarını, kuvvetli yağmura veya yağmur çisentisine benzetmiştir.1357 Onların asıl verimini sağlayacak olan ise tarlanın özündeki cevher, yani malını harcayan mü’minin kalbindeki ihlâsdır. Onların kalplerine iman ve Allah rızasının yerleşip kökleşmesidir.1358 Bu meselden elde edilen fayda, Allah yolunda ihlâs ile mal sarfetmeye teşviktir. 1359
Âyet, daha önce işlediğimiz konunun tam tersi bir örnekle başlıyor. Artık karşımıza malını insanlara gösteriş olsun diye değil de, Allah’ın rızasını kazanmak ve imanının samimi bir yansıması olarak infak eden bir davranış biçimi çıkıyor. Bu davranış imandan coşup gelmekte ve kökleri ta vicdanın derinliklerine inmektedir.
Riyâ ile perdelenmiş katı bir kalbi, üzerinde az bir toprak yığını bulunan kaskatı bir kaya temsil ettiğine göre, inanmış kalbi de cennetin temsil etmesi gerekir. Evet, üzerinde bir avuç toprak bulunan kayaya karşılık mü’min kalbi de üzerinde toprak yığını bulunan yemyeşil bir bahçe gibidir, şiddetli bir yağmur bu bahçenin toprağını götürmek yerine tam aksine verimini arttırıyor ve yemişlerini iki katına çıkarıyor.
Bol yağmur olmasa da bir çisinti bile bu bahçeye yeter. Sağnak yağmur, en iyi niyetlerle ve samimiyetle yapılan infaktır. Yağmur çisintisi ise samimi olmasına rağmen, birincisinde olduğu gibi duygu derinliğine ve yoğunluğuna sahip olmayan infaktır. İşte mü’minin ameli de böyledir. Az olsun, çok olsun asla boşa gitmez. Allah onu kabul eder, çoğaltır ve güzel amel işleyen herkesin amelini niyetine göre arttırır. Çünkü Allah kullarının tüm işlediklerini görmekte ve hiçbir şey O’na gizli kalmamaktadır.
Bu gerçeği ortaya koyan ve Allah’ın ilminin inceliğini ve kapsayıcılığını, İlâhî kudretin enginliğini ve hesap konusundaki adaletini canlı olarak vurgulayan bir başka âyet te şudur: “Oğulcuğum, işlediğin bir şey hardal tanesi kadar da olsa bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir. Muhakkak ki Allah Latif’dir. Habir’dir.” 1360
14- Amellerinden Fayda Görmeyeceklerin Hali
“Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da âciz ve güçsüz iken altlarından ırmaklar akan, hurma, üzüm ve her çeşit meyveleri bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırga vurup yanmasını ister, işte Allah size düşünesiniz diye âyetlerini böyle açıklar.” 1361
Bu âyetteki temsil, bir anlayışa göre, iyi amellerini Allah rızası için işlemeyen, işlediği amele en çok ihtiyaç duyacağı kıyâmet gününde ameli boşa giden kimsenin uğrayacağı hasretli halini gözler önüne serer. 1362
Süddî’den, infâk eden; fakat infakını iptal ederek riyâ ve başa kakma (minnet) gibi davranışlarda bulunup kıyâmet günü ona şiddetle ihtiyaç duyduğu
1357] Ş. Mansûr, s. 225-226; Beyzâvî, I, 139
1358] Hakim Tirmizi, s. 6
1359] Ş. Mansûr, s. 230; Velî Ulutürk, s. 42-43
1360] 31/Lokman, 16; N. Şahinler, s. 59-60
1361] 2/Bakara, 266
1362] Zemahşerî, Keşşaf, I, 395
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 281 -
zamanda elini boşa çıkaracak kimsenin haline temsil olduğu rivâyet edilmiştir. 1363
İbn Abbas’dan rivâyet de şöyledir: Hz. Ömer (r.a.): “Bu âyetin kimin hakkında indiğini düşünürsünüz?” demiş. Ashâb: “Allah bilir,” demişler. Bunun üzerine Hz. Ömer kızmış ve: “Biliyoruz veya bilmiyoruz, deyin” demiştir. Ibn Abbas da: “Kalbimde o hususda bir şey var, mü’minlerin emîri,” deyince, Hz. Ömer (r.a.): “Söyle yeğenim, kendini küçük görme,” demiştir. Bunun üzerine îbn Abbas (r.a.): “Bu bir amel için darbedilmiş bir meseldir,” demiş. Hz. Ömer: “Hangi amel?” deyince, Ibn Abbas (r.a.): “Allah’ın tâatında amel işleyen zengin bir adam için,” şeklinde cevap vermiştir. Sonra “o adama Allah şeytanı göndermiş, o da amellerini batırıncaya kadar günah işlemiş,” diyerek sözlerini tamamlamıştır. 1364
15- Cehennem Odunları veya Ateşin Yakıtları
“Küfre sapanlara gelince, ne mallan ne de çocukları onlara Allah’a karşı hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar, işte onlar, ateşin yakıtıdırlar.” 1365
Gerek Kur’an’ın ve İslâm’ın özünün, gerekse insanların iman edip etmeme noktasında gösterdikleri farklılığın anlaşılması açısından en önde gelen kavramlardan bir “Küfr” dür. Kur’ân-ı Kerim’de “küfür” terimi ve türevleri pek çok âyette geçer ve imansız kimselerin nitelikleri, karşı karşıya bulundukları tehlikeler açıklanır. Küfrün temelinde aynı şirkte olduğu gibi bir bakıma nefse tapınma ve bencillik vardır. Küfür; Allah’ı Hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek/ gizlemektir.
Küfre sapanlar, sahip oldukları yetenek ve becerilerin bütünüyle Allah’tan olduğunu unutur, bunları kendi nefsine malederek Yaratıcı’ya şükür etmezler. Yine onlar, Allah’ın Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, Âhireti, melekleri, Peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini veya bir kaçını kabul etmezler. Bazılarıysa, “peygamber Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu yalanlar. Temel emir ve yasaklardan bazılarını yerine getirmez. Getirmediği gibi bu emir ve yasakların üzerine bir örtü çeker ve onları artık yok sayar. Kâinatın yaratılışını, meydana gelen olayları raslantı, zorunluluk gibi bir takım hayali etkenlere bağlar. Sonunda ise bu davranışları yüzünden kalpleri örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez ve dilleri Hakkı söylemez hale gelir.
İşte verdiğimiz bu âyette Kur’an, küfre sapanların sonunun cehennem olduğunu, onları malları ve çocuklarının kurtaramayacağını söylüyor. Mal ve çocuğun himaye edici, koruyucu özellikler taşıdığı bir gerçektir. Fakat, geleceğinde şüphe bulunmayan bir günde bunlar hiçbir fayda sağlamayacaktır. O günün geleceği ise kesindir, O gün kâfirler “ateşin yakıtları” olacaklardır. Böylece bu ifâde, onları bütün insanlık vasıflarından soyup “odun, ağaç ve diğer yakılacak maddeler” şeklinde nitelendirmektedir.
Kur’an’da, küfre sapanların veya başka bir ifâdeyle kâfirlerin “Cehennem odunu” veya “ateşin yakıtı” olduğu gerçeğini ortaya koyan başka âyetler de vardır. Örneğin: “…Korkun o ateşten ki yakıtı insanlar ve taşlardır. Küfre sapanlar için
1363] Âlûsî, III, 38
1364] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, I, 319, Beyrut, 1969; Velî Ulutürk, s. 44-45
1365] 3/Âl-i İmran, 10
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hazırlanmıştır o.”1366; “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 1367
Konuya katkısı olması açısından Abbasi halifesi Harun Reşid’in kardeşi Behlül’e ait olduğu rivâyet edilen ve içinde hikmet unsurları taşıyan bir kıssa şöyledir:
Meczup tavırlarıyla tanınan Behlül’e bir gün nereden geldiğini sorarlar. O da: “Cehennem’den geliyorum, ateş almaya gitmiştim.” der. Bu cevap üzerine, “Peki aldın mı?” diye alay yollu tekrar soranlara Behlül: “Hayır! Cehennem’de ateş bulamadım. Oraya herkes ateşini kendi getirir.” karşılığını verir.
Son sözü söylemek gerekirse “Nûr” için yaratılmış olanların “Nâr’a” yakıt olmamaları kendi özgür iradelerine verilmiş bir seçimdir. İnsanların Cennet’e gitme özgürlükleri olduğu gibi Cehennem’e gitme özgürlükleri de vardır. Ama unutulmamalıdır ki merhamet sahibi Allah’ın rızası Cennet’e girmek isteyenlerden yanadır. 1368
16- Hz. İsâ ve Hz. Âdem (a.s.)’in Durumları
“Allah katında İsa’nın durumu, kendisini topraktan yaratıp, sonra “ol” demesiyle olmuş olan Âdem’in durumu gibidir. (Bu) Rabbinden gelen gerçektir. Öyle ise şüphelenenlerden olma.” 1369
Bu meselde açıkça görüldüğü gibi, Hz. İsâ’nın (a.s.) sıfatı -ki o da babasız, “kün” (ol) emriyle oluşudur- Hz. Âdem’in anasız ve babasız yine “kün” (ol) emriyle topraktan yaratılışına benzetilmektedir. İsa’nın (a.s.) garîb hali, Âdem’in (a.s.) haline temsil edilmiştir. Bu temsilin faydası şudur: Hristiyanlar İsâ’daki (a.s.) garib haller yüzünden (hâşâ), onu Allah, Allah’ın oğlu, üçün üçüncüsü gibi iddialarla ulûhiyyete nisbet etmişlerdir. Allah, bu temsille, Hz. İsa’dan daha garib ve şaşılacak bir şekilde, babası da olmaksızın, Hz. Âdem’i topraktan yaratmış olduğunu bildirir.1370 Böyle iken o da Allah’ın kuludur ve bundan hiç şüphe etme. Ey Peygamberim, seninle daha da tartışacak olurlarsa, bundan sonraki âyetin gereği olarak, onları “mübâhele”ye (karşılıklı lânetleşmeye) çağır. 1371
17- Allah’ın İpine Sarılanlar
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini işte böyle açıklar.” 1372
“Allah’ın ipi” O’nun tarafından belirlenen hayat tarzıdır. O bir “ip”tir, çünkü mü’minlerin Allah’la ilişkilerini sağlam tutar ve aynı zamanda onları birbirine bağlayıp, bir toplum halinde birleştirir. Hz. Peygamber Kur’an’ı “Allah’ın gökten
1366] 2/Bakara, 24
1367] 66/Tahrîm, 6
1368] N. Şahinler, s. 61-63
1369] 3/Âl-i İmrân, 59-60
1370] Ş. Mansur, s. 111-112; Beyzavî, I, 164
1371] Velî Ulutürk, s. 45
1372] 3/Âl-i İmran, 103
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 283 -
yere uzanmış ipi” olarak tanıtmıştır. Buna göre Allah’ın ipine sarılmak bir anlamda Kur’an’a sarılmaktır.
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın” ifâdesi, müslümanların Allah’ın yoluna en büyük önemi vermeleri, dini, tüm ilgilerinin merkezi yapmaları ve onu yaymak için güçlerinin sonuna kadar çabalayıp, ona hizmette işbirliği yapmaları anlamına gelir. Bu ipi gevşettikleri ve onun ana prensiplerinden uzaklaştıkları anda bölücülükten şikâyet etmeye başlayacaklar ve daha önceki peygamberlerin kavimleri gibi bölümlere ve alt bölümlere ayrılacaklardır. Bunun bir sonucu olarak, geçmiş peygamberlerin ümmetleri bu dünyada da, âhirette de rezil olmuşlardır.
Verdiğimiz âyet dolaylı bir ifâdeyle, birliği ve kardeşliği bozmayı, yani Allah’ın kitabına sarılmamayı “ateşten bir çukurun kenarına gelmek” olarak nitelendirmektedir. İnsanlar arasında düşünce ayrılıklarının olması doğaldır. Bu, Allah’ın yasası gereğidir: “Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. Ama ihtilâf edip durmaktadırlar.” 1373
Allah insanları zekâ, düşünce ve yetenek bakımından farklı yarattığına göre onlar arasında düşünce ayrılıklarının olması da doğaldır. Fakat bu ayrılıkların, düşünce ölçüsünde kalması, büyüyüp düşmanlığa dünüşmemesi gerekir. Çünkü düşünce farkı, bir ölçüde insanları rekabete, ilerlemeye sevk ederken; bunun büyüyüp düşmanlığa dönüşmesi yıkıcı olmaktadır. İşte düşünce ayrılıklarını sınırlamak, düşmanlık sınırına vardırmamak için herkesin Allah’ın sınırlarında durması, Allah’ın kitabına sarılması, o genel prensiplerin dışına çıkmaması gerekir. İnsanlar o genel prensipler içinde kaldıkça dost olurlar. Aralarında bazı düşünce ayrılıklarının olması; birbirlerini sevmelerine, anlayışlı davranmalarına engel olmaz.
İslâm’dan önce Arap kabileleri düşman kamplara bölünmüştü ve bu kamplar incir çekirdeğini doldurmaz nedenler için savaş yapıyorlardı. İnsan hayatı kudsiyetini kaybetmişti ve insanlar vicdansızca öldürülüyordu. Eğer İslâm lütfedip onları kurtarmasaydı, düşmanlık ateşi tüm Arabistan’ı yakabilirdi. Bu lütuf, bu âyetlerin nazil olduğu dönemde Medine’de elle tutulur bir şekilde gözlenebiliyordu. Yıllardan beri birbirine düşman olan Evs ve Hazreç kabileleri İslâm’ı kabul ettikten sonra birbirleriyle kardeş olmuşlardı. Sadece bununla da kalmamış, tarihte hiç eşine rastlanmayacak bir şekilde Mekke’de gelen muhacirlerin rahat etmesi için emsalsiz fedâkârlıklar yapmışlardı.
Hz. Muhammed (s.a.s.), Kur’an ile, düşmanlarına karşı cesur, şiddetli; birbirlerine karşı şefkatli, birbirlerini seven ideal bir toplum kurmuştu. Kur’an her zaman böyle bir toplumun kurulmasını sağlamaya kadirdir. Yeter ki insanlar onun genel prensiplerine gönülden sarılsın, o prensiplerin dışına çıkmasınlar. 1374
18- Kâfirlerin Amelleri Fayda Sağlamayacaktır- Kavurucu Soğuk Bir Rüzgâr
“O inkâr edenlerin ne malları, ne de evladları kendilerine, Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu dünya hayatında sarfettikleri şeylerin durumu, tıpkı kendilerine zulmeden kimselerin ekinlerini vurup (onları) mahveden dondurucu rüzgârın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi, onlar
1373] 11/Hûd, 118
1374] N. Şahinler, s. 64-66
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerine yazık ettiler.” 1375
Bu temsilde, müşebbeh, kâfirlerin bu dünya hayatında sâlih amel diye yaptıkları harcamalardır. Bunların onlara faydası, bu dünyada kalır. Ailesine, akrabasına, vatanına fayda sağlar. İddia ettikleri akraba ziyareti ve çocuk terbiyesi gibi amelleri sadece bu dünyada kalır. Bunlar küfür üzerine bina edildiği için, inkâr, âhirette onları yakar ve boşa çıkarır. Bu meseldeki “müşebbehin bih” ise, şiddetli ve kavurucu soğuğun çarpıp mahvettiği ekinlerin acıklı halidir. Vech-i şebeh, bu felaket gelmezden önce alınacak olan koruyucu tedbirdir ve o tedbir de îmandır. Bu tedbir dünyada iken alınmadığı için, kâfirlerin âhirette, iyi amelleri de, emelleri de işte böylece boşa gidecektir. Bu hale düşmekten sakınmalıdır.1376
Âyet, daha önceki konumuza başlangıç yaptığımız 3/Âl-i İmran, 10. âyetinde olduğu gibi değişmez bir gerçeği tekrarlıyarak başlıyor. Allah’a iman duygusundan kaynaklanmayan bir çabanın/hayrın sahibine faydası dokunmayacağını gözümüzün önünde bir tablo gibi canlandırıyor. Hayır yaptıklarını zannederek harcadıkları malların, yardımı olur diye düşündükleri çocukların, küfre sapanları azaptan kurtaramayacağı, onların bir “ateş dostu” olarak cehennem’de ebedî kalacaklarını bildiriyor. Ve bu gerçeği canlı bir örnekle karşımıza çıkarıyor.
Bu örnekte “Ekin”(hars), insan hayatını sembolize eder. Çünkü insan, hayatta iyi ve kötü işleri eker ve âhirette bunları biçer. “Rüzgâr” da, kâfirleri yani mallarını bağışlayıp, insanlar yararına harcamaya sevkeden yüzeysel ve iki yüzlü bir yardım isteğini temsil etmektedir. “Kavurucu soğuk” ise insanın tüm iş ve faziletlerini anlamsız kılacak bir şekilde İlâhî Kanuna uymamayı ve ona inançtaki eksikliği ifâde eder. Allah bu misalle şu dersi öğretir:
Hava, tahılların yetişmesi için yararlı olabildiği gibi, eğer içinde kavurucu soğuk varsa, zararlı olup onları yok da edebilir. Aynı şekilde sadaka verip yardım etmek de âhirette toplanacak olan hesabın çoğalmasına yardım ettiği gibi, eğer küfürle zehirlenmişse aynı ürünü mahvedebilir de. Allah hem insanın, hem onun sahip olduğu servetin ve hem de onun etkinlikte bulunduğu alanın Hâkimi’dir. Eğer Allah’ın kulu, Rabbinin Hâkimliğini kabul etmez veya kanunsuz olarak tapınma nesneleri bulup, Onun nimetlerini tüketmede, O’nun kanunlarını çiğnerse, suçlu olacaktır. Aksine bu harcamaları için cezalandırılacaktır. Böyle bir insanın verdiği sadaka, efendisinin hazinesinden bir miktar para çalıp, onu efendisinin istemediği şekilde harcayan kölenin verdiği sadakaya benzer.
Ekime hazırlanmış bir tarla karşısında bulunuyoruz. Biraz sonra tarla ekilmiş ve ansızın bir kasırga esmeye başlamıştır. Soğuk, yakıcı ve donlu bir kasırga. Bütün yakıcılığı ile o tarlayı yakıp kavuruyor. Buradaki kelime bile öfkeyle atılmış gibi, işleyici bir ses tonuyla aynı manayı tasvir ediyor. Ve bir de bakıyorsunuz ki, ekinin bütünü soğuktan yanmış ve harab olmuş. Bir anda her şey bitiyor. Ve ekilenin hepsi kapının önünde. Bu, dıştan her ne kadar hayır ve güzellik içinde olsa da, küfredenlerin şu dünya hayatındaki infakları ve ellerindeki evlât ve malları için birer örnektir. Hepsi yokluğa mahkûmdur.
Bu kaçınılmaz sonda Allah onlara zulmetmiyor. Onlar Allah’ın nizamını/düzenini geriye itmelerinden ve sapıklığı seçtiklerinden dolayı kendi nefislerine
1375] 3/Âl-i İmrân, 116-117
1376] Ş. Mansûr, s. 329-331; Hakim Tirmizi, s.7; Velî Ulutürk, s. 46
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 285 -
zulmediyorlar. Kur’an açık bir şekilde göstermektedir ki, dünyadaki bütün zulümler insan elinin ürünüdür. Allah en küçük anlamda bile zulmetmez. Yaratıcı düzen bozulmadan korunduğu sürece zulüm asla söz konusu olmaz. 1377
19- Parmak Uçlarını Isıranlar
“Ey iman sahipleri! Kendi dışınızdan hiç kimseyi sırdaş edinmeyin. Sizi sarpa sardırıp perişan etmekten çekinmezler. Size sıkıntı verecek şeyi pek severler. Ağızlarından kin ve öfke taşmaktadır. Göğüslerinin saklamakta olduğu ise daha büyüktür. Eğer aklınızı işletirseniz Allah size âyetlerini açık seçik göstermiştir. Siz öyle kişilersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Ve Kitab’ın tümüne inanırsınız. Onlar ise sizinle karşılaştıklarında inandık derler; başbaşa kaldıklarında size öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. De ki onlara: ‘Kininizle geberin.’ Allah, göğüslerin içindekileri çok iyi bilmektedir.” 1378
Başlık olarak verdiğimiz “parmak uçlarını ısıranlar” ifâdesi 3/Âl-i İmrân, 119. âyetinin içinde yer almaktadır. Fakat âyetin kendinden önceki âyetle olan ilişkisi nedeniyle 3/Âl-i İmran, 118. âyetini de açıklamak uygun olur. “Ey iman edenler sizden başkalarını kendinize sırdaş edinmeyin” âyetinde geçen “bitâne” kelimesi elbisenin iç yüzündeki astar demektir. Bundan dolayı bir kimsenin sırlarını bilen pek sıkı dostuna, kişinin özel adamlarına, seçkin yakınlarına da “bitâne/sırdaş” denir. Yaratıcı Kudret’in “sizden başkaları” buyruğunun kapsamına İslâm dışındaki bütün din mensupları, inkârcı ateistler ile münâfıklar da girmektedir. Bu şu anlama gelmektedir:
“Ey iman edenler! Sizin dininize mensup olmayan, yani samimi müslümanların dışında kalan kimseleri özel adamlarınız, seçkin yakınlarınız edinerek, onları sırlarınıza, plan ve programlarınıza bilgi noktasında ortak kılmayın. Çünkü onlar, sizin dininizi parçalamaktan, aranıza ayrılık ve karışıklık tohumları ekmekten, işlerinizi bozmaktan hiç geri kalmazlar. Onlar her zaman için size aykırı düşecek çalışmalar içerisindedirler. Mümkün olan her şeyde, ellerinden gelen bütün aldatma ve hilelerle sizlere zarar vermeye çalışırlar.
Çokça zarar görmeniz, sıkıntılarla karşılaşmanız onların arzu ettikleri şeylerdir. Onlar size zor gelecek, sizleri sıkıntıya düşürecek şeyleri arzulayıp dururlar. Bu gibi kimseler size dininiz ve dünyanızda mümkün olacak derecede zarar vermekten başka bir şey düşünmezler. Nasıl olur da, içlerinde gizledikleri asıl niyetleri bu olan kişileri sizler, beraber oturup kalktığınız danışman/sırdaş veya sizin iyiliğinize olan şeyleri gösterecek kimseler sanarak yanınıza alırsınız?”
Tarih şuna şâhittir ki: Müslümanlar; ne zaman gizli ve açık inançlarıyla savaşan bu düşmanlarının ipine bağlanmışlar, onlardan fikir edinmişler, sırdaş, arkadaş, yardımcı, haberci, danışman olarak onları dinlemişlerse, Allah onlara hep hezimet vermiş, düşmanlarını karşılarında diretmiş, boyunlarını onların önünde eğdirmiş ve suçlarının cezalarını kendilerine tattırmıştır. Allah’ın sözü ebedîdir ve Allah’ın kanunu geçerlidir. Kim yeryüzünde görülen Allah’ın kanununu görmezse, gözleri ancak alçaklık ve kölelik görür.
Kâfirlerin, münâfıkların ve ateistlerin öfkeleri .ağızlarından taşmaktadır. Onlar bu konuda kendilerini tutmaya çalışmakla birlikte, bazen müslümanlara
1377] N. Şahinler, s. 67-69
1378] 3/Âl-i İmran, 118-119
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan kinlerinin rahatlıkla anlaşılabilecek şekilde ağızlarından kaçırıverirler. Onların bir takım sözleri müslümanlara karşı gizledikleri kinlerinin bir yansımasıdır. Sinelerinde gizli kinleri ise açıkladıklarından çok daha fazladır. Düşmanlıkları yüzlerinden okunur ve ağızlarından kaçırdıkları sözlerden anlaşılabilir. Kısacası kalplerinde müslümanlara ve İslâm’a karşı gizledikleri kini aklı başında herkes anlayabilir. İşte bu gerekçeler yüzündendir ki düşünüp akletmemiz ve bu doğrultuda yürümemiz için Allah bize âyetlerini açıklamıştır.
3/Âl-i İmran, 119. âyetinde ise “sevgi”(hubb) iman sahiplerinin şaşmaz bir niteliği olarak gösterilmektedir. İman sahipleri kendileri dışındakileri severler, fakat imandan yoksun olanlar yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi aynı şeyi yapmazlar. Yine iman edenler Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitaplara ve bütün vahiylere inandıkları halde münâfıklar onlarla karşılaştıklarında “iman ettik” derler, fakat yanlız başlarına kaldıklarında öfkeden parmaklarını ısırırlar. Bu davranışları onların müslümanlara karşı olan kinlerinin aşırılığının ne derece fazla olduğunu anlatmaktadır.
Âyet, daha sonra müslümanları Kitap ehline haketmedikleri halde duydukları bu sevgi yüzünden uyarmakta ve onlara karşı takmılması gereken doğru tavrı şöyle öğretmektedir. “De ki: Öfkenizden ölün.” Mü’minleri istediğiniz kadar kıskanın, istediğiniz kadar kin besleyin, ancak şunu bilin ki; Allah mü’min kulları üzerindeki nimetini tamamlayacak, dinini kemale erdirecek, sözünü en üstün kılacak, kullarını galip getirecektir. Ölünceye dek kininiz artıp dursun. O sizin kalplerinizde nelerin gizlendiğini, içinizde sakladığınız kini ve kıskançlığı, mü’minlere karşı duyduğunuz hasedi bilir. Allah sizi, dünya hayatında beklentilerinizin tersi olan şeyleri göstermek sûretiyle, âhirette de ebedîyyen kalacağınız, asla kurtulamayacağınız ve içinden çıkmayacağınız şiddetli bir ateş azabı ile cezalandıracaktır. 1379
20- Ateş Yiyenler
“Şunda kuşkunuz olmasın ki, zulme başvurarak yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına doldurmak üzere bir ateş yemekten başka bir şey yapmazlar. Ve onlar yakın bir zamanda, korkunç acılar veren bir azaba dalacaklardır.” 1380
Kur’an yetimler ve yetim hakları konusunda çok titiz davranmıştır. “Dini yalan sayan kimdir?” sorusuna Kur’an’ın verdiği cevabın ilk cümlesi şudur: “O kişidir ki, yetimi itip kakar, azarlar.”1381 Yetime ikramda bulunmamak en büyük nankörlüklerden sayılır.1382 Yetimi korumak, yedirip doyurmak bir mükemmellik belirtisidir. 1383
Yetime kucak açıp onu korumak, Allah’la aramızdaki engellerden birini aşmak olarak gösterilir.1384 Yetim malına tecavüz bir yana, el sürmek bile yıkıcıdır.1385 Ganimet türü gelirlerin bir kısmı yetimlere ayrılacaktır. Onların malına
1379] N. Şahinler, s. 70-73
1380] 4/Nisâ, 10
1381] 107/Mâun, 1-2
1382] 89/Fecr, 17
1383] 76/İnsan, 8
1384] 90/Beled, 15
1385] 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 287 -
dokunmak helâl rızıkları da haram hale getirir ve insanı, temizi pisleme gibi beyinsiz bir duruma düşürür.1386 Yetimlerin horlanması, bir toplumun zulüm ve merhametsizliğe yenik düşmesinin belirtisi sayılır. Yetimler Allah’ın topluma emânetidir ve bu emânete hâinlik etmek Allah’ın öfke ve lânetine yol açar.
Kur’an, yetim malına tasallutu, ateş yemek olarak değerlendirir. Hz. Peygamber, yetimlerin haklarına tecavüzü, öldürücü yedi büyük günahtan biri olarak göstermiştir.1387 Şunu da, belirtelim ki, yetim Hakkı yemenin cezası, İslâm inanışına göre, bu dünyada mutlaka başlar ve âhirette devam eder.
Kur’an, yetime muamelenin ihsan cinsinden olmasını istiyor. Bu demektir ki, toplumun yetimi hukuksal yönden koruması yeterli olmaz. Ona muamele şefkat, ilgi, sevgi, koruma ve kucaklama şeklinden olmalıdır. İhsan kavramının esasını bunlar oluşturur. Bir hadis rivâyetinde şöyle deniyor: “Mahşer günü ağzından alevler fışkıran bir topluluk ortaya getirilecektir. Bunlar yetim hakkı yiyenlerdir.”
Hz. Peygamber miraç gecesi birtakım insanların ağızlarından sokulan ateş mızraklarının vücudlarının alt kısmından çıktığına tanık olduğunu, bu insanların kimliklerini Cebrail’e sorduğunda, bunlar yetim Hakkı yiyenlerdir, cevabını aldığını söylüyor.1388 Yine bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ben ve yetime arka çıkan, cennette şu iki parmağım gibi yan yana olacağız.” 1389
İslâm düşüncesinin, insan hayatında kutsal varlıklar olarak gördüğü ve kayıtsız, şartsız saygı ve sevgi beslediği bazı tipler vardır. Bu tipler, İslâm Peygamberinin ifâdesiyle “kendileri hürmetine rızıklandığımız ve Yaratan’dan merhamet gördüğümüz varlıklardır.” Bunlar: Yetim, ihtiyar, mazlum, genel ve kısa bir söyleyişle, çaresizlerdir. Verdiğimiz hadiste ele alman, yetimlerdir.
Kur’an ve hadis’in, insanlık ve merhamet adına bir nevi gösterge olarak tanıdığı ve tanıttığı ilk tip, yetimdir. Öyle ki, yetimin korunduğu ve saygı gördüğü bir toplumu, İslâm esprisi, bütün insancıl değerlere saygı gösteren ve Allah’ın istediği yönde yürüyen bir toplum olarak kabul eder. İslâm Peygamberinin, üzerinde titreyerek durduğu ana konuların başında yetim ve yetim hakları gelmektedir.
Merhamet ve şefkatin en mükemmel habercisi ve temsilcisi olan Yüce Peygamber’in, yetimin ikram ve itibar gördüğü evi, rahmet ve bereketin belirdiği bir mekan olarak gösterdiğini biliyoruz. Yetimin horlandığı toplumlarsa merhamet, insanlık ve mertlik adına hiçbir değere sahip olmayan toplumlar olarak görülmektedir. Yetime iyilik ve şefkat kollarını açmayan yürekler güzelliklere ebedîyyen kapalı yüreklerdir. Onlarda iyi ve güzel adına en küçük bir filizi yeşertmek imkân dışıdır.
Neden böylesine önemsenmiş ve neden bu kadar şaşmaz bir ölçü kabul edilmiştir yetim? Bu soruya detaylı bir cevap vermek için, İslâm düşüncesinin anne ve baba anlayışını ve anne ve babanın insan hayatındaki evrensel yerini açıklığa kavuşturmak gerekir. Anne-baba sevgisi, özellikle anne sevgisi, kâinatta yerine bir başka şeyi koyamayacağımız tek değer, biricik kudrettir. Fransız şairi Rimbaud’nun, tam Muhammedi bir espriyle ifâde ettiği gibi: “Hayat, yaşama
1386] 4/Nisâ, 2
1387] Buhârî, Vesâyâ
1388] Hadisler için bk. Heytemi, 1/196-197
1389] Buhârî, Talâk 26
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gücü ve zafer yeşerten gülüş ve bakış, yalnız anne-babadan gelmektedir.”
Bu gülüş ve bakıştan yoksun kalan benlikler, bunlar dışındaki bütün değerleri kendilerine versek de yine boynu bükük, yine mağdur ve mahcupturlar. İslâm Peygamberi bu mahcupluk ve boynu büküklüğe, saygıların en büyüğünü göstermemizi istemektedir. Muhammed Mustafa (s.a.s.), yetim ve öksüzdü. Bu, bir anlamda, insanlığın o eşsiz şahsiyete göstereceği hürmetin, yetime gösterilecek hürmete yaklaştırıldığmı vurgulamaktadır. Gerçekten de, İslâm toplumlarının vicdanı, yetime saygı ve sevgi de daima ve şaşmadan, kendi peygamberine saygı ve sevgiden bir parça görmüştür. Bilmiştir ki, yetimin sevindirilmesi, Allah Rasûlü’nün merhamet, şefaat ve sevgisini her şeyden çok tahrik edecektir.
Son Peygamber’in yetim oluşu, İslâm düşüncesinde şöyle bir eğilimin yaşamasına da sebep teşkil etmiştir: Yetimler, Yaratıcının özel koruma ve iltimasına muhatap olan insanlardır. Bu yüzden insanlık tarihinin en büyük isimleri arasında yetim olanlar gözden kaçmayacak bir yer işgal etmelidirler ve etmişlerdir. Böyle olmasaydı, insanlık tarihinin en büyük inkılabını gerçekleştiren Son Rasûl yetim olmazdi. Bu incelik Kur’an’ın, yetimler konusunda Hz. Peygainber’in dikkatini çeken beyanlarında açıkça görülebilir.
“O Rabbin seni, yetim olarak bulup da barındırmadı mı? Seni, ne yapacağını kestiremez bir gariplik içinde bulup da yönlendirmedi mi? Seni yoksul ve çaresiz bulup da nimetlere garketmedi mi? O halde, sen de yetimi horlayıp azarlama. Yoksul ve çaresizi de kovma.” 1390
21- Hurma Lifi Kadar Zulme Uğratılmayanlar
“Bakmaz mısın, şu benliklerini ak-berrak gösterip duranlara! Hayır, sandıkları gibi değil. Ancak Allah, dilediğini temizleyip aklar. Ve bir hurma lift kadar zulme uğratılmazlar.” 1391
Âyet özel olarak Yahûdileri, genel olarak da “övünme ve kendini temize çıkarma, kurtulmuşluk iddiasmda bulunma” noktasmda tüm insanları ilgilendirmektedir. Yahûdiler daha önce de belirttiğimiz gibi kendilerini Allah’ın oğulları ve dostları olarak görüyor, Cennete ise ancak Yahûdi ve Hıristiyan olanların gireceğini söylüyorlardı. Yine onlar duâ ve ibadetlerinde çocuklarını öne geçirerek “çocuklarımızın günahları olmadığı gibi bizim de günahımız yok”, hatta ölen çocukları için “onlar bizim iyi amellerimizdir, bize şefaat edecek ve bizi temize çıkaracaklar” diyorlardı. İşte âyet, Yahûdilerin kendilerini temize çıkarma adı altmda Allah’a karşı uydurdukları yalanı ortaya koyuyor ve gerçeğin hiç de onların düşündükleri gibi olmadığını bildiriyor.
Âyette geçen “fetil” kelimesi bizim türkçe çeviride verdiğimiz gibi hurma çekirdeğinin ortasında bulunan incecik kıl demektir. Bu örnekle Yaratıcı Kudret adaletinin inceliğini ve en mükemmel bilginin kendi katında olduğunu anlatmak istemiş, böylece her şeyin O’na döndürüleceği günde ceza olarak hiçbir kimseye bu anlamda en küçük bir haksızlık/zulüm yapılmayacağını bildirmiştir. Müfessirler âyetin sonunda yer alan “zulmedilmezler” zamirinin, ya kendilerini temize çıkaranları, ya da Allah’ın temize çıkardığı kimseleri içerdiği konusunda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Birinci görüşe göre anlam; kendilerini temize çıkaran kimseler
1390] 93/Duhâ, 6-10; Öztürk, KDSP, s. 107 108; N. Şahinler, s. 74-78
1391] 4/Nisâ, 49
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 289 -
bu temize çıkarma sebebiyle adaletli bir şekilde cezalandırılacaktır. İkinci görüşe göre ise anlam; Allah’ın temize çıkardığı kimseye nefsinin temizliği sebebiyle, Allah sevabını verecek ve onun mükâfatını eksiltmeyecektir.
Âyetin tüm insanları ilgilendiren genel uyarısına gelince; insan, insanlığının ve imanının zorunlu sonucu olarak iyi ve güzel davranacaktır. Ancak bu davranışlarına dayanarak kendisinin kurtulduğunu ve bütün noksanlardan sıyrıldığını söyleyemez, işte bu âyetle Kur’an, böyle bir hükmü sadece Allah’ın verebileceğini açıkça göstermektedir. Peygamberlere bile, vahyin bildirmesi dışında, böyle bir hükme varma yetkisi verilmemiştir.
Ebedî hayatı veya sonsuz kurtuluşu garantilemiş olmak iddiasına Kur’an’da ve İslâm literatüründe Allah’ın tuzağından emin olmak (el-emn min mekrillah) denir. Kendisi için hiç bir korku ve endişenin kalmadığı, her şeyi kesinlikle sağlama aldığı yolunda bir kuruntu ve sanı içinde olan, bir tür mutlak kudret edasına bürünmüştür. Böyle olunca da bu, gizli bir Allah’lık iddiasıdır ve bunun içindir ki, bu kuruntunun ortaya çıkardığı günah şirk benzeri bir illettir.
Hiç kimse, Allah’ın lütuf ve merhametine güvenme dışında bir emin olma çemberine sahip değildir. İlginçtir ki, emn ile imanın aynı kökten gelmesine rağmen, iman Allah’a teslimiyet, emn ise Allah’ı devre dışı tutmaktır.
Kurtuluşu engelleyecek hiçbir şeyin kalmadığını iddia etmek veya Allah’ın tuzağından emin olmak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna kötülüğü veya oyun oynadığı anlamında yorumlanamaz. Buradaki tuzak veya aldatma (mekr) kulun kendi oyununa getirilmesidir. Prensip şudur: “Çirkin tuzak ve hile, sadece onu sergileyene Mûsâllat olur.” 1392
Bu ilkeyi koyan âyet, anılan sonucu, insanın yeryüzünde kibir ve Firavunlukla kendisini tek kuvvet sanmasının zorunlu bir uzantısı olarak veriyor. Bu ise, bir fıtrat kanunudur ki, Kur’an bunu Fâtır (yaratılış kanunlarını koyan kuvvet) Sûresi’nde vermekle bu gerçeğe ayrıca dikkat çekmiştir. Ve unutmamak gerekir ki Allah’ın isim-sıfatlarından biri de Fâtır’dır.
Allah’ın mekrine uğramanın belirtilerinden biri de, Allah’a ters bir yol tutulmuş olmasına rağmen dünya nimet ve refahında iyi ve seçkin bir durumda olmaktır. Ve insanı aldatan da budur. Bu duruma, bir âyet ve hadisten alman bir deyimle istidrac (cezayı büyütmek için âsiye mühlet ve imkân vermek) denmektedir.
İstidrâca yer veren hadis şöyledir: “Allah’ın bir kula, o kulun isyan ve kötülüğüne rağmen istediği her şeyi verdiğini görürseniz, bunun Allah’ın istidracından başka bir şey olmadığını bilin.”1393 Kur’an istidrâcı “insanın bilmediği bir yönden, beklemediği bir zamanda yakalanması” anlamında kullandığı âyetlerinde şöyle diyor: “Biz âyetlerimizi yalanlayanları bilemeyecekleri bir yönden ve beklemedikleri bir zamanda yakalayıp helâk ederiz.” 1394
Bu âyetin devamındaki beyan ise, istidrac ile Allah’ın mekri arasındaki ilişkiye de dikkat çekerek şöyle diyor; “Ben o azmışlara mühlet veriyorum; ama benim
1392] 35/Fâtır, 43
1393] bk. Heytemi; Zevacir, 1/69
1394] 7/A’râf, 182
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tuzağım çok zorlu, çok yıkıcıdır. “
Istidracın geçtiği hadisi ifâdeye koyan Hz. Peygamber’in bunun ardından, bir İlâhî vesika olarak şu âyeti okuduğunu da görüyoruz: “Kalbi kararıp şeytana uyanlar, yapılan ihtarları unutunca, üzerlerine her şeyin kapısını açtık. Nihâyet, kendilerine verilenlere tam ferahlık ve şımarma noktasına geldiklerinde onları ansızın yakalayıverdik de, bütün beklentilerinden mahrum kaldılar.” 1395
Demek oluyor ki, ne dünya nimet ve refahına aldanmak, ne de ibadetlere güvenerek “ben kurtuldum, ben cennetliğim” diye böbürlenmek yönüne gitmemeliyiz. Allah Rasûlü bu noktada insanlığa şu ihtarda bulunuyor: “Sizden herhangi biriniz cennetteki davranışlarını sergiler de, cennetle arasında bir kol boyu mesafe kaldığı bir sırada İlâhî karar devreye girer ve cehennemlik hareketlere koyulur ve ateşe giriverir.” Aynı konuda insanın kulağını büken bir hadis-i şerif de şöyledir: “Kul bazen, cennetlik olduğu halde, dış görünüşte cehennemlikler gibi davranıyor olabilir. Ve kul bazen cehennemlik olduğu halde dış görünüşte cennetliklerin amellerini sergileyebilir.” 1396
İşin esası şudur ki, davranışların neye yaradığı son nefeste belli olur. Ve dış görünüşe asla güvenilmez.”1397 Sonsuz kurtuluş meselesinde ilim de ölçü değildir. Allah ilimde en ileri noktalara varmış kişileri (er-râsihûn fi’l-ilm) şu şekilde duâya çağırırken, en yüce mertebelerden biri, belki de birincisi olarak tanıttığı ilme bile güvenmemeyi önermiştir. Yine Kur’an’da şöyle deniliyor: “İlminde derinleşmiş olanlar şöyle yakarırlar: “Ey Rabbimiz! Bize hidâyet verdikten sonra gönüllerimizi yanıltıp saptırma. Ve senin katından bir rahmet bağışla. Sen gerçekten bağışı çok olansın.” 1398
“Ey darda kalanların imdadına yetişen Allah’ım! Bize doğruyu ve güzeli göster. İlim ve servetle şımarmak bir aldanıştan başka bir şey değildir.” Allah’a yönelmiş gönül, ebedî kurtuluşu kendi elinin ürünü değil, Allah’ın lütfu bilir. Ve o, Cenâb-ı Rasul’ün şu niyazındaki espriyi kavramaya çalışır: “Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım! Bizim kalplerimizi senin dinin üzere sâbit kıl.” 1399
Allah Elçi’sinin bu duâyı sık sık tekrarladığını duyan Hz. Aişe şu soruyu sormaktan, kendini alamamıştır. “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu duâyı çok tekrarlıyorsun. Sen de mi kalbinin bulunduğu halden başka bir hale geçmesinden endişelisin?” Peygamberler Sultanı bu soruya şu ürpertici cevabı vermiştir: “Ben bile emin olma hakkına sahip değilim, ey Aişe. Kulların kalpleri, rahman olan Allah’ın iki parmağı arasındadır. Allah istediği anda kulunun kalbini başka bir hale sokuverir.” 1400
Şunu bir kez daha altını çizerek belirtmeliyiz ki: Kur’an, Allah’ı devre dışı tutup kurtuluşun artık zedelenmeyeceğini, hiçbir tehlikenin kalmadığını söyleyenleri korkunç bir âkıbetle tehdit etmektedir. 1401
Emn illetinin tehlikesine dikkat çeken yaratılış prensibi, 7/A’râf sûresinin 99. âyetinde şöyle verilmiştir: “Allah’ın tuzağından kendilerini emin mi sanıyorlar? İşin esası şu ki, Allah’ın tuzağından, sadece hüsrana uğramış bir topluluk emin olabilir.”
1395] 6/En’âm, 43-44
1396] Heytemî, 2/76
1397] Bk. Heytemî, 1/69
1398] 3/Âl-i İmran, 7- 8
1399] Heytemî, 1/69
1400] Heytemî, 1/69
1401] bk. 7/A’râf, 97-99; 16/Nahl, 45; 17/İsrâ, 68-69; 67/Mülk, 16-17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 291 -
Emin olmanın en zehirli türü, ibadetlere güvenerek kurtuluşu garanti ettiğini söylemektir. Böyle bir yola sapmanın ne büyük bir aldanış olduğunu anlamak için Hz. Peygamberin “ibadetlerinize güvenerek ebedîyyen kurtulduğunuzu söylemeyin; ben bile ibadetlerime güvenerek böyle bir şey söyleyemem” şeklindeki uyarısını hatırlamak gerekir.
Ebedî kurtuluş, davranışlar üstü bir keyfiyettir ve yalnız Allah’ın lütfuyla elde edilir, amel ve ibadet kıstasıyla ölçülemez. Ameller bu işte sadece karine yani belirtidir, garanti belgesi değil. Davranışlarını garanti belgesi sananlar aldanırlar. Hz. Peygamber böylelerine en ağır dersi vermiştir. Diyor ki: “Ben cennetteyim diyen, cehennemliktir.” 1402
O halde sürekli tedirginlik ve korku içinde mi olacağız? Hayır. Prensip şöyle konmuştur. Ne korkuya yenik düşmek, ne de emin olma veya ümide yenik düşmek… İş, bu ikisi arasındaki denge noktasını yakalamaktır ki, sıratı müstakim (dosdoğru yol) işte budur. 1403
22- Hurma Çekirdeğinin Üzerindeki Benek
“Erkek veya kadın olsun, mü’min olarak yararlı işler yapan herkes cennete girer. Ve kendileri zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” 1404
Türkçe çeviride “zerre” olarak verdiğimiz ifâdenin Kur’an dilindeki karşılığı “nakir” kelimesidir. Nakir; hurma çekirdeğinin üzerindeki noktacığa/beneğe denir ki hurma buradan filizlenir. 4/Nisâ, 49’da olduğu gibi bu âyette de Cenâb-ı Hak hurma örneğini vermekte ve yapılacak her hayırlı işin karşılıksız kalmayacağını, kulun lehine olan en küçük bir noktanın bile İlâhî adâlette değerlendirmeye koyulacağını bize anlatmaktadır.
Yine âyet, imandan kaynaklanmayan bir davranışın Allah katında bir kıymetinin olmayacağının uyarısını yapmakta ve yapılan işlerin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamaktadır. Âyetin anlatmak istediği bir başka özellik te, kadın ve erkek arasında mü’min olduktan sonra hiçbir farkın olmadığı ve Allah’ın ihsan ve lütfunun bir cinsiyet konusu değil, bir iman konusu olduğunun bilinmesidir.
Verdiğimiz bu âyette “haksızlığa uğratılmama konusunda” neden başka bir meyvanın değil de hurmanın örnek olarak gösterildiği sorusu akla gelirse, bu soruya şöyle yaklaşmak mümkündür. Hurmanın sıcak bir ülke olan Arabistan’da yetiştirilen tek ve en önemli bir meyve olması, aynı zamanda o ülke insanlarının geçimlerinde/ekonomilerinde değişmez bir yeri bulunması, gıda olarak da sürekli tüketildiği için yakından tanınması/bilinmesi bu örnekliğin gerekçesi olabilir.
Rahmetli Seyyid Kutub’un tesbitine göre üzerinde durduğumuz âyetin en çarpıcı ve etkileyici yönü: Zilzal Sûresi’nde yeralan “artık kim bir zerre miktarı iyilik yapmışsa onu görür ve kim bir zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür”1405 âyetini genel bir kural olarak yorumlayan ve müslüman olsun veya olmasın sâlih amel
1402] Heytemî, 1/20
1403] Öztürk, İBG, S. 115-119; N. Şahinler, s. 79-85
1404] 4/Nisâ, 124
1405] 99/Zilzâl, 7-8
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işleyen herkesin cennete gireceği tezini savunan bazı İslâm düşünürlerinin de yanlışlığını ortaya koymada taşıdığı açık ve kesin hükümlerdir. 1406
23- Karga Kadar Bile Olamayanlar
“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl saklayacağını ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi, O dedi ki: “Bana yazıklar olsun! şu karga kadar bile olamıyor muyum ki, kardeşimin cesedini saklayayım.” Bu arada pişmanlık duyanlardan olmuştu.”1407
Âyet, insanoğlunun yeryüzünde “kıskançlık” yüzünden işlediği ilk cinâyetinin ardından duyduğu derin pişmanlığı içermekte ve ortada kalan cesedi ne yapması konusundaki acizliğini ve bu noktada bir kargadan bile daha câhil olduğunu bize anlatmaktadır. Aynı zamanda çekememezlik, kıskançlık ve haksızlığın insanı dünyada da, âhirette de nasıl kötü sonuçlara düşüreceğinin işaretlerini vermektedir.
Cinâyet iki kardeş arasında ortaya çıkmıştır ve bunlar Hz. Adem’in (a.s.) iki oğlu olan Habil ve Kabil’dir. 5/Mâide sûresinde açıklandığı gibi bu cinâyetin en ilginç yönü Allah’a ibadet yani, kutsala yaranma savaşı sırasında işlenmiş olmasıdır. Kur’an bu gelişmeleri şöyle sıralamaktadır: “Onlara Adem’in iki oğlunun haberini de gerçek olarak oku. Hani ikisi birer Kur’an sunmuşlardı da birinden kabul edilmişti, Ötekinden kabul edilmemişti. (Kur’an’ı kabul edilmeyen) ‘Seni mutlaka öldüreceğim’ dedi. Öteki: ‘Allah sadece takvâ sahiplerinden kabul eder’ dedi. Beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmayacağım. Şu bir gerçek ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da senin günahını da yüklenip ateş halkından olasın. İşte budur zâlimlerin cezâsı. Nihâyet nefsi onu kardeşini öldürmeye ısındırdı, o da onu öldürdü. Böylece hüsrâna uğramışlardan oldu.” 1408
Sonunda İlâhî hikmet Kabil’i kardeşinin ölüsü hususundaki aczi ile başbaşa bırakmayı diledi. Ve bir karga kadar bile olamamanın çaresizliği ile yüz-yüze getirdi. Kabil, öldürdüğü kardeşinin cesedini nasıl örteceğini düşünürken, ona kardeşini nasıl gömeceğini öğretmek üzere bir karganın gönderildiğini görüyoruz.
Rivâyete göre Allah’ın gönderdiği iki karga dövüşmüş, biri diğerini öldürmüş. Gagası ve ayaklarıyla yeri eşeleyip, öldürdüğü kargayı gömmüş. Bunu gören Kabil de kardeşini toprağa gömmeği öğrenmiş.
Bu âyette ilk insanın tabiata bakarak medeniyeti yavaş yavaş öğrendiğine işaret vardır. Demek ki ilk insan, ölüyü gömmeyi bilmiyordu. Gömülmeyen ceset kokuşur, cesette canlıların yaşamasına zararlı mikroplar ürer. Onu gömmek, tabiatın ve insan sağlığının korunması bakımından önemli bir aşamadır. İşte ilk insan, çevreye bakarak ölüyü gömmeyi öğrenmiştir. Bunu öğretmek, Allah’ın ona verdiği ibret alma yeteneğiyle olduğundan, Allah’ın insana lutfudur. Karganın gelip, onun karşısında öldürdüğü bir hayvanı gömmesi, raslantı değil, insanın öğrenmesi için Allah’ın şevkiyle olmuştur.
Böylece Allah, bir kargayı örnek göstererek cehaleti ve aptallığından dolayı Hz. Adem(a.s.)’ın suçlu oğlunu uyarmıştır. Ve o bir cesedi saklama konusunda
1406] N. Şahinler, s. 86-87
1407] 5/Mâide, 31
1408] 5/Mâide, 27-30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 293 -
karganın kendinden daha donanımlı olduğunu gördükten sonra, yalnızca pişman olmakla kalmamış, aynı zamanda kardeşini öldürmekle kötü bir iş yaptığını anlamaya başlamıştır. “Yaptığına pişman oldu” ifâdesinde bu anlam gizlidir.
Yine âyetten anlaşılıyor ki, Kabil’in duyduğu pişmanlık, tevbe pişmanlığı değildi. Öyle olsaydı şüphesiz Allah onun tevbesini kabul ederdi. Ancak bu pişmanlık, yaptığı işin karşılığını görememekten ve katlanmak zorunda kaldığı eziyet ve yorgunluktan ileri geliyordu. Hz. Adem’in iki oğlunun kıssası, Yahûdileri, Hz. Peygamber ve bazı önde gelen sahabelerini öldürme planlarından dolayı ince ve anlamlı bir biçimde kınamaktadır.
İki olay arasındaki benzerlik ortadadır. Yahûdilerin Hz. Peygamberi ve bazı sahabeleri öldürme planları, Hz. Adem’in suçlu oğlunun Allah’tan sakınan kardeşini öldürme nedeninden kaynaklanıyordu. Allah lütuf ve nimetini takva sahibi olmadıklarından kitap ehlinden çekip, kendisinden korkmaları nedeniyle ümmi Araplara verdiği için Yahûdiler Hz. Peygamberi ve ashâbını kıskanıyorlardı. Sorunu soğukkanlı düşünüp neden mahkum edildiklerini hesaplayarak, Allah’ın gazabını üzerine çeken hatalarını düzeltmek yerine, kendilerini öncekinden daha fazla mahkum edeceğini bile bile yapıyorlardı bunu.
Bu nedenle Mâide sûresinde, Hz. Adem’in zâlim oğlunun gösterdiği aynı öldürme belirtilerini gösterdiklerinden dolayı, Allah İsrailoğulları’na öldürmekten vazgeçmelerini emrediyor: “İşte bu yüzden biz, İsrailoğulları üzerine şunu yazdık: Kim bir kişiyi, bir kişiye karşılık yahut yeryüzünde bir fesâd sebebiyle olmaksızın öldürürse, insanları toptan öldürmüş gibidir. Ve kim bir kişiye hayat verir yaşatırsa insanlara toptan hayat vermiş gibidir. Andolsun, Rasûllerimiz onlara açık seçik kanıtlar getirmişlerdir. Ama onlardan bir çoğu bunun ardından da yeryüzünde zulüm ve azgınlığa sapmaktadır.” 1409
Bu, insan hayatının kutsallığını vurgulamak içindir; insan hayatının korunması için herkesin ve her bir kişinin başkasının hayatının kutsallığını kabul edip, onun korunmasına yardım etmesi gerekir. Haksız yere bir başkasının hayatını alan, yalnızca bir kişiye zulmetmekle kalmamış, aynı zamanda insan hayatının kutsallığıyla ilgili hiçbir duygu, başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadığım göstermiş demektir. Bu nedenle o tüm insanlığın düşmanı demektir. Çünkü herkes aynı tür katı kalpliliğin Kur’anı olursa, tüm insanlığın sonunun gelmesi kaçınılmazdır. Buna karşılık, eğer bir kişi tek bir insan hayatının korunmasına yardım ederse, tüm insanlığa yardım etmiş demektir. Bu yardımı o insanın, tüm insan soyunun devamına katkıda bulunacak niteliklere sahip olduğunu gösterir. 1410
24- Karanlığa Gömülmüş Sağır Ve Dilsizler
“Bizim âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklara gömülmüş sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kişiyi şaşırtır, dilediğini de dosdoğru yol üzerine koyar.” 1411
Âyet, Allah’ın âyetlerini yalanlayanların, karanlıklar içinde bocalayıp sağır ve dilsizler gibi olduğunu, Allah’ın, dilediğini saptırıp dilediğini doğru yolda yürüteceğini bildiriyor. Karanlıklar içerisinde kalan dilsiz, sağır doğru yolu nasıl
1409] 5/Mâide, 32
1410] N. Şahiner, s. 88-92
1411] 6/En’âm, 39
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulur? İşte Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar da inkârlarının karanlığında kalmışlar, gerçeği anlama yetenekleri körelmiştir. Bir türlü o bilgisizlik ve küfürlerinin karanlığından kurtulamazlar. Gerçi onlar, kendi istekleriyle o hale düşmüşlerdir ama onların isteği, yine Allah’ın izniyle eyleme dönüşebilir.
Kulun isteği, Allah’ın yarattığı psişik ve sosyo-fızik yasaların çalışmasıyla sonuca ulaşır. Kul reddeder, kabul etmez, hatta dinlemez. Hakkı dinlememesi, öğrenmemesi, ibadet etmemesi içinin kararmasına, kalbinin katılaşmasına, söz anlamaz duruma düşmesine yol açar. Ruhu aydınlanmaz. Kul aydınlanmak istemediği için Allah onu aydınlığa çıkarmamıştır. Böyle bir ruh hali içine girmesi, kulun kendi iradesiyledir. Ama kulda o karanlık ruh halinin oluşması, yine Allah’ın psişik yasalarına göre olur. Bundan dolayı her şeyin faili Allah’tır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Fakat Allah kul için şerri istemez. “O, kulları içîn küfre razı olmaz, ancak şükrederseniz ona râzı olur.”1412Şerri isteyen, kulun kendisidir. Kul isteyince Allah’ın, onun içinde yaratmış olduğu yasaları, onun isteği doğrultusunda çalışır, eyleme dönüşür.
Kulun işleri, düşüncesine dayalıdır. İnsan önce düşünür, sonra düşündüğünü yapar. Düşünce vücutta Allah’ın yarattığı mekanizmanın çalışmasıyla olur. Kul, kafasından doğan, kendince üstün düşüncesine göre hareket eder. Bu düşüncenin oluşumu yine Allah’ın yaratmasına dayanır. Bundan dolayı her şeyin gerçek faili (yapanı) Allah’tır.
İşte âyet, böyle psişik bir durumu özetlemektedir. Allah dilediğini doğru yola iletir. Ama hak yola gelmek istemeyenleri, kendi sapıklıkları içinde bırakır. Yola gelip gelmemek, insanın yaratılışında bulunan kabiliyetin gereğidir. İnsanın iradesi, kendinde bulunan kabiliyetle birleşince kişi doğru yola gider. Fakat irade kabiliyetle birleşemezse, ya da yaratılışında kabiliyet yoksa doğru yolu bulamaz. Dediğimiz gibi insanın annesinden, babasından aldığı genler yanında ortamın da insan davranışı üzerinde etkisi vardır. Atalarından süzülüp gelen kabiliyet, insana Allah vergisidir. Öyle ise hidâyet de, dalalet de Allah’ın lütfuyla olur. Ancak kabiliyetin gelişmesinde ortamın tesiri vardır. Ortam, insanın iradesiyle değişebilir. Çocuğun anne ve babası, onu daha iyi bir ortamda, iman ortamında yaşatabilirler yahut çocuğun kendisi öyle bir ortamı seçer. İşte kabiliyetin yönlenmesine, insanın iradesinin, yaşadığı ortamın tesiri olduğundan dolayı insan sorumludur.
Allah’ın onları sapıtması şu anlama gelmektedir:
1) Cehalet içinde kalmak isteyene âyetlerini gözlemleme fırsatı tanımaz;
2) Âyetlerini görmesi gerekse bile önyargılarının Kur’anı olan kişiden gerçeğin işaretlerini gizler, onu yanlış anlamalar içine yuvarlar, böylece gittikçe gerçekten daha çok uzaklaşır. Öte yandan, gerçeği arayanı ise, ona bu gerçeği bulabilmesi için bilgisini kullanma fırsatı tanıyıp, gerçeğe götüren işaretleri göstererek doğru yola iletir.
Günlük hayatımızda bu türleri görür dururuz. Gözlerinin önünde, gerek kendi üzerlerinde, gerekse kâinata sayısız âyetler yayılmış bulunduğu halde, hayvanlar gibi ne onları gözlemleyen, ne de onlardan ders almaya bakan milyonlarca insan vardır. Yine, zihinlerini ve kalplerini imanla aydınlatabilecek olan
1412] 39/Zümer, 7
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 295 -
bu âyetleri gözlemledikleri halde, salt maddî kazançlar uğruna incelemelere önyargılı zihinlerle başladıklarından gerçeğe götürücü hiçbir âyet görmüşe benzemeyen fizikçiler, kimyacılar, hayvanbilimciler, botanikçiler, biyologlar, jeologlar, astronomlar, fizyologlar, anotomiciler, tarihçiler, arkeologlar… vardır. Gerçeğe varmak şöyle dursun, her âyet bunları ateizme, inkâra, materyalizme ve tabiata tapınmaya götürmektedir. Fakat, bütün bu tiplere karşılık, kâinattaki harikaları ve tabiattaki olguları açık göz ve açık kalplerle gözlemleyip, çevresini Allah’ın âyetleriyle kuşatılmış bulan, öyle ki, tek tek her yeşil yaprakta bile O’nun âyetini görenler de vardır.
Aslında verdiğimiz âyeti daha iyi anlamanın yolu, bu âyetin kendinden önceki âyetlerle1413 olan ilişkisinin kavranmasıyla mümkündür. Bu âyetler de Kur’an’ın “varlık ve kâinatın tümünü ve oluşu bir âyetler topluluğu” olarak sunduğunu ve peygamberlerin getirdiği mesajın doğruluğu konusunda şüphe içinde olup da mûcize/delil/âyet isteyenlerin bakışlarını bu “kâinat kitabına” çevirmelerinin önemi üzerinde durduğunu görmekteyiz: “Dediler ki: ‘Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!’ De ki: ‘Kuşkusuz Allah bir mûcize indirmeye Kaadir’dir. Fakat çokları bilmiyorlar. Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisnâ olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu Kitap’da, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar sonunda Rableri önünde haşredilirler.” 1414
Varlık ve oluşun tamamını âyet olarak gören Kur’an, varlık ve oluşun tamamını mûcize sayıyor demektir. Esasen Kur’an’a göre, hayat bir mûcizedir. Bu mûcizenin hayranlık verici görünümü arkasındaki evrensel şuuru ve yaratıcı sırrı fark edebilmek hiçbir ayrım yapmadan bütün âyetleri tetkik etmeye bağlı bulunuyor. Âyetler arasında ayırım yapmak, gerçeğin yakalanmasını engeller veya insanın yanlış, eksik bilgilere ulaşmasına sebep olur.
Her şey âyettir. Kur’an’ın ifâdelerini kullanırsak, İlâhî vahiyler, peygamberler, gökler, yeryüzü, gece, gündüz, diller, renkler, tarihsel kalıntılar, böcekler, fosiller, gözyaşı, keder, sevinç, rüzgâr, yağmur, doğum, ölüm, sevgi, nefret vs. hep birer âyettir ve hepsinin incelenmesi insanın görevidir. Demek oluyor ki vahy aracılığıyla indirilen (tenzilî) âyetler olduğu gibi, yaratılış yoluyla varlıklar dünyasına çıkarılan (tekvinî) âyetler de vardır. Ve bu âyetlerin tümü yaratıcı şuuru gösterme bakımından delil niteliğindedir.
Kur’ân-ı Kerim, dış âlemdeki âyetlere “Âfâkî” (objektif}, iç âlemdekilere de “enfusî” (sübjektif) âyetler diyor, insana düşen bu iki âyet grubunun hiçbirini ihmal etmeden hem kendi kuşattığı, hem de kendini kuşatan âlemleri iyi okuyabilmesidir. Bunu yapabilenler âlemlerin sahibi olan Allah ile buluşabilir veya başka bir deyişle ifâde edersek her an Allah ile beraber olma şuuruna (ihsan) erişebilirler.
Son olarak 6/En’âm, 38. âyette yeralan bir ifâdeye dikkat çekmek istiyoruz. Bu âyette tüm canlı türlerinin birer ümmet oluşturdukları söylenmektedir. Ümmet, Kur’an’da, tekâmül kategorilerinin her birini ifâde etmektedir. Nitekim andığımız âyetin sonunda “... nihâyet onlar doğrudan doğruya rableri huzurunda toplanırlar.” diyerek ümmet kavramının temelinde Allah’a doğru gidiş hareketi olan
1413] 6/En’âm, 37-38
1414] 6/En’âm, 37-38
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekamülün belirli boyutlarının bulunduğunu göstermektedir.
Ümmet kelimesi tekil ve çoğul halde 60’tan fazla yerde geçer. Kur’an bu kavram içine, bir fikir ve ideal etrafında toplanan insan kümelerini soktuğu gibi, aynı kategoriye giren hayvanların oluşturdukları toplumları da sokar. Sürünen veya uçan tüm hayvan toplulukları birer ümmet oluşturur. Kısacası ümmet kavramının Kur’an’da beş çerçevesi olduğunu görüyoruz.
1) Canlı toplulukları,
2) İnsan toplulukları,
3) Bir peygambere bağlı topluluk,
4) Bir peygamberin ümmeti içindeki alt grupların her biri,
5) Aksiyonlarıyla tarihe büyük değerler bırakmış yaratıcı benlikler. 1415
25- Dinlerini Oyun ve Eğlence Haline Getirmiş Olanlar
“Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Allah’tan başka dost ve yardımcısı olmayan bir kimsenin kazandığından ötürü helâke sürüklenip atılmaması için Kur’an ile öğüt ver. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helâke uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.” 1416
Bu âyet, dinin mensubu görünüp de Allah’ın dinini nefsinin arzu ve heveslerine tatmin aracı yapanlara Kur’an’ın indirdiği en ağır darbedir. Burada dini inkâr edenler değil, kabul edip de onu sübjektif hesapları uğruna eğlence ve oyalanma aracı yapanlar ve bu yolda iğreti hayat tarafından aldatılanlar gündeme getirilmektedir.
Anlaşılmaktadır ki dini bu hale getirmek, bir takım entellektüel dedikodular yığınından ibaret bulunan kitaplar ve yazılarla Allah’ın kullarına yön vermeye kalkmaktan ibarettir. Cenâb-ı Hak kendi dinini kendi kitabının dışında bir takım zihinsel eğlence ürünleriyle içinden çıkılmaz bir kaosa çeviren ve bu kaosun bulandırdığı suda iğreti hayatı besleyecek menfaatlerine malzeme avlayanlara karşı Kur’an bağlılarını uyarmış ve Allah adına aydınlatmanın yalnız Kur’an’la yapılması gerçeğine dikkat çekmiştir. Verdiğimiz âyette dikkat edilirse Allah Rasûlü ve O’nun şahsında müslümanlar iki emirle karşı karşıyadırlar. Bunlardan biri “bırak”, diğeri ise “öğüt ver” emridir.
Müslümanlar kendi dinlerini eğlence ve alay konusu yapanları bir kenara itmekle yükümlüdürler. Kendi dinine gereken hürmeti göstermeyen, dini olgunluğunu korumayan, dini konularda dine yakışan ciddiyet ve nezâket içerisinde konuşmayan, dini duyguları gerek sözle, gerekse davranışla alaya alan ve dini, dünyaya ait gayeleri için eğlence edinen kişilerle müslümanlarm arasının kesin şekilde ayrılması gerekir.
Bu tavır o insanlarla tamamen bağlarımızı kesip, onlara Allah’ın emirlerini hatırlatmamamız anlamına gelmez. İşte burada ikinci emir olan “Öğüt ver”
1415] N. Şahinler, s. 93-98
1416] 6/En’âm, 70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 297 -
devreye girmektedir. Bu öğüt verme “Allah’tan başka dost ve yardımcısı bulunmayan” o kişilere Kur’an’la yapılacaktır. Ama eğer bu öğütten de ders almazlarsa başlarına gelecek olan sonuç şudur; “Boğazları ve karınları yakıp kavuran kaynar su. Ve küfretmeleri yüzünden tadacakları elim bir azap...” 1417
26- Şaşkın Bir Halde Çöle Düşenler
“De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvarâlim? Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra arkadaşları; bize gel, diye doğru yola çağırırken; şeytanların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi ökçelerimizin üstünden gerisin geri mi dönelim? De ki: Allah’ın hidâyeti, asıl hidâyetin kendisidir. Ve biz emrolunduk ki; âlemlerin Rabbına teslim olalım.” 1418
Âyet, “hidâyetin ancak Allah’tan geleceği” gerçeğini bize hatırlatıyor ve Allah’tan gelen hidâyetin ardından, Allah’ı bırakıp da fayda ve zararı dokunmayan sığınaklara tapmanın/ bağlanmanın şeytanın oyununa gelmek olduğu belirtiliyor. Dikkat edilirse bu âyette söz konusu edilenler inanmayanlar değil, inandıktan sonra devşirme bir dine meylederek sapanlardır. Çünkü bunların Allah’ın hidâyetinden sonra gerisin geri döndükleri ifâdeye konmuştur.
Yine âyet; tevhidi kabul ettikten sonra şirke dönen, kalbi tek bir ilâha kulluk ile çeşitli ilâhlara kulluk arasında dönüp dolaşan kimsenin şaşkınlığını, hayretini ve çektiği psikolojik azabın manzarasını canlı bir tablo olarak -sanki insan eliyle dokunup hissedecekmiş gibi- resmediyor.
Bir insan düşünün, “şeytanların şaşırtıp çöle düşürdükleri” bir insan… Yolunu ve yönünü bulmada kararsızlık, şaşkınlık içinde çaresiz… Tevhitten sonra şirk çölünün karanlığında, ürkütücü yalnızlığın ortasında aç, susuz. . Ne olurdu bu şaşkınlığın sonunda tevhide götüren doğru bir yöneliş gelebilseydi. Ama öbür tarafta hidâyeti seçmiş arkadaşları yer alıyor. Onu hidâyete çağırıyorlar. “Bize gel” diyorlar. O ise şaşkınlıkla dâvet arasında bocalıyor. Nereye gideceğini bilmiyor. Ve hangi bölüğe koşacağını kararlaştırmıyor.
İşte Allah’ın dinini tanımış ve onun zevkine ermiş -bu bilginin ve zevkin derecesi ne olursa olsun- sonra gerisin geri dönerek sahte ilâhların kulu olmuş, korku ve baskıların ezici darbesi altında kalıp yalancı ilâhlara kul olmuş insanların hali! Âyetteki “de ki” emrinin muhâtabı Hz. Peygamberdir. Bu ifâde, sûre içerisinde tekrar eden kuvvetli bir tesir tonuna sahiptir ve “hidâyetin sadece Allah’a ait olduğu, Rasûlullah’ın ise korkutuculuk ve tebliğ edicilikten öte bir görevinin bulunmadığı” anlamına gelmektedir.
Ey Rasûlüm söyle onlara Allah’tan başkasına tapınmak, onlardan yardım dilemek ve onlara hareket kumandasını teslim etmek gibi yaptıkları fiillerin kötülüğünü belirterek söyle… Hâlbuki tapındıkları şeyler ne fayda, ne de zarar verebilir kendilerine. İster taptıkları şeyler put olsun, ister taş veya ağaç olsun, ister ruh veya melek olsun, isterse şeytan veya insan olsun... Hepsi de kendilerine fayda veya zarar dokundurmamakta eşittirler. Onlar aciz varlıklardır. Ne faydaları dokunabilir kimseye, ne de zararları. Yeryüzünde meydana gelen her hareket sadece Allah’ın takdirine uygun olarak cereyan eder. Allah’ın izin vermediği
1417] N. Şahinler, s. 99-100
1418] 6/En’âm, 71
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir şey olmaz. Onun takdirinden ve hükmünün dışında bir şey yeryüzünde cereyan edemez.
Verdiğimiz âyette gündeme getirilen gerçek aynı sûre içerisinde dolaylı bir şekilde tekrar ele alınmış ve Kur’an bağlılarına, işi kökünden halledecek şu kozmik direktif verilmiştir: “... Allah de ve bırak onları daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.” 1419
27- Mü’min ve Kâfirin Hali-Karanlıktan Çıkamayanlar
“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları (işler) öyle süslü (câzip) gösterilmiştir.” 1420
Bu âyetteki temsilde Yüce Allah, hidâyet edip sapıklıktan kurtardığı ve ışığında yürüyeceği bir nûr verdiği mü’min kimseyi, diriye; kâfiri de karanlıklar içinde kalıp çıkamayan bir ölüye benzetmiştir. Bu âyetin, Hz. Hamza (r.a.) ile Ebû Cehil hakkında yahut Ammâr (r.a.) ile Ebû Cehil hakkında indiği rivâyet edilmiştir.1421 Demek ki âyette, dolayısıyla, inkâr, ölüme; inkârcı, ölüye; İman eden kimse, ölümden sonra Allah’ın dirilttiği kimseye benzetildiği gibi, küfür, zulmetlere, iman da nura benzetilmektedir. Karanlıklarda olan, doğruyu ve eğriyi, iyiyi ve kötüyü, Hakkı ve bâtılı ayıramaz. Zaten şeytan ona bâtılı süsleyip yaldızlamaktadır. Mü’min ise, Allah’ın verdiği iman nûru sayesinde Hakkı ve bâtılı, haklıyı ve haksızı, faydalıyı ve zararlıyı, iyiyi ve kötüyü ayırdeder. Elbette ölü ile diri bir olmadığı gibi, mü’min ile kâfir de bir olamaz.1422 Kur’ân’da mü’minlerin dirilere, kâfirlerin ölülere benzetilmesi de müteaddid âyetlerde geçer. Çünkü onların kalpleri ölmüştür.1423 “Bunun için (Ey Rasûlüm) sen, bu dâveti elbette ölülere duyuramazsın, arkalarını dönüp giden sağırlara işittiremezsin.” 1424 “O halde (Ey Rasûlüm), sen mi sağırlara işittireceksin yahut körlere ve açık bir sapıklıkta olanlara hidâyet vereceksin?” 1425
Âyette “…ölü iken” ifâdesi, cehalet ve anlayış yokluğu içindeyken, “hayat verdiğimiz” ifâdesi ise, bilgi ve anlayış verip, gerçeği tanıyabilecek zihin düzeyine çıkardığımız anlamınadır. Gerçekten doğruyu eğriden ayıramayan ve Doğru Yol’u bilmeyen fiziksel açıdan canlı kabul edilebilirse de aslında o, kendisini gerçekten insan yapacak “hayat”tan yoksundur. Yaşayan bir insan değil, ancak yaşayan biyolojik bir varlıktır. Yaşayan (hayat sahibi) insan ise, ancak doğruyu eğriden, iyiyi kötüden, haklıyı haksızdan ayırabilendir.
Bu nedenle âyet, hayat hakkında gerçek anlayışa ulaşmış ve bilginin ışığıyla sayısız eğri yolların arasında Doğru Yol’u tanıyabilen bir kişi ile anlayıştan yoksun ve cehâlet karanlıklarında körlüğünden dolayı düşe kaka gidenlerin bir olamayacağını söylemektedir.
Yine âyet bir sünnetullaha dikkatimizi çekerek, kendilerine sunulan ışığın
1419] 6/En’âm, 91; N. Şahinler, s. 101-103
1420] 6/En’âm, 122
1421] Beyzavî, I, 329
1422] Ş. Mansur, s. 178
1423] 6/En’âm, 36; 27/Neml, 80
1424] 30/Rûm, 52
1425] 43/Zuhruf, 40; Velî Ulutürk, s. 53-54
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 299 -
yol göstericiliğine tabi olmayı reddedip, Doğru Yol’a çağrıldıkları halde eğri yollarda yürümeyi tercih edenlere yaptıklarının güzel gösterilmesinin Allah’ın bir kanunu olduğunu hatırlatıyor. Böyle kişiler zamanla karanlığı sevmeye başlar ve karanlıklar içinde körler gibi el yordamıyla yürümekten ve hayatları boyunca sürüklenip gitmekten hoşlanır hale gelirler. Aynı şekilde, her kötü şey kendilerine sevmeye ve yapmaya değer, her gülünçlük de bir hikmet parıltısı olarak görünür.
Özetle söylemeye çalışırsak bu âyette hayat, iman ve aydınlığı; ölüm ise, küfür ve karanlığı sembolize etmektedir. İman sonsuz alemler ile bağ kurmaktan, ezel ve ebed ile birleşip karşılıklı ilişki kurmaktan ibarettir ki, işte hayat budur. Küfür; ruhun yücelip, enginlere açılmaması için kurulmuş bir engeldir. Karanlıklar yığınıdır küfür. Duygu ve bedeni arzulara hâkim bir damga gibidir. Çünkü o karanlıklardan ibarettir. Bataklık üstüne bataklık ve sapıklıktır. İman ise enginlere doğru açılış ve uzak ufukları görüştür. Düşünce ve istikamet vasıtasıdır. Her türlü şekliyle bir nur harmanıdır iman.. Küfür katılaşıp taşlaşmaktır.. Her şeyi ile sıkıntı yığınıdır. Fıtratın kolay ve basit yolunu yitirip şaşırmaktan ibarettir. Zorluklar kümesidir. Huzur ve sessizlikten mahrumiyet, emin bir kucaktan yoksun olmaktır. Kararsızlık ve ıztırap halidir küfür. İman ise bir ferahlık, kolaylık ve huzur, upuzun serilmiş rahmet gölgesidir…
İnsanlar bu dinle -İslâm’la- tanışmadan önce kalpleri ölü idi ve ruhları karanlıklarla kaplıydı. Sonra kalplerine bir iman nefhası üfurüldü de canlanıverdiler. Ve bir iman meşalesi alevlendi ruhlarında. Bu meşale her tarafı aydınlatmaya başladı. İnsanlar bu aydınlıkta dalaletten dönüp hidâyete geldiler.. Yol kaçkınları bu nur ile gerçeği buldular.. Korkaklar bu nur ile emniyete ulaştılar.. Köleler bu aydınlık sayesinde hürriyetlerini elde ettiler.. İnsanlığa aydınlık ufuklarının işaretleri bu nur ile görünüverdi. Ve işte böylece yeryüzünde yeni bir insanın doğuşu başlamış oldu. İlan edilen gerçek, bu doğuş idi. Hür ve aydın insanın doğuşu.. Kullara kul olmaktan kurtulup kulların yaradanına kul olan insanın doğuşu..
Unutmayalım ki: “Allah, iman sahiplerinin Velî’sidir; onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların dostları tağuttur ki, kendilerini nurdan karanlıklara çıkarır. Bunlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaktır onlar.”;1426 “Körle, gören bir olmaz. Karanlıklarla ışık da bir olmaz. Gölge ile sıcaklık da aynı değildir. Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirdekilere işittiremezsin.” 1427
28- İman Etmenin Göğe Çıkmak Kadar Zor Geldiği Kişiler
“Allah, hidâyetini dilediği kimsenin göğsünü, İslâm için açar. Saptırmak dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp sıkar ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir. Allah, iman etmeyenlerin üzerine pisliği işte böyle atar.” 1428
Âyet, Allah’ın hidâyet etmek istediği insanın göğsünü İslâm’a açacağı, o kimsenin, İslâm ile sevinç ve huzur duyacağı; sapıklığında bırakmak istediğinin gönlünü de, göğe tırmananın göğsü gibi darlık ve tıkanıklık içinde bırakacağını bildirmektedir. Burada: “Allah kimi saptırmak isterse” cümlesi, her şeyin, Allah’ın yasaları içinde olduğunu belirtmektedir. Kişinin gönlünün İslâm’a açılması, içindeki düşüncelerin, dürtülerin işleyip ağır basmasıyla olur. Sapıklıkta kalması da yine
1426] 2/Bakara, 257
1427] 35/Fâtır, l9-22; N. Şahinler, s. 104-106
1428] 6/En’âm, 125
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içindeki düşüncelerin, karşıtlarına ağır basmasıyla olur. Bunların hepsi Allah’ın yasaları çerçevesinde oluşur. Yasalar Allah’ındır ama insanda bir isteme ve düşüncelerini tercih etme özgürlüğü vardır. İnsan isterse Allah onun düşüncesini, gönlünü iman tarafına yöneltir.
İnsan istemez, gayret etmezse Allah onu, girdiği sapıklık içinde bırakır. Allah’tan başka kudret ve yönetim sahibi yoktur. Allah Rasûlü (s.a.s.), kendisine Allah’ın, mü’minin göğsünü nasıl açtığı sorulunca şöyle buyurmuştur: “Kalbine bir nur atar, kalbi İslâm ile sevinir, ferahlık duyar.” “Bunun tanınacak bir belirtisi var mıdır?” dediler. “Bunun belirtisi, ebedîyyet yurduna yönelmek, aldanma yurdundan uzak durmak, ölmezden önce ölüme hazırlanmaktır.” dedi. 1429
Bu âyette bir fizik yasasına da işaret vardır. Yüce Allah: “Allah kimi saptırmak isterse, onun gönlünü göğe tırmanıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar” buyuruyor. Âyet, mü’minle kâfirin ruhsal durumunu belirtmek için verdiği örnekte göğe yükselen insanın göğsünün daralacağına, tıkanacağına, o adamın güçlük çekeceğine işaret etmiştir.
Bilindiği üzre yükseğe çıktıkça hava basıncı düşer, nefes almak güçleşir. Nefes alması güçleştikçe göğsü daralıp sıkılmaya başlayan insan, boğulacak gibi olur. Her yüz metre yükseldikçe basınç bir derece azalır. 15-16 bin metre yükselince özel cihazlar olmadığı takdirde nefes alamaz, havasızlıktan boğularak ölür. İşte hava basıncını ölçen aletlerin bulunmadığı bir zamanda inen Kur’an, göğe yükselen insanın göğsünün daralıp tıkanacağını söylemekle bu fizik kanununa da işaret etmiş olmaktadır. Hiç kuşkusuz bu ifâde, bir Kur’an mûcizesidir.
Ayrıca yükseldikçe göğsün daralıp tıkanacağını canlandırmak üzere âyet içerisinde geçen “bessa’adu” kelimesinin seçilmesi de olağanüstü dikkat çekicidir. Arapça orijinal okunuşu ile bu kelime söylendiğinde adeta boğaz tıkanmakta, nefes daralmaktadır. Seçilen kelime işaret ettiği anlamı yansıtmaktadır.
Âyet, Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren ve doğru yolu bulmayı arzu etmeyerek fıtratının kapısını kapatanların küfür bataklığında veya başka bir deyişle “pislik” içinde kaldıklarını söyleyerek son bulmaktadır.
Türkçe çeviride “pislik” olarak verdiğimiz kelimenin aslı “rics” dir. Kur’an’da 10 yerde geçen bu kelime, pis şey, pis koku anlamındadır. Rics adam, rics kişiler şeklinde sıfat olarak da kullanılır.
Rağıb el-Isfahani, ricsin 4 türlü olabileceğini söylüyor:
1) Yaratılıştan,
2) Akıl yönünden,
3) Din yönünden,
4) Bunların hepsi yönünden. Örneğin, ölü hayvanın eti bu cümledendir.
Rics, bir pisliktir ki, bulaşanı da rics haline getirir. İnkarın her türü, inkâra vasıta ve alet olan her şey rics haline gelir. Meselâ, putlar birer ricstir.1430 Putlara
1429] Taberî, Câmi’ul-Beyan, 8/26
1430] 22/Hacc, 30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 301 -
ve putçuluğa bulaşan müşrikler de ricsdir.1431 İmansızlık ve akılsızlık, yani akla ters düşmek verdiğimiz âyette de belirtildiği gibi Allah tarafından ricse batırılmaktır.1432 Rics, madde dünyasında tiksinti ve rahatsızlık sebebi olan şeylerdir. Rics, insanın bedenini sardığı gibi gönül dünyasına da Mûsâllat olur. Bu demektir ki, ricsin maddî olanı yanında mânevî olanı da vardır. Bunların biri ötekini, sürekli azdırır, büyütür. Allah’ın ricsten özellikle uzak tuttuğu topluluk, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Ehlibeytidir. 1433
29- Kâfirler Cennete Giremeyecekler
“Doğrusu, âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; Deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. İşte suçluları böyle cezalandırırız.” 1434
Bu âyette, inkârcıların, deve iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremeyecekleri beyân edilmiştir. Bu, bir darbı meseldir. Müfessirlerin çoğu bu mânâyı tercih ederler. “Cemel”in, halat, urgan mânâsı da vardır. Onu iğne deliğine biraz daha münasib görenler vardır. Ancak buradaki mânâ, Türkçemizde bulunan, “Balık kavağa çıkıncaya kadar” meselimiz gibi, olmayacak işler hakkındadır. Yani Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, asla cennete giremeyeceklerdir, demektir ki, bu mânâ siyaka daha uygundur.1435 Çünkü deve büyüklükte, iğne deliği ise küçüklükte ve darlıkta bir mesel olmuştur.1436 Araplar, olmayacak şeyler hakkında, “Hatem-i Tâî’nin kabrinin bulunduğu dağ yok oluncaya kadar.” ve “Karga beyazlaşıncaya kadar.” gibi deyimler kullanırlar. “Deve iğne deliğinden geçinceye kadar” tâbiri de bu kabil bir deyimdir. 1437
30- Mü’min ve iyi Kişi, Kâfir ve Kötü Kişi
“İyi toprak -Rabbinin izniyle- (bol) bitki verir; çorak toprak ise yararsız bitkiden başka birşey çıkarmaz, işte Biz, şükreden bir toplum için, âyetleri böyle döndürüp (tekrar tekrar) açıklıyoruz.”1438
Âyet, Allah’ın âyetlerini düşünen ve onlardan faydalanan kimseyi, iyi toprağa; onlara kulak asmayan ve onlardan etkilenmeyen kimseyi de kötü toprağa benzeten bir temsildir.1439 Birinin kabiliyeti iyi ürün verir, diğerinin kabiliyeti ise buna müsait değildir. “Kur’ân kalplerin âb-i hayatıdır, din ve marifet de ebedî bir hayat olan rahmet-i İlâhiyyedir. Mükellef ve muhatab olan insanlar da, yağmurun indiği yerler gibi, iki kısımdır: Topraklar gibi, İnsanların ve insan hey’et-i ictimâiyyesinin de tayyibi ve habisi, iyisi ve kötüsü vardır.”1440 Kâmin (gizli) mesele bir örnek olan bu âyet, iyi toprağın mahsulünün iyi olduğu gibi, iyi mü’minin de amelinin iyi olacağını, çorak toprağın mahsulünün kıt ve kötü olduğu gibi,
1431] 9/Tevbe, 95
1432] 7/A’râf, 71; 10/Yûnus, 100
1433] 33/Ahzâb, 33; N. Şahinler, s. 107-110
1434] 7/A’râf, 40
1435] Elmalılı, III, 2161-6162
1436] Beyzâvi, I, 349
1437] Ebû Hilâl el-Askerî, I, 363; Velî Ulutürk, s. 46-47
1438] 7/A’râf, 58
1439] Beyzâvî, I, 353; Zemahşerî, II, 84
1440] Elmalılı, III, 2201-2202
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfirin de amelinin kötü olacağını ifâde etmektedir. 1441
31- Bile Bile Allah’ın Âyetlerini İnkâr Edenin Hali-Dilini Sarkıtarak Soluyan Köpek Gibi Olanlar
“Onlara şu adamın haberini anlat: Ona âyetlerimizi verdik de, onlardan sıyrıldı, çıktı. Şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu. Dileseydik, elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat, o dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun hali, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali budur. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden topluluk ne kötü bir örnektir!” 1442
Bu âyette müphem olarak bahsedilen şahsın kim olduğu hususunda değişik haberler vardır.1443 Bir rivâyete göre İsrâiloğullan bilginlerinden Bel’am b. Bâûrâ’dır bu... Kavminin verdiği dünyalık hediyeler ve ettiği ısrarlar neticesinde -bildiği gerçeklere rağmen- Mûsâ (a.s.)’a bedduâ etmiş ve bu yüzden dili göğsüne kadar sarkmıştı.1444 Bu adamın, Ümeyye b. Ebi’s-Salt olduğu da rivâyet edilmiştir.1445 Ümeyye, eski şeriatlardan epey bir bilgi edinmişti; fakat bu bilgisinden faydalanamadı. Çünkü o, Hz. Peygamber (a.s.) zamanına yetişmiş, onun mûcize ve alâmetlerini görmüş; bununla beraber ona tabî olmamış, müşriklere taraftar olmuştu. Çünkü kendisi peygamber olmayı umuyormuş, bu yüzden de Hz. Peygamber(a.s.)e hased etmiştir.1446 Fakat Kur’ân’ın bu üslûbu tâkîb etmesindeki maksad, şahısların belirlenmesi değil, onların halini anlatmak ve misallendirmektir. 1447
Şu halde dünyaya meyledip, hevâsına tabî olan kimse, ilâhî hakikatleri bile bile bu yolu seçerse, onun hali, üstüne varsan da varmasan da, diğer hayvanlarda bulunmayan bir aşağılık halde, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin acaip ve aşağılık haline benzer. Mevkî ve şerefini böyle düşürmüş olur.1448 Zaten bundan sonra gelen âyette bu temsildeki kimselerin ne kötü bir örnek teşkil ettikleri ifâde edilir. 1449
Âyete, kendinden önceki âyetlerle olan ilişkisini göz önüne alarak yaklaşırsak şu anlamları yüklememiz mümkündür: Bir insan düşünelim ki Allah ona âyetlerini veriyor, kendi keremiyle donatıyor, ilmiyle hilafet bahşediyor. Hidâyet ve yücelmenin bütün yollarını, en mükemmel fırsatlarını ona ihsan ediyor. Fakat o, fıtratın doğru yolundan sapıyor ve Allah’ın âyetlerini bilip gördükten sonra geri dönüyor. Ne ilk ahdi tutuyor, ne de doğru yolu gösteren âyetlere bağlanıyor. Tam aksine dünya menfaatlerine, hırs ve rahatına yönelip, çeşitli günahlara kapılarak, basit arzuların hırsına yenik düşüyor. Sonunda bütün yüce olan şeyleri bir kenara iterek tüm akli ve ahlaki gelişme yetilerini boşa harcıyor. Deyim
1441] Velî Ulutürk, s. 47-48
1442] 7/A’râf, 175-177
1443] İbn Kesir, II, 264
1444] Celâleyn, I, 376;Beyzâvî’nin Haşiyesinde, Mısır, 1968
1445] İbn Kesir, II, 265
1446] Beyzâvî, 1, 377
1447] Elmalılı, IV, 2335
1448] Zemahşerî, II, 131; Beyzâvî, I, 3, 77; Ş. Mansûr, s. 270-271
1449] 7/A’râf, 177; V. Ulutürk, s. 48-49
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 303 -
yerindeyse “yerdeki çamurları gökteki yıldızlara” tercih ediyor.
Ve şeytanın bir oyuncağı durumuna geçiyor. Bir daha hiç bir koruyucu korumuyor onu… Hiçbir muhafız beklemiyor kendisini. Şeytanı izliyor, şeytanın peşine gidiyor ve onun sözlerine uyuyor. Sonra bir de bakıyoruz ki bu insan şekil değiştirmiş, köpek sûretine geçmiş. Kovduğunuz zaman soluyor, kovmadığınız zaman da soluyor. Bu adam durmadan soluyup duran köpeğe benzer. Sıcakta köpeğin dilini çıkarıp soluması, bir bunaltı halini sembolize eder. İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edenler de durmadan dilini çıkarıp soluyan köpekler gibi bunalım içindedirler. Üzerlerine yük vursan da vurmasan da bunalım içindedirler. Çünkü imansızlık onların vicdanlarım rahatsız eder.
Allah’ın böyle bir kimseyi köpeğe benzetmesinin bir başka nedeni de şudur. Soluyan bir köpeğin dışarıya sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu gösterir. Kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla, onu dişler. Kendisi gibi daha bir çok köpeğin doymasına yetecek bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka bir köpeği buna ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir özelliği de şehvete aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan, işte böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine düşecektir.
Bu örnek, Allah’ın verdiği bilgi ve âyetlerle istifâde etmesini bilmeyen ve iman yolundan yürüyüp ilerlemeyen herkese uyan bir misaldir. Allah’ın nimetlerinden sıyrılıp şeytanın peşine düşerek onun kölesi halinde olan ve neticede şekil değiştirerek hayvanlar mertebesine düşen her insanın durumunu belirtmektedir.
Âyete dikkat edilirse, Kur’an şahıs ismi belirtmiyor, karakter çiziyor. Bu adam bir tane değildir. Her devirde böyle insanlar çoktur. İnsanlık tarihi her zaman, her yerde ve her toplulukta bir çok kere bu örneği gözümüzün önüne dikmektedir. Nice din bilgini tanıyoruz ki Allah’ın dininin gerçeklerini öğrenir de sonra ondan sapıtır. Ve Allah’ın dininde olmayan şeyleri söyler. Bu bilgileri maksatlı tahriflere vasıta olarak kullanır. Yeryüzünün fani hükümdarlarının keyfine göre fetvalar verir. Böylece Allah’ın hâkimiyetine tecavüz edip O’nun yeryüzündeki mukaddesatını çiğneyenlere sadık bir kul gibi yardımcı olur. Bunlardan öylelerini gördük ki, din âlimidirler, şu gerçekleri itiraf ederler: “Teşri Hakkı Allah’ın haklarından birisidir. Onu kim kendisi için iddia ederse Allah’ın uluhiyetini ortak olur. Ayrıca o kişiye bu Hakkı veren veya kabul ederek peşinden gidenler de tıpkı onun gibi küfretmiş sayılırlar...”
İşte bu bilginler... Dinin zarûrî olarak öğrettiği bu gerçekleri bilmelerine rağmen, kendi şahısları için hüküm koyma yetkisini taşıyan ve böylece tanrılaşma iddiasında bulunan putlara, zâlim dikdatörlere yardımcı olurlar. Kendilerinin birbirleri ile küfürlerine hüküm verdikleri şahısları desteklerler.. Ve onlara müslüman adını verirler. Onların yapmak istedikleri şeyin İslâm olduğunu ve başka türlü bir İslâmiyet’in bulunamıyacağını söylerler. . Bunlardan öylelerini gördük ki, bir yıl boyu fâizin haram olduğunu yazıp dururken, bir başka sene bütünüyle fâizin helâl olduğunu yazmaya başlamışlardır.
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah korusun, zamanımızda bu tip âlimler sanki kendi nefsine zulmetmek için hırsla koşuyorlar. Tıpkı cehennemin çukurlarında kendisine ayrılan yere başka birisinin de girmek üzere kendisiyle yarışarak geçmesinden korkup dişini sıkması gibi bu yolda koşuyorlar... Her sabah cehennemde kendisi için ayrılan yeri tesbit etmek üzere hızla ilerliyor ve bu dünya hayatından sıyrılıp kopuncaya kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen bir soluyuşla bu arzuların peşinde koşup duruyorlar.
Allah’ım sen koru bizleri, sebat ver ayaklarımıza. Sabır boşalt üzerimize… Ve bizi müslümanlar olarak öldür. 1450
32- Dört Ayaklı Hayvanlar Gibi Olanlar
“Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar, gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Dört ayaklı hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gâfillerin ta kendileridir bunlar.” 1451
Âyet, insan olmanın kozmik icaplarını yerine getirmeyenlerin hayvanlardan daha sapık olacaklarını söylüyor. “Bunların kalpleri vardır duygulanmaz, gözleri vardır görmez, kulakları vardır işitmez.” Her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre, âyetin kastettiği, insana yakışır biçimde duyup, görüp, işitmektir. Bunu yapamayanın hayvan olma şansı yoktur. O, hayvandan daha aşağılara inecektir. Çünkü hayvan, yaratılışın kendinden beklediğini mutlaka yerine getirir. İnsan ise, yaratılışın kendinden beklediği onur burcuna yükselemezse, hayvan olma şansını da yitirir ve en sefil çukurlara yuvarlanır. Bu yuvarlanma insanı en ileri inkâr hali olan putperestlikle bir “pislik” durumuna getirebilir. 1452
Kısacası insanın üç değil, iki yolu vardır: Ya zirvelere, yaratılışın onur burcuna çıkar yahut da aşağılara, çukurun dibine yuvarlanır. Başka bir âyette bu gerçek bir kez daha ifâdeye konarak şöyle denmiştir: “Allah katında yeryüzü hayvanlarının en kötüsü, Allah’a nankörlük eden imansızlardır.” 1453
Yine bu âyetle Yüce Allah, akılları varken düşünmeyen, gözleri varken görmeyen, kulakları varken bir türlü hakkın sesini işitmeyen kimseleri cehenneme atmaktadır. Çünkü bunlar, kendilerinde bulunan yetenekleri kullanıp hakkın yoluna gelmemişler, hakkın sesini dinlememişlerdir. Bu halleriyle bunlar, düşüncesiz, söz anlamaz hayvanlara benzemişlerdir.
Demek ki yeteneklerini kullanıp Allah’ın âyetlerini düşünenleri Allah, içlerinde uyanan etkenlerle yola getirir. Onlar doğru yolu bulurlar. Ama yeteneklerini kullanmayan, Allah’ın âyetlerini dinlemek istenmeyen, inkârda direnip duranların içlerinde iman etkeni uyanmaz. Allah, o sapıklığı yeğleyenleri, zorla hidâyete götürmez, kendi hallerine bırakır. İşte ziyana uğrayanlar da onlardır.
Fakat insanın içinde ve dışında ortaya çıkan olayların hepsi, Allah’ın kanunları çerçevesinde oluştuğundan dolayı hidâyet de, dalalet de Allah’ın yaratmasıdır. Çünkü kanunsuz iş olmaz. Faktörler bulunmadan hiçbir iş meydana gelmez.
1450] N. Şahinler, s. 111-114
1451] 7/A’râf, 179
1452] bk. 9/Tevbe, 28
1453] 8/Enfâl, 55
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 305 -
Kanunlar Allah’ındır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi Allah yaratır. Hidâyet de, dalâlet de Allah’ın yaratmasıdır. Ama bunlar insanın seçimine bırakılmıştır. İnsan seçer, Allah yaratır. İnsan aklıyla herhangi bir yönü seçtiği için yaratan Allah olduğu halde sorumlu insandır.
Bu âyet, “Birçok cin ve insan vardır ki, biz onları sadece cehenneme göndermek ve cehenneme yakıt yapmak için yarattık” diye bir manaya gelmez. Kullanılan ifâde insanlık dilinde şiddetli bir hasret ve üzüntüyü belirtir. Örneğin; çocukları genç yaşta savaşta öldürülen bir anne, “Onları ben; bu mermilere yem olsun diye büyütmüşüm” dediğinde bu anne onların gerçekten bu gaye için büyütüldüğünü söylemek istememekte, tam aksine son derece büyük olan üzüntüsüne göstermek ve savaştan sorumlu olanları yermek istemektedir.
Âyette geçen “el-kulûb” kelimesi kalbin çoğuludur. Bilindiği gibi kalb, vücuda kan pompalayan bir organımızdır. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de kalb sözcüğü ile, insanın algı ve bilinç merkezi kasdolunur. Yine âyette yeralan “la yefqahûn” kelimesinin kökü olan fıkh ise ilim diye tefsir edilir. Bu kelimenin asıl anlamı, açmak, yarmaktır. Anlamak mânâsında kullanılır. Hekim-i Tirmizi, fıkhı şöyle tanımlıyor: “Fıkh, bir şeyin iç yüzünü bilmek demektir. İşlerin iç yüzünü bilmeyip sadece yüzeyde kalanlara fakih denmez.”
Gazâli’ye göre nakle dayanarak değil, fakat asıl anlamından çevirerek garip fetvaları, ayrıntıları bilenlere fakih adını vermişlerdir. Oysa İslâm’ın ilk asrında fıkıh bu anlamda kullanılmıyor, sadece âhiret yolunu, nefsin hastalıklarını, amellerin ruhsal değerini bozan işleri, dünyanın adiliğini iyi bilen; âhiret nimetlerine göz diken, kalbini Allah korkusu sarmış kimselere fakih deniyor. Kur’an: “Her kabileden bir cemaatin dini iyice fıkhetmeleri ve dönüp kavimlerine geldikleri zaman onları, Allah’ın yasaklarından kaçınmaları için uyarmaları gerekmez miydi?”1454 âyeti de bunu gösterir. İşte fıkıh budur.
Yoksa talâkın, köle âzâd etmenin, lian ve selem gibi konuların ayrıntılarını bilmek fıkıh değildir. Çünkü bunları bilmek ile ne uyarma, ne korkutma hasıl olmaz. Aksine sürekli bunlarla uğraşmak, kalbi katılaştırır, kalbden haşyeti çıkarır. Nitekim kendini tamamen bu işe verenlerin böyle olduklarım görüyoruz. İşte Yüce Allah: “Kalpleri var, fakat onunla fıkhetmezler…” buyurmuş, fıkıh ile fetvâ konularını değil, iman mânâlarını anlamayı kasdetmiş, düşünüp de inanmayanları kınamıştır. 1455
Ebû Hanife de fıkhı: “Nefsin lehinde ve aleyhinde olanları bilmesidir” şeklinde tanımlamıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 27 yerde kullanılan bu kelime, bunların 19’unda ince bir anlayış, derin bir bilgi, bir şeyin iç yüzünü anlamak manasmdadır. Ancak bu dikkatli ve ince düşünce ile sözün asıl mânâsı kavranabilir. 1456
33- Dünya Hayatı-Gökten İndirilen Su
“Dünya hayatı tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer: Onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler yetişip, birbirine karışmıştır. Toprağın süslenip bezendiği, sahiblerinin de on(u biçmeye, mahsullerini toplamay)a kâdîr olduklarını sandıkları sırada,
1454] 9/Tevbe, 122
1455] İmam Gazâli, İhyâ, 1/48, 3/487
1456] Tefsiru’l-Menar, 9/420-421; N. Şahinler, s. 115-118
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gece veya gündüz emrimiz o yere gelmiş ve orayı, sanki dün hiç bir şey bitirmemiş gibi biçilmiş bir hale getirmişizdir. İşte Biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.” 1457
Bu âyetteki temsilde, dünya hayatının hali ve ondan istifâde müddetinin kısalığı; onun bu kısa müddette sahibine yönelişi, süsü, yaldızı ve çekiciliğinin, sahibine, Allah’ı unutturmaya sebeb oluşu ve çok kısa zamanda elden çıkışı veya sahibinin ondan çıkışı; gökten Allah’ın indirdiği su ile, toprağın yeşerip, görkemli bir şekilde bitki ve ağaçların birbirine karışmasına, bütün süslerini takındıkları tam bu sırada onların, Allah’ın emriyle sönüp gitmesine temsil edilmiştir.1458 Onun güzelliği, ilkbahar mevsimi gibi bir mevsimliktir, hemen yok olur.1459 Âyette bir ‘istiâre’ yapılmıştır ve bunda bir “teşbîh-i mürekkeb” vardır. Bu, âyetin bütününden çıkarılmaktadır. 1460
Âyet, bu dünyada görünürdeki başarılarına bakıp, âhireti bütünüyle unutanlara bir uyarı anlamı taşır. Bu tipler, ekinlerinin olgun ve bereketli olduğunu, onu biçebileceklerini ve hasat sonu mutlu olacaklarını zanneden toprak sahiplerine benzetilmiştir. Bu toprak sahipleri olgun ürünlerinin yakında tadına bakabileceklerinden emin biçimde, Allah’ın ürünlerini ve büyük umutlarını yok edici emrinin farkında değildirler. Tıpkı bunun gibi âhiret hayatı için hazırlık yapmayanlar, bu dünya lezzetleri uğruna haksız yere kazandıklarının karşılığını öte dünyada bir felaket olarak bulacaklardır. Tıpkı hasadından emin olunan ürünün aniden bir felakete uğrayıvermesi gibi…
Dünya hayatının “gökten inen suya” benzetilme örneği Kur’an’da daha başka âyetlerde de yer almaktadır. Örneğin; 3/Âl-i İmran, 14-15; 10/Yûnus, 24-25; 14/İbrâhim, 18; 18/Kehf, 45-46; 24/Nûr, 39... Tüm bu âyetlerde, insanoğluna içinde yaşadığı hayatın geçici olduğu hatırlatılmaktadır. Bu dünyadaki hayat ve bu hayat içindeki iniş ve çıkışlar geçicidir. Her ne kadar dünyada hoşumuza giden şeyler çok görünüyorsa da, aslında onlar hakirdir, asılsızdır ve aldatıcıdır, insanoğlu akılsızlığı yüzünden aldanmaktadır; çünkü onları elde etmeyi son saadet zannetmektedir. Oysa bu dünyada ne kadar büyük fayda ve lezzetler elde edilirse edilsin, hepsi de sınırlı ve geçici bir hayat ile çevrelenmiştir. Ayrıca bu dünyada insanoğlunun hayat akışı, aniden tersine dönebilir. Ancak bu dünyanın aksine, âhiret hayatı ebedîdir. Oradaki faydalar da, zararlar da çok kapsamlı ve süresizdir, şâyet Allah’ın mağfireti sizlere nasip olursa, Allah’ın rızası karşılığında size verilen nimetler de, o derece büyük ve sonsuz olacaktır. Öyle ki onların yanında bu dünyanın zenginlik ve ihtişamı bir hiçtir. Allah’ın azabına layık olanlar ise, zararlarının ne derece büyük olduğunu göreceklerdir. Çünkü bu dünyadaki hiç bir fayda, kazanç ve lezzet, âhirete sahip olanların yanında bir değer taşımaz.
Kur’ân-ı Kerim’de 110 küsur yerde geçen dünya kelimesi esasında isim olarak değil, sıfat olarak kullanılmakta ve yüzde doksandan fazlasıyla hayat kelimesini nitelendirmektedir. Dünya, “denâet” kökünden bir sıfat olup basit, adi, iğreti, ölümlü anlamlarına gelmektedir. Kur’an yüze yakın yerde iğreti, âdi, basit hayat (el-Hayat ed-Dünya) deyimine yer vermekte ve insanı böyle bir hayat tenezzül
1457] Yûnus, 10/24
1458] Âlûsî, XI, 100-102; Ş. Mansûr, s. 254-255; Beyzâvî, I, 444-445
1459] Hakîm Tirmizi, s. 8
1460] V. Ulutürk, s. 50
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 307 -
etmemeye çağırmaktadır.
Ne yazık ki, Kur’an’a ters bir kanaat, dünya kelimesini isim olarak benimsemiş ve empoze etmiş, sonuçta da bu kelime yerküre anlamında halk arasında kullanılmıştır. Bunun götürdüğü sakat anlayış, Kur’an’ın dünyayı kötülediği, dünyadan tiksindiği, insanı dünyadan yüz çevirmeye çağırdığı merkezinde olmuştur.
Bu tamamen yanlıştır. Kur’an, coğrafi ve astronomik anlamda dünyayı karşılamak için “arz” kelimesini kullanır. Ve Kur’an’a göre arz İlâhî âyetlerle dolu, hareket halinde bir küre olup tetkik edilmesi, ihyası, korunması, güzelleştirilmesi insandan istenen İlâhî bir emânettir. Kur’an’ın çirkin gördüğü dünya ise insanı Allah’tan uzaklaştıran iğretiliklerin ve sefilliklerin genel sıfatıdır. Bu anlamda dünya insanın kötü sıfatlarının sembol adı olan nefsdir.
Nitekim Ebû Said el-Harraz (ölm. 286/899) şöyle demiştir: “Dünya nefs ve onun arzularından ibarettir. Kul, nefsin arzularını terkedince dünyayı terk etmiş olur. Görmez misin ki kul bazen elinde hiç bir şey olmadığı halde hırsı yüzünden dünyaperest olabilmektedir.”1461
Aynı anlamda dünya için, “seni Mevlâ’ndan alıkoyan şeydir” diyor Hz. Ali. Dünya, bu olduğuna göre, arzdaki faâliyetlerden geri kalmak Kur’ani bir tutum değildir. Dünya o faâliyetler esnasında yoktur; onların semerelerini kullanırken takındığımız tavır dünyayı karşımıza diker. Böyle olunca da “arzın fesâd ve felâketine de dünya sebep olmaktadır” diyebiliriz.
Çalışmak, ekmek, dikmek, imal etmek… Bütün bunlar arzla ilgili şeyler. Bunlar makbul. Arz boşuna yaratılmamıştır; “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri eğlenmek için yaratmadık. İkisini de, sadece gerçeği göstermek üzere yarattık. Ama onların çokları bilmiyorlar.”1462 “Şu iğreti dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka şey değil. Âhiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Ah, bilebilselerdi!” 1463
Arz güzeldir. Fakat arzdaki nimetlerle çekildiğimiz imtihanı kaybetmemiz, dünyadır ki, işte o çirkindir. “Biz yeryüzünde olan şeylerin herbirine ayrı ayrı zinet verdik ki insanların hangisinin ameli daha güzel, onları imtihan edelim.”.1464 Son söz, Hz. Peygamber’den (s.a.s.): “Dünya sevgisi bütün yanılgıların başıdır.” 1465
34- Mü’min ve Kâfirin Hali:
“Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile işiten ve gören gibidir. Bunların hali bir olur mu, hiç ibret almaz mısınız?” 1466
Bu âyette, mü’min ve kâfir, iki zümrenin durumu, görüp işiten ile kör ve sağıra temsil edilmektedir. Bu temsilde, kâfirin, Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği için âmâya, Allah’ın kelâmına kulak tıkadığı için ve mânâlarını düşünmekten kaçındığı için sağıra benzetildiğini görüyoruz. Mü’min ise işiten ve gören kimseye teşbih edilmiştir. Çünkü onun durumu kâfirinkinin aksidir. Herbirisi iki
1461] Harraz; Sıdk, 47
1462] 44/Duhân, 38-39
1463] 29/Ankebût, 64
1464] 18/Kehf, 7
1465] N. Şahinler, s. 119-123
1466] 11/Hûd, 24
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıfat bakımından iki şeye benzetilmiş oluyor, yani kâfir, körlüğü ve sağırlığı kendisinde toplayan kimseye, mü’min de hem görebilen hem de işitebilen kimseye benzetilmiştir.1467 Kur’ân’da müteaddit âyetlerde, mü’min gören ve işiten kâfire kör ve sağır kimseye benzetilir:1468 Bunlardan konu ile ilgili olan bazı âyetlerin mealini burada hatırlamakta fayda vardır: “Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile hararet bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz ki Allah dilediğine işittirir. Sen kabirlerdeki (ölülere) elbette işittirmezsin. Sen sadece bir uyarıcısın.” 1469
“De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıkla aydınlık müsâvî olur mu? (...)” 1470
35- Suya Ulaşamayanlar
“Gerçek duâ yalnız O’na, hak dâvet yalnız O’nun için yapılır. O’nun dışında yalvarıp dâvet ettikleri ise onlara hiç bir şekilde cevap veremezler. Onlar, ağzına ulaşsın diye iki avucunu açan ama suya ulaşamayan birinden başkasına benzemezler. Küfre sapanların duâ ve dâvetleri şaşkınlığa dalmaktan başka bir işe yaramaz.” 1471
Dâvet ve duâ; çağrı, isimlendirme ve yakarış anlamındadır. Bu köklerden türeyen kelimelerin tümünde bu anlamlar vardır. Kur’an bunlarla kulun Allah’a yakarışından söz ettiğinde biz bunu duâ, yakarış, niyaz vs. diye çevirmekteyiz. Duâ-dâvet köklü kelimeleri aynı anda hem yakarış, hem de dâvet diye tercüme etmek, Kur’an üslûbunun çok boyutlu yaklaşımım farketmede zorunlu bir yoldur.
Bu ilmî endişeden kaynaklanacak ki Elmalı “Hak dâveti ancak O’nundur” âyetine şu anlamları yüklemiştir:
1) Hakk’a dâvet, insanları hak ilâha, hak dine ancak O’na olan dâvettir. Allah’tan başkası namına yapılan dâvetler, propagandalar hep bâtıldır.
2) Hak dâvet, yani hak duâ, hak yakarış veya gerçek duâ, yani tam yerine yapılmış olan, kabul edilip karşılık görecek olan duâ ve yakarış, ancak Allah’a yapılan duâ ve ibadettir.
3) Hak yola dâvet, her şeyden önce ve bizzat Hakkı tanıtıp ona hidâyet edecek olan O’dur. Yani Allah’ın bildirmesine ve irşadına dayanmayan dâvet, Hakka yapılmış dâvet olamaz.
Allah’tan başkalarına duâ edip yalvaran kimselerin, bu duâlarının kabul edilmesi ancak avuçlarını suya doğru açan kimseye suyun verdiği karşılık gibi olabilir. Yani ellerini suya uzatıp, suyun ellerinden ağzına kendiliğinden ulaşmasını isteyen kimsenin bu arzusu su tarafından ne kadar gerçekleştirilemez ve imkânsızsa onların Allah’tan başka duâ ettikleri şeylerin de bu isteklerini yerine getirebilmesi ihtimali o kadar imkânsızdır. Çünkü su bir cansızdır. Kendisine avuçlarını açıp uzatanın bu davranışını farketmez ve susadığını da anlayamaz. Ağzına gelmesini isteyecek olsa, su onun isteğini kabul edip ağzına kadar ulaşamaz. İşte onların yalvarıp yakardıkları cansızların durumları da böyledir. Onların
1467] Beyzavî, I, 465
1468] 13/Ra’d, 19; 17/İsrâ, 72; 20/Tâhâ, 124-125; 35/Fâtır, 19; 40/Mü’min, 58; 10/Yûnus, 43; 43/Zuhruf, 40 vb.
1469] 35/Fâtır, 19-23
1470] 13/Ra’d, 16; V. Ulutürk, s. 52-53
1471] 13/Ra’d, 14
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 309 -
çağrılarının farkına varamazlar, isteklerini kabul edemezler, onlara herhangi bir şekilde fayda veremezler.
Mücâhid, “avuçlarını suya açmış kimsenin durumu gibidir” âyeti üzerine şu tesbitleri yapmaktadır: “Avuçlarını ona açmış kimse ile anlatılmak istenen, diliyle suyu çağırıp elleriyle de ona işaret eden kimsenin durumu gibidir, ebedîyyen su ona gelmez. Derin bir kuyunun başında bir adamın durduğunu ve uzaktan ellerini o kuyuya doğru uzattığını düşünelim. Bu adamın suyu içebilmesi için acaba su onun isteğini karşılamak durumunda olabilir mi? İşte bu gibi kimselerin kendi ilâhlarına yalvarıp yakarmalarının durumu da aynen böyledir. Allah ile birlikte başka bir ilâha tapan müşrikler, dünyada da âhirette de ortak koştuklarından hiçbir fayda göremeyeceklerdir. İşte bu nedenle “kâfirlerin yalvarışı da ancak bunun gibi boşunadır.”
Genellikle taştan, ağaçtan yapılmış putların/heykellerin hiçbirinin duâya cevap veremeyecekleri açık bir gerçektir. Bu yüzdendir ki âyette kullanılan “velleziyne” edatı daha çok akıllı varlıklar için söz konusudur. Bu âyetteki manayı sadece putlara ait kılmak ve tefsir etmek eksik kalmaktadır. Şu halde burada yalnızca şuursuz putların değil, Allah’ın dışında ilâhlaştırılan bir takım liderler veya şahısların da o cansız putlar gibi, hiçbir duâya karşılık veremeyecekleri, Allah’ın iradesi olmadan hiçbir isteği yerine getiremeyecekleri söz konusu ediliyor demektir. 1472
36- Hakkın Sâbit Kalması, Bâtılın Köpük Gibi Yok Olup Gitmesi
“Gökten (Allah), bir su indirdi de, dereler kendi ölçüsünde çağlayıp aktı. Sel, üste çıkan köpüğü yüklen(ip götür)dü. Süs yahut eşya yapmak için ateşte yakıp (erit)tikleri madenlerde de bunun gibi bir köpük (posa) vardır. Allah hak ile bâtılı, böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise, yerde kalır. İşte Allah (kapalı şeyleri anlatmak için) böyle nice misaller verir.” 1473
Bu âyette de, Allah Teâlâ, hak ve bâtıl için bir temsil îrad etmiştir. Bu temsilde iki mesel vardır. Birincisinde hak, yani Kur’ân ve vahiy benzeyen, yağmur da benzetilendir. Yine bâtıl yağmurun getirdiği sel üzerindeki köpüğe benzetilmiştir. Köpük kaybolur, faydalı yağmurlar ise toprak tarafından emilir. Bu sel esnasında bâtılı temsil eden köpük üste çıkıp, bazen hakkın üstünde imiş gibi görünebilir. Bu geçici görünüşe aldanmamalıdır. ikincisinde ise hak yine benzeyen, eritilen madenin cevheri de benzetilendir. Bu mâdenden de bir posa hasıl olur ki, o da bâtıla misaldir. Bu posa da geçicidir. Âlet, edevat veya ziynet eşyası yapılan madenin asıl cevheri ise kalıcıdır. Hak da öyle kalıcı ve devamlıdır. Kalpler ise, istiabına göre alır ki, onlar da vadilere benzetilmiştir.Bunda vech-i şebeh, bâtılın geçiciliği, zevalinin yakın ve faydasının az oluşu ile, hakkın kalıcılığı ve faydasının çokluğudur.1474 Başlangıçta hak ile bâtıl birbirine karışık olur, daha sonra imtihanla bunlar birbirinden ayrılır. 1475
Âyet, hakkın yararlı ve kalıcı; bâtılın ise bir süre üste çıksa da yararsız ve gidici olduğunu belirtiyor ve şu örneği veriyor: Allah’ın yağdırdığı yağmurdan seller
1472] N. Şahinler, s. 124-126
1473] 13/Ra’d, 17
1474] Zemahşerî, II, 356; Elmalılı, IV, 2975; Ş. Mansur, s. 141-142
1475] Hakim Tirmizî, s. 9
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşur. Her derenin büyüklüğüne göre çağlayıp akan seller üzerinde köpük, çer çöp belirir. Süs eşyası, kap kaçak yapmak için altında ateş yakılarak eritilen madenlerin üzerinde de posa görülür. Gerek sel, gerek maden üzerindeki köpük atılır, yok olur, selin hareketi zayıflayınca köpük dağılır, çer çöp derenin kenarlarına yapışır, geriye yararlı olan su kalır. Madenin tortusu atılır, yararlı olan cevher kalır. Yararlı olan köpük ve tortu değil, kalıcı olan su ve madendır. İşte, hak karşısında bâtılın durumu da böyledir. Bâtıl bir süre hakkın üstüne çıkmış olsa da sonunda söner, gerçek ortaya çıkar. Gerçek kalıcı, bâtıl ise köpük ve tortu gibi yok olucudur.
Âyetin işaret ettiği bir başka güzellik de şudur: Yüce alemden İlâhî rahmet ve feyiz iner de kalp ve vicdanlar, kendi anlayışlarına, iman ve irfanlarına göre onlardan nasiplerini alırlar ve öylece dolup taşarlar. Üste çıkan şüphe ve tereddüt köpükleri çok geçmeden sönüp gider.
Hak, şatafatlı değildir; ama o hep güçlüdür, kudretlidir ve mütevazidir. Kendi doğrultusunda hedefine ilerlerken feyiz ve rahmet, adalet ve hakseverlik, Yüce Yaratan’a kulluk ve teslimiyet bırakır. Tıpkı dereleri dolduran yağmur gibi.. Arazi üzerinden akıp giderken bir yandan ona hayat verir, ekin için yararlı mil bırakır. Oysa o mil suyun içinde seyrederken pek görünmez. Ayrıca yağan yağmurla birlikte toprak için çok faydalı maddeler de iner. Bâtıl ise, şatafatı sever, içi boştur, tıpkı köpük gibi, suyun üstünde yüzer, dikkatleri çeker. Fakat az sonra sönüp gider, geriye yararlı bir şey bırakmaz.
Kur”an Levh-i Mahfuz’dan indikten sonra, gönülleri vadiler misali, anlayış, iman ve irfanları nisbetinde doldurmaktadır; dolup taşmca da oradaki şüphe, cehalet, inat ve benzeri köpükleri üste çıkarır ve çok geçmeden o köpükler sönüp kaybolur. Gönül vadisi küfür ve azgınlıkla veya nifak ve şirkle tıkanmışsa, Kur’an’ın feyz ve bereketine pek yer kalmamış sayılır. Önce o tıkanmaya sebep olan nesneleri Tevhid’le temizlemek gerekir.
Süs eşyası ve yararlı şeylerin imal edildiği kıymetli madenler de böyledir. Ateşte, türüne göre belli bir ısı derecesinde tutulunca erirler, karışık olan posa ve cüruf ayrılır, asıl cevher meydana çıkar. Hak ile bâtıl kazara birbirine karışır da neyin nesi olduğu pek anlaşılmazsa, Kur’an’ın potasına konulup eritilince, hak bütün sadeliğiyle ortaya çıkar, bâtıl ise posa ve cüruf misali bir tarafa atılır.
“Nesefî” de verdiğimiz bu âyete şu anlamı yüklemektedir: Su Kur’an’dır. Suyun bedene faydası ne ise Kur’an da ruha hayat vermek için nazil olmuştur. Dereler de kalplere örnektir. Miktarlarınca dolup taşmalarından kasıt ise, kalbin genişliği ve darlığıdır. Köpük nefisten geçen kötü arzularla şeytan vesveseleridir. Faydalanılan arı su ise hakkın misalidir. Köpük bâtıl olarak gittiği, arı su da kaldığı gibi, nefsin kötü arzuları da geçip gider ve hak, olduğu gibi, geriye kalır. Altın ve gümüşten olan süs eşyası ise güzel davranışlara ve temiz ahlâka örnektir. Demir, bakır ve kurşun gibi madenlerden edilen eşyalar ise, kurtuluş için hazırlanan, ihlâs ile beslenen amellere misaldir. Çünkü ameller sevabı çekici, cezayı da kovucudur. Bu cevherlerin bir kısmı kazanç sağlamak için bir faydaya araç oldukları gibi, bir kısmı da savunma aracı olabilirler. Köpük ise riyâkarlık, tutarsızlık, iyi amellerden usanmak ve tembellik göstermektir.
Özetle âyet, hak ile bâtılın daha iyi anlaşılıp ayrılması için önce akıl yoluyla
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 311 -
duyguya, duygu yoluyla da akla ve her iki yoldan ilme geçişler sağlıyor ve yukarıda da değindiğimiz örnekleri veriyor. 1476
37- Cennetin Hali:
“(Allah’ın emirlerine karşı gelmekten) korunanlara va’dedilen cennetin durumu şöyledir: (Ağaçları altından ırmaklar akar; yemişleri ve gölgesi devamlıdır, işte bu, Allah’dan korkup sakınanların akıbeti...! Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.” 1477
Müttakîlere va’dedilen cennetin garib sıfatı, bu âyette şöyle hikaye edilmektedir: İnsanlara dünyadaki bildiklerinden hatırlatmalar yapılır ve âyette açıkça görüldüğü şekilde tasvir edilir. 1478
38- Kâfirlerin Amelleri-Şiddetli Bir Rüzgârın Savurduğu Kül
“Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde, rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer, kazandıklarından ellerine hiçbirşey geçmez. İşte bu, hakdan uzak olan bir sapıklıktır.” 1479
Buradaki kâfirlerin amellerinden maksad, sıla-i rahim, misafir ağırlama, düşkünlere yardım, köle azadı gibi iyi işlerdir.1480 Bunlar dahi, imana dayanmadığı için, müşebbehün bihi olan, fırtınalı bir gündeki şiddetli rüzgârın savurduğu küller gibi heba olacak, onların ellerine birşey geçmeyecektir.1481 Bu, ne beliğ bir beyân!... 1482
Âyet, Allah’a karşı nankörlük edenlerin yaptıkları işlerin, iyiliklerin boşa çıkacağını, rüzgârın savurduğu kül gibi havaya savrulup gideceğini belirtmektedir. İyi işlerin Allah tarafından kabul edilmesi için Allah’ın bir bilerek yapılması gerekir. Allah’ı inkâr etmek yahut O’nun yanında başka ilâhlara tapmak nankörlüktür. Nankörlerin yaptıkları iyilikler, Allah katında makbul değildir. Rüzgâr nasıl külü savurursa, nankörlük de iyi amelleri öyle savurur, yok eder.
Burada akla şöyle bir soru gelmektedir. “Acaba kâfirlerin bütün iyi işleri boşa mı çıkar?” Bazı müfessirlere göre puta tapmaları yüzünden kâfirlerin yaptıkları bütün iyilikler boşa çıkar. Şirkleri yüzünden müşriklerin, fakirlere yaptıkları yardımlar verdikleri sadakalar, ana-babalarına itaatleri hep boşa çıkar. Bazı müfessirlere göre de boşa çıkan, onların iyi işleri değil, putlara tapmaları ve yalvarmalarıdır. O tapmaları, yalvarmaları boşunadır. Ne kadar yalvarıp yakarsalar, onlardan bir yarar göremezler. Boş yere kendilerini yormuş olurlar. 1483
İlâhî dâvete karşı sadakatsiz, inançsız ve isyankar olanlar ve peygamberlerin dâvet ettikleri yola uymayı kabul etmeyenler, sonunda hayatları boyunca kazandıklarının ve yaptıkları işlerin bir yığın kül kadar değersiz olduklarını göreceklerdir. Uzun yıllar boyunca biriken büyük bir kül tepeciği nasıl fırtınalı bir günde
1476] N. Şahinler, s. 127-130
1477] 13/Ra’d, 35
1478] Beyzavî, I, 521-522; Âlûsî, XIII, 162-164; Elmalılı, IV, 2994; Ş. Mansûr, s 237-238; V. Ulutürk, s. 56
1479] 14/İbrâhim, 18
1480] Âlûsi, XIII, 204; Zemahşerî, II, 372
1481] Hakim Tirmizî, s. 7, 10; Ş. Mansûr, s. 332
1482] V. Ulutürk, s. 57-58
1483] Mefâtihu’l-Ğayb, 19/105
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rüzgâr tarafından darmadağın ediliyorsa, aynı şekilde onların bütün büyük işlerinin o fırtınalı kıyâmet gününde bir yığın külden başka bir şey olmadığı görülecektir. Onların göz kamaştırıcı kültürleri, büyük medeniyetleri, muhteşem krallık ve devletleri, büyük üniversiteleri, bilimleri, edebiyatları ve ikiyüzlüce yapılan ibadetleri, fazilet dedikleri davranışları, dünya hayatında övündükleri yararlı ve ıslah edici hareketleri, o gün bir yığın kül kadar değersiz olacak ve kıyâmet gününün “fırtınası” tarafından etrafa saçılacaktır. O denli ki, o gün İlâhî teraziye koymaya değecek en ufak bir yararlı iş bile bulamayacaklar.
Verdiğimiz âyette önemli bir konuya parmak basılmakta ve İslâmiyeti, aynı zamanda İlâhî sünneti bilmeyen bazı kişilerin, Allah’ı inkâr eden kaşifler ve mucitlere bol keseden cenneti ve ebedî saadeti layık görmeleri üzerinde durulmakta ve böylece mü’minlere en sağlam bilgi verilmektedir. Şöyle ki: “Allah’ı tanımayanların, kıyâmeti inkâr edip cennet, cehennem, hesap ve azaba inanmayanların, dünyada işledikleri hayırlar, iyilikler, yaptıkları yararlı işler, keşifler ve ilmi buluşlar kıyâmet gününde onlar için bir değer taşıyacak mı?” Veya başka bir ifâde ile söylersek, “Allah’ı tanımayanlardan öylesi var ki, keşif ve icatlar yapmıştır. Bütün bu yararlı hizmetlerin âhirette karşılıksız; kalması doğru olur mu?”
İlk bakışta mantıki gibi görünen bu sorular üzerinde biraz düşünüldüğünde hakikati ortaya koymada şu tesbitleri yapmamız mümkündür.
a) Önce bu adamlar, yaptıkları hizmeti Allah için değil, insanların takdir ve şükranlarını bekleyerek yapmışlar veya böyle bir hizmette bulunmaktan deruni bir zevk duymuşlardır. Böylece onlar, Allah diye bir varlık ve kudret tanımadıkları için de, yaptıkları hizmet karşılığında uhrevi bir mükâfat düşünmemişlerdir.
b) O halde onlar Allah’tan değil, insanlardan ödül, ilgi ve takdir beklemişler ve beklediklerini fazlasıyla görmüşlerdir.
c) Allah’ı tanımadıkları, O’ndan bir mükâfat ve takdir beklemedikleri halde biz kimin adına kime âhiret mükâfatını vermek cömertliğinde bulunabiliyoruz?
d) Ortada bir buluş ve icat sahibi var ki, İlâhî kudreti hiç tanımıyor ve ondan hiçbir şey beklemiyor. Üstelik O’nun isminden ve varlığından nefret ediyor. Böylesinin hizmetini, O kudrete yakıştırma, O’nun rahmet ve yardımına, mükâfat ve ihsanına layık görme hakkını nereden alıyoruz? Yaptığı işi kimler için, niçin, ne amaçla ve ne niyetle yapmışsa, ona göre karşılığını almıştır. Bizim işgüzarlığımız hem o ilim adamına Hakkaret, hem de inanmadığı Allah’a karşı bir küstahlık değil de nedir?
Eğer verdiği hizmetlerle Allah’a inanmış, Onun hoşnutluğunu dilemişse, zaten Allah onu bizden daha iyi bilir ve ona göre mükâfatlandırır. Bizim ortada bir kıstas ve belge yokken araya girmemizin sebebi ve anlamı yoktur.
Sonuç olarak, Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan bir kimsenin, insanlıktan veya nefsinden yana yaptığı bir icadı kendi mantıksal ölçülerimize göre uhrevi mükâfatla değerlendirmemiz haddi aşmak ve İlâhî sınıra tecavüz etmek sayılır. Bu da büyük bir şaşkınlık ve sapıklık olarak nitelendirilir. Nitekim âyetin son kısmında açık bir anlatımla buna temas edilerek gereken uyarı yapılmıştır. 1484
1484] N. Şahinler, s. 131-134
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 313 -
39- İyi Söz ve İyi Amel, Güzel Söz; Kökü Yerde, Dalları Gökte Olan Güzel Bir Ağaca Benzer
“Görmedin mi Allah, nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz; kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer. O ağaç, Rabbinin izniyle yemişlerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.” 1485
Bu meselde, güzel söz (kelime)den muradın, “kelime-i şahadet” -kî bunu Beyhakî rivâyet etmiştir- olduğu; tbn Abbas (r.a.)dan ve el-Asam’dan, bunun “Kur’ân” olduğu; İbn Bahirden de “İslâm dâveti” olduğu rivâyet edilmiştir. Bunun, mü’minin kendisi olduğu da söylenmiştir, yani müşebbeh bunlardır. Müşebbehün bih (benzetilen) ise, çoğu âlimlere göre, şecere-i tayyibedir, o da hurma ağacıdır. Bu, İbn Abbas, İbn Mes’ud (r.a.), Mücahid, tkrime ve Dahhâk’dan rivâyet edilmiştir. Enes b. Mâlik (r.a.)dan da, Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân’ın bu mânâda rivâyetleri vardır. Bu ağacın, üzüm, incir ağacı gibi diğer iyi ağaçlar mânâsına olduğu rivâyetleri vardır. Yine bunun cennette bîr ağaç olduğu da söylenmiştir. Şehâdet kelimesinin mânâsı bakımından, vasfedilen ağaca benzetilişinin izahı şöyledir: Bu sözün aslı ve menşe’i mü’minlerin kalbindeki imandır. Bu iman kalplere kök salmıştır ve ondan sâlih ameller, temiz işler çıkar, dallanır, budaklanır, semâya yükselir. Böylesi amellere de, elbetteki, Allah’ın sevabı ve rızası terettüb eder. İşte bu, bu ağacın her zaman verdiği meyvesidir.1486 Şu halde bundaki benzetme yönü, köklü, sağlam ve dalları göğe yükselen, meyvelerini kesintisiz veren muhteşem bir ağacın toplamından çıkan hey’et ve manzarasıdır. 1487
Âyette geçen “kelime-i tayyibe” ifâdesi sözlükte “temiz bir söz” anlamına gelmesine rağmen, burada “doğru bir söz ve sağlam bir inanç” anlamındadır. Kur’an’a göre bu “söz ve inanç”, tevhidi kabul etmek, peygamberlere, vahye ve âhirete inanmaktır. Çünkü tevhid, bunları belli başlı doğrular olarak ilan eder.
Burada “güzel bir söz”ün ne kadar güçlü ve yaygın olduğu gösterilmektedir. Evrendeki tüm sistem, mü’minin şehâdet ettiği bu “güzel söz” deki gerçekliğe dayandığından, yer ve bütün sistemi onunla işbirliği içindedir ve bütün sistemi ile birlikte gökyüzü onun hizmetindedir. Bu nedenle mü’minle tabiat kanunu arasında bir çatışma yoktur, her şey tabiatı gereği ona yardım elini uzatır.
“Güzel bir söz” o denli verimlidir ki, hayat sistemini ona dayandıran herkes veya her toplum, her an ondan meyvasını alır. Çünkü “güzel söz”; düşüncede berraklık, sinirlerde denge, karakterde güç, ahlakta temizlik, ilişkilerde sebat, konuşmada doğruluk, sohbette dolaysız ve doğrudan konuşma, sosyal davranışlarda ölçülü bir tutum, kültürde soyluluk, ekonomide adalet ve eşitlik, politikada onurluluk, savaşta soyluluk, barışta samimiyet ve verilen sözlerde, yapılan anlaşmalarda güven yaratır. Kısacası o, yerinde kullanıldığında her şeyi altına çeviren bir iksirdir.
Şüphesiz ki, sözlerin en güzeli, Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan ve her peygamberin tebliğ ve irşatta temel hareket noktası sayılan “lailâhe illallah” tır. Bu kutsal kelimeyi, mânâsını, amacını idrak içinde gönül toprağına ebedîyyet tohumu olarak atmak, ilim ve irfan suyuyla sulamak, kökü derinlerde, dalları göğe
1485] 14/İbrâhim, 24-25
1486] Âlüsi, XIII, 213-214; Zemahşerî, II, 376, Hakîm Tirmizî, s. 10
1487] Ş. Mansûr, s. 149; V. Ulutürk, s. 59-60
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yükselmiş, her an meyva veren bir ağaç gibi feyizli kılmak, Allah’a dosdoğru iman eden kimsenin tek amacı olmalıdır. Çünkü kalpte yeşeren “Kelime-i Tevhid” ağacı, imanı oluşturur, ibadetler, hayırlar, iyilikler, faziletler ve güzel ahlak bu ağacın aralıksız verdiği meyveleridir.
Ayrıca “güzel söz” çok yönlü bir kavramdır. Doğruluğu, zerafeti, güler yüzlülüğü, yakınlığı, kardeşliği, emniyeti ve huzuru telkin eder. O bakımdan temelinde “la ilâhe illallah” bulunan güzel sözün bir çok yararları söz konusudur. Onları şöyle özetlememiz mümkündür:
a) Ruhlara serinlik, gönüllere yatışkanlık verir. İç sıkıntılarını giderir.
b) Kötü duygu ve düşünceleri yönlendirir, iyiye, güzele ve doğruya çevirir.
c) Kardeşlik, dostluk ve yakınlık bağlarını kuvvetlendirir. Toplumu birbirine daha iyi kaynaştırıp bütünleştirir,
d) Aileye mutluluk, çevreye güven ve huzur havası estirir. O bakımdan sıcak bir ilgi ve güvenli bir yaklaşıma neden olur.
e) Devlet bünyesinde kişilere şeref, itibar, sevgi ve saygı kazandırır. Vatandaşla devlet kadrosu arasında güven havası estirir.
Görüldüğü gibi, Kur’an’ın eşsiz benzetmesiyle “iman”, kökü çok derinlerde, dalları ise göğe yükselmiş, her an meyva veren bir ağaca benzetilmiştir. Bu bize tek kelimeyle “iman ve amelin birbiriyle ilgisini, aralarındaki bağın kopmazlığmı” haber veriyor.
Çünkü gerçekten sağlam bir iman her yönüyle feyiz ve bereket kaynağıdır. Rahmet saçan ürünleri birbirini izler. O bakımdan imanı amelden ayırdığımız takdirde, kısmen olsun özelliğini kaybettirme tehlikesine kapı açmış oluruz. Bu bir bakıma meyvasız ağaca benzer. Yararı çok az, feyiz ve bereketi noksandır.
Kur’ân-ı Kerim güzel bir sözü, güzel bir ağaca benzetirken o ağacı dört sıfatla anarak bize geniş, fakat üzerinde düşünmemizi ilham eden mânâlar vermiştir:
1) O ağaç güzeldir. Bu, onun ya şeklinin ya görünümünün ya da kokusunun veya meyvesinin güzel olduğunu anlatır.
2) Kökü derinlerde sabittir. Bu, onun dış tesirden dolayı devrilmeyeceğini, yerinden kopmayacağını ifâde eder. Dış tesirle kopup devrilmeye yüz tutacak kadar güçsüz ve köksüz olsaydı, sözü edilen güzellik özelliğini kaybederdi.
3) Dalları göktedir. Dallarının genişleyip yükselmesi, kökünün ve gövdesinin gücünü simgeler. Aynı zamanda yeryüzünün bazı olumsuz tesirlerinden selamette kaldığını belirtir. O nisbette de meyvaları tertemiz ve nefis olur.
4) Her an meyvesini verir. Bu kadar sağlam, yüksek ve verimli bir ağacın elbetteki her zaman meyva vermesi beklenir. Allah’ın rızası, aklını kullanan her insanın böylesine feyizli bir ağaca sahip olmasını ister. Peygamber ve Kitap böyle bir ağacın yetiştirilme yol ve yöntemini öğretir.
İşte kalplerin derinliğine kök salan, hücrelere kadar inen sağlam bir iman da böyledir. 1488
1488] N. Şahinler, s. 135-138
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 315 -
40- Kötü Söz ve Kötü Amel-Çirkin Söz; Yerden Koparılmış, Kökü Olmayan Kötü Bir Ağaca Benzer
“Çirkin bir söz; yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.” 1489
Temsilin ikincisi, küfür, şirk ve ona dâvet ile yalan ve Allah’ın razı olmayacağı her çirkin sözü, kökü yerden kopmuş, tutunacak yeri olmayan kötü bir ağaca benzetmiştir.1490 Bu çeşit ağaçların Ebû Cehil karpuzu, diken, bir çeşit kötü sarmaşık ve yosun gibi, kokusuz, tadsız, meyvesiz ve gölgesiz olan verdiği zaman da kötü ve zararlı meyve veren ağaçlar olduğu rivâyet edilmiştir.1491 Bundaki benzetme yönü ise, köksüzlüğü, sebatsızlığı, faydasızlığı hatta bazen zararlı meyvesidir. Görüldüğü gibi bu mesel de kâmin (gizli) mesele bir örnektir.
27. Âyette geçen, Allah îman edenleri dünyâda da âhirette de değişmez sözlerinde sebat ettirir, demek, dünyada kelime-i tevhîd dillerinde sağlamlaşır ve kalplerine yerleşir de, dinleri hususunda işkenceye tâbi tutuldukları zaman da onda sebat ederler, demektir. Âhirette sebatları ise kabirde ve sorgulamalarda olur. Sorguya çekmeye gelen Münker ve Nekir meleklerine “Rabbim Allah, dînim İslâm, peygamberim Muhammed (s.a.s.)” cevabını verdikten sonra, Rasûlullah (s.a.s.), gökten birisinin “Kulum doğru söyledi” diye nidâ edeceğini ve bunun Cenâb-ı Hakk’ın, “Allah mü’minleri sabit sözlerinde sebat ettirir” sözü olduğunu buyurdu. Zâlimleri ise Allah şaşırtacaktır. 1492
“Kotü bir söz”, “Güzel bir söz”ün tam tersidir. Gerçek dışı ve yanhş olan her şey için kullanılabilir. Fakat verdiğimiz bu âyette ateizm, sapıklık, inançsızlık, şirk, putatapıcılık veya peygamber tarafından getirilmemiş hangi “izm” olursa olsun kişinin hayat sistemini dayandırdığı yanlış inanç ve akide anlamında kullanılmaktadır.
“Kötü bir söz” (yanlış bir inanç) dayanıklı ve sürekli değildir, çünkü tabiat kurallarına terstir. Bu nedenle evrendeki her şey ona karşı çıkar ve onu reddeder. Sanki toprak onun tohumlarını dışarı atmaya hazırdır ve eğer atılan tohumlardan bazıları büyümeyi ve kötü bir ağaç olmayı başarırsa, o zaman gökyüzü onun dallarına baskı uygular. Gerçekte eğer insana denenmesi için özgürlük ve süre tanınmamış olsa, kötülüğün gelişmesine hiç bir zaman izin verilmezdi. Bu özgürlük nedeniyle bazı insanların hayatlarını “kötü söz”e dayandırmalarına izin verilmiştir. Onun belli bir dereceye kadar büyümesine müsaade edilir, fakat o kötü sonuçlar doğurmaktan başka bir şey üretmez. Kısa bir süre sonra da onun kökü topraktan sökülüp atılır.
“Güzel bir söz” ile “kötü bir söz” arasındaki ayırım o denli açıktır ki, dünyanın kültürel, ahlaki, dini ve entellektüel tarihini eleştirel bir yaklaşımla inceleyen herkes bunu kolayca algılayabilir. Çünkü “güzel söz”, tüm insanlık tarihi boyunca bir tek ve aynı kalmıştır ve hiçbir zaman tarihten silinmemiştir. Bunun aksine, tarihte sayılamayacak denli çok “kötü söz” ortaya çıkmış, fakat bunlardan tarih kitaplarındaki isimler dışında hiçbir iz kalmamıştır. Hatta bunlardan bazıları o denli saçmadır ki, eğer bugün insanlar bunları duysalar insanların bu kadar
1489] 14/İbrahim, 26
1490] Zemahşeri, II, 377; Âlûsi, XIII, 217; Ş. Mansûr, s. 151
1491] Beyzâvî, I, 530
1492] Beyzâvî, I, 530-531; V. Ulutürk, s. 60-61
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akıldışı şeylere nasıl inandıklarına şaşırırlar.
İki tür “söz” arasında dikkate değer bir ayrım daha vardır. Ne zaman bir kimse veya toplum “güzel sözü” hayât sistemi olarak kabul ederse, nimet ve lütuflar sadece o kişi ve toplumla sınırlı kalmaz her tarafa yayılır. Bunun aksine ne zaman bir kimse veya toplum, hayatını “kötü söz” üzerine kurarsa, her tarafa kaos ve karışıklık yayılır.
Kötü söz, daha çok Allah’ı tanımamak, O’nun varlığı, kudreti ve planı hakkında bilgisiz ve ilgisiz kalıp inkâra yol açacak söz ve davranışlarda bulunmaktır. O halde Hakk’ı inkâr, hakikati örtüp gizlemek ve Allah hakkında bilgisiz ve ilgisiz kalmak, üç kötü sıfatı kendinde taşıyan kötü bir ağaca benzetilebilir. Nitekim âyette bu benzetme çok özlü ve anlamlı şekilde ifâde edilmiştir. Şöyle ki:
1) Ağaç yararsız ve kötüdür,
2) Çünkü kökü kopuktur,
3) Gövdesi kararsız olup, dış tesirle şuraya buraya sürüklenmektedir.
Küfür de böyledir: Onda feyiz ve rahmet, bereket ve güven yoktur. Ne göğe doğru yükselen dalları, ne yerin derinliğine inen kökleri, ne sapasağlam ayakta duran gövdesi, ne de yarar sağlayan bir meyvası vardır. O bakımdan küfür, tuğyan ve Hakkı red her zaman köksüzdür, kararsızdır, şüphecidir, umutsuzdur, şaşkın ve tedirgindir. Verimli hiç bir ürün söz konusu değildir.
Kur’an bu benzetmede bulunurken kötü sözün zararları konusunda bize çok zengin malzeme ve bilgi vermektedir. Kötü sözün günlük hayatımızdaki zararlarını şöyle tesbit etmemiz mümkündür:
a) Ruhlara tiksinti ve sıkıntı verir, sinir sistemini bozar.
b) Kalplerin kırılmasına yol açar, kin ve nefret duygularını kabartır.
c) Kardeşlik bağlarım koparır. Toplum yapısında güven ve huzuru sarsar, bütünleşmeyi önler.
d) Aileyi huzursuz eder, sevgi ve saygı havasını bozar.
O bakımdan rahatlıkla diyebiliriz ki, güzel ve yapıcı söz, temelinde Allah’a iman cevheri bulunduğu ölçüde faydah ve feyizlidir, kötü söz de temelinde küfür ve azgınlık bulunduğu nisbette zararlı ve yıkıcıdı. 1493
41- Allah ve Sahte Tanrılar, Mü’min ve Müşrik:
“(Müşrikler) Allah’ı bırakıp da kendileri için ne göklerden, ne yerden hiç bir rızka, hiç bir şeye mâlik olmayan ve buna güçleri dahi yetmeyen şeylere (putlara) taparlar. Artık Allah’a benzerler koşup durmayın. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Allah şöyle bir temsil getirdi: Hiç bir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle, bir de tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, ondan gizli aşikâr harcayan kimse hiç bir olur mu? Allah’a hamd olsun. Hayır, onların çoğu bilmezler. Ve Allah şu iki adamı da misal getirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiç bir şeye gücü yetmez, efendisinin üzerine bir yüktür. (Efendisi) onu nereye gönderse bîr hayır getiremez (bir iş beceremez). Şimdi bu (adam), doğru yolda olan, adaleti
1493] N. Şahinler, s. 139-142
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 317 -
emreden kimse ile bir olabilir mi?” 1494
Bu âyetlerdeki temsilde Allah Teâlâ, Kendisine ortak koşulan putları, kendi başlarına tasarrufdan âciz, bir efendinin malı olan köleye, Kendi mukaddes zâtını da o kulu malıyla besleyen, ona mâlik olan, onda ancak kendisi tasarruf eden, kendi malıyla infâk eyleyen hür bir efendiye benzetmiştir. Kul ile efendi bir cinsten, ikisi de yaratılmış olduğu halde, birbirine eşit ve denk olamazlarsa, yaratılanların en âcizi cansız putlarla, Ganî, Yaratıcı ve mutlak kudret sahibi olan Allah nasıl bir olabilir. 1495
İkinci temsilde de Allah Teâlâ, Kendi Zâtı ile, bâtıl ilâhları; açık, fasih konuşan, kendisine ve başkasına faydalı ve becerikli kimse ile, dilsiz, beceriksiz ve efendisine yük olan birisine benzetmiştir. Benzetme yönü, konuşmaya ve doğru yol için rehberliğe kadir kimse ile, âciz, bilgisiz, başkasının şöyle dursun, kendi işini bile yapamayan beceriksiz kimse arasındaki eşitsizlikten meydana çıkan hey’et ve durumdur.1496
42- Eğirdiği İpliği Tekrar Bozan Kadın Gibi Olanlar
“Yeminleri bozmada, ipliğini kuvvetle eğirdikten sonra bozup parçalayan kadın gibi olmayın. Bir topluluk ötekinden daha zengin ve kalabalık çıktığı için yeminlerinizi aranızda bir hile aracı yapıyorsunuz. Allah sizi bununla imtihan ediyor, ihtilafa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size açık bir biçimde elbette gösterecektir.”1497
Bu âyeti, kendinden önceki Nahl: 16/91 âyeti ile birlikte değerlendirdiğimizde Allah, önem sırasına göre dizilmiş üç tür anlaşmadan (ahid) bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, hepsinden önemli olan Allah ile insan arasındaki ahid, yani bağdır. Önem sırasında ikinci olan, bir insanla bir insan arasında veya bir grup insan arasında Allah şâhit tutularak veya Allah’ın adı anılarak yapılan ahitleşme veya anlaşmadır, öçüncü tür ahid ise, Allah’ın adı anılmadan yapılan ahiddir. Her ne kadar bu önem sırasına göre üçüncü ise de, bu ahidin yerine getirilmesi de ilk ikisi kadar önemlidir ve bozulması yasaklanmıştır.
Bu bağlamda, Allah’ın, anlaşmaları bozanları çok şiddetli bir şekilde azarladığına dikkat edilmelidir ki, bu yeryüzündeki karışıklık ve düzensizliklerin en büyük sebebidir. Ne yazık ki “büyük” insanlar bile, ekonomik, politik ve dini anlaşmazlıklarda kendi toplulukları lehinde avantaj elde etmek için yapılan anlaşmaları bozmayı büyük bir hüner kabul etmektedirler. Bir ülkenin önderi, bir seferinde kendi halkının yararına başka bir ülke ile anlaşma yapar, fakat bir başka sefer, yine aynı önder o anlaşmayı halkının çıkarları için açıktan ve gizliden bozar. Özel hayatlarında şerefli bir şekilde yaşayan insanların bile bu tür davranışlarda bulunmaları bir tezattır. Bunun yanısıra ne yazık ki halk da onların bu davranışını protesto etmez, hatta bu utanç verici diplomasi oyunları nedeniyle onları över. Bu nedenle Allah, bu tür anlaşmalardan hepsinin, anlaşmaya girenler ve onların halkı için birer imtihan konusu olduğunu bildirmektedir. Onlar bu şekilde, yani anlaşmayı bozarak halkla belirli bir yarar sağlayabilirler, fakat hüküm gününde bunun sonuçlarından kaçamazlar.
1494] 16/Nahl, 73-76
1495] Beyzâvi, II, 564
1496] Ş. Mansûr, s. 105; V. Ulutürk, s. 61-62
1497] 16Nahl, 92
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Burada anlaşmazlıklara neden olan fikir ayrılıkları ve ihtilafların çözümünün kıyâmet gününde olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle bu ihtilaflar, anlaşmaları bozmak için birer özür teşkil etmemelidir. Taraflardan biri tamamen haklı, karşı taraf ise tamamen haksız olsa bile, haklı olanın anlaşmayı bozması, yanlış propaganda yapması veya diğerlerini mahvetmek için başka kötü yollar kullanması doğru değildir. Eğer haklı olan taraf böyle yaparsa, yaptığını kıyâmet günü kendi aleyhinde bulacaktır.
Çünkü doğruluk ve adalet, kişinin sadece teorilerinde ve amaçlarında doğru olması değil, aynı zamanda doğru metodlar ve araçlar kullanmasını da gerektirir? Bu uyarı özellikle, kendilerini Allah yolunda oldukları ve düşmanları Allah’a asi olduğu için düşmanları ile savaşma hakkına sahip olduklarını, bu nedenle de düşmanla yaptıkları anlaşmalara uyma zorunlulukları olmadığını düşünen dini grupları hedef almaktadır. Bu, Arap Yahûdilerinin uyguladığı bir yöntemdi. Onlar şöyle derlerdi: “Bizim putperest Araplara karşı hiç bir yükümlülüğümüz yok. Bizim için avantajlı ve Yahûdi olmayanlar için kötü olan her konuda onları kandırmaya ve aldatmaya Hakkımız var.”
Yapılan yeminleri ve verilen sözleri tutmamak ve hile vasıtası yapmak, her şeyden önce vicdanların derinliklerinde yereden inançları temelinden sarsar. Diğer kimselerin gözünde de inançlara olan bağlılık ve güveni yok eder. Aldatmak için bile bile yemin eden kimse hiç bir zaman için sağlam bir inanca sahip olamaz ve inandığı yolda dosdoğru yürüyemez. Bunun da ötesinde yemin ettiği ve yemininden yalan çıktığı kimsenin gözünde de inançlara karşı bağlılığın kaybolmasına sebep olur. Ve herkes bilir ki onun yaptığı yemininin aslı astarı yoktur ve hile yapmak, aldatmak için yemin etmektedir. Ve bu kötü örnek yüzünden onların Allah’ın yolundan uzaklaşmalarına vesile olur.
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte bir çok milletlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki sadakat ve doğruluk, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları İslâm’a girdirmiştir. Böylece “ahde vefâ” ile kaybettikleri basit menfaatlerin yerine pek büyük kazançlar sağlamışlardır.
Ahlâksal anlamda insan, “ahdine vefâ eden, sözünde duran varlık” diye tanımlanabilir. Mükemmel insanın tanımı ise tamamen budur. Hz. Peygamber (s.a.s.) diyor ki: “Ahdine vefâsı olmayanın imanı da olamaz.” Bir yerde de şöyle buyuruyor: “Ahdine vefâsı olmayanın dini de olamaz.”1498 Ahde vefâsızlık, küfrün en rezil şekli olan münâfıklığın da belirgin niteliklerinden biridir. Hz. Rasûl buna değinirken şöyle diyor: “Münâfık kişinin alâmeti üçtür: Konuşunca yalan konuşur, vaadedince vaadine ters düşer, kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.”1499
Kur’an ahde vefâyı insanın onur burçlarından biri olarak belirlemiş ve ahde vefânın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına dikkat çekmiştir. Prensipler şöyle konuyor: “Ahde vefâ gösterin, sözünüzde durun.”;1500 “Ey iman edenler! Akitlerinize vefâlı olun.”1501 Sözünde durmayan, her şeyden önce aldatan biridir. Ve Hz. Peygamber: “Aldatan, bizden değildir.” buyurarak, Muhammedî bir benliğin belirgin niteliğinin
1498] Zehebî; Kebâir, 108
1499] Zehebî; Kebâir, 108
1500] 17/İsrâ, 34
1501] 5/Mâide, 1
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 319 -
söze sadakat, ahde vefâ olduğunu belirtmiştir. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: “Nâmert ve kahpe bir benlik her şey olabilir ama, Muhammedî olamaz.”1502
43- Allah Hallerini Kötüleştirenlerden Ni’metlerini Geri Alır:
“Allah bize güven ve huzur içerisinde olan bir kasabayı misal verir: Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bunun üzerine Allah yaptıklarına karşılık açlık ve korku elbisesini onlara tattırdı.”1503
Âyetteki bu kasaba genel manâda bir kasaba olabilir.1504 Yani durumu böyle olan bir kasabaya Allah’ın ni’met verdiği, onların da bu nimet yüzünden şımarıp nankörlük ettikleri, bunun üzerine Allah’ın da nimetlerini cezaya çevirdiği her topluluğa orayı ibretlik bir mesel kılmıştır. Orası bu sıfatta mefrûz bir şehir de olabilir, önceki geçmiş şehir veya kasabalardan birisi de olabilir. Cenâb-ı Allah bunu, akıbetlerinin benzerliğinden korkutmak için Mekkelilere örnek vermiştir. Âyetteki “Tattırmak ve elbise” tâbirlerinde istiâre vardır. Araplarda insanların başına gelen belâ ve sıkıntıların “Tatmak”la ifâdesi yaygındır. Hakikat gibi kullanılır. Zarar ve acının algılanışı, acı ve tadı bozuk yemeğin algılanışına benzetilmiştir. Elbiseye gelince o, kişinin giyindiği şey kendisini örttüğü için, başına gelen felâketler, onu bürüyen elbiseye benzetilmiştir. Sanki şöyle denilmiş gibidir: Onları bürüyüp saran açlık ve korkuyu onlara tattırdı. Adetâ onlara açlık ve korku elbisesi giydirdi, demektir.1505 Maksat, “Siz değişirseniz, Allah da, nimetlerini değiştirir” gerçeğini göstererek insanları böyle bir akıbetten sakındırmaktır.1506 “Bu, bir millet kendilerinde bulunan (güzel ahlâk ve meziyyetleri) değiştirmedikçe Allah’ın da onlara verdiği nimeti değiştirmemesi sebebiyledir. Allah işitendir, bilendir.” 1507
44- Gayba Taş Atanlar
“Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi’ diyecekler. Şunu da diyecekler: ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ Gaybı taşlamaktır/bilinmeyen şey hakkında atıp tutmaktır bu. Şöyle de derler: ‘Yedi kişidirler, sekizincileri de köpekleridir.’ De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır.’ O halde, onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında hiçbir çekişmeye girme. Onlar hakkında, konuşup duranlardan hiç kimseye birşey sorma.”1508
Âyet Kehf Sûresi’nin içinde yer almaktadır. Kehf, dağda geniş mağara anlamına gelir. Bu sûre içerisinde yer alan üç önemli kıssadan biri de Ashâb-ı Kehf kıssasıdır. Ashâb-ı Kehf; Hz. İsa (a.s.)’ın dini üzere amel eden bir kaç genç olup, bunlar kendilerini putlara taptırmak veya öldürmek için takip eden Roma toplumu ve bölge valisine karşı mücadele ve dinlerini korumak üzere dağa çıkmış, mağaraya gizlenmişlerdir. Cenâb-ı Hak, onları düşmanlarından korumak ve öldükten sonra dirilmeye ibret ve işaret kılmak için üç yüz dokuz yıl uyuttu. Uyandıkları zaman birkaç saat uyuduklarını sandılar. İçlerinden birisi, birşeyler almak için kasabaya inince bir kaç asır önceki gümüş para, olayın anlaşılmasına yol açtı.
1502] N. Şahinler, s. 143-146
1503] 16/Nahl, 112
1504] Âlûsi, XIV, 242
1505] Zemahşerî, II, 431-432; Beyzâvi, I, 572
1506] Ş. Mansur, s. 30
1507] 8/Enfâl, 53; V. Ulutürk, s. 64-65
1508] 18/Kehf, 22
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece topluma, öldükten sonra dirilmenin uygulaması gösterilmiştir. Özetle verdiğimiz bu bilgiler Kehf Sûresi’nin 9-22. âyetlerinde bize anlatılmaktadır.
Bu kıssa ile ilgili eski semâvî kitaplarda ve mitolojik kaynaklarda çeşitli rivâyetler ve değişik söylentiler vardır. Fakat Kur’an özellikle bu kıssa konusunda kendinden başka kaynaklara baş vurmayı yasaklamış ve böyle bir tavrı “gayba taş atmak” olarak niteliyerek üzerinde tartışma ve akıl yürütmenin gerçeklerden uzak zanni bir bilgi olacağı uyarısını yapmıştır. Çünkü o dönem güvenilir kitapların basıldığı dönem değildi. Bu nedenlerle olaylarla ilgili hikayeler ağızdan ağıza, bölgeden bölgeye yayılıyor ve zaman geçtikçe uydurma olaylar gerçek hikayeye karışıyordu.
İşte yukarıda verdiğimiz âyet, bu hikayede asıl vurgulanan noktanın uyuyanların sayısı değil, olayın öğrettiği dersler olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Bu dersleri şöyle sıralamamız mümkündür:
1) Gerçek bir mü’min hiç bir şekilde haktan dönmemeli ve bâtıl önünde boyun eğmemelidir.
2) Bir mü’min sadece maddî araçlara değil, yalnızca Allah’a güvenmelidir. Dış şartlar ne kadar kötü görünse de, o Allah’a güvenip dayanmalı ve doğru yoldan gitmelidir.
3) Allah’ın söz konusu bir “tabiat kanunu” ile sınırlı olduğunu düşünmek tamamen yanlıştır. Çünkü O, genel tecrübelere aykırı bile görünse, dilediği her şeyi yapmaya kadirdir. O dilediği her yer ve zamanda herhangi bir tabiat kuralını değiştirmeye ve alışılmamış bir “olağanüstü” şeyi meydana getirmeye kadirdir. O denli ki, Allah iki yüzyıldan beri uyuyan bir kimseyi sanki birkaç saatlik uykudan uyandırır gibi, hem de bu zaman sürecinde görünüşünde, giyinişinde, sağlığında hiç bir değişiklik meydana getirmeksizin uyandırmaya kadirdir.
4) Bu kıssa bize Peygamberlerin ve İlâhî kitapların söylediği gibi Allah’ın geçmiş-gelecek bütün insanları tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir.
5) Yine bu kıssa bize, câhil insanların Allah tarafından doğru yolu göstermek amacıyla gönderilen âyetleri (mûcizeleri) esas amacından saptırdıklarını göstermektedir. İşte bu nedenle âhiret inancının bir ispatı olarak gösterilen Mağarada Uyuyanlar mûcizesi sanki bu amaçla gönderilmiş birer aziz imiş gibi şirke bir araç haline getirilmiştir. Özellikle Kehf: 18/21 âyetinin sonunda bazı kişilerin “mutlaka onların üstüne bir mescit yapacağız” ifâdesi şirk temsilcilerinin gerçek yüzlerini ortaya çıkartmaktadır.
Şunu üzülerek ifâde edelim ki bazı müslümanlar, 18/Kehf, 21. âyetinden yola çıkarak Kur’an’ın, doğru kimselerin ve azizlerin mezarlarına anıtlar, türbeler, mescidler, tapınaklar inşâ etmeye izin verdiklerini sanmaktadırlar. Gerçekte Kur’an, diğerlerine gâlip gelerek, tekrar dirilişin ve âhiret hayatının birer sembolü olan mağarada uyuyanların etrafına bir mescit, bir tapınak inşâ eden zâlimlerin sapıklığına değinmektedir. O zâlimler bu iyi fırsatı kötüye kullanmışlar ve şirk’i uygulamak için başka araçlar icad etmişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu açıkça yasaklamışken, bir kimsenin bu âyetten sâlih insanların mezarları üstüne mescid yapmanın helâl olduğunu nasıl çıkarabileceğini anlamak imkânsızdır!
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 321 -
1) “Allah’ın lâneti, mezarları ziyaret eden kadınların, onları mecid edinenlerin ve oralarda mum yakanların üzerine olsun.”1509
2) “İyi bilin ki sizden önce geçen ümmetler peygamberlerinin kabirlerini mescit edinmişlerdir. Sakın siz kabirleri mescid edinmeyin. Ben size bunu nehyediyorum.”1510
3) “Allah’ın lâneti peygamberlerinin kabirlerini mescit edinen Yahûdi ve Hıristiyanların üzerine olsun.”1511
4) “İnsanlar ne garip davranıyorlar: Aralarında sâlih bir insan ölse, onun kabri üzerine mescit inşa ediyorlar ve içine de resimler çiziyorlar. Onlar kıyâmet gününde Allah indinde yaratıkların en şerlileri olacaklardır.”1512
Yukarıda değindiğimiz Nebevi hadislerden, kabirlerin mescit edinilmesinin haram olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an, Hıristiyan rahiplerin ve Romalı yöneticilerin bu günahkar tutumuna sadece bir tarihi gerçek olarak değinmiş ve bu davranışı hoş karşılamamıştır. Bu nedenle Allah’tan korkan hiç kimse, bu âyetten yola çıkarak kabirler etrafına mescit inşa edilmesi fikrini savunamaz. Rivâyet edilir ki Hz. Ömer (r.a.) kendi zamanında Irak’da Danyal (a.s.)’ın kabri bulununca; halka bu kabrin gösterilmemesi ve bulunan yere olduğu gibi gömülmesini emretmiştir.
“Mağarada Uyuyanlar” kıssasından öğrenilecek, yukarıda değindiğimiz derslerden anlaşılacağı üzere, akıllı bir insan dikkatini bunlarda yoğunlaştırmalı ve onların sayısı, isimleri, köpeklerinin rengi ve benzeri bazı şeyleri araştırmaya çalışarak amaçtan sapmamalıdır. Sadece gerçekle değil, yüzeysel şeylerle ilgilenen kimseler zamanlarını böyle araştırma yaparak harcarlar. İşte bu nedenle Allah, Peygamberine şöyle emretmektedir: “Başka insanlar seni meşgul etmeye çalışsalar bile, sen böyle gereksiz ve saçma araştırmalara girmemelisin. Zamanını böyle gereksiz şeylere harcamak yerine dikkatini dâvet görevinin üzerinde yoğunlaştırmalısın.”
İnsanları bu tür gereksiz ve anlamsız araştırmalara teşvik etmemek için Allah da onların gerçek sayısını bildirmemiştir.1513
45- Biri Mü’min Biri Kâfir iki Bahçe Sahibi:
“Onlara şu iki adamı misal ver: İkisinden birine iki üzüm bağı vermiş, onların etrafını hurmalarla çevirmiş, ortalarında da ekin bitirmiştik. Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi. Hiç bir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık. Onun (başkaca) geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken: ‘Ben malca senden zenginim, nüfusça da senden daha itibarlıyım’ dedi. Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: ‘Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum’ dedi. Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: ‘Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah’dır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, -her ne kadar beni mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da-: ‘Mâşâallah! Kuvvet ancak Allah’a mahsustur! demen gerekmez mi? Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin
1509] Ahmed İbn Hanbel, Tirmizî, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce
1510] Müslim
1511] Ahmed İbn Hanbel, Buhârî, Müslim, Nesâî
1512] Ahmed İbn Hanbel, Buhârî, Müslim, Nesâî
1513] N. Şahinler, s. 147-151
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir de bir daha bulamazsın’ dedi. Nitekim ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup ‘Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım’ diyordu. Ona Allah’dan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı. İşte burada kudret ve hâkimiyet, varlığı gerçek olan Allah’ındır. Mükâfatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O’dur.”1514
Bu on iki âyetlik kıssada bu iki kişi insanlara örnek verilmiştir. Bunlar, mefruz veya mevcut iki insandır. Yahut İsrâil oğullarından, biri mü’min diğeri kâfir iki kardeş oldukları yahut da Benî Mahzum’dan iki kardeş oldukları rivâyetleri olduğu gibi, Münkirin Âs bin Vâil olduğuna dâir de rivâyet vardır.1515
Dünya malının geçici şatafatı, işte bazen böyle insanların gözünü döndürür de, insan malına gururlanarak, etrafındakileri küçük görmekle de kalmaz, bir bakarsınız ki Allah ve âhiret endîşesini de aradan çıkarıp atmıştır. Dünya malının kendisine ebedî kalacağı gafletine kapılır. Burada insanın tâ ilk yaratılışından beri mâzîsi kendisine hatırlatılarak, böyle kayıtsız ve sorumsuz konuşmasının nelere mal olacağı gâyet güzel anlatılmaktadır.
Burada geçen önemli bir noktaya tekrar dikkatleri çekmek isteriz. Burada zikredilen münkir, sâdece Kıyâmetin kopmayacağını iddia edip malının yok olmayacağını öne sürdüğü halde, Kur’ân onu hem müşrik ve hem de bizzat Allah’ı inkâr eden kimse olarak anmaktadır. Bu âyetlerden şu gerçek bir daha ortaya çıkmaktadır ki, o da, Allah’ın bir emrini inkâr eden Allah’ı inkâr etmiş olur. Tek mevsimlik geçici bir yeşillik hükmünde olan dünyanın ve dünya malının insanı nerelere kadar götürebileceğinin, bu âyetlerde destanımsı kıssasını görmüş oluyoruz.1516
46- Dünyâ Hayatı:
“Onlara dünya hayatının halinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır; ama sonunda, rüzgârın savuracağı çer-çöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahiptir. O mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür, ama bâkî kalacak sâlih ameller, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.”1517
Bu âyetteki mesel, yani içerisinde temsil bulunan kelâm mânâsındaki lafızlarda, dünya hayatının parlaklığı, gözalıcılıgı ve şatafatı, bununla birlikte çabucak zeval buluşu ve binâenaleyh ona aldanıp âhiretten vazgeçmeme hususlarındaki, onun mesel haline gelen garip ve acîb sıfatı, gökten indirilen bir su ile yeryüzünün bitkilerinin öyle gümrâh yetişip, birbirine girmesine, akabinde kuruyup rüzgârın savurduğu çör-çöp haline gelişine teşbih edilmiştir. Bu meselde, müşebbehün bih suyun kendisi değildir, cümlenin bütününden çıkarılacak olan hey’etdir. O da önce yeşeren, sonra kuruyan bitkilerin halidir.1518 O süs olan mallar, kendisiyle övünülen evlâtlar da böyle geçicidir. Kalıcı olan ise, teşbih, tahmîd,
1514] 18/Kehf, 32-44
1515] İbn Kesîr, III, 83; Beyzâvî, II, 8
1516] V. Ulutürk, s. 65-67
1517] 18/Kehf, 45-46
1518] Âlûsî, XV, 285-286
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 323 -
tevhîd ve her hayırlı iştir.1519
47- Denizler Mürekkep Olsa
“De ki: Rabbımın sözlerini yazmak için denizler mürekkeb olsa ve bir o kadarını katsak, daha Rabbımın sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.”1520
Âyet, Allah’ın kudretinin, büyüklüğünün ve ilminin sonsuzluğunu ortaya koymada insan aklının acizliğini çarpıcı bir örnekle gözler önüne sermektedir. İnsanoğlunun bildiği en geniş ve en derin nokta denizdir. Ve insanlar yazdıkları her şeyi mürekkeple yazarlar. Derin olduklarını kabul ettikleri bilgilerini mürekkeple kaydederler. Verdiğimiz âyet, bütün genişliği ve derinliğiyle denizleri bir mürekkep deryası şekline getiriyor. Ve insanlar bu mürekkeple Allah’ın ilmine delil olacak sözlerini yazıyorlar. Bir de bakıyorlar ki denizler tükenmiş, bitmiş, Allah’ın sözleri ise hiç eksilmemiş. Sonra bir mürekkep deryası daha getiriliyor onlara… Ve yine yazıyorlar… Allah’ın sözlerini bitiremiyorlar. Bir başka mürekkep denizi, bir başka daha geliyor… Ve hepsi tükeniyor yine Allah’ın sözleri devam edip gidiyor.
Bu gerçeklik Lokman Sûresi’nde de aynen tekrarlanmakta ve küçük bir farkla şöyle dile getirilmektedir: “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa; deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine katılarak mürekkep olsa, yine Allah’ in kelimeleri tükenmezdi. Muhakkak ki Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.”1521
Bu örnekteki deniz insanın geniş ve derin sandığı bilgisini temsil eder. Ama bütün genişliğine ve derinliğine rağmen denizin de bir sınırı vardır. Allah’ın ilmini ifâde eden kelimelerin ise hududu yoktur. İnsanoğlu onun sonunu kavrayamaz. Öğrenip kaydetmesi ise kesinlikle mümkün değildir. İnsanoğlu objektif ve sübjektif alemlerdeki esrarın bir yanını keşfetmekle zaman zaman gurura kapılır. İlmi keşiflerin zafer sarhoşluğuna tutulur. Ve o zaman her şeyi bildiğini veya bilme yolunda olduğunu sanır.
Ne var ki az sonra sınırsız ufuklu bilinmezlikler ummanıyla karşılaşır. Ve görür ki henüz attığı adımlar bu ummanın kıyılarında gezinmekten ileri geçmemiştir. Karşısındaki engin okyanus gözleriyle gördüğü ufukların ötesinde hem de çok ötesindedir.
Doğrusu insanoğlunun bildiği ve öğrenebildiği bilgi çok az ve cılızdır. Çünkü bu, Allah’ın sınırsız ilmi karşısındaki sınırlı insan kabiliyetini ifâde eder. Şu halde insanoğlu öğrenebileceğini öğrensin. Bu evrenin sırlarından keşfedebileceğini etsin. Ama hiç bir zaman için burun kaldırıp da ilmiyle gururlanmasın. Çünkü onun bilgisinin en son ulaştığı nokta bütün denizlerin mürekkep olarak önüne sürüleceği nokta kadar olabilir. Ama denizler dolusu mürekkepler biter Allah’ın kelimeleri bitmez.
Kelime anlam ifâde eden düzenli sözdür; ama sözün mutlaka ağızdan çıkması şart değildir. Kelime fiil olur, harf olur, isim olur. Bu anlamda, “yürümek” de bir kelimedir. “Taş” da bir kelimedir, bazı Kur’an sûrelerinin başındaki “Elif, lam, Mim, Sad..” harfleri de birer kelimedir.
1519] Beyzâvî, II, 14-15; V. Ulutürk, s. 51
1520] 18/Kehf, 109
1521] 31/Lokman, 27
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nasıl, ağızdan çıkan sözün, kitaba yazılı sözün aslı, harflerden veya ifâde şekilleri değil, gerideki anlamlarıdır; ses, harf ve kitaplardaki kelimeler ise, aslı bize gösteren şekillerdir. Aynen bunun gibi evrendeki her varlık, her olay, her olgu Allah’ın bir kelimesidir; Allah’ın bilgisindeki ezeli mahiyetlerinin görünür şekil veya biçimleridir.
Kelimeler Kelâm’ı oluşturur. Kur’an’daki her kelime, Kur’an’ı, yani Kelam’ı meydana getirir. Bunun gibi Kur’an’ın açılmış biçimi olan evren de içindeki her varlıkla Allah’ın kelamı, yani “ol” emrinin ürünleridir. Bu bağlamda, Kur’an’da geçen “kelime” ler gerçek anlamını bulmaktadır. Kısaca her varlık Allah’ın kelimesidir ve Allah’ın kelimeleri saymakla bitmez.1522
48- Biçilmiş Bir Ot Ve Sönmüş Bir Kül Yığını Haline Gelenler
“Bu haykırmaları biz onları biçilmiş bir ot ve sönmüş bir kül yığını haline getirinceye kadar devam edip durdu.”1523
Verdiğimiz âyeti daha iyi anlamak isteyenler, bu âyet öncesinde yer alan 11. âyetten itibaren okumaya başlamalıdırlar. Özetle vermek gerekirse bu âyetlerde, dünyada ömürlerini küfür ve zulümle geçiren insanların, dünyadan âhirete geçişleri tasvir edilmektedir. 11-15. âyetlerde Allah’ın, haksızlık eden nice kentleri mahvedip yerlerine başka topluluklar yetiştirdiği; Allah’ın hışmını, azâbını sezince o kavimlerin kaçmaya çalıştıkları bildiriliyor. Sonra onlara hitaben: “Boş yere kaçmak için atlarınızı mahmuzlamayın, içinde şımartıldığınız nimetlere ve yurtlarınıza dönün, siz sorguya çekileceksiniz”1524 buyuruluyor. İşte o zaman zâlimler, dünyada haksızlık etmiş olduklarını anlıyorlar: “Meğer biz hayatımızı haksızlık ederek geçirmişiz”1525 diye suçlarını itiraf ediyorlar.
Ama bu itirafın bir yararı olmaz. Allah onları ot gibi biçip, can çıralarını söndürünceye kadar böyle yalvarırlar, fakat Allah’ın azabı geldikten sonra yalvarmalarının hiçbir yararı yoktur. Kur’an, müslüman milletleri ve toplulukları, kendilerine sunulan yüksek nimetler konusunda daha duyarlı ve kadirbilir olmaya çağırıyor. Düşünebilen bir millet için Allah’a imandan ve O’nun dinine uymaktan daha üstün bir nimet olmadığına işarette bulunuyor. Çünkü bu yüksek nimet insanın geleceğini aydınlatacağı gibi, bulunduğu hayatı İlâhî rahmete çevirecek özelliktedir. Aynı zamanda insanın mânevî boşluğunu bütünüyle doldurmakta ve büyük ümit vâdetmektedir. Ölümün bir geçiş dönemi olduğunu öğretmekte ve hem ferdi, hem aileyi, hem de toplumu eğitip Allah’a kul olma düzeyine getirmekte; sonsuza dek mutlu olabilmenin bütün yol ve yöntemlerini beraberinde taşımaktadır. Dünyada hiç bir makam ve rütbe, hiç bir servet ve ihtişam insanı bu derece mutlu ve ümitli edememiştir ve edemeyecektir de..
Nitekim günümüzde çok gelişmiş ülkelerde insanoğlu refah içinde nefsani bütün arzularını yerine getirmekle beraber yine de bunalım geçirmektedir. Özellikle gençleri tatmin edemeyen maddî refah, cazibesini kaybetmiştir. O bakımdan mânevî boşluk içinde bocalayan nesil bir takım arayışlar içindedir. Kimi uyuşturucu maddelerle, kimi kadınlarla, kimi içki ve kumarla gününü gün etmek
1522] N. Şahinler, s. 152-154
1523] 21/Enbiyâ, 15
1524] 21/Enbiyâ, 13
1525] 21/Enbiyâ, 14
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 325 -
sûretiyle bunalım ve sıkıntısını atmaya çalışmaktadır. Ne var ki, bütün bu arayışlar dertlere deva olamamış, genç kuşakların hem ruhlarını silik hale getirmiş, hem de sağlıklarını bozup tehdit etmiştir. O kadar ki, bazı ülkelerde seksüel sapıklıkların en kötüsü olan homoseksüellik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Bu, Allah’tan uzaklaşan, âhiret inancını kaybeden ve kutsal değerlerle ruhi boşluğunu doldurmayan nesillerin acı sonunu yansıtan bir aynadır.
Ana-babalara, eğitimcilere, devletin yetkililerine düşen en önemli görev, yetişmekte olan gençlere bu aynadaki çirkef manzarayı en ibretli yanlarıyla göstermek ve gerçek huzur ve mutluluğun nerede olduğunu öğretmektir. Yukarıda sözünü ettiğimiz İlâhî nimetler insanoğlunun kapısını gelip çaldığı halde, onu reddetmeleri, bununla da kalmayıp başkalarının da o nimetlerden yararlanmalarına engel olup haksızlığın en çirkinini ortaya koymaları, acıklı bir azabın yaklaşmakta olduğunu fısıldamaktadır. Bu azap ne olabilir? Kur’an ve hadislerin ışığında onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Güçlü bir düşman istilası,
b) Tedavisi çok zor öldürücü hastalıkların yaygınlaşması,
c) Müthiş bir kuraklık ve kıtlığın baş göstermesi,
d) Şehirleri yok edecek, ülkeleri batıracak bir nükleer savaşın başlatılması,
e) İnsanlar arasında güven, huzur, dayanışma, kardeşlik, sevgi ve saygı gibi her türlü birleştirip barıştırıcı bağların kopması,
f) Aile yuvalarının temelinden sarsılıp bunalımlara sürüklenmesi, evlât ile ana-babası arasındaki mânevî bağların kopup otoritenin bütünüyle kalkması bu cümledendir.
Âhiretteki azap ise daha elim ve daha devamlı olacaktır. Kur’ân-ı Kerimgelip geçen milletlerden bu yola sapanların başlarına gelenleri özetleyip bir komprime halinden sunmaktadır. Kahredeci azap geldikten sonra uyanmanın ne yararı olabilir? Tarihte, niçin yaratıldığının hikmetini düşünmeyen, kâinat düzen ve dengesinde Hak’m kudret damgasını görmeyen ve o yüzden ahlaken dejenere olan milletlerin İlâhî emir karşısında “biçilmiş ot misali” etrafa savruldukları ve çok geçmeden belirsiz hale geldikleri anlatılırken, onların yıkılıp yok ediliş sebeplerini çok iyi incelememiz emredilmektedir.
“Onların biçilmiş bir ot ve sönmüş bir aleve” benzetilmelerinin anlamı şudur: Allah onları hem biçilmiş bir ot, hem de alevi dinmiş ateş özellikleri taşıdıklarından dolayı buna benzetmiştir. Yani onlar zulümlerini itiraf ettikleri sözlerini, kökten ot biçer gibi biçinceye ve hareketleri tam anlamıyla dininceye kadar söndürdüler. İşte bu şekilde yüce Allah, bu kâfirleri sakındırmakta, uyarmakta ve hatırlatmaktadır. Eğer bu sakındırmalar onlara faydalı olacaksa…1526
49- Sarhoş Olmadıkları Halde Sarhoş Gibi Görünenler
“Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyâmet saatinin zelzelesi gerçekten çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer ve her gebe kadın taşıdığını düşürür. Sen o gün insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi
1526] N. Şahinler, s. 155-158
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görürsün. Ama Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.”1527
Hacc Sûresi’nin verdiğimiz bu âyetlerinde, kendini nefsani duyguların peşine takıp da her türlü kutsal değeri unutan veya inkâr eden insanlar uyarılmaktadır. Ve şu görünen mükemmel düzeni kuran Yüce Yaratan’ın bir gün bu düzeni bozacağı, azabının ise nankörler hakkında pek şiddetli olacağı ağır bir ifâde ile vurgulanmaktadır.
Âyet, bütün insanlığı kapsayan evrensel bir sesleniş: “Ey İnsanlar!” diye başlamakta ve tüm insanlığı Allah’tan korkmaya çağırmaktadır. Bunun yanında “kıyâmet saatinin zelzelesine” dikkatleri çekmektedir. Evet, bir zelzele olduğu söyleniyor ama nasıl bir bir zelzele? Tarifi mümkün değil, sadece o sarsıntı “büyük bir şey” olarak nitelendiriliyor. Ve ardından açıklama kısmı geliyor. O zaman anlıyoruz ki, bu sarsıntı bizim bildiğimiz korku ve dehşetlerden çok farklı. Bir tablo ile karşı karşıyayız.
Bu tabloda emzikli kadının emzirdiği yavruyu unuttuğunu görüyoruz. Evet öyle dehşete kapılmış ki, bakıyor ama ne yaptığını bilmiyor. Ve işte karşılaştığı o dehşet ve şiddet yüzünden çocuğunu düşüren hamile kadınlar da tabloda görülmeye başladılar. İnsanlar gözüküyor şimdi. Sarhoş gibi, ama sarhoş değiller. Baygın bakışlarından ve düzensiz adımlarından sarhoş oldukları sanılıyor. Fakat hiç de öyle değil... Yığmlarca hareketler, kalabalıklar, dalgalanmalarla dolu bir tablo bu.. İnsan bu âyetleri okurken hayaliyle o tabloyu kavramaya çalışıyor ve içindekileri gözüyle teker teker görür gibi oluyor.
Ama korkunç dehşet birdenbire sarsıveriyor onu, Her şeyi unutuyor, derinliğine tabloyu kavrayamıyor. Bu öyle korkunç, öyle büyük bir dehşet ki kelimelerle ifâde etmek imkânsız. Sadece insan ruhundaki tesirleriyle anlaşılabilir. Emzirdiklerini unutan analar, çocuğunu düşüren hamile kadınlar ve sarhoş olmadıkları halde sarhoşlar gibi sarsak sarsak yürüyen insanlar.. Bir anne, memesi ağzındaki yavrusunu neden unutur? Ancak düşünce ve idrakten eser bırakmayan korku ve dehşetten: “Ama Allah’ın azabının çok çetin olmasındandır.”
Kıyâmet olayının meydana gelmesiyle mevcud düzen bozulup altüst olur. Ancak bu olayı doğuran sarsıntı öylesine ani ve şiddetli olacak ki, canlı olan her şey şaşıracak, ne yapacağını düşünemeyecek. Böyle bir olayı kimlerin göreceği, kimlerin ona şâhid olacağı belli değildir. Ama mevcud düzenin bütünüyle bozulmasını gerçekleştirecek bu olayı meydana getiren Allah’ın ne kadar üstün bir kudrete sahip olduğu söz konusudur. Elbette O’ndan korkmamız gerekmektedir. Çünkü koyduğu kanunlar, hazırladığı plan ve programlar aksamadan, şaşmadan hedefine doğru gitmektedir. O’nun planına uyanlar mutlu olurlar, uymayanlar kendilerine haksızlık etmiş bulunurlar. İşte önemli olan bu inanca sahip olmak ve hayatı bu doğrultuda düzen ve dengede tutmaktır.
Kıyâmet, içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde yeraldığı evrenin parçalanıp dağılması ve bütün şuurlu varlıkların hesap vermek üzere Yaratıcı’nın huzurunda, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde kıyam etmesidir. O gün Allah bütün tartışmaları sonuçlandıracak, çelişmeleri bitirecek ve hayat macerasından herkesi hesaba çekerek iyilikle kötülüğün karşılıklarını verecektir.1528
1527] 22/Hacc, 1-2
1528] 2/Bakara, 113; 3/Âl-i İmran, 185; 4/Nisâ, 87; 22/Hacc, 9
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 327 -
Buraya kadar anlattıklarımız, kıyâmetin akla ilk gelen mânâsıdır. Kur’an iyi tetkik edildiğinde görülür ki, bu büyük ve genel kıyâmetten başka sayısız küçük kıyâmetler, varlıklar dünyasını doldurmuş bulunmaktadır. Hayat sahnesinde her an milyonlar ve milyonlarca kıyâmet yaşanmaktadır. Kâinat bünyesinde bir hiç denecek kadar küçük bir yer tutan insan vücudunda da, her an binlerce kıyâmet yaşamaktadır. Her varlık birçok kıyâmete sahnedir. Fakat her varlık daha büyük bir varlığın sahne olduğu kıyâmetlerden de biridir. Binlerce kıyâmete sahne olan bedenimiz, bir gün, büyük kürenin kıyâmetlerinden biri olacaktır. Ve o büyük küre de, bir gün içinde bulunduğu güneş sisteminin kıyâmetlerinden birine konu teşkil edecektir. Güneş sistemi, içinde bulunduğu bir başka bütünün parça kıyâmetleri olacaktır. Kur’an’ın eşsiz ifâdesiyle; “Yaratıcı’nın yüzünden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm ancak, O’nundur ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”1529
Kur’an ve hadis iyi tetkik edilirse görülür ki, onlarda geçen kıyâmet kelimesi, şuraya kadar açıkladığımız kıyâmetlerden bazen birini, bazen öbürünü, bazen de hepsim birden ifâde eder. Hadis veya âyet, bir sosyolojik değerlendirme yapıyorsa, kıyâmet sözü “toplumun çöküşü” anlamını taşıyacaktır. Örneğin, bir hadiste: “Emânetler, görevler lâyık olmayanlara verildiğinde kıyâmeti bekle” denilmektedir. Çünkü; emânetlerin ehil olmayan ellere geçmesi toplumu yıkar. Yani, burada bir “sosyolojik kıyâmet” söz konusudur.
İsrâ Sûresi, 16. âyet şöyle diyor: “Biz bir ülkeyi batırmak istediğimiz zaman, onun servet ve refahla şımarmış kesimlerine emirler veririz. Ve onlar, bu emirlere sırt döner, yönetimi kötülüğe alet ederler. Bunun üzerine, o ülkeyi batırmak gerekli olur ve biz onun altını üstüne getiririz.” Burada da bir sosyolojik kıyâmet tablosu çizilmektedir. Toplumu sömüren şımarmış, azmış odaklara Yaratıcı Kudret fırsatlar veriyor, fakat onlar buna kulak asmayarak zülüm ve tahriplerine devam ediyorlar. Nihâyet, o toplum batıyor. Biz bu batışları, değişik isimler ve tablolar olarak seyrediyoruz. Sistemler, rejimler değişiyor, devrimler birbirini izliyor, imparatorluklar dağılıyor ve nihâyet dünya haritası durmadan değişiyor. Bütün bunlar din terminolojisindeki kıyâmet deyişinin belirişleridir.1530
50- Müşriğin Hâli-Gökten Düşenler
“Allah’a ortak koşmadan, hâlis olarak Allah’ı birleyenler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu, uzak bir yere sürüklüyor gibidir.”1531
Bu âyet-i kerîmede müşriğin halini canlandıran çok zengin bir temsil vardır. Bir çok hey’etten çıkarılmaktadır. Bu temsildeki iki teşbihin, teşbihi mürekkeb veya teşbih-i mufarrak olduğu hususunda müfessirlerce değişik değerlendirmeler yapılmıştır. Eğer teşbih mürekkeb ise, mânâ şöyle oluyor: Allah’a şirk koşan kendisini sonu olmayan bir helâk ile mahvetmiştir. Onun hali, gökten düşen ve onu kuşlar kapan ve kuşların midesinde parçalanıp dağılan yahut da rüzgârın onu birtakım uzak helâk yerlerine sürükleyip savurduğu kimsenin haline benzer. Teşbih mufarrak alınırsa, îman, yüksekliği bakımından göğe; îmanı terk edip Allah’a şirk koşan müşrik kimseyi de gökten düşene; fikirleri dağıtan nefsânî
1529] 28/Kasas, 88
1530] N. Şahinler, s. 159-163
1531] 22/Hacc, 31
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzuları da gökten düşeni kapan kuşlara; İnsanı sapıklık vadisine süren şeytanı, estiği zaman helâk edici uçurumlara sürükleyen ve düşüren rüzgâra benzetmiş oluruz.1532 Şirk ile insan îmanın zirvesinden, küfrün alçaklığına düşmüş olur. Çünkü aşağılık hevâ ve hevesler fikirleri dağıtır. Şeytan da insanı sapıklığa sevkeder. Âyetteki atıf harfi “Ev”, tahyîr için alınırsa, müşrik ya ona, ya buna benzer demektir. Tenvî’ için alınırsa, müşrikler çeşitlidir; hiç kurtuluşu olmayanlar olduğu gibi, tevbe ile kurtulabilecek olanları da bulunur gibi, bir manâyı da anlatır.1533 Bu düşüş mürted hakkında olursa manâ açıktır. Başkaları hakkında ise, fıtrat itibârıyla ve ondaki potansiyeli fiil yerine koymak sûretiyle olur.1534 Müşriğin parçalanması şirki yüzünden yüksekten (ulvîlik) düştüğünde ilk hatıra gelen durumdur. Yâni semâdan düşer ve parçalanır.1535 Zâten şirkte dağınıklık ve parçalanma esastır, birlik yoktur.1536
Bu âyetteki temsil bizim hatırımıza bir de şöyle bir mânâ doğurmaktadır. Bir kimse şirke düşünce, artık o, hakîkî sahibinden bağını koparmış, sahipsiz kalmıştır. Manen îman’ın yüceliğinden ayrılarak sükût eden sahipsiz kimseyi, her gücü yeten ve hattâ yırtıcı hayvanlar ve kuşlar bile kapıp parçalar. Şirk işte böyle helâk edicidir.1537
Bu âyette “gök” insanın asli fıtratı anlamındadır. İnsan başkasının değil Allah’ın kuludur ve yaratılıştan tevhid ilkesini kabule hazırdır. Bu nedenle peygamberlerin dâvetini kabul edenler fıtratlarında sabit kalırlar ve yükselirler. Bunun aksine Allah’ı inkâr eden veya O’na ortak koşan kimse ise bu asli fıtrat “gök”ünden düşer. İşte o zaman ya örnekteki düşen adamı kapan kuşlara benzer, lider ve şeytanların Kur’anı olur, ya da örnekteki rüzgâra benzeyen arzu, istekler veya nefsinin kölesi olur. Bunlar onu diğer tarafa doğru alçaltırlar ve sonunda onu sapıklığın en derin çukuruna götürürler.
Âyetin sonundaki “sahik” kelimesi “sahak” tan türemiştir. Parçalanmış, ezilmiş anlamına gelir. Sahik, içine bir şey düştüğünde parçalanacak kadar derin bir yere denir. Burada ise sahik, ahlaki ve düşünce bakımından, içinden çıkılması mümkün olmayan derin uçurumlar anlamında mecazen kullanılmıştır. Yani böyle bir yere düşen kimse, ahlâken paramparça olur.
Bu gerçekten, Allah’a şirk koşan insanların dosdoğru bir tasviridir. Onlar imanın o üstün zirvelerinden yuvarlanarak yokluğun içerisine gömülüyorlar ve mahvoluyorlar. Çünkü dayandıkları ana kaynağı kaybediyorlar. Tevhid kaidesinden mahrum bulunuyorlar. Sığınacakları emniyetli sığınağı yitiriyorlar. Arzu ve heveslerin elinde paramparça oluyorlar. Hurafeler onları parçalıyor ve yerlerini savuruyor. Çünkü onlar sarsılmaz kaynağa sarılmıyorlar. Kopmaz ipe bağlanmıyorlar, sabit bir kaideye oturmuyorlar. Ve kendilerini içinde yaşadıkları kâinata bağlayan bağlardan mahrum bulunuyorlar.
Şirk Kur’an’da türevleriyle birlikte 150 küsur yerde geçer. Bunların çoğu fiil
1532] Zemahşerî, III, 12-13
1533] Beyzâvi, II, 91
1534] Âlûsî, XVII, 149
1535] H. Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm, II, 573 de böyle mânâ vermiştir, İstanbul, 1957
1536] 39/Zümer, 29; 12/Yûsuf, 39
1537] Elmalılı, V, 3403; V. Ulutürk, s. 67-68
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 329 -
halinde (geçmiş ve şimdiki zaman kipleri) yer alır. Bu demektir ki şirk insanlık bünyesinde bir pasif kavram değil, bir sürekli aktivitedir. Din dilinde şirk, Allah’a, yani tek olan Yaratıcı Kudret’e zatında (sayı olarak) veya tasarrufunda (yapıp etmelerinde) ortak tanımaktır. Başka bir deyimle, şirk: “Ulûhiyetin özelliklerinden birini bir başkasına tanımaktır.” Bu, açık ve şuurlu olursa “açık şirk”, örtülü ve şuursuzca olursa “gizli şirk” adını almaktadır.
Her şeyden önce, “şirk çok büyük bir zulümdür.”1538 Zulüm, karanlık, mânâsında olduğuna göre şirk tam bir karanlık, tam bir kaostur. İşte yukarıda verdiğimiz âyet şirkin insanı sürüklediği kaosu, boşluğu, huzursuzluğu anlatmaktadır. Şirk, varlık ve oluşun yaratıcı prensibine ters düşmek olduğundan, prensibin bir uzantısı olan insanı desteksiz, yolsuz ve yönsüz bırakmaktadır. Yaratıcı şuurla bağı kopan insanın varlıkla kaynaşması tarumar olur ve oluşun ahengiyle perdeleri uyuşmadığı için sürekli didiklenir ve dejenere olur. Bu dejenerasyon öylesine ileri bir noktaya varır ki, şirkin sana öz evladını öldürmeyi bir meziyet olarak gösterebilir.1539
Demek oluyor ki, şirk, Yaratıcı Kudret’in niteliklerini yaratılmışa vererek, oluşun yolunu tıkıyor. Yahut da, oluşun sunduğu armoniyi bozup varoluş zevkini lekeliyor. Bu yüzdendir ki, “Allah’a şirk koşan, çok büyük bir sapkınlık ve karmaşa içine düşmüş olur.”1540
Kur’ân-ı Kerim, şirkin, Allah’ın sınırsız merhametine bağlı affın dışında kaldığını ifâde eder.1541 Bunun daha açık anlamı şudur: Şirk içinde bu alemden ayrılanlar, Allah’ın affını bekleyemezler. Çünkü İlâhî af, varlık ve oluştaki Yaratıcı prensibin bir aktivitesidir. O prensibe inanmayanın o aktiviteden bir şey beklememesi gerekir. Nitekim şirk içinde öbür aleme geçenlere orada, rahmet ve bağış dilediklerinde şöyle denecektir: “Allah’a ortak koşmada dayandıklarınız, ortaklarınız nerede?”1542
Şirk dışında kalan tüm günahların, Allah istediği takdirde, affedileceğini Kur’an açıkça bildiriyor.1543 O halde şirkten ve onun sonuçlarından kurtulmak sadece tevhidi kabul ve ikrar ile mümkün olmaktadır. Bundan doğal ve adil bir sistem düşünülemez. Varlığını kabul etmediği bir kudretten bir şey beklemek kimsenin Hakkı değildir. Şirk, Kudret’in varlığını inkârdır. Ve kudret bunu bağışlamıyor. Kudret’i kabul edip yanlışlar, isyanlar sergileyenler ise, varlığını kabul ettikleri rahmet kaynağına sığınabilirler. O, dilerse onları bağışlar, dilerse hak ettikleri cezayı çektirir.1544
51- Sahte Tanrılar hakkında
“Ey insanlarl Size bir temsil getirildi, simdi onu dinleyin: O Allah’dan başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek
1538] 31/Lokman, 13
1539] 6/En’âm, 137
1540] 4/Nisâ, 48
1541] 4/Nisâ, 48, 116
1542] 6/En’âm, 23; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 63
1543] 4/Nisâ, 48, 116
1544] N. Şahinler, s. 164-167
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlardan bir sey kapsa onu sinekten kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de!”1545
Bu âyetin mânâsı şu demektir: Şu garip hale bakın: Sizin ilâh yerine koyup taptığınız putlar, bir araya toplansalar, Allah’ın en zayıf ve diğerlerine göre en basît bir yaratığını bile yaratamazlar. Yaratma şöyle dursun, sinek onlardan bir şey kapsa, onu bile kurtaramazlar, isteyen de âciz, istenen de. Âyetteki “isteyen”, putlardan dileklerde bulunan müşrikler, “İstenen” de, putlar olabileceği gibi, kendisinden sineğin kopardığı parçayı isteyen put, istenen de, onu geri vermeyen sinek olabilir.1546 İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyete göre, puta tapanlar, putlarına koku ve bal sürerler, üzerlerine de kapıları kilitlerlermiş. Delikten giren sinekler balı yerlermiş. Putlar kendilerini sineklerden koruyamazlarmış. Âyette Kureyş müşriklerinin câhillikleri, akıllarının zayıflıkları başlarına vurulur ve şeytanın onları nasıl hükmü altına aldığı bu temsille gözler önüne serilir.1547
Âyette her ne kadar cansız putlar öne çıkarılmış gibi görünüyorsa, canlı, cansız, akıllı, akılsız her türlü Allah’tan başka mabud kabul edilen sahte tanrılar bu âyetin şümûlüne girer.1548 Çünkü âyetin baş tarafı yaratmayı esas almaktadır. Akıllı olsun olmasın hiç bir varlık, değil bir sineği, bir zerreyi bile yaratamaz. Yaratıcı tek olduğu için hak ma’bûd da tekdir, o da Allah Teâlâ’dır. Âyetin son cümlesinin el-meselü’s-sâir (atasözü) haline geldiğini yukarıda belirtmiştik.1549
52- Kâfirlerin Amelleri
“İnkâr edenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder; fakat oraya geldiğinde hiçbirşey bulamaz. Orada Allah’ı bulur ve O da onun hesabını görür. Allah, hesabı çabuk görendir. Veya (o ameller) engin denizin karanlıklarına benzer, onu üstüste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar... İnsan elini uzattığı zaman nerede ise onu bile göremez. Allah’ın nûr vermediği kimsenin nûru olmaz.”1550
39. Âyette kâfirlerin amelleri, bu sefer bir seraba benzetiliyor. Onu su zannedip yaklaştıklarında, haybet ve hüsranla karşılaşıyorlar. Çünkü amellerini bâtıl tanrılarına yaklaşmak için yapmışlardı.1551 Bu meselde kâfir de susuz kalan kimseye benzetilmiştir. 40. Âyette ise, kâfirlerin iyi diye güvendikleri amelleri, kara kara bulutlarla kaplı havada, derin denizlerde, birbiri üstüne binen dalgaların karanlıklarına benzetilmiştir. Yahut da iyi amelleri, âhirette bir serap gibi, kötü amelleri de karanlıklar gibi olacaktır. Yahutta onlar dünyada karanlıklar gibi, âhirette bir serap gibi olacaktır. Bunlar öyle koyu karanlıklardır ki, insan elini çıkarınca nerede ise kendi elini göremez.1552 Âyet, dehşetli bir sahne temsil ve tasvir etmektedir. Bu temsildeki ikinci örnek, onların hissiyat, fikir, itikâd ve zihniyetlerine de şâmildir (Elmalılı, V, 3526). Allah’ın nûr vermediğinin nûru olmaz. Bu mefhûmun muhalifinden, mü’minlerin amellerinin âhirette kendilerine bir
1545] 22/Hacc, 73
1546] Beyzâvî, II, 100; Ş. Mansûr, s. 248
1547] Zemahşerî, III, 23; Hakim Tirmizi, s. 11
1548] Âlûsi, XVII, 202
1549] V. Ulutürk, s. 69-70
1550] 24/Nûr, 39-40
1551] Ş. Mansûr, s. 334
1552] Beyzavî, II, 129-130
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 331 -
nûr getireceği anlaşılabilir.1553
53- Nûr Temsili
“Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûru, içinde lâmba bulunan bir kandil yuvasına benzer. Lamba cam içerisindedir. Cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne doğuya ve ne batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Bu öyle (saf) bir yağdır ki ateş değmese de nerdeyse ışık verecektir. (Bu ışık da) nûr üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nûruna iletir. Allah insanlara (böyle) misaller verir. Allah her şeyi bilir”1554
Bu âyetteki nûr temsili çok çeşitli şekillerde izahlara yol açmıştır. Mânâsı müteşâbihdir. Bu âyet hakkında müstakil eserler bile yazılmıştır. İmam Gazzâlî (505/1111)’nin Mişkâtü’l-Envâr’ı bunlardandır. Bu mesel, Kur’ân-ı Kerim’de kâmin (gizli) meselin güzel bir örneğini teşkil eder; Allah göklerin ve yerin nûrudur, demek, Allah gökleri ve yerleri aydınlatan nûrun yaratıcısıdır, göklerin ve yerin münevviri yani aydınlatıcısıdır, göklerin ve yerin nûrunun sahibidir, gibi mânâlara gelir. Yani yaratılmış nûr, mânâsında değildir. Çünkü o nûrun yaratıcısı olduğunu Allah Teâlâ Kendisi En’âm sûresinin birinci âyetinde haber vermektedir. Eşya nasıl ışıkla görülüp biliniyorsa, bütün varlıklar da ancak Allah Teâlâ ile varlık kazanmakta ve O’nun kayyûmiyyeti ile varlıkta durmaktadırlar. Bütün Âlemleri meydana çıkaran, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri ve gönülleri şenlendiren O olduğu için, mecazen, “Allah göklerin ve yerin nûrudur.” denilmiş olabilir.1555 Bu âyete göklerin ve yerin müdebbiri, yani idare edeni mânâsı da verilmiştir.1556 Yine bu âyetin mânâsı olarak,”Gökler ve yer ehlinin hadîsi, yani yol göstericisi” rivâyeti de vardır.1557 Bunlar, O’nun nûruyla yollarını bulurlar. Bu nûrun göklere ve yere izafesi, çok parlak, geniş, hissî ve aklî, onların her türlü nûrunu ihtiva etmesinden dolayıdır.1558
İmam Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr isimli eserinde, “Esas nûr Allah’tır. O’ndan başka nûr yoktur. O küllî nurdur. Çünkü nûr, eşyanın kendisiyle keşfedildiği şey demektir(...) Duyular alemindeki bütün eşya ve renkler, o nûr olmasaydı, meydana çıkamazdı, hatta var olamazdı. Gerçek varlık Allah olduğu gibi, gerçek nûr da O’dur. Bütün nurlar O’nun nûrundan müsteârdır.” der.1559 İmam Fahreddin er-Râzî (606/1209) “Allah’ın göklerin ve yerin nûru olmasının mânâsı, gökler ve yer ehline hidâyet etmesidir.” der ve İmâm Gazzâlî’yi yukarıdaki görüşünden dolayı tenkid eder.1560 “O’nun nûrunun benzeri, içinde lamba bulunan kandil yuvası gibidir.” kısmındaki nûrun, gökler ve yerdeki aklî ve sem’î deliller olduğu, Kur’ân olduğu, nitekim Kur’ân’a “nûr” da denmektedir,1561 hak ve hakikat olduğu benzetme yönünün aydınlık ve açıklık olduğu, Beyhakî’nin el-Esmâ ve’s-Sıfat’in da olduğu gibi, mü’minin kalbindeki hidâyet mânâsına geldiği, iman mânâsında olduğu ve Hz. Muhammed (a.s.) demek olduğu gibi çok çeşitli mânâlara mütehammil bir
1553] V. Ulutürk, s. 58-59
1554] 24/Nûr, 35
1555] Elmalılı, V, 3515
1556] Âlûsi, XVIII, 164; Ş. Mansur, s. 79
1557] Taberî, XVIII, 135
1558] Beyzavî, II, 127
1559] Mişkât, s. 20 vd.’den özetle
1560] et-Tefsîrü’1-Kebîr, XXVIII, 230; I, 122
1561] Nisa, 4/174
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
temsildir.1562
“Mü’minin kalbi kandil gibidir.” de denilmiştir.1563 Mişkât (kandillik) parlaktır, içinde de parlak cam vardır. O cam fanusun içerisinde de, çok parlak bir lamba vardır. Lambanın camı, sanki inciden bir yıldız gibi parlamaktadır. Mübarek bir zeytin ağacından yakılır. O ağaç ne şarka ne garba kapalıdır. Her taraftan güneş alır. Bu ağartan elde edilen zeytin yağı o kadar berraktır ki, nerede ise, ateşlemeden, kendisi parlayacak. Bütün bunlar içiçe nûr halkalarıdır. Bu, nûr üstüne nurdur. Mü’minin kalbi, mişkâte, Hz. Peygamber (s.a.s.) de, cam fanusa (zücâceye) benzetilmiştir; Bu cam, ne doğuya ne batıya mensub olmayan, yani nûrunu ilâhî vahiy ile, Alîah’dan alan bir camdır. Kandilin yağı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, o kadar kabiliyetli olduğunu gösterir ki, nerede ise kendisi hidâyetle parlayacak. Onun kalbindeki ve dilindeki ise Kur’ân’dır ve en içteki lamba (misbah) ile temsil edilmiştir. Bütün bunlar içice, Allah’ın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e vahiy akımını vermesiyle, nûr üstüne nûr misali, mü’minin kalbi olan mişkâtta aydınlık saçarlar.
“Allah dilediğini nûruna ulaştırır.” kısmındaki nûr kelimesi ise, İslâm diye tefsir edilmiştir. Allah insanlara böyle temsiller getirir ki, onlar ilâhî gerçekleri anlasınlar... Kâinat, Allah’ın bir nûr tecellîsidir. Çünkü maddenin en küçük parçası olan atomlar parçalanınca, ışık, ısı ve enerjiye dönüşmektedir.1564 Bu âyet işte böyle çok yüklü mânâlar taşıyan bir temsildir. Şüphesiz her şeyin en doğrusunu Allah bilir.1565
54- Körlük İçinde Şaşkınca Dolaşanlar
“Âhirete inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yapmakta olduklarını süsleyivermişiz; böylece onlar, “körlük içinde şaşkınca” dolaşmaktadırlar.”1566
Âhirete inanmak imanın bir rüknüdür. Tevhid ve peygamberlik kurumuyla beraber bir mü’min, buna da inanır. Ancak bu husus burada, onun asıl önemli yönünü ortaya koymak için ayrıca zikredilmiştir. Burada gaye, âhirete inanmayan kimseler için, Kur’an’ın öğrettiği yolu takip etmenin imkânsızlığını vurgulamaktır. Çünkü bu şekilde düşünen kimselerin, hayır ve şer konusundaki ölçülerini doğal olarak bu dünyada görülen sonuçlar tayin eder. Bundan dolayı, bu gibi insanların hayrı ve şerri âhiretteki kazanç veya kayıp ölçüsüyle tayin etmeyi hedef alan herhangi bir nasihati veya hidâyeti kabul etmeleri mümkün değildir. Onlar, dünyevi kazanç ve âhiretle ilgili menfaat arasında kaldıkları ilk durumda, âhiret kayıpları hususunda en ufak kaygı duymaksızın kendilerini rahatlıkla dünya menfaatlerinin bulunduğu yöne bırakıverirler.
“Yaptıklarının kendilerine süslü/güzel gösterilmesine” gelince, bu Allah’ın tabiattaki kanununun (Sünnetullah) ve insan ruh yapısının/mantığının bir sonucudur. İnsan, hayattaki mücadele sonuçlarının sadece bu dünya ile sınırlı olduğuna, dünyada yaptığı işlerden dolayı hesaba çekilmeyeceği ve neticede, yaptıklarının hayır veya şer olduğu konusunda karar verecek herhangi bir mahkemenin varlığına inanmadığı zaman, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak hayata karşı, kendi
1562] Âlûsî, XVIII, 165-166
1563] Hakim Tirmizî, s. 12
1564] S. Ateş, s. 353; V. Ulutürk, Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, s. 156-159
1565] V. Ulutürk, s. 70-73
1566] 27/Neml, 4
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 333 -
iç dünyasında maddeci bir görüş ve anlayış geliştirir.
Yine aynı şekilde kişi, dünya hayatında işlediği amellerin gerçek değerleriyle uygun olarak mutlaka karşılık göreceği bir öte dünya hayatının varlığına inanmazsa, o kimse doğal olarak hayat konusunda bencil bir kanaate sahip olur. Bunun neticesi olarak, Hak ile bâtıl, hayır ile şer ve ahlak ile ahlaksızlık arasında geçen her türlü mücadele bu insana bütünüyle mânâsız gelir. O takdirde kendisine, zevk ve neşeyi, maddî gelişme ve serveti, güç ve otoriteyi sağlayan her şey ona göre iyi olacaktır. Bunları sağlayan hayat anlayışı, hayat tarzı ve ahlak sisteminin şu veya bu felsefeye dayanmış olması onun için önemli değildir.
Sonuçta, böyle bir kimsenin, hak ve gerçekle ilgisi kalmaz. Onun tek düşüncesi, sadece bu dünya hayatının başarılarını elde etmek ve nimetlerini devşirmek olacaktır. Bunları elde etme kaygısı ister istemez onu, her konuda yoldan çıkaracaktır. Daha sonra bu kanaatle dünya menfaatini elde etmek için yapacağı her hareket, ona güzel ve hoş görünecektir. Ayrıca, kendisi gibi dünya nimetlerini elde etme konusunda aşırı tutku göstermeyen, bu hususta fazla bir şey yapmayan ve bu gaye için hiçbir ahlaki sınırlamayı tanımadan her şeyi göze almayanları da saf kimseler olarak görecektir.
Allah insan nefsini, hidâyet işaretlerine gönlünü açtığı zaman hidâyete gidebilecek tarzda, hidâyet ışıklarına gönlünü kapadığı takdirde körelecek tarzda yaratmıştır. Gerek hidâyete erme, gerekse körelme halinde Allah’ın geçerli iradesi tecelli eder. Verdiğimiz âyette âhirete inanmayanlar için Allah’ın kanunu hükmünü yürütmüş, bu insanlara arzu ve isteklerini kendileri için süslü ameller şeklinde göstermiştir. Buradaki güzel gösterişin ifâde ettiği anlam budur. Bu kötü hareketleri kendilerine güzel göründüğü için onlar bocalayıp kalmakta, iyi ile kötü arasında ayırım yapamadıklarından doğruyu bulamamakta, körlük içinde şaşkınca yuvarlanmaktadırlar.
Gerçekte Allah’ın, inanmayanların işlerini gözlerinde süslemesi, yarattığı sosyolojik yasasına işarettir. İnsan düşünmeden, babasından, dedesinden gördüğü şeyleri yapa yapa o işe öyle alışır ki artık onu yapamayınca duramaz, rahat edemez olur. Aslında yaptığı iş kötü de olsa, insan alıştığı işi iyi sanır. Bu toplumda sosyolojik yasaların bir sonucudur. Yaptığı iş, insanın gözünde süslenir. Onu süsleyen, düşünmeden o işi yapa yapa kazandığı alışkanlıktır. Alışkanlık, Allah’ın yarattığı doğal yasalar sonucunda oluşur, ama insan iradesini kullanırsa kötü alışkanlıklardan kurtulabilir. Düşünmeyince, iradesini kullanmayınca da toplumdan edindiği alışkanlıkların Kur’anı olup gider. Bu alışkanlıklar, Allah’ın yarattığı psiko-sosyolojik yasalar sonucu meydana geldiği için Allah’ın, onların yaptıkları işleri gözlerinde süslü gösterdiği şeklinde ifâde ediliyor. Bu ifâde onları düşünmeğe ve bu kötü işlerden vazgeçmeye çekme amacına yöneliktir. Bu maksatla söylenmiş olan bu ifâdede bir kınama vardır.
Biz de bugün hatasında ısrar eden insan için: “Allah bir kere gözünü kör etmiş” deriz. Bu sözümüzle o adamın inatçılığını, düşüncesizliğini anlatmak isteriz. Yoksa amacımız o kişinin hatasını Allah’a yükleyip onu sorumluluktan kurtarmak, temize çıkarmak değildir, “onların amellerini süsledik” âyetinin amacı da âhireti inkâr edenlerin düşünmeden hareket ettiklerini vurgulamaktır. Âhiret, Kur’ân-ı Kerim’de en çok geçen terimlerden biridir. Kelime anlamıyla, sonra, sonradan gelen, daha sonra olacak olan demektir. Kur’an bu kelimeyi, karşıtı olan ulâ
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(önceki, önce olan) kelimesi ile birlikte kullanır. Âhiret-ulâ ilişkisinde Kur’an’ın benimsediği evrensel prensip şöyle verilmektedir: “Şu bir gerçek ki, âhiret senin için uladan daha hayırlıdır.”1567
Âhiret kavramı, Kur’an diyalektiği açısından baktığımızda şöyle ifâdeye konulmaktadır: İçinde bulunduğumuz anın ardından gelen zaman ve içinde bulunduğumuz boyutun üstündeki boyut. Âhiret mutlak anlamda daha sonrası şeklinde ifâde edilebilir. Bulunduğumuz an ve boyut ne olursa olsun, onun bir sonrası ve üstü vardır. O halde, âhirete iman, en geniş anlamda, hayatın ve oluşun sürekliliğine imandır. Her an bir önceki ana göre âhirettir. İnsan bu âhiretler serisinden her birinin hesabını vermek durumundadır. Burada Hz. Peygamberin iki hadisini hatırlatmak gerekir: “İki günü birbirine eşit geçen aldanmıştır.” Ve: “Ben her gün 70 kez Allah’tan affımı dilerim.” Bu hadislerde ortaya konan espri, yaratıcı ruhun her an yeni bir oluş sergilediği ve bir önceki halini noksan gördüğü gerçeğidir.
Kur’ân-ı Kerim’in âhiretle ilgili tespitleri incelendiğinde, şu sonuçlara ulaşılabilmektedir: “Her sonraki an bir öncekinden daha ileri ve üstündür. Çünkü hayat geriye adım atmaz.” Gidiş sürekli iyiye ve güzeledir. Bunlardan çıkabilecek bir sonuç da şudur: Sonsuz sayıda âhiret vardır. Çünkü oluşun ve insanın tekamül aşamaları sonsuzdur. Ancak şunu da unutmamak gerekir. Kur’ân-ı Kerimâhiretle insanlığın son hesap gününü de kastetmektedir ki, biz bunu günlük dilde mahşer, bazen de kıyâmet terimleri ile ifâde etmekteyiz.
Bu son anlamda âhiret, Kur’an’da âhiret hayatı ve âhiret yurdu olarak dile getirilmektedir ki, en geniş anlamıyla, ölümden sonraki hayat demektir. Ve bu anlamda âhirete iman Kur’an’ın sonsuz kurtuluşu garantilemede şart koştuğu kabullerden biridir.1568
55- Dişi Örümceğin Evi-Allah’tan Başka Dost Edinenlerin Hali
“Allah’dan başka dostlar edin(ip onlara bağlan)anların hali, kendisine bir ev yapan örümceğin hali gibidir. Hâlbuki evlerin en çürüğü örümcek yuvasıdır, keşke bunu bilselerdi Doğrusu Allah, Kendisini bırakıp da yalvardtkları şeyi bilir. O güçlüdür, hikmet sahibidir. Biz insanlara bu misalleri veriyoruz ama, onları ancak âlimler anlar.”1569
Bu âyetteki temsilde, putlara tapan müşriklerin dini, örümcek yuvasına benzetilmiştir, o kadar çürüktür.1570 Güvendikleri putlar da o kadar zayıftır.1571 Bundaki vech-i şebeh bu yuvanın zayıflığı ve onları sıcak ve soğuktan, zarar ve şer gibi hiçbir şeyden koruyamamasıdır.1572 Âyette “ilâhlar” denilmeyip de “Evliyâ”, dostlar denilmesi, yalnız açık şirki değil, gizli şirki de iptale işaret etmek içindir. Çünkü başkasına gösteriş ederek, riyâ ile Allah’a ibâdet edenler de Allah’dan başka dostlar edinmiş olurlar. Onun meseli de örümcek meseline benzer.1573 O halde insan örümcek ağı gibi şirke değil, vâhid, gâlib ve kahir olan Allah’a inanıp
1567] 93/Duhâ, 4
1568] N. Şahinler, s. 168-172
1569] 29/Ankebût, 41-43
1570] Beyzavî, II, 210; Hakîm Tirmizî, s. 13
1571] S. Ateş, s. 400
1572] Elmalılı, V, 3778; Ş. Mansûr, s. 277
1573] Elmalılı, V, 3778
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 335 -
güvenmelidir.1574
Âyette, Allah’tan başka velîler (koruyucu dostlar) edinmiş olanların, dayandıkları dostlar örümcek ağına benzetilmiştir. Örümcek ağı nasıl zayıf, ufak bir rüzgâra, hafif bir dokunmaya dayanıksız ise onların dayandıkları tanrılar/ilâhlar/azizler de öyle zayıf, öyle âcizdir.
Bu örnekte çok güzel bir incelik vardır. Ankebut, dişi örümcek demektir. Erkeğine “ankeb” denilir. Halk arasında “karadul” da denilen bu dişi örümcek, kendisine sevgi ve dostlukla teslim olanları kullanıp mahvetmede çok tipik bir yaratıktır. Çiftleşmeden sonra eşini öldüren dişi örümceğin evi, en yakın dostuna bile felaket yeri olduğu gibi, oraya giren sinekler ve böcekler için de ölüm ağıdır. İşte Allah’tan başka tapınılan, sığınılan şeyler de tıpkı dişi örümcek ağı gibi sığınanları felakete götürür.
Âyette, ikinci bir anlam boyutu vardır: O da örümcek ağına sığınmanın sergilediği ahmaklığa dikkat çekmektir. Örümcek ağı tel tel alındığında zayıflığın değil, gücün sembolü olabilir. Gerçekten de: “Örümcek ağının iplikçikleri, aynı kalınlıktaki çelik telden daha güçlüdür. Bir Örümceğin sargıladığı 0, 007 mm kalınlıktaki amino-asit zincirinden oluşan bir telin % 22 uzama kapasitesi vardır ve 4 gr. ağırlık taşıyabilir.
Ne var ki, böylesine güçlü tellerle yapılan evin sahibine teslim olanlar karadulun ihânetiyle helâk olmaktan kurtulamazlar. Kur’an böylece örümcek ağında saklı bir ihânete, bir de bu ağın görünüşte sergilediği tutarsızlığa aynı anda dikkat çekerek Allah’ın dışındaki (şüreka) güçlere bel bağlayanların ikili bir felakete teslim olacaklarını göstererek sanki şöyle diyor: “Sizin, kâinatın sahibi ve hâkimine değil, hiçbir gücü olmayan kullara ve hayali tanrılara inanç üzerine bina ettiğiniz oyuncak ümit evleri, aslından örümcek ağından başka bir şey değildir. Örümcek ağı nasıl yavaş bir parmak darbesine bile dayanamazsa, sizin ümitleriniz için bina ettiğiniz oyuncak ev de Allah’ın düzeni ile ilk karşılaştığında yerle bir olur. Sizin bâtıl inançlar ağı ile uğraşmanız cehaletten başka bir şey değildir. Eğer siz gerçek bilgiye sahip olsaydınız, hayat düzeninizi temelsiz direkler üzerine bina etmezdiniz. Gerçek şu ki, kâinatta Alemlerin Rabbinden başka hiç kimse kudret ve otoriteye sahip değildir ve güvenilebilecek tek destek O’nun desteğidir.”
Fahrü’r-Râzi de verdiğimiz bu âyette Allah’ın dışındakiler anlamında “aliha” yani ilâhlar denilmeyip “evliyâ” yani velîler denilmesine dikkatimizi çekerek, bu âyetin yalnız açık şirki değil, gizli şirki de kaldırmaya işaret ettiği söylemektedir. Bu tesbitinin gerekçesini de şöyle açıklamaktadır: “Çünkü başkasına gösteriş ederek riyâ ile Allah’a ibadet edenler de Allah’tan başkasını velî edinmiş olurlar.”1575
56- Tevhîd ve Şirk
“Allah size kendinizden bir temsil getirdi: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit sûrette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi, bu ortaklarınızı sayar mısınız? İşte biz aklını kullanacak bir millet için âyetleri böyle uzun uzun
1574] V. Ulutürk, s. 73
1575] N. Şahinler, s. 173-175
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açıklıyoruz”1576
Temsilde müşriklere siz de bir insan olduğunuz halde, mallarınıza kölelerinizi ortak edip onları kendi ayarınızda sayar mısınız? O halde siz kölelerinizle eşit olmayı kabul etmiyor da, çoğu zaman cansız yaratıkları, onların Yaratıcısına eşler tutuyorsunuz, buyurulmaktadır.1577 Siz köle ile bir olmak istemiyorsunuz. Allah’ın kulu ile bir olmasını nasıl kabul ediyorsunuz? demek istenir. Müşebbeh, Allah Teâlâ ve putlar, müşebbehün bih ise, hürler ve kölelerdir. Vech-i şebeh, bunların aralarındaki eşitsizlik halidir, işte temsil, manâları böyle gözler önüne dikecek şekilde tasvir etmektedir.1578
57- Ölülere, Sağırlara Ve Körlere Çağrı
“Şimdi sen, ölülere (söz) duyuramazsın ve arkalarını dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ve sen kendi sapıklıkları içinde kör olanları da doğruya iletici değilsin. Sen yalnızca, bizim âyetlerimize iman etmekte olanlara duyurabilirsin ki onlar müslümanlardır.”1579
Verdiğimiz bu âyetler çok küçük farklılıklar dışında aynen Neml Sûresi içinde de yer almaktadır.1580 Hz. Peygamberi teselli etmeye yönelik bu âyetlerin anlamı şudur: “Ey Rasûlüm! Sen Allah’a dayan, açık bir gerçek üzerindesin, yolun doğru söylediklerin doğrudur. Onların seni dinlememelerine üzülme. Onların söz dinlememesinde senin kusurun yoktur. Çünkü sen ölülere, sağırlara işittirecek değilsin. Ancak duyma kabiliyeti olanlara sözlerini duyurabilirsin. Yola gelmek istemeyen, saptıkları çıkmazı doğru yol sanan körleri doğru yola iletemezsin. Ancak âyetlerimize inanıp bize boyun eğenlere söz dinletebilirsin.”
Yani, vicdanları ölmüş, ahlaki kişilikleri hayattan uzaklaşmış ve kendi nefislerine olan tapınmaları, inatçılıkları ve gözü bağlılıkları yüzünden Hakkı anlayıp kabul etme yeteneklerini yok etmiş kimselere söz dinletemezsin. Her şeyi duydukları halde hiçbir şeyi anlamayacak şekilde kalplerine ve zihinlerine kilit vuranlara, tebliğ eden kişiden sakınıp kaçan bu tür insanlara ne bir şey işittirebilir, ne de bir şey anlatabilirsin. Körlerin elinden tutup hayat boyunca onları doğru yola getirmek senin görevin değildir. Sen sadece doğru yola rehberlik edebilir, sesini ancak bizim âyetlerimize iman eden müslümanlara duyurabilirsin.
Hakk’ın kurduğu kusursuz düzeni ve akla ışık tutan, malzeme veren ondaki belge ve delilleri idrak etmeyip inkâr fırtınası içinde maddeyi temel ve amaç seçenlerin kalpleri ölü, ruhları bitkin, vicdanları siliktir. Yüce Yaratan’ın varlığına, birliğine delalet eden yüzlerce belgeyi tesadüfe bağlamaları, kalplerinin iman ve irfan dirliğini yitirdiğinin başlıca şâhididir. Hakk’ın rahmet sesine kulaklarını tıkayan; Peygamberlerin tebliğ ve irşat sesinden, Kur’an’ın İlâhî beyanından rahatsız olan materyalistler, putperestler ve şüphe içinde bocalayan münâfıklara gelince, bunların hepsi de gönül, akıl ve vicdan kulağı yönünden sağırdırlar.
Doğru yolu eğrisinden ayırt edemeyen; saplanıp kaldığı küfür ve nifak bataklığını göremeyen; mevcut her nimetin İlâhî rahmetin birer eseri bulunduğunu
1576] 30/Rûm, 28
1577] Zemahşerî, III, 221; Beyzâvî, II, 220; Ş. Mansûr, s. 94
1578] Zemahşerî, III, 221-222; Hakim Tirmizi, s. 13; V. Ulutürk, s. 62-63
1579] 30/Rûm, 52-53
1580] 27/Neml, 80-81
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 337 -
fark edemeyen kalp, kafa ve vicdan gözü elbette kördür. Bu durumda ne peygamber, ne de O’nun yolunda yürüyen din mürşitleri ve ilim adamları ölülere seslerini duyurabilirler; sağırlara işittiremezler; körleri de eğri yoldan alıp onlara doğru yolu kabul ettiremezler. Meğer ki Allah’ın o kulları hakkında hidâyet esintisi tecelli etmiş olsun. Eşyada Hakk’ın damgasını, O’nun kudretinin izini gören mü’minlerin kalp ve kafaları Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in tebliğ ve irşat sesine açık bulunmaktadır. Çünkü sağlam köklü iman ancak bu sesle hayat bulup gelişme sağlayabilir.1581
58- Işık Saçan Bir Kandil
“Ey Peygamber! Hiç kuşkusuz biz seni bir tanık, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve Allah’ın izniyle bir dâvetçi, ışık saçan bir kandil olarak.”1582
Verdiğimiz âyette anılan beş sıfat, hem Cenâb-ı Hakk’ın insanlara olan geniş iltifat ve rahmetini, hem peygamberlik görevinin ana çizgilerini, hem de halkı irşat etmenin metod ve yöntemini yansıtmaktadır.
1- Şâhit
Bu, Hz. Peygamberin aldığı İlâhî buyrukları Allah’ın kullarına tebliğ edip onların bunu nasıl karşıladıklarına ve önce gelip geçen peygamberlerin de kendi kavim ve ümmetlerine tebliğ ve irşatta bulunduklarına dair Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şâhit gösterilmesi ve âhirette bunun için şehâdette bulunması anlamına gelir. Peygamberin şâhit olması, üç tür şehâdeti kapsar:
a) Sözlü şehâdet: Yani peygamber, Allah’ın dininin temel dayanakları olan ilkelerin gerçekliğine şehâdet etmeli, bunların hak, buna aykırı olan her şeyin ise bâtıl olduğunu açıkça söylemelidir. Korku ve tereddüte kapılmaksızın Allah’ın varlığını, birliğini, meleklerin varlığını, öldükten sonra hayatın varolduğunu, cenneti, cehennemi, insanlara garip görünse, onunla alay etseler bile açıkça ilan etmelidir. Aynı şekilde Peygamber, Allah’ın kendisine vahyettiği sosyal hayat, medeniyet ve ahlakın temelini oluşturan kavram, ilke, değer ve kuralları bütün dünya bunları yanlış kabul etse ve pratikte karşı gelse bile insanlara açıkça göstermeli; varolan veya bu ilkelere ters düşen kavram ve düşünceleri reddetmelidir. Peygamber, Allah’ın kanunlarına göre ne haramsa -bütün dünya o şeyi helâl kabul etse bile- onu haram etmeli ve Allah’ın kanunlarına göre ne helâlse -bütün dünya o şeyi haram kabul etse bile- onu helâl ilan etmelidir.
b) Uygulamada şehâdet: Yani Peygamber, bütün insanlara sunmak üzere görevlendirildiği şeyleri önce kendi nefsinde uygulayarak göstermelidir. Onun hayatı, kötü dediği şeylerden uzak olmalı ve kişiliği iyi, mükemmel diye adlandırdığı davranışları yansıtmalıdır. Farz dediklerini ilk önce kendisi yapmalı, günah dediklerinden sakınmaya en fazla kendisi dikkat etmelidir. Onun karakter ve davranışları, dâvetinde ne kadar samimi olduğuna şehâdet etmelidir. Onun şahsı, getirdiği talımatın öyle bir modeli olmalıdır ki, onu gören bir kimse, tüm dünya, dâvet ettiği iman ile nasıl bir insan oluşturmak istediğini, o insana nasıl bir karakter yerleştireceğini ve bu insan sayesinde dünyada nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir sistem kuracağını hemen anlayabilmelidir.
1581] N. Şahinler, s. 176-178
1582] 33/Ahzâb, 45-46
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c) Âhirette şehâdet: Âhirette Allah’ın mahkemesi kurulduğunda, Peygamber, hiçbir eksiltme ve değiştirme yapmaksızın kendisine emânet edilen tebliği insanlara ulaştırdığına ve gerek söz, gerekse davranış olarak insanlara Hakkı açılamakta hiçbir zayıflık ve kaypaklık göstermediğine şehâdet edecektir. Bu şehâdete dayanılarak mü’minlerin hangi mükâfatı, kâfirlerin ise hangi cezayı hakettikleri belirlenecektir.
Burada, Allah’ın Peygamberi şâhit kılarak ona nasıl büyük sorumluluk yüklediği ve bu yüce makama layık olan şahsın ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Dinle ilgili, Hz. Peygamber’in sözlü olarak ve uygulamada şehâdet etme konusunda hiçbir gevşeklik ve ihmal göstermediği sabittir. İşte bu nedenle, O, insanlara Hakkı ve Allah’ın kendilerini nasıl bir hesaba çekeceğini açıkça tebliğ ettiği hususunda şâhitlik edebilecektir. Aksi takdirde eğer Hz. Peygamber -Allah korusun- bu dünyada sözlü ve uygulamalı şehâdetinde bir gevşeklik ve ihmal göstermiş olsaydı, ne âhirette insanlar aleyhine şâhitlik yapabilir, ne de Hakkı inkâr edenler için bir mahkeme kurulabilir.
2- Mübeşşir (müjde)
Bu, daha çok inanan kişileri İlâhî rahmet, mutluluk, sonsuz saadet ile müjdeleme anlamına gelir. O halde Peygamberin yolunda olanların tebliğ ve irşat görevlerini sürdürürken “tebşir” yani müjdeleme çizgisinden başlamaları, insanlara zaman zaman ümit ışığı tutmaları; her vesile ile ibadete, zikre, itaate heveslendirmeleri gerekmektedir. Çünkü dini bir korku ve tehdit aracı olarak değil, rahmet, sevgi ve umut ışığı olarak tanımakta sayısız yararlar bulunduğunu unutmamak lazımdır.
3) Nezir (uyarı)
Bu, Hakk’a baş kaldırıp İlâhî buyrukları tanımayanları; ömür sermayesini boş/çıkmaz yollarda tüketmeye çalışanları; inkâr, sapıklık, azgınlık ve dengesizlik içinde bulunanları İlâhî adaletin tecelli edeceğiyle uyarmak; nankörlük içinde hayatını perişan edenleri âhiret azabıyla korkutmak, fakat bunun için sistemli, kademeli bir yönlendirme ve eğitme metodu uygulamak sûretiyle sonuç almaya gayret etmek anlamına gelmektedir.
Müjde ve ümidin, varoluş bünyesinde işe yaraması, onların uyarı ile birlikte bulunmasına bağlıdır. Hayat; pelteleşmeye, uyuşukluğa, vurdumduymazlığa teslim edilmeyecek kadar ciddi ve yücedir. Peygamber, insanı uyarıcı sıfatıyla ciddiyete ve titizliğe hazırlarken, müjdeci sıfatıyla da ümit, coşku ve atılım sevdasıyla doldurur. Müjde ve uyarı sürekli yürüyen ruhun iki kanadı gibidir.
4) Dâî (Allah’a çağıran)
Bu, Allah’ın varlığını ve birliğini kabule, yani Tevhid İnancı’na yönelmeye, yaratıldığı amaca ve hikmete ters düşmemeye dâvet etmek anlamına delil olan bir sıfattır. Ancak uygulanacak metodun çok dikkatli üzerinde durulmalı ve Hakk’a çağrılacak insanların bilgi, kültür seviyesi; sosyal ve ekonomik yapısı; hangi ekole bağlı bulunduğu önceden tesbit edilmelidir. Şöyle ki:
a) İlim adamlarını, her olay ve her şeyde Allah’ın kudret damgasının yer aldığı, gelişigüzel hiç bir olay ve sistemin var olmadığını örnekler vermek sûretiyle Hakk’a çağırmak.
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 339 -
b) İnkârcı sapıkları, akıl ve vicdanlarını harekete geçirecek örneklerle dâvet etmek ve evrende hâkim mutlak bir düzenin bulunduğunu anlatmak sûretiyle ufuklarını genişletmek.
c) Halk tabakasını güzel öğütlerle, vicdanları serinletecek, gönüllerinde ümit ışığı doğuracak çekici sözlerle dâvet etmek.
Ancak bütün bu çağrıları İlâhî buyruk çerçevesinde yürütmeye çalışmak şarttır; aksi halde anlamını kaybeder, amacından saptırılmış olur. Verdiğimiz âyette geçen “bi-iznihi” sözü hikmeti ve inceliği yansıtmaktadır.
5) Işık saçan bir kandil (sirâcen münîrâ)
Bu, dinin esas ve prensiplerini, gerçeği bulan ve sonuç sağlayan ilimle birleştirip, güzel çekici öğütlerle süsleyerek sunmayı yansıtmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in elindeki İlâhî kitap, dilinde tecelli eden hadisler, kalbinden kaynayıp fışkıran irfan pınarı bu üç ana temayı birleştirip bütünlük içinde işlemektedir. O bakımdan Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz kalp ve kafaları aydınlatan bir kandil olarak tanıtılmaktadır, şüphesiz bu kandilin yakıtı İlâhî vahiydir; fitili Hz. Muhammed’in kalbidir; muhafazası ise O’nun irfanıdır.1583
59- Boyunlarına Halka Geçirilenler
“Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır. Biz onların önlerinde bir sed, arkalarında da bir sed çektik. Böylece onları örtüverdik, artık görmezler.”1584
Verdiğimiz bu âyetlerde inkârcıların psikolojik durumları tasvir edilmekte ve hidâyetlerine engel olan ruhsal şartlanmalar ve sosyal alışkanlıklar çarpıcı bir örnekle sembolize edilmektedir. Bunlar, yapılan her dâveti red anlamında başını arkaya doğru kaldıran kibirli insanlardır. İşte, red için başlarını kaldıra kaldıra adeta inkârları, boyunlarının altına kalın bir kelepçe, halka gibi geçirilmiş; çeneleri kalkmış; başları arkaya doğru, gözleri yumuk vaziyette kalmıştır. İnkârları, önlerine ve arkalarına duvar olmuş, üstlerini de kapatmıştır. Artık ne başlarını hareket ettirebilir, ne de bir tarafi görürler. İnkârlarının, cehaletlerinin karanlıkları içinde bocalayıp dururlar.
“Önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çektik” ifâdesi başka bir yaklaşımla; onların yapılarındaki inat ve kibir dolayısıyla geçmiş olaylardan ders almadıkları gibi, geleceklerini dahi düşünmedikleri anlamına gelebilir. Çünkü taassub, onların her yanını kapladığı ve yanlış düşünceleri gözlerine perde olduğu için, ne kadar delil getirilirse getirilsin apaçık hakikatleri görememektedirler. Şâyet selim bir fıtrata sahip olsalardı, bu hakikatleri görebilirlerdi.
Dediğimiz gibi bu âyetler, kâfirlerin mânevî durumlarını tasvir etmektedir. Burada maddî bir “ğull” (kelepçe) yoktur. Allah’ın, kâfirlerin boyunlarına kelepçe geçirmesi, önlerine ve arkalarına sed koyması, üstlerini kapatması, hep onların uzlaşmaz tutumlarından meydana gelmiştir. Fakat insanın kötü düşüncelerinden oluşan, basiretini bağlayan, hareketini engelleyen mânevî/psikolojik halleri, Allah’ın yasaları çerçevesinde oluştuğu için yüce Allah: “Biz önlerine sed
1583] N. Şahinler, s. 179-184
1584] 36/Yâsin, 8-9
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koyduk, arkalarına sed koyduk, üstlerini kapattık” buyurmuştur.
Aslında kendileri öyle istedikleri için öyle olmuştur. Yoksa Allah, onların önlerini, arkalarım kapatıp üstlerini örterek onları karanlık içinde bırakmış değildir. Kendi olumsuz tutumları, câhillikleri, inat ve inkârları, kendilerini öyle engellemekte, basiretlerini kapatıp karanlıklar içinde bırakmakta, gerçeği görmez duruma getirmektedir. Zaten kendileri, Hz. Peygambere ve mü’minlere, çağrılarına asla ilgi duymadıklarını ve duymayacaklarını vurgulamak için: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflar içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde vardır”1585diyorlardı.
Kibir, insanın kendini başkalarından büyük sanmasıdır. Bunun açığa vurulmasına da tekebbür denmiştir. Dikkat edilmesi gereken şudur: Kibir bir büyüklük zannıdır. İnsanın, kendisini, olmak isteyip de olamadığı şey sanmasıdır bu. Olmak istediği şeyi olan insan, tekebbüre gitmez. O “halde kibir, kompleksi olan insanlarda görülen bir hastalıktır. Bu hastalığın en belirgin şekli megalomanidir ki; insanın kendini peygamber, hatta Allah sanmasına kadar gider. Gerçekte büyük insanın değerinin farkında olması kibir değildir. İslâm ahlakında bana izzet ve vakar denmiştir. Kibrin aksine, izzet makbuldür. Kur’ân-ı Kerim mü’minin izzet sahibi olduğunu beyan ederek şöyle diyor: “İzzet Allah için, Allah Rasûlü için ve mü’minler içindir.”1586
60- Hz. İsâ’nın Elçileri
“(Ey Rasûlüm) onlara (Mekke halkına), o şehir halkını (Antakyalıları) misal olarak anlat: Biz onlara iki elçi gönderdik, onları yalanladılar, biz de (elçileri) üçüncü bir (elçi) ile destekledik. (Bu üç elçi varıp Antakya halkına) dediler ki Biz, size gönderilen elçileriz. Onlar şöyle dediler: ‘Siz de ancak bizim gibi insanlarsınız. Rahman bir şey indirmemiştir. Siz yalan söylüyorsunuz.’ (Elçiler) dediler ki: ‘Rabbiniz bilir ki biz size gönderilmiş elçileriz. Bizim üzerimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.’ (O şehirliler): ‘Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu sözünüzden) vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşla linç ederiz ve bizden size acı bir belâ gelir.’ (Elçiler) dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz sizin kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa yoruyorsunuz)? Hayır, siz haddi aşmış bir kavimsiniz.’ (O esnâda elçilerin geldiğini haber alan Habîbu’n-Neccar, isimli bir adam) şehrin tâ öte başından koşarak geldi ve: ‘Ey kavmim, bu gönderilen elçilere uyun’ dedi. ‘Sizden bir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar doğru yoldadırlar. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep ona döndürüleceksiniz. Hiç ben ondan başka tanrılar edinir miyim? Eğer o Rahman bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana hiç bir fayda veremez ve (onlar) beni kurtaramazlar. O takdirde ben apaçık bir sapıklık içinde olurum. Ben sizin Rabbinize inandım (gelin) beni dinleyin.’ (Onun nasihatlerine rağmen, kavmi onu öldürdü. Rûhuna hitâben şöyle) denildi: ‘Haydi gir cennete!’ (Cevap olarak rûhu şöyle) dedi: ‘Ne olurdu kavmim bilselerdi, Rabbimin beni bağışladığını, beni cennetle ikram olunanlardan kıldığını...’ Ondan (onun ölümünden) sonra kavminin üzerine (azab olarak) gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. (Helâk edilişlerine sebeb) yalnız bir sayha (Cebrail’in sesi) oldu, hemen sönüverdiler (ölüp gittiler).”1587
Kur’ân’da bir sayfadan fazla yer tutan bu mühim dâvetçiler kıssasında, tebliğ
1585] 41/Fussılet, 5
1586] 63/Münâfıkun, 8; N. Şahinler, s. 185-187
1587] 36/Yâsin, 13-29
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 341 -
edilenlere, dâvete inanan üçüncü şahıslara, nümûne-i imtisal olacak ibret dolu örnekler vardır. Irşâd ve tebliğ için çok önemli sahneler ve diyaloglar ihtiva eden bu elçiler kıssası Yâsîn Sûresinin özüdür.1588 Tefsirlerin çoğu, bu elçilerin, Hz. İsâ (a.s.)’nın havârilerinden oldukları ve onların isimleri, elçileri destekleyen mü’minin de Habibü’n-Neccâr olduğu, şehrin, o zaman putperest olan Antakya olduğu hususlarında rivâyetler ihtiva etmektedirler.1589 Mesel, bir temsil olduğu için durumu burada anlatılanlara benzeyen ve bilhassa peygamberlerin getirdiği tevhid, ibadet ve şeriata boyun eğmeyenlere bir ibret teşkil eder.1590
61- Dirilişi İnkâr Eden Kimse
“İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da, ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyerek bize misal vermeye kalkar. De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O her türlü yaratmayı bilendir.’ Yaş ağaçtan size ateş çıkarır O. Artık siz ondan ateş yakarsınız. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; Çünkü O çok yaratan, çok bilendir. Bir şeyi diledi mi (dilediği zaman), O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol!’ demektir, o da hemen oluverir. Her şeyi hükümranlığı elinde olan ve sizin kendisine döneceğiniz Allah’ın şânı ne yücedir!”1591.
Bu âyetlerin nüzulüne sebeb olan olayın, Ubey b. Halef veya Âs b. Vâil olduğu ve bunlardan birisinin, Hz. Peygamber (a.s.), elinde bir çürük kemik parçasını ufalayarak ve ufantısını savurarak geldiği ve: “Ey Muhammed, Allah’ın bunu mu dirilteceğini iddia ediyorsun?” dediği, Rasûlullah (a.s.)’ın da: “Evet, seni de öldürecek, sonra diriltecek ve sonra da cehenneme sokacak.” buyurduğu haber verilir.1592
Gûyâ bu müşrik kendisince bir temsil getirir. Kendisinin aslında hakîr bir menî damlasından yaratılmış olduğunu unutur. Öldükten sonra dirilmeyi Allah’ın kudretinden uzak görür. Âyet ona ve onun gibilere Allah’ın kudretini tanıtıcı en susturucu cevapları verir: O kemikleri hiç yok iken ilk defa yaratan, her çeşit yaratmayı bilen, yeşil ağaçtan (birbirine zıt) ateşi yaratan, muazzam gökleri ve yeri yaratan, dâima yaratıcı (hallâk) olan, göklerin ve yerin mülkü ve melekûtu elinde olan Allah bir şeyi yaratmak murad edince, sadece “Ol” der, o da hemen olur. Yüce Allah işte böyle kolay yaratır.1593
62- Çok Tanrılı Müşriğin Hâli
“Allah geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Övülmek Allah’a mahsustur, fakat çoğu bilmez”1594
Bu âyette Yüce Allah, birden fazla efendileri olan bir kölenin onların hangisinin emrine itaat edeceğini şaşıracağını, bir çok meşakkat ve zahmetle mütehayyir kalacağını, müşriğin haline misal verir. Bu iki kimsenin hali bir olur mu?
1588] Elmalılı, VI, 40159
1589] İbn Kesir, III, 566-568; Beyzavî, II, 277-278; Zemahşerî, III, 317
1590] Ş. Mansûr, s. 295; V. Ulutürk, s. 74-75
1591] 36/Yâsîn, 77-83
1592] İbn Kesir, III, 581
1593] V. Ulutürk, s. 76-77
1594] 39/Zümer, 29
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elbette bir olmaz.1595 Nasıl ki Yûsuf (a.s.) da hapis arkadaşlarına tebliğde bulunurken şöyle der: “Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir çok ilâhlar mı daha iyidir, yoksa her şeye hâkim ve gâlib olan bir Allah mı?”1596 Elbette tevhidde (birde, birlikte) dirlik, düzen nizam ve intizam vardır. Başka parmak karışırsa, her şey karışır, herc ü merc olur.1597
63- Yüzleri Simsiyah Olanlar
“Allah’a yalan isnad edenleri, kıyâmet günü yüzleri simsiyah halde görürsün. Kibirliler için cehennemde bir barınak mı yok!”1598
Âyette, şirk yoluna, bâtıl geleneklerine, Allah’ın buyruğudur diyerek Allah’a karşı yalan söylemiş olanların, kıyâmet gününde azabı görünce üzüntü ve korkudan yüzlerinin simsiyah kesileceği, o kibreden kâfirlerin yerinin cehennem olduğu belirtiliyor. Kur’an, birçok âyetinde Allah’a karşı yalan uydurmanın tahribine ve ne büyük bir zulüm olduğuna dikkat çekmektedir. Bu âyetlerden bazılarını konunun daha iyi anlaşılması için şöyle sıralamamız mümkündür:
“İlim dışı bir şekilde insanları şaşırtmak için yalan düzüp Allah’a iftira edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, zulme sapan bir topluluğa kılavuzluk etmez.”1599
“Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahud onun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır? şu da bir gerçek ki, zâlimler asla kurtulamazlar.”1600
“Yalan düzüp Allah’a iftira eden veya kendine bir şey vahyedilmediği halde ‘bana vahyedildi’ diyen kişi ile, ‘Allah’ın âyet indirdiği gibi ben de indireceğim’ diyen kimseden daha zâlim kim olabilir?” 1601
“Yalan düzerek Allah’a iftira edenden daha zâlim kim var? Onlar Rablerine arzedilecekler. Tanıklar diyecekler ki: ‘İşte bunlardır Rableri hakkında yalan uyduranlar.’ Herkes duysun ki, Allah’ın lâneti zâlimler üstünedir.”1602
“Yalan düzüp Allah’a iftira eden yahut kendisine geldiği zaman Hakkı yalanlayan kişiden daha zâlim kim vardır? Cehennemde değil midir kâfirlerin barınağı?”1603
Allah’a yalan isnat etmenin muhtelif şekillerine değinen âyetler bize gösteriyor ki, anılan yalanın başında Allah’a değişik biçimlerde şirk koşmak gelmektedir. Nisa Sûresi 48. âyet, şirki Allah’a iftira olarak nitelendirmektedir. Allah adına yalan uydurmanın bu şekli içinde, Cenâb-ı Hakk’a evlât, ortak, yardımcı izafe etmenin her çeşidi vardır. Hrisuyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu, putperestlerin melekleri, Allah’ın kızları, putları, Allah’ın yardımcıları olarak görmeleri bu cümledendir. Allah adına yalan uydurmanın insana yönelik zulüm ve ihânete yol açanı, haram olmayana haram, helâl olmayana helâl demek ve bunu Allah’a fatura etmektir. Kur’an bu yıkıcı illetin baş temsilcileri olarak Yahûdi din adamlarını,
1595] Zemahşerî, III, 396-397; Ş. Mansûr, s. 187; Hakîm Tirmizî, s. 13
1596] 12/Yûsuf, 39
1597] V. Ulutürk, s. 63-64
1598] 39/Zümer, 60
1599] 6/En’âm, 144
1600] 6/En’âm, 21
1601] En’am: 6/93
1602] 11/Hûd, 18
1603] 29/Ankebût, 68
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 343 -
ikinci sırada da Hıristiyan din temsilcilerini göstermekte ve Muhammed ümmetini bu felaketin kucağına düşmemeleri için uyarmaktadır. Büyük bir acı duyarak söylemek zorundayız ki, İslâm dünyası da hemen her bölgede bu veyl çukuruna az veya çok düşmüş bulunuyor. Ve İslâm dünyasının, Kur’an gibi zaman üstü bir kaynağa sahip olmasına rağmen belini doğrultamamasının temel sebebi, bizce budur. Bu dünyanın, inandığını iddia ettiği Kur’an’ın hakemliğinde, Allah’ın dinine asırlar boyu fatura edile edile yığılan uydurma, saptırma ve hurafeleri tek tek din bünyesinden söküp atması gerekmektedir. Aksi halde Kur’an’a inandığını söylemesi onu kurtaramayacaktır.
Bütün bunlardan sonra yeryüzünde kibirlik taslayan, Allah’a dâvet olunup, isyanlarında ileri gittikten sonra bile bu dâvetin devam ettirilmesine rağmen icabet etmeyen güruh. İşte bunlar, o kıyâmet gününde perişan halde, rüsvaylıktan, kederden, cehennemin alevlerinden yüzleri kapkara olarak hayat maceralarını noktalıyacaklardır. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Zâlimler için yaşasın cehennem.”1604
64- Kalplerinde Örtü, Kulaklarında Ağırlık Olanlar
“Onlar: “Bizi dâvet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda bir perde vardır. O halde sen (kendi dinince) amel et, biz de (kendi dinimize göre) hareket ederiz” dediler.”1605
Âyette, kendi duygu sınırları içinde kalıp, Allah’ı da bu sınır içinde maddeleştiren inkârcıların Hakkı kabul etmemelerinin üç nedeni üzerinde durulmaktadır.
a) Kalplerinin kılıflı olması,
b) Kulaklarında hakkın sesine karşı ağırlık bulunması,
c) Onlarla Peygamber (s.a.s.) arasında gerili kesif bir perdenin konulması.
Birincisi, kalbin nefis, şehvet ve heveslerle örtülü olup madde ile katılaştığı; ikincisi, nefis ve şehvete, madde ve şöhrete bütün benliklerini kaptırdıklarını; üçüncüsü, sınırsız hürriyetlerini meşru smırlara çekmek isteyen Peygamberle kendi aralarına bu ölçüsüz ve adaletsiz hürriyet alışkanlıklarını engel koyduklarını göstermektedir. Bu üç bağ ile aklını,, idrakini ve düşüncesini bağlayanlar, madde ve küfürden yana şartlanmış sayılırlar. Onlara gerçeği gösterip kabul ettirmek çok zordur. Doğru yola eriştiren ise ancak Allah’tır.
Âyette geçen “ekinneh” ifâdesi “kinan”ın çoğuludur. Kinan, okların konulduğu kılıfa denir. “Vakr” da sağırlık anlamınadır. Burada kalplerin kapalı olduğu için Kur’an’ı anlamayacakları; kulakların da sağır olduğu için duymayacakları; bundan dolayı Hz. Muhammed’e uymayacakları anlatılmaktadır. Yani, o çağrının, kalplerimize ulaşmasına imkân yoktur. Senin getirdiğin mesaj, aramızda tefrika çıkarmış ve bölünmelere yol açmıştır. Artık seninle birleşmemize imkân yoktur. Artık, senin bizimle, bizim seninle herhangi bir ilgimiz bulunmamaktadır. Sen, nasıl kendi dâvetinde vazgeçmiyorsan, bizler de sana muhalefet etmekten vazgeçmeyecek ve muhalefetimizi sürdürebilmek için elimizden geleni yapacağız.
Gerçekte, inatlarını belirtmek, Rasûlullah’ı ümitsiz bırakıp dâvetinden
1604] N. Şahinler, s. 188-190
1605] 41/Fussılet, 5
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vazgeçirmek için böyle diyorlardı. Çünkü bu Kur’an’ı dinledikleri zaman kelimelerin kalplerine işlediğini görüyorlardı ama kasten onu kabullenmek istemiyorlardı. “Kalplerimiz örtülüdür, söylediklerin ona ulaşmaz” diyor ve ilave ediyorlardı. Kulağımızda ağırlık var söylediklerini duymayız. Aramızda örtü var, engel var, bizi sana, seni bize bağlamaz. Öyle ise bırak bizi, biz kendimiz için çalışalım. Sen de kendin için. Veya peygamberlerin getirdiklerinin hiç birisine aldırış etmeyeceklerini belirterek; “biz senin sözüne ve yaptıklarına, ihtar ve tenkitlerine aldırmıyoruz. İstersen sen kendi yoluna git, biz de kendi yolumuza gidelim. Biz seni dinlemeyiz, sen istediğini yap. Ne kadar tehdit edersen et biz aldırmayız. “ diyorlardı.
İşte bu, İslâm davasının ilk mensuplarının karşı karşıya bulunduğu bir tip. Ama yine de dava sahibi yolundan dönmez, bıkmadan usanmadan dâvetine devam eder. Davasını anlatır, bildirir. Allah’ın vadinin veya azabının hemen gelip küfredenleri götürmesini istemez. Allah’ın azabının gerçekleşmesinin kendi elinde olmadığını, kendisinin sadece bir beşer olduğunu, Allah’tan vahiy aldığını, o vahyi tebliğ ettiğini ve insanları biricik Allah’a dâvet ettiğini açıklamakla emrolunduğunu söyler: “De ki: ‘Ben sadece sizin gibi bir insamm. İlâhınızın bir tek ilâh olduğu bana vahyediliyor. O halde şaşıp sendelemeden O’na yönelin ve O’ndan af dileyin. Vay haline şirk/ortak koşanların!”1606
65- Diriliş hakkında
“O’nun âyetlerinden biri de (şudur): Sen toprağı boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır (canlanır ve yeşerir). Onu dirilten (Allah), elbette ölüleri de diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir.”1607
Bu âyette Cenâb-ı Allah, ölülerin diriltileceğini, ölü gibi kuru toprağın yağmurla Allah tarafından yeşerip canlanışına temsil etmektedir. Toprak kuru iken boynu bükük, tevazu ve tezellül halindeki bir insanın halini andırmaktadır, yani insanın bu halinden istiâre yapılmıştır.1608 Toprağı bu halinden kurtarıp yeşerten ve canlandıran Allah, ölüleri de böyle canlandırıp diriltecektir, mütevazı olanları da yükseltecektir.1609
66- Uzaktan Kendilerine Çağırılanlar
“Eğer Kur’an’ı arapçadan başka bir dil ile göndermiş olsaydık, müşrikler: ‘Bizim lisanımızda âyetleri açıklanmalı değil miydi? Kur’an arapça olmayan lisanla, biz ise arabız bu nasıl olur’ derlerdi. (Onlara) De ki: ‘O Kur’an, hidâyet rehberi ve şifâdır. İman etmeyenlerin ise, kulaklarında ağırlık vardır. O, bunlara karşı bir körlüktür. Onlar, uzaktan kendilerine çağırılanlar gibidir.”1610
Bu âyetten anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini kabul etmeyenler, Tevrat ve İncil’in Ibranice olduğunu düşünerek: “Kur’an’da eğer Allah tarafından gönderiliyorsa neden ötekilerin dilinden inmiyor? Madem ki bunlar hep Allah’ın sözüdür. Öyle ise hepsinin aynı dilde olması gerekir. Allah’ın konuştuğu dil tek bir dil olmalıdır” diye itiraz etmişlerdir. Nitekim onların: “Kur’an,
1606] Fussilet: 41/6; N. Şahinler, s. 191-193
1607] 41/Fussılet, 39
1608] Zemahşerî, III, 454-455; Beyzavî, II, 349
1609] Elmalılı, VI, 4209; V. Ulutürk, s. 77
1610] 41/Fussılet, 44
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 345 -
yabancı dilde indirilmeli idi” demeleri üzerine bu âyetin indiği rivâyet edilir.
İşte, Arapların bu tür itirazlarına cevap olarak, Arapça konuşanlara Arapça Kur’an indirildiği, başka dilde indirilse mânâsının anlaşılamayacağı ve dolayısıyla bir yararının da olmayacağı buyurulmaktadır. Başka sûrelerde de bu noktaya işaret edilmiştir: “Biz her elçiyi, kendi kavminin dili ile gönderdik ki onlara açıklasın.”1611 “Biz Kur’an’ı yabancılardan birine indirseydik de onu onlar okusaydı, ona inanmazlardı”1612
Âyetin sonunda Kur’an’ın, iman edenlera yol gösterici ve şifa olduğu, inanmayanların ise kulaklarında mânevî sağırlık bulunduğu için onu duymadıkları, Hz. Muhammed’i kıskandıklarından dolayı Kur’an’ın, onların gözlerine körlük getirdiği, yani kıskançlıkları, kibir ve inatları basiretlerini kapattığı için Kur’an’da bulunan gerçekleri göremedikleri vurgulanıyor.
Onlar, tıpkı kendilerine uzaktan seslenilen insanlara benzerler. Uzaktan bağırılan kimseler ses duysalar da bağıranın sözlerini anlayamazlar, kelimeleri seçemezler. Sadece bir ses duyarlar. Bu emsalsiz benzetme ile, inatçı kâfirlerin ruh hallerinin bir portresi çizilmiştir. Taassub içinde olan bir şahsın, karşısındaki kimseyi dinlememesi doğaldır. Üstelik konuşmacıya karşı bir inat ve nefret içindeyse, dediklerini duysa da onun ne demek istediğini anlamaz. Konuşmacı, söylediği sözlerin, muhatabının kulaklarından geri teptiğini, kalp ve zihnine ulaşmadığını hemen hisseder. İşte aynı husus yukarıdaki benzetmeyle yapılmaktadır. Özetle söylemek gerekirse, müşriklerin Kur’an’ı anlamak istemeyişleri tasvir edilmekte ve Kur’an’ın çağrısına karşı, söz anlamayan, sadece bir ses, bağırtı duyan hayvanlar gibi davrandıkları anlatılmaktadır.1613
67- Boyunlarını Bükerek Göz Ucu İle Bakanlar
“Ve onları Cehennem’e arz olunurken, zilletten boyunlarını bükerek göz ucu ile baktıklarını göreceksin. İman edenler de: ‘Asıl zarar edenler kıyâmet gününde kendilerini de ailelerini de hüsrâna uğratanlardır’ diyecekler. Dikkat edin ki, zâlimler devamlı bir azap içindedirler.” 1614
Âyet, zâlimlerin âhiretteki durumlarını ortaya koymaktadır. İnsan korkunç bir şey ile karşılaştığında, korkudan hemen gözlerini kapatır, fakat yine de kendini bakmaktan alamayarak göz ucuyla o şeyin kendisine ne kadar yakın olup olmadığına bakar. Ve sonra yeniden korku ile gözlerini kapatır. İşte cehenneme sevkedilen insanların o anki halleri bu şekilde tasvir edilmiştir.
Zâlimler azgın olduklarından onlara en uygun düşen hal, kıyâmet gününde zillete duçar olmalarıdır. Azabı gördükleri zaman büyüklenmeleri tamamen söner ve hayal kırıklığı içerisinde sorarlar: “Geri dönecek bir yol yok mudur?” Bu ifâdede ümitsizlik ve heyecan içerisinde herhangi bir kurtuluşu bekler halde bir çöküntü vardır. Onlar ateşe başları eğik olarak sürülürler. Allah’tan korktuklarından veya hayalarından başlarını eğmiyorlar. Zillet ve düşüklüklerinden ateşe sürülürken göz ucuyla gizli gizli çevreye bakmırlar. Etrafa utandıklarından gözlerini açıp da bakamazlar. Ve işte bu zaman iman edenlerin hâkimiyeti ve üstünlüğü ortaya çıkıyor.
1611] 14/İbrâhim, 4
1612] 26/Şuarâ, 198
1613] N. Şahinler, s. 194-196
1614] 42/Şûrâ, 45
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onların bu durumunu gören mü’minler: “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyâmette hem kendi canlarını, hem de ailelerini ziyan eden kimselerdir!” derler. Bu tesbitten çıkarılması gereken bir başka sonuç ta şudur: “Kişinin, sadece kendisini Allah’ın azabından kurtarmasının yeterli olamayacağı, gücü yettiğince ailesini Allah’ın sevdiği kullar olacakları şekilde yetiştirmesinin de kendi sorumluluğu içinde olduğu gerçeğidir.” Şâyet onlar cehennem yolunu tutmuşlarsa, gücü nisbetinde onlara engel olmaya çalışmalıdır. Sadece onların bu dünyadaki refahlarını değil, âhirette cehennem yakıtı olmamalarını da düşünmelidir. Buhari’de İbn Ömer’den rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet başkanı da bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinin çobanıdır; o da sürüsünden mes’uldür. Netice itibarıyla hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” 1615
Âyetin1616 sonunda zâlimlerin mutlaka sürekli azap içinde olacakları ve Allah’tan başka yardım edecek velîler (koruyucular) bulunmayacağı, Allah’ın, sapıklıkları içinde terk ettiği kimselerin doğru yolu bulamayacakları vurgulanır. Onlar Allah’ın gösterdiği yola gelmedikten sonra artık onları kim yola getirebilir? Çünkü O’nun gösterdiği yoldan başka doğru yol yoktur. Başka yolların hepsi çıkmazdır. Tek doğru yol, Allah’ın gösterdiği yoldur. O’nun yoluna girmeyenler, başka doğru yolu bulamazlar ve sonunda cehenneme varır, azaptan kurtulamazlar. 1617
68- Öfkeden Yutkunanlar
“Onlardan biri, Rahman’a benzer gösterdiği/ Rahman’a isnat ettiği kız evlâtla müjdelendiğinde, yüzü simsiyah kesilir de öfkeden yutkunur durur.” 1618
Âyette müşriklerin mantıksızlığı açıkça ortaya serilmektedir. Çünkü müşrikler, meleklere, “Allah’ın kızları” derler, “Kız” şeklinde putlar yapar ve onlara taparlardı, Oysa ki melekler Allah’ın kızları değil, kullarıdır. Onlarda erkeklik dişilik yoktur. Erkeklik dişilik maddesel varlıklara özgüdür ve bu nedenle soyut varlıklar olan melekleri kız sanmak hatadır.
Müşriklerin bu düşüncelerine karşılık Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Sizler, kâinatı Allah’ın yarattığını, sizin için yeryüzünü beşik kıldığını, yağmur gönderip hayvanları hizmetinize verdiğini biliyor ancak buna rağmen O’na ortak koşuyor ve başkalarına kulluk ediyorsunuz. Üstelik Allah’a sadece sıfatlarında ortak koşmakla kalmıyor, O’nun zatında da ortak olduğunu kabul ederek Allah’a kız evlâtlar izafe ediyorsunuz. Hâlbuki kız çocuğunuzun olmasını kendiniz için bile utanç nedeni sayıyor, hatta onları gömmekten çekinmiyorsunuz. Bununla birlikte kendiniz için erkek evladı layık görürken, Allah’a kız evlâtlar nispet ediyor, fakat yine de Allah’a inandığınızı iddia ediyorsunuz.”
Gerçekten de müşriklerden birine kız çocuğu olduğu haberi verilse, adamın yüzü nefretinden kapkara kesilir, öfkesinden yutkunup dururdu. “Kız çocuğu
1615] Buhâri, Cum’a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, imâret 20; Ebû Dâvud, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihad 27
1616] 42/Şûrâ, 45
1617] N. Şahinler, s. 197-199
1618] 43/Zuhruf, 17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 347 -
süs için yetiştirilir, iyi tartışamaz, savaşamaz, aile namusunu, kabile şerefini koruyamaz” diye düşünür, bundan dolayı kız çocuğu olmasından son derece üzülürdü. İşte âyet, onları kendi mantıklarından yakalıyor ve nefret ettikleri şeyi Allah’a nispet etmenin çok düşürücü ve insanlık onûruna yakışmayan bir hareket olduğunu belirtiyor. Kur’an’a göre erkek de kız da Allah’ın kuludur. Her ikisi de teklife yeteneklidir, insanlıkta eşittir. İslâm’ın kadına tanıdığı hakları yakın zamana kadar hiçbir hukuk düzeni tanımamıştır.
Kur’an verdiğimiz bu âyetin dışında, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen anne ve babalar hakkında Allah’ın gazabının ne derece şiddetli olduğunu gösteren bir başka âyete de Tekvîr Sûresi’nde işaret etmektedir. Şöyle ki: “Ve diri olarak toprağa gömülen kızcağıza sorulduğu zaman: “Hangi suçtan dolayı öldürüldü?” 1619
Âyete dikkat edilirse Allah, bu suçu işleyen anne ve babalarla muhatap ve “bu masum yavruyu niçin katlettiniz?” diye onlara soru bile sormayacaktır. Onlardan yüz çevirecek, o masum yavruya “senin ne kabahatin vardı ki, seni katlettiler?” diye soracaktır. İşte o zaman masum kız çocuğu uğradığı zulmü, yani anne ve babasının onu nasıl diri diri toprağa gömdüklerini anlatacaktır. Ayrıca bu iki âyette çok önemli iki konu, birkaç kelime ile açıklığa kavuşturulmuştur. Birincisi Araplar’a şu husus anlatılmak isteniyor: “Sizler öylesine sapıklık içindesiniz ki, kendi çocuğunuzu yine kendi ellerinizle diri diri toprağa gömüyor, bunca cehalet ve sapıklığınıza rağmen, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği hidâyeti inkâr ederek ıslah olmayı dahi kabul etmiyorsunuz. “
İkincisi, bu âhiret ve hesap günü için çok açık bir delildir. Çünkü diri diri toprağa gömülen o çaresiz ve mazlum yavrunun, bu dünyada hiç bir hamisi ve yardımcısı olmamış, ona insaf ve adalette bulunulmamıştır. Yani câhiliyye toplumu bu çirkin ve korkunç fiile seyirci kalmış, anne ve babası hiç utanmamış ve hiç olmazsa akrabaları dahi müdahalede bulunarak karşı çıkmamışlardır. Kısaca câhiliyye toplumu bu mücrimleri ne kınamış, ne de onlara bir ceza vermiştir. Oysa Allah’ın saltanatı içerisinde, bu kadar büyük zulme uğramış kimselerin haklarının yerini bulmaması mümkün müdür?
Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerinin çeşitli nedenleri vardı. Birinci neden, mali-ekonomik idi. Çünkü fakirlikten ötürü aile fertlerinin az olması isteniyordu ve erkek çocuklar büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyorlardı. Fakat kız çocuklar büyüdükten sonra evlenecekleri için daha küçük yaşta iken öldürülüyorlardı.
İkinci neden ise, genel kargaşa ile kabileler arasındaki sürekli savaş idi. Erkek çocuklara, büyüdüklerinde savaş zamanlarında yararlı olmalarından ötürü önem gösteriliyordu. Oysa kız çocukları savaş zamanlarında bir işe yaramadıkları gibi, ayrıca korunmaları da gerekiyordu. İşte bu nedenden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürüyorlardı
Üçüncüsü, Arap kabileleri birbirlerine hiç haber vermeden savaş açarlar ve esir aldıkları kızları ya pazarda satarlar ya da kendileri cariye olarak kullanırlardı.
İşte tüm bu nedenlerden ötürü, Arapların kadının doğumundan önce bir çukur kazdıkları ve doğan çocuk kız olursa onu çukura atarak diri diri gömdükleri
1619] 81/Tekvîr, 8-9
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rivâyet olunur. Şâyet anne yavrusunun gömülmesine karşı çıkar yahut anne tarafından akrabalar mani olursa baba mecburen bir süre çocuğa bakar ve bir fırsat bulduğunda, kızı çöle getirerek diri diri gömerdi.
Bir gün bir müslüman bu çirkin fiili kendisinin işlediğini anlatmıştır. Bu rivâyet Darimi’nin Süneni’nin 1. babı’nda beyan olunmuştur: Bir adam Rasûlullah’a geldi ve câhiliyye döneminde şöyle yaptığını anlattı: “Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki ben onu çağırdığım zaman koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yene ben onu çağırdım ve koşa koşa yanıma geldi. Sonra onu beraberime alarak yolda rastladığımız bir kuyuya onu elinden tutarak attım. Kulaklarıma gelen son sesleri “Babacığım babacığım” diyen çığlıklarıydı. Bunları duyunca Rasûlullah’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Ve bunun üzerine orada hazır bulunanlardan biri: “Ey filan! Sen Rasûlullah’ı üzdün” dedi. Rasûlullah: “Ona engel olmayın, neler hissettiğini anlatsın.” diyerek o adama: “Bu olayı yeniden anlat.” diye buyurdu. O şahıs da bu olayı yeniden anlatınca, Rasûlullah (s.a.s.) mübarek sakalı ıslanıncaya değin ağladı. Daha sonra ona: “Câhiliyye döneminde yaptığın için Allah seni affetti. Kendi hayatına yeniden başla.” diye buyurdu.
Bunu “kız çocuklarının katledilmesini kötü kabul eden hiçkimse yoktu.” şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü bir toplum ne kadar bozulmuş olursa olsun her şeye rağmen iyilik duygularından tamamen yoksun olması düşünülemez. Bunun için, Kur’an, olayı uzun uzun açıklama cihetine gitmemiştir. Sadece dehşet verici ve çok keskin bir tavırla, diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “sen ne yaptın ki, seni diri diri toprağa gömdüler” diye sorulacağı bir vaktin Muhakkak geleceği anlatılmıştır. Arapların câhiliyye dönemlerinde bu çirkin fiilin işlenmesine rağmen, iyi karşılanmadığı da vâkidir. Örneğin Taberani’nin rivâyetine göre şair Ferezdak’ın dedesi Sa’saa bin Naciye el-Mücaşi, bir gün Allah’ın elçisine: “Ya Rasûlallah! Ben câhiliyyede bazı iyi işler de yaptım. Bunlardan birisi ben 360 kız çocuğunu diri diri toprağa gömülmekten kurtardım ve her çocuğu kurtarmak için iki deveyi karşılık olarak verdim. Bana bu işi için de bir mükâfat var mıdır?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Evet vardır. Bunun mükâfatı Allah’ın seni İslâm’ın nimetine kavuşturmasıdır.”
Gerçekten bu İslâm’ın büyük nimetlerindendir. Öyle ki Araplar da böyle bir zulme son verdiği gibi ayrıca kız çocuklarının doğmalarının kötü bir hadise ve musibet olduğu, dolayısıyla bu musibete mecburen katlanılması gerektiği anlayışını da ortadan kaldırdı. Bu anlayışın tam aksine İslâm’da kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesi teşvik edilmiştir. Rasûlullah’ın kız çocukları hakkındaki düşünce ve inançları nasıl değiştirdiği birçok hadislerle sabittir. Burada örnek olarak birkaç hadisi zikrediyoruz.
“Eğer bir kimse kendisine kız çocuğu verilerek imtihan edilmiş ve o da çocuğuna iyi muamele etmişse, bu ameli onu cehennem ateşinden korur.” 1620
“Eğer bir kimse iki kız çocuğu büyütmüşse, kıyâmet günü onunla benim aram şöyle olacaktır.” diyerek Rasûlullah iki parmağını gösterdi. 1621
“Eğer bir kimse üç kız çocuğunu ya da kız kardeşlerini iyi terbiye etmiş ve onlara şefkat göstermiş ve kendisine ihtiyaçları kalmaymcaya kadar büyütmüşse, bu kimse için cennet
1620] Buhârî, Müslim
1621] Müslim
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 349 -
vâcip olur.” Bir şahıs, “Yâ Rasûlallah iki çocuğu olsa?” dediğinde Rasûlullah, “Evet ona da cennet vâcip olur” dedi. Bu hadisi rivâyet eden İbn Abbas (r.a.) buyuruyor ki; “Eğer bir kimse Rasûlullah’a “bir kız çocuğu?” diye sorsaydı. Ona da aynı cevabı verirdi.” 1622
“Eğer bir kimse, kız çocuğu doğduğunda, onu diri diri toprağa gömmeyerek, onu zelil etmemiş ve erkek çocuklarını ondan üstün tutmamış ise Allah bu adama cenneti nasip edecektir.” 1623
“Eğer bir kimsenin üç kız çocuğu doğar ve o da sabrederse, imkânlarına göre onlara iyi bakar, iyi yedirir, iyi giydirirse, kıyâmet günü onlar onu cehennem ateşinden korurlar.” 1624
“Eğer bir müslümanın iki kız çocuğu varsa ve o onları iyi yetiştirirse, bu onun cennete girmesine vesile olur.” 1625
Rasûlullah Surâka bin Cuşum’a şöyle buyurdu: “Ben sana en büyük sadakanın ne olduğunu haber vereyim mi?” Surâka: “Söyleyin yâ Rasûlallah” dedi. “Kızın boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sana gelirse ve senden başka geçimini sağlayan yoksa, ona bakman en büyük sadakadır.” 1626
Bu talımatlar sadece Araplarda değil, İslâm nerelere yayılmışsa oradaki kadın hakkında olan düşünceleri değiştirmiştir. 1627
69- Üzerlerine Gök de, Yer de Ağlamayanlar
“Onların üzerine ne gök, ne de yer ağladı. Onlara mühlet de verilmedi.” 1628
Verdiğimiz bu âyetin taşıdığı mesajı daha iyi anlamak için kendinden önceki ve sonraki âyetlerle olan ilişkisini beraber düşünmek gerekir. 17. âyetten itibaren Allah, müşrik Araplardan önce Firavun kavmini de sınadığını, bu kavmin İsrail oğullarını serbest bırakmasını isteyen peygamberi dinlemedikleri ve bu nedenle Allah’ın, o azgın, kibirli insanları denizde boğduğunu, onların bağ ve bahçelerine inanan kulların varis olduğu, sonunda da bu insanların haline göklerin ve yerin ağlamadığı yani hallerine hiç acıyan çıkmadığı anlatılmaktadır.
Bu âyetler aynı zamanda Hz. Peygambere karşı kibirli, olumsuz, uzlaşmaz ve kırıcı bir tutum içerisinde olan Kureyş’lileri de uyarmakta ve onlara şu gerçeği hatırlatmaktadır: “Allah’ın peygamberine karşı gelen zorbalar, sonunda perişan olmuş, Allah peygamberini ve iman edenlerı üstün getirmiş, kâfirlerin mülklerini, servetlerini mü’minlere vermiştir. Allah, nasıl baskı altında ezilen İsrail oğullarını Firavun’un elinden kurtarıp onun mülküne, yurduna hâkim kılmış, onları nimet ve refaha kavuşturmuş ise: şimdi baskı ve işkence altında yaşayan mü’minleri de müşriklerin zulmünden kurtarıp onların yurduna hâkim kılacaktır.”
Gerçekten de bir süre sonra müşriklerin en azılıları Bedir’de yok olup gitmiş,
1622] Şerhu’s-Sunne
1623] Ebû Dâvud
1624] Buhârî, İbn Mâce
1625] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred
1626] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred
1627] N. Şahinler, s. 200-206
1628] 44/Duhân, 29
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mekke’nin fethiyle de ezilmekte olan müslümanlar, müşriklerin yurduna hâkim olmuşlardır. Âyetlerden günümüze çıkarılacak bir başka sonuç da şudur: “Şu dünyada Hz. Muhammed’e karşı gelen insanların, bir gün bir belâ karşısında kalacakları ve o zaman pişman olup inanacakları, fakat imanlarının bir yarar sağlamayacağının vurgulanmasıdır.”
“Onlara gök ve yer ağlamadı” âyeti, Zemahşeri’nin de dediği gibi mecazi bir anlam taşır. Onların haline hiç kimse acımadı demektir. İbn Kesir’in naklettiği bazı hadislerde “ölen mü’min insana göğün ve yerin ağladığı” ifâde edilmektedir. Sağlam olmayan bu hadisler, İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Çünkü gök ve yer bir kişinin ölmesine ağlamaz, doğmasına da sevinmez. Birinin ölmesi veya doğmasıyla kâinatın düzeni bozulmaz. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) oğlu İbrahim öldüğü zaman Güneş tutulmuştu. İbrahim’in ölmesi yüzünden Güneşin tutulduğunu söylediler. Peygamber (s.a.s.) Güneş ve Ay’ın, birinin ölmesi veya yaşamasıyla tutulmayacağını söyledi.1629 Bir görüşe göre Araplar, büyük bir adam ölünce “Dünya onun için karardı. Ay, Güneş tutuldu. Rüzgâr, gök ve yer ağladı” derler. Böylece mecazi bir tarzda musibetin büyüklüğünü abartmak isterler. İşte halkın kullandığı bu ifâde kullanılarak Firavun ve adamlarının değersizliği anlatılmıştır.1630 Yani bunlar öyle sanıldığı gibi yerin göğün ağlayacağı türden insanlar değillerdi. Bunlara ne gök ağladı, ne de yer ağladı. Hallerine hiç acıyan olmadı, unutulup gittiler. Bazılarına göre de gök ve yer ile kastedilen, gök ve yer halkıdır. Âyette onlara, ne gök, ne de yer halkının ağlamadığı anlatılmıştır.1631 “Onlara gök ve yer ağlamadı” ifâdesi sanki bir alaya almaya benzer bir aşağılama, küçümseme halini canlandırıyor. Şu büyüklerden zâlimleri ve azgınları gökte ve yerde hiç kimse ciddiye almıyor/hesaba katmıyor. Gökte ve yerde kimse üzülmüyor onların yok oluşuna. Bir karıncanın, bir böceğin yok olup gidişi gibi kayboluyorlar ortadan. O başlarını kaldırıp da insanları ayaklarıyla çiğneyen despotlar bir haşere gibi helâk olup gidiyorlar. Gidiyorlar da kimse üzülmüyor gittiklerine. Rabbinin emrine uyan şu kâinat onlardan uzaklaştığı için seviniyor. Çünkü kâinat onu yaratana inanırken onlar inkâr ediyorlardı. Şu halde onlar, içinde yaşadıkları varlıklar aleminden çıkarılıp atılmış aşağılık ve kötü ruhlu kimselerdir.
Onların, Allah’ın yarattıklarına karşı herhangi bir kimsenin kendileri için üzülmesini gerektirecek bir iyilik bile yapmadıkları anlaşılıyor. Yine onlar, göktekilerin, onların yıkılmasından üzüntü duyacakları, Allah rızası için bir iyilik de yapmamışlardır. Allah onlara fırsat verdiği süre boyunca, yeryüzünde fesâd çıkarmışlar ve sonunda haddi aştıklarında da azap gelmiş ve adeta bir çöp gibi ezilerek bir kenara atılmışlardır.
Eğer şu zâlimler ve diktatörler, yeryüzünü kana bulayanlar şu birkaç kelimedeki ima ve işaretleri hissetmiş olsalardı, Allah katında kendilerinin ne kadar güçsüz ve varlıklar içerisinde ne kadar önemsiz olduklarını farkederlerdi. Ve bilirlerdi ki; o zaman yaşadıkları varlıklar dünyasından kopmuş ve çekilip atılmış olarak yaşamaktadırlar. içinde yaşadıkları dünya ile aralarında hiçbir bağlantı yoktur. Çünkü kendilerini kâinata bağlayan “iman bağı” kopmuştur. 1632
1629] Buhârî, Küsuf: 1, 2, 4
1630] Mefâtih
1631] Hâzin, 7/146
1632] N. Şahinler, s. 207-210
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 351 -
70- Hevâsını Kendisine İlâh Edinenler
“Hevâsını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün ya, Allah, onu bir ilim üzerine şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir perde çekmiştir. Artık ona, Allah’tan başka kim hidâyet edebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” 1633
“Hevâ ve hevesini ilâh edinmek” ifâdesiyle bir kimsenin, nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helâl mı olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa şâyet, o kimseleri de ilâh/tanrı edinmiş olur. Her ne kadar bu kimse, o kimseleri ilâh ve mabud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları ilâh edinmiştir. Çünkü bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, onun bu kimseleri ilâh edindiğinin net ispatıdır. Ve bu da apaçık şirktir. Allah’tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve lisanen onun ilâh olduğunu söylememekle, şirkten kurtulamaz. Nitekim diğer büyük müfesirler de bu âyeti, bu şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerir; “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse,” nefsini ilâh edinmiş olur” demektedir. El-Cessas ise; “Böyle bir kimse Allah’a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder” derken, Zemahşeri; “Nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat ettiği gibi itaat etmektedir”
Başka bir yaklaşımla “hevâsını kendine ilâh edinen” ifâdesi iki anlama gelebilir:
1) Keyfine geleni yapan, ihtiraslarının esiri olan, şehvetlerinin, egosunun ardından koşan;
2) Yanlış düşüncesiyle bir takım inançlar koyan ve aklıyla koyduğu o inanç ve gelenekleri Allah’ın gönderdiği din sayıp onlara uyan. Âyet için iki anlam da muhtemeldir. Birincisi daha kuvvetlidir.
“Allah’ın bir ilme göre saptırdığı/şaşırttığı kimse” sözünden ise, ilmi olmasına rağmen dalâlete düşen kimselerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü o nefsinin kölesi olmuştur. Ayrıca şöyle bir anlam da vermek mümkündür: “Allah o kimsenin nefsine kulluk ettiğini bildiği için, onu dalâlete itmiştir.”
Allah kimseyi zorla saptırıp doğru yoldan eğri yola düşürmez. Fakat adam arzularını, ihtiraslarını kendisine ilâh yapıp onların peşinden koşunca Allah’ın koyduğu: içindeki psikolojik, fizyolojik ve çevresindeki sosyolojik kanunlar gereği, şaşkınlık içine düşer. Şaşkınlığı da yine Allah’ın kanunları çerçevesi içinde olduğu için Allah’ın onu şaşırttığı ifâdesi kullanılmıştır. Bunun anlamı, Allah onu sapmış olduğu eğri yol da bıraktı demektir. Yoksa o doğru yolda iken veya doğru yola gitmek isterken Allah onu şaşırtıp eğri yola düşürmüş değildir. O kendi isteğiyle eğri yolda yürümüş, doğru yola gelmek istememiş, Allah da onu kendi haline bırakmıştır. Allah iyi yolda olanları veya iyi yola gelmek isteyen kimseleri şaşırtmaz. Ancak kötü niyetli, zâlim ve fâsıkları şaşırtır, yani onları girdikleri sapık yollarda bırakır. Nitekim yüce Allah: “Allah zâlimleri şaşırtır” ,1634 “Allah fâsıklardan (yoldan
1633] 45/Câsiye, 23
1634] 14/İbrâhim, 27
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkmışlardan) başkasını şaşırtmaz”1635 buyurmuştur.
Onlar Hakka karşı gelince kötü niyet ve davranışları, kulaklarına ve gözlerine perde olur. Peşinen de redde kararlı olduklarından Hakkı işitseler de anlamazlar, hakikati görmezler, cehalet ve inatları gerçeği görmelerine engel olur. Doğru düşünmezler, bâtıl düşüncelerini doğru sanırlar. Kötü işleri kendilerine iyi gelir. Yaptıklarını beğenirler. Artık bunları kimse doğru yola getiremez: “Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren olmaz. Ve bırakır onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar”1636
Verdiğimiz bu âyeti kendinden önceki ve sonraki âyetlerle olan ilişkisini dikkate alıp değerlendirdiğimizde, âhiret düşüncesini ancak nefsinin yönlendirmesiyle hareket eden ve nefislerine kul olan kimselerin inkâr ettikleri açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü âhiret düşüncesi böyle kimseleri nefislerine kulluk etmekten ve yine nefislerinin yönlendirmesiyle hareket etmekten alıkoyar. Bu defa âhireti inkâr edenler nefislerine köleliği daha da arttırarak, battıkça batarlar. Hiçbir kötülükten çekinmeyerek, başkalarının haklarına tecavüz etmekten ve zulümde bulunmaktan hiçbir sûrette utanmazlar. Hak ve hukukun onların nezdinde bir anlamı yoktur. Hiçbir şeyden ibret almadıkları gibi, onlara nasihat da fayda vermez. Gece gündüz arzularının peşinden koşarlar ve hangi yolla olursa olsun hevâ ve heveslerini tatmin etmek için çırpınıp dururlar. Tüm bunlar, âhiret düşüncesini inkâr etmenin sonuçta insanın ahlâkını felç ettiğinin apaçık ispatıdır. Çünkü insanın Allah’a karşı davranışlarından kendini sorumlu hissetmesi, kendisini insanlık dairesinde tutmasını sağlar. Aksi takdirde insan ne kadar önemli vasıflara sahip olursa olsun onun bulunduğu durum hayvanınkinden daha kötüdür. 1637
71- Cennetin Hali
“Müttakîlere va’dedilen cennetin hali (şu): Orada tadı ve kokusu bozulmayan bir sudan ırmaklar var; tadı değişmeyen bir sütten ırmaklar var; içenlere lezzet veren bir şaraptan (sarhoşluk vermeyen tatlı içecekten) ırmaklar var; saf süzme baldan ırmaklar var... Hem orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Bir de onlara, Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç bunlar, o ateşte ebedî kalan ve kaynar bir sudan içirilip de bağırsaklarını parçalayan kimselere benzer mi?” 1638
Yine bu âyette de müttakîlere va’dedilen cennet, dünyadaki nimetlerden hatırlatmalar yapılarak, ama onların arızalarından arındırılarak temsil ve tasvir edilir. Her iki âyetteki temsilden de murad, cennete teşvik ve bu âyetin sonunda bahsedilen cehennemden ve ona götürecek amellerden sakındırmaktır. 1639
72- Ölüm Baygınlığına Tutulmuş Bir Bakışla Bakanlar
“İman edenler der ki: ‘Bir sûre indirilseydi olmaz mıydı!?’ Fakat hükmü kesinleşmiş bir sûre indirilip de içinde savaş da anılınca, kalplerinde maraz olanların ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün. Onlara uygun olan da odur.” 1640
1635] 2/Bakara, 26
1636] 7/A’râf, 186
1637] N. Şahinler, s.211-214
1638] 47/Muhammed, 15
1639] Beyzavî, II, 394-395; Ş. Mansûr, s. 239-241; V. Ulutürk, s. 29-56-57
1640] 47/Muhammed, 20
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 353 -
Âyette anlatılmak istenen durum şudur: O dönemde müsiümanların içinde bulundukları şartlar ve kâfirlerin İslâm ve müslümanlara karşı tutumları nedeniyle müslümanlar, Hz. Peygambere savaşa izin veren bir âyetin niçin gelmediğini ve zâlimlerle savaşmalarına niçin izin verilmediğini sorarlar. Müslümanların arasındaki münâfıkların durumu ise gerçek müslümanlardan tamamen farklı idi. Onlar mallarını ve canlarını Allah’tan ve O’nun dininden üstün tutuyor ve O’nun uğruna bir tehlikeye atılmaya razı olmuyorlardı. Savaş emri gelir gelmez gerçek mü’minlerle münâfıklar birbirinden ayrılıverdi. Bu emir gelmezden önce münâfıklarla gerçek mü’minler arasında görünüşte hiç bir fark görülmüyordu. Onlar da namaz kılıyor, oruç tutmada da bir kusur etmiyorlardı. İsteksiz de olsa İslâm’ı kabul ediyor görünüyorlardı. Fakat İslâm uğruna canları feda etme vakti gelince, münâfıklıkları açığa çıkmaya başladı; göstermelik imanları üzerindeki perde açıldı.
Bu durum Nisâ Sûresi’nde de şöyle açıklanır: “Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin denilmiş olanlara bakmaz mısınız? Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir topluluk Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyor. Onlar, “Ey Rabbimiz! Şu savaşı üzerimize neden farz kıldın, ne olurdu bizi yakın bir vakte kadar geri bıraksaydın?” dediler.”1641 Bu âyet üç anlama gelir ve üçü de aynı derecede doğrudur:
Birincisi, şimdi korkaklık gösterip geri çekilen kimseler, savaş emri verilmeden önce savaşmak için sabırsızlanıyorlardı. Kendilerine uygulanan baskılardan şikâyet ederek: “Bize izin ver de savaşalım. Çünkü bunca yanlışlığa tahammülümüz kalmadı.” diyorlardı. Kendilerine sabırlı olmaları, namaz ve zekatla nefislerini temizlemeleri tavsiye edildiğinde ise bu tavsiyeleri tutmuyorlardı. Fakat onlara savaş emri verildiğinde, aynı kişiler, düşman ordusu ve çeşitli tehlikelerle karşılaşınca korkmaya başladılar.
İkinci anlam ise şudur: Bu kimseler namaz ve zekat gibi kolay ve tehlike teşkil etmeyen ibadetlerle emrolundukları sürece “dindar”dırlar. Fakat onlara Allah yolunda savaşmaları emrolununca hayatlan kaybetmekten korkup dehşete kapıldılar ve dindarlıklarını unuttular.
Üçüncü anlam ise şudur: İslâm öncesi dönemde ganimet toplamak veya hevâ ve heveslerini tatmin etmek için gece gündüz savaş yapıyorlardı. Fakat Allah yolunda savaşmaları emredilince, kendi nefislerini yüceltmek için savaştıklarında birer cesaret örneği olan bu kişiler birer korkak haline geliyor ve kaplan gibi atılgan olanlar, kedi gibi korkak oluyorlardı.
Bütün bu ifâdelerden anlıyoruz ki; cihaddan korkmak, ondan yüz çevirmek, cihadın gerektirdiği yükümlülükten kaçınmak münâfıklığın alametleri arasındadır. Çünkü onların “kalplerinde maraz” vardır ve bu marazları/ hastalıkları gelen emir karşısında açığa çıkmakta ve insanlar için çok gülünç bir durum arzedecek hale bürünmektedir. İşte Kuran münâfıkların bu durumunu eşsiz bir benzetme ile gözler önünde canlandırırken şu ifâdeleri kullanmaktadır: “Kalplerinde maraz olanların ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün”
Bu ifâdenin taklidi mümkün değildir. Bir başka şekilde aktarılması da imkânsızdır. Bu dehşet derecesine varan bir korku halini canlandırmaktadır.
1641] 4/Nisâ, 77
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Titreyen bir zaafı, baygınlığa varan bir mahcubiyeti ifâde etmektedir. Bununla beraber âyetin tasviri hareket ve aydınlık dolu olarak eşsiz bir biçimde hayalleri meşgul edip durmaktadır. Hasta ruhların ve münâfıkların tabiatını anlatmaktadır. İşe bakın ki, onlar bu kararsız, tutarsız ve utandırıcı durumda iken iman eli uzanıyor kendilerine… Samimiyetle ona sarılsalar, azimleri güçlenecek, ayakları titremesini yitirecek ve sağlamlaşacak.
“İtaat ve güzel sözdür onların yapması gereken”. Emin olarak her şeyi Allah’a teslim etmek ve O’nun emirlerini kesinlikle yerine getirmek. Güzel söz insan hissinin temizliğini, kalbinin doğruluğunu, vicdanının paklığını gösterir. Azmederek ciddiyetle cihada koşsalar, Allah’ın buyruklarını tasdik edip hem davranışlarıyla hem de ruhlanyla benimseseler; Allah kalplerini birbirine kenetler, azimlerini pekiştirir, ayaklarına sebat verir. Zorlukları kolaylaştırır, karşılarından yutmak üzere açılan korkunç uçurumun ağzını kapar ve kendilerine iki iyilikten birini lütfederdi. Kurtuluş veya zaferi.. Şahadet veya cenneti. Yapmaları gereken en iyi şey buydu. İmanın verdiği hazine budur. Azimleri kuvvetleştirir, ayakları sağlamlaştırır, titremeyi giderir, korkuyu kaldırır, hepsinin yerine güven ve emniyeti yerleştirir.
Harpten kaçmak, yaşadığı ve nimetlerinden yararlandığı toplumun sevinçli günlerinde beraber olduğu insanları, sıkıntı ve zorluk başgösterdiğinde bırakıp sıvışmak insan onûruyla bağdaşmaz. İnsanı küçültüp alçaltmada bundan daha büyük bir namertlik düşünülemez. Kur’an, toplumun geleceğini ve haklarını can pahasına da olsa korumanın yüceliğini ve kaçınılmazlığı üzerinde ısrarla durmaktadır.
Cihadın bir boyutu olan “gerektiğinde savaş” insanı yücelten faâliyetlerden biridir. Bu faâliyete katılanları Kur’an “ölümsüzler, hep diri kalanlar” olarak nitelendirmektedir.1642 Barışın nimetlerini sürekli kılmak ve yarınları emânet edeceğimiz çocuklarımıza güvenli ve güzel bir dünya bırakmak için, gerektiğinde savaşmalıyız. Bundan kaçan benlik, Kur’an tarafından iğrenç görülmekte, azap ve onursuzlukla tehdit edilmektedir. Böyleleri, Allah’ın gazabına uğrar ve cehennemi boylar. Bir çok Kur’an âyeti bunu açıkça gösteriyor.1643 Savaşın yalnız bizim çıkarlarımızı koruyor olması şart değildir. Kur’an, ezilen, horlanan, itilen insanların haklarını korumak için savaşı da insanın şeref görevi olarak kaydeder.
Kısacası, ülkesini, kader birliği yaptığı insanları, inandığı değerleri savunan ezilmiş insanları korumak için savaşmak insanoğlunun şeref burçlarının en yücelerinden birine vücut verir. 1644
73- Kalpleri Üzerine Kilit Vurulanlar
“Peki bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” 1645
Arapça ifâdesiyle “tedebbür”, okunan şeyin anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Biz yukarıda yazdığımız türkçe çeviride bu ifâdeyi “inceden inceye düşünmek” olarak verdik. Âyetten anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ın ne
1642] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmran, 169
1643] 8/Enfâl, 16; 9/Tevbe, 38-50
1644] N. Şahinler, s. 215-219
1645] 47/Muhammed, 24
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 355 -
dediğini anlamadan onu okumanın insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur’an’ın mânâsı üzerinde düşünmemek veya: “Biz Kur’an’dan bir şey anlayamayız.” diyerek Allah’ın kelamını rafa kaldırmak kalbin mühürlenmiş olduğuna işarettir. Nitekim anılan âyetten önce gelen 23. âyet lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz ederek dolaylı bir yoldan Kur’an’ı tedebbür etmeyenlerin kimler olduğuna dikkat çekmiştir.
“Kalpleri üzerinde kilitler mi var?” sorusundan şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur’an’ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir. Kur’an, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara en son rahmet ve kurtuluş mesajıdır. Sosyal yapıda ne kadar gelişme ve değişme olursa olsun, ilim ne kadar ilerleyip gerçekleri bulursa bulsun, Kur’an’ın rehberliğine mutlaka ihtiyaç olacaktır. Çünkü dinden, imandan kopuk bir medeniyet, ülkelere rahmet havası estirmez, huzur ve güven sağlamaz, kalpleri ve ruhları faziletle dolduramaz. Böyle ortamlarda yetişen kuşaklar dengesizliğe itilmiş olur; yani akıl ve zekaları gelişmiş, fiziksel yapıları güçlendirilmiş olur; ama ruhları, vicdanları ve kalpleri bomboş kalır.
O bakımdan insanı kendi kudret eliyle yaratıp, emsalsiz sanatıyla onu şekillendiren Cenâb-ı Hak, onun huzur, güven, inanç, ahlak ve fazilet havası içinde yetişmesinin reçetesini de hazırlamıştır. Kur’an bütünüyle onu yansıtmakta ve insanlardan yana en doğru olanı göstermektedir. Bu bakımdan az-çok bilgi ve kültürü olan ve ön yargıdan kendini uzak tutmasını bilen, insaf ölçüleriyle yaklaşımda bulunabilen herkes Kur’an’ı dikkatle okuyup İlâhî muradı anlamaya çalışınca, kendi bilgi ve iyi niyeti seviyesine göre, ondan nasibini alabilir. Örneğin edip bir kişi, Kur’an’ın açık ve güzel ifâdesi, yerinde ve ahenkli dizilişi karşısında küçülüp erir. İyi bir hukukçu, onun evrensel özellikler taşıyan hukuki sistemi karşısında şaşırır. İlmi araştırma meraklısı olan fizikçi, kimyacı, biyolog veya astronom, Kur’an’ın getirdiği bilimsel ölçüdeki ana fikirler ve temel bilgiler karşısında hayranlık duyarak eğilir.
Bütün bu açıklamalar şu gerçeği ortaya koymaktadır: Kur’an en doğru bilgilerle donatılmış bir kitaptır ve her yönüyle beşer kudretini aşmaktadır. Her âyetiyle ilme, akla ve düşünceye, sonra da sağduyuya seslenmekte, insan hayatının her yanıyla içiçe bulunduğunu ilan etmektedir. O nedenle her zaman okunmaya, incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye değer içerik ve kudrettedir.
Günümüz müslümanlarının bütün sorunu belki de, Kur’an’ı, “tedebbüre” götürecek, akıl ve kalplerdeki kilitleri kıracak, Kur’an’ın dâvetine yeniden cevap verecek ve bunun yöntemini belirleyecek bir metod eksikliğinde yatmaktadır. Kur’an’ın emirleri hakkında ilk devirlerde yapılan içtihadları son ve keskin görüş olarak kabul etmek ve bunların her zaman ve mekanda ihtiyaçlara çare olabileceğini iddia etmek; müslümanı düşünmekten alıkoymuş, aklının kullanım alanını sınırlamış, Kur’an’ın kapsamlı bakış açısı ve evrensel düşüncesini yakalamasına mani olmuş ve onun, çağın problemlerine çare bulmasını engellemiştir. Ayrıca bu tavır müslümanın Kur’an’ı, bilgi ve medeniyet kaynağı olarak da kabul etmesini önlemiştir.
Yine bu düşünce, Kur’an’ı hevâ ve hevesine göre tefsir etmeyi yasaklayan peygamber emrinden hareketle, birisinin Kur’an’dan anladığını ortaya koymasını, hevâ ve heves, kötü niyet ve fesâdlık olarak nitelemiştir. Böylece Kur’an
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nasları ablukaya alınarak belirli bir çağdaki anlayış âyetlere yüklenmiş, akıl dondurulmuş ve insanlar düşünmekten korkar olmuşlardır. Bu durum çok doğal olarak, insanların âyetler üzerinde gerektiği gibi düşünmemelerine neden olmuştur.
Bizim kırmamız gereken ilk kilit, İslâm dünyasında öteden beri yerleşmiş bulunan bu acaip ve son derece garip kanaattir. Bunu yaparsak Kur’ani bakışı hayatın çeşitli boyutlarına taşıyabilir ve İlâhî korunma altında bulunan vahiyden bilgi ve medeniyet kurmanın şartlarını öğrenebiliriz. Eğer bu yanlış kanaatten kurtulamazsak, işte o zaman, içerisinde yaşadığımız devri ve geleceği yitirir, Kur’an’ın da ebedîlik ve çağlarüstü olma özelliğini kendi kendimize yok etmiş oluruz. 1646
74- Yüzlerinde Secde İzi Olanlar
“Muhammed Allah’ın rasulüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çok çetin, kendi aralarında çok merhametlidirler. Sen onları rüku eder, secdeye kapanır halde görürsün. Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ister dururlar. Görünüşlerine gelince, yüzlerinde secde eseri/ izi vardır. Bu onların Tevrat’taki nitelikleridir.” 1647
Âyette anlatılmak istenen namaz kılanların alınlarında secde yapmaktan dolayı meydana gelen yuvarlak iz değildir. Burada kastedilen manâ, Allah’a baş eğme sonucu insanda fıtri olarak meydana gelen ruh yüceliği, ahlak güzelliği, vakar ve takva gibi çehresinde kendisini gösteren hasletlerdir. İnsanın çehresi yani siması, sayfalarında insanın ruh dünyasının ve nefis aleminin rahatlıkla okunduğu bir kitapdır. Gururlu bir insanın siması, mütevazi ve alçak gönüllü bir insanın simasından farklıdır. Ahlaksız bir adamın çehresi ile, iyi niyetli ve temiz ahlaklı bir adamın çehresinin farkı hemen belli olur. Serseri ve edepsiz bir adamın yüzü ile cana yakın, haysiyetli ve iffetli bir insanın yüzü arasmda açık fark görülür.
Allah buyruğunun özü, bize şunu gösteriyor; Hz. Muhammed’in bu sahabileri ve beraberindekiler öyle kimselerdir ki, çehrelerinde takva nûrunun parlamasından dolayı görenler, onları insanların en hayırlıları ve yaratılmışların en iyileri olduklarını sezer ve kabul ederler. Bunun bir örneğini İmam Mâlik bize şöyle anlatıyor: Sahabiler ordusu Suriye topraklarına girdiğinde bölgenin hıristiyanları bunlar için “Hz. İsa’nın Havârileri hakkında duyduğumuz o yüce meziyetleri ve üstün değerleri taşıyan insanlar” demişlerdi.
Sima: Nişan, alâmet demektir. Burada mü’minlerin ibadet ve taatlerinin, yüzlerini nurlandıracağı, kendilerine yüksek ahlak ve karakter kazandıracağı belirtilmektedir. Süddi: “Namaz yüzleri güzelleştirir” demiştir. Yine “Namazı çok olanın gündüzün yüzü nurlanır, güzel olur” diyenler de vardır. Bir başka birisi de: “İyilik kalbde nur, yüzde ışık, rızıkta genişlik, gönüllerde sevgi meydana getirir” demiştir. İbn Ömer’in: “Allah ile içini düzgün yapanın Allah, dışını düzeltir” dediği rivâyet edilir. Âyette “secde” kelimesinin seçilmesi de apayrı bir anlam taşır. Çünkü secde insanın Allah’a ibadetinin ve alçak gönüllü oluşunun en mükemmel şeklini ifâde eder. Bu mütevazüiğin eseridir onların yüzünde görülen. Riyâkarlığı, böbürlenmeyi ve şımarıklığı atıp onun yerine fazilet dolu parlaklığı, sükûnet dolu aydınlığı yerleştiren tesir secdeden yansımaktadır. Mü’minin yüzünün aydınlığına aydınlık katan, güzelliğine güzellik, yüceliğine yücelik veren sır
1646] N. Şahinler, s. 220-223
1647] 48/Fetih, 29
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 357 -
secdede saklıdır. Bu noktaların temsil ettiği parlak görünümler yeniden ortaya çıkmış bir şey değildir. Tam aksine bunlar kader levhasında tesbit edilen şekillerdir. Kökü çok eskilere dayanır, zikri Tevrat’ta geçer. Kur’an’ın ifâdesi ile: “İşte onların Tevrat’taki nitelikleri budur.”
Allah’a gerektiği gibi bağlı olanın, bütün canlıları dikkat ve ürpertiye sevkedecek bir heybet ve ciddiyete sahip olacağı ve bunun Allah’ın bir lütfü olduğu yolundaki inanış, İslâm düşüncesinde, Hz. Peygamber başta olmak üzere, herkesin paylaştığı bir fikir olarak dikkat çeker. Hal böyle olunca, Allah karşısında mânevî mertebesi yüksek olanların bu özellik bakımından da ilerde olduklarını kabul gerekir. Bu konuda ölçü, hadis olarak rivâyet edilen bir sözde şu şekilde konmuştur: “Allah’tan korkan kişiden, Allah’ın bir lütfü olarak, her şey korkar.” O halde, İlâhî heybet kulun Allah karşısındaki takvasıyla doğru orantılıdır. Takva arttıkça heybet de artar.
Şuna da işaret etmek gerekir ki, bu korku ve heybet kendine has bir özellik taşır. Onu jandarma, yırtıcı hayvan veya karanlık korkusuyla bir tutmamalıdır. O, insanı dikkate, ciddiyete sevkeden; sevgi, saygı ve bağlılık duygusuyla karışık “tipik” bir korkudur. Allah yolcularının yüz ve tavırlarında ilk anda farkedilen ve genellikle ürperti biçiminde dikkat çeken bu “heybet”, aslında kâinatın en anlamlı belirtisi, en kuşatıcı ve erdirici aydınlığıdır. Onun değerini fark etmek için, onun sahibiyle bir süre içli-dışlı olmak yeterlidir. Sadece bir sürelik sabır, adına korku ve üzüntü dediğimiz bu duygunun, en engin şefkat ve en tatlı ilgiyi perdelediğini kavramamız için yetecektir.
İlâve edeceğimiz bir başka husus da şudur: İlâhi heybet, bir beden olayı, daha doğrusu bir cüsse olayı değildir. Halk arasında yakışıklılık diye adlandırılan plastik-estetik çekicilik hiç değildir. İlâhi heybet, bütün kudretiyle insanın yüzünde tecelli eder. Onun boyla, posla, renk, giyiniş vs. ile asla ilgisi yoktur. O, kalabalıkların “çirkin” diye damgaladıkları yüzlerde en ileri derecede bulunabilir. Onu, bedensel eksiklikler bile engellemez. O, insanı yüreğine bakarak değerlendiren Yaratıcı’nın, insana, yüreğine göre verdiği bir kudrettir.
İlâhî heybet, insanın yüzünde, özellikle gözler ve alın bölgesinde tecelli eder. Ne ilginçtir ki, yukarıdaki âyette de verdiğimiz gibi Kur’an, mü’minlerin belirtilerinden sözederken insanın sadece yüzüne atıfta bulunmaktadır. İman ve ondan kaynaklanan bütün oluş ve erişlerin, insan vücudundaki belirişi -elbette olabildiği kadarıyla- sadece yüzde meydana gelmektedir. Yüz ve özellikle gözler.. Her şey onlardadır ve onlardan anlamayanlar başka hiçbir şeyden anlayamazlar. İnsanın ne olduğunu onlardan çıkaramayanlar, başka hiçbir şeyden hareketle insanı tanıyamazlar. Yüz, İlâhî aydınlığın tecelli yeridir. Yüze asla kötü sıfatlar yakıştırılamaz. Aldatılan insanın yüzüne bakılamaz, yüze bakarak yalan söylenmez. İnsanın, özellikle çocukların yüzlerine asla vurulmaz. Kısaca, yüzden anlamayan özden de anlamaz. 1648
75- Tevrat ve İncil’de Hz. Muhammed (a.s.) ve Ashâbı -Kalınlaşarak Gövdesi Üzerine Dikilen Bir Filiz Gibi Olanlar
“(Allah Rasûlü ile beraber olanların) İncil’deki nitelikleri de şöyle: Tıpkı bir ekin ki filizini çıkarmış, o filizi kuvvetlendirmiş. Filiz kalınlaştı, gövdesi üzerine dikildi. Ziraatçıları da
1648] N. Şahinler, s. 224-228
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imrendirir/ hayran bırakır bu ekin. Allah böyle yapar ki, onlarla inkâr edenleri öfkelendirsin. Allah onlardan iman edip barışa yönelik işler yapanlara bir bağışlanma ve büyük bir ödül vaad etmiştir.” 1649
Bu âyette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile İslâm’ın başlamasını, ashâb-ı kiram ile birlikte gelişip terakki ederek, kuvvetlenip kökleşmesini bir ekin temsiliyle anlatmıştır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), bu işe tek başına başladı. Sonra Cenâb-ı Allah, ona inanan ve onunla birlikte olanlarla onu takviye etti. Bir tohumun çimlenip, yavaş yavaş filizini çıkarması, derken kalınlaşıp, sapının üzerinde gelişip kuvvetlenmesi gibi onu kuvvetlendirdi. Zira İslâm tohumunu Hz. Peygamber ekti, o tohum ashâb şeklinde filiz verdi; görkemli hale gelince bu manzara çiftçilerin hoşuna gider, îslâmiyetin gelişip kuvvet kazanmasından da kâfirlerin öfkesi kabarır.1650
“Muhammed (s.a.s.) ile ashâbının, kâfirlere sert, biribirlerine merhametli ve rükû ile secde hallerinin dâim oluşu ve yüzlerinin nurdan nişanlı oluşu birinci, yani Tevrat’ta bulunan meselleridir. Onların İncil’deki meselleri de ekin meselidir” şeklindeki izah, çoğu tefsirlerde yer alır. Bazı müfessirler, “Birinci kısım, onların Tevrat ve İncil’deki müşterek vasıflarıdır, ekin temsili onu açıklamak için getirilmiştir.” demişlerdir.1651
Bu meseldeki incelik, sonradan gelen ümmetin de, ashâbın darb-ı mesel olan vasıflarını, kendilerine imtisal numunesi edinmeleridir. 1652
Verilen âyette Allah Rasûlü ile beraber olan sahabilerin Kur’an’ın diliyle İncil’deki özellikleri/nitelikleri anlatılmaktadır. Onlar, yerden filizini çıkarıp gittikçe kalınlaşarak kökleri üzerine duran bir ekine benzer. Önce filizini yeni çıkaran ekin gibi zayıf idiler. Hz. Muhammed (s.a.s.), tek başına davasını ilan etmişti, yalnızdı. Fakat gittikçe insanlar onun çevresinde toplanmaya başladılar. Sayıları arttıkça güçlendiler. Fert fert imanları artıp güçlendiği gibi sayıları da çoğalarak bir İslâm toplumu oluşturdular.
Nasıl ekinin gürbüz durumu ekicileri sevindirirse bunların böyle güçlü bir topluluk haline gelmesi de onların gönüllerine iman tohumunu eken Peygamberi ve melekleri sevindirir, ama kâfirleri öfkelendirir. Kâfirler kıskançlıktan çatlayacak duruma gelirler. Allah, inanıp güzel işler yapanlara bağışlama/affetme ve büyük mükâfat vâdetmiştir. Allah onları bağışlayacak ve büyük ödüllere erdirecektir.
Yine âyette anlatılmak istenen bir başka husus, atılan iman ve irfan tohumunun filizlenmesi, İslâm’ın ciddi anlamda sistemli ve duyarlı bir eğitim ve öğretimle kalplere işlenmesinin gereğine işarettir. Filizin kalınlaşıp kendi gövdesi üzerinde doğrulması, eğitilip öğretilen genç neslin olgunlaşıp bütün benlik ve enerjisiyle davaya sarılmasına işarettir. Öyle ki ne madde, ne makam, ne ölüm, ne de açlık endişesi onları yolundan alıkoyabilir. Sonra da böyle bir iman ve irfan ordusunun arzedeceği ihtişam, bakanların hayranlığını çeker; inkârcı sapıkların ise kin ve öfkesini arttırır. Bütün bu kademeli eğitim ve öğretimin en önemli
1649] 48/Fetih, 29
1650] Zemahşerî, III, 551: S. Ateş, s. 514; Elmalılı, VI, 4442
1651] Beyzavî, II, 405; Zemahşerî, III, 551
1652] Ş. Mansûr, s. 162; V. Ulutürk, s. 77-79
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 359 -
yanlarından biri de, azıp sapıtan din düşmanlarını korkutmaya, caydırıcı bir güç ortaya koymaya yönelik bulunmasıdır.
İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) ile beraber olan ve O’nun mektebinde eğitilip yetiştirilen mü’minler böylesine düzenli, disiplinli, azimli, kararlı ve güçlü idiler. Şüphesiz bu güzel vasıfların iki temel kaynağı vardır:
a) Allah’a dosdoğru iman;
b) Sâlih ameller.
Âyette geçen “minhüm” zamiriyle, “vellezine maahüm” ile özellikleri açıklanan cemaatten sonra kıyâmete kadar, Hz. Muhammed’in sünnetiyle doğru yolu seçenler kasdedilmektedir. Böylece Kur’an hem İlâhî mağfireti, hem de büyük ecri bütün mü’minlere yayarak, İlâhî rahmet ve yardımın bütün mücahit mü’minleri kapsadığını haber vermektedir. 1653
76- Gıybet - Ölmüş Kardeşinin Etini Yiyenler
“Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Biribirinizin suçunu araştırmayın; Kiminiz kiminizi çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah ‘dan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi daima kabul edendir, çok acıyandır.” 1654
Allah Teâlâ bu âyette gıybeti, ölü kardeşin etini yemeye benzetmiştir. Gıybetin tabiat olarak, akıl ve şeriat nazarında çirkinliğini, tiksinilecek birşey olduğunu, birden göz önüne gelen bir tasvir ile en beliğ bir şekilde anlatmıştır. Çünkü, yanında bulunmayan ve kendisini müdafaa edemeyecek olan mü’min kardeşi bir ölü mesâbesindedir.1655 İfâdede, işin şenâetini anlatmak için, birçok mübâlağa unsurları kullanılmıştır. 1656
Kur’an’ın, ölmüş insanların etini yemek diye tanıttığı ve insan yaratılışının tiksinmesi gereken günahlardan biri olarak gösterdiği gıybet, ruhsal ve maddesel doyumsuzluklar içinde kıvranan geri kalmış benliklerin avunmak için sığındıkları saplantılardan biridir. Gıybet, şöyle tarif edilir: “Birinin, herhangi bir kimsenin arkasından, duyduğu zaman hoşuna gitmeyeceği sözler söylemesidir.” Bu tarif bizzat Peygamberimiz tarafından yapılmıştır. Hz. Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle demiştir: “Gıybet, kardeşinin, hoşuna gitmeyecek şekilde anılmasıdır.” “Söylediğim şeyin kardeşimde olduğunu görmüşsem ne olacak?” denilince Hz. Peygamber buyurdu ki: “Eğer söylediğin şey kardeşinde varsa gıybet etmiş olursun, dediğin onda yoksa iftira etmiş olursun.”
Bu tariften, birinin arkasından yalan sözlerle suçlanmasının iftira olduğu ve var olan kusurlarının söylenmesininse gıybet olduğu anlaşılmaktadır. Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister kinaye ve işaretler ile yapılsın her şekli ile haramdır. Bunun gibi bu hareketin kişinin hayatta yapılması yahut öldükten sonra yapılması, iki şekilde de haramlılığı aynıdır. Bu haramın dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır: Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu
1653] N. Şahinler, s. 229-231
1654] 49/Hucurât, 12
1655] Beyzavî, II, 410-411; Elmalılı, VI, 4475
1656] Elmalılı, VI, 4476; V. Ulutürk, s. 79
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mecbûriyet gıybet olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmazsa gıybete nisbetle çok daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan kalkar.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu istisna olan gıybeti şöyle ifâde buyurmaktadır: “En kötü zulüm, bir müslümanın haysiyet ve şerefine haksız yere hücum etmektir.”1657 Bu buyrukta “haksız yere” şartı “haklı yere” yapılabileceğini göstermektedir. Nitekim Hz. Peygamberin hayatında gördüğümüz bazı örneklerden “haklı yere”den ne kastedildiğini ve hangi durumlarda gıybetin gerektiği kadar câiz olabileceğini öğrenmekteyiz.
Bir gün bir bedevî gelip Peygamberimizin arkasında namaz kıldı. Namaz bitince de “Ey Allah’ım! Bana da, Muhammed’e de merhamet et, ikimizin dışında hiç kimseyi bu merhamete ortak kılma” diyerek çekip gitti. Peygamber’imiz (s.a.s.) ashâbına şöyle dedi: “Ne diyorsunuz, bu adam mı daha şaşkın yoksa devesi mi? Ne dediğini duymadınız mı?”1658 Peygamberimiz bu sözü adamın arkasından söyledi. Çünkü o bedevî selâm verir vermez çekip gitmişti. O, Peygamberimizin önünde çok yanlış bir söz söylemişti, bu yanlış söz karşısında Peygamberimizin susması başkalarının böyle sözlerin bir dereceye kadar câiz olabileceği yanlış kanaatine gitmesine sebep olabilirdi. Bu yüzden Hz. Peygamber’in o sözü reddetmesi gerekiyordu.
Yine bir keresinde Fâtıma binti Kay’s adındaki kadına iki kişi evlenme teklifinde bulundu. Biri Hz. Muaviye, diğeri Hz. Ebu El-Cahm idi. Kadın gelerek Peygamberimize akıl danıştı. Peygamberimiz (s.a.s.): “Muâviye müflistir, Ebu El-Cahm ise karılarını çok döver” buyurdu.1659 Burada bir kadının gelecek hayatı söz konusudur. Ve Hz. Peygamberden akıl danışmıştır. Bu durumda Peygamberimiz o iki sahâbiye ait bildiği kusurları söylemeyi gerekli bulmuştur.
Bir gün Peygamberimiz Hz. Ayşe annemizin yanında iken biri gelerek görüşme izni istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu adam kabilesinin çok kötü bir kişisidir” buyurdu. Sonra dışarı çıktı, o adam ile çok yumuşak bir eda ile görüştü. Tekrar içeri girince Hz. Ayşe vâlidemiz: “Onun hakkında dışarı çıkmadan önce bazı şeyler söylemenize rağmen, daha sonra çok iyi bir eda ile konuştunuz” deyince Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Kıyâmet günü Allah katında en kötü yer, birinin çirkin sözlerinden korkup da onunla münasebeti terkedenlerin yeri olacaktır.”1660 Bu hâdiseye dikkat edersek, Peygamberimizin bu kişi hakkında kötü kanaatte olmasına rağmen onunla güzel bir şekilde konuşmasının, ahlâkının icabı olduğunu göreceksiniz. Ama Hz. Peygamber bu adamla merhamet ve şefkatlice konuşurken, ailesi gördüğü takdirde yanlışlıkla onu samimi dostu zanneder de daha sonra bunu suistimal eder düşüncesi ile Hz. Ayşe’yi “bu adam kabilesinin en kötü kişisidir” diye ikaz etmiştir.
Bir keresinde Hz. Ebu Süfyan’ın karısı Hint binti Utbe, Peygamberimize gelerek “Ebu Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuklarına yetecek kadar gerekli masrafı yapmıyor” dedi. Kocasının bulunmadığı sırada, kadın tarafından yapılan bu şikâyet her ne kadar gıybet ise de Hz. Peygamber bunu câiz görmüştür.
1657] Ebû Dâvud
1658] Ebû Dâvud
1659] Buhâri, Müslim
1660] Buhâri, Müslim
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 361 -
Çünkü haksızlık yapanı, bu haksızlığı giderecek güçte olan birine şikâyet Hakkı vardır.
Hz. Peygamber’in bu gibi örneklerinden faydalanılarak fakih ve muhaddisler şu kaideyi ortaya koymuşlardır: “Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir” Daha sonra bu kaideye dayanarak İslâm âlimleri gıybetin aşağıdaki şekillerini uygun görmüşlerdir:
1) Zulme uğrayan kişinin bu zulmü ortadan kaldırabilecek güçte olduğuna inandığı kimseye zâlim kimseyi şikâyet etmesi,
2) Düzeltilip ıslah edilmesi niyeti ile haksızlıkları ve kötülükleri giderebilecek yetkide olan kimselere bir kişi veya zümrenin kötülüklerinin anlatılması,
3) Fetvâ almak gayesi ile bir müftüye veya İslâm âlimine bir kişinin yanlış hareketlerini konu edinen bir olayın anlatılması,
4) Bir kişinin veya kişilerin şerlerinden sakınsınlar diye diğer insanlara bilgi verilmesi,
“Örneğin; hadis ravilerinin, şâhitlerin, kitap yazarlarının eksiklerini, hatalarını açıklamak bütün âlimlerce câiz değil, hatta vâcip kabul edilmiştir. Çünkü bu açıklama olmadan şeriatı yanlış rivâyetlerin yayılmasından, mahkemeleri adaletsizlikten ve insanları özellikle ilim araştırıcılarını sapıklıklardan korumak mümkün olmaz. Yuva kurmak isteyenlerin karşıki şahıs hakkında yahut yanından ev alınmak istenen kimsenin komşuluğu hakkında yahut birisi ile iş ortaklığı kurulmak istendiği takdirde veya birine bir emânet verilmesi gerektiğinde kendisinden bilgi istenen kişinin bu kimselere iyi ve kötü taraflarını bilmediğinden dolayı zarara uğramasın diye soran kişiye açık açık anlatması gerekir.
5) Fısk, fücur ve çeşitli ahlaksızlıklar yayan yahut dini düşüncelerde sapık fikirler ve bidatler dağıtan veya Allah’ın kullarını dinsizlik, eziyet ve zulüm fitnelerine boğan kimselerin kötülüklerini herkese karşı ilan ederek tenkit etmek, bunları anlatmak da gıybet değildir.
6) Kötü bir lakapla meşhur olan kimseleri bu lakap dışında tanıtmak mümkün değilse küçültmek ve hafife almak niyeti ile değil de kişiyi tanıtma niyeti ile o kötü lakabın kullanılması da gıybet değildir. 1661
Bu sıraladığımız durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftiradır, iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. İslâm bu üçünü de yasaklamıştır. İslâm toplumunda bir müslümanın, yanında başka birinin gıybetinin yapılması, yalan yere töhmet altında bırakılmasını sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi gerekir. Hiçbir seri zorunluluk olmadığı halde birinin mevcud kusurlarının ortaya dökülmesinin günah olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle günahlardan uzak kalmalarını da telkin etmesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor ki: “Bir kimse bir müslümanın aşağılandığı ve onun şeref ve haysiyetine saldırıldığı sırada onu korumuyorsa, Allah Teala da onun kendisinden yardım istediği durumlarda himaye etmez. Ve eğer bir kişi müslümanın şeref ve
1661] Geniş bilgi için bk. Fethu’l-Bârî, Cilt: 10
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haysiyetine saldırıldığı ve ona Hakkaret yapılıp, aşağılandığı sırada onu korursa Allah da kendisinden yardım istediği durumlarda ona yardım eder.” 1662
Gıybet yapana gelince: Bu günahı işlediğini veya işliyor olduğunu anladığı an ilk görevi, Allah’a tevbe etmesi ve bu haram işten derhal vazgeçmesidir. Bundan sonra ona düşen ikinci görev, yaptığı bu günahı gidermektir. Ölmüş bir kimsenin gıybetini yapmışsa onun hakkında çokça Allah’tan af dilemesi, eğer yaşayan bir kimsenin gıybetini yapmışsa, bu gıybet gerçek dışı ise bile daha önce yanlarında bühtan ettiği kişilere gidip yaptığı hareketin yanlış ve asılsız olduğunu belirtmesi gerekir. Yaptığı gıybet kişide var olan kusurlarını içeriyorsa, bundan sonra asla onu kötülememeli, daha önce yaptığı gıybetten dolayı af dileme sadece gıybeti yapılan kişinin durumdan haberi olması halinde yapılmalıdır, aksi halde tevbe ile yetinilmelidir. Çünkü o kişinin durumdan haberi yoksa gıybet yapanın özür dilemek için “Ben senin gıybetini yapmıştım” demesi o adamı üzer, onun da içinde bir takım hoş olmayan duygular doğabilir, denmektedir.
Âyet gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi nefret ettiricidir. Kaldı ki bu et de bir hayvan eti değil de insan eti olursa.. Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde ortaya koyarak Allah insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır. Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini yemeğe razı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin bulunmadığı ve kendisini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen kişinin kalbinin kırılması, incinmesi değil, tam tersine herhangi bir kişinin yokluğunda çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizatihi haram olduğu anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun olmasın ve bundan üzüntü duysun duymasın önemli değil.
Ölmüş insanın etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır. Kişi öldükten sonra birinin kendi cesedini parçaladığını bilmez, hissetmez. Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve ızdırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini yemekten farklı değildir.1663
77- Şah Damarından Daha Yakın
“Yemin olsun ki, insanı Biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” 1664
Verdiğimiz bu âyet, Allah’ın insana yakınlığının en ileri boyutunu
1662] Ebû Dâvud
1663] N. Şahinler, s. 232-239
1664] 50/Kaf, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 363 -
göstermektedir. Allah’ın insanla beraberliği bazı âyetlerde de dile getirilmiştir: “Nerede olursanız olun Allah sizinledir.”1665; “Üç kişi fısıldaşsa dördüncüleri mutlaka O’dur, beş kişi fısıldaşsa altıncıları O’dur. Bundan az da, bundan çok da olsalar ve nerede bulunsalar mutlaka onlarla beraberdir.” 1666
“Şah damarından da yakın olmak” ifâdesi; her şeyi elinde tutan, doğrudan doğruya kontrol eden kuvveti tasvir etmektedir. İnsan bu gerçeği düşündüğü zaman elbette titreyecek ve kendisini hesaba çekecektir. Eğer gönüller bu ifâdenin taşıdığı anlamı gözleri önünde canlandırabilseydi hiçbir kimse Allah’ın râzı olmayacağı şeyi işleme cesareti gösteremezdi. Hatta Allah tarafından kabule şayan olmayan bir duyguyu içinden geçirme cüretini gösteremezdi. İnsanın devamlı bir uyanıklık, bekleyiş ve dikkat içerisinde bulunması, her an hesaba çekileceğini unutmaması için bir tek bu âyet bile kâfidir. Yine, “Biz ona şahdamarından daha yakınız” demek şu anlama da gelmektedir: “Bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona yakın oluşundan daha yakındır. Onun konuşmasını işitmek için bir mesafe katedip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Bunun gibi onu ele geçirmemiz gerekirse bir mesafeden gelip yakalamamız gerekmez. Nerede olursa olsun her zaman o kabzamızdadır, istediğimiz zaman onu ele geçiririz.”
Yaratıcı ile yaratıkları arasındaki ilişki, yaratılan ile nefsi arasındaki ilişkiden daha önceliklidir. Çünkü yaratılanın ayakta kalması bizzat kendinden değildir, yaratıcının kudreti iledir. Yaratıcının sürekli bizimle oluşu ve bizim her an O’nunla beraberlik şuurunu taşımamız gerektiği gerçeği, pratikte iki sonuç ortaya koymaktadır: Birincisi; din hayatı, bu, “Yaratıcı’yla beraberlik” şuurunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Kur’an’ın, kurtuluşun, ölümsüzlüğün esası gördüğü iman, işte budur. Peygamberlerin temel davaları da, bu bilinci insan hayatına kazandırmak olmuştur. İkincisi; Allah, varlığı yapıp bitirip karşı tarafa geçen ve onu uzaktan seyreden bir sanatkar değildir. Allah, oluşun içindedir ve oluş Allah’ın davranışlarının adıdır. Kur’an buna “sünnetullah” (Allah’ın tavrı, davranışı) diyor. O halde varlık, olup bitmiş değil, olmakta olan bir oluşlar ve imkânlar serisidir. Çünkü, “Allah her an bir iştedir (işlere müdâhale halindedir, işleri yaratandır).” 1667
Özetle söylersek: O hep bizimle.. O halde, biz de hep O’nunlayız. İnsana düşen, bu beraberliğin bilincine varıp, onu hayatı ve dünyayı güzelleştirmek için değerlendirmektir. 1668
78- Bilgisizliğin Sarhoşluğunda Boğulanlar
‘’Kahrolsun, o zan ve tahminle yalan söyleyenler. Onlar bilgisizliğin sarhoşluğunda boğulan kimselerdir.” 1669
Zâriyât Sûresi’nin bu küçük fakat son derece anlamlı âyetlerinde anlatılanlar şunlardır: “İnsan hayatının sonu hakkında, insanların çeşitli inançları kendiliğinden açık bir şekilde görüşler getirememekte, aksine hiçbir ilmi dayanakları
1665] 57/Hadîd, 4
1666] 58/Mücâdele, 7
1667] 55/Rahmân, 29
1668] N. Şahinler, s. 240-242
1669] 51/Zâriyât, 10-11
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaksızın tahminle ve benzetmelerle bir takım görüş ve nazariyelere dayandığını ispat etmektedir.” Biri, öldükten sonra hayat yoktur demekte, diğeri ölümden sonra hayata inanmakta fakat bunun tenasüh (öldükten sonra ruhun başka bir varlığa geçerek yaşamaya devam etmesi) şeklinde olduğunu iddia etmekte, bir diğeri âhiret hayatını, ceza ve mükâfatı kabul etmekte fakat amellerin (davranışların) cezasından kurtulmak için binbir çeşit kurtarıcılar araya sokmaktadır.
Böyle büyük ve çok önemli bir konuda insanın, kanaat, görüş ve akidesinin yanlış olması bütün hayatını yanlış yola itecek ve geleceğini de mahvedecektir. İlmî gerçeklere dayanmadan sadece tahmin ve kıyaslara dayanan bir inanç kurmak çok büyük bir ahmaklıktır. Bu durum, bir kimsenin çok büyük bir yanlış anlayış sonucu bütün ömrünü kör bir gaflfl et içinde geçirip öldükten sonra aniden hiç hazırlıklı olmadığı bir olayla karşılaşması demektir.
İşte bu âyetler, insanoğlunu uyarmakta ve “kahrolsun zan ve tahminle yalan söyleyenler. Onlar bilgisizliğin sarhoşluğunda boğulan kimselerdir” mesajını vermektedir. Tahmin ve benzetmelere dayanarak kanaat kurmak, dünya hayatının basit bir takım konularında bir dereceye kadar geçerli olabilir. Her ne kadar ilim yerine geçmese, ilmi yolla ispatlanmasa bile. Bütün hayatımız boyunca yaptığımız işlerden dolayı, birine karşı sorumlu ve hesap vermek durumunda mıyız? Hesap vermek durumunda isek kimin karşısında, ne zaman ve ne cevap verme durumunda olacağımız, bu cevap vermede başarı ve başarısızlıkların sonuçları ne olacaktır? Bütün bunlar, insanın sadece kendi tahmin ve kanaatine dayanarak bir akide kurması, sonra da bu çürük ipliğe bütün hayat sermayesini sermesi doğru olmaz. Çünkü bu kanaat yanlış çıkarsa bunun mânâsı; “kendi kendini tamamen mahvetmek olur” demektir.
Böyle konular hakkında doğru kanaat elde etmenin tek bir yolu vardır. O da insanların âhiret hakkında Allah’tan vahiy yoluyla elde ettikleri bilgiyi dikkatle incelemeleridir. Yeryüzü ve gök düzenine hatta kendi varlığına dikkatle bakarak bunları basiretle incelediği takdirde, bu bilginin doğru olduğunu ispat eden delilleri her yerde görecektir. İşte bu; Allah ve âhiret hakkında Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilmi araştırma yoludur. Bu yoldan saparak kendi kanaat ve tahminine göre hareket eden herkes kaybetmiştir. Onların sonu bilginin sarhoşluğunda boğulmakla noktalanacaktır. Yani onlar, yanlış tahminlerden dolayı nasıl bir sonuca gittiklerini hiç bilmiyorlar. Bu tahminlere dayanarak bir yol tutanlar dosdoğru felâkete gidenlerdir. Âhireti inkâr eden bir kişi, hiçbir şekilde hesap vereceğinin hazırlığı içinde değildir. Ve o öldükten sonra hiçbir yeni hayatın olmayacağı hayali içinde boğulmuştur.
Hâlbuki bir gün ansızın tahminlerinin/beklentilerinin tamamen tersine, ikinci hayata gözlerini açar açmaz burada her amelinin hesabını vereceğini anlayacaktır. Ömrünün tamamını, öldükten sonra yine bu dünyaya geri döneceğinin hayali ile geçiren herkes, ancak öldükten sonra bütün geri dönüş kapılarının kapandığını öğrenecek, herhangi bir yeni amelle önceki hayatının amellerinin telafi edilebilmesi için hiçbir fırsatın kalmadığını ve önünde başka bir hayatın olduğunu, bu hayatta artık sonsuza dek kendi dünya hayatının sorumluluklarını yükleneceğini de anlayacaktır.
Nefsimi tatmin eder, isteklerini tamamen yerine getirirsem mutlaka yok oluş halinde varlık aleminin günahlarının azabından kurtulurum ümidiyle kendini
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 365 -
felakete atan kimse, ölüm kapısından geçer geçmez, önünde yok oluşu değil, devamlı var oluşu görecektir. Kendisine verilen vücut nimetinin, onu güzelleştirip düzeltmesi yerine, tahrip etmek için bütün gücünü harcamasının hesabını verecektir. Evet, bütün bu tahmine dayanan inançlar gerçekte birer afyondur ve bu afyonun verdiği uyuşukluk içinde bu insanlar idraksiz .ve düşüncesiz kalmışlardır. Bunlar, Allah’ın ve peygamberlerin bildirdikleri sağlam bilgiyi bir tarafa atarak içine gömüldükleri cehaletin kendilerini nereye götürdüğünden habersizdirler. 1670
79- Kabirlerinden Çekirge Sürüsü Gibi Çıkanlar
“O gün kabirlerinden gözler zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki etrafa yayılan çekirge sürüsü gibi çıkacaklardır.” 1671
Verdiğimiz bu âyeti, kendinden önceki ilk altı âyetle birlikte düşündüğümüzde şu değerlendirmeleri yapabiliriz. Birinci âyette “Ay yarıldı” ifâdesi kıyâmetin meydana geleceği saatin yakın oluşuna ve bu kâinatın çöküşünün başladığına işarettir. Ay gibi büyük bir kürenin yarılması, meydana geleceği bildirilen kıyâmetin apaçık bir delilidir. Çünkü Ay yarılabiliyorsa eğer, yıldızların da bulundukları eksenden ayrılmaları mümkündür. Dolayısıyla kâinattaki düzen her an alt-üst olabilir. Kâinat düzeni içerisinde hiçbir şey, bir diğerinden bağımsız olmadığı için sonsuza değin devam etmesi, bu düzen içinde mümkün değildir. İşte kıyâmet, bu imkânsızlığın doğal bir sonucudur.
Ama ne var ki; kıyâmetin yaklaştığını ve ayın yarıldığını gösteren âyetler müşriklerin kalplerinde yankı bulmuyor, sapıklıkta ısrar ediyorlar ve öğüt almak için yeterli olan bu âyetlere kulak vermiyorlar. Kur’an onların bu tavırlarını şöyle ortaya koyuyor: “Bir mûcize görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar: ‘Sürüp giden bir büyüdür bu. Yalanladılar; kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır. Yemin olsun ki, onlara haberlerden, içinde ihtar, sakındırma ve tehdit bulunanı gelmiştir. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız bir hikmettir o. Ama uyarılar yarar sağlamayor.” 1672
Kâfirlerin döneklikleri, küfürde ısrarları verilen haberlerden faydalanmamaları ve bunlara uyarıların kâr etmeyişi bu derece tasvir olunduktan sonra İlâhî hitap Rasûlullah’a yöneliyor ve onlardan yüz çevirmesini, ayın yarılmasıyla gelişinden haberdar oldukları ve yaklaştığı bildirilen uyarıya dikkat etmedikleri o günde kendi başlarına terk etmesini istiyor: “O halde yüz çevir onlardan sen de; o çağıranın alışılmadık/ürpertici şeye çağırdığı günde.”1673 Diğer bir ifâdeyle: “Onları kendi haline bırak. Çünkü sen onlara en ikna edici delilleri getirdin ve kıyâmeti inkâr ettikleri, peygamberini yalanladıkları için ibret verici cezalara uğrayan kavimlerden örnekler verdin, şâyet tüm bunlara rağmen hala ders almazlarsa onları kendi haline bırak. Onlar kıyâmet günü kabirlerinden fırladıklarında, önceden hakkında kendilerine haber verilen kıyâmetin bir gerçek olduğunu bizzat gözleriyle “zillet ve dehşetten düşmüş olarak” göreceklerdir.
Bu tanımlama birkaç anlama gelebilir:
1670] N. Şahinler, s. 243-246
1671] 54/Kamer, 7
1672] 54/Kamer, 2-5
1673] 54/Kamer, 6
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a) Korku içinde,
b) Pişmanlık ve utanç içinde.. Yani kabirlerinden çıktıklarında, daha önce kendilerine haber verilen o günle karşılaşacaklarını ve bir hazırlık yapmadıkları için, suçlu olarak Allah’ın huzurunda bulunacaklarını anlayacaklardır,
c) Dehşet içinde... Yani korkunç kıyâmet manzarasından gözlerini ayırma gücünü bile kendilerinde bulamayacaklardır.
Ve bunlar, çoklukları ve her tarafa yayılmaları ile çekirgelere benzerler. İbn Kesir’in ifâdesiyle bu benzetme “onların çağırana uymak üzere hesabın yapılacağı yere alelacele yürüyüp yayılmalarından” kaynaklanmaktadır. Sonuçta bu kendinden geçerek hor ve hakir halde hızla koşan toplulukların arasında yürüyen kâfirler: “Bu zorlu bir gündür” diye mırıldanıyorlar.1674 Bu cümle zor ve korkunç bir şeyle karşılaşan yorgun ve bitkin insanların söyleyeceği son sözdür. 1675
80- Köklerinden Sökülmüş Hurma Kütükleri Gibi Atılanlar
“Biz onların üzerine uğursuzluğu kesiksiz bir günde, don durucu/ uğultulu bir kasırga gönderdik. İnsanları, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.” 1676
Verdiğimiz âyetler, kendilerine yol gösterip uyarıcı olarak gönderilen Hz. Hud’u yalanlayan ve bütün güçleriyle inkâr eden Âd Kavmi’nin uğradığı azabı anlatmaktadır. Âd Kavmi, Hud peygamberin estirdiği İlâhî hidâyet ve rahmet havasına karşı gönül ve vicdanlarını kapadılar; Kur’an’ın ifâdesiyle zulüm, tuğyan, saldırı, haklara tecavüz ve ahlaksızlıkta çok ileri gittiler.1677 Derken İlâhî hüküm indi ve azabı gerektiren sebepler harekete geçirildi. Öyleki önünde durulmaz şiddetli kasırga, uğursuz saydıkları bir günde onları birer hurma kütüğü gibi yerden yere çarpıp yok etti. Fiziki kuvvetlerine mağrur olan bu kavim, Allah’ın sınırsız kudretini anlayamadılar ve sünnetullah gereği hüküm inince artık anlamalarının bir yararı olmadığını az-çok farkettilerse de bu onlar için kurtarıcı bir dönüş kabul edilemezdi. Çünkü İlâhî kanun ve hükümler değişmez. Vakti gelince onu geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.
Âyette geçen “rıyhen sarsaren” deyimi hakkında dilbilimciler arasında görüş ayrılığı meydana gelmiştir. Kimileri “yakıcı sıcak”, kimileri “dondurucu bir soğuk”, kimileri de “estiğinde büyük bir gürültü çıkaran rüzgâr” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat hepsi de söz konusu rüzgârın çok şiddetli olduğu konusunda birleşmişlerdir. “Sarsaren” kelimesinin mûcizevi en ilginç özelliği -Seyyid Kutub’un da tesbitiyle- taşıdığı anlamın yanında arapça okunuşundan çıkan sesin bir nevi rüzgâr sesini canlandırmasıdır. Yine âyette yeralan “uğursuz günler” ifâdesi, o günlerde bir uğursuzluk olduğu ve bu yüzden de onlara azap geldiği anlamına gelmez. Şâyet bu günler gerçekten uğursuz olsaydı, Âd kavmi dışındaki kavimlere de azabın gelmesi gerekirdi. Doğru anlamı, “Âd kavmine azap indiği günler, onlar için uğursuzdu” şeklindedir. Bazı kimseler bu âyete dayanarak, günlerin uğurlu veya uğursuz olması ile ilgili birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışıyorlar ki bu da doğru olmayan bir yaklaşımdır.
1674] 54/Kamer, 8
1675] N. Şahinler, s. 247-249
1676] 54/Kamer, 19-20
1677] 41/Fussılet, 14-16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 367 -
İnsanların köklerinden koparılmış hurma kütüklerine benzetilmelerinin sebebi Nesefi’nin açıklamasıyla: “Rüzgârın onların başlarını kopartıp geriye başsız cesedler halinde bırakması ve yere ölmüş olarak düşmeleridir. Onlar uzun boylu cüsseleriyle hurma kütüklerini, yani cansız durumdaki gövdelerini andırıyorlardı” İbn Kesir de, “rüzgâr gelir, onlardan birisini alır ve gözle görülmeyecek kadar yükseğe çıkartır, daha sonra da tepesi üstüne bırakıp yeryüzüne düşer, başı kopar ve gövdesi başsız kalırdı” demektedir.
Bu azap onların büyüklenmeleri sonucunda gelmişti. Çünkü onlar kendilerinin çok kuvvetli oldukları zannıyla haktan yüz çeviriyorlardı. Böylece Allah’ın azabı onların büyük bir kısmını helâk ederek, kurdukları medeniyeti ortadan kaldırmış ve geride kalanlarını da rezilliğe sürükleyerek daha önce zulmettikleri kavimler önünde zelil etmişti. 1678
Üzerinde durduğumuz bu âyetler aynı zamanda Mekkeli müşrikler için de bir işaret taşımaktadır. Çünkü onlar inkâr ve azgınlıkta ileri gittiklerinden, sıkıntılı günler onları beklemekte idi. Yakın gelecekte kasırga misali olan İslâm ordusunun önünde kudret ve saltanatlarını kaybedeceklerdi. Kur’an özellikle Ad Kavmi’nin yıkılıp yok edilmesini uyarıcı bir örnek olarak hatırlatmakta ve inkârcıların Hakka dönmelerinde kendilerinden yana büyük yararların söz konusu olduğunu vurgulamaktadır. 1679
81- Kuru Ot Gibi Olanlar
“Biz, onların üzerine bir tek ses gönderdik de ağıtçının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalandılar.” 1680
Verdiğimiz âyet, Hz. Sâlih peygamberle Semud kavmi arasındaki tevhid mücadelesinin son noktasını içermektedir. Semud kavmi Ad kavminden sonra Arap yarımadasına hâkim olan güçlü kuvvetli bir kavimdi. Ama ne var ki bu kavim, kendilerinden önce geçenlerin başına gelenlerden ders almamış, Hakka karşı gelip İlâhî buyrukları tebliğ ile görevli Sâlih Peygamberi Kur’an’ın ifâdesiyle dört maddeyle suçlayıp kaçınılmaz sonu kendi elleriyle hazırlamışlardı.
1) Bizden bir adama uyacağız, öyle mi?
2) Böyle bir adama uyarsak hem sapıtır, hem de aklımızı yitirmiş oluruz.
3) Aramızda kala kala semavi buyruk buna mı indirilmiş?!
4) Hayır, o çok yalancı şımarığın biridir. 1681
Bu suçlamalar ve küçümsemeler Semud Kav-mi’ne çok pahalıya mal oldu. şiddetli bir çığlıkla kurumuş bir ot gibi oldular. Kur’ân-ı Kerimbu çığlığı açıklamıyor. Sadece Fussilet Sûresi’nde onun bir kasırga olduğunu zikrediyor: “Şâyet dönecek olurlarsa de ki: Ben sizi Ad ve Semud’un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile korkuturum.” Metindeki kasırga (saigaten) kelimesi bir çığlığın sıfatı anlamında da kullanılmış olabilir. Veya çığlığın özelliğini anlatan bir terim olabilir. Ki o zaman “sayhaten” kelimeleri aynı şey olur. Çığlık kasırganın çıkardığı bir ses
1678] Âd Kavmi ile ayrıntılı bilgiler için bk. 7/A’râf, 51-53; 11/Hûd, 54-66; 26/Şuarâ, 88-94
1679] N. Şahinler, s. 250-252
1680] 54/Kamer, 31
1681] 54/Kamer, 24-26
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yahut kasırga çığlığın ortaya çıkardığı bir şey olabilir.
Her iki durumda da Semud kavminin üzerine çığlık gönderilmiş ve onlara yapacağını yapmıştı. Ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi olmuşlardı. Ağılcılar kurumuş ottan ağıl yaparlar. Bu otlar kuruyunca gevrek gevrek olurlar. Veya ağılcılar hayvanları için ot toplarlar ve bu otlar kuru ve gevrek olur. İşte Semud kavmi de bir çığlıktan sonra böyle kupkuru ot gibi olmuştu. Bitki ve ekin nasıl kurur ve canlılığını yitirirse onlar da böylece kuruyup öldüler. Korkunç mu korkunç, feci mi feci bir manzara bu.. Büyüklenmenin ve kibirlenmenin karşılığı. Ve işte bir de bakıyorsunuz ki o büyüklenenler, o böbürlenenler kurumuş bir ot gibi olmuşlar. Aşağılık bir ot kurusu.. Ağılcıların topladıkları cinsten kuru bir ot.
Evet, o aşağılık “ot kuruları” ile birlikte perdeler de kapanıyor. Bu korkunç ve ürkütücü manzaranın yanı sıra Kur’an düşünüp ibret alanları kendisine çağırıyor. Ot gibi yaşayanları son bir kez daha “yeminle” uyarıyor: “Andolsun ki, biz Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!”
Çok ilginçtir aynı sûre içerisinde tam dört âyette verilen bu ihtar,1682 Kur’an’ı anlaşılmaz, mücmel kitap ilan edip halktan uzaklaştırarak rafa kaldıran anlayışlara İlâhî bir tokat gibi inmektedir. Doğrusu şu ki, Kur’an herkesin nasibi ölçüsünde anlayacağı ve mutlaka okuması gereken bir kitapdır. Her okuyanın her şeyi anlaması şart değildir. Okuyup anlamaya çalışanlar çoğalacaktır ki, daha iyi anlayanların sayısı artsın. Allah’ın kelamını okumak, seviyeleri ne olursa olsun, Allah’ın bütün kullarının hem Hakkı, hem de görevidir. Kur’an Allah’ın rahmetidir. Hangi insanı Allah’ın rahmetinin dışında tutabiliriz. Allah’ın kitabını Allah’ın kullarının yararlanmasına kapatarak onu ambargo altında tutanlar, Kur’an’a ters bir yoldadırlar. Özetle söylemek gerekirse “Kur’an’ın ne dediğinden habersiz ot gibi yaşayanlar, gün gelir ot gibi biçilirler.” 1683
82- Titizlikle Korunan İnciler
“Ve genç kadınlar, iri ve siyah gözlü, titizlikle korunan inciler misali, yaptıklarına karşılık olarak.” 1684
Konumuza başlık yaptığımız âyetleri içeren Vâkıa Sûresi; Tevhid, Âhiret ve Kur’an hakkında Mekkeli müşriklerin itirazlarına bir reddiyedir. Onların en önemli itirazı, kıyâmetin oluşu, kâinat düzeninin alt-üst olmasından sonra yeniden diriliş, mizan, hesap günü ve tüm bunların sonunda ceza (cehennem) veya mükâfat (cennet) hakkındadır. Bu nedenle sûre, kıyâmet olayının muhakkak meydana geleceğini vurgulayarak başlar ve o gün insanların üç gruba ayrılacağım açıklar. 1) Sâbikûn 2) Sâlihun (Ashâb-ı Meymene) 3) Hayatlarının son anına kadar âhireti inkâr eden, şirk, küfür ve büyük günahları hiç çekinmeden işleyen Kâfirun (Ashâb ı Meş’eme). 1685
Bu üç grup içinde yeralan “Sâbikûn” iyilik ve hak için çaba sarf edenlerdir. Yani Allah ve Rasûlü’nün çağrısına hiç tereddüd etmeden “Lebbeyk” diyenler, Allah yolunda cihad ve infak etmek, Hakka hizmet, hayra dâvet ve tebliğ için, kısaca Marufu emir, Münkeri nehyetmek için fedâkârlık eden ve bu yolda her
1682] 17, 22, 32, 40
1683] N. Şahinler, s. 253-255
1684] 56/Vâkıa, 22-24
1685] 56/Vâkıa, 7, 8, 9, 10
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 369 -
sıkıntıya karşın yürüyenlerdir. Dolayısıyla âhirette en önde bu kimseler olacaktır. Yani Allah’ın huzurunda sağda sâlihler, solda fâsıklar ve en önde sabıklar bulunacaktır. İşte verdiğimiz bu âyetler sözünü ettiğimiz öne geçen bahtiyarlar (sabikun) için cennette hazırlanan sonsuz nimetlerden sadece bir tanesini içermektedir. Titizlikle korunan veya sedefinde saklı bir inci gibi olan iri ve siyah gözlü genç kadınlar. Saklı inciden murat kimsenin elleyip dokunmadığı, bakıp yıpratmadığı, bir gözün ilişmediği, bir elin hırpalamadığı, korunmuş incilerdir. Bu benzetme örneği ile siyah gözlü hurilerin sonsuz güzelliği ruhi bir tasvir halinde anlatılmaktadır.
Âyette yer alan “Hûrin ıynin” ifâdesinde geçen “hûr” kelimesi Hevra’nın çoğuludur. Hevra ise beyaz kadınlar için kullanılır. “Iyn” ise “ayn” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime ise iri gözlü kadınlara atfen kullanılır. Taberânî’nin Ümmü Seleme’den naklettiği uzun bir rivâyette, Ümmü Seleme, Rasûlullah’a cennette kadınlar hakkında bir çok soru yöneltir. Ünıme Seleme’nin ilk sorusu şudur: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana “Hûrin ıynin” hakkında bilgi verir misin?” Efendimiz (s.a.s.): “Bunlar beyaz, gözleri iridir.” Ümmü Seleme: “O halde titizlikle korunnıuş/sarmalanmış/sedefindeki bir inci gibi örneği ne anlama gelmektedir?” deyince Allah Rasûlü şöyle dedi: “Onların şeffaflıkları ellerin değmediği sedeflerinde bulunan incilerin şeffaflığını andırır.” Ümmü Seleme’nin son sorusu şudur: “Ey Allah’ın Rasûlü! Dünya kadınları mı daha faziletledir yoksa “Hurin İynin” mi?” Allah Rasûlü’nün cevabı şöyle olur: “Dünyadaki kadınların üstünlüğü elbisenin yüzünün astara olan üstünlüğü gibidir. Çünkü dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibâdette bulundukları için bu böyledir.”
Bu hadisten anlaşıldığına göre, Cennet ehlinin hanımları bu dünyadaki kadınlar olacaktır. Çünkü onlar dünyada iken iman etmişler, sâlih amel işlemişler, iman ve sâlih amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmişlerdir. Onlar eğer isterlerse ve kocaları Cennet ehli ise, kocalarıyla beraber olurlar. Kocaları Cennet ehli değilse, Allah onları sâlih kimselerle evlendirir. Hurilere gelince, onlar amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmemişler, sadece Allah cennet ehli için diğer nimetleri yarattığı gibi onları da yaratmıştır. Bunlar güzel kadınlar olarak yararlanmaları için Cennet ehline verilecektir. 1686
83- Susamış Develerin Içışı Gibi İçenler
“Ve siz de ey sapık yalancılar! Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka yiyeceksiniz/ yiyecekler. Karınlarınızı hep ondan dolduracaksınız. Üstüne de kaynar su içeceksiniz. Öyle ki susamış develerin içişi gibi içeceksiniz. Bu, kıyâmet günü onların ziyafetleridir.” 1687
Bir önceki konumuzda kıyâmet günü insanların üç gruba ayrıldığını ve bunlardan birinin de “Ashâbı Meş’eme” olduğunu söylemiştik. Meş’eme kelimesi Türkçe’ye de geçmiş bulunan şom veya şomluk anlamındadır. Araplar, kendilerinden kötülük beklenen hayırsız insanlara ashâbul-meş’eme veya başka bir Kur’an ifâdesiyle “ashâbuş-şimal” derler, “şimal”, “Yemin”in karşıtıdır. Amel defterleri sol taraflfl arından verilen, kaypak ruhlu, uğursuz, yalancı, mutsuz kimseler demektir.
Vâkıa Sûresi’nin 45. âyeti “ashâbuş-şimâl”i, servet ve refahla şımarıp azanlar
1686] N. Şahinler, s. 256-258
1687] 56/Vâkıa, 51-56
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak tanıtmıştır. Onlar; Allah’ın emirlerinden uzak, refah içinde dönüp dolaşırlar ve tek umutları bu düzeydeki hayatlarının devamını sağlamaktır. Âhiret’e ya inanmazlar, ya da umut bağlamazlar, nasiplerinin tamamını dünyada almak isterler. Yine onlar; nimeti günah ve isyan düzeyinde kullanıp bunu ısrarla sürdürürler. Öldükten sonra dirilmeye inanmazlar veya bu konuda devamlı şüphe içindedirler. O yüzden hem Allah’tan korkmazlar, hem de bir sorumluluk duymazlar. Şüphesiz ki, temelinde Allah’a ve âhiret gününe iman bulunmayan bir refah, sahibini azdırıp saptırır.
İşte “Ey siz sapık yalancılar…” diye başlayan verdiğimiz bu âyetler, amel defterleri sol yanlarından verilecek uğursuz bedbahtların inanç ve amellerine uygun verilecek cehennem azabının iki önemli aşamasını içermekte/haber vermektedir. Bu Hakk’ı yalan sayanlar önce “Zakkum” ağacından yiyip karınlarını onunla dolduracaklar, sonra da üzerine kaynar su içeceklerdir. Zakkum ağacı Kur’an’da Saffat ve Duhan Sûrelerinde de anılır. Saffat Sûresi’nde bu ağacın özellikleri şöyle açıklanır: “Ödül ve ikram olarak, bu mu daha hayırlı yoksa zakkum ağacı mı? O ağaç ki, zâlimler için onu bir fitne yaptık. Cehennemin ta dibinden çıkan bir ağaçtır o. Tomurcukları tıpkı şeytanların başlarıdır.” 1688
Âyette geçen “Nüzul” ifâdesi, konuk ağırlamadır. Cennet halkı, daha ilk anda son derece güzel nimetlerle ağırlanıyorlar. Şimdi o ikram mı hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Zakkum, Tihame’de yetişen küçük yapraklı, meyvası acı, kötü kokan bir ağacın adıdır. İşte cehennem halkına tatlı meyvalar değil, zakkum ağacının meyvasmdan ikram edilir. Kâfirler, Kur’an’ın haber verdiği bu ağaçla alay ederler, “her şeyi yakan ateşin içinde ağaç olur mu?” derler. Allah bu sûrette o kâfirleri sınamaktadır. Bu ağaç cehennemin dibinde biten, şeytanların başları gibi çirkin meyvalar veren bir ağaçtır. Şeytanların başını ise kimsecikler görmüş değildir. Ne var ki, insan Zakkum deyiminden anlayacaklarını anlamaktadır. Zaten kelimenin telaffuzu bile çıkardığı sesler itibarıyla elleri tırmalayan sert ve dikenli bir şeyi tasvir etmektedir. Yalnız elleri değil, boğazları bile tırmalayan bir okunuşu vardır. Dünyada en çirkin şeyin, şeytan başı olduğu hayâl edildiğinden, cehennem meyvalarının son derece çirkin olduğunu belirtmek için şeytan başları gibi olduğu ifâde ediliyor.
Cehennemlikler acı ve çirkin zakkum meyvalarnın üstüne kaynar su içerler. Âyette geçen “Hamim” kaynar su anlamına gelir. Burada cehennem halkının yediği zakkum dikenlerinin, kaynar su ile karışacağı, böylece bağırsakları tırmalayan dikenli acı meyvalara, bir de bağırsakları haşlayan kaynar suyun karışıp azabın iyice şiddetleneceği anlatılıyor. Ve bu sudan “susamış develerin içişi” gibi içecekler. Âyette yer alan “him” kelimesi, “Hüyam” hastalığına tutulmuş deve demektir. Hüyam, develerde rastlanan bir susuzluk hastalığıdır ki, bu hastalığa yakalanan deve bir türlü suya kanmaz. İşte onlar da bu deve gibi zakkumu yer, kaynar suyu içer ama asla kanmazlar. Kur’an’ın ifâdesiyle “bu onların kıyâmet günü ziyafetidir”.
Soz söz olarak şunu söyleyebiliriz ki: Servet ve refahla şımarmış hayatı sadece yaşadıkları şu dünya ile görüp/değerlendirenlerin susuzluğu hiç bitmeyecektir. Kanaat ve şükürden uzak bir hırsla dünyaya meyledenler, “susuzluklarını denizden gidermeye çalışanlar” gibi asla kanıp doymayacaklar, onların cehennem
1688] 37/Sâffât, 62-65
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 371 -
misali nefislerde kök salmış olan zakkum ağacı yer yüzünde şeytani meyvalarını vermeye devam edecektir. Ta ki sûreye ismini vermiş olan “Vâkıa” yani o beklenen müthiş kıyâmet başlarına kopuncaya kadar.1689
84- Temizlenip Arınmış Olanlar
“Hiç tartışmasız bu, Kur’ân-ı Kerim’dir. Titizlikle saklanan bir Kitap’tadır. O’na, temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz. Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” 1690
Bu âyet, kâfirlerin “Kur’an’ı Muhammed’e Allah vahyetmiyor. O’na cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar” şeklindeki iddialarına bir reddiyedir. Nitekim bu iddiaların cevabı Kur’an’ın çeşitli yerlerinde verilmiştir. Örneğin; “O Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da; çünkü onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır.” 1691
Aynı konu bu âyette de ele alınmıştır. “İlla’l-Mutahharun” (temiz olanlar hâriç) Yani Kur’an’ın vahyolunmasma, nüzulüne, değil şeytanların müdahale etmesi, tahir (temiz) olan meleklerden başkası onun yanına dahi yaklaşamaz. Melekler için “mutahharun” ifâdesinin kullanılmasının nedeni, Allah’ın onları her türlü kötülükten arınmış varlık kılmış olmasıdır. Bu âyeti Enes bin Malik, İbn Abbas, Said bin Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Ebu’1-Aliye, Süddi, Dahhak ve İbn Zeyd yukarıda açıkladığımız şekilde yorumlamışlardır. Nitekim âyetin siyak ve sibakından da aynı anlam çıkmaktadır. Çünkü bu âyet, kâfirlerin Tevhid ve Âhiret akidesi hakkında yanlış düşünceleri beyan edilirken onların bu yanlışlarının vurgulanması sadedinde zikredilmiştir.
Kur’an’ın yüce bir kitap olduğu ve hiç kimsenin ona müdahale edemeyeceği gerçeğinden hareketle yıldızlar üzerine yemin edilmiştir. Çünkü O, Allah indinde mahfuzdur ve ayrıca Hz. Peygambere nâzil olurken pak ve temiz (Mutahharun) meleklerden başkası O’na yaklaşamaz. Görüldüğü gibi bu âyetten, “Kur’an’a abdestsiz dokunmak yasaktır” şeklinde fikhî bir hüküm çıkarmak doğru değildir ve açıkça âyetin nüzul (indiriliş) sebebinin de bu olmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Allah indinde bu kitaba temiz olanların dışında hiçbir mahlûk nasıl yaklaşamaz ise, dünyada da bu kitaba, İlâhî bir kitap olarak iman edenlerin, temiz olmadan ona dokunmaktan kaçınmaları gerektiği öne sürülebilir.
Bu konuda birtakım farklı yorumlar, tesbitler ve içtihatlar tefsir, fıkıh ve fetva kitaplarında yeralmıştır. Biz bu noktadaki detaylara girmiyor, âyette kastedilenin sadece Levh-i Mahfuz’daki melekler olduğunu tespitle yetiniyoruz. 1692
85- Allah’a Güzel Bir Borç Verenler
“Allah’a kim güzel bir borç verecek ki, O, onun verdiğini kat kat arttırsın. Böyle birisi için onur verici bir ödül de vardır.”1693
Âyet, Allah yolunda mal harcamanın, Allah’a ödünç vermek gibi olduğunu ve Allah’ın, bunun karşılığını kat kat vereceğini bildirerek mü’minleri Allah yolunda harcamaya teşvik etmektedir. Âyette geçen “Karz-ı Hasen” terkibi Kur’an’da,
1689] N. Şahinler, s. 259-262
1690] 56/Vâkıa, 78-80
1691] 26/Şuarâ, 210-212
1692] N. Şahinler, s. 263-264
1693] 57/Hadîd, 11
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başta Bakara, Maide, Hadîd, Teğabün ve Müzemmil sûrelerinde olmak üzere yedi yerde geçmektedir. Bu terkip, İslâm hukukunda “fâizsiz ödünç” hakkında daha yaygın şekilde kullanılmışsa da, burada malın iyisinden, beğenileninden sırf Allah rızası gözetilerek yapılan yardım, hayır ve sadakaya delalet etmektedir. Nitekim bu âyetin ne gibi bir mana ve hükme delalet ettiği hakkında Hz. Ömer’e sorulduğunda: “Bu Allah yolunda infaktır.” demiştir.
Allah’ın kendisine verdiği malı, kişinin O’nun yolunda sarfetmesini, Allah’ın Karz-ı Hasen (güzel bir borç) olarak nitelemesi, O’nun insanoğluna bir lütfudur. Ancak, halis niyetle ve bu dünyada şahsi hiçbir çıkar beklemeden, gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın verilmesi şartıyla. Üstelik verildikten sonra teşekkür beklenilmemeli ve sadece Allah’ın rızası için sarfedilmelidir. Bu şekilde verilen “karz” (borç) için Allah’ın, birincisi; kat kat karşılığını vermek, ikincisi; kendi lütfuyla ayrıca mükâfatlandırmak şeklinde iki vaadi vardır.
İbn Mesud’un rivâyet ettiğine göre Ebû Dehda El-Ensâri, bu âyet nazil olduğunda Rasûlullah’a, “Ya Rasûlallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Rasûlullah: “Evet, ya Ebâ Dehda Allah borç istiyor” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Dehda Rasûlullah’tan elini uzatmasını istedi ve O’nun elini alarak:”Ben bağımı Allah’a borç (Karz-ı Hasen) olarak veriyorum” dedi. İbn Mesud, Ebu Dehda’nın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve O’nun bağı içindeki evinde ailesiyle birlikte oturduğunu söyler. Bu hâdiseden sonra Ebu Dehda evine gelir ve hanımına: “Ey Dehda’nın annesi! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allah’a borç verdim” der. Hanımı ise ona: “Yâ Ebâ Dehda, çok kârlı bir alışveriş yaptın” diye cevap verir. Daha sonra da eşyalarını ve çocuklarını alarak bağdaki evini boşaltırlar.” 1694
Bu rivâyetten o dönem müslümanlarının nasıl bir karakterde oldukları, ayrıca Allah’ın, karşılığında kat kat ve fazladan mükâfat vereceği, Karz-ı Hasen’in ne olduğu, çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. 1695
86- Allah’ın Zikri ile Kalpleri Yumuşamayanlar
“İman etmekte olanların, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin “saygı dolu bir korku ile yumuşaması” zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu da fâsık olanlardı.” 1696
Âyet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah’ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan olan kitap ehli diğer topluluklara örnek gösterilmiştir. Hitap son derece açık ve ürperticidir. İman sahipleri şu konuda uyarılmaktadır: Allah’ın zikrine yani Kur’an’a sırt dönmeyin. Buradaki zikir, Kur’an mânâsına değil de Allah’ı anmak mânâsına düşünüldüğünde âyetin esprisi büyük ölçüde kaybolacağından manayı garantilemek için “Hak’tan inen” deyimine de yer verilmiştir. Yani saygıya çağrıldığımız şey Allah’ın kitabıdır. İkinci olarak Ehli kitab’ın zamanla bozulduklarına, kalplerinin karardığına ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kitabına uzak kalmanın sonucu örneklendirilmiştir.
1694] İbn Ebî Hâtim
1695] N. Şahinler, s. 265-266
1696] 57/Hadîd, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 373 -
Bu âyet, zaman içinde Kur’an’a uzak düşüp vahyin kabulleri yerine,geleneğin kabullerini koyan İslâm dünyasına mûcize bir Kur’an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur’an’ın nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir. Âyette geçen “iman edenler” ifâdesi, “Müslüman olduklarını söyleyerek Rasûlullah ve arkadaşlarının saflarına katılan ama İslâm’ın sorunlarına kalplerinde yer vermeyen kimseler” için kullanılmıştır. O dönemde, tüm küfür güçleri İslâm’ı yok etmek için hazırlanmış ve daha yeni oluşan İslâm toplumunu her yanından kuşatmışlardı. Müslümanlar Arabistan’ın her yerinde zulüm altında inliyorlardı. Bu zulüm dolayısıyla yoksul vaziyette Medine’ye hicret etmişlerdi ve Medine’deki mü’minler bir yandan muhacir kardeşlerine güçlerinin fazlasını kullanarak yardım ederlerken, diğer yandan kâfirlerle yapılan savaşta onca fedâkârlıklarda bulunuyorlardı.
İşte bu kimseler ortamı bildikleri ve bizzat olanları gördükleri halde Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, hiç aldırış bile etmiyorlardı. Verdiğimiz âyette sözkonusu kimseler “sizler nasıl müslümansmız” denilerek utandırılmaktadır. Öyle ki, îslam’ın en nazik döneminden bile kalpleri Allah’ın zikri ile yumuşamamaktadır. “İslâm için sizlerin kalbinde hiç fedâkârlık hissi yok mudur? Müslüman olmak bu mudur ki sizler Islam tehdit altındayken ve sizlere Allah adına çağrı yapıldığı halde hiç hareket etmiyorsunuz? Allah, sizden yardımda bulunmanızı istemekte ve verdiklerinizi “Karz-ı Hasen” olarak adlandırmaktadır. Üstelik bu nazik ortamda malını, dininden üstün tutan kimselerin münâfıklar olduğunu bildirmektedir.” Ancak bu kimseler her şeye rağmen Allah’tan korkmaz ve O’nun emirlerine boyun eğmezler.
Âyetin sonunda yer alan “onların çoğu da fâsık olanlardı” cümlesi şu anlama gelmektedir. Yani, Yahûdi ve Hıristiyanlar, kendilerine gönderilen peygamberlerden asırlarca sonra dalalet çukuruna düşüp ahlaken çöktüler. Sizler ise şimdiden ahlâki zaaflar göstermeye başladınız! Oysa Allah’ın Rasûlü aranızda bulunmakta, Kur’an halâ nazil olmaya devam etmektedir. Üstelik iman etmenizin üstünden pek zaman geçmiş değil. Fakat sizlerin durumu daha şimdiden, asırlardır Allah’ın kitabını tahrif eden Yahûdi ve Hıristiyanların durumuna benzemektedir. Kalplerin katılaşmasından sonra fâsıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Aydınlıklarla donanarak parladığı ve ışık ışık kanatlandığı demlerden sonra uzun bir süre Allah’ı zikretmekten uzak kalınca katılaşır. Aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Şu halde gönüllerin huşu ve huzur ile Allah’ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için üzerlerine gidilmesi icap eder. Katılığın ve donukluğun hâkim olmaması için sürekli uyanık tutulması gerekir. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emaresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah’ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah öldükten sonra yeryüzünü de diriltir. Hayat doldurur, bitki ve çiçeklerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir: “Bilin ki Muhakkak Allah ölümden sonra yeryüzünü canlandırıyor.”1697 Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur’an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular ve ısındırır! 1698
1697] 57/Hadîd, 17
1698] N. Şahinler, s. 267-270
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
87- Dünyâ Hayatı
“Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. (Bu) tıpkı yağmurun bitirdiği, ekincilerin hoşuna giden bitkiye benzer; sonra o kurur ve onu sapsarı görürsün, sonra da çerçöp olur. Âhirette çetin azab da vardır. Allah’ın bağışlaması ve rızası da vardır; Dünya hayatı ise, aldatıcı bir faydalanmadan ibarettir.” 1699
Bu meselde, Allah Teâlâ, dünyanın halini ve çabuk geçişini, faydasının azlığını, yağmurun bitirdiği, gelişip büyüdüğü zaman çiftçilerin hoşuna giden bitkilerin haline benzetmiştir.1700 Dünya böyle tek mevsimlik bitkilere benzer. Dünya oyun, eğlence, süs, övünme gibi küçük işlerdir; âhiret ise rızâ, mağfiret, azab, cennet ve cehennem gibi büyük işlerdir.1701 O halde âhirete yönelmelidir. 1702
88- Kalplerine İman Yazılanlar
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurduğunu göremezsin. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir. Onları, altlarında ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; sürekli kalacaklardır orada. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Allah’ın hizbi işte bunlardır. Dikkat edin, Allah’ın hizbi başarıya ulaşanların ta kendileridir.” 1703
Bu âyette, prensip itibarıyla, iki hususa değinilmiştir. Prensip bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkânsızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasûlü’nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü’minlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şâyet, bu kimsenin mü’minlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, (kendileri hakkında) mü’min mi, münâfık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mü’min mi, münâfık mı olmak olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şâyet dürüst kimselerse, bunun ahlâki bakımdan ikiyüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da aynı anda iki ata birden binmekten vazgeçmelidirler. İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm’a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkiler onlar için İslâm’dan daha önemli ise, bu sefer mü’minlik iddialarından vazgeçmelidirler.
Bu anlatılanlar ilke itibarıyla böyledir. Fakat Allah sadece bu konuda ilkeleri beyan etmekle kalmamış, ayrıca yalan yere Müslümanlık iddiasından bulunan kimselere gerçek örnekler vermiştir ki, zaten onlar bizzat bu kimseleri
1699] 57/Hadîd, 20
1700] Zemahşerî, IV, 65
1701] Beyzavî, II, 455
1702] Ş. Mansur, s. 264; V. Ulutürk, s. 51-52
1703] 58/Mücâdele, 22
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 375 -
biliyorlardı. Yani onlar, gerçek mü’minlerin, İslâm’a zarar veren tüm ilişkilerini keserek, bir cemaat haline geldiklerini bizzat görüyorlardı. Bu öyle bir vâkıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşâhede etmişlerdir. Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Ebu Ubeyde (r.a.) babası Abdullah b. Cerrah’ı, Mus’ab b. Umeyr (r.a.) kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i ve Hz. Ömer (r.a.) kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürmüştür. Hz. Ebu bekir (r.a.) oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a.) en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velîd bin Utbe’yi öldürmüşlerdir.
Hz. Ömer (r.a.) Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e: “Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını öldürsün” demiştir. Aynı savaşta Mûsâb bin Umeyr’in öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensârdan bir sahabenin onu bağladığını gördüğünde Mûsâb bin Umeyr, onu bağlayan sahabeye, “Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla fidye verir” der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, “Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun?” diye söylenir. Mûsâb ise: “Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir” diye cevap verir. Yine Bedir Savaşı’nda, Hz. Peygamberin damadı, Ebu’1-As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muamele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar. İşte böylece ihlâslı mü’minlerin nasıl davrandıkları ve Allah’ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir.
İman, taklitten kurtulup tahkik derecesine yükseltildiği; sağlam şuur ve anlayış, duygu ve düşünce atmosferi içinde zevkine erildiği zaman, insanın benliğini sarar ve akılla birleşip bütün değerlerin üstünde yer alır. Mü’min bu çizgiye gelince dini uğruna göze alamayacağı fedâkârlık, aşamayacağı engel kalmaz. Ashâb-ı Kiram’m, Allah’a ve Rasûlullah’a olan imanı böyle bir derecede bulunuyordu. Peygamber mektebinin verdiği yüksek irfan onlann bütün hücrelerine sızmış, ruhlarını doldurup kalp ve kafalarını aydınlatmıştı. Artık dünyevi bütün değerler böyle bir iman cevheri karşısında sönük kalmış, başta canları olmak üzere her şeylerini feda etmekten derin zevk duymuşlardır.
Şüphesiz kendini imanın bu yüksek irfan derecesine getirmek için çırpman gerçek mü’minlerden yana İlâhî inâyet tecelli eder ve onlara beş büyük lütufta bulunur:
1) Tahkiki iman kalplerine yazılır.
2) İlâhi yardıma mazhar kılıp üstün gelmelerini sağlar.
3) Âhiret Alemi’nde onları sonsuz saadet yurdunun nimetleriyle hoşnut eder.
4) Dünyada da, âhirette de ilâhi rızasına layık görüp onlara en üstün iltifatını bahşeder.
5) İlâhî dostluk mertebesine eriştirerek onları korktuklarından umduklarına kavuşturur.
Âyet, “Allah’tan yana olanların (Hizbullah) umutlarını gerçekleştirip kurtuluşa ereceklerini” söyleyerek biter. Allah’tan yana olanlar/o seçkin zümreler felaha ermeyecektir de kimler erecektir?
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece insanlık iki ana fırkaya ayrılıyor. Allah’ın fırkası… Şeytanın fırkası… İnsanlık iki ana bayrak altında toplanıyor. Hak ve bâtıl bayrağı. Bir kişi ya Allah’ın fırkasından olacaktır ki o zaman hak bayrağı altına girmiş olsun… Yahut ta şeytandan yana olacaktır ki, o zaman da bâtılın bayrağı altına girecektir. Bu iki sınıf birbirinden tamamen ayrıdır ve kesinlikle içice ve yanyana olamazlar. Soy, aile, akraba, vatan, ırk, kavim, asabiyet değil... İman... Yalnız ve yalnız iman… Kim Allah’ın fırkasından yana olur ve Hak bayrağı altında toplanırsa, o ve bu bayrak altında toplananların hepsi Allah yolunda kardeştir. Renkleri değişik olabilir, vatanları ayrı olabilir, kabileler farklı, aileleri başka başka olabilir. Ama hepsi de Allah’ın fırkası altında toplanmanın dağılmaz bağı ile bağlanırlar birbirlerine. Bu bayrağın altında bütün renkler silinir, bütün ayrılıklar erir.
Kim de şeytanın aldatmasına kapılır ve bâtıl bayrağının altında toplanırsa, artık bir daha onunla Allah’tan yana olanların arasında hiçbir bağ kalmaz. . Ne toprak bağı, ne ırk bağı. Ne vatan bağı, ne renk bağı. Ne akrabalık bağı, ne kavim bağı... Ne soy bağı... O, bütün bu bağlılıkların üzerine oturduğu ana bağı kopardığı için bütün bu bağlarda kopmuş bitmiştir. Bir hadiste “Allah’tan yana olanların” nitelikleri Rasûlullah’ın (s.a.s.) dilinden şöyle belirtilmiştir: “Allah gizlenenleri, müttakileri ve iyileri sever. Onlar ki; kayboldukları zaman aranmazlar, hazır oldukları zaman çağrılmazlar, kalpleri hidâyet kandilidir. Onlar kapkaranlık fitnelerin hepsinden çıkıp kurtulurlar. İşte bunlar Allah’ın, kendileri hakkında “İşte onlar, Allah’ın hizbidir. Dikkat edin; Allah’ın hizbi, felâha erenlerin kendileridir.”1704 Sözü yine Allah Rasûlüne ait bir duâ ile noktalayalım: “Ey Allah’ım! Bana bir fâcirin, bir fâsıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü Sen, indirdiğin âyette, ‘Allah’a ve Âhiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin’ diye buyurdun.”
89- Münâfıklar, Yahûdiler ve Şeytan- Durumları Şeytanın Durumuna Benzeyenler:
“İkiyüzlülük edenleri görmedin mi, kitab ehlinden inkâr eden kardeşlerine: “Eğer siz, (yurdunuzdan) çıkarılıp (sürülürseniz), mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız, size karşı hiç kimseye uymayız.” derler. Allah onların yalancı olduklarına şâhidlik eder. Andolsun ki eğer onlar, çıkarılsalar (bunlar) onlarla beraber çıkmazlar; eğer onlarla savaşılsa, onlara yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar, sonra (bir daha) kendilerine yardım edilmez. Onların kalplerindeki sizin korkunuz, Allah’ınkinden fazladır. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar toplu olarak, sizinle savaşamazlar, ancak müstahkem şehirlerde, yahud duvarların (kalelerin ardından) sizinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur. (Bu yahûdîlerin durumu) kendilerinden az önce işlerinin günahını tadmış olan, âhirette de kendileri için acı bir azab bulunan kimselerin (Bedir’de cezalarını bulan putperestlerin) durumu gibidir. (Münâfıkların durumu da) tıpkı şeytanın durumuna benzer ki, insana “İnkâr et.” deyip, insan da inkâr edince: “Doğrusu ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’dan korkarım.” der. Nihâyet ikisinin de sonu, içinde ebedî olarak kalacakları ateş olacaktır. Zâlimlerin cezası budur.” 1705
Birinci meselde, Benî Nadîr yahudîlerinin durumu, kendilerinden az önce yaptıklarının cezasına çarpılan Bedir ehlinin durumuna benzetilmektedir. Yahut
1704] İbn Ebî Hâtim
1705] 59/Haşr, 11-17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 377 -
da Benî Kaynuka yahudîlerinin durumuna benzetilmektedir. Çünkü her iki gurup, yani müşrikler ve Benî Kaynuka Hakka karşı gelmeleri ve ona boyun eğmemeleri yüzünden, daha dünyada iken inkârlarının kötü akıbetine uğramışlardır.1706 Böylece ibretlik bir mesel, bir nümûne olmuşlardır.
İkinci meselde, yahûdîleri müslümanlara karşı kışkırtan münâfıklar, şeytana benzetilmişlerdir. Çünkü Şeytan insanları, inkâra varıncaya kadar tahrik ederek, kışkırtır ve aldatır. Tam inkâr edince de, “Ben senden berîyim, ben Allah’tan korkarım.” diyerek onları yalnız bırakır ve uzaklaşır.1707 Bunda benzetme yönü, işte şeytanın bu iki yüzlülüğüdür. Nitekim şeytan Bedir’de de Ebû Cehil’e, Enfâl Sûresi kırk sekizinci âyette ifâde edildiği gibi, “Bu gün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; Doğrusu ben de size yardımcıyım.” demişti ve sonunda da onları yalnız bırakmıştı. Şeytan böylece kendisinin azabtan kurtulacağını zanneder. Hâlbuki her iki taraf da ateştedir.1708 Demek ki böyle şeytan rolünü üstlenen ikiyüzlü insanlar vardır. 1709
Şeytan, yaratılışı ve yapısı gereği durmadan her fırsattan yararlanarak insanın kalbine, beyninin bazı noktalarına inkâr, şüphe ve inat sinyalleri gönderir. İyice şüpheye sokup sapıttırdıktan sonra, Allah’ın vereceği azabı ve o dehşetli günü hatırladıkça ve bir de âhirette hesap faslı başladığında aldattığı insana: “Ben senden berîyim. Kendi akıl ve iradenle kendini küfür çukuruna attın. Doğrusu ben, âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” der.
İşte verdiğimiz âyette yahûdilere yardım sözü verip sonra sözlerinde durmayan münâfıklar şeytana, onların sözüne kanıp Hz. Peygamber (s.a.s.)’e karşı gelen yahûdiler de şeytanın kandırıp küfre soktuğu insana benzetilmektedir. Yani bu münâfıklar, şeytanın insanlara yaptığını Yahûdilere yapmaktadırlar. “Bugün siz müslümanlara karşı savaşın, biz sizinleyiz” diyorlar ama vakit gelince onlara sırt çevirecek ve başlarına ne geldiğini sormayacaklardır.
Şeytan da aynı şekilde kâfirleri aldatır. Tıpkı Kureyş kâfirlerine Bedir Savaşı’nda, “Bugün nıüslümanlar size karşı koyamaz” diyerek onları şişirdiği gibi. Şeytan “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım”1710 demişti ama, iki ordu yüzyüze geldiğinde kaçarak, “Ben sizden uzağım. Ben sizin göremediğinizi görüyorum. Ben Allah’tan korkarım, çünkü Allah’ın cezası çetindir” gerçeğini itiraf etmişti. Şeytanın kullandığı en büyük silâh, insanı gurura sevketmektir. Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu aldanışla eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın başarısı, onun kuvvetinden değil, insanın kuvvetlerini, insanın aleyhinde kullanabilmesinden kaynaklanıyor. “Şeytan insanlara, vaadlerde bulunur, onları hayâle sevkeder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmaktan başka bir şey vaadetmez.”1711 şeytanın bu, gururu istismar hünerine, daha ilk insanın sürçmesi anlatılırken dikkat çekilmiştir. 1712
İnsan şeytana uymakla tam bir aptallık içindedir. Çünkü Allah’ın insan
1706] Beyzavî, II, 67; Ş. Mansûr, s. 324
1707] Ş. Mansûr, s. 326
1708] Beyzavî, 11, 67
1709] Ş. Mansûr, s. 326; Hakîm Tirmizî, s. 14; V. Ulutürk, s. 79-81
1710] 8/Enfâl, 48
1711] 4/Nisâ, 120
1712] 7/A’râf, 20
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerindeki etkisi şeytanınkinden daha köklü ve yaratılıştan olmasına rağmen, insan bunu gafletle örterek çok daha zayıf bir etkinin esiri olmaktadır, Kur’an, Allah’la şeytanın etkilerini karşılaştırmış ve şu sonuca varmıştır: “Şeytanın tuzak ve hilesi zayıftır.”1713 Bu zayıf tuzağa düşen insanın, yaratılıştan gelen sıcak ve kuşatıcı İlâhî etkiye iyice göz yummuş olması gerekir ki; işte üzerinde durduğumuz âyette şeytanın kendisi de bu zavallılığa dikkat çekiyor. Bütün bu oyun ve aldatmaların sonu, insanın rezil ve perişan olmasıdır. Kur’an şöyle diyor: “Şeytan, insanı rezil ve perişan eden bir varlıktır.”1714 Özetle: “Nefsine vezir olan, şeytana rezil olmaz.” 1715
90- Allah’ı Unutanlar Gibi Olanlar
“O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da, Allah da onlara öz benliklerini unutturdu. Yoldan çıkmışların ta kendileridir onlar.” 1716
İnsanı insan yapan öz, Allah’ın içimize üflediği nefhadır. Bu yüzden Allah’a yakınlıkla gerçek benliğimize yakınlık arasında doğru orantı vardır. Allah’ı unutmak ise zorunlu olarak gerçek benliğimizi unutmak ve kadavra benlikle uğraşmak olacaktır. Allah’ı unutmak, insanın kendisini unutması demektir. Çünkü O’nun kölesi olduğunu unutan kimse, bu dünyadaki konumunu yanlış değerlendiriyordum. Sırf bu temeldeki yanlışlık dolayısıyla onun tüm hayatı yanlış bir yolda harcanır gider. Allah’tan başka kimsenin kulu olmadığını unutan kimse, Allah’a itaat etmez ve hakikatte kulu olmadığı kimselere kulluk yaparsa, sırf bu hatası dolayısıyla tüm hayatı mahvolur. İnsanın bu dünyadaki asıl konumu kulluktur. Ve o mutlak anlamda özgür değildir. Fakat o, sadece ve sadece bir tek Allah’ın kuludur ve başka hiç kimsenin kölesi değildir. Bunu idrak etmeyen bir kimse, gerçekte kendini unutmuştur. Fakat bildiği halde bu gerçeği unutan kimse, zaman zaman bir kâfir ve müşriğin hareket ettiği gibi davranabilir. Kişinin devamlı sırât-ı müstakim üzerinde yürüyebilmesi için hiçbir zaman Allah’ı unutmaması gerekmektedir. Bundan gafil olduğunda kendini de unutacağından, gafleti fıskına sebep olur.
Allah’ı unutmak, dünya tutkusuna sebep olur. Gaflet ile dünya peşinden koşmak, âhiret için hiçbir hazırlık yapmamak, nefsi ibadet ve takva ile temizlemeye çalışmamak, canı unutmak demektir. İşte, kim Allah’ı unutursa, Allah da ona canını unutturur. Çünkü canı düşünmek, onu temizlemeyi gerektirir. Canı temizlemek de Allah’ı anmakla olur. Allah’ı unutan, kendi canını da unutmuş, yani ihmâl etmiş olur. Canı ihmal etmenin sonucu da onu âhiret azabına atmaktır. Elbette canlarını ateşe atanlarla, onu kurtarıp âhiret bahçelerine sokanlar bir olmaz. Kurtuluş ve başarıya erenler, Allah’ı unutmayan, O’nu itaat ve ibadet ile anarak nefislerini temizleyen cennetliklerdir.
Kur’an’ın bir başka âyeti de “Allah’ı unutturmaya giden sebeplere” şöyle dikkat çekmektedir: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah’ı anmaktan/Allah’ın zikri olan Kur’an’dan alıkoymasın. Böyle bir şey yapanlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir.”1717 Bu âyetin muhâtabı, müslüman olduğunu söyleyen herkestir. “Ey
1713] 4/Nisâ, 76
1714] 25/Furkan, 29
1715] N. Şahinler, s. 277-279
1716] 59/Haşr, 19
1717] 63/Münâfikun, 9
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 379 -
iman edenler” ifâdesi Kur’an’da bazen mü’minlere, bazen müslüman olduklarını iddia edenlere, bazen de genel olarak müslümanlara hitaben kullanılmıştır. Nerede, kime hitap edildiği âyetin öncesinde ve sonrasında (siyak ve sibak) yer alan âyetlere bakılarak anlaşılır.
Burada “mal ve çocukların” özellikle zikredilerek vurgulanması, insanların umumiyetle mal ve çocuklarının hatırı için imanın sorumluluklarından yüz çevirmeleri nedeniyledir. Çünkü insan umumiyetle bunlar yüzünden nifak, iman zaafı, fısk ve itaatsizliğin bataklığına saplanır. Aslında kastedilen, insanı Allah’tan gafil eden dünyadaki her şeydir. Allah’tan gaflet, her kötülüğün asıl sebebidir. Şâyet insan her an başıboş olmadığını, Allah’ın bir kulu olduğunu, Allah’ın kendisinin her yaptığından haberdar olduğunu ve yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini hatırında tutarsa, işte o zaman hiçbir sapıklık ve dalâlete düşmez. Beşeri zaafları dolayısıyla bir hata yapsa bile, hata yaptığını anlar anlamaz kendine çeki düzen verir.
Allah’ı unutmak veya Allah’ı anmayı unutmak aynı zamanda insanın iç dünyasını karartan ve Allah’ın üzerimizdeki haklarını zedeleyen büyük günahlardan biridir. İnsanın ölümsüz yanı, içinde taşıdığı sonsuzluk tohumudur ve o tohum Allah yani Yaratıcı Kudret kökenlidir. Bu bakımdan insanın Allah’ı unutması, kendi benliğine ters düşmesidir. Bunun içindir ki Kur’an bu unutma (nisyan) kavramı üzerinde ısrarla durur ve insanı bundan kaçınmaya çağırır. O halde, Allah’ı unutmanın yerini ve çerçevesini iyi anlamak için Kur’an’daki nisyan(unutma) kavramını görmek gerekir.
İnsanın kendine tevdi edilen şeyi unutması olarak tanıtılan “nisyan” kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da 40 küsur yerde kullanılır. Varoluş, tekamül, Yaratıcı ile ilişki, bireysel ve toplumsal haklarla ilgili birçok temel prensip, nisyan kavramı ile yakın bir beraberlik içinde verilmektedir. Kur’an dilinin aşılmaz ustası Rağıb el-İsfahani, nisyanın ya kapasite yetersizliğinden, ya gafletten yahut da kasttan kaynaklandığını ve sonuçta insanın, hafızasına emânet edilen şeyi bir kenara bıraktığını söylüyor.
Şunu hemen belirtmeliyiz ki, Kur’an’daki nisyan, sıradan unutmak değildir. Bu, daha çok “ihmal ve umursamazlığın sonucu olan yarı kasıtlı bir unutmadır ki İlâhî kelâm bunu insanın savsaklayıcı yanının bir uzantısı saymaktadır. Bunun içindir ki, Kur’an, Allah’ı unutan insanın Allah tarafından unutulacağını açıkça beyan eder. Nisyanın karşıtı (ve nisyandan kurtulmanın yolu) “zikir” dir ki o da, hatırda tutmak için anmak demektir. Allah’ı unutmamanın yolu Allah’ı zikretmek yani anmaktır.
Mutlak kudret ve mutlak ego, unutmak gibi bir noksandan uzaktır. “Rabb ne karanlığa gömülüp şaşırır, ne de unutur.”1718 Bunun bir anlamı da, fragmanter varlığın, varlık derecesine uygun olarak, unutmaya bulaşacağıdır. Nitekim, parça kudret olan insanın belirgin niteliklerinden biri de unutmaktır. Bu illet, Adem babamızın tipik özellikleri arasında sayılacak kadar dikkat çekicidir. 1719
İnsanın nisyanı, genellikle bir nankörlük ve vurdumduymazlıkla atbaşı
1718] 20/Tâhâ, 52; 19/Meryem, 64
1719] 20/Tâhâ, 115
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gitmektedir.1720 Bunun içindir ki, insanın nimete şükrü unutarak düştüğü sapma ve azgınlık çok büyük felaketlere sebep olmakta ve onu Allah’ın bir kenara itmesine veya küçültücü muamelelere maruz bırakmasına yol açmaktadır.1721 Nisyan dengeyi bozarak insanı tökezletir. Bu yüzden nisyanın sonsuzluğa ilişkin olmasıyla, iğretiye ilişkin olması arasında fark yoktur. Çünkü “denge, görünmeyen dünya ile görünen dünyanın barıştırılması anlamını da taşıyor.” Bu barışmayı bozmak, dengeyi bozmaktır. Ve Kur’an: “Dünyadan nasibini de unutma”1722 diyerek bu sırra işaret etmiştir.
Nisyanın en tehlikelisi insanın kendi benliğini unutmasıdır. Kur’an, insanın özüyle varlığın esası, yani Allah arasında beraberlik gördüğüne göre, insanın kendi özünü unutması bir anlamda Allah’ı unutması, Allah’ı unutması da kendi benliğini unutmasıdır. Kur’an bunu kendi üslûp güzelliği ve özelliği içinde verirken şu ifâdeleri kullanır; “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”1723 “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlardır, Allah da onlara kendi benliklerini unutturmuştur. “ 1724
Kur’an’ın bu yaklaşımına dayanırsak şunu söyleyebiliriz: İnsanı sevmenin, insanı gaye varlık bilmenin esası da, Allah’ tanımaktan geçer. Allah’ı unutmuş bir hümanizm insana kuru avuntudan gayrı bir şey veremez. Benliğini unutmanın bir görünümü de başkalarına verdiği öğütlerin kendi hayatında tersini yapmaktır ki, buna en çok din temsilcileri, özellikle Yahûdi din büyükleri arasında rastlanır. Kur’an, Beni İsrail hahamlarının bu bahtsız tavırlarına ısrarlı bir biçimde parmak basar. Bir yerde şöyle diyor; “İnsanlara iyiyi ve doğruyu emredip dururken kendi benliklerinizi unutuyor musunuz?” 1725
Allah’ı unutmaya giden yol, Allah’ı anmayı, teknik deyimiyle zikri unutmaktan geçiyor. Bu yüzden, unutma illetine yakalanıp öze ters bir yön izlemenin çaresi Allah’ı anmak, yani Zatı Mutlak’ı esas alan bir meditasyona hayat bünyesinde yer vermektir.1726 Allah’ı anmayı unutturan bir numaralı kuvvet şeytan’dır.1727 İnsan özünü unutmayı hızlandıran sebeplerden biri de, Allah’ı sevip anan kulları alay konusu etmektir.1728 Kur’an, insanı kendi dışındaki dünyayı, özellikle yaratılış sırrını unutmamaya çağırır. Bu noktada Allah’ın âyetlerini unutmamaya özellikle dikkat çekilir.1729 İnsan, kendi içine kıvrılan bir benlik olarak, kendi yaratılışını, bu yaratılıştaki etapların sergilediği hayranlık verici oluş sırrını unutmamalıdır. Bunu unutursa Mutlak Yaratı’cının kudretini göremez ve O’nun karşısında küstahlığa yeltenir.1730 Nihâyet, Kur’an, son peygamber bağlılarını hem unutmanın doğuracağı bozukluklara karşı uyarmak, hem de onların unutma illetinin sonuçlarından İlâhî bir rahmetle korunduklarını göstermek üzere, bağ1720]
39/Zümer, 8; 25/Furkan, 18
1721] 7/A’râf, 165; 25/Furkan, 18
1722] 28/Kasas, 77
1723] 9/Tevbe, 67
1724] 59/Haşr, 19
1725] 2/Bakara, 44; 5/Mâide, 13-14
1726] bk. 18/Kehf, 24
1727] bk. 18/Kehf, 63; 12/Yusuf, 42; 58/Mücâdele, 19; 6/En’âm, 68
1728] bk. 23/Mü’minûn, 109-110
1729] bk. 20/Tâhâ, 26
1730] bk. 36/Yâsin, 78
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 381 -
lılarına şu duâyı önerir: “Ey Rabbimiz! Unutur veya hata edersek, bizi bundan hesaba çekme.” 1731
Allah’ı unutmanın yıkıcı belirişlerinden biri de Allah’a yakarıştan, terminolojik ifâdesiyle “duâdan nasipsiz hale gelmek, duâdan kopmaktır.” İnsan için duâların kabul edilmemesinden daha büyük felâket, hiç duâ edemez hale gelmektir. Biz bu konuyla ilgili detayları “Duâ’yı Yaşamak” adlı kitabımızda geniş olarak verdiğimizden burada sadece işaret etmekle yetiniyoruz. 1732
91- Kur’ân’ın Şânı Büyüktür
“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah korkusundan onu, başeğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara, düşünsünler diye veriyoruz.” 1733
Biz bu Kur’ân’ı, onca büyüklüğüne ve katılığına rağmen dağlara indirseydik ve o da mânâsına vakıf olup içindekileri anlasaydı, saygıyla boyun eğer, Allah korkusundan parça parça olurdu. Ey insanlar bu Kur’ân karşısında sizin kalpleriniz nasıl yumuşamaz, nasıl saygı duymaz, Allah’ın emrini anlayıp, kitabı düşününce kalpleriniz nasıl parçalanmaz.1734 Bundan maksad, emânet âyetinde olduğu gibi, Kur’ân okunurken, onun başlara vurucu ikâz ve mânâlarını düşünürken, insanın kalbinin katılığına ve saygısının az oluşuna tevbîh için bir temsil ve tahvildir.1735 İşte Kur’ân’ın şânı, azameti, kadri, rütbesi böyle yüce, böyle uludur. 1736
92- Birbirine Kenetlenmiş Bir Bina Gibi Olanlar
“Hiç şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” 1737
Verdiğimiz âyetten öncelikle, mü’minlerin ancak canlarını feda etme tehlikesini göze aldıklarında, Allah’ın rızasını kazanabilecekleri anlaşılmaktadır. Ayrıca Allah’ın ancak şu üç vasfa sahip olan orduyu benimsediği vurgulanmaktadır:
a) İmanlı ve Allah yolunda savaştıklarının şuuruna ermiş askerlerden meydana gelmiş,
b) Dağınık olmayıp, disiplin içinde ve düzenli saflar halinde savaşan,
c) Düşmana kurşunlu kaynatılmış duvarlar gibi (sağlam ve sarsılmaz bir şekilde) karşı koyan bir ordudur bu.
Özellikle bu ordunun son özelliği dikkat çekicidir. Çünkü hiçbir ordu savaş meydanında, şu aşağıdaki özellikleri uhdesinde bulundurmaksızın kurşunla kaynatılmış duvarlar gibi duramaz.
I- İnanç ve hedef bakımından mükemmel bir görüş birliği, yani subaylar ve erler arasında mükemmel bir dayanışma olmalıdır.
II- Askerler birbirine samimi bir şekilde bağlı olmalıdır. Ancak bu bağlılık,
1731] Bakara: 2/286
1732] N. Şahinler, s. 280-286
1733] 59/Haşr, 21
1734] İbn Kesîr, IV, 343
1735] Zemahşerî, IV, 87
1736] Ş. Mansûr, s. 117; V. Ulutürk, s. 81-82
1737] 61/Saff, 4
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gayeye ihlâsla sarılmadıkça ve ortada yüce gaye olmadıkça gerçekleşemez. Aksi takdirde, savaş gibi çetin bir imtihanda, niyetlerdeki zaafların saklı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla güven sarsıldığında, askerler itimatlarını kaybeder ve birbirlerinden şüphe etmeye başlarlar.
III- Yüksek derecede ahlak sahibi olmalıdırlar. Şâyet bir ordunun subay ve erleri ahlaken zayıf kimselerse, aralarında saygı ve sevgi yok demektir. Bu ahlâki zaafları dolayısıyla da birbirleriyle kavga ve tartışma yapmaktan kurtulamazlar.
IV- Ordu mensupları arasında, gaye ve hedefe duyulan arzu ve onu elde etmek için gösterilen kararlılık, öyle bir etkileşim meydana getirir ki, hiç bir güç onları yenemez ve onlar, savaş meydanında kurşunla kaynatılmış duvarlar gibi sağlam, sarsılmaz bir şekilde çarpışırlar.
İşte bu esaslar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) liderliğinde muhteşem bir askeri güç meydana getirmiştir. Bu güce, en büyük kuvvetler bile karşı koyamamış ve asırlarca tüm dünya onlarla baş edememiştir. Cihad ferdî olduğu kadar da sosyal bir sorumluluktur, Çünkü İslâm’a karşı çıkanlar, topluca birlikler halinde karşı çıkarlar ve üzerine büyük yığınlarla birlikte saldırırlar. Bunun için mücahitlerin de düzenli bir birlik halinde bulunmaları ve düşmanlarını düzgün saflar halinde karşılamaları gerekir. Düzenli saflar, sağlam ve dayanıklı birlikler halinde olmaları gerekir.
Bu din toplumun dinidir. Birbiriyle uyuşan ve birbirine bağlı toplumlar inşa etmek ister. Bu nedenle yalnız başına bir köşeye çekilip ibadet eden veya tek başına cihad eden yahud tek başına yaşayan kişiler bu dinin tabiatından uzaktırlar. Cihadın gereklerinden ve ayrıca hayata hâkimiyet durumunda ortaya çıkacak düzenden uzaktırlar. Hâlbuki Allah’ın mü’minler için sevdiği manzarayı inandıkları dinin tabiatı çiziyor kendilerine. gidecekleri yolu aydınlatıyor ve Kur’an’ın, canlandırdığı kuvvetli yardımlaşma ve destekleşmeyi “kenetlenmiş bir duvar gibi saf halinde” tâbiriyle ifâde ediyor.
Öyle bir duvar ki bütün tuğlaları sımsıkı birbirine sarılmış, kenetlenmiş ve birbirinin yardımcısıdır. Her tuğlanın ayrı bir görevi var. Ve her biri ayrı bir deliği kapar. Çünkü bir tuğla yerinden kaldırılacak olursa yapı bütünüyle yıkılır. Öne alınsa, arkaya itilse yerinden kımıldatılsa bina çöker. Bir tuğla; altındaki, üstündeki, sağındaki ve solundaki tuğlalarla bağlantısını kaybedecek olursa binanın tamamı yıkılır. Bu ifâde bir gerçeğin ortaya konuluşudur. Yoksa genel manada bir benzetme değildir. İslâm topluluğunun yapısını canlandırmaktadır. Bu topluluk içerisinde ferdler arası bağlılıkları anlatmaktadır. Duygu bağlantısını, hareket bağlantısını belirtmektedir. Belirli bir hedefe yönelen ve belirli bir düzene bağlı olan toplumun fertleri arasındaki ilişkileri ve dayanışmayı sergilemektedir.
Kısaca söylemek gerekirse; bu benzetmede, ferdlerin cismen tekdüzen bir şekil ile terbiye ve asayişleri konu edildiği gibi, kalben niyet ve imanlarının da bir kelime etrafında toplanacak ve birbirini sevip sayacak bir sûrette samimiyet ve kararlıkta olması söz konusudur. Ama üzülerek ifâde etmek gerekir ki Kur’an’ın “Allah’ın ipine topluca yapışın ve parçalanmayın.”1738 emrine rağmen yeryüzü sahnesinde yeralan Muhammed ümmeti tefrika/bölünüp parçalanma illetinden yakasını kurtarabilmiş değildir. Belki de bu bölünüp parçalanma Hz. Peygamber’in
1738] 3/Âl-i İmrân, 103
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 383 -
söylediği şu sözlerin ve kaçınılmaz gerçeğin en yalın bir tecellisidir: “Aziz ve yüce Allah’tan ümmetim için üç şey diledim de bunların ikisini bana verdi, üçüncüsünü kabul etmedi. Allah’tan ümmetime kendileri dışında düşman Mûsâllat etmemesini rica ettim, bu dileğimi kabul etti. Ve O’ndan, ümmetimi suda boğarak helâk etmemesini diledim; bunu da kabul etti. Nihâyet O’ndan, ümmetimi birbirine düşürmemesini rica ettim, bu isteğimi geri çevirdi.” 1739
93- Allah’ın Nûrunu Söndürmek İsteyenler
“Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nûrunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile.” 1740
Verdiğimiz âyetin Hicrî 3’de Uhud Savaşı’ndan sonra nazil olduğuna dikkat edilmelidir. O dönemde İslâm, sadece Medine ile sınırlıydı. Ve müslümanların sayısı da bir kaç bini aşmıyordu. Tüm Arapların bu dini yoketmeye kararlı oldukları bir dönemdi. Ve üstelik müslümanlar, Uhud Savaşı’nda yenilmişler ve kendilerine olan güvenleri de sarsılmıştı. Bu yüzden civardaki kabileler de İslâm aleyhine cesaret bulmuşlardı. İşte bu şartlar altında Allah, İslâm nûrunun sönmeyeceğini ve aksine daha da ışıldayarak tüm dünyaya yayılacağını müjdelemiş ve bu müjde aynıyla vuku bulmuştur. Allah’ın dışında o dönemlerde, İslâm’ın geleceğinin ne olacağını kim bilebilirdi? Nitekim beşeri imkânlar ölçüsünde olayı değerlendirdiğimizde, o dönemlerde İslâm nûrunun, her yönden esen şiddetli rüzgârların söndürebileceği zayıflıkta olduğunu görürüz.
Kâfirler/Müşrikler, Allah’a ibadet etmelerinin yanısıra, başkalarına da ibadet etmiş ve Allah’ın halis dinine karşı başka dinleri de karıştırarak, onu karma bir din edinmişlerdir. Bu kimseler, sadece Allah’a kulluk etmeye ve O’nun yol göstericiliği doğrultusunda hayatlarını düzenlemeye razı olmamışlardır. Onlar hevâ ve heveslerine göre istediklerini ilâh edinmekte, istedikleri düşünce ve akideye göre hayatlarını düzenleyip diledikleri gibi medeniyetlerini oluşturmakta ısrar etmişlerdir. Allah’ın Rasûlü ise, böyle insanlarla uzlaşmaya varması için gönderilmemiştir. O’nun gönderilme sebebi, Hak dini Allah’ın yol göstericiliğinde hayatın her kesimine hâkim kılmaktır. Ve O, bu görevini hangi durumda olursa olsun ifa edecektir. Kâfir müşrikler onu kabul etseler de, etmeseler de, tüm güçleriyle karşı koysalar da, Rasul Muhakkak misyonunu tamamlayacaktır. Bu meydan okuma Kur’an’da biri 9/Tevbe, 33; diğeri 48/Fetih, 28’de olmak üzere iki kez daha yapılmıştır. Bu âyette ise üçüncü kez tekrarlanmaktadır.
“Kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti büyük bir gerçeği dile getirmektedir. Ve peygamber hayatta iken Allah nûrunu tamamlamış, müslümanların dinini ikmal etmiş, nimetlerini bütünleştirmiş ve kendileri için din olarak İslâm’ı seçmişti. Bugün de bu gerçek zaman zaman canlı bir hareket halinde ortaya çıkmakta ve müslümanlara yapılan bunca baskı, sindirme ve ağır eziyetlere rağmen, çeşitli hile ve oyunlarla müslünıanlar saf dışı edilmiş olmakla beraber bu nabız canlı canlı çarpmaktadır yine. Çünkü Allah’ın nûrunu ağızlardan çıkan nefesler söndüremez. Bu aydınlığı kulların elinden demir ve ateş bombardımanı yok edemez. Ne kadar zâlim diktatörler ve Siyonistlerin eliyle hazırlanmış olan uydurma kahramanlar hedeflerine ulaştıklarını sansalar da Allah’ın nûru
1739] İbn Mâce, Fiten, 9; N. Şahinler, s. 287-290
1740] Saf: 61/18
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sönmeyecektir.
“Nur”, Kur’an’da 43 yerde geçer. Yine ışık ve parıltı mânâsına gelen “ziyâ” ise 3 yerde geçer. Ancak Kur’an, ziya’yı nura göre daha “asli” bir ışık olarak verir. Yunus: 10/5 âyeti “güneşi ziya, ayı nur” olarak verir. 71/Nuh, 16. âyeti de ayı nur diye tanıtır. Bu âyetler, güneşin ışığı olan ziyayı, ayın ışığı olan nura göre daha temel bir ışık halinde vermektedir. O halde nur, ziyaya nisbetle daha ikincil, araz bir ışıktır. Bir başka deyimle ziya bizatihiye daha yakın ışık, nur daha bağımlı ışıktır. Böyle olunca da Kur’an’daki “Allah göklerin ve yerin nûrudur” âyetine dayanarak zat-ı İlâhî’yi nurla eşitlemek yanlış olur.
Bizatihi ışık, tıpkı bizatihi varlık gibi, sadece Allah’tır. Ancak insan bizatihi ışığı kavrama gücünde olmadığından bağlı ve bağımlı ışık onun yerine konarak, insana hitap edilmiştir. İnsana hitabında, Allah, bizatihi ışık yerine, daima iğreti ışıkları (ziya, nur) kullanıyor. Bu, insanın varlık yapısı bakımından bir zorunluluktur. Bu yüzden, 24/Nur, 35 âyeti “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” diyerek, bizatihi nûru anlatmada, onun tecellisini kullanmıştır. Çünkü insan, nûrun bundan fazlasına ne tahammül edebilir, ne de onu kavrayabilir. Nitekim, Hz. Mûsâ, Allah’ı görmek istediğinde ona, Allah’ın tecelli edeceği dağa bakması söylendi ve Mûsâ bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip yere yığıldı.1741
Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Bizatihi ışık veya kaynak ışık olan Cenâb-ı Hak, işte bu yüzden, en açık ve en aydınlık varlık olmasına rağmen görülmüyor. Yani O, tasavvufta çok kullanılan bir ifâde ile, “zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir.” Buradaki “gizli”, bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.
Nur, Kur’an’da 140 yerde geçen ve ateş ve sıcaklık anlamına gelen “nâr” ile aynı köktendir. “Nur ve nar”, ışık temasının temel âyeti olan 24/Nur, 35’de yanyana kullanılmaktadır. Burada “nar”, dokunuşuyla nûru ortaya çıkaran araç olarak veriliyor: “O’nun yağı ışık fışkırtır; ona bir nar dokunmasa bile o, nur üzerine nurdur.” Demek oluyor ki, pozitif oluş prensibi, zulmete (karanlık) karşı aydınlık olan iki tecelli sergiler: Nar ve Nur. Bunların ilki celâl (kahır, negativite, kabz, çelişme), ikincisi cemal (lütuf, pozitivite, bast ve uyum). Ve bu oluşta motor unsur nar, yani kahr ve celâldir.
Nur, genel adlarından biri de kitap olan vahyin yine genel adlarından biridir.1742 Bu iki genel ad, bazı âyetlerde yan yana kullanılmakta ve böylece kitap ile ışık arasındaki ilişkinin erdiriciliğine ve kaçınılmazlığına dikkat çekilmektedir.1743 Vahy ve özellikle Kur’an hem nur, hem de münir (nurlandıran, ışık saçan) olarak nitelendirilmektedir. 1744
Vahye karşı çıkanların sahip olmadıkları en önemli değer “kitabı münir” (nurlandıran, aydınlık getiren kitap)’tır. Bu deyimin Kur’an bünyesindeki kullanımına bakarak diyebiliriz ki, kitabı münir, duyulara dayalı, entellektüel bilgiye karşı duyularüstü İlâhî kaynaklı doğrudan bilgidir. O, varlığın esasından direkt gelen şaşmaz ve zamanüstü bilgidir. Vahyin temsilcisi olan Hz. Peygamber tanık,
1741] 7/A’râf, 143
1742] 7/A’râf, 157; 64/Teğâbün, 8; 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 91
1743] 5/Mâide, 15; 42/Şûrâ, 52
1744] 3/Âl-i İmrân, 184; 25/Fâtır, 25
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 385 -
müjdeci, uyarıcı, çağırıcı olmanın yanı sıra bir “siracı münir” (aydınlatan kandil) olarak da anılıyor.1745 İlginçtir ki, Kur’an bu sirac (kandil) sıfatını bir de güneş için kullanır. 1746
Buna dayanarak diyebiliriz ki, madde dünyası için güneşin yeri neyse, ruh ve mana dünyası için son Peygamber’in yeri odur. Bu anlamda vahy ve Rasûl, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilmiş İlâhî lütuflardır. 1747
94- Acı Bir Azaptan Kurtaracak Ticaret Yolu
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size haber vereyim mi? Allah’a ve O’nun Rasûlüne iman ederseniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ederseniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.” 1748
“Ticaret” kişinin mal, vakit, emek, zihin ve yeteneklerini ortaya koyarak kâr elde etmesidir kısaca. Bu bakımdan iman ve Allah yolunda cihad etmek, ticarete benzetilmiştir. Ve âyetin mü’minlere hitaben “iman edin” şeklindeki ifâdesi; ihlâslı mü’minler gibi davranın, sözde kalmayın ve imanınız için her türlü fedâkârlığı yapmaya hazır olun” anlamında bir emirdir.
Ticaret, biri maddî, diğeri mânevî olmak üzere iki kısımdır ve bunlar birbirini tamamlayıcı özelliktedir. İslâm’ın koyduğu ticaret ahlâkı, iki kısmın birarada yürütülmesini gerekli kılar. Maddî kazanç, Allah yolunda harcandığı takdirde bütünüyle mânevî kazanca dönüşür. İşte 10. âyet böyle bir kazancın asıl sermayesinin iki ana değer taşıdığını açıklamaktadır:
a) Allah’a ve Peygamberine dosdoğru iman,
b) Allah yolunda mal ve can ile cihad..
Böylece Kur’an, iman için temiz bir kalble, cihad için de mali ve bedeni güce işarette bulunuyor. O halde mü’min üç yönlü bir gelişme ve yükselmeye muhtaçtır.
1) Kalbi gelişme ve yükselmeyle “tahkiki imana” (taklidi olmayan, sözde kalmayan),
2) Bedeni gelişmeyle iyi çalışma ve başarılı cihada,
3) Mali gelişmeyle müslüman kardeşlerini desteklemeye yol bulur.
Böylesine kapsamlı bir ticaretin ise, iki dünyevi, üçü uhrevi (Âhirete yönelik) olmak üzere beş büyük kazancı söz konusudur.1749
1) Dünyada hür ve bağımsız olup örnek millet düzeyinde kendi öz kültür kaynaklarıyla ayakta durabilmek.
2) Allah’ın sevgi ve yardımına layık olup yine Allah yolunda, insanlığın mutluluğu için fetihler yapmak.
3) Hayırlı ve faziletli amellerde bulunup günahların temizlenmesiyle ruhen
1745] 33/Ahzâb, 45-46
1746] 25/Furkan, 61; 71/Nuh, 16
1747] 5/Mâide, 16; 14/İbrâhim, l; 33/Ahzâb, 43; 57/Hadîd, 3; 65/Talâk, 11; N. Şahinler, s. 291-295
1748] 61/Saff, 10-11
1749] 61/Saff, 12-13
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arınma çizgisine erişmek,
4) Böylesine bir arınmayla Cennet’e ve oradaki yüksek nimetlere erişebilme düzeyine gelebilmek.
5) Ölmeden önce sözünü ettiğimiz böylesine büyük bir kurtuluşla müjdelenmek.
Ashâb, anlattığımız bu ticaretin ilk temsilcileri: ve başarılı uygulayıcılarıdır. Onlar sadece Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle kalmadılar, imanın gereği olan canlarıyla, mallarıyla Allah yolunda cihad ettiler. O sebeple ebedî saadet yurduyla ve nimetiyle müjdelendiler ve insanlık tarihine şeref damgasını vurarak örnek hizmetlerde bulundular.
Verdiğimiz bu âyetteki “ticareti” detaylandıran bir başka âyet de Tevbe Sûresinde geçmektedir. Bu âyette Cenâb-ı Hak “Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır” buyurmaktadır.1750 Bu âyette, Allah ile kulları arasındaki ilişkinin doğasını belirleyen İslâm inancı görüşü, bunu bir “mukavele” (anlaşma) olarak tanımlamaktadır. Bu özellik, inancın sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, hayatlarını ve mallarını Allah’a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah’ın kendisine vereceği vaadini kabul etmek sûretiyle kul tarafından yapılan bir anlaşmadır. Bu mukavelenin taşıdığı içeriği tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu anlaşmanın doğasını kavramaya çalışalım.
Her şeyden önce şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu her şeyi, gerçekten Allah’a satması diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu her şeyin gerçek malik’i zaten Allah’tır. Bunlara sahip olma Hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı her şeyin yaratıcısı olan sadece Allah’ındır. Bu nedenle dünyevi anlamda bir şeyin satımı ya da âlimı, katiyetle söz konusu değildir. Çünkü insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur ve her şey zaten evvelemirde O’na ait olması hasebiyle Allah’ın da satın alacağı hiç birşey yoktur. Bununla birlikte Allah’ın insana kullanma yetkisi verdiği bir “irade ve seçme hürriyeti” vardır ve söz konusu mukavele de buna dairdir. Elbetteki kuldaki bu hürriyet, insanın kendi hayatı ve mallarına mutlak sahiplik Hakkı konusundaki gerçek konumunda herhangi bir değişiklik getirmez. Onlar Allah’ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyiye ya da kötüye kullanma selahiyeti verilmiştir. Bu da insana, “hayatı ve elinin altında bulunan her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu itiraf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanındığını” ifâde eder.
İşte 9/Tevbe, 111. âyetinde geçen “mukavele”(alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Allah’ın iradesine bırakmak, O’na havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifâde etmek gerekirse, Allah insana, ona verilen bu özgürlüğe karşılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Malik’ul-Mülk olarak Allah’ı tanıyor ve kendisini de bunların sadece bir emânetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister. Bu yönüyle, Allah’ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartları şunlardır: “Eğer siz gönüllü olarak ve herhangi bir baskı altında kalmadan hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki her şeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emânetçisi
1750] 9/Tevbe, 111
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 387 -
olduğunu kabul etmeye ve görmeye razı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz âhiret hayatında cennetler vereceğim.”
Allah’la böyle bir pazarlık yapan kimse mü’mindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin/ticaretin başka bir adıdır. Öte yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir sözleşme/sorumluluk (Misak) altına girmemiş tavrını takman kişi ise “kâfir” dir. Çünkü teknik olarak “küfür” kelimesi, böyle bir pazarlığı reddedişe uygulanan bir terimdir. 1751
95- Allah’a Yardım Edenler
“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun; Meryem oğlu İsa’nın havârilerine:”Allah’a gidişte/ yönelirken benim yardımcılarım kimlerdir1?” demesi gibi. Havâriler de demişlerdi ki “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böyle İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihâyet biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.” 1752
Allah’ın dininin üstün gelmesi, yayılması ve yücelmesi için yardımcı olan kişiler, Allah’ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü Allah, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Tam tersine nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatla doğru yola ulaştırmak Allah’ın işi olduğundan Allah, İslâm’ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları “yardımcıları ve dostları” olarak adlandırır.
Gerçekten bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın “dostu ve yardımcısı” olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhi yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır. Ancak buna rağmen bazı kimselerin zihninde, “Allah her şeye Kadir’dir ve tüm mahlûkattan müstağnidir. O, kimseye muhtaç değildir ama herkes O’na muhtaçtır. O halde bir kul Allah’a nasıl ve ne şekilde yardım edebilir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilebilir: Bu kimselere, “Ensârullah” (Allah’ın yardımcıları) denmesinin nedeni, Alemlerin Rabbı olan Allah’ın bir kimseye muhtaç olmasından ötürü değildir. Allah, insanlara dünya iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyeti vermiştir. O, insanları kendi gücüyle mü’min ya da kâfir olmaya zorlamaz.
Fakat O; bu gayeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kişi mü’mindir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim ve abiddir. Allah’tan çekinerek/sakınarak yaşarsa muttaki, hayır için yansırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve talımi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece Allah’a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa “Ensârullah”tır.
Allah, yukarıda verdiğimiz âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri
1751] N. Şahinler, s. 296-300
1752] 61/Saff, 14
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifâdeyle kastolunan budur. Şâyet asıl maksat, Allah’a değil, Allah’ın dinine yardım etmek olsaydı, “Ensârullah” yerine “Ensâru dinillah”, “Yensurullah” yerine “yensuru dinellah” ve “in tensurullah” yerine de “in tensuru dinellah” denilmesi lazım gelirdi. Ancak görüldüğü gibi, Allah sürekli olarak bu ifâdeyi kullanmış olduğundan, Allah’a yardım kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin Allah’ın bir ihtiyacını giderdikleri ve Allah’ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü kendilerine “Allah’ın yardımcıları” denmiştir. Yine âyette nasıl Hz. İsa’ya iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmişse, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman edenlerın da ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanlarm, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. 1753
Gerçekten de öyle olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Allah’ın Elçisi hac günlerinde: “Hangi adam, Rabbimin risaletini duyurmam için beni barındırır, Kureyş Rabbimin risaletini tebliğ etmemi engelledi” derdi. Sonunda Allah, Medine’li Evs ve Hazrec kabilelerinden bazı kimseleri ona bağladı. Bunlar O’na biat ettiler ve kendi yurtlarına göçtüğü takdirde onu her türlü görünür tehlikeden koruyacaklarına söz verdiler.
Ne garip rastlantıdır ki Hz. Peygamber’e (s.a.s.) biat edenler de tıpkı Hz. İsa’nın havârileri gibi on iki kişi idi.1754 Bunlar sözlerinde durdular. Medine’ye göç eden Hz. Peygamber ve arkadaşlarını barındırdılar, korudular. Bundan dolayı Medinelilere Ensâr (yardımcılar) dendi. Bunlar Allah’ın dininin yayılması için çok fedâkârlıklar gösterdiler, gerektiğinde mallarını, hatta canlarını İslâm uğrunda feda etmekten kaçınmadılar. Sonunda bu âyetlerin inişiyle birlikte Allah’ın yardımı görünmeye, zafer ve fetihler birbirini izlemeye başladı. Hz. İsa’ya iman edenler, sonunda inanmayanlara nasıl üstün gelmiş ise, Hz. Muhammed’e iman edenler da inanmayanlara üstün geldiler. Allah’ın vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. Allah’ın izniyle yine bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne çıkacaktır.
Âyette geçen “havâri” ifâdesi “Hor” kelimesinden türemedir ve beyaz anlamındadır. Nitekim elbise temizleyicisine “havâri” denir. Çünkü o elbiseleri temizleyerek onları beyazlatmaktadır. Yine saf maddelere de “havâri” denir. Örneğin elekten geçen maddelerin adı havâridir. Ayrıca “karşılık beklemeyen arkadaş, dost” karşılığında da bu kelime kullanılır. İbn Seyyide, “Bir kimseye aşırı derecede yardım eden şahsa havâri denir” demektedir. 1755
96- Kitabla Amel Etmeyen Âlimler-Kitap Yüklü Eşekler
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde onunla amel etmeyenlerin hali, sırtına kitab yüklenmiş eşeğin haline benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların hali ne çirkindir! Allah zâlimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.” 1756
1753] Üzerinde durduğumuz âyet Saff Sûresi’nin son âyetidir
1754] İbn Hişam; l/104
1755] Lisân’ul Arab; N. Şahinler, s. 301-304
1756] 62/Cum’a, 5
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 389 -
Bu âyette Yahûdiler, bilhassa yahûdi âlimleri kitap yüklü merkeplere benzetilmişlerdir. Çünkü onlar Tevrât’ı öğrenmişler; fakat onunla amel etmemişlerdir. Bedenlerine uymuşlar, kitaplarından istifâde etmemişlerdir.1757 Onu sadece okuyup ezberlemişler, fakat onda bulunan Hz. Peygamberin sıfatını ve onun müjdesini inkâr etmişlerdir. Benzetme yönü de, eşeğin yüklendiği kitaplardan, taşıdığı ağırlık, zahmet ve yorgunluğundan başka bir istifâdesinin olmayışıdır. Zâten bu hayvan aptallığı ve akılsızlığı ile bilinir. Temsil, okuduğuyla, öğrendiğiyle amel etmeyen her âlime yöneliktir. 1758
Verdiğimiz bu âyette kendilerinin Allah’ın dostları, seçkin kavmi olduklarını iddia eden yahûdilerin davranışı kınanıyor: Evet, Allah onlara peygamber göndermiş, Kitap indirmiştir ama onlar o Kitabın buyruklarını gereği gibi uygulamamışlardır. Yolları Kitabın söylediklerine uymaz. Bu halleriyle onlar, tıpkı sırtında kitap taşıyan eşeğe benzerler. Eşek nasıl taşıdığı kitaplardan yararlanmazsa onlar da aralarında bulunan Kitaptan yararlanmazlar. Yararlansalar, dinin ruhunu anlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen vahiylerin de Allah kelâmı olduğunu kabul eder ve Hak yolunun açılmasını engellemezlerdi. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür! Allah zâlim, yani haksız insanları doğru yola iletmez.
Aynı zamanda verdiğimiz bu âyet biri genel, diğeri ise özel olmak üzere iki anlamı kendinden toplamaktadır. Genel anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.” Özel anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları nedeniyle, Hz. Peygamber’e herkesten önce uymalıydılar. Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamberin geleceği müjdesi verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın, Hz. Peygamber’e herkesten daha fazla karşı çıkmışlardır.
Yahûdiler, adeta bir eşek gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar getirdiğini bilmemektedirler. Onlar kendilerine verilmiş olan kitabın lâfzını ezberleyerek, ruhunu anlamamışlar ve gereğince amel etmeyip aksine te’vil (anlam kaydırma), tahrif (bozma) ve değiştirme yoluna sapmışlardır. Hatta onların durumu eşekten daha beterdir; çünkü eşek, kendisine şuur verilmediği için bağışlanabilir. Ancak onlara şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz. Peygamberi bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamber, Tevrat’a göre hak peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları şeklindeki iddiaları da geçerli özür değildir, aksine onu anlıyor ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar.
Âyetten çıkarılması gereken bir başka ders de şudur: Tevrat’ı yüklenip te sonra onu taşımayanların misali, “Akide (İman) emânetini omuzlayıp, sonra da onu yerine getirmeyen herkesin misalidir. Bugün yaşayan, müslüman adı taşıyan fakat müslümanların yaptıklarını yapmayan birçok kişiler de aynı durumdadır. Özellikle Kur’an’ı ve İlâhî kitapları okuyup gereğini yerine getirmeyenler... İşte onların hepsi koca koca kitaplar taşıyan eşekler gibidirler. Taşıdıkları kitaplar çok hem de pek çoktur. Ama mesele kitap taşımak veya sade okumak değildir...
1757] Hâkim Tirmizî, s. 14
1758] Zemahşerî, IV, 103; Elmalılı, VII, 4958; V. Ulutürk, s. 82-83
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesele bilmek ve kitapta olanları yaşamaktır. 1759
97- Kalpleri Üzerine Mühür Basılanlar
“Bu, onların iman etmeleri sonra küfretmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerine mühür basılmıştır, artık onlar incelikleri anlayamazlar.” 1760
Münâfık; dıştan mü’min görünüp içinden inkâr eden iki yüzlü insandır. Münâfıklık hareketi Hz. Peygamberin Medine’ye gelmesiyle başlar ve vefâtından kısa bir süre öncesine kadar uzanıp gider. Değişik şekiller almış olmakla beraber hiçbir zaman için bütünüyle ortadan silinmez. Sadece baş vurdukları metotlar zaman zaman değişiklik gösterir.
İşte verdiğimiz bu âyet, münâfıkların gerçek yüzünü tanıtmakta ve kendinden önceki âyetle ele alınıp değerlendirildiğinde onların hazırladıkları tuzaklardan, çevirdikleri oyunlardan mü’minleri haberdar etmektedir. Münâfıkın Sûresi’nin 3. âyeti “onların yeminlerini siper edinerek Allah’ın yolundan alıkoyduklarını” bildirmektedir. Âyette geçen “Fesâddû an sebilillah” ifâdesi iki anlamı birden içermektedir. Birincisi, “Onlar kendi nefislerini Allah yolundan alıkoyarlar.” İkincisi, “Onlar başkalarını Allah yolundan alıkoyarlar. “
Birinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler yoluyla, Müslüman toplum içinde yerlerini korumak istiyorlar ve böylece iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen imanın getirdiği sorumlulukları yerine getirmemek ve Allah’a ve Rasûlüne itaatten kaçınmak için, bu yeminleri kendilerine kolaylık sağlıyordu. İkinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler arkasına gizlenmek sûretiyle, İslâm toplumu içinde fesâd yayabiliyor ve Müslümanların sırlarını düşmanlara aktarabiliyorlardı. Ayrıca, bir yandan henüz İslâm’ı kabul etmemiş olan kimselere yanlış bilgiler vererek bu kimselerin İslâm’a girmelerini engellerken diğer yandan yeminlerini sıradan müslümanlar arasında şüphe sokmak için bir vasıta olarak kullanıyorlardı. Bu bakımdan, bunu ancak kendilerini müslüman saflarda bir müslümanmış gibi göstererek yapabilirler, asıl kimliklerini açığa vurarak yapamazlardı.
Verdiğimiz âyette “onlar inandılar” tanımlaması yani onlar, iman iddiasında bulunarak Müslümanların içine girdiler; “sonra inkâr ettiler” tanımlaması da, kalpden inanmayıp, eski küfürlerinde devam etmekle birlikte, zahiren inandıklarını söylediler demektir. Yani onlar iyice düşünerek ve planlı bir şekilde davranarak açıkça İslâm’a girmemişler ve aynı zamanda açıkça küfür yolunu da tutmamışlardır. Şu halde onlar inanmışlardı. Ama sonra küfre dönmeyi tercih etmişlerdi. Anlayışlı, yaşayan ve zevk sahibi olan bir gönül inandıktan sonra nasıl dönüp küfre dalabilir? Kimdir ki o; imanı tanıyıp onun zevkine erdikten, imanın verdiği varlık düşüncesini gördükten, imanlı yaşamanın tadını tattıktan, tertemiz iman havasında nefes alıp verdikten, iman nûrunun aydınlığında hayat sürdükten, iman gölgesinde dinlendikten sonra… Kalkar da küfrün o katı ve öldürücü havasına, o pis ve engebeli yoluna dönebilir? Kim yapar bunu? İnatçı, haset ve kalbi katılaşmış olandan başka? İkisi arasındaki farkı anlamayan, hissedip bilmeyen katı yüreklilerin dışında?
İşte bunun üzerine kalpleri mühürlenmiştir de artık hiç anlamazlar. Allah
1759] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. N. Şahinler, Lokman’ı Dinlerken; N. Şahinler, s. 305-307
1760] 63/Münâfıkun, 3
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 391 -
onlara sadık bir müslüman, şerefli bir insan olmayı nasip etmemiştir. Onlarda da hakikati kavrama yeteneği kalmayıp, ahlâki duyguları tamamen silinmiştir. Çünkü böyle bir yolda yürüdükleri, yani gece ve gündüz sözleri ve davranışları arasında çelişkilerle yaşadıkları için, bu değerlerden mahrum olmuşlar ve bu zilleti kendileri tercih etmişlerdir. Bu âyet, Allah’ın kalpleri mühürleme hususunda indirdiği birçok âyetten birisidir. Onlar mecburen münâfık olmuş da değildir. Gerçekte, onlar mü’min olduklarını söylemelerine rağmen, küfür yolunda ısrar etmiş ve bu yüzden de Allah’ın kalplerini mühürlemiş olduğu kimselerdendir. Çünkü onlar kendileri için münâfıklığı tercih etmiş ve Allah da onlara bu ahlâki rezilliği nasip etmiştir.
Allah’ın yarattığı psikolojik yasalar dolayısıyla küfür, kibir ve nifak, kalbin mühürlenmesine neden olur. İnsan inkâr ettikçe kalbi katılaşır, hiçbir şeye inanmaz olur. Allah, hakikati kabul etmek istek ve niyeti gösterenin kalbini mühürlemez. Ancak kâfirlerin, zorbaların kalplerini mühürler. Anlamak istemeye istemeye anlayışsızlık onların huyu, doğal durumu haline gelir. Gönül, alıştığı huylardan başkasına istek göstermez. O insan vurdumduymaz olur. Allah o kimseleri kendi nefislerine, bâtıl arzularına terk eder. İşte Allah’ın, kalpleri mühürlemesi, bu psikolojik durumu anlatmaktadır. 1761
98- Münâfıklar-Birbirine Dayandırılmış Keresteler Gibi Olanlar
“Sen o münâfıkları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, söylerlerse, dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar giydirilip dayatılmış kof kütük gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah kahretsin onları!.. Hakdan nasıl çevriliyorlar?” 1762
Bu âyette münâfakların dış görünüşleri, süslü püslü, boylu boslu olmaları, konuşmalarının yerinde olduğu bildirilir.. Yâni dıştan onları manzaralarıyla herkes beğenir; fakat içlerinde îman, fikir, şahsiyet, karakter ve cesaret yoktur. Korkaktırlar, her çığlığı kendi aleyhlerine zannedecek kadar ürkektirler. Allah Teâlâ onları bu halleriyle, giydirilip duvara dayatılmış kerestelere benzetmiştir. Öyle ruhsuzdurlar1763 onlar! 1764
Verdiğimiz âyet, bir önceki konumuzu içeren âyetin hem devamı, hem de tamamlayıcısı olup yine münâfıkların belirgin özelliklerini yansıtmaktadır. Âyetin tesbitine göre, münâfıklar dıştan bakınca öncelikle diğer insanları imrendirecek bir şekilde giyimleri, kuşamları, şıklıkları, irilikleri, güzellikleri ve bedensel düzgünlükleri ile dikkat çekerler. Konuştukları zaman ise sözlerinin akıcılığı, tatlılığı ve konuşma sanatına olan merak ve yatkınlıkları dolayısıyla güzel konuşurlar ve içinde bulundukları toplulukta ilgiyle dinlenirler.
Gerçekten de İbn Abbas’ın açıklamasına göre, Abdullah İbn Ubey yakışıklı, sıhhatli, çekici, konuşkan bir kimseydi. Onun Medine’nin ileri gelenlerinden olan arkadaşları da kendisi gibiydi. Hz. Peygamber meclise geldiğinde sırtları yastıklara dayanmış bir şekilde iddialı iddialı lâflar ederlerdi. Öyle ki onların bu halini gören bir kimse, bu muteber kişilerin, şehrin en alçak karakterli kimseleri
1761] N. Şahinler, s. 308-311
1762] 63/Münâfıkûn, 4
1763] Beyzavî, II, 478; Elmalılı, VII, 5001-5002
1764] V. Ulutürk, s. 83
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduklarını tahmin edemezdi. Ya Rasûlullah diye söze başladıkça Hz. Peygamber de sözlerini dinlerdi. Onlar ise kendilerine söz söylediği zaman resmi bir tavırla ve dıştan ağır başlı bir vaziyette dinler gibi sessizce dururlar, ancak kulaklarına söz girmezdi.
Yani duvar yastıklarına yaslanarak oturan bu kimseler, tıpkı “duvara dayatılmış keresteler” gibidirler. Bu ifâde, onların ahlâki duygularını yansıtmak ve insani bir öze sahip olamadıklarını vurgulamak için kullanılmıştır. Başka bir ifâde ile münâfıklar oturdukları yere dayanmış ahşap keresteler gibi dışları, endamları düzgün, hareketsizce kurulup otururlar. Ancak içleri bilgi ve şuurdan, yetişme ve gelişme kabiliyetinden mahrum, sağlamlık ve dayanıklılıktan uzak, boş ve kurudur. Onlar odun gibi anlayışsız veya çürümüş odun gibi içi bozuk insanlardır. Yine münâfıklar “her çağrıyı kendi aleyinde sanırlar.” Bu kısacık cümlede, onların suçlu vicdanlarının tasviri yapılmıştır. Çünkü onlar her an kalplerinde, nifaklarının ve iman iddialarının yalan olduğunun anlaşılması korkusunu taşıyorlardı. Dolayısı ile her an bu sırlarının açığa çıkmasından ya da müslümanların kendilerinin bu davranışlardan ötürü bir gün sabırlarının taşıp hesap sorabileceklerinden korkuyorlardı. Bu yüzden şehirde küçük bir gürültü bile olsa, hesap vaktinin gelişini mi haber veriyor diye ürküp duruyorlardı. Her hareketten korkuyor, endişe ediyorlar. Her sesi ve tıkırtıyı kendi aleyhlerine sanıyorlar. Kendilerini araştırdıklarını ve durumlarının herkes tarafından bilindiğini zannederek ürperiyorlar.
Âyet bu haliyle münâfıkların müslümanlarm düşmanı olduğunu hatta onların, açıkça düşmanlık yapanlardan daha tehlikeli olduğunu haber veriyor ve iman edenlera şu uyarıyı yapıyor: “Onların görünüşlerine aldanmayın, sizi aldatabilme ya da size zarar verebilme ihtimaline karşı her an dikkatli olun. Gerçek düşmandır onlar. Safların içine saklanmış, ordunun içine gizlenmiş olan düşman. Öyleyse sakının onlardan. Allah canlarını alsın, kahretsin onları.” Bu bir bedduâ değildir. Bu, Allah’ın, onları cezayı haketmiş olduklarına dair, haklarındaki kanaatini açıklamasıdır sadece. Yani onlar cezalandırılmaktan kurtulamayacaklardır. Başka bir anlam da şu şekilde verilebilir; Yani Allah ifâdeyi lugât mânâsı ile değil, ıstılahi mânâsı ile kullanmış olabilir. Bu takdirde anlam, “Allah onları kahretsin” şeklinde olur. Böylelikle Allah onların ihânetlerinin şiddetini vurgulamış olmaktadır, bedduâ etmiş değil. 1765
99- Tevbe-i Nasûh İle Tevbe Edenler
“Ey iman edenler! Etkili öğüt veren, bir tevbe (nasûh) ile Allah’a yönelin. Umulur ki Rabbiniz çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenlerı utandırmayacaktır. Onların nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşup-parıldar. Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla! Sen her şeye Kadimsin, her şeye gücün yeter.” 1766
Nasûh: Nush kökünden gelen bir abartma kipidir ve çok öğüt veren demektir. Tevbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani, sahibine, günahı bırakmasını öğütleyen, onu günahtan kurtaran sadık bir tevbe ile tevbe ediniz, Allah’a dönünüz demektir. Bir tefsire göre de nasûh, elbiseyi dikmek anlamına gelir. Burada yırtılan dini buyrukları diken, ruh elbisesinde açılan yırtıkları onaran bir
1765] N. Şahinler, s. 312-314
1766] 66/Tahrîm, 8
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 393 -
tevbe ile tevbe ediniz demektir.1767 Bu bakımdan, “nasûh bir tevbe” dendiğinde lügat anlamı olarak kendisinde riyâ ve nifaktan bir-şey bulundurmayan bir tevbe anlaşılır. Yahut günahlardan tevbe edip, insanın kendi nefsini kötü bir sondan kurtarması veya kişinin işlediği bir günahtan tevbe edip, düzelmiş olarak dinindeki bir açığı kapatması ya da başkalarına örnek ve onların kurtuluşlarına vesile olacak derecede tevbe ederek, hayatını düzene koyması da anlaşılabilir. Tüm bunlar ifâdenin lügat karşılıklarıdır.
Istılahî anlamı ise hadisler vasıtasıyla elde edilmektedir. Örneğin İbn Ebi Hatim’in Zirr bin Hubeyş’ten naklettiğine göre, o şöyle demiştir: Ben Ubey bin Kab’e “tevbeten nasûha”nın anlamını sorduğumda, O bana şu şekilde cevap verdi: “Bu soruyu ben de Rasûlullah’a sordum ve O bana: “Bir günah işlediğinde, günahından pişmanlık duyup, Allah’tan af dilemen ve bir daha o günahı işlememendir” dedi.
Aynı anlamda bir söz İbn Mesud, Hz. Ömer, İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Başka bir rivâyette Hz. Ömer nasûh tevbesini şöyle tarif etmiştir: “Kişinin bir günahını tekrar işlemekten sakınması ve bir daha böyle bir günahı aklına bile getirmemesidir.”1768 Hz. Ali, bir defasında bir bedevînin tevbe ve istiğfar kelimelerini aceleyle tekrarladığını görür ve “Bu sahte bir tevbedir” der. Bedevî: “O halde sahih tevbe nasıl olur?” diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle cevap verir: “Tevbenin sahih olabilmesi için 6 şart gereklidir:
1) Yaptığına pişman olman,
2) Gaflet ettiğin farzları yerine getirmen,
3) Gasbettiğin Hakkı geri vermen,
4) Eziyet ettiğin kimseden özür dilemen,
5) İşlediğin günahı tekrarlamamaya azmetmen,
6) Nefsini Allah’a itaatle eğitip, günah işlerken zevk aldığın gibi, Allah’a itaat ederken de sıkıntı çekmen.”1769
Tevbe ile ilgili bazı özellikleri şöyle verebiliriz: Birincisi, tevbe, kişinin Allah’a yaptığı itaatsizlikten pişman olmasıdır. Yoksa bir günahtan uzak durabilmek için, kişinin kendi kendine söz vermesi yahut sıhhat, kötü şöhret ve mal kaybı gibi nedenler dolayısıyla alkol kullanmaktan vazgeçmek tevbe tanımına girmez. İkincisi, Allah’a itaatsizlik yaptığını hisseden kimse, hemen oyalanmadan tevbe edip, günahını telafi yoluna gitmelidir. Üçüncüsü, tevbe ettikten sonra günah işleyen kimse, tekrar tekrar tevbe edip günah işlememelidir. Bu şekilde davranan bir kimsenin bu davranışı, onun tevbesinin sahte olduğuna bir delildir. Çünkü tevbenin asıl ruhu, insanın işlediği günah sonrasında pişman olmasıdır. Fakat sürekli aynı günahı işleyen kimse, gerçekte pişman olmamış demektir. Dördüncüsü, samimiyetle tevbe edip, bir daha o günahı işlememeye azmeden kimse, yine de beşeri zaaf dolayısıyla aynı günahı işlediğinde, tevbe ettiği günah tazelenmiş olmaz. Bu nedenle o kimsenin sonra işlediği günahından tevbe edip, bu günahı
1767] Mefatihu’l-Ğayb, III/47
1768] İbn Cerir
1769] Keşşaf
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekrarlamayacağına daha bir kuvvetle azmetmelidir. Beşinci, kişinin, işlediği günahı her hatırlayışında tevbe etmesi gerekmez. Ancak o kişinin nefsi, daha önce işlediği günahtan halâ haz alıyorsa, o takdirde tekrar tekrar tevbe yapmalıdır. Ta ki o günahını hatırladığında pişmanlık duyana kadar... Bu bakımdan gerçekten Allah korkusuyla, işlediği günahtan tevbe eden kimse, artık o günahından haz almaz. Çünkü o Allah’a itaatsizlik yapmıştır. Ve buna rağmen işlediği günahtan haz almaya devam ediyorsa, bu onun kalbinde, Allah korkusunun henüz kök salmadığının işaretidir.
Verdiğimiz âyetin lâfzı iyice düşünüldüğünde, “tevbe ederseniz, sizi Muhakkak affedeceğim ve cennete koyacağım” denilmediği farkedilecektir. Sadece “samimiyetle tevbe ederseniz ola ki Allah sizi affeder ve cennetine koyar” şeklinde ümit verilmektedir. Bunun anlamı şudur: Günah işleyen bir kimseye ceza verilmeyip, onu affettikten sonra Allah’ın cennete sokması vâcip değildir. Ancak onun günahını affedip, onu mükâfatlandırmak Allah’ın bir lütfü olur. Dolayısıyla bir kul Allah’tan mağfiret ümit etmeli ama tevbe ettikten sonra affedilirim diye günah işlememelidir.
Verdiğimiz âyette yer alan “o gün Allah, peygamberi ve onunla birlik iman edenlerı utandırmayacaktır” ifâdesi şu anlama gelebilir: “Bir mü’minin yaptığı iyi ameller ve onların mükâfatı yok olmaz. Yani kâfir ve münâfıklar, mü’minler hakkında “inandılar da ne oldu?” diyebilme fırsatını asla elde edemeyeceklerdir. Sonuçta zelil ve rezil olanlar Allah’a isyan edenlerdir, itaat edenler değildir. “Şüphesiz ki Allah’ın, mü’minleri peygamberine bağlayarak, herkesin perişan olduğu o günde şerefli bir saf halinde göstermesi gerçekten son derece büyük bir ikram ve insanı imrendirici bir lütufdur. Yine âyette, mü’minlerin önlerindeki nûrun, haşr meydanından cennete kadar beraberlerinde geleceği anlaşılmaktadır. Haşr meydanında cehennem ehli karanlıklar içerisinde çırpınıp dururlarken, mü’minler bu nur ile yollarında yürüyeceklerdir. Herkesin karanlıklar içerisinde ahu figan eylediği böylesine nazik bir atmosferde, mü’minler de kendi işledikleri günah ve hataları düşünüp, “sakın biz de bu nurdan mahrum olup, o bedbahtların haline düşmeyelim!” diye bu nûrun kendilerine yetip yetmeyeceği endişesi içerisinde olacaklar ve şöyle duâ edeceklerdir :”Rabbimiz nûrumuzu tamamla, bize mağfiret et, bu nur bize cennete kadar yetsin.”
Dillerin tutulduğu, kalplerin durduğu bu sıkıntı dolu günde böyle bir duâ onun kabul olunduğunun ifâdesinden başka bir şey değildir. Çünkü; “Allah (c.c.), mü’min kullarına böyle bir duâyı ilham ederse İlâhî kader onun muhakkak kabul olacağını gösterir.” Çünkü bu hallerde duâ bir nimettir ve bu Allah’ın ihsan ettiği aydınlık ve diğer ikramlara ilâve bir nimettir. 1770
100- İki İmansız, İki İmanlı Kadın
“Allah inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir: Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikahı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler (inkârlarını gizlemişlerdi.), kocaları, Allah’dan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına “Haydi girenlerle beraber siz de ateşe girin.” denildi, Allah, iman edenlera da Firavn’ın karısını misal gösterir: O, “Rabbim, katından bana cennette bir ev yap, beni Firavn’dan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zâlim toplumdan kurtar,” demişti. (Yine Allah, iman edenlera), İmran’ın kızı
1770] N. Şahinler, s. 315-319
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 395 -
Meryem’i de (misal verir). O, namusunu (kale gibi) korumuştu. Ona ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini ve kitablarım tasdik etti ve gönülden itaat edenlerden oldu.” 1771
Birinci meselde Nûh ve Lût’un (a.s.) hanımlarını Yüce Allah, en yakınları olduğu halde, o peygamberlere dinlerinde hıyânet ettikleri için, inkârcılara örnek olarak göstermiştir. Yani onlar, imansız oldukları için, en yakınları oldukları halde, bu iki mübarek peygamber onları kurtaramamışlardır.1772 Nûh’un (a.s.) karısı, imansızlara, kocasının mecnûn olduğunu söylerdi. Lût’un (a.s.) karısı da, kocası bir erkek misafir alınca, imansız kavmine onu haber verirdi.1773 İşte bunların âleme ibretlik mesel olan halleri, bu boyutta olduğu için, onlara “Haydi girenlerle beraber siz de ateşe girin.” denildi. Bütün kâfirler için böylece kötü bir örnek oldular. 1774
İkinci temsilde de Allah Teâlâ, iman edenlera, Firavn’ın karısı Âsiye’yi1775 ve İmran kızı Meryem’i örnek vermiştir. Mü’minler eğer sağlam bir imana sahib olurlarsa, kâfirlerle ne kadar içice olsalar bile, bu onlara bir zarar vermez ve sevablarından birşey eksiltmez. Allah’a yakınlıklarına mani olmaz. Âsiye, Allah düşmanlarının en ileri geleninin karısı olduğu halde, mü’minlere örnek bir kadın olarak Kur’ân’da bir mesel olmuştur. Hz. Meryem’in ise, zaten dünyada ve âhirette, kadınlar içinde seçkin bir yeri vardı.1776 Bunda Hz. Peygamberimiz’in pâk zevcelerine de bir ta’rîz olabilir. Bu, Hz. Peygambere güvenmeyin, iyi amellerle Allah’ın rızasını kazanmaya bakın, demektir. 1777
101- Mü’min ve Kâfirin Gidişi -Yüzükoyun Sürünenler
“Şimdi yüzüstü kapanarak sürünen mi doğru gider, yoksa dosdoğru yol üzerinde düpedüz (ayakta) yürüyen mi?” 1778
Bu âyet de yüzüstü sürünen kâfirin temsilidir. Ayakta, dümdüz yolda yürüyen de mü’minin meselidir.1779 Kâfirler bu dünyada nasıl, hakikate böyle ters iseler, rivâyete göre, âhirette de Allah Teâlâ onları yüzleri üstü haşredecektir.1780 Bu mesele Allah onların manevî tersliklerini, müşahhas olarak anlatmıştır. Bu iki grubun mukayesesi 6/En’âm, 81. âyet-i kerimesinde de vardır. “(...) Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gurubdan hangisi: (mü’minler mi, müşrikler mi) güvende olmaya daha lâyıktır?” 1781
Âyette mü’min ile kâfir arasındaki farkı ortaya koymada çarpıcı bir benzetme yapılmıştır. Hayvanlar, insanlardan yana fayda sağlasınlar diye yaratılmış ve onların buyruğuna verilmiştir, insanoğlu en şerefli canlı olarak yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak bulunuyor; o bakımdan da iki ayak üzeri dimdik durabilme nimetine erdirilmiştir. Hayvanlar ise, insanların istifâdesine verildiği için çoğu
1771] 66/Tahrîm, 10-12
1772] Beyzavî, II, 488
1773] İbn Kesîr, IV, 393
1774] Elmalılı, VII, 5131
1775] İbn Kesir, IV, 394
1776] Zemahşeri, IV, 131
1777] Ş. Mansûr, s. 212; V. Ulutürk, s. 83-85
1778] 67/Mülk, 22
1779] Zemahşerî IV, 139
1780] İbn Kesir, IV, 399
1781] V. Ulutürk, s. 54-55
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüzükoyun iki veya dört ayaklı, ya da sürüngen olarak yaratılmışlardır. İnsanla hayvan arasındaki bu açık fark ne ise, inkârcıyla mü’min arasındaki fark odur. Birinin kalbi eğiktir, diğerinin kalbi doğru ve düzenlidir. Bu gerçeği 7/A’râf, 179. âyet daha açık bir ifâdeyle vurgulamaktadır: “Yemin olsun ki Biz, insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar, gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.” 1782
Yüzükoyun sürünen ya doğrudan doğruya ayaklarıyla değil de hedefe varmak için yüzüstü sürünerek giden kimsedir. Yahut ta yolda yürürken ayağı kayıp yüzü koyun düşen sonra yeniden ayağa kalkıp tekrar aynı şekilde düşen kimsedir. Her iki hal de zor, acı ve sıkıntı dolu haldir. Kişiyi doğru bir yola ve iyi bir sonuca ulaştırmaz. Hiç böyle yürüyenle, sağa sola sapmadan, ayağı kaymadan dosdoğru yolunda yürüyen, hedefi belirli, gideceği nokta kesin olan kimse bir olur mu?
Birincilerin durumu Allah’ın yolundan sapan, Allah’ın kanunlarıyla çatışan, doğru yoldan mahrum insanların halidir. Onlar yürürken tabii/fıtri kanunlara karşı çıkarlar. Kâinat kanunlarının (sünnetullah) dışında bir yol takip etmek isterler. Bunun için de sürekli bir çatışma, devamlı bir kayma ve ebedî bir yorgunluk içerisinde sapıtıp kalırlar. İkincilerin durumu ise, kendisini Allah’ın yoluna veren ve Allah’ın hidâyetiyle yol alan mesut kimselerin halidir. Onlar düzgün ve mamur yollarda İlâhî kanunlar uyarınca hareket ederler. Bu yol iman kafilesinin hamd ve sena ile yürüdüğü yoldur. Yine bu yol, bütün canlı ve cansız yaratılmış tüm varlıkların takip ettiği yoldur.
Şurası muhakkak ki iman hayatı, doğruluk, dürüstlük ve kolaylık yoludur. Küfür hayatı ise zorluk, sapıklık ve düşkünlük yoludur. Âyetin sonunda yeralan “hangi yolun daha doğru olduğu?” konusundaki soru ise cevap vermeyi gerektirecek bir kapalılıktan kaynaklanmamaktadır. Buradaki soru, sadece gerçeğin bir kez daha açıklanması ve cevaplandırılması içindir. Soru ve cevap zaten satırlarda ardarda yer almaktadır. Gaye, bu hareketli tablonun gözler önünde yeniden canlandırılmasıdır. İşte bu aynı zamanda Kur’an’ın ifâdeleri tasvir etmekte kullandığı bir metottur. 1783
102- Burnu Üzerine Damga Basılanlar
“Biz, yakında onun burnu üzerine damga basacağız.” 1784
Verdiğimiz bu âyeti, kendinden önceki âyetlerle bağlantılı olarak değerlendirdiğimizde “burunlarına damga basılan” insanların kimler olduğunu daha açık bir şekilde görmekteyiz. Bu insanlar; yalan söyleyen, yağcılık yapan, yemin edip duran, insanları kötüleyen, söz getirip götüren, hayra engel olan, saldırgan, mal ve evlât çokluğu ile övünen ve daha da, ilerisi Allah’ın âyetlerine “eskilerin masalları” diyenlerdir. Hatta 68/Kalem, 10’da Cenâb-ı Hak, Allah Rasûlünü bu aşağılık insanlara itaat etmeme konusunda uyarmaktadır.
İşte bu insanların yakında Allah, burunlarının üstünü ateşle damgalayıp işaretleyeceğini; yani kibirlerini kırıp şişmiş burunlarını yere sürteceğini haber
1782] 7/A’râf, 179
1783] N. Şahinler, s. 320-322
1784] 68/Kalem, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 397 -
vermektedir. Âyette geçen “hortum” kelimesi kibirli insanın burnundan kinayedir. Bu burun üzerine konulan işaret de Bedir günü kılıçla vurmak yahut kıyâmet günü ateşle dağlayıp o kişinin azaplık olduğunu belirlemektir.1785 “Burnu büyümek”, “burun şişirmek” kibir ve gurur fiiline işarettir. Sonra hortum fil ve domuz burunlarında kullanıldığı ve yüze, burna damga vurmak en çirkin şeyler olduğu için, bu sözde onu büyük bir şekilde aşağılama mânâsı vardır. Onun için Hz. Peygamber, hayvanların bile yüzlerinden damgalanmasını yasaklamış ve bunu yapana lânet etmiştir.1786 Yüzde burun ise en önde olduğu için en göze batan, ilk sakınılması gereken, şeref ve onur işareti sayılan ve ondan dolayı en muhterem secde yeri olan bir uzuvdur.
Kısacası hortumunu (burnunu) dağlamak, damgalamak, bizim kullandığımız “burnunu kırmak” deyiminde olduğu gibi gerek maddî olsun, gerek mânevî, gerek dünya ile ilgili olsun, gerekse âhiretle ilgili son derece aşağılama mânâsınadır. Âyette geçen ifâdenin “tekil zamir” olması, müfessirleri bu şekilde nitelenen kişinin Velîd ibn Muğire olduğu konusunda birleştirmiştir. Fakat müşriklerin genel karakterini çizen bu âyetlerden sadece bir kişi değil, genellikle Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkan tüm lider takımı anlaşılmalıdır. 1787
103- Fakire Vermeyen Bahçe Sahipleri
“Biz bunlara da belâ verdik, şu bahçe sahiblerine belâ verdiğimiz gibi: Hani onlar, sabah olunca (kimse görmeden onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi, istisna da etmiyorlardı (inşaallah bile demiyorlardı). Fakat onlar uyurlarken, hemen gönderilen dolaşıcı bir belâ onu sardı da, bahçe simsiyah kesiliverdi. Sabahleyin erken: ‘Ürünlerinizi devşirecekseniz erken çıkın’ diye, birbirlerine seslendiler. ‘Bugün orada hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın’ diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken, böyle konuşarak erkenden gittiler. Fakat bahçeyi görünce, ‘Herhalde yolu şaşırdık. Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık’ dediler. Orta (yolda giden) iyileri, “Ben size demedim mi? Rabbinizi, tesbih etmeniz gerekmez miydi’ dedi. ‘Rabbimizi tesbîh ederiz, doğrusu biz yazık etmişiz’ dediler ve (şimdi) dönüp birbirlerini kınamaya başladılar: ‘Yazık bize, dediler, biz azgınlarmışız. Belki Rabbimiz bize bundan daha İyisini verir; doğrusu artık Rabbimizden diliyoruz.’ İşte azab böyledir. Âhiret azabı ise, elbette daha büyüktür; keşke bilseler.” 1788
Bu âyetlerde mesel olan kıssa, Yemen’de San’a yakınlarındaki Savran denilen yerde geçer. Orada sâlih bir adamın güzel bir bağı vardı. Ona iyi bakar, ondan Allah hakkını fakirlere verirdi. Derken vefât etti, bağ çocuklarına kaldı. Onlar, insanlara, bağın ürününden onların Hakkı olanı vermediler. Neticesi işte yukarıdaki âyetlerde anlatıldığı gibi oldu. Onlar da, dillere destan, âleme ibretlik. bir mesel olarak, başlarına gelen bu olayla, Kur’ân’da yerlerini aldılar. Araplar bu kıssayı bilirlerdi, onun için Allah Teâlâ, Kur’ân’da bu olayı hatırlatmaktadır. 1789
104- Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler
“O küfretmekte olanlar, zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle
1785] et-Teshîl, 4/138
1786] Müslim, Libas 107
1787] N. Şahinler, s. 323-324
1788] 68/Kalem, 17-33
1789] İbn Kesir, IV, 406; Zemahşerî, IV, 144-145; Beyzavî, II, 495-496; V. Ulutürk, s. 85-86
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yıkıp-devireceklerdi. ‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 1790
Verdiğimiz âyetlerde müşriklerin, Hz. Muhammed’e karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık tasvir edilmektedir. Onlar, Peygamber’in Kur’an okuduğunu duydukça âdeta gözleriyle onu yerinden kaydıracak, yiyecek, helâk edecek veya etkileyecek, nazar değdirecek gibi bakıyorlar ve O’na “mecnun” diyorlardı.
Mecnun; cinlenmiş demektir. Araplar şairlerin, sihirbazların ve kahinlerin cinlerden ilham aldıklarına, herhangi bir dnnin etkisine girip onun telkin ettiği sözleri söylediklerine inanırlardı. Hz. Muhammed’in de şair, kâhin veya sâhir (sihir yapan) gibi cinnin etkisi altına girdiğini, söylediği sözlerin ona, cin tarafından telkin edildiğini sanıyorlar ve bu yüzden ona şair, kahin, sahir veya mecnun diyorlardı ki, bunların hepsi cinle ilişki kuran, cinnin etkisinde hareket eden kimseler olarak kabul edilirdi.
Bu nedenle Allah, Kur’an’ın bir cin telkini olmayıp kendi vahyi olduğunu belirtmek için “O, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir” buyurmuştur. Çünkü cin telkinleri saçma sapan birtakım kafiyelerden dizilmiş tutarsız sözlerdir. Onlarda hikmet ve öğüt yoktur. Oysa bu Kur’an yapmacık sözlerden uzak, baştan başa hikmet ve öğütle doludur ve kendisini dinleyenlere şan ve şereftir. Âyette yeralan “âlemler” tâbiriyle bütün Arap kabileleri kasdedilmiş olabileceği gibi bütün insanlık da kasdedilmiş olabilir. Kur’an’ın daha sonra inmiş âyetleri de göz önünde bulundurulunca, birinci mânânın daha güçlü olduğu anlaşılır. Ama yine de bu tâbir için de Risalet-i Muhammediyye’nin evrenselliğine işaret vardır.
Bu âyet indiği zaman İslâm davası henüz Mekke devrini yaşıyordu. Bunca inkârla karşı karşıyaydı. İslâm’ın peygamberi bu zehirli bakışlara maruz kalıyordu. Müşrikler onunla savaşmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. İşte o ilk anlarda, bu sıkıntı hisarları arasında İslâm evrenselliğini ilan ediyor. Günümüzde bir takım iftiracıların iddia ettiği gibi İslâm’ın evrensellik sıfatı sonradan Medine’de zafer kazanınca ortaya çıkmış olan bir sıfat değildi. Tam aksine Mekke devrinin daha ilk günlerinde bu sıfat ortaya konmuştu. Çünkü doğuşundan beri özünde var olan bir gerçekti bu.
“Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini tebliğ görevinden çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi”, İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi mânâsını kasdetmemiştir. Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi” mânâsını vermişlerdir. 1791
105- Boyunlarını Uzatarak Kaçanlar
“Şimdi küfretmekte olanlara ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar. Sağdan ve soldan halka halka olarak.”1792
Verdiğimiz âyetlerde nankörlerin, Hz. Muhammed’e doğru koşup gelmeleri, onun yanında grup grup oturup, ondan duyduklarını hayretle karşılayarak
1790] 68/Kalem, 51-52
1791] N. Şahinler, s. 325-327
1792] 70/Meâric, 36-37
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 399 -
birbirleriyle konuşmaları kınanıyor. Bunlar samimi olsalardı, gelip bir arada topluca oturur, Kur’an’ı edeple dinlerlerdi. Ama hem geliyorlar, hem de kendi aralarında grup grup oturup konuşuyorlar. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanları Hakk’a dâvet için Kur’an okurken onlar kendi aralarında konuşup meclisin sükunet ve huzurunu bozuyorlar. Onlar bu halleriyle cennete gireceklerini mi umuyorlar? Hayır, Allah’ın elçisine ve sözüne karşı saygısız davrananlar cennete giremezler. Bugün Peygamber’e alaylı gözlerle bakanlar, yarın âhirette utançlarından yüzlerini kaldırıp karşıya bakamazlar, gözleri önlerine düşer.
Müşrikler, Hz. Peygamberin çevresinde grup grup oturur onu dinler, fakat ciddiyetle dinlemez, söyledikleriyle alay ederlerdi. Ve birbirlerine: “Muhammed’in dediği gibi eğer şunlar cennete girerse biz onlardan önce cennete gireriz” derlerdi. İşte âyetlerde onların bu davranışı kınanmaktadır. Âyetin metninde geçen “muhtıi’ne” kelimesi hızlı adımlarla koşan ve sürükleniyormuşcasma boynunu uzatan kimse demektir, “i’zine” kelimesi ise halkalanmak demektir. Böylece âyetin ifâdesinde küfredenlerin şüpheli hareketleriyle gizliden gizliye alay edilmekte ve taşıdıkları ruh hali canlandırılmaktadır. Onlar Hz. Peygamber’i dinleyip doğru yolu bulmak için hızlı adımlarla koşmuyorlar. Fakat dehşetle onu görür görmez aleyhinde hile ve oyunlar hazırlamak üzere halkalanıp konuşuyorlar.
Kur’an böyle bir davranış içerisinde bulunanlara şöyle seslenmektedir: “Yoksa onlar küfrettikleri, peygambere işkence yaptıkları, Kur’an’ı dinledikleri, hile yapmak için toplandıkları halde Allah katında büyük yerleri olduğunu mu sanıyorlar? Ve bu yerlerinin ağırlığından dolayı Allah’ın ölçüsünde de bir ağırlıkları bulunup Naim Cenneti’ne girdirileceklerini mi zannediyorlar?”1793 Bu sorunun cevabını yine Kur’an’ın kendisi tek kelime ile cevaplıyor: “Hayır”. 1794
106- Dikilmiş Putlara Doğru Akın Akın Koşanlar
“O gün kabirlerinden fırlayarak çıkarlar. Dikilmiş putlara doğru akın akın gider gibidirler. Gözleri yere eğik; bir zillet kuşatmıştır onları. İşte bu gündür onlara vaat edilmiş olan.” 1795
Verdiğimiz âyetler kıyâmet gününde müşriklerin karşılaşacakları durumu ortaya koymaktadır. Kıyâmet gününde onlar hızla kabirlerinden çıkar, dikilmiş putlara koşarcasına koşarlar. Çünkü onlar dünyada putlarına nasıl koşuyor idiyseler, âhirette de hesap yerine öyle koşarlar. Fakat orada gözleri öne düşüktür, dünyadaki gibi kibirleri kalmamıştır. Utanç ve korkularından şimdi artık yukarıya değil, önlerine bakarlar. Yüzlerini alçaklık bürümüş, kendilerini üzüntü kaplamıştır. İşte onlara haber verilen kıyâmet günü, böyle bir gündür.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” sözü artık tecelli etmiştir. Âyette geçen “nusb” kelimesi Allah’ın yerine ve yanına konulan yedek ilâhları sembolize eden dikili taşlar ve putlardır. Müşrikler dünyada iken bu putları selamlamak, önlerinde saygı duruşu yapmak, çelenk koymak ve hatta şeref defterlerini imzalamak için birbirleriyle yarış edercesine nasıl acele koşuyorlarsa, hesap yerine çağrıldıkları zaman da aynı şekilde hızlı hızlı kabirlerinden kalkarlar.
1793] 70/Meâric, 38
1794] 70/Meâric, 39;N. Şahinler, s. 328-329
1795] 70/Meâric, 43-44
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetin ifâdesinde kullanılan bu benzetme sanki müşriklerin gururlanıp böbürlenmelerine karşı gizli bir alay içermekte, şüphe duydukları, yalanladıkları ve çabucak gelmesini istedikleri günde karşılaşacakları kaçınılmaz sonu kendilerine hatırlatmaktadır. Ama iş işten geçmiş “vadolunan gün” gelmiştir. Özetle söylemek gerekirse; “yaşadıkları günle bugün arasında çok büyük farklar vardır.” 1796
107- Cehennem Odunları
“Nihâyet bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar doğruyu ve hayrı aramışlardır. Haksızlığa sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır.” 1797
Kur’an’ın 72. sûresi olan “Cin Sûresi”, 1. âyetinden 15. âyetine kadar bir grup cinnin Kur’ân-ı Kerim’i dinledikten sonra nasıl iman ettiklerini ve bu doğrultuda çok olumlu görüş ortaya koyan sözlerini içermektedir. Bu sözlerden bazıları da yukarıda verdiğimiz âyetleri oluşturmaktadır. Bu âyetlerde cinler; kendilerinin içinde de müslümanlar ve haktan sapanlar bulunduğunu, müslüman olanların doğru yolu arayıp bulduklarını, yoldan sapanların ise cehenneme odun olduklarını itiraf etmişlerdir.
Cinn: Cins ismi olup, tekili cinnidir. Gözle görülmeyen birtakım varlıklara “cinn” denir. Bu kelimenin kökünde gizlilik anlamı vardır. “Cenne”, örttü, gizledi; “cunneh”, kalkan yani sahibini örtüp koruyan siper; “Cenin” ana rahmindeki çocuk, “cenan” bedendeki kalb; “Cennet” ağaçların zeminini örttüğü bahçe; “Cünun” aklı örten hastalık demektir. İnsanın karşılığı olarak gözden gizli birtakım varlıklara “cinn” denir ki bu genel anlamda bütün ruhsal varlıklar: melekler, şeytanlar bu tâbirin içine girer. Bir başka tanıma göre cinn, ruhsal varlıkların hepsi değil, bir kısmıdır. Cinler latif varlıklardır. Âteşten yaratılan ve insanlar gibi sorumlu olan cinlerin de müslümanı, kâfiri, iyisi ve kötüsü vardır.1798 Onlar da bu dünyada yaptıkları işlere göre hesaba çekilecek, âhirette cennete veya cehenneme gireceklerdir. 1799
Şimdi, eğer cin ateşten yaratılmış ise bunlar cehennem ateşine atıldıklarında, ateşten oldukları için bir şey olmayacaktır şeklinde bir soru sorulabilir. Bu soruya şöyle yaklaşmamız mümkündür: Kur’an’a göre insan da topraktan yaratılmış değil midir? Örneğin, insana taş gibi olmuş bir kuru toprak parçası atılsa o kişinin canı yanacaktır. Aslında insanın cismi yeryüzü maddelerinden yaratılmışsa da bu madde et, deri, kemik vs. gibi değişik bir hal almıştır. Ama o maddelerden insan bir acı çekebilir. Aynı yaklaşımla cin de yapı itibarıyla ateşten yaratılmış bir mahlûktur, ama daha sonra can ve his taşıyan bir mahlûk haline gelmiştir. Ve dolayısıyla ateş ona ceza verebilir. 1800
108- Cehennemin Bekçileri
“Cehennemin bekçilerini, yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitab verilenlerin kesin bilgi edinmesini, iman edenlerın da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitab verilenler ve
1796] N. Şahinler, s. 330-331
1797] 72/Cin, 14-15
1798] 15/Hicr, 27
1799] 7/A’râf, 179; 46/Ahkaf, 31
1800] N. Şahinler, s. 332-333
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 401 -
mü’minler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar, ‘Allah bu misalle neyi murat etti?’ desinler. İşte Allah, böylece dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibârettir.” 1801
Bu âyetlerde, cehennemin bekçilerinin melekler, yani Zebaniler olduğu ve sayılarının da on dokuz olduğu1802 bildirilir. Bu, bir iman konusudur, akılla bilinemez. İşte Cenâb-ı Allah, böyle mesellerle, anlaşılamayacak misallerle de insanları imtihan etmiştir. İman edenler, tereddütsüz hemen iman etmişler, kalplerinde hastalık olanlar ise, “Allah bu mesellerle neyi murad etti?” demişlerdir, işte Allah insanları, böyle mahiyetini bilemeyecekleri garib ve acaib sayılarla, misallerle, mesellerle de imtihan edip, imanlarını denemiştir. 1803
109- Öğütten ve Hakikatten Kaçanlar-Arslandan Korkup Kaçan Yaban Eşekleri Gibi Olanlar
“Öyleyken bunlara ne oluyor ki öğütten yüzçeviriyorlar? Arslandan ürkmüş yabanî eşekler gibi...”1804Kur’ân’dan ve öğütten sanki, arslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi kaçarlar. Öğütten kaçanları Allah, işte böyle benzetmiştir. 1805
Verdiğimiz âyetlerde Kur’an’dan yüz çeviren, Kur’an’ı arkasına atanlar, inkâr ve sapıklıkta ısrar edip Hakk’ın sesine kulak vermeyen ve üstelik bu sesten nefret edip uzaklaşan müşrikler, arslandan korkup kaçan ürkek eşeklere benzetiliyor.
Bu benzetme bir arapça deyimdir. Yabani eşeklerin özelliklerinden biri de, bir tehlike hissettikleri zaman korkup, öyle kaçarlar ki başka bir hayvan böyle kaçamaz. Bu yüzden araplar çok korkarak aklı başından gitmişcesine kaçan bir kimseyi arslan ya da avcı görmüş yaban eşeğinin kaçışına benzetmektedirler.
Âyette geçen “kasvere” kelimesi “kasr” kökünden türetilmiş bir kelime olarak zorlu, zorba demek gibi olup “zorlu avcı alayı” veya “arslan” mânâlarına karşılık gelmektedir. İşte Kur’an ile verilen Allah öğüdünden kaçan, onu dinlemek istemeyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Oysa o zavallı vahşi eşeklerin kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber yine de tehlikeden kaçmaktır. Onda belki bir kurtuluş, bir umut, bir fayda düşünülebilir. Ama ya öğütten kaçanlar, onlar tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyor, faydalarını bırakıp yok oluşa koşuyorlar.
Bu kaçışlarıyla insan vasfından çıkıp vahşi hayvanlara dönüyorlar. Bu hal korkularından ve tehdit edilmelerinden değil de Rablerinin ve O’na varışın onlara hatırlatılması sonucu doğuyor. Onlara bu elem verici korkunç günden, o azap verici sıkıntılı yerden korunmaları için bir fırsat tanınmakta fakat bunu anlamıyorlar. Bugün de Allah’ın varlığına, birliğine, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna; aynı zamanda kurtuluşun ve mutluluğun İslâmî bir hayatı yaşamakla mümkün olduğuna yönelik çağrılara kulaklarını tıkayıp kaçanlar eksik değildir. Kur’an’ın bu benzetmesi her çağ ve dönemde canlı bir sahne olarak gören gözler önünde tecelli etmektedir.
1801] 74/Müddessir, 31
1802] 74/Müddessir, 30
1803] Zemahşerî, IV, 185; Elmalılı, VIII, 5459; Beyzavî, II, 519; V. Ulutürk, s. 86-87
1804] 74/Müddessir, 49-51
1805] V. Ulutürk, s. 87
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün bu söylediklerimizi tek bir cümlede söylemeye çalışırsak; “herkes korktuğundan kaçar, Allah’tan korkan ise gazabından rahmetine sığınarak yine O’na kaçar.” Çünkü Kur’an’ın ifâdesiyle: “Korkulmaya değer olan da O’dur; bağışlamaya layık olan da O’dur.” 1806
110- Ayakları Birbirine Dolaşanlar
“Hayır; can köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, “son müdahaleyi yapacak kim” denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu kavrayıp/anlamıştır. (Ölüm korkusundan) Ayaklar da birbirine dolaştığında; O gün sevk yalnızca Rabbinedir.” 1807
Verdiğimiz âyetlerde, insanın can verme hali ve bedenden ayrılan ruhun Allah’ın huzuruna götürülüşü anlatılmaktadır. 26. âyetin sonunda geçen “terâki” kelimesi köprücük kemikleri demektir. Bu ifâdeyle anlatılmak istenen ruhun bedeninden ayrılıp köprücük kemiğine ulaşmasıyla artık ölüm halinin başladığı işaretidir. Yani can boğaza çıkmış, son nefesi vermek üzere iken, işte bu anda her şey bitmiş gözleri yuvalarından kaydıran büyük sıkıntı gelip çatmıştır. Etrafındakiler ise bu son anda bir şeyler yapabilmek, kurtarıcı çareler aramak üzere çırpınıp dururlar: “Tedavi edecek, son müdahaleyi yapacak kimse yok mudur?” Sanki bulacakları çare fayda verecek, son nefesini veren geriye dönecekmiş gibi!
27. âyette yer alan “râkin” kelimesi “Rukye” kelimesinden türemedir. Üfürükçülük ve muskacılık anlamına gelir. “Râki” demek ise, yukarıya doğru tırmanmaktır. Şimdi eğer biz bunu ilk manada alırsak o zaman anlatım, deva bulamayan hastayı hemen acele okuyacak birisini aramak olur. Eğer ikinci manada alırsak, bu sefer anlamı meleklerin; “bu ruhu kim alacak, azap melekleri mi yoksa rahmet melekleri mi?” diye sormalarıdır. Diğer bir ifâde ile, bir kimse öldüğü zaman âhirette nereye gireceğinin kararı alınmaktadır. Yani eğer sâlih bir insan ise onu rahmet melekleri götürecek ve eğer kötü bir insan ise o zaman onun yanma kimse yaklaşmayacak ve azap melekleri onun ruhunu alacaktır.
O can çekişen, nefesi tıkanan, ölmek üzere olan kişi o anda anlar ki başına gelen hakkın emridir. Âyetin ifâdesiyle; tam ayrılıktır, sevgili dünyasından, nimetlerden ve bütün uzuvların birbirlerinden “elveda/ayrılık” diye diye acı ve keder içinde ayrıldığı tam ayrılıktır. O an bunu anlamış “ölüm korkusundan bacak bacağa dolaşmıştır.” Bacağın bacağa dolaşması, tenden çıkan ruhun, âhiret hesabından korkma durumunu, ya da ölenin cesedinin kuruyup bacaklarının birbirine yapışmasını veya kefene konup birbirine birleştirilmesini tasvir eder ki, ikinci ve üçüncü anlam daha uygundur.
Âyetlerde ortaya konulan sahne hakikaten çok şeyler ifâde etmektedir. Her âyet bir hareketi ortaya koymakta, her bölüm bir ışık tutmaktadır. Son nefes, bu acı ve katı, aynı zamanda karşı gelinmeyen ve geri çevrilemeyen hakikat karşısında, korkular, şaşkınlıklar ve feryatlar dile gelmektedir. Daha sonra kurtuluşu olmayan bir son gelip çatmaktadır. Her çare boşa gitmiş, her tedbir aciz kalmış, her canlının en sonunda varacağı biricik yol ortaya çıkmıştır: “O gün Rablerinin huzuruna doğru sevk olunurlar.” Âyette geçen “mesak” sevk anlamınadır. Yani o gün kişi yakalanır, başka birine değil, ancak Rabbine sevk edilir. İşte dünyanın sonu.. Bu âhireti bırakıp da peşin olan dünyayı sevenlerin dünyada varacakları
1806] 74/Müddesir, 56) (N. Şahinler, s. 334-335
1807] 75/Kıyâmet, 26-30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 403 -
son, budur. Âhireti sevenlerin kurtuluş ve sevgiliye kavuşma neşesiyle gülümsedikleri bu an, dünya sevgisine sarılmış ruhlar için böyle elem verici bir ayrılık, sonsuz bir hicran, bitmez tükenmez bir sürgündür. 1808
111- Çoklukla Öğünenler
“(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Öyle ki ziyaret edip saydınız kabirleri.” 1809
Verdiğimiz ilk âyette geçen ve aynı zamanda sûrenin de adı olan “tekâsür”, çokluk yarışı yapmak, çoklukla övünmek anlamındadır. Kur’an’da bu deyim, insanın niteliğe karşılık” niceliği öne çıkarışını kınamak için kullanılmaktadır. Seviyesiz, onûru düşük bir hayatın temsilcileri mal ve evlât çokluğu ile böbürlenmeyi ve hayatı böyle bir çoklukta öne geçmenin bir yarış arenası haline getirmeyi esas alırlar. İnsanoğlunun bu yarışı, mezarlıkları ve ölüleri sayacak kadar ileri götürdüğünü söyleyen Kur’an, bunun en büyük aldanışlardan biri olduğuna dikkat çeker.
Tekâsür çokluk anlamına gelen “kesret” teriminden türetilmiştir. Onun üç anlamı vardır:
Birincisi, insanın en fazla kesret/çokluk elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi, insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbiri üzerine çıkmaya çaba göstermesidir. Üçüncüsü, insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk dolayısıyla olmasıdır.
Tekâsür yani “çoklukla yarış” insanların yaşamını öylesine derinden etkilemiştir ki, onlar, daha önemli şeylerden gafil olmuşlardır, Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insani seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askeri kuvvet ve en gelişmiş silâhları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah’ın arzında zulüm yapmak ve insanlığın felaketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünmezler. Kısaca “tekâsür”, insanları ve milletleri içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık gece gündüz dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevi lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.
İkinci âyette geçen “sonunda kabirleri ziyaret ettiniz” deyiminde üç anlam muhtemeldir: Birine göre, siz ölünceye kadar mal ve evlât çoğaltmakla meşgul oldunuz demektir. Kabirleri ziyaret etmek, ölüp kabre gömülmek anlamınadır. İkincisine göre, “kabirleri ziyaret etmek”, kabirlerdeki ölüleri anmaktır, kabirlerde olan ölülerle övünmek, onları ziyaret etmek şeklinde ifâde edilmiştir. Bazı kimseler ölen atalarıyla övünürler. Âyetin anlamı, çoklukla övünme sizi o kadar oyaladı ki ölüleri anacak, onlarla övünecek kadar ileri gittiniz. Üçüncüsüne göre “kabirleri ziyaret ettiniz” deyimi, fiilen kabirlere gittiniz, demektir. Bazı kimseler övünmek için kabirlere gider, adamlarının kabirlerini göstererek “işte şu, şu bizim kabirdir” demek sûretiyle oradaki ölülerle övünürlerdi. Bir rivâyete göre Ensâr kabilelerinden Harise oğullarıyla, Haris oğulları birbirine karşı övünmüşler,
1808] N. Şahinler, s. 336-338
1809] 102/Tekâsür, 1-2
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biri diğerine: “Sizin içinizde falan, falan gibisi var mı?” demiş, ötekiler de böyle söyleyip her kabile, ötekine karşı sağ olan adamlarıyla övündükten sonra sıra mezarlıktaki ölüleri saymaya kadar gelmiş: “Haydi kabristana gidelim” demişler. Bu kez kabristanda ölüleri göstererek: “Sizde falan, falan gibisi var mı?” diye birbirlerine karşı övünmüşler, Allah bu âyeti indirmiş.
Âyette gerçekten kabirleri ziyaret kasdedilmiş olsa da burada kötülenen ziyaret, ölülerle övünmek için yapılan ziyarettir. Ölüleri rahmetle anma ve âhireti düşünmek için kabirleri ziyaret kötü değil, tam aksine sünnettir. Çünkü kınanan kabir ziyareti, kişiyi âhiretten gaflete düşüren ziyarettir.
Özetle âyetlerde insanların mal ve evlad çoğaltmak için birbirleriyle yarışa girmeleri ve ölünceye, kadar ömürlerini bu tutku ile geçirmeleri kınanmakta ve yakında, kendilerine haber verilen âhiret sorumluluğunun gerçek olduğunu kesin olarak bilecekleri ve o gün, kendilerine verilmiş olan dünya nimetlerinin hesabının sorulacağı vurgulanmaktadır. Sanki bir uyarış çığlığı, yüksek bir yerden olanca sesiyle ve sesinin keskinliğiyle bağırmaktadır: “Ey uykuya dalmış olan mahmur gözlüler, ey mallarıyla çocuklarıyla ve dünya hayatıyla aldananlar, ey bulundukları duruma kapılıp kalanlar, ey böbürlenip böbürlendikleri şeyleri her ikisinin de bulunmadığı dar bir çukura atıp gidenler... Uyanın, kendinize gelin. Ve bakın...”1810
Kur’ân’daki meselleri, en mûteber tefsir ve emsal kitaplarından istifâde ederek kısa kısa vermeye çalıştık. Kur’ân-ı Kerîm’in edebî şekillerinden biri olan meseller, görüldüğü gibi Kur’ân’da genişçe yer almaktadır. Allah insanların doğrudan doğruya idrak edemeyeceği hakikatleri, duygularla anlaşılacak misallerle tasvir ve temsil ederek anlatmıştır. Bundan dolayı mesellerdeki maddî teşbihlere vukuu mümkin hakikat diye bakmalı ve onların ötesindeki hakikati da sezmeye çalışıp,1811 gereğince amel etmelidir.1812
Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
Hadis’te Mesel: Hadis literatüründe Hz. Peygamber’in meselleri “emsâlü’l-hadîs” tâbiriyle ifâde edilir. Resûlullah, Arapça’yı mükemmel konuşan bir toplumda doğup büyüdüğü için bu dilin inceliklerine vâkıftı. Zaman zaman meseller söyler, gereğinden fazla konuşmaktan ve yapmacık tavırlardan hoşlanmazdı.1813 Abdullah b. Amr b. Âs’ın Rasûl-i Ekrem’den 1000 mesel öğrenip ezberlediğini söylemesi1814 bu mesellerin çokluğunu göstermektedir.
Hadislerde meseller başlıca iki şekilde kullanılmıştır. Bunlardan biri, anlaşılması zor konuların Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi mukayeseye dayanan temsille anlatılmasıdır. Meselâ Allah Teâlâ’nın Peygamber’i vasıtasıyla gönderdiği ilim ve hidâyetin toprağa düşen bol yağmura benzediğini ve bu yağmur karşısında insanların üç kısma ayrıldığını, bazılarının yağmur suyunu emen ve bol nebat bitiren iyi cins toprağa, bazılarının suyu içine çekmeyip başkalarının istifâdesi için tutan killi toprağa, bazılarının da yağmur suyundan kendisi faydalanmadığı
1810] N. Şahinler, s. 339-342
1811] Elmalılı, V, 3523; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 177
1812] V. Ulutürk, s. 89
1813] Tirmizî, “Birr”, 71
1814] Müsned, IV, 203
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 405 -
gibi başkalarının da istifâdesine imkân vermeyen kaygan toprağa benzediğini ifâde etmesi1815 bu şeklin en tanınmış örneklerinden biridir. Genellikle “Meselü...” kelimesiyle başlayan ve Kur’an’ın maksat ve hedeflerine uygun olan bu tür emsâle bir başka örnek olarak hastalık ve sıkıntılar içindeki mü’mini rüzgârın estiği tarafa kolayca yatan, fakat kırılmayan yeşil ekine, Hak’tan yüz çeviren kötü kimseyi de şiddetli rüzgârın bir defada söküp attığı dağ servisine benzeten hadis zikredilebilir.1816 Bu tür hadisler Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kaynaklarında dağınık halde bulunmaktadır. Tirmizî bunlardan on dördünü “Ebvâbü’l-emsâl an Rasûlillâh” başlığı altında bir araya getirmiştir.1817
Hadislerde görülen ikinci tür meseller veciz konuşma özelliğine sahip olan Hz. Peygamber’in darb-ı mesel halinde yaygınlaşan özlü sözleridir. Onun Huneyn Gazvesi’nde savaşın şiddetlendiği anda söylediği, “Bu, tandırın kızıştığı zamandır” sözü ile1818 “İktisat eden muhtaç olmaz”;1819 “Öyle söz vardır ki dinleyene sihir gibi tesir eder”;1820 “Mü’min aynı yılan deliğinden iki defa sokulmaz”;1821 “Utanmadıktan sonra istediğini yapabilirsin”1822 mealindeki hadisleri bu türün belli başlı örnekleridir. Rasûl-i Ekrem’in söylediği emsâlin bir kısmının mefhum olarak daha önce Araplar tarafından bilindiği düşünülebilir. Onun zaman zaman ünlü Arap şâirlerinin dillerde dolaşan bazı beyitlerini veya bu beyitlerin bir bölümünü mesel yerinde kullandığı da görülmektedir. Tarafe b. Abd’in, “Azık vermediğin kimse sana haberler getirir” mısraı1823 bu tarz kullanımın örneklerinden biridir.
Sahâbe ve tabiînden bazılarının mesel haline gelmiş sözleri bulunmakla beraber1824 bunlar Câhiliye devrinde söylenen mesellere nisbetle oldukça azdır. Bu durum, müslümanların Kur’an ve hadislerdeki mesellere büyük önem verip onlarla yetinmesi ve ancak nâdir hallerde mesel kullanma ihtiyacı duyması ile açıklanabilir. Hulefâ-yi Râşidîn içinde en çok meseli bulunan Hz. Ali’dir. Muallim Naci onun mesellerinden 280 kadarını derleyerek Emsâl-i Ali adıyla Türkçe’ye çevirmiştir.1825 Hz. Ali’nin bazı meselleri şöyledir: “Kanaatkârda gam olmaz”; “İlmin kemâli hilim iledir”; “Dindar olan kurtulur”; “İlim her rütbenin üzerinde bir rütbedir”. Bunun yanında, “Bülbülün çektiği dili belâsıdır” atasözünün bir nevi karşılığı olmak üzere Hz. Ebû Bekir’in söylediği, “Belâ söz söylemeye dayalıdır”; Hz. Ömer’in, “Sevgin yük olmasın, öfken yok etmesin” ve evini kuşatan âsiler yüzünden ıstırabının son dereceye vardığını anlatmak üzere Hz. Osman’ın Hz. Ali’ye yazdığı mektuptaki, “Kolan sıyrılıp devenin memelerini geçti” sözleri meşhur birer mesel olmuştur. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ûd, Muâviye b. Ebû Süfyân ve Amr b. Âs gibi sahâbîlerin de emsâl tarzında sözleri vardır. 1826
1815] Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâ’il 15
1816] Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkin 59, 60
1817] Tirmizî, Edeb 76-82
1818] Müslim, Cihâd 76
1819] Müsned, I, 447
1820] Buhârî, Tıb 51; Müslim, Cum’a 47
1821] Buhârî, Edeb 83; Müslim, Zühd 63
1822] Buhârî, Enbiyâ 5, 54
1823] Müsned, VI, 31, 146; Tirmizî, Edeb 70
1824] İbn Düreyd, s. 36-55; Seâlibî, s. 28-35; Abdülmecîd Katâmiş, s. 169-174
1825] İstanbul 1303; yeni baskısı: Rağbet Y., İst. 2005
1826] M. Yaşar Kandemir, TDV İslâm Ans. c. 29, s. 299
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âlimler, Kur’an’ın meselleri ile ilgilendikleri gibi, aynı şekilde Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ait meseller ile de ilgilenmişlerdir. Hz. Peygamber’in mesellerinden örnekler görelim:
Nevvâs b. Sem’an el Kilâbî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah dosdoğru yoluna dair bir örnek sundu yol boyunca iki duvar, duvarlarda açık kapılar ve kapılar üzerinde de örtüler vardır. Yolun başında ve üzerinde bir çağırıcı daima şöyle çağırır: ‘Allah insanları huzur ve güvenlik ortamına yani Cennete çağırmakta ve isteyen kimseleri de dilediği şekilde doğru yoluna yöneltmektedir.” 1827
Açıklama: Yolun iki kenarındaki kapılar Allah’ın yasaklarıdır. Bir kimse örtüyü açmadan Allah’ın yasaklarına düşmez. Kişinin üzerindeki çağıran kişi Rabbinin insanları içerisine koyduğu vicdan denilen şeydir. 1828
Saîd b. ebî Hilâl (r.a.)’den rivâyete göre; Câbir b. Abdullah el Ensârî dedi ki: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.), yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Rüyamda gördüm Cibrîl başucumda Mikâil’de ayak ucumda durmuş biri diğerine şöyle diyordu: Bu kimse için bir örnekleme yap! O’da şöyle dedi: Dinle kulağın duysun kalbin anlasın senin durumunla ümmetin durumu bir hükümdarın durumuna benzer ki o hükümdar bir köşk yaptırmış o köşkün içerisinde de bir salon hazırlayıp orada bir sofra kurdurmuş ve bir dâvetçi göndererek halkı yemeğe dâvet etmiştir. O insanlardan kimi dâvetçiye uymuş, kimisi de uymamıştır.”
Açıklama: Bu örneklemede, Hükümdar Allah’tır, köşk İslâm’dır, salon Cennettir. Sen ise Ey Muhammed o dâvetçisin. Sana uyan; İslâm’a girmiş olur. İslâm’a uyan Cennete girmiş olur, Cennete giren de oradakilerden yer. 1829
İbn Mes’ûd’dan (r.a.) rivâyete göre, şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.), akşam namazını kıldırdıktan sonra kalktı Abdullah b. Mes’ûd’un elinden tuttu, onu Mekke’nin Batha denilen yerine kadar çıkardı. Sonra onu oturttu ve çevresine bir çizgi çizerek şöyle buyurdu: “Bu çizgiden dışarıya asla çıkma! Sana bazı kimseler gelecekler onlarla konuşma! Çünkü onlar seninle konuşmayacaklardır.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) istediği yere çekip gitti. Ben çizginin içersinde oturmakta iken cisimleri ve saçları sudanlılara benzeyen bazı kişiler yanıma geldiler ne avretlerini görüyor nede üzerlerinde bir elbise... Bana kadar geliyorlar fakat çizgiyi geçemiyorlardı. Sonra Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına doğru yöneliyorlardı. Gecenin son kısmı olunca onlar gelmediler fakat Rasûlullah (s.a.s.) geldi. Ben oturmaya devam ediyordum, şöyle buyurdu: Gece boyu ayaktayım sonra benim çizgimin içersine girdi uyluğumu yastık yapıp uyudu. Rasûlullah (s.a.s.) uyuduğunda hafif horultu ile uyurdu. Ben oturuyor, Rasûlullah da (s.a.s.) dizimi yastık yapıp uyurken üzerlerinde beyaz elbiseler olan bazı kimseler gözüme ilişti. Onlardaki güzelliği ancak Allah bilir. Bana kadar geldiler bir kısmı Rasûlullah (s.a.s.)’in başucunda bir kısmı da ayak ucunda oturdular ve aralarında şöyle konuştular: “Hiçbir kul görmedik ki bu peygambere verilen şeyler ona da verilmiş olsun, onun gözleri uyuyor fakat kalbi uyanıktır. O’na dair bir örnekleme yapın. ‘O bir büyük lider durumunda olup bir saray yaptırmıştır ve bir sofra kurarak insanları yemeye ve içmeye çağırmıştır. Kim onun dâvetine uyarsa yemeğinden yer ve içeceğinden içer. Kim
1827] 10/Yûnus, 25
1828] Tirmizî, Emsâl, 1, h. no: 2859 (3018); Müsned: 16976; Tirmizî: Bu hadis garibtir.
1829] Buhârî, İtisam 27; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2860 (3019)
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 407 -
de icabet etmezse ona ceza vardır -veya azab vardır-’ Sonra onlar dağılıp gittiler bu sırada Rasûlullah (s.a.s.) uyandı. “Bunların söylediklerini işittin mi? Kimdir onlar bilir misin?” Ben de Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Rasûlullah (s.a.s.) “onlar meleklerdir” buyurdu. “Getirdikleri örnekleme nedir biliyor musun?” Ben de Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Bunun üzerine buyurdular ki: “Rahman olan Allah Cenneti yaptı kullarını Cennete dâvet etti. Kim bu çağrıya icâbet ederse Cennete girer, kim de çağrıya kulak asmazsa Rahman onlara azâb eder ve cezalandırır.” 1830
Câbir b. Abdullah’dan (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: Benimle benden önceki Peygamberlerin örneği, bir konak yapan adama benzer ki bu konağın her yanını yapıp süslemiş sadece bir kerpiç yeri boş kalmıştır. İnsanlar konağa giriyorlar hayret ediyorlar ve bu bir kerpiçlik boş yer olmasa konağa diyecek yok diyorlar. (İşte ben o kerpiç gibiyim).” 1831
Harîs el Eş’arî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah, Zekeriyya’nın oğlu Yahya’ya beş şeyi yapmasını ve bunun İsrail oğullarına da yaptırılmasını emretmesini buyurdu; Yahya bu beş konuda biraz yavaş davranır gibi oldu. Bunun üzerine İsa ona şöyle dedi: Allah sana bu beş konuda yapman gerekenleri ve İsrail oğullarına da yaptırmanı emir buyurmuştu. Ya sen emredersin veya ben emredeceğim dedi. Yahya şu cevabı verdi: Bu beş konuda beni geçersen yere batırılmamdan ve azaba uğramaktan korkarım. Sonra Yahya, halkı Beyti Makdis’te topladı mescid doldu, insanlar her tarafı doldurdular. Yahya şöyle dedi: Allah beş konuda benim yapmam gerekenleri ve sizin de yapmanız gerekenleri size emretmemi emir buyurdu. Bunlardan ilki kulluğunu sadece Allah’a yapıp ona hiçbir şeyi ortak koşmanızdır. Allah’a ortak koşan kimsenin örneği şöyledir: Bir kimse ki, kendi öz malından altın ve gümüşle bir köle satın alan ve sonra o köleye işte malım, işte evim, çalış ve bana hakkını öde diyen kişinin örneği gibidir. O da çalışmakta ve kendi efendisinden başka birine ödeme yapmaktadır. Hanginiz kölesinin bu durumda olmasına râzı olur?
Allah size namaz kılmanızı emretti. Namaz kılarken yüzünüzü sağa sola çevirip bakmayınız. Çünkü Allah, kulu namazında yüzünü sağa sola çevirmediği sürece yüzünü kulundan ayırmaz.
Ve Allah size orucu emretti. Bunun örneği ise şöyledir. Bir gurup arasında olup beraberinde bir misk kabı bulunan kişinin durumuna benzer hepsi ona hayran olur veya o koku onların hepsini hayran eder. Oysa oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.
Ve Allah size sadaka vermeyi de emretti. Bunun örneği de düşmen güçlerinin esir ettiği ellerini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere ileri sürdükleri kimsenin durumuna benzer. Kişi vereceği sadakalarla az veya çok bu boynu sizden kurtaracağım der ve canını onlardan kurtarmış olur.
Allah size kendisini daima hatırlamanızı emretti. Bunun örneğini de düşman tarafından süratle takip edilen ve sonunda kendisini sağlam bir köleye atıp kendisini onlara karşı koruyan kimsenin durumu gibidir. Kul da böyledir. Allah’ı hatırlamakla kendisini şeytana karşı korumuş olur.”
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben de size Allah’ın bana emrettiği beş şeyi
1830] Dârimî, Mukaddime 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2861 (3020)
1831] Buhârî, Menakıb 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2862
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emrediyorum: “Dinlemek, İtaat, Cihâd, Hicret ve cemaati” kim cemaatten bir karış ayrılırsa İslâm bağını boynundan çıkarmış olur ancak cemaate tekrar dönerse o zaman başka... Kim câhiliyye davası iddia eder ve câhilî sistemleri müdâfaa ederse Cehennemlik kimselerdendir.” Bunun üzerine bir adam Ey Allah’ın Rasûlü bu kimse oruç tutsa da namaz kılsa da aynı mıdır? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Namaz kılsa da oruç tutsa da (durum aynıdır).” buyurdu. “Siz Müslümanlar olarak Allah’ın davasını ve sistemini tutunuz. Çünkü o size Müslümanlar ve mü’minler ve Allah’ın kulları ismini vermiştir.” 1832
Ebû Mûsâ el Eşarî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okuyan mü’min kimsenin örneği tadı da kokusu da güzel ağaç kavununa benzer. Kur’ân okumayan mü’minin örneği ise kokusu olmayan fakat tatlı bir meyveye benzer Kur’ân okuyan münafığın misali ise Reyhan’a benzer ki kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafığın misali ise Ebû Cehil karpuzuna benzer ki kokusu da tadı da acıdır.” 1833
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Mü’min aynen bir ekine benzer rüzgâr devamlı olarak onu hareket ettirir durur ve böylece mü’min belâdan kurtulmaz ve bu belâlar onun günahlarına keffâret olur. Münâfık ise sağlam bir ağaca benzer bir rüzgârla devrilip yok olur gider. 1834
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ağaçlardan bir ağaç vardır ki onun yaprağı hiç düşmez, mü’min o ağaca benzer. Söyleyin bakâlim o ağaç hangisidir?” Herkesin kafası çöldeki ağaçlara takılmıştı. Benim kafamda da o ağaç hurma ağacı olmalıdır dedim. Sonra Rasûlullah (s.a.s.): “O ağaç hurma ağacıdır” buyurdu. Ben o ağacı bildiğimi, söylemekten utanmıştım. Sonra gönlüme düşeni Ömer’e anlattım, O’da şöyle dedi: ‘Senin o doğruyu söylemiş olman, şunun-bunun, benim olmasından daha hayırlıydı’ dedi.” 1835
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Söyleyin, sizden birinizin kapısının önünden her gün beş sefer yıkandığı bir nehir aksaydı o kimsede kir adına bir şey kalır mıydı?” Ashâb ‘onun üzerinde kirden bir şey kalmaz’ dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “İşte beş vakit namaz aynen böyledir. Allah o namazla kulunun hatalarını siler süpürür.” 1836
Enes’ten (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ümmetimin örneği, yağmur örneği gibidir; öncesi mi yoksa sonrası mı hayırlı bilinmez.”1837
Büreyde’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Peygamber (s.a.s.) iki taş attı ve “Bunlar neye benzer, bilir misiniz?” buyurdu. Ashâb: ‘Ancak Allah ve Rasûlü bilir’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Uzağa düşen taş insanın emelidir. Yakına düşen taş ise ecelidir.”1838
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Geçmiş toplumlara nazaran sizin bu dünyadaki yaşama süreniz ikindi namazı ile güneş batması arasındaki zaman kadardır. Sizinle Yahudî ve Hıristiyanların hali ise; işçi çalıştıran bir
1832] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2863; Müsned 16042
1833] Buhârî, Fedâilü’l Kur’ân 27; Müslim, Salât-ül Müsâfirîn 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2865
1834] Buhârî, Merdâ 27; Müslim, Sıfatu’l-Kıyâme 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2866
1835] Buhârî, İlim 27; Müslim, Sıfatu’l-Kıyâme 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2867
1836] Buhârî, Mevâkît 27; Müslim, Mesâcid 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2868
1837] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2869; Müsned 11878
1838] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2870
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 409 -
kimsenin haline benzer. Bu işveren bir kırat karşılığında günün yarısına kadar kim bana çalışır demiş. Yahûdiler birer kırat karşılığında çalışmışlar sonra günün yarısından ikindi namazına kadar bir kırat karşılığında bana kim çalışır demiş, Hıristiyanlar birer kırat karşılığında çalışmışlar. Sonra sizler ikindi namazından sonra gün batımına kadar ikişer kırat karşılığında çalışıyorsunuz. Bunun üzerine Yahûdi ve Hıristiyanlar kızdılar, bizim işimiz daha çok ücretimiz daha az dediler. O işveren kimse de: Sizin hakkınızdan bir şeyler kestim mi? dedi. Onlar da hayır dediler, o halde bu benim ikramındır onu dilediğime veririm buyurdu.” 1839
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İnsanlar yüz tane deve topluluğu gibidir. Kişi onların içinden binebilecek bir binit bulamayabilir.”1840 Diğer bir rivâyette: “Sen onların içerisinden kullanabileceğin elverişli bir binek bulamayabilirsin” dedi. 1841
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Benimle ümmetimin hali bir ateş yakan kimsenin haline benzer ki böcekler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlar işte sizler ateşe atılıyorsunuz ve ben de sizi eteklerinizden (kemerlerinizden) tutmuş bulunmaktayım.” 1842
1839] Buhârî, Mevâkît 27; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2871
1840] Buhârî, Rıkak 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2872
1841] Buhârî, Enbiyâ 27; Müslim, Fedâil 17
1842] Buhârî, Enbiyâ 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, 2872
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesel/Misal Konusuyla İlgili Âyetler
Mesel Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 169 Yerde): 2/Bakara, 17, 17, 23, 26, 26, 106, 113, 118, 137, 171, 171, 194, 214, 228, 233, 261, 261, 264, 264, 265, 265, 275; 3/Âl-i İmrân, 13, 59, 59, 73, 117, 117, 140, 165; 4/Nisâ, 11, 140, 176; 5/Mâide, 31, 36, 95; 6/En’âm, 38, 93, 122, 124, 160, 160; 7/A’râf, 169, 176, 176, 176, 177, 194; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 24, 27, 38, 102; 11/Hûd, 13, 24, 24, 27, 89; 13/Ra’d, 6, 17, 17, 18, 35; 14/İbrâhim, 10, 11, 18, 24, 25, 26, 45; 16/Nahl, 60, 60, 75, 76, 112; 26, 74; 17/İsrâ, 48, 88, 88, 89, 99; 18/Kehf, 32, 45, 54, 109, 110; 19/Meryem, 17; 20/Tâhâ, 58, 63, 104; 21/Enbiyâ, 3, 52, 84; 22/Hacc, 60, 73; 23/Mü’minûn, 24, 33, 34, 47, 81; 24/Nûr, 17, 34, 35, 35; 25/Furkan, 9, 33, 39; 26/Şuarâ, 154, 186; 28/Kasas, 48, 79; 29/Ankebût, 41, 41, 43; 30/Rûm, 27, 28, 58; 34/Sebe’, 13; 35/Fâtır, 14; 36/Yâsin, 13, 15, 42, 78, 81; 37/Sâffât, 61; 38/Sâd, 43; 39/Zümer, 27, 29, 29, 47; 40/Mü’min, 30, 31, 40; 41/Fussılet, 6, 13; 42/Şûrâ, 11, 40; 43/Zuhruf, 8, 17. 56, 57, 59; 46/Ahkaf, 10; 47/Muhammed, 3, 10, 15, 38; 48/Fetih, 29, 29; 51/Zâriyât, 23, 59; 52/Tûr, 34; 56/Vâkıa, 23, 61; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 15, 16, 21; 60/Mümtehıne, 11; 62/Cum’a, 5, 5, 5; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 10, 11; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 28; 89/Fecr, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Temsilî Anlatım velî Ulutürk, İnsan Y.
2. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
3. Emsâlû’l-Kur’ân, Hasan Keskin, (yüksek lisans tezi, 1986), M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü
4. Ulûmu’l Kur’an Kur’an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y., s. 391-404
5. Tefsir Usûlü, İsmail Cerrahoğlu, T. Diyanet Vakfı Y., s. 174-177
6. Kur’an’ın Evrenselliği Kur’an Sembollerinin Dili, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y., s. 321-323
7. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 29, s. 293-301
8. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 13, s. 279-323
9. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y., s. 66-74
10. Kur’an İlimleri ve Tefsir Istılahları, Cüneyt Eren, Ekev Y., s. 26
11. Tefsir ve Hadis Usûlünün Bazı Meseleleri, M. Tayyib Okiç, Nûn Y., s. 124-126
12. Emsâlü’l-Kur’an, Ahmet Bulut, Uludağ Ün. İlâhiyat Fk. Dergisi, 1991, III/3, s. 41-49
13. Emsâlü’l-Kur’an, Ahmet Bulut, İslâmî Edebiyat, 1991, sayı 11, s. 14-16
14. Arap Dil ve Edebiyatında Emsâl, Ahmet Bulut, İst. Ü. Ed. Fak. Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Anabilim Dalı, (Basılmamış doktora tezi), Yöneten: Prof. Dr. Nihat M. Çetin, İstanbul, 1984.
15. Kur’ân-ı Kerim’de Meseller (Emsâlü’l-Kur’an) velî Ulutürk, At. Ün. İlâhiyat Fk. Dergisi, 1993, sayı 11, s. 74-110
16. Kur’an’ı Anlamada Deyimsel İfâdelerin Rolü ve Önemi, Dücane Cündioğlu, II. Kur’an Sempozyumu (Fecr, Ankara, 1996), s. 51-77
17. Kur’ân-ı Kerim’de Mesellerin Düşündürdükleri, İsmail Cerrahoğlu, Hakses, 1983, XIX/220, s. 18-19
18. Türk Din Bilgini Mâturidi’ye Göre Kur’an’daki Kıssa ve Mesellerin Epistemolojik Amaç ve Önemi, Kubbealtı Akademi Mecmuası, 1995, sayı 3, s. 8-35
19. el-’Abdelî, eş-Şerîf Mansûr bin ‘Avn’, el-Emsâl fıl-Kur’âni’l-Kerîm, Cidde, 1406/1985.
20. el-Âlûsî, Şihâbuddîn Mahmûd, Rûhu’l-Ma’ânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, ts.
21. Âsım Efendi, Ebu’l-Kemâl Ahmet, Kamus Tercemesi Okyanus, Dersaâdet, 1305 baskısından ofset.
22. el-’Askerî, Ebû Hilâl, Cemheratü’l-Emsâl, Kahire, 1384/1964.
23. Ateş, Süleyman, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meâli, Ankara, 1977.
24. el-Bekrî, Ebû Ubeyd Abdullah b. Ebî Mus’ab el-Endelûsî, el-Faslu’l-Makâl fi Şerhi Kitâbi’l-Emsâl (Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm’ın Kitâbu’l-Emsâl’inin şerhidir), Hartûm, 1958.
25. el-Beyzâvî, el-Kâzî Nâsiruddîn, Envaru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Mısır, 1388/1968 (Tefsîru’l-Celâleyn ile birlikte).
26. Bulut, Ahmet, Arap Dil ve Edebiyatında Emsal, İst. Ü. Ed. Fak. Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Anabilim Dalı, (Basılmamış doktora tezi), Yöneten: Prof. Dr. Nihat M. Çetin, İstanbul, 1984.
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 411 -
27. el-Cârim ‘Ali, Mustafa Emin, el-Belâğatü’l-Vâzıha, Mısır, 1966.
28. Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara, 1976.
29. el-Cevheri, İsmail b. Hammâd, es-Sıhâh, Mısır, ts.
30. el-Cürcânî, Abdü’l-Kâhir, Esrârul-Belâğa, H. Ritter neşri, İst. 1954.
31. Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hâkim ve Meâl-i Kerîm, İst., 1957.
32. Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, İst. 1959.
33. el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed, Mişkâtü’l-Envâr, Kahire, 1970.
34. İbn Abd Rabbih, el-’Ikdu’l-Ferîd, Kahire, 1372/1952.
35. İbn Fâris, Ebu’l-Huseyn Ahmed, Mu’cemu Mekâyis’l-Luğa, Mısır, 1972.
36. İbn Kesîr, Ebu’1-Fidâ İsmail, Tefsîrul-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut,1969.
37. İbn Kuteybe, Te’vilu Müşkilü’l-Kur’ân, Kahire, 1393/1973.
38. İbn Manzûr, Cemâluddîn Muhammed, Lisânu’l-Arab, Beyrut, 1968.
39. el-İsbahânî, Hamza b. Hasan, ed-Dürretü’l-Fâhira fi’l-Emsâli’s-Sâira, Mısır, 1972.
40. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul.
41. el-Meydânî, Ebu’1-Fazl Ahmed b. Muhammed, Mecma’u’l-Emsâl, Mısır, ts.
42. er-Râğıb el-İsfahâni, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, Beyrut,ts.
43. er-Râzî, Fahruddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, Tahran ts.
44. Sâmî, Şemseddîn, Kâmûs-i Türkî, Dersaâdet, 1317 baskısından ofset, İstanbul, 1978.
45. es-Se’âlibî, Ebû Mansûr, Abdülmelik b. Muhammed, et-Temsîl vel-Muhâdara, Kahire, 1381/1961.
46. Selheimm, Rudolf, el-Emsâlu’l-Arabiyyetü’l-Kadîme, Arapçaya Çev. Dr. Ramazan Abdüttevvab, Beyrût-Lübnân, 1391/1971.
47. es-Süyûtî, Celâluddîn ve el-Mahallî, Celâluddîn, Tefsîru’l-Celâleyn, Beyzâvî tefsiri ile birlikte.
48. es-Süyûtî, Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1973.
49. et-Taberî, Muhammed b. Cerîr, Câmi’u’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, Kahire, 1373/1954.
50. et-Tirmizî, el-Hakîm Kitâbu’l-Emsal mine’l-Kur’ân ve’s-Sünne, tahkik: Selâhaddin Yılmaz, (Metin kısmı), yöneten: Doç. Dr. M. Nazif Şahinoğlu, Yüksek İslâm Enstitüsü, Erzurum, 1980 (Basılmamıştır).
51. Ulutürk veli, Kur”ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? İzmir, 1985.
52. el-Vahidî, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed, el-Vasît fı’l-Emsâl, Kuveyt, 1395/1975.
53. ez-Zebîdî, M. Murtaza, Tâcu’l-Arûs min Cevâhiri’l-Kâmus, Beyrut, 1386/1966.
54. ez-Zemahşerî, Mahmûd b. Umer, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl, Beyrut, ts.
55. ez-Zemahşerî, el-Fâik fi Ğarîbi’l-Hadîs, Mısır, ts.
56. ez-Zerkeşî, Bedruddîn, el-Burhân fi Ulumi’l-Kur’ân, Kahire, 1392/1972.
ENDÂD EDİNMEK
- 413 -
Kavram no 40
Bk. Şirk; Küfür-Kâfir; Put ve Putçuluk;
Dünya ve Dünyevîleşme
ENDÂD EDİNMEK
• Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
• Endâd Edinmenin İki Yansıması
• Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
• Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
• Endâdın Doğal İki Sonucu Şirk ve Putçuluk
• Şirk
• Put ve Putçuluk
“O Rab ki, arzı/yeri sizin için bir döşek, semâyı/göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 1843
Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
“Endâd” kelimesi, “nidd”in çoğuludur. Nidd: Misil, denk, eş, benzer demektir. Açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilâh yerine konan, tanrı olarak benimsenen Allah’ın dışındaki şeylere denir. Birbiriyle çekişen, tartışan ortaklar için de bu kelime kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de hepsi çoğul olarak “endâd” şeklinde ve 6 âyette geçer. 1844
“O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 1845
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” 1846
“(İnsanları) Allah yolundan saptırmak için O’na endâd/ortaklar koştular. De ki: (İstediğiniz gibi) yaşayın! Çünkü dönüşünüz ateşedir.” 1847
1843] 2/Bakara, 22
1844] Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
1845] 2/Bakara, 22
1846] 2/Bakara, 165
1847] 14/İbrahim, 30
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Müstaz’aflar/zayıf bırakılıp sömürülenler de müstekbirlere/büyüklük taslayanlara: Hayır! Gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz, derler. Artık azâbı gördüklerinde, için için yanarlar...” 1848
“İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na endâd/eşler koşar. De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” 1849
“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na endâd/ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” 1850
Endâd kelimesinin âyette neler veya kimler hakkında kullanıldığı konusunda Fahreddin Razi, şu bilgileri verir: Âlimler, “endâd” (ortaklar, eşler) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler üç başlıkta incelenebilir:
1- Endâd, müşriklerin kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye ilâh edindikleri, fayda ve zararını umup bekledikleri, başları dara düştüğünde kendilerine yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban kestikleri putlardır. Bu, çoğu müfessirin görüşüdür. Bu görüşe göre, putlar birbirlerinin endâdı, yani eşi ve ortağıdır; Allah’ın ortakları değil. Veya bunun mânâsı, “o müşriklerin bozuk zanlarınca bu putlar, Allah’ın birer eşi ve ortağı/endâdıdırlar.
2- Onlar, müşriklerin kendilerine itaat edip, onlara itaat ettikleri zaman Allah’ın haramlarını helâl, helâllerini da haram saydıkları başkanlarıdır. Müşrikler, mü’minlerin Allah’a boyun eğmeyi kendilerine gerekli görüşü gibi, reislerine boyun eğip onlara son derece saygı duymayı kendilerine gerekli görüp onları Allah’ın endâdı edinirler. Bu görüş, Süddî’den rivâyet edilmiştir.
3- Sûfilerin ve âriflerin görüşüdür: Allah’tan başka kalbini meşgul eden her şeyi, sen, kalbinde Allah’ın birer niddi (eşi, ortağı) kabul etmişsin demektir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın: “Hevâ ve hevesini, ilâhı edinen kimseyi gördün mü?”1851 âyetinde murad ettiği mânâdır.1852
2/Bakara sûresi 22. âyette geçen “ca’l” (uydurma) tâbiri, gösteriyor ki, Allah’a hangi şeyden olursa olsun, misil (denk) tasavvur olunursa uydurma olur; bâtıl olur. Bunu bile bile yaparsanız, korunanlardan olamazsınız, inatçı kâfirlerden olursunuz. Allah’ın sizi ve sizden önceki insanları yaratan tek yaratıcı olduğunu, Dünya döşeğini, Gök tavanını sizin için meydana getirdiğini, yukarıdan yani bulutlardan su indirip de bu sebeple size türlü türlü meyvelerden, ürünlerden rızık çıkardığını bilmektesiniz. Bakınız Rabbiniz nasıl merhametli ve kudretlidir. Siz bu saydıklarımızı hep bilirsiniz. O halde siz, bunları ve Yaratıcı’dan başka ilâh olamayacağını bilip dururken, Allah’a, bir olan o hak ma’bûda nidd/denk aramaya, benzerler uydurmaya, ortaklar koşmaya ve Firavun’un yaptığı gibi yerde-gökte kulelerden dürbünlerle Allah aramaya kalkmayın da, bu emri veren
1848] 34/Sebe’, 33
1849] 39/Zümer, 8
1850] 41/Fussılet, 9
1851] 45/Câsiye, 23
1852] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 4, s. 180-181
ENDÂD EDİNMEK
- 415 -
ve bütün bunları yapan, ihsan eden ve ortağı, benzeri bulunmayan yaratıcınız, Rabbiniz, Rahman ve Rahim bir Allah’a tevhid ile ibâdet ve kulluk edin. 1853
“Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet/kulluk edin. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.”1854 Bu âyetin muhtevâsı şudur: Allah, yeryüzünün sahibi, mâliki ve rızık verici yaratıcısıdır. Bunun için yalnız O’na ibâdet edilmesi ve hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmaması gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ, “bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.” buyurmaktadır. Buhari ve Müslim’de İbn Mes’ud’un naklettiği hadiste denilir ki: “Ben, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, günahların en büyüğü hangisidir?’ diye sorduğumda, buyurdu ki: “En tec’ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde kendisine nidd/şirk koşmandır).” Muaz’ın rivâyet ettiği hadis de buna benzer. Onun naklettiği hadiste Rasûlüllah (s.a.s.) buyurur ki: “Bilir misin, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? Ona ibâdet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır.” İbn Mâce’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: “Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin. ‘İnşâallah’, yani ‘ Allah isterse’ desin.” Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın zâtındaki tevhidi korumak ve muhâfaza etmek içindir. 1855
Aslında âlemde varlığı, kudreti, yaratıcılığı, ilmi ve hikmeti bakımından Allah’a nidd/ denk olabilecek bir şeriki/ortağı Allah’a ispata çalışan hiç kimse yoktur. Fakat, Allah’tan başka ma’bûd edinmeye gelince, bunu yapan pek çok grup vardır.1856 İşte bu kulluk da bile bile Allah’a endâd / denk olabilecek ortaklar koşmak demektir.
“Allah, hiçbir şey benzemez. O işitici ve görücüdür.”1857 âyeti, mutlak tenzihi ifade etmektedir. Nidd, nazir, şebih, küfüv, misl kelimeleri hemen hemen aynı anlama gelir. Nidd: eş anlamına gelir. “Allah’a meseller vermeğe (birtakım benzerler ortaya çıkararak Allah’ı onlara benzetmeğe ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın! Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 1858 Yani mutlak bilgisi olmayan ilâh olamaz. O halde Allah’ın zatında, fiillerinde ve sıfatlarında misli yoktur.
“İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar; Allah’ı sever gibi onları severler.”1859 Allah’tan başka şeylere de Allah’ın sıfatları gibi sıfatlar verirler. Veya Allah’ı sever gibi başka şeyleri severler. Allah’ın verdiği nimetleri de sebeplerden bilirler. Oysa insanı yaratan, yağmuru gönderen ve rızkı veren yalnız Allah’tır. Fiillerinde yaratılana benzemeyen, zatında ve sıfatlarında da benzemez. 1860
Mevdûdi, endâd (eş ve ortak tutma) konusunda şunları söyler: “O’na endâd/ortak koşarlar...” Onlar, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmişlerdir
1853] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.1, s. 234
1854] 2/Bakara, 21-22
1855] İbn Kesir, Tefsir, c. 2, s. 209
1856] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir c. 2 s. 133
1857] 42/Şûrâ, 11
1858] 16/Nahl, 74
1859] 2/Bakara, 165
1860] Mehmet Soysaldı, Kur’an Semantiği Açısından İnançla İlgili Temel Kavramlar, Çağlayan Y., s. 80-81
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bu yüzden O’nun haklarını başka ilâhlara verirler. Örneğin, tüm tabiat güçleri üzerinde kontrolün sadece Allah’ın elinde olmasına, yaratıklarının ihtiyaçlarını karşılama, onların dua ve isteklerini duyma gücüne sadece Allah’ın sahip olmasına, gizli ve açığı sadece O’nun bilmesine rağmen, yine de başkalarını yardıma çağırırlar; Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfederler ve böylece O’na ortak koşmuş olurlar.
Kullarının O’nu tek Hâkim, tek otorite olarak kabul etmeleri, O’nun önünde secde etmeleri, gizli ve açıkça yalnız O’ndan korkmaları, Allah’ın kayıtsız-şartsız hakkıdır. Fakat kullar bu hakların bir kısmını veya hepsini başkalarına verirlerse o zaman O’na ortak koşmuş olurlar. Neyin haram, neyin helal, neyin pis, neyin temiz olduğunu belirleme hakkı da Allah’a mahsustur. Kullarının hak ve görevlerini belirleme, onlara belli yasaklar koyma otoritesi de O’nundur. Bu nedenle, bu haklardan bir kısmını kendisine ait kabul eden kimseler, şirk koşmuşlardır. Hâkim olarak tanınmak, sadece O’na lâyıktır. Kulları olarak insanlar, O’nun emirlerini nihâî otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için O’na yönelmelidirler. O halde bu hakları Allah’tan başkasına veren kişi, şirk/ortak koşmuş demektir. Aynı şekilde bu nitelik ve haklardan herhangi birine sahip olduğunu iddia eden ve başkalarının, bu özelliklerin kendilerinde bulunduğuna inanmalarını isteyen kişi ve kurumlar, resmen ilâhlık iddiasında bulunsalar da, bulunmasalar da kendilerini Allah’a ortak koşmuş olurlar. 1861
Tevhid akidesinin berraklığını ve sadeliğini korumak için Kur’ân-ı Kerim’in şiddetle yasakladığı Allah’a endâd/eş koşma keyfiyeti, her zaman müşriklerin yapa geldiği gibi birtakım şeyleri ilâh ittihaz edip Allah’la birlikte onlara da ibâdet şeklinde olmaz. Bunun, çeşitli şekilleriyle bir de gizli olanı vardır. Mesela, ümitlerini herhangi bir şekilde Allah’tan başkasına bağlamak; Allah’tan başkasından korkmak; her ne suretle olursa olsun vâki olan zarar ve faydanın Allah’tan başkasından geldiğine inanmak şirkin bir çeşididir. Yani gizlice Allah’a şirk koşmak demektir. İbn Abbas (r.a.) bir rivâyetinde şöyle demektedir: Âyette geçen “endâd” öyle bir gizli şirk çeşididir ki bu gizlilik, gecenin karanlığında kaypak-siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. Bir kimsenin “Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı sana borçluyum” gibi tâbirler kullanması; “eğer şu köpek olmasaydı dün bize hırsız gelmişti” , “Ördek (veya kaz) evde olmasaydı hırsızlar gelirdi.” şeklinde konuşması; arkadaşına: “Allah ve sen isterseniz bu iş olur”, “Allah’la falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı” gibi sözler söylemesi hep bu endâdın yani gizli şirkin bir çeşididir. Diğer bir hadis-i şerifte, bir adamın Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Allah ve sen isterseniz” dediği ve bu söze karşılık Rasûl-i Ekrem’in: “E cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a nidd/eş mi koşuyorsun?” buyurduğu rivâyet edilir. 1862
Kur’ân-ı Kerim’e ilk muhâtap olanların gününde Allah’a endâd ve emsal edilen şeyler; ağaçlar, taşlar, yıldızlar, melekler veya şeytanlardan ibaretti. Allah’a eş koşulan bu varlıklar, câhiliyyenin her devresinde eşya, şahıs, işaret ve değerler halinde ifade edilmiştir. Bunlar, Allah’ın adıyla yan yana zikredildiği ve kalplerdeki Allah sevgisine ortak edildiği takdirde bu hal, gizli veya açık bir şirktir. Ya kalplerden Allah sevgisini silip de, yerine O’na endâd ve emsâl edinilenlerin
1861] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 1, s. 135
1862] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 96. Karşılaştırın: İbn Kesir, c. 2, s. 210
ENDÂD EDİNMEK
- 417 -
sevgileri yerleştirilirse?!
Endâd Edinmenin İki Yansıması
a- Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na endâd edinir; Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha fazladır.”1863 Şüphesiz ki mü’minler, Allah’ı sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne şahısları, ne değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu dünya kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Âyetteki sevgi tâbiri; doğru ve yerinde bir ifade olduğu kadar da güzel bir tâbirdir. Hakiki mü’minle Allah arasındaki bağlılık, sevgi bağlılığıdır. Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle, dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla sıkıca bağlanmış vicdan bağı... 1864
Âyette geçen “Endâd edindiklerini Allah’ı sever gibi severler” ifadesinin anlamı, “onlara itaat ve saygı duyma hususunda” demektir. Mü’minin Allah’ı sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık vardır. “Allah onları, onlar da Allah’ı severler.”1865 âyetinde olduğu gibi. Yine bir bedevî, Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, kıyamet ne zaman?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlüllah, “Onun için ne hazırladın?” dedi. Bedevî de: “Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine de Peygamberimiz (s.a.s.): “El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)”1866 buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle dedi: “İslâm’dan sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim.” 1867
Yaratılana değil, yaratana kulluk ve ibâdet etmek zorundayız. O’nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmeli; O’nun emir ve yasaklarına ters düşen bütün emir ve yasakları reddetmeliyiz. Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız. Bizim gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan ilâh türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilâhlar yok olacak, ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.
Hâlbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah’tan başka filan adamı ilâh ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah’ı sevdiği gibi. Yani bu kimseler Allah’a da iman ediyorlar. Allah’a inandıkları gibi Allah’ı seviyorlar da. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyorlar. Allah ile Allah’ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilâhlaştırıyor, ikisini beraber seviyorlar. Mü’minlere gelince, mü’minlerin ise Allah’a olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden daha fazla severler müslümanlar Allah’ı.
Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhasebesini yapmalıyız. “Şu
1863] 2/Bakara, 165
1864] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 319-320
1865] 5/Mâide, 54
1866] Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165
1867] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücadelesini müslümanlar da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu imansızınki kadar olsaydı.” Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz’i sevmemiz gerekiyor. Bir hadis-i şerifte öyle buyruluyor: “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz.” 1868 Rasûlüllah’ı Rabbimiz’den sonra sevmek zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan sevmeliyiz. Sevmek adına -hâşâ- Hıristiyanların Hz. İsa’yı sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.
Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücadeleye denk mücadele vermeyeceğiz. Bu âyete göre1869 onların verdiği mücadeleden daha üstün bir mücadele verirsek, ancak müslüman olduğumuzu ispatlayabiliriz. 1870
Allah’ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere veya Allah’ın hükümlerine düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak ve arzularına itaat etmek, Allah’a isyan olduğu gibi; aynı zamanda Allah’a karşı endâd tutmaktır. Şüphe yok ki, böyle yapmak, gerek Allah’ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık manasında onları Allah’a endâd/ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, ma’bud adını vermekten çekinmezler. Onlara “rabbimiz, tanrımız” derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah’ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
Bu âyet1871 gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir esastır. Ve ma’bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, ma’bud ve endâd edinilmiş olur. Sevginin sonucu ise itaattir. Bunun için, ma’buda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı, onun ma’bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma’bud mertebesi verilerek Allah’a endâd/denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber “onları severler” ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan “hüm (onlar)” zamiri, bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.
Bunun içindir ki, tefsirciler, “denk, benzer” mânâlarına gelen “endâd”ı “Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri” diye açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları da kapsamına alması takdirinde bile bu anlam açıktır.
1868] Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
1869] 2/Bakara, 165
1870] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 324 vd.
1871] 2/Bakara, 165
ENDÂD EDİNMEK
- 419 -
Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar, liderler gibi insanları, Allah’ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, endâd ve şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda bu tür şirk o kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilâh seviyesine çıkartılmıştır. En ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar, futbolcular açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır. Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan endâdın mücadelesi yüzündendir. Bilimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır. İslâm dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar ve beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahlûk yer tutmuştur. Onları Allah’ı sever gibi severler, onlara ma’bud muâmelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah’a isyan ederler. “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri ma’bud derecesine çıkaranlar da dâhildir.
Bunun için Allah’ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah’ı sevenler, Allah yolundaki O’nun sevgili kullarını da severler. Fakat Allah’ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. “(Ey Muhammed!) De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.”1872 Buna göre, Allah’ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri, peygamberleri veya onların ruhlarını ya da melekleri, bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah’ı ve Allah’ın emirlerini unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan direkt duâ şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve imdat beklemek... “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesinin tam anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar, ancak Allah’ı sevmişlerdir. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan insanların sayısı gittikçe artmaktadır; câhiliyye sistemi yürürlükte olduğu müddetçe de artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir ateist felsefe vardır ki, din ve ahlak adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.
Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah’ı sever gibi sevenler ve onların, Allah’ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah’a isyan edenler, bunları Allah’a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası ve endâd konusu, bu tarz muhabbet beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri Allah için değil; Allah gibi severler. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır.” Mü’min olanların Allah’a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere, hatta varsa Allah’a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü mü’minler, ancak Allah’a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah’ı hatırlarlar, ihtiyaçları
1872] 3/Âl-i İmran, 31
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı, mü’minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah’a olan sevgisi devamlıdır.
Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta tapar, sonra ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır, buna tapar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman ma’budlarını yedikleri olur. (Sözgelimi, özgürlüğe, demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.) Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve ma’budlarını değiştirir giderler. Bunun için onların, mü’minler gibi devamlı bir sevgileri olmaz. Mü’minler, tek Allah’a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah’ta toplanır. Allah’ın yarattıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızâsı için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma’budun veya bir putun karşılığında diğer ma’budları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
Bunun için mü’min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar mutludurlar. Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla tek Allah’a inanan bir mü’min olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah’ı sevip, Allah’ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah’a karşı başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah’ı sever gibi sevmek ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek, özellikle Allah’ın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve ma’budluğuna başkalarını da ortak etmek, en büyük zulümdür. “Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür.”1873 Bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ’nın hakkına tecavüz etmek cür’etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah’ın kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? 1874
Bu âyet,1875 açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden biri, muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an ve İslâm ıstılahında/terminolojisinde insan, daha çok “kul” vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. “Abd” kelimesinin bu anlamı, câhiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî mertebeler içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasûl, kulluğu ile övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O’nun önce kul olduğunu, sonra Rasûl vasfını zikrederiz. Mezkûr âyet gösteriyor ki, Allah’tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi, Allah’ı severcesine seven, Allah’ın emir ve nehiylerine uyar gibi bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah’tan başka endâd, yani nidler, nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara, tapanlarının gerçek bir sevgi
1873] 31/Lokman, 13
1874] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 472 vd.
1875] 2/Bakara, 165
ENDÂD EDİNMEK
- 421 -
taşıdıklarını Kur’an âyetleri1876 bildirir. Mü’min, Allah’ı; hâlis, katışıksız, sâbit ve en ileri derecede sevmelidir.
“Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”1877 Demek ki, Allah’a inanan nezdinde onu sevmek, asıl fıtratı teşkil eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah’ın da kendilerini sevmesi için uymaları gereken yola, böylece irşad olunuyorlar. Öte yandan bu âyette “sevmek ve bağışlamak” kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor ki, Allah’ın mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak sevmeyen bağışlamaz.
Kur’an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez sevgiyi tazammun eder. Bunlardan biri “rızâ”dır. Rızâ, şunları gerektirir: Kul için en sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini belirleyen kıstas, Allah’ın onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah’ından bütün fiilleri, isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici, yasaklayıcı vekîl velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O’nu sevmesini gerektirecektir.
Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkanlara, babaları ve evlâtları bile olsa, mü’minler sevgi beslemezler.1878 Buralarda insanın doğal olarak en çok seveceği varlıklar (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı karşıya konulmakta, eğer Allah’ın rızası başka yerde bulunuyorsa, Allah’a sadâkatin baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah’a olan sevgidir, O’nun rızasıdır. Bu âyetler kulun, Allah’a sevgi besleyebileceğini göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterir. 1879
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin.”1880 Sevgi, kullanırken çok dikkat edilmesi ve ancak Allah’a, Peygamberi’ne ve İslâm Düzeninin bağlılarına tahsis edilmesi gereken pek yüce bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik ve mûnâfıklara, bizi Allah’ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi gereken kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur’an ve sünnet, Allah ve Rasûlü’nün mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda sevilmesini emretmiştir. Bunun dışındakileri severken, ancak ve ancak Allah’ın ve Peygamberi’nin sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini açıklar. “Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.”1881; “Amellerin en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek/nefret duymaktır.”1882 İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, “imanın tadını bulmayı (birinci derecede) Allah ve Rasûlü’nü her şeyden çok sevmeye” bağlamıştır.1883 “(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 1884
1876] 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebut, 25
1877] 3/Âl-i İmran, 31
1878] Bak. 58/Mücadele, 22; 9/Tevbe, 24
1879] Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 159 vd.
1880] 58/Mücadele, 22
1881] 19/Meryem, 96
1882] Ebû Dâvud, Sünnet 3
1883] Buhâri, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
1884] Et-Tâc, c. 5, s. 78
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”1885; “Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları da, diğer kâfirleri de dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkunuz.”1886; “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1887
b- Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
Kur’an, herhangi bir kimseye, Allah’a teslim olur gibi emrine girmeye, ona kul köle olmaya, onun arzularına, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız itaat etmeye endâd edinme olarak, Allah’a şirk koşma olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi ve kayıtsız şartsız itaati de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda fedâ edecek kadar O’nu sevmesini ve O’na mutlak itaat edilmesi gereken otorite olarak kabulünü gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, O’nu yegâne mutlak otorite olarak kabul edip O’nun belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini, O’na teslim olduklarını, sadece O’na itaat ettiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a endâd/denk tutmuş olurlar.
Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekkeli müşrikler de bir Allah inancına sahipti.1888 Fakat Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.
Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rıza gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece de bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamı tamına zıt olan sistemleri kabul
1885] 5/Mâide, 51
1886] 5/Mâide, 57
1887] 9/Tevbe, 24
1888] Bk. 29/Ankebut, 61, 63; 39/Zümer, 3
ENDÂD EDİNMEK
- 423 -
ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
İşte bunlar, Allah’ın dışında endâd edinenlerdir. Bundan daha açık putçuluk düşünülemez. Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan santim bile ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenler, Allah’a endâd uyduranların ta kendileridir. 1889
Hz. Âdem’den günümüze kadar câhiliyye hayatını yaşayan bütün toplumlarda, büyük çoğunluğu teşkil eden Allah’a endâd uyduran insanlar, Allah’ın varlığına inanmış kimselerdir. Fakat yaratıcımızı O’nun bildirdiği ölçüler içerisinde, hükümleri, kanunları, itaat edilmesi gereken emirleri ile tasdik etmemişler, bu konularda nidler edinmişlerdir. Evet, “Onlara gökleri ve yeri yaratan kimdir, diye sorsan, elbette ki, Allah’tır diyecekler”1890 anlamındaki âyette açıklandığı üzere, Allah’a yaratıcı olarak inanmışlar, ancak varlığına inandıkları Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla bildirdiği ve yaşanmasını istediği emir ve yasaklarını kabul etmemişlerdir. Kişisel, ailevî ve sosyal hayatlarını bu mukaddes emirler ve yasaklara göre düzenlememişlerdir. “(İnsanlar için uyulacak) emirler ve yasaklar koyma hakkı yalnız Allah’a aittir.”1891 yasasını tanımayarak çiğnemişlerdir.
Cenâb-ı Hak, bu kişileri yermekte ve uyarmaktadır: “Onlar, hâlâ câhiliyye hayatının hükmünü (bâtıl inançları, ilkeleri ve yaşayış tarzlarını) mı arıyorlar? Kanaate sahip olabilecek bir topluluk katında hükmü (kanunları), Allah’tan daha güzel olan kimdir?”1892 Allah’ın indirdiği emirler ve yasaklar dizisine uymayan insanlar, ya kendi arzu ve heveslerine veya zâlim rejimlere ve uygulayıcılarına uyarak Allah’a endâd uydurmuşlardır.
“Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun denilince, Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler? 1893 Allah’tan başkasına mutlak olarak emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller, onu endâd kabul etmektir. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hüküm / egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine ibâdeti/kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”1894; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emr olunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 1895
“De ki şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”1896; “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” 1897
1889] Karş. Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132 vd.
1890] 31/Lokman, 25
1891] 7/A’râf, 54
1892] 5/Mâide, 50
1893] 2/Bakara, 170
1894] 12/Yusuf, 40
1895] 9/Tevbe, 31
1896] 6/En’âm, 162
1897] 5/Mâide, 44
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Endâdın Doğal İki Sonucu; Şirk ve Putçuluk
a- Şirk
Lügat olarak şirk; mülk ve saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâki gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” 1898
Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” 1899
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
Kur’ân-ı Kerim, müşrik insan tipinin yeryüzünde birliği, huzuru bozan, çirkin ve insanlar için zararlı bir tip olarak görür ve neces (pislik) olarak nitelendirir.1900 Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belittiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
Kur’an’da şirk kelimesi 167 yerde geçer. Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır. “O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum, de.” 1901
Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın
1898] 18/Kehf, 110
1899] 4/Nisâ, 48
1900] Bak. 9/Tevbe, 28
1901] 6/En’âm, 19
ENDÂD EDİNMEK
- 425 -
hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adaleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.
Allah’ın halîli (dostu) İbrahim (a.s.) ne güzel dua etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.”1902 Âyette belirtildiği üzere, İbrahim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a dua etme ihtiyacı hissetmiştir.
“Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”1903 İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri çoğalmıştır. Kur’an’ın bir çok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızasını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”1904; “De ki, Allah her şeyin rabbi iken, O’ndan başka bir rab mi arayayım?” 1905
b- Put ve Putçuluk
Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddi-manevi her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütalaa edilebilir:
1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
1902] 14/İbrâhim, 35-36
1903] 10/Yûnus, 106
1904] 6/En’âm, 163-164
1905] 6/En’âm, 164
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik, İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada Peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de her biri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınıza (putlara) mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 1906
Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. 1907
“İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini.”
Kim Allah’a sahip, o neden mahrum?
Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
1906] 37/Sâffât, 95-96
1907] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132-133
ENDÂD EDİNMEK
- 427 -
Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
A- Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
B- Şirk Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 167 Yerde): 2/Bakara, 96, 105, 135, 221, 221, 221, 221; 3/Âl-i İmrân, 64, 67, 95, 151, 186; 4/Nisâ, 12, 36, 48, 48, 116, 116; 5/Mâide, 72, 82; 6/En’âm, 14, 19, 22, 22, 23, 41, 64, 78, 79, 80, 81, 81, 88, 94, 100, 106, 107, 121, 136, 136, 136, 137, 137, 139, 148, 148, 151, 161, 163; 7/A’râf, 33, 173, 190, 190, 191, 195; 9/Tevbe, 1, 3, 4, 5, 6, 7, 17, 28, 31, 33, 36, 113; 10/Yûnus, 18, 28, 28, 28, 34, 35, 66, 71, 105; 11/Hûd, 54; 12/Yûsuf, 38, 106, 108; 13/Ra’d, 16, 33, 36; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 94; 16/Nahl, 1, 3, 27, 35, 54, 86, 86, 86, 100, 120, 123; 17/İsrâ, 64, 111; 18/Kehf, 26, 38, 42, 52, 110; 20/Tâhâ, 32; 22/Hacc, 17, 26, 31, 31; 23/Mü’minûn, 59, 92; 24/Nûr, 3, 3, 55; 25/Furkan, 2; 27/Neml, 59, 63; 28/Kasas, 62, 64, 68, 74, 87; 29/Ankebût, 8, 65; 30/Rûm, 13, 13, 28, 31, 33, 35, 40, 40, 42; 31/Lokman, 13, 13, 15; 33/Ahzâb, 73, 73; 34/Sebe’, 22, 27; 35/Fâtır, 14, 40, 40; 37/Sâffât, 33; 39/Zümer, 29, 65, 67; 40/Mü’min, 12, 42, 73, 84; 41/Fussılet, 6, 47; 42/Şûrâ, 13, 21; 43/Zuhruf, 39; 46/Ahkaf, 4; 48/Fetih, 6, 6; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 12; 61/Saff, 9; 68/Kalem, 41, 41; 72/Cinn, 2, 20; 98/Beyyine, 1, 6.
C- Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
Başkasını Allah’a Endâd/Denk Tutmak: Bakara, 22, 165; İbrahim, 30; Sebe’, 33; Zümer, 8; Fussılet, 9.
Putlara Tapmak: Maide, 76; Mü’minun, 117; Ahkaf, 5.
Allah’a Eş Koşmak: Nisa, 36, 48, 116; En’am, 151; İsra, 23, 39; Ankebut, 68; Ahzab, 57.
Şirkin Misali: Rum, 28.
Şirk Zulümdür: Lokman, 13.
Heva ve Hevesi Putlaştırmak: Casiye, 23; Muhammed, 12.
Allah’a Çocuk İsnad Edenler: Kehf, 5, 102; Meryem, 88-92.
Allah Kendisine Şirk Koşulmasını Affetmez: Nisa, 48, 116.
Şirkten Sakınmak: Şuara, 213; Kasas, 88; Rum, 31; Zümer, 65-66; Mü’min, 66; Fussılet, 37; Zariyat, 51.
j- Mekke’li Müşriklerin Şirki: En’am, 100; Rum, 28-29, 31-32; Sebe’41; Zuhruf, 20-21, 57-59.
D- Şirk Konusundaki Âyetler
Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
E- Müşrikler Konusundaki Âyetler
Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124; 8/Enfâl, 31-33, 52;
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/Kalem, 46-48, 51.
Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.
Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn, 1-6.
Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler; Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler: 30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.
Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37, 45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
F- Müşriklerin Bazı Özellikleri
Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/Kureyş, 1-4.
Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
ENDÂD EDİNMEK
- 429 -
Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-40; 107/Mâûn, 1-3.
Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
G- Müşriklerin Cezaları
Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara, 167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.
Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.
Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/Meâric, 11-18.
Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer, 8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
H- Müşrik-Mü’min İlişkisi
Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13.
Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10.
Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24,
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
Putların Misali: 22/Hacc, 73.
Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.
Putlara Tapmak
Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.
Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.
Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.
Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 234, 471-478
2. Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.132-137, c. 4 s. 179-188
3. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 209-211, c.3, s. 668-675
4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 96, 319-321
5. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 135
6. Kur’an-ı Kerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 197, 324-328
7. Kur’an Semantiği İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. 79-81, 64-8
8. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 115-148
9. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-168
10. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
11. Kelimeler, Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. 1/ 130
12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslamoğlu, Pınar Y. s. 23-37
13. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 105-152
14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s.370
15. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y. s. 14-41
16. İslam, Said Havva, İkbal Y. 83-107
17. İlmin Işığında İslamiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 112-121
18. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 59-124
19. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 159-190
ENDÂD EDİNMEK
- 431 -
20. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y. s. 77-111
21. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
22. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. İsmail Surti, Akabe Y.
23. Putların Alacakaranlığı, Friedrich Nietzsche, Akyüz Y.
24. La İlâhe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
25. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
26. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
27. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
28. Tevhidi Görüş, Mutahhari, Beheşti, Zencani, Tavassuli, Sahra Y.
29. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y.
30. İslam Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 433 -
Kavram no 41
Görevlerimiz 8
Bk. Cihad, Hicret, Takvâ
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
• Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Yolunun Yardımcıları
• Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
• Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Tefsirlerden İktibaslar
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
“İsa, İsrailoğullarının küfrünü, Allah’ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temâyüllerini fark edince sordu: “Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?” Havârîler dediler ki: ‘Allah’ın yardımcıları biziz (Allah yolunda senin yardımcıların biz olacağız). Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.”
“Ey Rabbimiz! Bize indirdiğine inandık ve bu elçiye uyduk. O halde bizi hakikate şâhitlik yapanlarla bir tut.” 1908
Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
Ensâr kelimesinin kökü yardım etmek anlamına gelen “nasr”dır. “Ensâr” kelimesi de yardım edenler mânâsına gelir.1909 Ensârullah; lügat anlamı olarak Allah’ın yardımcıları demektir. Allah samed olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı, yaratıkların O’na muhtaç olduğu için, bu ifâde, mecâzî olarak kabul edilmelidir. O yüzden ensârullah kavramına: “Allah’ın dininin, Allah yolunun yardımcıları” anlamı verilir. Ensârullah: Allah’ın dinini ve şeriatını koruyan ve bu hususta elden gelen gayreti sarfeden kimseler emektir. Bu ifâde, 3/Âl-i İmrân, 52; 22/Hacc, 40; 47/Muhammed, 7; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8; 61/Saf, 14 âyetlerinde geçer. Kur’ân-ı Kerim’de geçen nasr kelimesi “min” harf-i cerri ile birlikte kullanıldığı vakit, kurtarmak anlamına gelir.
“...Allah, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, gâliptir.”1910 Allah’a yardım, Allah’ın dininin yerleşmesine, güçlenmesine yardım demektir. Allah’a ibâdet, ancak o dini benimseyenlerin gayret ve fedâkârlıklarıyla yerleşip hükümran olur. Bu din yerleşince de insanlar Allah ile daha kolay bağlantı imkânı bulurlar. Kendilerini Allah’a yaklaştıran eylemlerin
1908] 3/Âl-i İmrân, 52-53
1909] Medine halkından olup, Peygamberimiz (s.a.s.) ve Mekke’den hicret eden muhâcirleri barındırıp onlara yardım eden Evs ve Hazrec kabilelerine de “yardımcılar” anlamında ensâr denilir
1910] 22/Hacc, 40
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapıldığı ortam içinde yaşar ve kendileri de o eylemleri yaparak Allah’a yaklaşırlar. İnsanları Allah’a yöneltmek üzere görevlendirilen insanlar, Allah’ın elçileri ve her çağda onların destekleyicileridir. Elçiler, hak dini yerleştirmek üzere insanların desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Destekleyen olmadıkça hak dinin yerleşmesi zordur. Hak dini destekleyenlere de Allah yardım eder.
Âl-i İmrân sûresi 52. âyette anlatıldığı üzere, Hz. İsa, Allah yolunda kendisine yardımcılar aramış, havârîleri ona yardımcı olacaklarına söz vermiş, yani bey’at etmişlerdir. Havârîlerin Hz. İsa’ya bey’at ve desteği 61/Saf sûresi 14. âyetinde de anlatılmıştır. Saf sûresinde, bundan önceki âyetlerde mü’minlere, âhiret ve dünya ödüllerine erebilmek için Allah’a inanmaları ve Allah yolunda malla, canla savaşmaları emredilmişti. Bu âyette de onlara, İsa’ya (a.s.) yardım eden havârîler gibi Allah’ın dininin üstü gelmesi için çalışmaları emredilmektedir. İsa (a.s.), havârîlerine: “Allah’a giden yolda bana kim yardımcı olur?” dediği zaman havârîler: “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız” dediler ve Allah’ın dinini yaymak için çalıştılar. Fakat Hz. İsa’nın içinde yetiştiği İsrâiloğullarının hepsi ona inanmadı, sadece az bir kesim ona inandı. Ötekiler inkâr ettiler. Allah iman edenleri inanmayanlara üstün getirdi.
Âyette nasıl İsa’ya (a.s.) iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmiş ise, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman edenlerin de, ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanların, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. Gerçekten öyle olmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Allah’ın Rasûlü hac günlerinde: “Hangi adam, Rabbimin risâletini duyurmam için beni barındırır? Kureyş Rabbimin risâletini tebliğ etmemi engelledi” derdi. Nihâyet Allah, Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinden bazı kimseleri ona bağladı. Bunlar ona bey’at ettiler ve kendi yurtlarına göçtüğü takdirde onu karadan, kırmızıdan (her türlü görünür tehlikeden) koruyacaklarına söz verdiler. Ne garip bir rastlantıdır ki, Peygamberimiz’e (s.a.s.) bey’at edenler de tıpkı İsa’nın (a.s.) havârîleri gibi on iki kişi idi.1911 Bunlar sözlerinde durdular. Medine’ye göç eden Peygamberimizi ve arkadaşlarını barındırdılar, korudular. Bundan dolayı Medinelilere ensâr (yardımcılar) dendi. Bunlar Allah’ın dininin yayılması için çok fedâkârlık gösterdiler, gerektiğinde mallarını, hatta canlarını İslâm uğrunda fedâ etmekten kaçınmadılar. Nihâyet bu âyetlerin inişiyle birlikte Allah’ın yardımı görünmeye, zaferler ve fetihler birbirini izlemeye başladı. İsa’ya (a.s.) iman edenler da inanmayanlara üstün geldiler. Allah’ın vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. İnşâallah bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne dünyevî uygulama yönüyle de çıkacaktır.
“Ey iman edenler, eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.”1912 Bu âyette Allah’ın, kendisine yardım edenlere, yani tevhid dininin yerleşip güçlenmesine çalışanlara, bu uğurda savaş verenlere yardım edeceği, onların ayaklarını sağlam tutacağı; öylelerinin, yıkılıp yere düşmeyecekleri; çabalarının yarım kalmayacağı; kâfirlerin ise yüz üstü yere kapanacakları (devrilip düşecekleri), engellemelerinin bir sonuç vermeyeceği belirtiliyor. Âyette mü’minlerle kâfirlerin durumu tam karşıtlık
1911] Tehzîbu Sîreti İbn Hişam, I/104
1912] 47/Muhamed, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 435 -
içinde anlatılmaktadır. Allah iman edenlerin ayaklarını sağlam bastırıp onlara yardım ederken, inançsızların ayağını gevşetip onları deviriyor, eylemlerini de hedefinden saptırıyor. Çabaları boşa çıkıyor. Onlar Allah’ın hükümlerini istemedikleri için Allah da onların eylemlerini boşa çıkarmıştır.
“... Allah, kimin gaybda (gizlide) Kendisine ve rasüllerine yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”1913 Bu âyette de, Allah’ın, kanıtlarla elçiler gönderdiği insanların, adâleti yerine getirmeleri için peygamberlerle birlikte Kitab’ı ve adâlet ölçütünü indirdiği; indirdiği demire de bir güç ve insanlara yararlar koyduğu; demirdeki bu gücü ve yararları, kimlerin Allah’a ve elçilerine yardım yolunda kullanacağını bilmek istediği belirtilmekte ve Allah’ın kaviyy (çok güçlü) olduğu vurgulanmaktadır. Allah peygamberleri göndermiş, Kitap ve adâlet ölçütü indirmiş, demirin gücü sâyesinde de düzenin korunmasını sağlamıştır. Hem bedenlerdeki yaratılış düzenini, hem de toplumlardaki hakça düzeni demirle korumuştur. Böyle yapmıştır ki, gizlide Allah’a ve peygamberlerine yardım edenleri bilsin. Yani kimin, gerektiğinde Allah’ın verdiği güç ve sağlık sâyesinde, silâhını kuşanıp Allah’ın dininin ve elçilerinin üstün gelmesi için çalışacağını ortaya çıkarsın. Âyetin sonunda Allah’ın kavî ve azîz sıfatları vurgulanmakla, Hakk’a yardım edenlerin gâlip geleceğine işaret edilmektedir. Çünkü Allah onların yardımcısıdır. Allah’ın tarafını tutanlar gâlip gelirler. 1914
Allah Yolunun Yardımcıları
Ensâr, lügat itibarıyla “yardımcılar” demektir. Mekke’den Medine’ye hicrette, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medine’li müslümanlar... Istılâhî/terim anlamı bu olsa da, çok daha geniş bir muhtevâ içerdiğini görüyoruz. Ensârı, saâdet asrı ile sınırlamak meseleyi daraltmak olur. Bu kavramın anlam zenginliğini şu âyette görmek mümkün: “Ey iman edenler, siz Allah’ın ensârı (yardımcıları) olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ deyince, havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)’ İsrâiloğullarının birtakımı böylece iman etmiş, birtakımı da küfre girmişti. Nihâyet Biz o iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik de böylece üstün geldiler.” 1915
İşte tüm mü’minlere ensâr olmaları için çağrı. Hem de Allah’ın yardımcıları şeklinde bir ifâde tarzı... Âciz kulların Samed olan Allah’a yardımı... Anlamakta zorlandığımız incelik... Kulun Allah’a yardımcı olduğu mevkîden daha yüce makam olabilir mi? Nimetleri içinde bundan daha büyük ikram, izzetler içinde bundan daha ileri şeref düşünülebilir mi? Allah’ın bu sıfatlarla tavsîfi; yani “Allah’ın yardımcıları”; en güzel takdir ve taltif... Yardımdan ve yardımcıdan münezzeh olan şânı yüce Allah, oldukça nâzik ve nezih bir çağrı ile teşvik ve tebcil ediyor. O, bizim yardımımıza değil; biz O’na yardımcı olmaya muhtacız. Nusret-i İlâhî ve Rahmet-i Rabbânî ile temasa geçmenin formülü de budur: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” 1916
Kulluk bilinci ile İslâmî sorumlulukları kuşanmaya bundan daha mükemmel
1913] 57/Hadîd, 25
1914] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. S. 304-308
1915] 61/Saff, 14
1916] 47/Muhammed, 7
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir teşvik tarzı mümkün mü? Ne güzel isim: Ensârullah/Allah’ın yardımcıları.!.. Allah’ın yardımıyla buluşmanın ve Ona kavuşmanın yolu... Yarsız ve yardımcısız kalmamanın garantisi, yardım üzere olmak. Allah’ın dâvâsını sahiplenmek. Allah’tan bize sunulanı O’nun yolundan esirgememek. Ayaklarımızın sâbit olması, direniş ruhunun tazelenmesi, çözülmenin ve dökülmenin önlenmesi, ancak “yardım ediyor olmak” ile mümkündür. Yaradan’ın yardımına müstehak olmanın mutlak güvencesi, ensâr olabilmek. O’nun yardımını beklemeden mevcut imkânları O’nun için tahsis edebilmek... “O verirse veririm” değil vermiş olduklarını elden çıkarabilme gücünü kendinde bulmak... Tercihini, yardım beklemekten önce, yardım etmekten yana yapanlara yönelik diğer bir uyarı şu ifâdelerde kendini gösteriyor: Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ dedi...” 1917
Hz. İsa gibi bir peygamberden böylesi bir soru ve talebin sâdır olması ne demek oluyor? Bir peygamber buna ne diye ihtiyaç duysun? Vahiyle desteklenen, Allah’ın koruması altında bulunan Hz. İsa (a.s.)’nın dudaklarında “men ensârî? / ensârım, yardımcılarım kim?” sorusunu terennüm etmesindeki hikmet ne olabilir? Bu yolda, bu dâvâda “Ben yalnız yaparım, mücâdelemi tek başıma verebilirim” anlayışı esas alınmıyor. Müşterek sorumluluğa çağrı ve vurgu önceleniyor, onun şahsında cemaat ruhu ve şuuru tescilleniyor. “Birlikte yola çıkabileceğim kim var?” Bir yapılanma vurgusu, örgütlenme teması... Allah’a giden yolda bireyselliği aşmak... Kollektif ruhun bireyleri kuşatması... İlâhî irâdenin murâdı, ferdî irâdenin cemaat irâdesi ile bütünleşmesi. Ve maksat hâsıl oluyor: “...Havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)...”
Tek tek, fert fert değil; birlikte, müştereken ensârullahız. Ben değil, biz. Tekil değil, çoğul zamiri. Ayrıca şu soruya da cevap bulmak gerekiyor: Hz. İsa’nın “Allah’a giden yolda benim ensârım kim?” sorusunu ve çağrısını onun yaşadığı zaman dilimi ile sınırlamak mümkün müdür? Yalnız o döneme ve o topluma münhasır bir olay mıdır? “Men ensârî?” sorusunun, bu gün için, bizler için geçerliliği yoktur diyebilir miyiz? İşte meselenin can alıcı noktası; bulunduğumuz konumda, şartlarımız ne olursa olsun; “Biziz ensârullah” diyebilmek... Çağın ve hayatın gürültüsü içinde, “kim ensâr olacak?” çağrısını duyabilmek ve duyurabilmek... Güncelliğini ve geçerliliğini kaybetmeyen hayatî soru... “Ey iman edenler!...”1918 tarzında gelen hitap da zâten tüm zamanların mü’minlerini kuşattığının isbâtıdır.
Geriye şu soru kalıyor: “Nasıl bir ensâr? Bu oluşumun vasıfları nedir? Hangi meziyetler ile donanmışlardır?” İşte bize öncelik ve önderlik edecek ensâr... İşte Allah’ın râzı olduğu ensâr. Yeryüzü ışıkları. Karanlıkla kavgalı, aydınlık müjdecileri. Zulmün ve zulmetin hasmı, direniş ve diriliş erleri. Ensâr olmanın gereğini şöyle isbatlama yoluna gitmişlerdi: Akabe günü Rasûlullah’tan gelen en ağır şartları tevekkülle karşıladılar. Yesrib’lileri temsîlen Esad bin Zürâre: “... Bütün bunları dillerimizle, gönüllerimizle, güçlerimizle, getirdiğine iman ederek, kalplerimize yerleşen bilgiyi tasdik ederek ‘evet’ dedik. Hepsi için sana biat ediyoruz. Rabbimiz ve sana biat ediyoruz. Allah’ın kudreti hepimizin kudretinin üzerindedir. Kanlarımız senin kanını, vücudumuz senin vücudunu koruma yolunda fedâ
1917] 61/Saff, 14
1918] 47/Muhammed, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 437 -
olsun. Öz canlarımızı, çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruduğumuzdan daha fazla seni koruyacağız. Bunları ancak Allah için yapacağız. Ey Allah’ın Rasûlü, sözümüz sözdür...”
Ensâr olmanın ifâdesi olan bu sözleşme, zorlu bir sınava dönüştü. Karşılığı cennet olan alış-verişte ahde vefâ bozulmadı. Biatın bedelini ödemekten kaçınılmadı. Bedir savaşında kendini gösterdi. Savaş öncesi değerlendirmede ensârın görüşü şu ifâdelerle tarihe geçiyordu: “Yâ Rasûlallah! Eğer savaşmamızı istersen biz sana İsrâiloğullarının Mûsâ (a.s.)’ya dedikleri gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız’ demeyiz. Bizi Berku’l-Ğamad’a sevketmiş olsan bile senin peşinden gideriz. Bize, denize dalmamızı emretmiş olsan, tereddütsüz dalarız...” 1919
İslâm Devletinin hangi ruhla teşekkül ettiğini görüyoruz. Gözünü ve gönlünü dünyaya değil; dünyanın ötesine çevirmiş bir ensâr... Muhâcirlerden Abdurrahman bin Avf’la kardeş ilân edilen Sa’d bin Rebî, 20. asrın mantığının kavramakta âciz kalacağı bir teklifle kardeşi Abdurrahman’a yöneliyor: “Kardeşim, ben Medine’nin en zenginiyim. Bak, malımın yarısını sen al. İki karım var. Bak, hangisi hoşuna gidiyorsa, boşayayım, onunla evlen.” 1920
“Ensâr nasıl olunur?” Konusuyla ilgili dersi almaya çalıştığımız ensâr... Nefsî/hevâî tutkuların aşıldığı, kardeşlik ruhunun arındırdığı bir dünya... Temiz gönüller, tertemiz bir toplum. Allah’ın tanıtımı şöyle: “Daha önceden (Medine’yi) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler (ensâr), kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendilerinde fakr u ihtiyaç olsa bile, (onları) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” 1921
Ebû Hüreyre’den gelen şu rivâyet konuyu daha da anlaşılır kılıyor: “Rasûlullah’a açlıktan bîtap düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah, “Şu açı kim yemeğine ortak eder, ya da misafir eder?” dedi. Ensardan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Hâlbuki evinde çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısı ile kendisi aç sabahladılar”.1922 Yukarıdaki âyetin nüzûlünde bunu görüyoruz.
Böylece “nasıl bir ensâr?” sorumuz cevap buluyor. “Ey iman edenler! Allah’ın ensârı olun!...”1923 âyetinin sırrını çözmeye başlıyoruz. Hz. Peygamber’in Huneyn sonrası, Kureyş’ten bazılarına kalplerini İslâm’a ısındırmak için ganîmetlerden fazlaca ihsanda bulunması, bazı ensâr gençlerinin sızlanmasına neden olmuştu. Hz. Peygamber onları topladı, yaptığı konuşmada: “Ey ensâr! İnsanların dünya nimetlerine, sizinse Allah’ın Rasûlüne sahip olmanız, O’nu yurdunuza götürmeniz sizi memnun etmiyor mu?” Ensâr gözyaşları dökerek: “Rab olarak Allah’tan, pay olarak Rasûlullah’tan râzıyız” dediler. 1924
İşte ensârullah olma kararlılığını taşıyanlara hareket noktası. Saâdet asrından
1919] Ahmed bin Hanbel, Müsned
1920] Ahmed bin Hanbel, Müsned
1921] 59/Haşr, 9
1922] Buhârî
1923] 61/Saff, 14
1924] Buhârî
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
asrımıza yürüyen ensâr bilinci... Ve şimdi bizler “ensârsız” bir dünyanın garipliğini yaşıyoruz. Çileli ümmet ve çaresiz beşeriyet, ensârını hasretle bekliyor... Akîdesinden aldığı güçle Akabe’sinde Medine’sini projelendirecek ensâr... Sa’d bin Rebî’nin mantığını ve ufkunu yakalamaya namzet ensâr... Evet, ensâr arayışı, ensâr beklentisi, “men ensârî?” sorusu... İman edenlerin gündemini ve görevini belirleyen soru: “Kim ensâr olacak?”
Mazlum Filistin, mahzun Kudüs... Lânetli yahûdinin iğrenç hesapları, kazılan tünel, toprağa gömülmek istenen Mescid-i Aksâ... Yani onurumuz, özgürlüğümüz... Mescid-i Aksâ’dan yükselen çığlık; “men ensârî? Yok mu ensârım? Kim yardım edecek? Sahipsiz miyim?” Bu çığlıktır ki, Selâhaddin Eyyûbî’ye “Mescid-i Aksâ ağlarken ben gülemem!” dedirtmişti. Şimdi bu sorular bizim tarafımızdan cevap bulabilecek mi? Yoksa Abdulmuttalib’in tutumuna mı özeneceğiz? Ebrehe’lerin işgâline getireceğimiz yorum şöyle mi olacak?: Kâbe’nin Rabbi var, ona sahiplik edecek, O koruyacak. Mescid-i Aksânın sahibi Allah’tır. Biz davar sürülerimizin, sermayemizin sahibiyiz.” Sonuçta sürü ile bütünleşmek, sürü ile sürünmek ve sürüleşmek... Sorumluluğu Ebâbil kuşlarına bırakmak... Yüksek tepelerden gelişmeleri seyretmek... Dün Mekke’nin tepelerinden bu gün ekranlardan Ebrehe’lerin ve Ashâb-ı Uhdud’ların dikkatli ve meraklı izleyicileri olmak başarısı(!) bize âit... Ebâbil’i beklemek... Beklerken olup bitenleri görmek... Bugün, sanki gökyüzünde uçan Ebâbil kuşları Kudüs’e indi, Filistin’li çocuklar Ebâbil kesildi. Taşlarını atmaya durdular. Filistinlinin avucundaki taş, Mescid-i Aksâ sevgisine attığı taş, Ebâbil’in taşına ne kadar da benziyor... Nasıl da isâbet ediyor. Kararlı, korkusuz bir atış... Bize düşen, bizden istenen atmaktır...
“Attığın zaman sen atmadı, fakat Allah attı. Bunu, mü’minleri güzel bir imtihan ile denemek için yaptı...”1925 Bedir’de Rasûlullah’ın müşrik hedefe attığı çakıl taşları ve işi neticelendiren Yüce Allah. Atışın öldürücü bir darbeye dönüşmesi için, tam bir sadâkatle Allah’a yönelip elin taşa uzanması ve eylemin gerçekleşmesi şart... Düşman büyük, taş küçük, hiç önemli değil... Unutmayalım: Allahu Ekber... Duâya duran eller... Yardım talep eden diller... Önce fonksiyonel el, aksiyoner el olmak zorunda. Eller devreye girmeden yalnızca dil ile: Ebû Lehebin ellerinin kuruması bekleme hakkımız kalmıyor. Bu şerefi Rabbimiz bize teklif ediyor: “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin ve size de yardım etsin, mü’min toplumun kalplerini ferahlatsın.” 1926
Allah’ın bize belirlediği hedef ve şeref bu iken, kendi cephemizde durum nedir? Gâyemiz, gayretimiz neye yönelik? Ne anlam ifâde etmekte, neyi temsil etmekteyiz? Yapageldiğimiz askerlik nasıl bir ensâra çağrışım yapmaktadır dersiniz? Ödeyegeldiğimiz vergiler ne tür bir yardımcı konumuna itmekte bizleri? Tüketim standartlarımız, hangi güçlerin hizmetinde olduğumuzu ispatlar mâhiyette değil mi? Mesâimizi, bağlantımız, beklentimiz, yani kendi gerçeğimiz, gerçekten ensâr olup olmadığımıza ışık tutmuyor mu? Akîdenin onaylamadığı bir hayatın yükü altında ezilmişliğin hâlet-i rûhiyesi ile ensâr olma keyfiyetini ne nisbette yakalayabileceğiz?
Biz böylesi bir çelişkinin sıkıntısını taşırken, Kur’an’ın: “Ey iman edenler! Allah’ın
1925] 8/Enfâl, 17
1926] 9/Tevbe, 14
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 439 -
ensârı olun...”1927 uyarısı ile ürperiyoruz. Çepeçevre bizi kuşatan sorumluluklarla irkiliyoruz. Ensârını bekleyen nasırlı eller, varoşlardaki sefiller... Gecekondu enkazına tutunmuş ıslak gözlü yurtsuzlar... Yoksulluktan bîtap, ilâçtan mahrum, reçetesine baka kalan bîçâreler... Morgda cenâzesi rehin, ölü benizli diriler. Üniversite kapılarında mazlum, başörtüsünü gözyaşı mendili yapmış sahipsizler... Çadır kentlerde istiflenmiş insan yığınları... Vücudun yüksek ateşiyle kışın şiddetine direnen yakıtsız ve yardımsız nesiller... İki ateş arasında seslerini ancak Rablerine duyurabilen acılılar... Tehcir, tahkir, tâciz, talan kapanında kalan kitleler...
Çileli, mahzun, mahrum, ürkek ve titrek sesleriyle dilekçelerini Allah’a arz ile “metâ nasrullah; Allah’ın yardımı ne zaman?” , “men ensârî; kim yardımcı?”, “Rabbimiz! Katından bize bir sahip, tarafından bize bir yardımcı gönder” diyen mustaz’aflar, çocuklar ve kadınlar... Ensârullahı bekleye dursunlar! Ya ensârullah kimi bekler? Umutları kimin için? Kızılay mı, Kızılhaç mı? Birleşmiş Milletler mi? Uluslar Arası Af Örgütü mü? İnsanımızın acısını ve yardım talebini onlara mı ihâle ettik yoksa? “Demokratikleşme paketi”, “özgürlük vaatleri”, “insan hakları taahhütleri”, “politik teminatlar”, resmî güvenceler”, “temiz eller”, “temiz toplum”, pembe toplumlar... Yardım beklentileri bu eksende mi gerçekleşecek?
Kafelerde şaşkın gençliğin, iğrenç görüntüsü aldatmasın bizi... Zevk u sefâ çığlıklarında, “kim yardım edecek bize?” sorusunun saklı olabileceğini anlamaya çalışalım... Uyuşturucu mafyasının materyali nesillerin, derinden “men ensârî?” sorusunu seslendirmekte olduğuna şâhit olabiliriz. Stadyumlardaki coşku bir huzur ve tatminin değil; bir isyanın ve intikamın ifadesi olsa gerek... Tüm bunlar ensârsızlığın bedeli olarak ele alınamaz mı?
Her yönden ve her kesimden; “metâ nasrullah?”, “men ensârî?” soruları kuşatmış dünyamızı ve gündemimize oturmuş durumda... Ya bu sorular cevapsız kalırsa, cevaplar ya âhirete ertelenirse, nasıl altından kalkarız? Sorularımızın çözümü bu sorulara cevap vermemizdedir. Güvenimizi ve gücümüzü yenileyerek: “Biziz ensârullah!” diyebilmeliyiz artık. “Biliniz ki, gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.”1928 İşte o yardım biziz. Çünkü bizler ensârullahız. Tam o sırada demezler mi? Buyrun ispatlayın!... 1929
Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
Kur’ân-ı Kerim’de yardım anlamına gelen “n-s-r” ve türevleri 158 yerde geçer. Nasîr kelimesi 24 yerde, Ensâr kelimesi 11 yerde kullanılır. “Ensârullah” kavramı ise 3 yerde geçer. 1930
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” 1931
1927] 61/Saff, 14
1928] 2/Bakara, 214
1929] Ramazan Kayan, Vahiyle Doğrulmak, Çıra Y. s. 41-48
1930] 3/Âl-i İmrân, 52; 61/Saff, 14 -2 defa-
1931] 2/Bakara, 214
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İsa, İsrailoğullarının küfrünü, Allah’ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temâyüllerini fark edince sordu: “Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?” Havârîler dediler ki: ‘Allah’ın yardımcıları biziz (Allah yolunda senin yardımcıların biz olacağız). Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.” 1932
“Onlar, sadece ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir/gâliptir.” 1933
“Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi, babanız İbrâhim’in dininde (olduğu gibi). Peygamber’in size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, O, gerek bundan önce(ki kitaplarda), gerekse bu (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sarılın. Ne güzel mevlâdır O ve ne güzel yardımcıdır!” 1934
“...Eninde sonunda emir Allah’ındır. O gün mü’minler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O, azîzdir/mutlak güç sahibir, çok merhametlidir. (Bu) Allah’ı vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.” 1935
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” 1936
“Andolsun Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitabı ve mîzânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, Kendine (dinine) ve peygamberlerine, gayb ile/görmediği halde yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, azîzdir/daima üstündür.” 1937
“(Allah’ın verdiği bu ganîmet malları,) Şu muhâcir fakirlere âittir ki (onlar) yurtlarından ve mallarından (sürülüp) çıkarılmışlardır; Allah’ın lütuf ve rızâsını ararlar; Allah’a ve Rasûlüne yardım ederler. İşte sâdık/doğru olanlar onlardır.” 1938
“Ey iman edenler, siz Allah’ın ensârı (yardımcıları) olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ deyince, havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)’ İsrâiloğullarının birtakımı böylece iman etmiş, birtakımı da küfre girmişti. Nihâyet Biz o iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik de böylece üstün geldiler.” 1939
Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
Havârî; Hz. İsâ’nın yardımcılarına verilen addır. Bu kişilerin kassâr (çamaşırcı) veya avcı oldukları söylenir. Bazı bilginlere göre bunlara Havâri denmesinin sebebi; onların, insanların ruhlarını din ve ilim öğreterek arındırmalarından
1932] 3/Âl-i İmrân, 52
1933] 22/Hacc, 40
1934] 22/Hacc, 78
1935] 30/Rûm, 4-6
1936] 47/Muhammed, 7
1937] 57/Hadîd, 25
1938] 59/Haşr, 8
1939] 61/Saff, 14
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 441 -
dolayıdır... Avcı olmaları ise, insanların ruhlarını kararsızlıktan kurtararak Hakka döndürmelerindendir.1940 Nitekim beyaz giydikleri için bu ismi aldıkları da söylenir. 1941
Bunlara, “Hz. İsa’nın, dini yaymak için seçip gönderdiği elçileri” de denilmektedir. Havârîler Peygamberlerin yakın takipçileri olan seçkin kimselerdir. Zeccâc, “Havârîler Peygamberlerin hâlis ve samimi dostlarıdır ve hayırlı kimselerdir” demiştir. Buna delil olarak da Hz. Peygamber’in “Her Peygamberin havârîsi vardır, benim havârîm de Zübeyr İbn Avvam’dır” hadisini zikretmiştir.1942 Peygamber Efendimiz: “Zübeyr benim ashabımın seçkinlerindendir ve yardımcımdır” demek sûretiyle, havârîlerin peygamberlerin yardımcıları olduklarına işaret etmek istemiştir. Yine Zeccâc’a göre Hz. Peygamber’in ashâbının tamamı havârîdir. 1943
Havârilerin, Peygamberlerin yakın dostları ve talipçileri olduğuna Kur’an-ı Kerim’de şöyle işaret edilmektedir:
“İsa onların inkârlarını hasredince:
“Allah uğrunda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havâriler şöyle dediler,
“Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a inandık, O’na teslim olduğumuza şâhid o!”, “Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi şâhid olanlarla beraber yaz...” dediler.1944 Diğer bir âyet-i kerime’de de, mü’minlere hitâben: “Ey iman edenler! Allah’ın dininin yardımcıları olun. Nitekim, Meryem oğlu İsâ, Havâriler: “Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?” deyince, Havâriler: “Allah’ın dininin yardımcıları bizleriz” demişlerdi... 1945
Hz. İsa’nın Havârileri’nin sayılarının on iki olduğu bilinmekte olup isimleri şöyledir: Petrus denen Simun; Andreas; Zebedinin oğlu Yakup; Yuhanna; Filipus; Bartolomeus; Tomas; Matta; Alfeus’un oğlu Yakub; Taddeus; Gayyur Simun ve Yahuda İskariyat. 1946
Havâriler’in Hz. İsa’dan, Allah’ın gökten bir sofra indirmesini istedikleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmektedir: “Havâriler: “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi de, “Înanıyorsanız Allah’tan sakının “ demişti. “Ondan yemeyi, kalblerimizin kanmasını ve senin bize doğru söylediğini bilmeyi, ona şâhid olmayı istiyoruz”dediler... Allah, “Ben onu size indireceğim; bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, dünyalarda kimseye azab etmeyeceğim şekilde ona azab edeceğim” dedi” 1947
Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
“Ensâr”: Mekke’den Medine’ye hicret ettikleri zaman (M. 622) Peygamber efendimiz (s.a.s.) ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medineli müslümanlara denilir. Lügat itibarıyla ensâr, yardımcılar demektir.
1940] Râğıb Isfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, Mısır 1970, s. 192
1941] Buhârî, Fedâilu’s-Sahâbe, 13
1942] Buhârî, Cihâd, 40, 41; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 48; İbn Mâce, Mukaddime, 11
1943] İbn Manzur, Lisânü’l Arab, Beyrut (t.y), IV, 220
1944] Alu İmrân, 3/52-54
1945] 61/Saff, 14
1946] Kitab-ı Mukaddes; İstanbul 1981, Matta, X, 2-4
1947] 5/Mâide, 111-115; Ahmet Güç, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 373
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber’e sağladıkları yardım dolayısıyla kendilerine ensâru’n-nebî (Peygamber’in yardımcıları) da denilir. Medineli müslümanlar için kullanılan bu tâbir, aslında onların durumunu belirten bir vasıf iken sonradan bu kavmin, bu zümrenin adı haline gelip ıstılahlaşmış, bu sebeple de kelimenin tekili olan nâsir (çok yardım eden) aynı mânâ için kullanılmamıştır. Ensârdan tek bir şahsı ifade etmek üzere ensârı; ensâra mensup kişiler için de bunun çoğulu olarak ensârivvûn tâbirleri kullanılır.
Ensâr kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de Medineli müslümanlara delâlet etmek üzere iki yerde geçmekte1948 ve kendilerinden övgüyle bahsedilmektedir: “İlk iman eden muhacirler ve ensâr ile, iyilik yaparak onlara tabi olanlardan, Allah razı oldu. Onlar da Allah’tan razı oldular. Allah, onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.” 1949
Sahih hadis mecmuâlarında “Fadâilü’s-Sahâbe”, “Menâkibü’l-Ensâr” gibi baslıklar altında ensâr’ın faziletine dair birçok sahih hadis toplanmıştır. Ensâr, Evs ve Hazrec olmak üzere Medineli iki kardeş kabileden oluşur. Bunlardan Hazrec kabîlesinden altı kişilik bir heyet aralarında yıllar boyunca süren ve son defasında kaybettikleri muhârebe ve düşmanlık dolayısıyla, Evs’e karşı Kureyşlilerin desteğini sağlamak maksadıyla Hz. Peygamber’in nübüvvetinin 11. senesinde Mekke’ye gelmiş, burada Peygamber Efendimizle karşılaşarak O’nun tebliğ ve irşadları neticesinde İslâm’ı kabul etmiştir. Aralarındaki düşmanlığın bu hak din sayesinde ortadan kalkıp eskisi gibi tekrar kardeş haline gelecekleri ümidi ile Medine’ye dönüşlerinde İslâm’ı Evs kabilesine de tebliğ eden Hazreçliler, kendilerine katılan Evs’lilerle birlikte nübüvvetin 12. ve 13. senelerinde Mekke’ye temsilciler gönderip Hz. Peygamber’le görüşmüşler, I. ve II. Akabe Bey’atleri’nde bulunmuşlardır. II. Akabe Bey’ati’nde, kendi memleketlerine hicret ettikleri takdirde Mekkeli müslümanlar ve Hz. Peygamber’i ve kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını, mallarını korudukları gibi koruyup onlara yardım edeceklerine dair and içen Medineli müslümanlar, böylece hicrete ve İslâm tarihinde yeni bir dönemin açılmasına, İslâm Devleti’nin teşekkül etmesine vesile olmuşlardır.
Hz. Peygamber’in ve müslümanların Medine’ye hicret etmesi üzerine canlarını ve mallarını İslâm’a adayıp Mekkeli müslümanlara gönülden kucak açan ve tüm imkânlarıyla yardım eden Evs’liler ve Hazrec’liler, bu gayretlerinin karşılığı olarak ensâr veya ensâru’n-nebî ismine lâyık görüldüler. Gerçekten onların İslâm’a ve müslümanlara yardımı her türlü takdirin, hatta tahminin üstünde idi: Dinleri uğruna mal ve mülklerini, ev ve barklarını, yurtlarını terkedip Medine’ye gelen muhâcirûn’a evlerini açmışlar, rızıklarına onları da ortak etmişlerdi. Hicretin ilk senesinde Peygamber Efendimiz, muhâcirûndan bir şahsı ensârdan bir kişiyle birer birer kardeş ilân ettiği zaman ensâr, muhâcirûnu Medine’deki evlerine, bağ ve bahçelerine, işlerine ortak etmişler, kan bağının da üstünde eşsiz bir kardeşlik ve dayanışma örneği göstermişlerdi: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zarûret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından
1948] 9/Tevbe, 100, 117
1949] 9/Tevbe, 100
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 443 -
korunabilmîş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” 1950
Hz. Peygamber hicretten önce Mekke’de müslümanlar arasında “kardeşlik” tesis etmeye başlamış; iman birliği ve eşitlik üzerine kurulu bu kardeşlik, Medine’de muhâcirler ile ensâr arasında ilk İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturmuştur. Akabe Bey’atlarıyla temeli atılan bu toplumun kurulmasında ensârın büyük bir rolü vardır. Mekke’den evlerini, eşyalarını bırakıp gelen muhâcirlere kucak açarak, onları iskân ettiren, yiyeceklerini paylaşan, ensardır. Medine’de I. yılda teşkil edilen ilk İslâm anayasasının 1. ve 2. maddelerinde; “Kureyşli ve Yesribli mü’minlerle bunlara tâbi olanlar, onlara, sonradan katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler... İşte bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (toplum) teşkil ederler.” ve 15. maddesinde “...Mü’minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin kardeşi durumundadırlar.” denilmiştir. 1951
Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah onun evinde Kureyş ile Ensâr’dan doksan kişi arasında muâhât (kardeşlik) tesis etmiştir.1952 Meselâ Ebû Bekir, Harice b. Zeyd ile; Ömer b. Hattab, Utba b. Mâlik ile; Ebû Ubeyde b. Cerrah, Sa’d b. Muâz ile ve Osman b. Affân da, Evs b. Sâbit ile kardeşlik kurmuşlardı. Dikkat edilirse kardeşlikler arasında benzerlikler bulunduğu görülür. Mizaç, his, yapı itibarıyla birbirine benzeyenler kardeş olmuşlardı. Her türlü işte bu kardeşlik geçerliydi. Kardeş olanlar birbirlerinin velileriydiler. Hattâ birçok hanımı olan ensâr, bazı hanımlarını boşayıp bekâr muhâcirlerle evlendirmek istediler. Bütün Medine hurmalıklarına muhâcirler ortak edilmişti.
Üseyd b. Hudayr’dân rivâyet olunduğuna göre, ensârdan birisi Rasûlullah’tan kendisini zekât âmili veya bir beldeye vali tayin etmesini istemiş, Rasûlullah (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Ey ensâr cemâati, benden sonra yakında siz, (böyle dünya işlerinde) başkalarının size tercih edildiği zamana kavuşacaksınız. Bununla beraber yine siz sabrediniz. Nihâyet, (kıyâmet günü) kevser havuzunda bana mülâkî olacaksınız.” 1953
Allah Teâlâ’nın; “Onlardan (muhâcirlerden) evvel (Medine ‘yi yurt ve iman (evi) edinmiş olan kimseler (ensar) kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara (muhâcirlere) verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyl, hased, hiddet) bulmazlar Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa işte muradlarına erenler onlardır.”1954 Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında Buhân’de Ebû Hureyre’den şu rivâyet vardır: “Rasûlullah’a açlıktan zayıf düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah ‘Şu açı kim yemeğine ortak eder yahut konuklar?’ dedi. Ensârdan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Hâlbuki evinde çocukların yiyeceğinden başka bir şeyi yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısıyla kendisi aç sabahladılar. Rasûlullah ona; ‘Bu gece Allah sana güldü; karı-koca sizin güzel hareketinize hayret etti’ buyurdu ve ‘Ensar, kendilerinin fakr u ihtiyacı olsa bile misafir ve muhâcirleri nefslerine tercih ederler... ‘ âyetini okudu” 1955
1950] 59/Haşr, 9
1951] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 147; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/131
1952] Tecrid-i Sarih, VI I, 73, 1035
1953] S. Buhâri, Tecrîd, X, 14-15 1526
1954] 59/Haşr, 9
1955] Tecrid, X, 16-17 1527
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ensar benim cemâatimdir, sırdaşımdır, eminlerimdir”1956 ve İbn Abbâs’tan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey muhâcirler, sizden her kim bir iş basına geçerse ensar’ın iyilerinin hasenâtını alsın, kötülerinin seyyiâtını affetsin.”1957 Hz. Peygamber’i Medine’de misafir eden, evini, yiyeceğini, paylaşan, Ensardan Ebû Eyyub Hâlid b. Zeyd el-Ensâri’dir (r.a.) (ö.52). Onun rivâyetinden: Rasûlullah, “Ey Ensâr topluluğu, Allah Teâlâ sizleri temizlik konusunda övmüştür. Sizler nasıl temizlik yaparsınız?” diye sormuş; onlar da, “Biz su ile tahâretleniriz” demişler; Rasûlullah, “İşte temizlik budur. Size buna devam etmenizi tavsiye ederim” buyurmuştur.1958 Rasûlullah’ın bahsettiği âyette Allah, “Orada temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever”1959 buyurur. Yine Ebû Eyyub Rasûlullah’ın “Lâ ilâhe illâllah “ diyen hiçbir kimsenin cehenneme girmeyeceğini haber verdiğini söyler.
Ensâr, Evs’iyle Hazrec’iyle İslâm’a yardımda bunun da üstüne çıkarak dinleri uğruna canlarını ortaya koydular. Bedir gazvesi öncesinde düşmanla çarpışma konusunda Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ashâbıyla durum müzâkeresi yaparken ensârın hissiyatına tercüman olan Sa’d b. Muâz “Allah’a yemin olsun ki ey Allah’ın Rasûlü, bize şu denizi göstersen ve sen kendin dalsan biz de seninle beraber dalar, asla tereddüt göstermeyiz, bizden tek bir fert dahi bundan geri kalmaz...” diyordu.1960 Uhud harbinde müslümanların müşrikler tarafından arkadan vurulduğu hengâmede, Rasûlullah’ın etrafında pervane olarak O’nu korumaya çalışanların birçoğu ensârdan idi.
Ensârın Rasûlullah’a olan sevgisi ve bağlılığı o derece büyüktü ki Peygamber Efendimiz Mekke’yi fethettiği zaman ensâr, Hz. Peygamber’in eski yurdunda, kendi kavmi arasında kalmayı isteyebileceğini düşünerek O’ndan ayrılmanın üzüntü ve sıkıntısını kendi aralarında dile getirmişler; bundan haberdar olan Rasûl-i Ekrem, yaptığı bir konuşma ile ensârın endişelerini gidermiş, onların gönüllerine hem beraberce Medine’ye dönüş haberiyle, hem de taltifkâr sözleriyle su serpmişti. Huneyn ganimetlerinin dağıtımı sırasında Peygamber efendimizin, beytü’l-mâl hissesinden bazı Kureyş ileri gelenlerine ve diğer kabile reislerine kalplerini İslâm’a ısındırmak için bol ihsanlarda bulunurken kendilerine, ganimet hissesinden başka bir şey verilmemesi sebebiyle bazı ensâr gençleri, bu ihsanlardan kendilerine de verilmesi arzusu ile sızlanmışlarsa da, Hz. Peygamber’in yaptığı bir konuşma, işin mâhiyetini ortaya koymuş ve tüm ensâr mensuplarının gözyaşı içinde Rasûlullah’tan özür dilemelerini sağlamıştı.
Hz. Peygamber’in vefâtından sonra, İslâm’a yardımları sebebiyle Allah’ın ve Rasûlü’nün övgüsüne mazhar olmalarını ölçü alarak, ensârın büyük kabilesi Hazrec, aralarından reisleri Sa’d b. Ubâde’yi halifeliğe adây göstermişti. Ancâk müzâkereler sonundâ Hazreçliler de Hz. Ebû Bekir’in halifeliğe daha uygun olduğunu kabul ettiler ve gönül rızası ile ona bey’atta bulundular. Bu müzâkereler sırasında orada bulunan muhâcirûn şöyle demişti: “Şayet emir (başkan) bizden olursa vezirler (bakanlar) da ensârdan olacaktır. Biz, ensâr hazır olmadıkça ve onlarla istişâre etmedikçe hiçbir karar almayacağız.”1961 Gerçekten ensâr, daha
1956] S. Buhâri, Tecrid, X/19 1528
1957] S. Buhâri, Tecrid, X/20, 1528
1958] İbn Mâce, Tahâre, 28, Hâkim, Müstedrek, I, 155; Ahmed bin Hanbel, VI/6
1959] 9/Tevbe, 108
1960] İbn Hişâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, Kahire 1955, I-II, 615
1961] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev: Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 1178
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 445 -
sonraki dönemlerde hilâfet makamına gelmemişse de devlet kademelerinde önemli görevler almış ve devlet idaresini yönlendirme vazifesini icrâ etmiştir.
Önde gelen ensâr büyükleri arasında burada Es’âd b. Zürâre, Sa’d b. Muâz, Üseyd b. Hudayr, Sa’d b. Ubâde, Ebû Eyyub el-Ensârı, Ka’b b. Mâlik, Enes b. Mâlik isimlerini sayabiliriz. Ensârın içinde münâfıklar da vardı. Bedir gazvesinde 86 Muhâcir, 61 Evsli, 170 Hazreçli hazır bulunmuştur.1962 Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket daha da güçlenmiş, müslümanların görevleri artmıştı. Daha sonra görüldü ki Hazrec kabilesinden Abdullah b. Ubeyy, eğer Rasûlullah gelmemiş olsaydı Medineliler tarafından seçilecekti. Bu şahıs, müslüman görünüyor fakat kalben inanmıyordu. Ona “münâfıkların reisi” deniyordu. Nihâyet hicrî 6. yılda Benû Mustâlik gazvesinde, Abdullâh b. Ubeyy’in bozgunculuğu ortaya çıktı. Bu seferde bir tartışma bahanesiyle Muhâcirlerle ensâr arasında kavga çıkmıştı. İbn Ubeyy, ensârı kışkırtarak, “Bu muhâcirleri Mekke’den getirdiniz, mülkünüze ortak ettiniz, şimdi size rakip olup üzerinize egemen oluyorlar. Medine’ye varınca bunları şehirden atalım” dedi. Allah Teâlâ bunu şöyle zikreder: “Onlar öyle kimselerdir ki, ‘Allah’ın Peygamber’i nezdinde bulunan kimseleri beslemeyin, tâ ki dağılıp gitsinler!’ diyorlardı. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır, fakat o münâfıklar anlamazlar. Onlar, ‘Eğer Medine’ye dönersek, andolsun en şerefli ve kuvvetli olan(ımız) oradan en hakir(ve zayıf) olanı muhakkak çıkaracaktır’ diyorlardı. Hâlbuki şeref ve kuvvet ve de gâlibiyet Allah’ındır, Peygamberinindir, mü’minlerindir, fakat münâfıklar (bunu) bilmezler.”1963 Abdullah b. Ubeyy, “Rasûlullah’a bir secde etmediğimiz kaldı” diye büyüklenerek özür dilemedi. Bir süre sonra hastalanıp öldü. Buhâri ile Müslim’de, Câbir’in rivâyetinde, bir sefer sırasında iki kişinin kavgaya tutuştuklarını, ikisinin de muhacir ve ensarı yardıma çağırdıklarını, ırkçılık (kabilecilik) yaptıklarını gören Rasûlullah’ın; “Nedir bu câhiliyet dâvâsı? Vazgeçin!” dediği nakledilir. Hz. Ömer’in, İbn Ubeyy’in hemen boynunu vurmak istemesine de Rasûlullah, “Peygamber ashâbını öldürtüyor dedirtmem” diye engellediği kaynaklarda kaydedilir.
En son vefat eden sahâbe Ensârdan Enes bin Mâlik’tir (h. 92 veya 94). Üç bin altı yüz civarında hadis rivâyet etmiştir. 1964
Tefsirlerden İktibaslar
Hz. İsa, İsrâiloğullarının çoğunun bu dâveti kabul etmeyip inkâr edeceklerini ve kendisini öldürmek isteyeceklerini anlayınca: “Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Hz. İsa’nın seçkin ashâbı olan Havârîler dediler ki: “Allah’ın rasûlünün ve dininin yardımcıları biziz. Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki, şüphesiz biz Allah’ın emir ve yasaklarına zâhiren ve bâtınen teslim olan müslümanlarız.”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İsa’nın tevhide dâveti üzerine İsrâiloğullarının az bir kısmı iman etmiş, çoğunluğu etmemişti. İman etmeyenler bilinen küfürlerini, kötü niyetlerini İsa’ya (a.s.) hissettirdiler. İsa da bunlardan bu küfrü hissedince; “men ensârî ilâllah? (Allah yolunda bana yardım edecek kim var?” dedi. Kendine, özü Allah’a doğru yardımcılar aradı. Bu cümlede, “ilâllah” kaydının, “Ensâr”dan veya “yâ”dan hâl olmasına ve “ilâ”nın mânâsına göre, çeşitli
1962] İbn Kayyım, Zadu’l-Meâd, Cihad bölümü
1963] 63/Mûnâfıkun, 7-8
1964] Ahmed Önkal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 109-111
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânâlara ihtimali vardır.
1- Ben Allah’a giderken yardımcılarım kimler?
2- Allah’a teslim ve uymuş olarak bana yardım edecekler kimler?
3- Benim, Allah için yardımcılarım kimler?
4- Allah ile beraber olup, yardımcım olacak yardımcılarım kimler?
5- “Allah’a iman etmiş ve müslüman olmuş, nefsini Allah’a teslim etmiş olup da, yardımını Allah’a bağlayarak ve Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana Allah yardımı yapacak, özetle özü Allah’a bağlı, Allah’a doğru yardımcılarım, dostlarım kimler?”
Bu mânâ hepsini toplayıcıdır. Cevap da buna daha uygundur. Hz. İsa’nın bu isteği ilk olarak bir sosyal tesir yapıyordu. Kelime başlangıçta Meryem’in rahminde ilâhî seçim ile cisimlendiği gibi, şimdi de dışarıda belirlemeye başlıyordu ki, İsa’nın dünyada itibarı bununla olacaktı. Bu andan itibaren tevhid dini maneviyatta kalmayacak, maddiyata da geçecekti. Bu isteğe, İsa’nın ölüyü diriltme mucizesinin kazanç meyvesi olan en güzide ashabı (arkadaşları) havârîler cevap verdiler: Havârîler bir ağızdan dediler ki: O Allah yardımcıları, Allah dostları biziz. Yani biz, Allah için sana yardımcıyız. Zira sana yardım, Allah’a dostluktur, Allah rızasına uygundur. Çünkü sen O’nun peygamberisin. Bundan, “Sen Tanrı değilsen, biz sana yardım etmeyiz.” gibi veya “Sen Tanrı’sın, şu halde biz de senin yardımcılarınız.” gibi bir kötü anlam çıkmaması için sözlerini açıklığa kavuşturdular. Yani biz Allah’a iman ettik ve sen şâhit ol ki biz şüphesiz müslümanız, Allah ve Rasûlüne itaat ediciyiz. İşte nasâraya (hıristiyanlara), nasârâ (hıristiyan) denmesinin sebeplerinden birisi, İsa ile havârîler arasındaki bu yardım anlaşmasıdır. Onlar o zaman böyle müslüman ve Allah’ın birliğine inanmış idiler. Bununla İslâm dinine ve Muhammed aleyhisselâm’a âit dâvete de mânevî bakımdan ikrar vermişlerdi.
“Havârî” Kelimesi hakkında: Arapça “havâri” kelimesi hemen hemen “ensâr” kelimesi ile eş anlamlıdır. Kitab-ı Mukaddes’te bunlar “şâkird” bazı yerlerde “rasûl” olarak adlandırıldılar. Hz. İsa (a.s.) diğer insanlara mesaj ulaştırmak gayesiyle onları görevlendirmiş, bu nedenle onlara bu ad verilmiştir; Allah onları kendi elçileri (apostles) olarak seçtiği için değil. 1965
“Allah’ın Yardımcıları” İfadesi hakkında: İslâm’ın ikamesine yardımcı olan kişiler Allah’ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü O, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilâkis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatle doğru yola ulaştırmak Allah’ın işi olduğundan Allah, İslâm’ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları “yardımcıları ve dostları” olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın “dostu ve yardımcısı” olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği
1965] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/229
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 447 -
en yüksek makamdır. 1966
“Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve Rasûl’e tâbi olduk, artık bizi şâhit olanlarla beraber yaz!” 1967
Havârîler sözlerine şöyle devam ettiler: “Rabbimiz, Kitabında indirip açıkça bildirdiğin hükümlere tüm kalbimizle iman ettik ve Rasul’e tabi olduk, hayatımızı İsa’nın getirdiği Tevrat ve İncil’e göre düzenleyeceğiz, İsa’nın tavsiyelerine uyacağız. Artık bizi rasullerin getirdiklerine şâhitlik eden ve hayatını buna göre düzenleyen mü’minlerle beraber yaz, bizi onlardan kıl!”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunun için havârîler cevaplarını şu duâ ile bitirdiler: Ey Rabbimiz, biz senin indirdiğin emre inandık ve peygambere (yahut o resûle) uyduk, şu halde bizi yalnız bir şâhit olan İsa ile değil, birliğine şâhitlik eden bütün erbâb-ı şühûd (şehâdet ehli) ile beraber yaz. Yani melekler, peygamberler, ilim sahipleri ve özellikle “Siz insanlara şâhit olasınız, Peygamber de size şâhit olsun.”1968 âyeti gereğince âhirette bütün ümmetlere şâhit olacak olan o peygamber Muhammed ve ümmeti ile yaz. Görülüyor ki “şâhitlerden” demediler, “şâhitlerle beraber” dediler. Zira biliyorlardı ki kendileri “şâhitlerden” değildiler. Hz. İsa, havârîlerin İslâm’ına ve bu duâsına şâhit olduğu gibi, Muhammed (s.a.s.) ve ümmeti de buna şâhitlik eder. Havârîler, mânevî bakımdan, Muhammed ümmeti ile beraberdir. Muhammed ümmeti de Hz. Muhammed ile beraber peygamberlerin tümüne; “Peygamberlerden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.”1969 diye şâhitlik yaptıklarından, Hz. Muhammed ve ümmeti, Hz.İsa’yı ve havârîleri beraberlerine almışlardır.
Yuhanna İncili’nin birinci babında yahudilerin, “Sen kimsin?” diye sorularına karşı Hz. Yahya’nın Mesih’e (İsa’ya) şâhitliği hakkında şöyle bir kıssa vardır: “Yahya inkâr etmeyerek, ‘Ben Mesih değilim.’ diye ikrar etti. ‘Öyle ise nesin, İlyâ mısın?’ diye sorduklarında; ‘O da değilim.” dedi. ‘Sen o peygamber misin?’ dediklerinde, ‘Hayır’ diye cevap verdi. O zaman, ‘Sen kimsin söyle ki, bizi gönderenlere cevap verelim. Kendi hakkında ne dersin?’ dediler, ‘Ben Eş’ıya peygamberin dediği gibi, Rabbin yolunu doğrultunuz, diye çölde çağıranın sadasıyım.’ dedi ve o gönderilenler firisilerden idiler ve ona sorarak: ‘Öyle ise sen Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde niçin vaftiz ediyorsun?’ dediler. Yahya onlara cevap olarak: ‘Ben su ile vaftiz ederim...’ dedi.”1970 İşte burada “er-Rasûl”, “en-Nebiyyu” tercümesi olan “o peygamber”, “şu peygamber”, Tevrat’ta Mûsâ’ya benzer, “Mûsâ gibi bir peygamber” olarak geleceği açıklanan o peygamberdir ki, Hz. Yahya’nın şâhitliğiyle o peygamberin ne Yahya, ne kendisi, ne de Mesih olmadığı açıklanmıştır. bunun için İncil’e, Yahya’ya, Mesih’e iman, gelecek olan “o peygamber”e de imana bağlıdır. Şu halde havariler Hz. İsa’yı “Amennâ billâh ve’şhed biennâ müslimûn (Allah’a iman ettik, şâhit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız” diye şâhit getirdikten sonra Allah’a “Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte... (Ey Rabbimiz, Senin indirdiğine iman ettik...)” diye duâ ettikleri zaman “mâ enzelte (inzâl ettiğin)” cümlesinde şüphesiz “o peygamber” de dâhil olmakla “er-Rasûl”den kasıtları
1966] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 1/229
1967] 3/Âl-i İmrân, 53
1968] 2/Bakara, 143
1969] 2/Bakara, 285
1970] İstanbul’da basılmış Türkçe İncil Tercemesi, 1930
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ya bi’l-ibâre (metin ile) veyahut İsa’ya veya rasûl cinsine uymanın gereği olmak üzere bi’l-işâre (metnin işaretiyle) Muhammed Rasûlullah’a bakmakta veya kapsamaktadır. Lafzı itibârıyla değilse bile mânâ bakımından şâmildir ki “Allah’a ve Rasûle uyun” emrinden beri “er-Rasûl” kelimesinin ilk defa burada tekrar etmiş olması bakımından bunun yalnız “Rasûlen ilâ benî isrâîle (İsrâiloğullarına gönderilen Rasûl)”e masrûf (çevrilmiş) olmayıp, bütün peygamberlerin tasdikçisi olan o Rasûle, “o peygamber”e bağlanması ve bu şekilde Rasûl cinsini kapsamına alması sözün gelişinin tümüne daha uygundur. Bunlar düşünüldüğü zaman “fe’ktübnâ mea’ş-şâhidîn (bizi şâhitlerle beraber yaz)” duâsının tefsir yönü de anlaşılır. “Allah’a inandık, her şey Rabbimizin katındandır.”1971 “Vallahu a’lem (Allah daha iyi bilir).”
Seyyid Kutub Diyor ki: Burada âyetlerin anlatımında büyük bir boşluk göze çarpmaktadır. İsa’nın doğuşu, annesinin onu topluluğa göstermesi ve kendisinin de beşikte onlarla konuşması, yetişkin yaşta kavmine çağrıda bulunması anlatılmamıştır. Ayrıca annesinin müjdelenmesinde sözü edilen bu mucizelerin onun tarafından kendilerine. sunulması söz konusu edilmemiştir. Kıssanın bu kesiti Meryem suresinde anırtılmıştır. Kur’an kıssalarında bu tür boşluklara rastlanmaktadır. Zira bu kıssalarda, bir taraftan aynısı ile tekrara yer verilmiyor, bir taraftan da yalnız surenin konusu ve temasıyla ilgili halkalar ve buna ilişkin sahnelerin verilmesi yeterli görülüyor. Herbirinin ardından, Allah’ın varlığına tanıklık ettiği, Allah’ın kudretinin kendisini desteklediği gibi insanların gücünü aşan mucizelerin hepsini gözler önüne seren Mesih, İsrailoğulları’nın birtakım bağlarım ve yükümlülüklerini hafifletmek için gönderilmiş olmasına rağmen, İsrailoğullarının inkâra kalkışacaklarını anlıyor. İşte bu sırada nihâî çağrısını yapıyor: “Allah uğrunda bana yardımcı, destekçi olacak olanlar kimlerdir?”
Allah’ın dinine, mesajına, sistemine ve düzenine çağırmada kim bana destek olur? Kim bana yardım eder ki ona tebliğde bulunayım ve onunla görevimi yerine getireyim? Her inanç ve dâva sahibinin yanında, kendisi ile beraber hareket eden onun davranışını yüklenen, savunan, ulaşabildiklerine ulaştıran ve ondan sonra davasını yaşatan destekçilerin bulunması gerekir.
“Havârîler: Biz Allah’ın destekçileriyiz Allah’a iman ettik. Şâhit ol ki müslümanız.” Havârîler burada İslâm’ı, dinin özü anlamında kullanıyor. İsa’yı (selâm üzerine olsun) bu müslümanlıklarına ve Allah’ın yardımına... Yani onun Peygamberlerinin, dininin ve hayat sisteminin yardımına koşmalarına tanık tutuyorlar. Sonra Rablerine yöneliyorlar ve pratik olarak yaşadıkları bu olaylarda doğrudan Allah ile ilişki kuruyorlar: “Ey Rabbimiz! İndirmiş olduğun mesaja inandık ve Peygamber’e uyduk. Bizleri bu mesajın canlı şâhidleri yaz.”
Allah ile doğrudan sözleşmek için bu yönelişte önemli bir nokta var. Mümin başta Rabbi ile sözleşme yapar. Peygamber onu tebliğ ettiğinde inanç hususunda Peygamberin görevi biter, Allah ile sözleşme gerçekleşir. Bu sözleşme peygamberden sonra da mümini bağlayıcı niteliktedir. Bu sözleşmede peygambere uyulacağına dair söz verilmiştir. Mesele, vicdanda yer alan bir inançtan ibaret değildir.
Burada önemli olan belirlenen yolu izlemek ve bu yolda Peygambere uymaktır. İşte İslâm’ın bu anlamı, gördüğümüz gibi aynı zamanda surenin öteden beri
1971] 3/Âl-i İmrân, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 449 -
üzerinde yoğunlaştığı ve değişik üslûplarla tekrar ettiği bir olgudur. Havârîlerin sözlerindeki başka bir ifade ayrıca dikkat çekiyor: “Bizi şâhitlerle beraber yaz.” Ne şâhitliği ve hangi şâhitler? Allah’ın dinine iman etmiş müslümanın, bu dine tanıklık etmesi istenmektedir. Bu tanıklık, dinin hayatta kalma hakkını pekiştirecek bir tanıklıktır. Bu dinin insanlara vermek istediği hayırlı mesajı destekleyen bir şâhitliktir. Kişi canıyla, ahlâkıyla, yaşantısıyla, hayatıyla bu dinin canlı bir şekli olmadıkça bu şâhitliğin gereğini yerine getirmiş olamaz. Bu öyle canlı bir tablodur ki insanlar onda bu dinin var olmaya daha lâyık olduğunu, yeryüzünde var olan diğer sistemlere, düzenlere ve organizasyonlara oranla daha iyi ve daha üstün olduğunu rahatlıkla görebilmektedirler.
İnsan hayatının temelini, toplumun düzenini, kendisinin ve toplumunun yasasını bu dinden almadığı, bu çerçevede bir toplum kurmadığı, bu sağlam ilâhî sisteme uygun olarak işlerini idare etmediği, bu toplumu kurmak ve bu yaşam biçimini gerçekleştirmek uğrunda cihad etmediği, toplum hayatında Allah’ın sistemini gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde yaşamaktansa ilâhi nizamın uğrunda ölmeyi tercih etmediği sürece bu şehâdetin gereğini ödemiş olmaz.
Böylece insan, bu dinin bizzat yaşamaktan daha hayırlı olduğuna, yaşayanların elde etmeye çalıştığı en değerli varlıktan daha aziz olduğuna şehâdet etmiş olacaktır. Bu nedenle o “şehid” diye anılacaktır.
İşte bu havârîler, kendilerini Allah’ın dinine şâhitlik edenlerle birlikte yazması için Allah’a dua ediyorlar. Yani bu dinin canlı bir örneği olabilmeleri için kendilerine yardım etmesini ve başarılı kılmasını, O’nun hayat sistemini gerçekleştirme, bu sistemin pratik olarak yaşandığı bir toplum kurma uğrunda cihad etmeye göndermesini diliyorlar... İsterse, bu dinin gerçeğine “şâhitlik edenlerden olma kendilerine hayatları pahasına mâl olsun!
Bu duâ, kendisinin müslüman olduğunu iddia eden herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir niyazdır. İşte Havarilerin anladığı İslâm budur. Gerçek müslümanların vicdanlarındaki İslâm budur! Dinine karşı bu şâhitlikte bulunmayan ve onu gizleyen, kalben günahkârdır. Kişi müslüman olduğunu iddia edèrde kendisi İslâm’ın öngördüğü bir hayat yaşamaz veya bunu kendi içinde yaşar, fakat onu hayatın her alanında uygulamaz da kendi yaşamını dinin yaşamasına tercih edip Allah’ın hayat için öngördüğü yaşam biçimini yürürlüğe koymak için cihad etmezse o şâhitliğinde gedik açmış olur. Veya bu dinin tersine bir şehâdette bulunmuş olur. Böyle bir şehâdet, başkasının da bu dini kabullenmesiyle engel olacaktır. Çünkü başkaları, bu dine bağlı olanların ondan yana değil onun aleyhine şâhitlik ettiklerini göreceklerdir! Kendisi iman edenlerden olmadığı halde, bu dine iman ettiğini iddia etmek suretiyle başkalarını Allah’ın dininden alıkoyanlara yazıklar olsun.
Şüphesiz Allah kendi dinine yardım edene, yardım edecektir. Çünkü dinin ihtiyarî olan fiillerle alakası olduğuna göre, o konuda arzu edilen gayenin gerçekleşebilmesi için, Allah’ın iradesi kulun cüzî iradesine bağlı olduğundan, kulların cüzî iradelerini kullanarak bir çaba sarf etmeleri, Allah’ın iradesinin işlemesine vesile olması itibarıyla bir yardım gibidir. Onun için müminleri savunmayı söz veren Yüce Allah, yardımının kesin olarak gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına bağlamıştır. Yoksa Allah şüphesiz çok güçlüdür, her şeye gâliptir,
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yardıma ihtiyacı yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir zaman mağlup olmazlar. 1972
“Saldırıya uğrayan mü’minlere savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğramışlardır.” Bunun yanı sıra Allah’ın kendilerini koruyacağından ve kendilerine yardım edeceğinden emin olmalarını da vurgulamıştır: “Hiç kuşkusuz Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter.”
Sonra mü’minlerin savaşa girmeleri için önemli bir gerekçeleri de vardır. Çünkü onlar büyük bir insanlık görevi üstlenmişlerdir. Bu büyük görevin iyiliği sadece kendilerine dokunmaz, bunun yanında bütün mü’min cephe bu iyilikten yararlanır. Bu aynı zamanda inanç ve ibadet özgürlüğünün de garantisidir. Üstelik onlar zulme uğramışlar, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlar: “Onlar sırf ‘Rabb’imiz Allah’tır’ dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.” Bu söz; “Rabb’imiz Allah’tır” sözü, söylenen en doğru sözdür. Söylenmesi gereken en gerçek sözdür. Onlar sadece bu sözü söyledikleri için yurtlarından çıkarılmışlar. Çünkü bu söz saldırgan zorbalar açısından, şüpheye yer bırakmayan kesin isyankârlığın ifadesidir. Ama bu, haksızlığa uğrayanlar açısından her türlü kişisel hedeften soyutlanmanın ifadesidir. Onlar yalnız ve yalnız inançlarından dolayı yurtlarından çıkarılmışlar. Şu yeryüzü nimetlerinden biri uğruna başlatılan bir mücadele değildir bu. İnsanların ihtiraslarını kamçılayan, çıkar çatışmalarına neden olan, değişik eğilimlerin, karşıt isteklerin sahnelendiği dünya değerleri için bir çarpışma değildir bu.
Bütün bunların ötesinde genel kural yer alıyor; inancın savunulması gereği evrensel bir kural olarak vurgulanıyor: “Eğer Allah bir kısım insanları diğer bir bölümü aracılığı ile savmasaydı, nice manastırlar, havra ve içlerinde Allah’ın adı çokça anılan câmi yıkılıp giderdi.” Manastırlar, rahiplerin içinde ibâdet etmek amacıyla inzivaya çekildikleri yerlerdir. Havralar ise yahûdilerin ibâdet yerleridir. Mescidler de müslümanların içinde ibâdet ettikleri yerlerdir. Bunların tümü -kutsallıklarına ve Allah’a ibadet için ayrılmış bulunmalarına rağmen- her zaman yıkılma ile karşı karşıya kalırlar. Çünkü bâtıla göre buralarda Allah’ın adının anılmış olması bir ayrıcalık sayılmaz. Bazı insanların, bazısının saldırılarını püskürtmelerinin dışında hiçbir şey buraları yıkılma tehlikesinden koruyamaz. Yani inancı koruyanların, inancın saygınlığını tanımayan, inancı benimseyenlere haksızlık eden düşmanları savmaları buraları yıkılmaktan korur. Çünkü bâtıl şımarıktır. Kendisine saldıran, kendisini püskürten denk bir kuvvetle karşılaşmadıkça azgınlığından vazgeçmez, saldırganlığından geri kalmaz. hakkın sırf hak oluşu düşmanların ona saldırmasına engel oluşturmaz. Aksine hakkı koruyan, onu savunan bir gücün bulunması zorunluluktur. İnsan bu özelliklere sahip bildiğimiz insan olduğu sürece değişmez genel bir kuraldır bu.
Şu, kelimeleri az, ama anlamları derin ayetler üzerinde ve bunların ötesinde hem ruhlar dünyasında hem de hayatta yer alan bazı sırların üzerinde durmamız gerekir. Yüce Allah, müşriklerin savaş açtığı, bâtıl ehlinin saldırısına uğrayan kimselere kendilerini savunma amacı ile savaşma iznini verirken, “Allah’ın mü’minleri savunacağını ve kendilerine saldıran hâin kâfirleri sevmediğini” ifade ederek başlıyor: “Hiç kuşkusuz Allah mü’minleri destekler, savunur; yine hiç şüphesiz Allah emânetine hıyanet edeni ve nankörü sevmez.
1972] Elmalılı, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 451 -
Buna göre Yüce Allah mü’minleri düşmanlarına karşı savunacağını garanti etmiştir. Yüce Allah kimi savunursa o, kesinlikle düşmanlarının vereceği zarardan korunmuş demektir. Ve o kesinlikle düşmanından üstündür. Peki niçin onlara savaş izni veriyor? Niye üzerlerine cihad farz kılınıyor? Neden kendilerine savaş izni veriliyor da bu yüzden öldürülüyorlar, yaralanıyorlar, büyük eziyetler, meşakkatler çekiyorlar? Hâlbuki sonuç bellidir. Ve yüce Allah, hiçbir zorluk, hiçbir meşakkat çekmelerine, büyük fedâkârlıklara, dayanılmaz acılara, öldürme ve savaşlara katlanmalarına gerek kalmadan bu akıbeti gerçekleştirebilir?
Verilecek cevap şudur: Bu konudaki yüce Allah’ın hikmeti son derece yücedir. En kesin kanıt onun katındadır. Ama insan olarak bizim bu hikmetten kavradığımız, bilgi ve deneyimler sonucu aklımızın ve kavrama yeteneğimizin çıkardığı sonuç şudur: Yüce Allah mesajını yüklenen ve onu koruma pozisyonunda olan kimselerin beceriksiz “tembeller” olmalarını dilememiştir. Büyük bir vurdumduymazlıkla yan gelip yatan, bir sıkıntıya uğradıkları ya da bir saldırı ile karşı karşıya kaldıkları zaman, sadece namaz kılmak, Kur’an okumak ve Allah’a dua etmenin dışında hiçbir çaba sarf etmeden gayet kolay biçimde zafer kazanan kimseler olmalarını istememiştir.
Evet, namaz kılacaklardır. Kur’an okumaları, bollukta ve darlıkta dua ederek Allah’a yönelmeleri gerekecektir. Ama tek başına bu tür bireysel ibadetler onların Allah’ın mesajını omuzlamaya lâyık kimseler olmalarını sağlamaz. Bunlar savaş için önceden hazırladıkları azık, çarpışma esnasında kullanmak üzere depoladıkları gıda, bâtıla karşı koyarken güvenip dayandıkları cephane niteliğindedirler. Bunu, takva, iman ve Allah’a bağlılık duygularıyla arttırırlar.
Yüce Allah, mü’minlere yönelik savunmasının bizzat kendi elleriyle gerçekleşmesini, böylece savaş meydanında olgunlaşmalarını dilemiştir. Çünkü tehlikeyle karşı karşıya kaldığı, savmak ve savunmak durumunda olduğu, saldırgan kuvveti püskürtmek için var gücünü topladığı durumların dışında, insanın bünyesinde yer alan potansiyel enerji her zaman uyanıp harekete geçmez. Bu durumda insanın bedensel yapısında yer alan her hücre rolünü oynamak için kendisine bahşedilen yetenekleri devreye sokar, ortak operasyon için diğer hücrelerle dayanışma içine girer, sahip olduğu yetenekleri son noktaya kadar kullanır, özünde barındırdığı gücü sonuna kadar harcar. Kendisi için takdir edilen en son noktaya, kendisi için hazırlanan kemal derecesine ulaşır.
Allah’ın dâvâsını yüklenen bir ümmetin tüm hücrelerinin uyanması, tüm güçlerinin toplanması, tüm yeteneklerinin işlevini yerine getirir durumda olması, tüm enerjilerinin biraraya gelmesi gerekmektedir. Bu ümmetin gelişmesini tamamlaması, olgunlaşması, bunun sonucunda da o büyük emâneti yüklenip gereğini yapması için bu bir zorunluluktur. Uğruna hiçbir meşakkat çekilmeyen ve yan gelip yatan tembellerin elde ettiği kolay bir zafer insanın işaret ettiğimiz yetenek ve enerjilerinin ortaya çıkmasına engel olur. Bu dùrumda bu enerji ve yetenekleri harekete geçiremez, onları kullanamaz.
Bunun yanı sıra çabuk ve kolay elde edilen bir zaferin kaybolup gitmesi de kolay olur. Birincisi, böyle bir zaferin değerinin ucuz olması ve uğruna büyük fedâkârlıkların çekilmemiş olmasıdır. İkincisi böyle bir zaferi elde edenler, bunu korumak için tüm güçlerini kullanmazlar, onu kazanmak için enerjilerini toplayıp devreye sokmazlar. Onu savunmak için yeteneklerini, enerji ve güçlerini
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplayıp harekete geçirmezler.
Kuşkusuz burada zafer ve yenilgiden, hücum ve kaçıştan güç ve zayıflıktan ilerleme ve geriye çekilmekten, ayrıca bunlara eşlik eden duygulardan, arzu ve ıstıraplardan, ferahlık ve hüzünden, huzur ve bunalımdan zayıflığı ve güçlülüğü duyumsamadan kaynaklanan vicdanı bir eğilim, pratik bir alıştırma sözkonusudur. Bunun yanında, inanç ve toplum adına bir araya gelmek, kişisel duygulardan vazgeçmek, savaş anında, öncesinde ve sonrasında eğilimler arasında uyum sağlamak, zayıflık ve güçlülük noktalarını ortaya çıkarmak, her durumu göz önünde bulundurarak işleri planlamak... Evet, bütün bunlar, davayı omuzlayan ve gereklerini yerine getirmek ve insanların ona uymasını sağlamak durumunda olan bir toplum için zorunludur.
Bütün bunlar ve bunların dışında sadece yüce Allah’ın bildiği hususlar nedeniyle yüce Allah mü’minlere yönelik savunmasının bizzat onların eliyle gerçekleşmesini ve uğruna hiçbir zorluğa katlanmadan gökten inen bir buluntu olmamasını dilemiştir. (Buna rağmen İslâm, savaşı başlı başına bir hedef olarak öngörmez. Ateşkesten ve saldırmazlıktan daha büyük ve daha Önemli bir amaç olmadığı sürece savaşa izin vermez. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan birçok âyette de vurgulandığı gibi İslâm’ın amacı barışı sağlamaktır. Ama haksızlık, zulüm, azgınlık ve düşmanlığın olmadığı bir barış... İnanç ve ibadet özgürlüğü, yönetiminde ve cezalandırmada adaletli olmak, mal ve serveti, hak ve sorumlulukları adilce paylaşmak, kişisel ve toplumsal olarak Allah’ın belirlediği sınırlar içinde hareket etmek gibi üstün insani değerlere karşı bir saldırı, bir tecavüz sözkonusu olduğu zaman... İşte bu değerlerden herhangi birine, herhangi bir şekilde, bir saldırı ve tecâvüz ister bir fertten diğerine, ister bir fertten bir topluma, ister bir toplumdan bir ferde ya da topluma, ister bir devletten diğerine yönelik olsun, İslâm bu durumda böyle bir haksızlığa dayanan bir barışa razı olmayacaktır. Çünkü İslâm’a göre barış saldırmazlık ve statükoyu korumak değildir. İslâm göre barış, yüce Allah’ın kulları için belirlediği sistem dairesinde iyilik ve adaletin gerçekleşmesidir.
Zulme uğrayan ve “Rabb’imiz Allah’tır” demekten başka suçları olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarılanlara yönelik zafer kimi zaman gecikebilir. Kuşkusuz bu gecikme yüce Allah’ın dilediği bir hikmetten dolayıdır.
Zafer gecikebilir, çünkü ümmet henüz olgunlaşmamıştır, henüz gerekli eğitimi tamamlamamıştır. Bütün enerjilerini bir araya getirmemiştir. Bütün hücreler içlerindeki tüm güç ve yetenekleri son noktasına kadar belirleyip ortaya çıkarmak için, henüz bir araya gelip harekete geçmemişlerdir. Bu ümmet bu durumda olduğu halde zafer elde edecek olursa, uzun süre bu zaferi koruyacak güce sahip olmadığından çok çabuk yitirecektir elde ettiği zaferi.
Mü’min ümmet, gücünü son noktasına kadar kullansın, bütün birikimlerini harcasın, üstün ve değerli gördüğü her şeyi feda etsin, bunları Allah yolunda kolay ve ucuz harcamasın diye zafer gecikebilir. Mü’min ümmet var gücünü denesin ve Allah’ın yardımına dayanılmadığı sürece yalnız başına bu güçlerle zaferin kazanılmayacağını anlasın diye, yüce Allah’ın söz verdiği zafer gecikebilir. Mü’min ümmet elinden gelen her şeyi bu uğurda harcadıktan ve bundan sonrasını Allah’a bıraktıktan sonra yüce Allah’ın verdiği zafer sözü gerçekleşir.
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 453 -
Mü’min ümmet, büyük zorluklar çekerken, acılara katlanırken, bütün gücünü bu uğurda harcarken, Allah’tan başka bir dayanağın olmadığını sıkıntı anında ancak O’na yönelinileceğini bizzat yaşarken, Allah’a olan bağlılığı daha bir artsın diye zafer gecikebilir. Çünkü, yüce Allah kendisine izin verip zafere ulaştıktan sonra Allah’ın sistemi doğrultusunda hareket etmesinin ilk garantisi Allah’la kurduğu bu bağdır. Ancak bu şekilde azgınlaşmaz, yüce Allah’ın kendisine zafer bahşetmesine neden olan haktan, adaletten ve iyilikten sapmaz.
Allah’ın verdiği zafer sözü kimi zaman gecikebilir. Çünkü mü’min ümmet giriştiği savaşta, yaptığı fedâkârlıklarda, can ve mal konusunda yaptığı harcamalarda bütünüyle Allah için, davası için bunlardan soyutlanmamış olabilir. Bir ganimet için ya da kendisini korumak için veya düşman karşısında kahramanlık ve cesaret gösterisinde bulunmak için savaşıyor olabilir. Oysa Yüce Allah cihadın sadece kendisi için, sırf kendi yolunda ve diğer bütün endişelerden uzak olmasını istiyor. Nitekim Peygamberimize (s.a.s.) “Bir adam kendini korumak için, bir kahramanlık için, biri de gösteriş için savaşıyor. Bunlardan hangisi Allah yolunda savaşıyor” diye sorulduğunda “Allah’ın sözü en üstün olsun diye savaşan Allah yolunda savaşıyor” diye cevap vermiştir. 1973
Mü’min ümmetin savaştığı, kötülüğün bünyesinde, bir iyilik kalıntısı bulunduğu için de zafer gecikebilir. Bu yüzden yüce Allah kötülüğün bütünüyle iyilikten soyutlanmasını, tek başına kötülük olarak kalmasını, içinde bir zerre dahi olsa iyiliğin de yok olmaması için sadece kötülüğün mahvolmasını ister. Mü’min ümmetin savaş ilan ettiği bâtıl, olanca çıplaklığı ile halkın görüşünde netleşmediği, çirkefliği bütünüyle bilinmediği için de zafer gecikebilir. Böyle bir durumda mü’min ümmet bâtıla üstünlük sağlayacak olursa, bâtılın bozukluğu, yok edilmesinin zorunluluğu konusunda henüz ikna olmamış, bu yüzden bâtıla yardımcı olan kimi aldanmışlar bulunabilir. Bu durumda gerçeği tam anlamıyla kavrayamamış saf kimselerin gönlünde bâtıla karşı köklü bir eğilim yer edebilir. Hâlbuki yüce Allah, bütün insanlar net olarak görene kadar bâtılın varlığını sürdürmesini ister. Yok olacağı zaman geride hiçbir kalıntı bırakmadan, hiç kimse kendisine hayıflanmadan yok olup gitsin diye.
Ortam henüz mü’min ümmetin temsil ettiği hak, iyilik ve adaletin geleceği açısından uygun olmadığından zafer gecikmiş olabilir. Durum böyle olduğu halde mü’min ümmet zafer elde edecek olursa ortamdan kaynaklanan ve birlikte yapamayacağı bir muhalefetle karşı karşıya kalabilir. Çevresindeki insanların gönülleri zafer kazanan gerçeği kabullenip kalıcılığını isteyecek duruma gelene kadar çekişme sürüp gidecektir.
Bütün bunlar için, bir de Yüce Allah’ın bilip de bizim bilmediğimiz birtakım nedenler için zafer gecikebilir. Fedâkârlıklar kat kat katlanabilir. Çekilen acılar arttıkça artabilir. Buna rağmen yüce Allah düşmanlarına karşı mü’minleri savunacak, en sonunda zaferi onların lehine gerçekleştirecektir.
Sebepler yerine gelip zaferin bedeli ödendikten, onu saran atmosfer onu kabullenip kalıcılığını sağlayacak duruma geldikten sonra yüce Allah zafer izni verdiği zaman yerine getirilmesi gereken birtakım yükümlülükler, katlanılması gereken birtakım zorluklar vardır. “Kim Allah’a yardım ederse bilsin ki, Allah da
1973] Buhârî, Müslim
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mutlaka kendisine yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün iradelidir.” “Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin akıbeti Allah’a aittir.”
Kendisine yardım edenlere yardım edeceğine ilişkin yüce Allah’ın verdiği söz, kesin, sağlam, gerçekleşmesi kaçınılmaz ve değiştirilmez bir sözdür. 1974
“Onlar, yalnızca; ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi...” Bu ifâdede İlâhî bir kural ortaya konulmaktadır: “Allah hiç bir topluluğun ve hiç bir grubun sürekli hâkim durumda olmasına izin vermez. Her an bir grubu başka bir grupla defeder.” Eğer böyle olmasaydı, sürekli hâkim olan grup sadece siyasi ve ekonomik alanlarda karışıklık çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda ibâdet yerlerini de yakıp yıkardı.
“Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder...” “Allah’a yardım edenler”, insanları tevhide çağıran ve “Hak Din”in ve doğruluğun ikame edilmesi için çaba harcayan kimselerdir. 1975
“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar. İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” 1976
Ey iman edenler, siz Allah’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada Allah’a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Rasûlüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorla değil, kulların irâdeleriyle yapılması matlup olan ihtiyarî yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz’î iradesi harekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz’î irâdelerini sarf etmekle yapacakları hizmetlerine, Allah’a yardım denilmiştir ki isnadda mecaz yahut istiâredir. Yani imandan sonra siz, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle dinine hizmet edersiniz. Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkîlerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.
Küfredenlere ise artık yıkım onlara kelimesi, aslında ayak kayıp yüzükoyun yahut tepesi üstü düşüp yıkılmak ve kalkamayıp helak olmaktır. Kamus’ta der ki: Helâk olmak, kaymak, düşmek, şer, uzaklık, düşüş mânâlarına gelir. İfadesi kahrolası, canı çıkası veya canı çıksın gibi beddua yerinde de mesel halinde kullanılır. Burada müminlere ayaklarını sağlam bastırma vaadine karşılık kâfirlere yıkım ile tehdittir. 1977
Peki müminler yüce Allah’a nasıl yardım ederler ki şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı
1974] Fî Zılâli’l Kur’an, 22/Hacc, 40. âyetin tefsirinden
1975] Tefhimu’l Kur’an, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden
1976] 47/Muhammed, 7-8
1977] Elmalılı, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 455 -
elde etsinler? Gönülleri Allah için her şeyden soyutlamakla, Allah’a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde Allah’ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, yüce Allah o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller Allah’ı tüm arzularında, duygularında, duruşlarında ve davranışlarında, tüm faâliyetlerinde ve duygularında hakem kılmakla... Evet gönül aleminde Allah’a yardım böyle olur.
Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık âlemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriat ine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir.
“Allah kendi yolunda öldürülenler” ifadesi ile, “Allah’a yardım ederseniz” ifadeleri üzerinde bir an durâlim. Her iki durumda da, öldürülme ve yardım etme durumlarında da, bunların sırf Allah için yapılmış olması şarttır. Aslında bu, doğruluğu apaçık olan bir gerçektir. Ancak ne var ki bazı nesiller İslâm’ın inanç sisteminden sapınca, bu gerçeğin üstünü karaltılar kaplıyor. Şehâdet sözcüklerinde1978 şehid düşenlere cihad sözcüklerine önem verilmeyince ve bunlar değerlerini yitirince ve bu sözcükler gerçek ve biricik anlamlarından saptırılınca ispata ihtiyacı olmayan bu gerçeğin üzerini karanlıklar kaplıyor.
Hâlbuki insanın gerek iç âleminde gerekse dünyadaki yaşama üslubunda, cihad bir olan Allah’ın yolunda yapılmadıkça, ölüm sadece O’nun yolunda gerçekleşmedikçe yardımın gayesi, sadece O’na yardım olmadıkça ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...
Allah’ın hükmünün en üstün olması hedef olarak seçilmemişse, Allah’ın şeriati ve hoşnut olduğu hayat sistemi insanların vicdanlarına, ahlaklarına, yaşama üsluplarına, kanunlarına, durumlarına ve düzenlerine aynı derecede egemen olamamışsa, ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...
Nitekim Ebû Mûsâ’nın naklettiği bir hadiste, Rasûlullah’a bir kişinin kahramanlık, bir kişinin soy taassubu bir kişinin de gösteriş için savaştığı hatırlatılarak bunların hangisinin Allah yolunda olduğu sorulduğunda, Rasûlullah: Allah’ın hükmü ve iradesi yücelsin diye çarpışan kimsenin savaşı Allah yolundadır buyurur. Sapık düşünceli nesillerin değer verdiği tüm sancak, bütün isim ve hedefler arasında yüce Allah’ın bu sancağı ve bu hedefinden başka uğrunda cihad etmeye ve şehid düşmeye değer ve bunun sonucu olarak da cennetin hak edileceği başka hiçbir hedef ve sancak yoktur.
Dâvâ adamlarının bu apaçık gerçeği iyi kavramaları, gönüllerinde besledikleri bu gerçeğe bulaşan yaşadıkları çevrenin mantığını, sapık nesillerin düşüncelerini temizlemeli, sancaklarını başka hiçbir sancakla karıştırmamalı ve inanç sisteminin özüne yabancı olan düşünceleri kendi öz düşüncelerine bulaştırmamalıdırlar. Cihad ancak ve ancak Allah’ın hükmü ve iradesi en üstün olsun diye yapılır. Allah’ın hükmü ruhlarda ve vicdanlarda en üstün olsun diye yapılır. Ahlâk ve davranışlarda tüm durumlarda ve sistemlerde en üstün olsun diye yapılır. Cihad yeryüzünün her köşesinde gerçekleşen ilişkilerde bağlılıklarda Allah’ın hükmü en üstün olsun diye yapılır. Bunun dışında yapılan hiçbir savaş Allah için
1978] Allah’ın birliği ve Rasûlullah’ın O’nun peygamberi olduğuna tanıklık ifade eden sözcükler
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir. Aksine şeytan uğrunadır. Bu seçenek dışında şehidlikten de şehid olma arzusundan da söz edilemez. Bunun dışında ortada ne cennet vardır ve ne de yüce Allah’tan yardım ne de ayakların kaymaması için Allah’tan destek... Sadece karanlık vardır ortada, bir de kötü düşünce ve sapıklık...
Allah dâvâsından başka davalar peşinde koşanlara bu gibi karanlıktan, kötü düşünce yapısından ve sapıklıktan kurtulmak zor geldiğine göre, Allah’a çağrıda bulunanların Allah’ın şartı arasında yer alan birinci gerçekle bağdaşmayan içinde yaşadıkları toplumun mantığından kendilerini, duygularını ve düşüncelerini kurtarmalarının zorlukta ondan daha aşağı kalır yanı yoktur.
Allah yolunda öldürülmek ve O’na yardım etmek Allah’ın iman edenlere karşı ileri sürmüş olduğu şarttır. İnananların yararına olarak kendisinin üstlendiği ise, onlara yardım etmek ve kendilerine dayanma gücü vermektir. Yüce Allah vermiş olduğu sözden asla caymaz. Allah’ın bu sözü bir süre gerçekleşmemiş ve geri kalmışsa, bu bir başka nedenden dolayı önceden planlanmış bir gecikmedir. Allah’ın verdiği sözün gecikmesinin nedeni zaferin ve dayanma gücünün gerçekleşmesi ile birlikte meydana gelir. Müminlerin gerekli şartları yerine getirdikleri halde ve Allah’ın yardımının -bir süre için- gelmemesi halinde bu durum sözkonusudur.
Sonra âyetin ifâdesinde yer alan, özel bir deyimin üzerinde de bir nebze durâlim: “Size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sâbit kılar.” İnsan ilk bakışta, önce dayanma gücünün verildiğini sonra da yardımın geldiğini dayanma gücünün zaferin nedeni olduğunu zanneder. Bu doğrudur. Ancak ayetin ifadesinde dayanma gücünün yardım sözcüğünden sonra yer alması dayanma gücünün anlamlarından başka bir anlamın kastedildiğini düşündürüyor. Bundan amacın, zafere ve zaferin çilelerine karşı dayanma gücü vermek olduğunu düşündürüyor. Çünkü zafer, küfür ile iman arasında, hak ile sapıklık arasında geçen savaşın sonu değildir. Çünkü zaferin, hem ruh ve hem de hayat bazında getireceği yükümlülükler vardır. Çünkü zaferin kibirlenmemek ve şımarıp azmamak gibi yükümlülüğü vardır. Çünkü zaferin gerçekleştirildikten sonra gevşememek, düşmanı hafife almamak gibi yükümlülükleri vardır. Birçokları belâ ve çilelere karşı dayanır. Fakat zafer ve nimet karşısında benliğini koruyabilen kişi çok azdır. Kalplerin zaferi elde ettikten sonra bozulmamaları ve bağlılıklarını sürdürmeleri zaferin ötesinde bir mertebedir. Herhalde Kur’an ayetinin işaret etmeye çalıştığı gerçek bu olsa gerektir. Doğrusunu Allah bilir.
“İnkâr edenlere gelince onların hakkı yıkımdır. Allah yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” Bu ifade yardımın ve dayanma gücünün tam tersidir. Tökezleyip yüzükoyun düşme bedduası yüce Allah’ın onlar için yüzükoyun düşmeleri, kaybetmeleri ve yardımsız bırakılmaları için verilmiş bir hüküm demektir. Amellerinin boşa çıkarılması ise bunun üzerine ikinci bir zarar ve ikinci bir yok oluştur. 1979
“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz...” Allah’a yardım etmenin en açık ifadesi, O’nun dinini yüceltmek için can ve malla cihad etmektir. 1980
“Ey iman edenler Allah’ın yardımcıları olun. Tıpkı Meryem oğlu İsa’da havarilere: ‘Allah
1979] Fî Zılâl, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
1980] Tefhimu’l Kur’an, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 457 -
yolunda benim yardımcılarım kimdir?” dediğinde Havariler: “Allah yolunun yardımcıları biziz” demeleri gibi İsrail oğullarından bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Biz de iman edenlerı, düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler.” 1981
Elmalılı diyor ki:
Onun için Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olunuz, yani bu müjdelere ermek için iradelerinizi Allah için, O’nun rızasına kavuşmak için yardımcı olunuz. Meryem oğlu İsa’nın Havarilere dediği gibi: Benim Allah’a doğru, yardımcılarım kimdir? Yani ben Allah’a doğru giderken başarıya kavuşmak için bana yardım edecek, benimle beraber ona kavuşmak isteyecek yardımcılarım kimlerdir? Buna cevaben Havariler “O Allah yardımcıları biziz” dediler. İşte siz de ey müminler! İsa’nın Havarileri gibi Allah’ın yardımcıları olunuz. Peygamber’in dâvetini kabul ederek Allah’a tam bir iman ile yardım ediniz.
Havâriyyûn, Hz. İsa’nın, ilk iman eden seçkin öğrencilerinden on iki kişiye denir ki, bunlar dini yaymak için etrafa dağılmış olduklarından “Rusul-i İsa” (İsa’nın elçileri) ismi dahi verilmiştir. Eldeki İncillerde bunlara on ikiler de denilmektedir. Havâriyyun kelimesi, esasen “Havârî” ism-i mensubunun çoğuludur. Kâmus şârihinin beyanına göre bazı âlimler demişlerdir ki, “Bu kelime, çoğuldan cinse nakledilerek hem müfred hem çoğul için kullanılır. “Havar ve haver lügatte, beyaz ve beyazlık mânâsına isimdir. Bu münasebetle şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı “Havariyyât” denilir. Bezleri yıkayıp çırparak ağartan kassâra, eski Türkçe karşılığıyla çırpıcıya da havarî denildiği gibi saf ve temiz dost ve yardımcıya, özellikle büyük peygamberlerin dâvet ve emirlerini yerine getirme uğrunda yardımcı olanlara da samimi niyet ve temizliklerinden dolayı havarî denilir. Mamafih zikredildiği gibi bu isim en fazla İsa’nın (a.s.) seçkin yardımcıları olan zatlar hakkında kullanılmıştır. Müfessirler bunlara söz konusu ismin verilmesinde çeşitli görüşler nakletmişlerdir ki, Kâmus sahibi Fîrûzâbâdî “Besâir”de bu görüşleri şöyle özetlemiştir: “Bazı âlimler, onların bir kısmının kassâr (çırpıcı) bir kısmının da avcı olmaları sebebiyle bu ismi aldıklarını söylerken, bazıları da beyaz elbise giydikleri için yahut daima ilim ve din eğitimiyle insanları temizlemiş olduklarından dolayı onlara bu ismin verildiğini ileri sürmüş ve demişlerdir ki: “Kassârlık isnad edenlerin maksatları da budur. Avcılık isnad edenler ise onların, din ve âhiret konularında şaşkınlığa düşen kimseleri avlayıp din yoluna çektikleri için bu adı aldıklarını savunmuşlardır.” Diğer bazıları da, işaret ettiğimiz gibi inançlarındaki saflık, ilgi ve niyetlerindeki temizlik sebebiyle onlara havarî dendiğini ifade etmişlerdir ki en münâsip olan görüş de budur. Frenkler havarîlere “aptres” ismini vermişlerdir ki bu kelimenin Yunanca’dan alınarak uzağa gönderilmiş elçiler anlamını ifade ettiği söylenmektedir. Buna göre aptre, Havariyyûn kelimesinin tercümesi olmayıp Yâsin Sûresi’nin “...onlara elçilerin geldiği ...”1982 âyetinde geçtiği üzere İsa’nın elçileri mânâsına diğer bir isim olmuştur. Yalnız avcıya, “dağıtılmış” mânâsı düşünüldüğü takdirde Havariyyûn’a avcı mânâsı verenlerin kavline de itibar edilebilir.
Âlûsî der ki: “Bahr’in beyanına göre Hz. İsa bunları çeşitli beldelere dağıtmış kimini Rûmiyye’ye, kimini Babil’e, kimini Afrika’ya, kimini Efes’e, kimini Beyt-i Makdis’e, kimini Hicaz’a, kimini de Arz-ı Berber ve havalisine göndermişti.
1981] 61/Saff, 14
1982] 36/Yâsin, 13
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mamafih her beldeye gönderilenin tayini ve isimlerinin zabtedilmesi hususlarının sıhhatine güvenilemez. Suyûtî de bunları “İtkân”da zikretmiş ise de, esasen bulunulabilecek yerlerde araştırılmalıdır.”
Endülüs’lü müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhit” adlı tefsirinde der ki: “Havarîler, on iki kişidir ve bunlar, Hz. İsa’ya ilk iman edenlerdir. İsa bunları çeşitli beldelere göndermişti. Batris ve Pavlos Roma’ya, Andiravs ve Matta, halkı insan yiyen arza, Bukas Babil’e, Filibs Kartaca’ya yani Afrika’ya, Yuhann, Ashab-ı Kehf’in kenti olan Efsus’a, iki Ya’kub Beyt-i Makdis’e, İbnü Büleymin Hicaz’a, Testemir Berber ülkesine ve havâlîsine gönderilmişti. Mamafih bu isimlerin bazılarında zabt cihetiyle zorluk vardır. Onun için esas bulunması gereken yerlerden araştırılsın.” Hakikatte Sen Pol dahi denilen Pavlos, Havarîler’den değildir. Sonradan onlara katılmış, mektupları ve risaleleri Ahd-i Cedîd’in “a’mâl-i Rusül” (elçilerin işleri) kısmına sokulmuştur. Bu zat hrıistiyanlıkta sünnet olmayı kaldırmış ve bir takım değişiklikler yapmıştır. Sonra İbnü Büleymin ile Testemir isimleri özellikle araştırılmalıdır. Matta İncili’nin onuncu bâbında şöyle denilmiştir: “Ve on iki şakirdini (öğrencisini) yanına çağırıp temiz olmayan ruhlar üzerine onları göndermeğe ve her marazı her hastalığı def etmeye onlara kudret verdi. O gönderilen on ikilerin isimleri şunlardır: Batris adı verilen Şem’un ile kardeşi Endravs, zibidi oğlu Ya’kub ile kardeşi Yuhanna, Filbs ve Bertolmavs Toma ve Gümrükcü Matta, Halfi oğlu Ya’kub ve Tedavs lakaplı Lebaüs, Fanvi Şem’un ve onu ele veren İsharyoti Yehuda. İsa bu on ikileri gönderip onlara tenbih ederek dedi ki: “Tâifelerin yoluna gitmeyiniz ve Samiriler’in bir şehrine girmeyiniz. Bundan ise, beyt-i İsrail’in zâyi olmuş koyunlarına varınız ve gittiğinizde “Melekûtu’s-Semâvat (göklerin saltanatı) yaklaşmıştır.” diye va’z ediniz. Hastalara şifa veriniz. Cüzzamlıları temizleyiniz. Cinleri çıkarınız. Bedava aldığınızı bedava veriniz. Kemerlerinizde ne altın ne gümüş, ne bakır ve yol için ne dağarcık, ne entari, ne ayakkabı ve ne de asâ tedârik etmeyiniz. Zira işçi kendi yiyeceğine layıktır. Ve hangi şehre veya köye giderseniz orada kimin layık olduğunu sorup ayrılıncaya kadar orada kalınız. Ve hâneye girdiğinizde ona selam veriniz. Ve eğer o hâne buna layık ise selamınız onun üzerine gelsin ve eğer layık değilse selamınız size geri dönsün. Ve sizi her kim kabul etmeyip sözlerinizi dinlemezse o haneden yahut o şehirden çıktığınızda ayaklarınızın tozunu silkiniz. Hakikaten size derim ki, ceza gününde Sadom ve Gamore diyarının hali o şehrin halinden ehven olur. İşte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum. İmdi yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade-dil olunuz. Lakin insanlardan sakınınız. Zira sizi millet meclislerine teslim edip sinagoglarda dövecekler, hem de benim için onlara ve tâifelere şehadet olmak üzere hâkimler ve krallar huzuruna götürüleceksiniz. İmdi sizi teslim ettikleri zaman nasıl ve ne söyleyeyim diye endişe etmeyiniz. Çünkü ne söyleyeceğiniz size o saatte verilecektir. Zira söyleyenler siz değilsiniz, sizde söyleyen Pederinizin ruhudur. Ve kardeş kardeşi ve baba evlâdı ölüme teslim edecek ve evlât ana babanın aleyhine kalkışıp onları öldürecekler ve ismim için herkes tarafından buğz edileceksiniz. Lakin kim sonuna kadar tahammül ederse o kurtulacaktır. Ve size bir şehirde düşmanlık ettikleri zaman diğerine kaçınız. Zira hakikaten size derim ki, insanoğlu gelinceye kadar İsrail şehirlerinin devrini tamamlamayacaksınız. Öğrenci öğretmenine ve kul efendisine üstün değildir. Öğrenciye öğretmeni gibi, kula efendisi gibi olmak kifayet eder. Hane sahibine balezbul dedikleri halde onun hanesi halkına ne kadar ziyade diyecekler. İmdi onlardan korkmayınız. Zira keşfedilmeyecek ve bilinmeyecek gizli bir şey
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 459 -
yoktur. Size karanlıkta dediğimi aydınlıkta söyleyiniz. Ve kulağınıza söyleneni damlar üzerinde ilân ediniz ve canı öldürmeye kâdir olmayıp cesedi öldürenlerden korkmayınız. Lâkin hem canı hem cesedi cehennemde helak etmeye kâdir olandan korkunuz.”
Bunu takip eden on birinci bâb: “Ve İsa on iki öğrencisine emir vermeyi tamam ettiğinde şehirlerinden va’z ve öğretimde bulunmak üzere oradan hareket etti. Ve Yahya zindanda Mesih’in işlerini haber alınca, o gelecek kimse sen misin? Yoksa diğer bir kimseyi mi bekleyelim demek için kendi öğrencilerinden ikisini onun yanına gönderdi.”
Denildiğine göre on ikilerin bu sûretle etrafa gönderilmesi Hz. Yahya’nın hapiste bulunduğu sırada olmuştur. Hâlbuki yine aynı İncil’in yirmi altıncı bâbında ise, mekr yani su-i kast anlaşılırken: “Akşam olduğunda on ikilerle beraber sofraya oturdu ve onlar yemek yerken, “Hakikaten size derim ki, sizden biriniz beni ele verecektir.” dediğine göre bundan onların, göğe çıkarılma sırasında Hz. İsa’nın yanında toplanmış bulundukları ve sonradan etrafa yayıldıkları anlaşılmaktadır. Al-i İmrân Sûresi’nde geçen “İsa onlardan inkârı sezince: ‘Allah’a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?’ dedi. Havariler: ‘Biz, Allah (yolunun) yardımcılarıyız;...”1983 âyetinde Hz. İsa’nın “Allah’a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?” demesi ve Havarilerin “Biz Allah (yolunun) yardımcılarıyız.” cevabını vermeleri de, Hz. İsa’nın göğe çıkarılmasından önce gerçekleşmiş demektir. İbnü Cerir’in Sa’id b. Cübeyr tarikiyle İbnü Abbas’tan yaptığı rivayete göre: “Allah Teâlâ Hz. İsa’yı göğe çıkarmayı murad ettiği zaman İsa ashâbının yanına vardı, onlar on iki kişi bir evde idiler. O evin bir (su) kaynağından onların yanına çıktı, başından su damlıyordu. Onlara, “İçinizden birisi bana yakında on iki kere küfredecek.” dedi. Sonra da “Benim benzerim onun üzerine atılıp da benim yerime öldürülecek ve benimle beraber benim derecemde bulunacak hanginiz?” dedi. İçlerinde yaş itibârıyla en genç birisi “Ben” dedi. İsa ona “Otur” dedi ve sonra yine tekrar etti. Yine o genç kalktı ve “Ben” dedi. Hz. İsa da, “Evet sen osun.” dedi. Bunun üzerine ona İsa’nın benzeri bırakıldı ve İsa evdeki bir pencereden göğe yükseltildi. Derken Onu arayan yahûdiler geldi ve benzerini tutup öldürdüler. Bazısı ona iman etmiş iken on iki kere inkâr etti. İlh ...” En iyisini Allah bilir. 1984
Maamâfih Kur’ân burada da bu tafsilata taarruz etmeyerek buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havarîler: “Allah (yolunun) yardımcıları biziz.” dediler..” Bunun üzerine İsrailoğullarından bir taife iman etti, Havarîlerin mesaisi üzerine İsa’ya ve müjdesine inandı ve dine yardım etti bir taife de küfretti. Neticede biz de iman edenleri düşmanlarına karşı güçlendirdik. Binaenaleyh onlar gâlip geldiler. İman edenler düşmanları olan kâfirlere karşı gâlip gelip yüze çıktılar. İşte siz de Allah’ın vaadlerine ve emirlerine, Rasûlullah’ın yukarıda zikredilen dâvetlerine iman edip Havarîlerin çalıştığı gibi Allah yolunda Hak dinine yardım için cihad ederek çalışın. Allah’ın yardımcıları olursanız bütün düşmanlara gâlip gelir,1985 vaadiyle zikredilen müjdelere ulaşırsınız. Hakikaten Muhammed’in ashâbı öyle çalıştılar, çok geçmeden
1983] 3/Âl-i İmrân, 52
1984] Bu konuda bilgi için 3/Âl-i İmrân, 52; 4/Nisâ, 157 âyetine bk.
1985] 61/Saff, 9
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müşrikleri ve hıristiyanları yendiler. Hak dinini gâlip kıldılar ve öyle üstün duruma getirdiler ki, İslâm’ın o göz kamaştırıcı gâlibiyeti ve bir Hz. Ömer hilâfetinin hakkaniyyet ve adâlet zevkini hâlâ bütün dünya sonsuz bir hayret ve hasretle erişilmez bir umut gibi yad etmektedir. Mamafih bu emir ve taahhüt yalnız onlara değil “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun!” hitabının genel mânâsından anlaşılacağı gibi her zaman için o tarzda amel edecek bütün müminleri kapsayan bir vaad ve müjdedir. O halde Allah’ın yardımcıları olmayanlar, O’nun yardımından mahrum kalıp geriye sürükleniyorlarsa, bunun sebebini Hak dinde değil, kendi günahlarında aramalıdırlar. Kısacası, “Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder...”1986, “Sana gelen her kötülük de kendindendir...”1987 âyetleri de bu hususu net bir şekilde ifade etmektedirler. Ashab-ı Kiram içinde Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) Rasûlullah’ın havarîleri makamındadır. Bir hadiste “Her peygamberin bir havarîsi vardır, benim havarîm de Zübeyr’dir.” buyrularak Hz. Zübeyr bu vasıfla yad edilmiştir. Ancak Katade’den gelen bir rivayette de Zübeyr’den başkalarına da Havarî denildiği zikredilmektedir. Rasûlullah’ın havârîlerinin: Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Cafer, Ebu Ubeyde İbni’l-Cerrah, Osman b. Maz’un, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam olduğu nakledilmiştir. 1988
Seyyid Kutub diyor ki:
Havariler Hz. İsa’nın öğrencileridir. Rivayete göre bunlar on iki kişiydi. Sürekli etrafını sarmış ve onu dinlemek için her şeylerini bırakmışlardı. Onun göğe çıkarılmasından sonra öğrettiklerini yayan, öğütlerini koruyanlar da bu öğrencilerdi. Burada âyet, bir tutumu tasvir etmeyi hedef alıyor, kıssayı detaylı açıklamayı değil. Ve biz de ayet-i kerimenin amaçladığı amaca doğru onunla birlikte yürüyoruz. Surenin bu yerinde ayetin gelmesi bizi de etkiliyor.
“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun.” Yüce Allah’ın sizi arındırıp yücelttiği bu güzel yerinde ona yardımcı olun. Kulun Rabbine yardımcı olduğu bir makamdan daha yücesi olabilir mi? Bu sıfat cennetten ve nimetlerinden daha büyük bir onurlandırma mesajı taşıyor. Allah’ın yardımcıları olun. “Tıpkı Hz. İsa’nın havarilere ‘Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir?’ dediğinde Havarileri ‘Biz Allah yolunun yardımcılarıyız’ demeleri gibi.” Aynen onların bu işe gönüllü sarılarak bu ikrama kavuştukları gibi. Zaten Hz. İsa, yeni peygamberi ve son dini müjdelemek için gelmişti. Havarilerin kısa süreli olarak gönüllü fedailiğini yaptıkları bu işe Hz. Muhammed’in peşinde gidenlerin sürekli olarak kendilerini vermeleri ne de güzel olur! Bu diyalogun surenin akışı içinde burada sergilenişi ile amaçlanan en açık dokunuş ve amaç ta budur zaten. Peki, sonuç ne olmuştu?
“Havâırîler: ‘Allah yolunun yardımcıları biziz’ demeleri gibi İsrail oğullarından bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Biz de iman edenlerı, düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler.” Bu âyetin yorumunu iki şekilde yapmak mümkündür. Hz. İsa’nın peygamberliğine iman edenler tüm hristiyanlardır. Doğru inanca sahip olanları ile inancına birtakım sapıklıklar bulaşan tüm hristiyanlar. İşte Cenabı Allah bunları Hz. İsa’ya hiç inanmayan yahûdilere karşı desteklemiştir. Nitekim onu tarihte de böyle olmuştur. Ya da Hz. İsa’ya iman edenler; onu ilâhlaştıranlara,
1986] 47/Muhammed, 7
1987] 4/Nisâ, 79
1988] Elmalılı, 61/Saf, 14. âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 461 -
üç ilâh inancına ve tevhidden sapmış diğer inançlara kendilerini kaptıranlara karşı tevhid çizgisinde yer edenlerdir. Bunların üstün gelmesinin anlamı delil ve belgelerle üstün gelmeleridir. Ya da onların bağlı olduğu tevhid inancının bu son din ile Allah tarafından üstün kılınmasıdır. Yeryüzünde son hâkimiyetin ona bahşedilmesidir. Nitekim tarihte de böyle olmuştur. Bu son yorum surenin akışı içinde gerçeğe daha yakın ve tercih edilmeye daha uygundur.
Bu işaretten ve bu çağrıdan alınması gereken ibret ise az önce değindiğimiz konulardır. Bu da mü’minlerin son dine sımsıkı sarılmalarını teşvik etmektir. Çünkü bu mü’minler yeryüzünde Allah sisteminin bekçileri, İlâhî inancın ve mesajın varisleri ve bu büyük görev için seçilmiş kimselerdir. İşte bu işaret ile onların Allah’ın yardımına ve dininin yardımına bütün güçleri ile koşmaları teşvik edilmek istenmiştir. Nihâî zafer Allah’ın yardımcıları olan mü’minlerindir. 1989
Mevdûdi diyor ki:
“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun; Meryem oğlu İsa’nın havarilere...” Hz. İsa’nın sahâbîleri ile ilgili olarak İncil’de genellikle, “şakirt” “talebe” anlamında bir kelime kullanılmış, daha sonra da bu kimselere “Apostles” (rasül-elçi) denilmeye başlanmıştır. Bu, Allah’ın elçisi anlamında değildir. Hz. İsa, onları Filistin ve çevresine tebliğ vazifesiyle göndermiştir. Ayrıca Yahudiler Hz. Süleyman’ın (a.s) heykeli için para toplamaya giden kimselere de “rasül” (elçi) diyorlardı. Kur’an’ın kullandığı “Havârî” ifadesi ise, daha net ve anlaşılırdır. Bu kelime “Hor”dan türemedir ve “beyaz” anlamındadır. Nitekim elbise temizleyicisine “havârî” denir. Çünkü o elbiseleri temizleyerek onları beyazlatmaktadır. Yine saf maddelere de “havârî” denir. Örneğin elekten geçen maddelerin adı havaridir. Ayrıca “karşılık beklemeyen arkadaş, dost” karşılığında da bu kelime kullanılır. İbn Seyyide, “Bir kimseye aşırı derecede yardım eden şahsa havârî denir” demektedir. 1990
“... Havârîler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz...” Bu son safhada, Kur’an, insanları Allah’ın dinine çağıran ve O’nun dininin küfre karşı galip gelmesi için uğraşan kimseleri, “Allah’ın yardımcıları” (Ensârullah) olarak nitelemiştir. Bazı kimselerin zihninde, “Allah her şeye Kadir’dir ve tüm mahlûkattan müstağnîdir. O, kimseye muhtaç değildir ama herkes O’na muhtaçtır. O halde bir kul Allah’a nasıl ve ne şekilde yardım edebilir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilebilir:
Bu kimselere, “Ensarullah” (Allah’ın yardımcıları) denmesinin nedeni, Alemlerin Rabbi olan Allah’ın bir kimseye muhtaç olmasından ötürü değildir. Allah, insanlara dünyada iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyeti vermiştir. O, insanları kendi gücüyle mümin ya da kâfir olmaya zorlamaz.
Fakat O, bu gâyeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kimse mümindir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim, kaanit ve âbiddir. Allah’tan ittika ederek yaşarsa muttaki, hayır için yarışırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve talımi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece Allah’a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa ensârullah’tır. Allah, yukarıdaki âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri
1989] Fî Zılâli’l Kur’an, 61/Saff 14. âyetin tefsirinden
1990] Lisan’ul-Arab
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifadeyle kast olunan budur. Şayet asıl maksat, Allah’a değil, Allah’ın dinine yardım etmek olsaydı, “Ensârullah” yerine “Ensâru dînillâh”, “Yensurullah” yerine “Yensuru diynellah” ve “in tensurullah” yerine de “İn tensuru diynellah” denilmesi lâzım gelirdi.
Ancak görüldüğü gibi, Allah Teâlâ sürekli olarak bu ifadeyi kullanmış olduğundan, Allah’a yardımın kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin Allah’ın bir ihtiyacını giderdikleri ve Allah’ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü, kendilerine Allah’ın yardımcıları denmiştir. 1991
Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
Allah, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.1992 O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır.1993 İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır.1994 Allah, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş, yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır.1995 Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak Allah’tır.1996 Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır.1997 O, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır.1998 O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız. 1999
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır.2000 Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır.2001 Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi taşır.2002 Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır.2003 Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır. 2004
İnsandan kendine doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini
1991] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, 61/Saff sûresi, âyet 14’ün tefsiri
1992] 32/Secde, 7
1993] 95/Tîn, 4
1994] 40/Mü’min, 64
1995] 17/İsrâ, 70
1996] 14/İbrâhim, 32
1997] 14/İbrâhim, 33
1998] 2/Bakara, 29
1999] 14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18
2000] 51/Zâriyât, 56
2001] 11/Hûd, 7
2002] 67/Mülk, 2
2003] 2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3
2004] 3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 463 -
dener. Onun için kul ile Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır.2005 Kul şükredecek, Allah da (nimetlerini) arttıracaktır.2006 Kul ihsân edecek, Allah da ihsân eden kulu sevecektir.2007 Kul, Allah uğrunda cihad edecek, Allah da kendi yollarına eriştirecektir.2008 Kul, duâ edecek, Rabbi de duâsına icâbet edecektir.2009 Kul Allah’ı zikredecek, Allah da kulunu zikretsin.2010 Kul Allah’a bir adım yaklaşacak, Allah da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul yürüyerek O’na doğru giderse Allah da koşarak cevap verecektir.2011 Allah, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar. 2012
“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûm değildir ama, dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
Aynen böyle; kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin.2013 İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur.2014 Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.2015 Allah dilediğine yardım edip zafer verir. 2016 Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır.2017 Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır.2018 İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. 2019
Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip
2005] 4/Nisâ, 13
2006] 14/İbrâhim, 7
2007] 2/Bakara, 195
2008] 29/Ankebût, 69
2009] 40/Mü’min, 60
2010] 2/Bakara, 152
2011] Buhârî
2012] 24/Nûr, 55
2013] 47/Muhammed, 7
2014] 11/Hûd, 88
2015] 3/Âl-i İmrân, 126
2016] 30/Rûm, 5
2017] 3/Âl-i İmrân, 13
2018] 30/Rûm, 47
2019] 61/Saf, 10-13
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.
Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı birçok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).”2020 Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.
Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.”2021 Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.
2020] 2/Bakara, 214
2021] 13/Ra’d, 11
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 465 -
Ensârullah Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
YARDIM ANLAMINDAKİ NASR KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETİ-İ KERİMELER (Toplam 158 Yerde): 2/Bakara, 48, 62, 86, 107, 111, 113, 113, 120, 120, 123, 135, 140, 214, 214, 250, 270, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 22, 52, 52, 56, 67, 81, 91, 111, 123, 126, 147, 150, 160, 160, 192; 4/Nisâ, 45, 52, 75, 89, 123, 145, 173; 5/Mâide, 14, 18, 51, 69, 72, 82; 6/En’âm, 34; 7/A’râf, 157, 192, 197, 197; 8/Enfâl, 10, 26, 40, 62, 72, 72, 72, 74; 9/Tevbe, 14, 25, 30, 40, 40, 74, 100, 116, 117; 11/Hûd, 30, 63, 113; 12/Yusuf, 110; 16/Nahl, 37; 17/İsrâ, 33, 75, 80; 18/Kehf, 43, 43; 21/Enbiyâ, 39, 43, 68, 77; 22/Hacc, 15, 17, 39, 40, 40, 60, 71, 78; 23/Mü’minûn, 26, 39, 65; 25/Furkan, 19, 31; 26/Şuarâ, 93, 93, 227; 28/Kasas, 18, 41, 81, 81; 29/Ankebût, 10, 22, 25, 30; 30/Rûm, 5, 5, 29, 47; 33/Ahzâb, 17, 65; 35/Fâtır, 37; 36/Yâsin, 74, 75; 37/Sâffât, 25, 116, 172; 39/Zümer, 54; 40/Mü’min, 29, 51; 41/Fussılet, 16; 42/Şûrâ, 8, 31, 39, 41, 46; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 34; 46/Ahkaf, 28; 47/Muhammed, 4, 7, 7, 13; 48/Fetih, 3, 3, 22; 51/Zâriyât, 45; 52/Tûr, 46; 54/Kamer, 10, 44; 55/Rahmân, 35; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8, 11, 12, 12, 12; 61/Saff, 13, 14, 14, 14; 67/Mülk, 20; 71/Nûh, 25; 72/Cin, 24; 86/Târık, 10; 110/Nasr, 1.
ALLAH’A (O’NUN DİNİNE) YARDIM: 3/Âl-i İmrân, 52; 22/Hacc, 40; 47/Muhammed, 7; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 14.
ALLAH’TAN YARDIM İSTEMEK: 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 126, 128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
ALLAH’TAN BAŞKASINDAN YARDIM İSTEMEKTEN SAKINMAK: 12/Yusuf, 41-42.
ALLAH’IN YARDIMI KONUSUYLA İLGİLİ ÂYETLER
Mü’minlerin Allah’tan Başka Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/Muhammed, 11.
Savaşta Allah’ın Yardımı Ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60; 47/Muhammed, 7.
Kâfirlere Karşı Allah’ın Yardımını İstemek: 2/Bakara, 286; 8/Enfâl, 45; 10/Yunus, 85-86; 40/Mü’min, 56; 60/Mümtehine, 5.
Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
Allah’ın Yardımı Sabredenlerle Beraberdir: 2/Bakara, 153.
Allah’ın Yardımı Yakındır: 2/Bakara, 214.
Allah Dilediğine Yardım Eder: 30/Rûm, 5-6.
F- ZAFER
Zafer İman Edenlerindir: 3/Âl-i İmrân, 123, 139, 148; 13/Ra’d, 41; 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55; 30/Rûm, 60; 48/Fetih, 23; 63/Münâfıkun, 8.
Zafer Allah’tandır: 3/Âl-i İmrân, 125-126, 160.
Zafer, Allah ‘ın Yardım Ettiği Kimselerindir: 3/Âl-i İmrân, 160; 5/Mâide, 56; 9/Tevbe, 15; 30/Rûm, 2-5.
Kâfirler İstemese de, Allah Nurunu Tamamlar: 9/Tevbe, 32-33; 10/Yûnus, 82; 22/Hacc, 15; 42/Şûrâ, 24; 61/Saff, 8-9.
Zafer İslâm’ındır: 21/Enbiyâ, 44; 24/Nûr, 55; 48/Fetih, 28.
Gâlibiyet, Allah’ın ve Peygamberinindir: 58/Mücâdele, 21; 63/Münâfıkun, 8.
Allah, Mü’minlerin Aleyhinde Kâfirlere Zafer Vermez: 4/Nisâ, 141; 8/Enfâl, 36-38.
Mü’minler, Kâfirlere Üstün Gelmeseydi, Yeryüzünün Düzeni Bozulurdu: 2/Bakara, 251.
Nice Az Topluluklar, Daha Çok Topluluklara Üstün Gelebilir: 2/Bakara, 249-251; 8/Enfâl, 65-66.
Savaşta Gâlibiyet ve Geçici Yenilginin Hikmetleri: 3/Âl-i İmrân, 140-142.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Vahiyle Doğrulmak, Ramazan Kayan, Çıra Y. s. 41-48
2. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 304-310
3. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Ahmed Önkal), Şamil Y. c. 2, s. 109-111, 373
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 467 -
Kavram no 42
İman 10
Bk. Allah, İman, İslâm, Tevhid
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
• Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
• Esmâi Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
• İsm-i A’zam
• Kur’ân-ı Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
• Tefsirlerden İktibaslar
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”2022
Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
Esmâü’l-Hüsnâ, Cenâb-ı Allah’ın güzel isimleri için kullanılan bir terimdir. Yaşadığımız dünya, felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir âhenk içindedirler. Bu, Allah’ın Rab sıfatının bir tecellîsidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup varlıkları bir uyum içinde yaşatma da Rab sıfatının gereğidir. Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardaki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce yoktur. Rab sıfatıyla ilgili bu tecellî, Allah’ın diğer isim ve sıfatlarında da farklı güzelliklerle ortaya çıkar.
Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerek hâdis-i şeriflerde geçen Allah’ın birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:
a) Hak Teâlâ’nın zâtına mahsus bir özel isim olan “Allah” lâfz-ı şerifi ki, O’ndan başka hiçbir varlık hakkında kullanılmamıştır, kullanılamaz. Kullanılması câiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.
b) Allahu Teâlâ’nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir.
2022] 7/A’râf, 180
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk’ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O’nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahmân, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Mü’minin Allah hakkındaki inancı, O’nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü’l-Hüsnâ ile, yani en güzel isimler ile isimlendirmiştir.2023 Hadis-i şerifte doksan dokuz adet olduğu belirtilip tek tek sayılan bu isimlerin başında “Allah” gelir. Diğer isimlerin hiçbiri, anlam ve içerik itibarıyla “Allah” isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm’a girecek kişi, “Lâ ilâhe İllâllah” der; “Lâ ilâhe illârrahmân” demez. Namaza başlarken, “Allahü Ekber” der; “Rahmân Ekber” diyemez. Allahu Teâlâ’nın bütün isimleri güzeldir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle duâ edin”;2024 “De ki: ‘İster Allah deyip duâ edin, ister Rahmân deyip duâ edin; hangisi ile duâ ederseniz edin, onun güzel isimleri vardır’’2025 buyurulmuştur.
Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, mânâsını anlar ve şuûruna ererse) cennete gider. Şüphesiz, Allah tektir ve tek olanı sever.”2026 Allahu Teâlâ’nın isimleri doksan dokuz isimden ibâret değildir. O’nun âyet ve hadislerde geçen başka isimleri de vardır. Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l-hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir. Yalnız Tirmizî ve İbn Mâce’de geçen bir hadiste bu doksan dokuz isim teker teker sayılmıştır. Bu isimler şunlardır:
Hadîs-i şerifte2027 zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri’, el-Mûsâvvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kaadir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni’, ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.
1) ALLAH: Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah’ın zâtının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.
2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan
2023] 7/A ‘râf, 180; 17/İsrâ, 1, 10; 20/Tâhâ, 7; 59/Haşr, 24
2024] 7/A’râf, 180
2025] 17/İsrâ, 110
2026] Buhârî, Deavât 68
2027] Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, hadis no: 3507
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 469 -
ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah’ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi’dir. Allah’ın her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O’nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kâinatta ne varlıktan, ne de tekâmül’den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemalımiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah’ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah’ın sıfatlarının belirtisi vardır.
3) RAHMÂN: Allah’ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah’tan başkasına verilmesi uygun görülmez. “Çok rahmet sahibi, gâyet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan” diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah’ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. “Esirgeyici” olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahmân isminin tercümesi olamaz. “Acıyan” diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız. Rahmân, “pek merhametli” şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah’ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O’nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde “Rahmân” ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahmân’ın en güzel açıklamasıdır.
4) RAHÎM: “Çok merhamet edici’ anlamında bir isimdir. Allah’ın sıfat ismi olmayıp, Allah’tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat “Rahmet” mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifâde ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahmân ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:
a) Rahmân sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah’ın hakkında “Dünyanın Rahmân’l âhiretin Rahîm’i” ifâdelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahmân sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız mü’minleri kapsar.
b) Rahmân sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah’ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.
c) Rahmân sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkân bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifâde eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifâde etmektedir. Bu nedenle Rahmân sıfatının ifâde ettiği mânâda mü’min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği mânâda ise, mü’min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.
5) el-MELİK: Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır..
6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve âcizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır. 2028
7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, sâlimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve âhiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah’tır. 2029
8) el-MÜ’MİN: Allah’ın iman ve güven veren her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah’a iltica edilmeli, O’na sığınılmalıdır.
9) el-MÜHEYMİN: Allah’ın görüp gözeten, her şeye şâhit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.
10) el-AZİZ: Allah’ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu mânâsına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır.
11) el-CEBBAR: Allah’ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah’ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir. Yüce Allah’ın “Cebbâr” sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O’nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O’nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.
Ancak Allah’ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah’ın emirlerini dinlemeyip O’na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” 2030
2028] 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
2029] 59/Haşr, 23
2030] 3/Âl-i İmrân, 83
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 471 -
12) el-MÜTEKEBBİR: Allah’ın her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O’nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak mânâda büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah’ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri imkân imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?
13) el-HÂLİK: Allah’ın yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu mânâda Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Her şeyi yaratan O’dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O’nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.
14) el-BÂRÎ: Allah’ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah’tır.
15) el-MÛSÂVVİR: Allah’ın yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.
16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah’ın ayrılmaz sıfatlarındandır.
17) el-KAHHÂR: Allah’ın ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu mânâsına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O’nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah’ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.
18) el-VEHHÂB: Allah’ın çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.
19) er-REZZÂK: Allah’ın bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifâde eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah’tır.
20) el-FETTÂH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran mânâsına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların islerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah’tır. Her işinde üstün gelen O’dur.
21) el-ALÎM: Allah’ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu mânâsını ifâde eder.
22) el-KÂBIZ: Allah’ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık olduğu anlamına gelir.
23) el-BÂSIT: Allah’ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifâde eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.
24) el-HÂFID: Allah’ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.
25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah’tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O’dur.
26) el-MU’İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.
27) el-MÜZİLL: Yüce Allah’ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.
28) es-SEMI’: İşiten, işitme kuvve tine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.
29) el-BASÎR: Her şeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.
30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.
31) el-ADL: Allah’ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme râzı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.2031
32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır. 2032
33) el-HABÎR: Her şeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
34) el-HALÎM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
35) el-AZÎM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O’ndadır.
36) el-ĞAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.
37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini arttırarak şükür muamelesi yapandır.
38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Her şey O’nun hükmü
2031] 7/A’râf, 85; 10/Yûnus, 109; 12/Yûsuf, 80
2032] 6/En’âm, 103
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 473 -
ve emri altındadır.
39) el-KEBÎ: Büyük, yüce anlamında olup, Allah’ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.
40) el-HAFÎZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.
41) el-MUKÎT: Rızıkları yaratıcıdır.
42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir.2033
43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.
44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va’dini yerine getirendir.
45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır. 2034
46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O’na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir. 2035
47) el-VÂSİ’: Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevigenişlik verendir. 2036
48) el-HAKÎM: Her şeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.
49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, sâlih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegâne lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır. 2037
50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir. 2038
51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarma göre insanlara peygamberler gönderendir.
52) eş-ŞEHÎD: Her şeye şâhit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muâmelesini de buna göre yapandır.
53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır. 2039
54) el-VEKÎL: Hayatını, O’na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O’na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir; İdaresinde hiçbir kayda ve şarta
2033] 33/Ahzâb, 39
2034] 4/Nisâ, 1
2035] 2/Bakara, 186
2036] 2/Bakara, 247
2037] 11/Hûd, 90
2038] 11/Hûd, 73
2039] 22/Hacc, 6
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlı olmayandır.
55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Her şey O’nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O’na boyun eğmek zorundadır.
56) el-METÎN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O’na zor değildir.
57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani mü’minlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.
58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.
59) el-MUHSÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.
60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O’ndan başka yaratıcı yoktur.
61) el-MU’ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O’ndan başka yaratıcı olamaz.
62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O’nun öldürdüğüne kimse hayat veremez. 2040
63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.
64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.
65) el-KAYYÛM: Bâkî ve ebedi olan; her şeyin O’nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır. 2041
66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O’na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.
67) el-VÂHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı-dengi ve benzeri bulunmayandır.
68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.
69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O’ndandır. 2042
70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.
71) el-MUKADDİM: Her şeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.
72) el-MUAHHİR: Her şeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece
2040] 41/Fussilet, 39
2041] 2/Bakara, 250; 3/Âl-i İmrân, 1
2042] 2/Bakara, 20
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 475 -
O var (olarak) kalacaktır.
73) el-EVVEL: Her şeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.
74) el-ÂHİR: Her şey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.
75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.
76) el-BÂTIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).
77) el-VALÎ: İdare eden bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O’nundur.
78- el-MUTE’ÂL: Yüksek ve yüce varlık... Bilinenlerin en üstün olanı... Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.
79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah’ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır. 2043
80) et-TEVVÂB: Tevbeleri çok kabul eden, tevbe kapısını açık tutarak tevbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tevbe edenleri bağışlayandır.
81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adâletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.
82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.
83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.
84) MÂLİKÜ’L-MÜLK: Her şeyin tek sahibi, her ne varsa O’nundur. Her şey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. O halde O’ndan başkasına kulluk edilmez.
85) ZÜLCELÂL-İ VE’L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegâne lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.
86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır
87) el-CÂMİ’: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.
88) el-ĞANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan söz edilemeyendir.
89) el-MÂCİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle
2043] 52/Tûr, 28
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.
90) el-MÂNİ’: Her şey O’nun emir ve korumasına bağlıdır. O’nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.
91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.
92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidâyet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.
93) el-BEDÎ’: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri varedendir. Varlıklar âleminde O’nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O’dur.
94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah’ın varlığının sonu yoktur.
95) el-VÂRİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, vârisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.
96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren: İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.
97- es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.
98- ed-DÂR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, akine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.
99) en-NÂFİ’: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yok’u var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hak’tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.
İbn Mâce2044 rivâyetinde bulunup da, yukarıda sayılıp açıklanan Tirmizî’nin2045 meşhur rivâyetinde bulunmayan esmâü’l-hüsnâ şunlardır:
1- el-BÂRR: Kullarına iyilik yapan, çok lutufkâr, çok merhametli, çok şefkatli demektir. Bârr şeklinde Kur’an’da geçmez; aynı anlamda Berr şeklinde Allah için 1 âyette geçer.2046 Kıta ve geniş kara parçası anlamında 12 âyette berr kelimesi kullanılmıştır.
2- el-CEMÎL: Allah’ın söz, fiil ve işlerinin iyi ve güzel, O’nun iyilik ve ihsan sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın her eseri, her yaptığı ve her davranışı güzeldir. Allah’ın ismi olarak Kur’an’da geçmez. Bir hadiste şöyle buyrulur: “Allah cemîldir/güzeldir, cemâli/güzeli sever.” 2047
2044] Duâ, 10
2045] Deavât, 82
2046] 52/Tûr, 28
2047] Müslim, Birr 57
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 477 -
3- el-KÂHİR: Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 2 âyette geçmiştir: “O, kullarının üstünde tam gâliptir, hakîmdir.” 2048
4- el-KARÎB: Zaman, mekân ve cihet itibarıyla değil; kullarına onların hallerini, yaptıklarını, söylediklerini, düşündüklerini, duâlarını bilmesi, görmesi, duyması, şâhit olması, yardım etmesi, koruması itibarıyla yakın demektir. Karîb kelimesi Kur’an’da 25 yerde geçmiş ve bunlardan 5 tanesi Allah’ı nitelemede kullanılmıştır. “Kullarım, sana benden sorararlarsa (onlara bildir ki): Ben (onlara) yakınım (karîb).” 2049
5- er-RÂŞİD: Söz ve fiillerinde isâbetli olan, hakîm, doğru yolu gösteren, öğreten; yardımcısı olmadan bütün işleri en güzel bir şekilde yöneten, tedbirli olan demektir. Allah’ın isim veya sıfatı olarak bu şekilde geçmemekle birlikte; Allah’ın doğru yolu gösterici olduğu birçok âyette bildirilmiştir.
6- er-RABBU: Kur’an’da 970 yerde geçer. Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan.
7- el-MÜBÎN: Varlığı gizli olmayan, apaçık olan, hakkı izhar eden, gerçeği beyan eden demektir. Kur’an’da 119 yerde geçer. Allah’ın sıfatı olarak sadece 1 âyette kullanılır: “… Ve bilirler ki Allah haktır, mübîndir/apaçıktır.” 2050
8- el-BURHÂN: Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran, bütün şüpheleri gideren kesin delil anlamında Kur’an’da 8 âyette geçer. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak kullanılmaz.
9- eş-ŞEDÎD: Şiddetli olan demektir. Allah hakkında Kur’an’da “Şedîdu’-azâb” (bir âyette,2051 “Şedîdu’l-ıkâb” şeklinde ise 14 âyette geçer. Her ikiside cezalandırması, azâbı şiddetli olan anlamına gelir.
10- el-VÂKIY: Allah’ın yaratıklarını tehlikelerden koruduğunu ifade eder. Mü’minleri dünya ve ahrette koruyup kollayan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak bu şekilde geçmez.
11- ZÜ’L-KUVVETİ: Kadir, çok güçlü, kuvveti tam olan, asla âcizliği bulunmayan demektir. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Gerçekten rızık veren, sağlam, kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” 2052
12- el-KAİM: Her şeyi görüp gözeten, koruyan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçmiştir: “Her nefsin kazandığını görüp gözeten, koruyan (Allah), hiç böyle olmayan gibi olur mu?”2053 Kayyûm şeklinde ise 3 âyette geçer.
13- ed-DÂİM: Sürekli var olan, ölümlü olmayan, Bâki. Kasas sûresinin 28 ve Rahmân sûresinin 26-27. âyetleri Allah’ın bu sıfatına delâlet eder.
14- el-HÂFIZ: Koruyan, esirgeyen/merhamet eden, gözeten, gizliyi bilen anlamına gelir. Kur’an’da tekil ve çoğul olarak 28 defa kullanılmıştır. “Kur’an’ı Biz
2048] 6/En’âm, 18; 61
2049] 2/Bakara, 186
2050] 24/Nûr, 25
2051] 2/Bakara, 165
2052] 51/Zâriyât, 58
2053] 13/Ra’d, 33
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
indirdik ve Onu koruyacak olan da Biziz (Hâfızûn).”2054 “En hayırlı koruyucu Allah’tır. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” 2055
15- el-FÂTIR: Yaratan, icad eden, yokken var eden demektir. Kur’an’da 6 yerde geçer. Hepsi de gökleri ve yeri yaratmasıyla ilgilidir. “De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan başka dost mu tutayım?” 2056
16- es-SÂMİ’: Sözlerin açığını da gizlisini de işiten demektir. Allah, insanların fısıltılarına varıncaya kadar iyi veya kötü her sözünü işitir ve gereğini yapar, duâ ve niyazları duyar ve icâbet eder. Sâmi’ şeklinde Kur’an’da geçmez. Aynı anlamda Semî’ şeklinde Kur’an’da 47 âyette geçer.
17- el-MU’TIY: Nimet veren, ihsanda bulunan demektir. İsim olarak Kur’an’da geçmez. Allah’ın bu vasfı, Kur’an’da “a’tâ-yu’tî” fiiliyle ifade edilmiştir: “(Ey Muhammed!) Biz sana kevseri verdik.” 2057
18- el-KÂFÎ: Yeten, koruyan demektir. Allah’ın kuluna kâfi olması; hem yardım etmesi vekil olması, yol göstermesi, hem de yaptığını bilmesi, görmesi, şâhit olması, günahından haberdar olması ve hesaba çekmesi demektir. Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Allah kuluna kâfi değil mi?” 2058
19- el-EBED: Sonsuz olarak yaşayan, ölümü olmayan demektir. Bâkî ve Dâim sıfatlarıyla aynı anlamı ifade eder.
20- el-ÂLİM: Çok bilen, her şeyi bilen demektir. Bu sıfat, Allah’ın sırları, gizli olanları, olmuşu ve olacağı, görünen ve görünmeyen âlemi, yerde ve göklerde olup bitenleri, geçmişi, hali ve geleceği, canlı ve cansız bütün varlıkları, insanların gizli ve âşikâr bütün yaptıklarını, küçük ve büyük her şeyi bildiğini ifade eder. Âlim ismi Kur’an’da 13 âyette geçer. “Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. O göğüslerin özünü çok iyi bilendir.” 2059
21- es-SÂDIK: Söz, iş, vaad ve vaîdinde doğru olan; her sözünü yerine getiren, yalanı, yanlışı, hilesi, aldatması bulunmayan demektir. Allah’ın bu sıfatı, Kur’an’da azamet çoğulu olarak “sâdıkûn” şeklinde bir âyette geçer: “Biz şüphesiz sâdık olanlarız.” 2060
22- el-MÜNÎR: Aydınlatan, nurlandıran. Varlıklara nurunu veren, nurlandırıcı olan Allah’tır. Nur kelimesi Kur’an’da 43 âyette geçer.
23-et-TÂM: Tam ve kâmil olan, eksiksiz ve mükemmel. Allah’ın zât, isim, sıfat ve fiilleriyle mükemmel olduğunu, eksiksiği, kusuru, acziyeti ve za’fiyeti olmadığını, her şeyi ile tam olduğunu ifade eder. Kur’an’da geçmez.
24- el-KADÎM: Önlerine geçmek, cesur olmak, eski olmak, bir işe yönelmek ve râzı olmak anlamındaki “k-d-m” kökünden türeyen kadîm, eski, evveli olmayan, her şeyin önü ve evveli demektir. Kadîm; Allah’ın evvelinin, başlangıcının
2054] 15/Hıcr, 9
2055] 12/Yusuf, 64
2056] 6/En’âm, 14
2057] 108/Kevser, 1
2058] 39/Zümer, 36
2059] 35/Fâtır, 38
2060] 6/En’âm, 146
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 479 -
olmadığını, yaratılmadığını ve ezelî olduğunu ifâde eder.
25- el-VİTR: Tek ve eşsiz. “Şüphesiz Allah tektir, teki sever.” 2061
26- el-EHAD: Bir, tek, yegâne, biricik. Kur’an’da 85 defa geçer. “De ki O Allah tektir.” 2062
Tirmizî2063 rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de2064 yer almayan isimler de 25 tanedir. Bunlar: el-Kuddûs, el-Ğaffâr, el-Kahhâr, el-Fettâh, el-Hakem, el-Adl, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukıyt, el-Hasîb, er-Rakîb, el-Vâsi’, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Muktedir, el-Mukadim, el-Muahhir, el-Berr, el-Muntekım, Mâliku’l-Mulk, zu’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muğnî, el-Bedî’, er-Reşîd, es-Sabûr.
Yukarıda sayılan,2065 yani toplam 145 isimle, yine Kur’an ve hadislerden derlenen 138 isimle birlikte 283 isim Esmâü’l-Hüsnâ olarak değerlendirilebilir. Tabii, Allah’ın tüm isimlerinin bunlardan ibâret olup başka isminin olmadığını söylemek doğru olmaz. Allah’ın her şeyi sonsuz olduğu gibi isimleri de sonsuz ve sınırsızdır.
Tirmizî2066 rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de2067 yer almayan isimler de 25 tanedir. Bunlar: el-Kuddûs, el-Ğaffâr, el-Kahhâr, el-Fettâh, el-Hakem, el-Adl, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukıyt, el-Hasîb, er-Rakîb, el-Vâsi’, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Muktedir, el-Mukadim, el-Muahhir, el-Berr, el-Muntekım, Mâliku’l-Mulk, zu’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muğnî, el-Bedî’, er-Reşîd, es-Sabûr.
Allah’ın zâtı, bir: güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ise çoktur. Allah’ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.)’den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor: “Yüce Allah’ın bir eksiğiyle yüz ismi vardır. (yani doksandokuz). Kim onları sayarsa cennete girer. O tektir, tek ‘i sever. “ 2068
İsmin çoğulu olan esmâ ile “güzel, en güzel’ anlamındaki hüsnâ kelimelerinden oluşan esmâ-i hüsnâ (el-esmâü’l-hüsnâ) terkibi naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifâde eder. Sadece Kur’an’da geçen İlâhî isimler 100’den fazladır. Muhtelif hadislerde Allah’a nisbet edilen başka isimler de mevcuttur. Esmâ-i hüsnâ terkibinin, geniş anlamıyla bunların hepsini kapsamakla birlikte terim olarak daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir.
Esmâ-i hüsnâ terkibinde yer alan hüsnâ kelimesi “güzel’ mânâsında sıfat veya “en güzel’ anlamında ism-i tafdîl sayılmıştır.2069 Her İki halde de buradaki güzellik bir gerçeği vurgulamakta olup Allah’ın güzel olmayan bir isminden söz edilemeyeceği için mefhûm-i muhâlifini hatıra getirmez. İlâhî isimlerin güzellikle nitelendirilmesinin sebeplerini Ebû Bekir İbnü’l-Arabî şöyle sıralamaktadır:
2061] Buhârî, Deavât 68; Müslim, Zikr, 5-6
2062] 112/İhlâs, 1
2063] Deavât, 82
2064] Duâ, 10
2065] Tirmizî, İbn Mâce ve ilâve olarak Kur’an’daki 27 isim
2066] Deavât, 82
2067] Duâ, 10
2068] Osman Çetin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 118-122
2069] Lisânü’l-’Arab, “hsn” md.; Ebü’l-Beka, el-Külliyyât, “hüsn” md.
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Esmâ-i hüsnâ Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifâde eder ve kullarda saygı hissi uyandırır.
Zikir ve duâda kullanılmaları halinde kabul edilmeye vesile olur ve sevap kazandırır.
Kalplere huzur ve sükûn verir, lütuf ve rahmet ümidi telkin eder.
Bilginin değeri, bilinenin değerine bağlı bulunduğu ve bilinenlerin en şereflisi de Allah olduğu için esmâ-i hüsnâ bilgisine sahip olanlara bu bilgi meziyet ve şeref kazandırır.
Esmâ-i hüsnâ Allah için vâcip, câiz ve mümteni’ olan sıfatları içermesi sebebiyle O’nun hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmemize imkân verir.2070 Fahreddin er-Râzî ise hüsnânın bu mânâlarından Allah’a ait olanları zikretmekle yetinerek O’nun hakkında kullanılacak güzel kavramının kemal ve celâl niteliklerini dile getirdiğini ifâde etmiştir.2071 İnsanların büyük çoğunluğu kâinatın bir yaratıcı ve yöneticisinin bulunduğunu kabul etmekle birlikte madde özelliği taşımadığından O’nu duyularıyla idrâk etmeleri mümkün değildir. Şu halde yaratıcı ancak kâinat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir. Bundan dolayı esmâü’l-hüsnâ bilgisi, Allah-âlem ilişkisine ışık tutması ve sonuçta Allah’ı tanıtması açısından önem taşımaktadır. Yaratıklara benzetme (teşbih) endişesiyle Allah’a İsim veya sıfat nisbet etmekte tereddüt gösteren filozofların aslında nefiy değil ispat konumunda kaldıklarını belirten Mâtürîdî, İlâhî isimleri benimsemek istemeyenlere şu soruların yöneltilmesini önerir: Evrenin yaratlışını kime nisbet ediyor ve hangi dini benimsiyorsunuz? Neye tapınıyor, hangi varlığa karşı duâ ve niyazda bulunuyorsunuz? Dinî emir ve yasakları hangi kaynaktan alıyorsunuz?2072 Mâtürîdî bu sorularıyla, büyük yaratıcının sadece zihnî bir varlık olmayıp fiilen de mevcut bulunduğunu, O’nun ancak isim ve sıfatları yoluyla aklen idrâk edilebileceğini vurgulamak istemektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki, evrenin bir parçasını oluşturan insan, aklî istidlâlleri yanında gönül hayatı bakımından da Yaratıcı ile münâsebet kurmak ihtiyacındadır. Bu münâsebetin sağlanmasında esmâ-i hüsnânın vazgeçilmez bir rolü vardır. İsimlerin kelimeler ve seslerle ifâde edilmesi ve bu seslerin kulaklarda yankılanması, söz konusu iletişimi geliştiren ve güçlendiren âmillerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de duâ ve zikrin ısrarla tavsiye edilmesinin bir sebebi de bu olmalıdır. Hz. Peygamber’den rivâyet edilen duâ metinlerinde esmâ-i hüsnânın çokça yer alması dikkat çekicidir.2073 İlâh’ı birden fazla isimle anmak veya bazı sıfatlarla nitelendirmek acaba İslâm’ın çok önem verdiği tevhid ilkesini zedeler mi? “Zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen mânâ” şeklinde tarif edilebilen isim veya sıfatlar, zihnin dışında müstakil bir varlığa sahip bulunmadıklan için böyle bir endişeye mahal görülmemiştir. Mâtürîdi’nin de belirttiği gibi2074 insanlar ancak duyulanyla idrâk ettikleri konularda bilgi sahibi olabilirler. Bu sebeple duyular ötesı olan Allah kendisini duyular âleminin kavramlarıyla tanıtmıştır. Ancak Allah ile diğer şeyler arasında benzerlik kurulamayacağını
2070] el-Emedul-Aksâ, vr. 4b-5a
2071] Mefatihu’l-Ğayb, XV, 66
2072] Kitabü’t-Tevhid, s. 25
2073] Meselâ bk. Nevevî, el-Ezkâr, s. 111-113, 117, 348, 350
2074] Kitâbü’t-Tevhid, s. 24-25, 93-96
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 481 -
bildiren âyet,2075 Allah hakkında akıl ve hayâle gelebilecek her türlü yaratılmışlık özelliğini bertaraf eder. Aslında yaratılmışlar arasındaki benzetmeler sadece bir isimlendirmeden kaynaklanmaz. İki şey arasındaki benzerlik genellikle duyular yoluyla tesbit edildikten sonra ortak bir kelime ile adlandırılır. Hâlbuki Allah hakkında böyle bir tesbitten söz etmek mümkün değildir.
Allah’a nisbet edilen isimler içinde, ısı olayının ifâde edilebilmesi için “sıcaklık” kelimesinin icat edilmesi (vaz’) gibi insanlarca konulmuş bir ad yoktur. Çünkü böyle bir adlandırma, nesne ve olayların ya doğrudan veya dolaylı bir şekilde duyular yoluyla tanınması ile mümkün olur. Allah’ın bu yöntemle tanınması ise söz konusu değildir. Bu açıdan bakıldığında İlâhî isimlerin zâtî olmadığını, ancak övgü, duâ ve niyazla gönül hayatının derinleşmesi, zenginleşmesi ve mânevî doyuma kavuşması için vesile teşkil ettiğini söylemek gerekir. Ancak Cenâb-ı Hak zâtını bildiği için kendisine verdiği isimler zâtî niteliği taşır.
Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak mânâda aşkınlık ifâde eden “tesbih” kavramı ile, ardı arası kesilmeyen hayır ve bereket lutfetmekte erişilmezlik ifâde eden “tebâreke” fiili hem doğrudan doğruya Allah ve rab isimlerine veya O’nu niteleyen diğer kelimelere, hem de rabbe muzaf olan isim kelimesine nisbet edilmiştir. Bunun yanında zikir kavramı da çeşitli âyetlerde Allah’ı zikretme, rabbi zikretme, rabbin ismini zikretme şeklinde veya Allah’a işaret eden bir zamirle birlikte kullanılmış, ayrıca Alâk sûresinin ilk âyetinde okuma işinin Rabbin adıyla olması emredilmiştir. Sûrelerin başında ve bazı âyetlerde tekrarlanan besmele de Allah’ın ismini öne çıkarmaktadır. Bütün bu kullanımlardan anlaşılacağı üzere kulun yaratıcısına yönelik hürmet, tâzim ve sığınma fiilleri bazen O’nun en yaygın özel isimleriyle (Allah ve Rahmân) veya O’nu gösteren bir zamirle, bazen de bunlarla bağlantılı olan isim kelimesiyle irtibatlandırılmıştır. Buna bir de “mânâ sıfatları” denilen hayat, ilim, kudret gibi müstakil (zâttan ayrı düşünülebilen) kavramların Allah’a nisbet edilemeyeceğini ileri süren Cehmî-Mu’tezilî telâkkiyi eklemelidir. Bu sebeple olacaktır ki erken dönemlerden itibaren akaid ve kelâm literatürünün “esmâ ve sıfat” bahislerinde bir isim-müsemmâ tartışması başlamıştır. Genellikle Mu’tezile ile Şia âlimleri Allah’a nisbet edilen isim veya sıfatların müsemmânın yani zât-ı İlâhîyyenin gayri olduğunu iddia ederken Ehl-i sünnet âlimleri “gayri” kelimesini kullanmaktan çekinmiş, bazen, “İsim müsemmânın aynıdır” demiş, bazen de kanaatini, ‘Ne aynı ne de gayrıdır’ şeklinde belirtmiş, bir kısım kelâmcılar da isimler arasında gruplandırma yaparak bir sonuca varmak istemişlerdir. Konuyla ilgili tartışma daha çok lafzîdir. Her dindar insanın mânevî yöneliş ve ibâdetlerinin Yüce Yaratıcının bizzat kendisine olduğu şüphesizdir. O’nunla iletişim kurmak ve söyleşmek dindar için vazgeçilmez bir ihtiyaç, paha biçilmez bir haz olup bu iletişime zihinle kalbin yanında bunlarla etkileşim halinde bulunan dilin ve kulağın da katılması lâzımdır. Dil O’nun isimlerini zikreder, kulak da bu zikri algılar. Böylece dindar insan bu ruhî yüceliş çabasında Allah, rab ve benzeri esmâyı duyuş ve yüceliş aracı, yani iletişim vâsıtası olarak kullandığı gibi bazen esmâya yaklaşabilmek için isim kelimesinden faydalanmayı gerekli görebilir. Meselâ müslümanın, hayatı boyunca duâ ve ilticâ cümlesi olarak en çok tekrar ettiği besmelede “Allah ile başlıyorum” (billâh) yerine “Allah adıyla başlıyorum” (bismillâh) demesi onun kulluk konumu bakımından çok daha uygun görünmektedir. Konuya teknik açıdan nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın gerçekte
2075] 42/Şûrâ, 11
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu tür kelime ve kavramlar, delâlet ettikleri varlığın bizzat kendisi değil, onun hatırlatıcısı ve tanıtıcısı durumundadır. Bu sebeple isim müsemmânın gayrıdır. Bunun yanında Allah, Rab ve benzeri esmâ ile veya bunlara isim kelimesinin eklenmesiyle yapılan teşbih, tâzim, hamd ve zikirlerde gönlün amaçlayıp bağlandığı varlık Yüce Yaratanın kendisi olup kelimeler, O’na ulaştıran önemli vâsıtalardır. Bu bakımdan da isim müsemmânın aynıdır.
İlâhîyat alanında isim veya sıfat terimi “zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen mânâlar” diye tarif edilir. İbn Hazm yadırganacak bir tutum sergileyerek Allah’a izâfe edilecek bütün kavramların isim olduğunu, “mevsûfa yüklenmiş ârazlardan başka bir anlam taşımayan sıfat kelimesinin O’na nisbet edilemeyeceğini öne sürer.2076 Hâlbuki sıfat kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemekle birlikte hadislerde yer almış ve İslâm literatüründe Allah’a yaraşır bir muhtevâ ile kullanılagelmiştir. Kelâm âlimleri, İbn Hazm’ın iddiasının aksine isim veya sıfat ayırımı yapmaksızın zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen bütün kelimeler içinde sadece Allah lafzı için bir mânâ aranmadığını, diğerlerinin ise muhtevâlarıyla birlikte zâta izâfe edildiğini ve bu bakımdan önce sıfat, sonra isim özelliği taşıdıklarını kabul ederler. Aksi takdirde bunlar kuru birer isimden ibâret kalır. Nitekim Kur’an’da geçen “esmâ-i hüsnâ” ya lafza-i celâli nitelemekte veya içinde bulunduğu âyetin mânâ ve hükmünü açıklayıp pekiştirmektedir.
Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
Bu konuda ilk akla gelen şey, sayıyı doksan dokuz olarak belirleyen ve müslümanlar arasında meşhur olan hadistir. Ebû Dâvüd ile Nesâî dışında Kütüb-i Sitte’de Ahmed bin Hanbel’in el-Müsned’inde, Nesâî’nin es-Sünenü’l-Kübrâ’sında,2077 Hâkim’in Müstedrek’i ile2078 diğer hadis mecmualarında yer alan2079 ve hepsi de Ebü Hüreyre’ye ulaşan rivâyetlerin muhtevâsı iki kısma ayrılır. Bütün rivâyetlerin kaydettiği birinci kısmın meâli şöyledir: “Allah’ın doksan dokuz -yüzden bir eksik- ismi vardır. Bunları ezberleyip benimseyen (ihsâ) cennete girer.” Hadisin bu kısmını içeren bazı rivâyetlerin sonunda; “O tektir, tek olanı sever” şeklinde bir ilâve de mevcuttur. Metindeki “ahsâhâ” lafzı bazı rivâyetlerde “hafizahâ” ibaresiyle nakledilmiştir. Hadiste cennete girmeye vesile olarak gösterilen “ihsâ” kelimesinin buradaki anlamı üzerinde Buhârî’den itibaren önemle durulmuş ve kelimenin “saymak, ezberlemek, anlamak” şeklindeki sözlük anlamının ötesinde bir mânâ taşıdığı görüşü ağırlık kazanmıştır.2080 Öyle anlaşılıyor ki bu kelime “İslâm’ın ulûhiyyet inancını naslara başvurmak sûretiyle tesbit edip anlamak, benimsemek ve bu inanca uygun bir ruhî yetkinlik kaydetmek” anlamını içermektedir.
Ebû Hüreyre hadisine yer veren on beş civarında ana hadis kaynağı içinde sadece Tirmizî ile İbn Mâce tarafından metne, doksan dokuz isim ihtivâ eden bir liste ikinci kısım olarak eklenmiştir. Tirmizî hadis için kaydettiği dört ayrı senedin sadece birine,2081 İbn Mâce de iki senedin birine isim listesini ilâve etmiştir.2082
2076] el-Fasl II, 120, 150-151, 173
2077] Nu’ût, I, IV, 393
2078] I, 16-17
2079] Suyûtî, III, 613
2080] konu ile ilgili çeşitli yorumlar için bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XI/228-230
2081] De’avât 82
2082] Du’â 10
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 483 -
Buna karşılık Buhârî, Müslim, es-Sünenü’1-Kübrâ’sında Nesâi ve hadisi yedi ayrı senedle tekrarlayan Ahmed bin Hanbel2083 bu listeye yer vermemişlerdir. Tirmizî’nin Sünen’inde kaydedilen liste lafza-i celâl ile başlayıp Sabûr ismiyle sona ermekte ve daha sonra İslâm dünyasında meşhur olmuş şekliyle doksan dokuz ismi içermektedir. Bunların İlk on dördü Haşr sûresinin son âyetlerinde2084 sıralandığı şekliyle alınmıştır. İbn Mâce’nin rivâyet ettiği listede ise bu düzen korunmadığı gibi farklı isimler de yer almış, ayrıca metnin sonundaki Ehad ismiyle sayı 100’e çıkarılmıştır.
Esmâ-i hüsnâ hadisi Ebû Hüreyre’den başka Selmân-i Fârisî, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer ve Hz. Ali’den de farklı şekillerde rivâyet edilmiş, ancak bunların hepsi zayıf kabul edilmiştir. Müfessir İbn Atıyye, Ebû Hüreyre hadisinde liste dışındaki kısmın mütevâtir olduğunu ileri sürmüşse de İbn Hacer bunun doğru olmadığını, bu bölümün olsa olsa meşhur derecesine çıkabileceğini belirtmiştir.2085 Bununla birlikte Ebû Zeyd el-Belhî gibi bazı âlimler, bu kadar önemli bir sonuç doğuracak olan hadisin sayı verdiği halde güvenilir bir isimler listesi ihtivâ etmemesini gerekçe göstererek rivâyetin birinci kısmına bile güvenilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Fahreddin er-Râzî ise bu belirsizliği, beş vakit namaz içinde “orta namaz”ın,2086 Ramazan ayı içinde Kadir gecesinin gizlenişi gibi doksan dokuz ismin bütün İlâhî isimler içinde gizli tutulmuş olmasıyla açıklamak istemiştir.2087 Hadisin birinci kısmındaki doksan dokuz sayısına, “Neden daha fazla veya daha az değil?”; yüzden bir eksik kaydına ise. “Bu değişik ifâdenin amacı nedir?” şeklinde itirazlar yöneltilmiştir. Yüzden bir eksik kaydının doksan dokuz sayısını belirgin hale getirme amacını taşıması kuvvetle muhtemeldir. Arapça’da harflerde noktaların kullanılmadığı dönemlerde doksan dokuz ile yetmiş yedinin benzer şekilde yazılması sebebiyle sayının yetmiş yedi değil, doksan dokuz olduğunu vurgulamak maksadıyla bu kaydın râviler tarafından eklenmiş olduğu da düşünülebilir. Öte yandan hadisteki doksan dokuz sayısının sınırlandırıcı değil, çokluktan kinâye olduğunu söyleyenler de vardır. Hatta Nevevî bu konuda ittifak bulunduğunu kaydeder. Çünkü Hz. Peygamber duâ mahiyetindeki bir hadisinde Allah’ın, Kitabında beyan ettiği veya yaratıklarından herhangi birine öğrettiği isimlerinden başka gayb ilminde sakladığı isimlerinin de mevcut olduğunu ifâde etmiştir.2088 Ayrıca namazlardan sonra okunan doksan dokuz tesbihte olduğu gibi bu sayının da Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla bildirilmiş bir özelliği bulunabilir. Bazılarına göre ise söz konusu hadisteki isim sayısı doksan dokuz değil 100’dür. Bu durumda İbn Mâce rivâyetinde yer alan “vitr” ismini yahut listenin başındaki gâib zamirini veya “ellezî lâ ilâhe illâ hû” ibâresini sayıya almak gerekecektir, Abdülkâhir el-Bağdadî ile Fahreddin er-Râzî gibi bazı müelliflfl er tek sayının önemi üzerine bazı açıklamalar da yaparlar.2089 Birçok âlim, Ebû Hüreyre hadisinin ikinci kısmındaki doksan dokuz ismin asıl metinde bulunmayıp râvi tarafından eklendiği görüşündedir. Listenin Buhârî ile Müslim’de yer almayışı da bununla açıklanmıştır. Nitekim listeye yer veren iki muhaddisten Tirmizî’de bulu2083]
Müsned II/258, 267, 314, 427, 499, 503, 516
2084] 59/22-24
2085] el-Muharrerü’l-Vecîz, VII, 213, Fethu’l-Bârî XI, 218-219
2086] salât-ı vustâ, bk. 2/Bakara, 238
2087] Levâmi’u’l-Beyyinât, s. 77-78
2088] Şerhu Şahîh-i Müslim XVII, 5, krş. Müsned I, 391, 452; Hâkim, I, 509
2089] el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, vr. 49b-50a; Levâmiu’l-Beyyinât, s. 81-82
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nan yirmi beş isim İbn Mâce’de, onda bulunan 100 isimden yirmi altısı Tirmizî’de mevcut değildir. İki listenin toplamı ise 125 isme çıkmaktadır.
Bununla birlikte Kur’an’da yer aldığı halde bu iki rivâyette görülmeyen isimler bulunduğu gibi, aynı kökten türeyen veya ayrı kökten olmakla birlikte aynı mânâya gelen isimler de listede mevcuttur.2090 Kaynakların belirttiğine göre II. (VIII.) yüzyıldan itibaren doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’den esmâ-i hüsnâ listeleri çıkarma çalışmalarına başlanmıştır. Bu teşebbüslerde İbn Abbas ile İbn Ömer’den nakledilen şu hadisin de etkisi olmuştur: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır ki onları sayan cennete girer, onlar Kur’an’da mevcuttur.”2091 Bazı âlimler meşhur hadiste bulunup da Kur’an’da yer almadığını tesbit ettikleri isimleri oradan tamamlamaya çalışmışlar, bazıları da kendilerinin koyduğu ölçüler çerçevesinde yeni tesbitler yapmışlardır. İbn Hacer, Tirmizî’nin listesinde yer aldığı halde Kur’an’da bulunmayan isim sayısını yirmi yedi olarak belirlemiş ve bunların yerine Kur’ân-ı Kerîm’den aynı sayıda isim bularak yeni bir liste düzenlemiştir. Fakat bu yeni listede de lafız ve mânâ bakımından mükerrerlerin bulunduğuna, bunların listeden çıkarılarak yerlerinin sahih hadislerle doldurulmasının gereğine de işaret etmiştir. 2092
Ancak İbn Hacer’in bu tesbitinde bazı hatalara düştüğü görülmektedir. Kendisi eserinde Tirmizî’nin rivâyetini, “Doğruya en yakın olup esmâ-i hüsnâ şârihlerinin ekseriya güvendiği rivâyet budur” kaydıyla naklederken “Hâlık” ismine yer verdiği halde2093 bu defa onu Kur’an’da bulunup da Tirmizî’de mevcut olmayan isimler listesine almıştır. Esasen elde bulunan el-Câmicu’s-Sahîh (Sünen) nüshalarında ve bu esere dayanarak meşhur olan esmâ-i hüsnâ listesinde hâlik ismi mevcuttur. İbn Hacer ayrıca Rahmân sûresinde iki defa geçen “Zül-Celâli ve’I-İkrâm” ismini2094 Kur’an’da yer almayan isimler arasında zikretmiştir. Buna göre doksan dokuz isim içinde Kur’an’da isim olarak bulunmayan esmâ-i hüsnânın sayısı yirmi altıdır. Ancak bunların yirmisi daha çok fiil sigasıyla olmak üzere çeşitli kelime şekilleriyle Allah’a izâfe edilmiştir. Bu yolla doksan dokuz isimden Kur’an’da yer almayanların sayısı altıya düşürülebilir. 2095
Daha ilk dönemlerden itibaren Kur’an’dan doksan dokuzluk liste çıkarma denemeleri yapılmıştır. Meselâ esmâ-i hüsnânın etimolojisiyle ilgili müstakil bir eser kaleme alan Zeccâcî, Ebû Zeyd el-Ensârî’nin (ö. 215/830) Kur’an’dan çıkardığı ve Süfyân b. Uyeyne’nin de tasvip ettiği doksan dokuzluk bir listeyi sûreleriyle birlikte vermiştir.2096 Ca’fer es-Sâdık’ın da doksan dokuz ismin Kur’an’da mevcut olduğunu söylediği nakledilmiştir. Ancak Fâtiha’dan İhlâs sûresine kadar yirmi sekiz sûrede gösterilen isim sayısı 111’e çıkmaktadır.2097 Doksan dokuzluk listede bulunup da Kur’an’da yer almayan isimlerin sayısını yirmi beş olarak gösteren İbnü’l-Vezîr ise Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut İlâhî isimlerin en sahih ve en makbul
2090] Bağdadî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, vr. 48ab; Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 32; İbn Kesîr, III, 257; İbn Hacer, XI, 219
2091] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, Beyrut, 1409/1988, III/615
2092] Fethu’l-Bârî, XI/222, 224
2093] a.g.e., XI, 219
2094] 55/27, 78
2095] Hâfıd, Mâni’, Dâr, Nâfi’, Reşîd, Sabûr
2096] İştikaku esmâ’illâh, s. 19-21
2097] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III/615-616
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 485 -
esmâ olduğunu, kimseyi taklit etmeden bizzat kendisinin Allah’ın kitabında tesbit ettiği isimlerin 155’e ulaştığını ve fiillerden çıkarılabilecek isimlerle (bazıları bunların sayısını 1000’e kadar çıkarmaktadır) selbî-tenzîhî isimlerin bu sayıya dâhil olmadığını belirtir.2098 Fakat İbnü’1-Vezîr’in kitabında yer alan isimlerin 167 olduğu görülmektedir. Bu tür tesbitler sonunda verilen listelerin zaman zaman bizzat tesbitte bulunanın belirlediği sayıya bile uymamasının sebebi eş anlamlı kelimelerin tekrarı, izâfet vb. bir bağlantı ile oluşan veya fiil sigasıyla geçen bir kavramdan türetilen isimlerin alınıp alınmaması hususundaki tereddütler, dikkatsizlik ve bir de istinsah hatası olarak düşünülebilir.
Şiî literatüründe doksan dokuz isim hadisi Hz. Alî’den rivâyet edilerek liste verilmekte,2099 bazı kaynaklarında ise Ali ile Ebû Hüreyre rivâyeti birleştirilerek sayı 133’e çıkarılmaktadır. Şiî âlimlerinin Kur’an’dan çıkardığı esmâ sayısının 127 olduğu ifâde edilmektedir. Bu âlimlerin önem verdiği Cevşen-i Kebîr’de ise her biri onar isim içeren 100 bölüm halinde 1000 isim mevcuttur. 2100
En önemli konusunu ulûhiyyetin oluşturduğu İlâhî dinler içinde İslâmiyet, Allah’ın isim ve sıfatlarına ayrı bir önem vermiş, tevhid inancının açık bir şekilde anlaşılabilmesi için Yaratanla yaratılmışların niteliklerinin vuzûha kavuşturulmasını fevkalâde gerekli görmüştür. Zât-ı İlâhîyyenin bilinmesi isimleri ve sıfatlarıyla mümkün olacağından Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın güzel isimlerinin bulunduğu, O’na bu isimlerle duâ, niyaz ve ibâdette bulunulması gerektiği, bu konuda doğru yoldan ayrılanlara itibar edilmemesi lâzım geldiği,2101 aynca esmâ-i hüsnânın hangisiyle olursa olsun duâ edilebileceği2102 belirtilmiş ve son nâzil olan sûrelerden birinde de on altı kadar isim bir arada zikredilmiştir.2103 Esmâ-i hüsnânın tertibi konusunda örnek teşkil eden bu son âyetler Allah’a nisbet edilen bazı tenzihî ve sübûtî sıfatları içerdiği gibi isim, fiil ve terkip şeklindeki esmâya da yer vermektedir. Bu âyetlerden ilham alan birçok âlim eski dönemlerden itibaren Kur’an’da bulunan isimleri doksan dokuz sayısına bağlı kalmadan araştırıp listeler düzenlemeyi denemişlerdir.
Allah’ın isim veya sıfatlan O’nun zâtına nisbet edilen mânâ ve kavramlardan ibârettir. Bu kavramlar şekil itibârıyla isim, fiil veya zarf alabileceği gibi izâfet veya başka yollarla oluşmuş bir terkip halinde de bulunabilir. Kur’ân-ı Kerîm’in edebî üslûbu gereği aynı kökten gelen veya ayrı köklerden olmakla birlikte eş anlamlar taşıyan isimler de az değildir, İslâm’a mahsus ulûhiyyet inancında ilim, kudret ve yaratıcılık büyük bir yer tutar ve Kur’an âyetlerinin temel örgüsünü oluşturur. Bundan dolayı çeşitli kalıplarla Allah’a nisbet edilen fiillerden birçok isim ve sıfat türetmek mümkündür. Konuyla ilgili çalışmalarda Kur’ân-ı Kerîm’den değişik sayılarda esmâ-i hüsnâ tesbit edilmiştir. Abdülkadır el-Kureşî’nin Hattâbî’den naklen Ebû Abdullah ez-Zübeyri’ye nisbet ettiği listede Kur’an’dan çıkarılan esmânın 313 olduğu ifâde edilmekte ve bunlar alfabetik
2098] İşârul-Hak, s. 158-162
2099] Meclisî, Bihâru’l-Envâr, Beyrut, 1403/1983, IV/186-187
2100] bk. Cevşen; Şii literatüründeki esmâ-i hüsnâ çalışmaları için bk. Âgâ Buzürg-i Tahranî, ez-Zerîa ilâ Tasnîfi’ş-Şia, Beyrut 1403/1983, II/66-67; V/287; XIII/88-90
2101] 7/A’râf, 180
2102] 17/İsrâ, 110
2103] 59/Haşr, 22-24
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıraya konularak verilmektedir.2104 Ancak el-Cevâhirü’1-Mudıyye’nin yazma2105 ve matbû nüshalarından yapılan tesbitte bu sayının 302-305 arasında değiştiği görülmüştür. Ayrıca bu isimlerden otuz beş kadarının Kur’an’da kök olarak Allah’a nisbet edilmediği, bir o kadarının da sadece fiil sigalarıyla O’na izâfe edildiği, buna karşılık “râmî”,2106 “târik”,2107 “mâhî”2108 gibi kavramların Kur’an’da yer aldığı halde listeye alınmadığı tesbit edilmiştir. J. W. Redhouse tarafından kaleme alınan bir makalede2109 Kur’an’da yer aldığı bildirilen, aynca bazı Batılı araştırmacılarca düzenlendiği ifâde edilen listelerden çıkanlıp alfabetik olarak sıralanan isimlerin sayısı ise 552’ye ulaşmaktadır. Ancak, Kur’an’da fiil şeklinde geçen ve bu listeye alınan kavramların bir kısmı için “Kur’an’da geçmiyor” kaydı konulurken,2110 birçok isim de bazı eklerin getirilmesiyle tekrar edilmiştir. Meselâ Allah ismi on dokuz, ilâh on bir defa tekrarlanmıştır. Bu yolla meydana gelen toplam tekrar sayısı 3O9’u bulmaktadır. Daniel Gimaret’nin telif ettiği eserde ise çoğu Kur’ân-ı Kerîm’de geçen 285 isim üzerinde durulmuştur. 2111
Kur’ân-ı Kerîm’in incelenmesi ve muhtelif hadis kaynaklarının taranması sonunda İlâhî isim veya sıfat sayılan birçok kavramın ortaya çıktığı görülmektedir. Aynca bunlara naslarda geçmediği halde kelâm, tefsir ve tasavvuf literatüründe kullanılan, müslüman toplumların dil ve edebiyatlannda yer alan kelime ve terkipleri de eklemek gerekir. Nasta yer aldığı halde2112 orada Allah’a nisbet edilip edilmediği tartışmalı olan isimlerden biri şeydir. Cehm b. Safvân, kelimenin yeterince kemal ifâde etmediğini ileri sürerek Allah’a nisbet edilmesini doğru bulmamışsa da, Mâtürîdî ve Kâdî Abdülcebbâr’dan itibaren âlimlerin çoğu “mevcut” mânâsına aldıkları şeyin zât-ı İlâhîye ye nisbetini câiz görmüşlerdir. Mevcûd kelimesi de aynı nitelikte görülmüştür. Kur’an’da yer alan evvel ve âhir isimleri, zât-ı İlâhîyyenin varlığı için başlangıç ve sona eriş düşünülemeyeceğini vurgular. Bu nitelikleri ifâde etmek üzere İslâm düşünce tarihinde kadîm, ezelî, bâkî, dâim, vâcibül-vücııd li-zâtih (mevcûdiyeti için başkasına muhtaç olmayan) gibi kelime veya terkipler kullanılmıştır.2113 Özellikle kelâm literatüründe kullanılan sâ-ni’ ismi “bilgi, mahâret ve incelikle yapan, yaratan” mânâsına gelip Kur’ân-ı Kerîm’de fiil ve masdar şeklinde Allah’a nisbet edilmiştir. 2114
Ebû Hüreyre rivâyetindeki doksan dokuzluk listede bulunmayan bazı isimler çeşitli hadis kaynaklarında Allah’a nisbet edilmiştir. Bunlar arasında vitr,2115 sübbûhun kuddûs,2116 cemîl2117 en çok kullanılanlardır. Bir hadiste. “Dehre sövmeyi2104]
el-Cevâhiru’l-Mudıyye, I/22-28
2105] Süleymaniye Ktp., nr. 840, 841
2106] 8/Enfâl, 17
2107] 18/Kehf, 99
2108] 13/Ra’d, 39
2109] JRAS, XII, l-69
2110] Meselâ bk. 60, 87, 549. isimler
2111] Les Noms Divins en İslâm, s. 431-436
2112] bk. 6/En’âm, 19; 28/Kasas, 88
2113] Diğer bazı kullanımlar için bk. Fahreddın er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, I/119-130
2114] 20/Tâhâ, 41; 27/Neml, 88
2115] bir, tek; Buhârî, De’avât 68), mukallibul-kulûb, Mûsârriful-kulûb (kalpleri halden hale çeviren; Buhârî, Kader 14, Tevhid 11
2116] her zaman ve her dilde yüceltilen: Müslim, Salât, 223
2117] Müslim, İmân 147
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 487 -
niz, zira -sizin telakkinize göre- dehr Allah’tan başka bir varlık değildir” denilmişse de2118 burada İlâhî kudretle gerçekleşebilen olayları “mutlak zaman” anlamındaki dehre nisbet eden Câhiliye anlayışına2119 karşı zımnî bir eleştiri bulunduğundan hadiste yer alan dehrin esmâ-i hüsnâdan sayılması mümkün değildir. Ancak esmâ-i hüsnâdan adl isminin “âdil” anlamında kullanılması gibi bu hadisteki dehr kelimesinin de “dâhir” (olayları yöneten, çekip çeviren} mânâsında isim olduğunu, dolayısıyla esmâ-i hüsnâdan sayılması gerektiğini ileri sürenler de vardır. 2120
Âyet ve hadislerde Allah hakkında “ene” (ben), “nahnü” (biz), “ente’ (sen), “hüve” (o) zamirleri de kullanılmıştır. Kur’an’da daha çok Hz. Mûsâ ile Meryem’den bahseden Tâhâ ve Meryem sûreleri mütekellim zamirlerinin çok kullanıldığı örnek sûreler olarak zikredilebilir. İslâm’da en faziletli ibâdet kabul edilen namazda daima tekrarlanan ve Allah ile kul arasındaki ilişkiyi dile getiren Sübhâneke, Fâtiha, Salli-bârik metinleriyle, selâmdan sonra okunan “Allahümme en-te’s-selâm” tesbihinde muhâtap zamirleri hâkim bir üslûp oluşturur. Öte yandan özellikle tasavvuf literatüründe “hüve” (hû) zamirine büyük bir önem atfedilmiştir. Kuşeyrî’nin, tasavvuf ehlince Allah’a yakınlığın en veciz ifâdesi olarak kabul edildiğini belirttiği,2121 İbnü’I-Arabî’nin “zikirlerin doruk noktası” diye değerlendirdiği2122 hüve zamiri ma’bûdun niteliklerini değil, doğrudan doğruya zâtını, başka bir deyişle bütün vasıflarını ihtivâ eden lafza-i celâli simgeler.2123 Özellikle tasavvuf çevresinde hüvenin geniş ölçüde önem kazanmasında, lâfza-i celâl kadar olmasa da cehrî zikre elverişli olan söyleyiş kolaylığı ve ses vurgusunun da etkisi bulunabilir. Hüve, bir kısım esmâ-i hüsnânın yer aldığı Haşr sûresinin son âyetlerinde2124 yedi defa müstakil olarak, iki defa da bitişik zamir şeklinde tekrar edilmiş, tevhid inancını veciz bir üslûpla dile getiren İhlâs süresinin başında ise sûrenin içerdiği tenzihî sıfatların mevsûfu olarak kullanılmıştır. Bazı sûrelerin başında bulunan hecâ harflerinin (hurûf-i mukattaa) esmâ-i hüsnâdan birinin ilk harfini oluşturduğu ve onun yerini tuttuğu ileri sürülmüşse de bu telakki itibar görmemiştir. 2125
Türk edebiyatındaki manzum esmâ-i hüsnâlar üzerinde bir çalışma yapan Halil İbrahim Şener, doksan dokuz ismin dışında Türkçe’de kullanılan altmış altı ismin listesini vermiştir.2126 Arapça, Farsça ve Türkçe kelime veya terkiplerden oluşan bu isimlerin bir kısmının İlâhî fiillerden türetildiği, bir kısmının da övgü ifâde ettiği görülmektedir.
Esmâ-i hüsnâ ile ilgili eserlerde ele alınan konulardan biri de ismi a’zamdır. Allah’a izâfe edilen yüzlerce isim arasından birini “en büyük isim” diye tercih etme girişimleri erken dönemlerden itibaren başlamıştır. Ancak Taberî, Eş’arî ve Bâkıllânî başta olmak üzere birçok âlim, belirli bir isme “en büyük” özelliğini nisbet etmek için naklî veya aklî bir delil bulunmadığını söylemiştir. Esasen mânâ
2118] Buhârî, Edeb 101, Tefsir 45/1, Tevhid 35; Müslim, Elfâz 2-4
2119] bk. 45/Câsiye, 24
2120] Râgıb el-lsfahânî, el-Müfredât, “dhr” md.
2121] et-Tahbîr fi’t-Tezkîr, s. 25
2122] el-Fütûhât, II, 146
2123] Fahreddin er-Râzî, Levâmi’ul-Beyyinât, 109-113
2124] 59/22-24
2125] bk. Beyhakî, I/163-165
2126] Türk Edebiyatında Manzum Esmâü’l-hüsnâlar, s. 45-47
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve şümûlünün genişliği sebebiyle bu özelliği taşıyacak bir isim varsa o da lâfza-i celâldir. Hangi ismin neye göre ism-i a’zam kabul edileceği husûsu belirsizdir. Eğer bu seçimde kulun mânevî hayatını en çok etkileyen bir isim olma özelliği dikkate alınacaksa o takdirde tercih sebebi isimden çok kişinin şahsî durumu olacaktır. Eğer kul mâsivâdan sıyrılıp aklı, fikri ve gönlüyle sadece Allah’a yönelirse onun duâ ve zikrinde yer alan her isim en büyük etkiye sahip olur. İsm-i a’zamın varlığını kabul eden, fakat insanlar tarafından bilinmesinin imkânsız olduğunu savunan görüş de farklı bir sonuca varmamaktadır. Bir ism-i a’zamın varlığını ve insanlarca da bilindiğini ileri sürenler ise İbn Hacer’in sıraladığı on dört ayrı isim önermektedir.2127 Bu belirsizlik de konuyla ilgili kesin bir delilin bulunmadığını gösterir.
Müteahhir dönem selef âlimlerinden İbnü’l-Vezir’in de belirttiği gibi İşârü’l-Hak, s. 174, 186) esmâ-i hüsnâyı özelleştiren kriter, Allah’ı kusurlardan tenzih etmek ve yetkinlik kavramlarıyla nitelemekten ibârettir. Bu temel ilke kelâm ilminde selbî (tenzihî) ve sübûtî sıfat gruplarıyla işlenmektedir. Selbî sıfatlar acz ve noksanlık ihtivâ eden mânâlar taşıdıkları için ulûhiyyet makamıyla bağdaşmayan nitelikleri reddeden kavramlar olup Allah’ın ne olmadığını ifâde eder. Bunların hedefi tevhid inancını oluşturmaktır. Sübûtî sıfatlar ise Allah’ın varlığını, etkinliğini ve zâtının yetkinliklerini (kemal) dile getiren kavramlardır. Allah çeşitli âyetlerde her iki grup isim veya sıfatla da kendini nitelemiştir. Bazı hadis metinlerinde de aynı mâhiyette isimler yer almıştır.
Öte yandan Allah’ı naslarda bulunmayan kavramlarla nitelemenin câiz olup olmadığı meselesi, Cehmiyye ve Mu’tezile gruplarının ortaya çıkışından itibâren tartışma gündemine girmiştir. Âlimler özel isimlerin “mürtecel” olduğunu, yani kendileri bir mânâ taşısa bile bunu müsemmâlarına yüklemediklerini göz önünde bulundurarak Allah’a kendisinden başkasının isim koyamayacağı husûsunda ittifak etmişlerdir. Genellikle selef âlimleriyle muhaddisler muhâfazakâr bir yaklaşımla bütün esmâ-i İlâhîyyenin Allah’ın bildirmesine bağlı (tevkîfî) olduğu ve dolayısıyla naslarla sınırlı bulunduğu görüşünü savunmuşlardır. Eş’arî’nin naklettiğine göre Mutezile’nin Bağdat kolu da aynı görüştedir.2128 İbn Fürek bizzat Eş’arî’nin de aynı kanaatte olduğunu kaydeder.2129 Esmâ-i İlâhîyyenin tevkîfî olduğunu kabul eden İbn Hazm, tereddütsüz övgü ifâde etse bile naslarda yer almayan kavramların Allah’a nisbet edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen esmâ-i hüsnâ hadisinin liste dışındaki kısmını sahih gören İbn Hazm, naslarda fiil sigalarıyla zâta izâfe edilen kavramlardan isim türetmeyi de uygun bulmaz. Çünkü bu takdirde sayı doksan dokuzu aşacaktır. İbn Hazm Allah’a nisbet edilemeyecek birçok ismi de örnek olarak sıralar. Bunların içinde doksan dokuzluk listede yer alan yirmiye yakın isim de vardır.2130 Ancak İbn Hazm’ın kesin kabul ettiği doksan dokuz sayısını kendi ölçüleri uyarınca nasıl tamamladığı bilinmemektedir. Bağdat ekolü dışındaki Mutezile âlimleriyle birçok kelâm âlimi ise naslarda yer almamakla birlikte tenzih mâhiyetinde olan kelime ve terkiplerle Allah’ın nitelendirilmesinde sakınca görmemişlerdir. Sübûtî sıfatlara gelince, ulûhiyyetin şânına yakışan ve herhangi bir şekilde eksiklik anlamı
2127] Fethu’l-Bârî, XXI/227-228
2128] Makâlât, s. 197, 525
2129] Mücerredü’l-Makâlât, s. 42. 49-50
2130] el-Fasl, II/341-346
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 489 -
içermeyen bütün kavramlar kemal mertebesinde olduğundan O’na nisbet edilebilir. Allah’ın bizzat kendini tanıtması, bir insanın da başkalarını tarif etmesi nasıl doğru ise, akıl yoluyla O’nun tarif edilmesi de doğru olur. Aslında ulûhiyyetle bağdaşan bu tür adlandırma ve nitelendirmelerin, naslarla sâbit olan zengin isim ve sıfatlardan bir veya birkaçının çerçevesine gireceğine muhakkak nazarıyla bakılmaktadır. Gazzâlî de bu nitelikteki isimlerin tevkîfî olmadığını kabul eder. Ancak Gazâlî, anlam kadrosu içinde yetkinlikle birlikte eksiklik ve kusur işaretleri de bulunan, dolayısıyla Allah’a isim ve sıfat olarak verilmesi sakıncalı olan kavramlara da dikkat çekmiştir. Meselâ mânâsının içinde menetme, engelleme unsuru bulunan “âkil”, önceden bilinmeyen bir şeye sonradan vâkıf olma unsuru bulunan “ârif”, önceden bilinmeyeni süratle idrâk etme unsuru bulunan “fatîn, zekî” kelimeleriyle Allah’ın adlandırılması doğru değildir. Kur’an’da fiil sigasıyla veya belli bir söz dizisi içinde Allah’a nisbet edilen “remy” (atmak) ve “zer’” (ekip biçmek) kavramlarından hareketle2131 “yâ râmî, yâ zâri’” demek de mümkün değildir; çünkü bunlar üslûp ve ifâde açısından küçümsemeyi andırır. Buna karşılık sabûr, halîm, rahîm gibi isimler beşer çerçevesinde düşünüldüğü takdirde duygusal unsurlar taşıdığı halde nassın müsâadesiyle Allah’a nisbet edilmiştir.2132 Ancak bunlar İlâhî sıfat olarak düşünüldüğünde bütün olumsuz unsurlardan sıyrılıp şân-ı ulûhiyyete yakışacak bir muhtevâ kazanır. Şu halde dil, üslûp ve muhtevâ bakımından yetersizlik ve küçümseme ifâde etmeyen, ulûhiyyet makamıyla bağdaşabilen kavramlarla Allah’ı adlandırıp nitelemekte bir sakınca bulunmasa gerektir.
Müfessir Âlûsî, Allah’a isim nisbet edilmesini vahye dayalı olma şartına bağlayanların çoğunluğu teşkil ettiğini söylüyorsa da2133 bu doğru değildir. Nitekim “tevkîf” ilkesini benimseyenlerin bile kendi eserlerinde bu ilkeye tam anlamıyla uymadıkları gözlenmektedir. Gerek kelâm ve felsefe kitaplarında gerekse tasavvufî eserlerde, hatta bunların etkisiyle kaleme alınan tefsir kitaplarında Allah’ın çeşitli kavramlarla adlandırıldığı görülmektedir. Arap olmayan müslüman uluslar da kendi dilleriyle Allah’a isim ve sıfatlar nisbet etmekte, bunlarla duâ ve niyazda bulunmaktadırlar. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra başta “tanrı” ve “çalap” olmak üzere eskiden kullandıkları bazı isimleri kullanmaya devam ettikleri, daha sonra Farsça’nın tesiriyle bunlara “hudâ” vb. isimleri de ilâve ettikleri bilinmektedir. Nitekim XV. yüzyıl başlarında yapılan satır-arası Kur’an tercümesinde Allah lafzının Tanrı, Rab isminin de çalap ile karşılandığı görülmektedir.2134 Böylece esmâ-i hüsnânın tevkifi olmadığı yönünde fiilî bir icmâın oluştuğunu söylemek mümkündür.
Esmâ-i Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
Değişik şekil ve kalıplarla Allah’a nisbet edilen isimler yüzlerle ifâde edilecek kadar çoktur. Esmâ-i hüsnâ telif türünün ortaya çıkışından itibaren bu isimleri gruplandırma temâyülleri de belirmiştir. İlâhî isimler aynı zamanda Allah’ı niteleyen sıfatlar olduğundan bu kavramların tasnifiyle kelâm âlimleri de eskiden beri ilgilenmişlerdir. Ancak kelâm ilminin temel konusu Allah’ın varlığı, birliği,
2131] 8/Enfâl, 17; 56/Vâkıa, 63-64
2132] el-Maksadu’lEsnâ, s. 194-196
2133] Rûhu’l-Meânî, IX/121-122
2134] Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, II/119, 556-557
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O’nun kâinat üzerindeki yaratıcı ve yönetici tasarrufu olduğundan İlâhî isim veya sıfatlardan bu konuları ilgilendirenler kelâm literatürüne alınmış, diğer isimler ve onlara dâir konular üzerinde durulmamıştır. Doksan dokuz isim listesini veren rivâyetin sıhhatini şüphe ile karşılayan müellifler bile bu listeyi esmâ-i hüsnâ için düşünülebilecek dizilerden biri olarak kabul edip içerdiği isimleri tasnif etmeye çalışmışlardır. Birçok müellif tarafından yapılan farklı esmâ-i hüsnâ tasnifleri içinde birbirine benzeyenler bulunmakla birlikte, bunların önemli bir kısmı ortak bir ilkeye bile dayanmış değildir. Çünkü isimlerin bir bölümü birden fazla özellik ve mânâ taşıdığı için ayrı ayrı gruplarda mütâlaa edildiği gibi, onları tasnif etmeyi amaçlayan âlimler de farklı açılardan bakış yapmışlar ve değişik yöntemler kullanmışlardır. Bütün müellifler lafza-i celâlin diğerlerinden farklı bir isim olduğunu kabul etmektedir. Öteki isimlerin hepsi belli köklerden türediği ve belli mânâları zât-ı İlâhîyyeye izâfe ettiği halde, tercih edilen telâkkiye göre Allah lafzı câmid (türetilmemiş) bir isim olup herhangi bir kök anlamı taşımaz. Diğer isimler gerçekte zâtı niteleyen sıfatlardan ibârettir; esmâ-i hüsnânın nitelediği yüce zâtın özel İsmi olan lafza-İ celâl ise bütün sıfatların muhtevâsına delâlet etmektedir. Nitekim Allah kelimesinin Kur’an’da 980 defa tekrarlanırken göze çarpan kullanılışı da onun bu konumunu göstermektedir. İslâm dininin ulûhiyyet anlayışını ifâde etmek üzere başka dillerde kullanılan Tanrı, Hudâ, Dieu gibi özel isimler de aynı mâhiyettedir. Bundan dolayı Allah ismi zât-ı İlâhîyyeye mahsus olup başka hiçbir varlığa nisbet edilemez. Bu açıdan bakıldığı takdirde esmâ-i hüsnânın isim (lafza-i celâl) ve sıfatlar diye ikiye ayrılması mümkündür.
Esmâ-i hüsnânın tasnifinde takip edilen yöntemler teknik, muhtevâ ve ilgilendikleri alanlar (etkinlik, taalluk] olmak üzere üç grup halinde incelenebilir:
a) Teknik tasnif türlerinden biri alfabetik sıralamadır. Fazla kullanılmadığı anlaşılan bu yöntemi Abdülkâdir el-Kureşi, Ebü Süleyman el-Hattâbî’den naklettiği listede uygulamıştır.2135 Ayrıca Abdülkâhir el-Bağdâdî de kendi eserinde doksan dokuz ismi şerhederken alfabetik sıralamayı takip etmiştir. 2136
Allah’a nisbet edilen kavramlar şekil bakımından isim, masdar, sıfat, zarf olabileceği gibi; fiil kalıplarından biri veya zamir de olabilir. Esmâ-i hüsnâ ile ilgili eserlerin çoğunda bu kelime şekilleri birer tasnif modeli oluşturmaktadır. Özellikle fiil sigalarıyla zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen kavramlar Kur’an’da çoktur. Bunların bir kısmı sadece fiil şeklinde, bir kısmı hem fiil hem de isim sigalanyla geçmektedir. Fiil şeklindeki kavramların bazıları Cenâb-ı Hakk’ın zâtını sürekli niteleyen kavramlar olmayıp insanların davranışlarına aynı türden karşılık verme amacı taşır. Meselâ münâfık ve kâfirlerin Allah ile, Onun diniyle ve bu dinin mensuplarıyla alay etmelerine, hile ve aldatma taktikleri kullanmalarına Allah’ın mukabelede bulunması “muhâdaa”, “istihzâ” ve “mekr” kavramlarıyla ifâde edilmiştir.2137 “Aldatmak, alay etmek, hile yapmak” mânâlarına gelen bu kelimeler Allah’ı sürekli şekilde niteleyen kavramlar olmayıp inkârcıların kötü fiillerini kendi aleyhlerine çevirmeyi, kötülüğe karşılık verip onu bertaraf etmeyi ifâde eder. Sözlükte “şiddetle tutmak, yakalamak” anlamına gelen “batş” ve “ahz” fiilleri de Allah’a nisbet edildiği âyetlerde “kötü hareketlerinden dolayı fert
2135] el-Cevâhiru’l-Mudıyye, s. 21-29
2136] el-Esmâ’ ve’s-Sfât, vr. 53b-240b
2137] Meselâ bk. 2/Bakara, 9, 15; 8/Enfâl, 30
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 491 -
veya toplumları helâk etmek, azapla cezâlandırmak” mânâsını taşır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’a nisbet edilen birçok fiil veya türevleri vardır ki, tek başına bir kavram olarak değil; konunun gelişine göre bir terkip veya kompozisyon içinde ulûhiyyet makamına yaraşır anlam ifâde eder. İnsanların kulluk tarzındaki bazı fiillerinin muhâtabı olması dolayısıyla Allah’a nisbet edilen isimler de vardır. Meselâ insanlar Allah’a ibâdet ettikleri için Allah “ma’bûd”, O’nu zikrettikleri için “mezkûr”, şükrettikleri için “meşkûr” isimleriyle anılır, İlâhî fiillerle ilgili bu farklılıklar da bazı müelliflerin tasnif işlemlerine malzeme sağlamıştır. Fiiller dışında, “sahip” anlamına gelen “zû” kelimesiyle oluşan bazı terkipler de ancak bu şekilde Allah’a nisbet edilebilir; “zü’l-fazl”, “zü’r-rahme”, “zü’l-arş” gibi.2138 Esmâ-i hüsnâ konusunda tatminkâr bir eser telif eden Abdülkâhir el-Bağdâdî, İlâhî isimleri sarf ve nahiv ilimlerini ilgilendiren özellikleri açısından bile tasnife tâbi tutmuştur. 2139
b) Esmâ-i hüsnânın muhtevâsıyla ilgili olarak yapılan en önemli tasnif bunların zâta; sübûti, selbî ve haberî olanlarıyla birlikte sıfatlara ve bir de İlâhî fiillere taksim edilmesidir. Zât-ı İlâhiyyeye delâlet eden kavramların başında Allah ismi gelir. Bundan başka mevcûd, şey, zât, vâhid, ferd gibi isimler de bu grupta mütâlaa edilmiştir. Zâtı niteleyen sübûtî kavramlar kıdem ve süreklilik ifâde eden yetkinlik sıfatları olup bunlardan kâinatı ilgilendirenler için kelâmcılar tarafından hay, alîm, semi’, basîr, kadîr, mürîd, mütekellim şeklinde bir seçim yapılmıştır. Acz ve noksanlık ifâde eden selbî veya tenzihî isimler ulûhiyyete yaraşmayan mânâları O’ndan nefyeden ve bu açıdan Allah’ın ne olmadığını ifâde eden kavramlardır. Bunların sayısı pek çoktur. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî otuz üç tanesini sıralayarak açıklamaya çalışmıştır.2140 Muhtevâ bakımından tenzîhî isimler içinde yer alması gerektiği halde naslarda Allah’a nisbet edilen bazı kavramlar da vardır. Bunları selbî sıfatların istisnâsı olarak düşünmek veya haberî sıfatlar diye ayrı bir grup şeklinde mütâlaa etmek mümkündür. Yed vech, nüzûl (el, yüz, yukarıdan aşağıya inme) gibi beşerî mânâlar ihtivâ eden bu tür sıfatların yorumuyla ilgili olarak yazılan eserlerden biri de Fahreddin er-Râzi’nin Esâsü’t-Takdîs’idir. Naslarda çeşitli fiil kalıplarıyla zâtı İlâhîyyeye nisbet edilen esmâ ise pek çok olup bunları da kendi aralarında taksime tâbi tutanlar olmuştur. Esmâ ve sıfat konusunda ilk telif edilen eserlerin müelliflerinden biri olan Ebû Abdullah el-Halîmî Kur’an, sünnet ve icmâ ile sâbit olduğunu belirttiği esmâ-i hüsnâyı beş grupta inceler. 1. Ulûhiyyeti inkârı bertaraf etmek amacıyla Allah’ın varlığını kanıtlayanlar, 2. Her türlü şirk anlayışını çürütmek amacıyla Allah’ın birliğini ispat edenler, 3. Teşbih inancını reddetmek amacıyla tenzih ifâde edenler, 4. İllet-ma’lûl ilkesini pekiştirmek amacıyla kâinatın yaratılışını konu alanlar, 5. Tabiatın kendi kendini yönettiği yahut yıldızlar veya melekler tarafından idare edildiği inancını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve bu yönetimi Allah’a havâle edenler.2141 Halîmî’nin bu tasnifi yukarıda kaydedilen tasnifin değişik bir şekli niteliğindedir. Esmâ-i İlâhîyyenin vâcip (zâta nisbetizarûrî), müstahil (zâta nisbeti imkânsız) ve câiz (nisbet edilmesi de edilmemesi de mümkün) şeklinde bir ayırıma tâbi tutulması, yukarıdaki tasnife nisbetle herhangi bir farklılık göstermez.
2138] bk. M. F. Abdülbâkî, el-Mu’cem, “zû” md.
2139] zengin tasnif çeşitleri için bk. Abdülkâhir el-Bağdâdi, Usûlü’d-Din, s. 116-130; a.mlf., el-Esmâ ve’s-Sıfât, vr. 7a-11 b
2140] el-Emedu’l-Aksâ, vr 16a-58b
2141] el-Minhâc, I/183-185
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âlimler esmâ-i hüsnâyı, başka varlıklara nısbeti câiz olan ve olmayan isimler olarak da tasnife tâbi tutmuş ve ulûhiyyete has mânâlar taşıyan isimlerin dışında kalanların insanlar için de kullanılabileceğini belirtmişlerdir. Abdülkâhir el-Bağdâdî, ulûhiyyete has isimlerin sayısının lafza-i celâl dışında dokuz olduğunu söylemiştir; İlâh, Rahmân, Hâalik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü’l-mülk, Zül-Celâli ve’l-İkrâm. Bunların dışında kalan isimlerin sınırlı anlamlarla insanları nitelendirmesi câiz görülmüştür. 2142
Doksan dokuz ismin sevgi ite korku, lütuf ile kahır açısından yapılan tasnifinde korku ve kahır mânâsı ihtivâ eden dört isim tesbit edilmiştir: Hâfıd, Müzill, Kâbız, Zâr. Bu kavramlar ilk bakışta kahır ifâde eder gibi görünüyorsa da aslında her biri mukabil bir isimle birlikte terkip halinde kullanılmış ve beşer âlemine uygulanan bir dengenin varlığını dile getirmiştir: Hâfid-Râfi’ (alçaltan-yücelten), Müzill-Muizz (zillete düşüren-izzet ve şeref veren), Kabız-Bâsıt (rızkı daraltan veya canlıların ruhunu alan – rızkı geişleten yahut ruhları bedenlerine yayan), Zâr-Nâfi’ (zarar veren, fayda veren).
c) Esmâ-i hüsnâ etkinliği (taalluk) bakımından da tasnife tâbi tutulmuştur. Bu açıdan isimler taalluku olan ve olmayan diye başlıca iki gruba ayrılır. Taalluku olmayanlar zât-ı İlâhîyyeyi niteleyen ve sadece Ona münhasır bulunan isimlerdir. Doksan dokuz ismin yarısı bu gruba girer. Ayrıca şey, mevcûd, zât gibi kavramlar da bu grup içinde mütâlaa edilir. Diğer isimler ise Allah’ın bütünüyle kâinat ve özellikle insan üzerindeki etkinliğini dile getiren kavramlardır.2143
Buraya kadar sıralanan esmâ-i hüsnâ tasnifleri, bu alana giren çeşitli eserlerde uygulanan tasniflerin belli başlıları olup konunun temel ilke ve yöntemlerini göstermektedir. Kadı Abdülcebbâr’m el-Muğnî’sinde,2144 Muhyiddin İbnül-Arabî’nin İnşâü’d-Devâir’inde2145 ve Afîfüddin et-Tilimsânî’nin Şerhu’l-Esmâi’l-Hüsnâ’sında2146 daha başka tasnifler de görmek mümkündür.
Esmâ-i hüsnânın yüzlerle ifâde edilecek kadar çok oluşu İslâm ilâhîyyatı alanında zengm bir malzeme oluşturmuş, ulûhiyyet inancının açıklık kazanmasına, kulun duâ, niyaz ve zikirlerle Allah’a yaklaşmasına yardımcı olmuştur. Ancak bu durum zaman zaman bazı teknik problemleri de gündeme getirmektedir. Birçok âyetin son kelimesini esmâ-i hüsnâdan birinin oluşturduğu bilinmektedir. Bunun yanında birçok âyette bu isimlerden iki veya üçü ardarda sıralanmaktadır. Bazı müsteşrikler bu sıralanışın muhtevâ açısından bir önem taşımadığını zannetmiş ve bu tür tekrarların âhengi sağlamaya yönelik secî görevi yaptığını ileri sürmüşlerdir. Vahiy ürünü olan Kur’ân-ı Kerîm’in erişilmez üstünlüğü (i’câz) bir yana, nâzil olduğu dönemde Arap edebiyatının kaydettiği gelişmelerin hiçbir zaman böyle bir sun’îliğe ihtiyaç hissettirmeyeceği açıktır. Suat Yıldırım, bu sıralı isimlerin tek tek içermedikleri bazı anlamları bu terkiplerle kazandıklarını ispat etmiş ve bu sıralanışlarıyla ait oldukları âyetlerin mânâlarına olan katkılarını açıklamıştır.2147
2142] Usûlü’d-Dîn, s. 128
2143] her iki grubun listesi için bk. DİA., II/484-485
2144] V/219-240
2145] s. 27-32
2146] vr. 4b-5b
2147] Kuran’-da Ulûhiyyet, Kayıhan Y., s. 67-78
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 493 -
Naslarda yer alan İlâhî isimler içinde anlamları aynı veya birbirine çok yakın olanlar (müterâdif) var mıdır? Gazzâlî, konunun kendisinden öncekiler tarafından dikkate alınmadığını kaydettikten sonra, doksan dokuz isim içinde bazı kelimelerin eş anlamlı görünmesine rağmen gerçekte böyle olmadığını söyler. Meselâ aynı kökten geldikleri için eş anlamlı gibi görünen gâfir, ğafûr, ğaffâr isimleri Kur’an’da geçmekte, son ikisi doksan dokuz isim hadisinin listesinde de yer almaktadır. Ancak, gâfir bağışlayıcılık vasfının sadece mevcûdiyetini gösterirken mübalağa sığaları olan iki isimden ğafûr “birden fazla günahı bağışlayan”, ğaffâr ise “sürekli bağışlayıcı olan’ mânâsına gelir. Gazzâlî’ye göre doksan dokuz isim listesinde anlam farklılıkları anlaşılamayan, dolayısıyla müterâdif zannedilen kelimeler varsa, bunların aslında müterâdif olmadığına inanmak gerekir. Zira bir nevi gereksiz tekrar demek olan eş anlamlılığın nasta yer alma ihtimali yoktur. 2148
Doksan dokuz isim ihtivâ eden liste üzerinde yapılan bir tesbitte on dört isim grubunun eş anlamlılık sınırına girdiği, bunların toplam sayısının otuz dörde ulaştığı ve on tanesinin de ortak kökten türediği (rahmân-rahîm, ğaffâr-ğafûr, âlî-müteâlî, mâcid-mecîd, kaadir-muktedir) görülmüştür.
Esmâ-i hüsnânın Kur’ân-ı Kerim’de kullanıldığı her yerde gereksiz tekrar niteliği taşımadığı muhakkaktır. Ancak Gazzâli’nin önem verdiği doksan dokuzluk listede göze çarpan eş anlamlı veya çok yakın anlamlı isimlerin varlığını inkâr etmek de mümkün değildir. Esasen muhaddislerin ve konuyla ilgilenen âlimlerin çoğunluğuna göre doksan dokuzluk liste Ebû Hüreyre hadisine râviler tarafından sonradan eklenmiştir. Bu sebeple de onu nas olarak kabul etmek mecbûriyeti yoktur. Şunu da ilâve etmek gerekir ki, söz konusu listede mevcut isimlerin sıralanışı, tekrarları ve diğer hususlarına yönelik itirazlar Gazzâlî’den önce başlamıştır. Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde yer alan esmâ-i hüsnâ kullanımında gereksiz tekrarın bulunmadığını söylemek gerekir.
Esmâ-i hüsnânın muhtevâsı hakkında bir fikir edinebilmek için doksan dokuzluk listeyi model olarak göz önünde bulundurmak veya isimleri muhtevâya yönelik bir yöntemle tasnife tâbi tutup incelemek gerekir. İlâhî isimlerle ilgili görüşleri kendisinden sonraki birçok âlimi etkileyen Hâlimî’nin Allah’ın varlığını, birliğini, yaratıcılığını, benzersiz oluşunu ve kâinatı yönettiğini ifâde eden isimler olmak üzere yaptığı beşli tasnifi2149 ikiye indirgemek mümkündür: Allah’ın zâtını niteleyenler ve kâinatla ilgisini belirtenler. Ancak, insanın kâinat içindeki önemi göz önünde tutularak birinci derecede ona hitap eden isimleri ayrı bir grup halinde mütâlaa etmek yerinde olacaktır. Doksan dokuz ismin doksan dördünün çeşitli kelime şekilleriyle Kurân-ı Kerîm’de yer aldığını, bunların bütün esmânın ana ilkelerini içerdiğini ve asırlardan beri kabul görüp şöhret bulan bir tertip niteliği taşıdığını dikkate alarak muhtevâyı bu listeden takip etmek uygun görünmektedir. 2150
Kur’ân-ı Kerim’de bizzat bu İlâhî vahyin şifâ olduğu ifâde edilir.2151 Bu tür
2148] el-Maksadu’l-Esnâ, s. 36-38
2149] el-Minhâc, I/187-209
2150] es-mâ-i hüsnânın zâti, kevnî ve insanla ilgili gruplarına ayrılmış muhtevâsı bir kompozisyon halinde “Allah” maddesinde zikredilmiştir, bk. DİA., II/484-485
2151] bk. 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetlerin genel muhtevâsına bakıldığında buradaki şifânın inkâr ve sapıklık gibi mânevî hastalıklar için söz konusu olduğu anlaşılır. Bununla birlikte ilk dönemlerden itibaren Kur’an’ın bedenî hastalıklara da şifa olabileceğine inanılmıştır. Büyük çoğunluğu Kur’an’da yer alan esmâ-i hüsnâdan bu maksatla da faydalanılabileceği kabul edilmiş ve bazı isimlerin özel tesirleri olabileceği umulmuştur. İslâm öncesi din ve inançlarının da etkisiyle oluşan cin derme, muska yazma, tütsüleme ve büyü uygulamalarında esmâ-i hüsnânın da kullanıldığı bilinmektedir. Zaman zaman sûistimallere ve hurâfelere kadar varan bu tür uygulamalarla naslarda ve ilmî literatürde yer alan esmâ-i İlâhiyye arasında bağlantı kurmak mümkün değildir.
Esmâ-i hüsnâdan “Allah” lafzı ile sadece zât-ı İlâhîyyeye delâlet eden diğer kelimelerin Allah’tan başkasına ad olması câiz görülmemiştir. Bu şartlar çerçevesinde daha çok “abd” kelimesiyle oluşturulan birçok terkip müslüman çocukların özel adlarını teşkil etmiştir. İlâhî isimlerden de Rahmân, Rahim, Latîf gibi sevgi ve rahmet bildirenler tercih edilmiştir. Abdürrezzâk b. Ahmed el-Kâşânî, esmâ-i İlâhîyyenin tecellilerine mazhar olanları abâdile” (Abdullah isimliler) kelimesiyle niteledikten sonra doksan dokuz ismin her birinden abd kelimesiyle bir terkip meydana getirmiş ve bunları Allah yolundaki makamların sahibi olarak kabul etmiştir.2152
Kur’an, ma’rifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
Tirmizi’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın Rasulü (s.a..v.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları bellerse Cennete girer.” 2153
Buhari, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar.2154
Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’an-ı Kerim’de isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizi’nin yukarıda saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:
Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
er-Rabb, el-İlâh, el-Muhıyt, el-Kadîr, el-Kâfî, eş-Şâkir, el-Hakîm, el-Kaahir, el-Mevlâ, en-Nasıyr, el-Hâlık, el-Melik, el-Kefîl, el-Hallâk, el-Ekrem, el-A’lâ, el-Mübîn, el-Hafî, el-Karîb, el-Ehad, Ğâfiru’z-Zenb, Şedîdu’l-ıkaab, Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rafîu’d-derecât, Ğâlib alâ emrih, Kaaim alâ külli nefs, Hayrun Hâfızan
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını
2152] Istılâhâtu’s-Sûfiyye, s. 91-123; Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 404-418
2153] Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayar. Sünenü’t-Tirmizi, Daavat 83, Hadis no: 3507
2154] Bk. Buhari, Şurut 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 495 -
göreceklerdir.”2155 Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği, hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle adlandırmaktır.
İsm-i A’zam
Allah’ın en büyük ismi. Bir kısım bilginler, özellikle mutasavvıflar tarafından ism-i a’zamın varlığı kabul edilir. Bu bilginlerin ve mutasavvıfların inancına göre İsm-i Azâm, halk tarafından bilinemez, yalnız peygamberler ve velîlerce bilinebilir. Bu kimselere göre ism-i a’zâm ile yapılan tüm duâlar kabul edilir, tüm istekler yerine getirilir. Bu ismi bilenler, olağanüstü işler yapabilirler. Meselâ Kur’an’da Hz. Süleyman kıssasında geçen ve “yanında Kitap’tan bir ilim bulunan kimse” olarak nitelenen kişi, Belkıs’ın tahtını ism-i a’zam sayesinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde getirmiştir.2156 Gerçekte Allah’ın hangi isminin ism-i a’zâm olduğu, böyle bir ismin bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.
İbn Kesir’in Şehr b. Havşeb Esmâ binti Yezid b. el-Seken’den aktardığı bir hadise göre, Allah’ın İsm-i a’zam’ı, “İlâınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân’dır, Rahim’dir”2157 ve “Elif, lâm, mîm. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur, dâima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir.”2158 anlamındaki âyetlerde bulunmaktadır.2159 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Tirmizî, Ebû Dâvud ve Nesâî’den aldığı bir hadise göre namaz kılan birisinin “Allahümme innî es’elüke bienne leke’l-hamdü lâ ilâhe illâ ente’l Mennân Bediü’s-semâvat ve’l-ard Zü’l-celâli ve’l-ikrâm yâ Hayy yâ Kayyûm” diye duâ ettiğini duyan Rasûlullah, “Biliyor musunuz ne ile duâ etti?” diye sormuş, ashabın “Allah ve Rasûlü bilir” demeleri üzerine, “Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Ecell’e yemin ederim ki, Allah’a en büyük ismi (ism-i a’zâm) ile duâ etti. O ism-i a’zâm ki, onunla duâ edildiği/çağırıldığı vakit icâbet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir” 2160 buyurmuştur.
Muhammed Hamdi Yazır, yukarıda anılan 2/Bakara Sûresi’nin 163. âyetini yorumlarken “Hüve” kelimesinin bir zamir olmasına karşılık Allah’ın zâtına delâlet eden en büyük ismi gibi olduğunu belirttikten sonra, sözü ism-i a’zam’ın hangi isim olduğu konusuna getirerek şöyle der: “Tevhid denizine dalmış olan ehlullah’a göre bu ismin (Hüve’nin) ehemmiyeti pek büyüktür. Buna ism-i a’zam diyenler de vardır. Maahâzâ, İsm-i A’zam “Allah” ism-i şerifidir diyenler çoğunluk âlimlerdir. “Hüve” ise makamı-ı tevhidde a’zamdır”.2161
Fahreddin er-Râzî ise bu konudaki tartışmalara tefsîrinde daha büyük bir yer verir. Ona göre birtakım eski filozoflar, “İsim koymaktan maksat, o ismi söyleyerek müsemmâyı (isimlendirilen varlığı) belirtmektir. Şâyet Allah’ın zâtı gereği bir ismi olmuş olsaydı, bu ismi koymaktan maksat, bu müsemmâyı (varlığı) tanıtmak için o ismi başkasıyla zikretmek olurdu. İnsanlardan hiç birinin Allah’ın husûsî zâtını kesin olarak bilmediği ortada olunca, bu gerçeğe isim koymanın
2155] A’raf, 180
2156] 27/Neml, 40
2157] 2/Bakara, 163
2158] 3/Âl-i İmrân, 1-2
2159] Nakleden Saîd Havva, el-Esas fi’t-Tefsir, I, 288
2160] Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, VI, 4678
2161] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I/562
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir faydası yoktur. Bu İlâhî hakikatin bir ismi yoktur. Aksine, onun için bilginin bize bildirdiği zorunlu şeyler vardır. Bu zorunlu şeyler (levâzım) şunlardır: “Allah, yok olmayan ezelî varlıktır, yokluğu kabul etmeyen vâcibu’l-vücuttur” diyerek İsm-i A’zam’ın varlığını reddetmişlerdir. Buna karşılık bir kısım bilgin ve filozoflar da, “Cenâb-ı Allah’ın kendisine yakın (mukarreb) kullarından bazısını bu husûsî hakikati (yani zâtını) bilebilecek bir kabiliyette yaratarak şereflendirmesi, İlâhî kudrete göre imkânsız değildir. Durum böyle olunca, Allah’a mahsus bu hakikate (yani zâtına) bir isim koymak da imkânsız değildir” diyerek İsm-i A’zâm’ın varlığını kabul etmişlerdir.
Râzî’ye göre Allah’ın zâtına bir isim koymanın mümkün olması durumunda bu ismin, isimlerin en büyüğü ve bu zikrin de zikirlerin en şereflisi olduğuna kesin olarak hükmetmek farz olur. Çünkü ilmin şerefi, mâlûmun; zikrin şerefi de mezkûrun şerefi iledir. Allah’ın zâtı mâlûmât ve mezkûrâtın en şereflisi olunca, O’nu bilmek, bilmelerin (ilimlerin) en şereflisi, O’nu anmak anmaların (zikirlerin) ve o isim de isimlerin en şereflisi olur.
Fahruddin er-Râzî, İsm-i A’zâm’ın hangi isim olduğu konusundaki başlıca görüşleri dört maddede toparlayarak değerlendirir. Buna göre 1. İsm-i a’zam, Zül-Celâl ve’l-İkram’dır. Çünkü Hz. Peygamber, “Ya Ze’l Celâl ve’l-İkrâm demeye devam edin” demiştir. Bu görüş zayıftır. 2. İsm-i A’zâm, “el-Hayyu’l-Kayyum” sözüdür. Çünkü Hz. Peygamber Ubeyy b. Kâ’ab’a; “Allah’ın kitabında en büyük âyet hangisidir?” diye sorduğunda Ubeyy; “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, Diridir, zâtıyla ve kemâliyle kaaimdir...”2162 âyetini okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “İlim sana helâl olsun ey Eba’l-Münzir!” buyurmuştur. Bu görüş de zayıftır. 3. Allah’ın bütün isimleri yüce ve takdire lâyıktır. Bunlardan herhangi birini daha büyük olmakla nitelemek uygun değildir. Çünkü bu, diğerlerinin noksanlıkla nitelenmesini gerektirir. Bu görüş de zayıftır. 4. İsm-i A’zam, Allah ism-i şerifidir. Doğruluk ihtimali en kuvvetli olan bu görüştür. Çünkü Allah ismi, Cenâb-ı hakkın zâtına delâlet etmektedir. 2163
İsm-i A’zam: Allah’ın en büyük ismi anlamında bir tâbirdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ism kelimesi yirmi âyette Allah’a nisbet edilmekle birlikte, a’zam sıfatıyla bir niteleme yer almamaktadır. Bir âyette Rabbin isminin yüce olup hayırlara vesile teşkil ettiği ifâde edilmiş,2164 iki âyette “ism-rabbik” terkibine “azîm” sıfatı,2165 bir âyette de aynı terkibe “a’lâ” nitelemesi eklenmiştir.2166 Ancak bu âyetlerin üçü de Rabbin isminin tenzih edilmesini emretmektedir. Müfessirler genelde bu tenzihin Allah’ın zâtına râci olduğunu kabul etmekte ve isim kelimesinin bir vâsıta görevi üstlendiğini veya sıfat mânâsına geldiğini belirtmektedir. 2167
İsm-i a’zam hakkında nakledilen hadislerden Esmâ bint Yezîd, Ebû Ümâme, Büreyde b. Husayb, Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe yoluyla gelen rivâyetler İbn Mâce’nin es-Sünen’inde mevcuttur.2168 Bunların dışında kalan ve dolaylı olarak ism-i a’zamı
2162] 2/Bakara, 2/255
2163] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebir, l/158-159; Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 198-199
2164] 55/Rahmân, 78
2165] 50/Vâkıa, 96; 69/Hakka, 52
2166] 87/A’lâ, 1
2167] Taberî, XXX/189-190; Zemahşerî, IV/738; Fahreddin er-Râzî, Mefâ-ühu’l-Ğyb, 21/136-138
2168] “Du’â”, 9
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 497 -
ilgilendiren rivâyet ise Übeyy bin Kâ’b yoluyla gelmiştir.2169 Adı geçen ilk iki sahâbî ile Übeyy b. Kâ’b’dan gelen rivâyetlere göre Hz. Peygamber ism-i a’zamın Bakara, Âl-i İmrân ve bir rivâyette Tâhâ sûresinde yer alan “Allâhu lâ ilâhe illâ hüve’l hayyü’l-kayyûm” cümlesinden ibâret olduğunu söylemiştir. Büreyde ve Enes b. Mâlik yoluyla gelen rivâyetlerin metinleri farklı kelimelerle de olsa önceki metin gibi tevhid ilkesini içermekte ve Rasûl-i Ekrem’in şu ifâdesiyle sona ermektedir: “Bu duâyı yapan Allah’ın ism-i a’zamı ile dilekte bulunmuş olur. Allah, ism-i a’zamı anılarak kendisinden talepte bulunulduğunda talebi yerine getirir, ism-i a’zamla duâ edildiğinde duâyı kabul eder”2170 Muhaddis İbn Hacer’in, ism-i a’zam hakkında nakledilen rivâyetlerin sened açısından tercih edilmeye en uygun olanı diye nitelediği Büreyde hadisi2171 birkaç kelime farkı ile İhlâs sûresine benzemektedir: “Allahım! Senin Allah, ahad ve samed oluşunu, doğurmak, doğmak, dengi ve benzeri bulunmak gibi beşerî özelliklerden münezzeh bulunuşunla (bunu vesile edinerek) Senden talepte bulunuyorum.”
Hz. Âişe’den gelen iki rivâyetin birinde Resûlullah’ın yaptığı bir duâda Allah’ın asîl (tâhir, tayyib), mübârek ve zâtınca en sevimli ismiyle tevessül ettiği, ayrıca bu isim aracılığıyla duâ edildiği, dilekte bulunulduğu, rahmet ve lütufkârlığı talep edildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın kabul ile mukabelede bulunacağının bildirildiği ifâde edilmiş,2172 fakat isim hakkında bir açıklama yapılmamıştır. Esmâ-i hüsnâ içindeki üstün konumu göz önünde bulundurulduğu takdirde bunun Allah ismi olabileceğini söylemek mümkündür. İsnâdında bazı problemlerin olduğu ifâde edilen aynı rivâyetin devamında kaydedildiği üzere Hz. Âişe, duâların kabûlüne vesile olan ismi öğretmesini Rasûl-i Ekrem’den istemiş, fakat olumlu cevap alamamıştır. Bunun üzerine Âişe iki rek’at namaz kılıp içinde Allah, Rahmân, Ber ve Rahîm isimleriyle “Senin bütün güzel isimlerin” ifâdesinin geçtiği bir duâ okumuş, duâyı dinleyen Rasûlullah, “Benden öğrenmek istediğin isim duânda yer alan isimler arasında bulunmaktadır” demiştir.
Âlimlerin ism-i a’zamla ilgili görüşlerini üç noktada toplamak mümkündür:
1. Başta Ca’fer es-Sâdık, Cüneyd-i Bağdadî, İbn Cerîr et-Taberî, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî, İbn Hibbân ve Bâkıllânî olmak üzere bazı âlimler ism-i a’zam diye bir şeyin bulunmadığını söylemişlerdir.2173 Buna göre rivâyetlerde yer alan a’zam kelimesi “büyük, yüce” anlamındaki azîm yerine kullanılmış olup buradaki yücelik harflerden oluşan isme değil, onun delâlet ettiği zâta aittir. Kul samimiyetle duâ ettiği takdirde dileği kabul edilir.
2. İsm-i a’zam aslında var olmakla birlikte Kadir gecesi, duâ ve ibâdetlerin makbul olduğu cuma gününde gizlenmiş özel vakit gibi sadece Allah tarafından bilinmektedir. Ayrıca bu ismin esmâ-i hüsnâ içinde bulunduğunu söylemek veya kulun duygulandığı her İlâhî ismin ism-i a’zam olabileceğini kabul etmek de
2169] Ahmed bin Hanbel, Müsned V/142; Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn” 258; Ebû Dâvûd, “Vitr” 17
2170] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/120, 158, 245, 265; V/350, 360; İbn Mâce, “Duâ” 9
2171] Fethu’l-Bârî, XII/527
2172] İbn Mâce, “Duâ” 9
2173] Fahreddin er-Râzî, Levâmi’u’l-Beyyinât, s. 92-94; İbn Hacer, XII/526
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mümkündür. 2174
3. İsm-i a’zam mevcut olup insanlar tarafından bilinmektedir. Bu telakkiye göre sözü edilen isme “en büyük” denilmesinin sebepleri sadece kâinatı yaratan ve yöneten en yüce varlığa nisbet edilmesi, içeriğinin zengin ve sevâbının çok olması ve duâların kabulüne vesile teşkil etmesi gibi hususlardır.
İbn Hacer ve Süyûtî, ism-i a’zamın neden ibâret olabileceği konusunda ileri sürülen görüşleri benzer bir şekilde sıralamışlardır.2175 Bu tür listelerde kaydedilen metinlerin bir kısmı yukarıda sözü edilen hadislere dayanmakta, bir kısmı da şahsî tahminlerle belirlenmektedir. Süyûtî’nin listesinde on altıya kadar çıkan bu metinlerin başında Allah ismi (veya O’na râci “hüve (hû)” zamiri) gelmektedir. En uzunu bir satır tutan metinlerde işlenen ortak tema Allah’ın birliği, engin merhameti ve kâinatı yaratıp yönetmesidir. İsm-i a’zam metinleri arasında yukarıda zikredilenlerden başka besmele, kelime-i tevhîd, esmâ-i hüsnânın tamamı, Allahümme, Rabbi Rabbi, Mâlikü’l-mülk, Zü’I-celâli ve’l-ikrâm ve Hz. Yûnus’un duâsı olan “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” ibâreleri kaydedilebilir.
Şiî âlimlerinin ism-i a’zam hakkındaki genel kanaatleri de farklı bir durum arzetmemektedir. Onlardan nakledilen rivâyetlerin birinde2176 ism-i a’zamın imamlardan ibâret olduğu, amellerin makbul sayılabilmesi için Şiî imamlarının tanınıp benimsenmesinin gerektiği yolundaki telakkiye itibar etmek mümkün değildir.
İsm-i a’zam hakkında nakledilen rivâyetlerle ileri sürülen fikirlerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere böyle bir ismin mevcudiyeti kesin olarak sâbit değildir. Sahîh-i Müslim’de yer alan2177 ve aslında ism-i a’zam adını içermeyen Übeyy b. Kâ’b rivâyetinin dışında konuyla ilgili olarak Sahîhayn’de herhangi bir nakle rastlanmamıştır. Diğer bazı hadis kaynaklarında yer alan rivâyetler isnad açısından pek sağlam görülmemiş ve bu sebeple naslarda geçmeyen bazı ism-i a’zam metinlerinin tesbiti cihetine gidilmiştir. Ancak bu tür tesbitler herkesi ilgilendiren bir konuma sahip olmayıp sadece belirleyicisini veya mânevî yönelişi ona paralel olanları etkileyebilir. Bütün İlâhî isimlerin mânâlarını içerdiği göz önünde bulundurularak Allah lafzına öncelik vermek, buna besmeleyi ve kelime-i tevhidi de eklemek mümkündür.
İsm-i a’zamla ilgili olarak rivâyet edilen hadisler ve bu konuda ciddî âlimler tarafından ileri sürülen fikirler bu isim aracılığıyla duâların kabul edilmesi hedefine yöneliktir. Duâ ruhun yücelişi ve kulun Allah’ı kendisine yakın hissedişinden ibâret olduğu,2178 ayrıca ibâdetin özünü teşkil ettiğine göre,2179 ism-i a’zamla maddî sonuçların değil manevî kazançların elde edilebileceği açıktır. Bu sebeple mevcûdiyeti kesin olmayan, eğer varsa hangi isimden veya isimler grubundan oluştuğu bilinmeyen ism-i a’zamı Hurûfîlik alanına çekip ondan maddî sonuçlar beklemek din, bilim ve akılla uzlaştırılması mümkün olmayan bir davranıştır. Bu tür telakkiler arasında ism-i a’zamın hastalıklara şifâ olduğu, büyüyü bozduğu,
2174] Süyûtî, II/135-136
2175] Fethu’l-Bârî,XII/526-527; el-Hâvî li’l-Fetâvâ, II/136-139
2176] Muhammed el-Garavî, s. 63
2177] “Salâtü’l-Müsâfirîn” 258
2178] 2/Bakara, 186
2179] Tirmizî, “Du’â” 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 499 -
iki kişi arasında sevgi veya nefretin doğmasını sağladığı, seyir halinde olan gemiyi durdurduğu vb. iddialar zikredilebilir. 2180
Esmâ-i hüsnâya dair eserlerde ism-i a’zam konusuna yer verildiği gibi bu mevzûda müstakil çalışmalar da yapılmıştır. İbnü’d-Düreyhim’in Ğâyetü’l-Mağnem fi’1-İsmi’l-A’zam,2181 İbn Bintü’l-Meylak diye tanınan Muhammed b. Abdüd-dâim’in Cevâbü Men İstefhem cAn İsmillâhi’l-Aczam,2182 Şemseddin es-Sehâvî’nin el-Kavlü’1-Etem fî İsmi’l-A’zam,2183 Celâleddin es-Süyûtî’nin ed-Dürrü’1-Munazzam fi’l-İsmi’l-A’zam2184 ve Muhammed el-Garavî’nin el-İsmü’l-Aczam2185 adlı eserleri bunlardan bazılarıdır. Georges C. Anawati’nin kaleme aldığı “Le Nom Supreme de Dieu” adlı makalede Fahreddin er-Râ zî’nin Levâmicu’l-Beyyinât’ındaki ilgili bölüm özetlenmiş, ardından ism-i a’zamın halk inancındaki kullanılışına yer verilmiştir. 2186
Kur’ânı- Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
Kur’an’da Allah’ın zâtına birçok isim nisbet edilmiştir. Bunların sık sık tekrar edildiği de görülür. Tevbe sûresi dışındaki 113 sûre besmele ile başlamakta, aynı terkip iki âyetin içinde de yer almaktadır. Ayrıca “ism” kelimesi; dokuz yerde “ismullah”, dokuz yerde “ismü rabbik”, iki âyette de zamire muzaf olarak “ismuh” şeklinde, toplam yirmi yerde zikredilmektedir. “Esmâü’l-hüsnâ” terkibi ise dört âyette yer alır. İslâm literatüründe genellikle kabul edilen nüzul sırasına göre bu dört âyetin ilki2187 Allah’ın esmâ-i hüsnâsı bulunduğunu, kendisine onlarla duâ edilmesi gerektiğini ifâde etmekte ve O’nun isimlerinde “ilhâd’a düşenlere itibar edilmemesini istemektedir. “Haktan sapmak, itidalden ayrılmak” anlamına gelen ilhâdın bu âyetteki mânâsı iki noktada yoğunlaşmaktadır: a) İsimleri ya tamamen inkâr etmek veya inkâra götürecek şekilde te’vile tâbi tutmak; b) İsimleri ancak Allah için geçerli olan anlamlarıyla Allah’tan başkasına nisbet etmek (teşrik) veya O’nu yaratılmışlara ait isim ve kavramlarla adlandırmak.2188 Siyak ve sibâkıyla birlikte göz önünde bulundurulduğunda bu âyetin İslâm’ın ilk yıllarında ısrarla üzerinde durulan tevhid inancını pekiştirdiği görülür.
2180] Ahmed b. Ali el-Bûnî, s. 86-89; Muhammed el-Garavî, s. 58-59
2181] Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 627
2182] Keşfü’z-Zunûn, I/609; Brockelmann, II/148
2183] Izâhu’l-Meknûn, II/246
2184] Keşfü’z-Zunûn, I/734
2185] Beyrut 1402/1982
2186] Atti del Terzo Congresso di Studi Arabie İslâmici, Napoli 1967, s. 7-58; Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23, s. 75-76
2187] 7/A’râf, 180
2188] Tesbih; bk. Taberî. IX, 91: Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedu’l-Aksâ, vr. 5b; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, XV, 71- 72
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İkinci esmâ-i hüsnâ âyeti2189 Allah’ı kâniatın yaratıcısı, yöneticisi ve mâliki olarak niteleyen ve en gizli şeyleri bildiğini ifâde eden bir grup âyetten sonra gelmekte ve yine tevhid akidesini vurgulamaktadır: “Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” İslâm’dan önce özellikle Güney Arabistan’da “Rahmân” kelimesinin Allah’ın ismi olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu sebeple Taberî’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber’in duâ, niyaz ve ibâdetlerinde Rahmân ismini kullanması müşrikler tarafından yadırganmış, bu tutumun onun ana ilke olarak kabul ettiği tevhid inancına ters düşeceği ileri sürülmüş, bunun üzerine İsrâ sûresinin 110. âyeti nâzll olmuştur.2190 Bu âyette; “Allah” adına veya “Rahmân” adına duâ edilmesinin neticeyi değiştirmeyeceği, çünkü O’nun birden fazla isminin bulunduğu ifâde edilmektedir. Nihâyet Medine döneminde nâzil olan Haşr sûresinin son üç âyetinde2191 Allah’ın on altı (“tesbih” kavramı göz önünde bulundurulduğu takdirde on yedi) ismi sıralanmış ve bir defa daha, O’nun esmâ-i hüsnâsının bulunduğu belirtilmiştir. Bu âyetlerde Allah’ın birliği vurgulandıktan sonra tenzihî, sübûtî ve fiilî bazı sıfatlarını dile getiren isimler örnek bir adlandırma niteliğinde zikredilmiştir.
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.” 2192
“De ki: ‘İster Allah deyin, ister Rahmân deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na âittir. Namazında açıktan okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut. ‘Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, aczinden ötürü bir velîye de ihtiyacı olmayan Allah’a hamdederim’ de ve onun için gereği gibi tekbir getir.” 2193
“Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” 2194
“O öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Gaybı/görülmeyeni ve şehâdet âlemini/görülenleri bilendir. O, Rahmân ve Rahîmdir (O’nun rahmeti, dünyada büyük yaratıkları kapsar, âhirette ise yalnız mü’minlere ulaşır). O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, mutlak yöneticidir, kuddûstür/münezzehtir, selâmdır/selâmet verendir, el-mü’mindir/emniyete kavuşturandır, müheymindir/gözetip koruyandır, azizdir/üstündür, cebbârdır/istediğini zorla yaptıran, mütekebbirdir/büyüklükte eşi olmayandır. Allah, puta tapanların, müşriklerin şirk/ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, hâlık/yaratan, bâri’/var eden, Mûsâvvir/varlıklara şekil veren Allah’tır. Esmâü’l-Hüsnâ/en güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih edip O’nun şânını yüceltmektedirler. O, aziz/gâlip olan, hakîm/her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” 2195
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
Allah’ın isimleri, Kur’an’ın 33 sûresinde geçmektedir. Bu sûrelerden bazısı, bu isimlerden sadece birisine yer vermiştir: Tevbe, Kehf, Meryem, Hac, Neml ve
2189] 20/Tâhâ, 8
2190] Câ-mi’ul-Beyan, XV. 121
2191] 59/22-24
2192] 7/A’râf, 180
2193] 17/İsrâ, 110-111
2194] 20/Tâhâ, 8
2195] 59/Haşr, 22-24
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 501 -
daha birçok sûre gibi. Bazı sûreler ise, iki ismi bir arada getirmiştir: Enfâl, Ra’d, Fâtır sûreleri gibi. Bazı sûreler ise, bu isimlerin çoğunu derlemiştir: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Haşr ve daha birçok sûre gibi.
Kur’ân-ı Kerim’de, Yüce Allah’ın isimlerinin geçtiği sûrelerdeki isimleri belirtelim:
1/Fâtiha Sûresi: Bu sûrenin içerisinde Allah’ın şu isimleri yer almaktadır. Allah ismi (1/Fâtiha,:1), er-Rab ismi (Fâtiha: 1/1), er-Rahmân ve er-Rahîm ismi (1/Fâtiha, 2), el-Mâlik ismi (1/Fâtiha, 3).
2/Bakara Sûresi: Bu sûrenin içerisinde şu isimler yer almaktadır: el-Muhît ismi (2/19), el-Kadîr ismi (2/20), el-Alîm ismi (2/32), el-Hâkim ismi (2/33), et-Tevvâb ismi (2/37), el-Bâriu ismi (2/54), el-Basîr ismi (2/96), el-Vâsi’ ismi (2/115), es-Semî’ ismi (2/127), el-Azîz ismi (2/129), er-Raûf ismi (2/143), eş-Şâkir ismi (2/158), İlâh ismi (2/163), el-Vâhid ismi (2/162), el-Gafûr ismi (2/173), el-Garîb ismi (2/186), el-Hâkim ismi (2/225), el-Hayy ismi (2/255), el-Kayyûm ismi (2/255), el-Aliyy ismi (2/255), el-Azîm ismi (2/255), el-Ğaniyy ismi (2/263), el-Veliyy ismi (2/257), el-Hamîd ismi (2/267), el-Habîr ismi (2/234), el-Bedîu (2/117)
3/Âl-i İmrân Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Vehhâb ismi (3/8), en-Nâsır ismi (3/150), el-Câmi’ ismi (3/9).
4/Nisâ Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: er-Rakîb ismi (4/1), el-Hasîb ismi (4/6), eş-Şehîd ismi (4/33), el-Kebîr ismi (Nisâ: 4/34), en-Nasîr ismi (4/45), el-Vekîl ismi (4/81), el-Mukît ismi (4/85), el-Afuvv ismi (4/43).
6/En’âm Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kaahir ismi (6/18), el-Latîf ismi (6/103), el-Hâsib ismi (6/62), el-Kaadir ismi (6/65), el-Hâkim ismi (6/73).
7/A’râf Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Fâtih ismi (7/89).
8/Enfâl Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kaviyy ismi (8/52), el-Mevlâ ismi (8/40).
9/Tevbe Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Âlim ismi (9/9).
11/Hûd Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Hafîz ismi (11/57), el-Mucîb ismi (11/61), el-Mecîd ismi (11/73), el-Vedûd ismi (11/90).
12/Yûsuf Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Müsteân ismi (12/18), el-Kahhâr ismi (12/39), el-Gâlib ismi (12/21).
13/Ra’d Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Müteâlî ismi (13/9), el-Vâli ismi (13/11).
15/Hicr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Hâfiz ismi (15/9), el-Vâris (15/23), el-Hallâk ismi (15/86).
18/Kehf Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muktedir ismi (18/45).
19/Meryem Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hafiyy ismi (19/47).
20/Tâhâ Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Gaffâr ismi (20/82), el-Melik ismi (20/114), el-Hakk (20/114).
22/Hac Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hâdî ismi (22/54).
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24/Nûr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Mubîn ismi (24/25), en-Nûr ismi (24/35).
27/Neml Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Kerîm ismi (27/40).
30/Rûm Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muhyî ismi (30/50).
34/Sebe’ Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Fettâh ismi (34/26).
35/Fâtır Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Fâtır ismi (35/1), eş-Şekûr ismi (35/30).
39/Zümer Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Kâfî ismi (39/36).
40/Mü’min Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hâlık ismi (40/62).
44/Duhân Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muntekim ismi (44/16).
51/Zâriyât Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: er-Rezzâk ismi (51/58), el-Metîn ismi (51/58).
52/Tûr Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Berr ismi (52/28).
54/Kamer Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Melîk ismi (54/55).
55/Rahmân Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: Zu’l-Celâli ve’l-İkrâm ismi (55/27).
57/Hadîd Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın isimleri (57/3).
59/Haşr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Mûsâvvir isimleri (59/23).
87/A’lâ Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-A’lâ ismi (87/1).
96/Alak Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Ekrem ismi (96/3).
112/İhlâs Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Ahad ismi (112/1), es-Samed ismi (112/1).
“Allah’ın güzel adları vardır. O’nu, onlarla -o güzel adlarla- çağırın ve O’nun adlarında sapkınlık yapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” 2196
Bu âyet-i kerimeden şu gerçekleri öğreniyoruz:
1- Allah Teâlâ’nın, Kur’ân-ı Kerim’de bize bildirdiği O’nun “Güzel İsimleri” vardır: “Allah, er-Rahman, er-Ramim, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Khalik, el-Bârî, el-Mûsâvvir...” gibi...
2- Rabb’imiz, O’na duâ ederken bu Güzel Adlar’la O’nu anmamızı; dertlerimizi O’na dökerken, sorunlarımızın çözümünü O’ndan dilerken, düşmanlarımızın şerrinden ve tehlikelerden bizi koruması için O’nu imdadımıza çağırırken; günahlarımızı bağışlamasını, ibâdetlerimizi kabul buyurmasını ve bizi her iki cihanda mutlu kılmasını isterken hep bu güzel adlarla dilekte bulunmamızı emretmektedir.
2196] 7/A’râf, 180
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 503 -
3- O’nun bu güzel isimleri yerine, kendisine ait olduğunu bildirmediği yabancı birtakım adları O’na yakıştıranlara uymamızı ise kesin şekilde yasaklamaktadır. Şu halde putlara, ya da başka şeylere verilen adlarla O’na duâ etmekten sakınmak gerekir. Hatta yalnızca Allah Teâlâ’ya özel olmak üzere başka dillerde kullanılan, ancak bu “Güzel Adlar”’ın dışında kalan “Tanrı, Khudâ”, “Dieu” ve “God” gibi adlarla da O’na duâ etmemek daha doğru olur. Bu demektir ki mü’min kişi, Rabb’ine yönelip O’na bir dileğini iletirken, O’ndan medet, mutluluk ve af dilerken: “Ey Tanrım!”, “Ey Khudâ!”, “O my God!” yerine: Allahümme; Ya da kendi diliyle: Allah’ım; Ey Rabb’im; Ey Aziz ve Latif olan, Ey Rahman ve Rahim olan yüce Allah’ım ! diye duâya başlaması bu âyet-i kerime‘deki emre en uygun davranış olur.2197
“Esmâ’ül-Hüsnâ” tâbiri Kur’ân-ı Kerim’de dört kez geçmektedir. Bu da Allah Teâlâ’nın, “Güzel Adları”’nın, ne kadar önemli olduklarına ve Rabb’imize ancak bu adlarla yakarabileceğimize işaret etmektedir.
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
“Âlemlerin Rabb’ı (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamd olsun.” 2198
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz, umulur ki böylece korunmuş olursunuz. O Rab ki yeri sizin için bir zemin, göğü de tavan yaptı. Gökten size bir su indirdi. O su sebebiyle türlü meyvelerden size bir rızık çıkardı. Bunları bilerek sakın Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 2199
“Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” 2200
“Rabbı ona ‘İslâm ol’ demişti. ‘Âlemlerin rabbine teslim oldum’ dedi.” 2201
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde, elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine dâir) birçok deliller vardır.” 2202
“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.”2203
2197] 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
2198] 1/Fâtiha, 1
2199] 2/Bakara, 21-22
2200] 2/Bakara, 116
2201] 2/Bakara, 131
2202] 2/Bakara, 164
2203] 2/Bakara, 165
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kullarım sana Beni sorduğu vakit de ki: “Ben her halde yakınım. Duâ edenin duâsını bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da benim dâvetime uysunlar ve bana inansınlar, umulur ki doğru yolu bulurlar.” 2204
“Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, Hayy ve Kayyûmdur. Kendisini ne uyku yakalar ne de uyuklama. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez. O, kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir (O’na hiçbir şey gizli kalmaz). O’nun dilemesi hâriç, insanlar O’nun ilminde8n hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü (tahtı) gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.” 2205
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” 2206
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 2207
“Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.” 2208
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” 2209
“De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a kulluk yapıp ibâdet edelim (O’nun emrine itaat edelim). O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka rablar edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: Şâhit olun, biz müslümanlarız deyin.” 2210
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar (şöyle duâ ederler): “Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” 2211
“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!”2212
“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” 2213
“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 2214
2204] 2/Bakara, 186
2205] 2/Bakara, 255
2206] 3/Âl-i imran, 6
2207] 3/Âl-i İmrân, 31-32
2208] 3/Âl-i İmran, 48
2209] 3/Âl-i İmrân, 62
2210] 3/Âl-i İmrân, 64
2211] 3/Âl-i imran: 90-91
2212] 3/Âl-i İmrân, 151
2213] 3/Âl-i İmran, 191
2214] 4/Nisâ, 45
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 505 -
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır.” 2215
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).” 2216
“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum’ de.” 2217
“Şüphesiz Allah tohum ve çekirdeği yaran, ölüden diri, diriden ölü çıkarandır. İşte size vasıfları anlatılan o zat Allah’tır. O halde (ona imandan) nasıl çevriliyorsunuz?” 2218
“O gökten suyu indirendir. İşte Biz, bitip gelişen her bitkiyi onunla yetiştirdik. O bitkiden bir yeşillik çıkardık ki ondan birbiri üzerine binmiş taneler çıkarttık. Hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri çıkardık. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.” 2219
“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 2220
“De ki, Allah her şeyin rabbi iken ben O’ndan başka rab mı arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbınızadır. (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 2221
“O her şeyin yaratıcısıdır.” 2222
“De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbı Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 2223
“De ki, Allah her şeyin rabbı iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 2224
“Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.” 2225
2215] 5/Mâide, 72-73
2216] 6/En’âm, 14
2217] 6/En’âm, 19
2218] 6/En’âm, 95
2219] 6/En’âm, 99
2220] 6/En’âm, 102 - 103
2221] 6/En’âm, 164
2222] 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 39/Zümer, 62
2223] 6/En’âm, 163-164
2224] 6/En’âm, 164
2225] 7/A’râf, 3
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” 2226
“(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur, dedi.” 2227
“Kıyâmet gününde, ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbın Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbınız değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbımız olduğuna) şâhit olduk’ dediler.” 2228
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” 2229
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 2230
“De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma) işini kim düzenleyip yönetiyor? “Allah” diyecekler. O halde O’nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek rabbınız Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?”2231
“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 2232
“Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez (Allah’a) secde ederler.” 2233
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 2234
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı zaman, içinizden bir grup derhal rablarına ortak koşarlar.” 2235
“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylanın yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet çıkar. Orada insanlar
2226] 7/A’râf, 54
2227] 7/A’râf, 59
2228] 7/A’râf, 172
2229] 7/A’raf, 180
2230] 9/Tevbe, 31
2231] 10/Yûnus, 31-32
2232] 12/Yûsuf, 39-40
2233] 13/Ra’d, 15
2234] 16/Nahl, 51-52
2235] 16/Nahl, 53-54
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 507 -
için bir şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” 2236
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 2237
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 2238
“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyolunuyor. Kim rabbına kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbına yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.” 2239
“O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun (Allah’ın) adıyla anılan birini biliyor musun?2240
“Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 2241
“Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana ibâdet et…” 2242
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve gökler(in nizamı, dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 2243
“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 2244
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 2245
“Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.” 2246
“Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 2247
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” 2248
“Andolsun ki Biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk; bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. -Yapıp- Yaratanların en güzeli olan Allah
2236] 16/Nahl, 68-69
2237] 17/İsrâ, 23
2238] 18/Kehf, 102
2239] 18/Kehf, 110
2240] 19/Meryem 65
2241] 19/Meryem, 93
2242] 20/Tâhâ, 14
2243] 21/Enbiyâ, 22
2244] 21/Enbiyâ, 24
2245] 21/Enbiyâ, 25
2246] 21/Enbiyâ, 92
2247] 22/Hacc, 62
2248] 22/Hacc, 74
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek yücedir.” 2249
“Allah her canlı şeyi sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediğini yapar. Çünkü Allah her şey kadirdir.” 2250
“Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay vareden Allah yüceler yücesidir.” 2251
“Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz. Şüphesiz bunlarda birer nişane vardır; ama çoğu iman etmezler.” 2252
“Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbım, bana hüküm (yüksek bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.” 2253
“De ki: Hamdolsun Allah’a, selâm olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı yoksa O’na koştukları ortakları mı? (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü biz onunla bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var? Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. (Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından nehirler akıtan, onun için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah’ın yanında başka ilâhlar var öyle mi? Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar. (Onlar mı hayırlı) yoksa kendisine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hâkimleri yapan mı? Allah’ın yanında başka bir ilâh mı var? Ne kıt düşünüyorsunuz? (Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurunun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’ın yanında başka bir tanrı var öyle mi? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (Onlar mı hayırlı) yoksa önce yaratan; sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem de yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, kesin delilinizi getirin haydi.” 2254
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip ona tapınarak yalvarma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.O’nun vechinden (zâtından) başka her şey helak olacaktır. Hüküm O’nundur. Ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” 2255
“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir? diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 2256
“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 2257
“(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte (bütün bunları
2249] 23/Mü’minûn, 12-14
2250] 24/Nûr, 45
2251] 25/Furkan, 61
2252] 26/Şuarâ, 7-8
2253] 26/Şuarâ, 77-83
2254] 27/Neml, 59-64
2255] 28/Kasas, 88
2256] 29/Ankebût, 61
2257] 35/Fâtır, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 509 -
yapan) Rabbınız Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 2258
“Kendisine hayat verdiğimiz ölü toprak hakikatte bir ibret âyetidir. Çünkü Biz onu yağmurla dirilttik de ondan pek çok tarım ürünleri çıkardık. İşte onlar bundan yerler. Biz yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar kaynattık. Onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yemeleri için (Bu nimetleri verdik). Hal böyle iken onlar şükretmezler mi? Yerin bitirdiklerinden, insanoğlunun kendi varlığından ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ederim. Gece de onlar için bir ibret âyetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de, onlar karanlıklara gömülürler. Güneş kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu aziz ve âlim olan Allah’ın takdiridir. Ay için bir takım menziller tayin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.” 2259
“O’nun işi bir şeyi yaratmak istediği zaman sadece ol demektir. Ve o şey derhal oluverir. Ve siz elbette sadece O’na döndürüleceksiniz.” 2260
“Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.” 2261
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin rabbidir. Daima üstündür, çok bağışlayandır.” 2262
“De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 2263
“Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” 2264
“O, ilktir, sondur, zâirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir.” 2265
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.” 2266
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” 2267
“O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 2268
2258] 35/Fâtır, 13
2259] 36/Yâsin, 33-40
2260] 36/Yâsin, 82-83
2261] 37/Sâffât, 4
2262] 38/Sâd, 66
2263] 39/Zümer, 64-67
2264] 41/Fussılet, 37
2265] 41/Fussılet, 54
2266] 42/Şûrâ, 10
2267] 42/Şûrâ, 11
2268] 43/Zuhruf, 84
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphesiz göklerde ve yerde iman edenler için bir çok âyetler vardır.” 2269
“Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde işaretler vardır. Kendi nefislerinde de ibretler vardır. Görmüyor musunuz? Rızkınızda, size vâdedilen şeylerde semadadır. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad sizin konuşmanız gibi kesin ve gerektir.” 2270
“O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Gaybı ve şehâdeti (görülmeyeni ve görüleni) bilendir. O, rahmân ve rahîmdir (merhamet eden ve bağışlayandır). O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlip olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” 2271
“Üstlerinde kanatlarını açıp kapatarak uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân olan Allah’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.” 2272
“İnsan kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar öyle mi? Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” 2273
“Ondan sonra yerküreyi yuvarlak şekilde yarattı.” 2274
“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 2275
“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” 2276
Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever.”2277 Diğer rivâyet şöyledir: “Gerçekten Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer.” 2278
Hadîs-i şerifte2279 zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri’, el-Mûsâvvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-
2269] 45/Câsiye, 3
2270] 51/Zâriyât, 20-23
2271] 59/Haşr, 22-24
2272] 67/Mülk, 19
2273] 75/Kıyâme, 3-4
2274] 79/Nâziât, 30
2275] 95/Tîn, 8
2276] 112/İhlâs, 1-4
2277] Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677
2278] Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677
2279] Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, hadis no: 3507
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 511 -
Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni’, ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.
“Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum, sizinkinden daha fazladır.” 2280
“Mü’minler, Allah indindeki ukubeti/azapları bilselerdi, hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden/ cennetinden ümit kesmezdi.” 2281
“ Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: “Kendini nasıl buluyorsun?” Hasta: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’tan ümidim var; ancak günahlarımdan korkuyorum.’ diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.s.) da şu açıklamayı yaptı: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleştimi Allah, o kulun ümid ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.” 2282
“Sizden kimse nefsini hakîr görmesin.” ‘Ey Allah’ın rasûlü, kişi nefsini nasıl hakîr görür?’ “Allah için üzerine söz terettüp eden fena bir durum görür, fakat hiç ağzını açmaz. Cenâb-ı Hak kıyâmet günü kendisine sorar: ‘Şu falanca şey hakkında gerçeği söylemekten seni ne alıkoydu?’ O kul cevap verir: ‘Halk korkusu!’ Allah o zaman şöyle der: ‘Asıl Benden korkman gerekirdi.” 2283
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2284
Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”2285 Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 2286
“Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın
2280] Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128
2281] Müslim, Tevbe 23 hadis no: 2755; Tirmizî, Deavât 108, hadis no: 3536; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 355
2282] Tirmizî, Cenâiz 11, hadis no: 983; İbn Mâce, Zühd 31, hadis no: 4261; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 351
2283] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
2284] İbn Mâce, hadis no: 4205
2285] 9/Tevbe, 31
2286] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman riyâkârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakâlim, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.” 2287
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2288
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2289
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 2290
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.” 2291
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a sığındığında da Allah onu korur. Allah velîsine düşman olan kimselere harb ilân eder.” 2292
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celalım adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 2293
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celalım adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 2294
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” 2295
“Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: ‘Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana duâ ettiği, Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm). Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” 2296
“İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.” 2297
“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp
2287] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58; Müsned, Ahmed bin Hanbel
2288] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2289] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2290] Tirmizî, Zühd 64
2291] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
2292] Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
2293] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
2294] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
2295] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
2296] Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, Tevbe 1; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598
2297] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 513 -
zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.” 2298
“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekiyne (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 2299
“Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.”2300 Hadis, Tirmizî’de şu şekilde gelmiştir: “Bir cemaat bir yerde oturur ve fakat orada Allah’ı zikretmez ve peygamberlere salât okumazlarsa, üzerlerine bir ceza vardır. (Allah) Dilerse onlara azab eder; dilerse mağfiret eder.” 2301
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; ancak Allah Teâlâ’yı zikir ve zikrullah’a yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”2302 Bu hadis, farklı şekillerde de rivâyet edilmiştir: “Dünya mel’undur, Allah için olanlar hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; Allah’ın rızâsı için yapılanlar hâriç.” 2303
“Kim akşamdan temizlik üzere (abdestli olarak) zikredip uyursa (uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse) ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse, Allah Teâlâ, istediğini mutlaka ona verir.” 2304
“Allah’ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah Teâlâ’yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini ‘aradığınıza gelin’ diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semâsına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar: ‘Kullarım ne diyorlar?’ ‘Seni tesbih ediyorlar, Sana tekbir okuyorlar, Sana tahmîd (el-hamdü lillâh) okuyorlar. Sana ta’zim (temcid) ediyorlar’ derler. Rab Teâlâ sormaya devam eder: ‘Onlar Beni gördüler mi?’ ‘Hayır!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ ‘Eğer Seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta’zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı’ derler. Allah tekrar sorar: ‘Onlar ne istiyorlar?’ ‘Senden cennet istiyorlar.’ ‘Cenneti gördüler mi?’ der. ‘Hayır Ey Rabbimiz!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer görselerdi, derler, ‘cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi.’ Allah Teâlâ sormaya devam eder: ‘Neden istiâze ediyorlar (sığınıyorlar)?’ ‘Cehennemden istiâze ediyorlar’ derler. ‘Onu gördüler mi?’ der. ‘Hayır Rabbimiz, görmediler!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı’ derler. Bunun üzerine Rab Teâlâ şunu söyler: ‘Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim!” Rasûlullah (s.a.s.) sözüne devamla şunu anlattı: “Onlardan bir melek der ki: ‘Bunların arasında falanca günahkâr kul da var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi.’ Allah Teâlâ; ‘Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki, onlarla oturanlar da onlar sâyesinde bedbaht olmazlar’ buyurur.” 2305
2298] Tirmizî, Zühd, 62
2299] Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
2300] Ebû Dâvud, Edeb 31, 107, hadis no: 4856, 5059; Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2301] Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2302] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
2303] K. Sitte Terc. 7/238-239
2304] Ebû Dâvud, Edeb 105, hadis no: 5042; Tirmizî, Deavât 100, hadis no: 3525
2305] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Zikr 25, hadis no: 2689; Tirmizî, Deavât 140, hadis no: 3595
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil’in oğullarından dört tanesini âzâd etmemden daha sevimli gelir. Allah’ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batışına kadar oturmam dört kişi âzâd etmemden daha sevimli gelir.”2306 Burada, Allah’ı zikirden maksat, her çeşit zikir olabilir: Kur’an tilâveti, tesbih, tehlil, tahmid, salevât, ilimle meşgul olmak, tefsir, hadis gibi şer’î ilimlerin öğrenilmesidir. 2307
“Abdest imanın yarısıdır. Elhamdü lillâh mizanı (amel terazisini) doldurur; sübhânallahi ve’lhamdü lillâh arz ve semâ arasını doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır; Kur’an ise, lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini (Allah’a veya şeytana) satar; kimisi kurtarır, kimisi de helâk eder.”2308 Hadisin Tirmizî’de gelen başka bir vechi şöyledir: “Tesbih mîzânın yarısıdır; elhamdü lillâh mîzan doldurur; tekbir ise gökle yer arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır; temizlik imanın yarısıdır.”
“Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip siz onların, onlar sizin boyunlarınızı vurmaktan daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. ‘Evet’ dediler. “Allah’ı zikir” dedi. 2309
Muaz bin Cebel, Allah’ın Rasûlünden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: ‘Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’ dedim. “Dilin, Allah’ı zikirle ıslanmış olarak ölmen” buyurdu. 2310
“Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi. 2311
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber’ demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir.” 2312
“Bir kimse günde yüz defa, ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr (Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)’ derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere ‘Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)’ derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.” 2313
“İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah’a makbuldürler. (Bunlar:) ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah’ı tenzih ederim)’ (kelimeleridir).” 2314
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah’ı tenzih ederim,
2306] Ebû Dâvud, İlm 13, hadis no: 3667
2307] K. Sitte, c. 6, s. 520
2308] Müslim, Tahâret 1, hadis no: 223; Tirmizî, Deavât 91, hadis no: 3512; Nesâî, Zekât 1
2309] Tirmizî, Deavât 6
2310] et-Terğîb 2/395, Taberânî’den
2311] Buhârî, Deavât 5
2312] Müslim, Zikir 10
2313] Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691
2314] Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 515 -
hamd Allah’a mahsustur ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)’ demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür.”2315
Mus’ab bin Sa’d (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanındaydık. “Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?” diye sordu: “Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir” buyurdu. 2316
“Bir kimse her namazın sonunda Allah’a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur.” 2317
“Cennet kapıları, şüphesiz kılıçların gölgeleri altındadır.” Rasûlullah’ın bu sözünü duyan bir mücâhid, kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı. 2318
“Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.” 2319
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.”2320 buyurmuştur. Bir hadis rivâyetinde Allah’ın (c.c.) şöyle dediği nakledilir: “Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür.” 2321
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.” 2322
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır”2323 buyurmuştur.
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” 2324
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2325
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!” der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (insanlar da onu severler).” 2326
2315] Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695
2316] Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed’ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu’t-Tesbîh
2317] Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597
2318] Müslim, İmâre 146; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 23
2319] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
2320] İbn Mâce, Zühd 16
2321] Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
2322] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
2323] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2324] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2325] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2326] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi’r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok sevmedikçe imanın tadını bulamaz.” 2327
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2328
“...Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar...” 2329
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 2330
“Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl.” 2331
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır” 2332
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.”2333
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2334
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 2335
Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah) hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı olarak) öldürülmesi gereken.” 2336
2327] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
2328] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2329] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
2330] Et-Tâc, c. 5, s. 78
2331] Tirmizî, Deavât 72, 73
2332] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2333] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2334] 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142
2335] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2336] Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5, 14; İbn Mâce, Hudûd 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 517 -
“…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 2337
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasulü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 2338
Ebû Zer (r.a.)’in rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.” Ben, (hayretle) zina ve hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. “Evet, hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir)” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir” buyurdu. 2339
“Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir. Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 2340
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2341
Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
Allah; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ’ya ait özel isimdir. Allah; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma’buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.
Allah ismi, ifâde ettiği İlâhî mânâsıyla yalnız Allah’a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.2342 İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda “şehirler” denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah” gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”, rabbın çoğuluna “erbâb” denildiği gibi Farsça’da Hudâ’nın çoğulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da
2337] Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
2338] Buhârî, İlim, 49
2339] Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
2340] Müslim, İmân, 152
2341] İbn Mâce, hadis no: 4205
2342] 19/Meryem, 65
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzellik tanrıçası, bereket tanrısı vs. olduğu gibi. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ İlâhe İllâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiği zaman “Diyöden başka diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan başka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, her şeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibâdet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibâdete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi ‘zat’ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibâdet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibâdete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı2343 ve bu konuşmada Âdem’in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah’a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır.”2344 hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden
2343] 2/Bakara, 30
2344] Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 519 -
gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).”2345 âyeti de keza Allah inancının -her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir diyne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”2346 derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah’a îmanla mükelleftirler.
Akıl ile Allah’ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek “...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim.”2347 âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir” derler. “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?”2348 âyetini delil gösterirler. Eş’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi değildir” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz.”2349 âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. 2350
Allah’ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zâtını idrâk etmek aklen mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir.2351 Gözler O’nu idrâk edemez.2352 Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir.
2345] 10/Yûnus, 23
2346] 39/Zümer, 3
2347] 6/En’âm, 79
2348] 14/İbrâhim, 10
2349] 17/İsrâ, 15
2350] 2/Bakara, 164
2351] 112/İhlâs, 1-5
2352] 6/En’âm, 103
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliğine, yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mü’min, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir.
Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:
a) Vâcibu’l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ’dır.
b) Mümkinu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah’ın dışında tüm yaratıklar böyledir.
c) Mümteniu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah’ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah’ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.
Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizâtihî (kendiliğinden) Allah’tır. Kur’an’da Allah hakkında vârid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecâzî vasıflamalardır.2353 Bu sıfatlarla Allah’ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir. Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahmân ve rahîmdir. 2354
Allah’ın birliğine delil olan âyetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
a) “De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur. Baba da değildir, oğul da değildir. Hiçbirşey O’nun dengi olmamıştır.” 2355
b) “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” 2356
c) “Allah’tan başka bir yaratıcı var mıdır?” 2357
d) “O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi.” 2358
e) “Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap
2353] Bk. 5/Mâide, 69; 38/Sâd, 75; 39/Zümer, 67; 54/Kamer, 14; 2/Bakara, 109, 274; 6/En’âm, 52; 18/Kehf, 27. âyetler
2354] 2/Bakara, 163
2355] 112/İhlâs, 1-4
2356] 109/Kâfirûn, 1-6
2357] 35/Fâtır, 3
2358] 23/Mü’minûn, 91
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 521 -
olurdu.” 2359
Allah, zâtında, ilâhlığında, mâbud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah’ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah’tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da âciz-güçsüz olurdu. Âciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.
Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman ve kulluk etmektir. “O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun? 2360
“Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
“Allah”, varlığı zarûrî olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın ismidir. “Allah’ın varlığının zarûrî olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği, var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye muhtaç olmaması, O’nun kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün övgülere lâyık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
Allah, gerçek mâbudun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan başka hiç bir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazi anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.
Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, adil, hâlim gibi sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiç bir varlık için kullanılmaz, kullanılmamıştır da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn bile: “ben sizin rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kabe’deki putlarına birçok isim verdikleri halde, hiç birisine Allah ismi vermemişlerdir. Zâten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” cevabını vermektedirler.
Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu. Fakat Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.
Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide başvuruyor, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba - oğul - kutsal ruh olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahudilerin inancındaki Allah kavramı ise, tek bir kavmin (İsrailoğullarının) tanrısıydı. Oysa Allah ne câhiliyye Araplarının,
2359] 21/Enbiyâ, 22
2360] 19/Meryem 65
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne hristiyanların, ne de yahudilerin inandığı gibidir. Her şeyi yaratan, hiç kimseye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâil tüm kâinatın rabbi olan tek İlâhtır.
“Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Ceza gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz. (Ey Allah’ım,) Bize doğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” 2361
“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir.(Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olandır.) O baba da değildir, oğul da değildir. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.” 2362
“Allah” gerçek İlâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur’ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi “Allah” yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce Allah’ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkânsız olan bir acıdan ibâret kalacağı gibi “Allah” özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibâret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihâyet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihâyet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hâkim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün ilimlere hâkim olan en büyük kanundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbeb denilen bir sonuç arasındaki ilişkileri anlatır ve bütün kâinatın düzeni dediğimiz şey de işte bu yegâne ilişkidir. Bundan dolayı biz sebep ve sonuç açısından varlığı düşünüp doğrulamadan bu bağlantının tam olduğunu düşünemeyiz ve doğrulayamayız. Sonra bu tasdikimiz de doğrudur diye zihnimiz ile gerçeğin uyum ve ilişkisini, üzerine kurduğumuz hakkın hakikatına
2361] 1/Fâtiha, 1-7
2362] 112/İhlâs, 1-4
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 523 -
dayandırmazsak, bütün emek ve çabalamalarımızın, bütün anlayışlarımızın, yalan, asılsız ve kuruntudan ibâret bir seraba dönüşeceğine hükmederiz. Hâlbuki o zaman böyle hükmedebilmek de bir gerçeği itiraf etmektir. Bundan dolayı insan doğruyu inkâr ederken bile onun doğru olduğunu kabul mecburiyetinden kurtulamaz. Mümkün olan gerçekler üstünde varlığı zarûrî olan Hakk, gerek ilmimizin, gerek varlığımızın ilk başlangıç noktası ve ilk sebebidir. Ve “Allah” onun ismidir. İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın.
Yüce Allah varlığı zarûrî olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde her şeyden önce Hakk’ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O’nun zatı sınırlandırılamaz ve bu âlem O’nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır. Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hataların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vasıtalara ve delillere ihtiyaç duyarız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak Allah’ın âyetleri (işaretleri) ile doludur. Kur’ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de “ez-Zikr”dir. Allah’ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun ve ruhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görülen şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz. Bu arzunun hikmeti, O’nun tecellisindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle her şeyi kuşatan Allah’ı, yaratılmış varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkânsız bir nokta vardır ki, nefsin gururunu kıracak olan bu imkânsız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir. O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu belli olan bir sınır çizmek, görünen eşyada olduğu gibi bir kesinti anına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti anında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değil, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gaye ile bakanlar ve Allah’ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellisi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar “Allah’ı aradım da bulamadım.” derken, sanat ve felsefe adına zarara uğradıklarını ilan etmiş olurlar. Allah’ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrâk edebilmelidir.
İşte “Allah” yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterdiği yüce Allah’ın zatına delalet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir. Yani bu isim önce zihindeki bir mânâ ve ikinci olarak o vasıta ile Allah’ın zatının ismi ise özel bir isimdir. Zihindeki bir mânâ olmayarak yalnızca ve bizzat belli zatın ismi ise bir özel isimdir. Birincisinde kelimeden anlaşılan mânâya, mânâdan gerçeğe geçeriz ve ismi bu mânâ ile tanımlarız. Meselâ Allah, bütün sıfat-ı kemâliyyeye (eksiksizlik ve olgunluk vasıflarına) sahip bulunan, varlığı zarûrî olan zatın ismidir. Yahut hakkiyle tapılacak olan yüce zatın ismidir, deriz. İkincide bizzat bulunan gerçeğe intikal ederiz. Bu şekilde o gerçekten kendimizde hiçbir pay yoksa Allah isminden gerçekte yine kendisinden başka birşey anlayamayız. Bize göre isim ile, isimlendirilen varlık aynıdır. Fakat o gerçekten kendimizde herhangi bir tarz (üslub) ile bir pay bulabilirsek isim ile kendisine isim verileni birbirinden ayırırız ve bu iki şekilde de Allah’ı isbat etmeye ihtiyaç duymayacağız. Fakat bu isimden bir mânâ anladığımız ve o mânâyı gerçekte bir mahiyete delalet için vasıta olarak kabul ettiğimiz zaman o gerçekten bizzat bir payımız olmasa bile bu isimden birşey anlarız. Fakat o şeyin varlığını isbat etmeye ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı isim, isbat etmeden önce konulmuş bulunursa o gerçeğin özel ismi olursa da alem ismi olamaz. Fakat isbat edildikten sonra konmuş ise bizzat alem ismi olur. Meselâ anadan doğma körler için “ülker” ismi ancak bir özel isim olabilir, görenler için ise bir alem ismidir. Normal dilde özel isim ile alem isminin farkı aranmazsa da ilim dilinde bunlar arasında fark vardır. İşte bu sebeplerden dolayı yüce Allah için zat ismi ve alem ismi mümkün müdür, değil midir? diye bilginler arasında derin bir tartışma vardır. Fazla uzatmamak için şu kadar söyleyelim ki, üç tecelli algılanır. Zatın tecellisi, sıfatın tecellisi, eserlerinin tecellisi. İsimlerinin tecellisi de bunlardan biri ile ilgilidir. Zat isminin, zatın tecellisini ifâde eden bir isim olması gerekir, çünkü sıfat tecellisini ifâde eden isimlere sıfat isimleri, eserlerin tecellisini ifâde eden isimlere fiil isimleri denilir. Zat, sıfat ve eserleri ile de vasıta ile tecelli ettiği gibi bizzat tecelli etmesi de bizce mümkündür. En azından kendine tecellisi mümkündür ve alem olan zat ismine bu da yeterlidir. Ve biz bunu bütün isimlerde esas olarak bildiğimiz için Allah’ın isimleri tevkîfîdir yani Cenâb-ı Hakk’ın vahiy yoluyla bize bildirmiş olduklarından ibârettir, diyoruz. Bundan dolayı zat isminin mefhumu olan bir özel isim veya mefhumu olmayan bir şahıs ismi olması aslında mümkündür ve bizim için yeterlidir.
Şu kadar var ki; biz kendimize zatın tecellisi meydana gelmeden alem ismini koyamayız. Nitekim, yeni doğan çocuğa, onu görmeden koyduğumuz isim, henüz bir özel isimdir ve bu durumda duyduğumuz alem isminden de yalnız bir ismin tecellisini anlarız ve o zaman isim ile kendisine isim konulan varlık birleşir. Fakat bunu sıfat isimleri ve fiil isimleri ile yorumlaya yorumlaya nihâyet eserlerin tecellisine ve ondan sıfatın tecellisine ve ondan zatın tecellisine ereriz. Her söz başlangıçta bir ismin tecellisini anlatır, Kur’ân da bize yüce Allah’ı önce isminin tecellisi ile anlatıyor: v.d. Bundan dolayı Kur’ân’a başlarken doğrusu hiçbir düşünce ile meşgul olmayarak önce Allah’ın ismini bir zat ismi (özel isim) olarak alacağız. Râhman ve Rahim vasıflarını da bu ismi kısaca yorumlayarak bu iki vasıfla ona bir genişlik kazandırıp mânâsını zikredeceğiz ki, bu mânânın kısacası, en mükemmel ve katmerli bir rahmetin alanı ve yayılma noktasının başlangıcı olacaktır. Sonra yavaş yavaş bu isimler ile bu mânâyı açıklayarak ortaya çıkaracağız ve o zaman yerlere, göklere sığmayan Allah’ın zat isminin kalbimizde yaratılıştan saklı olan tecellilerini görmeye başlayacağız. İsimlerin tecellisinden
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 525 -
eserlerin tecellisine geçeceğiz, kâinatı dolaşacağız, eserlerin tecellisinden sıfatların tecellisine ereceğiz, görünmeyenden görünene geçeceğiz. Görünen alemle ilgili zevkimiz arttıkça artacak, o vakit zatın tecellisi için sevgi ve neşe ile çırpınacağız, bütün zevkler, lezzetler, bütün ümitler, bir noktada toplanacak; bazen gözyaşlarını döküp yüreklerimizi ezen günah yükünü yıkacağız, bazen vuslat rüzgarı esecek, mutluluk ve hoşnutluk ile kendimizden geçeceğiz. Nihâyet “Ey huzura eren nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön! (Benim sevgili kullarım arasına sen de gir ve cennetime gir!)”2363 dâveti gelecek, yüce Allah’ın ziyafetinde sonsuza dek O’nun cemalini seyretmeye dalıp kalacağız. “O gün bazı yüzler ışıl ışıl parlar, Rabbine bakar.” 2364
“Allah” zat ismini, özel isim olarak düşünebilmek için, Allah’ın selbî ve subutî bütün zat sıfatları ile fiilî sıfatlarını bir arada tasavvur etmek, sonra da hepsini bir bütün olarak topluca ele almak ve öyle ifâde etmek gerekir. Bundan dolayı bu da şu şekilde ifâde edilmiştir: “O zât-ı vâcibü’l-vücûd ki, bütün kemâl sıfatlarını kendisine toplamıştır.” Sadece “zât-ı vâcibu’l-vücûd” demek de yeterlidir. Çünkü bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış olmak, varlığı zarûrî demek olan “vacibu’l-vücûd”un bir açıklamasından, niteliğinin belirlenmesinden ibârettir.
Bunun bir özeti de “Hakkıyla ma’bûd = Hakiki İlâh, gerçek Tanrı” mânâsıdır. Arapça’da bu mânâ belli ve bilinen tanrı demek olan “el-İlâh” özel ismi ile özetlenmiştir. “Hâlik-ı âlem = Kâinatın yaratıcısı” veya “Hâlik-ı küll = Her şeyin yaratıcısı” mânâsı ile de yetinilebilir. Bunları yüce Allah’ın isim ile veya sözle tanımlanması olarak alabiliriz. Biz her durumda şunu itiraf ederiz ki, bizim “Allah” yüce isminden duyduğumuz (anladığımız) bir mânâ, bu mânâların hepsinden daha açık ve daha mükemmeldir. Bundan dolayı bu özel ismin, bir alem isim olması kalbimize daha yakındır. Gerek özel ismi, gerek şahıs ismi olan “Allah” yüce ismi ile Allah’tan başka hiçbir ilâh anılmamıştır. “Sen O’nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?”2365 âyetinde de görüldüğü gibi, onun adaşı yoktur. Bundan dolayı Allah isminin ikili ve çoğulu da yoktur. O halde ancak isimlerinin birden çok olması câizdir. Hatta özel ismi bile birden çok olabilir ve değişik dillerde yüce Allah’ın ayrı ayrı özel isminin bulunması mümkündür. Ve İslâm’a göre câizdir. Bununla beraber, meşhur dillerde buna eşanlamlı bir isim bilmiyoruz. Meselâ Tanrı, Hudâ (Farsça) isimleri “Allah” gibi birer özel isim değildir. İlâh, Rab, Mabud gibi genel anlam ifâde eden isimlerdir. Hudâ, Rab demek olmayıp da “Hud’ay” kelimesinin kısaltılmışı ve “vâcibu’l-vücûd = mutlak var olan” demek olsa yine özel isim değildir. Arapça’da “ilâh”ın çoğulunda (âlihe); “rabb”in çoğulunda (erbâb) denildiği gibi Farsça’da “hudâ”nın çoğulunda “hudâyân” ve dilimizde tanrılar, ma’bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin câhil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin “Ebussuudlar, İbn Kemaller” denildiği bir gerçek ise de; Allah’ın birliğine delalet eden “Allah” yüce isminde böyle bir ifâde saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Hâlbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir.
2363] 89/Fecr, 27-30
2364] 75/Kıyâmet, 22-23
2365] 19/Meryem, 65
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hak olmayan mabudlara da “Tanrı” denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah’a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki “Tanrı” cins ismi “Allah” özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı “Allah ismi” “Tanrı adı” ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki, Süleyman Çelebi Mevlidine “Allah” adıyla başlamış, “Tanrı adı” dememiştir ve o bahrin sonunda “Birdir Allah, andan artık tanrı yok” diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında kullanmıştır. Bu açıklamanın tamamlanması için bir kelime daha söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Fransızca “diyö” kelimesi de ilâh, tanrı kelimeleri gibi bir cins ismidir, onun da çoğulu yapılır, onu özel isim gibi büyük harf ile göstererek kullanmak gerçeği değiştirmez. Bunun için Fransızlar tevhid kelimesini terceme edememişler, monoton tercemesinde “Diyöden başka diyö yok.” diyorlar ki “İlâhtan başka ilâh yok.” demiş oluyorlar; meâlen tercemesinde de “Yalnız diyö, diyödür.” yani “yalnız ilâh ilâhtır.” diyorlar. Görülüyor ki, hem ilâh, hem Allah yerinde “diyö” demişler ve Allah ismi ile ilâh ismini birbirinden ayıramamışlardır ve ikisini de özel isim gibi yazmalarına rağmen “diyö” ancak “ilâh” kelimesinin tercemesi olmuştur. Bu ise ilk bakışta laf kalabalığı ve anlamsız bir söz gibi görünmekte, aynı kelimeleri önce olumsuz yapmak sonra olumlu kılmak, görünürde bir çelişki örneği arzetmektedir. “Diyöden başka diyö yok, yalnız diyö diyödür.” demek görünürde ya bir haşiv (boş söz) veya çelişkidir. Hâlbuki diyen öyle demiyor; “Allah’tan başka Tanrı yoktur.” diyor ve asla içinde çelişki ve tutarsızlık olmayan açık bir tevhid (birleme) söylüyor. Bundan başka Fransızca’da “diyö”nun özel isim olabilmesi Allah’ın, Hz. İsa’nın şahsında cesed ve şahıs şekline girme düşüncesine dayanır. Bu noktalardan gafil olanlar “diyö” kelimesini Allah diye terceme ediyor ve hatta “Allah” dediği zaman bu terceme diliyle “diyö”yu söylüyor.
Tefsirciler, “Allah” özel isminin dil tarihi açısından incelemesine çalışmışlar ve dinler tarihi meraklıları da bununla uğraşmışlardır. Bu araştırmada başlıca gâyeler şunlardır: Bu kelime aslında Arapça mı? Değil mi? Başka bir dilden mi alınmıştır? Üzerinde düşünülmeden söylenmiş bir söz mü? Türemiş mi, türememiş bir kelime mi? Tarihi nedir? Bunlara kısaca işaret edelim:
İşin başında şunu itiraf etmek gerekir ki bilgimiz, gerçekten ibâdete lâyık olan Allah’ın zatını kuşatmadığı gibi özel ismine karşı da aynı şekilde eksiktir. Ve Arapça’da kullanma açısından “Allah” yüce ismine benzeyen hiçbir kelime yoktur ve bunun aslını göstermek imkânsızdır. Dil açısından buna delalet eden bazı hususları da biliyoruz.
Önce Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği asrında bütün Araplar’ın bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor: “Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’ derler.”2366 Bundan dolayı şimdi bizde olduğu gibi o zamanda bu ismin, Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur. Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir. Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir. Hâlbuki Kur’ân’dan, bu yüce ismin daha önce varolduğu da anlaşılıyor. Bundan dolayı Hz. İbrahim’den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça’ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça’ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor. Fakat Âd ve Semud hikâyelerinde ve daha önce yaşamış olan peygam2366]
39/Zümer, 38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 527 -
berlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak sûrette Arapça’dan önce olduğunu da bilmiyoruz. Bunun için kelimenin Arapça’da daha önce kökten ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır. Bundan dolayı “İsrâil, Cebrâil, Mîkâil” kelimeleri gibi İbrânice’den Arapça’ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.
İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
Bu açıdan bakılınca “Allah” yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki “el” en-Necm, el-ayyuk vs. gibi kelimeden ayrılması câiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman “Vallah, Billâh, İsmullah, Kaalellah” vs. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de “el” belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde “yâ Allah” diye hemze sâbit kalabiliyor ve bir de “Yâ eyyühe’l-kerim” gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Hâlbuki “el” belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
Eğer “el” belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah’a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı “el” kalkınca da “lâh” kalır. Gerçekten Arapça’da “lâh” ismi vardır. Ve Basralı âlimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. “Lâh” gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan “ilâh” anlamına da bir isimdir ve bundan “lâhüm”, “lâhümme” denilir. Bir Arap şairi: “Ebû Rebâh’ın bir yemini gibi, Allah’ım onu büyükler işitir.” demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib Fil vak’asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; “Ey Allah’ım! Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!” diye Allah’a yalvarmıştı.2367
Şu halde “lâh” isminin başına “el” getirilerek “Allah” denilmiş ve özel isim yapılmış demektir. Bazıları ise daha ileri giderek Arapça “lâh” isminin Süryânice olduğu söylenen “lâha” isminden Arapça’laştırılmış olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Belhli Ebû Yezid “lâh” Arapça olmayan bir kelimedir demiştir. Çünkü, Yahudiler ve Hristiyanlar “lâha” derler. Araplar bu sözcüğü alıp değiştirerek “Allah” demişler, bunun gibi “lâhüm” ile ilgili olarak İbrânice’de “elûhim” vardır. Fakat tarih açısından Arapça’daki “lâh” mı öncedir, yoksa Süryanice’deki “lâha” mı öncedir? Bunu tesbit etmek mümkün olmadığı gibi iki dil arasında böyle bir kelimede ilişkinin bulunması, birinin diğerinden nakledildiğine mutlak sûrette delil olamaz. Eğer arka arkaya gelme yoksa her ikisinin daha önce bulunan bir ana dilden yayıldığını kabul etmek daha uygun olur. Ve bunu destekleyen delil de vardır. Çünkü Allah kelimesinin Arapça’daki kullanılışında hiçbir yabancı dil kokusu yoktur. Sonra “lâh, lâhüm” her ne kadar Arapça dışındaki bir dilden
2367] Bk. Fîl Sûresi Tefsiri
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nakledilmiş olsalar bile “Allah” “el” takısı “lâh” ile birleştirilerek ondan alınmış olsaydı onun hemzesinin nida (çağırma) halinde yerinde kalmasına dilin kuralı müsaade etmezdi. Bunun içindir ki, birçok dil bilgini ve bunların içinde Kufeliler, Allah kelimesinin “lâh”dan değil, “ilâh” cins ismi ile eş anlamlı olan “el-ilâh”dan nakledilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu şekilde ilâhın hemzesi hazf edilmiş ve “el” belirleme edatının hemzesi onun yerine konmuş ve belirleme lâmı da “en-Necmü, Es-Sa’ku” gibi kelimenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bundan dolayı, aslına göre başındaki hemze, cümle içinde hazf ve başka bir harf yerinde kullanıldığına işaret edilerek de nida (çağırma) halinde düşmemiştir. “İlâh” kelimesi de aslında ilâhet, ulûhet, ulûhiyet gibi ibâdet mânâsı ile veyahut serbest olma mânâsı ile veyahut kalbin huzura ermesi ve rahat olması mânâsı ile veyahut korku mânâsı ile ilgili olarak “me’luh” yani kendisine ibâdet edilen yahut akılların hayret ettiği yahut kalplere rahatlık ve iç huzuru veren yahut sıkıntıdan, korkudan kurtaran demek olur ki, “mabud” (kendisine tapılan)’da bu mânâların hepsi var gibidir. “Allah” da ise gerçekten bu mânâların hepsi vardır. Zemahşerî, Kâdı Beydâvî gibi birçok büyük araştırmacı bu incelemeyi kabul etmişlerdir. Buna göre “lâh” kelimesinin de aslı “ilâh”dır; (nâs) ve (ünâs) kelimeleri gibi. Gerçekten çoğulunda hep “âlihe” deniliyor ki, Arap dilinde masdar ve küçültme ismi gibi, çoğullar da kelimenin aslını gösteren delillerdendir.
Özetle dilde bu iki incelemeye göre Allah’ın ismi büyük türeme ile türeyen bir Arapça isimden nakledilmiş ve onun asıl mânâsını ihtivâ etmiştir. Hem de aslı ve kendisi Arapça’dır. Bu arada bazılarının zannına göre aslı Arapça değil, fakat Arapça’ya nakledildikten sonra sırf Arapça’dır.
Nahiv âlimi tefsirci Endülüslü Ebû Hayyan diyor ki: Bilginlerin çoğuna göre; “ “ yüce ismi hemen söylenmiş bir sözdür ve türememiştir. Yani ilk kullanıldığında yüce Allah’ın özel ismidir . İmam Fahreddin Râzî de “Bizim seçtiğimiz görüş şudur: Allah kelimesi yüce Allah’ın özel ismidir ve aslında başka bir kelimeden türememiştir. İmam Halil b. Ahmed ve Sibeveyh, usul âlimleri ve İslâm hukukçularının hepsi bu görüştedirler.” diyor. Gerçekten çağırma kipinde Allah kelimesinin başındaki hemzenin düşmeyişi ve araya bir şey girmeden çağırma edatı ile birleşmesi bu hemzenin, kelimenin aslından olduğunun bir delilidir. Bundan dolayı “el” belirleme edatı değildir. Ancak kullanmayı kolaylaştırmak için çoğunlukla bu edat gibi kullanılmıştır ve Allah kelimesinin sonuna tenvin getirilmemiştir. Gerçi hemzenin hazf edilmesi, kelimede kalmasından daha çoktur ve daha fazladır. Fakat “yâ” ile “el” belirleme edatları bir araya gelmedikleri ve bundan dolayı “yennecmü” vs. denilemeyip (Yâ eyyühennecmü), yâ hâze’l-Harisü, yâ eyyühennâsü gibi araya veya gibi kelimeler konduğu halde (yâ Allah) diye hemzenin yerinde kalması ile yetinilmesi ve sonra bu kelimenin Allah’tan başka hiç kimse için asla kullanılmamış bulunmasından dolayı “en-Necmü, en-nâsü ve’l-ünâsü” cinsinden olmadığını gösterdiğinden kelime ve mânâ itibârıyla bu özelliğin tercih edilmesi gerekmiştir.
Özetle “Allah” ismi türemiş veya başka bir dilden Arapça’ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibaren özel bir isim olarak kullanılmıştır. Ve yüce Allah’ın zatı bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi “Allah” ismi de öyledir. Allah ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya lâyık olma) vasfı ondan alınmıştır. Allah, ibâdet edilen zat olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibâdet edilir. Onun “Allah”lığı tapılmaya ve kulluk
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 529 -
edilmeye lâyık olması kendiliğindendir. İnsan puta tapar, ateşe tapar, güneşe tapar, kahramanlara, zorbalara veya bazı sevdiği şeylere tapar, taptığı zaman onlar ilâh, mabud (kendisine tapılan) olurlar, daha sonra bunlardan cayar, tanımaz olur, o zaman onlar da iğreti alınmış mabudiyet ve tanrılık özelliklerini kaybederler. Hâlbuki insanlar, ister Allah’ı mabud tanısın, ister mabud tanımasınlar, O bizzat mabuddur. O’na her şey ibâdet ve kulluk borçludur. Hatta O’nu inkâr edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar. Araştırma mantığına göre iddia edilebilir ki, özel isimler kısmen olsun cins isimlerinden önce konulur. Daha sonra bir veya birkaç niteliğin ifâde ettiği benzeme yönü ile cins isimleri oluşur. Bundan dolayı her özel ismin bir cins isminden veya nitelikten alınmış olduğu iddiası geçersiz sayılır.
Üçüncüsü: Denilebilir ki, yukarıda açıklanan kullanma tarzından, “Allah” yüce isminin Arap dilindeki özelliği ve bundan dolayı bir özel isim olduğu anlaşılıyor. Fakat böyle olması diğer bir dilden alınmış olmasına neden engel sayılsın? Allah’ın isimlerinin birden çok olmasının câiz olduğu da önce geçmişti. Gerçekten deniliyor ki İbranice’de “iyl” Allah demektir. Çünkü Kâdı Beydâvî ve diğer tefsircilerde bile “İsrail” Allah’ın seçkin kulu veya Abdullah mânâsına tefsir edilmiştir ki, hemzenin hazf edilmesi ile “isrâl” ve yâ’ya çevirilmesi ile “İsrayil” şeklinde de okunur. Diğer taraftan Süryanice’de “lâha”, Arapça’da “lâh” da varmış. Bundan dolayı Arapça’da bu iki ismin birleştirilmesi ile “illah” terkibinden “Allah” özel ismi vazedilmiş olduğu hatıra gelir ki; “Allah” ilâh meâlini hatırlatır ve “ilâhü’l-âlihe” (ilâhların) mâbudların Allah’ı mânâsını ifâde eder.
Fakat böyle bir mantık ilişkisi, gerçeğin böyle olduğuna delalet etmez. Böyle olsaydı mutlaka dil bunu bize bildirirdi. Çünkü her şeyden önce kelimenin ucme ve özel isim olmasından dolayı gayri munsarif ve belki mebni olarak kullanılması gerekirdi. Çünkü Ba’lebek, İsrail, Cebrâil, İbrâhim, İsmâil ve benzeri özel isimlerin hepsi gayri munsarifdirler. Hâlbuki “ “ ismi mureb ve munsariftir. İkincisi, hemzenin hazf edilmesi durumuna uygun ise de hemzenin sabit kalması durumuna uygun değildir. Çünkü Arapça’da “il” hemzenin kesri ile okuna geldiği halde “Allah”da hemze üstün ile okunur. Ve doğrusu “îl” “ilâh” mânâsınadır. Çünkü “il-i” diye müzaf (tamlanan) oluyor. Sonra îl, Allah demek ise ve ondan alınmış olsaydı “il lâh” diye bir terkip düşünmeğe ne ihtiyaç kalırdı? Kısacası, Allah isminin diğer bir dilden alınmış veya türemiş olduğunu bu şartlar altında belirlemek mümkün değildir. Ve bu yüce isim, lisan açısından da adının sahibi gibi, bir ezeliyet perdesi içindedir. Ve bütün bunlardan en basit bir mânâ edinmek için söylenecek söz, hayret ve büyüklüktür. Allahu ekber! 2368
Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
Ma’rifetullah: Allah’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma demektir. Ma’rifetullah, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar “ma’rifet” ve “Allah” kelimeleridir. Ma’rifet; lügatta, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkta yapılmış olan şey, bilme, biliş, vâsıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık mânâlarına gelmektedir. Bununla birlikte, ma’rifet, Allah’ı O’nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve irâdesinin geçerliliğini bilmek, alçak gönüllü olmak mânâsını ifâde ettiği gibi, bilginler arasında ilim anlamına da
2368] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. s. 39-49
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelmektedir ki onlara göre, her ilim bir ma’rifettir, her ma’rifet de bir ilimdir. Allah’ı âlim (bilen) herkes âriftir, her ârif de âlimdir. 2369
Genel olarak bu mânâlara gelmekte olan “ma’rifet”, Allah lâfzı ile bir tamlama oluşturduğunda, yani “ma’rifetullah” denildiğinde ise “Allah’ın vücûd/varlık ve vahdâniyetinin bilinmesi” mânâsına gelmektedir. Ma’rifetullah, aslında, kişinin Allah’ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O’na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Zira, kişi, Allah’ı hakkıyla tanırsa, O’nun emir ve yasaklarına bağlanır. Ma’rifetullah bilgisinde şu üç nokta yer almaktadır:
1. İzzet ve Celâl sahibi olan Allah’ı ve O’nun birliğini bilmek, ulu olan ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh bulunan zâtından teşbihi red etmek ve uzaklaştırmak;
2. Allah’ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,
3. Allah’ın fiillerini ve bu fiillerin hikmetlerini kavramak. 2370
Ma’rifet, gerek havasdan, gerek avamdan olsun bir tek ma’rifettir. Çünkü onunla bilinen şey birdir. Fakat bunun başlangıcı ve yükseği vardır. Havas, yükseğindedir. Gerçi tam gâyesine ve sonuna varamaz. Zira ârifler katında ma’rûfun sonu yoktur. Düşüncenin yetişmediği, akılların kapsayamadığı, zihinlerin algılayamadığı, görmenin keyfiyetine eremediği zâtı ma’rifet nasıl kapsar? Yaratıkları içinde O’nu en iyi bilenler, O’nun azametini idrâkten yahut zâtını keşfetmekten âciz olduklarını en çok ikrar ederler. Çünkü benzeri olmayanı idrâkten âciz olduklarını bilirler. Zira O, kadimdir, mâsivâsı ile muhdestir. Zira O, kavîdir, kuvvetini bir kuvvet verenden almamıştır. Hâlbuki O’ndan gayrı her kavî, O’nun kuvvetiyle kavîdir. Zira O, öğretmensiz âlimdir ve kendisinden başka bir kimseden bir fayda almamıştır. Her şeyi başkasından öğrenmekle değil, kendi ilmiyle bilir. O’ndan başka her âlimin ilmi O’ndan gelir. Tesbih ve tenzih, bidâyetsiz evvel olan, nihâyetsiz bâki olan kendinden başkasının bu vasfa hakkı olmadığı ve bu vasıfların kendinden başkasına yaraşmadığı Allah’a olsun.
Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.”2371 âyeti, ma’rifetullah bilgisine işaret ettiği rivâyet edilmektedir. Nitekim Ebû Ubeyde’nin, bu âyeti “Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, bilemediler” şeklinde açıkladığını görmekteyiz. 2372
Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
1) Allah (c.c.)
Allah; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ’ya ait özel isimdir. Allah; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma’buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır,
2369] Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 427
2370] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, İstanbul 1982, s. 92
2371] 6/En’âm, 91
2372] el-Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrût 1965, VII, 37; Ömer Dumlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 531 -
olmayacaktır da.
Allah ismi, ifâde ettiği ilâhî mânâsıyla yalnız Allah’a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.2373 İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda “şehirler” denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah” gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”, rabbın çoğuluna “erbâb” denildiği gibi Farsça’da Hudâ’nın çoğulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ İlâhe İllâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiği zaman “Diyöden başka diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan başka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, her şeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibâdet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibâdete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi ‘zat’ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibâdet etse de etmese de o, zatıyla Allah
2373] 19/Meryem, 65
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu için ibâdete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı2374 ve bu konuşmada Âdem’in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması husûsunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah’a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır.”2375 hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).”2376 âyeti de keza Allah inancının -her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir diyne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”2377 derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah’a îmanla mükelleftirler.
Akıl ile Allah’ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek “...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim.”2378 âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir” derler.
2374] 2/Bakara, 30
2375] Müslim, Kader 25; Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17
2376] 10/Yûnus, 23
2377] 39/Zümer, 3
2378] 6/En’âm, 79
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 533 -
“Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?”2379 âyetini delil gösterirler. Eş’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi değildir” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz.”2380 âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. 2381
Allah’ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir.2382 Gözler Onu idrâk edemez.2383 Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliğine, yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mü’min, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir. 2384
Nefsimizin direktifleri doğrultusunda yaşarken bizleri o girdaptan kurtarmak isteyen dâvetçiler bir şekilde;‘Allah’ın sözüne kulak ver; cennetini garantile’ ilâhi mesajını ulaştırdılar... Kulaklarımızın pasını gideren bu şok cümle aynı zamanda gözlerimizdeki sis perdesinin de kalkmasına vesile oldu... Bir de baktık ki bir elimizde Kur’an diğer elimizde ‘Kur’an’ın insana dönüşmüşünün hayatı...
Kur’an ve sünnet; koruması altına giren konuğun attığı her adımı takip ederek hayatıyla yakından ilgilenir. Hemen hemen her saat yeni bir âyetle karşılaşan konuk, Rabbini tanıdığı oranda âyetleri görür, okur ve yaşar.... İşte kul olma başarısındaki sır burada; Önce Rabbini gereği gibi tanı; Sonra zâten sever, güvenir, O’nu her an zikreder ve gerekli fedâkârlığı gösterirsin...
Nasıl Bir Allah’a İnanılıyor?
Bugün insanların büyük bir çoğunluğu maalesef Allah’ı gereği gibi tanımıyor. Ya Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarından herhangi birini ölü yada dirilere atfediyorlar yada Allah’ın gücünü, zenginliğini ve kullarına karşı yakınlık derecesini kavrayamıyorlar.
Büyük bir kesimin Allah inancı şöyle göze çarpar: “Benim inandığım Allah; Yeri ve göğü yaratır, insanların yaşaması için gerekli malzemeleri hazırlar, insanların hayat modeli tercihlerine karışmaz. Göklerin hâkimi olan Allah (c.c.)
2379] 14/İbrâhim, 10
2380] 17/İsrâ, 15
2381] 2/Bakara, 164
2382] 112/İhlâs,1-5
2383] 6/En’âm, 103
2384] Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/112-114
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerdekilerin yaşamına karışmaz. Sadece kalp temizliğine bakar. Merhameti boldur. Kendisinin varlığına inanan herkes kurtuluşa erer. (Oysaki şeytan da Allah’ın varlığına inanıyor.) İnsanların duâ ve isteklerini aracılar (Türbelerde yatan zatlar, şeyhler vs.) olmadan işitip cevap vermez (Hâşâ). Çok hoş görülüdür. Her şeyi hoş karşılar! Sevdiklerini bolca rızıklandırır. Sevmediklerini ise fakir kılar…”
Peki Allah’ın 99 isim ve sıfatları nerede? Üzülerek görüyoruz ki birçok insanın Allah inancı maalesef böyle... Bu tür hastalığı Rabbimiz şöyle dile getiriyor; “Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan inanmazlar.”2385 Bir de eksik bir Allah inancının neye mal olacağına bir göz atalım:
Eksik Bir Allah İnancı Neye Mal Olur?
Dinin doğru anlaşılmasına engel olacağından akideye zarar verir (Allah’ın herhangi bir isim ve sıfatını ölü yada dirilere atfedilmesi gibi...) Allah (c.c.) ile gereken dostluk kurulamayacağından sâlih amel işleme oranı sıfırın altına inebileceğinden günah işleme oranında artış gözükür.
Cehennemin sıcaklık derecesi algılanamayacağından (Allah’ın ceza verici sıfatının algılanamaması) Allah’ın haram kıldığı ameller daha cazip gözükür. Allah’ın (c.c.) emir, yasak ve tavsiyelerine karşı boş vericilik baş gösterir. Kişi tanıdığı oranda sever. Az tanıyan az sever, az tanıyan az güvenir. Haliyle gereken sevgi tanındığı orandadır. Allah’ın Kur’an ve Sünnet’teki mesajına kulak verilmemesine yol açar.
Allah’ın (c.c.) bağışlayıcı sıfatının bilinememesi ümitsizliğe yol açacağından tevbe etme eylemi gerçekleşmemiş olur. ‘Kalbi temiz olan kurtulur’ bâtıl inanışı kalpte ve düşüncede geniş bir yer edeceğinden kullukta sınıfta kalınır. Görüldüğü gibi eksik bir Allah inancı üzerine basılmış mayın gibi... Hem bu tarafta hem de öteki tarafta patlar...
Peki, Allah’ı Nasıl Tanıyacağız?
İsim ve sıfatların ezberlenmesiyle Allah (c.c.) tanınamaz... İsim ve sıfatlarının mânâsının ezberlenmesiyle de yakinî olarak tanınmaz... Peki, nasıl tanınır? Allah’ın varlığına iman ettikten sonra Kur’an ve sünnet ışığında isim ve sıfatlarını kendi nefsimizde ve tabiattaki tecellisinde görüp iyi bir tefekkürle tanınır... Ve böylece günün her saatinde Allah’ın (c.c.) gücünü, büyüklüğünü, merhametini zenginliğini ve diğer sıfatlarını görerek kendisiyle sıcak bir diyalog sağlamış oluruz
Allah İnancı Nasıl Olmalı?
Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisini nefsimizde ve tabiatta görüp okuyabilmişsek Allah inancımız şöyle şekillenir:
Allah (c.c.) her şeyi her an görür, her an işitir ve kalpten tüm geçenleri bilir. Yapılan duâlara ve isteklere aracı ihtiyacı hissetmeden işitir ve karşılığını verir. Gaybı; kendisi ve dilediği peygambere dilediği miktarda bildirmesi dışında kimse bilemez. Allah (c.c.) her hangi bir kuluna pozitif ya da negatif bir musibet dilemişse dünya bir araya gelse engel olamazlar. Tüm her şey O’nun kontrolünde ve
2385] 12/Yusuf, 106
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 535 -
O’nun izni ile gerçekleşir. Hatta bir yaprak bile O’nun izni ve kontrolü dahilinde kımıldar ve düşer.
Yerin ve göğün tüm hazinelerinin sahibi olması vesilesiyle dilediği kulunun zengin dilediğini de dilediği zaman, dilediği kadar fakir kılabilir. İnsanların en iyi şekilde (emniyetli ve adâletli) nasıl yaşayacaklarını şüphesiz en iyi bilendir. Yaratan bilmez mi?
Doğru Bir Allah İnancı Amele Nasıl Yansır?
Doğru bir Allah inancına sahip olan bir insanın yaşayışı biraz farklı olur. Ne gibi? Ümit ve korku dengesini yakalayabileceği için Allah (c.c.) ile irtibatını canlı tutar ve günah işleme oranını aşağı çeker. O’na bir an önce kavuşmayı dileyeceği için bolca sâlih amel işler. Tanıdığı Allah’ı (c.c.) seveceği için vaadlerine (cennetine ve cehennemine, günahları bağışlayabileceğine vs.) müthiş bir güven duyar ve en ufak bir güvensizliğe düşmez.
Zengin ya da fakir bile olsa O’nun dilemesi ile olduğunu bildiği için, gurur, kibir ve isyana yer vermeyip sabır ve şükür örneğini sergiler. Duâ ve isteklere cevap verecek mercinin Allah (c.c.) olduğunu bildiği için insanların ellerine bakmaksızın müthiş bir tevekkül örneğini sergiler. Dil sürekli Allah’ı zikirle ıslak kalır. Dünya hayatının tiyatro sahnesinden ibaret olduğunu görür ve tüm yatırımını âhirete yapar.
Sevdiğinin sevdiklerini sever, sevmediğini sevmez... Can ve malı en ufak korku ve endişe duymadan masaya yatırır! Rızık endişesi hissedilmeyeceğinden hayatın her safhasında sabır ve şükür görülür. 2386
2) Er-Rahmân
er-Rahmân, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden ve sıfatlarından biridir. Rikkat, ihsan, bağışlama, acıyıp esirgeme anlamlarına gelen rahmet kelimesinden türemiş olan Rahmân, mübalağa sigalarından olduğundan rahmetin en yüce derecesiyle muttasıf olan demektir. Rızıkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri ihsan hususunda rahmetini mahlûkatından (yaratıklarından) hiç esirgemeyen anlamında olan Rahman, Rahîm isminden daha geniş kapsamlı bir mana ifade eder. Kur’an’ın ilk âyeti olan Besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatları arasındaki fark, Allah Teâlâ, Dünyanın Rahmanı ve Âhiretin Rahîmidir, cümlesinde veciz bir şekilde dile getirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de daima eliflamlı olarak (belirli) Er-Rahmân şeklinde geçen bu İlâhî sıfat Allah’ın ikinci bir ismi durumunda kullanılmıştır. er-Rahmân vasfı gereği Cenâb-ı Hakk, dünyada bütün canlılara, mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın bütün insanlara, şefkat ve merhametle davranmayı kendi nefsine farz kılmıştır. Kur’an’da insanlar için hiç kullanılmayan er-Râhmân ismi, ilâhî kelâmın elli yedi yerinde geçmektedir. Kur’an’da bu isimle bir de sûre vardır: er-Rahmân Sûresi. Bu sûrede Allah Teâlâ; insanlar, cinler ve hayvanlar için rahmet olarak yarattığı nimetleri saymakta, ins ve cinnin, bunların kıymetlerini bilip nankörlük etmemelerini defaatle vurgulamaktadır. 2387
2386] F. Birışık, Esmâü’l-Hüsnâ, Karınca Y.
2387] Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/217
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Rahmân”, rahmetten sıfat manası ifade eden Allah’ın yüce isimlerinden biridir. Çok merhamet sahibi anlamındadır. Rahmân, tam manasıyla Türkçe’ye veya başka bir dile tek kelimeyle tercüme edilemez. Esirgemek, acımak, bağışlamak, affetmek vs. bu kelimeyi tam anlamıyla karşılayamaz. Çok merhametli diye noksan bir şekilde tefsir edilebilirse de tam tercüme edilemez. Rahmân, Allah’ın hem sıfatı, hem de bir özel ismidir. Er-Rahmân: Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeyerek bütün varlıklara sayısız nimetler ihsan buyuran demektir.
Rahmân sıfatı, peygamberler dahil, hiçbir insan için kullanılamaz. Çünkü karşılıksız ve kayıtsız şartsız rahmet ve merhamet ifade eden Rahmân sıfatını, insanın fıtrî yapısı kaldıramaz. Çünkü insan, böyle bir merhameti gösterme gücüne, yaradılışı icabı sahip bulunamaz. Dostları kadar düşmanlarına, kendisine iman edenler kadar kendisini inkâr edenlere de rahmet ve merhamet gösterebilmek ancak ulûhiyetin şânındandır.
3) Er-Rahîm
Er-Rahîm; Çok merhametli, merhamet olunan; “rahmet, merhâmet ve ruhm” mastarından ism-i fail ve ism-i mef’ûl anlamlı bir sıfattır. Kök anlamı, acımak, merhamet etmek ve bağışlamak demektir. Rahîm’in çoğulu “ruhamâ”dır. Merhamet, iyilik ve nimet anlamına da gelir. Aynı kökten “rahman” sözcüğü de merhameti bol olan demektir.
“Rahîm” ve “Rahmân” isimleri Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i husnâsındandır. Esmâ-i husnâ; en güzel isimler anlamına gelir ki, Yüce Allah kendisini bu nitelikteki isimlerle isimlendirdiğini Kur’an’da çeşitli yerlerde açıklamıştır.2388 Bu isimlerin başında “Allah” lafzı gelir. Allah’a bu güzel isimlerle duâ edilmesi, duânın kabulüne sebep olur. “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle duâ edin.” 2389
Kur’an-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen “ğafûr” sıfatı ile birlikte olmak üzere “rahîm” sıfatı kullanılmıştır. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir. Dört âyette de “erhamü’r-râhimîn (merhametlilerin en merhametlisi)” tamlaması kullanılmıştır.
Allahu Teâlâ’nın rahmân ve rahîm sıfatları her ikisi de “rahmet” mastarından türemiş olmakla birlikte, aralarında anlam farkları vardır. Rahman sıfatı Kur’an’da 57 âyette geçmektedir. Bunlardan beş âyette rahman ve rahîm birlikte zikredilmiştir. 2390
Bir âyet olan, Tevbe sûresi dışında bütün süre başlarında tekrarlanan ve her meşrû işe başlarken söylenmesi İslâm’ın esaslarından olan “Besmele”de her iki sıfat zikredilmiştir. Bismillahirrahmânirrahîm’in anlamı; “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adı ile başlarım” demektir. Kur’an-ı Kerim’de Sebe’ hükümdarı Belkıs’a,
2388] 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 7; 59/Haşr, 24
2389] 7/A’râf, 180
2390] M. Fuad Abdülbâkî, el-Mu’cemul-Müfehres Li Elfâzı’l-Kur’ânil-Kerim, “Rahman” ve “Rahim” maddeleri
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 537 -
Süleyman peygamberin gönderdiği hak dine çağrı mektubundan söz edilirken şöyle buyurulur: “O mektup şüphe yok ki Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile (başlamaktadır).”2391 Bu iki sıfat arasındaki farkları şöylece belirtebiliriz.
Rahmân sıfatı ezelle, rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu yüzden Yüce Allah için dünyanın rahmanı, fakat âhiretin rahîmidir, denilmiştir. Bunun anlamı şudur: Cenâb-ı Hakk’ın varlıkları yaratması, onları yaşatması, insanlar arasında mü’min-kâfir, âdil-zâlim, çalışkan-tembel ayırımı yapmaksızın hepsine rızıklarını vermesi, çalışma ve gayretlerinin semerelerini ihsan etmesi, Rahman sıfatının tecellisidir. Küfre, zulme, şerre ve kötülüklere müdahale etmeksizin akıl ve irade-i cüz’iyyenin kullanılmasına fırsat verilmesi, ehl-i küfrün çalışmalarının karşılığını dünyada tam olarak görmesi hep bu sıfatın bir sonucudur.
Rahîm sıfatının tecellileri ise daha çok âhirette görülecek, Cenâb-ı Hakk’ın oradaki ikram ve ihsanları mü’minler için olacaktır. Pek çok âyette Rahîm sıfatı zikredilerek, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minleri bu sıfatla bağışlayacağı belirtilmiştir. Bazı âyetler şunlardır:
Fuhuş yapıp, sonra bu fuhuşlarından vazgeçen erkek ve kadınlar için şöyle buyurulur: “Şüphesiz Allah tevbeleri en çok kabul eden ve en çok merhamet edendir.”2392 Şu âyetlerde günahkâr mü’minlere yönelik genel rahmeti görmek mümkündür: “Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha tapmazlar. Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar, zina etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa cezaya çarpar. Kıyâmet günü de azabı kat kat arttırılır ve orada hor ve hakîr sürekli bırakılır. Ancak pişmanlık duyup imanını yenileyen ve iyi işler işleyenler müstesnadır. Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir. Yine kim tevbe edip, güzel amel yaparsa, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”2393 “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Kimi dilerse bağışlar kimi dilerse azaplandırır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” 2394
Şu âyette rahîm sıfatıyla mü’minlere merhamet açıkça görülür: “O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için üzerinize melekleriyle birlikte rahmetini gönderir. Allah mü’minlere çok merhamet eden (rahîm) dir.” 2395
Hz. Peygamber’in hadislerinde de Cenâb-ı Hakk’ın rahmet sıfatı açıklanmış, O’nun kullarına ve bütün yaratıklara olan merhametine yer verilmiştir. İnsanlarda ve bütün canlılarda bulunan acıma, merhamet duygusunun Allah’ın rahmân sıfatından bir cüz olduğunu Allah elçisi şöyle ifade buyurmuştur: “Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahmân’dan bir cüzdür.”2396 Başka bir hadiste rahmetin bütün yaratıkları kapsamak üzere Arş’ta asılı bulunduğu belirtilir.2397 “Şüphesiz rahmetim gazabımdan öne geçmiştir.” 2398
2391] 27/Neml, 30
2392] 4/Nisâ, 16
2393] 25/Furkan, 68-71
2394] 48/Feth, 14
2395] 33/Ahzâb, 43
2396] Buhârî, Edeb 13; Tirmizî, Birr 16; Ahmed b. Hanbel, I/190, 321, II/295
2397] Müslim, Birr 17; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/163, 190
2398] Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55, Bed’ü’l-Halk 1; Müslim, Tevbe 14-16; Tirmizî, Deavât 99
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diğer yandan insanların merhametli davranışının Cenâb-ı Hakk’ın da merhametine sebep olduğu şöyle ifade buyurulur: “Güçsüzlere merhamet edenlere Rahman olan Allah da merhamet eder.” 2399
“Allah insanlardan ancak merhametli olanları bağışlar.” 2400
“Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz.” 2401
Er-Rahîm: Çok merhamet edici verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı demektir. Kur’ân-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen ğafûr sıfatı ile birlikte olmak üzere rahîm sıfatı kullanılmıştır. Bu da Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir.
Er-Rahmân ism-i şerifinden Allah Tealâ’nın ezelde bütün yaratıkları için hayır ve rahmet irâde buyurduğu anlaşılıyordu. Er-Rahîm ism-i şerifi ise, yarattıkları arasında irâde sahipleri için kat kat rahmet-i İlâhiyyeyi ifade eder. Yani, insandan başka her varlık kendisi için tayin edilen sınır içinde kendisine verilen nimetlerden yaratılışı sevki (içgüdü) ile faydalanır ve o sınırdan dışarı çıkmazken; irâde sahibi olan insanlar için terakki imkânı verilmiştir. Bu imkân, fıtrî nimetleri arttırma ve ebedîleştirme imkânıdır. Çiğneyip geçtiğimiz ottan, rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır ve mutluluğumuza yarayan nimet hazinesidir. Yine, yaratılışımızda, başka varlıklara verilmeyen bir çok yeteneğin verilmesi ve tabiat kanunlarının âzat kabul etmez köleler gibi bize bağlı ve emrimize hazır olması, hep o şânı büyük Rahmân’ın lütuf ve ihsanlarının eseridir. Her şeyde, tabii kendimizde de gizlenmiş olan bu sayısız nimetleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalanmak için çalışacağız. Bütün yeteneklerimizi işleteceğiz. Bu takdirde gayretlerimizin boşa gitmeyeceğini bize müjdeleyen işte bu, Er-Rahîm ismidir. Çünkü bu isme göre, her gayret, bir mükâfatla karşılanacaktır.
Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifade eder. Er-Rahmân isminin ifade ettiği rahmet, hiçbir şarta, hiçbir gayret ve irâdeye bağlı olmayarak ihsan edilen rahmettir. Bu öyle geniş bir rahmettir ki, bütün varlıkları kaplar. Bunda çalışan çalışmayan, suçlu itaatli, imanlı imansız ayırt edilmez.
Er-Rahîm isminin ifade ettiği rahmet ise, Rahmân’ın lütfu olan rahmeti iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki, en az bire on’dur. Çalışânın ihlâsındaki kuvvete göre Allah’ın daha fazla ve hatta sınırsız ve hesapsız mükâfatları da vardır. İşte, gayr-ı meşrû arzulara kapılmamanın, kötülükten korunmanın önemi bu yüzdendir. İyi bilmek ve unutmamak lâzımdır ki, ister dünya için, ister âhiret için olsun çalışanlarla çalışmayanlar eşit muâmele görmeyeceklerdir.2402
“Rahmân” kullardan bir benzerinin çıkması mümkün olmayan; “Rahîm” ise, bir benzerinin çıkması mümkün olabilen nimetleri verebilen demektir. Bu bakımdan birincisi Allah’a hastır, başka hiç kimseye isim olarak verilemez. Rahîm ise, hem O’na, hem de başkasına denilebilir. Yine, Rahmân, nimetlerin en
2399] Ebû Davûd, Edeb 58; Tirmizi, Birr 16
2400] Buhârî, Cenâiz 32, Eymân 9, Tevhîd 25; Müslim, Cenâiz 9, 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24
2401] Buhârî, Edeb 18, 27; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/215-216
2402] A. Osman Tatlısu, Esmâü’l-Hüsnâ, s. 37
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 539 -
büyüğünü; Rahîm ise, en dakîkini (ince, hassas) verebilen demektir. Rahmân, dünya ve âhirette; Rahîm ise sadece âhirette merhamet edendir. Rahmân, tüm yaratılmışlara; Rahîm ise sadece mü’minlere merhamet edendir. Yani, Rahmân, dünyada mü’min, kâfir, münâfık herkese acıyıp rahmet eden; Rahîm ise âhirette sadece mü’minlere merhamet eden demektir.
Bir araya gelen bu iki sıfat, Allah’ın rahmetinin varlıkların tümüne ve bütün tecellîlere/yansımalara şâmildir. Rahmân ve Rahîm sıfatları, rahmetin bütün anlamlarını, özelliklerini ve sonsuz genişliğini ifade etmektedir. Cenâb-ı Allah bütünüyle rahmet sahibidir; Rahmet, acıma şefkat ve rikkat sahibi. Yarattıklarının hayatı için gerekli her şeyi Kendi üzerine almıştır. Onlara sürekli ihsanda bulunur. Yaratma, rızıklandırma ve nimetlendirme O’nun Rahmân ve Rahîm oluşunun sonucudur. “Kendi üzerine rahmet’i yazdı.”2403 “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”2404 “Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!” 2405
Varlıklar, meydana gelirken Rahmân’dan doğan rahmet sayesinde vücuda gelirler. Rahîm’den doğan rahmet sayesinde de büyüyüp ondan faydalanırlar. Bunun için “Dünyanın Rahmân’ı, âhiretin Rahîm’i” kavramı meşhur olmuştur. Gerçi Allah, hem dünyanın, hem de âhiretin Rahmân ve Rahîmidir. Rahmân sıfatı açısından yaratıklar yaratılmış; fakat hiçbirinin bu konuda fikri sorulmamıştır. Bu açıdan Rahmân’daki rahmetin gerçekleşmesi bir şarta bağlı değildir. Rahîm’deki rahmetin tahakkuk etmesi ise kulların dünyada iman ve amel etmeleri şartına bağlıdır. Rahmân’daki rahmet sayesinde her yaratılan varlıkta fıtrî ve cebrî olarak bu rahmetin bir esintisi vardır. Eğer Rahîm sıfatı da böyle olsaydı, dünyada hiç kimsenin iman, amel, çalışma, bir şeyleri icat etmesi, hayırlı eylemler yapması gibi şeylere gerek kalmazdı. Böylece dünya hayatı durgunluğa düşeceği gibi, âhiret hayatı da hüsrâna uğrardı. Yaratılıştan mevcut rahmetle yetinilseydi, insanlar her yönleriyle durgunluğa girerek, nasıl olsa rahmet geliyor diye bir taş veya bir hayvan seviyesinde kalırlardı. Rahmâniyetin rahmeti sadece Allah’a ait iken, Rahîmiyetin rahmetinden bir parça da kullara verilmiştir. Böylece o durgunluk durumu ortadan kaldırıldığı gibi, bir ananın yavrusuna merhameti gibi durumlar da sağlanmaktadır.
Cenâb-ı Hak, eşyayı yoktan var ederken âdeta bize demiş oluyor ki, “isteseniz de istemeseniz de Rahmâniyetimle sizi yaratıyorum. Sizin için gerekli olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmâniyetimle var ettikten sonra, Rahmâniyetimin kemâlini göstermek için, size Rahîmiyetimle de bir irâde veriyorum. İrâdenizi kullanmanıza ve kullandığınız irâdenin çapına göre de öteki âlemde size mükâfat vereceğim. Siz, irâdenizi kullanmakla bir şekle gireceksiniz. Bu şekil, âhiret âleminde bir kısım nimetlerden istifade etmeye hazırlanmak demektir. Yeter ki sizler, kendi hevâ ve hevesinize uyarak, benim rızâ dairemin dışına çıkmayın. Aksi takdirde orada cezanızın daha ağır olacağını düşünün.”
Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki, Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin ışığında bizim mazhar olduğumuz lütuflarla, yaptığımız işlerin birbirine münasip olması gerekir. Allah’ın bizi muhatap olarak kabul etmesine
2403] 6/En’âm, 12
2404] 7/A’râf, 156
2405] 40/Mü’min, 7
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mukabil, bizim bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğimiz yönüyle kendimizi devamlı sorgulamalıyız. Rahmân ve Rahîm sıfatlarının engin ve sınırsız merhameti kuşattığı gibi; bir de küçük bir tekdir, ikaz ve uyarının bulunduğunu da unutmamalıyız.
Besmelede ve Fâtiha sûresinde “Allah” lafzıyla bütün güzel isimleri kendinde toplayan zâtın tasarrufunu takdim etmesinden çekinen ve irkilen insana Yaratıcımız, er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerini zikrederek onlara yakınlık ve güven vermiş oluyor. Sanki bu isimlerle insanın kulağına şu manalar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet vardır. O, rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli olan her şeyi hazırlamıştır. Ancak, sadece dünya sizi tatmin edemez. Sizin için Cemâlullah’ı temâşâ ve bir cennet de lâzımdır. O, Rahîmiyetiyle sizlere bunu da verecektir. Bir korkudan sonra insanın içinde sıcak bir ünsiyet meydana getiren bu iki sıfat ne kadar önemli ve bu iki ismin zikredilmesi ne kadar gereklidir. 2406
Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
Er-Rahmân ve er-Rahîm isminin zevkini duyan gönüllere yeis ve ümitsizlik giremez. Müslüman, ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse düşsün, Allah’ın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir. Çünkü kesinlikle bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimlerin ekremidir. Allah’ın bu sıfatlarına gönülden inanan insanda, ciddi anlamda bunalım, stres, karamsarlık ve kötümserlik bulunamaz. Çağımızda gittikçe yaygınlaşan intihar fâciasının ümitsizlikten, bunun da çok defa Rahmân ve Rahîm sıfatlarının sahibi bulunan Allah’a imansızlıktan ileri geldiği bilinen bir gerçektir.
Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine cennetini veren Allah, Rahîm ismiyle rahmet edecektir. Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve ünvanlarıyla dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de, âhirette malları, evlâtları, orduları, servetleri onlara fayda vermeyecektir. Rahîm ismi, kâfirler ve zâlimler için tehdit; mü’minler ve mazlumlar için ise teselli ve sığınaktır.
Fâtiha sûresinin girişinde, Allah’ın, âlemlerin rabbi olduğu tanıtılırken, tevhid inancının evrenselliğine işaret edilmişti. Rabbimiz, yalnızca âlemlerin rabbi, yetiştiricisi, eğiticisi, öğreticisi, onlar üzerinde otorite sahibi olmakla kalmıyor; aynı zamanda onlara karşı engin merhamet de taşıyor. Allah’ın, Kitab’ını “rahmet” olarak nitelemesi de bu noktada çok önemlidir. Rabbimiz, Kitab’ı göndermekle neyi dilemektedir? İnsanların yeryüzünde mutlu bir şekilde yaşamalarını, sıkıntı çekmemelerini, anlaşmazlıklarını hak ölçüye göre çözmelerini... Kullarına karşı bu merhameti, acıması ve sevgisi, Kitab’a “rahmet” adını vermesine neden olmuştur. İşte bu yönleri dolayısıyla burada, tevhid inancının sevgi yönüne, insanî yönüne değinilmektedir. Tevhid toplumu, “kin, garaz, haset, zulüm” üzerine kurulu değildir. Bu toplumda, Rabbimiz Rahmân-Rahîm olduğundan, O’nu rab olarak kabullenen insanlar da birbirlerine karşı merhamet doludurlar. İlişkileri bu düzlemde cereyan eder. “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı sert; birbirlerine karşı merhametlidirler.” 2407
2406] Hikmet Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil A.Ş. Y., s. 157
2407] 48/Fetih, 29
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 541 -
Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilen2408 Peygamberimiz (s.a.s.)’in sıfat ve ahlâkından biri de ümmetine merhameti ve şefkati idi. “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”2409 Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetini ateşten uzaklaştıracak şeyleri göstermesi, onun şefkatinin bir eseridir. Bunu, şu güzel temsille dile getirmiştir: “Benimle ümmetim bir ateş yakan ve ateşine kelebek ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları men etmeye çalışan kimse gibiyiz. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Siz, benim elimden kurtulup ateşe düşmeye çalışıyorsunuz.”2410 Rasûlullah bir gün torunlarını öpüp okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu adam, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve: “Benim on çocuğum var. Bunlardan hiç birini öpmüş değilim” dedi. Peygamberimiz: “Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak, merhameti söküp almışsa ben ne yapayım?” buyurdu ve ilâve etti: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”2411 Efendimiz, kendi nefsi için hiç kızmaz; ancak Allah’ın haramları çiğnendiği zaman kızardı. Dâvetçi de böyle olmalı, nefsi için kızmamalıdır.
Bir seferinde de ashâb-ı kiram, Hz. Peygamber’in va’z u nasihatini pür dikkat dinlerken, O’nunla görüşmek isteyen yaşlıca bir zat kalabalık arasından Rasûllah’a yaklaşmaya gayret ediyordu. Rasûllah’ın sohbetini bölen bu ihtiyara yol açmada biraz ağır davranan ashâbın bu tavrı gözünden kaçmayan rahmet ve merhamet peygamberi, derhal onları ikaz etti: “Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” 2412
Kin ve düşmanlık, dâvet açısından asla kazandırıcı, neticeye götürücü olamaz. O yüzden dâvetçi, kin ve husumetine mağlup olmayacak, muhatabına karşı buğz değil; muhabbet ve merhamet besleyecektir. Ama bu sözlerimizden Rasûlullah’ın “Amellerin en hayırlısı, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”2413 hadisini inkâr ettiğimiz manası çıkarılmamalıdır. Veya Allah için buğzun da bu hadiste ifade edildiği şekilde gerekliliği karşısında kalpte buğz ile şefkat ve merhameti te’life uğraşmanın tenâkuz olacağı zannedilmemelidir. Hayır, günah ve ma’siyette bulunanlara karşı aynı anda hem rahmet ve şefkat beslemekle, hem de Allah için buğzda bulunmak arasında hiçbir tenâkuz, teâruz yoktur. Ancak, Allah için buğz ile, nefs ve heveslerine uyularak yapılan buğzu birbirine karıştıranlara göre böyle bir tenâkuz vardır. Önce “Allah için buğz nedir?” bunu bilmek gerekir.
Allah için buğz, bir müslümanın, ma’siyetler içerisinde bulunan bir kimseye hatası, isyanı dolayısıyla, nefsinde onun şahsına karşı hiçbir tiksinti bulunmaksızın buğz etmesidir. Yani onun ma’siyetine, isyanına, gafletine öfke ve kin beslemesidir. Elbette ma’siyet ve isyana karşı yapılan buğz, bunları işleyenin şahsına duyulan şefkat, merhamet ve acımadan ileri gelmektedir. Bu demek olur ki, Allah için duyulan buğz ile sevgi ve merhamet arasında zannedildiği tezat ve tenâkuz değil; tam bir uyum ve kaynaşma vardır. Çok sevdiği oğluna zarar veren,
2408] 21/Enbiyâ, 107
2409] 9/Tevbe, 128
2410] Müslim, c.5, s. 911
2411] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
2412] Tirmizî, Birr 15
2413] Ebû Dâvud, Sünnet 2; Ahmed bin Hanbel, V/146
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onun felaketine sebep olacak kötü insanlara veya kötülüklere bir baba kızar. Nasıl bu kızması oğluna duyduğu sevgiden doğarsa; aynen öyle, dinde veya nesepte kardeşimize merhametimiz, onun helâkine ve âhiret zararına sebep olan ma’siyet ve günahlarına buğzu gerektirir. Bu buğz, merhametin sonucudur.
Müslüman dâvetçi, şahsı ve nefsi için kin ve düşmanlık beslememeli, öfkesini yenmeyi bilerek bütün bir insanlığa şefkat ve merhamet duymalı, onların hidâyeti için çalışmalı, nasihat etmelidir. Onları İslâm’a dâvet etmesi şefkatinin, merhametinin bir eseridir. Çünkü dâvet kabul edilirse, ihtimal ki onların cehennemden kurtuluşu ve Allah rızâsına kavuşmaları gibi en büyük faydalar söz konusudur. Dâvetçi kendi nefsi için istediğini onlar için de ister. Kendisi için istediği en büyük şey ise iman ve hidâyettir. O, onlar için de bunu arzu eder. Hangi ölüm, sapıklık ve Allah’a karşı isyandan daha büyüktür? Dâvetçi, dâvetiyle isyankâr azgınları helâk ve hüsrandan kurtarmak için çalışır.
Merhamet, câhillerden gelecek her türlü zorluğa karşı sabırlı olmayı kolaylaştırır. İnsandaki acıma duygusu, gafil ve câhillerden çıkacak her türlü engele karşı direnmeyi öğretir. Dâvetçi onlara, oynayan çocuklar nazarıyla bakar. Küçük çocukların işi oyun, onların seviyesi bilgiden mahrumluk, faydalı veya zararlı olacak şeyleri kavrayamamaktır. Bunun için dâvetçi, onlara nasihat ederken, onların yüz çevirmelerine, kendisine zorluk çıkartmalarına ve eziyet vermelerine şaşmaz. Nasıl ki, bir çocuğa öğüt verir, ateşe ve tehlikeli bir şeye dokunmaktan men edersin de o da bağırır, öfkelenir, hatta bazen sana eziyet bile verir. Aynı şekilde dâvetçi de muhâtaplarının engellerine şaşmaz. Rasûl-i Ekrem, Kureyş’e karşı dâvet görevine çok ağır şartlar altında devam etmiştir. Onların eziyetlerine tahammül ederek şöyle demiştir: “Ey Allah’ım, kavmime hidâyet ver; çünkü onlar bilmiyorlar.” Kaba davranmak, etrafındakilerin dağılmasına sebep olur. Merhametten mahrum katı kalpli bir dâvetçi, çalışmasında muvaffak olamaz. Söyledikleri doğru da olsa insanlar ona meyletmez. Bu, insan doğasının icabıdır. İnsanlar fıtraten katı, sert ve sıkıcı davranışlardan nefret ederler. Böyle kimselerin sözleri kabul görmez. Çünkü bir nasihati kabul etmek, kalbin nasihat eden kimseye yönelmesine bağlıdır. Bu yönelme sert tabiat ve katı kalple elde edilemez. “Allah’tan bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen katı kalpli ve sert davransaydın, şüphesiz onlar etrafından dağılıverirlerdi.” 2414
O’nun Rahmân sıfatının dünyada mü’min-kâfir herkese merhamet etmesi, Rahîm sıfatının ise âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere merhamet edip kâfirlere azap etmesi olduğunun bilincinde olarak, cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an’a yönelmeli, böylece hayat bulmalı, dirilmeli ve hayatımızı O’na vakfetmeye, O’na adamaya çalışmalıyız.
Rahmân ve Rahîm’e iman eden bir insan, Allah’ın yeryüzüne indirdiği rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanatları ve gagasıyla karşı duran serçedeki rahmet bizde de vardır. O madenimizi işletirsek, insanları imansızlaştırıp onların cehenneme atılmasına sebep olan tâğutlara ve ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere ve zâlimlere karşı tavır alır, kahramanlara ve sâlihlere yakışan bir çıkış yolu buluruz.
2414] 3/Âl-i İmrân, 159
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 543 -
Rahmân, O’nun dünyadaki tecellîsi, Rahim ise âhiretteki tecellîsi. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı hem âhireti hatırlıyoruz. Dünyamızın da âhiretimizin de O’nsuz olamayacağını düşünüyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası olduğunun bilincinde, dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret ediyoruz.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gönül vârisi olan kâmil insan, bir rahmet taşıyıcısı olmalıdır. Öyleyse biz de yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakmalıyız. Rahman’ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz. O Rahîm’dir diyerek tembelliğe de düşmemeliyiz. Çünkü aynı zamanda O, din gününün sahibidir.
4) El-Melik
El-Melik; Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Hükümdar ve kral anlamında bir kelimedir. Me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke, mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve mâlik anlamında ‘melik, mâlik, melîk’ kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem insanlar, öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim, Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah’ın melikliğini, yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem’i önce bu noktada kandırmıştır: „Dedi: ‘Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?” 2415
Demek ki, insan Allah‘ın hâkimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki olmak isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Fir‘avnlar gibi, Hz. Mûsâ‘nın Allah‘ı Rabb, ilâh ve melik olarak kabul etmeğe çağırdığı Mısır Fir‘avn‘ı da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu iddiası içindeydi.2416 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü, Kur’an’da mülkün yalnızca Allah’a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ama, Allah âdil, hakk ve tek ilâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.
İnsan yeryüzünde halife olduğu, yani Allah adına yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiç bir zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah’ın yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak bu meliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emânettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından
2415] 20/Tâhâ, 120
2416] 43/Zuhruf, 51
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seçtiği elçiler vasıtasıyla bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetini bu elçiler aracılığıyla yürütmeği dilemiştir. Bu durum Kur’an’da oldukça açıktır: „Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir.”2417; “De ki: Allah‘ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın.“ 2418
Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, yukarıda da söylendiği gibi, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile bilgi ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlar da en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır.
“(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların te’vilini (yorumunu) öğrettin.”2419; “Allah ona (Dâvud’a) mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” 2420
Allah, bazen elçilerini hem Rasul, hem melik kılar; Hz. Dâvud’un ve Hz. Muhammed’in durumlarında olduğu gibi... Bazen de, peygamberin yanısıra, başka melikler de var eder. Nitekim, İsrailoğulları için aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebiler geldiği gibi, bu nebilerin yanısıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu:
“Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde nebîler var etti, sizi melikler yaptı..”2421 Bu âyette, İsrâiloğulları’nın hizmetçi, binek ve kadın sahibi olmakla “melik” diye adlandırıldıkları belirtilmişse de, İsrâiloğulları içinde nebilerin yanısıra, meliklerin bulunduğu da açıktır. “Nebilerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara, ‘Allah Tâlût’u size melik olarak gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’ dediler: (Nebileri de) ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü arttırdı’ dedi.” 2422
Buraya kadar açıkladığımız melik kelimesi, öncelikle yönetici ve tabii olarak, Allah adına gerek insanlar üzerinde, gerekse yeryüzünde Allah’ın varettiği servet üzerinde tasarrufu elinde bulunduran kişi anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da, dikkatimizi çeken bir diğer nokta, insanların mülkü olarak hemen yalnızca cariyelerin zikredilmiş olmasıdır. Yani, yalnızca cariyelere malik olunur, bunlar insanların mülküdür; başkalarıyla paylaşılmaz, belli ölçülerde dilenildiği biçimde kendileri üzerinde tasarrufta bulunulur. Ayrıca kölelere de memlûk denilir. Kur’an, dünya hayatının geçimliği dediği servet için “mülk” deyimini kullanmaz. Yenilen, içilen, sahip olunulan, kısaca kendileriyle dünya hayatı sürdürülen şeylere çoğunlukla “mal” veya “meta” tâbirini kullanır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah yeryüzündeki melikliğini, kendi seçtiği ve kendilerine ilim ve hikmet verip, te’vil öğrettiği kişiler aracılığıyla yerine getirir. Bunun dışında, bu melikliği gasbetmeye çalışanlara ve diledikleri biçimde insanlar ve yeryüzünün servetleri üzerinde tasarrufta bulunanlara da melik
2417] 5/Mâide, 18
2418] 3/Âl-i İmran, 26
2419] 12/Yusuf, 101
2420] 2/Bakara, 251
2421] 5/Mâide, 20
2422] 2/Bakara, 246-247
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 545 -
denilir. Kur’an, bunlara da mülkün Allah tarafından verildiğini vurgular. Ama, bu Allah’ın kendi melikliği için seçtiği insanlara verdiği bir mülk verişi değil; insanlar hak ettiği için gerekli gördüğü bir mülk veriştir. İnsana belli bir irade verildiğinden ve insan yaptıklarından sorumlu olduğundan eylemlerinin sonucunu mutlaka görür. Temelde Allah’ın iradesi, yeryüzünde kendi mülkünün, yani kendi melikliğinin hâkim olması şeklindedir ve bunun için dilediği insanları seçerek, onlar aracılığıyla melikliğini gerçekleştirmek ister. Seçimini de hiç bir zaman insanların keyfine bırakmaz. Çünkü, O mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ama, insanlar Allah’ın iradesi doğrultusunda değil de, kendi keyfi iradeleri doğrultusunda gider ve Allah’ın seçtiklerinin melikliğini kabul etmezlerse, bu kez Allah başlarına hak ettikleri meliği getirir. Nitekim, bu anlamda Fir’avn da, İbrahim’le Allah hakkında çekişen ve kaynaklarda Nemrut diye geçen kişi de meliktir.
Mülkle ilgili olarak Kur’an’da geçen bir diğer önemli kelime “melekût”tur. Aslında bütün varlıklar Allah’ın “ol” emriyle meydana gelmişlerdir. Acaba Allah’ın “ol” dediği şey nedir? Allah neye “ol” demektedir? Demek ki, varlıkların gerek salt nuranî, gerekse cismî ve gerekse şeytan veya cinler gibi ateşten varlıklar olarak ortaya çıkmadan önce bir asılları, bir kökleri vardır. Bu asıllar da nurdur, ışıktır. Bu nur veya ışık Allah’ın nurundandır.
Allah ise göklerin ve yerin nurudur. Şu halde, eşyanın hakikatı denilen ve Hakk’tan kaynaklanan, Allah’ın nuruyla varlık kazanan ve ilm-i İlâhide ezelde var olan asıllara, varlık köklerine Allah “ol” deyince varlıklar ya maddesiz nuranî varlıklar, ya güneş gibi maddi-nuranî, ya da maddi varlıklar haline gelmektedirler. İşte, varlıkların biçim giymeden ayan-ı sabite (arketipler) olarak bulundukları durum bir âlem olarak tasavvur edilip, adına “melekût âlemi” denilmiştir. Bu âleme Allah’ın dilediği kulları bakabilir ve ilmel-yakîn halindeki imanlarını ayn’el-yakîn haline getirebilirler; gaybı şehadete çevirebilirler. Nitekim, Kur’an’ı Kerim’de, „İşte böyle, İbrahim’e göklerin ve yerin melekût’unu gösteriyoruz.” buyurulmakta;2423 müşriklerin bu âleme bakmaları ve ibret almaları, Allah‘ın birliğini görmeleri çağrısında bulunulmakta ve her şeyin melekût‘unun Allah‘ın elinde olduğu vurgulanmaktadır.
Öte yandan „melik“ kelimesinin hükümdar, yani devlet başkanı anlamında kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları genellikle „melik“ ünvanını taşımazlardı. Kur‘an-ı Kerim‘de bu kelime Allah için kullanılmadığı zamanlarda, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade etmekteydi. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu kelime, Asr-ı saadetten Hulefâ-i râşidin döneminin sonuna kadar icrâ edilen şeklin dışında, İslâm‘a aykırı bir idareyi zihinlere getirdiği için Muâviye‘nin bu „melik“ ünvanını alması iyi karşılanmamış ve hatta bazı âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır.
İslâmiyetin ve dolayısıyla Arap dilinin Asya‘da yayılmaya başlamasıyla „melik“, Farsça‘daki „şah“ mânâsında kullanılır oldu ve bir hükümdar ünvanı olarak, özellikle Türk menşeli hükümdar sülâleleri tarafından kullanıldı. „Melik“ kelimesi, Sâsânî hükümdarları tarafından da benimsenmişti. Daha sonra Büveyhî hükümdarı Bahâü‘d-devle, kendine Farsça‘daki „şahinşah“ mânâsında melikül-mülûk“ ünvanını verdi. „Melik“ kelimesi Selçuklularda, Atabeyliklerde
2423] 6/En’âm, 75
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve Artukoğullarında da uzun süre kullanılmıştır. Osmanlılarda hükümdar için „melik“ ünvanının kullanıldığını gösteren kayıtlara rastlanmamıştır.2424
5) El-Kuddûs
El-Kuddûs: Temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen, fazilet ve güzel sıfatlardan dolayı öğülen demektir. Istılahta ise; Kuddûs denilince, Yüce Allah’ın isimlerinden birisi akla gelir ki, bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tahdîd ve tasvire sığmayan, öğülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Kuddûs kelimesi, Yüce Allah’ın ismi olarak iki yerde el-Melik ismiyle birlikte geçmektedir.2425 Ayrıca bir yerde de, Allah Teâlâ’nın meleklere insan neslini yaratacağını bildirdiğinde, onların; “...Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa Biz seni hamdinle devamlı takdis ediyoruz, noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz... “ şeklindeki cevaplarında “nukaddisu” kalıbıyla zikredilmektedir.2426 Burada da aynı lugat ve ıstılah anlamlar sözkonusudur.
Yüce Allah’ın bu ismi, O’nun, teşbîh ve tecsîmden, bir başka şeye benzemekten, beşerî sıfatlardan münezzeh olduğunu ifâde etmektedir. Nitekim Beyhakî, bu Kuddûs ismini, kendi yaptığı ayırıma göre, Allah’tan teşbîhi nefyeden isimler arasında saymaktadır. 2427
Yukarıda sözü geçen Bakara sûresi 30. âyette “nüsebbihu” ve “nukaddisu” kalıplarıyla “tesbîh” ve “takdîs” bir arada kullanılmıştır. Bu iki kelime, aralarında bazı farklılıklar olmasına rağmen iç içedir ve birbirini bütünleyicidir. Açık bir tesbîhde takdîs, açık bir takdîsde de tesbîh vardır. Zirâ, tesbihde de, Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan uzak tutmak anlamı görülmektedir. Aradaki fark; takdisde isbâtın tesbîhde ise nefyetmek sûretiyle isbâtın ağırlıkta olmasıdır. Bunu şöyle îzah etmek mümkündür:
Kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyedilmesi, ortadan kaldırılması, aynı zamanda öğülen ve kemâl sıfatlarının isbât edilmesi demektir. Nitekim “Ortağı ve benzeri yok” demek, O’nun tek ve yegâne varlık olduğunu isbât etmek olur. Yine aynı şekilde “O hiç bir şeyde âciz kalmaz” demek, O’nun güçlü ve kuvvetli olduğunu; “O kimseye zulmetmez “ demek de O’nun hükmünde âdil olduğunu ortaya koyar. Zirâ, âciz kalmak ve güçlü, kuvvetli olmak, zulmetmek ve adâletli olmak birbirinin zıddıdır. Dolayısıyla birisinin isbâtı, diğerinin nefyini, ortadan kaldırılmasını gerektirmiş olur.
Övülen ve kemâl ifâde eden sıfatların isbât edilmesi de kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyini gerektirir. “O âlimdir” demek, O’nun câhilliğini, “O kaadirdir” demek de O’nun güçsüz ve âciz olduğunu nefyetmiş, ortadan kaldırmış olur.
2424] Şamil İslâm Ansiklopedisi, 4/133-134
2425] bk. 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
2426] 2/Bakara, 30
2427] Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, Beyrut ty., s.38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 547 -
İşte tesbîh ile takdîs arasındaki fark burada ortaya çıkar. “O şöyledir” dediğimizde yani bir şeyin varlığını isbât ettiğimizde “takdîs”; “O şöyle değildir” dediğimizde, bir şeyin öyle olmadığını isbât ettiğimizde de tesbîh sözkonusu olmuş olur. Fakat netice itibârıyla daha önce de sözü geçtiği gibi, esas itibârıyla aralarında pek büyük bir fark yoktur. Tesbîhde takdîs, takdîsde de tesbîh sözkonusudur. Her ikisi içiçedir. Nitekim Yüce Allah bu ikisini İhlâs Sûresinde bir araya getirmiştir. İhlâs Sûresinin ilk iki âyeti olan “Kul huvallâhu ehad. Allâhu’s-Samed” (De ki; O Allah birdir. Allah Samed’dir, yani her şey varlığını ve devamını O’na borçludur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.) âyetleri takdîsi, geriye kalan “Lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû kufuven ehad” (O baba da değildir, oğul da değildir.) âyetleri ise tesbîhi ifâde eder. Bunların her ikisi de yani hem takdîs ve hem de tesbîh; Yüce Allah’ın vahdâniyetini ve yegâne tek varlık olduğunu, O’nun benzeri ve ortağının bulunmadığını isbâta yöneliktir. 2428
6) Es-Selâm
‘Selâm’ Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kendisi her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak olduğu gibi başkalarına da barış ve esenlik veren anlamına gelir. Bazılarına göre Allah’ın ‘Selâm’ ismi, bütün yaratıkları her türlü bozukluktan uzak tutan, onlara selâmet veren demektir. Kâinatta her şey Allah’ın koyduğu düzene göre devam etmektedir. Allah’ın bütün fiilleri bozukluk ve düzensizlikten uzaktır. O’nun takdirinde ve yaratmasında kusur olmaz.
‘Selâm’, hem Allah’ın noksanlıklardan uzak olduğunu, hem de O’ndan kullarına gelen esenliği, güveni ifade eder. Nitekim namazın sonunda Peygamberimiz, ‘Allahümme ente’s selâmü ve minke’s selâm’ demiştir. Yani, ‘Ey Allahım sen Selâmsın ve selâm Sendedir’ denilmesini tavsiye etmiştir.
Rasûullah (s.a.s.) namazdan ayrılmak istediği zaman üç kere istiğfarda bulunur, sonra da: “Allah’ım! Selâm olan sensin ve esenlik de sendendir. Sen celâl ve ikram sahibi yücesin!” diye duâ ederdi. 2429
Selâm; Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran, cennetteki kullarına selâm eden demektir. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır/selâmet verendir; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2430
Allah kendisine iman edenlera sonsuz cenneti müjdelemiştir. Ancak gözardı edilen bir gerçek vardır ki, iman edenler yalnızca âhirette değil dünyada da güzel bir yaşamla ödüllendirilmişlerdir. Allah, dünyadaki ve âhiretteki bu müjdeyi Kuran’da şöyle bildirmiştir:
“Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim sâlih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve
2428] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I/301 ve 7/4954; Beyhakî, a.g e., 38; Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/398-399
2429] Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvud
2430] 59/Haşr, 23
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” 2431
Kuşkusuz dünyadaki ve âhiretteki güzel yaşam, kulları üzerinde sonsuz bir şefkat sahibi olan Allah’ın ‘Selâm’ sıfatının tecellileridir. Dünyada güzel bir hayatla yaşayan, Rabbine kulluk edip yaptığı sâlih amellerden ecir kazanan mü’min, âhirette de ‘hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak’ cennete girecektir. Allah samimi kullarının âhirette karşılaşacakları ortamı Kuran’da haber vermiştir:
“Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah’a) yönelip-dönen (İslâm’ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahmân’a karşı ‘içi titreyerek korku duyan’ ve ‘içten Allah’a yönelmiş’ bir kalb ile gelen içindir. ‘Ona ‘esenlik ve barış (selâm)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür.’ Orada diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.” 2432
Allah’ın Selâm sıfatı aynı zamanda cennete kabul ettiği kullarına selâm vermesi anlamına da gelir. Allah, Yâsin Sûresi’nin 58. âyetinde “Çok merhametli Rabb’dan onlara bir de sözlü ‘Selâm’ (vardır).” diyerek cennete giren insanlara sözlü olarak selâm vereceğini bildirir. Allah mü’minlerin canını alırken önce melekleri ona selâm verirler, sonra cennet bekçileri onları selâmla karşılar. Arkasından Allah cennete başları dimdik gelen kullarına selâm verir. Kuşkusuz Allah’ın selâmı mü’minler için olabilecek en büyük müjdedir. “İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selâmla karşılanırlar.” 2433
Es-Selâm: Her çeşit ârıza ve hadiselerden sâlim kalan her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden. Varlığında herhangi bir kusur ya da ayıp olmayan Allah Teâlâ’nın ‘es-Selâm’ isminin tecellisini; ‘İnsanları karanlıktan çıkarıp (cehaletten kurtarıp) aydınlığa sevk etmek için Kur’an, Peygamber ve dâvetçiler göndermesinde, bizleri her hangi bir dünyalık sıkıntı karşında kurtarmasında görmek mümkün. Hele de hidâyete ermişseniz Allah’ın ‘es-Selâm’ isminin tecellisini taşıyorsunuz demektir.
7) El-Mü’min
El-Mü’min: Kendisine sığınanları emin kılan, emniyet verici, kullarını iman şerefiyle şereflendiren, insanları koruyup rahatlatan. “İnanıp da imanlarına her hangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”2434; “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2435
Allah’a gerçek mânâda iman edenler kendi evindeymiş gibi dünyada da rahat ederler, âhirette de. Allah’ın ‘El-Mü’min’ ismine iman eden insan; başına ne tür musibet ve belâ gelirse gelsin karşılığında cennet alacağını bildiği için Allah’ın bu ismine güvenerek sabreder.
2431] 16/Nahl, 96-97
2432] 50/Kaf, 31-35
2433] 25/Furkan, 75
2434] 6/En’âm, 82
2435] 59/Haşr, 23
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 549 -
Yine karşılığında cennet vaad edilen cihad’a giden bir mücâhid gönül rahatlığıyla, hiçbir korku ve endişe duymadan gider. Allah’ın bu ismine iman etmek kalpteki korku, endişe ve şüpheleri kökünden söküp atar.
Allah’ın ‘El-Mü’min’ isminin tecellisini daha çok ‘can ve malını Allah yolunda harcayan, aza kanaat eden, geceleri Rabbini anmak için sıcak yatağını terk eden Müslümanlarda görmek mümkün.
Allah mü’minlere dünyada ve âhirette hoşnutluk içinde bir yaşam sunar. Bu yaşam her yönüyle çok mükemmel olduğu gibi manevi olarak da mü’minlerin çok güçlü olmalarını sağlayacak şekildedir. Allah sâlih kullarına mânevî yönden huzur, güven ve eminlik verir. Mü’minlerin dünyada zorluk içinde oldukları dönemlerde onları destekler, kalplerini pekiştirir, Kendisine olan tevekkülleriyle huzurlu bir yaşam sürmelerine izin verir. Kuran’da Peygamberimiz döneminde savaşta alınan bir yenilginin ardından Allah’ın mü’minlere olan manevi desteği şöyle anlatılmıştır:
“Andolsun, Allah birçok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz. (Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkâr edenleri azablandırdı. Bu, inkârcıların cezasıdır. Bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesini kabul eder. Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.” 2436
Kuşkusuz mü’minlerin karşısında her zaman azılı bir inkârcı grup olmuştur. Bu inkârcı kesim Allah’a samimi bir kalple yönelen mü’minleri doğru yoldan çevirmeye, kendi dinlerine uymaya çağırmışlardır. Bu çağrıdan yüz çevirenleri ise şiddetli bir eziyetle tehdit etmişlerdir. Ancak böyle dönemlerde de Allah küfrün çabalarını boşa çıkarmış ve mü’minlere her yönden destek olmuştur:
“Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, ‘öfkeli soy koruyuculuğu’nu (hamiyeti), câhiliyenin ‘öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü’minlerin üzerine ‘(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları ‘takvâ sözü’ üzerinde ‘kararlılıkla ayakta tuttu. Zâten onlar da, buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” 2437
Allah’ın tüm mü’minlere, özellikle de elçilerine olan manevi desteği daha pek çok âyette haber verilmiştir. Peygamberimiz dönemindeki inkârcı kavim, peygamberin hicret etmesine sebebiyet verdiğinde, Allah onu her türlü ortamda destekleyeceğini vâdetmiş, inkârcıların saldırısını önlemiş, manevi olarak da elçisine ‘huzur ve güvenlik duygusu’ indirmiştir:
“Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, üzülme; elbette Allah bizimle beraberdir.’ Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâra edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi,
2436] 9/Tevbe, 25-27
2437] 48/Fetih, 26
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2438
Yukarıda sayılanların tümü Allah’ın insanlara dünyada verdiği güvenlik ve huzur duygusudur. Ancak âhirette olan huzur ve güvenlik dünyadaki ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir nimettir. Çünkü oradaki manevi huzur sonsuza kadar sürecektir ve Allah dilemedikçe yok olması mümkün değildir. Allah mü’minlerin cennette yaşayacakları, maddi ve manevi her yönden tatmin bulmuş hali şöyle tarif etmiştir:
“Gerçekten takvâ sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya esenlikle ve güvenlikle girin. Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.” 2439
8) El-Müheymin
El-Müheymin: Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve yöneten; insanları murâkabe eden (Üstün gelen); gözetici ve koruyucu. “Sen ne zaman bir işe girişsen, ne zaman Kur’an’dan bir şey okuyacak olsan; sizler de ne zaman bir işe başlasanız, Biz o iş esnasında mutlaka yaptıklarınızdan haberdarız. Şüphesiz ki yerde de gökte de zerre kadar bir şeyin Rabbinizden uzak ve gizli kalması mümkün değildir.”2440; “Onlar sırlarının da fısıltılarının da Allah tarafından bilindiğini ve O’nun bütün gizli şeyleri en iyi bilen olduğunu hala anlamadılar mı?” 2441
“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2442
Tüm evrenin kusursuz bir düzen içerisinde var olmasını sağlayan fizik yasaları, onları meydana getiren Allah’ın, kulları üzerindeki İlâhî korumasına da en güzel delilleri oluştururlar. Sözgelimi yerçekimi yasasını düşünelim. Bu çekim kuvveti daha zayıf olsaydı neler olurdu? Öncelikle hafif şeyler yeryüzünde sabit duramayacaktı. En ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı.
Örnek olarak verilebilecek bir başka yasa Newton’un kütlesel çekim kanunudur. Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin içinde bulundukları hassas dengeyi açıklar. Bu dengede meydana gelebilecek en küçük bir bozulma, dünyanın ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulmasına ya da güneşten uzaklaşarak uzaya savrulmasına ve mutlak soğuklukta donmasına sebep olacaktır.
Peki, cisimler ve yüzeyler arasında sürtünme kuvveti yaratılmamış bir dünya nasıl olurdu? Kalem insanların ellerinden kayıp düşecek, kitaplar ve defterler masanın üzerinde kayacak, masa, döşeme üzerinde kayıp bir köşeye çarpacaktı; kısacası tüm cisimler, yanları bir yüzeye gelene kadar kayacak ve yuvarlanacaktı.
2438] 9/Tevbe, 40
2439] 15/Hicr, 45-48
2440] 10/Yunus, 61
2441] 9/Tevbe78
2442] 59/Haşr, 23
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 551 -
Sürtünmesiz bir dünyada tüm düğümler çözülecek, çiviler ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabalarda fren tutmayacak, ses asla dinmeyip bir duvardan ötekine yankılanıp duracaktı....
Allah’ın canlıların korunmasına yönelik yarattığı özellikler kuşkusuz sadece fizik yasaları ile sınırlı değildir. Buna bir başka örnek de insanın üzerinde bulunduğu yeryüzünün sağlam ve güvenlikli kılınmasıdır. Dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı, her kilometrede 30°C artar. Ve çekirdekte bu ısı 4500°C gibi inanılmaz bir yüksekliğe erişir. Yerin sadece 1 km. aşağısındaki sıcaklığın 60°C’ye yakın olduğu düşünüldüğünde bunun ne kadar büyük bir tehlike olduğu açıkça görülmektedir. Hâlbuki tüm canlılar büyük bir güvenlik içinde, altlarında kaynayan magmadan habersizce yaşamlarını sürdürmektedirler.
Açıkça görüldüğü gibi Allah içinde bir ateş topu barındıran dünyanın yüzeyinde mükemmel bir düzen yaratmıştır. Hiçbir yer için en ufak bir başıboşluk söz konusu olmamaktadır. O, gökleri ve yeri kontrol altında tutmakta, kâinattaki tüm canlıları bildikleri veya bilmedikleri büyük tehlikelere karşı her an korumaktadır. İnsanı ise daha cenin halindeyken savunması sağlam olan bir yere yerleştirerek korumaya almıştır.
Görüyoruz ki insanların çoğunluğunun doğal karşıladığı pek çok özellik asıl olarak Allah’ın kullarına olan merhametine ve İlâhî korumasına işaret eder. Çünkü düzeni ve birliği sağlayan yüzlerce fizik yasasının şu an oldukları şekilleriyle varolmaları için hiçbir zorlayıcı neden yoktur. Allah koruyucuların en hayırlısıdır.
Canlıların rızklarını temin eden, hangi canlının neye ihtiyacı olduğunu bilen, herhangi bir ağaç dalında düşen bir yapraktan haberi olan, bir Afrika yerlisinin ayağına batan dikenden haberi olan ve o an onu gören Allah Teâlâ’nın çok büyük ve çok güçlü olduğunu görürüz.
Allah Teâlâ’nın her şeyi görmesi bize Allah’ın büyük ve güçlü olduğunu gösterir. Fakat bizim için en önemlisi Allah’ın şu an bizleri gözetliyor olması. Tabi bizlere düşen şey bir an önce toparlanıp O’nun râzı olacağı bir şekilde yaşamak.
9) El-Azîz
Azîz: İzzet sahibi, yüce, büyük, her şeye galip olan, mağlûp edilmesi imkânsız olan kimse demektir. Allah Teâlâ’nın esmâ-i hünsâsından, doksandokuz güzel isminden biridir. Allah’ın emir ve iradesine karşı koyacak yoktur. O her şeye galip gelir. O’nu mağlûp edecek hiç bir kuvvet yoktur. Allah’ın bu ismi Kur’an-ı Kerîm’de bazen “Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.”2443 âyetinde olduğu gibi, azap ve intikam yerinde gelmiştir. Fakat birçok yerde “hakîm/hikmet sahibi” ismiyle beraber zikredilmiştir.2444 Bunun mânâsı; Allah azîzdir, gücü her şeye yeter, her şeye galip gelir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını tehir eder demektir. 2445
Azîz: Kıymetli, değerli seçkin izzet sahibi, muhterem, kuvvetli, üstün, yüce,
2443] 3-Âl-i İmrân, 4
2444] 2/Bakara, 209, 220, 228, 240, 260
2445] Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/188
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeref sahibi, bulunmaz derecede az ve nadir olmak; her şeye gücü yetmek, hiç bir zaman yenilmemek anlamlarına gelir. Aziz, Arapça “azze” kökünden gelmekte olup, “izz” masdarından bir sıfattır, “eizze” ve “eizzâ” şeklinde gelen kalıpları da vardır. Istılahta ise; “Aziz” Yüce Allah’ın isimlerinden birisidir. O’nun mutlak hâkimiyet ve üstünlüğünü ifade eder. O hiç bir şekil ve sûrette asla yenilgiye uğramayan, her şeye gücü yetendir. O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür. O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.
İzzet; tam olarak zilletin, yani aşağılık, düşüklük ve acizliğin zıddıdır. Aziz ve izzet ile bunların zıddı olan zelil ve zillet kelimeleri halk arasında da kullanılmakta ve genellikle aynı lûgat anlamını korumaktadır. Bir hitap sözcüğü olarak kullandığımız “aziz” kelimesi, hitap ettiğimiz topluluğa veya kişiye bir şeref ve üstünlük atfetmekte ve bir iltifat ifade etmektedir. Aynı zamanda bir saygı ve bağlılık sözcüğüdür.
Yüce Allah’ın isimlerinden olan “el-Aziz” ismi, Kur’an-ı Kerîm’de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı Hüsnâ’dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi yerde beraber geçmektedir. Bunu onbeş yer ile el-Alîm, daha sonra sırasıyla el-Kavî, er-Rahîm, Zuntikâm, el-Hamîd, el-Gaffâr, el-Cebbâr, el-Gafûr, el-Vehhâb, el-Kerîm ve el-Muktedir isimleri takip eder. Aziz isminin geçtiği doksanbir âyetin ellisi Mekkî, kırkbiri ise Medenî’dir. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Yüce Allah’ın azamet ve kudretini ifade eden bu Aziz sıfatının daha ziyade Cemâl sıfatlarıyla beraber zikredilmesidir. Bu doksanbir âyetin onüçünde Zuntikâm, el-Kavî ve el-Cebbâr isimleriyle yani Celal sıfatlarıyla beraber geçmektedir. Geriye kalan yetmişsekiz âyette ise Cemâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. O ne kadar merhametli ve ne kadar affedicidir. Zirâ O azîzdir, izzet sahibidir, kullarına en çok acıyandır.
Aziz isminin geçtiği âyetlerden birkaç tanesi şunlardır: 2/Bakara, 129, 209, 220, 228, 240 ve 260; 3/Âl-i İmrân, 6, 18, 62 ve 126; 11/Hûd, 66; 26/Şuarâ, 9 ve 68; 34/Sebe’, 6; 38/Sâd, 9 ve 22; 35/Fâtır, 2; 44/Duhân, 49.2446
“Kim izzet isterse bilsin ki izzetin tamamı Allah’a aittir.”2447 “İzzet, Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere aittir.”2448 El-Aziz: Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve güçlü; asla yenilmeyen, daima galip olan. ‘El-Aziz’ olan Allah Teâlâ’yla savaşa giren tüm varlık ve sistemler er geç yenilirler. Geç yenilmeleri onların güçlü Rabbimizin güçsüz olduğu anlamına gelmez (Hâşâ!), O’nun mühlet vermesini gösterir.
Allah Teâlâ’nın sabrı gereği bir süre müddet verilir ve sonunda kendisini ilâh zannedip de suda boğulan firavunlar gibi yenilirler... Allah’ın ‘el-Aziz’ isminin tecellisi; ‘Hiçbir sistem ve işkence karşısında boyun eğmeyip şehâdete kadar uzanan bir hayat süren mü’minlerin o yaşantısında görmek mümkün.
2446] Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/188-189
2447] 35/Fâtır, 10
2448] 62/Münâfikun, 8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 553 -
10) El-Cebbâr
El-Cebbâr; Allah Teâlâ’nın esmâu’l-hüsnâsından (doksan dokuz güzel isminden) biridir. Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın doksan dokuz isminin olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de “el-Cebbâr” olduğu belirtilmiştir.2449 Kur’an-ı Kerîm’de de Allah’ın Cebbâr ismi zikredilmiştir.2450 Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât’ında “cebr” kelimesini şöyle tarif eder: Herhangi bir şeyi bir çeşit baskı ile ıslah etmek, düzeltmek.2451 Cebr kökünden gelen el-Cebbâr ismi, Kur’an-ı Kerîm’de şu âyette geçmektedir: “O, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hükümran, noksan sıfatlardan uzak, selâmete erdiren, emniyete kavuşturan, gözetip koruyan, her şeye galip olan, istediğini zorla yaptıran, (el-Cebbâr) her şeyden yüce olan Allah’tır. Allah, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir.” 2452
Cebbâr, Arapça cebr kökünden mübâlağalı ism-i fâildir. İki mânâda kullanılmıştır:
1- Cebr, kırık veya çıkık kemiği yerine getirerek iyice bağlayıp sarmak, eksiği düzeltip tamamlamak demektir. Bu mânâda cebbâr, halkın eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını karşılayan, işlerini düzelten ve bunları yapmakta çok güçlü olan demektir. Müfessirlerin birçoğu Allah’ın Cebbâr isminin bu mânâda olduğunu söylemişlerdir. Allah’u Teâlâ “dertlere derman veren, kırılanı onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten”dir. 2453
2- Cebr, icbar etmek, dilediğini zorla yaptırmak mânâsına da gelir. Buna göre Cebbâr, zorlu, zora başvuran demektir. Allah’u Teâlâ için kullanılması “Kahhâr” ismi gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmaya gücü yeten, hükmüne karşı gelinemeyen demektir. Ama bundan Cebriyye’nin dediği gibi kullara hiç irade vermez, her emrini zoraki yerine getirir, insanlarda cüz-î irade yoktur mânâsını çıkarmamalıdır. Çünkü teşriî olan emirlerini, kullarının cüz-î iradelerine bağladığı naslarla sabittir. Ancak Allah’u Teâlâ, insanlara bir çok fiillerde irade vermiş, hür yaratmış olmakla beraber onların bütün irade ve isteklerini yerine getirmek mecburiyetinde değildir. Allah Teâlâ bazen onların istemediği şeyleri de yapar. Nitekim Allah’tan korkmayan, emirlerine karşı gelen asîler hiç bir zaman cezaya çarptırılmak istemezler. Ama zamanı gelince Allah’ın takdir edeceği cezayı çekmeye mecbur olurlar.
Bunun dışında Allah’ın sıfatı olarak kullanılan “Cebbâr”ın iki mânâsı daha vardır. Biri, İbn Enbârî’nin dediği gibi “kendisine erişilmez, el uzatılmaz” demektir. Diğeri de İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre “azametli, büyük, yüce (azîm)”, mânâsınadır. 2454
Kur’an-ı Kerîm’de cebbâr, insanların sıfatı olarak da zikredilmiştir. Bu durumda şu mânâlarda kullanılmıştır:
2449] Tirmizî, Deavât 82
2450] el-Haşr: 59/23
2451] el-Müfredât, 117
2452] 59/Haşr, 23
2453] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4872-4873
2454] Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4873-4874
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Zorba, zorlayıcı. Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) hitaben şöyle buyurur: “Biz onların ne dediklerini biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Sadece tehdidinden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” 2455
b- İri cüsseli, 2456
c- Allah’a ibâdet etmeyen, kötülükte direnen, 2457
d- Çok insan öldüren. 2458
“O öyle Allah’tır ki,... istediğini zorla yaptıran...dır.” 2459
El-Cebbâr: Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan demektir. İnsana verilen irade dışındaki tüm varlıklar istese de istemese de Allah’ın çizdiği program dahilinde hareket ederler. Gece geldiğinde gündüz kaybolur, gündüz geldiğinde gece kaybolur...
Güneş doğar, denizlerdeki sular buharlaşır, bulutlarda yoğunlaşarak yağmur olarak yeryüzüne inerler. İsteseler de istemeseler de Allah’ın ‘Cebbar’ sıfatı gereği kendilerine verilen görevleri yapmak zorundadırlar.
Kırılanları onaran anlamına da gelen ‘El-Cebbar’ sıfatının tecellisini; hastalığına şifa bulan, yarası iyileşen ve ümidin kaybolmaya yüz tuttuğu anda duâlara icâbet etmesinde görmek mümkün.
11) El-Mütekebbir
Her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren demektir. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.2460
Allah büyüklüğünü ve kudretini Kuran’da verdiği örneklerle anlatır. Bu örneklerden bir tanesi Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görmek istemesidir. Hz. Mûsâ Allah’ı görmek istemiş, bu yüzden de O’na seslenerek; “Rabbim, bana göster, Seni göreyim” demiştir. Bunun üzerine Allah, “Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin.’ diye cevap verir. Allah dağa tecelli edince onu paramparça eder ve Hz. Mûsâ bayılarak yere düşer. Kendine geldiğinde ilk söylediği ise ‘Sen ne yücesin (Rabbim).”2461 olur.
“İbrahim: ‘Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ demiştir. Bunun üzerine Allah ‘Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.2462 diye cevap verir. Böylece Allah ona büyüklüğünün bir delilini daha gösterir.
2455] 50/Kaaf, 45
2456] 5/Mâide, 22
2457] 19/Meryem, 32
2458] 26/Şuarâ, 30; 28/Kasas, 19; Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/275
2459] 59/Haşr, 23
2460] 59/Haşr, 23
2461] 7/A’râf, 143
2462] 2/Bakara, 260
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 555 -
Hz. Lût’a da Allah sabah vakti kavminden iman etmiş kişilerle birlikte çıkmasını ve kavmini terkederken arkasına bile bakmamasını söyler. Sabah vaktinde ise Hz. Lut’u ve yakınlarını kurtararak inkârcı kavmi büyük bir azapla helak eder. Ateşe atılan Hz. İbrahim’e ise ateşi esenlik kıldı. Hz. İsa’nın eliyle ölüleri diriltti, kör olanları iyileştirdi. Denizi yararak Firavun’u ve ordularını içine gömdü. Böylece Allah onlara her olayda büyüklüğünü ve sonsuz gücünün tecellilerinden bazılarını açıkça göstermiştir.
Allah her an, her yerde ve olayda büyüklüğünü ve kudretini açıkça gösterir. Dünya hayatına ve hırslarına dalan insanların üzerine sabah vakti bir kasırga gönderir. Onların oturdukları şehrin altını üstün çevirir ve bir daha oturulamayacak hale getirir. Mallarını, mülklerini ve sahip oldukları her şeyi ellerinden alır. Bir şehri yanlızca yağmur yağdırarak suların içine gömer, birkaç saniye süren bir depremle bir kenti haritadan siler. O’nun azabıyla hareket eden yer, gök, rüzgar ve yağmur uğradıkları şehre görülmemiş bir helak getirirler. O şehrin halkı da Allah’ın sarsılmaz gücüne, büyük bir yıkımla şâhit olur.
Kuşkusuz Allah Mütekebbirdir. O’nun gücü ve kudreti karşısında, yeryüzünde büyüklenebilecek kimse yoktur; O, önünde secde edilecek tek makamdır..
El-Mütekebbir: Çok büyük, her hususta büyüklüğünü gösteren, yücelik, kibriya ve azamet kendine mahsus, kendisinin hakkı olan. Her kim Allah’ın bu sıfatıyla sıfatlanmak isterse cehennemde şeytana komşu olması kaçınılmaz olur.
“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”2463 “(Allah) üstün, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır.”2464 Yücelik, ululuk Allah’a mahsustur. Ve bu da O’nun hakkıdır.
Allah’ın El-Mütekebbir sıfatının tecellisini; Dünyadayken büyüklük taslayıp kendilerini ilâh olarak kabul ettirmeye çalışan zorbaların tuvaletteki hallerinde, yorulunca güçlerinin kaybolmasında, zayıflığın alameti olarak uykuya yenik düşmelerinde görmek mümkün.
Kibirden Allah’a sığınmalıyız. Zâten kibirli insanı insanlar da sevmez.
12) El-Hâlık
El-Hâlik: Yaratan, yoktan var eden demektir. Bu anlamda yoktan var eden, yaratan sadece Allah’tır. Kur’an-ı Kerim’de halk, yaratma anlamıyla, çokça kullanılmaktadır. “Yarattı, yarattım, yarattın, yarattık, yaratır” gibi ifadelerde Allah hakkında vârid olmuştur. “Yaratamazlar, yaratılırlar, yaratıldı, yaratıldılar” tarzındakiler de yaratıklar için kullanılır. Yani onlarda Allah’ın bu vasfının bulunmadığı ifade buyrularak, yaratıcının yalnız Allah olduğu belirtilir.
Doğrudan doğruya “yaratma” anlamı ifade eden “haleka” kökü, Kur’an-ı Kerim’de 259 yerde kullanılmıştır. Hem fiil, hem isim şekilleriyle çokça geçer. Yaratma anlamına gelen “halk” kökü, Kur’an’da hep Allah’a izafe edilmiştir. Tek istinası, Hz. İsa’dan nakledilen 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110 ayetleridir ki, buralarda Hz. İsa’ya hakiki hâliklık nisbet edilmemekte, hakiki yaratıcının Allah Teala
2463] 40/Mü’min 35
2464] 59/Haşr, 23
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu, ayetin muhtevasından açıkça anlaşılmaktadır.
Yaratma, Kur’an’da çok geniş bir alana yayılmıştır. Görebildiğimiz ve göremediğimiz her şey, yaratmanın konusudur. Allah, onların yaratıcısıdır. Gökler, yerler, bunlarda ve bu ikisi arasında bulunanlar, hep Allah’ın yaratmasıyla vücut bulmuş yaratıklardır.
Huluk (ahlâk) kelimesi de, halk manasına gelir. Huy anlamında kullandığımız huluk kelimesi, 26/Şuarâ 137 ve 68/Kalem, 4. âyette geçmektedir. Halk, gözle görülen hey’et, şekil ve sûretlere tahsis edilmiş; huluk ise, basiretle idrak edilen kuvvet ve seciyyelere tahsis edilmiştir.
El-Hâlik, el-Hallâk, Kur’an’da zikredilen esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın isimlerindendir. El-Hâlik’ın anlamı şudur: Cenab-ı Hak, mutlak manada yaratıcıdır. Yaratıcılığı, görülen - görülmeyen, bilinen - bilinmeyen, varlık namına ne varsa, hepsini kapsar. El-Hallâk, Hâlik ism-i failinin mübalağalı şeklidir. Mübalağa, tekerrür ifade eden fa’âl veznindedir. Yani, devamlı olarak, mükemmel şekilde yaratan manasını ifade eder. Durmadan yaratan, demektir.
Allah, Genel Olarak Her Şeyin Yaratıcısıdır: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır” hükmünü Kur’an’dan alıyoruz. Allah, bize kendi yüce Zâtını böyle tanıtıyor. “Allahu hâliku külli şey” ve aynı anlama gelen ifadeler birçok âyette tekrarlanır.2465 “De ki: ‘Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, tektir, hâkim olan (her şeye üstün gelen)dır.” 2466
Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu bildiren ayetler, çok geniş bir anlam ifade ediyor. Allah, “bütün eşyanın hâlikı, hayır şer, iman küfür, her şeyin yaratıcısı, bunları sebepleriyle birlikte yaratandır.” O, aynı zamanda, evvelce her şeyi yarattığı gibi, bundan böyle ve gelecekte de her şeyin yaratıcısıdır. İlâhlık, mâbudluk da; ibdâ edenin (yoktan var edenin) hakkıdır. Ubûdiyete ve ibadete Allah’tan başka lâyık hiçbir şey yoktur; ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen Allah vardır. O halde, biz insanların ibadeti, göklerde ve yerde bulunanların ibadeti, O’na tahsis edilmelidir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılanın görevi de Yaratan’ını ibadette tek kılmaktır. Yaratıcı kim ise, ibadet edilmek de O’nun hakkıdır. “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”2467; “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi korumuş) olursunuz.” 2468
Allah, dilediğini yaratır. Yaratmak murad ettiği zaman, ona sadece “ol” der, o şey hemen oluverir. Allah, sebeplerini ve maddesini bulundurarak yarattığı gibi, bunlar olmadan da bir defada yaratmaya kaadirdir. “Dedi ki: ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘ Allah böylece dilediğini yapar’ dedi.
‘Bir şey(in olmasını) istedimi, ona ‘ol’ der, o da oluverir.”2469 Bu ayette olduğu gibi, dilediğini hikmetine göre yaratacağına dair muzâri sigasıyla birçok ayet gelmiştir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştukları
2465] Bk. 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 35/Fâtır, 3; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62
2466] 13/Ra’d, 16
2467] 6/En’âm, 102
2468] 2/Bakara, 21
2469] 3/Âl-i İmran, 47
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 557 -
şeylerden uzaktır.”2470 Allah, dilediğini dilediği gibi yaratır. Allah, gökleri bir asıl/benzer olmaksızın yarattığı gibi, bir asıldan da yaratır. Gökler ve yer arasında olanları böyle yaratmıştır. Cinsinden olmayan bir asıldan da yaratabilir; Adem’i topraktan yarattığı gibi. Yahut tek başına dişiden İsa gibi veya o ikisinden diğer insanları yaratması gibi.
Allah, bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmaktadır. “Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yarattı.”2471 Mutlak yaratıcı Allah olduğu için, mutlak yaratma da O’na mahsustur. “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (emri), arş üzerine hükümran oldu. (O,) geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!”2472 Karşı durulmayan bütün emr O’nundur; O’ndan başka ne yaratacak, ne de emredecek vardır.
Hz. Mûsâ’ya Firavun’un sorduğu soruyu ve Hz. Mûsâ’nın cevabını nakleden şu ayet-i kerimeler, Cenab-ı Hakk’ı en bâriz vasfıyla tanıtır: “(Fir’avn) ‘Rabbiniz kim ey Mûsâ?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten)dir’ dedi.”2473 Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah’tır. Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hâriç değildir. Her şeye Allah, yaratılışına uygun sûreti vermiş, yaratılış, rızık ve tenasül hususunda birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir. Allah, her şeye yetenek dili ile istediği sûret, şekil, menfaat vb. hepsini verdi. Kendisine uygun, faydalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Meselâ, göze görmeye uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli vücuda getirdi.
Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, kâsibdir; Allah hâliktır. “Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır.” 2474
Allah, görülmeyen varlıkları, soyut nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri, cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır, yaratmaktadır. Gökleri, yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en ince cihazlarını yaratan Allah’tır. Şu halde Allah, mutlak yaratıcıdır, el-Hâliktır. Her şey onun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyarî veya ıztırarî olarak (isteyerek veya zaruret icabı, mecburen) yaratıcısını tanıma ve O’nu yüceltmektir.
“Göklerde ve yerde bulunan her şey ve herkes ondan ister. O her an yaratma halindedir.”2475; “Şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeylerin hepsini o yaratır.”2476
El-Hâlik: Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan demektir. Tabiattaki canlı ve cansızları yaratırken hiçbir yere ve hiçbir modeliste müracaat etmeden, yine yaratırken hiçbir zorlanma ve yorgunluk duymadan her şeyi mükemmel yaratır.
Bir gül yaratır; kokusunu vermeyi unutmaz. Kaplumbağa yaratır; zırhını
2470] 28/Kasas, 68
2471] 16/Nahl, 8
2472] 7/A’râf, 54
2473] 20/Tâhâ, 50
2474] 37/Saffat, 96
2475] 55/Rahmân, 29
2476] 16/Nahl, 8
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermeyi unutmaz... Bir kuş yaratır; tüylerle süsleyip güzel bir de ses verir... Sanıldığı gibi Allah Teâlâ her şeyi önceden yaratmış âhirette bizleri beklemiyor! Allah her an yaratıyor ve faâliyette... ‘El-Halik isminin tecellisini günün 24 saati görmek mümkün.
13) El-Bârî’
El-Bâri’; Cenâb-ı Allah’ın isimlerinden biridir. Bir örnek ve emsâle ihtiyaç duymadan yaratan zat anlamına gelir. Eşyayı ve her şeyin âzâ ve cihazını birbirine uygun ve mülâyim bir halde yaratan. Her şeyin vücudu mütenâsip, yani âzâsı, hayat cihazları ve anâsırı keyfiyet ve kemiyet itibârıyla birbirine uygun ve yaraşık olarak yaratıldığı gibi her şeyin hizmeti ve faydası umumi ahenge uygun yaratılmıştır. Öyle ki, bütün eşya birbirine lâzım ve mülâyim ve bu namütenâhi âlemler gûya ki, bir tek makina imiş gibi, her şey bir şey için ve bir şey her şey içindir.
Kur’an’da Bârî kelimesi, hâlık ve Mûsâvvir ile birlikte zikredilmektedir. Bârî vasfı Kur’an-ı Kerîm’de üç yerde açıklanır. Haşr sûresinde: “O, öyle Allah’tır ki, vücuda getireceği her şeyi hikmeti muktezasınca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara sûret verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O’nu tesbih (ve tenzih) eder. O, galib-i mutlaktır. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 2477
Allah bir şeyi, bir şeyden olmayarak yaratır (ibda). Yani yoktan yaratır. Şeyler, maddesiz olarak ketm-i ademden çıkar. Cenâb-ı Hakk’ın, âlemi yaratması bakımından üç değişmez sıfatı vardır: İbda, Halk, Tedbir, İbda, bir şeyi yoktan var etmektir. Halk, bir şeyi bir şeyden var etmektir. Tedbir de, bütün âlemi idare etmek demektir. 2478
Bârî, Berae fiilinden gelir ve yaratıcı demektir. Yaratmak (halk), iki mânâya delâlet eder: Takdir ve yok olan şeye vücud vermek; hiçbir asıl ve misali yok iken icat etmek. Bazen de inşa mânâsına kullanılır. Her şeyi tam anlamıyla takdir ve icat ederek yaratan yaratıcı, ancak Allah’tır. “O öyle halik ki, bârî yani öyle temiz yaratıcı ki, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip tesviye ve tekamül ettirerek birbirinden farklı özellikler ile temyiz ettirir.” 2479
Bedea fiil kökünden gelen bad’a kelimesi, icat etmek, örneksiz yapmak demektir. Aynı zamanda Allah’ın aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmesi anlamında kullanılır. 2480
“O Allah ki, Halik’tir, Bari’dir, Mûsâvvir’dir. En güzel isimler O’nundur.” 2481
El-Bâri: Her hangi bir modele bağlı kalmadan bütün varlıkları uyumlu yaratan demektir. Aynı toprak, su, hava ve güneşi kullanarak domates ve biberi ‘Halig’ sıfatıyla yaratan Allah Teâlâ’nın ‘El-Bari’ sıfatını her iki sebzeye farklı lezzet ve şekil vermesinde görebiliriz.
Allah Teâlâ bir canlı yaratır ve o canlının yaşayabilmesi için gerekli malzemeleri
2477] 59/Haşr, 24
2478] 2/Bakara, 54
2479] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, 6/4876
2480] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, s. 197; Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/201
2481] 59/Haşr, 24
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 559 -
de yaratarak ona hem güzel bir görüntü verir hem de ‘El-Bâri’ sıfatını tecelli etmiş olur.
14) El-Mûsâvvir
El-Mûsâvvir: Tasvir eden; her şeye bir sûret ve şekil veren, her şekli diğerinden farklı kılan, mahlûkatını istediği sıfat ve seçtiği sûrette yaratan. “Allah O’dur ki, ... size sûret verip sûretlerinizi güzelleştirmiştir...” 2482
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve sûret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hâkimdir.” 2483
Dünya üstünde yüzbinlerce farklı türde canlı yaşar. Bu türlerin hepsi birbirlerinden tamamen farklı görünüşlere ve olağanüstü özelliklere sahiptir. Meselâ bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetriyi ele alalım. Her bir kanadın üstü türlü şekiller ve etkileyici renklerle bezenmiştir. Bu şekiller ve renkler ne kadar karışık olurlarsa olsunlar, kanatlardaki benzersiz simetri asla bozulmaz. Öyle ki bütün kelebekler, bir ressamın fırçasından çıkmış gibi, göz zevkine hitap eden bir güzellik oluştururlar. Bu güzelliğin ve aklın bir kaynağı olmadığı düşünülemez. Zira basitçe çizilmiş bir resmin dahi bir ressamı vardır ve resmin kendi başına ortaya çıkması mümkün değildir. O halde kimse, böylesine kusursuz yaratılmış ve bir sanat eseri kadar estetik olan böyle bir canlı için tesadüfen var olmuş diyemez. Bunların tümünü yaratan, tasarlayan, meydana getiren bütün kâinatın Rabbi olan Allah’tır.
İnsanı yaratan, bedeninin dışındaki ve içindeki tüm sistemleri son derece mükemmel bir şekilde tasarlayan Allah, bu kompleks yapıdaki her noktada üstün yaratıcılığını ve izzetini göstermektedir. Örneğin insan bedeninin çatısını oluşturan iskelet başlıbaşına bir mühendislik harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir ve beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların korumasını yapar, iç organlara destek olur. İnsan vücuduna, hiçbir yapay makina tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Vücudun ihtiyacına göre kalsiyum, fosfat vb. gibi mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanısıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemikler tarafından yapılır. Ve bu bahsedilen çok fonksiyonlu sistem, insan bedenindeki onlarca mükemmel sistemden yalnızca bir tanesidir. İşte bunların hepsini eşsiz bir dizayn ile yaratmış olan ve hala yaratmaya devam eden Allah kudretinin tecellilerini bizlere sürekli göstermektedir.
“Dedi ki: ‘Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir.”2484 Her ne kadar da Yüce Allah’ın; El-Hâlik, El-Bâri ve El-Masavvir sıfatları birbirine benzermiş gibi görünse de aralarında farklar vardır. Meselâ; Allah, bir insanı El-Hâlik sıfatıyla yaratır, El-Bâri sıfatıyla belirli şekiller ‘el, kol, göz, bacak vs.’ verir, El-Mûsâvvir sıfatıyla da değişik görünümler kazandırır. Zenci ve beyaz tenli in2482]
40/Mü’min, 64
2483] 59/Haşr, 24
2484] 20/Tâhâ, 50
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sanlar gibi. İşte bu renk ve görünüm farkı ‘El-Mûsâvvir’ in tecellisidir.
15) El-Ğaffâr
El-Ğaffâr: Çok örten ve perdeleyen mânâsına gelen Allah’ın (c.c.) sıfatlarından biridir. Arapça -ğafere- örttü, perdeledi, bağışladı fiilinden mübalağalı ism-i fâildir. Allah’ın sıfatı olarak şu anlamlara gelir:
Günâhları çok örten, mağfireti çok olan, kullarının günâhlarını pek çok bağışlayan Yüce Allah. “Hiç şüphe yoktur ki ben; tevbe ve iman edenleri, iyi amel işleyenleri, sonra da doğru yolda (ölünceye kadar) sebat edenleri elbette çok bağışlayanım.2485 Bu âyetteki Gaffâr kelimesinin meâli “çok bağışlayıcıyım’dır. Fakat aynı mânâya gelen ve aynı kökten olan Ğafûr ism-i şerifi Kur’ân-ı Kerîm’de daha fazla geçmektedir.
Cenâb-ı Hak; Ğafûr-Ğaffâr ve Rahîm olduğunu birçok âyet ve hadislerde haber vermektedir.
“Ey Muhammed, kullarıma haber ver ki; hakikaten ben, çok yarlığayıcı, kemâliyle esirgeyiciyim2486 “De ki: Ey kendilerinin aleyhinde (günahta) haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz ki O, çok mağfiret edici, çok esirgeyicidir.” 2487
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hayatım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz hiç günah işlemeseniz Allah sizi dünya sahnesinden giderir ve (sizin yerinize) başka bir ümmet getirir. Onlar, günah işlerler sonra Allah’tan bağışlanmalarını isterler. Allah da onları mağfiret eder, bağışlar.”2488 Bir hadis rivâyetinde Allah Teâlâ’nın şöyle dediği nakledilir: “Ey kullarım, hiç şüphesiz ki siz, gece-gündüz hata işliyorsunuz. Ben ise bütün günahları mağfiret ederim. O halde Benden bağışlanmanızı isteyin, sizi bağışlayayım.” 2489
Maddî kir ve pisliklerden temizlemek için su ve sabunu vasıta kılan Allah (c.c.) ruh ve kalpleri günah kirlerinden temizlemek için de Gafûr ve Gaffâr isimlerinin tecellisini mağfirete ve bağışlamaya sebep kılmıştır. Bu isimler, günahların varlığını ister. Onun için Hz. Peygamber (s.a.s.), “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”2490 buyurdu. Her insan az veya çok günah işler. Günah işlemeyen; günahtan korunmuş (mâsum) kişiler yalnızca peygamberlerdir. Fazilet; hatada ve günah işlemekte ısrar etmemek, Gaffâru’z-Zunûb olan (günahları çok bağışlayan) Allah’ın rahmet kapısını tevbe ile çalmak, O’ndan mağfiret talep etmektir.
Allah, kendisine şirk koşmanın dışındaki bütün günahlara mağfiret edeceğini bildirmektedir: “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulan günahı bağışlamaz. Şirkin dışındaki günahları, dilediği kimse için mağfiret eder. Kim Allah’a şirk koşarsa muhakkak
2485] 20/Tâhâ, 82
2486] 15/Hicr, 49
2487] 39/Zümer, 53
2488] Müslim, Tevbe 11; Tirmizî, Cennet 3
2489] et-Tâc, 5/148
2490] Müslim, Tevbe, 9, hadis no: 2748; Tirmizî, De’avât 105, h. no: 3533
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 561 -
ki o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 2491
Mü’min, tevbe ve mağfiret ile ilgili olarak daima korku ile ümid arasında bulunmalıdır. Müslüman, ne kadar ibâdet ederse etsin, Allah’ın azabından güven içerisinde olamaz; ne kadar günahkar olursa olsun Allah’ın mağfiretinden ve bağışlamasından ümidini kesemez. Bundan dolayıdır ki; vitir namazının son rekâtında okunması vâcib olan kunut duâlarının sonunda “Yâ Rab; rahmetini umar, azabından korkarız” diye duâ edilmektedir. Yine aynı prensip ve kaideden hareketle İslâm, ibâdete teşvik ile günahlardan caydırmak için azap ile korkutmaktadır. Yani müslüman cennetle müjdelenmiş, cehennemle korkutulmuştur.
Bu korku; Allah’ın sevgisinden, O’nun mağfiretinden ve rahmetinden mahrum olma korkusu ve endişesidir. Korku ile ümid arasındaki dengenin korunması İslâmî akîde gereğidir. Zira Gaffâr olan yüce Allah aynı zamanda Kahhâr’dır. 2492
“Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayandır.” 2493
El-Gaffar: Daima af eden, tekrarlanan günahları bağışlayan. Günah işlemeye meyyal yaratılan insanoğlunun ebedi saadeti kazanması için baş vuracağı bir isimle karşılaşıyoruz; El-Ğaffâr...
Allah’ın (c.c.) günahlarımızı bağışlayacağını bizlere bildirmesi hem kendisinin büyüklüğünü gösterir hem de biz insanlara olan merhametini. Yeter ki ellerini açıp yürekten ‘beni bağışla Allah’ım! Çünkü sen Ğafur’sun!’ de... Tevbenin gereklerine uyduğunda bir de bakmışsın, defterin sağdan gelmiş!..
16) El-Kahhâr
El-Kahhâr, Allah’ın isimlerinden biridir. ‘Kahr’ masdarından türetilmiş bir isimdir. ‘Kahr’ sözlükte galip gelmek, hükmetmek anlamına gelir. Kahhâr, mübalağa sıgası olup aynı anlamı şiddet ve tekerrür sûretiyle ifade eder. Buna göre Kahhâr, Allah’ın her şeye, her istediğini yapacak sûrette gâlip ve hâkim olması, en zorlu zâlimlerin bile O’na boyun eğmek mecburiyetinde oldukları, hükmünün dışına hiçbir şeyin çıkamayacağı anlamına gelir.
Kur’ân’da altı sûrede birer defa zikredilmiştir. Geçtiği sûrelerin tamamı Mekkîdir ve hepsinde de “el- Vâhidu’l-Kahhâr” şeklinde zikredilmektedir. Vâhid ‘bir, tek’ anlamına gelir. Böylece Allah’ın hâkimiyet ve gâlibiyetinin yanında birliği ve bu hâkimiyette ortağının bulunmadığı vurgulanmaktadır.
Mekke döneminde İslâm’ın önünde durmaya çalışan en büyük engel, putperestliktir. Müşrik Araplar, Allah katında putların kendilerine aracı ve şefaatçi olacaklarına inanıyorlardı. Allah’a ortak koşmaları bu şekildeydi. Yüce Allah, kendisinin yegâne hâkim ve gâlip olduğunu ifade ederek başkasının kendisine ortak koşulmasının yanlış bir yol olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Kahhâr isminin geçtiği bütün âyetlerde puta tapmanın yanlışlığı ve mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğu, mülkünde ortağının bulunmadığı anlatılmaktadır:
2491] 4/Nisâ, 116
2492] Yahya Alkın, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/211
2493] Nuh/10
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey benim zindan arkadaşlarım, (düşünün bir kere) çeşitli tanrılar mı iyi, yoksa (her şeyi hükmü altında tutan) kahhâr tek Allah mı?” 2494
“De ki: ‘Göklerin ve yerin Rabbi kim?’ De ki: ‘Allah!’ O halde, de, O’ndan başka kendilerine dahi bir fayda ve zarar veremeyen velîler mi edindiniz? De ki: ‘Körle gören yahut karanlıklarla nur bir olur mu?’ Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da (ikisinin) yaratma(sı) birbirine benzer mi göründü? De ki: Her şeyin yaratıcısı Allah’tır, O tektir, Kahhârdır.” 2495
„O gün yer başka yere, gökler de (başka göklere) değişir. Hepsi, tek ve Kahhâr olan Allah‘ın huzurunda durur.” 2496
„De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım. Tek ve Kahhâr Allah‘tan başka ilâh yoktur.” 2497
„Eğer Allah çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O (bundan münezzehtir) yücedir. O, tek ve Kahhâr olan Allah‘tır.” 2498
„O gün onlar, ortaya çakarlar. Onlardan hiçbir şey Allah‘a gizli kalmaz. (Ve sorulur onlara): ‚Bugün mülk kimindir? O tek ve Kahhâr olan Allah‘ındır.” 2499
‚Kahr‘ masdarından türemiş Kâhir sıfatı da Allah hakkında iki yerde zikredilmektedir: „Allah sana bir sıkıntı verirse, O‘ndan başkası onu gideremez. Sana bir iyilik verirse, başkası onu engelleyemez. O her şeye kâdirdir. O, kullarının üstünde tek Kâhir‘dir.“2500; “Geceleyin sizi ölü gibi uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen, ecelinize kadar gündüzleri sizi tekrar dirilten O’dur. Sonra dönüşünüz O’nadır, işlediklerinizi size bildirecektir. O, kullarının üstünde tek Kâhir’dir.”2501 Bu iki âyet de Mekke’de inmiştir.
Kul, Rabbinin her şeye gâlip ve hâkim olduğunu, âhirette sadece O’na hesap vereceğini, yaratıklardan hiçbirinin, O’nun hükmünün dışına çıkamayacağını bilmeli, O’na ortak koşmaktan sakınmalıdır. 2502
“Deki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O birdir, karşı durulmaz güç sahibidir.”2503 El-Kahhâr: Kudretinin karşısında her şeyi aciz bırakan, her şeyi hükmüne itaat ettirebilen bir galibiyet ve hâkimiyet sahibi, düşmanlarını kahrederek zelil ve perişan hale getiren.
Allah’ın güçlü, mahlûkatın da güçsüz ve Rabbine muhtaç olduğunu ‘El-Kahhar’ isminde görebiliriz. Allah (c.c.) güçlüdür. Karşısında hiçbir güç dayanamaz. Çünkü yaratılan her şey güçsüz ve Allah’ın ‘El- Kahhar’ isminin karşısında âcizdir. Allah’ın ‘El-Kahhar’ isminin tecellisini; ‘Kendisini ilâh yerine koyan tağutların, gözle görülmeyecek kadar küçük bir mikrop karşısında hastalanıp devrilmelerinde, İslâm düşmanlarının mağlubiyetlerinde, doğanın bir uyum içinde fıtratlarını bozmadan yaşamalarında’ görebiliriz.
2494] 12/Yusuf, 39
2495] 13/Ra’d, 16
2496] 14/İbrâhim, 48
2497] 38/Sâd, 65
2498] 39/Zümer, 4
2499] 40/Mü’min, 16
2500] 6/En’âm, 17
2501] 6/En’âm, 61-62
2502] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/286
2503] 13/Ra’d, 16
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 563 -
17) El-Vehhâb
El-Vehhab: Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol bağışlayıp veren, karşılıksız armağanlar veren... “...Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın.”2504; “Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” 2505
Allah mü’minlere cennette sonsuz bir mutluluk vâdetmiş ve bu sonsuz mutluluğu dünya hayatları sırasında da başlatmıştır. Sâlih kullarını dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını vâdetmiştir. Bu yüzden samimi mü’minlerin Rablerinden isteyecekleri hiçbir şeyin sınırı yoktur. Mü’minler, kendilerini Allah’a yaklaştıracak, O’nu anmalarını, O’na şükretmelerini sağlayacak her şeyi sınırsız olarak isteyebilirler. Elbette Allah bu isteklere dilediği şekilde icâbet eder ve mü’min için Rabbinin icâbeti her zaman en hayırlı şekilde olur. Bu konuda Kuran’da verilen bir örnek Hz. Süleyman’ın duâsıdır. Bir âyette Hz. Süleyman’ın “Gerçekten ben mal sevgisini Allah’ı zikretmekten dolayı tercih ettim”2506 dediği ve daha sonra başka bir âyette şöyle duâ ettiği bildirilmiştir:
“Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.”2507 Bu âyette görüldüğü gibi Hz. Süleyman Allah’tan ‘hiçkimseye nasib olmayan bir mülk’ istemiş ve Rabbini ‘Vehhab’ sıfatı ile anmıştır. Çünkü bilmektedir ki, Allah samimi kullarına dünyada ve âhirette karşılıksız olarak armağan eden, işledikleri sâlih amellerin karşılığını kat kat arttırandır.
“Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” 2508
Allah’ın büyüklüğünü, zengin oluşunu ve biz insanlara olan Rahmetini ‘El-Vehhab’ isminde okuyabiliriz. Doğar doğmaz Allah’ın havasını teneffüs edip O’nun güneşi ile ısındık... Her saniye O’nun nimetleri ile rızıklanıyoruz. Ve karşılığında teşekkür etmesek bile rızık devamlı bir şekilde gelir. Bu Allah’ın ‘Vehhab’ sıfatının tecellisidir. Allah’ın vermiş olduğu nimetler için teşekkürümüze de ihtiyacı yok zâten. Ve bizlere de ikram karşılığında secde etmek düşer.
18) Er-Razzâk
Er-Rezzâk: Çok rızık veren ve yeteri kadar rızıklandıran yiyecek ve içecek verdi, rızıklandırdı anlamına gelen re-ze-ka fiilinden türemiş mübalağa ile ism-i fâil. Rezzâk, Allah Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde zikredilen el-esmâü’l-hüsnâsındandır (güzel isimlerinden).
“Muhakkak Allah rezzak (asıl rızık veren) dır. O pek çetin kuvvet sahibidir”2509 Hadis2504]
38/Sâd, 35
2505] 38/Sâd, 9
2506] 38/Sâd, 32
2507] 38/Sâd, 35
2508] 3/Âl-i İmran, 8
2509] 51/Zâriyât, 58
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerde zikredilen Allah’ın 99 güzel isimleri içerisinde de geçer. 2510
Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Tealâ’dır. O’ndan başka rızık veren yoktur. Şu âyetler rızkı verenin ancak Allah Tealâ olduğunu bildirir: “Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızıkları ancak Allah’a aittir.”2511; “Nice canlı mahlûk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı Allah veriyor.”2512; “Yerde ve gökte Allah’tan başka sizi rızıklandıran bir yaratıcı var mıdır?” 2513
Gerçekte rızkı yaratan ve rızıkların hepsini kullarına ihsan eden Allah olduğu halde Kur’an’da “Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır”2514 buyurularak, bazı kimselere; fakirlere yiyecek ve yiyecek alacakları parayı vererek onların rızıklanmalarına sebeb oldukları için mecâzen râzık denilmiştir. Yüce Allah’ın hayrü’r-râzıkîn (rızık verenlerin en hayırlısı) olması da şu anlamda kullanılmıştır: Rızık, Allah’tan istenmeli. O nasib etmeyince, sebeblerin hiçbir faydası olmaz. Ticâret ve en ileri seviyedeki teknik sebebler gibi esbabın ötesinde Yüce Allah’ın öyle rızık kapıları vardır ki bunlar kapanınca, bütün sebeplerin tesirleri de kapanır. Ancak o hakiki müessir ve rezzâktır. Ondan başka râzık yoktur.
Allah’a tevekkül edip O’ndan istemekle beraber, O’nun takdir ettiği rızkı elde etmek için bunu aramak, çalışmak ve yeryüzünde dolaşmak lâzımdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:”Onda (arzda) bereketler yarattı. Onda (arzda) arayanlar için dört günde müsavi gıdalar takdir etti”2515; “O, (Allah) yeri size müsahhar kıldı (boyun eğdirdi). O halde onun omuzlarında (köşe ve bucağında) yürüyün, Allah’ın rızkından yiyin...”2516 Yani Allah’ın o tükenmez nimetlerini arayın, çalışın ve didinin demektir.
Rızık vermek, diğer fiilleri gibi Allah’ın tekvin sıfatına bağlıdır. Tekvin sıfatı taalluk ettiği müteallakına (yaratılan fiile) göre isim alır. Tekvin sıfatının rızk vermeye taalluk etmesine Terzik denilir. Rızkı yaratıp ihsan eden olduğu için Allah’ın râzık ve Rezzâk ism-i şerifi vardır. İnsanlar dâhil bütün canlı bedenlerinin rızıkları yiyecek ve içeceklerdir. Bunlar da Yüce Allah’ın yarattığı bitki ve hayvanlardan te’min edilir. İnsan ve cin ruhlarının rızkları da saadete eriştiren bilgilerdir. Bu manevi rızıkların en şereflisi ve temeli de ma’rifetullah yani Allah’ı bilmektir. Bundan sonra diğer iman esaslarına dair bilgiler, Allah’a ibâdet, kullarının haklarına riâyet ve güzel ahlâkı tanıma bilgileri gelir. Bütün bunların semeresi ebedî hayat saâdetidir.
Bedenlerin rızkı olan zahirî rızkın semeresi, bedenlerin kuvvetlenmesi ve ölüm zamanına kadar yaşamanın sağlamasıdır. Kulun rızkının genişliğinin sebeblerinden birisi de, günahlardan kaçınmak ve namazı kılmaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: “Kim Allah’tan korkar ve günahlardan kaçınırsa, onun için bir çıkış yeri kılar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır...”2517; “Âilene namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebât ile devam eyle. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırırız.
2510] Tirmizî, Deavât 83; Hâkim en-Nisâburî, Müstedrek, I/16-17
2511] 11/Hûd, 6
2512] 29/Ankebût, 60
2513] 35/Fâtır, 3
2514] 62/Cum’a, 11
2515] 41/Fussilet, 10
2516] 67/Mülk, 15
2517] 65/Talâk, 2-3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 565 -
Güzel akıbet takvâ erbabınındır.”2518; “Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği kadar bir ölçüyle indirir.”2519; “Allah kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”2520; “Allah, rızıkta, kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 2521
Rızıklanmadaki üstünlükte çalışma, sa’y ve gayretjn rolü pek büyüktür. Rezzâk ism-i şerifinden kulun alacağı hazz ve nasib başlıca üçtür:
1- Kulun, her istediğini taleb etmede, helâl olan yollardan esbabına tevessül ettikten sonra, Rabbine müracaat etmesi lâzımdır. Hz. Mûsâ “Rabbim, kendini bana göster, sana bakayım”2522 diyerek mânevî makamların en büyüğünü Rabbinden istediği gibi, acıktığında bedeninin ihtiyacı olan rızkı da “Rabbim, bana hayırdan (mal ve rızıktan) hangi şeyi indirirsen, gerçekten ben ona muhtacım.”2523 diyerek Allah’tan taleb etmiştir.
2- Sebeplerine yapıştıktan sonra, rızkları taksim eden Allah’ın (Kassâm’ın) taksimine râzı olup kanaat etmek ve O’na şükür ve hamd etmek lâzımdır. “O halde bütün rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve Ona şükredin.” 2524
3- Allah’ın rızık hazinesinden kendisine verdiğini, emrettiği şu şekilde Allah yolunda infak etmek lâzımdır: “Onlar ki infâk ettikleri vakit ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar. Allah yolunda infakları ikisi arasında ortalama olur.” 2525
Bütün mahlûkatın rızkını Cenâb-ı Allah verir. O, rızkı pek çok ve bol veren yüce varlıktır. Kalpleri ve nefisleri gıdalandıran Allah’a hamdolsun. Allah nurunu onlara ulaştırsın. Onları imana erdirip, taatta muvaffak kılsın. Cenâb-ı Hak Teâlâ rızka kefildir. Her canın kendisiyle ayakta kalabileceği kadar rızkı verir. Allah yedirir, fakat yedirilmez. Bundan dolayıdır ki Kur’an’da bu fiil insana nisbet edilmemiş, gerek doğrudan doğruya ve gerekse bir takım sebeplere bağlı olarak rızık verme Cenâb-ı Hakk’a ait olduğu vurgulanmıştır.
Rızkı da rızık verileni de yaratan Rezzâk’tır. Rızıklardan yararlanma yollarını da yaratan O’dur. Rızık iki kısma ayrılır:
1) Bedenlere zahir olan rızık;Yiyecek ve içecekler gibi.
2) Kalplerde gizli olan rızık; İlim gibi.
Her iki rızkı da yaratan Allah’tır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Semâda da rızkınız ve size vaadedilen başka şeyler vardır.”2526 “Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 2527
Kuşeyri dedi ki: “Kim Allah’ın Rezzak olduğunu bilirse ona yönelen gerçek bir ferd olmuş olur.” Allah’ın Rezzâk ism-i cemili Kur’ân-ı Kerim’de bir kere
2518] 20/Tâhâ, 132
2519] 42/Şûrâ, 27
2520] 29/Ankebût, 82
2521] 16/Nahl, 71
2522] 7/A’râf, 143
2523] 28/Kasas, 24
2524] 29/Ankebût, 17
2525] 25/Furkan, 67; Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/251-252
2526] 51/Zâriyât, 22
2527] 20/Tâhâ, 131
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zikredilmiştir.2528
19) El-Fettâh
Fettâh; Allah Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) biridir. “Bir şeyi açmak, taraflar arasında hüküm vermek, birine yardım edip zafere ulaştırmak” anlamındaki “feth” kökünden mübâlağa ifâde eden bir sıfat olup “iyilik kapılarını açan, bütün anlaşmazlıkların nihâî hakemliğini yapmak sûretiyle mutlak adâleti gerçekleştiren, hak ile bâtılı birbirinden ayırıp durumu açıklığa kavuşturan, mazlumlara yardım edip mü’min kullarına zafer veren” mânâlarına gelir. Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak isteyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; sevdiği kullarına melekûtunun (gözle görülmeyen âlemin) kapılarını açıp, kalp gözlerinden perdeyi kaldıran anlamlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyrulur: “O (Allah Teâlâ) Fettâh’tır; Alîm’dir.”2529 Fethin asıl anlamı olan “açma” eyleminin sonuçları dış duyularla algılandığı gibi, kalp gözüyle de (bâtınî hisler) idrâk edilebilir. Râgıb el-İsfehânî, “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de ‘gözlerimiz boyandı, daha doğrusu biz büyülenmişler zümresiyiz’ diyeceklerdir.”2530 meâlindeki âyetleri, Allah’a nisbet edilen birinci grup açma eylemine örnek olarak göstermiştir. Sonuçları kalp gözüyle algılanan açma fiili bazen fakr u zarûreti ortadan kaldırmak gibi dünyevî, bazen de bilinmezliği kaldırmak türünden mânevî olabilir.2531 Fethin “hakemlik veya hâkimlik yapmak, nusret ve zafer vermek” mânâları da “açmak” şeklindeki temel mânâ ile bağlantılıdır. Çünkü hâkim iki hasım arasında kapalı kalan hak ve adâlet kapısını açarak karar vermektedir. Zafere ulaştırmak da haklılık ve ğanîmet kapısını açmak demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de fetih kavramı fiil veya isim kalıplarıyla otuz sekiz yerde geçmektedir. Bunların on birinde muhtelif fiil sigalarıyla, dört yerde ise fetih şeklinde Allah’a izâfe edilmekte, bir yerde de gayb anahtarlarının (mefâtih) O’nun nezdinde bulunduğu belirtilmektedir.2532 Duâ üslûbu taşıyan bir âyette Allah “hükmedenlerin en hayırlısı” (hayru’l-fâtihîn)2533 diye anılmakta, bir âyette de “adâletle hüküm veren ve her şeyi hakkıyla bilen” (el-fettâhu’l-alîm)2534 şeklinde tavsif edilmektedir.
Hadislerde de fetih kavramı mâzi ve muzâri sigaları ve Kur’an’daki mânâları ile Allah’a nisbet edilmiştir. Ahmed bin Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadiste,2535 Fâtih ismi, esmâ-i hüsnâ listesine yer veren Tirmizî’nin es-Sünen’inde de2536 “Fettâh” ismi Allah’a izâfe edilmiştir. İbn Mâce’nin listesinde ise Fettâh ismine rastlanmamaktadır. Fetih kavramının hakiki veya mecâzî mânâdaki “kapı” keli2528]
Âyet ve Hadislerle Esmâu’l-Hüsnâ, İzzeddin Cemel, Ravza Yayınları, 179-180
2529] 34/Sebe’, 26
2530] 15/Hıcr, 14-15
2531] bk. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, ‘fth’ md.; Kamus Tercümesi, I/936
2532] 6/En’âm, 59
2533] 7/A’râf, 80
2534] 34/Sebe’, 26
2535] Müsned, VI/24
2536] Deavât 82
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 567 -
mesiyle yakın ilgisi olduğu şüphesizdir. Nitekim kelimenin Kur’an ve hadislerdeki kullanımında bu husus açıkça görülmektedir. Müslim’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, câmiye girerken, “Allahumme’ftah lî ebvâbe rahmetik (Allah’ım, bana rahmet kapılarını aç)!”2537 şeklinde duâ edilmesini öğütlemiştir.
Kelâm âlimleri, kelimenin sözlük anlamını ve Allah’a nisbet edilen bir isim olarak Kur’ân-ı Kerim’deki kullanılışını göz önünde bulundurarak Fettâh ismine öncelikle “hâkim” (kadı) mânâsını vermeyi tercih etmişlerdir. Sebe’ sûresinde bu ismin yer aldığı âyetten önceki âyetlerde müşriklere hitap edilmekte, hidâyet ve dalâletin müslümanlarla müşriklerden hangisinde bulunduğu hususu tartışılmakta2538 ve devamında şöyle denilmektedir: “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda adâletle hüküm verecektir. O âdil bir hâkimdir (fettâh), her şeyi bilendir.”2539 Ebû Mansur el-Mâturidî, buradaki hâkimliğin hidâyet ve dalâletin hangi tarafa âit olduğunun belirlenmesi mânâsına geldiğini söylemiş ve Fettâh isminin “bilinmezlik perdesini kaldırıp gerçeği ortaya koyan” anlamına gelebileceğini ifâde etmiştir. 2540
Kâinatta vuku bulan her şey İlâhî kudretin ürünü olmakla birlikte, Allah madde dünyasında meydana gelen her şey için bir maddî sebep yaratmıştır. Buna bağlı olarak O’nun Fettâh ismiyle açtığı her kapının duyularla algılanabilen bir açısı ve yakın sebebi mevcuttur. Bunu göz önünde bulunduran esmâ-i hüsnâ müellifleri Fettâh isminin tecellî örneklerini mânâ âleminden vermeye özen göstermişlerdir. Ebû Süleyman el-Hattâbî, Fettâhı “kullarına rızık ve rahmet kapılarını açan, işlerinin ve teşebbüslerinin önündeki tıkanıklığı gideren, gerçeği görebilmeleri için kalpleri ve basîretlerinin üzerindeki perdeleri kaldıran” diye tefsir etmiştir.2541 Gazzâlî, “Fettâh”a, “yardımıyla her kapalı şeyin açıldığı ve hidâyetiyle her müşkülün çözüldüğü isim” şeklinde mânâ verdikten sonra, şöyle demektedir: “Bazen ülkeleri düşmanlarının ellerinden çıkarıp peygamberleri için fetheder ve, “Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik”2542 der. Bazen de velîlerinin kalplerinden perdeyi kaldırıp yüceliğinin iklimine ve azametinin güzelliğine giden kapıları onlar için açar ve, “Allah’ın insanlara açacağı rahmeti kimse tutamaz. O’nun tuttuğu rahmeti de kimse salıveremez”2543 der. Gayb ve rızık anahtarlarını elinde bulunduran Allah elbette Fettâh olmaya lâyıktır”.2544 Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Fettâhın üç ilgi alanı olduğunu söyler:
Yokluk kilidini açıp nesne ve olaylara varlık kazandırmak,
Bilinmeyeni kelâmı ile açıklamak ve her müşkülü çözmek,
Rızık ve nasip kilitlerini açmak. Bu sonuncu tecellî kıtlıktan sonra yağmur, fakirlikten sonra zenginlik vermek sûretiyle maddî alanda olabileceği gibi, üzüntüyü sevince, sapıklığı hidâyete, mâsiyeti tâate, günahkârlığı tevbeye, mağlûbiyeti
2537] Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 68
2538] 34/Sebe’, 24-25
2539] 34/Sebe’, 26
2540] Te’vîlâtu’l-Kur’an, vr. 596a
2541] Tefsîru’l-Esmâ ve’d-Deavât, vr. 12b
2542] 48/Fetih, 1
2543] 35/Fâtır, 2
2544] Gazzâlî, el-Mekasıdu’l-Esnâ, s. 91-92
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zafere ve cehâleti ilme çevirmek sûretiyle mânevî alanda da gerçekleşebilir.2545 İmam Kuşeyrî’ye göre Allah’ın Fettâh olduğunu bilen bir insana yakışan, O’nun lutuf ve kereminin mutlaka geleceğini ummak, acele etmeyip İlâhî hükmün yerini bulmasına hazır olarak beklemek ve O’nun hükmünde zaman açısından herhangi bir değişikliğin olmayacağını bilmektir. 2546
Esmâ-i hüsnâyı kendine özgü bir yöntemle tasnife tâbi tutan Ebû Abdullah el-Halîmî, Fettâhı Allah’ın kâinatı yönetmesini ifâde eden isimler grubu içinde mütâlaa etmiştir.2547 Bu tesbit, isâbetli olmakla birlikte, yukarıda söz konusu edilen mânâları göz önünde bulundurarak Fettâha âit tecellîlerin insana yönelik olduğunu söylemek gerekir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre Fettâh, “anlaşmazlıkları çözen (hâkim), hak ile bâtılı birbirinden ayıran” mânâsına alındığı zaman kelâm sıfatı yoluyla tecellî edeceğinden zâtî sıfat niteliği taşır. “Zafer veren, rızıklandıran, kalp gözünü açıp hidâyet lutfeden” anlamına geldiği yerlerde ise fiilî sıfatlar grubuna girer.2548 Ayrıca Fettâh “hâkim” mânâsıyla, doksan dokuz isimden olan Hakem ve Muksıt isimleri ve Kur’an’da Allah’a nisbet edilen “kazâ” ve “fasl” kavramlarıyla belli bir ilgi içinde bulunduğu gibi, “rızık ve rahmet kapılarını açan” mânâsı yönünden Bâsıt, Muğnî, Mukît, Rezzâk, Rahmân ve Rahîm isimleri ve “zafer veren” anlamıyla da Mevlâ ve Nasîr isimleriyle mânâ yakınlığına sahip bulunmaktadır. 2549
20) El-Alîm
El-Alîm: Allah’ın doksandokuz Esmâ-i Hüsnâ’sından biridir. Alîm, bilgi sahibi çok bilen anlamındadır. Allah’ın bilgisine sınır yoktur. O, her şeyi bilir. Olmuşları olduğu gibi, olacakları da, olmuşlar kadar açık-seçik bir şekilde bilir. Hiç bir şey ilminin dışında değildir. “Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları onun yanındadır, onları ondan başkası bilemez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak, -ki mutlaka onu bilir-, yerin karanlıkları içine gömülen tane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın.” 2550
Yaratıklar, onun müsaade ettiği kadar bilgiye sahip olabilirler. Ötesini bilemezler. İnsanların bilgisi tam ve mutlak değildir; istikbâli bilmekte tamamen acz içerisindedirler. Oysa Allah’ın bilgisi, mekânla kayıtlı olmadığı gibi zamanla da kayıtlı değildir. İnanan kimsenin Allah’ın Âlîm olduğunu bilmesi gereğince amel etmesi içindir. Kul, yaptığı her şeyin Allah tarafından bilindiğinin şuûrunu her an için hissetmeli ve ona göre davranmalıdır. Allah değil yaptıklarımızı, içimizden geçirdiklerimizi dahi bilmektedir. “Bilin ki, Allah içinizden geçeni bilir. (O halde) Ondan sakının.” 2551
İlmi sonsuz olan Allah (c.c.) noksan sıfatlardan münezzehtir. Allahu Teâlâ’nın ilmi bütün malumata şamil ve her şeyi kuşatmıştır. Ve ilmi ezelidir. Hiçbir gizli şey
2545] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-Aksâ, vr. 99b
2546] İbn’l-Arabî, et-Tahbîr fi’t-Tezkîr, s. 42
2547] el-Minhâc, I/202
2548] el-Emedü’l-Aksâ, vr. 99b
2549] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, s. 482-483
2550] 6/En’âm, 59
2551] 2/Bakara, 235; M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/112
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 569 -
Allah’a gizli kalmaz. İlminden hiçbir şey hali değildir. Kıyâmet saatinin bilgisini, gökleri ve yerdeki gaybleri sadece Yüce Allah bilir. Hz. Adem ve Muhammed’e (s.a.s.) isimleri O öğretmiştir. Allah risaleti kime vereceğini en iyi bilendir.
“İlim”, Kur’an’da türevleriyle birlikte en çok kullanılan bir kelime olup ‘bir şeyi tam ve kesin bilmek’ anlamındadır ve diğer kelimelerle de terkip halinde kullanılmıştır. Allah’ın “Alîm” ismi Kur’an-ı Kerim’de 154 yerde zikredilmiş olup bunlar şu şekilde geçmektedir:
“O, muttakîleri bilendir.”, “O, yaptıklarınızı bilendir.”, “O, istediklerimizi bilendir.”, “O, yaptıklarınızı bilendir.”, “Allah yaptıklarınızı bilendir.”, “Allah yaptıklarımızı bilir.”, “Allah fasidleri bilir.”, “Allah zâlimleri bilir.”, “Allah her şeyi bilir.”, “Allah göğüslerdekini bilir.”, “O, işitendir, bilendir.”, “O, hikmet sahibi bilendir.”, “O aziz ve bilendir.”, “O’nun ilmi her şeyi kuşatandır.”, “Allah her şeyi bilir ve haberdardır.”, “O, her şeyi bilen ve her şeye kadirdir.”, “O, her türlü kapıları açan ve bilendir.”, “O, her şeyi bilen ve hilim sahibidir.”, “O, her türlü noksanlıklardan münezzeh, iyiliğin karşılığını veren ve bilendir.”
Bir âyette de “alîm”, “rahîm” sıfatı ile zikredilmiştir: “Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” 2552
21) El-Kaabız
El-Kaabız: Daraltıp sıkan, kıtlık veren. Ruhları kabzeden. “Allah (rızkı) kısar, daraltır da, genişletip açar da. Siz hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” 2553
Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların Yaratıcısı olan Allah, evrendeki her şeyin tek sahibidir. O, tüm varlıkları yaratmış ve dünyayı da insanın yaşayabileceği nimetlerle donatmıştır. Kullarının sahip olduğu her türlü zenginlik O’na aittir; mülkün tek sahibi O’dur. Allah dünyadayken dilediği insanları zengin, dilediğini de fakir kılar. Ama mal-mülk sahibi olanın da, hiçbir şeye sahip olmayanın da unutmaması gereken birşey vardır: Sahip olunan her şeyi veren ve bunların gerçek sahibi olan Allah’tır. O dilediği kişinin imkânlarını arttırarak şükredip etmeyeceğini, dilediğinin de imkânlarını daraltarak nankörlük edip etmeyeceğini dener. Dolayısıyla insanların sahip olduğu veya olamadığı şeyler kendileri için bir kazanç değildir. Bunlar sadece geçici dünya hayatını mı gerçek yurt olan âhireti mi istediklerini denemek için Allah’ın yarattığı imtihanlardır.
Eğer kişi bu gerçeğin farkına varmaz ve elindeki her şeyi kendisinin zannedip cimrilik yapar, Allah’ın dilediği şekilde harcamazsa o zaman Allah da onun elindeki imkânları daraltır. Tam aksi olarak elindeki her şeyin kendisine Allah’ın rızasını kazanacak bir harcama yapması için verildiğini bilen kişilerin de elindeki imkânları arttırır, dünyada da âhirette de onlara en güzeliyle karşılık verir. Aşağıdaki âyetler bu gerçeği en açık biçimde ifâde eder: “Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar...” 2554
2552] 40/Mü’min, 7; Âyet ve hadislerle Esmâu’l-Hüsnâ, İzzeddin Cemel, Ravza Yayınları, s. 183-184
2553] 2/Bakara, 245
2554] 64/Teğâbün, 16-17
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tüm kâainatı yoktan var eden Allah Teâlâ tasarruf yetkisine de sahiptir. Dilediğini sevindirir dilediğini imtihanı gereği üzer. Dilediğine fazla verir, dilediğine de az verir.... Hatta ellerindekini de alır. Tüm bu hareketlenmeler Allah’ın her an faâliyette ve kullarına hükmetmekte olduğunu gösterir.
Allah Teâlâ’nın ‘El-Kaabız’ isminin tecellisini; Uyuyan birinin ruhunun kabz olmasında, sevinçli iken gelen şok haberle sıkıntıya düşme anında, zenginken; fakirleşme, güçlü iken güçsüzleşme anında görebiliriz.
22) El-Bâsıt
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Bâsıt: genişleten, açan ve bolluk veren. Allah Teâlâ’nın esmâü’l-hüsnâsı (doksan dokuz güzel ismi)nden biridir. Ebû Hüreyre (r.a.)den rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın doksandokuz ismi olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de “el Bâsıt” olduğu belirtilmiştir. 2555
Dilediği kullarının rızkını genişleten veya ruhları cesetlere yayan anlamına gelmektedir. Yaratıkların hayatı, Allah’ın kudret elindedir. O, istediği kulundan ihsan ettiği serveti evlâd ve ıyâli, hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. İstediği kuluna da yepyeni bir hayat, neşe ve rızk bolluğu verir ki; bu da el-Bâsıt isminin tecellisidir. Allah hakîmdir; kuluna bazen kabz, bazen bast ile muamele buyurur. Bunun hikmetini o bilir. Allah, her kulunu imtihana tâbi tutar.
Beseta fiilî kabzetmenin zıddı olup, genişletmek, açmak, vüs’at vermek, yaymak manalarına gelir. İsm-i fâil olan “bâsıt” da açan yayan, genişleten demektir. İmam Gazzali, Basıt, “Kulların Allah’ın vereceği rızka ümit beslemesi için, kalplerini hazırlayan” anlamına gelir, demektedir. Rızık, fakir ve zengin herkese ulaştırılır. Bu da Cenâb-ı Allah’ın Bâsıt’ isminin tecellisidir. Basıt, her türlü nimeti bahşeden anlamına da gelmektedir. Allah Teâlâ Kur’ân’da şöylece açıklar: “Eğer Allah, rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama o, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O, kullarından haberdardır; onları görendir.”2556; “Allah’a -kat kat karşılığını arttıracağı- güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur? Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir. Siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”2557; “...Hayır, Allah’ın iki eli de (vermeye haddi-hesabı olmayan bir şekilde) açıktır. O, nasıl dilerse, öyle infak eder...” 2558
Bir başka âyette insana cimrilikten ve israftan uzak orta bir yol tavsiye edildikten sonra, rızkı genişleten ve daraltanın Allah olduğu bildirilir: “Elini boynuna bağlayıp asma, onu büsbütün de açma, sonra kınanır, pişmanlık içinde açıkta kalırsın. Şüphesiz ki Rabbın rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de bir ölçüye göre daraltır. Çünkü her halde o, kullarından haberdardır ve onları mutlaka görür.”2559; “Allah dilediğinin rızkını genişletir ve bir ölçüye göre daraltır. (İnkârcı maddeciler) ise dünya hayatıyla sevinirler. Oysa dünya hayatı âhirete göre ancak az bir geçimlik ve çok az bir yararlanmadan ibarettir.” 2560
2555] Tirmizî, Deavat 82
2556] 42/Şûrâ, 27
2557] 2/Bakara, 245
2558] 5/Mâide, 64
2559] 17/İsrâ, 26-27
2560] 13/Ra’d, 26
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 571 -
Ayrıca daha birçok âyette Allah, kiminin rızkını genişlettiğini, kimininkini de daralttığını haber vermektedir. Allah, dilediğini yapar; mevcudatın malikidir; takdir ettiğine karşı çıkılamaz. Allah bunu ayrıca açıklar: “Ey Muhammed, Rabb’inin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik.” 2561
Allah, rızkın insanlar arasında eşit olmamasında derin ibretler bulunduğunu da beyan buyurmuştur. Âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi Allah Teâlâ dilediği kuluna genişlik ve bol rızık verir. Allah’ın bu nimetine erişen kimse şımarıp gururlanmamalı, O’na daha fazla şükretmelidir.2562
“Bilakis Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir.”2563 “Allah rızkını dilediğine bollaştırır.”2564 ‘El-Basit’ isminin tecellisiyle sıkıntılar gitmiş yerine mutluluk ve genişlik almıştır artık. Tabi ki bu Allah’ın insana olan acıma, merhamet duygusundandır.
Allah ‘El-Kabid’ isminin tecellisiyle kullarından sabır ve toparlanmalarını, ‘El Basit’ isminin tecellisiyle de kullarından şükretmelerini bekler. Her iki isimle de Allah Teâlâ insanların maddi ve manevi hayatlarına müdahalede bulunarak imtihan eder. Bizlere de meselenin farkında olmak düşer.
23) El-Hâfıd
El-Hâfid: Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan; Kâfirleri, âsileri, mütekebbir ve zâlimleri alçaltan, din düşmanlarını rahmetinden uzaklaştırıp âhirette zelil eden ve cezâlandıran. “(O), alçaltan ve yüceltendir.” 2565
İnsanların belirli bir zeka düzeyi, görme, düşünme ve düşündüklerinden çıkarım yapma kabiliyeti vardır. Bir insan kendi bedeninin işleyişindeki kusursuzluğa baktığında var olan ince tasarımı görebilir. Gördüğü tasarımın detaylarındaki akıl alametleri karşısında, bu detayları planlayan, tasarlayan ve var edenin bilincine varabilir.
Ancak kuşkusuz bu sayılanlar sahip oldukları yetenekleri kullanan kişiler için geçerlidir. Bu kişiler yukarıda bahsettiğimiz süreci karşılaştıkları her olayda yaşar ve gördükleri şeyler üzerinde düşünüp aklederler. Bir de karşılaştıkları olaylar üzerinde düşünmeden geçmeye alışmış insanlar vardır ki bunlar, yeryüzündeki insanların çoğunluğunu oluştururlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu insanlar dünyaya gelir, büyür, herkes gibi sıradan bir hayat geçirir ve ölürler. Oysa Allah Kuran’da düşünüp öğüt alanları övmüş, diğerlerini ise aşağılık kılacağını bildirmiştir: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” 2566
Düşünüp öğüt alanlar Allah’ın yücelttiği kişilerdir. İnsan olmanın gereklerini
2561] 43/Zuhruf, 32
2562] Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/204
2563] 5/Mâide, 64
2564] 13/Rad, 26
2565] 56/Vâkıa, 3
2566] 3/Âl-i İmran, 191-192
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tam olarak yerine getirirler ve bu yönleriyle diğer canlılardan (hayvanlar, bitkiler ve düşünmeyen insanlar) tamamen ayrılırlar. Diğer grup (düşünmeyen insanlar) ise, insani yeteneklere sahip olmalarına rağmen bunları kullanmazlar ve basit bir yaşam sürdürürler. Bir nevi hayvan gibi, fiziki ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir yaşamı seçerler. İşte bu insanlar da, Allah’ın yarattığı ancak vicdanlarını kullanmadıkları, düşünmedikleri ve sıradan bir ömrü seçtikleri için alçalttığı kişilerdir. Bu kişilerle ilgili Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir: “İnkâr edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.” 2567
El-Hâfid ismi; özellikle Allah’a ve dinine savaş açan insanlar üzerinde tecelli ettiği görülür. Hem bu tarafta hem de öteki tarafta... Alçaltmak demek yüksek bir yerden indirip seviyeyi düşürmek demektir.
Zâlim yöneticileri inkılaplarla deviren ve ‘kendilerini ilâh yerine koyup Allah’ın (c.c.) kanunlarını hiçe sayanların bulunmuş olduğu mevkilerden tepetakla cehenneme düşmelerinde Allah’ın ‘El-Hâfid’ isminin tecelli ettiğini ‘Er-Râfi’ isminin muhâtapları görürler.
24) Er-Râfi’
El-Raf’i: Yukarı kaldıran, yükselten; Sevdiği kullarını yükselten, mü’minleri kendisine yaklaştırarak yücelten. “(O), alçaltan ve yüceltendir.”2568; “Kitap’ta İdris’i de zikret. Çünkü o, doğru olan bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekâna (makama) yükseltmiştik.” 2569
Câhiliye toplumunda yaşayan insanlar Allah’tan uzak, O’nun emir ve yasaklarını uygulamayan, kendilerine verilen sayısız nimeti takdir edemeyen bir yaşam sürerler. Düşünmedikleri, akletmedikleri, takdir edemedikleri için de tam anlamıyla bir bilgisizlik ve cehalet içindedirler.
İşte, Allah tarih boyunca yaşamış olan tüm toplumlara kendi emirlerini, yasaklarını ve tavsiyelerini iletecek elçiler göndermiştir. Bu yolla câhiliye toplumlarını, içinde bulundukları cehaletten, bilgisizlikten kurtulmaya dâvet etmiş, onlara doğru yola ulaşmaları için bir imkân daha vermiştir.
Allah’ın gönderdiği elçiler aynı kavmin içinden çıkan, fakat üstün ahlak, akıl ve yüksek vicdanlarıyla toplum içinde dikkat çeken kişilerdir. Kuran’da pek çok kez belirtildiği gibi, elçiler, Allah tarafından o kavme özel olarak gönderilmiş ve seçilmiş insanlardır. İçinde bulundukları toplumun insanlarından farklıdırlar; tek başlarına ve ilk olarak Allah’ın varlığının ve âhiretin kesin yakınlığının farkına varmışlardır. Elbette bu özellikler elçilerin üstün insanlar olduklarının apaçık bir delilidir.
Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün bilincinde olan elçiler, kendilerine peygamberlik makamının verilmesinden sonraki hayatlarını insanları uyarıp
2567] 2/Bakara, 171
2568] Vâkıa, 3
2569] 19/Meryem, 56-57
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 573 -
korkutma, doğru yola dâvet etme görevlerini ifa ederek geçirmişlerdir. İçinde bulundukları zorlu koşullar, gönderildikleri inkârcı ve azgın kavimler, kendilerine sürekli zorluk çıkaran, hatta kimi zaman canlarına kasteden topluluklar onları kesinlikle yollarından döndürmemiş, aksine imanlarını güçlendirmiştir. Veya kimi zaman ‘iman ettik, teslim olduk’ dedikten sonra zor bir durumda aniden elçiyi yalnız bırakan ve ‘gerisin geri dönen’ topluluklarla da karşılaşmış, ancak bu zorluklar elçileri asla yıldırmamıştır. Onlar Allah tarafından seçilmiş, ‘yüce bir makama’ lâyık görülmüş kullardır ve en belirgin özellikleri ise Allah’a olan samimi teslimiyetleri ve tevekkülleridir. Bu samimiyetlerinin karşılığını da dünyada ve âhirette seçkin kılınarak almışlardır.
“Bu, İbrahim’e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. Ve ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik, hepsini hidâyete eriştirdik; bundan önce de Nuh’u ve onun soyundan Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Mûsâ’yı ve Harun’u hidâyete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da (hidâyete eriştirdik.) Onların hepsi sâlihlerdendir. İsmail’i, Elyasa’yı, Yunus’u ve Lut’u da (hidâyete eriştirdik). Onların hepsini alemlere üstün kıldık.” 2570
Allah Teâlâ kendisini yürüyerek gelenleri ‘er-Râfi’ ismi ile karşılayarak ona bir çok hayır kapılarını açar, O’na dinde anlayış ve bir çok ecirler sunar. Fakirleri zenginleştirmesinde, hastaları iyileştirmesinde, bir çobanı komutanlık, bir câhile de ilim kapılarını açarak âlimlik mertebesine yükseltmesinde, meyhaneden çıkmayan bir sarhoşun hidâyete ererek Allah yolunda hayat sürmesinde Allah’ın ‘er-Râfi’ ismini görmek mümkün.
25) El-Muizz
El-Muiz: Dilediğine izzet ve kuvvet veren. İlimde yükselten anlamına gelir. el-Muızz: Allah’ın kullarını üstün kılıp onurlandırdığını, onlara şeref bahşettiğini ifade eder. İnsanları hidayetle onurlandırdığı için Muızz adı da ancak O’na mahsustur.“Asıl üstünlük (izzet) Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.” 2571
İzzet en büyük bir hayırdır. Bütün hayırlar elinde olan Allah, izzetin de yegâne sahibidir. Kullar O’nun aziz etmesiyle bu şereften nasiplenirler. Kâmil insanlar arza halife kılınmalarından, Cennete namzet olmalarına kadar bütün izzet tecellilerinin Allah’tan olduğunu bilerek O’nun kudret ve azameti, rahmet ve ihsanı karşısında secdeye kapanırlar. Secde, nefsin zilleti en ileri seviyede tattığı, buna karşılık ruh ve kalbin izzet ve şeref kazandığı en üstün bir makamdır. Kulun Rabbine en yakın olduğu haldir; Allah’a yakınlık ise en büyük bir izzettir.
Allah, nefsine esir ve şeytana köle olmayı büyüklük sayanları müzill ismiyle alçaltır, hakir eder. Bir kul Allah’ın aziz kıldıklarına tâzim edip dost olmakla izzete kavuşur; zelil kıldıklarından uzak kalmakla da zilletten kurtulur.
İzzet sahibi olan Allah Teâlâ kendi sıfatından sadece Peygamberler ve mü’minlerin faydalanacağını görürüz. Allah’a iman et, izzetli ol!aksi halde hayvanlardan da aşağı duruma düşmek kaçınılmaz olur. İzzet sahibi her mü’minin
2570] 6/En’âm, 83-86
2571] 62/Münâfikun, 8
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözünde kâfirler birer hiçtirler...
26) El-Müzill
el-Müzill: Herhangi bir konuda yetki ve söz sahibi kişilerin bu durumlarını yitirmeleri ve itibarlarını tamamen kaybederek haysiyetsiz duruma düşmeleri Müzill isminin tecellisidir. Bu isim asıl âhirette tecellî edecektir. O gün zillet içinde bırakılanlar artık telâfîsi mümkün olmayan bir perişanlığa mahkûm olmuşlardır. Kâfirlerin, nankörlerin ve mücrimlerin seçtikleri yol budur. Kurtuluş sadece iman ve teslimiyet ile mümkündür.
Muzill: Zillete düşüren, hor ve hakir eden. “Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.” 2572
Hor ve hakir edilme, Allah’ın inkârcılara tattırdığı “dünya azâbı”nın bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkârcılar için ‘hor ve aşağılık kılınma’, son derece büyük bir azaptır. Allah Kuran’da dünyada verilen bu azâbın özelliğini şöyle bildirir: “Onlardan öncekiler de yalanladı; böylece azap onlara hiç şuurunda olmadıkları bir yerden gelip çattı. Artık Allah, onlara dünya hayatında ‘horluğu ve aşağılanmayı’ taddırdı. Eğer bilmiş olsalardı, âhiretin azâbı gerçekten daha büyüktür.”2573 İşte Allah, bu hor ve aşağılık kılıcı sıfatını mü’minlerin ve özellikle de elçinin eliyle gösterir. Bu gerçeğe, yani mü’minlerin inkârcılara Mûsâllat kılınmasına Kuran’da şöyle işaret edilmiştir: “... Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifâya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2574
Kuran’da bize bildirildiğine göre, Hz. Süleyman kendi iktidarında, inkârcılara korku salmış ve onları hor ve aşağılık kılma konusunda hiç tâviz vermemiştir. Hz. Süleyman inkârcı kavme yolladığı mesajda şöyle demişti: “Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları oradan horlanmış, aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” 2575
Öte yandan Allah pek çok âyetinde, âhirette inkârcılara alçaltıcı bir azap olduğunu haber verir. Bu, inkârcıların dünya hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah’ın takdir ettiği bir cezadır. Çünkü dünya hayatında inkârcının en büyük hedeflerinden biri, başka insanların kendisini takdir etmeleridir. Bu nedenle de hayatını Allah’ı övmekle değil, kendisine övgü toplamakla geçirmiştir. Allah da cehennemdeki azaplarını bunun üzerine kurmuştur. Cehennemde müstekbir inkârcı korkunç şekilde rezil olur, en büyük yıkımı ise insanların karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşar.
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) ‘Siz dünya hayatınızda bütün güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip yok ettiniz, onlarla yaşayıp zevk sürdünüz. İşte
2572] 9/Tevbe, 2
2573] 39/Zümer, 25-26
2574] 9/Tevbe, 14-15
2575] 27/Neml, 37
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 575 -
yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.” 2576
Allah’ın cehennemde hazırladığı horlanma ve aşağılanma benzersizdir ve bin bir çeşidi vardır. Cehennemdeki bu aşağılanmanın inkârcıların ruhunda yarattığı küçülmüşlük, fiziklerine de yansır, yüzlerini bir zillet sarıp kaplar. “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır.”2577 “Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” 2578
El-Muzil: Alçaltan, zillet veren demektir. Hele de İslâm’la şereflenip de iman edenlerı cennete götüren bu dini terk edenler üzerinde tecelli eden ‘El-Muzil’ isminin muhatabı olmaktan Allah’a sığınılmalı. Bu ismin tecelli ettiği insanları dünyanın her yerinde görmek mümkün.
27) Es-Semî’
Allah’ın her şeyi iştmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan her şeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri duyar.
İster gizlensin ister açıkça söylensin, gizliyi, fısıltıyı bile işiten anlamına gelen es-Semi’ ismi âyet-i kerimelerde tek başına bulunmayıp 34/Sebe’, 50; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 17/İsrâ, 1 âyetlerinde görüldüğü gibi daha çok Karîb, Basîr ve Alîm isimleriyle birlikte getirilmiştir.
Semi’, bazen duâların kabulü mânâsına “Semiu’d-duâ’” (duâyı tam anlamıyla duyan, işiten) anlamına gelir. Meselâ; 14/İbrâhim, 39 ve 3/Âl-i İmrân, 38. âyetlerde Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriyya peygamberlerin duâalarında gördüğümüz “duâları çok işiten, yani çok kabul eden” mânâsındaki “semiu’d-duâ’” bunu göstermektedir. 2579
Semi’, Cenâb-ı Allah’ın sıfat-ı subütiye veya sıfat-ı meani ve sıfat-ı zâtiyye de denen sıfatlarından biri olup, O’nun zâtının gereği, ezelden muttasıf olduğu ve O’ndan hiç ayrılmayacak olan sıfatlarındandır. Bu sıfat, ezelî ve ebedî olarak Allah ile kaim, nasslarla sabit, ancak O’nun ne aynı ne de gayrı diye kabul edilen hakiki sıfatlarından olup; selbi sıfatlar, yani, Allah’ta bir eksikliğin bulunmadığını ifade eden sıfatlar gibi O’nu noksanlıklardan tenzih eden itibâri bir mefhum değildir. 2580
Semi’ sıfatının ifade ettiği Cenâb-ı Allah’ın işitmesi, O’nun yarattıklarında olduğu gibi işitmek için bir organı, yani kulağı veya onun kısımlarından birini gerektirmez. Çünkü Allah bir cisim olmaktan münezzehtir. Allah’ın gizli-açık her şeyi işittiği, Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle sabit olduğu gibi; Hz. Peygamberin hadislerinde de ifade buyurulmuştur. Nitekim bir hadiste; “Kendinize hâkim ve sahip
2576] 46/Ahkaf, 20
2577] 88/Ğâşiye, 2
2578] 10/Yûnus, 27
2579] Metin Yurdagür, Allah’ın sıfatları, İstanbul 1984, s. 86
2580] İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, II, İstanbul 1339-1343, s. 104, 111-112
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olun. Siz, sağır ve gâib olana değil; işiten, gören ve çok yakında olan Allah’a duâ ediyorsunuz” buyurulmuştur. 2581
Allah Teâlâ’nın gizli-açık her şeyi işitmesini ifade eden semi’ (işitme) sıfatı, mahiyeti ve işleyişi bakımından insanlık tecrübesinin dışında bulunur. Çünkü, Allah’ın zatını ve mahiyetini kavramak bakımından da biz insanların durumu aynıdır. Bu konuda kullara ve bir insanlara düşen görev, Kur’an-ı Kerim’de çeşitli münasebetlerle pek çok yerde zikredilmiş bulunan ve semi’ kelimesiyle ifade edilmiş olan bir sıfatı olarak Allahu Teâlâ’nın her şeyi işittiğine inanmaktır. Bu sebeple, bu sıfat İslâm din bilginlerince Allah’a sübûtu zarûrî bulunmuş ve isbatı için akıldan delil getirmeye bile gerek görülmemiştir.2582
Allah’ın semi’ sıfatına sahip olduğu her ne kadar âyet ve hadislerle ispatlanıyor ve başka delile gerek duyulmuyorsa da, Kelam kitaplarında akıldan da deliller getirilmiştir. Nitekim, yarattıklarında bile işitmenin, işitmemeye göre bir kemal ve üstünlük taşıdığı bilinirken; en yüce kemal sahibi olan Allah Teâlâ için bu sıfatı kabul etmek gerektiği ortadadır. Başka yönden ilim bir kemâl sıfatıdır. İşitme ise ilmin şartı ve üstünlüğünü açıkça ortaya koyar. 2583
Semî’ işitme sıfatıdır. Allah işitme sıfatıyla muttasıftır. Allah her şeyi işitir, en gizli sesler, hareketler O’nun işitmesinden hâriç kalamaz. O’nun işitip bilmesi, başkalarının işitip bilmesi gibi sınırlı değildir. Diğer varlıklar işitebilmek için kulak, sesi iletenhava ve sese ihtiyaç duydukları halde, Allah bunların hiçbirine ihtiyaç duymadan işitir. Bu gibi şeylere ihtiyaç duymak acizliktir, noksanlıktır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. Bu sıfat Kur’an’da genellikle “Basar” sıfatıyla birlikte zikredilmektedir. “Allah işitici ve görücüdür.” 2584
“Yoksa onlar, gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanırlar?...” 2585 Es-Semî’: İşitmeye konu olan her şeyi hakkıyla işiten. Yine Allah Teâlâ’nın her şeyi işitmesi O’nun büyük, güçlü ve her şeyden haberdar olduğunu gösterir. En ufak bir fısıldaşmamızı da işittiğini bildirmesi hayatımızı, konuştuklarımızı ve dinlediklerimizi tekrar gözden geçirmemiz için büyük bir lütuf.
Düşünsene bir! Angarya konuşmalarımız, gereksiz kahkahalarımız dinleniyor! Ve yarın da dinlenecek... Allah’ın (c.c.) şu an da Sibirya’daki bir vatandaşı görüp dinlemesinden ziyade bizleri dinlemesini bildirmesi bizler için büyük bir kopya...
28) El-Basîr
Allah‘ın güzel isimlerinden biri. Her şeyi gören, çok iyi gören anlamına gelmektedir. Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiçbir şey engel olamaz. Kâinatın herhangi bir noktasında hiçbir hâdise yoktur ki, Allah onu
2581] Buhârî, el-Câmiu’s-Sahih, İstanbul 1315, VIII/168
2582] Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhul Mevâkıf, II, s. 359, Fahreddin er-Razî, Kelâma Giriş (el-Muhassal), Terc., Hüseyin Atay, Ankara 1978, s. 165
2583] Necip Taylan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/387
2584] 22/Hacc, 75; 42/Şûrâ, 11; 4/Nisâ, 58; 17/İsrâ, 1; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/118
2585] Zuhruf, 80
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 577 -
görmüş ve işitmiş olmasın. İbâdette ihlâs, kulun Allah‘ı görmemesine rağmen, Allah‘ın onu gördüğünü bilmesi ve onu görür gibi ibâdet etmesidir.
Allah, zâtı ile basîrdir. „O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyden hakkıyla haberdardır.“2586 âyetinde, „Habîr, Basîr“ şeklinde ifade edilmiştir. Allahü Teâlâ gizli veya açık her şeyi görür, gece veya gündüz, küçük veya büyük... Her şeyi hakkıyla bilir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurur: „Kendinize hâkim olunuz. Siz, sağır ve gâib olan kimseye değil, işiten, gören ve çok yakında olan (Allah)‘a duâ ediyorsunuz.“ 2587
Ebû Hüreyre, Hz. Peygamber’den rivâyet ettiği meşhur Cibril hadisinde, Cibril’in “İhsan nedir?” sorusuna Rasûlullah’ın şu cevabı verdiğini anlatır: „(İhsan), Allah‘a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen Allah‘ı görmüyorsan da, şüphesiz O seni görür.“
Allah, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizlilikleri, kalplerdekini, zifiri karanlık bir gecede kapkaranlık taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür, duyar, bilir. 2588
“... Şüphesiz Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir.”2589 El-Basîr: Tüm her şeyi kusursuzca gören. İnsanları, hayvanları ve kâinatı ya-ratıp, rızıklandıran, onları Rahmetiyle koruyan, ne yaptıklarını bilen ve işiten Allah Teâlâ aynı zamanda görür de.
Nerede olursan ol. İster kutuplarda, ister zindanda ister de kızgın çöllerde. Allah’ın her şeyi gördüğüne yakini olarak iman edip akıldan çıkarmamamız az hata yapmamızı sağlar.
29) EL-HAKEM
El-Hakem: Hüküm verme yetkisini elinde tutan, son hükmü verecek olan “O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” 2590
Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah’ın olduğunu ve yarattığı her varlığa hükmettiğini, insanların nasıl rahat ve adâletli yaşayacağını bilen Allah, hükümlerini (indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberlerle) beyan ederek insanların irâdelerine sunmuştur.
Hâkimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme
2586] 6/En’âm, 18
2587] Buhârî, Tevhid 9; Müslim, Zikr 44-46
2588] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/205
2589] 2/Bakara, 110
2590] 7/A’râf, 87
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.” Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir. Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”2591 Mevdûdî’ye göre “bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
Her kavrama kendine has bir yorum getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”2592 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri” diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece, İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî hükümdür.
İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan “câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir. Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı. Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağı/yasayı Cengiz, yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası),
2591] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 404-418
2592] 5/Mâide, 50
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 579 -
soyundan gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı. Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” ?
Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere, hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir anlayıştır.
İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.2593 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.2594 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 2595
Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.2596 “Allah’ın, Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir; çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez” diyen İbn Hazm,2597 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”2598 âyetini göstermiştir.
2593] 18/Kehf, 26
2594] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
2595] 4/Nisâ, 65
2596] 33/Ahzâb, 36
2597] el-Muhallâ, 9/362
2598] 5/Mâide, 49
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır. Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan, mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki: Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır? Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 2599
b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya yahut kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...”2600; “O günde onlar (kabirlerinden) çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 2601
c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görülegelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?”2602; “Ey iman edenler, Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın, çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”2603 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.2604 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan2605 sonra, Yüce
2599] 28/Kasas, 71-72
2600] 22/Hacc, 55-56
2601] 40/Mü’min, 16-17
2602] 7/A’râf, 32
2603] 5/Mâide, 87
2604] Bk. 5/Mâide, 103
2605] 6/En’âm, 136-149
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 581 -
Allah, Peygamberine bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”2606 Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” 2607 Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını görmekteyiz. 2608
Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında, münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat etmekten ibarettir.2609 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.2610 Allah’a ve Rasûlüne iman etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir. Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan, O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun; isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”2611 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz. Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar. 2612
Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.2613 Hz. Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihâdlarının; esasen Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti yine mutlaktır ve ortaksızdır.
2606] 6/En’âm, 150
2607] 12/Yûsuf, 40
2608] 42/Şûrâ, 21
2609] 24/Nûr, 48-52
2610] 4/Nisâ, 105
2611] Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
2612] 4/Nisâ, 60-61
2613] 4/Nisâ, 65
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir. Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.2614 Halifelik, başkasının yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
Allah Teâlâ son hükmünü âhirette verecektir. Bu dünyada Allah’ı hakem kabul edenler cennet ile mükafatlanırken, Allah’ın hâkimiyetini kabul etmeyenler de şeytanları ile beraber yanacaklardır.
30) el-ADL
El-Adl: Bütün icraatları hak ve adâlet üzere olan: “Biz kıyâmet günüde adâlet terazilerini kuracağız. O gün kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş hardal tanesi kadar bile olsa, onu adâlet terazisine getiririz. Hesap gören olarak Biz herkese yeteriz.” 2615
Rahmeti gereği güneşiyle kâüfirleri bile ısıtmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. Kâfirlerin hakkına tecavüz eden bir Müslümanı bile hesaba çekmesiyle; Allah (c.c.) âdildir. Peygamber evlâdını bile hesaba çekecek olmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. İlk kul’u Adem (a.s.)’ın katil oğlunu bağışlamamasıyla Allah âdildir.
Yarattığı ateşin (bu dünya için) hem müslüman hem de kendi düşmanı kâfire aynı acıyı vermesiyle Allah (c.c.) âdildir. Daha rahat daha güvenli ve daha huzurlu yaşayabilmemiz için hazırladığı kanunların kendi peygamberlerini de bağlaması açısından yüceler yücesi Allah (c.c.) âdildir.
Yaptığımız en ufak bir amelin bile karşılığını verecek olması, vaad ettiği cennet ve cehennemi doldurması O’nun adâletinin son tecellisidir. Allah Teâlâ’nın adil olması Müslümanları çok rahatlatır. Hele de zâlimlerin zulmüne uğramışsa; ‘Zâlimler için yaşasın cehennem!’ diyerek Allah’ın adâleti haykırılmış olur.
el-Adl: Bütün icraatları hak ve adâlet üzere olan. “Biz kıyâmet günüde adâlet terazilerini kuracağız. O gün kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş hardal tanesi kadar bile olsa, onu adâlet terazisine getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz.” 2616
Rahmeti gereği güneşiyle kâfirleri bile ısıtmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. Kâfirlerin hakkına tecâvüz eden bir Müslümanı bile hesaba çekmesiyle; Allah (c.c.) âdildir. Peygamber evlâdını bile hesaba çekecek olmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. İlk kul’u Adem (a.s.)’ın katil oğlunu bağışlamamasıyla Allah âdildir.
2614] 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
2615] 21/Enbiyâ, 47
2616] 21/Enbiyâ, 47
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 583 -
Yarattığı ateşin (bu dünya için) hem müslüman hem de kendi düşmanı kâfire aynı acıyı vermesiyle Allah (c.c.) âdildir. Daha rahat daha güvenli ve daha huzurlu yaşayabilmemiz için hazırladığı kanunların kendi peygamberlerini de bağlaması açısından yüceler yücesi Allah (c.c.) âdildir.
Yaptığımız en ufak bir amelin bile karşılığını verecek olması, vaad ettiği cennet ve cehennemi doldurması O’nun adâletinin son tecellisidir. Allah Teâlâ’nın âdil olması Müslümanları çok rahatlatır. Hele de zâlimlerin zulmüne uğramışsa; ‘Zâlimler için yaşasın cehennem!’ diyerek Allah’ın adâleti haykırılmış olur.
31) EL-LATÎF
Allah’ın güzel adlarından (Esmâu’l Hüsnâ) birisi, kelime olarak latif, ince hoş, saydam, güzel, yumuşak, gizli, derin, lütufkâr gibi anlamları dile getirir. Müfessirlere göre Kur’an’da geçen latif kelimesi birçok anlamları ihtiva eder. Kelime lütuftan gelen abartmalı bir isim olabileceği gibi, letâfetten gelen bir benzetme sıfatı olarak da anlaşılabilir. Birinci durumda lâtif, son derecede lütufkâr demektir. Lütûf, büyük bir incelik, hoşluk ve uygunlukla amaca ulaştırma, istenileni vermedir. İkinci durumda lâtif, cisimlere özgü kesafetten uzak olmayı belirtir.
İkinci anlamında letâfetin, karşıtı olan kesâfetin derecesine göre değişen çeşitli mertebeleri vardır. Hava ya da ışık gibi bazı cisimlerde letâfet niteliğinden sözedilmesi, onlardaki nisbî letâfet nedeniyledir. Onun bunlarda az veya çok maddi ya da cismanî bir kesâfet vardır. Kesâfetin hiç bulunmadığı bir letâfetten ancak ruh-melek gibi anlaşılır varlıklarda sözedilebilir. Böyle lâtif varlıklara maddeden bütünüyle soyutlanmış varlıklar anlamında mücerredatın ise en üstünüdür.
Kelimenin tüm anlam ve çağrışımları Allah’ın adı Lâtif in kapsamı içinde yer alabilir. Bununla birlikte müfessirler, Lâtif adına başlıca iki yorum getirmişlerdir. Birinci yoruma göre Lâtif, en ince en gizli işleri bütün incelikleri ile ve kolaylıkla bilen demektir. Bu anlamıyla lâtif, Allah’ın ilminin kuşatıcılığını belirtir. İkinci yoruma göre lâtif, nasıl yapıldığı gizli olan en lâtif şeyleri yapan ve varlıkların ihtiyaç duyduklarını lütfuyla veren anlamını dile getirir. Bu anlam da Allah’ın tekvin (yaratma) sıfatıyla ilgilidir.
Kur’an’da birçok kez geçen lâtif, tüm anlamlarını çağrıştıracak biçimde kullanıldığı gibi zaman zaman belli bir anlamı öne çıkaracak biçimde de kullanılır. Sözgelimi: “Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif’tir, Habir’dir”2617 âyetinde lâtif kelimesinin her şeyi bütün inceliği ile bilen anlamı öne çıkar. “Gözler O’nu göremez, O bütün gözleri görür. O Lâtif’dir, Habir’dir”2618 âyetinde Lâtif, Allah’ın kesifin karşıtı anlamında duyularla algılanamayan varlık oluşunu belirtir. “Allah kullarına Lâtif’tir. Dilediğini rızıklandırır”2619 âyetinde ise Allah’ın kullarına insanın düşünemeyeceği kadar lütuflarda bulunduğunu, son derece lütufkâr olduğunu ifade eder.
Çağrıştırdığı anlamları ve Allah’ın sıfatlan ile ilgisi bakımından Lâtif adı bazı
2617] 67/Mülk, 14
2618] 6/En’âm, 103
2619] 42/Şûrâ, 19
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olguların aydınlanmasına da imkân vermektedir. Her şeyden önce yaratma, kesif olan maddenin bir fiili, niteliği olamaz; ancak lâtif olan bir güç yaratma niteliğine sahip olabilir. Yaratma, ilimsiz kör bir gücün de işi olamaz; bu tam anlamıyla bilen Lâtif bir kudretin fiilidir. Bu nedenle yaratıcı, yarattıkları ya da yaratacakları ile ilgili her şeyi bilir; yükümlülerin gizli-açık, iyi-kötü her türlü söz, durum ve davranışlarından haberdardır ve bu bilgisine göre lütuf ya da ceza biçiminde karşılığını verir. 2620
32) EL-HABÎR
El-Habir: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 2621
İnsan zaman ve mekânla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından aktarılmadıkça ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan haberdar olabilir. Bulunduğu zaman ve mekânın dışına çıkarak olayları değerlendirmesi asla mümkün değildir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir.
Oysa insanı yaratan Allah, zaman ve mekânın da yaratıcısıdır; dolayısıyla bu kavramlara bağımlı değildir. Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah doğal olarak zamanın ve mekânın kapsadığı yani kâinatta gerçekleşen her olaydan da haberdardır. Öyle ki içinde yaşadığımız Samanyolu galaksisinden milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan bir galakside kaç yıldız bulunduğunu, hangi gökcisminin hangi yörüngeyi takip ettiğini de bilir, içinde yaşadığımız dünyada toprağın altında yerin üzerine çıkmaya çalışan filizlenmiş bir tohumun bilgisini de... Ayrıca Allah şu ana kadar yaşamış olan, şu an yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların da hayatlarının her saniyesinin bilgisine sahiptir. Kimin ne zaman, nerede doğduğu ve öldüğü, yaşamı süresince neler yaptığı, hangi amaçlar uğruna çaba harcadığı, hatta ne zaman güldüğü, ne zaman ağladığı gibi tüm detaylar O’nun bilgisi dahilindedir. Çünkü O tümünün Yaratıcısıdır. Üstelik bu insanların her an yaptıkları işlerin yanında, kalplerinden geçirdikleri tüm bilgiler de Allah’tan gizli kalmaz. Allah insanların içlerinden geçirdikleri, niyet edip uygulamadıkları, gizlice tasarladıkları her şeyden haberdardır.
“Allah’ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyâmet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.” 2622
“Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır.” 2623
“Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.” 2624
2620] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 4/19
2621] 59/Haşr, 18
2622] 3/Âl-i İmran, 180
2623] 6/En’âm, 103
2624] 25/Furkan, 58
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 585 -
“Kıyâmet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.” 2625
Yaratılan her şey Allah’ın kontrolü dahilinde hareket ederler. Hiçbir şey O’ndan gizli değildir. Yine hiçbir varlık O’ndan sır saklayamaz. Yer altında olup bitenleri bildiği gibi yeryüzünün neresine ne kadar yağmur yağdığını da bilir.
Allah’ın ‘El-Habir’ sıfatını idrak etmiş bir kul, kalbinde en ufak bir kötü düşünceye yer vermez. Çünkü bilir ki Allah ondan da haberdardır.
33) EL-HALÎM
Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri. “İnsanın kendisini veya yaratılışında mevcud olan öfke ve kızgınlığı kontrol altına alması ve öfke anında, nefse hâkim olup aşırı gitmemesi” manalarına gelen “hilim” kelimesinden türemiştir.
Sıfat olan “Halîm” kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de hem Allah Tealâ hakkında, hem de bazı peygamberler hakkında kullanılmıştır. Meselâ Allah Tealâ’nın sıfatı olarak bu kelimenin geçtiği iki âyet şöyledir: “Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir. Allah her şeyden müstağnî ve halîmdir (ceza vermekte acele etmez)”2626; “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu (Allah’ı) övgü ile (hamd ile) tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O halîmdir, çok bağışlayıcıdır.” 2627
Bunun gibi diğer âyet-i kerimelerde Yüce Allah bazı konuları açıklayıp, kullarını inzar ettikten sonra, onların her türlü işlerine vakıf olduğunu, kalplerinden geçenleri bile bildiği halde,2628 kullarına olan bağış ve merhameti sebebiyle onları hemen cezalandırmadığını, tevbe etmeleri için fırsat vererek kıyâmete kadar mühlet verdiğine işaretle kendisinin hâlim olduğunu hatırlatmaktadır.
İşte bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, “Halîm” sıfatı Allah Tealâ, hakkında kullanıldığında “isyanlarına rağmen, âsileri, cezalandırmada aceleci olmayan, gazabı kendisine galip gelmediği gibi, sapıkların düşüncesizlikleri ve âsilerin isyanları kendisini öfkelendirmeyen, teennî ve af sahibi” manalarına gelmektedir. Öbür taraftan halîm sıfatı Kur’anı Kerim’de sadece bazı peygamberler hakkında kullanılmakta; diğer insanlar için mevzu bahs edilmemektedir. Meselâ Şuayb’e (a.s.) kavmi şöyle seslenmektedir: “Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın tapdığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vaz geçmemizi emrediyor? Çünkü sen halîm (yumuşak huylu) akıllı birisin” 2629
Yine Kur’ân Hz. İbrahim’i de “içli ve halîm” olarak vasıflandırırken2630 onun, Allah’dan bir çocuk vermesini isteyip, duâ ederek “Rabbim, bana iyilerden (bir çocuk) lutfet!” dediği; bunun üzerine duâsının kabul edilerek ona Allah tarafından
2625] 31/Lokman, 34
2626] 2/Bakara, 263
2627] 17/İsrâ, 44
2628] 33/Ahzâb, 51
2629] 11/Hûd, 87
2630] 11/Hûd, 75
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisi gibi halîm olan bir erkek çocuk ihsan edildiği anlatılmaktadır. 2631
“Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları taktir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilir ne de öne geçebilirler.” 2632
El-Hâlim: Cezalandırmaya gücü yettiği halde, hemen ceza vermeyen, kullarının isyanlarına karşı hemen öfkeye kapılmayan. Her şeye gücü yeten Allah’ın büyük bir sabrının da olduğunu ‘El-Hâlim’ isminde görebiliriz.
Allah Teâlâ insanları hem rahmeti ile kuşatıp rızıklandıracak, koruyacak ve cennete girmeleri için Kur’an Peygamber ve dâvetçiler gönderecek; tüm bunlara rağmen kendisine düşman olup dinine savaş açan insanların isyanına hemen cevap vermeyecek ... Vallahi bu sabrı Allah’tan (c.c.) başkası gösteremez!
34) EL-AZÎM
el-Azîm; Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Pek azametli, büyük anlamına gelir. Azamet, büyüklük demektir. Hakiki büyüklük Allah’a mahsustur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O’nun büyüklüğünü görmek mümkündür. “Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O, yücedir, büyüktür.2633 Allah’ın azametini tefekkür eden insan; O’nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz, fakr ve kusurlarını anlar, Kur’anı Kerîm’de Allah’u Teâlâ, kudret-i Rabbâniyenin mucizatını göstererek, insanların bunları düşünerek ibret almalarını beyan buyurur. Alemin düzenliliğini, yaratılış gayesini verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah’u Teâlâ’nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O’nun büyüklüğünü idrak eder.
Allah’ın büyüklüğü ve azameti kuşkusuz bir insanın kavrama sınırının çok üstündedir. Fakat insan yine de kendi aklının sınırları dahilinde Allah’ın ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu biraz olsun görebilir, anlayabilir. Zira tüm kâinat Allah’ın büyüklüğünü gösteren sayısız örnekle doludur. İnsanın yalnızca içinde yaşadığı dünyayı biraz incelemesi dahi, her şeyi yaratan Allah’ın azametini hissettirecektir.
Tonlarca ağırlıkta bulutları taşıyan gökyüzü, binlerce metre yükseğe uzanan dağlar, içlerinde milyonlarca çeşit canlının bulunduğu denizler, çakan şimşek ve onun ardından gelen gökgürültüsü ve O’na boyun eğmiş milyarlarca canlı... Bunlar ve burada sayılamayan sayısız detay Allah’ın büyüklüğünün açık delilleridir.
Bir de dünyanın biraz dışına çıkıp düşünelim. Şöyle bir örnek, kâinatı yaratan sonsuz azamet sahibini biraz daha derin kavramamıza yardımcı olacaktır: Evren adını verdiğimiz sınırsız bir mekân içinde yaşıyoruz. Bugün bilim adamlarının ulaşabildikleri bilgi seviyesine göre bu evren, içinde milyarlarca galaksiyi barındırıyor. Peki bu galaksilerin içinde neler var? Yine bilimin bize bildirdiği, her galaksi içinde milyarlarca yıldız bulunduğu. Biz de içinde milyarlarca yıldız
2631] 37/Sâffât, 100-101; Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 2/312
2632] 16/Nahl, 61
2633] 42/Şûrâ, 4
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 587 -
içeren milyarlarca galaksiden birinin içinde, Dünya ismi verilen ve saatte 1670 km. hızla hiç durmadan dönen bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Ve kuşkusuz bu rakamlarla düşünüldüğünde, kâinat içindeki varlığımız, bir toz zerreciğinin dünya içindeki varlığı ile dahi kıyaslanamayacak derecede küçüktür.
İşte insan, bir iki dakika düşündüğünde dahi kendisini hayrete düşüren bir kâinata hâkim olan, azamet sahibi bir Yaratıcı’ya kulluk etmeye dâvet edildiğini farkedebilir. Tüm kâinatı yaratan, milyarlarca yıldızı barındıran, milyarlarca galaksinin tümünü kontrolü altında tutan büyük bir gücün sahibine...
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” 2634
Yeryüzündeki bütün denizler mürekkep olsa Allah’u Teâlâ’nın azametine delâlet eden kelimelerini, yazıp bitiremezler. Akıl, Allah’ın yüceliğini kavramaktan acizdir. Ancak, O’nun mucizelerini akledebilir. Kâfir ve müşrikler ise akletmezler: sağır, dilsiz ve kördürler.2635 Oysa müslümanlar; âyette bildirildiği gibi “Çok büyük Rabb’ın adını tesbih ederler.”2636 Yine Bakara sûresinde Allah’ın büyüklüğü şöyle beyan buyurulur: “Allah, (o Allah’tır ki) kendinden başka hiç bir ilâh yoktur. (O, zatî, ezelî ve ebedî hayat ile) diridir (bâkîdir). Zâtiyle ve kemâliyle kaaimdir. (Yarattıklarının her an tedbir ve hıfzında yegâne hâkimdir, her şey onunla kâimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında şefaat edecek kimmiş? O, yarattıklarının önlerindekini, arkalarındakini bilir. (Yaratılmışlar) O’nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamıştır, o kadar) vâsidir. Bunların gözetilmesi O’na ağır gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.” 2637
35) EL-ĞAFÛR
Örten, perdeleyen, gizleyen; eşyayı kabın içine yerleştiren. Allahu Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından biri. Kullarını dünya ve âhirette rezil etmeyen onların günahlarını gizleyen, örten ve günahlarından dolayı cezalandırmayan. Gafûr ve Gaffâr mübâlağa ifade eden isimlerden olduğundan, yalnız Allah için kullanılır. 2638
Allah, iyiyi-güzeli açığa çıkaran, kötüyü-çirkini örtendir. Günahlar çirkin davranışların neticesidir. Allah dünyada üzerlerine örtü örtmek, âhirette de cezalarını vermekten vazgeçmek sûretiyle bunları örter.2639 Allah’ın affediciliğini ifade eden “Ğa-fe-re” kökünden ism-i fâil olan Gâfir de Allah’ın sıfatlarındandır.
2634] 2/Bakara, 255
2635] 2/Bakara, 171
2636] 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52
2637] 2/Bakara, 255 ; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/187
2638] Beyhâkî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 104-106
2639] İmam Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, terc. Y. Arıkan s. 128
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gafîr; günahkarı rezil-rüsva etmemek için hatasını gizleyen, onu cezalandırmayandır. 2640
Kur’an’da iki defa geçen Gâfîr, mübâlağa anlamında olmadığından Allah’ın dışındakiler için de kullanılabilir: “Sen bağışlayanların (Ğâfir) en iyisisin.”2641 Ğaffâr Kur’an’da beş defa geçmektedir: “Tevbe eden, iman ederek iyi işler yapan, sonra da doğru yoldan ayrılmayanları bağışlarım (Ğaffâr)”2642 Ğafûr ise Kur’an’da sık ve diğer isimler ile beraber âyet sonlarında fezlekeler hâlinde zikredilmektedir. Gaffar Kur’an’da doksan defa geçmiştir: “Rabbin gafûrdur, merhametlidir.” 2643
Günahların açıkça işlenmesi, teşhir edilmesi toplumun diğer fertlerine kötü örnek olacağı gibi, insan şahsiyetini de zedeler. İnsanlar yaptıkları kötülükleri başkalarının da işlediğini görünce psikolojik olarak rahatlar; musîbetin paylaşılması elem yükünü hafifletir ve o kötülüğün daha rahat ve cesurca işlenmesine psikolojik zemin hazırlar. İnsan, hayatının zayıf bir döneminde yapmış olduğu bir kötülüğü terkettikten sonra unutmak ve başkalarının da unutmasını ister. Ancak günahını başkalarına anlatmışsa, insanlar onu hayat boyunca o kötülüğü ile hatırlayacaktır. Bunun için kötülüğün şuyûunun vukûundan daha zararlı olduğu kabul edilmiştir.
Allah, Gafûr sıfatını insanlara hatırlatarak, günahların örtülmesi ve gizlenmesinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Kişinin günahını gizlemesi bir nevi pişmanlık olduğundan, tevbenin kabulü için ilk adım sayılmış ve Allah, günahını gizleyen insanları affedeceğini bildirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah (c.c.) kıyâmet gününde mü’min kuluna yaklaşır, şefkatiyle örterek insanlardan gizler; “Şu, şu günahını biliyor musun?’ der; kul Evet Rabbim biliyorum’ der. Allah tekrar “Şu şu günahını da biliyor musun?’ der; o kul Evet Rabbim’ der. Böylece o insan bütün günahlarını ikrar eder. Artık ben kurtulamam diye düşünmeye başlayınca Allah, “Ben senin bütün o günahlarını dünyada örttüm. İşte bugün de onları mağfiret edeceğim’ der.” 2644
Allah insanı üç çeşit örtü ile örtmüştür. İlk örtü; insanın ayıp ve çirkin görünen yerlerini gizleyen elbiseleridir. İkincisi; insanın fikir, düşünce ve hayallerinin kalbinde gizlenmesidir. Üçüncüsü ise; Allah kulunun günahlarını örtmüş, gizlemiş; günahlarını sevaba çevirmiş, sanki hiç günah işlememiş gibi âhirette yalnızca sevaplarını yazan kitabını vermiştir. 2645
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’a (s.a.s.),
“Bana namazlarımda edebileceği bir duâ öğret” dedi. Hz. Peygamberimiz: “Ey Allah’ım, ben nefsime çok zulmettim, günahları ancak sen bağışlarsın, fadlından günahlarımı mağfiret et; şüphesiz ki Gafûr ve Rahîm olan ancak sensin” de buyurdu. 2646
2640] Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 104
2641] 7/A’râf, 155
2642] 20/Tâhâ, 82
2643] 18/Kehf, 58
2644] Buhârî, Mezâlim 3
2645] İmam Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, terc. Y. Arıkan s. 128
2646] Buhârî, Ezân 149; Müslim, Zikir 47; Zübeyr Tekkeşin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/211-212
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 589 -
36) EŞ-ŞEKÛR
Allah (c.c.) ‘Şekûr ve Şâkir’dir. Yani şükredenlerin sevabını kat kat, fazlasıyla verendir. ‘Şâkir’, ‘şükr’ mastarının fâil ismidir. ‘Şekûr’ ise bu fâil ismin mübalağalı (abartılı) halidir. ‘Şâkir’ şükreden demektir. Kur’an-ı Kerim’de iki âyette Allah hakkında, diğerlerinde ise Allah’a şükreden mü’minler hakkında tekil ve çoğul olarak geçmektedir. ‘Şekûr’ sözlükte, çok çok şükreden demektir. Bu kavram da daha çok şükreden kullar hakkında kullanılmaktadır. Ancak dört âyette Allah’ın (c.c.) ismi olarak geçmektedir.
Kulun Allah’a şükretmesi, O’nun verdiği ni’metleri bilmesi ve bunu bizzat kulluk yaparak, Allah’a itaat ederek yerine getirmesi şeklinde görülür. Ancak Allah’ın ‘Şâkir veya Şekûr’ olması böyle değildir. Allah’ın kullarına şükrü, onları bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesi, kullarının az da olsa şükürlerinden râzı olmasıdır.
Allah hakkında kullanılan ‘şâkir ve şekûr’ kelimelerinin yalnız değil de ‘Ğafûr, Halîm ve Alîm’ sıfatlarıyla beraber gelmeleri dikkat çekmektedir. Allah (c.c.) Şekûr’dur. Yani kullarının az amellerine karşı çok mükafat verendir, ecirlerini kat kat arttırandır. Bir başka deyişle şekûr, Allah’ın kullarını bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesidir. Kullarından gelen az bir şükre râzı olması da Allah’ın ‘Şekûr’ olmasının bir sonucudur. Allah (c.c.) kullarından gelen az şükre râzı olarak onları çok şükre teşvik etmekte, az da olsa şükrü küçümsemeyip bu görevi yapmalarını istemektedir.
Allah kullarının ecirlerini noksansız öder ve kendi fazlından onların ecirlerini daha da arttırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur; bağışlayandır ve şükrü kabul edendir.2647 Allah iyilik edenlerin iyiliğini arttırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur.2648 Kim, kendisine farz kılınan ibadetlerin fazlasını gönülden yaparsa, onun karşılığını alır. Çünkü Allah (c.c.) Alîm’dir (bilendir) ve Şekûr’dur (şükrün karşılığını verendir).2649 Şu âyette de aynı sıfat Halîm ismiyle beraber kullanılmaktadır: “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız (Allah rızâsı için ihtiyaç sahiplerine infak eder veya fâizsiz borç verirseniz), onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan edendir), Halîm’dir (ceza vermekte acele etmeyendir).” 2650
Allah’a güzel bir şekilde borç vermek, O’nun yolunda malı içten gelerek, severek ve isteyerek infak etmek, karşılıksız borç vermek şeklinde tefsir edilmiştir. Allah (c.c.), kuluna verdiği maldan infakta bulunmasını istiyor, bunun da karşılığını bol bol veriyor. Kul, şükrünü noksan yaptığı zaman da ona ceza vermekte acele etmiyor, ona hilimle (yumuşaklıkla) davranıyor. Aynı ifadeyi Kur’an’da iki yerde daha görmekteyiz.2651 Kullar, şükrün bir ifadesi olarak Allah’ın kendilerine verdiği maldan ihlâslı bir şekilde O’nun yolunda harcarlarsa, Allah’a borç verirlerse; Allah da bunun karşılığını kat kat öder. Çünkü O, şükrü karşılıksız bırakmaz.
2647] 35/Fâtır, 30, 34
2648] 42/Şûrâ, 23
2649] 2/Bakara, 158
2650] 64/Teğabûn, 17
2651] 2/Bakara, 245 ve 57/Hadid, 11
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Şâkir’ sözlükte şükreden anlamına gelmekle beraber Allah hakkında kullanıldığı zaman, tıpkı ‘Şekûr’ gibi şükrün karşılığını, şükreden kimseyi bilip ona hak ettiği mükafatı veren demek olur. Bunun için Kur’an’da iki âyette ve Alîm sıfatıyla birlikte geçmektedir. Bunun Alîm sıfatıyla birlikte kullanılması, bu ismin yanlış anlaşılmasını önlemekte, kulun yaptığı şükrün Allah tarafından bilinip karşılığının verileceği açıkça bildirilmiş olmaktadır.2652 “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah, Şâkir’dir (şükrün karşılığını verendir), Alîm’dir (bilendir)” 2653
37) EL-ALİYY
Cenâb-ı Allah’ın güzel isimlerinden biridir; Çok yüce anlamına gelir. Allah Teâlâ bütün kâinatın üstündedir. Bu, cisimlerin yüksekliğine ve boyutlarına benzemez. Allah, kâinatın her noktasında her zerreye aynı nisbette yakındır. O’nun zatı cisimlerin yakınlık uzaklık kavramına benzemez. Allah’tan daha üstün bir varlık yoktur. Allah’ın benzeri, ortağı veya yardımcısı yoktur. Bütün kemal sıfatlarında üstün olan yüce Allah, zamanından ve mekândan beridir.
Mübalâğa ve sübut ifade eden ve fâil vezninden sıfat olan bu kelime “yücelik” anlamı ifade eden bir lâfızdır. Bu kelime Kur’an’da daha ziyade “Kebîr”, “el-Azîm” ve “Hakîm” isimleriyle birlikte varid olmuştur. 2654
“Kendisiyle Allah’ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2655
Allah Kuran’da kendisini bizlere tanıtmıştır: Tüm alemleri yaratan, kâinatın tek hâkimi olan Allah uludur. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların yegâne sahibi O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur, Allah insanların şirk koştuklarından çok yücedir. Tüm mülk O’na aittir; O, her şeye güç yetirendir. O, yüce makamların da sahibidir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk; Allah alemlerden müstağnidir.
Kuşkusuz ‘en güzel isimler’ Allah’a ait olduğu için O’nu eksiksiz olarak tarif etmek bir insan için mümkün değildir. O’nu ancak kendisinin bize bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kuran âyetleriyle takdir edebiliriz. Allah, bir âyetinde kendi yüceliğini şöyle tarif etmiştir:
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” 2656
2652] 2/Bakara, 158
2653] 4/Nisâ, 147; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 648
2654] Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/112
2655] 42/Şûrâ, 51
2656] 2/Bakara, 255
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 591 -
38) EL-KEBÎR
El-Kebir: Pek büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü mutlak büyük. “İşte böyle; çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz bâtılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, yücedir, büyüktür.”2657; “O, gaybı da, müşahede edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir.” 2658
Allah evrendeki tüm canlıları kontrolü altında tutandır; toprağın içine atılan binlerce tohumun ne zaman filizleneceğini, bir kuyrukluyıldızın dünyanın kaç kilometre uzağından geçeceğini, hangi canlının ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini, atomun çekirdeğinin etrafında durmaksızın dönen elektronların yörüngelerini ve burada sayarak bitiremeyeceğimiz her şeyi bilir. Allah sonsuz büyüklüğü ile yeryüzünde yaşayan tüm insanların aklından geçen düşüncelere, hepsinin bilinçaltına, yaptıkları işlerindeki niyetlerine de hâkimdir. O hepsinin kaderini en ince ayrıntısına kadar belirler. Gaybın bilgisi yalnızca kendisine aittir. Allah’ın sonsuz aklı, ilmi, bilgisi, affediliciliği, merhameti ve azabı insanın kavrayışının çok üzerindedir. O’nun büyüklüğü ise ne kelimelerle ne de örneklerle tarif edilemez. Öyle ki Allah dilediği her şeye güç yetirir. O’nun için hiçbir sınır yoktur. Ve kimse O’nun kararlarına en ufak bir müdahalede bulunmaya güç yetiremez. Allah, kâinattaki herhangi bir canlı için bir zarar dileyecek olsa onu kaldırabilecek yoktur, bir rahmet dilediğinde de O’nun rahmetini engelleyebilecek olan yoktur.
İnsanın yapması gereken ise, ancak ve ancak böylesine büyük bir gücün karşısında saygı dolu bir korku ile secde etmek, O’na sığınıp kendisine merhamet etmesini istemektir. Çünkü O merhamet etmediği sürece insanın kurtuluş bulması mümkün değildir. “İşte böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz O’nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür. 2659
Tüm her şeyi görmesiyle Allah; büyüktür. Tüm her şeyi işitmesiyle Allah; büyüktür. Tüm canlıların rızkını üstlenmesiyle Allah; büyüktür. Milyonlarca çeşitlikte canlı ve cansız yaratan Allah; büyüktür. Gözle görülmeyecek kadar küçük canlılar yaratan Allah; büyüktür. Fışkıran sudan, konuşan insan yaratan Allah; büyüktür. Kışın hayatlarına son verip bahar mevsiminde tekrar bitkilere hayat veren Allah (c.c.) büyüktür.
Zâten tüm isim ve sıfatlar Allah’ın (c.c.) büyüklüğünü ve güzelliğini yansıtır.
39) EL-HAFÎZ
Koruyan, saklayan, muhâfaza eden anlamında Allah’ın güzel isimlerinden birisi. Koruyan, himâye eden, gözeten anlamlarına gelmek üzere Allahu Teâlâ hakkında kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Allah, hâfızların (koruyanların) en hayırlısıdır.”2660; “O zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik Biz ve onun koruyucusu
2657] 22/Hacc, 62
2658] 13/Ra’d, 9
2659] 31/Lokman, 30
2660] 12/Yusuf, 64
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da elbette Biziz!” 2661
Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını ezberleyen kimselere de “hâfız” denilir.”Hâfız-ı Kur’ân, Hâfız-ı Kelâm” ifadesi bunlar için kullanılır. Kur’ân’ın tamamını ezberleyenlere “tam hâfız”, yarısını ezberleyenenlere de “yarım hâfız” denir. Çoğulu, “huffâz, hafaza ve hâfizûn” olarak kullanılır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sağlığında Kur’ân âyetleri ve hadisler yazıyla tesbit edilmiş ve ezberlenmiştir. Kur’ân’ın toplanmasını hızlandıran sebeplerden birisi de hâfızların cihad alanlarında şehid olmalarıdır.
Bir hadis-i şerifte hâfızların özelliği belirtilmekte ve Kur’ân’ı ezberlemek teşvik edilmektedir. Hz. Âişe’den nakledilen bu hadiste “Kuran’ı ezberleyerek okuyan hâfız kişi es-Seferetü’l Kirâm olan (vahiy getiren) meleklerle beraberdir” buyurulmaktadır. 2662
Hadiste de, muhaddisin bir üst derecesini teşkil edenlere hâfız denilir. Hâfızlarla ilgili değişik tammlar yapılmaktadır. Celâleddin el-Mizzî: “Hâfız, bildiği râvîlerin sayısı bilmediğinden çok olandır” şeklinde tarif eder. İbn Seyyidi’n-Nâs’ ise şöyle tanımlar: “Kendi üstadlarını ve üstadlarının üstadlarını tabaka tabaka bilen ve her tabakada bildiği bilmediğinden çok olandır.” Hadis hâfızlarında bazı özellikler aranmaktadır: Allah Rasûlü’nün sünnetlerini bilmek; yollarına vâkıf olmak; isnadları birbirinden ayırma yeteneğine sahip olmak; sıhhatlerinde ittifak edilen ve nakillerinde ihtilâf edilen sünnetleri ezberlemek; müdrec lâfızları tanımak; hadiste geçen ifadeden râvinin sahâbe veya tâbiînden olduğunu anlamak.
Hadis tenkitçileri, hâfızlarda aranan özelliklerin zorluğuna dikkat çekerek her devirde çok az hâfızın olacağını hatta olamayacağını belirtmişlerdir. Hâfızların ezberlemeleri gerekli olan hadislerin sayısı hakkında da tam bir görüş birliği yoktur. Hâfızın en az yirmi bin hadîsi ezbere bilmesi gerektiği zikredilmektedir. Bu sayı bazılarına göre ikiyüz bindir. Bu konuda kesin bir rakam vermek mümkün olmamakla beraber hâfızların bilmeleri gereken hadîs sayısının yüzotuz bin ile. yediyüz ellibin arasında olduğu belirtilmektedir. Abdurrahman b. Mehdî (öl. 198), İbn Ebî Şeybe (öl. 235), İbn Asâkir (öl. 571), Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî (öl. 255), İbn Ebî Hâtim er-Râzî (öl. 327), İbn Abdi’l-Berr (öl. 463) belli başlı hâfızlardandır.
Ayrıca kütüphanelerde okuyuculara aradığı kitabı veren ve kitaplarla ilgili sorumluluğu olan kitapları koruyan kişilere de “hâfız-ı kütüb” adı verilirdi. Hâfız kelimesi, Kur’ân’ı ezberleyen kişileri duyulan yakınlık nedeniyle bazılarına isim olarak verilmiş, bazı insanların da adlarının başına ünvan olarak eklenmiştir. Şâirler de bu kelimeyi mahlas olarak kullanmışlardır. Halk arasında câmi görevlilerine genellikle hâfız denilmektedir. İki gözü görmeyen kimseler de bazı yörelerde bu adla anılmaktadır. Bunların Kur’ân ve hadis hâfızlığıyla ilgisi yoktur.
Hâfızlığın güçlü olması gerektiğine dikkat çeken Muallim Naci, bir beytinde şöyle demektedir: “Yedi yüz kerre yanılmak ne demek bir cüzde, / Böyle olmaz a benim hâfızım ezber dediğin.” 2663
2661] 15/Hicr, 9
2662] Buhârî, Kitâbü’t-Tefsir 458
2663] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/291
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 593 -
“Şüphesiz Rabbim her şeyi gözetendir.”2664 El-Hâfîz: Koruyup gözeten ve dengede tutan, varlıkları kaderle tayin edilmiş bir ecele kadar zevale uğramaktan koruyan.
Yarattığı canlıları yaratıp başıboş bırakmadığını, onların rızıklarını ve bahşetmiş olduğu hayat haklarını korumasını üzerine alan Allah Teâlâ’-nın ‘El-Hafîz’ isminin tecellisini her üç farklı canlı türünde görmek mümkün.
Özellikle ormandaki yırtıcı hayvanlar arasında bir tavşânın yada geyiğin hala otlanıyor olması, savaşlarda ve zâlim sultanın baskıları altında insanların hala hayat sürmeleri, soyduğumuz elmanın içindeki kurtçuğun yaşıyor olması Allah’ın ‘el-Hafîz’ isminin tecellisinden başka bir şey değildir.
40) EL-MUKIYT
El-Mukit: Her muhtaca ihtiyacı kadar rızık veren.“...Allah her şeye kadir ve gıda verendir.”2665
Allah Teâlâ yaratmış olduğu her canlının ihtiyaçlarını karşılamayı; bahşetmiş olduğu ömür dahilinde üzerine almıştır. Anne rahmine damla olarak düşen insanoğlunun gelişmesi için gerekli gıdayı göbek bağından sağlayarak ‘El-Mukît’ ismini insanoğlu üzerinde tecelli eder.
Mukît, ilim ve kudrete birlikte delâlet eden bir İlâhî isimdir. Her muhtacın neye muhtaç olduğunu bilmek ilim ile olur. Bu ihtiyacı yerine getirmek ise kudret gerektirir. Buna göre, bir mahlûkun ihtiyacının giderilmesi ve yerine getirilmesiyle Mukît ismi tecelli eder.
İhtiyaçlar maddî olabileceği gibi mânevî de olabilirler. Câhiliye devrinde insanların en büyük ihtiyacı, tevhid inancıydı. Bundan mahrûmiyet, onları putlara tapacak kadar perişan etmişti. Cenâb-ı Hak, o kavme en son ve en büyük elçisini göndermek sûretiyle, onların bu ihtiyacına en güzel şekilde cevap verdi.
Mukîtin bir başka mânâsı da, “Her muhtaca ihtiyacı kadar rızık veren” şeklindedir. Bu isim, kut ve gıda vermek demek olan “ikate” fiilinden gelmektedir. Bir canlının yeme, içme, görme, işitme, yürüme gibi her türlü ihtiyacı Rahmân ve Rezzâk olan Allah tarafından karşılanıyor. Her canlıya, kendisine yetecek kadar rızık vermek “ikate” fiiliyle gerçekleşiyor ve bu İlâhî ihsanda Mukît ismi tecelli ediyor.
Tabiattaki diğer canlılara şöyle bir göz attığımızda; Timsahın yaşayabilmesi için geyik ayarındaki gıdaya ihtiyacı olduğunu bilen Rabbimiz timsahın o ihtiyacını gidermek için geyik sürüsünü sofrasına gönderir... Serçe için ideal besin böcekler ve solucanlardır. Bu ihtiyaçlarını günün her saatinde karşıladıklarını görürüz. Tüm bunlar Allah’ın ‘El-Mukit’ isminin tecellisidir.
2664] 11/Hûd, 57
2665] 4/Nisâ, 85
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
41) EL-HASÎB
El-Hasib: Hesap Gören; Kullarının yaptıklarını muhâsebeye tâbi tutan, amellerinin karşılığını verme hususunda kâfi olan. “Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter.”2666 “Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.”2667; “Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2668
Allah insanı yaratır ve henüz o döl yatağındayken ona sûret verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir. Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiçkimse bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah’ın kendisi için nasıl inanılmaz mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de aynı şekildedir. İnsanın hafızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır, her yaptığına şâhittir.
Allah’ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın hem içine hem dışına kısaca ruhuna tam anlamıyla hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını bilmezken Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir. İnsan gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son nefesini verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken, gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir, ağzından çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği her düşünceyi tespit eder. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz.
Oysa insan hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur. Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını saymaya kalksa ancak çok az şey sayabilir. On yıl önce yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini ve günahlarını eksiksiz getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah’ın kendisine şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
“Yetimleri, nikaha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2669
2666] 65/Talak, 3
2667] 4/Nisâ, 86
2668] 33/Ahzâb, 39
2669] 4/Nisâ, 6
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 595 -
Başıboş bırakılmayıp Allah’a kul olacağına söz veren insanoğlunun yaptığı her amel yazılır ve yarın önüne konur. Öteki alemde yargısız infaz yoktur. İblis’e; ‘Niçin secde etmedin. Seni secdeden alıkoyan neydi?’ diye soran Allah Teâlâ bizlere de soracak; ‘Verdiğim bunca nimetlere karşı ne yaptın vermiş olduğum gençliği nerede harcadın, nasıl kazandın ve nasıl harcadın? Allah’ın ‘El-Hasib’ ismine gereğince iman eden insan yapmış olduğu en ufak bir sâlih amelin boşa gitmediği inancıyla Allah’ın vaadlerine güvenerek rahat eder.
42) EL-CELÎL
Cenâb-ı Allah’ın, Celâlet ve ululuk sahibi anlamına gelen güzel isimlerinden biri. Celâlet ve ululuk ancak Allah’a mahsustur. Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Allah’ın ilmi her şeyi kuşatır. Ululuk ve ikram sahibi mânâsını taşıyan “Zü’l Celâl-i ve’l-İkram” tâbiri, “(ancak) azamet ve ikram sahibi olan Rabbi’nin zatı bâkî kalacaktır.”2670 ve “Âzamet saltanat ve ikram sahibi Rabbi’nin adı ne yücedir.”2671 şeklinde Kur’an’da güzel isimler arasında zikredilir. Hz. Peygamber, sahih kitaplarda nakledildiğine göre; Zü’l Celâl-i ve’l İkram diyerek Allah’a zikretmeye devam ve bunda sebat edilmesini, bu terkibin duâlarda çokça söylenilmesini tavsiye etmiş ve bunun Allah katında en hayırlı ve en üstün bir amel olduğunu buyurmuşlardır. Yine o; “Her şeyin bir aynası vardır. Kalplerin aynası ise aziz ve celil olan Allah’ı zikirdir. “ buyurmuşlardır. 2672
Bir çiçeğe baktığımzda ondaki güzelliğe, ince sanata, renklerindeki âhenge hayran kalırız. Bu güzellik Allah’ın Cemil isminin bir tecellisidtir. Bütün çiçeklere birden nazar edebilsek, bu hayranlığımız hayrete dönüşür. Bu kadar çiçeği ayrı ayrı süslemek, aralarında bir âhenk kurmak azim bir tasarruftur, hârika bir icraattır. İşte bu azamet, haşmet ve büyüklük mânâları, Celil isminin tecellisiyledir.
Bir kuşun, bulduğu birk taneyi zevkle ve heyecanla yemesinde Rezzak isminin bir tecellisini seyrederiz. Bir milyonu aşkın canlı türünün, rakamlara sığmayacak kadar çok fertlerinin birlikte rızıklanmalarını düşündüğümüzde, karşımızda bir celâl tablosunu buluruz ve o muhteşem ziyafette Celil isminin bir tecellisini okuruz.
Her biri sonsuz kemalde bulunan İlâhî isimlerin, bütün mahlûkatı kaplayan o muhteşem tasarruflarının her biri, vâhidiyetin tecellisiyledir ve Cellil ismini bir başka pencereden bize gösterir dururlar. Bir tecellide, Allah’ın Celîl yaratıcılğını, bir başkasında Celîl hâkimiyetini, bir diğerinde ise Celîl mâlikiyetini… müşâhede ederiz.
İnsan, kendi varlığını sonsuz varlıklardan bir nokta, simasını sonsuz simalardan bir sima, sofrasını sonsuz sofralardan bir sofra… olarak görüp, İlâhî isimlerin o Celîl tecellileri karşısında hayretle secde etmeli, haddini bilmeli ve isyandan sakınmalı. 2673
2670] er-Rahman, 55/27
2671] 55/28
2672] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/291
2673] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 109-110
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
El-Celîl: Sıfatları sonsuz kemalde bulunan. “Celâl ve ikram sahibi Rabbinin adı çok yücedir.”2674 Büyüklük ve yücelikte O’nun misli yoktur. Allah’ın zatı nasıl büyükse isim ve sıfatları da öyle büyüktür. Allah’ın büyüklüğü hayal ve tasavvurların kavrayamayacağı kadar büyüktür. Allah’ın ‘El-Celil’ isminin tecellisini; yaratılan tüm varlıklarda görebiliriz.
43) EL-KERÎM
El-Kerim: Keremi ve bağışı bol olan, cömert. Bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden. “Allah dilediğine kat kat fazlasını verir.”2675; “Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.”2676;“...Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.” 2677
Evreni en ince ayrıntısına kadar Allah yaratmış ve Kendi sıfatlarıyla şekillendirmiştir. Var olan her şey, O’ndandır. Tüm güzellikler, incelikler O’nun aklının tecellileridir. Diğer tüm varlıklar gibi insanlar da O’nun dilemesi ile yeryüzüne gelirler. Anne karnında bir çiğnem et parçası olan insan büyür, güzel bir yüze sahip olur ve böylece Allah’ın sanatını yansıtır. Nitekim bir âyette insanın üstünlüğü şöyle bildirilmiştir: “Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ‘sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertib etti.” 2678
Ancak bazı insanlar düşünebilme yeteneğine sahip oldukları halde, böyle mükemmel düzenlenmiş bir dünyaya nasıl geldiklerini, çevrelerindeki sayısız nimetin kim tarafından verildiğini düşünmezler. Kuran’da bu insanlar için şöyle denmektedir: “Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.” 2679
Kendisine verilmiş olan yeteneğini kullanan ve görüp akleden bir insan ise düşünür; kim tarafından yaratıldığını, kendi başına elde etmeye asla güç yetiremeyeceği sayısız nimeti kimin verdiğini, algılama, düşünebilme, akledebilme kabiliyetinin kimin armağanı olduğunu... Bunları düşünen insanın ise karşısına çıkan gerçek tektir: Onu var eden, kendisine asla güç yetiremeyeceği üstün nimetleri bağışlayan, son derece cömert bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı kitabında insana şöyle seslenmektedir: “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak’tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti. Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir. 2680
2674] 55/Rahmân, 78
2675] 2/Bakara, 261
2676] 40/Mü’min, 40
2677] 27/Neml, 40
2678] 82/İnfitâr, 6-8
2679] 76/İnsan, 1-3
2680] 96/Alâk, 1-8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 597 -
Yukarıdaki âyetlerde de görüldüğü gibi kendisini yaratan ‘en büyük kerem sahibi’ Allah’a karşı insana düşen görev şükretmek ve azgınlaşmamaktır. Allah insana sayısız nimetler vermiş ve karşılık olarak da yalnızca kendisine kulluk etmesini, büyüklenmemesini istemiştir. Elbette bu Allah’ın samimi kullarının üzerinde taşıdığı ahlaktır. Onlar da dünyada gösterdikleri bu faziletli tavırlarının karşılığını âhirette daha üstünüyle alacaklardır.
Allah’ın sonsuz ihsan ve ikramı hepimiz tarafından bilinmekte. Hem de günün tamamında... Allah Teâlâ ‘Kerim’ ismini dilediği kul üzerinde tecelli eder.
Allah’ın (c.c.) ‘el-Kerim’ ismini taşıması aynı zamanda zenginliğini de gösterir. Ve Allah Teâlâ kullarının bu isimle sıfatlanmalarının isteyerek rızasının kazanılması için bağışta (infak’ta) bulunmamızı tavsiye eder.
44) ER-RAKIYB
El-Rakîb: Bütün varlık üzerinde gözcü olan, bütün işler kendisinin kontrolü altında bulunan; Kullarının her şeylerini gözeten ve müşâhedesi altında tutan. “...Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyendir.”2681; “Allah her şeyi gözetler.”2682; “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.” 2683
Allah yoktan yarattığı tüm varlıkları koruyup gözetendir. Uzayın derinliklerindeki yıldızlar ve sistemlerden, dünyayı kuşatan atmosferdeki olaylara, insanın meydana getirdiği toplumlardan, yeryüzünü kaplayan bitki örtüsüne, insan bedenindeki kompleks ve karmaşık sistemlerden, mikro ve makro kozmoza, gözle göremediğimiz tüm boyutlara kadar her şeyi her an kontrol eden, gözetleyen, şâhit olan, denetleyen Allah’tır.
İnsan başıboş bırakıldığını, amaçsızca hayatını sürüdürebileceğini zannedebilir. Ama hangi iş üzerinde olursa olsun Allah onun üzerinde şâhittir. Hiç kimse Allah’tan bir şey gizleyemez. Gizli anlaşma, plan, sır, tuzak; bunlar Allah katında asla gizlenemeyecek olaylardır. Her şeyi gören, işiten ve bilen Allah, Zatından hiçbir şey gizli kalamadığı için herkesin yaptığına eksiksiz bir adâletle karşılık verir. Birçok kişide “Allah’ın kâinatı yarattığı sonra her şeyi kendi haline bıraktığı” düşüncesi vardır. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve zandır.
İnsanın çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceği hücre içindeki ayrıntıları Allah en ince ayrıntısına kadar bilendir. Vücut içindeki bir hücre diğer trilyonlarca hücreyle birlikte son derece uyumlu bir şekilde hareket ederken, bazen birden farklı bir davranış içine girer ve bugün tam olarak kaynağı ve tedavisi bulunamamış olan kanser ortaya çıkar. İnsan kendi içinde oluşan bu yapıdan hiç haberdar değilken Allah tüm bunların üzerinde şâhittir ve her evreyi kontrolü altında tutar. Nasıl bir insan Allah’ın izni dışında bir adım bile atamazsa, o hücre de Allah’tan habersiz en ufak bir davranışta bulunamaz.
2681] 4/Nisâ, 1
2682] 33/Ahzâb, 52
2683] 4/Nisâ, 1
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah her şeyi yaratandır bilendir. O tüm bilgilerin tek kaynağıdır. Hiçbir varlık O’nun ilmi dışında birşey yapamaz. “... Allah her şeyi gözetleyip denetleyendir.” 2684
İnsanları dünyaya getiren Allah Teâlâ taktir etmiş olduğu ölüm tarihine kadar (rahme damla olarak düştükten kefenlenip gömülünceye kadar) gözetleyerek hem ihtiyaçlarını karşılar hem de tüm yaşantısını kaydettirir. İnsanoğlu hep Allah’ın kontrolü dâhilinde hareket eder.
45) EL-MÜCÎB
El-Mucîb: Duâ ve isteklere cevap veren; Kendine yalvaranların isteklerini veren, icâbet eden. “O halde O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tevbe edin. Çünkü Rabbim ‘kullarına’ çok yakındır, kabul edendir.”2685; “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”2686; “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm...” 2687
Duâ Allah ile kulu arasında özel ve sıcak bir bağlantıdır. Kulu tüm sıkıntılarını ve isteklerini O’na açar, O’na yakarır ve Allah kulunun isteğini işitir ve O’na icâbet eder, duâsını karşılıksız bırakmaz. O, insana şah damarından daha yakın olan, her şeyi bilen, işitendir. İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah’tan bir istekte bulunulması için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah’ın icâbeti bu denli yakındır.
Mü’min duâ ettiği zaman Allah’ın kendisini işittiğinden ve duâsına mutlaka icâbet edeceğinden emindir. Çünkü tüm olayların ancak O’nun dilemesiyle yürüdüğünün farkındadır. Allah’ın icâbetine karşı kuşku ile yaklaşmak ise Allah’ın gücünü ve kudretini takdir edememektir. Allah için, herhangi bir kişinin çağrısına cevap vermek, duâsına karşılık vermek çok kolaydır. Kaldı ki “duâya icâbet” birşeyin aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. Çünkü âyetin ifâdesiyle: “İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ etmektedir, insan pek acelecidir.” 2688
Kişi için neyin şer, neyin hayır olduğunu ise en iyi Allah bilir. Çünkü takdir eden O’dur. Her işinde olduğu gibi duâlara icâbetinde de pek çok hikmet gizlidir. “Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” 2689
Gizli-açık her çağrıya daima icâbet etmesi Allah’ın şânından, yüceliğindendir. Allah, duâ mahiyetinde akıldan geçen tek bir düşünceyi dahi asla karşılıksız bırakmaz, boşa çıkarmaz. Allah’tan başka duâları duyan ve onlara icâbet edebilen yoktur. Allah kendisinden başka hiç kimsenin duâya icâbet edemeyeceğini, insanlara yardım edemeyeceğini şöyle bildirmiştir: “Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icâbet etsinler.” 2690
2684] 33/Ahzâb, 52
2685] 11/Hûd, 61
2686] 40/Mü’min, 60
2687] 2/Bakara, 186
2688] 17/İsrâ, 11
2689] 2/Bakara, 216
2690] 7/A’râf, 194
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 599 -
Duâ ve tevbeleri kabul edip icâbet eden tek merci olan Rabbimiz yapılan duâ ve isteklerin güzergahının kendisine çevrilmesini isteyerek ‘El-Mucîb’ isminin tecelli etmesini ister. Duâ eden bir kul ellerini açtığı anda kendisinin aciz ve Rabbine muhtaç; Rabbinin de yüceler yücesi ‘El-Mucîb’ olduğunu, o anda kendisini gördüğünü ve işittiğini ispatlamış olur.
Madem Allah azze ve celle ‘El-Mucîb’ olduğunu söylüyor; işte o zaman eller havaya/duâya!
46) EL-VÂSİ’
El-Vâsi’: Geniş; Bütün sıfatları sonsuz ve sınırsız olan, geniş rahmeti ile bütün varlıkları kuşatan. “...Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtı verenlere, bir de âyetlerimize iman edenlere işte onlara yazacağım.”2691; “Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” 2692
Allah’ın genişliği tüm evreni kuşatmıştır. Yokluktan varlığı yaratan Allah mekâna bağımlı değildir, tüm mekânların üstündedir. Çünkü mekânı da yaratan O’dur. Allah’ın göklerde olduğu zannı birçok toplumda inanılan bir konudur; bu toplumlarda en büyük gücün göklerde olduğuna inanılır. Allah’a duâ ettiklerinde insanlar, yüzlerini göğe çevirerek bâtıl bir tutum içine girerler. Gerçekte ise; “Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir.” 2693
Oysa Allah, Kuran’da ‘göklerin ve yerin Rabbi’ olduğunu bizlere bildirir. Bütün genişliğe sahip olanın da kendisi olduğunu söyler. Allah her yere istiva etmiştir. Allah’ın mülkü geniştir. Nimetleri tükenmez, rahmetinin sınırı yoktur, bağışlaması da çok geniş olandır. Kullarının tüm ihtiyaçlarını onlar hiçbir şey yapmadan karşılayan Allah’ın rahmeti ve merhameti tüm insanlığa yeter.
‘Vâsi’ sıfatı özellikle mü’minler üzerinde çok yoğun olarak tecelli eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’ın rahmeti ve merhameti son derece geniştir. İnanan kullarını rahmetiyle sarıp kuşatmıştır ve dünyada onları tüm düşmanlardan korur. Örneğin insanlardan bazıları dine zarar verebilmek kastıyla mü’minlere gelecek nimetleri engellemeye, onlara zorluk çıkarmaya çalışırlar. Veya münâfıklar, “... Allah’ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infakda (harcamada) bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler...”2694 diyerek sözde iman edenlera zarar verebileceklerini zannederler. Oysa ki münâfıkların göz ardı ettiği bir gerçek vardır: Allah, dilediği kulunu geniş rahmet hazinesinden zengin kılar. Çünkü göklerin ve yerin hazineleri O’nundur.
2691] 7/A’râf, 156
2692] 5/Mâide, 54
2693] 2/Bakara, 115
2694] 63/Münâfikun, 7
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ve sizin dininize uyanlardan başkasına inanıp güvenmeyin. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol Allah’ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (Muhammed aleyhisselâm’a) veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (Müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu telâşınız?)’ De ki: ‘Şüphesiz ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.” 2695
Yüce Allah Vâsi’dir. O’nun ilmi, kudreti, rahmeti, bağışlaması ve ikramı hesapsızdır. Hükmü tüm varlığı kapsamıştır. Her şeye gücü yeter ve ilminden bir zerre bile gizlenemez. Rahmeti geniş olduğu gibi zâlimleri ve facirleri kahretmesi de şiddetlidir.
47) EL-HAKÎM
Hikmet sahibi, Allah’ın isimlerinden biri. Arapça Ha-ke-me fiilinden türemiştir. Bu fiil, kötülüğe engel olmak, sağlam kılmak gibi anlamlara gelir. Hüküm, hikmet, hâkim, hakem gibi kelimelerle, hâkimlerin hâkimi (ahkâmü’l-hâkimîn);2696 hükmedenlerin en hayırlısı (hayru’l-hâkimîn); el-Hakîm2697 ve el-Hakem kelimeleri de ha-ke-me fiilinden türemiştir. Kur’ân’ın pekçok âyetinin sonunda kullanılan el-Hakîm ve diğer türevleri Alîyy, Tevvâb, Vâsi’, Azîz, Alîm isimleriyle birlikte yanyana geçmektedir.
Yüce Allah yegâne hüküm ve hikmet sahibidir: “Kulları üzerine hikmeti gereğince galebe ve tasarruf sahibidir, tedbirinde yegâne hüküm ve hikmet sahibidir ve kullarının gizli hallerinden haberdardır.”2698 Hikmet, her şeyde doğruyu bulma ve lâyık olduğu yere koymak demektir. Buna göre Hakîm, doğruyu bulan, her şeyi lâyık olduğu yere koyan, anlamına gelir. Allah’ın bütün fiilleri bir hikmete, bir sebebe bağlı olarak tecelli etmekte, insanın âciz kavrayışı bunu idrak edememektedir; her şeyi bilen Allah’ın emir ve yasakları hep bir hikmete bağlıdır.
el-Hakîm vasfının, Kur’ân’da daha çok el-Alîm vasfıyla birlikte kullanılması insan zihnine hemen şunu hatırlatmaktadır: Allah, kayıt, sınır tanımayan bilgisi sayesinde insan için neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu bilir. O halde iman edenlera neyi emrediyorsa onların yararına, onları nelerden sakındırıyorsa, o şeyler onların zararınadır.
Allah’ın emir ve yasakları bir hikmete dayalı olduğu gibi bütün yaptıkları muhkemdir, sağlamdır: “Dağları görürsün de onları (yerlerinde) donmuş sanırsın, oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi gâyet iyi (muhkem) yapan Allah’ın yapısıdır. Doğrusu O, yaptıklarınızı haber almaktadır.”2699 el-Hakîm’i, Gazzâli şöyle tarif etmiştir: “En iyi tarafı, en üstün bir ilimle bilen” 2700
El-Hakîm: Hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi olduğu gibi bilen, gerekeni en güzel ve en faydalı şekilde yapan. “...Kullarının üstünde kaahir (galip) O’dur. Hikmet
2695] 3/Âl-i İmran, 73
2696] 95/Tîn, 8
2697] 35/Fâtır, 2; 34/Sebe’, 1; 11/Hûd, 1; 10/Yûnus, 1; 49/Hucurât, 8
2698] 6/En’âm, 18
2699] 27/Neml, 88
2700] Gazâli, el-Maksad, s. 86
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 601 -
sahibi, her şeyden haberdar olan O’dur.” 2701
Yarattığı her şeye hâkim olan Allah Teâlâ vermiş olduğu hükümlerde de hikmet sahibidir. Allah’ın emir ve yasaklarındaki hikmetler hep insanoğlunun hayrınadır. Hiçbir emir ve yasak insan fıtratına ters düşmez. Dedikodu, gıybet, hırsızlık ve zina haramdır der; biraz düşünüldüğünde bu hükmün tamamen insanın faydasına olduğu görülür.
Allah’ın ‘El-Hakîm’ isminin tecellisini tüm kanunlarında ve tabiattaki adâletinde görmek mümkün.
48) EL-VEDÛD
El-Vedûd: Mahlûkatını seven ve onların hayrını isteyen, iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek lâyık olan. “O çok bağışlayan ve çok sevendir.” 2702
Allah insanları kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Fakat buna rağmen kimisi Rabbini inkâr eder, kimisi ise ölene kadar içten bir samimiyetle O’na sadık kalır. Allah, işte kendisine vefâ gösteren kullarına çok yakındır, duâ ettikleri zaman onları işitir ve icâbet eder, bir zorlukla karşılaştıklarında daima onların yanındadır çünkü onları çok sever. Onları, hayatlarının her döneminde yardımıyla destekler. Bir insanın dünya hayatında kazanabileceği yegâne güç olan Allah’ın dostluğu, bunu kazanabilmiş olan kişiye büyük bir onur kazandırır. Allah’ın sevdiği kulları son derece şerefli ve seçkin bir yaşantı sürdürürler. Böyle insanlar her zaman hayranlık ve takdir kazanabilecek üstün bir ahlâka sahip olurlar.
Allah sevgili kullarını kendi rahmeti içine sokar, onların cennete girmelerine izin verir. Peygamberler ve sâlih mü’minler Allah’ın sevgisini kazanmış çok değerli insanlardır. Onlar da Allah’ı çok severler ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu kazanmak için yaşamlarının sürdürürler. Şüphesiz Allah’ın bir insanı sevmesi ve onu dost edinmesi insana verilebilecek en büyük nimettir.
“Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, merhamet edendir, sevendir.”2703 Allah Teâlâ; koymuş olduğu sınırların dışına çıkanlar ‘tevbe etmeyen günahkarlar, facirler, kâfirler, müşrikler ve münafiklar’ dışında tüm yarattıklarını sever. Hele de peygamberini adım adım izleyen kullarını bir başka sever...
‘El-Vedûd’ isminin tecellisini; Sadece Allah’a tevekkül ettiğinizde,2704 Sabrettiğinizde,2705 Günahlardan korunduğunuzda,2706 İyilikte bulunduğunuzda2707 ve Güzel davrandığınızın2708 her saniyesinde görmek mümkün.
2701] 6/En’âm, 18
2702] 85/Burûc, 14
2703] 11/Hûd, 90
2704] 3/Âl-i İmran, 159
2705] 3/Âl-i İmran, 146
2706] 9/Tevbe, 4
2707] 2/Bakara, 195
2708] 3/Âl-i İmran, 134
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
49) EL-MECÎD
El-Mecid: Şânı yüce ve kadri büyük ve yüksek olan. “(Allah) yüce arşın sahibidir; mecid’dir (pek yücedir)...” 2709
Allah’ın şânı tüm kâinatta kendini apaçık delillerle göstermektedir. O’nun şânının yüceliğini tanımayan hiçbir insan yoktur. O’nu inkâr edenler, “inanmıyoruz” diyenler bile O’nun yarattıklarına şâhit oldukları için aslında gücünü ve şânını tanıyıp bilirler. Ancak içlerindeki büyüklenme arzusu sebebiyle inkâr ederler.
Allah’ın kâinatta yarattığı muhteşem güzellikler de, kusursuz sistemler de O’nun şânına yaraşır şekildedir. Gökyüzünde tonlarca ağırlığında su taşıyan bulutlar, milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldızlar, büyük bir gürültüyle ve inanılmaz bir güçle akan şelaleler, uçsuz bucaksız genişlikteki okyanuslar, zirvesi karlarla kaplı olan binlerce metre yükseklikteki dağlar, içinde birbirinden değişik renkte ve seste sayısız canlı türleri barındıran ormanlar, O’nun yarattığı güzelliklerden yalnızca birkaç tanesidir. Birkaç saniyede bir şehri yerle bir eden deprem, bir anda patlayarak binlerce derecelik ısıdaki lavlarını boşaltan bir volkan, her şeyi önüne katıp götüren sel, düştüğü anda isabet ettiği yere ölüm getiren yıldırım, her şeyi yıkıp geçen bir tayfun yalnızca O’nun gücünün göstergeleridir. Allah hepsini şânına yaraşır şekilde yaratmıştır. Onun yarattıkları ise kendilerine bu azaplardan herhangi biri dokunduğunda bir daha kalkmamak üzere oldukları yere çöküverirler.
Sayılanlar ve burada daha sayılamayan milyonlarca örnek yalnızca Allah’ın şânının büyüklüğünün evrendeki delilleridir. Âhirette görülecek olanlar ise bunların çok üstünde olacaktır...
“Elbette, Rabbimizin şânı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.”2710 “Dediler ki: ‘Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye lâyık olandır, Mecid’tir.” 2711
Allah Teâlâ yarattıklarıyla, onları rahmeti ile kuşatmasıyla, dilediğine bolca rızıklar vermesiyle, hiçbir gücün karşısında duramamasıyla yücedir. Yani ‘Mecid’’dir.
50) EL-BÂİS
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Kulları ölümlerinden sonra dirilten, ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran veya ümmetlere peygamberler gönderen anlamında. Allahu Teâlâ insanları ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden kaldıracak “Arasat” denilen çok geniş, dümdüz, ağaçtan ve binadan tamamiyle boş bir yere çıkaracaktır. Âhiret günü yahut Kıyâmet günü denilen ve Kur’an-ı Kerîm’ de daha başka adları olan bu gün iman esaslarından biridir ve Ve’lba’sü
2709] 85/Burûc, 15
2710] 72/Cin, 3
2711] 11/Hûd, 73
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 603 -
ba’del-mevt: (Öldükten sonra dirilme) diye adlandırılır.
“(Habibim) de ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyle bilendir.”2712 Allah Teâlâ, mahlûkatını yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. “O, mahlûku ilkin yaratıp sonra onu (ö!dürdükten ve tekrar dirilttikten sonra) iade edecek olandır ki, bu, O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nun. O, yegâne galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 2713
Baas, yeniden diriltme ve din gününde amellerin karşılığını vermek içindir. Dünya imtihan; âhiret, sonuç günüdür. 2714
“Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.” 2715
Şüphesiz yeryüzünde şu ana kadar yaşayan ve bundan sonra da yaşayacak olan tüm insanlar ölümlüdür. Herkes bir gün ölür ve mezara konulur. Ancak bu apaçık gerçeğe rağmen insanların büyük bir çoğunluğu öleceği ve mezara konulduktan sonra tekrar diriltileceği gerçeğini pek fazla düşünmez. Hatta Kuran’ın bize bildirdiğine göre birçok insan, ölüp mezara konduktan sonra tekrar diriltilebileceğine pek ihtimal de vermeyerek şöyle der: “Derler ki: ‘Biz çukurda iken, gerçekten biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” 2716
Kuran’da insanların büyük bir yanılgı ile sordukları bu soruya gereken cevap da en açık şekilde verilmiştir: “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: ‘Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?’ De ki: ‘Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” 2717
Yukarıdaki âyetlerde de bildirildiği gibi Allah tüm insanları ilk defa yaratıp-inşa edendir. Gelmiş geçmiş tüm insanları birbirlerinden farklı özelliklerle donatmıştır. Öyle ki bugün bilindiği gibi her insanın parmak ucuna kadar birçok özelliği diğer insanlardan farklıdır. Kuşkusuz onları ilk defa yaratmış olan Allah ikinci kere ve hatta sayısız kereler aynı şekilde yaratmaya güç yetirir. Nitekim Allah bunun delillerini bizlere yeryüzünün diriltilişinde göstermektedir.
Çevremize baktığımızda her sonbahar tüm doğanın bir nevi ‘ölüm’ yaşadığına şâhit oluruz. Bu ‘ölüm’ bütün bir kış mevsimi boyunca da sürer. Ancak ilkbahar geldiğinde ağaçların kupkuru olmuş dallarında yeniden rengarenk çiçeklerin, yemyeşil yaprakların çıktığını görürüz; tüm doğanın canlanarak yeşillendiğini farkederiz. Üstelik bu ‘ölümden sonra diriliş’ binlerce senedir hiç aksaklık göstermeden devam eder. İşte insanın ölümünden sonra dirilişi de Allah için bu derece kolaydır. İnsanlar diriltilişi ile doğanın diriltilişi arasındaki bu benzerliğe Allah âyetlerinde şöyle dikkat çekmiştir:
“O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır, ölümünden sonra da yeri diriltir. İşte
2712] 36/Yâsin, 79
2713] 30/Rûm, 27
2714] Şâmil İslâm Ansiklopedisi: 1/204. M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/298
2715] 2/Bakara, 28
2716] 79/Nâziât, 10-11
2717] 36/Yâsin, 78-79
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
siz de böyle çıkarılacaksınız.”2718; “Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.” 2719
Allah’ın ‘Bâis’ sıfatının bir başka anlamı da ‘peygamber gönderen’dir. Allah insanlara uyarıcı-korkutucular, müjde vericiler olarak elçiler göndermiş ve onları doğru yola dâvet etmiştir. Elçilerinden kimine insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak kitaplar vahyetmiştir. Kuşkusuz bu, Allah’ın insanlara büyük bir lütfudur.
“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi...” 2720
“Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” 2721
“Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur. Şüphesiz Allah kabirdekileri tekrar diriltecektir.”2722 El-Bâis: Kıyâmetten sonra ölüleri tekrar dirilten, peygamber gönderen; ölü kalpleri hidâyetle dirilten. Allah Teâlâ’nın ‘El-Bâis’ ismi her iki alemde de tecelli eder.
Câhil insanlar ölü kalplerdir. Rabbimiz katında yürüyen birer cesettirler. Rabbim işte o ölü ruhların hayat bulması için peygamberler göndererek kalplerin üstündeki karartıları silmek ister. Haliyle de hidâyete eren her kul üzerinde ‘El-Bâis’ ismi tecelli etmiş olur. Rûhu bedeninden çekilen her kul tekrar diriltilecektir. Bir damla meniden insan yaratan Allah Teâlâ tekrar diriltmeye gücü yeter.
Allah’ın ‘El-Bâis’ ismini tabiatta da görmek mümkün. Hele de kış ve bahar aylarında.... Sarı ve yeşil yapraklar....
51) EŞ-ŞEHÎD
eş-Şehîd: Şâhit olan; Bilinenin ve bilinmeyenin şâhidi; Her zaman ve her yerde hazır ve nâzır olan. “...Allah her şeye şâhit olandır.”2723; “... Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.”2724; “De ki: “Benimle aranızda şâhid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir.” 2725
Allah ezelî ve ebedîdir. Mutlak olan tek varlıktır. Zamana ve mekâna bağımlı değildir. Bu nedenle geçmiş ve gelecek kavramları Allah katında birdir. Allah geçmişte olan bütün olayları da gelecekte olacak olanları da bilir. Kâinatın ilk yaratıldığı andan itibaren, yok olacağı kıyâmet gününe kadarki son ana kadar her şeye şâhit olandır. Yaşanan her olayı, yapılan her konuşmayı bilir. Allah katında
2718] 30/Rûm, 19
2719] 30/Rûm, 50
2720] 2/Bakara, 213
2721] 3/Âl-i İmran, 164
2722] 22/Hac, 7
2723] 4/Nisâ, 33
2724] 4/Nisâ, 1
2725] 17/İsrâ, 96
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 605 -
gizli olan hiçbir şey yoktur. O’nun için gündüzün aydınlığı da gecenin karanlığı da birdir. Allah ‘gecenin örtüsü’ altında gizlenenlerin, biraraya gelerek fısıldaşanların bütün konuşmalarına da şâhittir. Câhil olan insan gece karanlığının günahlarını gizleyeceğine, hiç kimse tarafından görülmeyeceğine ve bilinmeyeceğine inanır. Oysa Allah insana her an, her yerde şâhittir. Tek başınayken de milyarlarca insanın arasındayken de insanın durumu Allah katında aynıdır. Kuran’da bu durum aşağıdaki âyetle belirtilmiştir: “Allah’ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyâmet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir.” 2726
Allah tüm insanların her an, her saniye kalplerindeki niyete, akıllarından geçen her düşünceye şâhit olandır. Dünyada insanların yaşadıkları her olaya şâhit olan Allah hesap gününde onlara yapmakta olduklarının tam karşılığını, eksiksizce verecektir. Allah’ın kendisini görmeyeceğini, konuşmalarını duymayacağını zannedenler ve gizli günahlarının karşılarına hiçbir zaman çıkmayacağını düşünenler kıyâmet gününde ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardır. Zira Allah bir insanın doğduğu andan son nefesini verdiği ölüm anına kadar yaşadığı her olaya tüm ayrıntıları ile şâhit olmuştur. “Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, her şeye şâhid olandır.”2727 âyetiyle bildirdiği gibi de, insanın işlediği her şey âhirette tam karşılığını görecektir.
“Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şâhidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.”2728; “Fakat Allah, sana indirdiğiyle şâhidlik eder ki, O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şâhittirler. Şâhid olarak Allah yeter.”2729; “Onlara vaadettiğimiz (azabın) bir kısmını sana gösteririz veya senin hayatına son veririz (de görmen âhirete kalır.) Onların dönüşleri bizedir, sonra Allah işlediklerine şâhiddir.”2730; “Biz âyetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şâhid olması yetmez mi?” 2731
Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, tüm tartışmalara, haksızlıklara, zulümlere ve yapılan mahkemelere şâhit olan Allah Teâlâ kimin haklı kimin haksız olduğunu öteki alemde bildirecektir. Akıllı bir ruh; her an Allah (c.c.) tarafından gözetlendiğini düşünüp gerekli toparlanmaları yapar.
2726] 58/Mücâdele, 7
2727] 58/Mücâdele, 6
2728] 10/Yûnus, 61
2729] 4/Nisâ, 166
2730] 10/Yûnus, 46
2731] 41/Fussilet, 53
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
52) EL-HAKK
El-Hakk: Varlığı hiç değişmeden duran. “İşte böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz O’nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.” 2732
Zaman ve mekân, canlı-cansız her şey gibi ‘yaratılmış’ kavramlardır. Zaman ve mekânın hiç olmadığı bir anda yoktan bir madde alemi yaratılmış ve bu alem içinde zaman-mekân kavramları oluşmuştur. Şöyle ki, zaman içinde geriye gittiğimizde bir sınırla karşılaşırız ve bu sınırın gerisine asla geçemeyiz. Bir olay için kullanabileceğimiz en eski ifâde, ‘evrenin yaratılış anı’dır. Hatta bugün bilim çevrelerinde tespit edilen sınır, kâinatın yaratılma ânından itibaren 10-43 saniyedir. Bu zaman diliminden öncesi için ne zaman ne de mekân tanımlanamamaktadır.
Bu noktada karşımıza zamanın ve mekânın olmadığı bir boyut çıkar. İnsanın sınırlı olduğu bu iki kavram belirli bir anda ‘yaratılmış’ olduklarına göre, bu ‘yaratılış’tan önce bir zamansızlık ve mekânsızlık mevcuttu. İşte bizlerin asla dışına çıkamadığımız bu kavramları yaratan onların tamamen dışında olan Allah’tır. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir ve dolayısıyla varlığı her zaman mevcuttur. Asla değişmez. Tek gerçek varlık O’dur, O’nun Zatı dışında her şey ancak O’nun ‘ol’ demesiyle var olmuştur. Allah’ın Zatı dışında her şey ölümlüdür ve yok olucudur. Kuran’da da bildirildiği gibi Hak olan yalnızca O’dur.
“Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: ‘Rabbim, ilmimi arttır.”2733; “İşte böyle; şüphesiz Allah, hakkın kendisidir ve şüphesiz ölüleri diriltir ve gerçekten her şeye güç yetirendir.”2734; “İşte burada (bu durumda) velâyet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır.” 2735
Hak: Kur’ân-ı Kerim, yakîn, sâbit ve şüphe olmayan şey demektir. Hüküm, fasıl ve kaza olunmuş iş, adâlet, İslâm, mal, mülk, vâcip, sâdık, lâyık, yaraşır, şans ve hisse. Çoğulu; hukuk ve hıkâk’tır. hakkın, bu çeşitli anlamları, “kesin olarak sâbit olma ve gerekli olma (sübût ve vücûb) “kavramında toplanır. Kur’ân-ı Kerim’de Hakk kelimesi ve türevleri 285 kadar âyette geçer
“Allah’ın hak/apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”2736 El-Hakk: Fiilen var olan, mevcûdiyet ve uluhiyyeti gerçek olan. Allah Teâlâ fiilen vardır. Fakat dünyadaki hiçbir göz bu dünyada iken O’nu göremez. Sadece isim ve sıfatlarının tecellisini tefekkür ederek tanımaya çalışır, o kadar.
Allah Teâlâ cennetteki kullarına görünecektir
2732] 31/Lokman, 30
2733] 20/Tâhâ, 114
2734] 22/Hacc, 6
2735] 18/Kehf, 44
2736] 24/Nûr, 25
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 607 -
53) EL-VEKÎL
İşlerini kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden. “Tamam, kabul!’ derler. Ama yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” 2737
Allah iman sahibi olan, samimi kullarına karşılaştıkları her türlü durum ve şartta kendisine güvenmelerini söyler. Nitekim tüm peygamberler Allah’ın dinini anlatırken, birçok zorlukla karşılaşmış, hitap ettikleri topluluklar çoğu zaman onlara düşmanlıkla karşı çıkmışlardır. Buna rağmen hiçbir elçi en ufak bir korkuya ve ümitsizliğe kapılmamış, Allah’ın birliğini anlatma konusundaki kararlı tutumlarını asla bırakmamışlardır. Allah’ın elçilerinin çok önemli bir özelliği vardır: Hep Allah’ı vekil edinmişler, yalnızca O’nun hoşnutluğunu gözettiklerinden kimsenin takdiri peşinde koşmamışlardır.
Allah dinine yardım edenlere yardım edeceğini Kuran’da bize bildirmiştir. Elbetteki mü’minlerin karşısında onlara karşı mücadele eden, şeytanı izleyen topluluklar daima olur. Bu topluluklar mü’minleri engellemek için geniş kapsamlı planlar kurabilirler. İncitici sözler ve iftiralarla mü’minleri moral olarak çökertmeye çalışırlar. Ama hiçbir zaman istedikleri olmaz. Onların güvendiği şeyler Allah’ın gücü ve sonsuz aklı yanında kuru ve boş güçlerdir. Allah kurdukları her planı en ince detayına kadar bilen ve görendir. Onlara karşı asıl planı kuracak olan O’dur. Allah kendisini dost edinmiş, sabırlı ve kararlı mü’minlere yalnızca Rablerine güvendikleri için yardım eder. Olabilecek en güzel sonuçla mü’minleri başarıya kavuşturur. Bu son derece metafizik, asla inkârcıların anlayamayacakları ve sahip olamayacakları büyük bir güçtür. Mütevekkil mü’minler bu sayede maddi ve manevi yönden büyük bir kuvvet kazanmış olurlar. Allah Kuran’da yalnızca kendisine yönelen kullarının kazandığı güçle ilgili şu misali vermiştir: “Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır.”2738; “Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun!’ dedikleri halde imanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir.” 2739
Allah’ı vekil edinmelerinin karşılığı ise her zamanki gibi zafer olmuştur. “Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızâsına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.”2740; “(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Şu halde (yalnızca) O’nu vekil tut.”2741; “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” 2742
2737] 4/Nisâ, 81
2738] 31/Lokman, 22
2739] 3/Âl-i İmran, 173
2740] 3/Âl-i İmran, 174
2741] 73/Müzzemmil, 9
2742] 9/Tevbe, 51
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
54) EL-KAVÎ
el-Kavî: Pek güçlü. “Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler de, Allah da onları günahlarından dolayı yakalayıverdi. Şüphesiz, Allah, en büyük kuvvet sahibidir, sonuçlandırması pek şiddetlidir.” 2743
Tarih boyunca Allah çeşitli kavimlere elçiler göndermiş, onlar vasıtasıyla insanlara kendi isteklerini bildirmiştir. Her elçi yeryüzüne geldiğinde tek ilâhın Allah olduğunu, yalnızca O’ndan korkup sakınmak ve O’nun emirlerini yerine getirmek gerektiğini tebliğ etmiştir. Ancak “Çünkü gerçekten onlar, Rasulleri kendilerine apaçık belgeler getirirdi; fakat onlar inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları (azabla) yakalayıverdi. Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması şiddetlidir.”2744 âyetinde bildirildiği üzere, kavimlerin çoğu inkâra sapmış, elçileri yalanlamış ve Allah’ın azâbını hak etmiştir.
Allah’ın gönderdiği elçiyi inkâr eden, ona mümkün olduğu kadar zorluk çıkaran, sıkıntı vermeye çalışan inkârcılar, Allah’ın azabını görünceye kadar bu tutumlarından vazgeçmemişlerdir. Onlar, yeryüzünde iktidar, güç ve servet sahibi olduklarını düşündükleri için kendilerini haklı görmüş, büyüklenmekten vazgeçmemişlerdir. Oysa unuttukları çok önemli bir gerçek vardır: Allah, en büyük güç sahibidir.
Bu önemli gerçeği kavrayamayan inkârcılar, asla erişemeyecekleri bir büyüklük hevesi içerisinde olmuşlardır. Allah’ın dilediğinde tek bir fırtınayla tüm mallarını yok edebileceğini, şiddetli bir yağmurla ekinlerini helak edebileceğini, hastalığa sebep olan bir mikropla sayıca çok gördükleri yakınlarını öldürebileceğini ve daha bunun gibi ellerindeki tüm gücü, serveti yok edebilecek sayısız sebebi göz ardı etmişlerdir. Sonuç olarak yeryüzünde de, ölümden sonra âhirette de Allah’ın azabı ile yüzyüze gelmişlerdir. Allah inkârcılara Kuran’da şöyle seslenmektedir:
“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını endâd/eş ve ortak tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.”2745; “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.”2746; “Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı ve zafer nasib edici olarak) mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve gâlib olandır.” 2747
2743] 8/Enfâl, 52
2744] 40/Mü’min, 22
2745] 2/Bakara, 165
2746] 22/Hac, 74
2747] 33/Ahzâb, 25
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 609 -
55) EL-METÎN
el-Metîn: Çok sağlam. “Hiç şüphesiz, rızık veren O, metîn kuvvet sahibi olan Allah’tır.” 2748
İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın her şeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat insanı kendine bıraktığını savunur. Sonuçta imansızlığın temelinde Allah’ın varlığını reddetme değil, “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler...”2749 âyetinde de belirtildiği gibi, Allah’ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar. Ne var ki, dünya hayatında her türlü delili görmelerine rağmen Allah’ın kudretini takdir edemeyen insanların Allah’ın kuvvetini asla inkâr edemeyecekleri öyle bir gün gelecektir ki, o gün Allah’ın azametini, kudretini çok büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. Allah’ın kuvvetiyle yeryüzündeki en sağlam yapılar olan o heybetli, sarsılmaz dağlar yerlerinden oynatılıp yürütülür, köklerinden savrulur, paramparça edilirler.
“Artık sur’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği; Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vâkıa (bir gerçek olan kıyâmet) artık vukubulmuştur (gerçekleşmiştir). Gök yarılıp çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış zaafa uğramıştır.” 2750
O gün meydana gelecek yıkım Allah’ın şânına, kudretine yakışacak şekildedir. Dünyadaki en büyük kütle ve en büyük hayat kaynağı olan okyanuslar suyun kaynaması gibi kaynar, tutuşur. İnsanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek süreceğini sandığı bütün varlıklar ve düzenler temelinden bozulmaya uğrar, darmadağın olurlar. Milyonlarca yıldır alışılmış yer ve gök, onları inşa eden sonsuz güç tarafından paramparça edilir. Yine milyonlarca yıldır ışık saçan hayat kaynağı güneş köreltilerek gerçek bir sahibinin olduğu gözler önüne serilir. Böylelikle her şeyin üstündeki tek ve gerçek kuvvet sahibinin kim olduğu, yegâne hâkimiyetin ve gücün kime ait olduğu tüm açıklığıyla ortaya çıkar.
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyâmet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 2751
56) EL-VELÎ
el-Velî: İyi kullarına dost. “Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara
2748] 51/Zâriyât, 58
2749] 22/Hac, 74
2750] 69/Haakka, 13-16
2751] 39/Zümer, 67
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” 2752
İnsanın hem dünyada hem de âhirette tek bir gerçek dostu vardır. Bu dost onu hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terk etmez, her zorlukta yanındadır ve ona yardımcıdır. Doğduğu günden öldüğü güne kadar daima onunla birliktedir. Onu düşmanlarına karşı korur. Onun için herkesten daha güvenilirdir, daima karşılıksız armağan edendir. Kuşkusuz bu dost Allah’tır. Allah mü’minlerin en çok güvendiği, en yakın dostudur. O kendisine inanan insanları her türlü eksiklikten ve hatadan arındırır, onlara çok seçkin bir yaşam ve âhirette de hiç tükenmeyecek olan mülkünü vaad eder.
İnsan hayatı boyunca gerçekten güveneceği, her durumda sıkıntısını giderebilecek güçte, zengin ve muktedir bir insan ya da bir güç arayışı içindedir. Fakat bunu ararken zâten kendisini yaratmış, yaşamını sürdürmesini sağlayan, büyük kuvvet sahibi, her şeyi yapmaya kadir olan Rabbini unutur. Kendisine kötülükten başka hiçbir katkısı olmayan, âhirette de cennette bir pay sahibi olmasını engelleyen şeytanı dost edinir. Oysa onlar birbirlerinin velisidirler. İşte bu, onun için sonun başlangıcıdır. Karanlık bir dünyanın girişidir. Allah’a iman eden, imanında da samimi olan insanlar ise artık içinde hiç mağlubiyeti olmayan şerefli ve hayırlı bir hayatın içine girerler. Çünkü Allah iman edenlera dinine ve sözlerine sadık oldukları sürece zafer nasip edecektir. Asıl büyük karşılığı ise âhirettte onlara verecektir. Allah iman edenlerın dünyada ve âhiretteki tek gerçek dostudur.
“Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter.”2753; “O zaman sizden iki grup, neredeyse ‘çözülüp geri çekilmek’ istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir.”2754; “O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O veli’dir, Hamid’dir.” 2755
Velî: Dost, arkadaş, yardımcı, birinin işini üstlenen, yönetici, ermiş kişi demektir. Çoğulu evliyâ’dır. Velî kelimesi Kur’ân’da hem Allah hem de diğer varlıklar için kullanılır. Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından biri de el-Veliy’dir. Kelime Allah için kullanıldığında dost, yardımcı, işleri yürüten anlamlarını belirtir. Allah’ın velilik niteliği çeşitli âyetlerde dile getirilir. Buna göre Allah, iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkaran,2756 mülkünde, kudret ve yüceliğinde ortağı olmayan ve korumanın kaynağı olan,2757 rahmetini yayan, dostunu yücelten,2758 göklerin ve yerin yaratıcısı,2759 Kitab’ı indiren, barışseverleri kollayıp gözeten,2760 yalnız dünyada değil, ölümle bizi bırakıp gidenlerin ardından da bizi kucaklayan sonsuz vefâlı2761 bir velidir.
Kur’ân’da mü’minler için kullanıldığında ise iki anlama gelir. Bunlardan ilki,
2752] 2/Bakara, 257
2753] 4/Nisâ, 45
2754] 3/Âl-i İmran, 122
2755] 42/Şûrâ, 28
2756] 2/Bakara, 257
2757] 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 26
2758] 42/Şûrâ, 28
2759] 6/En’âm, 14
2760] 7/A’râf, 1967/A’râf, 196v
2761] 12/Yûsuf, 10112/Yûsuf, 10112/Yûsuf, 101
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 611 -
işlerini Allah’ın gördüğü, kendisine bırakmadığı kimse anlamıdır. “O sâlih kimselere velilik eder, işlerini yönetir”2762 âyetindeki velilik bu anlamdadır. Diğer anlam ise, Allah’a ibâdet ve taat işini üstlenen kimseyi dile getirir. Bu anlamda her mü’min ve müttaki insan velidir, bunlara korku yoktur, üzülmeyeceklerdir de.2763 Diğer bir âyette bu anlamdaki veli ayrıntılı biçimde açıklanır: “...Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlarsa, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere harcadı; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, müttakiler de onlardır.” 2764
Kur’ân’a göre velilik ve veli edinme, mü’minin ilişkilerinin yönünü belirler. Gerçek, değişmez ve mutlak veli Allah’tır.2765 Velilik yalnız Allah’a özgüdür.2766 Mü’minlerin velisi ancak Allah’tır.2767 Bu nedenle mü’minler Allah’ı veli edinmelidirler.2768 Mü’minlerin Allah’tan başka velileri de vardır. Bunlar melekler,2769 Allah Resûlü ve diğer mü’minlerdir.2770
Kur’ân, mü’minlerin kimleri veli edinmemeleri gerektiğini de açıklar. Örneğin, mü’minler şeytanı veli edinemezler. Onu veli edinen tam bir hüsrana gömülür.2771 Şeytanı veli edinenler, hesap gününde onun dışında bir dost bulamazlar.2772 Şeytanlar kâfirlerin velisidirler.2773 Şeytanlar, mü’minleri, gerçek veli olan Allah’tan uzak düşürmek için kendi evliyasına sürekli gizli direktifler verirler.2774 Öyleyse mü’minler şeytanı hayat sahnesinden silmelidirler.2775 Mü’minler küfre batan kişileri de veli edinemezler.2776 Edinirlerse, izzet yerine zillete düşerler.2777 Yahudiler ve Hristiyanlar da mü’minlerin veli edinemeyecekleri kimselerdir. Bunlar, mü’minlerin dinlerini eğlence ve alay konusu edinirler.2778 İmana karşı küfrü seviyorlarsa, mü’minler baba ve kardeşlerini bile veli edinemezler. 2779
57) EL-HAMÎD
el-Hamîd: Ancak kendisine şükredilen, bütün varlığın diliyle yegâne övülen.
2762] 7/A’râf, 196
2763] 10/Yûnus, 62-63
2764] 2/Bakara, 177
2765] 3/Âl-i İmran, 68; 42/Şûrâ, 9
2766] 18/Kehf, 44
2767] 5/Mâide, 55
2768] 42/Şûrâ, 6
2769] 41/Fussılet, 31
2770] 5/Mâide, 55
2771] 4/Nisâ, 119
2772] 16/Nahl, 63
2773] 7/A’râf, 27
2774] 6/En’âm, 121
2775] 4/Nisâ, 76
2776] 3/Âl-i İmrân, 28
2777] 4/Nisâ, 28
2778] 5/Mâide, 51
2779] 9/Tevbe, 23. Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 6/337-338
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O veli’dir, Hamid’dir.” 2780
Kâinatta yaşayan tüm bitkiler ve hayvanlar, Allah’ın yeryüzünde kendilerini yerleştirdiği şekilde yaşarlar. Böylelikle Allah’ı tesbih edip O’nu yüceltirler. Denizin dibinde yaşayan bir balık da, çölde yetişen bir kaktüs de büyük bir teslimiyetle yaşamını sürdürür. Allah’ın kendileri için takdir ettiği şekilde yaşamaları, O’nun kurduğu düzeni asla bozmamaları tüm canlıların Allah’ı tesbih ettiklerini gösterir. Gökyüzündeki ve yeryüzündeki her şey, tonlarca suyun biraraya getirilmesiyle oluşan denizler, binlerce metreye uzanan dağlar ve gökyüzünde sürüklenen bulutlar, ardarda gelen şimşek ve gökgürültüsü de Allah’ı tesbih edip yüceltirler. O’nun sonsuz ilmini ve gücünü insanlara gösterirler. Fakat iman etmeyenler onların bu tesbihlerini kavrayamazlar. Allah bu gerçeği bir âyetinde şu şekilde insanlara bildirir: “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, hâlim olandır, bağışlayandır.” 2781
İnsanlardan da iman sahipleri Allah’ın üzerlerindeki nimetlerini, büyüklüğünü, yüceliğini kavrayarak O’nu tesbih eder, O’nu yüceltirler. Çünkü kendilerine verilen her türlü nimet karşılığında kendilerinden istenen yalnızca şükredici, hamd edici birer kul olmalarıdır.
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Andolsun, biz sizden önce Kitap verilenlere ve sizlere: ‘Allah’tan korkup sakının’ diye tavsiye ettik. Eğer inkâra saparsanız, şüphesiz, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hamde lâyık olandır.” 2782
«Mûsâ demişti ki: ‘ğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.» 2783
«Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye lâyık olan (Allah)ın yoluna yöneltip ilettiğini görüyorlar.» 2784
58) EL-MUHSÎ
el-Muhsî: Sonsuz da olsa bir bir her şeyin sayısını bilen. “Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır.” 2785
“O yarattığını bilmez mi?”2786 âyetinde bildirildiği gibi, Allah kâinatta yarattığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, tüm canlılara hâkimdir. Çünkü onların herbirini renklerine, biçimlerine, görünüşlerine, özelliklerine kadar ince ince planlamış ve yaratmıştır. Yarattığı canlı varlıklarla cansızların sayısını da kesin olarak belirlemiştir. Kuşkusuz bu, insanoğlunun asla sahip olamayacağı, güç yetireme2780]
42/Şûrâ, 28
2781] 17/İsrâ, 44
2782] 4/Nisâ, 131
2783] 14/İbrâhim, 8
2784] 34/Sebe, 6
2785] 19/Meryem, 94
2786] 67/Mülk, 14
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 613 -
yeceği bir ilimdir ve yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
Allah uzayın boşluğunda kaç tane gezegen ve kaç tane göktaşı olduğunu, yıldızların sayısını, atomun çekirdeğinin çevresinde dönen elektronların sayısını bilir. Dünyada bulunan ağaçların tümünde kaç yaprak olduğunu ve her yaprakta ne kadar atom bulunduğunu da bilir. Allah yerin içinde ve yüzeyinde kaç tane kum taneciğinin bulunduğunu, yağan yağmur damlalarını, dünyadaki tüm denizlerin dibinde yaşayan balıkların sayısını bilir. Yeryüzünde kaç milyar bitki ve hayvan çeşidinin olduğunun bilgisi de tam olarak yine kendisinde gizlidir. Yeryüzünde Hz. Adem’den beri yaşayan, şu anda yaşamakta olan ve kıyâmete kadar da yaşayacak olan insan sayısını da yalnızca O bilir...
Bunun dışında, insanların hayatları boyunca her yaptıkları her düşündükleri Allah tarafından eksiksizce sayılır ve din gününde kendilerine haber verilir. Yapılan her amel en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın ortaya getirilir. Allah bu gerçeği âyette şöyle haber verir: “Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, her şeye şâhid olandır.” 2787
59) EL-MÜBDÎ
El-Mübdî: Varlıkları daha önce bir misli ve benzeri olmaksızın ilk defa yaratan. “Yaratıkları ilkin yoktan var eden, sonra da onu tekrar iâde eden O’dur. Ve bu O’na göre daha kolaydır.” 2788
Varlıkların yaratılışı iki tarzdadır: Birisi ibdâ’, diğeri ise inşâ. İbdâ’, daha önce yapılmış bir başka şeyi taklit etmeden, bir şeyi ilk ve son olarak en mükemmel ve benzersiz şekilde yaratmak demektir. Ne güneş sistemi bir başka sistemden örnek alınarak yaratılmıştır, ne insan, ne de başka canlı. Bunların hepsinde mübdî’ ismi tecelli etmiştir.
Eşya, yokluk ve hiçlikten gelmiyorlar, belki ilim dâiresinden kudret dâiresine geçiyorlar. Zira yokluğa gitmeyen, yokluktan da gelmiyor demektir. Bu hikmet dersinin ışığında şöyle diyebiliriz: İlâhî ilimde mâhiyetleri ve bütün özellikleri tâyin edilen varlıkların, şu âlemde boy göstermeleri ibdâ’ iledir.
Her şeyin kendine has müstakil özellikleri vardır. Bu yönüyle her şey, bir eşi ve benzeri olmaksızın, ilk defa dünya yüzüne gelmektedir. Ve bu yaratılışta Mübdî’ ismi tecelli etmektedir. İnşâ ise, hikmet âlemi olan bu dünyada, bazı şeylerin bir anda yahut zamansız olarak değil de, belli bir zaman dilimi içerisinde ve kademeli olarak yaratılmasıdır. İnşâda terbiye fiili daha hâkimdir.
Kendi simamıza ve parmak izimize bakâlim. Bu yüz ve bu iz ilk defa yaratılmıştır. Daha önce bir benzeri görülmemiştir. Buna göre insanın bedeni nutfe, alaka… dönemlerinden, çocukluk, gençlik çağlarından bir inşâ ile geçmiş olsa bile, onun rûhu, simasının şekli ve daha nice husûsiyetleri ilk defa vücut bulmakta ve Mübdî’ isminin bir tecellisini sergilemektedir. Kula düşen vazife, bu
2787] 58/Mücâdele, 6
2788] 30/Rûm, 27
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tecellileri tefekkürle okumak ve her şeyi misalsiz olarak yaratan o misilsiz zâtın varlığana iman ederek O’na hakkıyla kulluk etmeye çalışmaktır. 2789
Allah Teâlâ bir şeyin olmasını murad ettiği zaman o şeye “ol!” der ve o şey zaman geçirmeksizin modeliyle, şekliyle, rengiyle ve hacmiyle oluverir. Bu Allah’a (c.c.) göre çok kolaydır. Gördüğümüz ve göremediğimiz her varlık Allah’ın (c.c.) ‘El-Mübdî’ isminin tesecellîsini taşır.
60) EL-MUÎD
El-Mu’îd: Ölümden sonra dirilten. “...Hâlbuki siz daha önce ölüler idiniz de sizi O diriltti. Sonra (eceliniz geldiğinde) sizi yine O öldürecek, sonra tekrar sizi O diriltecek ve sonunda yine O’na döndürüleceksiniz.” 2790
Muîd, iâde eden demektir. Varlıkların İlâhî ilimde planlandıktan sonra bu dünyaya gönderilmeleri, “ilim dâiresinden kudret dâiresine geçiştir. Bu geçiş, ibdâ’ ile tahakkuk eder. Dünya faslının sona ermesiyle, bütün nefisler ölümü tadarlar ve yeniden ilim dâiresine geçerler.
İşte, âhirette bu varlıkların ikinci kez kudret dâiresine geçirilmeleri, bir iâdedir ve Muîd isminin tesecellisyledir. Konuyu ruh yönüyle ele aldığımızda şöyle de diyebiliriz: İnsanın esası ruhtur ve ruha verilen hayat sıfatı onda ebediyen kalacak, geri alınmayacaktır. İnsanın ölmesiyle, ruh hayâtiyetini yine devam ettirir ama beden artık elinden gitmiştir. Meyveyi sadece seyir ve tefekkür eder, fakat tadına bakamaz. Çünkü, dil elinden gitmiştir. Diğer cismânî lezzetler de buna kıyas edilebilir. İşte mahşere çıkışta, ruha yeniden beden iâde edilecek ve bu yeni dirilişte ruh, cismânî lezzet ve elemleri almaya yeniden başlayacaktır.
Bu ism-i şerifi yâd eden bir mü’min, ölümün mutlak yokluk olmadığını bir kez daha hatırlayacak ve beden-ruh beraberliğiyle geçirdiği bu hayatın, ölümle son bulmayacağını, bedeninin daha mükemmel bir şekilde kendine yeniden iâde edileceğini hatırlayacaktır. Bu ikinci yaratılışın kendisi hakkında Cennet olarak tezâhür etmesi için, ömrünü istikamet dâiresinde geçirmeye çalışacaktır. Aksi halde, Cehennemde hem cismânî, hem de rûhânî azaplar çekeceğini hatırlayıp nefsini dizginleyecek, şeytandan uzak duracaktır. 2791
Önceleri yoktuk... Daha sonra ‘El-Muhyî’ isminin tecellisi ile hayat bulduk. Ölüm meleği ile tanışınca ruhumuz bedenimizi çürümeye terk eder. Daha sonra da ‘El-Muîd’ isminin tecellîsiyle de çürümüş bedenler tekrar dirilirler.
El-Muîd ismini özellikle baharda yetişen bitkilerde görmek mümkün.
61) EL-MUHYÎ
el-Muhyî: Can bağışlayan, sağlık veren, dirilten, yaşatan. “O, diriltir ve öldürür.
2789] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 145-146
2790] 2/Bakara, 28
2791] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 147-148
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 615 -
Ve O’na döndürüleceksiniz.” 2792
Cansız elementlerle dokunan dünyamızda bir milyondan fazla canlı türü bulunuyor. Dünün, güneşten kopmuş bir parçasında bu gün çiçekler açıyor, kuşlar uçuyor, balıklar yüzüyor, insanlar geziniyor. Bu eşsiz mûcize, Allah’ın ihyâ, yani hayat verme fiiliyle icrâ ediliyor. “(Ey Allah’ım) Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”2793 Cansız yumurtalar, onlardan çıkan canlılar ve yine o canlılardan çıkan cansız yumurtalar birlikte düşünüldüğünde bu âyet-i kerimeyle verilen haberin, çok tezâhürlerine şâhit olunur.
Bütün canlıların temel taşı olan elementler cansızdırlar. Onlarla dokunan varlıkların hayat sahibi olmaları, hayat mûcizesinin elementlerinin işi olmadığını açıkça gösterir, ilân ederler. Şu kâinat fabrikası, bütün makineleri, âletleri ve çarklarıyla cansızdır. Hayattan nasipsiz olma noktasında yumurtadan çok daha gerilerde kalır. O fabrikadan çıkan bütün canlılar, Muhyî ismini gösterir ve hayatlarının o fabrikanın işi olmadığını ilân ederler. Kâinat fabrikasında canlıların sadece bedenleri dokunur, ruhları değil. Ölülerden çıkarılan bütün diriler, Muhyî isminin bir tecellisine sahiptir.
Hayat, ruhun bir sıfatıdır. Allah, ruhları hayat sahibi kılmakla onlarda Muhyî ismini tecelli ettirmiş bulunuyor. Canlı olan ruh, girdiği bedene de hayat nurunu saçıyor ve bütün hücreler bu nurdan nasiplerini alıyorlar. Böylece Cenâb-ı Hak bedenler âlemine de ruhlarla hayat veriyor ve onlarda Muhyî ismini böylece tecellî ettiriyor. Hayat sahipleri denilince aklımıza, insanlar, melekler, cinler ve hayvanlar gelir. Yani, bunlar kendilerine hayat verilmesiyle Muhyî ismine ayna olmaktadırlar. 2794
Bir varlığa can vermek, onu yoktan yaratmak ve onun yaşamını sürdürebileceği şekilde dünya şartlarını düzenlemek yalnızca sonsuz güç sahibi olan Allah’a mahsus bir özelliktir. Allah gözle görülemeyecek kadar küçük bir yumurta ile spermi birleştirir. Sperm yumurtanın içine girer girmez yumurtanın çevresi bir zarla örtülür. Ve hayat başlar. Allah bu küçücük hücreyi önce ikiye, sonra dörde böler. Ve bu bölünme hızla devam eder. Ve böylelikle annenin karnında mucizevi bir yaşam başlar. Aynı hücreler bir süre sonra farklılaşarak hem beyni, hem sinir sistemini, hem de sert kemikleri ve kıkırdakları oluşturur. Böylelikle Allah dokuz ay içinde yoktan, gören, duyan, konuşan ve akleden bir insan yaratır. Ona can bağışlar. Bir canlının oluşum aşamalarında meydana gelen bu mucizevi olayları, bir yumurtayla spermin başaramayacağı açıktır. Onları birleştiren ve anne karnındaki bebeği dokuz ay boyunca koruyarak büyüten yalnızca Allah’tır. İşte bu ilk yaratılış ve ilk diriltmedir.
62) EL-MÜMÎT
Ölümü yaratıp var eden; Canlıları, ecelleri gelince hayatlarına son verip öldüren. “O, (öyle yüce Allah’tır ki, hanginizin daha güzel davranacağını imtihan etmek için
2792] 10/Yûnus, 56
2793] 3/Âl-i İmrânh, 27
2794] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 149-150
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, azîzdir/mutlak gâlibdir, ğafûrdur/çok bağışlayandır.”2795 “O, diriltir ve öldürür. Ve O’na döndürüleceksiniz.” 2796
Allah insanı dünyaya getirdikten sonra onun yaşamasına izin verir. Sonra Allah tüm insanlara kaderlerinde bir ölüm günü tayin etmiştir. Bu ölüm gününe kadar da onları belli bir süre dünya hayatında tutarak imtihan eder. Tayin edilen süre geldiğinde de insanların canını alır ve dünyada işledikleri amellerin karşılıklarını vermek üzere, daha önce yoktan varettiği gibi ölümlerinden sonra tekrar diriltir. Kuşkusuz bu, sonsuz güce sahip Allah için çok kolay bir iştir.
Ancak insanların bir kısmı bu dirilişten yana gaflet içindedirler ve derler ki: “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?”2797 Elbette insanların gaflet içinde oldukları, inkâr ettikleri bu gerçeği Allah vaat etmiştir ve onların getirdiği misale karşılık en hikmetli cevabı vermiştir: “De ki: ‘Onları, ilk defa yaratıp inşâ eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” 2798
“O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O’nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?”2799; “Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.”2800; “O’nun âyetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.” 2801
63) EL-HAYY
Diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten. “O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O’na duâ edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun.” 2802
İnsan âcizdir ve çok az şeye güç yetirebilir. Dünyaya geldiği andan itibaren hayatının 5-10 senesi yarı şuurlu olarak geçer. Bu dönem boyunca sürekli bir ilgiye ve bakıma muhtaçtır. Bundan sonra yaşadığı hayatın ise büyük bir bölümü kendi bedenine bakmakla, temizlenmekle geçer. Eğer bu sayılanları yapmak istemese ve ertelese kısa süre içinde bakılamayacak bir görünüme girer.
Ayrıca insanın bedenen ihtiyaç duyduğu büyük bir eksikliği daha vardır: Uyku. İnsanın ömrünün neredeyse üçte biri uykuyla geçer. Ancak ne kadar istemese de, uykuya ayıracağı zamanlarda başka şeyler yapmayı tercih etse de buna bir iki günden fazla dayanması mümkün değildir. Hatta 24 saat uyumayan bir insanın
2795] 67/Mülk, 2
2796] 10/Yûnus, 56
2797] 36/Yâsin, 78
2798] 36/Yâsin, 79
2799] 23/Mü’minûn, 80
2800] 30/Rûm, 50
2801] 41/Fussilet, 39
2802] 40/Mü’min, 65
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 617 -
şuurunda bir bulanıklık, idrakinde bir yavaşlık baş gösterir. Her zaman doğal olarak yapabildiği şeyleri yapamamaya, karşılaştığı olayları sağlıklı muhakeme edememeye, hatta konuşma güçlüğü çekmeye, bildiği şeyleri unutmaya başlar.
Elbette âciz olan ancak insan ve insan gibi yaratılmış olan diğer canlılardır. Canlı ve cansız tüm kâinatın yaratıcısı olan Allah ise Hayy’dır. Daima diridir, her an her şeye hâkimdir, her şeyi bilir, her şeye güç yetirir, O’nu uyku ve uyuklama tutmaz, her türlü acizlikten de münezzehtir. O, yarattıklarına çeşitli acizlikler vermiş ve bu eksiklikleri farkederek yalnızca kendisine kulluk etmelerini, her şeyi kendisinden istemelerini emretmiştir. İnsana düşen de, O dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini, tek bir saniye bile hayatını devam ettiremeyeceğini bilerek Rabbine yönelip dönmektir.
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir.”2803; “Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.”2804; “(Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.” 2805
64) EL-KAYYÛM
Her şeyi tutan, koruyan anlamında Allah’ın isimlerinden biri. Kayyûm, “fey’ûl” vezninde mübalağa sıygasıdır. Hayy ve Kayyûm isimlerinin ism-i azam yani Allah’ın en büyük ismi olduğu da söylenmiştir. Kur’ân’da üç yerde geçer.
“Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir”2806 “Bütün yüzler, “Hayy”, ezelî ve ebedî diri, “Kayyûm” her şeyin mutlak hâkimi olan Allah’a boyun eğer. Zulüm yüklenen perişan olur,” 2807
Diğer yandan Rasûlullah’ın (s.a.s.) bazen bu isimlerle duâ ettiği nakledilir. Bir hadiste, aşağıdaki duâyı yatağa girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarının, denizin köpüğü kadar çok olsa bile, af edilebileceği bildirilmiştir. “Ben; kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, “Hayy”, ezelî ve ebedî diri “Kayyum”, her şeyin mutlak hâkimi olan Allah’tan bağışlanmamı diliyor ve O’na tevbe ediyorum.” 2808
Enes b. Mâlik, bir adamın namazdan sonra “Hayy ve kayyûm” isimleriyle Allah’a duâ ettiğini duyan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Siz Allah’a ne ile duâ ettiğini biliyor musun?” Hazır bulananlar; “Allah ve Rasülü daha iyi bilir” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, O, Allah’a ism-i azamı ile duâ etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir şey istenince verir.” 2809
Bazen Hz. Peygamber duâda “Kayyûm” kelimesini de kullanmıştır. “Allahım
2803] 3/Âl-i İmran, 2
2804] 25/Furkan, 58
2805] 20/Tâhâ, 111
2806] 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2
2807] 29/Tâhâ, 111
2808] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/10
2809] Ahmed bin Hanbel, III/245
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan (Kayyûmsun).” 2810
Kayyûm ismi şu anlamları da kapsar; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O’nun varlığına bağlıdır. Nitekim, Âyetü’l-Kürsî’de bu isimden sonraki kısım, onun açıklaması gibidir. “O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, insanların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. İnsanlar ise O’nun ilminden, O’nun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. O’nun hükmü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yeri ve göğü koruyup gözetmek, O’nun için zor değildir. O, yücedir, büyüktür.” 2811
65) EL-VÂCİD
El-Vâcid: Mutlak zengin olan. Her istediği ve her şeyi bulan. “Her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır.” 2812
Vâcid olan zât, sonsuz ilim, mutlak irâde, nihâyetsiz kudret… sahibi olmalıdır. Vâcid isminde bütün İlâhî sıfatlara işaret ve delâlet vardır. Bu ismiyle yâd eden insan, kendisinin son derece âciz ve fakir olduğunu hatırlar. Aczi ve fakirliği bedeninden kâinata, dünyadan âhirete uzanmaktadır. Bütün bunlara muhtaç bulunmakla son derece fakirdir ve bunların hiçbirini yapamaması cihetiyle de son derece âcizdir.
Mü’min çok iyi bilir ki, onun bütün ihtiyaçlarını gören ve güç yetiremediği şeyleri emrine veren, ancak Vâcid olan Allah’tır.
Kudreti ve rahmeti sonsuz olan Yüce Allah her şeyi; büyüyü, küçüğü, uzağı, yakını ve hükmünü infaz edeceği kimseleri hemen bulur. Yaratılan hiçbir varlık izini kaybettirmez. Kaçacağı her yer Rabbimizin kayıtlarına yazılmış bir adrestir. İstediği her şeyi istediği anda bulup iradesini gerçekleştirir.
Allah’ın (c.c.) ‘El-Vâcid’ isminin tecellisini; eceli dolan, belâ ve musibetin (olumlu ya da olumsuz) isâbet ettiği her varlık üzerinde görmek mümkün.
66) EL-MÂCİD
El-Mâcid: Zatı mukaddes, şânı yüce, ihsanı bol olan. Yarattığı tüm varlıkları koruyup gözeten, mükemmel yaratan ve sayısız nimetler yaratarak insanlara sunan Allah Teâlâ; yücedir, uludur.
Allah’ın şânı yüce olduğu gibi, ihsân ve yardımı da son derece boldur. Demek oluyor ki, bu mübârek isimde her iki sıfat birden ifade edilmektedir. “Elbette, Rabbimizin şânı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.”2813; “Allah’ın emrine
2810] Buhârî, Teheccüd 1, Tevhid 8, 35; Ahmed bin Hanbel, I/358
2811] 2/Bakara, 255; bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul t.y., 849, 850, 118 vd.; A. Sehaade, “Kayyüm” maddesi İA; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/318
2812] 15/Hicr, 21
2813] Cin, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 619 -
mi şaşıyorsunuz? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey ev halkı şüyphesiz O, övülmeye lâyık olandır, Mecîddir.” 2814
Allah, râzı olduğu kullarının da şânını yücealtir ve onlara bül ihsanlarda bulunur. Bu şereften daha çok pay almak isteyen bir kul, ihlâs, takvâ ve Sâlih amel yollarında ilerlemeye çalışmalı, ayrıca Allah’a çok hamd etmeli ve O’nun ihsanlarını sıkça hatırlayıp çokça ilân etmelidir.
67) EL-VÂHİD
el-Vâhid: Tek. Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri dengi bulunmayan. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; O’ndan başka ilâh yoktur; O, Rahmân’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve merhamet edendir).” 2815
Allah’ın büyüklüğünü kavrayamayan insanlar yüzyıllardır O’na denk güçler bulmaya çalışmışlar, O’nu göremedikleri için gözlerinde yücelttikleri şeylere tapmışlardır. Kimisi çok parlak ve güçlü gördüğü için güneşi daha üstün tutmuş ve ona tapmış, kimisi de yıldızların önünde eğilmiştir. Hatta bazıları akılsızlığın boyutlarını o kadar genişletmiştir ki tüm acizliklerine rağmen, kendilerinin de çok güçlü olduğunu söyleme cesaretini göstermişlerdir. Kuran’da Hz. İbrahim’le Allah’ın gücü ve birliği konusunda tartışan kişi bu konuya verilebilecek en vurucu örnektir. Hz. İbrahim ise Allah’a kimsenin ortak olamayacağını yalnızca bir örnekle ispat etmiştir: “Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ demişti; o da: ‘Ben de öldürür ve diriltirim’ demişti. (O zaman) İbrahim: ‘Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir’ deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2816
Allah’a denk ilâhlar bulmaya çalışmak yalnızca geçmişte yaşayan insanlara mahsus bir akılsızlık değildir. Günümüzde de pek çok insan Allah’a ortak koşarak, O’nun eşinin ve benzerinin olamayacağını inkâr eder. Bu inkârcılar belki görünürde güneş, yıldızlar vs. gibi birer put edinmemişlerdir; ama onlar da kendileri gibi aciz olan diğer insanlara veya değer verdikleri metalara (zenginlik, güzellik, güç vs.) taparlar. Örneğin, tüm yaşamlarını zenginlik, mal-mülk edinmek uğruna harcar ve bu arada Rablerini râzı edip etmediklerini hiç düşünmezler. Allah’ı insanlarla, diğer varlıklarla veya metalarla eş tutarlar ki bu da apaçık bir şirktir.
Allah yaratandır. Kimse güneşi batıdan getiremez, kimse uzayda inanılmaz hızla genişleyen kâinatı durduramaz, kimse göğü ve yeri tutamaz ve kimse yoktan bir insan yaratamaz. Bunları ancak kâinatta tek olan ve eşi olmayan Allah yapabilir. Yaratanla yaratılan ise asla eşit değildir. Kuran’da şirk koşulanların acizliğinden bahsedilmiştir:
“Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de
2814] 11/Hûd, 73
2815] 2/Bakara, 163
2816] 2/Bakara, 258
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güçsüz, istenen de.” 2817
“...Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: ‘Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.” 2818
“...Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Onu (‘Ol’ kelimesini) Meryem’e yöneltmiştir ve O’ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve elçisine inanınız; ‘üçtür’ demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” 2819
68) ES-SAMED
Hâcetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci. “Allah, Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır).” 2820
Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Allah’tır. İnsanın karşılaştığı her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek olan da ancak O’dur. İnsanlar kimi zaman kendilerini yaratanı unutup O’ndan başka veliler edinir; gücü, onuru ve yardımı onların yanında bulmaya çalışırlar. Oysa bu insanlar bir aldanış içindedirler; çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’tan başka güç sahibi yoktur. O dilemedikçe hiçkimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamaz. Kuran’da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir: “Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. ‘Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, bütün kuvvet ve onur, Allah’ındır.” 2821
İnsan için her türlü sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu ‘bütün kuvvet ve onur’un sahibi olan Yaratıcısı’na sığınmaktır. Çünkü O, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olup kendisine yönelen samimi kullarına icâbet eder ve onların üzerindeki zorlukları, sıkıntıları kaldırır. Kur’an’da Allah’ın sâlih kullarına icâbeti şöyle haber verilmiştir: “Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine duâ ettiği zaman icâbet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.” 2822
Yukarıdaki âyette insanların Allah’ın icâbetine karşılık nankörlük yapabildikleri, Allah’ın kendileri üzerindeki şefkati ve merhametini farkedemedikleri veya unuttukları da bildirilmiştir. Oysa Allah “De ki: ‘Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır...”2823 âyetinin haber verdiği gibi, her türlü sıkıntıdan insanı kurtaran tek mercidir. Bunun karşılığında insanın yapması gereken ise, bu icâbeti görmek, gördüğünün önemini düşünebilmek ve bu düşünceler sonunda Allah’a teslim olarak şükredici bir kul haline gelmektir.
2817] 22/Hac, 73
2818] 13/Ra’d, 16
2819] 4/Nisâ, 171
2820] 112/İhlâs, 2
2821] 4/Nisâ, 139
2822] 27/Neml, 62
2823] 6/En’âm, 64
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 621 -
69) EL-KAADİR
El-Kaadir: İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten; Dilediği gibi yapmaya gücü yeten; dilerse yapan, dilemezse yapmayan. “O’nun âyetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.” 2824
Kuran’ın pek çok âyetinde bildirildiği gibi gerçekleşen her olay Allah’ın bilgisi dahilindedir ve O’nun “Ol” demesiyle meydana gelir. Yeryüzünde her yaprağın düşüşü O’nun izniyledir, yine hiçbir dişi O’nun izni olmadan gebe kalamaz ve hiçbir canlı O’nun bilgisi dışında doğuramaz. Kâinatta gerçekleşen her olay ancak O’nun dilemesiyle vuku bulur. O, iman etmeyen bir kavmin yerine hemen yenisini getirebilecek güçtedir. Dilediğine görülmemiş bir mülk verir, dilediğinden bütün mülkünü çekip alır. İman etmeyen bir kavme, azap hiç ummadıkları bir anda ve hiç ummadıkları bir şekilde gelir. Dilerse yeryüzünün tüm bereketini çekip alır, onu kurutur ve üzerinde yaşama dair hiçbir iz bırakmaz. Dilerse genişliği yeryüzü kadar olan bambaşka bir dünya yaratır. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakacak hiçbir kuvvet yoktur. O istediğini istediği gibi yapmaya güç yetirendir.
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler; üstelik onlar kuvvet bakımından kendilerinden daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, bilendir, güç yetirendir.” 2825
“Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz; Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarına getirip-değiştirmeye. Üstelik Bizim önümüze geçilemez.” 2826
Allah Teâlâ yarattığı her varlık üzerinde hâkimdir. Dilediğini yapar gücü buna müsaittir. Kızgın güneşi de yaratır, devâsâ dağları da, küçücük zerreleri, hücre ve atomları da… Dilediğine dilediği kadar güç verir... Fakat bir müddet sonra vermiş olduğu gücün etkisini kaybettirerek kendi gücünü göstermiş olur.
Dilediğini yapan ve kimseye danışmayan Allah’ın ‘El-Kadir’ isminin tecellisini yapılması ya da gerçekleşmesi zor gibi gözüken duâlarımızın kabulünde görebiliriz.
70) EL-MUKTEDİR
El-Muktedir: Her şeye gücü yeten... Kudretli; Kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan. “Onlara dünya hayatının misalini de ver. O gökten indirdiğimiz, sonra yeryüzünün bitkileri ile karışan bir suya benzer. Sonra o bitki, rüzgarların kökünden
2824] 41/Fussilet, 39
2825] 35/Fâtır, 44
2826] 70/Meâric, 40-41
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savurduğu çer çöpe döner. Allah her şeye kadir olandır.”2827; “Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.” 2828
Allah tarihte kimi insanları kudret sahibi kılmış; onlara hem benzerine az rastlanır bir mülk vermiş, hem de makam sahibi yapmıştır. Yaşadıkları kavmin başına geçirmiş, tüm insanların ve toprakların yönetimini kendilerine vermiştir. Firavun da bu insanlardan biridir. Ancak Firavun, Allah’a karşı büyüklenmiş, gerçek kuvvetin ve gücün kendisinde olduğunu zannetmiştir. Öyleki bu, kendini ilâh ilan etmeye kadar varmıştır: “Firavun dedi ki: ‘Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilâh olduğunu bilmiyorum...” 2829
“Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: ‘Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?” 2830
Bunun üzerine tüm gücün tek sahibi olan Allah, Firavun ve ordusunu suda boğarak onlardan büyük bir intikam almıştır: “O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.” 2831
Hâman ve Karun da yaptıkları dolayısıyla Firavun’la aynı sonu paylaşmışlardır. Bu azgın insanlar malları ve orduları dolayısıyla yeryüzünde büyüklendikçe büyüklenmişler, gerçek gücün ve kudretin kendilerinde olduğunu zannetmişlerdir. Böylelikle de Allah gerçek gücün kimde olduğunu tüm kavme göstermiştir.
“Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azaptan kurtulup) geçecek değillerdi. İşte Biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 2832
Hâlbuki kâinattaki tüm iktidar ve kudretin yegâne sahibi Allah’tır. Yeryüzünde güç ve yetki sahibi olanlara ellerinde olan malları, bulundukları makamları ve orduları veren de kendisidir. Hergün güneşi doğuran, geceyi ve gündüzü ardarda getiren, uzayda hızla yol alan gezegenleri yörüngelerinde tutan ve kâinattaki sayısız düzeni kusursuzca kontrol altında tutan Allah’ın gücü ortadadır. İnsan ise elinden malı alındığında, makamından indirildiğinde hemen tüm gücünü yitirir. Vücudundan direnci çekilip alındığında ise görülmemiş bir acizlik içinde kalır. Yine Allah dilediği zaman, onlardan kimisini bir çığlık sarar, kimisi de yerden gelen bir azapla toprağın içine alınır. Böylelikle Allah kullarına gerçek gücün kimde olduğunu gösterir....
“Onlar Bizim âyetlerimizin tümünü yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli
2827] 18/Kehf, 45
2828] 18/Kehf, 45
2829] 28/Kasas, 38
2830] 43/Zuhruf, 51
2831] 28/Kasas, 39-40
2832] Ankebût, 39-40
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 623 -
olanın yakalayışıyla yakalayıverdik.”2833; “Ya da kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.” 2834
Yarattığı her varlığa belirli bir güç veren Allah Teâlâ; belirlemiş olduğu zaman diliminde güçlerini tekrar ellerinden alarak kendi gücünü göstermiş olur. Fışkıran sudan yaratılıp da kendini bir şey zanneden insanoğlunu; on dakikalık bir kar yağışı ile evlerine hapsedip, uçak seferlerini iptal ettiren Allah Teâlâ; gücünü her halükarda kullarına göstererek âdetâ; Ben güçlüyüm, siz güçsüzsünüz, benim gücüm karşısında hiçbir varlık dayanamaz, sizin gücünüz ise en ufak bir mikrop karşısında devrilir’ diyor.
71) EL-MUKADDİM
el-Mukaddim: İstediğini, arzu ettiğini öne alan, ileri geçiren. “Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.” 2835
Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini de öne alan, ileri geçirendir. Her şeyin tek Yaratıcısı olduğu için kâinat üzerindeki her türlü canlı ve cansız varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne sahiptir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah katında önceden tespit edilmiştir. Her şeyin varlığının ve yazgısının gerçek sahibi olan Allah, bu varlıkların yaşamları süresince görüp geçirecekleri tüm olayları süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve bu gerçekleşen olay ancak Allah’ın dilemesiyle olur; O’nun dışında hiçkimse herhangi bir olayı öne alamaz veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran’da şöyle dikkat çekilmiştir: “Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler).” 2836
Tâyin edilen bu vakitleri O’ndan başka kimse bilmez. Allah’ın takdir ettiği an gelmeden önce bir yaprak dahi düşmez. Var olan her şey doğumundan ölümüne bu İlâhî zamanlamaya tâbidir. Hiç kimse Allah’ın kendisi için tâyin ettiği vaktin dışına çıkamaz, hiçbir olayı ertelemeye ya da öne almaya güç yetiremez. Ancak ve ancak Allah takdir ederse, dilediğini erteler, dilediğini de öne alır. Allah âyetlerinde bunu açıkça bildirmiştir: “(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.”2837; “Hiçbir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler.” 2838
Bu durumda Allah’a iman eden bir kula düşen ise, Allah’ın neyi ileri aldığını neyi ertelediğini araştırmadan O’na yakınlaşmaya çalışmak, O’nun kendisine
2833] 54/Kamer, 42
2834] 43/Zuhruf, 42
2835] 16/Nahl, 61
2836] 7/A’râf, 34
2837] 14/İbrahim, 42
2838] 15/Hicr, 5
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiklerinden kesin olarak râzı olmaktır. Çünkü âyetlerde de bildirildiği gibi insan “acelecidir”.2839 Kimi zaman bir olayın hemen gerçekleşmesini ister, kimi zaman da bir olayın hemen bitmesini ister. Ama insan için en hayırlı olanı bilen, tesbit eden Allah’tır. İnsanın hayırlı gördüğü bir şey kendisi için bir şer olabilir. Mü’min için önemli olan Rabbinin neyi takdir ettiği, kendisi için neyi öne aldığı, neyi ertelediğidir.
“Allah’ım! Önce yaptıklarımı ve sonra yaptıklarımı bağışla. Gizli ve açıktan yapacaklarımı bağışla. İsrafımı, haddi aşmamı ve senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı affet. Sen Rahmetinle dilediğini öne geçirir, dilediğini de kendi haline bırakarak geri koyarsın. Senden başka (ibâdete lâyık hiçbir) ilâh yoktur.” 2840
Her şeyin yaratıcısı dilemiş olduğu yaratığını öne alır dilediğini geri plânda bırakır. İnsanlara dinini ulaştıracak peygamberi milyonlarca insan arasından dilediğini seçerek öne alır. Kendisine koşarak gelenlere Rahmet ve Rahim kapılarını açarak dünya ve âhiretteki takvâ derecesini yükseltir, asi olanların derecelerini ise hayvanlardan da aşağı seviyelere düşürür. Tüm bunlar Allah’ın dilemesi ile olur ancak.
72) EL-MUAHHİR
El-Muahhir: Tehir eden, istediğini geri koyan, arkaya bırakan. “Allah’ı sakın zâlimlerin yaptıklarından gâfil sanma. Onları gözleri dehşetle dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir.” 2841
Tüm kullarının maddî ve mânevî tasarrufu elinde olan Allah Teâlâ dilediği kulunu zenginlik, takvâ, zekâ, basiret, üstün ahlâk yönünden öne çıkarır; dilediğini de geri bırakır.
Gece gündüz, yalvararak duâ edenlerin duâlarını hemen kabul etmeyip dilediği bir güne kadar erteleyebilir.... Ticarî hukuka riâyet edip sünnetullaha uyarak gece gündüz çalışan kuluna zenginliği; dilediği güne kadar erteleyebilir... isterse hep fakir de bırakabilir.
Âsi olan kullarına gereken cevabı hemen vermemesi hem ‘Es-Sabûr’ isminin tecellisidir hem de ‘El-Muahhir’ isminin... Duâlarınıza hemen cevap gelmiyorsa, ahlâk, takvâ, zenginlik, zekâ ve basiret bakımından sizden daha iyileri varsa onun yanında ‘El-Muahhir’ isminin tecellisini taşıyorsunuz demektir.
73) EL-EVVEL
El-Evvel: Başlangıcı olmayan, ilk. “O, Evveldir, Âhirdir, Zahirdir, Batındır. O, her şeyi bilendir.” 2842
2839] 17/İsrâ, 11
2840] Müslim
2841] 14/İbrahim, 42
2842] 57/Hadîd, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 625 -
Evrenin bir başlangıcı var mıdır? Kuşkusuz bu soru yüzyıllar boyunca insanların cevap aradıkları bir soru olmuştur. Bu mükemmel düzenin bir Yaratıcısı olması gerektiğini kavrayabilen insanlar, evrenin bir başlangıcı olduğuna inanmışlardır. Ancak insanların bir kısmı da Yaratıcının varlığını kabullenmek istememiş ve bu yüzden evrenin bir başlangıcı olmadığını, ezelden geldiğini ve ebede gideceğini iddia etmişlerdir. Ancak bugün bilimin ulaştığı nokta, bu kişilerin apaçık bir yanılgı içinde olduklarını kanıtlamıştır.
Bugüne kadar evrenin var oluşuyla ilgili çeşitli tezler ortaya konmuştur ancak günümüzde tüm bilim çevreleri ortak bir noktada birleşmektedir. Bilimin yakın zamanda keşfettiği bir gerçek duruma açıklık getirmektedir. 1929 yılında, Edwin Hubble tarafından ortaya konduğu gibi kâinat sürekli genişlemektedir. Bu gerçekten yola çıkan bilim adamları şöyle bir çıkarım yapmışlardır: Zaman kavramını tersine çevirirsek, genişlemekte olan evreni sıkışan bir sistem olarak, meselâ daralmakta olan dev bir yıldız gibi düşünebiliriz. Bu durumda ortaya çıkan sonuç şöyledir; zaman kavramına göre daralan evren sonunda tekliğe ulaşır. Yani kâinatın başlangıcı tek bir noktanın büyük bir patlama ile açılması sûretiyle olmuştur.
Bizim buradan çıkarmamız gereken bir sonuç mevcuttur: İçinde yaşadığımız kâinatın bir başlangıcı vardır. Böylesine kusursuz bir sistemin bir başlangıcı varsa; elbette bu başlangıcı tasarlayan bir gücün varlığı da açıktır. Bu Güç Sahibi’nin varlığı ezeli ve ebedidir. Yani O, her şeyden önce de vardır, sonra da olacaktır.
İşte bu sonsuz gücün sahibi Allah’tır. Ve canlıların, gezegenlerin, galaksilerin, tüm evrenin yaratılmadığı ve hatta zamanın da henüz var olmadığı anda yalnızca O vardır. Çünkü O ‘Evvel’dir.
Rasûlullah (s.a.s.) Rabbine şu sözlerle hitap etmektedir: “Ey Allah’ım! Sen evvelsin, Senden önce hiçbir şey yoktur...” 2843
Tüm duyu organların, zekâların, akılların kilitlendiği bir isim; ‘El-Evvel’; ‘Başlangıcı olmayan’. Önce vardı, daha önce vardı ve daha daha önceleri vardı... O hep vardı şimdide var. Ve hep var olacak...
74) EL-ÂHİR
El-Âhir: Her şeyin yok oluşundan sonra da var olan; Varlığının başlangıcı olmayan Allah Teâlâ’nın sonu da yoktur. “O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir.” 2844
Allah kâinatı yokluktan yaratmıştır ve onu en sonunda yine eski durumuna çevirecek, yok edecektir. Yok olmayacak hiçbir eşya, ölümsüz olan hiçbir canlı mevcut değildir. Dünyadaki tüm canlılar doğarlar ve ölürler, her şeyin bir ömrü, sayılı günü vardır. Oysa Allah’ın evveli, başı olmadığı gibi sonu da yoktur. Her şey yok olduktan sonra kalacak olan da O’dur.
Ömrü ve zamanı yaratan Allah maddeye ait tüm bu özelliklerden uzaktır.
2843] Müslim 4, 2084
2844] 57/Hadîd, 3
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O, öncesi ve sonrası olmayandır. Yok olacağı kesin bir gerçek olan evren, dünya ve içinde yaşayan tüm canlılar, O’nun sonsuzluğuna ve birliğine şâhittir. Sonsuzluğun sahibi, zamanın ve mekânın üstünde olan Allah’tır. Sonuçta kâinat tekrar başlangıç noktasına dönecek, canlı cansız hiçbir şey kalmayacaktır. Yalnız Allah’ın varlığı bâkî kalacaktır. Allah bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmiştir: “(Yer) Üzerindeki her şey yok olucudur; Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) bâkî kalacaktır.” 2845
Rasûlullah (s.a.s.) Rabbine şu sözlerle hitap etmektedir: “Ey Allah’ım! Sen Âhirsin, Senden sonra da hiçbir şey yoktur...” 2846
Hiçbir mahlûkatın az da olsa nasiplenemediği bir sıfat; ‘El-Ahir’... Tüm akılların, zekâların, düşüncelerin ve benzerlerinin kilitlendiği ve kapsama alanları dışında kalan bir sıfat...
Allah’ın varlığının başlangıcı yok... ‘O hep vardı, şimdide var sonra da hep var olacak’ cümlesi sadece yüce yaratıcı için kullanılır.
75) EZ-ZÂHİR
Ez-Zâhir: Varlığını ve birliğini belgeleyen bir çok delilin bulunması açısından apâşikâr. “Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bunlardan (ibret almaksızın) yüz çevirerek üzerlerinde (düşünmeden) geçer giderler.”2847; “O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir.” 2848
Allah’ın varlığının delilleri düşünebilen her insanın rahatlıkla etrafında tespit edebileceği kadar aşikardır, tüm evrene yayılmıştır. Bir insanın Allah’ın varlığını kavrayabilmesi için hiçbir araştırma yapmadan sadece içinde bulunduğu ortamı dikkatli bir gözle incelemesi yeterlidir. Çünkü bütün kâinat yaratılış delillerini gözler önüne serer. En sadesinden en karmaşığına kadar var olan tüm sistemler, son derece kompleks, içlerine girildikçe daha çok sırrı açığa çıkaran yaratılış mucizeleri ile doludurlar. Allah bu mucizelerle ilgili Kuran’da çeşitli örnekler vermiştir:
“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ‘göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik.”2849; “Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahmân (olan Allah’)tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.” 2850
“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? O sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükun (dinlenme), güneş ve ay’ı bir hesap (ile) kıldı. Bu, üstün ve güçlü olan,
2845] 55/Rahmân, 26-27
2846] Müslim, 2084
2847] 12/Yusuf 105
2848] 57/Hadîd, 3
2849] 50/Kaf, 6-7
2850] 67/Mülk, 19
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 627 -
bilen Allah’ın takdiridir. O, karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir. Bilebilen bir topluluk için biz âyetleri birer birer (bölüm bölüm) açıkladık.” 2851
Kuşkusuz yukarıdaki âyetlerde verilenler yalnızca sayılı birkaç konudur. Allah Kuran’da verdiği daha pek çok örnekle kullarına kendi varlığını hatırlatmıştır. Mü’minlerin en önemli özelliklerinden biri de çevrelerinde gördükleri her şey üzerinde derin derin düşünmeleri ve sonucunda Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü farketmeleridir. Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi içinde yaşadığımız evrendeki her detay kendisinin yaratılmış olduğunu hissettirmekte ve Yaratıcının varlığını kesin olarak açıklamaktadır.
Tüm kâinatın yaratıcısının büyüklüğünü, yüceliğini farkeden akıl sahibi insanın en önemli özelliklerinden biri de âhirette hesap vereceği Rabbine karşı içli bir korku duyması ve tüm yaşamını O’nu râzı etmeye çalışarak geçirmesidir: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” 2852
Kulları tarafından tanınmak isteyen Allah Teâlâ; büyüklüğünü, gücünü, rahmetini, işitici ve görücü olduğunu, her şeye kadir olduğunu, tek olduğunu, öldükten sonra tekrar dirilteceğini kısaca tüm isim ve sıfatlarını ispat edecek o kadar çok deliller yaymıştır ki...
İnsana düşen şey ise gördüğü her varlık karşısında Rabbinin sanatını ve büyüklüğünü görüp secde etmesidir...
76) EL-BÂTIN
Allah‘ın isimlerinden biri. Gizli, yaratıkların gözlerinden gizli olan, görülemeyen anlamına. Allah Teâlâ‘nın varlığı, hem aşikâr, hem gizlidir. Aşikârdır; çünkü varlığını bildiren işleri, nişanları, gözsüzler bile görmüş ve bu eşyanın hakikatler hakikatı yüce varlığa umumi şehadetini, sağırlar bile işitmiştir. Gizlidir; çünkü kul, Allah‘ı künhüyle bilemez, ama varlığını hisseder. Allah‘ı tam bir biliş ile tanımak hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Akıl ve bilgi sonludur, sınırlıdır, ezel ve ebedin bilgisine ulaşamaz. Rasûlullah (s.a.s.), müslümanları belli bir sınıra kadar gitmeleri hususunda uyarmış; daha ileri gideceklerin ya inkâr yahut şirk yahut deliliğe varacaklarını buyurmuştur. Allahu Teâlâ‘nın zatı mutlak bir sırdır. O sırrı ancak kendisi bilir. Kula yaraşan; onun ilmini araştırmak, O‘na ibâdet etmektir.
Bâtın olan Allah, yaratıklarının duyu organlarıyla idrak edemedikleri, görüş ve ilimlerinin kapsayamadığı yegâne zattır. Allah, vücudu ile zâhir, künhü ile bâtındır. O‘nun künhüne vukûfiyet imkânsızdır. O, eserleriyle tezahür eder ama künhünün sırrını kimse bilemez. Bu meyanda Hz. peygamber‘in bize öğrettiğine göre, O‘ nun zatı düşünülemez; buna güç yetmez. Ancak O‘nun nimetleri ve
2851] 6/En’âm, 95-97
2852] 3/Âl-i İmran, 191
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kudretinin eserleri hakkında düşünmek mümkündür.
„O, hem evveldir, hem âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi kemaliyle bilendir.“2853; “Hiçbir göz O’nu (dünyada) ihâta ve idrâk edemez. Fakat o, (ilmiyle) bütün gözleri (varlıkları) ihâta eder...”2854 âyetlerinde Allah Teâlâ bu hususu açıklamaktadır ve Hz. Mûsâ’ya buyurduğu gibi; “Buyurdu: ‘Beni kesinlikle göremezsin, fakat şu dağa bak. Eğer o, yerinde durabilirse sen de Beni görürsün’. Derken Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi...” 2855
Bâtın; Bir şeyin içi, gözle görülemeyen tarafı demektir. Bâtın kelimesi Kur’an’da değişik anlamlarda kullanılmıştır. Bâtın, her şeyden önce Esmâü’l-hüsnâ’dan biridir: “O Evveldir (her şeyden öncedir), Âhirdir (kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur.) Zâhirdir (varlığı aşikârdır.) Bâtındır (gerçek mâhiyeti insan için gizli) olandır.” 2856
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte de Allah Teâlâ’nın doksandokuz ismi olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de el-Bâtın olduğu belirtilmiştir.2857 Bâtın, bazı âyetlerde de gizli anlamınadır: “Günahın gizlisini (bâtın) de açığını (zâhir) da bırakın!”2858; “Açık (zâhir) ve gizli (bâtın) olarak size bolca nimetler ihsan ettiğini görmez misiniz?” 2859
Râğıb el-Isfahânî, son âyette geçen zâhirî nimeti peygamberlik müessesesi; bâtınî nimeti de akıl olarak yorumlamaktadır.2860 Zâhirî nimeti sağlam vücûd, bâtınî nimeti güzel ahlâk olarak anlayanlar da vardır. Bâtın, hadislerde genellikle bir şeyin içi anlamında geçmektedir. Meselâ, “batınu’l-keff elin içi, “bâtınu’l-kademeyn” ayağın çukuru demektir.
Hadislerde Bâtın’a, Cenâb-ı Hakk’ın adı olarak da rastlamak mümkündür.2861 Bu isim, Cenâb-ı Hakk’a izafe edildiğinde “kendisini zatı itibârıyla gereği gibi tanımak mümkün olmayan zat” anlamına gelir. Allah’ın “evvel” sıfatı “âhir” sıfatıyla beraber kullanıldığı gibi, “bâtın” sıfatı da “zâhir” sıfatıyla beraber kullanılır. Ayrı olarak kullanılmazlar. 2862
Allah evveldir; O’ndan evvel hiç bir varlık yoktur. O’nun öncesi mevcut değildir. Allah âhirdir; varlığının sınırı yoktur. Her şey yok olacak yalnız Yüce Allah bâkî kalacaktır. Allah zâhirdir; varlığı her şeyden aşikârdır. Çünkü kâinattaki her şey O’nun varlığına delildir. Sıfatlarının tezahürüyle, ilim ve kudretinin tecellisiyle varlığı apaçık olarak bilinmektedir. Allah “bâtındır”, zâtı ve mahiyeti kavranamaz, niceliği ve nasıllığı bilinemez. Allah zatı itibârıyla gizlidir. Zatının hakikatı duyu organlarıyla bilinemez. O’nun gizli oluşu, aşikâr oluşunun şiddetindendir. Hakikatı, akıl ve idrakin ihatasına sığmaktan yücedir.
2853] 57/Hadîd, 3
2854] 6/En’âm, 103
2855] 7/A’râf, 143; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/209
2856] 57/Hadîd, 3
2857] Tirmizî, Deavât 82
2858] 6/En’âm, 120
2859] 31/Lokmân, 20
2860] el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, Mısır 1970, s. 97
2861] Ebû Dâvud, Edeb 95
2862] Râgıp el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 52
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 629 -
Zâhir ve bâtın kelimelerinin Kur’an’da geçmesi, bu iki kelimenin terim olarak yerleşmesinde etkili olmuş, özellikle fakîhlerle mutasavvıflar arasında bazı münakaşaların çıkmasına yol açmıştır. Her şeyin bir zâhiri ve bâtını bulunduğunu, ilimlerin de zâhirî ilimler ve bâtınî ilimler olmak üzere ikiye ayrıldığını ifade ederek Cibril hadisinde anlatılan “İslâm”ı, zâhir ve dış; “Îman”ı, bâtın ve iç olarak değerlendirmişlerdir. Zâhirî ameller, dış organlarla yapılan amellerdir ki; ibâdet, taharet, namaz, oruç, hac, zekât, nikâh ve benzerleri bu gruba girer. Bâtınî ameller ise kalplerin, tasdik, yakin, îman ve ihlâs gibi amelleri, murakabe gibi halleridir. Sûfiler, ihlâsı târif ederken “kulun fiillerinin zâhir ve bâtında eşit olmasıdır” diyerek zâhirî amellerle bâtınî amellerin dengesine dikkat çekerler. Zâhir ve bâtın dengesinin bâtın lehine bozulması mutasavvıfları ürkütmez; fakat bu dengenin zâhir lehine bozulması mutasavvıfları rahatsız eder. Nitekim Cüneyd el-Bağdâdî’nin “Zâhirini süslemeye çalışânın bâtını haraptır” sözü bu anlamdadır.
İlmin de ameller gibi zâhirî olanı ve bâtınî olanı vardır. Zâhirî amellere ve görünen şeylere aid açık bilgi ve zâhir ilmi; kalp, gönül ve keşfle ilgili bulunan ilme bâtın ilmi denir. Bu mânâya göre âyetlerin de hadîslerin de bir bâtınî tarafı olduğunu düşünmek tabiîdir. Mutasavvıfların, Hüzeyfetü’l-Yemân’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfe istinaden “Allah’ın kulunun kalbine yerleştirdiği bir sır olarak”2863 nitelendirdiği “ilm-i bâtın” asla ilm-i zâhir’e muhâlif olmamalıdır. Nitekim Ebû Saîd el-Harrâz’a atfedilen ve bütün mutasavvıfların ortak kanaati hâline gelen “Zâhire muhâlif her bâtın bâtıldır”2864 görüşü bunu teyid etmektedir. 2865 Bununla birlikte bâtınî tefsirlerin hiçbirinin Kur’an’ın zâhirine muhâlif olmadığı söylenemez. Kelimeler ve âyetler gerçek anlamından koparılarak hiç ilgisi olmayan bâtınî yorumlara gidilmiş, bâtınîlik adına ilmî olmayan ve kendi mistik anlayışlarını Kur’an’a onaylatacak izahlara gidilerek tehlikeli bir yolda ilerlenmiştir.
77) EL-VÂLÎ
El-Vâli: Bütün kâinatın yöneteni ve hâkimi. “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onu ondan geri çevirecek yoktur. Zâten onların O’ndan başka koruyucuları da yoktur.” 2866
El-Vâlî, hükümdar demektir. Allah Teâlâ bütün varlıkların üzerinde yegâne emir fermanını uygulayandır. İşler eninde sonunda Rabbül âlemînin dediğine varmıyor mu? İsteyen bildiği gibi yaşasın, ama “bana Allah’ın kanunları etki etmez” demesin. İnsan yaşlanmıyor mu? İnsan zengin iken fakir olmuyor mu? Sağlıklı iken sıhhatini kaybedip vücudu ile karşı karşıya gelmiyor mu? Bunları düşünerek gelin işi başından doğru tutalım; yönetenin, kanunları geçerli olanın O olduğuna şehâdet edelim de evrenle barışık yaşamanın mutluluğu yüreklerimizi aydınlatsın.
2863] Münâvî, Feyzu’l-kadir, IV, 326
2864] Sülemî, Tabakatu’s-Süfiyye, s. 231
2865] H. Kâmil Yılmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/209-210
2866] 13/Ra’d, 11
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kâinatta Allah’ın hükümranlığı tartışılmaz bir gerçek iken bu gün insan topluluklarının önünde kurtuluşa veasile olabilecek Allah’ın yüce dini İslâm’ın emirleri ihmal edilerek büyük dengesizliğe yol açılmakta; sonuç gözyaşı, yıkım ve huzursuzluk olmaktadır. Allah’ın idâresinde kanun hâkimiyeti vardır, ödül, cezâ sistemi işlerliği sözkonusudur. Cennet iyileri, cehennem kötüleri beklemektedir.
Bu kâinata “insan-ı ekber” (büyük insan), onun meyvesi olan insana da “âlem-i asğar” (küçük evren) denilir. İnsan-ı ekber denilen şu uçsuz bucaksız âlem, Vâlî isminin tecellisiyle, bir insan gibi kolaycak tedbir ve idare ediliyor.
Vâlî isminin âlem-i asğar olan insandaki tecellisiyle de, her duyguya, her organa ve her hücreye en uygun vazifeler yükleniyor; o vazifelerin yerine getirilmesi için gerekli bütün şartla da en güzel şekilde hazırlanıyor. Beden hânesini ruh kanunuyla tedbir ve idare eden Allah, âlem şehrini de, şeriat-ı fıtriye denilen bir kanunlar manzûmesiyle, en mükemmel şekilde tedbir ve tanzim ediyor.
İnsana düşen görev, kendi varlığında icrâ edilen bu tedbir ve idare için Rabbine hamd ve şükürde bulunmak ve bütün kâinatta hükmeden İlâhî tedbir ve tanzimi de hayret ve ibretle tefekkür etemektir.
Tüm vak’alara müdâhale yetkisi ve gücü olan Allah Teâlâ insanların sosyal hayatlarını da yakın murakabeye alır. Ve dilediği gibi yaşânılması için bir kıvılcım bekler. İnsanların en ufak bir değişim teşebbüslerinde yardımını esirgemez ve onlara râzı olduğu bir yönetim şekli nasip eder.
‘El-Vâli’ isminin tecellisini yine doğadaki diğer canlıların (Vahşi olan ve olmayan) müthiş bir uyum içinde yaşadıklarında, güneş, dünya ve ayın belirli bir yörünge etrafında hareket etmesinde, yani tüm alemde görebiliriz.
78) EL-MÜTEÂLÎ
El-Müteâlî: Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce. “(O Allah), hazırı da gaybı da, gizliyi de âşikârı da bilendir, büyüktür, yücedir.”2867
El-Müteâlî, Yüceler yücesi demektir. Allah Teâlâ için kullanıldığında kudret, hâkimiyet diye anlaşılabilir. Allah Teâlâ’nın emirlerine bakâlim; kudretinin izlerini görürüz. İşlerine nazar kılalım, O’nun hâkimiyeti önünde secdelere kapanırız. Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan, Hz. Peygamberin mübârek dilinden bizlere aktarılan Allah’ın pek yüce olduğuna şu âyet dikkatimizi çeker: “Düşen hiçbir yaprak yoktur ki, O’nu bilmesin. Yer dibinin karanlığında hiçbir dâne yoktur ki, O’nu bilmesin. Yaş-kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.” 2868
Yücelik ve hükümranlıkta kendisine denk ya da kendisinden daha üstün bir varlık bulunmayan; mutlak anlamda yüce olan, övülmeyi hak edecek tüm vasfa sahip olan ve tüm noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın ‘El-Müteali’ ismi bizlere yüceler yücesi olduğunu gösterir.
2867] 13/Ra’d, 9
2868] 6/En’âm, 59
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 631 -
79) EL-BERR
El-Berr: Kullarına karşı iyiliği çok olan. Allah’ın isimlerinden biri. Kullarına şefkatli olup, lûtuf, ihsanı, keremi, iyiliği ve bahşetmesi çok olan anlamına gelen Allah’ın Esmâü’l-Hüsnâ’sından biri. Allah Teâlâ kulları için daima kolaylık ve rahatlık ister; zorluk istemez. Zorluk çıkaranları da sevmez. Yapılan kötülüklerin çoğunu bağışlar, örter; merhametlilerin merhametlisidir; bir iyiliğe on mükâfat verir. Kötülüğün cezası ise bir katını geçmez. Bir kul, gönlünde iyi bir şey yapmayı kurmuş, fakat herhangi bir engel yüzünden onu yapmamış olsa bile, bilfiil meydana getirmiş gibi mükâfatlandırılır. Buna karşı, bir kötülük yapmayı tasarlamış ve kararını vermişken herhangi bir sebeple yapmamışsa ona ceza verilmez.
Berr, “iyiliği ve hayrı geniş olmak” anlamındaki “birr” masdarından sıfattır. Kur’an’da şöyle geçer: “Gerçek biz bundan evvel (muvahhid olarak) O’na ibâdet ediyorduk. Şüphesiz ki O, (evet) O, (vaadinde sâdık) ihsanı bol, çok merhametlidir.”2869 Evet, Cennet’e girecekler böyle diyecektir. Allah kullarına karşı şefkatlidir. O, hiçbir fiilinde zulüm ve hiçbir hükmünde de haksızlık etmez. İnsanlar, nankörlük ederek kendileri haddi aşarlar. Oysa Allah sonsuz nimetler vermiş, sonsuz ihsanda bulunmuştur. Kullar kendileri kendilerine zulmederler. Allah onca inkâr, kötülük ve nankörlüklere karşı ceza vermede acele etmez. O, sonsuz kerem sahibidir. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. Allah kullarına çok merhametlidir.2870 “Şüphesiz Rabbiniz Rauf’dur, Rahim’dir, çok şefkatli, çok merhametlidir.” 2871
“Çok iyilik eden, merhamet eden ancak O’dur.”2872 Allah’ın kullarına karşı olan iyiliği (nimeti)’ni yazmaya hiçbir mürekkep yetmez. Hangi iyiliğinden bahsedelim? Günahlarımızı affedeceğini bildirmesinden mi? Rızıklandırmasından mı? Az teşekküre bol sevap vermesinden mi? İşlediğimiz günahların karşılığını hemen vermeyip affedebileceğini bildirmesinden mi? Duâlarımızın karşılığını vereceğini vaad etmesinden mi?... hangisinden bahsedelim.
Eğer şu an yüzümüz gülüyorsa; bu Allah’ın ‘El-Berr’ isminin tecellisidir.
80) ET-TEVVÂB
El-Tevvab: Kullarına tevbe kapılarını açan, onları tevbeye sevk edecek sebepler yaratan. “Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayandır.” 2873
“Tevbe” masdarından mübalâğa siğası olup, doksanokuz olan Esmâ-i Hüsnâ’dan biri. Tevbe; kulun, günahtan sonra Allah’a itaat etmeye dönüş yapmasıdır. Tevvâb ise, Allah Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâ’sından biri olup; mânâsı, kulun Allah’a itaat etmeye dönüş yaptığı ve günahlarından dolayı pişmanlık duyduğu
2869] 52/Tûr, 38
2870] 2/Bakara, 207
2871] 16/Nahl, 7; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/224-225
2872] 52/Tûr, 28
2873] 17/İsrâ, 25
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman Allah’ın o, kuluna ihsan ve rahmetini ulaştırması; kulun önceden yaptığı hayırlı amelleri boşa çıkarmaması ve itaatkâr kullarına va’dettiği ihsandan bu kulunu da mahrum etmemesidir. Kulun tevbesi tekerrür ettikçe Tevvâb olan Allah Teâlâ’dan da kabûlü tekerrür eder.
Allah’ın Tevvâb ismi, Kur’an-ı Kerîm’de 2/Bakara sûresinde 4; 9/Tevbe sûresinde de 2 defa olmak üzere toplam 6 yerde geçer. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Âdem Rabbından bir takım kelimeler telâkki etti, yalvardı; o da tevbesini kabul buyurup ona yine baktı. Filhakika O’dur ancak öyle Tevvâb öyle Rahim.” 2874
Tevbe, kula, nisbet edildiği zaman arâzı olan günah halini bırakıp aslî olan salâh halinde dönmek demek olur. Allah Teâlâ’ya nisbet edildiği zaman da tâli olan gazab nazarından aslî olan rahmet nazarına dönmek mânâsını ifade eder.2875 Bir Hadis-i Şerif’te Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah sizden birinizin tevbesine, birinizin kayıp hayvanını bulduğu vakit sevinmesinden daha çok sevinir.” 2876
Rahmeti sonsuz olan Allah Teâlâ, Tevvâb’dır ve Tevvâb olanları sever ve şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.”2877 Yani Allah, vâki olacak kusurlardan dolayı çok çok tevbe edenleri sever. 2878
Allah Teâlâ’nın Büyüklüğünü ve kullarına karşı sıcak ilgisini bu isminde de görebiliyoruz.
İstediğin kadar günah işlemiş ol, şeytan istediği kadar ümitsizliğe sevk etmiş olsun, Allah’ın (c.c.) büyüklüğüne, merhametine ve ‘Tevvab’ ismine sığınarak ellerini aç ve; ‘Ey bütün günahları bağışlayan Allah’ım! Senin Tevvab ismine sığınarak beni bağışlamanı istiyorum!’ de ve tevbenin gereklerini yerine getir defterin sağdan gelsin.
Allah’ın ‘Et-Tevvab’ ismine sığınmakla; Allah’ın büyüklüğünü, affedildiğimizde vaadi olan cennetin hak olduğunu, affedilmediğinde vaadi olan cehennemin hak olduğunu, tek bağışlayıcı mercînin Allah (c.c.) olduğunu, kendimizin aciz ve Rabbimize muhtaç olduğumuzu ispatlamış oluruz
81) EL-MÜNTAKÎM
El-Muntakîm: Zulüm etmeksizin intikam alan; suçluları müstahak oldukları cezâya çarptıran. “Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız.”2879; “Sonunda Bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.” 2880
Allah her toplumu, mutlaka içinde bulunduğu şirk, dejenerasyon ve
2874] 2/Bakara, 37
2875] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1979, I/326
2876] Müslim, Kitabu’t-Tevbe, Bab, I-II, 87
2877] 2/Bakara, 222
2878] Ahmed Abdülcevâd, Esmâ-i Hüsnâ, 211-213); (Abdulbâkî Turan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 6/216-217
2879] 44/Duhân, 16
2880] 43/Zuhruf, 55
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 633 -
bozulmuşluktan kurtulabilmesi için seçtiği elçileri yoluyla uyarır. Söz konusu toplumun bu uyarıları dinlememesi ve hatta taşkınlıklarını daha da arttırarak sürdürmesinin ardından ise Allah intikam alır. Allah’ın intikamı ise elbette insanlarınkine benzemez: “Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: “Allah’ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkâr ediyordunuz.” 2881
Allah uyarılan ve gerçeği öğrenen insanlardan çoğu zaman hemen intikam almaz. Onlara iman etmeleri ve günahlarından arınmaları için süre tanır. Oysa insanların çoğu kendilerine tanınan bu süreyi aleyhlerinde kullanarak daha da şımarıp azarlar. Böylelikle de azap üzerlerine hak olur. “Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın. İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?” 2882
Kuşkusuz insanın Yaratıcısını inkâr etmesi, ona isyanda bulunması nankörlük etmesi ve bu tutumunda kararlı davranması işlenebilecek en büyük suçtur. Dolayısıyla Allah’ın adâleti buna uygun bir ceza gerektirir. İşte burada Allah inkârcılardan intikam alarak daha önce hiç karşılaşmadıkları azaplarla onları tanıştırır. Çünkü bunu fazlasıyla haketmişlerdir.
“Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette Biz intikam alacağız.” 2883
‘El-Muntakîm’ isminin ilk muhatapları insanları dalalete düşürmek için yoğun çaba harcayan Allah’ın dinine savaş açanlardır. Allah Teâlâ sınırsız sabır ve Rahmetinin gereği tevbe etmeleri için hem süre tanır hem de ölünceye kadar rızıklandırmaya devam eder. İnatlarından vazgeçmeyenlere bazen bu dünyada ufaktan bir azabını dokundurur. 2884
Ama asıl intikam yeri öteki taraftır. Cehennem vizesini sol taraftan vermesiyle intikam odasına girdirmiştir. Artık orada ne azap hafifler, ne bir mola olur, ne yalvarmaya kulak verilir ne de oradan çıkarılması için torpil bulunur.
‘El-Muntakîm’ olan Allah Teâlâ âdildir ve hiçbir kimseye zulmetmez.
82) EL-AFÜVV
Allah’ın isimleri olan esmâü’l-hüsnâsından biridir. Çok affeden, günahları silen, tevbe edeni bağışlayan, suç işleyene ceza uygulamayan anlamındadır. Allah’ın kullarını bağışlaması suçlarını affetmek şeklinde olduğu gibi mükellefiyetlerini hafifletmek ve kolaylaştırmakla da ortaya çıkar.
Allah’ın affetmesi, inanan ve işlediği suçtan dolayı pişmanlık duyarak tevbe eden hakkındadır. İşlediği suçta ısrar edip ona devam eden için af değil, öç almak söz konusudur: “Allah geçmişi affetmiştir. Kim düşmanlık ederse Allah ondan öç alır. Allah daima galiptir, öç alandır.”2885; “Odur ki kullarından tevbeyi kabul eder, kötülük2881]
40/Mü’min, 10
2882] 75/Kıyâmet, 34-36
2883] 44/Duhân, 16
2884] Kusurlarını açığa vurur, rezil eder, müzmin bir hastalık verir, açı çektiren ölümle canını alır vs.
2885] 5/Mâide, 95
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerden geçer ve yaptıklarınızı bilir.” 2886
Yüce Allah, bağışlanacak muttakilerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefeslerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” 2887
Af mağfiretten daha şumullüdür. Cezadan önce de sonra da olabilir. Mağfiret ise cezadan önce olur. Af günahların izlerini de silip büsbütün yok etmektir. Mağfiret ise günahların üstüne bir perde çekmektir. Af intikamın zıddıdır. Yüce Allah bazı suçluları intikamıyla sorguya çeker, bazılarını da affiyle sevindirir. Allah günahkâr kullarına af ve lütfûyle muamele etmeyi onları cezalandırmaktan daha çok sever ve onları hemen cezalandırmaz. Tevbe etmeleri için mühlet verir. Bağışlanabilmelerinin yollarını gösterir.
Ancak Cenâb-ı Hakk şirk ve küfür suçu ile huzuruna gelen kullarını affetmez. Zira şirk, af kapsamına girmez.2888 Allah tevbe eden kullarını bağışlar. O hâlde Allah, affı çok olmakla birlikte, kulun affedilmesi için birtakım kayıtlar da koymuştur. Kulun, affedilmeğe yaraşır davranışlar içerisine girmesi gerekir. Bir âyette, toplumlarına kötüler ve kötülükler hâkim olduğu halde bunlara karşı gelmeyenler arasında sadece güçsüzlerin, yani karşı gelme gücü bulunmayanların affedileceği bildirilerek şöyle buyurulmaktadır: “Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: “Ne işte idiniz?’ dediler. (Bunlar): “Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük’ diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: “Peki, Allah’ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gideydiniz?’ işte onların durağı Cehennem’dir, ne kötü bir gidiş yeridir orası! Yalnız hiçbir çareye gücü yetmeyen ve göç için yol bulmayan, gerçekten zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hâriç. Çünkü Allah’ın bunları affetmesi umulur. Allah çok affeden çok bağışlayandır.” 2889
Allah Teâlâ, kendisi affedici olduğu gibi inanan kullarının da affedici olmalarını teşvik etmektedir. Muttakîlerin vasıfları anlatılırken şöyle buyurulmaktadır: “Onlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, Öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.”2890 Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadîslerinde şöyle buyurmaktadır: “Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.” 2891
Cenâb-ı Hakk, adâleti gereği suçlu ve günahkârı cezalandırmaya kadir olduğu halde lütfu ile affettiği ve edebileceği Kur’ani ifade ile belirtilmiştir. Aslında af, cezalandırmaya güç bulan kuvvetli ve nüfuzlu kimse tarafından yapılması halinde değer kazanır. 2892
2886] 42/Şûrâ, 25
2887] 3/Âl-i İmrân, 135
2888] 4/Nisâ, 48
2889] 4/Nisâ, 97-99
2890] 3/Âl-i İmrân, 134
2891] İmam Mâlik, Muvatta, Sadaka 12; Tirmizî, Birr 81
2892] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/47-48
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 635 -
83) ER-RAÛF
Er-Raûf; Esmâül-Hüsnâdan birisidir. Raûf kelimesi Arapçada „re‘fet“ten türemiştir. Re‘fet; şefkat ve merhamet göstermek, esirgemek, kalbi bir şeye dayanmamak anlamlarına gelir. Raûf, feûl kalıbında aşırılık (mübâlağa) ifade eden bir sıfat olup, çok merhamet eden, çok şefkat ve merhamet gösteren anlamlarını ifade eder. Kur‘ân-ı Kerim‘de Cenâb-ı Allah‘ın kendisi için kullandığı bir sıfat ve güzel isimlerdendir. „Sizin ağırlıklarınızı da yüklenirler ve ancak nefis zahmetiyle ulaşabileceğiniz bir beldeye de taşırlar. Muhakkak ki Rabbiniz Raûf‘dur, Rahim‘dir.“2893; „Yahut da kendilerini ağır ağır yakalayıp helak etmesinden emin mi oldular? Gerçekten Rabbiniz Raûf‘tur, Rahim‘dir (Çok şefkatli, çok merhametlidir).“ 2894
Raûf‘un anlamı ilk anda „Rahim“ kelimesinin anlamıyla aynı gibi görünüyorsa da, Kur‘an-ı Kerim‘de geçtiği yerlerde Cenâb-ı Hakk iki sıfatı da beraber zikrettiği durumlarda Raûf‘u Rahim‘den önce buyurmuştur. Bu durumda iki kelimenin az da olsa anlam farklılığı olduğu ileri sürülmüştür. Buna göre re‘fet‘in menşei, failinin ihsanı ulaştırma halinin kemalidir. Rahmet‘inki ise, kendisine rahmet edilecek kişinin ihsâna ihtiyaç durumunun kemal noktasında olmasıdır. Bu sebeple re‘fet, rahmet manalarının en üstünü ve en güçlüsüdür. 2895
Raûf vasfı Kur’an-ı Kerim’de çoğunlukla Rahim ismine yakın olarak zikredilmiştir. Rahim’e verilen; “özellikle teklif konusunda, kullarına müsamahalı ve yumuşak davranan” tarzındaki manâ, bu vasfın “Raûfun bil-ibâd-kullarına karşı Raûf” (çok şefkatli ve merhametli) şeklinde geçtiği âyetlerle ilgili görülmüştür. Şu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi: „İnsanlardan bir kısmı da vardır ki, Allah‘ın rızâsını isteyerek nefsini Allah yolunda sarf eder. Allah kullarına karşı Raûf‘tur.“2896; „Kıyâmet gününde herkes, dünyada iyilik (hayır) ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulur ve ister ki, o kötülüklerle orasında uzak bir mesafe bulunsaydı. Yine Allahu Teâla size kendisinden korkmanızı emreder. Allah, Kullarına karşı Raûf (çok bağışlayıcı, merhametli, esirgeyici)dur.“ 2897
“Allah; sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz, Allah, Rauf’tur, Rahim’dır.”2898 Yarattığı tüm canlıların ihtiyaçlarını gören ve onu düşmanlardan emin kılacak her türlü duygu ve hislerle donatan Allah Teâlâ kullarına karşı çok Rauf’tur. Yani yaşamın tüm alanlarında kullarına kolaylık sunandır.
Allah Teâlâ’nın ‘Er-Raûf’ isminin tecellisini; ‘Gücümüzün dışında bir sorumluluk vermemesinde, unutarak ya da bilmeyerek işlediklerimizden hesaba çekmemesinde, haram kıldığı bazı şeyleri yeri geldiğinde ruhsat vermesinde, kısaca bir çok alanda’ görmek mümkün. Seferde iken farzları yarı yarıya kılmamız, hastayken oruç tutmayıp erteleyebilmemiz Allah’ın ‘Raûf’ isminin tecellisidir.
2893] 16/Nahl, 7
2894] 16/Nahl, 47
2895] Metin Yurdagür, Allah’ın Sıfatları Esmâül-Hüsnâ, İstanbul 1984, s. 107
2896] 2/Bakara, 107
2897] 3/Âl-i İmrân, 30; Necip Taylan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/227
2898] 2/Bakara, 143
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
84) MÂLİKÜ’L MÜLK
Mâlikü’l Mülk: Mülkün ebedî sahibi: Cenâb-ı Hakk’ın mülk üzerinde hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi tasarruf eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle dilediği gibi hükmetme hakkı da O’na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi ve yardımcısı yoktur. Mülk denilince dünyası ve uhrâsı ile kâinatın tümü anlaşılır. Bizzat insan da O’nun kulu olarak, mülküne dâhildir.
Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
“De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. GerçektenSen, her şeye güç yetirensin.”2899 Şu an bulunduğunuz yerden etrafınıza baktığınızda gördüğünüz her şeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk, Sahibinin var ettiği atomlardan oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona sağladığı imkânlarla (güneş, su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve içindeki tüm canlılar Sahipleri dilediği için orada bulunmaktadır...
Ve hatta kendi bedeniniz; o da sizden tamamen bağımsız olarak sizi var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarınız, damarlarınız, sinir sisteminiz, hücrelerinizin her biri Sahibinizin ilminin ve üstün sanatının eserleridir. Bu sayılanların hiçbiri sizin sahip olmayı düşünüp tasarladığınız, sonra da var ettiğiniz şeyler değildir.
Siz dünyaya gözünüzü açtığınızda hem kendi bedeninizdeki kusursuz sistemle, hem de içinde bulunduğunuz dünyayla ve hatta tüm evrenle karşılaştınız. Ancak bundan önce bunların hiçbirine sahip değildiniz ve bundan sonra da kendi irâdenizle bunlara sahip olmanız mümkün değildir. Elbette bu gerçek tüm insanlar için geçerlidir. O halde her şeyin mülkü, onları Yaratana aittir; yani her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’a...
Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O’nun varlığını gözardı ederek elindeki her şeyin kendisine âit olduğu zannına kapılır. Tüm âcizliğine rağmen kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan, büyüklenir ve inkâra kalkışır. Fakat bu inkâr yalnızca kendisine zarar verir; çünkü Hz. Mûsâ’nın söylediği gibi; “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.” 2900
Suad Yıldırım, bu isim hakkında şunları söyler: “Mâlikü’l-mülk: “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan” demektir.Yalnız bir Medenî âyette2901 geçer. Kur’an; sıfat, masdar ve fiil şekilleriyle hükümranlığı Allah’a tahsis etmeye büyük önem vermiştir. Başından sonuna kadar, O’nun bu vasfını hatırlatmış2899]
3/Âl-i İmran, 26
2900] 14/İbrâhim, 8
2901] 3/Âl-i İmrân, 26
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 637 -
tır. Onun “Hükümrân” olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse de, beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.
Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen her tarafında rastlanan bir tezâhürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla Ulûhiyette birbirinden ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki, hükümdarlar kendilerini halklarına kabul ettirmek için, bir İlâhî kaynağa dayanıyor göstermişlerdir. Yahut, hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin kulları, kendilerini de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir. Başka şeyler de düşünülebilir. Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak, biz daha çok, birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı ayrılmaz kabul etmelerinin doğru olduğunu kabul ediyoruz.
İnsan, taptığı Tanrının hükümran olmasını, hükmünü yürütmesini beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların hükümranlığına, ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi olmak istemektedir. Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı sürece, tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması gerekirdi. Çinlilere göre Tanrı “Cihan hükümdarı”dır; yerdeki kral, semâvî Hükümdar’ın temsilcisidir. Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı gösterebilir. “Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner”, kral, Tanrı Anu’dan iktidarını alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu çağırabilir, sıradan adamlar değil. Babil ve Asur’daki siyasî rejim, daima bir teokrasidir. Bütün iktidar bir Tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde Tanrı, “Han”, yani kâinatın Hükümdarıdır. Moğollarda da böyledir. Fakat Tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil; yerdeki temsilcileriyle, Hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına yolladığı mektubunda: “Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî Tanrı vardır, yerde de yalnız bir hüküm bulancaıktır: Tanrı’nın oğlu Cengiz Han”. Ural Altay bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, “Han” yani Hükümdardır. Brahmanlar, kralı takdîs ederlerdi. Hindistan’daki Semâvî Tanrı Varuna hükümdardır. Hükümdar-Tanrı’dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı Ahura-Mazda da, “Hükümran Tanrı”dır. Bazı Afrika topluluklarında kral mukaddes veya ilâhî telâkki edilir. Yunanistan’da Zeus’da da hükümranlık vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan alırlar. İtalya’da Jupiter, mutlak hükümdar idi. Japonya’da, Mikado güneş tanrıçasının soyundan gelmedir, hem kral, hem baş râhiptir. İlâhî nesnenin cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon, bütün hallerde Mikado’nun (kralın) irâdesine itaat etmeye mecburdur. Mikado kültü, halen Japonya’da mevcuttur.
M.Ö. 6. yılda, yahûdiler Filistin’de Galile (el-Halil) bölgesinde Roma idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek Hükümdarıdır. Çünkü yahûdiler, Allah’ı Kral olarak nitelerler. Kezâ yahûdiler, krallarının Tanrı ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı. İsrail’de kral, ilâhî bir kuvvete sahip olup Yahova tarafından yahut Yahova’nın işaretiyle halk tarafından seçilmiştir.2902 “İmparatora tapınma (Sezarizm), Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda bağlılıklarını sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar’ın ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu tapınmaya katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini yahûdilerin kralı olarak kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran hıristiyanlar, kendisini “insanlı2902]
Kur’an’da 2/Bakara, 247’de Tâlût’un, onlara Allah tarafından kral olarak gönderildiği bildirilir
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ğın ve kâinatın hükümdarı” olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen “Allah’ın melekûtu”, hıristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında: “Melekûtun gelsin” denir. Hıristiyanlarda “Semâvî Peder”, her şeyden önce Mâlik (Kral)dır.
Dinler tarihçisi M. Eliade, dünyanın hemen her yerinde, ayrı ayrı toplulukların inandığı Yüce Varlık’ların, neticede unutulup gölgede kaldığını birçok örneklerle gösterdikten sonra, Ulûhiyette hükümrânlık kavramı hakkında diyor ki: ‘Bazı semâvî Tanrı’lar, hükümrân Tanrı olarak tecellî etmek sûretiyle, dinî aktüalitelerini korur veya güçlendirirler, Panteonda, kendi hâkimiyetlerini korumayı pek iyi başaran Tanrılar, işte onlardır (Jupiter, Zeus, T’ien). Monoteist inkılâplar da işte onları lehine olarak meydana gelmiştir: Yahova, Ahura-Mazda gibi’.
Bu dünya turundan sonra, insanın “Hükümran” olan bir Tanrı’ya ve yalnız Ona kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün değildir. Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü’l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen Tanrının da unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah’ın Kendisini hükümranlıkla nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır.” 2903
Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”2904; “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”2905; “Mülk O’nundur.” 2906
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu, gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.”2907 Bu âyetten anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefiyne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım’ der. Yiyip tükettiğinden ya da giyip eskittiğinden, veya sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan
2903] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 130-132
2904] 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
2905] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A’râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
2906] 6/En’âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6; Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 40/Mü’min, 16; 64/Teğâbün, 1
2907] 57/Hadîd, 7
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 639 -
ötesi başkasının eline geçecektir).” 2908
Mâlik’l-Mülk: Mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilen. “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin.” 2909
Dünya ve içindekiler Allah’ındır. Oturmuş olduğumuz ev, binmiş olduğumuz arabalar, uçaklar, tarlalarımız, bahçelerimiz, ev eşyalarımız, stoktaki mallarımız kısacası kendimiz de dahil her şey Allah’ındır. Allah Teâlâ zenginliğinin ve imtihanının gereği insanlara mal vererek zenginleştirir ve onlardan şükür ve infak (zekat, sadaka, kendi yolunda olanlara vs.) etmelerini bekler.
Bir zaman sonra tasarruf yetkisi kendisinde olması hasebiyle vermiş olduğu malları bir şekilde geri alır. (Yangın, deprem, hırsızlık, iflas, vs.) Ve kulunun sabrını ölçer. Eğer zenginseniz bilin ki mallarınızı ticarî bir zekânızla kazanmadınız. Allah öyle diledi ve zengin oldunuz.
Eğer fakirseniz yine bilin ki ticarî zekâsızlıktan fakir olmadınız. Allah (c.c.) öyle diledi ve siz fakir oldunuz (Allah (c.c.) bir kuluna zenginlik ya da fakirlik dilemişse gerekli sebepleri de yaratır).
85) ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM
Zü’l Celâli ve’l İkram: Hem büyüklük sahibi hem de fazl u kerem, ikram sahibi. “Büyüklük ve ikram sahibi (Zü’l-celâli ve’l-ikrâm) Rabbinin adı yücelerden yücedir.”2910; “Ancak azamet ve ikrâm sahibi (Zü’l-celâli ve’l-ikrâm) Rabbinin zâtı bâki kalacak.” 2911
Dünyada insanın hoşuna gidecek sayısız nimet vardır. Allah kullarının hoşnut olacağı çeşitli detaylarla dünyayı süslemiştir. Ancak elbette Allah’ın sonsuz kerem ve ihsanını asıl olarak göstereceği yer cennettir. Kuran’da tasvir edilen cennet, O’nun sonsuz ikramını gözler önüne sermektedir.
Cennetin Kuran’da anlatılan en belirgin özelliklerinden biri ‘nefislerin arzuladığı her şeyin’ verilmiş olmasıdır. Cennetin ‘altından ırmaklar akar’, ‘yemişleri ve gölgelikleri süreklidir’, ‘ne sıcak-ne soğuk, tam kararında bir gölgelik’ vardır. Allah kendisinden bir rahmet olarak sâlih kullarını cennet bahçelerindeki ‘gölgeliklerde ve pınar başlarında’ bulunduracaktır. ‘Çeşit çeşit inceliklere ve güzelliklere sahip’ olan cennette mü’minlere ‘istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol’ verilecektir. Mü’minler, ‘içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere Cennet’e girerler.’ Ayrıca cennette iman edenler için ‘yüksek köşkler bina edilmiştir.’ Bu köşklerin altlarından ırmaklar akmaktadır. ‘Özenle işlenmiş mücevher tahtlar üzerinde’ oturur ve etraflarını ‘bakıp seyrederler.’ Bu arada yapılan ikram da son derece ihtişamlıdır. ‘Kendileri için hizmet eden civanlar’ ‘çevrelerinde gümüşten billur kaplar ve kupalar dolaştırırlar.’ Bu hizmetler esnasında
2908] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
2909] 3/Âl-i imran, 26
2910] 55/Rahmân, 78
2911] 55/Rahmân, 27
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mü’minlerin giyimleri de son derece göz alıcıdır; “...Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler, oradaki elbiseleri ipek(ten)dir.” 2912
Kuşkusuz Kuran’daki cennet tasviri yukarıda anlatabildiğimizin çok üstündedir. Aşağıdaki âyetler Allah’ın cennetteki sonsuz keremini ve ikramını açıkça bildirmektedir: “...Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.”2913; “Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.” 2914
Büyüklüğünü hemen hemen her isim ve sıfatta dile getiren Rabbimizin övülmek istediğini bu isimde görmek mümkün.
Allah büyüktür; övülmek ister. Allah (c.c.) kullarına olmadık zamanda ve mekânda farklı nimetler ikram eder; övülmek ister. Allah (c.c.) akla hayale gelmeyecek çeşitlikte ve güzellikte canlı ve cansızlar yaratır; övülmek ister. Övülmeyi hak eden Rabbimiz çok büyüktür.
86) EL-MUKSIT
El-Muksıt: Kullarına muâmelesi, tam adâlet ve merhamet üzere olan. “Aralarında adâlet ile hükmedilir. Ve onlara zulmedilmez.”2915 Âdil olan ve âdil olmamızı isteyen Allah Teâlâ mazlumun hakkını sorarken zâlime de haksızlık etmez. Sonuçta her ikisi de neticeye râzı olur.
“Ey iman edenler, âdil şâhidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlet yapın. O, takvâya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” 2916
Allah adâlet yapanların en hayırlısıdır. O’nun mizanı tüm kâinatı kuşatmıştır. O, adâletini dünyada ve âhirette kullarına gösterecektir. Her şeyi hakkıyla gören, her şeyin içini dışını bilen, her şeyden haberdar olan Allah’ın tüm işleri hikmetli ve adâletlidir.
İnsanların yaşamları boyunca işledikleri tüm fiiller muhakkak Allah’ın adâletine göre değerlendirilecektir. Zulüm yapanların zulümleri elbette karşılıksız kalmayacağı, iyi tek bir sözün bile mükafatının verileceği, Kuran’da bizlere bildirilmiştir. Zâten iyi ile kötü bir olamayacağına göre tüm bunların adilce değerlendirileceği bir yer olmalıdır. İşte bu yer âhirettir; Allah’ın sonsuz adâletinin tecelli edeceği yer...
Dünya hayatında inkârcıların peygamberlere ve mü’minlere çıkardıkları zorluklar, engellemeler, attıkları iftiralar elbette yanlarına kâr kalmayacaktır. Mü’minlerin cennetteki mertebesini yükselten tüm bu zorluklar, inkârcıların da cehennemin en alt tabakalarına inmelerine vesile olacaktır. Allah hesap gününde son derece duyarlı terazilerle hiçkimseyi haksızlığa uğratmayacak, dünyada
2912] 35/Fâtır, 21
2913] 43/Zuhruf, 71
2914] 76/İnsan, 20
2915] 10/Yunus, 54
2916] 5/Mâide, 8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 641 -
onlara verdiği sürenin sonunda sonsuz adâletine uygun olarak hesabını çok seri olarak görecektir. Şüphesiz Allah hiçbir şeyi unutmayan ve vaadine en sadık olandır. İnsanlar dünyada yaptıklarının karşılığını âhirette muhakkak görecektir. Böylece inkârcılar, içinde yaşadıkları küfrün, en acı şekilde karşılığını bulacak, Allah’a imanında ve bağlılığında kararlı olanlar ise yaptıklarının karşılığını en güzeliyle muhakkak Allah’tan alacaklardır: “Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefâ gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” 2917
Allah’ın adâletini düşünürken kesinlikle bir insanın adâlet anlayışıyla değerlendirme yapılmamalıdır. Çünkü Allah’ın adâleti hiçbir şeyle kıyaslanamaz. İnkar eden bir insan isteklerine ve zaaflarına uyabilir, adâleti gözetirken duygusallığa kapılabilir, karşısındaki hakkında yanlış hüküm verebilir ve karşısındaki insanın yaptıklarını unutabilir. En önemlisi de karşısındakinin içinden geçirdiklerini bilmesi mümkün değildir. Allah ise asla yanılmaz ve asla unutmaz. Her insan için onun her hareketini gözetleyen ve kaydeden adil melekler tayin etmiştir. Bu melekler insanların hem içinden geçeni, hem de tüm eylemlerini yazarlar. Sonuç olarak Allah insanın ruhuna tamamiyle hâkimdir. Böylece en adâletli hüküm verecek olan da kendisidir. Kur’an, Allah’ın her zaman âdil olduğunu açıkça söylemektedir:
“Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir ‘hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılmazlar.” 2918
Yapılan tüm kötülüklerin, iman edenlerın aleyhine kurulan örgütlenmelerin, hazırlanan tuzakların karşılığı en küçük ayrıntısına kadar âhirette verilecektir. Allah inkârcılara, dünya hayatında aslında yalnızca onların kötülüklerini arttırmaya yarayacak mal, mülk, zenginlik ve bunun gibi birçok imkân verebilir. Mü’minlere de buna aldanmamalarını bildirir. Çünkü kısacık dünya hayatının karının, âhirettekinin yanında hiçbir anlama ve öneme sahip olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Hele sonsuz bir cehennem o inkârcılara gittikçe yaklaşıyorken...
Asıl yurt olan âhirette her nefis yaptıklarını karşısında hazır bulacaktır. Allah sonsuz adâletinin tecellisini kullarına, cennetinde ve cehenneminde sonsuza kadar gösterecektir. Allah en sonunda kendisine iman edenlerla inanmayanların arasını hak ile ayıracaktır.
“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adâletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adâlet yapanları sever.” 2919
“Şüphesiz Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” 2920
2917] 48/Fetih Sûresi, 10
2918] 17/İsrâ, 71
2919] 60/Mümtehine, 8
2920] 4/Nisâ, 58
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adâletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adâletle hüküm yürütenleri sever.” 2921
“De ki: ‘Rabbimiz (kıyâmet günü) bizi bir arada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile bâtılın arasını) açandır, (her şeyi hakkıyla) bilendir.” 2922
Allah’ın ‘El-Muksıt’ isminin tecellisini; koyduğu kanunlarda, tabiattaki canlılarda ve yaşamlarındaki âhenkte görmek mümkün.
87) EL-CÂMİ’
El-Câmi’; Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Hesap günü için kullarını ve her istediğini istediği zaman, istediği yerde toplayan anlamındadır. Cem, dağınık şeyleri bir araya toplamak demektir. Allahu Teâlâ vücutların ölümden sonra yürüyerek dağılmış olan zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenleri yeniden diriltecektir. Sonra yine, yaratılmış olan herkesi Arasat meydanında toplayacak, hak sahiplerini, hasımlarıyla huzurunda karşı karşıya getirecektir.
El-Câmi’, Esmâü’l-hüsnâ’dan olarak Kur’an’da şöyle geçer: “Ey Rabbimiz, muhakkak ki sen (vukuunda) hiç bir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olansın. Şüphesiz Allah sözünden caymaz.”2923; “...Allah, muhakkak ki, münâfıkları da, kâfirleri de Cehennem’de toptan bir araya getirecek olandır.”2924; “Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, vaadinden cayıp dönmez.” 2925
Dağınık şeylerin biraraya toplanması demek olan ‘cem’ kelimesi, Allah’ın tüm evrendeki sistemler üzerindeki hâkimiyetini gösteren sıfatını ifâde eder. Evreni ve içindekileri yaratan Allah, canlı ve cansız tüm varlıklara dilediğini yaptırma, istediği yerde ve istediği şekilde toplama kudretine sahiptir. Nitekim Allah dünyada mü’minleri bir araya toplayacağını vaat etmiştir.
“Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” 2926
Ancak gerçek toplanma günü kıyâmetle gerçekleşecektir. Kendisinden şüphe olmayan kıyâmet gününde, Allah’ın bütün kulları O’nun huzurunda toplanacaklardır. Dünyada kendisini ve elçilerini yalanlayan kişilerin inkârlarını ve bu inkârlarından kaynaklanan bütün eylemlerini bilen Allah, elçileriyle tüm insanlığa haber verdiği büyük hesap gününde, gelmiş geçmiş tüm toplumları biraraya toplayacaktır. Sur’a üfürüldüğü gün suçlu günahkarların tümü biraraya
2921] 5/Mâide, 41
2922] 34/Sebe’, 26
2923] 3/Âl-i İmran, 9
2924] 4/Nisâ, 140
2925] 3/Âl’i İmran, 9
2926] 2/Bakara, 148
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 643 -
getirilecekler ve yaptıklarından topluca hesaba çekileceklerdir. İnkâr edenler yine topluca, yüzükoyun cehenneme sürülecek, lâyık oldukları karşılığı yine yandaşlarıyla beraber topluca göreceklerdir.
Allah kendisine iman edenleri ise tüm yaptıklarına bir karşılık olmak üzere dünyada beraber oldukları gibi cennette de hep birlikte ağırlayacaktır. Allah takvâ sahiplerini de önderleriyle birlikte bir heyet halinde huzuruna getirecektir. Onlar nurları önlerinde ve yanlarında olacak şekilde, Allah’ın izni ve rahmetiyle topluca cennete gireceklerdir. Kendisini inkâr eden insanları ise, dünyada da birbirlerine arka çıkıp örgütlendikleri gibi, cehennemde de hep birarada tutacak birbirleriyle çekişip durmalarına izin verecektir. Zulmedenlerin eşleri ve taptıkları hep birarada olacaklar, yaptıklarının karşılıklarını cehennemin dar bir köşesinde hep beraber göreceklerdir. O çok güvendikleri eşleri ve dostlarıyla birlikte cehenneme sürülmenin azabını yaşayacaklardır. Allah dünyada şeytana uyan insanları âhirette biraraya toplayarak cehenneme süreceğini aşağıdaki âyetiyle bildirmiştir: “O, size Kitapta: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz’ diye indirdi. Doğrusu Allah, münâfıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır.” 2927
88) EL-ĞANÎ
el-Ğanî: Zengin olmak, başkasına ihtiyacı olmamak anlamına gelen “Ğınâ” masdarından sıfat olan Allah’ın güzel isimlerinden biridir. el-Ğanî ismi ve sıfatı Kur’an-ı Kerîm’de yedi yerde Allah hakkında kullanılmıştır.
Allah’ın ganî olması, zat ve sıfatları itibarıyla başkasından müstağnî olması anlamındadır. Gerek zat ve sıfatlarında, gerek işlerinde hiçbir zaman, hiçbir sûrette, hiçbir şeye muhtaç olmayan, bunun yanında her şeyin kendisine muhtaç olduğu tek zengin O’dur: “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, işte zengin ve hamde lâyık olan O’dur”2928; “Allah zengindir, sizler fakirsiniz.” 2929
Allah’ın, başkasının kendisine ibâdet etmesine de ihtiyacı yoktur. İnsanların O’na inanıp ibâdet etmeleri, kendisine bir yararı olmadığı gibi, inanmamaları ve emirlerine itaat etmemelerinin de kendisine bir zararı yoktur. “Ve Mûsâ dedi ki: “Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi bilin ki Allah zengindir, (sizin Şükrünüze muhtaç değildir, zatında) övülmüştür”2930; “Kim şükrederse kendisi için şükreder, kim nankörlük ederse muhakkak ki, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır.” 2931
Allah’ın bu ismi Kur’an’da, diğer isimlerinden Halîm, Hamîd, Kerîm gibi isimlerle zikredilmektedir. Böylece Allah’ın, başkalarına muhtaç olmamakla birlikte yaratıklara ve özellikle insanlara karşı ilgisiz, ihtimamsız olmadığı belirtilmektedir.
2927] 4/Nisâ, 140
2928] 35/Fâtır, 15
2929] 47/Muhammed, 38
2930] 14/İbrâhim, 8
2931] 31/Lokman, 12
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, “rahmet sahibi gânîdir.” 2932
Allah’ın ibâdetlerimize bir ihtiyacı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm bunu gayet açık ve birçok âyetinde ifâde etmektedir: O’nun rızâsı için kesilen “kurbanlık hayvanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşır; O’na ancak sizden takvâ ulaşır.” buyurur.2933 O halde insan Allah’a kulluk ederken, O’nun emirlerini yerine getirirken Allah’a minnet etme gibi bir duyguya kapılmamalıdır. Kula yaraşan, Rabbini bu şekilde tanıması; O’na muhtaç olduğunu hatırından çıkarmaması, bütün ihtiyaçlarında O’na yönelmesidir. 2934
89) EL-MUĞNÎ
El-Muğni: Dilediğine zenginlik veren, istediğini zengin eden. “O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan zâlim, çok nankördür.”2935; “...Allah dilerse size lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.”2936; “Doğrusu muhtaç olmaktan O kurtardı ve sermaye verip hoşnut kıldı.” 2937
Gerçek zenginlik yalnızca Allah’a aittir. O dilediğini kendi fazlından zengin kılar, dilediğini de belli bir süreye kadar yoklukla dener. ‘Vâris’ sıfatında da belirttiğimiz gibi her şeyin vârisi yalnızca Allah’tır. İnsanların dünyada sahip oldukları zenginlikler, mal-mülk de yalnızca Allah’a aittir. Hiçkimse kendine ait herhangi bir şeyi ölümünden sonra yanına alamamakta, artık o metaların sahibi olamamaktadır. Hayatı boyunca çalışıp kazandığı her şeyi muhakkak geride bırakmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen yaşadığı kısa hayatta mal mülksahibi olmakla övünen, zenginliğiyle büyüklenen ve bunun sonucunda Rabbini unutan kişiler için Allah Kuran’da şöyle hükmetmiştir: “Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller.” 2938
Allah dilediği kullarını ise dünyada büyük bir mülkle ödüllendirmiştir. Özellikle elçilerine verdiği büyük mülke Kuran’da pek çok âyetle dikkat çekilmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Muhammed, Hz. Dâvud ve Hz. Yusuf, Allah’ın dünyada büyük bir zenginlikle ödüllendirdiği elçilerindendir. Hz. Süleyman ise dünya üzerinde hiç kimseye verilmeyen büyük bir mülkü Rabbinden talep etmiş ve buna sahip olmuştur. Ancak bu noktada unutulmamalıdır ki, Allah’ın elçileri kendilerine verilen mülkü Rablerini râzı etmek, O’nun hoşnut olacağı hayırlar işlemek için kullanmışlardır. Ellerindeki her şeyi, sahip olduklarıyla övünüp şımaran, mülkün gerçek Sahibini unutan insanlardan çok farklı bir amaçla harcamışlardır. Çünkü onlar bilirler ki mülk Allah’a aittir, dilediğine mülk veren Allah, dilediğinden de mülkünü geri alabilir.
2932] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul 1987, s. 206
2933] 22/Hacc, 37
2934] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/212-213
2935] 14/İbrâhim, 34
2936] 9/Tevbe, 28
2937] 53/Necm, 48
2938] 23/Mü’minûn, 55-56
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 645 -
Görüldüğü gibi evrendeki her şeyin tek hâkimi, mülkün yegâne sahibi olan Allah, dünyada dilediği insanı zengin kılmaktadır. Gerçek zenginliği ise âhirette verecektir. Kendisine iman eden, tüm hayatını sâlih ameller işleyerek, O’nun rızasını kazanmaya çalışarak geçiren mü’minleri, âhirette çok büyük bir zenginlikle nimetlendirecektir. Rabbini râzı ederek cennete girmeye hak kazanan sayılı insanın orada karşılaşacağı zenginlik, Kuran’da çok sayıdaki âyette detaylı olarak tarif edilmiştir:
“Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde yaslanıp dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler. (Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve devşirilmeleri kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış. Çevrelerinde gümüşten billur kablar, kupalar dolaştırılır. Gümüşten billur kaplar ki, onları belli bir ölçüyle tesbit etmişlerdir. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir. Bir pınar ki orada «selsebil» olarak adlandırılır. Çevrelerinde (gençlikleri ve dinçlikleri) ebedi kılınmış civanlar dolaşır-durur; sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın. Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir. Şüphesiz, bu, sizin için bir mükâfaattır. Sizin çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür.” 2939
Tüm mülkün sahibi olan Allah Teâlâ’nın bu isminin tecellisini müslüman olsun olmasın tüm zenginlerde görmek mümkün. Allah Teâlâ dilediğini, dilediği yoldan zengin eder. Böylece hem kendi ismini tecelli etmiş olur hem de o kulunun ‘zenginlikle imtihanı’ için start vermiş olur.
90) EL-MÂNİ’
El-Mani: Koruyucu sebepler yaratarak zararları önleyen, istemediği bir şeyin meydana gelmesini istemeyen. Kulları üzerinde maddî ve mânevî tasarruf yetkisine sahip olduğunu bu isminde de görüyoruz. “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana hayır verirse, şüphesiz O her şeye kadirdir.” 2940
El-Mânî’, Yasaklar koyup bunlarla kullarına insanca yaşama fırsatı tanıyan demektir. Allah Teâlâ’nın nehiylerine bakıldığında onların insan fıtratını korumakta olduğu görülür. Yalan söylemeyiniz, zinâ etmeyiniz, adam öldürmeyin, haram yemeyin, iftirâ etmeyin, gıybet, hırsızlık etmeyin, söz taşımayın, insanların ne yaptıklarını araştırmayın, zulmetmeyin, hakaret etmeyin, kötü sözleri iftirâ, yalanı nakletmeyin, Allah’a ortak koşmayın, dinde tartışmayın, ana babaya öf demeyin, nehiyleri binlerce yıllık insan tecrübesi ile sâbittir ki, hayır ve iyiliğin ortaya çıkış vesilesi bunlardır.
Kötülüğün insanca anlamı yanında, şeriatce de anlamı belirlenmiş, bunu yapanlar uyarılarak kötülüğün insanlara kendi yapıp durdukları işlerden meydana geldiği Yüce Allah tarafından defalarca belirtilmiştir.
2939] 76/İnsan, 11-22
2940] 6/En’âm, 17
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ imtihanı gereği bazen kullarına hiç beklemedikleri bir anda bir musibet göndererek sabırlarını ölçer. Buradan şunu anlayabiliriz: Fâili kim olursa olsun, ne şekilde olursa olsun, ister savaşta ister depremde, ister yangında, isterse de trafik kazalarında her hangi bir musibet gelmişse; Allah’ın takdiri ile olmuştur. Yani o musibetin isabetinde Allah’ın izni söz konusudur.
Güçlü olduğunu, hastalara şifa, sıkıntılara deva vermenin tek mercii kendisi olduğunu bu ismi ile de dile getiriyor.
91) ED-DÂRR
Ed-Dârr: Dilediği kuluna zarar veren; O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen demektir. Elem verici şeyler yaratan anlamında Allah’ın isimlerinden biri. Zıddı, en-Nâfi’dir.
Menfaatleri ve mazarratları yaratan, ancak Allah’tır. Bütün olaylar sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yok olanı var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak’tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın menfaat ve zararlarına hâkim ve rakipsiz müessir ancak Allah’tır. O, insanlara, menfaat ve zararları ayırt edici kuvvet vermiştir. Yani insanlar akıl ve ilimle hayır veya şerri birbirinden ayırabilirler. Dünya imtihan yeridir ve zâhirde kötü olarak görünen, aslında iyi olabilir veya bunun tersi de mümkündür. Bunun sırrını ancak Allah bilir.
Sözlükte “darre” zarar vermek demektir. Zarar da aynı şekliyle dilimize geçmiştir: ed-Dararü. İsm-i fâil olan ed-dârr, meselâ “durrin” şeklinde şu âyette geçmekte ve Allah’ın kullarına zarar vericiliği sıfatını açıklamaktadır: “Allah sana bir zarar isabet ettirecek olsa, o zararı O’ndan başka hiçbir kimse kaldıramaz. Eğer sana bir hayır (nimet) da dokundurursa, işte o, her şeye hakkıyle Kadir’dir.” 2941
Diğer âyetlerde de, Allah’ın bir zarar vermeyi dilemesini hiçbir şeyin önleyemeyeceği; yine bir hayrını da hiç bir şeyin engelleyemeyeceği açıklanmaktadır. Dönekler, Allah’a hiçbir zarar veremez.2942 Sapıklık, Allah’ı bırakıp kendisine bir zarar veya fayda vermeyen şeye tapan kimsenindir.2943 Ehl-i Kitap, müslümanlara bir iyilik dokunduğu zaman, bu onların kötüsüne gider; bir kötülük dokununca da buna sevinirler.2944 İnsanlar kendilerine bir zarar dokunduktan sonra Allah onlara rahmet ettiği zaman hemen âyetler hakkında hileye saparlar.2945 Allah insana uğradığı zarardan sonra tekrar nimetler tattırdığında, o, kötülükler başımdan gitti diye sevinir. İnsan çok sevinen, çok öğünen bir mahlûktur.2946 İnsanlara zarar verenlere, Allah’ın hükümlerine karşı gelenlere Allah’ın zarar vermesi haktır. 2947
2941] 6/En’am, 17
2942] 3/Âl-i İmran, 144
2943] 22/Hacc, 12
2944] 3/Âl-i İmrân, 120
2945] 10/Yûnus, 21
2946] 13/Ra’d, 10
2947] Şamil İslâm Ansiklopedisi, I-355
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 647 -
“...Rahmân (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa onların şefaati bana bir fayda vermez, beni kurtaramazlar.”2948 Allah Teâlâ, kullarını hastalıkla, candan ve maldan eksiltmekle imtihan eder. Bu üç kanaldan (hastalık, can ve mal) gelen musibetler, Allah’ın ‘El-Dârr’ isminin tecellisidir. Sebepler ne olursa olsun tüm şerler Allah’ın bilgisi ve izni dahilinde isabet eder.
Allah (c.c.) ateşi yaratmıştır; yemek pişirir faydalanırsın. Kendi iradeni kullanarak kendini yakmak istersin O ateş seni yakar, sana zarar verir, şer işlemiş olursun. ‘Ed-Dârr’ ismine yakini iman sabrı da doğurur. Madem başıma gelecek tüm belâ ve musibetler Allah’ın izni ile; o zaman neden sebeplerden korkayım ki… Madem başıma gelecek tüm musibetler Allah’ın izni ile; o zaman Rabbim benim sabrımı görmek istiyor der sabrederim.
Dişiniz bile ağrısa Allah’ın (c.c.) ‘ed-Dârr’ isminin tecellisindendir... 2949
92) EN-NÂFİ’
En-Nâfi’: Dilediğine fayda veren demektir. “De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime her hangi bir fayda ve zarar verebilecek güce sahip değilim.” 2950
Sıkıntı veren şeyleri kulun isteğine göre yaratan O olduğu gibi, hayır veren şeyleri de halk eden eden O’dur. Dert ve tasanın hayatta yer aldığını inkâr etmemiz söz konusu değildir. İnsanların karşılıklı münâsabetlerinde kendi anlayışlarına göre farklı bakış açılarının bulunması çok olağa iken yaşadığımız hayat ne hikmetse bunu çok çabuk unutturuyor ve insan sosyal ilişkilerinde hep kendini haklı çıkartacak biçimde davranış başkalarını suçlayabiliyor. Bütün olaylar karşısında temkinli olmak dert ve tasanın nereden kaynaklandığını tesbit etmek gerekir. Sıkıntı insana kendi sınırlarını bilememekten gelir, ince zekâ, akıl, ferâset, maddî-Mânevî güçlerimizin bizleri nereye götüreceğini çok iyi hesap etmeliyiz. Dertsiz insanın olamayacağını da unutmayalım.
Hayırları insan eliyle yaratan Rabbimizin şânı çok yücedir. İnsana bu boyutta böyle bir cilve verilerek hayata sevgi oluşturulmaya çalışıldığını anlıyoruz. Bütün mahlûkat O Yüce Rabbin merhametinin hürmetine benlik, senlik vehimleriyle sevinip duruyor ve bundan da kendilerine pay çıkartabibiyor.
‘Ed-Dârr’ isminin tecelli ettiği kullarından, dilemiş olduğu kuluna ‘En-Nâfi’ ismini tecelli ederek ona bir lütufta bulunmuş olur. İnsanlar üzerinde her türlü tasarruf yetkisi sadece kendisinde olan Allah Teâlâ yine dilemiş olduğu kula dilediği şekilde fayda verir ve hiçte ihtiyacı olmadığı halde ondan teşekkür bekler.
Aynı ilacı kullanan hastalarda ‘En-Nâfi’ isminin muhâtabı şifa görür!
2948] 36/Yâsin, 23
2949] Allah’ın ‘Eş-Şafi ismine sığınıp diş doktoruna gitmek ve şifâ için duâ etmek yerinde bir davranıştır.
2950] 7/Arâf, 188
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
93) EN-NÛR
En-Nûr: Alemleri nurlandıran, aydınlatan. “Allah, göklerin ve yerin nûrudur...”2951; “Allah mü’minlerin dostudur. Onları zulmetlerden nûra çıkarır.” 2952
Işığını başkasına borçlu olmayan bizatihi mutlak nur, âlemleri nurlandıran, varlığı rahmet nuruyla kuşatan Allah’tır. “Allah, göklerin ve yerin (tüm kâinatın) nurudur.”2953 Mutlak nura, hatta o nurun tecelli etmesine (yansımasına) insan tahammül edemeyeceği gibi, aynı zamanda onu tümüyle kavrayamaz. Nitekim, Hz. Mûsâ, Allah’ı görmek istediğinde, ona, Allah’ın nurunun tecelli edeceği dağa bakması söylendi ve Mûsâ (a.s.) bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip bayıldı.2954 Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde, bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın en açık ve en aydın varlık olmasına rağmen görülememesi bununla ilgili kabul edilmiştir. Yani O, “zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir.” Buradaki “gizli”, bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. Kandil cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne tam doğuda ne de tam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Yağ neredeyse ateş değmeden bile tutuşup ışık verecek kadar saf ve parlaktır. Bu, nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.”2955 Bu ayet, sınırsız olanı sınırlı olan insan idrakine yakınlaştırmak için bir örnektir. Göklerde ve yerlerde bulunan bütün varlıkları aydınlatan, dilediğini nuruyla hidayete erdiren Allah kastedilmektedir. Allah, nurun yaratıcısı, var edicisidir: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulumâtı ve nuru (karanlıkları ve aydınlığı) var eden Allah’a mahsustur.” 2956
Nur, kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Öte yandan görünebilirlik olduğu ve eşya göze göründüğü zaman, insan, nur (ışık) vardır der. Allah’a bu temel anlamıyla “Nur” denmiştir. İnsanın Allah için kullandığı tüm kelimeler, fizikî çağrışımlardan uzak temel anlamlarıyladır. Sözgelimi, Allah’la ilgili “görme” kelimesini kullandığımız zaman, bu, hiçbir zaman Allah’ın insanlar veya başka yaratıklar gibi kendisiyle gördüğü gözü bulunduğu anlamına gelmez. Bu kelime, Allah hakkında mecazî anlamda kullanılmakta olup, ancak zayıf akıllı birisi, işitmenin, görmenin bizim algıladığımız sınırlı ve dar anlam dışında mümkün olamayacağı yanılgısına düşer. Yine “nur” kelimesini, ışıklı bir cisimden çıkan ve ağtabakaya çarpan fizikî ışık anlamında kullanmak kısa görüşlülük olacaktır. Bu kelime Allah hakkında da ve sınırlı anlamıyla değil; ancak mutlak anlamıyla kullanılır. Yani evrende yalnızca O, tezâhürün, görünmenin, ortaya çıkmanın gerçek ve asıl nedenidir. Aksi halde kâinatta karanlıktan başka
2951] 24/Nûr, 35
2952] 2/Bakara, 257
2953] 24/Nur, 35
2954] 7/A’râf, 143
2955] 24/Nur, 35
2956] 6/En’âm, 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 649 -
hiçbir şey olmaz. Işık veren ve başka şeyleri aydınlatan her şey, ışığını O’ndan alır, hiçbir şeyin ışığı kendinden değildir.
Allah, nasıl değişik isimlerini evrende sergiliyor ve bu isimler tecelli ediyorsa, evrenin bütününde Nur ismiyle de tecelli etmektedir. Evrendeki her varlığın yansıttığı nur Allah’ın nurudur veya onun nurundandır.
Allah için kullanılan “nur” kelimesinden; her şeyi kuşatan ve aydınlatan, vahyinin ve o vahyin içerdiği kurtuluş ve gerçek iç aydınlığının kastedildiğini belirten ayetler vardır. “Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah, nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”2957 Buradaki nur, Rasülüllah’a vahyedilen İslâm’dır.
Allah (c.c.) güzeldir, güzeli sever. Doğrudur, doğruları sever. Âdildir, adil olanları sever. Âlimdir, cehaleti sevmez. İnsanları karanlıktan kurtarıp ‘İmanla aydınlanmaları için Kur’an ve peygamberler göndermiştir. Artık her kim peygamberin getirdiklerine iman etmişse Allah’ın ‘El-Nur’ isminin parıltısını taşıyor demektir.
Kendisini ‘Nur’lu olarak tanıtan Allah Teâlâ’nın diğer isim ve sıfatları da aynı görüşte; ‘İman et, nurlan!’ Allah Teâlâ ‘El-Nûr’ isminin tecellisini; ‘hidâyete eren tüm insanlarda (hatta zencide de) gökteki yıldızlarda, güneşte ve ayda görmek mümkün.
Allah ‘Nur’ sıfatının sahibidir ve yukarıdaki âyette de bildirildiği gibi göklerin ve yerin nuru O’dur. Ancak Allah bu sıfatını insanlar üzerinde de tecelli ettirir. Allah’a iman eden, O’nun büyüklüğünü tanıyıp takdir eden, hak din olan İslâm’a yönelen ve İslâm ahlakıyla yaşayan kullarına da kendinden bir ‘nuru’ nimet olarak verir:
“Allah, kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah’ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” 2958
İnkârcıların durumu ise tam zıttıdır. Onlar için yeryüzünde tek bir ‘nur’ kaynağı dahi yoktur. İçinde bulundukları karanlıklardan çıkmak için bir yol bulabilmeleri de mümkün değildir. Allah inkârcıların içlerinde yaşadıkları karanlığı şöyle tarif etmiştir: “Ya da (inkâr edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” ?
Allah kâfirleri karanlıklar içinde bıraktığı gibi mü’min kullarını da her işlerinde karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bu iki grubun durumlarının birbirinden çok farklı olduğuna ve mü’minlerin kesin bir üstünlük içinde olduklarına dair Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir: “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir.” 2959
2957] 9/Tevbe, 32; 61/Saf, 8
2958] 39/Zümer, 22
2959] 6/En’âm, 122
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’minleri doğru yola, ‘kendinden olan bir nura’ yöneltmek için Allah çeşitli uyarılar gönderir. Gerek elçileri, gerekse elçileriyle gönderdiği hak kitapları birer ‘nur’ kaynağı kılar. Onların getirdiği hükümlere uyanlar ise doğru yola ulaşmış ve Rablerinden olan bir ‘nuru’ kazanmışlardır: “Ey Peygamber, gerçekten biz seni bir şâhid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik).” 2960
“Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı elbette şefkatli olandır, merhamet edendir.” 2961
“Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip iletir.” 2962
Allah’ın sâlih kulları sonsuza kadar hoşnutluk içinde yaşayacak, nurlarıyla tanınacaklardır. İnkar edenler ise âhirette de sonsuz bir karanlık içinde kalacak ve mü’minlerin sahip olduğu nurdan isteyeceklerdir. Mü’minlerle inkârcıların âhiretteki bu zıtlıkları âyetlerde şöyle bildirilmiştir:
“O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. O gün, münâfık erkekler ile münâfık kadınlar, iman edenlere derler ki: ‘(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıpyararlanâlim.’ Onlara: ‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın’ denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 2963
“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. “ 2964
“O’dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size duâ etmektedir). O, mü’minleri çok esirgeyicidir.” 2965
“Yer, Rabbi’nin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şâhidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar.” 2966
“Allah’a ve O’nun Resûlü’ne iman edenler; işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehidler (veya şâhid)lerdir. Onların ecirleri ve nurları vardır. İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar da cehennem halkıdır.” 2967
“Ey iman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine iman edin, size kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve
2960] 33/Ahzâb, 45-46
2961] 57/Hadîd, 9
2962] 5/Mâide, 15-16
2963] 57/Hadîd, 12-13
2964] 2/Bakara, 257
2965] 33/Ahzâb, 43
2966] 39/Zümer, 69
2967] 57/Hadid, 19
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 651 -
size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 2968
94) EL-HÂDÎ
El-Hâdî: Hidâyet lütfederek bâtıldan ve dalaletten uzaklaştıran. “...Hidâyet verici ve yardımcı olarak Rabbim yeter.”2969; “Şüphesiz ki Allah iman edenleri, kesinlikle doğru bir yola yöneltir.” 2970
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rububiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevkeder, rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder.
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şamil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl, zeka ve zaruri bazı bilgiler ihsan etmesidir. Tâhâ, 50 ve A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”2971 âyetinde olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini arttırır.”2972; “Allah, iman edenleri hidâyet etti.”2973 âyetlerinde olduğu gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi buna hidâyet etti.”2974 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak ki
2968] 57/Hadîd, 28
2969] 25/Furkan, 31
2970] 21/Hac, 54
2971] 21/Enbiyâ, 73
2972] 47/Muhammed, 17
2973] 2/Bakara, 213
2974] 7/A’râf, 43
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”2975 “Her millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır.”2976 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.”2977 gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler, fasıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükafat vermekten ibaret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu, Allah nasıl hidâyet eder?”2978; “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”2979; “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” 2980
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna dâvet eder, yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür ama, gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama, yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihya ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihya etmiş gibi olur.”2981 Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken2982 öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medeni zannedilen Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz.
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip, sonra hidâyet edendir.”2983; “Ne zaman benden bir “hüdâ” gelir de, kim benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.” 2984 Yeryüzündeki hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol, diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye” dir. Allah’ın insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul
2975] 42/Şûrâ, 52
2976] 13/Ra’d, 7
2977] 28/Kasas, 56; Hitap özellikle Hz. Peygamber’edir.
2978] 3/Âl-i İmran, 86
2979] 2/Bakara, 258
2980] 2/Bakara, 272
2981] 5/Mâide, 32
2982] Maide, 32
2983] 20/Tâhâ, 50
2984] 2/Bakara, 38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 653 -
etmektir. Bu hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesâd çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
Hidâyet için kulun çabası gerekir. İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk iman edenler, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara va’d eder, içlerine kuruntular eker. “Elbette senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’ dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.’ (İblis) Onlara va’d eder, ümit verir.”2985 İşte, şeytanın va’dine verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fasıktırlar, facirdirler... Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur’an-ı Kerim’de “çok uzak bir dalal” denir.
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasüllerin öğretilerine kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeğe, hayatlarını sürdürmeğe çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini arttırır, onları sırat-ı müstakimde sabitleştirir. “Allah, İhtida edenlerin hidâyetlerini arttırdı ve onlara takvâlarını verdi.” 2986 İhtidalarında sabit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.” 2987 Allah’ın hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvalarına kapılıp, dalâlete düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasden olsun. Sırat-ı müstakimde olmamak veya sırat-ı müstakimi bilmemek de dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet üzere olacağını söylemektedir.2988 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenab-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “ De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtida eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil
2985] 4/Nisâ, 118-120
2986] 47/Muhammed, 17
2987] 64/Teğabün, 11
2988] Örnek olarak bk. 6/En’am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A’râf, 30; 13/Ra’d, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değilim.”2989; “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 2990
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat, rasüller Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez. Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır; yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin va’dlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak rasüller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır.
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene “işte Kur’an!”2991 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Allah Teâlâ dilediği kulunu karanlıktan çıkarır, dilediği kulunu da karanlıkların derinliklerine iter. Allah Teâlâ kimseye zulmetmez. Çağrısına kulak verenleri ‘El-Hadi’ isminin muhatabı yapar, dâvetine icâbet etmeyenlerin de cehennemdeki ateşinin derecesini arttırır.
Allah Teâlâ’nın ‘El-Hâdi’ isminin tecellisini; yeni müslüman olanların yaşantılarında daha net bir şekilde görmek mümkün.
95) EL-BEDÎ’
El-Bedî’; Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıkları yoktan var eden ve bunun için bir örneğe ihtiyaç duymayan, örneksiz, misalsiz, acib ve hayret verici âlemler icat eden anlamına gelmektedir.
Bedî, hiç birinin örneği yokken sayısız şeyler icat eden; düşünmeye, araştırmaya muhtaç olmadan kolaylıkla ve daima misilsiz şeyler yaratan, icat eden, Allah’u Teâlâ’dır. Örneği yokken, Allah’ın kudreti ile meydana gelen fevkalâde güzel ve insana hayret verici şeylere ibda’ olunmuş mânâsına bedî’ denilir. Her tür, yoktan ve benzersiz olarak yaratılmıştır. Bir türün bütün fertleri de tamamiyle birbirinin aynı değildir.
Bedî’ sıfati, “daha önce bir misali olmaksızın ve misale uymaksızın bir şey yapmak” demek olan ibdâ’ masdarından ism-i fâil olan mubdi’ yerine kaimdir. “İcat eden” mânâsına gelir. Bu sıfat Kur’an-ı Kerîm’de “Göklerin ve yerin yaratıcısıdır
2989] 10/Yûnus, 108
2990] 13/Ra’d, 33
2991] 2/Bakara, 2
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 655 -
O. O, bir şeye hükmetti mi ona ancak “ol” der, o da oluverir.”2992 âyetiyle; “O, gökleri ve yeri yoktan varedendir. O’nun nasıl çocuğu olabilir? O’nun bir eşi de yoktur. Her şeyi O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.”2993 âyetinde açıklanmıştır. Allah Teâlâ kâinatı hiç bir örneği olmaksızın, ilksizlikte ol diye eşsiz ve benzersiz yarattı. 2994
Cenâb-ı Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından biri. Kendinden türediği Be de’ fiilî “icat etmek, örneksiz yapmak, yokken eşsiz biçimde ortaya koymak” demektir. Allah’la ilgili olarak kullanıldığında, “aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmek” anlamı da verilmiştir.2995
Kelime, Kur’an’da çok az yerde geçer. Bir âyette, hristiyanlar’ın ruhbaniyyeti ibtidâ’, yani Allah kendilerine emretmediği halde, sonradan icat ettikleri ifade olunurken;2996 bir başka âyette, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “bid’an mine’r-rusul” yani, kendinden önce hiç rasûl gelmemiş de, kendisinin ilk defa rasûlluk iddiasında bulunan biri olmadığı ve Risâlet’i icat etmediği anlatılır. 2997
Kur’an’da yaratılışla ilgili olarak, onu tabiî, biyolojik, müşahhas, mücerred, maddî-manevî... her yönden ve bütün safhalarıyla açıklayan ‘ halk, fatr, ber, inşa, tasvir, tesviye, istiva, ca’l, vaz’, medd, inbat, ihrâc, ta’dîl, binâ, raf’, bast, ferş, mehd...’ gibi çeşitli kelimeler kullanılır. Yaratılış, bir yandan böyle yeri yayma, üzerine dağları mıhlama, dağlar üzerinde yollar yapma, duman halindeki göğü yedi gök halinde tesviye etme, dünya semasını süsleme, ay’ı ışıklı, güneşi lamba kılma ve cinleri alevli ateşten, insanı ise derece derece kuru toprak, kara balçık, nutfe, rahim cidarına asılan aşılanmış yumurta, kan pıhtısı, bir çiğnem et, sonra kemikler ve etten yaratma gibi ifadelerle anlatılırken, bir yandan da daha mücerred tarzda yaratılışın sadece bir kelime’ olduğu ifade edilir. Esmâ-i Hüsnâ’dan olan bedî’ ismi, tabiî ve tedricî yaratılışı ve aynı zamanda bu yaratılışın bütünüyle örneksiz ve eşsiz yapıldığını ifade etmektedir. Bu mânâyı, Kur’an’da “O gökleri ve yeri eşsiz, örneksiz ve önünde hiç bir model olmadan yaratan”2998 ifadesinde görürüz
Allah; evvel, âhir, zahîr ve batındır ve Kâinat’ı yoktan, hiçbir varlık hiçbir model ve örnek ortada yokken yaratmıştır. Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâli bu eşsiz yaratış için “yaratılışta daha güzeli olamaz.” demiştir. Bu bakımdan, O’nun yaratmasında hiçbir eşi, ortağı olmadığı gibi; O’nun faydalandığı, -hâşâ- kendisinden istifade ettiği bir başka ilâh, bir başka yaratıcı da yoktur. Oysa, Allah’a şirk koşmak gibi, gökleri ve yeri titretecek bir zulmü işleyen insanın herhangi bir şeyi örneksiz, yardımcısız ve tek başına yoktan varlık alanına çıkarması mümkün değildir. İnsan, temelde var olan ve dolayısıyla zihnine kavram halinde Allah tarafından çabasının karşılığında ilham edilen ve gerek kendinden önce, gerekse kendi zamanında yaşayanların fikirleriyle olgunlaşan şeyleri ortaya koyabilir. İnsanın bu özelliği de Bedî’ olanın varlığını ortaya koymaya yeterlidir. 2999
“O göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘OL’ der, o da
2992] 2/Bakara, 117
2993] 6/En’âm, 101
2994] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, I/216
2995] Râğıp el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garîbi ‘l-Kur’an, 38
2996] 57/Hadîd, 27
2997] 46/Ahkaf, 9
2998] 2/Bakara, 117
2999] Ali Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, II/216-217
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen oluverir.”3000 Allahu Teâlâ yaratmak istediği zaman o şeye ‘ol’ der ve o şey; modeliyle, güzelliğiyle, ince sanatı ile hemen oluverir (başka bir izah şekliyle “hemen olma sürecine girer”). Yaratılan her şey modeli ile beraber yaratılmıştır. Domatesin yaratılış projesinde (renginde, şeklinde, tadında ve kokusunda) salatalığın ya da herhangi bir varlığın katkısı yoktur.
Allah zengindir. Milyonlarca çeşit canlı ve cansız yaratan Allah Teâlâ ‘model’ üretme bakımından da zengindir. İnsanoğlu icat ettiği (Allah’ın dilemesi ile tabi) her şeyin modelini Allah’ın sanatından kopyalamıştır. Oyuncaklardan tutun da, savaş araçlarına kadar...
96) EL-BÂKÎ
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Varlığının sonu olmayan, varlığın devamı, önü ve sonu olmamak anlamına gelmektedir. Başlangıcı olmamak anlamıyla Allahu Teâlâ’ya “el-Kadîm”; sonu olmamak anlamında da “el-Bâkî” denir. Bu manalara yakın “el-Ezelî, el-Ebedî” ism-i şerifleri de vardır. Ezel, geçmişte başlangıcı olmayan; ebed, ilerde sonu olmayan demektir. Allah’ın varlığı imtidad, istimrar ve devam bakımından zaman methumunun içine girmez. Zaman, yaratılmışlara hastır. Kâinat yokken zaman da yoktu, fakat Allah vardı. Kâinat bittiğinde zaman da bitecektir, ancak Allah bâkîdir. Dünyadaki her şey fânîdir, Allah ise bâkîdir.
Allah Teâlâ Rahmân sûresinde şöyle buyurur: “Yeryüzünde bulunan her şey fanîdir. Ancak yüce ve cömert olan Rabb’ının varlığı bâkîdir.”3001 Vâcibu’l-Vücud olan Cenâb-ı Hakk’ın, vücuddan ayrılması mümteni olduğuna, vücud da, varlığının evveli olmamak mânâsına gelen Kıdem’i gerektirdiğine göre, Kıdem’i sabit olanın ademi mümtenidir. Kıdemi sabit olan Cenâb-ı Hakk, beka sıfatına haiz olmakla bâkîdir.
“O, evveldir ve âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi kemâliyle bilendir.”3002 Sebepler O’ndan başlar, müsebbebler O’na müntehi olur. O, başlangıçsızdır, sonu da gelmez, isim ve sıfatlarıyla ezelidir. 3003
“...O’nun zatından başka her şey helâk olucudur.”3004; “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” 3005
Önce, yalnızca Allah vardı. Daha sonraları melekleri, cinleri, kâinatı ve insanları yarattı. Yarattığı her varlığa bir ömür biçti. Bazılarının ömrü bir dakika, bazılarının ömrü 50 yıl, bazısının ki ise kıyâmete kadar. 3006
Gün gelecek cennet, cehennem, melekler, peygamberler ve insanlar yok olacak. Hatta tüm kâinat... Yalnızca Allah’ın zâtı kalacak. Sonra hayatı tekrar
3000] 2/Bakara, 117
3001] 55/Rahmân, 26-27
3002] el-Hadid: 57/3
3003] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, I/197-198
3004] 28/Kasas, 88
3005] 55/Rahmân, 27
3006] Taşlar, hava, su gibi
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 657 -
başlatacak... Sizce kim güçlü?
97) EL-VÂRİS
El-Vâris: Servetlerin geçici sâhipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sâhibi... “Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Vâris olanlar Biziz.” 3007
İnsanlar dünyadaki yaşamları boyunca sürekli olarak bir şeyler kazanmaya, zenginliklerini, mallarını, mülklerini arttırmaya çalışırlar. Hatta kimi insanda bu, öylesine büyük bir hırstır ki hayatı boyunca başka hiçbir amaç edinmeden, varlığının gerçek nedenini hiç düşünmeden sabah akşam daha fazlasını elde etmek uğruna çalışıp didinir. Ancak bu insanların gözardı ettikleri bir gerçek vardır: “De ki: “Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.” 3008
Evet, bu insanlar hayatları boyunca kendilerine edindikleri boş bir amaç uğruna çaba harcayıp dururlar. Fakat bir gün, belki de hiç beklemedikleri bir anda ölüm melekleri gelir ve Allah’ın emriyle onların canını alır. Herkesin imrendiği büyük bir servete sahip olan bu insanlar yalnızca bir beze sarılarak toprağın birkaç metre altına gömülürler ve âhirete giderken hayatları boyunca kazandıkları hiçbir şeyi yanlarında götüremezler. Toprağın içine çıplak bedenlerinden başka hiçbirşey konmaz. Onlar istemeseler de evleri, arabaları, tüm malları, toprakları ve evlâtları geride kalır. Âhirette yanlarında buldukları ise yalnızca takvâları ve Allah’a olan yakınlıklarıdır.
Onların arkasından yeryüzüne mirasçı olan ise yalnızca Allah ve O’nun zengin kıldığı samimi kullarıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bir insan ne kadar isterse istesin malına, mülküne, dünyadaki itibarına, zenginliğine sonsuza kadar sahip olamaz. Elindeki her şey ona kısa bir süre kullanması için dünyada verilen nimetlerdir. Ancak bu nimetleri veren Allah dilediği zaman kişinin canını alır ve onu malından mülkünden uzaklaştırır. Geride kalanları da Allah dilediğine verir, O’nun zenginliğinde hiçbir eksilme olmaz. İnsan ise malını dünyada, bedenini de toprakta bırakarak Allah’ın huzuruna çıkarılır...
“Şüphesiz Biz, gerçekten Biz yaşatır ve öldürürüz ve vâris olanlar Biziz.”3009; “Zekeriyâ da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.” 3010
Allah Teâlâ mülkün gerçek sâhibi olduğu gibi, gerçek vârisidir de. İnsanların mülk sâhibi olmaları geçici olduğu gibi, vârislikleri de geçici ve muvakkattır. Mülkün gerçek vârisi, mülk sâhibi Allah’tır. Kıyâmet hengâmında bütün canlılar ölecek, bütün mülk tamamıyla O’na kalacaktır. “Biz, refahından şımarıp azmış nice şehri
3007] 28/Kasas, 58
3008] 18/Kehf, 103-104
3009] 15/Hicr, 23
3010] 21/Enbiyâ, 89
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helak ettik. İşte meskenleri; kendilerinden sonra bunların pek azından oturuldu. (Onlara) biz vâris olmuşuzdur.” 3011
El-Vâris: Her şeyin tek hakiki sahibi Allah Teâlâ, mülkünü imtihan edilmesi için belirli bir müddet emâneten insanlara verir. Kendilerine emânet edilen mülkü kabul eden insanoğlu onu sahiplenir. Bir müddet kullandıktan sonra vasiyet yazıp sırtındaki ceketi bile çıkararak dünyayı terk eder. Bu silsile evlâttan toruna, torundan da diğer nesillere kadar devam eder. Önce Allah’ın olan mülk, sonra yine Allah’a kalır.
98) ER-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdîrine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere âkıbetine ulaştıran; Her şey’i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...
Reşîd isminde iki mânâ vardır:
1. Doğru ve selâmet yolu gösteren. Bu mânada Hâdî ismiyle eş mânaya gelir.
2. Hiçbir işi boş ve faydasız olmayan, hiçbir tedbîrinde yanılmayan, hiçbir takdîrinde hikmetsizlik bulunmayan zât mânasındadır.
...Allah kime hidâyet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır. Kimi de hidâyetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın!” 3012
Er-Reşid: İnsanları hayırlı yollara irşad eden demektir.İnsanların hidâyete ermesi tamamen Allah’ın iznine bağlıdır. Çünkü kalpler Allah’ın elindedir. Peygamber de dâhil hiçbir dâvetçi edip, âlim, profesör ve büyücü; insanlara hidâyeti sağlayamazlar. Eğer hidâyet insanların elinde olsaydı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yoğun dâveti neticesinde amcası müslüman olurdu.
Dâvete 950 yılını veren Nuh (as.), küfür üzerine boğulan evladı dahil gemiyi insanlarla doldurmak isterdi... Hidâyetin tamamen Allah’ın elinde olmasının yani ‘El-Reşid’ isminin tecellisini; ‘Müslümansanız kendi nefsinizde görmeniz mümkün.’
99) ES-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre -zamanı gelince- icrâ eder. Önceden çizdiği zamandan, -bir tenbelin yaptığı gibi-, geciktirmez. Ve kezâ -bir acelecinin yaptığı gibi- zamanı gelmeden yapmaya kalkmaz. Bil’akis her şey’i, hangi zamanda yapılmasını takdîr buyurmuş ise, o zaman yapar.
Sabûr, sabredici demektir. İnsan, kendinden hareketle Allah’a ne kadar yol bulabilir. Kendini bilenin tanıyacağı Rabbe övgüler olsun. Dünyanın düzenini O kurmuştur. Emirleri ve yasakları ile dünyaya düzenini O kurmuştur. Emirleri
3011] 28/Kasas, 58
3012] 18/Kehf, 17
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 659 -
ve yasakları ile dünyaya düzen koyan Allah Teâlâ’nın en büyük sırrı insanlara benzemeyip kendince olmasıdır. İçimizde yer alan duygular anaforu çoğu vakit makul düşüncelerden bizleri bile uzaklaştırmıyor mu? Allah’ı kendiniz gibi bilmeyin. İnsan sınırlı varlığı ile ancak bu kadar bir hayatı yaşayabilir, buradan ötesini istemek için dil verildi ya, sadece dünya nimetlerini isteyenlere bunlar verilecek ve onlar Rabbin kapısından boş çevrilmeyeceklerdir, ama cennetin ötesini isteyenlere Rabbin cemâli verilip huzura gark olacaklardır.
Acele ve tedirginlik insanın özelliği. Allah ise çok sabırlıdır. Bizlerin bilemeyeceği hikmetleri yaratan O’dur. İnsana insanca düşünüp yaşamak yakışır, ama bu yolun hikmeti de işlere O’ndan bir ışık düşürmektedir.
“Biz onu (kıyâmet günü) sadece sayılı bir müddete kadar bekletiriz.”3013 Es-Sabur; Azap etmekte acele etmeyen, cezayı belli bir vakte kadar tehir eden demektir. Kullarını her sâniye gözeten Allahu Teâlâ kendisine ve dinine savaş açan insanlara gerekli cevabı verecek kudrete sahip olmasına rağmen ertelemesi O’nun sabrının ne boyutta olduğunu gösteriyor.
Senin sözün dinlenilmeyecek; sen ikram edeceksin, sana inanmayacaklar; ikramına devam edeceksin, senin sevdiğin insanlara zulmedecekler; ikramına devam edeceksin, sana savaş açacaklar ve sen onlara ikram edeceksin, bol bol mal ve evlât vereceksin... Vallahi bu sabrı ancak Allah (c.c.) gösterir. Allah’ın (c.c.) ‘Es-Sabur’ isminin tecellisini her toplumda görmek mümkün.
Allah’ın Diğer İsimleri
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Allah’ın isimleri 99 taneden ibaret değildir. Âyet ve hadîslerde bu 99 isimlerden ayrı olarak Allah’a başka isimler de izâfe edilmiştir.
Allah’a izâfe edilen diğer bâzı isimler şunlardır:
el-Vâhid’in yerine el-Ehad, el-Kahhâr’ın yerine el-Kâhir, eş-Şekûr’un yerine eş-Şâkir; el-Kâfi, ed-Dâim, el-Münevver, es-Sıddık, el-Muhît, el-Karîb, el-Vitr, el-Fâtır, el-Allâm, el-Ekrem, el-Müdebbir, er-Refî’, Zittavl, Zülmeâric, Zülfadl, el-Hallâk, el-Mevlâ, en-Nasîr, el-Gâlib, el-Hannân, el-Mennân...
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ism-i şerîfi 2800 defa zikredilmiştir. Allah isminden sonra Kur’an’da en çok zikri geçen isim, Rab ismidir. 960 yerde zikredilmektedir.
Rab isminden sonra, Kur’an’da en çok yer alan isimler ise; Rahmân, Rahîm ve Mâlik isimleridir. Fâtiha sûresinde “Allah” isminden sonra sıra ile zikredilen bu dört ism-i şerîfe, Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyet Sıfatları adı da verilmektedir.
Terbiye etmek, büyütmek, yetiştirmek mânalarını ihtiva eden Rab kelimesinin asıl mânası: “Bir şey’i derece derece yükselterek, gayesi olan en mükemmele erişinceye kadar kollayan” demektir.
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı der ki:
7/A’râf, 180: Hâlbuki Allah’ın esmâ-i hüsnâsı (güzel isimleri) vardır. En güzel
3013] 11/Hûd, 104
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isimler O’nundur. Gerçi Allah zatında birdir (ehaddir) ve zatının ismi Allah’dır. Fakat sayı olan bir gibi eşi ve benzeri bulunabilecek şekilde bir birlikle değil, eşi ve benzeri bulunmayan üstün bir birlikle birdir. Zatında yalnızca vâhid değil, ehaddir: Cemâl ve celâliyle, bütün sıfatlarındaki kemaliyle vâhid ve her şeyin Rabb’i olan bir Samed’dir. Bundan dolayı zati, izafi, sübûtî, selbî, fiilî ve manevî özellikleri ve bu özellikleri dile getiren isimleri vardır. İlâhî hitapta yer alan “Biz, şehâdet ettik, yarattık.” gibi çoğul kiplerindeki azamet ve ihtişam, işte İlâhî sıfat ve isimlerin bir araya gelmesinden doğan azamet ve yüceliği dile getirir ki, Allah yüce ismi, bütün bu sıfat ve isimlerin hepsini içine alan bir yüce isimdir. Allah ismi, Allah’ın kendisi gibi, eşi ve benzeri olmayan bir isimdir. Sıfat ve isimlerin çokluğu, zatın çokluğunu gerektirmeyeceğinden o isim ve sıfatların her biri Allah’ın eşsiz özelliklerinden birine delalet eder. Âdem’e öğretilen de isimlerin en güzelleridir. Daha doğrusu en güzel isimler Allah’a mahsustur. Öyleyse ey mü’minler, O’na o isimlerle duâ ediniz, O’nu onlarla çağırınız veya O’nu bu güzel isimlerle adlandırıp anınız. Ve O’nun isimlerinde ilhad (yani yamukluk) edenleri terk ediniz. Meselâ bedevîlerin “Ey ikram ve yüceliklerin babası, ey ak yüzlü, ey kurtarıcı!” demeleri gibi, yanlış düşünceye ve kötü zanna sebebiyet verecek bozuk ifâdelerden ve hadd-i zâtında herhangi bir en üst düzeydeki kemâli de ifâde etmeyen isimlerden uzak durunuz. Veya “Rahmân” ismini tanımak istemeyen müşrikler gibi, sapık düşünceyle esmâ-i hüsnânın (güzel isimlerin) bazılarından yan çizmek isteyen, meselâ Kur’ân’da yer alan “Güçlü, intikam alan, büyüklük sahibi, zorlu” gibi azamet ve sonsuz kudret ifâde eden İlâhî isimlerin güzelliğine itiraz etmeye kalkışan, ya da Allah’a mahsus olan esmâ-i hüsnâyı Allah’tan başkasına da aynen ıtlak edip vermeye kalkan veyahut Arap müşriklerinin yaptığı gibi, Allah’ın isimlerin d en bazısını alıp müennes sigasıyla Allah isminden el-Lât, el-Azîz isminden el-Uzzâ şeklinde kendi putlarına isim koydukları gibi bir çeşit isim türetme yoluna sapan, meselâ şuna buna ilâh, (müzik ilâhı, gençliğin ilâhı, futbol ilâhı vs.) “ilâhe, ma’bûd, ma’bûde, rezzak, hallâk diyen dinsizlere bakmayınız, onlara uymayınız, onların inkârlarını kendilerine bırakınız. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir. 3014
Mevdûdi der ki:
7/A’râf, 180: İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla duâ edin. O’nun isimlerinde ‘aykırılığa (ve inkâra) sapanları’ bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.
“İsimlerin en güzeli Allah’ındır.”: Şimdi, artık hitabın sonuna doğru gelinilmekte ve herkes tarafından bilinen bazı sapmalara karşı dikkatli olmaları konusunda insanlara tenbihde ve itapta bulunulmakta ve ayrıca Hazreti Peygamberin (s.a.s.) mesajına karşı takındıkları alaycı ve inkârcı tavırların ciddi sonuçları hususunda da kendilerine uyarılarda bulunulmaktadır.
“…O’nun isimlerinde ‘aykırılığa (ve inkâra) sapanları’ bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezâlandırılacaklardır.”: Farklı isimler, insanların zihinlerinde şekillendirdikleri farklı tanrı kavramlarını yansıttığından dolayı, Allah’a çeşitli isimler verme konusundaki bu tenbih çok önemlidir. İnsanlar eşyaya, onlar hakkındaki kendi kavramlarını ifâde eden isimler verirler. Eşyayı algılamadaki bir kusur, isimlerdeki bir kusuru ve yanı sıra isimlerdeki kusur da tasavvurdaki kusuru gösterir.
3014] Hak Dini Kur’an Dili
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 661 -
Öte yandan, insanın bir kimse ya da bir nesne ile ilgisi ve ilişkisi de bunlar hakkında oluşturduğu belirti ve tasavvura dayalıdır. Nesnenin tasavvurundaki kusur kişinin o nesneye olan yaklaşımındaki kusuru gösterir. Öte yandan, eğer bir insanın bir nesne hakkındaki tasavvuru doğru ve düzgünse, o kişinin o eşya ile olan ilgisi de doğru ve düzgünce olur. İnsanın, Allah ile olan ilişkisinde de bu durum aynen geçerlidir.
Bir insanın, Allah’a isimler atfederken işlediği hata (isterse O’nun sıfatlarını başkalarından ayırmak için olsun) Allah’ı ve sıfatlarının kavrayış ve inanışındaki hatanın bir sonucudur. Allah’ın ve sıfatlarının inanışında hataya düşen bir insan, aynı hatayı aynı derecede, hayata karşı ahlâkî tavrını, bütünüyle onun Allah anlayışı, O’nunla ve kâinatla olan ilişkisini yönlendirir. Bu yüzdendir ki Allah, insanlardan kendisi için en seçkin ve en güzel isimleri atf etmeyi istemiş ve kendisi için yanlış isimler ve sıfatlar yakıştırmaktan kaçınmayı emretmiştir. Çünkü, O’na yalnızca en güzel ve mükemmel isimler (Esmâ-ul-Hüsnâ) lâyıktır. Öyleyse O’nun isimlerine ters mânâlar vermenin sonuçları son derece ciddi olduğu için en güzel iş, O’na en güzel isimler vermektir.
“En güzel isimler” “Esmâu’l-Hüsnâ”, O’nun büyüklüğünü, yüceliğini, kudsiyetini, nezâhetini ve sıfatlarının mükemmelliğini gösteren isimlerdir. Payesinin altında O’na isimler atfetmek, O’nun isimlerini saptırmak olur ki bu O’nun azametine aykırıdır ve O’na kusur ve noksanlık isnâd etmek veya bir başkasının O’nun hakkında yanlış bir inanç sahibi olması demektir. Gene, sadece ve sadece Allah’a lâyık olan isimleri, O’nun herhangi bir yaratığına vermek de O’nun isimlerini tahriftir.
“Onun isimleri konusunda ilhâda sapanları bırakın” emrine gelince, bu “Onlarla faydasız münakaşalara girmen gereksizdir. Eğer, senin ikazlarına kulak asmıyor, söylediklerini anlamaya çalışmıyorlar ve bilâkis sırf meseleyi karıştırmak için eğri, çarpık deliller ileri sürüyorlarsa, onlar sapıtmalarının sonuçlarını bizzat kendileri göreceklerdir” anlamına gelmektedir. 3015
Ali Küçük der ki:
7/A’râf, 180: En güzel isimler Allah’ındır. O’na o isimlerle duâ edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
En güzel isimler sadece Allah’ındır. En güzel isimler sadece Allah’a aittir. O halde onlarla Ona çağırın. O isimlerle Rabbinize duâ edin. Rabbinizin en güzel isimleriyle iletişim içine girip O’na seslenin. Rabbinizin en güzel isimlerini çağrıştırarak, Rabbınızın en güzel isimlerinin muhtevâlarını hayatınızda canlı tutarak o isimlerin gereklerini yerine getirin.
Bu hususu ortaya koyan bir hadis-i şeriflerinde Allah’ın Rasûlü buyurur ki: “Allah’ın 99 esmâsı vardır, kim onları ihsâ ederse muhakkak Cennete girecektir.” Evet, Rabbimizin bu en güzel isimlerini ihsâ edenin Cennete gideceğini anlatıyor Rasûlullah. Peki mademki sonunda Cennet var, o halde bu isimleri ihsânın ne demek olduğunu tanımak zorundayız. Ne demektir ihsâ? İhsâ bir şeyi bir şeyin içinden çıkarmak, ayırmak ve saymak demektir. O halde Allah’ın en güzel isimlerini
3015] Tefhimu’l Kur’an
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihsâ onları başkalarından ayırmak, onları Allah’tan başkalarına vermemek onları saymak hayatta onları hatırda canlı tutmak, onların muhtevâlarına göre bir hayat yaşamak hasılı onların hakkını vermek demektir.
Evet elbette ki Rabbimizin bu en güzel isimlerini Rabbimizin kendisini bize anlattığı kitabından ve elçisinin sünnetinden öğrenmek zorundayız. Allah kitabında ve elçisinin beyanlarında kendisini bize nasıl tanıtmışsa, hangi isimlerin, hangi sıfatların sahibi olarak bildirmişse Rabbimizi öylece tanıyacak, öylece o simlerin sahibi olarak Ona iman edecek ve bu en güzel isimlerin çağrıştırdığı biçimde kendisine yönelecek, bu isimlerin muhtevâlarına uygun bir biçimde kendisine karşı nasıl bir tavır takınmamızı istemişse öylece yapmaya çalışacağız. Bu isimleri bizden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece O’na kulluk yapacağız. İşte âyet-i kerime bizden bunu istiyor. Yani Rabbimize duâ ederken, bir derdimizi, bir sıkıntımızı Rabbimize arzeder ve Ondan yardım talep ederken bu isimlerle çağıracağız, bu en güzel isimlerle Onunla ilgi ve iletişim kurarak Ona iltica edeceğiz. Yani Rabbimizin bu en güzel isimleriyle tevessül ederek O’na duâ edeceğiz. Çünkü bunu bize anlatan, bunu bize târif ve teşvik eden Rabbimizin bizzat kendisidir. İşte bu âyet-i kerimesinde Rabbimiz en güzel isimlerin sadece kendisine ait olduğunu ve bu isimlerle kendisine duâ etmemiz gerektiğini anlatıyor.
Dikkat ederseniz burada âyet-i kerimede “El-esmâu’l-husnâ lillahi” denmiyor da “Velillâhil esmâu’l-husnâ” deniliyor. Bu ifâde bu isimlerin, bu en güzel isimlerin sadece Allah’a mahsus olduğunu vurgulamak içindir, Arapça’da kelimenin bu şekilde kullanılmasından anlıyoruz bunu. Anlıyoruz ki bu en güzel isimler sadece Rabbimize aittir. Anlıyoruz ki, bu en güzel isimleri açısından kendisine ortak olacak hiç bir varlık yoktur. Bazen Kur’ân-ı Kerim içinde Rabbimizin bu en güzel isimleriyle başka varlıklara da tesmiye olunduğunu, yani onlara da bu isimlerin verildiğini görüyoruz. Meselâ Rabbimizin Kur’an’daki isimlerinden birisi olan Raûf, Rahîm gibi isimlerinin Rasûlullah Efendimiz için de kullanıldığına şâhit oluyoruz. Veya meselâ Allah’ın Hâdî isminin Rasûlullah Efendimize ve Kur’an’a da verildiğine şâhit oluyoruz. Veya meselâ Rasûlullah Efendimiz için de Kur’an-ı Kerim için de Aziz isminin kullanıldığın biliyoruz. Ancak bu isimlerin onlar hakkında da kullanılmış olması kesinlikle o varlıkların Allah’a denk oldukları, Allah’a benzer oldukları anlamına gelmez. Yani ne kitabın ne de Rasûlullah Efendimizin Allah’ın izzetine benzer bir izzetle aziz olduklarını düşünmemiz câiz değildir. Sadece şu kadarını söyleyebiliyoruz ki, Aziz olan ve tümüyle izzet kendisinden olan, izzetin sahibi olan Allah izzeti peygamberinde yaratmıştır, kitabını izzetinden şereflendirmiştir. Onların izzeti Allah’tandır, ama Rabbimizin izzeti başkalarından değil kendisindendir diyoruz.
Evet, en güzel isimler sadece Allah’a aittir ve bizler o isimlerle Rabbimize duâ edeceğiz. Yani O’nunla iletişimimizi bu isimleriyle kuracağız. Yani duâ edeceğimiz konu neyse, hangi konuda O’na duâ edeceksek o konuyla alâkalı ismini gündeme getirerek, o ismin çağrıştırdığı mânâyı, o ismin istediği tavrı takınarak duâ edeceğiz. Eğer isteyeceğimiz konu affımızsa o zaman “Yâ Rahmân, yâ Rahîm bizi affedip mağfiret buyur!” diyeceğiz. Eğer ayıplarımızın kusurlarımızın örtülmesi konusuysa “yâ Ğaffâr, yâ Settâr!” diyerek, eğer konu rızık konusuysa “yâ Razzak!” diyerek, eğer şifâ konusuysa “yâ Şâfî!” diyerek, eğer bir tehlikeden korunma konusuysa “yâ Hâfız!” gibi isimlerle Rabbimize duâ edip O’nu imdâdımıza çağıracağız ve de bu konuya etkin ve yetkin sadece O’nun olduğuna
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 663 -
iman edeceğiz. Yani bu isimleri konusunda göklerde ve yeryüzünde asla kendisine ortakların olmadığına, benzerlerin olmadığına iman edeceğiz. Bir anlamda Rabbimizi bu isimleriyle tanıyacak ve O’na bu şekilde iman edeceğiz. Sadece Allah’a âit olduğu haber verilen bu isimleri, bu sıfatları Allah’tan başkalarına vermeyeceğiz. Allah’tan başkalarını bu isimlerle muttasıf bilerek onlara da duâ ederek, onları da çağırarak, çağrıştırarak şirke düşmeyeceğiz. Meselâ Alîm sadece Allah’tır. İlim tümüyle Allah’tandır ama ilminden bir kısmını bize açmıştır O Rabbimiz. Kitapları peygamberleri aracılığıyla ilminden bir kısım bize indirmiştir. İşte gerçek Âlim olarak Allah’ı bilmeli, gerçek ilim olarak Allah bilgisini bilmemiz ve dışındakileri ise zandan ibâret, bâtıldan ibâret bilmeliyiz. İşte Rabbimizin Aliym ismi bizde bunu çağrıştırmalı, Onunla ilişkimizi bu şekilde ayarlamalı, bizim bu konuda böyle bir tavır sergilememizi gerçekleştirmelidir. Yani ilme ulaşmak, izzet ve şerefe ulaşmak isterken de sadece Ona ve Onun kitabına müracaat biçiminde duâ etmeliyiz. Çünkü gerçek ilim sadece Allah’ın ilmidir, gerçek Âlim sadece Allah’tır ve ilim sahibi olan kimse de Allah’ın kitabının bilgisine sahip olan kimsedir. Allah’tan başkalarını Alîm görmek, ilmi Allah’ın vahyinin dışında aramak, ilim konusunda Allah’tan başkalarını çağırmak ve çağrıştırmak ise şirktir. Evet bu konuda sadece Allah’ı çağıracak, Allah’ı çağrıştıracak ve Allah’a duâ edeceğiz. Allah’tan başka Alîm, Allah’tan başka Aziz, Allah’tan başkalarında ilim ve izzet aramaya çıkmayacağız. Tüm isimleri böyledir. Allah’tan başka Rab, Allah’tan başka Şafi, Allah’tan başka Hâdî, Allah’tan başka Razzak, Allah’tan başka Mâlik Melik yoktur.
Allah’ın kendisine ait en güzel isimlerini öğrenmenin, bu isimlerin istediği biçimde bir tavır sergilemenin, yani Allah’ı Allah olarak tanıyarak O’nunla O’nun istediği biçimde bir iletişim kurmanın yolu Allah’ın kitabını ve Rasûlünün sünnetini tanımadan geçer. Öyleyse bu konularda şirke düşmek, yanlışlara düşmek istemiyorsak sürekli kitap ve sünnetle birlikte olmak zorundayız bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Allah’ın isimleri konusunda ilhâda düşen, sapan, sapıtan kimseleri de bırakıverin. Onlar yakında yaptıklarının cezâsını çekeceklerdir. Evet Allah’ın isimleri konusunda, Allah’ın esmâsı konusunda, Allah’ın sıfatları konusunda ilhâda düşen, yani onları ezen bozan, Allah’ın isim ve sıfatlarını tahrif eden, sadece Allah’a ait olan bu isim ve sıfatları Allah’tan başkalarına da vermeye çalışan ve yeryüzünde Allah isimlerine Allah sıfatlarına haiz bir kısım varlıklar kabul ederek şirke düşen insanları bırakıverin. Onlar bu konuda nasıl bir anlayış içine girerlerse girsinler, nasıl bir tavır sergilerlerse sergilesinler, kendi şirk anlayışlarının ürünü olarak size nasıl bir anlayış sunarlarsa sunsunlar onları terk ederek onların anlayış ve inanışlarını reddedin. Onların şirk anlayışlarının ürünü olan eğitimlerini reddedin kılık kıyafet anlayışlarını reddedin, parlamento anlayışlarını reddedin, hukuk anlayışlarını reddedin, ekonomi anlayışlarını reddedin. Çünkü bunların her bireri Allah’ın belli bir ismini nefyeden şirk anlayışlarından kaynaklanmaktadır ve Rabbimiz onları terk etmemizi bizden istemektedir.
Evet, Allah’ın esmâsı konusunda ilhâda düşenleri terk edin. Onları dinlemeyin, onları kendinize velî ve dost edinmeyin, hayatınızı onların yasalarına binâ etmeyin, hayatınızı onlara sormayın, onlarla istişare etmeyin. Tabii bu ifâde onlarla görüşmeyin, onlara karışmayın, onları kendi hallerine bırakıverin, onlara din duyurmayın, onlara doğruyu anlatmayın, onların hayatlarını ve inanışlarını
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorgulamayın, onları oldukları gibi kabullenin demek değildir. Bütün bunları yapmakla beraber onlarla dostça bir ilişki içine girip hayatınızı onlar kaynaklı düzenlemeyin demektir.
Peki, acaba Allah’ın isimleri konusunda ilhâdı nasıl anlayacağız? Bu gerçekten çok önemli bir konudur üzerinde biraz durâlim ve bir şeyler söyleyelim inşaallah. Yani bu insanlar Allah’ın isimleri konusunda acaba nasıl ilhâda düşüyorlar? Meselâ az evvel de ifâde ettiğimiz gibi Allah kitabında diyor ki her konuda en bilen benim, tek bilen benim, ilim bendendir diyor. Ama kimileri Allah’ın bu ismini nefyederek, bilme konusunda Allah’ı diskalifiye ederek içinde bulunduğumuz Nemrutların, Fravunların, Ebû Cehillerin tekrar hortlatılmaya çalışıldığı bu çağı ilim çağı olarak empoze etmeye, ilim çağı olarak sunmaya çalışıyorlar. Bu çağda artık Allah bilgisine, vahiy bilgisine ihtiyacımız kalmamıştır, artık o bilgiler eski çağlarda kalmıştır, eskilerde kalmıştır, mâzide ve çölde kalmıştır. Artık bugün orta çağa ait bir kısım Allah bilgileriyle, Allah yasalarıyla ha-yatımızı düzenlememiz mümkün değildir. Çünkü bu devirde onların uygulanmaları da bizim problemlerimize çözüm getirmeleri de mümkün değildir. Zira çağımız değişmiştir, çağ ilim çağıdır diyorlar. İşte bu iddia Allah’ın Âlim ismi şerifi açısından bir ilhaddır bir sapmadır ve şirktir, küfürdür. Çünkü Âlim sadece Allahken, bu isim sadece Allah’a aitken onu Allah’tan nefyedip başkalarına vermek ilhaddır ve küfürdür.
Allah kitabında diyor ki Rab sadece benim. Kullarımı yaratan, onları doyurup besleyen, görüp gözeten ve onların hayat programlarını belirleme hakkına onların hayatlarına yasa koyma hakkına sahip olan sadece benim diyor. Benden başka Rab, benden başka İlâh, Melik ve Mâlik yoktur diyor. Benden başka kullarımın ha-yatında söz sahibi yoktur diyor. Ama gelin görün ki, kimi mülhidler hayır artık devir değişti, bizim hayatımıza karışacak, bizim hayatımıza program yapacak, yasa belirleyecek başka Rablerimiz de vardır. Tamam Allah büyüktür, Allah yücedir, gökleri yaratan odur, bizleri yara-tan odur ama hayatımıza karışmaz O Allah. Bize isteklerini arzularını bildirmez O Allah. Bizim hayatımızı kendi yasalarıyla düzenleyeceğimiz başka tanrılarımız var. Bizim hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, kılık kıyafet tanrılarımız, siyasal tanrılarımız, şifa tanrılarımız var. Onlar bizim işlerimizi düzenliyorlar. Allah bizim işlerimize karışmamalıdır. Çünkü bizim pis işlerimiz var, mafya işlerimiz var Allah bu işlere karışmamalı. Şimdi bu Allah bizim bu işlerimize karışır ve arzularını bize duyurursa o zaman biz onunkileri mi dinleyeceğiz? yoka öteki tanrılarımızınkini mi dinleyeceğiz? En iyisi mi hayatımızda böyle bir kaos yaşamaktansa Allah’ınkileri duymamak daha iyidir diyorlar. Onun için Allah’ı ve onun elçilerini dinlememeye çalışıyorlar. Tamam Allah’a da kulluk yapalım ama başka ilâhları da dinleyelim diyorlar. Yeri gelince işleri düşünce başları daralınca Allah’a kulluk yapıyorlar ama işleri bitince de başka ilâhlara kulluk ediyorlar. Toplumun benimsediği kimsenin ayıplamadığı birtakım kulluk türleri yerine getirilsin ama hayatın tümünü bu kulluk kapsamasın diyorlar. Meselâ Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi kendilerine servet sağlayan hac gibi ibâdetlere şu anda bizimkilerin de yaptıkları gibi tamam diyorlardı ama hayatlarının geri kalan bölümüne Allah’ı karıştırmıyorlar. Yani hayatı parçalıyorlar. Hayatımızın ibâdet bölümüne Allah karışsın ama öteki bölümlerine başka Rablerimiz karışsın diyorlar. İşte bu Cenâb-ı Hakk’a Rab ismi, Rubûbiyet sıfatı konusunda ilhaddır ve küfürdür, şirktir.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 665 -
Allah Azizdir. İzzet ve şeref sadece Ona aittir, ama bugün izzeti başkalarında ve başka şeylerde arayan insanlar vardır. Malda, parada, makamda, mansıpta, diplomada, doktorada statüde izzet ve şeref arayanlar vardır. Veya sadece Allah’a ait olan bu izzeti kendilerinde görenler vardır. İzzet bizdedir, şeref bizdedir, hâkimiyet bizdedir, bizim istediğimiz biçimde yaşamak zorundasınız, bizim istediğimiz şekilde giyinmek zorundasınız, bizim yasalarımıza itaat etmek zorundasınız, biz olmadan yaşayamazsınız. Bizim dediğimiz gibi olun ki, size izzet ve şeref verelim, bizin sözümüzden çıkmayın ki, size dereceler verelim diyen insanların bu tavırları da Allah’ın Aziz ismi konusunda bir ilhaddır ve şirktir. Şâfi sadece Allah olduğu halde şifa veren biziz diyenler, Razzak sadece Allah olduğu halde rızık dağıtan biziz diyenler, bizim dediklerimizden çıkarsanız maaşlarınızı keseriz, sizi aç bırakırız diyenler, kendilerini hacet kapısı görenler, şu devlet kapısına girmişseniz artık sizin için rızık garantidir diyenler, hâlbuki herkes için rızkı garanti eden Allah’tır. Yeryüzünde debelenen hareket eden hiç bir canlı varlık yoktur ki onların rızıkları Allah’ın üzerine olmasın. Hâlbuki rızık başkaları değil sadece Allah kaynaklıdır. Yaratan, yaşatan, hayat veren Allah’tır. Halik sadece Allah’tır. Hayat Allah kaynaklıdır, Allah sigortalıdır. Ama birileri gelin ha-yatınızı sigorta edelim diyorlar ve Allah esmâsı konusunda ilhâda gidiyorlar. Allah’tan başka birilerinin insanların hayatlarını hatta kendi hayatlarını bile sigorta etmeleri mümkün değildir. Allah bu dünyada ne kadar kalmamızı istemişse, ne kadar ömür takdir etmişse ancak o kadar yaşayabiliriz. Kimsenin bunu değiştirmesi mümkün değildir. Hadi sadece Allah olduğu halde hidâyeti kendilerinde görenler hepsi de Allah’ın esmâsı konusunda ilhad içindedirler. Veya meselâ Allah Rakıyb’dir. Murâkabe ve kontrol edendir. Yani insanların nerede ve nasıl olduklarını, hangi durumda bulunduklarını bilebilen ve murâkabe edebilen sadece Allah’tır. Çünkü O kişiye şah damarından daha yakındır. Siz neredeyseniz O sizinle beraberdir. Allah’ın bu sıfatı, bu ismi konusunda da insanların ilhâda düştüklerini görüyoruz. Allah’tan başka insanların insanları kontrol ettiklerine, insanların ne yapıp ettiklerine muttalî olduklarına iman edenlerı görüyoruz. Veya kendilerini murâkıb olarak insanlara takdim edenlere şâhit oluyoruz. Veya meselâ işte Allah’a ait bu sıfatı K.G.B.’ye, Mossad’a veya başkalarına verenler görüyoruz. İnsanların yatak odalarına kadar girip onların durumlarına muttali olanları duyuyoruz. Hâlbuki bu sıfatlar sadece Allah’a ait olan sıfatlardır bunu böyle bilmeyenler Allah’ın bu sıfat ve esmâları konusunda ilhâda düşmüş insanlardır. Onun içindir ki bizler de ilhâda düşmemek için Rabbimizin isimlerini ve sıfatlarını çok iyi bilmek zorundayız. Bunun için de Kur’an’ı ve Sünneti çok iyi tanımak zorunda olduğumuzu unutmayacağız.
Ve Allah diyor ki ey mü’minler, siz onları terk edin. Onları hayatınızdan, zihinlerinizden çıkarın. Sizin dünyanızda onların sözleri, onların programları olmasın. Sakın ha onlar sizi sizin gözlerinizin içine baka baka kendi sapıklıklarına çağırmalarına izin vermeyin. Evlerinizde onların vahiy organlarına izin vererek onların günahlarına ortak olmayın. Dinlemeyin onların vahiy organlarını. Okumayın onların gazetelerini dergilerini. Şunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki onlar mutlaka sizi kendi Cehennemlerine çekmeye çalışacaklar, kendi fikirlerini, kendi inanışlarını, kendi ilhadlarını size de empoze etmeye çalışacaklardır. Eğer sizler bu mülhidleri terk etmez, onların programlarını izlemeye devam ederseniz unutmayın ki sizler de onların ilhadlarına ortak olmuş olacak ve sizler de günün birinde onlar gibi düşünmeye başlayacaksınız bunu hiç bir zaman hatırınızdan
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarmayın diyor Rabbimiz. 3016
Muhammed Esed der ki:
“Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allah’ı çağırın. Ve O’nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun. Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er-geç cezalandırılacaklardır!” 3017
“Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler…”: Bu bölüm, önceki âyetin sonunda, Allah’ın kendilerine eğriyi doğruyu ayırsınlar diye akıl verdiği halde bunu gereği gibi kullanmayan ve O’na karşı -yani, bütün yüce ve yetkin sıfatları kendinde toplayan ve dolayısıyla mutlak ve nihaî hakikatin kendisi olan Allah’a karşı- ilgisiz ve duyarsız kalanlardan bahseden bölümle bağlantılıdır. El-esmâu’l-husnâ (lafzen, “en güzel isimler”) tâbirine gelince; bu tâbir, 7/180’le birlikte; 17/110; 20/8 ve 59/24’de olmak üzere bütün Kur’an’da dört defa geçmektedir.
İsim denince ilk akla gelen, ele alınan ya da işaret edilen herhangi bir nesnenin özünü, cevherini, kendi özünden, yapısından ileri gelen özellik ve niteliklerini göstermek üzere seçilen bir kelime oluyor; el-husnâ terimi ise, el-ahsen (“en iyi/en güzel”) sözcüğünün çoğulu. Hal böyle olunca, El-esmâu’l-husnâ terkibini “yetkinliğe/kusursuzluğa dair sıfatlar” şeklinde çevirmek yanlış olmayacaktır. Bu tâbir Kur’an’da yalnız Allah için kullanılmaktadır.
“…O’nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun.”: Yani, bu sıfat ve nitelikleri başka varlıklara ya da nesnelere yakıştırarak ya da bunun tam tersi bir yönde giderek Allah’ı, “baba” yahut “oğul” gibi insan-biçimli (anthropomorphic) nitelikler ve beşerî ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlayarak. 3018
Fahreddin Yıldız der ki:
A’râf Sûresinin yüz sekseninci âyetinde, yüceliğe, yetkinliğe ve mükemmelliğe dair en güzel isimlerin, Allah’a ait olduğu; O’nu bu isimlerle çağırmak gerektiği, O’nun isimlerini gerçek anlamından saptıranların er geç cezalandırılacakları belirtilir.
Bu âyetteki “el-esmâu’l-husnâ” terkibi, “en güzel isimler” anlamına gelir ve bu tâbir, Allah’ın isimleri için kullanılır. Kur’an’ın tamamında dört defa geçen bu terkip, naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifâde eder. Sadece Kur’an’da geçen İlâhî isimler, yüzden fazladır. Ayrıca, muhtelif hadislerde Allah’a nisbet edilen başka isimlerde vardır. İşte “el-esmâu’l-husnâ” terkibi, geniş anlamda bunların hepsini kapsamakla beraber, bu terkibin daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir.
İlâhî isimler, Allah hakkında yücelik, yetkinlik ve mükemmellik ifâde ettikleri; insanlarda saygı hissi oluşturdukları, duâda kabule vesile olup sevap kazandırdıkları; insanın kalbine huzur ve sükun verip ümit aşıladıkları; bir de Allah hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olmaya imkân sağladıkları için, “el-esmâu’l-husnâ” diye nitelendirilmişlerdir. Gerçekten de bu isimlerle, Allah hakkında kullanılacak “güzel” kavramının kemal ve celâl nitelikleri en iyi biçimde dile getirilmektedir.
3016] Besâiru’l Kur’an
3017] 7/A’râf, 180
3018] Râzî; Kur’an Mesajı
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 667 -
Bu yüzden “esmâ-i hüsnâ” bilgisi, Allah-âlem ve Allah-insan ilişkisine ışık tutması, sonuçta Allah’ı Kur’an ölçüsünde tanıtması açısından büyük önem taşımaktadır.
“Esmâ-i hüsnâ” tâbiri mutlak olduğundan, bir sayı belirlemeden bütün güzel isimlerin Allah’a ait olduğunu ifâde etmektedir. Şu halde Kur’an, esmâ-i hüsnâ sayısını dondurmamaktadır. Bu durumda, taşkınlığa ve yanlışlığa düşmemek için izlenmesi gereken en iyi yol, Allah’a Kur’an’da dayanağı olmayan isimleri vermemektir. Çünkü biz Allah’ı en doğru biçimde ancak O’nun bize verdiği bilgilerle tanıyabiliriz. Bu konuda sayıyı belirleyen en önemli delil, Hz. Peygamberin: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim bunları sayarsa (gereğini yerine getirirse) cennete girer. Allah tekdir, teki sever.” anlamındaki hadisidir. Allah’ın isim ve sıfatları, kitap ve sünnetin belirlemesiyle kesinlik kazanır. Hâlbuki bu konuda belirli bir sayı yoktur. Sünnette Allah’ın “doksan dokuz ismi” olduğu söylenmiş, ama bu isimler belirtilmemiştir. İsimleri belirleyen rivâyetlerin de, birbirinden farklı oldukları görülmüştür. Ayrıca, doksan dokuzla kesin sayıya değil, çokluğa işaret edilmiş de olabilir. Bir de hadisteki “ezberleyip saymayı”, bilinçsizce lafız tekrarı olarak değil de, “İslâm’ın ulûhiyet inancını naslara baş vurarak öğrenmek, bu inancı benimseyip ona uygun biçimde yaşamak” şeklinde anlamak gerekir.
Sonuç olarak, Kur’an’da Allah’a nisbet edilen isimler, insanlar tarafından belirlenip konulmuş değildir; onlar, Allah’ın bizzat kendi zatına verdiği isimlerdir. Şu halde ilâhî isim ve sıfatlar, gösterdikleri varlığın kendisi değil, onun tanıtıcı durumundadırlar. Bunun için isim, müsemmanın (ilâhî zatın) aynı değil, gayrıdır. Ancak Allah’a Rabb, Rahmân, Rahim ve benzeri isimlerle yapılan duâ ve zikirlerde gönlün amaçlayıp bağlandığı varlık, hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın kendisi olduğundan, bu kelimeler, O’na ulaştıran vâsıtalardır. Bu açıdan bakıldığında isim, müsemmânın aynı olmaktadır.
Allah’ın isimlerinin anlamını eğip bükenlerden maksat, Allah’a ait isimleri uydurma tanrıları için kullanan müşriklerdir. Zira onlar, Allah’a ait isimleri, söz gelimi “el-Aziz” in dişisi olarak kabul ettikleri “el-uzzâ” ismini putlarına vererek ilâhî isimleri gerçek anlamlarının dışına çekmişlerdir. Kur’an, mü’minlere böyle yapan kimselerden uzak durmaları uyarısında bulunuyor. Çünkü doğru yolun üstündeki en büyük tehlike şirk; insanı bu tehlikeden koruyan en önemli koruyucular da vahiy ve onun aydınlığında yürüyen akıldır. Eğer insanlar vahyi ve aklı bir tarafa bırakırlarsa, din diye öne sürülen bir yığın yanlışın peşinden giderler. İşte bunun için âyet, Allah’a ait nitelikleri başka varlıklara yakıştırmayı, ya da bunun aksine Allah’ı “baba” yahut “oğul” gibi insan biçimli niteliklerle ve beşeri ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlamayı kesinlikle yasaklamakta; O’na naslarda belirtilen isim ve nitelikler dışında, Kur’an’da dayanağı olmayan isimler vermeyi, azabı gerektiren bir suç olarak belirtmektedir. 3019
Seyyid Kutub diyor ki:
7/A’râf, 180: Kâinattaki Tevhid anlaşmasına ilişkin manzara arz edildikten ve bu anlaşmadan Allah’ın kendisine verdiği âyetlerden yüz çevirip sapan adam bir örnek olarak sunulduktan sonra, İslâm çağrısına Allah’a ortak koşarak karşılık veren müşriklerin tutumları ile somutlaşan sapıklara aldırmayı öngören yönlendirmeye yer veriliyor. Bunlar Allah’ın isimlerinde ilhâda kalkışan ve onları tahrif
3019] Fahreddin Yıldız
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden, Allah’ın isimlerini sahte tanrılara yakıştıran bir topluluktur:
“En güzel isimler Allah’ınkilerdir. O’na o isimler ile duâ ediniz. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları sapıklıkları ile başbaşa bırakınız. Onlar yaptıklarının cezasını ilerde çekeceklerdir.” 3020
Âyet-i kerimenin metninde geçen “İlhad” kavramı sapmak veya tahrif etmek anlamına gelir. Arap Yarımadası’nda yaşayan müşrikler Allah’ın güzel isimlerini tahrif etmişler ve onları sahte ilâhlarına yakıştırmışlardı. “Allah” ismini değiştirerek bu ismi “Lât”a vermişlerdi. “Aziz” ismini değiştirip onu “Uzzâ”ya takmışlardı. Âyeti kerime bu isimlerin yalnız Allah’a ait olduğunu belirtmektedir. Ve yalnız mü’minlerin hiçbir tahrife ve sapmaya yer vermeden bunlarla kendisine çağırmalarını, bu konuda sapmış ve saptırılmış bulunanları kendi hallerine bırakmalarını, onlara aldırmamalarını, onların içinde bulundukları sapıklığa iltifat etmemelerini emretmektedir. Çünkü onların işleri Allah’a havale edilmiştir. Bu hareketlerinden dolayı kendilerini bekleyen cezaya mutlaka çarptırılacaklardır. Aman Allah’ım, bu ne korkunç bir tehdit!...
Allah’ın isimlerinden eğriliğe sapanların kendi hallerine bırakılmasına ilişkin bu emir, sırf bu tarihi olayla ve Allah’ın isimlerini lafzı olarak değiştirip onları sahte ilâhlara yakıştırmakla sınırlı değildir. Bu emir bütün şekilleriyle her türlü yanlış adlandırmayı kapsamına alır. Ulûhiyet gerçeği konusundaki düşüncelerinde, ilhâda kalkışan, yani tahrif eden veya sapan herkesi kapsamına alır. Allah’ın çocuğu olduğunu iddia edenler, Allah’ın dilemesinin evrendeki tabiat kanunlarına bağlı olduğunu ileri sürenler, yüce Allah hiçbir şeye benzemediği halde O’nun işlerinin insanların işlerine benzer şekilde meydana geldiğini ileri sürenler, Yüce Allah’ın gökte yani evrenin düzenini idarede, insanları âhirette hesaba çekmede ilâh olduğunu kabul edip, O’nun yeryüzünde, yani insanların hayatlarında yasa koyamayacağını, hayatla ilgili konularda insanların ancak kendi akıllarıyla, deneyimleriyle ve menfaatleriyle bağdaşacak şekilde uygun gördüklerini yasa olarak belirleyeceklerini, bu konularda insanların kendi kendilerinin ilâhları olduklarını veya bir kısmının diğer bir kısmının ilâhları konumunda bulunduğunu söyleyenler ve buna (dilleriyle ifâde etmeseler de pratikleriyle) şâhitlik yapanlar!.. Evet bunların hepsi, Allah’ın sıfatları ve ilâhlığının özellikleri konularında birer sapmadır. Buların hepsini aynı çerçevede görmek gerekir. Müslümanlar ise, bunların hepsinden yüz çevirmek ve onlara aldırmamakla yükümlüdürler. Bu sapık yakıştırmalara kalkışanlara gelince, onlar zâten yaptıklarına karşılık olarak Allah’ın cezasıyla tehdit edilmiş bulunmaktadırlar!
Karşıt Gruplar: Kur’an-ı Kerim’in akış seyri insanların bir kısmını oluşturan cehennemin yakıtı olan ve şu âyette: “Onların kalpleri var, fakat anlamazlar; gözleri var, fakat görmezler; kulakları var, fakat işitmezler”... sözü edilen kesimi açıkladıktan sonra, insan gruplarını açıklamaya geçiyor. İnsanların bir grubu bunlardır. Bir grup da, Allah’ın isimlerinde eğriliğe sapanlar ve onları tahrif edenlerdir. Sonra insanların içinden hakka sarılan, insanları gerçeğe çağıran, hak ile hükmeden ve ondan sapmayan bir kesim de vardır. Bunların tam karşısında yer alan, gerçeği inkâr eden ve Allah’ın âyetlerini yalan sayan bir grup da bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim birinci grubun varlıklarını kabul eder ve onların varlığını kuşku götürmeyen değişmez bir realite olarak gösterir. Bunlar, sapıklar
3020] 7/A’râf, 180
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 669 -
haktan saptıklarında, insanlar gerçeği yalan saydıklarında hakkın bekçiliğini yapanlar ve ona bağlılıkta direnen kimselerdir. Diğerlerine gelince, Kur’an onların korkunç akıbetlerini açığa çıkarıyor ve Allah’ın onlara karşı çok çetin bir tuzak hazırladığını belirtiyor. 3021
3021] Fi Zılâli’l Kur’an
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Esmâü’l-Hüsnâ Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- ESMÂÜ’L-HÜSNÂ İFÂDESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 4 Yerde: 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24.
B- ALLAH LAFZININ GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 2697 Yerde; ALLAHUMME LAFZI: 5 Yerde
C- ALLAH’IN İSİM VE SIFATLARINDAN BAZILARI
a- En Güzel İsimler Allah’ındır. (Esmâü’l-Hüsnâ): 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 22-24; 87/A’lâ, 2.
b- Allah’ın Adı Yücedir: 55/Rahmân, 78.
Allah’ın İsimlerinde Aşırı Gitmekten Sakınmak: 7/A’râf, 180.
Bütün Üstün Sıfatlar Allah’ındır: 16/Nahl, 60; 20/Tâhâ, 114; 30/Rûm, 27; 40/Mü’min, 15.
Allah’ın Şânı Yücedir: 25/Furkan, 1, 10, 61; 36/Yâsin, 83; 42/Şûrâ, 4; 67/Mülk, 1.
Allah, Büyük ve Yücedir: 31/Lokman, 30; 42/Şûrâ, 5, 51; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 37; 59/Haşr, 23; 74/Müddessir, 3; 85/Bürûc, 15.
Allah, Her Türlü Noksan Sıfatlardan Münezzehtir: 59/Haşr, 23.
Allah, Azamet Sahibidir: 59/Haşr, 23.
Allah, Mutlak Galiptir: 59/Haşr, 23-24; 61/Saff, 1; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 2.
Allah, Her Şeyi Koruyup Gözetendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Emniyet Verendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Âfet ve Kederden Sâlimdir: 59/Haşr, 23.
Allah, Şah Damarından Daha Yakındır: 56/Vâkıa, 85.
Allah, Her Faâliyettedir: 55/Rahmân, 29.
Allah, Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir: 35/Fâtır, 15; 55/Rahmân, 29; 64/Teğâbün, 6; 112/İhlâs, 2.
Allah, Doğurmaktan ve Doğurulmaktan Münezzehtir: 112/İhlâs, 3.
Allah, Göklerin ve Yerin Nûrudur: 24/Nûr, 35-36.
Allah, Çocuk Edinmekten Münezzehtir: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 6/En‘âm, 100-101; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 5; 19/Meryem, 35, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü‘minûn, 91; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 4.
Allah, Ortak Koşulan Şeylerden Münezzehtir: 7/A‘râf, 190; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 1, 3; 17/İsrâ, 42-43, 111; 23/Mü‘minûn, 92; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 40; 39/Zümer, 67; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23.
Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra‘d, 2; 32/Secde, 5-6.
Allah Rahmândır: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163; 13/Ra‘d, 30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44-45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87-88, 91-93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108-109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15, 23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19-20, 33, 36, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3, 19-20, 29; 78/Nebe‘, 37-38.
Allah Rahîmdir: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128, 143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 25; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En‘âm, 54, 145, 165; 7/A‘râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69-70; 9/Tevbe, 5, 27, 91, 99, 102, 104, 117-118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22-23, 62; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde, 6; 34/Sebe‘, 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5; 44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele, 12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehine, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.
Allah, Âlemlerin Rabbidir: 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 131, 263; 5/Mâide, 28; 6/Enâm, 45, 71, 162; 7/A‘râf, 54, 61, 67, 104, 121; 10/Yûnus, 10, 37; 13/Ra‘d, 16; 19/Meryem, 65; 21/Enbiyâ, 19; 26/Şuarâ, 16, 23, 47, 77, 98, 109, 127, 145, 164, 180, 192; 27/Neml, 8, 44; 28/Kasas, 30; 32/Secde, 2; 37/Sâffât, 87, 182; 39/Zümer, 75; 40/Mü‘min, 64-66; 41/Fussılet, 9, 42; 43/Zuhruf, 46; 44/duhân, 7-8; 45/Câsiye, 36; 55/Rahmân, 17; 56/Vâkıa, 80; 59/Haşr, 16, 23; 69/Haakka, 43; 70/Meâric, 40; 73/Müzzemmil, 9; 78/Nebe‘, 37; 81/Tekvîr, 29; 83/Mutaffifîn, 6.
D- ALLAH’IN SIFATLARI
D1- ALLAH’IN ZÂTÎ SIFATLARI (ZÂTININ SIFATLARI)
b- Vücûd; Allah Vardır: 6/En’âm, 75-79; 12/Yûsuf, 105; 27/Neml, 59-64; 28/Kasas, 71-72; 29/Ankebût, 61, 63; 57/Hadîd, 3; 67/Mülk, 19, 30.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 671 -
c- Kıdem; Allah Ezelîdir, Evveli Yoktur: 57/Hadîd, 3, 2/Bakara, 255.
d- Beka; Allah Ebedîdir, Sonu Yoktur: 2/Bakara, 255; 25/Furkan, 58; 28/Kasas, 88; 55/Rahmân, 26-27; 57/Hadîd, 3.
e- Vahdâniyet; Allah Birdir, O’ndan Başka Tanrı Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18; 4/Nisâ, 87, 171; 6/En’âm, 10, 102; 9/Tevbe, 31; 11/Hûd, 14; 13/Ra’d, 16, 30; 16/Nahl, 22, 51; 17/İsrâ, 42-43; 20/Tâhâ, 8, 98; 21/Enbiyâ, 22-25; 23/Mü’minûn, 91, 116; 28/Kasas, 70, 88; 35/Fâtır, 3; 37/Sâffât, 1-5; 38/Sâd, 65-66; 39/Zümer, 4, 6; 40/Mü’min, 3, 16, 62, 65; 41/Fussılet, 6; 43/Zuhruf, 84; 44/Duhân, 8; 59/Haşr, 22-23; 64/Teğâbün, 13; 73/Müzzemmil, 9; 112/İhlâs, 1.
f- Muhâlefetü’n li’l-Havâdis; Allah, Yaratılanların Hiçbirine Benzemez: 42/Şûrâ, 11; 112/İhlâs, 4; 2/Bakara, 22; 6/En’âm, 101; 19/Meryem, 65.
g- Kıyam bi-Nefsihî; Allah Kendi Varlığı ile Vardır: 2/Bakara, 255.
D2- ALLAH’IN SÜBÛTÎ SIFATLARI (VARLIĞININ SIFATLARI)
a- Hayat; Allah Diridir: 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2.
b- İlim; Allah, Her Şeyi Bilir: 2/Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; 3/Âl-i İmrân, 5, 29; 4/Nisâ, 24, 111; 5/Mâide, 7, 99; 6/En’âm, 3, 13, 59, 73, 101; 11/Hûd, 5; 13/Ra’d, 8-10; 14/İbrâhim, 38; 16/Nahl, 19, 23; 20/Tâhâ, 7, 98, 111; 21/Enbiyâ, 110; 22/Hacc, 70, 76; 23/Mü’minûn, 92; 26/Şuarâ, 220; 27/Neml, 6; 28/Kasas, 69; 29/Ankebût, 45, 52, 61; 31/Lokman, 16, 23, 34; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 1; 34/Sebe’, 1-2; 35/Fâtır, 38, 44; 36/Yâsin, 81; 39/Zümer, 7, 46; 40/Mü’min, 3, 19, 65; 41/Fussılet, 47; 42/Şûrâ, 17, 24-25; 43/Zuhruf, 84; 48/Feth, 4; 49/Hucurât, 1, 8, 13; 57/Hadîd, 3-4, 6; 58/Mücâdele, 7; 59/Haşr, 22; 64/Teğâbün, 4, 11, 18; 66/Tahrîm, 2; 67/Mülk, 13-14; 76/Ensan, 30.
c- İrâde; Allah, Dilediğini Yapar: 2/Bakara, 185, 253; 3/Âl-i İmrân, 26, 40; 5/Mâide, 1; 11/Hûd, 107; 14/İbrâhim, 27; 22/Hacc, 14, 18; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 54; 42/Şûrâ, 49; 85/Bürûc, 16; 68/Kalem, 17-19; 18/Kehf, 23-24.
d- Semî’; Allah, Her Şeyi İşitir: 2/Bakara, 127, 137, 181, 224, 227, 244, 256; 3/Âl-i İmrân, 34-35, 38, 121; 4/Nisâ, 58, 134, 148; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 13, 115; 7/A’râf, 200; 8/Enfâl, 17, 42, 53, 61; 9/Tevbe, 98, 103; 10/Yûnus, 65; 11/Hûd, 24; 12/Yûsuf, 34; 14/İbrâhim, 39; 17/İsrâ, 1; 21/Enbiyâ, 4; 22/Hacc, 61, 75; 24/Nûr, 21, 60; 26/Şuarâ, 220; 29/Ankebût, 5, 60; 31/Lokman, 28; 34/Sebe’, 50; 40/Mü’min, 20, 56; 41/Fussılet, 36; 42/Şûrâ, 11; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 58/Mücâdele, 1; 76/İnsan, 2.
e- Basar; Allah, Her Şeyi Görür: 2/Bakara, 96, 110, 233, 237, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 156, 163; 4/Nisâ, 58, 134; 5/Mâide, 71; 6/En’âm, 50; 7/Enfâl, 39, 72; 11/Hûd, 24, 112; 12/Yûsuf, 93, 96; 13/Ra’d, 16; 17/İsrâ, 1, 17, 30, 96; 20/Tâhâ, 35, 125; 22/Hacc, 61, 75; 25/Furkan, 20; 31/Lokman, 28; 33/Ahzâb, 9; 34/Sebe’, 11; 35/Fâtır, 19, 31, 45; 40/Mü’min, 20, 44, 56, 58; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 11, 27; 48/Feth, 24; 49/Hucurât, 18; 57/Hadîd, 4; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 2; 67/Mülk, 19; 76/İnsan, 2; 84/İnşikak, 15.
f- Kelâm; Allah, Söyler ve Konuşur: 2/Bakara, 37, 77, 124; 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 34, 115; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 6; 18/Kehf, 27, 109; 31/Lokman, 27.
Allah’ın Kelâmı ve Kelimeleri: 2/Bakara, 37, 124; 3/Âl-i İmrân, 39, 45; 4/Nisâ, 171; 6/En’âam, 34, 115; 7/A’râf, 137, 158; 8/Enfâl, 7; 9/Tevbe, 40; 10/Yûnus, 19, 33, 64, 82, 96; 11/Hûd, 110, 119; 18/Kehf, 27, 109; 20/Tâhâ, 129; 31/Lokman, 27; 37/Sâffât, 171, 40/Mü’min, 6; 41/Fussılet, 45, 42/Şûrâ, 14, 24; 66/Tahrîm, 12.
g- Kudret; Allah’ın Her Şeye Gücü Yeter: 2/Bakara, 20, 106, 109, 148, 259, 284; 3/Âl-i İmrân, 26, 29, 65, 189; 4/Nisâ, 133, 149; 5/Mâide, 17, 19, 40, 120; 6/En’âm, 17, 37, 41, 65; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 39; 11/Hûd, 4; 16/Nahl, 70, 77; 17/İsrâ, 99; 22/Hacc, 6, 39; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 45; 25/Furkan, 54; 29/Ankebût, 20; 30/Rûm, 54; 33/Ahzâb, 27; 35/Fâtır, 1, 44,; 36/Yâsin, 81; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9, 29, 50; 46/Ahkaf, 33, 48/Feth, 21, 57/Hadîd, 2; 59/Haşr, 6; 60/Mümtehine, 7; 64/Teğâbün, 1; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 8; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 4, 40; 77/Mürselât, 23; 86/Târık, 8.
h- Tekvîn; Allah, Yaratıcıdır: 2/Bakara, 28-29, 117; 3/Âl-i İmrân, 47; 5/Mâide, 17; 6/En’âm, 73, 95, 101-102; 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 31; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 86; 16/Nahl, 40; 17/İsrâ, 99; 19/Meryem, 35; 23/Mü’minûn, 17; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 61, 63; 30/Rûm, 27, 40, 54; 31/Lokman, 28; 32/Secde, 7; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 81-82; 39/Zümer, 62; 49/Mü’min, 62, 68; 42/Şûrâ, 49; 54/Kamer, 49-50; 56/Vâkıa, 57-59, 63-65, 68-73; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2.
Yaratan Yalnız Allah’tır: 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 28; 23/Mt’minûn, 17; 35/Fâtır, 3; 38/Sâd, 71; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62; 59/Haşr, 24.
Allah’ın “Kün -Ol-” Emri: 6/En’âm, 73; 16/Nahl, 40; 19/Meryem, 35; 36/Yâsin, 82; 40/Mü’min, 68.
E- ALLAH’I NOKSAN SIFATLARDAN TENZİH ETMEK: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 40, 171; 6/En’âm, 100,
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
102, 136, 144; 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 11/Hûd, 101; 14/İbrâhim, 30; 16/Nahl, 1, 3, 57; 17/İsrâ, 43, 108, 111; 19/Meryem, 35; 21/Enbiyâ, 17-18, 22, 26, 87; 23/Mü’minûn, 91-92, 116-117; 26/Şuarâ, 209; 27/Neml, 8, 61, 64; 30/Rûm, 9; 36/Yâsin, 83; 37/Sâffât, 159, 180; 39/Zümer, 4-5, 66-67; 40Mü’min, 64; 43/Zuhruf, 15-16, 76, 81-82; 50/Kaf, 29, 38; 52/Tûr, 43; 55/Rahmân, 78; 59/Haşr, 23; 69/Haakka, 52; 87/A’lâ, 1; 112/İhlâs, 3-4.
F- ALLAH’IN RAHMETİ
a- Allah’ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En’âm, 12, 16, 133, 147, 154, 157; 7/A’râf, 63; 11/Hûd, 28, 43, 63, 73, 119; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65, 82, 98; 19/Meryem, 2, 21, 50, 53; 21/Enbiyâ, 75, 84, 86; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 28/Kasas, 73; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb, 17; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 44-45; 38/Sâd, 9, 43; 39/Zümer, 38; 40/Mü’min, 9; 43/Zuhruf, 32; 67/Mülk, 28.
b- Allah, Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yûsuf, 56; 29/Ankebût, 21; 42/Şûrâ, 8; 48/Feth, 25; 76/İnsan, 31.
c- Allah’ın Mü’minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En’âm, 54; 7/A’râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe, 21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94; 33/Ahzâb, 43; 44/Duhân, 42; 45/Câsiye, 30; 57/Hadîd, 13.
d- Allah’ın Rahmetini İstemek: 2-Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A’râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86; 17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü’minûn, 109, 118; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 9; 40/Mü’min, 7.
e- Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
f- Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
g- Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En’âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
h- Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A’râf, 56.
i- Allah, Kur’an Okuyana Rahmet Eder: 7/A’râf, 204.
k- Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
l- Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
m- Allah’ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A’râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
n- Allah’ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A’râf, 156.
o- Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet Etmez: 7/A’râf, 49.
p- Yağmur Rahmettir: 7/A’râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
r- Kur’an Rahmettir: 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhân, 6; 45/Câsiye, 20.
s- Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6.
t- Allah’ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
u- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmemek: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.
v- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
y- Allah’ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü’minûn, 75; 30/Rûm, 33, 36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
G- ALLAH’IN TASARRUFU
a- Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra’d, 2; 32/Secde, 5-6.
b- Allah Dilediği Gibi Tasarruf Eder: 39/Zümer, 62.
c- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsin, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Feth, 27; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
H- ALLAH’IN SÜNNETİ (İLÂHÎ KANUN)
Allah’ın Sünnetinde Hiçbir Değişme Olmaz: 8/Enfâl, 38; 15/Hıcr, 13; 17/İsrâ, 77; 18/Kehf, 55; 33/Ahzâb, 38, 62; 35/Fâtır, 43; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23.
İ- ALLAH’IN VAADİ (SÖZÜ)
a- Allah’ın Vaadi Haktır, Gerçektir: 4/Nisâ, 122, 10/Yûnus, 4, 55; 14/İbrâhim, 22; 18/Kehf, 21, 98; 28/Kasas, 13; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 9, 33; 35/Fâtır, 5; 40/Mü’min, 55, 77; 45/Câsiye, 32; 46/Ahkaf, 17.
b- Allah, Vaadinden Dönmez: 3/Âl-i İmrân, 9, 194; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 47; 30/Rûm, 6; 39/Zümer, 20.
c- Allah’ın Mü’minlere Vaadi: 2/Bakara, 268; 3/Âl-i İmrân, 194; 4/Nisâ, 95; 5/Mâide, 9; 7/A’râf, 44; 9/Tevbe, 72, 111; 13/Ra’d, 35; 19/Meryem, 61; 24/Nûr, 55; 25/Furkan, 15; 28/Kasas, 61; 39/Zümer, 74; 40/Mü’min, 8; 46/Ahkaf, 16; 47/Muhammed, 15; 48/Feth, 20, 29; 57/Hadîd, 10.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 673 -
d- Allah’ın Kâfirlere Vaadi: 9/Tevbe, 68; 34/Sebe’, 30; 36/Yâsin, 52, 63; 43/Zuhruf, 42; 46/Ahkaf, 16.
K- ALLAH’IN ÖLDÜRMESI: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 60; 57/Hadîd, 2.
L- ALLAH’IN DİRİLTMESİ: 2/Bakara, 28, 72-73, 258-260; 3/Âl-i İmrân, 27, 156: 6/En’âm, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 22/Hacc, 5, 6, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 31/Lokman, 28; 36/Yâsin, 12, 78-79; 40/Mü’min, 57, 68; 42/Şû’â, 9; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 46/Ahkaf, 33; 50/Kaf, 15, 43; 53/Necm, 44, 47; 56/Vâkıa, 60-61; 57/Hadîd, 2; 71/Nûh, 18; 75/Kıyâme, 3-4; 79/Nâziât, 27.
M- ALLAH’IN AZÂBI
a- Allah, Dilediğine Azap Eder: 2/Bakara, 284; 3/Âl-i İmrân, 129; 5/Mâide, 18, 40; 7/A’râf, 156; 17/İsrâ, 54; 29/Ankebût, 21, 25; 48/Feth, 14.
b- Allah’ın Azâbı Şiddetli ve Çetindir: 2/Bakara, 165, 196; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 56, 173; 5/Mâide, 2, 98; 14/İbrâhim, 7; 15/Hıcr, 50; 17/İsrâ, 57; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 2; 35/Fâtır, 7; 40/Mü’min, 3; 59/Haşr, 7; 85/Bürûc, 25-26; 89/Fecr, 25.
c- Allah’ın Azâbı Zâlimler, Münâfıklar, Kâfirler ve Müşrikler İçindir: 2/Bakara, 7, 10, 49, 86, 90, 96, 104, 114, 126, 162, 165-166, 174; 3/Âl-i İmrân, 4, 21, 56,77, 88, 91, 105, 106, 128, 176-178, 181, 188; 4/Nisâ, 14, 37, 93, 102, 138, 151, 161; 5/Mâide, 33, 36-37, 41, 73, 80, 94; 6/En’âm, 30, 49, 70, 93, 126, 157; 7/A’râf, 39, 141, 165, 167; 8/Enfâl, 14, 35, 50; 9/Tevbe, 3, 34, 55, 61, 68, 74, 79, 85, 90, 101; 10/Yûnus, 4, 52, 54, 70, 88, 97; 14/İsrâhim, 6, 17, 22; 16/Nahl, 58, 88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 57; 24/Nûr, 11, 23; 27/Neml, 5; 33/Ahzâb, 8, 24, 57, 73; 34/Sebe’, 8; 35/Fâtır, 7; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 71; 42/Şûrâ, 26, 42; 43/Zuhruf, 65, 74; 48/Feth, 6; 58/Mücâdele, 4-5, 15; 76/İnsan, 31; 84/İnşikak, 24.
d- Allah’ın Azaptan Koruması İçin Duâ: 2/Bakara, 201; 3/Âl-i İmrân, 16, 191-192; 25/Furkan, 65.
N- ALLAH’IN HESABI (HESAP SORMASI)
Allah, Hesabı Çabuk Görendir: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 5/Mâide, 4; 13/Ra’d, 41; 14/İbrâhim, 51; 24/Nûr, 39; 40/Mü’min, 17.
O- ALLAH’IN RIZÂSI: 2/Bakara, 207, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 162, 174; 4/Nisâ, 114; 5/Mâide, 2, 16, 119; 9/Tevbe, 21, 72, 100, 109; 19/meryem, 6, 55; 20/Tâhâ, 109; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 7; 46/Ahkaf, 15; 48/Feth, 18, 28-29; 53/Necm, 26; 57/Hadîd, 20, 27; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 8; 60/Mümtehine, 1; 89/Fecr, 28; 92/Leyl, 22; 98/Beyyine, 8.
Ö- ALLAH’IN FAZLI: 2/Bakara, 64, 105, 198, 243, 251, 268; 3/Âl-i İmrân, 74, 152, 170, 174, 180; 4/Nisâ, 32, 70, 73, 83, 113; 5/Mâide, 2, 54; 8/Enfâl, 29; 10/Yûnus, 58, 60; 11/Hûd, 3; 12/Yûsuf, 38; 17/İsrâ, 12; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 27/Neml, 16, 40, 73; 30/Rûm, 45-46; 33/Ahzâb, 47; 35/Fâtır, 12, 30, 35; 40/Mü’min, 61; 42/Şûrâ, 22, 26; 44/Duhân, 57; 45/Câsiye, 12; 48/Feth, 29; 49/hucurât, 8; 57/Hadîd, 21, 29; 59/Haşr, 8; 62/Cum’a, 4, 10.
P- RAB İSMİYLE İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
a- Her şeyin Rabbı (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah’tır: Fatiha, 1 ; Bakara, 22, 126, 131 ; Âl-i İmran, 37 ; En’am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100 ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Ta-ha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
b- Rabb, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ; Nisa, 17 ; A’raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
c- Rabb, Kendisine Kulluk Edilecek Yegâne Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127, 128 ; Âl-i İmran, 64, 79, 80 ; Maide, 72 ; En’am, 106 ; A’raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42 ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
d- Rabb, İnsanları Huzurunda Toplayacaktır: Âl-i İmran, 9 ; En’am, 30, 51 ; Secde, 10, 11, 12 ; Sebe’, 26 ; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
e- Rabb, İlâhî Nizamıyla İnsanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Âl-i İmran, 8.
f- Yalnız Rabbımıza İtaat Edilmelidir: En’am, 114, 115 ; A’raf, 33 ; Tevbe, 31.
g- Rabbımız, Her şeyi Yaratan ve Yöneten Allah’tır: Âl-i İmran, 191 ; Nisa, 1 ; En’am, 133 ; A’raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra’d, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14, 36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü’min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
R- İLÂH KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed, 19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün, 13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
S- ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Esmâ-i hüsnâ Allah’ın Güzel İsimleri, Alâddin Başar, Zafer Y. 2. Bs .İst. 2002
2. Esmâu’l Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. İst. 1984/Seha Neşriyat
3. Âyet ve Hadislerle El-Esmâü’l Hünsâ, İzzeddin Cemel, Ravza Y., 2. Baskı, İst. 2000
4. Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. İst. 1997
5. Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. İst. 1996
6. Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Terc. Ahmet İyibildiren, Uysal Kitabevi Y. 2. bs, Konya, 1997
7. O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. İst. 1997, 2. Bs.
8. Esmâ-i Hüsnâ Allah’ın İsimleri, Metin Yurdagür, Marifet Y. İst. 1996
9. İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. Kahramanmaraş, 1999
10. el-Esmâü’l-Husnâ Şerhi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 2000
11. El-Esmâu’l-Husnâ Allah’ın Güzel İsimleri (El-Câmiu Li-Esmâillâhi’l-Husnâ), İbn Kayyim el-Cevziye, İmam el-Kurtubî, Allâme es-Sa’dî, İbn Kesir, Beyhakî, Çeviren M. Ali Kara, Karınca Y., İst. 2004
12. Esmâullahi’l-Hüsnâ, İbn Kayyim el-Cevziyye, Çevirenler: Hanifi Akın-Muhittin Korkmaz
13. Esmâü’l-Husnâ, Feyzullah Birışık, Karınca Y.
14. 99 Esmâ-i Hüsnâ’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. İst. 1998
15. Esmâi Hüsnâ: Hikmeti, Fazileti ve Esrarı, Arif Pamuk, Pamuk Y.
16. Esmâ-ül Hüsnâ Türkçe-İngilizce, Abdülmecit Yıldız, Ferşat Y.
17. Esmâül Hüsnâ Şerhi, İmam Gazali, Terc. Yaman Arıkan, Merve Yay. Paz.
18. Âyetlerle Esmâül-Hüsnâ, Said Köşk, Anahtar Yayıncılık
19. Allah’ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Y.
20. Emâ-i Hüsnâ, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
21. Türk Edebiyatında Manzum Esmâü’l-Hüsnâlar, Halil ibrahim Şener, doktora tezi, 1985, İzmir Dokuz Eylül üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
22. Gök Tanrının Sıfatlarına Esmâül-Hüsnâ Açısından Bakış, Sait Başer, Kubbealtı Neşriyat
23. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Bekir Topaloğlu,) T.D.V. Y., c. 11, s. 404-418; 9/ 471-503; 23/75-76
24. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Osman Çetin), Şamil Y., c. 2, s. 118-122; 3/198-199; 1/112-123
25. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 513-521; c. 2, s. 180-236
26. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil Y. İzmir, 1994
27. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y., İstanbul 1987, s. 43-44, 52 55, 59, 61, 63-82
28. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Hilâl Y. İst. 1980, 2. Bs.
29. İslâm İnancında Allah’a İnanmak, Said Havva, Petek Y.
30. Allah’ın Varlığı (İsbât-ı Vâcib), Bekir Topaloğlu, DİB Y. Ank. 1979, 2. Bs.
31. Allah’ı Arayış, Hâris el-Muhâsibî, İlke Y.
32. Allah’ı Tanımak ve Anlamak, Turhan Temizer, Alem Y. İst. 1991
33. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
34. Kütüb-i Sitte: 1: 335; 2: 246-248; 4: 99-101, 221-222, 225; 6. 364, 373-374, 424, 521, 531; 7: 8, 27-28, 313, 517; 8: 6-7, 80-81; 9: 11-12, 203-204, 549; 10: 19, 138-140, 155-156, 191-194, 284-294; 11: 454; 12: 10, 126-127, 269, 288, 400, 549-550; 13: 261-262; 14: 16, 66, 381-382, 428, 469-472; 15: 523-524; 16: 127-128, 319, 323-327, 362-363, 536; 17: 15-16, 136, 236, 239, 259, 348, 352, 363, 507-509, 563, 567, 583-586, 591, 596, 605-605
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 675 -
Kavram no 43
Görevlerimiz 9
Bk. Ana-Babaya İhsân, Dünya ve Dünyevîleşmek, İsraf,
Fitne, Mülk, Cimrilik-Cömertlik
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
• Evlât; Anlam ve Mâhiyeti
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal/Dünya Fitnesi
• Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi
• Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması
• Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
• Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin?
• “Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!”
• Çocuk: Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne...
• Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
• İslâm Devleti Olmadan Tedavi Edilemeyecek Olan Eğitim Yarası
• Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
• Bunun Adı Putperestliktir!
• Eğitim ve Tekfir
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
• Çocuk Öldürme Yasağı
• Doğum Kontrolü
• Tefsirlerden İktibaslar
• Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası; Evlât Katili Bir Babanın İtirafları
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. (Sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz. İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” ?
Evlât; Anlam ve Mâhiyeti
Evlâd: Veled kelimesinin çoğuludur. Veled de Arapçada çocuk demektir. Yani, doğumundan bülûğ yaşına kadar insan yavrusu. Doğurmak fiili ile, doğuran (erkek -doğurmaya sebep olan- ve kadın), doğurulan çocuk Kur’ân-ı Kerim’de hep bu kelimenin türevleriyle karşılanır. Çocuk demek olan veled, çoğul ve tekil yerinde kullanılabildiği gibi; hem erkek, hem kız için kullanılabilir. Velîd, henüz yakında doğmuş olan çocuk demektir. Aynı kökten gelen tevellüd: Herhangi bir sebeple bir şeyin, bir başka şeyden doğmasıdır. İnsanın çocuklarını ifâde eden veled ve bunun çoğulu evlâd, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle (türevleriyle birlikte) toplam 103 yerde geçer.
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ Hz. Âdem’e (a.s.) bizzat hayat verdikten sonra, muayyen bir yolla erkekle kadının birleşmesi, erkek ve dişideki sperm denen canlı hücrelerin birbirleriyle buluşması yoluyla insanın yaratılışının devamlı olarak tekrarını murad etti. Erkek ve kadının birleşmesi tamamlanınca, insan yaratılışının sebebi olan olay da tamamlanıyor.
İnsanlar, işte bu birleşme ile nesillerini devam ettiriyorlar. İslâm bu birleşme için bir ölçü koymuştur. Bu ölçü de nikâhtır. Nikâhtan maksat da, her canlı için gerekli olan neslin devamını sağlamaktır. İnsandaki devamlılığın gâyesi ise, Allah’a ibâdet ve dünyayı Allah için imar ederek insanların yardımına koşmaktır. Bu, esas gâye olunca çocuk ve nesil arzusu, sâlih ve hayırlı bir neslin talep edilmesini gerektirmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de çocuk arzusu ile ilgili âyetlerde bu hayırlı ve sâlih çocuk meselesine her seferinde ayrı ve tevhidî bir önem verilir: “Onlar ki: ‘Ey Rabbimiz, bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği olarak (sâlih çocuklar) ihsân et, bizi takvâ sahiplerine rehber kıl!’ derler.” 3022 Bu âyette çocuk kelimesi yerine “gözbebeği gibi kıymetli” anlamında “kurretu aynin” ifâdesi kullanılmıştır. Bu ise arzularımıza uygun ve gerçekten Allah’tan korkan takvâ sahibi bir nesil demektir.
İstenmesi gereken neslin ana vasıfları, başka âyetlerde de kaydedilmiştir: “Yâ Rabbi, bana kendi katından temiz bir soy bahşet. Doğrusu sen duâyı işitirsin.” 3023 Bu âyette istenecek neslin “temiz” olduğu belirtilmektedir. Mü’min, ancak temiz bir nesil talebinde bulunur. Bu duâ, Zekeriyya’nın (a.s.) duâsıdır.
“Ey Rabbimiz, ikimizi de Müslüman, Sana teslimiyette sâbit kıl. Soyumuzdan da müslüman bir ümmet yetiştir.” 3024 “Müslüman nesil” isteğini dile getiren İbrâhim ve İsmâil (a.s.) bize bu bakımdan birer örnektirler. Ayrıca Cenâb-ı Allah bize: “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için uyulacak güzel örnekler vardır.” 3025 buyurmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, elde edilecek çocuk ve arkadan gelen nesille alâkalı olarak yapılması gereken duâyı öğretici mâhiyetteki bir âyet, neslin “sâlih” olmasına dikkat çeker. Kırk yaşına basan kimsenin, yapması gereken duâlar meyanında şöyle demesi istenir: “Bana verdiğin gibi, soyuma da salâh ver.” 3026 Bu talepteki salâhtan, iyi amel üzere olan hayırlı nesil (sâlih insan) anlaşılacağı gibi, yaratılış yönünden bedeni sağlam, tam, kusursuz, sakat olmayan anlamı da çıkarılmaktadır.
Hz. Âişe validemize bir doğum haberi ulaşınca, kız mı erkek mi diye hiç sormayıp, “Yaratılışı tamam mı?” diye sorduğu; “Evet!” cevabı alınca da, “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” diye duâ ettiği bilinmektedir. Hz. Âdem (a.s.) ve Havvâ vâlidemiz de zâten bu şekilde duâ etmişlerdir: “Bize sâlih, bedence kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki, şükredenlerden oluruz.”3027 İhtiyarlığına rağmen kendisine Cenâb-ı Hakk’ın iki çocuk vermesi karşısında Hz. İbrâhim (a.s.) şu duâyı yapmıştır: “İhtiyarlığıma rağmen bana İsmail’i ve İshak’ı bahşeden Allah’a hamd olsun. Doğrusu
3022] 25/Furkan, 74
3023] 3/Âl-i İmrân, 38
3024] 2/Bakara, 128
3025] 60/Mümtehıne, 4
3026] 46/Ahkâf, 15
3027] 7/A’râf, 189
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 677 -
Rabbim duâları işitendir.” 3028 Bu teslimiyet içindeki bir baba Allah Teâlâ’ya şu niyazda bulunmaktadır: “Rabbim, beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Duâmı kabul buyur Rabbimiz.” 3029
Çocuk, babasının sırrı ve husûsiyetlerinin sahibidir. Hayatı boyunca onun gözbebeği, ölümünden sonra da mevcûdiyetini devam ettiren ve ebedîliğe doğru götüren bir parçasıdır. Bütün husûsiyetleri (iyi ve çirkin yönlerini) ondan âdeta miras yolu ile aktarır. Zira o, kalbinin bir parçasıdır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, neseplerin korunmasını, neslin tevhid üzere yetişmesini emretmiştir. Bunun için aile halkına, özellikle yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa “tevhid” inancıdır. Yani Allah’ın varlığı ve sıfatlarıyla tanıtılması, hiç bir şekilde O’nun ortağı, yardımcısı, O’na giden yolda aracının olmadığı, insanların O’nun hükümleri, emir ve yasaklarıyla yönetilmesi gerektiği inancıdır. Yaş ve idrâk yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen bir çocuğa, öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivâyetler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz çocuğa tevhîd’i öğrettiğini ve bu maksatla: “Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, âcizlikten ötürü bir velîsi/yardımcısı da bulunmayan Allah’a hamd olsun...” 3030 âyetini okuduğu kaydedilmektedir.
Tevhidle birlikte, şirkin kötülüğü, bâtıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinâyet olduğu da, öncelikle öğretilmesi gereken bilgiler olmaktadır. Bu konuda Kur’ân’ın verdiği en güzel örnek Hz. Lokman’dır (a.s.). “Hani Lokman oğluna -ona öğüt verirken- şöyle demişti: ‘Oğulcuğum, Allah’a şirk/ortak koşma. Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” 3031
Hz. Nuh (a.s.) da kavmini Allah’a dâvet etmiş, dâvetini kabul ederek iman eden insanları tufandan kurtulmaları için gemisine almış, bu arada öz oğlunun da inanarak gemiye binmesini istemişti. Ancak oğlu, inanmadığı için gemiye binmeyerek, kendi helâkini kendi elleriyle hazırlamıştır. Şefkatinin eseri olarak oğlunun affedilmesi için; “Yâ Rab, oğlum benim ailemdendir” diye duâ etmiş, Allah da “Ey Nuh, o senin ailenden değildir, onun yaptığı sâlih olmayan, yaramaz iştir”3032 buyurarak, evlâd olabilmek için sadece babanın sulbünden gelmiş olmanın yetmediğini; bilâkis müslüman/Allah’a teslim olmuş babanın gösterdiği eğitimi ve akîdeyi kabul etmenin gerektiğini vurgulamıştır.
Birçok insan, evlât sahibi olmayı toplum içerisinde bir iftihar vesîlesi 3033 olarak düşünmüş, Allah’ın ebeveyne emâneti olan bu varlıklara İslâmî terbiye ve eğitimi vermediği için de, onları kendilerine âdetâ düşman yapmıştır. Allah, böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “...Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının!”3034 Gerçekte evlât, insan için bir imtihan vâsıtasıdır. “Mal ve çocuklar birer fitnedir.” 3035
3028] 14/İbrâhim, 39
3029] 14/İbrâhim, 40
3030] 17/İsra, 111
3031] 31/Lokman, 13
3032] 11/Hûd, 42-46
3033] 57/Hadîd, 20
3034] 64/Teğâbun, 14
3035] 8/Enfâl, 28
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber de, (s.a.s.), bütün insanların, emri altındakilerin çobanı olduğunu ifâde etmiştir.3036 Ebeveynin evlâda bırakacağı en güzel mîras, hiç şüphesiz ki, onu güzel terbiye etmesidir.3037 Güzel terbiye edilen çocuk, ebeveyni için âhiret mutluluğunun sebebidir. Ölen insanın amel defteri kapandığı halde, sâlih evlât bırakanın defteri kapanmaz; onun yaptığı hayırlı işlerden ebeveyn de mutlak fayda görür. 3038
Evlâdın ruh terbiyesine önem verildiği gibi, zamanın meşhur olan bilgilerinin de ona kazandırılması, geçimini temin edebileceği helâl kazanç yollarının öğretilmesi gerekir. Diğer taraftan, yine Kur’ân-ı Kerîm, rasûl inancı olmadan Allah’a inanmanın hiç bir değer ifâde etmediğini, Allah’a inanmanın mutlaka rasûllere de inanmayı gerektirdiğini bildirir: “Allah’ı ve Rasûlü’nü inkâr eden Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isteyen; ‘bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr ederiz’ diyerek, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirlerdir. Kâfirlere ağır bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve rasullerine inanıp onlardan hiç birini ayırmayanlara, işte onlara, Allah ecrini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder.” 3039
İslâm, çocuğun göstereceği kabiliyete göre yönlendirilmesini mü’minlere tavsiye eder. Bu konuda İbn Kayyim el-Cevziyye şu görüşe yer vermektedir: “Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrâk, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrayış keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira, bu vasıflar ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kâbiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine yönelik bir kabiliyet ve heves görürse ve meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslekse, çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir.” 3040
Kur’ân-ı Kerim’de öğretim ve terbiye konularıyla ilgili olarak erkek ve kız çocuklar arasında herhangi bir ayırım açık olarak gelmiş değildir. Eğitimle ilgili hükümler; kız ve erkek, her iki cins için de aynıdır. Ancak, özellikle cinslerin eğitimi ile ilgili birçok bahsin kadın ve erkek, her iki cinste de ayrı ayrı ele alınarak tebliğ edilmiş olması; âyetlerin açık olan hükümlerinin yanında, cinslerle alâkalı bilgilerin, onlarla çeşitli şekilde ilgilenilmesi gerektiğini mü’minlere hatırlatmak içindir: “...Mahrem yerlerini, henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar...” 3041; “Ey Nebî, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını almalarını söyle. Bu, onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.”3042 Çocukların iki cinsi arasındaki terbiyenin çeşitliliği hadislerle ve sünnet ile daha açık olarak gösterilmiştir. Onların cinsiyetlerinin farklı oluşu sebebi ile eğitimlerinin farklılığı tabii karşılanırken, ikisine de eşit davranmak emredilmiştir.
Âdil ismi ile muttasıf olan Allah, kullarına karşı âdil olduğu gibi, kullarının da birbirlerine karşı adâletli davranmalarını ve iyilikte bulunmalarını emretmektedir
3036] Buhârî, Cum’a 11
3037] Tirmizî, Birr 33
3038] Müslim, V/73; Ahmed bin Hanbel, IV/105
3039] 4/Nisâ, 150-152
3040] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevdûd fî Ahkâmi’l Mevlûd, 144-145
3041] 24/Nûr, 31
3042] 33/Ahzâb, 59
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 679 -
3043. Bu ilâhî emir, aynı zamanda ana-babanın evlâdına karşı göstereceği ilginin de esasını teşkil etmektedir. Ebeveyn tarafından çocuklar arasında gösterilecek adâletli muâmele, saygınlıklarının artmasına vesîle olur. İslâm âdâbı kız veya erkek çocuklar arasında ayrım yapmayı hoş görmemektedir. Öyle ki, gönül işi olan sevgide bile her iki tarafı eşit tutmayı öngörmektedir. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen şu hadis bunun açık bir delilidir: “Peygamber’in (s.a.s.) yanına bir adam gelmişti. Yanında da bir çocuk vardı. Adam çocuğu öpmeye başlayınca Peygamber, “Ona acıyor musun?” dedi. Adam “Evet” deyince Rasûlullah şöyle buyurdu: “Çocuğa olan şefkatinle sen de Allah’ın merhametine lâyıksın. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir.” Hz. Enes’in rivâyetinde ise şu ilâve vardır: “Adam çocuğunu öpüp dizine oturttu. Derken bir de kızı geldi. Onu da önüne oturtunca Rasûlullah (s.a.s.) “Aralarında eşit muâmele yapacak mısın?” diye ikazda bulundu.” 3044
Kız çocuklarına bakma ve onları yetiştirme konusunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Kim, üç kızı olur da bunlara sabrederse ve varlığından onlara giydirirse, ona ateşten koruyucu bir perde olurlar.” 3045; “Kimin üç kızı yahut üç kız kardeşi olur da onlara iyi muâmele ederse muhakkak Cennet’e girer.” 3046 Hz. Peygamber (s.a.s.) Sürakâ İbn Cu’şüm’e şöyle dedi: “Sana sadakaların en büyüğünü göstereyim mi?” Sürakâ: “Evet yâ Rasûlallah!” dedi. Peygamber (s.a.s.) de: “(Boşanmak veya kocası ölmek sûretiyle) sana dönmüş olan, senden başka geçimine bakacak kimsesi olmayan kızındır.” 3047
Enes bin Mâlik’ten rivâyetle Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Her kim bülûğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımlarını, nafakalarını, terbiye ve yetiştirilmelerini üzerine alır, yerine getirirse o kimse kıyâmet gününde benimle beraber (şöyle) gelecektir.” buyurmuş ve parmaklarını birbirine yanaştırıp kavuşturmuştur. 3048
Evlâda karşı sevgi ve şefkat, fıtrî bir duygudur. Bu konuda genellikle adâletsiz davranılması pek olağan bir hâdise değildir. Ancak, hayatta bulunan ebeveynin mal konusunda evlâdından bir kısmını diğerine tercihi mümkündür. İslâm fıkhında çocuklardan bir kısmına mal hibe etme konusu özetle şöyle kaydedilir: “Bir kimse, sağlığında kendi malını dilediği bir kimseye bağışlayabildiği gibi; bu malı çocuklarından herhangi birine de bağışlayabilir. Ancak, bu durum adâlete aykırı olacağından harama yakın bir kerâhattir. Çocuklardan bir kısmını diğerine tercih etmek, kardeşler arasında düşmanlığa ve soğukluğa sebep olur. Hatta mîrasta erkek kardeşinden daha az alacak olan kız bile, bağışlamada diğer kardeşleriyle eşit miktarda tutulmalıdır. Hanefî mezhebine göre fetvâ böyle verilmiştir. Ancak, Mütekaddimîn denen ilk devir İslâm âlimleri, çocuklardan bir kısmı câhil, fâsık da olsalar, takvâ sahibi ve edepli olan diğer kardeşlerini bunlara mal ile tercih etmenin uygun olmadığını söylerken; Müteahhirîn denen son devir İslâm âlimleri takvâ ve edep sahibi evlâdı diğerlerine tercih etmenin mümkün olduğunu söylemişlerdir. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.): “Allah’tan korkunuz,
3043] 16/Nahl, 90
3044] Buhârî, Edeb 12, 13
3045] İbn Mâce, Edeb 3
3046] Ebû Dâvud, Edeb 130
3047] İbn Mâce, Edeb 3
3048] Müslim, el-Birr Ve’s-Sıla Ve’l-Âdab 149
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
evlâdınız arasında adâlete riâyet ediniz.” buyurur. Diğer bir hadiste: “Ey ashâbım ve ümmetim! Atıyye ve hibede çocuklar arasında eşitliğe riâyet ediniz. Ben, evlâttan birisini üstün görecek olsaydım kızları üstün görür ve tercih ederdim” buyurur. Bir diğer hadiste ise: “Çocuklarınızın arasında adâletli olun. Çocuklarınızın arasında adâletli olun. Çocuklarınızın arasında adâletli olun.”3049 buyurur. Bu hadisin vürûdu şöyledir: Beşir bin Sa’d el-Ensârî’nin karısı, oğlu Nu’man bin Beşir’e, köle, bahçe ve benzeri malî bir yardımda bulunarak onu diğer çocuklarından ayırmasını ve bu bağışı belgelendirmek için Rasûlullah’ın (s.a.s.) şâhit olmasını kocasından istemişti. Bunun üzerine Beşir, Rasûlullah’a (s.a.s.) gitmiş ve aralarında şu konuşma geçmiştir: “Yâ Rasûlallah, Revaha kızı Amre (kendi karısı) oğluna kölemi bağışlamamı benden istedi.” “Onun (oğlunun) kardeşleri var mı?” “Evet!” “Buna verdiğin gibi diğerlerine de verdin mi?” “Hayır!” “Bu doğru değildir. Ben de doğru olmayan şeye şâhit olmam.” Ebû Davûd’un rivâyetinde Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı vermiştir: “Haksızlığa beni şâhit tutma. Sana iyilik etmeleri yönünden çocukların üzerinde senin hakkın olduğu gibi, aralarında adâletli olman için de senin üzerinde onların hakları vardır.” “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâletli olun.” 3050
İmam Muhammed ve diğer bazı fakihler, ebeveynin çocuklara vereceği hibe konusunda miras nisbetinin nazara alınması; oğullara iki, kızlara bir nisbetinde verilmesi gerektiğini, adâletin böyle yerine geleceğini söylemişlerdir. Mirasta olduğu gibi hediyede de erkeğin, kızın alacağından iki misli alması, erkeğin, aile ve çocukların nafakalarını temin ile mükellef olmasındandır.
İmam Mâlik ve İmam Leys ile İmam Sevrî’ye göre; evlât arasında bazılarını tercihen bir malı hibe etmek câizdir. Ancak İmam Mâlik, malın tümünün değil, malın bir kısmının bağışlanabileceğini belirtir. Hepsini bağışlamak câiz değildir.
Şafiîlere göre; tercihe şâyan görüş, bağışlanacak malın kadın-erkek arasında ayrım yapılmaksızın eşit ölçüde bağışlanmasıdır. Bir görüşe göre de, mirastaki hisse nisbetinde bağışlanır.
Hanbelî fakîhlere göre; bağışın evlât arasında, mirastaki hisseleri oranında yapılması gerekir. Çocuğun evlendirilmesinde de diğerlerinin izni olmaksızın fazla masrafta bulunmamalı veya diğerlerine de aynı ölçüde masraf yaparak eşitliği sağlamalıdır. Nafaka ve giyim husûsunda ihtiyaç miktarı nazar-ı itibara alınır. Fakat İmam Ahmed’den bir rivâyete göre; bir kimse, çocuklarından, ihtiyaç sahibi olan aile fertlerinin çokluğu yahut ilim ile meşgul olması gibi sebeplerden dolayı, birini veya bir kısmını, fâsık ve malını kötü yolda sarf edecek olan diğer çocuklarına tercih eder ve onlara mal hibe edebilir. Bu câizdir. Diğer akrabaya hibe konusunda ise eşitlik şartı aranmaz.
Zâhiriyye mezhebi âlimlerince, bir kimsenin evlâdından yalnız birine hibe ve tasaddukta bulunması helâl değildir. Erkek çocuğunu kız çocuğuna tercih etmesi de helâl değildir. Diğerlerine de aynı ölçüde hibede bulunması gerekir. Bu durum, iyilik kabilinden yapılan hibelerde de geçerlidir. Bir baba hayatta iken, evlâdından birine, meselâ oğluna, tasarrufta bulunmak üzere bir miktar mal vermiş ve bu mal tasarruf neticesi artmış ise; artan bu malın aslı hibe yoluyla
3049] Buhârî, Hibe 12, 13; Müslim, Hibât 13; Ebû Dâvud, Büyû’ 83; Ahmed bin Hanbel, IV/275, 278
3050] Ebû Davud, Büyû’ 83
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 681 -
verilmişse, o, erkeğin olur; ticaret kasdıyla verilmişse, bütün vârisler o maldan hak alabilirler. Zira artan mal, babanın malından artmış demektir. 3051
İslâm’a göre hiçbir çocuk korumasız değildir. İster soyu sopu belli, ister yakın bir akrabası bulunsun veya bulunmasın her çocuk, İslâm hukuku bakımından koruma altındadır. Nitekim, herhangi bir çocuğu bulan bir kimsenin, -eğer bu çocuk başkasını görme ihtimali olmadığı için helâk olacak durumda ise- onu alması farz-ı ayındır; almadığı takdirde günahkâr olur. Çocuğu bulanın kendisi bakmak istemediği takdirde ona bakacak birini bulmak, İslâm devleti veya devletin gösterdiği müesseseye ait bir görevdir. Bulunan çocuğun bakımıyla ilgili birçok ihtilâflı meseleyi mahkemeler de çözüme kavuşturur. Hâkim, herhangi bir kişiyi nafaka ödemeye mecbur edebilir.
Çocuğun yeme, içme, giyinme, temizlenme, istincâ işlerini kendi kendine yapabileceği yaşa kadar kız olsun, erkek olsun çocuğun bakımı anneye aittir. Bu yaştan sonra erkeklerde bülûğ; kızlarda hayız yaşına kadarki terbiye, Hanefi fıkhına göre erkekte babaya; kızda anneye aittir. Şâfiîlerde ise bu bakım çocuğun isteğine bağlıdır. Bu mesele, boşanma ile ilgili durumlarda ortaya çıkar. Anne öldüğü veya yeniden evlendiği takdirde, çocuğa aşağıdaki sıraya göre anne veya baba tarafından bir kadın akrabası bakar:
a) Annenin annesi; bu da ölse veya evlense;
b) Babanın annesi; bu da ölse veya evlense;
c) Anne-baba bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense;
d) Anne bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense;
e) Anne-Baba bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense;
f) Anne bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense...
Bu kadınlar, çocuğa mahrem olan bir akraba ile evlenecek olsa, -meselâ çocuğun annesinin amcası ile evlenmesi gibi- kadın bu durumda hidâne hakkını kaybetmez.
Çocuğun nesebi ve babaya nisbeti Ebu Nuaym’den Peygamberimizin (s.a.s.): “Sizi nesebinizden büyükbabanıza bağlayacak bilgileri öğrenin.” ve “Her kim kendi babasından, soyundan başkasına ve her köle ki, efendisinden başkasına kendisini nisbet ederse, Allah’ın azâbına uğrasın!” buyurduğunu nakleder. 3052
Sahih-i Müslim’de nakledilen hadislerde Hz. Peygamber’in (s.a.s.): “Bile bile babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eden hiçbir adam yoktur ki, küfretmiş olmasın...”; “Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu küfürdür.”; “Her kim İslâm’da babası olmadığını bildiği halde babasından başkasına iddia ederse, ona Cennet haramdır.” buyurduğu ifâde edilmektedir. 3053
Neseb, baba ve ana tarafından iştirâk ve ittisal demektir. Neseb bi’ttûl, (babalar ile babaların ilânihâye babalarıyla oğullar ve oğulların ilânihâye oğulları arasındaki bağımlılık) ve neseb bi’l-arz (erkek kardeşler ile bunların oğulları ve
3051] Ö. N. Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, IV/274
3052] Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 214
3053] Müslim, İmân, 61, 64
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
amca oğulları arasında olan bağımlılık) olmak üzere iki çeşittir. Nesebin tesbiti sosyal hayatın zarûrî bir neticesidir. İnsanlık silsilesinin intizam içinde devamı, fertler arasında şefkat, yardımlaşma ve dayanışmanın ortaya çıkması, medenî bir çevrenin oluşması, ailevî ve iktisâdî ilerlemenin meydana gelmesi; nesebin sâbit olmasıyla mümkün olmaktadır. Bunun içindir ki nesebin sâbit olması İlâhî bir rahmettir ve insanı hayvanattan ayıran özelliklerden biridir. Binâenaleyh nesebin muhâfazası gerektiği gibi, nesebi inkâr veya sahih olmayan bir nesebi benimsemek de, din ve insanlık adına işlenen en büyük suçlardan biridir. Allah, nesebi muhâfaza için nikâh akdini helâl kılarken, nesebi soysuzlaştırmaya vesile olan zinâyı da haram kılmıştır. 3054
Bir çocuğun nesebi kendini doğuran kadından sâbit olur. Fakat o çocuğun nesebinin bir erkeğe nisbet edilebilmesi için, o erkek ile anası arasında sahih veya kısmen bu hükümde bulunan fâsit bir nikâh ile veyahut câriyelik veya bir mâzerete mebnî şüphe ile cinsî bir yakınlaşmanın gerçekleşmesi esastır. Cinsî yakınlaşma neticesi meydana gelen hâmilelik müddeti hakkında mezhepler arasında farklılıklar vardır. Hanefî mezhebine göre hâmilelik müddetinin en azı altı ay, en çoğu iki senedir. Diğer üç mezhebe göre ise bu müddetin en azı altı ay, en çoğu ise dört senedir. Bu müddet içerisinde doğan çocuk, kadının hâmile kalmasına sebep olan erkeğe nisbet edilir. Sahîh bir nikâh, hâmilelik müddetinin başlangıcı kabul edilirken; fâsit bir nikâhta ise hâmilelik müddetinin başlangıcı, karı-koca ilişkilerinin vukû bulduğu andır. Çocuğun nesebinin sübûtu da bu ikrar tarihinden itibaren değerlendirilir. Nikâhlı bir kadının nikâh akdinden altı ay veya daha sonra doğuracağı çocukların nesebi kocasından sâbit olur. Bu kadınlar bu süre içinde boşanmış olsalar da nesebin kocaya âidiyeti değişmez. Lian sûretiyle meydana gelen ayrılmalarda da (kocanın isbat edememekle birlikte karısının zinâ ettiği iddiasında bulunmasıyla aralarında meydana gelen ayrılık) hâmilelik müddetinde doğan çocuk yine kocaya isnad edilir.
Nikâh akdinden veya cinsî yakınlaşmadan itibaren hâmilelik müddeti için müsâit olmayan bir zamanda doğacak çocukların nesebi sâbit olmaz. Ancak koca, çocuğun kendinden olduğunu iddia ederse, bu durumda çocuk kocaya nisbet edilir. Bâtıl nikâh neticesi doğan çocuğun nesebi sâbit olmaz. Müslüman ile kâfir karı-kocanın nikâhları bâtıl olduğu için bunlardan doğacak çocukların nesebi sâbit olmaz.
Bir kimse herhangi bir sebeple sokağa bırakılmış, anası-babası bilinmeyen bir çocuğu korumak için alıp beslemiş olsa; bununla aralarında nesep sâbit olmaz. Evlâtlık edinilen çocuğun nesebi, kendisine evlât edinen kimseye nisbet edilemediği gibi evli veya bekâr bir kadının zinâ neticesi doğurduğu çocuk da kendisiyle zinâ eden erkeğe nispet edilemez. Bir kimsenin nesebi ya ikrar ile veya deliller ile sâbit olur. 3055
Çocuk sevgisi: Enes bin Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste o şöyle demiştir: “İyâline karşı insanların Rasûlullah’tan daha şefkatlisini görmedim. Oğlu İbrahim’in Medine’nin bir kenarında oturan sütannesi vardı. Sütannenin kocası bir demirci idi. Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte oraya sık sık giderdik. Varınca, demircinin dumanla dolmuş evine girer, çocuğu kucaklar, öper, koklar, bir müddet
3054] 4/Nîsâ, 3, 4, 15, 25; 17/İsrâ, 3
3055] Ö. N. Bilmen, Hukûku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, II, 395-424
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 683 -
sonra dönerdi.” 3056
Rasûlullah (s.a.s.) herkesi çocuklarını öpmeye teşvik ederdi: “Çocuklarınızı öpün, zira her öpücük için size Cennet’te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve bunu sizin için yazarlar.” Torunlarını öpen Rasûlullah’ı (s.a.s.) Akra b. el-Hâbis yadırgayıp Rasûlullah’a şöyle demişti: “Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim.” Rasûlullah (s.a.s.): “Şefkatli olmayana merhamet edilmez.” cevabı ile onu azarlamıştı.3057 Bir gün bedevîler Rasûlullah’ı ziyaret ederler ve ona: “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye bir soru sorarlar. Rasûlullah (s.a.s.), “Evet” der. Bedevîler: “Fakat biz Allah’a andolsun öpmeyiz” derler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?” buyurur.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) çocuk sevgisi, sadece kendi çocuklarına karşı olmaktan daha çok, sevgiye muhtaç bütün çocuklara idi. Yine Enes bin Mâlik’ten rivâyetle: “Onun çocuklara karşı insanların en müşfiği olduğu’’ belirtilmiştir. Buhârî’den gelen bir rivâyette, Usâme bin Zeyd şöyle demiştir: “Rasûlullah beni bir dizine, Hasan bin Ali’yi de diğer dizine oturtur, sonra ikimizi birden bağrına basar ve “Allah’ım bunlara merhamet et, çünkü ben bunlara merhametliyim” derdi.”3058 Râbia bin el Hâris de şöyle rivâyet etmiştir: “Babam beni, Abbas da oğlu Fadl’ı Rasûlullah’a gönderdi. Huzurlarına girdiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu. Bizi öylesine kucakladı ki, daha kuvvetlisini görmedik.” Abdullah b. Selâm’ın oğlu Yusuf, Rasûlullah’ın kendisine Yusuf adını verdiğini ve kucağına oturtarak başını okşadığını söylüyor. 3059
Hz. Âişe, Peygamber’in (s.a.s.) evinde henüz küçük yaşta iken, kız arkadaşları gelir, birlikte oynarlardı. Hz. Peygamber eve gelince arkadaşları utanır ve köşelere kaçarlardı. Peygamber onları okşayarak Hz. Âişe’nin yanına gönderir, birlikte oynamalarına müsaade ederdi.3060 Peygamber, çocuklarla şakalaşır,3061 hasta çocukları ziyârete giderdi. Kızı Zeyneb’in çocuğunun hastalığında yanına gitmiş, onu bağrına basıp ağlamıştır. Yanında bulunan sahâbeden Sa’d b. Ubâde, “Ağlıyor musun? Hâlbuki sen Allah’ın Peygamberisin!” deyince, Efendimiz (s.a.s.): “Ben ona şefkat duyduğumdan ağlıyorum. Allah, kullarından ancak merhametli olanlara rahmet eder” buyurmuştur. Oğlu İbrahim’in ölümünde de yine ağlamış, onun ağlamasını garip karşılayanlara da aynı mânâda ifâdeler kullanmıştır. 3062
Bütün bu hadîsler, Peygamber’in (s.a.s.) çocuklara karşı ne derece sevgi ve şefkat gösterdiğini ispat için yeterlidir. Ahlâkı Kur’ân olan Peygamber’in (s.a.s.) diğer hususlarda olduğu gibi, çocuklara karşı gösterdiği şefkat konusunda da gösterdiği örnekleri aynen tatbik ederek küçüklerimize sevgi ile kucak açmamız gerekir.
Rasûlullah (s.a.s.) çocuklarla haşır-neşir olurlardı. Kendisiyle çocuklar arasında hiçbir engel bırakmazdı. Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verecek hiçbir davranışı olmamıştır. Hattâ bir Cuma hutbesinde minberden inerek onları
3056] Mecmauz-Zevâid, VIII, 155
3057] Buhârî, Edeb 18
3058] Buhârî, Edeb 22, Ahmed bin Hanbel, V/205
3059] İbnü’l-Esir, el-İsâbe, I/312
3060] Buhârî, Edeb 81
3061] Müslim, Âdâb 30
3062] Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 11; İbn Mâce, Cenâiz 53
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kucaklamış, sonra yeniden minbere çıkarak hutbesini okumaya devam buyurmuşlardır. O, çocukların serbestçe yanına girmelerine imkân tanımış, onlara rastlayınca selâm vermiş, hâl ve hatırlarını sormuş, hasta çocukları ziyâret etmiş, onlarla şakalaşmış, onlara isim takmıştır. Çocukları gördüklerinde “Selâm size çocuklar!” diye hitab ediyordu.
Bir kısım âlimler çocuklara selâm vermeyi uygun görmemişlerse de, Hz. Peygamber’in çocuklara da selâm verilebileceğine delil olan hadisleri vardır.3063 Küçüğün büyüğe; geçenin oturana; azın çoğa selâm vermesi emredilmiştir. Enes İbn Mâlik’in: “Rasûlullah (s.a.s.) birtakım erkek çocuklarının yanına uğrayıp onlara selâm vermiştir.” dediği rivâyet edilir. Enes bin Mâlik Hz. Peygamber’in çocuklara selâm verdiğini gördüğü için o da çocuklara selâm vermiş ve yanındakilere “Peygamber (s.a.s.) çocuklara bunu (selâm vermeyi) yapardı.” demiştir. 3064
Çocuklara selâm vermekle onlara İslâm âdabı öğretilmiş olur ve buna alışkanlık kazandırılır. Çocukların kendilerine verilen selâma mukabelede bulunmaları vâcip değildir. Çünkü büluğ çağına ermeyen çocuklar İslâmî emirlerle mükellef değildirler. Fakat bir çocuk, mükellef olan bir adama selâm verdiği takdirde buna karşılık vermek farzdır. Bir topluluğa selâm verilse, o topluluktan da bir çocuk selâma mukabelede bulunsa, cemaat adına bu mukabele yeterlidir. Anbese’nin rivâyet ettiğine göre İbn Ömer de mektepte çocuklara selâm vermiştir. Bu haber de çocuklara selâm vermenin örnek bir hareket olduğuna delil teşkil eder. Peygamber’in (s.a.s.) çocuklara selâm vermesi bir mecburiyetten değil, O’nun tevâzu ve bütün insanlara (mü’minlere) olan şefkatinin bir tezahürüdür. 3065
Mal; Anlam ve Mâhiyeti
Mal: Bir kimsenin sahip olduğu şey; menkul ve gayr-i menkul varlık, servet demektir. Mal terimi, Arapçada önceleri altın ve gümüş için kullanılırken, kapsamı genişlemiş, nakit para, menkul ve gayrimenkul mallardan maddî değeri olan her şeyi şümûlüne almıştır. Çoğulu “emvâl”dir. Aynı kökten mal verme anlamında “temvîl”, mal sahibi olma anlamında “temevvül” terimleri kullanılmıştır. Bu kelimenin, donuk bir kelime olmayıp, ism-i mevsul “mâ”sı ile, mülkiyet ifâde eden “li” harfi cerri ve birinci tekil şahsa ait “y” zamirinden olmuş “mâlî” yani “bana ait olan şeyler” anlamında bir terim olduğu, kısaltma sonucunda “mal” şeklini aldığı belirtilmiştir. 3066
Hanefîlere göre, bir İslâm hukuku terimi olarak mal; elde edilip ihtiyaç için biriktirilmesi ve normal olarak yararlanılması mümkün olan her şey demektir. Buna göre, malın iki özelliğe sahip olması gerekir:
1) Elde edilip biriktirmeye elverişli olması. Bu yüzden ilim, sağlık, şeref ve zekâ gibi mânevî şeylerle, mutlak olarak hava, güneş ve ayın ışığı ya da sıcaklığı gibi elde edilip depolanamayan şeyler mal sayılmaz. Ancak temelde mubah olan bu gibi değerler yeni teknolojik imkânlarla depolanırsa mal sınıfına girebilir.
2) Yararlanmanın mümkün ve câiz olması. Murdar ölmüş hayvan eti, zehirli
3063] Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, 2015; Müslim, Selâm 5
3064] Buhârî, Edeb’ül-Müfred, Hadis no: 1043
3065] Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 345-349
3066] İbn Manzûr, Lisanü’l-Arab, XI, 636; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, mal maddesi; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, s., 13, 14
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 685 -
veya bozuk gıda maddeleri gibi temelde mülk olmayan şeylerle, bir buğday tanesi, bir damla su, yırtık bir kâğıt parçası gibi, insanların yararlanmayı alışkanlık haline getirmediği şeyler de mal sayılmaz.
Bir şeyin mal oluşu, herkesin veya bir kısım insanların ona ilgi duyup mal edinmesiyle sabit olur. Mecelle, malı şöyle tarif etmiştir: “Mal; tab’-ı insanı mâil olup da vakt-i hâcet için iddihar olunabilen şeydir ki, menkule ve gayrimenkule şâmil olur” 3067. Bunu şöyle ifâde edebiliriz: Mal, insan tabiatının meylettiği, ihtiyaç için elde biriktirilebilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkulü kapsamına alır.
Hanefîler dışındaki diğer çoğunluk İslâm hukukçularına göre maddî bir değeri olan ve telef edildiğinde tazmini gereken her şey maldır. İmam Şafiî şöyle der: “Mal denilince akla gelebilen şeyler şunlardır: Az da olsa bir ticarî değeri olup, telef edenin tazmin etmek zorunda kalacağı ve insanların normal olarak sokağa atmadıkları para gibi şeyler” 3068. Hanefîler malı, maddî varlığı olan şeylere hasrederler. Menfaat ve hakları mal değil, mülk olarak kabul ederler. Hanefîler dışındaki mezheb müctehidleri ise, bunları da mal sayar. Çünkü eşyadan kasdolunan, bunların maddesi (aynı) değil, menfaatidir. Evde oturmak, at ve katıra binmek gibi... Meselâ; mahkemede dâvâcının dâvâlıya yemin teklif etme hakkı, maddî bir yönü bulunmadığı için Hanefîlere göre mal değildir. Bu görüş ayrılığı, gasp, miras ve kira gibi muâmelelerde farklı sonuçlar doğurur. Bir kimse bir gayrimenkulü gasbedip bir süre yararlansa, sonra sahibine iâde etse, Hanefîler dışındaki fakîhlere göre bu yararlanmanın kıymetini tazmin etmesi gerekirken; Hanefîlere göre, gasbedilen mal ancak vakıf veya yetim malı yahut otel, lokanta gibi kira için hazırlanmış bir yer olursa zararı tazmin gerekir. Yine Hanefîlere göre, kiracının ölümüyle kira sona erer. Çünkü kira akdinde, yararlanma bir mal olmadığı için mirasla geçmez. Diğer fakihlere göre ise, kira akdi, kiracının ölümüyle sona ermez ve akit sonuna kadar devam eder. Şart veya görme muhayyerlikleri de mirasçıya geçer. Hanefîlere göre ise geçmez.
İslâm hukukçuları malları özelliklerine göre: Mütekavvim - gayri mütekavvim, menkul -gayrimenkul, mislî - kıyemî, tüketime elverişli (istihlâkî) - kullanmaya elverişli (isti’mâlî) gibi kısımlara ayırmışlardır. 3069
Mal kelimesi, ‘meyl’ kelimesinden türemiştir. ‘Meyl’ sözlükte; denge noktasından sağa sola sapmak demektir. Sürekli değişen ve ölümsüz olmayan değerlere bu bakımdan ‘mal’ denilmiştir. Malın ana özelliği, devamlı değişmesi, sâbit olmaması ve ebedî (ölümsüz) olma özelliğinin bulunmamasıdır. ‘Mal’, insanın yaşayabilmesi ve ayakta kalabilmesi için bir vâsıtadır. İnsanı ayakta tutmak amacına yönelik olarak kullanılırsa bir anlam taşır. Eğer dünyalık değerlerin elde edilişi uğruna harcanırsa veya bu amaç için elde edilmeye çalışılırsa o zaman olumsuz bir anlam kazanır.
Mal, esâsen insanların sahip olmak istedikleri, ihtiyaç için elde edebildikleri, biriktirilebilen, taşınabilir veya taşınamaz şeylerdir, varlıklardır. Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsüdür.3070 Bunlar aynı zamanda birer fitnedir, yani
3067] Madde, 126
3068] Suyûtî, el-Eşbâh ve’n Nezâir, Mısır 1959, s., 327
3069] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 52-53
3070] 18/Kehf, 46
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insan için birer deneme alanıdırlar.3071 Mala sahip olma ile onu harcama yeri; onun kullanılış gâyesidir. Mallar, Allah’ın insanlara birer emânetidir. O’nun helâl kıldığı yoldan kazanılmalı ve o mal Allah’a varmak gâyesi için kullanılmalıdır. İnsan ölünce Rabbine kavuşacaktır. Öyleyse kendisine emânet olarak verilen malı, bu ‘Son Varış/Meâd’ anlayışı doğrultusunda harcamalıdır. Bir başka deyişle, mal insanın hayatını sürdürebilmesi için Yaratıcı tarafından insanın emrine verilen bir faydalanma aracıdır. İnsan bu aracı güzel bir yoldan elde etmeli ve emânetin asıl sahibinin gösterdiği gibi kullanmalı, bu şekilde hem dünya hem âhiret mutluluğuna ulaşmalıdır. Mal, insanın sonsuz hayattaki durumuna kesinlikle etki edecektir.
Allah, insanlara ellerindeki malı O’nun yolunda ‘infak’ etmeyi emretmektedir. Bu, hem toplum dengesi, hem insanın mala karşı aşırı ilgisinin törpülenmesi, hem de insanların ihtiyaçlarının karşılanması açısından son derece önemlidir. Dünyadaki mallar ve zenginlikler, insanlar için süslü kılındı.3072 Bütün mallar dünya hayatının süsüdür, ama asıl varılacak yer Allah’ın huzurudur. İnsan bu yüzden malı ve dünyalıkları çok sever 3073. Kimileri de malının çokluğundan dolayı övünür, kibir gösterir.3074 Ancak malı olduğu halde, Allah’a hakkıyla kulluk yapmayan, Allah’a karşı ‘istikbâr’ eden azgınları (bağîleri), malları ve evlâtları kurtaramayacaktır. 3075
Malın insan hakkında daha faydalı olabilmesi için onun Allah yolunda harcanması gerekmektedir.3076 Bu harcamanın en güzel şekli, gerekli kimselere zekât vermektir.3077 Mal konusu, müslümanların en önemli meselelerinden biridir. Malı helâldan kazanmak kadar, ona ilgiyi dengeli tutmak, onu gerekli yerlere harcamak, onunla insanlara faydalı olmak, onun peşinden sürüklenip gitmemek ve onunla şımarıp istiğnâ (zengin oldum) duygusuna kapılmamak önemli şeylerdir. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, bir gün ölecektir ve malından ayrılacaktır. Kişi, mal üzerinde yalnızca nöbetçilik yapmaktadır. Öyleyse bu nöbetçilik ve emânetçilik iyi yapılmalıdır.
“Mal bir kahpeye benzer; bir gün attarın evinde bir gün baytarın evinde olur.” 3078 Mal kazanmak, servet sahibi olmak, o maldan faydalanmak mubahtır (helâldir). Zekâtı ancak malı olanlar verebilir. Malı olanlar Allah yolunda daha çok harcama yapabilirler. Hakkıyla elde edilen bir zenginlik daha iyidir. Ancak mü’min, Allah’ın büyüklüğü karşısında ‘fakr’ duygusu içerisinde olmalı, yani yetersizliğini, her şeyin Allah’ın olduğunu bilmeli. Peygamberimiz (s.a.s.), müslümanların mal fitnesiyle karşılaşacaklarını haber veriyor. 3079 Âhirette de mal mülk değil, ancak selim kalbe sahip olmak fayda verecektir. 3080
3071] 64/Teğâbûn, 15; 3/Âl-i İmrân, 186
3072] 3/Âl-i İmrân, 14
3073] 89/Fecr, 20
3074] 18/Kehf, 34; 34/Sebe’, 35
3075] 92/Leyl, 11; 111/Mesed, 2; 58/Mücâdele, 17
3076] 4/Nisâ, 95; 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 20
3077] 6/En’âm, 141; 30/Rûm, 38
3078] Râgıp el-Isfehânî, Müfredat 726
3079] İbn Mâce, Fiten 18, hadis no: 3995; Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2336
3080] 26/Şuarâ, 88; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 381-382
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 687 -
Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
“Fitne” kelimesinin aslı “fetn”dir. “Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını anlamak için onları ateşte eritmek demektir. “Fitne” sözlükte, deneme ve imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme gibi anlamlara gelir. Fitne kelimesinin bunlardan başka, küfür, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilâf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musîbet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma (iğvâ), kışkırtma, nifak, ihtilâf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık ve kalbin bir şeye fazla meyletmesi gibi mânâları da vardır.
İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü ve aklını çeldiği için kadına, kişinin aklını çelip ona azap kazandırdığı için şeytana, kişiye zarar verdiği için hırsıza, aynı kökten gelen “fettân” denmiştir. İnsanın gönlünü çelen, hırsını arttırıp günaha sürükleyen altın ve gümüşe de ‘iki fettân’ denmiştir. Aynı kökten gelen “meftûn”; aklından zoru olmak anlamından hareketle, deli gibi tutulmak, âşık olmak, çok beğenmek anlamları kazanmıştır. Fitne, aynı zamanda inanç uğruna uğranılan ağır işkence anlamına da gelmektedir.
Olumlu Anlamıyla Fitne: Fitne kelimesinin sözlük anlamından anlaşıldığı kadarıyla o, iyiyi kötüden, arı olanı kirli olandan, doğruyu yalancıdan ayıran bir metoddur. İnsanlar arasında suç, kötülük, kirlilik arttıkça onların karşılaşacağı fitne de çok olacaktır. Fitne bu anlamda toplumun kirlerini arıtan, temizleyen bir temizleyici gibidir. Nitekim içinde zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri barındıran savaş da bir fitnedir. Savaş bazen, insanların hatalarını, pisliklerini kendi önlerine koyar. İnanç uğruna belâ ve sıkıntılara uğrama anlamındaki fitne, olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Bu gibi sıkıntılar inanan kişiyi kararlı kılar, irâdesini güçlendirir, ahlâkını arındırır. Böyle bir fitne kişiyi ve toplumu dinî yönden geliştirir. Onların hatalarını gösterdiği gibi, din uğruna sabırlarını da ortaya koyar. Böylece Allah’ın vereceği karşılığı/ödülü almalarına zemin hazırlar.
Kur’an, insanların sürekli olarak “fitne” ile denendiklerini açıklıyor: “İnsanlar, (yalnızca) ‘İman ettik’ diyerek, fitneye uğratılmadan (denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik (fitneye uğrattık); Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.”3081 Bu bağlamda “fitne” ile “belâ”, aynı anlamdadır. Ne ki “fitne”nin kapsamı biraz daha geniştir. “Belâ” yalnızca Allah’tan geldiği halde, “fitne” hem Allah’tan hem de kullardan gelebilir, insan kendisini olduğu kadar başkalarını da fitneye uğratabilir. Fitne kelimesinde azap, zorluk ve kötülük yönü daha fazladır.
Fitne, öncelikli olarak bir sınav yolu olduğuna göre, hem nimet sebebiyle, hem de zahmet ve perişanlıktan dolayı olabilir. İnsan, karşılaştığı bütün değerlerle imtihana tâbi tutulabilir. Nitekim Kur’an şöyle diyor: “Biz sizi bir imtihan olarak hayır fitnesiyle de şer fitnesiyle de deniyoruz. Ve eninde sonunda Bize döneceksiniz.” ? Demek ki fitne imtihanı, bir hikmete bağlı olarak bazen Allah’tan gelir, bazen de kulların bir hatası sebebiyle meydana gelir. Böyle olunca da fitne, bizzat o fitneyi meydana getiren için bir uyarıdır; bir düzelme veya aklını başına alma imkânıdır.
3081] 29/Ankebût, 2-3
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fitne Kavramının Kur’an’daki Anlamları: Fitne kelimesinin anlam sahası oldukça geniştir. Kur’an bu kelimeyi ondan fazla mânâda kullanmaktadır:
1- Sınanma, deneme, belâya uğratma,3082
2- Küfür, şirk, müşriklerin müslümanları şirke döndürmek için uyguladıkları baskılar anlamında,3083
3- Sapıklık, sapma, saptırma, 3084
4- Azap, işkence, ateşe atma, 3085
5- Günah, 3086
6- İslâm düşmanlarının savaşa sebep olmaları, 3087
7- Allah’ın kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı tutumlarının ortaya çıkarılması, 3088
8- Şeytanın hile ve tuzakları, 3089
9- Şeytanın zayıf ruhlu kimselere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu, 3090
10- Delilik ve gaflet, 3091
11- Dosdoğru yoldan (sırât-ı müstakîm’den) saptırma, 3092
12- Nifak (münâfıklık) 3093 ve
13- Özür, bahane anlamında 3094 kullanılır.
Allah’a Nisbetle Fitne: Allah’ın (c.c.) fitne vermesi, O’na ait bir hikmete dayanır ve insanın tekâmülüne sebep olur. Bu bağlamda insanlık, çeşitli fitnelerle zaman zaman denemeye uğratılmaktadır. Kur’an’ın haber verdiğine göre, başta peygamberler olmak üzere müslümanlar ve diğer dinlere iman edenler (kâfirler) zaman zaman fitnelere/sınavlara tâbi tutulurlar.
Peygamberlerin Denenmesi: Allah (c.c.) Hz. Süleyman’ı (a.s.) denemeden geçirmişti. Kur’an’ın ifâdesine göre, tahtının üzerine bir ceset bırakılmıştı. Bu belki de yönetim gücünün zayıflamasıydı. Tekrar eski durumuna kavuşunca; “Rabbim, beni bağışla...” diye duâ etmişti. 3095 Hz. İbrâhim (a.s.) birtakım kelimelerle denenmişti ve o da onları bir bir başarıyla tamamlamıştı. Bunun üzerine
3082] 2/Bakara, 102; 20/Tâhâ, 40, 85 vd.
3083] 2/Bakara, 191, 217; 4/Nisâ, 91
3084] 5/Mâide, 41, 49; 37/Saffât, 162
3085] 85/Bürûc, 10; 51/Zâriyât, 13-14; 29/Ankebût, 10
3086] 9/Tevbe, 49; 24/Nûr, 63
3087] 4/Nisâ, 101
3088] 25/Furkan, 20; 6/En’âm, 53
3089] 7/A’râf, 27
3090] 22/Hacc, 53
3091] 68/Kalem, 6
3092] 17/İsrâ, 73
3093] 57/Hadid, 14
3094] 6/En’âm, 23
3095] 38/Sâd, 34-35
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 689 -
Allah (c.c.) onu bütün insanlığa imam (önder) yapmıştı. 3096 Hz. Mûsâ (a.s.) da denemeye tâbi tutulan elçilerdendir. Allah (c.c.) onun için şöyle diyor: “...O zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni (bazı sıkıntılarla) iyice denemiştik...” 3097 Şeytanın peygamberlerin dâvetlerine ve hedeflerine gölge düşürme çabası da onlar için bir iman sınavıdır. 3098
Müslümanların Denenmesi: Müslümanlar için sadece iman etmek yeterli değildir. İmanın kökleşmesi ve sağlamlaşması için mü’minler çeşitli denemelerden geçirilirler. 3099 Allah (c.c.) müslümanları, içlerinde kim kendi yolunda cihad ediyor, bu yolda kim sabrediyor, ortaya çıksın diye, onları dener. 3100
Hz. Mûsâ, kendisi Tûr dağında iken kavminin altın buzağıya tapması üzerine onların içerisinden Allah’tan af dilemek üzere yetmiş kişi seçmişti. Onlarda gördüğü tereddüt üzerine Allah’a duâ etti ve bu olayın kendileri hakkında bir imtihan (deneme) olduğunu söyledi. 3101
Ayrıca inkâr edenlerin müslümanlara karşı tavırları bir fitnedir. Böylece müslümanların İslâm’a bağlılıkları denenmiş olur.3102 Mü’minlere yapılan bu azap ve işkence onları dinlerinden döndürmeye yöneliktir. Mü’min böyle bir azapla imtihan edilebilir. Mü’min, tıpkı madenin fitne/deneme kazanında kaynatılması gibi, azapla karşı karşıya getirilir. Böylece samimi müslümanla gevşek müslüman ortaya çıkar. Bu konuda Kur’an şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıyla bir tutar. Ama Rabbinden ‘bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun; ‘biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin siynelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?”3103 Allah’ın azâbı şüphesiz insanlardan gelecek fitnelerden daha büyüktür. Mü’minler sürekli bir biçimde bu tür fitnelerle karşılaşacaktır. Bu denemeyi başaranlar, yani imanlarında samimi olanlar sonsuz mükâfatı kazanacaktır. Kur’an, mü’minlerin bu şekilde denemeye tâbi tutulduklarını haber veriyor. 3104
İnsanların ve Toplulukların Denenmesi: Bazı kavimlere elçiler gönderilmesi onlar için İlâhî imtihan sebebidir. Meselâ, Sâlih (a.s.), kendisini ve mü’minleri uğursuzlukla suçlayan Semud kavmine; “...Uğursuzluğunuz(un sebebi), Allah katında (bulunan takdiri)dir. (Kötü amel işleyene o uğursuzluğu takdir etmiştir.) Doğrusu siz (çeşitli olaylarla) imtihan edilen bir topluluksunuz.” ? Ayrıca Hz. Sâlih’in kavmi Semud’a bir dişi devenin verilmesi onlar için bir deneme idi. 3105
Allah (c.c.), Peygamberimiz’e Mekke hayatında gösterdiği bir rüyası ve “Kur’an’da lânet edilmiş ağaç” ile insanları denemişti 3106. Kimilerine göre
3096] 2/Bakara, 124
3097] 20/Tâhâ, 40
3098] 22/Hacc, 52-53
3099] 29/Ankebût, 2-3
3100] 47/Muhammed, 31. Benzer âyetler için bk. 8/Enfâl, 17; 3/Âl-i İmrân, 152, 154; 33/Ahzâb, 11
3101] 7/A’râf, 154-156
3102] 25/Furkan, 207; 60/Mümtehine, 5
3103] 29/Ankebût, 10
3104] 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214
3105] 54/Kamer, 27-29
3106] 17/İsrâ, 6
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz’in buradaki rüyasından maksat O’nun gördüğü herhangi bir düş değil; Mirac olayıdır. Çünkü âyette geçen “rü’yâ” kelimesi Arapça’da görmeyi ifâde eder. Sıradan bir rüyayı herkes görebilir. Rüyaların da olağanüstü bir tarafı yoktur. Peygamberimiz’e gösterilen, ya da O’nun gördüğü şey Mirac yolculuğu ve karşılaştığı olağanüstü durumlardır. Bu olay insanlar için bir deneme aracı olmuştu. Peygamberimiz (s.a.s.) Mirac olayını anlatınca müşrikler O’nunla alay ettikleri gibi, bazı zayıf imanlı müslümanlar da O’nu terketmişlerdi. Gerçekten iman edenlerin imanı ise bu denemeden sonra bir kat daha kuvvetlenmişti. 3107
Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal Fitnesi
“Evlâd” kelimesi, bilindiği gibi “veled” kelimesinin çoğuludur. Doğurmak fiili ile, doğuran (erkek -doğurmaya sebep olan- ve kadın), doğurulan çocuk hep bu kelimenin türevleriyle karşılanır. Bu kelime, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de toplam 103 yerde geçer.
“Benû” kelimesi de erkek çocuk, oğul anlamındadır. Çoğulu “benîn”, “benûn”, “ebnâ’”gelir. Erkek çocuk anlamındaki “ibn” kelimesinin müennesi/dişili “ibnetun” veya “bintun”, cemîsi de “benâtun” şeklinde kullanılır. Zamirli veya izâfet terkibiyle toplam 162 yerde kullanılır.
Yine, çocuk kelimesinin Arapça karşılığı olan “tıfl” 4 yerde, bülûğ çağına ermemiş çocuk anlamında “sabî” 2 yerde, bıyığı terlemiş delikanlı, genç ve çocuk anlamına gelen “ğulâm” kelimesi 13 yerde, küçük anlamında “sağîr” kelimesi 13 yerde; nesil, zürriyet anlamında “zürriyyet” 32 yerde (küçük) torunlar anlamında “hafede” 1 yerde; ehil, âile, aşiret, yakınlar, halk gibi anlamlara gelen “ehl” kelimesi 127 yerde, yine yaklaşık aynı anlamlarda, ehil, âile, akraba, yakınlar, hânedan anlamlarına gelen “âl” kelimesi de 88 yerde kullanılır. Bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamındaki “yetîm” kelimesi 23 yerde, üvey kızlar anlamındaki “rebâib” kelimesi de 1 yerde kullanılır. Bütün bu rakamlar gösteriyor ki, Kur’an çocuklara ve onlarla ilişkin konulara çok büyük önem vermektedir.
“Mal” ve çoğulu “emvâl” kelimeleri, Kur’ân-ı Kerim’de 86 yerde geçer. “M-l-k” ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de 206 yerde zikredilir. Bunların 88’i “melek” ve çoğuludur. Diğerleri (118’i) mülk kavramıyla ilgili kelimelerdir. “Mâlik” kelimesi 3 yerde,3108 bunun çoğulu “mâlikûn” 1 yerde,3109 “melîk” kelimesi yine 1 yerde 3110 geçer.
“Dünyâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer. Dünyâ kelimesinin kökü olan “ednâ ve türevleriyle birlikte bu sayı, 133’e yükselir. “Dünya hayatı” anlamındaki “hayâtü’d-dünyâ” terkibi ise, 67 âyette kullanılır. “Ednâ” kelimesi Kur’an’da küçük, az veya eksik 3111, daha uygun, daha münâsip, daha yakın,3112
3107] Muh. İbn Kesir, 2/386; Beydavî, 1/575; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2237; Elmalılı, 5/309; Y. K. Çağdaş Tefsiri, 5/230; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 206-210
3108] 1/Fâtiha, 4; 3/Âl-i İmrân, 26; 43/Zuhruf, 77
3109] 36/Yâsîn, 71
3110] 54/Kamer, 55
3111] 58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20
3112] 2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 691 -
daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az,3113 yakın mekân, yer olarak daha yakın3114 gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla mal ve evlât sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile olan münâsebetini tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı uyarmakta ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.3115 Her ne kadar insanlar fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine yeterli, dolayısıyla güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına karşı bir üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da 3116 Kur’an’a göre bu yanılgıya düşenler için mal ve çocuk da bir “fitne”dir.3117 Bundan dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır. Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi bir insan ve ihlâslı/samimi bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir. Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun.”3118 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.3119 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.”3120 meâlindeki hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir. 3121 Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir. 3122
Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir. Çocuklarda küçük yaşlardan
3113] 2/Bakara, 61; 32/Secde, 21
3114] 30/Rûm, 3
3115] Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
3116] 57/Hadîd, 20
3117] 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35) ve “apaçık bir düşman”dır (23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
3118] 66/Tahrîm, 6
3119] bk. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, 4/390-393
3120] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
3121] Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
3122] İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, Beyrut, 1403/1983, s. 158
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir. 3123 Hz. Peygamber’in de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri 3124 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır. Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır. 3125
Kur’an dünya ile âhiret arasında bir tercih olursa, elbette âhiretin tercih edilmesini emrediyor. Çünkü âhiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 3126 Dünya hayatını âhirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler. 3127 Allah’ın hükümlerine kulak ermeyip âhireti unutanlar, dünyaya karşılık âhireti satanlardır. Böyle bir alış-veriş hiç de kârlı değildir.3128 Müslümanlardan bazıları da âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir. 3129
Kur’ân-ı Kerim’e göre dünya hayatı, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir, 3130 aldatıcı bir metâ (fayda, alınıp-satılan şey),3131 geçici ve önemsizdir 3132. Dünya hayatı, yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir doğal âfetle yok olup giden ekin gibidir 3133. Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanı sıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.3134 Mal sahibi olmak, çocuk edinmek ve diğer sahip olunan şeyler, aslında dünya hayatının süsüdür. Ancak, varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır.3135 Dünya hayatı, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip-geçici ve vefâsızdır.
Kur’an, gerek dünya, gerekse âhiret nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun sınırsızlığını ifâde etmekte; servet, mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından insanlar arasındaki farkların, İlâhî takdirin bir gereği olduğunu, dolayısıyla, bu dünyada mutlak eşitliğin imkânsızlığını vurgulamaktadır.3136 Bunun yanında, âhirette de insanlar eşit durumda olmayacaklar, insanların dünyada yapmış oldukları işlere göre diğer âlemde derece farkları daha da büyük olacaktır.3137 Ancak, para ve mevkî gibi dünyevî imkânlar, Allah nezdinde mutlak bir değer ifâde etmediği için, dünya hayatını sırf bunların peşinde koşarak geçirenler, âhirette
3123] 20/Tâhâ, 132
3124] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
3125] Hayati Hökelekli, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.8, s. 357-358
3126] 93/Duhâ, 4
3127] 14/İbrahim, 3
3128] 2/Bakara, 86
3129] 4/Nisâ, 74
3130] 6/En’âm, 32; 47/Muhammed, 36, vd.
3131] 3/Âl-i İmrân, 14, 185; 9/ Tevbe, 38, vd.
3132] 4/Nisâ, 77
3133] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45
3134] 57/Hadîd, 20
3135] 3/Âl-i İmrân, 14
3136] 17/İsrâ, 20
3137] 17/İsrâ, 21
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 693 -
üstün derecelere ulaşmak hakkını kaybetmiş olacaklardır. 3138
Din, dünyada yaşanır, âhiret dünyada kazanılır. Dünya bir imtihan alanıdır, o yüzden dünyayı âhiret için yaşamalıdır. Ebedî saâdet bu dünyada kazanıldığı için dünya hayatı çok değerlidir. Kıymeti bilinmeli, ömür boşa harcanmamalıdır. Kur’an’da dünya için “bugün” âhirete de “yarın” denilmiş, âhiretin bir gün kadar yakın olduğu ve ona azık hazırlanması istenmiştir 3139. Bütün bunlarla birlikte Kur’an, dünyadan el etek çekilmesini emretmez. “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan Allah’tır.”3140 buyurur. Kur’an, bize çalışmayı emretmiş, dünya nimetlerinden meşrû şekilde istifâde etmemizi tavsiye etmiştir: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok zikredin/anın ki kurtuluşa eresiniz.”3141 Dünyadan nasibimizi unutmamamızı hatırlatır. 3142
Kur’an’da “arz”, coğrafî, “dünya” ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almış; dünya kötülenir veya hafife alınırken kozmik varlığı değil; burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri plânda bırakan hayat tarzı kastedilmiştir. Dünya, sahih hadislerde de bu anlamda kullanılır. Kur’an’da kötülenen dünyadan maksat, madde ve şahsî çıkardır. Mal, mevkî, şehvet, lüks ve israf gibi tutku ve eğilimler kınanırken; mânevî değerlere ve uhrevî hayata bağlılık gösterilmesi istenmiştir.
Dünya hayatı, Kur’an’da genellikle âhiret hayatı ile birlikte anılmış, bazen ikisi arasında karşılaştırma yapılarak âhiret hayatının üstün olduğu belirtilmiştir. Kur’an’a göre, âhiret için amelleri engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşrû bir nimet, hatta saâdettir. Nitekim müslümanların, “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de hasene/güzellik ve iyilik ver” 3143 diye duâ etmeleri tavsiye edilmiş, “Allah dünyadaki şeylerin hepsini sizin için yarattı” ? denilmiştir. Birçok âyette peygamberlere ve mü’minlere hitap edilirken dünya ve âhiret mutluluğu birlikte vurgulanmış, bu durum Allah’ın özel bir lutfu olarak kaydedilmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. İsa, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmışlardır.3144 Çünkü dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. “Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.”3145 İki cihanda yüzü ak olanlara karşılık yüzü kara olacaklar da vardır. 3146
Dünya ve âhiret arasında bir tercih yapma mecburiyeti ortaya çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden âhiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranışta bulunanlar şiddetle kınanmıştır. 3147 Çünkü âhiret, dünyadan daha hayırlıdır. 3148 Geçici ve süreksiz olan, kalıcı ve daimî olana tercih edilemez. “Önce dünya” diyenler “dünya karşılığında âhireti satanlar” şeklinde nitelendirilmiş, değerli ve çok olanı verip değersiz ve az olanı satın almanın kârlı bir iş olmadığı ifâde
3138] 17/İsrâ, 18
3139] 59/Haşr, 18
3140] 2/Bakara, 29
3141] 62/Cum’a, 10
3142] 28/Kasas, 77
3143] 2/Bakara, 201
3144] 2/Bakara, 130; 3/Âl-i İmrân, 45
3145] 3/Âl-i İmrân, 56; 5/Mâide, 33
3146] 3/Âl-i İmrân, 106-107
3147] 14/İbrahim, 3; 79/Nâziât, 37-39
3148] 93/Duhâ, 4
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiştir.3149 Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz.3150 Buna karşılık, âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satanlar övülmüştür. 3151
Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 3152; “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”3153; “Mülk O’nundur.” 3154
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu, gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.” 3155. Bu âyetten anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefiyne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım’ der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline geçecektir).” 3156
“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur.”. (Rasûlüm!) De ki: ‘Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için rableri yanında, içinden ırmaklar akan ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 3157 14. âyette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin insana sevdirildiği ifâde edilmiştir. Bu davranış tabiîdir, dünyevîdir. 15. âyette bunlardan daha güzeli
3149] 2/Bakara, 86, 90
3150] 2/Bakara, 217
3151] 4/Nisâ, 74
3152] 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
3153] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A’râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
3154] 6/En’âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6; Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 40/Mü’min, 16; 64/Teğâbün, 1
3155] 57/Hadîd, 7
3156] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
3157] 3/Âl-i İmrân, 14-15
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 695 -
gösterilmiştir, çünkü evvelkiler ne kadar güzel olursa olsun geçicidir, ikinciler ise devamlıdır.
Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar, bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler. Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 3158
Allah, bazı önem verdiği şeylerle birlikte, babaya ve ondan gelen çocuğa yemin eder. 3159
Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı Müslümanların eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne sürerek babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan yüksek mertebeleri öğrenen Müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezâlandırmak isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini emretti. Buna rağmen, mal ve çocukların beklenmedik yer ve durumlarda kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine işaret edilmiştir: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” 3160
Bazı babalar, kendi inanç ve amelleriyle cennete gidemeyeceklerine kendileri de inandıkları için, çocuklarına elif-be öğretmek ve arkalarından Fâtiha okumalarını ve onlar yüzünden cennete gidivereceklerini umarlar. Şu âyet, inanılması gerekenlere gerektiği gibi inanmayan ve Kur’an’ı kendisi için okuyup amel etmeyen, çocukları yüzünden kolayca cennete gidivereceklerini umanlar için önemli bir cevaptır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin...” ?
“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” ?
“Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hâkimlere aktarmayın.” 3161
“Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah muhsinleri/dürüstleri sever.” 3162
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 3163
“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızâsını almak için kendini ve malını fedâ eder.
3158] 9/Tevbe, 85
3159] 90/Beled, 3
3160] 64/Teğâbün, 14, 15
3161] 2/Bakara, 188
3162] 2/Bakara, 195
3163] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah da kullarına şefkatlidir.” 3164
“…Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara girmemelidir…” ?
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a güzel bir borç (isteyene fâizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır. Sadece O’na döndürüleceksiniz.” 3165
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder/telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf/bolluk vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden (ihsânı geniş olan) ve her şeyi bilendir.” 3166
“Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” ?
“Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” ?
“Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah’tan (gelecek azâba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.” 3167
“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, sadece dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.” 3168
“De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, yüceltir; dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 3169
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah’a varır.” 3170
“İnkâr eden kâfirler var ya, onların malları da evlâtları da Allah nezdinde kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramayacaktır. İşte onlar, orada ebedî kalacaklardır.” ?
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” 3171
“Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine, bu, onlar için çok fenâdır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah,
3164] 2/Bakara, 207
3165] 2Bakara, 245
3166] 2/Bakara, 268
3167] 3/Âl-i İmrân, 10
3168] 3/Âl-i İmrân, 14
3169] 3/Âl-i İmrân, 26-27
3170] 3/Âl-i İmrân, 109
3171] 3/Âl-i İmrân, 129
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 697 -
bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Şüphesiz, ‘Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘tadın o yakıcı azâbı! “ 3172
“Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu), emirlere olan azimdendir.” 3173
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” ?
“Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız ‘nedenler ve yollarla’ (bâtılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah, size çok merhamet edendir.” 3174
“Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah’a ve âhiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o.” 3175
“Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” ?
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” ?
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 3176
“Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi hoş bir şeymiş gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi onu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile baş başa bırak!” 3177
“Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftirâ ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.” 3178
“De ki: ‘Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah yasakladığı cana kıymayın! İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 3179
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 3180
“Gerçek şu ki, inkâr eden kâfirler, (insanları) Allah’ın yolundan engellemek için
3172] 3/Âl-i İmrân, 180-181
3173] 3/Âl-i İmrân, 186
3174] 4/Nisâ, 29
3175] 4/Nisâ, 38
3176] 6/En’âm, 32
3177] 6/En’âm, 137
3178] 6/En’âm, 140
3179] 6/En’âm, 151
3180] 8/Enfâl, 28
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” 3181
“…Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) âhireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” 3182
“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 3183
“Ey iman edenler!... Yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki,) Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Çünkü Allah her şeyi iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 3184
“Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahûdi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) râhiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azâbı müjdele. (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): ‘İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!” 3185
“Onların malları ve ya da çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 3186
“(Ey münâfıklar! Siz de,) sizden öncekiler gibi (yaptınız). Onlar sizden kuvvetçe daha üstün, mal ve evlâtça daha çok idiler. Onlar (dünya malından) paylarına düşenden faydalandılar (zevklerini tatmin ettiler). Sizden öncekiler nasıl paylarına düşenden faydalandıysalar, siz de payınıza düşenden (öyle) faydalandınız ve bâtıla dalanlar gibi siz de daldınız. İşte bunların amelleri dünyada da, âhirette de boşa gitmiştir. Ve onlar ziyana uğrayanları kendileridir. Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrâhim kavminin, Meyden halkının ve ters dönen şehirlerin haberi gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mûcizeler getirmişti (İnanmadıkları için helâk oldular). Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” 3187
“Onlardan kimi de, Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allah’a and içti. Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” 3188
“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve
3181] 8/Enfâl, 36
3182] 8/Enfâl, 67
3183] 9/Tevbe, 24
3184] 9/Tevbe, 28
3185] 9/Tevbe, 34-35
3186] 9/Tevbe, 55
3187] 9/Tevbe, 69-70
3188] 9/Tevbe, 75-76
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 699 -
öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.”3189
“Dünya hayatının (şu yakın hayatın) durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirlerine örülüp) karışırlar. Nihâyet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kaadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 3190
“Mûsâ dedi ki: “Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun’a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler.” 3191
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah’a aittir.” 3192
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” 3193
“O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline!” 3194
“Hatırlayın ki, Rabbiniz size: ‘Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” 3195
“Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur, din de yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 3196
“Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın ki verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” 3197
“Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 3198
“Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir ama, Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” 3199
3189] 9/Tevbe, 111
3190] 10/Yûnus, 24
3191] 10/Yûnus, 88
3192] 11/Hûd, 6
3193] 13/Ra’d, 26
3194] 14/İbrâhim, 2
3195] 14/ İbrâhim, 7
3196] 16/Nahl, 52
3197] 16/Nahl, 58-59
3198] 16/Nahl, 71
3199] 16/Nahl 96
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi. Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.”3200
“Sonra onlara karşı size tekrar ‘güç ve kuvvet verdik’, size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.” 3201
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 3202
“Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira, böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür. Eğer, Rabbinden umduğun bir rızkı beklemek durumunda olduğun için onlara bakamıyorsan, hiç olmazsa, kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 3203
“Allah (şeytana) buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem hepinizin cezâsızıdır. Mükemmel ve tam bir cezâ! Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt, süvârilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun!’ Şeytan, insanlara, aldatmaktan başka bir şey vaad etmez. Şurası muhakkak ki, Benim (ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın(hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.” 3204
“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, kendisine bir ziynet/süs yaptık. Bununla beraber Biz, mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.” 3205
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit
3200] 16/Nahl, 112-114
3201] 17/İsrâ, 6
3202] 17/İsrâ, 18-21
3203] 17/İsrâ, 26-31
3204] 17/İsrâ, 64-65
3205] 18/Kehf, 7-8
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 701 -
etmeye daha lâyıktır.” 3206
“Onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık, onlar mal (giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gösteriş bakımından da daha güzeldiler.” 3207
“Âyetlerimizi inkâr edip, ‘bana elbette mal ve çocuklar verilecektir’ diyeni gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de Bize yapayalnız gelir.” 3208
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 3209
“Âilene namazı emret, kendin de ona sabır ile devam et! Biz senden rızık istemiyoruz; Biz seni rızıklandırıyoruz. Âkıbet/güzel sonuç, takvâ iledir.” 3210
“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hakikaten Allah, yalnız O zengindir, övgüye değerdir.” 3211
“Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varamıyorlar.” 3212
“Ve onlar ki, ‘Rabbimiz! Bize gözümüzün aydınatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!’ derler. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır.” 3213
“O gün (âhiret günü) ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a selîm/temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa ererler).” 3214
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vâsıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 3215
“Karun, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: ‘Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez. Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.’ Karun ise: ‘O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi’ demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler
3206] 18/Kehf, 45-46
3207] 19/Meryem, 74
3208] 19/Meryem, 77-80
3209] 20/Tâhâ, 131
3210] 20/Tâhâ, 132
3211] 22/Hacc, 64
3212] 23/Mü’minûn, 55-56
3213] 25/Furkan, 74-75
3214] 26/Şuarâ, 88-89
3215] 28/Kasas, 60
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kavuşabilir. Nihâyet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şâyet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar. İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir. Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.” 3216
“İnsanlar, fitneden/imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitneden/imtihandan geçirdik. Elbette Allah, sâdıkları/doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” 3217
“İnsanlardan; ‘Allah’a iman ettik’ diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezâya uğratılınca, insanların azâbını Allah’ın azâbı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa; andolsun ki, ‘doğrusu biz sizinle beraberdik’ derler. Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” 3218
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibârettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 3219
“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 3220
“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiğiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi, sefâ sürün; ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte, dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda, ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskiyne/yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır. Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha szonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 3221
“Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Yavrucuğum! Allah’a şirk/ortak koşma! Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür’ demişti.” 3222
“(Lokman, öğütlerine devamla oğluna şöyle demişti:) ‘Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik
3216] 28/Kasas, 76-84
3217] 29/Ankebût, 2-3
3218] 29/Ankebût, 10
3219] 29/Ankebût, 64
3220] 29/Ankebut, 82
3221] 30/Rûm, 33-40
3222] 31/Lokman, 13
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 703 -
veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yer(in derinliklerin)de bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, çok lutufkârdır, her şeyden haberdardır.‘Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve (bu hususlarda) başına gelene sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdendir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünen kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde doğal ol. Sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) eşeklerin sesidir.” 3223
“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî/zengin ve övülmeye lâyık olan Allah’tır.” 3224
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr/aldatıcı şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 3225
“Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri, ‘biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkâr ediyoruz’ dediler. Ve ilâve ettiler. ‘Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azâba uğratılacak da değiliz.” 3226
“Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlâtlarınızdır; ancak iman edip sâlih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükâfaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.” 3227
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi aldatmasın.” 3228
“Ey insanlar! Siz Allah’a fakirlersiniz/muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur, Allah’tır.” 3229
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize duâ eder. Sonra, ona Bizden bir nimet verdiğimiz vakit: ‘Bu benim bilgim sâyesinde bana verildi’ der. Hayır! O bir fitnedir/imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar.” 3230
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 3231
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 3232
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 3233
3223] 31/Lokman, 16-19
3224] 31/Lokman, 26
3225] 31/Lokman, 33
3226] 34/Sebe’, 34-35
3227] 34/Sebe’, 37
3228] 35/Fâtır, 5
3229] 35/Fâtır, 15
3230] 39/Zümer, 49
3231] 40/Mü’min, 39
3232] 42/Şûrâ, 20
3233] 42/Şûrâ, 27
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Veya onlara hem erkek hem kız çocuklar olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır bırakır. O, her şeyi bütünüyle bilendir, her şeye gücü yetendir.” 3234
“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şâyet insanlar küfürde birleşen bir tek inkârcı ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları altın ziynetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metâından ibârettir. Âhiret nimeti ise, Rabbinin yanında, Allah’ın azâbından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” 3235
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyâmet saatini bilmek de O’na mahsustur. Siz O’na döndürüleceksiniz.” 3236
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, ‘dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 3237
“Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” 3238
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” 3239
“Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir.” 3240
“Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 3241
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 3242
“Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar
3234] 42/Şûrâ, 49-50
3235] 43/Zuhruf, 32-35
3236] 43/Zuhruf, 85
3237] 46/Ahkaf, 20
3238] 47/Muhammed, 12
3239] 47/Muhammed, 36-37
3240] 49/Hucurât, 15
3241] 53/Necm, 48
3242] 57/Hadîd, 20
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 705 -
cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” 3243
“… Böylece O mallar/paralar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç olmasın…” 3244
“Kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir.” 3245
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” 3246
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikirden/anıp hatırlamaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 3247
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgör ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O’nun katında olandır. O halde gücünüz yettiğince Allah’a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 3248
“Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.” 3249
“Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” 3250
“Nûh şöyle dedi: ‘Rabbim! Doğrusu bunlar, bana karşı geldiler de malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.” 3251
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 3252
“Onlar (Cennetteki has kullar), kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyoruz; o yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler).” 3253
3243] 58/Mücâdele, 17
3244] 59/Haşr, 7
3245] 60/Kıyâmet, 3
3246] 61/Saff, 10-13
3247] 63/Münâfıkun, 9-10
3248] 64/Teğâbün, 14-16
3249] 65/Talak, 2-3
3250] 66/Tahrîm, 6
3251] 71/Nûh, 21
3252] 75/Kıyâmet, 20-21
3253] 76/İnsân, 8-10
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik. Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüzçevirirse, (Rabbim) onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.” 3254
“Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda… Her kişi (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.” 3255
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 3256
“Fakat insan böyledir; Rabbi ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbim bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl-haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 3257
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 3258
“(Allah) Seni bir fakir olarak bulup da zengin yapmadı mı? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” 3259
“Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek azar.” 3260
“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedî kılacağını sanıyor. Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? Allah’ın, tutuşturulmuş ateşidir.” 3261
Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi
a- Hadislerde Evlât; Terbiyesi ve Fitneye Dönüşmesi
“(İnsanlar) Kadınlarla dört şey için evlenirler: Ekonomik gücü, fizikî güzelliği, aile yapısı (soyu-sopu, asâleti) ve dinî yaşantısı. Siz dinî yaşantısı olanını, yani dindar olanı seçin, huzur bulursunuz.” 3262
“Çocuklarınız yedi yaşına geldiği zaman namaz kılmalarını emredin. On yaşına geldiklerinde onu yerine getirmiyorlarsa (hafifçe) dövün.” Tirmizî’nin rivâyetinde “Çocuğa namazı yedi yaşında öğretin, kılmadığı takdirde on yaşında dövün” şeklindedir. 3263
“Çocuklarınıza, onlar yedi yaşında iken namazı emredin. On yaşında olunca namaz(daki
3254] 72/Cin, 16-17
3255] 81/Tekvîr, 8-9, 14
3256] 87/A’lâ, 16-17
3257] 89/Fecr, 15-20
3258] 92/Leyl, 5-11
3259] 93/Duhâ, 8-11
3260] 96/Alak, 6-7
3261] 104/Hümeze, 1-6
3262] Müslim, Radâ 53, h. no: 1465
3263] Ebû Dâvud, Salât, 26, h. no: 494; Tirmizî, Mevâkît 182, Salât 299, h. no: 407
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 707 -
ihmalleri) sebebiyle onları dövün, yataklarını da ayırın.” 3264
“Rasûlullah’a bundan (namazın çocuğa ne zaman emredileceğinden) sorulmuştu: “Çocuk sağını solundan ayırmasını bildi mi ona namazı emredin” buyurdu.” 3265
“Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz” “Kişinin çocuğunu bir kerecik terbiye etmesi, onun için bir sâ’ (2120 grama tekabül eden bir ölçü birimi) miktarında yiyecek tasadduk etmesinden daha hayırlıdır.” 3266
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” 3267
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 3268
“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” 3269
“Şu üç özellik üzerine çocuklarınızı yetiştirin: Peygamber sevgisi, O’nun ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an okuma. Çünkü Kur’an’ın hamelesi (Kur’an’ı belleyip onu hayatına geçirenler), hiçbir hâkimiyetin bulunmadığı mahşer gününde peygamberler ve seçki kişilerle birlikte Allah’ın hâkimiyeti altında güven ve emniyette olurlar.” 3270
“Çocuklarınıza önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cülyebihi öğretin.” 3271
“Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.” 3272
“Çocuklarınızın arasında adâletle muâmele edin, çocuklarınızın arasında adâletle muâmele edin; eşit davranın.” 3273
“Sevgi verâsetle kazanılır.” 3274
“Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.” 3275
“Çocuklarınıza gereken ikrâmı gösterin ve terbiyelerini güzel yapın.” 3276
Hz. Peygamber, her fırsatta çocukları kucağına alır, öper ve okşardı. Bir defasında torunlarını öperken kendisini gören Akra’ bin Hâbis’in bunu yadırgayarak, “benim on çocuğum var, hiçbirini de öpmedim!” demesine karşılık: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” cevabını vermiştir. 3277
Cündüb İbnu Abdillah (r.a.) anlatıyor: “Biz ergenlik çağına yaklaşmış bir grup genç, Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. Kur’an’ı öğrenmezden önce imanı
3264] Ebû Dâvud, Salât 25, h. no: 495, 496
3265] Ebû Dâvud, Salât: 26, h. no: 497
3266] Tirmizî, Birr 33, h. no: 1953
3267] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
3268] Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
3269] Buhârî, S. Buhârî Tecrid-i Sarih Terc. 11/240
3270] Feyzü’l-Kadir, I/225
3271] İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, s. 158
3272] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435
3273] Buhârî, Hibe 12-13; Müslim, Hibât 13; Ebû Dâvud, Büyû’ 83, hadis no: 3544; Nesâî, h. No: 3687; Ahmed bin Hanbel, IV/275, 375
3274] Buhârî, Edebü’l-Müfred, I/53-54
3275] İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 135
3276] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/473
3277] Buhârî, Edeb 18; Ebû Dâvud, Edeb 144; Tirmizî, Birr 12
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öğrendik. Sonra da Kur’an’ı öğrendik. Kur’an sâyesinde imanımız daha da arttı.” 3278
Açıklama: Bu hadis, İslâmî talım ve terbiye siteminde takip edilecek vetire ve safhaları öz olarak göstermektedir. Önce imanın öğretilmesi, sonra Kur’an ve diğer şeylerin öğretilmesi. Daha önce de belirtildiği üzere, Rasûlullah, çocuklara konuşmaya başlar başlamaz iman esaslarına giren Kur’anî âyetler ezberletiyor. Çocuk bu safhada henüz temyiz yaşında bile değildir. Temyiz yaşında namaz emrediliyor. Kur’an’ın okuma ve yazılma şeklinde öğretimi ise, daha sonra, küttab denen mekteplerde ele alınan bir hâdisedir. İslâm ulemâsı, temel eğitime giren müfredatta önceliğin dinî talıme verilmesi gereğinde ittifak eder. Onlara göre hesap, edebiyat, meslek öğretimi gibi diğer müfredat daha sonra ele alınmalı, dinî talım halledilmeden bunlara geçilmemelidir. Sonradan verilecek Kur’an bilgisi ve diğer faydalı bilgiler, önceden öğretilmiş olan imanî bilgileri takviye edecek şekilde olmalıdır. Bu bir planlama ve tanzim işidir.
Ebu Ümâme (r.a.) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, anne ve babanın çocukları üzerinde hakları nedir?” diye sormuştu. (s.a.s.): “Onlar senin cennet ve cehennemindirler” buyurdu. 3279
Ya’la İbnu Mürre (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali’nin oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) koşarak Rasûlullah (s.a.s.)’a geldiler. Efendimiz onları bağrına bastı ve: “Şurası muhakkak ki, çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurdular.” 3280
Açıklama: Çocuk sahibi olan baba onu yetiştirmek maksadıyla ölümden korkar, cihada gitmek istemez. Çünkü şehid olursa çocuk bakımsız kalacak endişesine kapılır. Aynı şekilde, malını mülkünü çocuğu için harcamayı düşünerek cimrileşir.
“Büluğa erinceye kadar kim iki kız evlâdı yetiştirirse -parmaklarını birleştirerek- kıyâmet günü o ve ben şöyle beraber oluruz.” Tirmizî’de: “O ve ben cennete şu iki şey gibi beraber gireriz” dedi ve iki parmağıyla işaret etti” şeklinde gelmiştir. 3281
“Kim “üç kız” veya “üç kızkardeş” veya “iki kız kardeş” veya “iki kız” yetiştirir, terbiye ve te’diblerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse cenneti hak etmiştir.” 3282
“Kimin iki kızı olur da bunları öldürmez, alçaltmaz, oğlan çocuklarını bunlara tercih etmezse Allah onu cennete koyar.” 3283
Ebû Said (r.a.) anlatıyor: “Kadınlar Rasûlullah (s.a.s.)’a dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sizden (istifâde hususunda) erkekler bize gâlip çıktı (yeterince sizi dinleyemiyoruz). Bize müstakil bir gün ayırsanız!” Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine onlara bir gün verdi. O günde onlara vaaz u nasihat etti, bazı emirlerde bulundu. Onlara söyledikleri arasında şu da vardı: “Sizden kim, kendinden önce üç çocuğunu gönderirse, onlar mutlaka kendisine ateşe karşı bir perde olur!” Bir kadın sormuştu:
3278] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 16/490
3279] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/471
3280] Tirmizî, Birr 11, h. no: 1911; İbn Mâce, Edeb 3, h. no: 3666
3281] Müslim, Birr 149, h. no: 2631; Tirmizî, Birr 13, h. no: 1917
3282] Tirmizî, Tefsîr Sûre 9
3283] Ebû Dâvud; Kütüb-i Site, 2/495
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 709 -
“Ey Allah’ın Rasûlü! Ya iki çocuğu ölmüşse?” “İki de olsa!” buyurmuşlardı.” 3284
“Mü’minlerden birinin üç çocuğu ölür ve ona da ateş değerse, bu çok hafif bir alev yalamasıdır.” 3285
“Kim, ergenlik çağına varan iki kızına, onlar yanında kaldıkları veya kendisi onların yanında kaldığı müddetçe iyilik yapar ihsanda bulunursa, bu kızlar onu mutlaka cennete koyarlar.” 3286
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Yanıma bir kadın girdi. Beraberinde iki kız çocuğu da vardı. Bir şeyler istedi. Aksi gibi yanımda bir hurmadan başka bir şey yoktu. Onu verdim. Kadın aldı ve ikiye bölerek kızlarına taksim etti. Kendine pay ayırmadı. Çıkıp gittiler. Arkadan Rasûlullah (s.a.s.) girdi. Durumu ona anlattım. Dedi ki: “Kim bu şekilde kızlarla imtihan edilir o da onlara iyi davranırsa, kızlar, onun için, ateşe karşı perde olurlar.” 3287
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) beni Uhud savaşı sırasında teftiş etti. O zaman ondört yaşında idim, savaşa katılmama izin vermedi. Hendek savaşı sırasında da beni gördü, o zaman ben onbeş yaşında idim, bu sefer bana (cihad) izni verdi.”
Nâfi’ der ki: “Ben Ömer İbn Abdilaziz’e uğradım, o zaman halife idi. Kendisine bu vak’ayı anlattım. Bana: “Bu (onbeş yaş) çocukla büyüğü ayıran hududdur” buyurdu. Valilerine yazarak, on beş yaşına basanları mükellef addetmelerini, daha küçükleri âile efradından saymalarını emretti.” 3288
“İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” 3289
“Kimin bir çocuğu olursa, güzel bir isim koysun ve en iyi şekilde terbiye etsin. Büluğa erince de derhal evlendirsin. Büluğa erdiği halde evlendirmez ve delikanlı da bir günah işleyecek olursa, bundan hâsıl olacak günah babaya da terettüp eder.” 3290
b- Hadislerde Mal/Para ve Fitneye Dönüşmesi
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” 3291
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir.
3284] Buhârî, İlm 36, Cenâiz 6, İ’tisâm 9; Müslim, Birr 152, h. no: 2633
3285] Buhârî, Cenâiz 6, Eymân 9; Müslim, Birr 150-154, h. no: 2632-2635; Muvatta, Cenâiz 38, h. no: 1, 235; Tirmizî, Cenâiz 64, h. no: .1060; Nesâî, Cenâiz 25, h. no: 4, 25
3286] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/473
3287] Buhârî, Zekât 10, Edeb 19; Müslim, Birr 147, h. no: 2629; Tirmizî, Birr 13, h. no: 1916
3288] Buhârî, Şehâdât 18, Megâzî 29; Müslim, İmâret 91, h. no: 1868; Tirmizî, Cihâd 31, h. no: 1711; Ebû Dâvud, Hudûd 17, h. no: 4406, 4407; Nesâî, Talâk 20, h. no: 6, 155
3289] Buhârî, Büyû’ 38, Zebâih 31; Müslim, Birr 146, h. no: 2628
3290] K. Site, c. 2, s. 533
3291] Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2337
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut helâke yaklaşırlar.” 3292
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 3293
“Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım!’ der. Hâlbuki Âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.)” 3294
“Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” Ashâb: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok sever’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır.” 3295
“Bir sürüye salınan (dadanan) iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla diyne verdiği zarardan daha fazla değildir.” 3296
“Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü toprak doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 3297
“Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 3298
“Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır kalırsınız.” 3299
“İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” 3300
“Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir. Dünya dört kişi içindir:
Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak) sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilimde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir. İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır.
Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse, niyetindekini yapmış
3292] Müslim, Zekât 123, h. No: 1052; Buhârî, Zekât, Rikak; Nesâî, Zekât; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 5, s. 473-474
3293] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
3294] Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no: 2958; Nesâî vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no: 3351; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
3295] Buhârî, Rikak 12; Nesâî vesâyâ 1
3296] Tirmizî, Zühd 43, Hadis no: 2377
3297] Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
3298] Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
3299] Tirmizî, Zühd 20, Hadis no: 2329
3300] Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no: 2514
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 711 -
gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama ‘Eğer malım olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de (şerde) yapardım’ der. Bu da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini aynen elde eder.” 3301
“Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.” 3302
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde şâhitlik yapacaktır.” 3303
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının...” 3304
“Dünya, mü’mine zindan, kâfire cennettir.” 3305
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” 3306
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam.” 3307
“Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, gerir kalanın da Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim.” (Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma işareti yaptı.)” 3308
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun, onlar zararda!” buyurdu. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana fedâ olsun, onlar kimlerdir? dedim. Buyurdu ki: “Onlar malca çok olanlardır. Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesnâ” dedi
3301] Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4228
3302] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd 27, Hadis no: 4234
3303] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no: 1052; Nesâî, Zekât 81
3304] Müslim, Zikir 99, Hadis no: 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no: 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no: 4000
3305] Müslim, Zühd 1, Hadis no: 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no: 2325
3306] Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467
3307] Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
3308] Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed’u’l-Halk 6, İsti’zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no: 992
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir.” 3309
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 3310
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 3311
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 3312
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 3313
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifâde vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 3314
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 3315
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 3316
“Zenginlik, mal çokluğundan ibâret değildir. (Hakiki) Zenginlik, gönül zenginliğidir.” 3317
“Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” 3318
“Yâ Rab! Âl-i Muhammed’in rızkını ölmeyecek kadar (kut) ver.” Kut: Ancak ölmeyecek kadar az yiyecektir. Rasûlullah (s.a.s.) bütün hayatında rızık nâmına daima yetecek en az kadar ile yetinmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Bir gece elinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bilâl’ı uyandırarak altınları onun vâsıtasıyla fakirlere göndermesi, bunun en bâriz delillerindendir. Âl-i Muhammed’in yaşayış tarzları da öyle olmuştur. 3319
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe
3309] Müslim, Zekât 301, Hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no: 617; Nesâî, Zekât 2
3310] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
3311] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
3312] Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
3313] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
3314] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
3315] Kütüb-i Sitte, 17/564
3316] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
3317] Müslim
3318] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
3319] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 713 -
sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 3320
“Ben havzın başında sizin öncünüzüm. Ona gelen içer. Ondan içen bir daha ebediyyen susamaz. Ve benim yanıma birtakım toplumlar gelecekler ki, ben onları tanırım; onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur. Ben: ‘Onlar muhakkak bendendirler’ derim. Bana: ‘Sen, onların senin ardından ne değişiklikler yaptıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değişiklik yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar’ derim.” 3321
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 3322
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira, hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 3323
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak Allah’ı zikir ve zikrullaha yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.” 3324 (Farklı rivâyetlerde, “Dünya ve içindekiler mel’undur; Allah için olanlar hâriç, ...Allah rızâsı için yapılanlar hâriç, ...emr-i bil ma’rûf nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç” ifâdeleri vardır.
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 3325
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” ?
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 3326
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 3327
“Deve, sığır veya davar sahibi olup da, bunlardaki Allah’ın hakkını edâ etmeyen
3320] Buhârî, Fiten 3
3321] Buhârî, Fiten 3
3322] Kütüb-i Sitte, 7/242; Beyhakî Şuabu’l İman; Ebû Dâvud, Edeb 125
3323] Kütüb-i Sitte, 17/245
3324] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
3325] Kütüb-i Sitte, 17/571
3326] Kütüb-i Sitte, 17/565
3327] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
herkese Kıyâmet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak gelecekler. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla toslayacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinden boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlûkatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hal devam edecek. Kezâ kenz’e/hazineye sahip olup da ondaki (Allah’ın) hakkını ödemeyen herkes, Kıyâmet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona: ‘Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağnîyim’ diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, elini yılanın ağzına sokar, Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecektir.” 3328
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun.” 3329
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 3330
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 3331
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.” 3332
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 3333
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhî, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye duâ ederler.” 3334
“Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.” 3335
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibârıyla kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).3336 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
Hz. Ömer birgün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir
3328] Buhârî, Zekât 3, Tefsir Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim, Zekât 26, Hadis no: 987; Ebû Dâvud, Zekât 32; Hadis no: 1658-1660; Nesâî, Zekât 2, 6; Muvattâ, Cihad 3
3329] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
3330] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
3331] Buhârî vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
3332] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
3333] İbn Mâce, hadis no: 3256) (Bk. 47/Muhammed, 12
3334] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/253
3335] Tirmizî, Birr 40
3336] S. Buhârî, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 715 -
sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 3337
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”3338 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 3339
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 3340
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 3341
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) buyurdu ki: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Siz âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok.” 3342 (Hz. Ali’ye atfedilen bu söz, merfû hadis olarak da rivâyet edilmiştir.)
İbn Ömer (r.a.): “Akşama erdinmi sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 3343
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabaklarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 3344
Ebû Ümâme İbn Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz?
3337] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
3338] 102/Tekâsür, 8
3339] Müslim, Eşribe 140
3340] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
3341] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
3342] Buhârî, Rikak 4
3343] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
3344] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 3345
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda mâişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 3346
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 3347
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (peygamberlere): ‘Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin’ 3348 diye emretmiş, mü’minlere de: ‘Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin’ 3349 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: ‘Ey Rabbim, ey Rabbim” diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: ‘Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?” buyurdular.” 3350
“Bir kısım insan vardır, Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil.” 3351
“(Benî Âdem’den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.” 3352
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” 3353 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır).” 3354
“Mudar kabilesine mensup olduğu zannedilen uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz (kadın)lar babalarımız, evlâtlarımız ve kocalarımız üzerine yüküz. Onların mallarında emirleri dışında, tasarrufu bize helâl olan nedir?” diye sordu. Peygamberimiz: “Size helâl olan “taze”dir. Ondan hem yiyin, hem de hediye edin!” buyurdular.” Ebû Dâvud der ki: “Tazeden maksat; ekmek, sebze ve taze meyve (gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler)dir.” 3355
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ebu Süfyan’ın karısı Hind, (Bir gün gelerek) “Ey
3345] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
3346] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
3347] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
3348] 23/Mü’minûn, 51
3349] 2/Bakara, 172
3350] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
3351] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
3352] Buhârî, Büyû’ 15
3353] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2, -7, 243-
3354] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû’ 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no: 2137, 64, -2290-
3355] Ebû Dâvud, Zekât 44, hadis no: 1686
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 717 -
Allah’ın Rasûlü, dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! (Ne yapayım?)” Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet edecek miktarda al!” buyurdular” 3356
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiği zaman: ‘Kavmim biliyor ki, benim mesleğim ailemin nafakasını te’minden âciz değildir. Ancak şimdi Müslümanların işleriyle meşgulüm. Bu sebeple Ebû Bekir’in ailesi beytü’lmalden yiyecek, o da Müslümanlar için çalışacak’ dedi.” 3357
“Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin.” (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurdukları bana haber verildi:) “Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır.” 3358
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.” 3359
Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle söylediği rivâyet edildi: “Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın ve almayın!” 3360
El-Misver İbn Mahreme’ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah’ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” 3361
“... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah’ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın...” 3362
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu
3356] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30, -8, 246-
3357] Buhârî, Büyû’ 15
3358] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
3359] Ebû Dâvud, Büyû’ 62, h. no: 3477
3360] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
3361] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
3362] Buhârî, Cenâiz 37 vesâyâ 2, 3, Fezâilu’l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763-
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” 3363
“Benim nazarımda en ziyade gıbta etmeye değer kimse şu evsafı taşıyan kimsedir: (Dünyevi yükü ve) hâli hafif, namazdan nasibi fazla, insanlar içinde (adem-i şöhretle) gizli kalmış ve kendisine (cemiyette) iltifat edilmemiş mü’mindir. Onun rızkı (zaruri ihtiyaçlarına) yetecek kadardı, o buna sabretti, ölümü de çabuk geldi, az miras bıraktı, kendisi için mâtem tutan kadın da az oldu.” 3364
“Kıyamet günü, dünyada iken yetecek kadar rızık verilmiş olmasını temenni etmeyecek ne fakir ne de zengin olacaktır.” 3365
“Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır” buyurdular.” 3366
“Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah’a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter.” 3367
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 3368
“Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar.” 3369
Hz. Âişe (r. anhâ)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) namazların sonunda şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, kabir azâbından, Mesih Deccâl’ın fitnesinden, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım. Allah’ım, hayatın ve ölümün fitnesinden, günah ve borçtan da Sana sığınırım.” Bir kimse, “borçtan dolayı çok sığınmanızın sebebi nedir?” diye sorunca; “İnsan borçlanınca konuşur ve yalan söyler. Söz verir ve sözünde duramaz” cevabını verdi. 3370
Peygamberimiz’in Allah’a sığındığı hayatın fitnesi, dünyaya aldanmak, şehevî arzuları ve nefsin hevâsın meşrû olmayan şekilde kullanmak, cehâletin arkasında koşmak ve en kötüsü ölüm sırasında imtihana tâbi tutulmaktır. Ölümün fitnesi ise; ölen kimseye görevli meleklerce sorulan “Rabbin kimdir?” sorusuna şeytanın, bu kimsenin karşısına geçip “şüphesiz rabbin benim” diyerek onu fitneye düşürüp yanıltmaya çalışmasıdır 3371. Âilesi yüzünden bir kimsenin fitnesi, onlardan dolayı meşrû olmayan işler yapması, sözler söylemesidir. Malı
3363] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
3364] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/566
3365] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/575
3366] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/578
3367] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/579
3368] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
3369] Buhârî vesâya, 14
3370] Buhârî, Vüdû 37, Ezan 149, Cenâiz 86-88, Cihad 25, Deavât 38, 39, 44-46; Müslim, Mesâcid 128, 130, 132, Zikir 49, Cenâiz 86
3371] Tirmizî
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 719 -
yüzünden fitnesi, haram yoldan kazanıp meşrû olmayan yerlere sarfetmesi; çocukları yüzünden fitnesi, onlara olan aşırı düşkünlüğü sebebiyle birçok hayır, ilim ve cihad faâliyetlerine fırsat bulamaması, onların geçimi için haram yoldan kazanç sağlamaya kalkışması; komşusu yüzünden fitnesi ise, iyi ve varlıklı olan komşusuna karşı kıskançlık duymasıdır. 3372
Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması
Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu, ana ve babanın gözbebeğidir. 3373 “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...” 3374
Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan olan hayırlı çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır: “Kendileri iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan kimselerin zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından da hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” 3375
Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi, kendileri gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete sokacaktır. Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar, âhirette de beraber olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından ayrı olsalar, yerleri ne kadar cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler. Oysa orada üzüntü olmaz. Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz, çocuklarını da yanlarına verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da kendileri gibi iman etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi takdirde sâlih ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ kalkar. Nitekim Nûh’un (a.s.) oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır 3376. İşte Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” ifâdesi, âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin kendi imanı ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir. Ra’d sûresinde de bu durum şöyle açıklanır: “Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar.”3377 âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih olan baba, eş ve çocuklarının da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır.
Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir. İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görevlerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama
3372] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469
3373] 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50
3374] 18/Kehf, 46
3375] 52/Tûr, 21
3376] 11/Hûd, 46
3377] 13/Ra’d, 23
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun yanındadır.” 3378 Çocukların ve malların belâ (imtihan) olduğu ile ilgili başka âyetler de vardır. 3379
İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a ait sorumlulukların terkedilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı, Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu iki şeyde ortaya çıkar.
Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru yoldan şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun, yani hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı düşünmenin, insanı doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu halde doğruluktan ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği belirtiliyor.3380 Mal ve evlât düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp haksızlığa düşürüdüğü kimse, sınavı kaybeder, büyük ziyana uğrar. Günümüzde bu durumu nice ana-babada görüyoruz. Adam, ibâdetlerine bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken, nice haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar için, onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir. Aslında bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel fedâkârlık olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-çocuk sahibi olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz kaybolmuş, evleri kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir veya orta halli iken dâvâ bilincine sahip fedâkârca gayretler içindeki nice müslüman, paralanınca paramparça paralanmış. Parayı sadece cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da bir kenara bırakmış, hatta nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları, insanın mayasındaki yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir.
Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı âhiret gününden çekinmeye çağırır.3381 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”3382 Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır yahut şeytandır. Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
3378] 8/Enfâl, 28; Ayrıca bk. 64/Teğâbûn, 14-15
3379] Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ” kelimesiyle ifâde eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
3380] 8/Enfâl, 28
3381] 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
3382] 31/Lokman, 33
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 721 -
Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin, ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor. 3383 Teğâbün sûresinde de mü’minlere, eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu, onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı bildiriliyor.3384 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
Burada3385 dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil; bazılarının insana düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek veya bilmeyerek kocasına veya karısına çok kötülük eden, onun üstüne dost tutan, hatta dostuyla birlik olup kocasını öldüren kadınlar veya karısını kesen, öldüren kocalar vardır. Burada hitap geneldir; kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman edenlere hitap edilmektedir. Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir. Bundan dolayı âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek yanlış olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına çok kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve çocukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayınız...”3386 âyeti ve benzeri erkek hitap kipiyle kullanıldığı halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd âyetleri gibi. Bu bakımdan her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde geçen “zevc” kelimesinin çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler” olarak meallendirmek daha doğru olur kanaatindeyiz. Arapçadaki “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını, hem erkeği kapsar. Erkek kadının zevci (eşi), kadın da erkeğin zevci (eşi)dir.
Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır; onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı eder, kendi evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine terk eder, ya da değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana düşman olan çoluk çocuktur. Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda olmayan eş ve çocuklarının kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan, eşinin ve çocuklarının hareketlerine dikkat etmelidir, ama onlardan bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların hatalarını affetmelidir. Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun için âyetin sonunda “Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan, merhamet edendir (affedenleri O da affeder).”3387 buyurmaktadır. 3388
Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız sizi meftûn edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar sizin için birer imtihan sebebidir. Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka ölçü(süzlük)lere göre mi? Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın.
3383] 63/Münâfıkun, 9
3384] 64/Teğâbün, 14-15
3385] 64/Teğâbün, 14’de
3386] 5/Mâide, 6
3387] 64/Teğâbün, 14
3388] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mal ve çocuklarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı kaybetmeyin. Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a kulluktan ayırmasın.
Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları ayrılsın diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki, bizler de çoluk-çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir potadan geçiriliyoruz. Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların hukukuna riâyet edip etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz. “Madem ki bunlar bizim için bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara hiç sahip olmayalım da imtihanda başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın imtihanından kaçmaya da hakkımız yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta mümkün değil” diyerek çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir. Bu hayatı eşle, çocukla, malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani müslüman helâl bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama âhireti unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir.
64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular. Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak, işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar. Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine yazık etmesi der.
Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle, bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmektedir. Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu, Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir. Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da hanım ve çocuklarıdır.
Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır. Onlarla
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 723 -
hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz, oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle bizi sürekli denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız. Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil, mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı, âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi, bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir. Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette biz onlardan sorumlu tutulacak değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 3389
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir. Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük, zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır. İnsan sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olma ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü, zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir. Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki verdiği mücâdelenin karşılığında, âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Hâlbuki, varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer deneme (fitne) aracıdır.3390 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar. Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır. Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır
3389] Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an,7/298-300
3390] 21/Enbiyâ, 35
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları bunu bilmiyorlar.” 3391
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.3392 Dünya nimetlerinin fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne olarak nitelendirir.
Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan, mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” 3393
Kur’an, insanın imandaki samimiyetini denemek için hayır ve şer ile imtihan olunduğunu haber veriyor.3394 İnsan, hayatın geçici güzellikleriyle de sınava çekilir.3395 Mal ve evlât, insan için bir fitnedir, deneme aracıdır.3396 Bol rızık ve verilen nimetler birer fitne olduğu gibi,3397 başa gelen üzüntü ve kederler,3398 belâ ve musîbetler de birer fitnedir. 3399 İnsanlardan bazılarına Allah’tan gelen rızık, iman ve mağfiret gibi iyiliklerin sebebini bilmek mümkün olmayabilir. Allah (c.c.) bu şekilde insanları birbiriyle deniyor ve şükredenlerin belli olmasını istiyor. 3400
Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar, çeşitli olaylarla, ibret almaları ve hatalarını terk etmeleri için sürekli denenirler. Ancak onlar çoğu zaman bu fitnenin (denemenin) farkında olmazlar.3401 Allah (c.c.) doğru yola giren kimseler için rızkı bollaştırır. Bunun sebebi de, onların şükredip şükretmeyeceklerini, takvâ sahibi olup olmayacaklarını denemektir. 3402
Kur’an şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed) Biz senden önce de yiyip içen, çarşıda pazarda dolaşan (ölümlü) insanların dışında kimseyi elçi olarak göndermedik. (Böyle yaparak ey insanlar), kiminizi kiminiz için fitne/sınama vesilesi kıldık (ki), sabredecek misiniz?
3391] 39/Zümer, 49
3392] 20/Tâhâ, 131
3393] 20/Tâhâ, 131
3394] 21/Enbiyâ, 35
3395] 20/Tâhâ, 131
3396] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
3397] 39/Zümer, 49
3398] 20/Tâhâ, 40
3399] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
3400] 6/En’âm, 53
3401] 9/Tevbe, 126
3402] 72/Cinn, 16-17
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 725 -
(Bunu kendiniz de göresiniz; yoksa) Allah zaten her şeyi olduğu gibi görmektedir.”3403 Bu âyet; yalnızca peygamberlerin değil; her insanın toplumsal varlığı ile diğer kimseler için, onların ahlâkî tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir deneme aracı olduğuna işaret etmektedir. Buna göre âyete şu anlamı vermek yanlış olmayacaktır: “Sizin hepinizi birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık.” 3404
Hayat, tekâmül yolunda ilerlemek ise, fitnelerin peş peşe sıralanması doğaldır. Her toplum bir başkası için, her insan bir başka kimse için, onun durumunun ve tercihlerinin ortaya çıkması açısından bir fitne aracı olabilir.
Kur’an’ın bildirdiği fitneye dair tespit edilen temel hususları özetlersek; baskı ve şiddet, zulüm, güvenliği tehdit eden veya güvenliği olmayan ortam, küfür, şirk ve tuğyan, iç kargaşa ve karışıklık, idrâk yeteneğinin kaybolması, toplumu kuşatan belâ ve musîbet, bazen varlık ve servet ve bazen de yokluk ve sıkıntılarla denenme gibi bazı durumlarda ferde, bazı durumlarda da topluma yönelik olayları fitne olarak vasıflandırırız. Ancak bir de bunların tümünü kapsayan fitne var ki, o da soyut anlamı ile “sınav”dır; yani özellikle insanın varlık sebebi olan fitne. Allah’ın dışında ve O’nun yarattığı bütün eşya, canlı cansız, akıllı akılsız varlıklar bir denemedir; insana yönelik bir deneme. Diğer fitne türleri ise bu denemenin başarılı olup olmamasından doğan olaylardır. 3405
İnsanlardan bazıları gerçek bir şekilde değil de, iman-küfür sınırındaymışcasına ibâdet eder. Kendisine Allah’tan bir ‘hayr’ dokundumu, bununla sevinir. Ancak, başına hikmetin gereği bir fitne (belâ veya deneme) geldiği zaman yüz üstü döner gider. Böyleleri dünyayı da âhireti de kaybederler. 3406 Peygamber’in dâveti sıradan bir insanın dâveti gibi değildir. Onun dâvetine uymamazlık edilemez, emrine karşı gelinemez: “...Rasûl’ün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın (fitnenin) çarpmasından yahut onlara acı bir azâbın uğramasından sakınsınlar.” 3407
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”3408 Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının reddedilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtamasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır.
Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, daha fazla nimetlere sahipler.
3403] 25/Furkan, 20
3404] Kur’an Mesajı, 2/730
3405] Geniş bilgi için bk. Sâlih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, s. 45-90
3406] 22/Hacc, 11
3407] 24/Nûr, 63
3408] 8/Enfâl, 25
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora bıraktı. İşte bütün bu imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer fitnedir. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu mü’minlerin bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları, kendileri hakkında bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah rüzgârları birer fitnedir.
Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara aşırı derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar birer fitnedir. Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları, aralarındaki çekişmeler, müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar birer fitnedir. Her bir müslüman; içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye uğratılıyor, denemeye tabi tutuluyor.
Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı fitne ve denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi kazanmaya çalışması ve bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır. 3409
İslâm’ın dışındaki tüm dünya görüşleri, ideolojiler, izmler ve düzenler fitnedir; hem de fitne doğuran ana fitnelerdir. Irkçılık, bölgecilik, mezhepçilik (mezhep bağnazlığı), cemaat taassubu, particilik, futbol fanatikliği, müzik düşkünlüğü, para hırsı, makam sevdâsı, şehvet tutsaklığı, moda hastalığı, televizyon esirliği, ideoloji çığırtkanlığı, tedbir adı altında zâlim ve tâğutlardan gereksiz korku, ümmeti saran çağdaş fitnelerdendir. Biraz sert ifâdeyle, bugünkü kullanımıyla ilgili olarak ve çoğu kanalların misyonundan dolayı “fitnevizyon” denilebilen tv.nin, okunmak için değil de daha çok bakılmak için alınan boyalı basının, yani medyanın “haber” adı altındaki, müslümanları uyuşturma, karalama ve yönlendirmelerinin, fitnenin en olumsuz anlamlarıyla paralellik arzettiğini unutmamak gerekiyor. Bırakın İslâm düşmanı kâfir düzencilerin verdiği haberi, müslüman da olsa, açıktan günah işleyen fâsıkların aktardığı haberlere bile araştırmadan inanmamayı emreden Kur’an,3410 bizi fitne kaynaklarına karşı uyarmaktadır.
Bâtıl ideolojilerin egemenliği ve emri altındaki resmî din kurumlarını da unutmamak gerekiyor. Laikliğin, hatta din düşmanlığının resmî devlet politikası olarak uygulandığı yerlerde din kurumlarının özerk olması elbette fitnecilerin işine gelmez. Dinin devlet olmadığı yerde ister istemez devlet dini ortaya çıkacaktır. Bu ülkelerde sistemli bir şekilde câmiler kiliseye, imamlar papazlara; müslümanlar da laik kâfirlere benzetilmeye çalışılmaktadır. Din adına gerçek dine hücumlar yapılmaktadır. Din çarpıtılmakta, düzene ve kanunlara uygun hale getirilmek için kuşa benzetilmektedir. Bir sürü ilkel ve modern hurâfe din adına insanlara takdim edilirken; tevhid ve her çeşit fitneye karşı savaşın çeşitli adları olan cihad unutturulmakta ve dışlanmaktadır. Firavunun emrinde ve hizmetindeki Bel’am’ın rolünü üstlenen ve hatta kraldan fazla kralcı olan kişiliksizler, her devirde ortaya çıkar. Bunların elinde din, halkı uyuşturan afyon, âyinsel tören ve düzenin emniyet sibobu, koltuk değneğidir.
3409] 9Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 216-218
3410] 49/Hucurât, 6
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 727 -
Birey olarak bir müslüman için en büyük fitneler; “servet”, “şehvet” ve “şöhret”; toplum olarak da; “devlet”, “cemiyet” ve “âdet”tir. Bütün bu fitne odaklarına karşı mü’minler, fitne/sınav bilincine sahip olarak, her davranışlarının ibâdet ve cihad olacağı şekilde fedâkârlığı kuşanmak zorundadır. Sayılamayacak kadar çok başı olan ve ağzından ateş saçan ejderha gibi çetin fitnelerle kuşatılan günümüz müslümanı, gününü gün etmekle, kâfirler gibi sadece geçim derdiyle uğraşmak veya müzik ve futbol gibi uyuşturucularla vakit geçirmekle, ya da namazını kılıp başka şeye karışmamakla; kendini ve evlâdını, çevresini ve dünyayı fitneden nasıl kurtaracak, görevini nasıl yerine getirmiş olacaktır? Dünyayı cehenneme çeviren ve âhireti de mahveden fitneler çok ve büyük, doğru; ama unutmamak lâzım, cennet de ucuz değil! Her şuurlu müslüman, öncelikle kendisi, fitne unsuru olmamalı, fitnecilerle işbirliği yapmamalı, onların emrinde ve yardımında bulunmamalıdır. Sonra, hiçbir fitne kalmayıncaya kadar savaşla, mücâdeleyle görevli olduğunu unutmamalıdır. Tüm yeryüzündeki bütün fitneleri kaldırma görevi kendilerine verilmiş müslümanlar, devlet çatısını zâlimlerden temizlemeden bu görevi üstlenmeyi rüyalarında bile gerçekleştiremezler. Ümmet, devlet gücüne ulaşmadan, yeryüzünün her tarafındaki zulüm, baskı, katliâmlar, savaşlar, ahlâk ve imanlara saldırılar son bulmayacaktır. Çevremizden başlayarak her çeşit fitneyi yok etme hedefini canlı tutmak ve böylece dünya huzuruna ve âhiret saâdetine kavuşabilmek için, İslâm’ı gönlümüzden başlayarak ulaşabildiğimiz her yere hâkim kılma mücâdelesi şarttır.
Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham olarak kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifâdeler kullanırken, muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli, bu ifâdeleri cihad eden samimi müslümanlara karşı -hatta onlar, beğenmediğimiz ve farklı metodlar benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak, tâğutlara ve tâğûtî düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri fitne çıkarmakla suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin derdiyle dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş vermeden gününü gün edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının göstergesidir. Fitne kazanını kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler, münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek verip onlara âlet olanlardır. İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen, yönetim, mal, evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır. Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma hayali, planı, gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun!
“Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 3411
“Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin (Allah’ım)? Bu senin fitnen/sınavından başka bir şey değildir. Bu imtihan aracılığıyla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmiz/dostumuzsun, bizi bağışla ve bize merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” 3412
3411] 8/Enfâl, 25
3412] 7/A’râf, 155
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gâyesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi. Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının, taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı. Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor. Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı. Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 729 -
“Aşağılık maymunlar olun! 3413 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terkedip gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar.
İşte, tarih boyunca hayatını dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük, geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
“Bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşuştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: ‘Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”3414 Bu âyetin inişine sebep olan olay şudur:
Medine’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü kuraklık yıllarından biridir. Dıhye bin Halife el-Kelbî, müslüman olmadan önce Şam’dan yola çıkardığı bir ticaret kervanıyla Medine’ye girdi. Medine’liler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Nebî tam o esnada Mescidde Cuma hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında tüm cemaat Peygamber’in hutbesini terkedip kervana koştu. Hz. Nebî, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki: “Eğer mescidde kimse kalmasaydı, şu vâdiyi ateş seli kaplardı.” Diğer bir rivâyette: “müslümanların üzerine taş yağardı.” 3415
Kur’an, müslümanların bu tavrıyla İsrâiloğullarının tavırları arasındaki benzerliğe Cuma sûresinde işaret buyurmaktadır. Sûrenin yahûdilerden söz eden birinci bölümüyle Cuma’dan ve Cuma hutbesinde Rasûlullah’ı ayakta bırakıp kervana koşanlardan bahseden ikinci bölümü arasında ilişki kurulmaktadır. Konuyla ilgili tüm kaynaklar sûrenin ilk 8 âyetiyle son 3 âyetinin farklı zamanlarda nâzil olduğu konusunda müttefiktir. Buna rağmen şu aşağıdaki âyetle, sahâbenin Rasûlullah’ı “dünyalık” için mescidde yalnız bırakmaları arasında bağ kurulmaktadır: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne fenadır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” ?
Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından dikkatlerimize sunar: “Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Yemin olsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle geldi. Öne geçemedikleri halde yeryüzünde büyüklük tasladılar.”3416; “Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı taşkınlık/şımarıklık etti. Biz ona öyle hazineler
3413] 2/Bakara, 65
3414] 62/Cum’a, 11
3415] Buhârî, Tefsir 61; Müslim, Cum’a 11; Tirmizî, Tefsir 62
3416] 29/Ankebût, 39
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak, güçlü-kuvvetli bir topluluğa dahi zor geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımarıkları sevmez.’ Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana lütufkâr olduğu gibi sen de lütufkâr ol, yeryüzünde fesâd isteme, çünkü Allah fesâdçıları sevmez. O dedi ki: ‘Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan daha güçlü, sayıca da daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu günahkârlardan sorulmaz. Karun, süsü-püsü içinde toplumun önüne çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: ‘Keşke Karun’a verilenin bir benzeri de bize verilseydi. O, cidden çok şanslı biri.’ İlim verilenler ise şöyle dediler: ‘Yuh size, iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Fakat buna yalnızca sabredenler kavuşturulur. Nihâyet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi. Akşam onun yerinde olmayı isteyenler, sabah şöyle demeye başladılar: ‘Vay be! Demek, Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor, dilediğine de kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki kâfirler asla iflâh olmazlar.” 3417
Kur’an’dan yola çıkarak Karun hakkında şu tesbitleri yapabiliriz:
1- Karun, Hz. Mûsâ’nın toplumuna mensup, hazinelere sahip olacak kadar zengin biridir. 3418
2- O, Hz. Mûsâ’nın yakını olmasına rağmen, ona karşı Firavun ve Hâmân’la birliktedir. 3419
3- Servetiyle böbürlenip şımarmış, elindeki ekonomik imkânı vahye karşı kullanmıştır. 3420
4- “Bu servet bana bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek, mülkün asıl sahibini unutmuştur. 3421
5- Sonunda servetiyle birlikte yere geçmiş, helâk olmuştur. 3422
Âyetlerden çıkardığımız bu sonuçlara göre Karun, İsrâiloğulları içerisinden çıkmış olmasına rağmen, müslümanlara karşı Firavunla işbirliği yapacak kadar alçalabilen bir işbirlikçidir. Kendi ulusundan çıkan peygambere karşı mazlum ulusunun düşmanı olan zâlim Firavun’la, servet yapma hatırına işbirliğine giriyordu. Ona yaltakçılık yapıyordu. Zaten, mantıken böyle yapmasa ne o serveti edinebilir, ne de elinde tutabilirdi. Karun, “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara” uyarısı kendisine yapılınca, “Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi’ biçiminde cevap verecektir. Bu, günümüz kapitalizminin yetiştirdiği rantçı insan tipi olan “homo ekonomikus” mantığıdır.
Âyette, bu tiplerin, bilinçsiz yığınların imrendiği tipler olduğu ifâde edilmekle, dünyalığın ehl-i dünya yığınları nasıl cezbettiği vurgulanmaktadır. Ancak, Karun’un kötü âkıbetine şâhit olan aynı yığınların, ne kadar günübirlik düşündüğü de, cezalandırmanın ardından söyledikleriyle ortaya çıkıyor.
3417] 28/Kasas, 76-82
3418] 28/Kasas, 76
3419] 23/Mü’minûn, 24; 29/Ankebût, 39
3420] 29/Ankebût, 39
3421] 28/Kasas, 78
3422] 28/Kasas, 81
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 731 -
Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, eski çağlardaki ilkel dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik vardır. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar.
Karunlaşmış bu tip, müslüman olduğu zaman, “Allah rızâsı, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman “halk, köylü, işçi, emekçi” gibi marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman “çağdaşlık, uygarlık, laiklik, milliyetçilik” gibi kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdır. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Hepsi de “istikrar”ı çok severler. 3423
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni ve sıkıntılarla dolu bir diyardan; ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe
3423] M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 297 vd.
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.” 3424 “Ey iman edenler, size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 3425
Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır. İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Mesela; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama hergün dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne uzanan ele kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi yaşa.” 3426 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır.” 3427
Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”3428 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren
3424] 44/Duhân, 25-28
3425] 9/Tevbe, 38
3426] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25
3427] 57/Hadîd, 20
3428] 87/A’lâ, 16-17
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 733 -
şu dünyayı çok seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!” 3429 Hayır, siz yaptığınız işlerin karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”3430; “Yoksa içinizden Allah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 3431
Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’ denir.” 3432
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.” 3433 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şâhit oluruz. Mesela; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya mâl olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok
3429] 75/Kıyâme(t), 20-21
3430] 2/Bakara, 155
3431] 3/Âl-i İmran, 142
3432] 46/Ahkaf, 20
3433] 74/Müddessir, 53
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedâkârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü, ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. 3434
Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin?
Nice insan, helâl-haram demeden mîrâsa düşkünlük yapar, yoksullara yardım etmez, malı çok sever: “Hayır, doğrusu siz yetime ikrâm etmiyorsunuz; yoksula yedirmeye ön ayak olmuyorsunuz; mîrâsı hırsla tutuyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz.” 3435; Âdiyât sûresinde de insanın mala düşkünlüğü, kınama üslûbuyla dile getirilmiştir: “Doğrusu o, malı çok sever.”3436; “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmaya önayak olmaz.”3437 Cimrilik, inkârcı kâfirin vasıfları arasında sayılmaktadır: “İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve göz işaretleriyle alay eden her fesâd kişinin vay haline. O ki mal yığdı, onu saydı, durdu. Malının kendisini ebedî yaşatacağını
3434] Geniş bilgi için bk. H. Özhazar, Âhiret Bilinci; H. Eker, Âhiret Bilinci; A. Kalkan, “Âhiret” ve “Din Günü” kavramları
3435] 89/Fecr, 17-20
3436] 100/Âdiyât, 8
3437] 107/Mâûn, 1-3; Hâkka, 34
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 735 -
sanır. Hayır, o Hutame’ye atılacaktır.” 3438
“(Mal) toplayıp kasada yığanı!” 3439 âyetinde de insanın mal hırsı, mal toplayıp yığma tutkusu, kınama üslûbuyla anlatılmaktadır. Mala düşkünlük, insanın doğasında vardır. “Mal canın yongasıdır” atasözü, bu âyetlerin tefsiri gibidir. İman ile olgunlaşmayan insanlar, dünya malına düşkün olurlar. Çünkü onlar için ne varsa, hep bu dünyadadır, ötesi yoktur. Onun için malı severler, helâl-haram demeden mîrâsa konarlar, başkalarının mîrâs hakkını dahi yemek isterler.
İnsanın hep kendisini düşünmesi, mala düşkün olması çok çirkin bir şeydir. Elinde imkân varken fakiri düşünmeyen, yetime ikram etmeyen insanın Allah’tan ikram beklemeye hakkı yoktur. Allah verdiği nimetlerle kulunu imtihan eder. Onun, Allah’ın verdiği nimetlerden, başkasına da yardım edip etmediğine bakar. İşte insan düşünmelidir ki, yoksul iken kendisi nasıl sızlanır, Allah kendisine az nimet verince nasıl gücenir, üzülürse; zenginlik zamanında ihtiyacı olanlara yardım etmeyince o âcizler, yetimler, yoksullar da kendisine gücenirler. Malının içinde onların gözleri kalır. O halde insan, Allah’ın âciz, yoksul kullarına ikram etmeli, onları kollamalıdır ki Allah da kendisine ikram edip onu kollasın. Çünkü Allah kullarının hareketlerini gözetlemektedir. Servet, nimet ve mevki bulunca başkalarını hiç düşünmeyen, hatta onları ezen, köle gibi kullanmak isteyen insanlar, bu yüzden helâk edilmiş olan zâlim kavimler gibi davranmış olurlar. Allah’ın, o zâlimlerin üstüne şaklayan kırbacı, bir gün bunların üstüne de şaklar.
Mala değil; insana değer verilmelidir: “Sabah akşam Rablerinin rızâsını isteyerek, O’na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yok ki, onları kovup da zâlimlerden olasın!” 3440. “Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut (onlarla beraber bulunmaya candan sabret). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme.”3441 Bu âyetlerde, yoksul insanlarla aynı mecliste oturmaya tenezzül etmeyen ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yanına gelip kendisiyle konuşmaları için fakir insanları yanından çıkarmasını öneren kibirli insanların davranışı kınanmakta, Allah Rasûlüne, Allah’ın rızâsını isteyen fakir insanları yanından kovmaması, herkesin kendi yaptığından sorumlu olduğu bildirilmekte; Allah’tan gâfil, aşırı insanların keyfine uymaması emredilmektedir. Mekke döneminde inzâl olmuş olan bu âyetler, gururlu, zengin kâfirlerin düşünce ve davranışını anlatmaktadır.
Münâfıkların mallarının ve çocuklarının çokluğuna imrenilmemelidir. Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere mümkün ki, dünyada azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları olanlar, mümkün ki bunlarla cehennem gibi azâb olmaktadırlar: “Onların malları da, evlâtları da seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” 3442
Mal, aslında kötü bir şey değildir. Hz. Peygamber’in “İyi adama iyi mal, ne
3438] 104/Hümeze, 1-4
3439] 70/Meâric, 18
3440] 6/En’âm, 52
3441] Kehf, 28
3442] 9/Tevbe, 55
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzeldir!”3443 dediği rivâyet edilir. Fakat mal, çoğunlukla insanı gurura, kendini beğenmeye götürür. İşte malıyla gurura kapılan kimseler, çoğunlukla Allah ile ilgisini kesmiş gururlu, fakirleri kendilerinin kölesi sanan insanlardır. Mekke’de Allah Rasûlü’ne ilk iman edenler zayıf, ezilmiş tabaka, karşı gelenler ise zayıfları ezen şımarık, zengin tabaka idi. Medine’de de ona halk tabakası inanmış, ama genellikle mutlu azınlık grubu inanmamış, münâfıklık yapmıştır. Çünkü dinin prensiplerini, liderliklerini sürdürmelerine engel görmüşlerdir.
Her insanın böyle olduğu iddia edilemez. Kuralların istisnâları olur. Şimdi, dini sömürü âleti gören komünizm, dinlerin çıkışı sırasında peygamberlere ilk defa kimlerin inandığını görmek istemiyor. Bütün peygamberlere önce fakir halk tabakaları inanmış, şımarık zenginler onlara karşı çıkmışlardır: “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen mü’minlere: ‘Siz, dediler, Sâlih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? (Onlar da:) ‘(Evet,) Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenlerız!’ dediler.”3444 âyeti bu tarihî gerçeği dile getirmektedir. Demek ki din, sosyal açıdan zenginlerin sömürü âleti değil; tersine fakir halkın sömürü tabakasına karşı kurtarıcısı ve savunmacısıdır.
İslâm, servetin belli ellerde yığılmasını istememiş, halka yayılmasını emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında halk tabakaları arasında sosyal denge sağlanmış, aradaki büyük farklar erimişti. Ama insan karakteri kolay değişmez. Zaman geçince insanların servet tutkusu yine üste çıkmış, yine mülkler, büyük sayıda köle ve câriye sahibi zenginler, ağalar ve ezilen geniş halk kütleleri görülmeye başlamıştır. Ne Emevî idaresini, ne Abbâsi idaresini, ne de Osmanlı idaresini, tam İslâm’ın ruhuna uygun örnek idareler olarak görmek mümkün değildir. İslâm, dengeli bir servet dağılımı istemektedir. Bu idarelerde denge mi vardı? Üç-beş zenginin köyünde ırgat olarak çalışan halk kütleleri, ya da onların zekât ve fıtrasına bakan insanlar. Ne yazık ki bunlar, bu despotluklarını sürdürebilmek için İslâm’ı da kendi servetlerine kalkan yapmasını bilmişlerdir. Muâviye’nin, denge isteyen Ebû Zerr’i Şam’dan nasıl kovduğunu biliyoruz. İhtiraslı kişilerin iş başına gelişi, İslâm’ın rûhuna uygun idarenin kurulmasına engel olmuştur. Nasıl Arap müşrik ve münâfıkları, geleneklerini inanmalarına engel, daha doğrusu yönettikleri sömürü düzenine kalkan yapmış idiyseler.
Mal, karakteri zayıf insanları çabuk bozar. Siyaset de öyledir. Ama sağlam karakter sahibi kişileri mal bozamaz. Bunların elinde mal, hayra vesîle olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibn Avf gibi kişileri servet bozmamış; onlar, servetlerini, dâvâlarının yayılmasına vâsıta kılmışlar, Hz. Ebû Bekir, fakirlik sınırına varıncaya dek malını Allah yolunda harcamıştır. İşte bu rûhu yaşatmaya çalışan nice şuurlu müslüman da, fakir düşünceye kadar mallarını Allah yolunda infak etmeyi prensip edinmişlerdir.
Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azâptır. Çünkü öyleleri hep malın korunmasını düşünürler. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
3443] Ahmed bin Hanbel, 4/197
3444] 7/A’râf, 75
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 737 -
Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta halli bir insan mı mutludur, yoksa yüz yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları, otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı, her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması, kazâ yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi; apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert olmaz. Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden çıkarsa “veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar için helâl mal, ne güzeldir!” Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.” 3445
İslâm, mal yığmayı -ki buna “kenz” denir- hoş görmez. “Ve sana Allah yolunda ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Af (yani ihtiyaçlarınızdan fazlasını veya helâl ve güzel olan şeyleri verin).’ Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, düşünesiniz.” 3446 Nefsinin, çoluk çocuğunun ihtiyacından fazlasını fakirlere vermeyi, Hak rızâsına harcamayı öğütler. Ancak bütün varını yoğunu harcayıp başkasına el açacak duruma düşmek de doğru değildir. Nitekim: “(Allah) Sizden (bütün) mallarınızı istemez. Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştırsaydı, cimrilik ederdiniz ve (bu), kinlerinizi ortaya çıkarırdı (Allah’ın elçisine kin beslemeye başlardınız.)” 3447 âyetlerinde de Allah’ın, mü’minlerden bütün mallarını vermelerini emrederek onları sıkıştırmak istemediği, çünkü böyle emrettiği takdirde nefislerin cimrilik zaafı ortaya çıkacağı belirtilmektedir. Mal, canın yongasıdır. İnsanın her şeyini harcaması kolay değildir. Ayrıca, bu durum, kişinin sıkıntıya düşmesine sebep olur. Bundan dolayı her şeyde dengeli, ölçülü davranmayı emreden İslâm, bu konuda da kolay olanı emretmekte, ihtiyaçtan fazlasını Allah için harcamayı öğütlemektedir. Peygamber (s.a.s.) de: “Yanında bir mal bulunan kimse, önce kendi nefsine harcasın, bakımı kendisine âit bulunan kimselere ve böyle böyle (derece derece akrabâya, sonra başkalarına) harcasın!” 3448
İslâm, her konuda ifrâtı ve tefrîti, yani aşırılığı ve gevşekliği hoş görmediği gibi, infak husûsunda da orta yolu izlemeyi öğütler: “Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur.” 3449 İnfak iyidir, ama israf haramdır. Allah, Kur’an’da saçıp savurmayı yasakladığı gibi, avucu sıkı sıkıya kapayıp para yığmayı da yasaklamıştır. Kur’an, ihtiyaçtan fazla olan her şeyin verilmesini emretmiyor, tavsiye ediyor. Mü’minleri böyle gönül zenginliğine, cömertliğe, başkalarını düşünmeye teşvik ediyor. Herkes ihtiyacından fazlasını zorla değil; fakat gönül hoşluğuyla verirse ülkede fakir kalmaz, bunalımlar durulur. Gönüllerden gönüllere sevgiden köprüler kurulur.
“...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele! O gün, cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılır; bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. ‘İşte nefisleriniz için yığdıklarınız. Yığdıklarınızı tadın!’
3445] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26; S. Ateş, a.g.e., c. 13, s. 34-38
3446] 2/Bakara, 219
3447] 47/Muhammed, 36-37
3448] Ebû Dâvud, Itk 9; Nesâî, Büyû’ 84; Ahmed bin Hanbel, 3/305
3449] 25/Furkan, 67
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(denilir.)”3450 Altın ve gümüş, toplanıp yığılmak için değil; toplumda dağılıp iş görmek içindir. Para dolaşırsa iş yapar, çok kimsenin karnı doyar. Belli ellerde birikirse birkaç kişi doyar, büyük kesim aç kalır. Bu, Allah’ın istediği adâlete aykırıdır. İnsan ihtiyacını karşılamalı, ama fazlasını muhtaçlara vermelidir.
Mal ve paranın belli ellerde birikimini önlemek için Kur’an zekâtı, sadakayı ve humusu emretmiştir. Toprak mülkiyeti, büyük ölçüde devlete bırakılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara ihtiyacından fazla nesi varsa olmayanlara vermesini emretmiş, bu sözünü o kadar tekrar etmiştir ki, dinleyen sahâbîler, hiç kimsenin, ihtiyaçtan fazla bir şey saklamaya hakkı olmadığını sanmışlardır.3451 Zekâtı verilmeyen malın, Kıyâmet gününde yılan olup sahibinin boynuna dolanacağına, ateş olup canına yapıştırılacağına dair hadisler mevcuttur. 3452
Son zikredilen âyetler 3453 inzal edildiğıi zaman Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) üç defa: “Yuh olsun altına, yuh olsun gümüşe!” buyurdu. “Yâ Rasûlallah, öyle ise hangi mala sahip olabiliriz?” dediklerinde, şöyle buyurmuştu: “Zikreden dile, huşû eden kalbe, dininize yardım edecek sâliha zevceye.” 3454
“Kim sarı (yani altın), beyaz (yani gümüş) bırakırsa onunla dağlanır.” Bir adam öldü, gömleğinde bir dinar (altın para, sarı lira) bulundu. Peygaber (s.a.s.) ona: “Bir dağlamadır” dedi. Bir başka adam öldü, gömleğinde iki dînar bulundu. Peygamber (s.a.s.) ona: “İki dağlamadır.” 3455
İslâm âlimlerinin genel kanaatine göre zekâtı, sadakası verilen malı biriktirmekte bir sakınca yoktur. Yalnız, kişinin sadece kendisini ve zürriyetini düşünmesi doğru değildir. Malını topluma hayırlı işlerde kullanması, yastık altında ve hele bankalarda fâiz için saklama yerine, iş sahası açıp insanlara iş imkânları sağlaması, böylece toplum yararına üretim yapması uygun olur. Yoksa, insanın ihtirası tükenmez. Kişi milyarını trilyon, trilyonunu katrilyon yapmak ister. Bu da sosyal dengeyi bozar. Sonunda toplumda sosyal patlamalara yol açar. Toplumlara dünyevî cennet vaad eden komünizm ahtapotu neredeyse bir asır insanların en basit özgürlüğünü de elinden aldı. Allah korkusundan uzak kapitalizm de insanların gönlünden merhamet ve diğergâmlık duygularını sökmektedir. Tek çare, helâl kazanıp ihtiyacından fazla olanın bir kısmını, Allah için, gönül hoşnutluğuyla başkalarına verme prensibi getirmiş olan İslâm’ın rûhuna sarılmak ve onu uygulamaktır. Böylece insan çalışır, kazanır, kendisi yer, başkalarına da yedirir. Mutluluğunu başkalarıyla paylaşır. Kendi canı kadar başkalarını da düşünür. 3456
Allah’ın bizim için seçtiği İslâm’ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de servetin % 80’ine % 20’lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80’lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor. Bu olayı şair şöyle dile getirir:
3450] 9/Tevbe, 34-35
3451] Müslim, Lukata 18; Ebû Dâvud, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât
3452] Bz. Buhârî, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât
3453] 9/Tevbe sûresinin 34-35. âyetleri
3454] Ahmed bin Hanbel, 5/366
3455] Ahmed bin Hanbel, 1/101, 137, 138, 412, 421, 457; 2/356, 429, 493
3456] S. Ateş, a.g.e. c. 11, s. 380-386
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 739 -
“Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!”
“Allah’ın, o kent halkından, Elçisine verdiği ganîmetler, Allah’a, Rasûlüne, akrabâ olanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya âittir. Tâ ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet olmasın.” 3457 Bu âyette geçen “dûlet” kelimesi, dal’ın ötüresiyle dûlet, üstünüyle devlet okunur, ikisi de aynı anlama gelir. Bazılarına göre ikisi arasında fark vardır: Devlet; mal elde etmek, dûlet ise; savaş kazanmak anlamına gelir. Kimine göre de devlet, elde dolaşan şeyin adıdır. Dûlet ise masdardır, mal ve diğer güzel şeyi elde etmek anlamındadır. Aynı kökten müdâvele; elden ele dolaştırmak demektir. 3458
“Tâ ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet (güç) olmasın.” Hükmüyle Kur’an, gelirin hep belli ellerde toplanmasını engelliyor, onu geniş halk tabakasına yayarak sosyal adâletin temelini atmış oluyor. Bu âyet, devlet başkanına, servetin yaygınlaşması, fakirlerin de refaha kavuşturulması için meşrû tedbirler alma yetkisini vermektedir. Devlet başkanı, gerektiğinde bazı gelirleri sırf fakirlere tahsis edebilir. Hz. Ömer’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Eğer şu işimden, yani halîfeliğimden geride bıraktığım yıllar önümde olsaydı, zenginlerin fazla mallarını alır, muhâcirlerin fakirlerine paylaştırırdım.”3459 Hz. Ömer’in bu sözü, devletin, gerektiğinde fakirlerin ihtiyaçlarını gidermek üzere vergi koyabileceğini de gösterir. Asıl imana dayalı sosyal adâleti İslâm dini getirmiştir. Ama müslümanlar, onun getirdiklerinde işlerine geleni uygulamışlar, işlerine gelmeyeni bırakmışlardır.
“Ey iman edenler, mallarınızı aranızda bâtıla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi rızânızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah, size karşı çok merhametlidir.”3460 Bu âyette, karşılıklı rızâya dayalı ticaretin dışında, insanların, birbirlerinin mallarını bâtıl yollarla yemeleri ve birbirlerini öldürmeleri yasaklanmaktadır. Tefecilik, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hıyânethıyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu tür yollarla para kazanmak haramdır. Yalnız, kişinin çalışması, karşılıklı rızâya dayanan ticaret, hibe ve miras yoluyla elde ettiği mal helâldir. Ticaretin yasallığı, karşılıklı rızâya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman taraflardan birinin râzı olmayacağı ticaret yasal değildir. “Aldatan kimse bizden değildir!” ? Güvenilir, doğru tâcirin Kıyâmet gününde şehidlerle beraber bunacağını3461 söyleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), yalanın insanı cehenneme sürükleyeceğini,3462 Allah nasip ettiği rızkı güzel, helâl yoldan aramayı,3463 başkasının satışına engel olmamayı,3464
3457] 59/Haşr, 7
3458] 3/Âl-i İmrân, 140
3459] Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, 4/226; et-Tefsîru’l-Hadîs 8/215
3460] 4/Nisâ, 29
3461] İbn Mâce, Ticârât 1
3462] İbn Mâce, Mukaddime 7
3463] İbn Mâce, Ticârât 2
3464] Müslim, Büyû’ 4
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanların sütlerini memelerinde bekletip satmamayı,3465 gereksiz yere ticaret aracı ve komisyoncuların girmemesini emretmiş,3466 vurgunculuğu kesin şekilde yasaklamıştır. 3467
“Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!”
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gâyesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Halkın sık sık iş ve aş derdinden sızlandığı, piyasadan şikâyet ettiği, geçim zorluğundan bahsettiği ve küçük harflerle de olsa zaman zaman kapitalist düzeni suçladığı gözlenmektedir. Hedefi belirsiz ve bilinçsiz bu tepki, dâvâ adamlarının dışındaki kuru kalabalık ve ortalama halk için, sessiz kitle ve edilgenlik kimliğinden sıyrılma yönüyle bir gelişme kabul edilmelidir. Haksızlığa karşı dilsiz şeytan rolünden, en azından kendi dünyevî menfaatini ilgilendiren konularda
3465] Müslim, Büyû’ 4
3466] Müslim, Nikâh 51; İbn Mâce, Ticârât 15
3467] İbn Mâce, Ticârât 6, 16
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 741 -
bile olsa, mazlumluğu kabul etmeyen, kendi cebine uzanan elleri sorgulayan, az da olsa direnen bir çizgi, halkın kolay güdülen kuru kalabalık olmaktan çıkıyor olması yönüyle sevindiricidir.
Bu tepki, bilinçli dâvâ adamları, şuurlu müslümanlar açısından yeterli olmadığı gibi, çıkış noktası açısından doğruluğu da tartışılabilir. Onlar, kendisine değmediği müddetçe bin yıl yaşamasından rahatsız olunmayan yılanın kendi midesini ısırınca etrafı vâveylâya veren, zulmün sadece ekonomik problemler ve geçim sıkıntısı yönünü gören tek dünyalı, tek gözlü ve ben merkezci insanlar olamazlar. Onların tavrı ve tepkileri; sebep, metot, niyet ve eylem yönleriyle daha farklı, daha bütüncül ve daha diğergâm karakter arzetmelidir. Onlar, düşmanlığın sadece zâlimlere yönelik olması gerektiğini3468 bildiği gibi, zulmün de çok boyutlu ve en büyüğünün de şirk3469 olduğunu ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin “zâlimlerin ta kendileri”3470 hükmünün verildiğini ve fitneden eser kalmayıncaya ve din sadece Allah’ın oluncaya kadar mücâdele3471 etmekle mükellef olduklarını bilir ve ona göre davranır.
Mü’minler ve müslüman olduğunu iddia edenler açısından Sünnetullah (Allah’ın yeryüzündeki değişmez yasaları), diğer insanlarla ilgili sebep sonuç ilişkisinden farklıdır. Allah, mü’minlere merhametinden dolayı, onlar kendilerini kontrol edip tekrar Hakka yönelsinler diye zaman zaman onlara şefkat tokatları atar. Rab ve Rahman isimlerinin tecellîsi, sevgisinin tezâhürü olarak onları uyarmak ve bazı cezalarını âhirete bırakmamak için ve ibret alsınlar diye dünyevî belâlar ve sıkıntılar verir. “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz (günahlar) yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”3472; “Kim Benim zikrimden (Kur’an’dan, namazdan, Allah’ı hatırlayıp anmaktan) yüzçevirirse, şüphesiz onun için dar bir hayat, geçim sıkıntısı vardır.” 3473
Midelerin açlığı önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir. Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki sıkıntıların bir kısmı, zaten imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.”3474 Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir.
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 3475
“Dünya”ya, ister ‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse
3468] 2/Bakara, 193
3469] 31/Lokman, 13
3470] 5/Mâide, 45
3471] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
3472] 42/Şûrâ, 30
3473] 20/Tâhâ, 110
3474] 2/Bakara, 155
3475] 31/Lokman, 33
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘ednâ’ kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül ile Allah sevgisi ve O’na itaat arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız.
“Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini gurur ve kibire, lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.
Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifâde edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav yeri olan, helâl nimetlerinden istifâde edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler.
Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 743 -
de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir.
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibâret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğlenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gâyesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 745 -
ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”3476 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbımız. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
Çocuk: Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne...
Âile hayatının dinimizdeki büyük önemi acaba nedendir? Sadece erkek ve kadın, birbirlerini tamamlasınlar diye mi? Birbirlerinin maddî ve manevî ihtiyaçlarını gidersinler diye mi? Helâl yoldan dünyevî zevk ve huzura kavuşsunlar diye mi? Evet, bütün bu saydıklarımız önemlidir. Önemlidir ama, yeterli değildir. İslâm’da evlenmenin, âilenin teşvik edilmesi, sadece bunlar için değildir. Âilenin esas sebep ve hikmetlerinden belki en önemlisi nesildir, çocuk dünyaya getirmek ve yetiştirmektir. Ümmetin sayıca ve keyfiyetçe büyüyüp güçlenmesine sebebiyettir. Dünyada gereksiz ve hikmetsiz hiçbir ittifak mevcut değildir. Bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemidir. Ne gökten elma yağar, ne yerden insan biter. Meyve için ağaca, çocuk için evlenmeye ihtiyaç vardır. İnsanlar, bu İlâhî kanuna uydukları, yani evlendikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve hiçbir şey bilmeyen bu minnacık misafirin emrine, Allah, onun anne ve babasını veriyor. O küçük yavruya anne ve babasını hizmetçi kılıyor. Bu hizmetçiler için bu küçük insan, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesidir.
Çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar, Allah’ın bu nârin, nazlı ve cennet adayı sevimli yaratığına yaptıkları hizmet için, aynı zamanda sevap kazanıyorlar. Küçük bir bebek, hele insanın kendi çocuğu olunca, eve ve âileye büyük bir huzur, mutluluk ve neşe katıyor, âilenin temellerini sağlamlaştırıyor. Bununla birlikte, çocuklarına baktıkları, yedirip içirdikleri için ebeveyne bunlar sadaka oluyor, anne-baba bu yüzden sevaba giriyor. Hayatında bir tek ihtiyaç sahibinin dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile, çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevâbına nâil olur. Çocuk yine bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden bir pay alır, sevâbına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn,
3476] 61/Saff, 10-13
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”3477; “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır.” 3478 Her konuda olduğu gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûl’ünün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” 3479
İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok âile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, âile içinde geçer. Onun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu âilenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş âilelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.
Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecek. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir” diyor.
İşte biz, bir günlük çocuğun kulağına ezan okuyoruz. “Allahu Ekber = En büyük Allah’tır diyoruz. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim” sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye ezan okuyoruz. Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenaze namazında yine Allahu Ekber’le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin istiyoruz.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecûsî (hatta müşrik) yapar.” 3480 buyuruyor. “Müslüman yapar” demiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman. Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder.
Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Biz, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğumuz gibi çocuğun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden korumamız gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. Okullar, daha çok öğretim yeri olsa bile terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde âilede kazanılabilir. Günümüzde okullarda öğretilenlerin
3477] 66/Tahrîm, 6
3478] 64/Teğâbün, 15
3479] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
3480] Buhârî Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 747 -
de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
Âile hayatı, tarafları günahlardan sakındırmak için büyük bir vesiledir. “Onlar (kadınlarınız) sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise durumundasınız.”3481 Kadın ve erkek, müstakil olarak yarımdır, eksiktir, çıplaktır. Bu eksikliklerini birbirleriyle tamamlayacaklardır. Kadın ve erkeğin bu yardımlaşmayı şuurla ve helal yollarla yerine getirmeleri gerekmektedir. “İyilikte ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.” 3482
Erkek olsun, kadın olsun her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, Kur’ân-ı Kerim’de “ibâdet” olarak açıklanıyor. İbâdet, yani kulluk yapmak, Allah’ın emirlerine uygun bir hayat geçirmek. İşte bu gâyenin gerçekleşmesinde karı-koca birbirine yardımcı olacak, sevgilerini ispatlayacaklardır. Öyle ki, beraberlikleri ve mutlulukları, ölümle son bulmasın; ebediyyen devam etsin.
Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bu dünya, âhiretin tarlası olduğuna göre, âile hayatından bu dünyada alınan rahat ve lezzet, ancak bir çekirdek hükmündedir. O çekirdek, gerektiği gibi beslenir, büyütülürse âhirette saâdet ağacı olacak ve en mükemmel meyvelerini o âlemde verecektir. Cennet, bu dünyadan ne kadar yüce ise, o âlemde mü’min kadın ve erkeklerin bir arada âilece bulunmaktan alacakları zevk ve mutluluk da bu dünyadakinden o kadar mükemmeldir.
Âilenin bu kadar önemli olmasından dolayı, dinimiz yuva kuracak gençlerin, birbirlerinin dinî ve ahlâkî durumlarını araştırmalarını emretmiştir. Peygamberimiz, eşlerin seçiminde geçici özelliklerden, fizikî güzelliklerden çok, inanç bütünlüğünün, olgun iman zenginliğinin ve ahlâkî soyluluğun tercih edilmesini ısrarla tavsiye etmiştir. Onun için, tevhîdî iman sahibi müslümanlar, kendileriyle yuva kurmayı düşündükleri eş adaylarında birinci özellik olarak sağlam bir imanı şart görmelidirler.
Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
Ana-Babanın çocuklarına karşı görevlerini, bir başka deyişle çocuğun anne ve babası üzerindeki haklarını şöyle özetleyebiliriz:
1- Güzel isim: Doğumunun ilk gününde veya en geç yedinci güne kadar çocuğa güzel bir isim verilir.3483 “Siz, kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyleyse güzel isimler seçin.”3484 Örnek insanlarla bağı koparılamayan nice insanımız, çocuğuna isim koyarken örnek almasını arzuladığı başta
3481] Bakara sûresi, 187
3482] 5/Mâide, 2
3483] Bk. Buhârî, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62
3484] Ebû Dâvud, Edeb 70
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
peygamberler olmak üzere sahabe ve kâmil insanların isimlerini, peygamber ve sahabe hanımlarının isimlerini asırlardır çocuklarına koymayı görev bilmişlerdir.
2- İyi terbiye: Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir.3485 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 3486
3- Evlendirme: Ana babaya ait olan neslin korunması görevi, büluğ çağına gelen evladın bir yuva kurmasına imkân hazırlanmasıyla yerine getirilmiş olur. Evlenme çağına gelmiş olan çocuğun fazla bekletilmeden evlendirilmesi gerekir. Mâzeretsiz olarak bunun ileri yaşlara ertelenmesi neticesinde doğabilecek birtakım kötü sonuçlardan ana baba da sorumlu olur. Peygamberimiz’den rivâyet edilen bir hadiste bu husus vurgulanmaktadır: “Çocuk büluğa erince babası onu evlendirsin; aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günahı babaya da ait olur.” 3487
4- Eşit muâmele: Aralarında herhangi bir ayırım yapmaksızın çocuklarına karşı eşit davranmak, ana babanın başlıca görevlerinden biri ve aynı zamanda çocuğun da tabii hakkıdır.3488 Çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması sonucu değiştirmez. “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin.”3489 Ebeveyn, çocuklarına karşı gösterdiği sevgi, şefkat ve ilgide de adâletli olmaya çalışmalıdır. Anne baba, iradesini aşan duygularda -bir çocuğunu daha çok sevmek gibi- bunu diğer çocuklarına hissettirmemeye çalışmalı ve davranışlarında eşitliği gözetmelidir. Aksi halde, kardeşlerin birbirini kıskanması ve birbiri aleyhinde olumsuz bazı duygu ve düşüncelere kapılması kaçınılmazdır.
Bu temel görevlerin yanında ebeveynin diğer görevlerini de şöyle sıralamak mümkündür: Tahnîk: Yeni doğan bebeğin, henüz ana sütünü tatmadan önce hurma, bal vb. tatlı bir besin ezilerek bununla damağının oğulması. 3490 Kulağına ezan okuma: Bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına da kaamet okunur. 3491 Akika kurbanı: Doğumun yedinci günü yahut daha sonraki günlerde şartlarına göre kurban kesilerek eşe dosta ikram edilir. Sünnet (hıtân): Doğumunun ilk gününden büluğ yaşından önceye kadar bir zaman içinde çocuk sünnet ettirilir. Saçını tıraş edip ağırlığınca sadaka vermek: Doğumunun yedinci günü çocuğun saçı tıraş edilir ve bunun ağırlığınca gümüş ya da altın tutarında para veya mal sadaka olarak verilir.
Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm
3485] Bk. İbn Mâce, Edeb 3
3486] Tirmizi, Birr 33
3487] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, Beyrut, 1403/1983, s. 159
3488] Bk. Müsned IV, 269
3489] Buhârî, Hibe 12-13, Şehâdet 9; Müslim, Hibât 13
3490] Müslim, Tahâret 101
3491] Müsned VI, 391; Ebu Davud, Edeb 108; Tirmizi, Edâhi 17
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 749 -
eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.”3492 şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir. Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, âile reisinin de bunda devamlı olması Kur’an-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.3493 Peygamber Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezâlandırılmalarını tavsiye eden hadisleri3494 bu konuda başta anne babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi: Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar!
İslâm’ın âile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır. Hz. Peygamber, torunlarını sevdiği bir sırada, bir Ârâbî/bedevînin, on çocuğu olduğunu, fakat bunlardan hiçbirisini sevip öpmediğini belirtmesi üzerine, Rasülullah’ın “Allah senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben ne yapabilirim?!” 3495 buyurması, İslâm’ın çocuk sevgisine verdiği önemin örneklerinden biridir. Çocukların, dinî (dinin içine giren ilmî, ahlâkî) ve meslekî bakımdan eğitilip öğretilmesi, ebeveynin en önemli ve en zor görevidir.
3492] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
3493] 20/Tâhâ, 132
3494] Ebu Davud, Salat 25; Tirmizi, Mevâkît 182
3495] Müslim, Fezâil 64
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çocuk eğitiminde şu dört şeye özellikle dikkat edilmelidir:
1- Büyükler, çocukları, önemsiz ve anlamaz küçük yerine koymayıp; aksine kendileri empatik davranarak onların seviyesine inmeli, onların eğitimi sırasında çocuk olduklarını daima göz önünde tutmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın.” buyurmuştur.
2- Çocuklara daima uygun bir dille doğru, tutarlı ve yararlı bilgiler verilmelidir. Bu görev, ebeveynin belli başlı dinî ve kültürel konularda bilgili olmalarını gerektirir. Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir.
3- Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
4- Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek, doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
Kadının En Saygın, En Mübarek Konumu; Annelik: Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken; annenin hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 751 -
İslâm Devleti Olmadan Tedavi Edilemeyecek Olan Eğitim Yarası
Hepimizin okullarla şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Ya kendimiz veya çocuklarımız ya da en yakınlarımızdan birileri eğitim adına eritiliyor, öğütülüyor. Yeni neslin kafaları düzene uygun hale getirilmek için yontuluyor, fıtratları bozuluyor. Ve bu konuda Müslümanlar olarak çıkış yolu bulamamanın bin bir zilletini yaşıyor ve vebalini taşıyoruz.
Problemi anlamadan çözüm mümkün olmaz. Hastalığı doğru teşhis etmeden tedavinin mümkün olmadığı için, önce problemin adını koymamız gerekiyor: Okullar, devlet kurumları olduğuna ve bu ülkede yaşayan her çocuk, 8 yıl zorunlu eğitime tâbi tutulduğuna göre, ilk olarak devleti/düzeni din açısından teşhis etmeyle işe başlamamız lâzımdır.
Türkiye, bir din devletidir. Okullara ve her türden resmî kurumlara baktığınızda bunu kabullenmek zorunluluğu var. Kemalizm dini, tek dindir ve kimse Atatürk’e hiçbir şeyi ortak koşamaz.
Laik olduğunu iddia eden T.C., aslında Kemalist bir teokrasidir. Devletin resmî lügatinde bu ilan edilir: 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göz atılırsa sadece devletin değil, tüm Türklerin de dini Kemalizm’dir. Bu resmî sözlüğe göre; “Kemalizm: Türklerin dini”dir. Türkiye Devletinde Atatürk tek ulusal lider kabul edilir ve halkın da bu tercihi alternatifsiz kabul etmesi istenir. Sanıldığının aksine, resmî inanışa göre o, yalnız askerî ve siyasî bir dehâ değil, aynı zamanda dinî liderdir de. Günümüzde, devletin okullarında okutulan Din Dersi (Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi) kitaplarının kapağına ve içeriğine, âyet ve hadisten daha fazla onun referans gösterildiğine bakmak yeterlidir. O, devlet inancında “ulu önder”dir. T.C., 1923’den beri Atatürk’ün en büyük olduğuna inandığı için her Türk vatandaşının onu sevmek ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu düzen, din yaklaşımı içinde tartışmasız kabul eder ve ettirir. Anayasa, partiler kanunu ve tüm yasalar onun ilkelerinin hiç birine ters düşemez. Hangi parti yönetim rolünü üstlenirse üstlensin, aslında Atatürk her dönemde tek başına iktidardadır ve iktidarını başkalarıyla paylaşması, yani Atatürk’e şirk koşulması kabul edilemez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Atatürk’ündür. Bu ülkede din devletinden bahsedilemez, ama devlet dininin egemenliğinden rahatlıkla söz edilebilir. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.” Evet, devletin gözünde Atatürkçülük bir dindir. Devletin anayasasında, Allah, Peygamber, Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Atatürk’e ve onun ilkelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.
Kur’an, müşriklerin, “biz atalarımızın yolundan ayrılmayız, onların izinden gideriz” dediğini belirtir. T.C. de kendine özgü bir atalar rejimidir. Türkiye düzeni, tüm Türk vatandaşlarının atası kabul ettiği için, atasını sevmeme hakkını kimseye vermez. Atatürk sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, İlköğretimin ilk sınıfından itibaren tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Düzene göre, onun hata yaptığı kabul edilemez. Kimse Atatürk’ü eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dinimizin Din Anlayışı
Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir.” Kur’ân-ı Kerim’, din kelimesiyle bir hayat nizamını, inanç ve yaşama biçimini gündeme getirir.
İslâm inancına göre, üç çeşit din vardır. Biri hak din olan İslâm, ikincisi muharref dinler olan Hıristiyanlık ve Yahûdilik, üçüncüsü de bâtıl dinler. Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifâde ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
Kur’an’ın hükümlerini bir tarafa bırakarak insanların yaşam şeklini belirleyecek hükümler, kurallar, kanunlar koyan ya da bunları uygulayanlara İslâmî literatürde “tâğut” denilir. Bakara sûresi 256. âyette mü’minlerin öncelikle tâğutu inkâr etmeleri, yani onun varsa iyi taraflarını görmezlikten gelmeleri, küfredip üstünü örtmeleri istenmektedir. Çünkü Allah’ın indirdiğiyle hükmetmediği için tâğutlar, yoldan çıkmış fâsık, zâlim ve kâfirdirler, onlar en büyük haksızlık olan şirki sadece kabul etmekle yetinmeyip, yönettikleri halka da dayatmaktadırlar. Bir insanın Müslüman olması ve Müslüman kalabilmesi için, öncelikle Allah’tan başka ilâhlık taslayan her görünümdeki tâğutu (tüm kuralları ve kurumlarıyla) reddetmesi gerekmektedir.
İnsanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibârıyla İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, dinler tarihi içinde onların adı konulmuş bir dinleri olmadığı halde, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam… Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 3496
O halde neden laikliğe, Atatürkçülüğe, materyalizm ve kapitalizm gibi düzenlere “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere Kemalizm ideolojisi veya kapitalizm gibi adlar verip bunlara din demeyişlerinin nedeni; yönettikleri halkın iki farklı din vâkıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu
3496] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 753 -
yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ortaya atıp ilkelerini belirledikleri dinlere, falan ideolojisi veya filan izmi gibi isimler takmaktadırlar.
Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda öğretmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha küçük yaşta anormalleştiriyor.
Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Hayır, kısa zaman önce ülkeyi karıştırmak ve belki de tekrar askerî darbeye zemin hazırlamak için öldürülen Hrant Dink’ten, Ermenilerden, azınlıklardan bahsetmiyorum. Onlar özgür olarak kendi dinlerini öğrenebiliyor, papazların öğretmen olarak görev yaptığı özel okullarda kendi dinlerine uygun eğitim alabiliyor, kendi dinlerini özgürce yaşayabiliyorlar. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir eğitimdir, tıpkı devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki Kitab’ı tırnak içinde ve Kur’an anlamında ifade ediyorum. Yoksa, fırlatılınca ekonominin yerle bir olduğu düzenin sarsıldığı Anayasa adında kutsal bir kitabı vardır devletin. Okullarda da bu kutsal Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde farklı kitapların varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî kurumlar aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla yönlendiriliyor. Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah’tır. O’nu temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek demek. Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki Kur’an’a göre yönetmek ve eğitmek sadece Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah’a dayandırılmaz. Eğitim, aynı zamanda besmelesizdir. Bismillâh deyip besmele çekerek başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu aleyküm’le sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette. Ama besmele ile başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine hiç yer vermeyen, O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz?
Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır, tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı; hak-bâtıl mücâdelesi değildir. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği de Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa. Genel Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten kopmuş, kendi kendine içinde canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.
Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din, sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre. Tevhidî Müslümanlar olarak “keşke olmasa” dediğimiz Din Dersi, daha doğrusu “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersi için durum, biraz farklıdır. Dersin isminden de anlaşılacağı gibi, din, bir kültür olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken, yine ders kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu ders kitaplarındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün şirki kabul etmesidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve benzer hiçbir güç, ideoloji, inanç kabul edilmez ve ona en küçük çapta bir ortaklık verilmezken; Din dersinde Atatürk’le beraber, Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek, Atatürk’e şirk koşulmasına müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün cümleleri, âyet ve hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular ele alınsa da, yine de, Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun yorumlanan başka bir dinle ilgili bazı hususlar kültür olarak da verilmeye çalışılır. Bu ders, câhil halkın çoğuna göre çok önemlidir. Bir şuurlu genç Müslüman, marangoz hatası olarak nasılsa çıksa ve bu kitapların daha kapaklarındaki resimleri, içindeki referansları, Kur’an’dan fazla Nutuk’tan
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 755 -
alıntıları göstererek “bu din benim dinim değil; bu kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!” deyip halk tâbiriyle “din dersi”ne girmek istemese -ki düzen sadece bu dersi isteğe bağlı kabul eder- başta babası ve yakın çevresi tarafından nasıl dışlanacaktır? Evet, bu ders, hakla bâtılın, putperestlikle İslâm’ın sentezinden ibaret ve şirk kabul edilmesi gereken anlayış doğrultusunda düzenin oltaya taktığı bir yemdir.
Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazarlar, hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden oralarda da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan konuların önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin en büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık çağdaş müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.
Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla nasıl olursa olsun okutayım” demek, daha da kötü olabilir. Fazla ilim sahibi olmamak anlamında kullanılan câhillik kötüdür ama, küfür mânâsına gelen câhillikten çok ama çok ehvendir. Halkın birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır yandığından, çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ göstermeyeyim diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken doluya tutuldu.
Mehmed Âkif Ersoy’un bir Müslüman köylü ağzından ifade ettiği gibi; “Bırakın çocuğumu, câhilliğe râzıyım ben” diyesi geliyor veya demesi bazı durumlarda şart oluyor müslümanın. Ama tabii, en güzeli ve günümüzde farz üstü farz olanı çocuğun câhilliğine de câhiliye eğitimine de rızâ göstermeyip onu İslâm’ı iyi bilen ve tam yaşamaya çalışan sağlam bir Müslüman olarak yetiştirmektir.
Mehmed Âkif, niçin bir köylünün ağzından “bırakın oğlumu, câhilliğe râzıyım ben” diyordu? Âkif’in Safahat adlı şiir kitabının Âsım adlı bölümünde şiir diliyle anlattığı olayın bir kısmını hikâye edip sözü Âkif’e bırakalım:
Anadolu vilâyetlerinden birinde, bir kasaba halkı, çocuklarını tümüyle okuldan almışlar, onları okutan öğretmeni de köyden kovmuşlar, o zamanlar mekteb denilen okulu kapatmışlar. Bunu duyan Hocazâde (Mehmed Âkif) kasabadan öğretmenin kovulması ve çocukların okulda okutulmamasını büyük bir hata olarak kabul eder. Köylüleri uyarmak için, yakınında bulunduğu o kasabaya gider. Kürsüye çıkıp âyet ve hadislerle ilmin fazîletini anlatır ve köylülerin büyük bir nimeti teptikleri, öğretmeni kovdukları için sert dille onları eleştirir. Bunun üzerine vaazdan sonra köylü, bu ithama cevap verir. Cevabı Safahat’tan aynen aktaralım:
Köylü câhilse de hayvan mı demektir? Ne demek!
Kim teper ni’meti? İnsan meğer olsun eşşek.
Koca bir nâhiye titreştik, odunsuz yattık;
O büyük mektebi gördün ya, kışın biz çattık.
Kimse evlâdını câhil komak ister mi ayol?
Bize lâzım iki şey var: Biri mektep, biri yol.
Neye Türk’ün canı yangın, neye millet geridir;
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Anladık biz bunu, az çok, senelerden beridir.
Sonra baktık ki hükûmetten umup durdukca,
Ne mühendis verecekler bize, artık, ne hoca.
Para bizden, hoca sizden deyiverdik… O zaman,
Çıkagelmez mi bu soysuz, aman Allah’ım aman!
Sen, oğul, ezbere çaldın bize akşam, karayı…
Görmeliydin o muallim denilen maskarayı.
Geberir, câmie girmez, ne oruç var, ne namaz;
Gusül abdestini Allah bilir amma tanımaz.
Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu;
Ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!
Kaynayıp çifte kazan, aksa da çamçak çamçak,
Bunu bilmem ki yarın hangi imam paklayacak?
Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adama…
Bâri bir parça alışsaydı ya son son, arama!
Yola gelmez şehrin soysuzu yoktur kolayı.
Yanılıp hoşbeş eden oldu mu, tınmaz da ayı,
Bir bakar insana yan yan ki, uyuz olmuş manda,
Canı yandıkça, döner öyle bakar nalbanda.
Bir selâm ver be herif! Ağzın aşınmaz ya… Hayır,
Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır.
Yağlı yer, çeşmeye gitmez; su döker, el yıkamaz;
Hele tırnakları bir kazma ki, insan bakamaz.
Kafa orman gibi, lâkin, o bıyık hep budanır;
Ne ayıptır desen anlar, ne tükürsen utanır.
Tertemiz yerlere kipkirli fotinlerle dalar;
Kaldırımdan daha berbad olur artık odalar;
Örtü, minder bulanır hepsi, bakarsın, çamura.
Su mühendisleri gelmişti… Herifler gâvur a,
Neme lâzım bizi incitmediler zerre kadar;
İnan oğlum, daha insaflı imiş çorbacılar!
Tatlı yüz, bal gibi söz… Başka ne ister köylü?
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 757 -
Adam aldatmayı âlâ biliyor kahbe dölü!
Ne içen vardı, ne seccâdeye çizmeyle basan;
Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan.
Hiç ayık gezdiği olmaz ya bizim farmasonun…
İçki yüzler suyu, ahlâkını bir bilsen onun!
Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,
Öyle devlet gibi, ni’met gibi lâflar bana vız!
İlmi yuttursa hayır yok bu musîbetlerden…
Bırakın oğlumu, câhilliğe râzıyım ben.” 3497
Âkif’in bunları anlatmasından bugüne yıllar geçti, ama, istisnâları saymazsak, bu öğretmen kişiliğinde, değişen müsbete doğru bir şey yok, menfîye doğru çok mu çok. Evet, Âkif’in anlattığı öğretmen tipi, hiç de abartılı kabul edilmemelidir. Bugün yüz binlerce ilköğretim öğretmeninden tutun üniversite profesörüne kadar her çeşit resmî ve özel okul, kolej denen yarı resmî okullarda görev yapan bunca öğretmen içinde İslâmî örtüye sahip bir hanım öğretmen; zinâdan, içkiden, haramların her çeşidinden kaçan namazlı-niyazlı kaçta kaç öğretmen çıkacaktır? Belirli oranda haramlardan kaçanlar çıksa da, onlar da ekmeğini yediği düzenin kılıcını sallama zorunda bırakılmaktadır.
“Ne yapmalı?” sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edilmeden tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın nerede olduğunu tesbit eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 3498
“Eğitim konusunda neler yapılmalı?” sorusuna verilecek cevabın şekli, öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan, âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla ilgilidir. İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci sıraya alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak mı hareket ediyoruz? Yoksa, kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?
Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır.
3497] M. Âkif, Safahat, Âsım, Şule Y., s. 354-355
3498] 33/Ahzâb, 66-68
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de câmii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı. Ümmetin evleri vardı. Yani câmii, okul fonksiyonunu icra edecek, insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak, imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Mûsâ, Firavun gibi azgın bir zorbanın her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu. Hz. Mûsâ’yla ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli şöyle: “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.”3499 Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken zafere yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâkıadan yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz civarında işlevi bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her türlü düzenlemeyi içeren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin mescid, yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası da geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybettiler. Halen de yeterince ibret almıyorlar. Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin arkasında faâliyetler yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri kesiliverdi. Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik çıktı, bir başörtüsü yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim başladı; Kur’an Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti, İmam Hatipler câzibesini yitirmeye başladı. Yeni ve köklü alternatifler oluşturulmadı. Vakıflara bazı zorluklar getirildi, tavizler ve geri adımlar hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı. Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için cemaatlere, dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır” dese, ne cevap verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir. Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.
Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık yaptırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik ruh hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk olmaması mümkün
3499] 10/Yûnus, 87
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 759 -
değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur, daha nice şeyler yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk mu bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık; bir daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk” mu demeliyiz? Yoksa daha güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman bir araya gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar çocuklarını yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin büyük bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de bile daha dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe başlıyorsa, bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.
Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada ben, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir. İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile; diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler, mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına yükleyecektir.
Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin, ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir. Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve küfür davranışlarını
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri ve bayramlar çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
Müslümanım diyenlerin genelini bağlayacak şekilde yine de çok şeyler yapılabilir.
Neler Yapılabilir?
1- Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve eğitici) anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/karakter eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi; müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel olarak ancak evde kazandırılabilir. “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
2- Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp, günlük ve haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim araçlarının, medyanın, sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır. Çocuklarımız, okul sonrası, seyrediyorlarsa tv. sonrası ve giriyorlarsa internet sonrası virüs taramasından geçirilmelidir. Çocuk eve geldiğinde, yanlış bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan temizlenmelidir; çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.
3- Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı; eğer
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 761 -
dinden nefret ettirecekse usûl/metod mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme ve dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel ahlâk kazandırılmalıdır.
4- Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı hasta eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
5- İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı ve bu konuda çok titiz olunmalı.
Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında elbette çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları vardır. Mü’minler, böyle bir konuda birbirleriyle yardımlaşmayacak da hangi konuda yardımlaşacak? Bu alanda kimler neler yapabilir, özetin özeti olarak ona temas edelim:
Cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hocalar eğitimi ciddiye almalıdır; faâliyetlerinin birinci sırasına, merkezine yerleştirmelidir. Yapılabilecekleri tavsiye etmekle, sempatizanlarını yönlendirmeyle de yetinmemeli, bu konularda öne düşmeli, örnek olmalı, organizelere katkıda bulunmalıdır.
Asr-ı saâdette eğitimin merkezi olan câmilerimizin bugünkü şartlarla bu
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alanda bir boşluğu doldurabileceklerini sanmıyorum. Elif be öğretiminden (öğretir gibi yapmaktan) ibâret olan câmi kursları, hiçbir şekilde alternatif özelliklere sahip değildir; “yetersiz” bile değildir. Kur’an eğitimini daha farklı mekânlara taşımanın şu ortam için daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Yayınevleri, tevhidî duyarlığa sahip uzmanlara eğitimle ilgili alternatif kitaplar, dergiler, broşürler hazırlattırıp bunları yayınlayabilir. Sesli ve görsel malzemeler alanında faâliyet yapabilenler bu alanda hizmet verebilir.
Radyolara da büyük iş düşmektedir. Radyo okulu şeklinde çalışmalar yapılabilir. Okul ciddiyeti ve programıyla müfredatlar hazırlanıp sunulabilir. Okullarda uygulanan ders konularının tashihi yapılabilir.
Cemaatler, dernekler, vakıflar ana baba okulları/kursları açabilir. Ders araç ve gereçleri hazırlayabilir. Sadece kendi mekânlarında eğitime katkıda bulunmakla yetinmeyip evlerdeki çalışmalara yön verecek katkılar ve destekler sağlayabilir. Her yaş dilimine yönelik kitap, dergi, CD, kaset, hatta radyo ve TV faâliyeti yapabilir.
Allah, Kitab’ında Kendi yolunda cihad edenlere yollarını açacağını vaad ediyor.3500 “Kim Allah’tan korkar takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu verir.”3501 Yeter ki samimi olunsun ve gönülden istensin…
İnsanımızda yeterli şekilde savaşçı kimliği yok. Truva atının içerisinde, karşı tarafın savaşçısı olarak bir misyon yüklenmeliyiz; Hz. Mûsâ’nın Firavun’un sarayında üstlendiği bir misyon gibi. Bu noktada biz çocuklarımıza dâvâ adamı kimliğini verirsek, çocuk kendiliğinden yola girer diye düşünüyorum. Tamam da bu kimliği vatandaşa ne kadar verebilmişiz ki, o çocuğuna versin?
Evlerimiz
Acaba hangi kurumlar Ali’leri ve Fâtıma’ları oluşturdu, bunlar hangi kurumun ürünleriydi? Dolayısıyla burada evi merkeze alarak değerlendirirsek, İslâmî bir toplumda, üç sacayağı kurum vardır. Bu ev, câmi ve medresedir. Medrese yerine bugün dernek vs. diyebiliriz. Ama işte Hz. Mûsâ ile ilgili ayete3502 ve Mekke dönemindeki Hz. Peygamber’in uygulamalarına baktığımızda, ev dışında bir kurum yok. Ev, başkalarının müdahale edemeyeceği bir alan. Dolayısıyla tek kurum var. Hz. Mûsâ’ya vahyedildiği gibi, “evlerinizi mescid edinin” ki, ben mescidi genel anlamda geniş fonksiyonlu bir yer olarak düşünüyorum.
Darul Erkam bir evdi. Bu gün eğitimin de yön vericisi, bel kemiği olması gereken yerlerimiz evlerimiz olmalı. Biz, kurumları olmazsa olmaz gibi gördük. Alternatifleri, illa bir kurum vasıtası ile düşünmenin çıkmazlarını hesaba katmalıyız. “Okullarla nasıl yarışabilirim?” diyoruz. Bu, imalâthaneye bile sahip olamayan sadece el tezgâhı olan birinin fabrika ile yarışma zorunluluğu duyması gibi bir şey. Dolayısıyla yarışmaya kalkıyoruz, galip olamayacağımız bir savaşa giriyoruz, yaralarımız büyüyor, çıkmaz sokaklara kendimizi mahkûm ediyoruz.
Burada yine Hz. Peygamber’in olumlu bir vasfı olarak “ümmî” vasfını ele
3500] 29/Ankebût, 69
3501] 65/Talâk, 2
3502] 10/Yûnus, 87
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 763 -
almak lâzım. Ümmî, “okuma yazma bilmeyen”den ziyade, “anneye mensup olmak” demektir. Yani, anneden doğduğu gibi, fıtrî yapısını koruyan demektir ümmî. Câhiliyyenin hiçbir pisliğine bulaşmamış, fıtratına uyan demek. Ümmet kelimesi de aynı ümm kelimesinden türemiştir ve anne kavramının olumlu yapısını içerir. Çocukların yetişmesinin sorumluluğu, anne ve babaya ait olması gerekirken, bu işi anne ve babanın vekillerinin merkeze alındığı ve yarışamayacağımız bir alan olan kurumlar ile halletmeyi öncelikliyoruz. Hâlbuki, Hz. Fâtıma’yı babası Hz. Peygamber yetiştirdi. Hz. Ali’yi de Erkam’ın evi ve Peygamberin öğretileri yetiştirdi. Herkes kendi çocuğunu evvelâ kendisi, diğer müslümanlarla yardımlaşarak yetiştirmeye çalıştı. Bu durumda kurumların hegomanyası olmayacak, mağlup olma riski büyük olan bir alana müslümanın kendisini sıkıştırması söz konusu edilmeyecektir. Okullar sadece belirli saatlerde, sadece belli mekânda, sadece uzmanı olan öğretmenin, sadece kendi müfredatı ve konusuyla ilgili, sadece eğitim (aslında sadece öğretim) verdiği bir kurum. Hâlbuki insan yetiştirmenin bireyle, zamanla, mekânla, konuyla, öğretmeyle sınırlanamayacak kapsamda yüceliği vardır.
Bunun yanında hiçbir öğretmen, öğrencisini bir anne ve babanın evlâdını sevdiği kadar sevemez, onların fedâkârlık yapacağı kadar yapamaz. Fıtratta bu denli sevgi ve özverililik yok çünkü. Belki öğretmen de çok gayretli olabilir, ama fedâkârlık ve sevgi anlamında anne ve babanın yerini hiçbir eğitimci, hiçbir öğretmen tutamaz. İşte biz bu yedeği, vekili asıl yapı yerine koyduk. Yani Mûsâ (a.s.) döneminde de, Mekke döneminde de evin merkez teşkil ettiği bir yapı var. Câmiler de, bugün İslâmî merkez ve eğitim mekânı olarak kullanamadığımız dışlanmış bir yer haline geldi. Yani câmiler bir devlet kurumu durumunda. Kanunlar var, yönetmelikler var, devlet buraları nasıl işleteceğini belirliyor. Hatta imam olmak için kanun açısından müslüman olma şartı aranmıyor. Hatırlayın, Turan Dursun gibi ateist ve İslâm düşmanı biri yıllarca müftülük yaptı, imamların âmiri oldu. .
Demek ki, bugün tarihe karışmış medresenin yerini tutan özgür ve bağımsız İslâmî bir eğitim kurumu olmadığı gibi, câmiler de bu özelliklerden aynı derecede uzak. Tek kurum kalıyor; o da ev. Zaten insan eğitiminde ana ve babanın rolü başkasına devredilemez. Ailenin merkezî bir rol üstlenmek zorunda olduğunu söylemek istiyorum. Çocuğunun eğitiminin kendisini direkt ilgilendirdiği kişi, anne ve babadır. Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar, annesi ve babası onu hıristiyanlaştırır, yahudileştirir (hadisin bir rivâyetinde), müşrikleştirir. “Müslümanlaştırır” denmiyor. Zaten müslüman fıtratı ile doğmuş. Bu aslî yapı korunup kirletilmezse, zaten müslüman olacak. İkinci olarak “çevre şartları, okul, çocuğu hıristiyanlaştırır…” da denmiyor; anne ve babasının bu işlevi gördüğü söyleniyor. Dolayısıyla okul, çevre, televizyon dediğin şey, anne ve babanın seçtiği, kendine bir vekil olarak görev ve yetki verdiği şeylerdir. Anne ve baba, çocuğunu İran’da ya da Mekke’de yetiştirmek isterse, televizyon ya da çevre faktörleri (arkadaş, okul, medya, oyun, iş, komşu ve benzeri) de çok farklı olabilecek, hatta çevresel sorunlar çözüme dönüşebilecektir.
Eğitim ve Okul Kelimeleri; Alternatif Hakkı
“Eğitim” kelimesine gelince; Bu kelime kaç yılında ortaya çıkmış araştırdım. 1935 Yılında türetilmiş, yani uydurulmuş. Okul kelimesi de 1934 yılında türetilmiş.
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Türkçe “okumak” fiilinden türetilmiş. Ne var ki, kelime köklerinin sonuna “-il/-ul” eki, 1934’e kadar hiç kullanılmadığından ek Türkçe yapım ekine, “okul” da kelime yapısına uygun değil. İngilizcesi school olan écolé (ekol)ün karşılığı yerine bozuntusu tercih edilmiş; aynen Batı kavram ve yaşayış tarzının biraz bozulmuşu ithal edildiği gibi. Türkçe okul haline getirilen “ekol”ün aslı da ilk olarak Yunanlılarda ortaya çıkmış Milat öncesi Atina adındaki uygarlık kabul edilen yaşam biçiminde. Tuhaftır, “aristokratların hayatta getirisi olmayan uğraşlara vakit ayırabilmesi”ni ifade eden bir anlamı var. Helenistik devirde bu kelime, eski Atinalılar gibi entel tarzda sohbet etmenin tekniklerini öğreten kurs anlamı kazanmış. Çağdaş Batıda ancak her türlü okul anlamında kullanılmaya başlanmış. Okul karşılığındaki ekol kelimesi; ilk ve esas olarak insanları etkileyecek, retorik ve söz sanatları tâbir edilen söz canbazlığını, nutuk atmayı entel tabakaya öğretme amaçlı olan, paralı kurumlara deniliyordu. Yani zannedildiğinin aksine okul kurumu, toplumun bireylerini, uyumlu vatandaş hale getirmek amaçlı, insanı düşünen, çocuğu düşünen, kendi sistemleri açısından da olsa onları topluma faydalı bir birey haline getirmek isteyen bir kurum değil. Entel bir zevk için bir kültürel etkinlik amaçlı, zengin ve şımarık aristokrat sınıfına, hitabet ağırlıklı, daha çok da laf ebeliğine dayanan faydasız (faydasızın altını kendileri çiziyorlar, kelime bu anlama geliyor) şeylerin öğretildiği bir kurum olarak işlev görmüş. Giderek bu anlayışla, alternatif denilen okullar açılmış, Atina’dan Isparta’ya ve Roma’ya ihraç edilmiş; sonra da Ortaçağ zihniyetinde dogmaların öğretildiği bir kurumlar haline getirilmiştir.
Bugün bizim kendisinden aldığımız ekol kelimesi ile kurumun iç işleyişiyle, müfredatıyla etkilendiğimiz Batı, söz gelimi “okulsuz toplum” çağrılarına müsamahalıdır, aynı zamanda alternatif okullara da yeşil ışık yakar. Bugün ABD dâhil Batı ülkelerinin hemen hepsinde, ilkokuldan üniversiteye kadar, Hristiyanlara, yahudilere komünistlere, ateistlere ve hatta bir kaşık suda boğmak istedikleri Müslümanlara okul açma özgürlüğü var. Yani siz belirli sayıdaki farklı ideoloji veya din mensubu insanlar müracaat ediyorsunuz, o devlet size finansmanını sağlıyor, binasını temin ediyor, imkânlarını veriyor. Ne yaparsan yap, Tevrat Kursu, Kur’an Kursu gibi faâliyetini yap; hatta öğretmenini ben seçeceğim, müfredatını da ben tespit edeceğim bile demiyor. Siz şartlara uygun hangi öğretmenleri istiyor, nelerin okutulmasını talep ediyor, eğitim sisteminizin nasıl olmasını arzu ediyorsanız, çoğu tercihi size bırakıyor. Düzenin kendisinin belirlediği çok az şeyler var. Söz gelimi, eğitim dilinin o ülkenin dili olmasını şart koşuyor, anayasasının zorunlu kıldığı ırkçılık yapılmaması gibi üç - beş madde ile sınırlanabilecek şeyler istiyor ve alternatif eğitim modellerine tümüyle açık olduğunu ifade ediyor. Hatta daha öte, “ben bu alternatifleri de beğenmiyorum ya da benim alternatifim yok” diyen bir kimseye, okula gitmeme özgürlüğünü nice Batılı ülke tanıyor. Meselâ kendilerine “anarşistler” denen kimseler okulları protesto ederler ABD’de, Avrupa’da; okulları ve askerliği protesto etme hakkı vardır bazı bedellerini ödemekten kaçmayan insanların. Böyle bir özgürlüğü tanıyor. Yani kendilerinden hem “okul”un adını hem yapısını aldığı sistemden çok daha fazla dayatmacı olmuş Ortadoğu ülkeleri. Kraldan daha fazla kralcılıktır bu.
Onların bile tümüyle dışlamadığı, alternatif olarak müsaade ettiği bir sistemi, özgürlüğü müslümanların yaşadığı ülkelerde küçük çapta bile göremiyoruz. Bilmem bilir misiniz Hollanda’da 40’ın üzerinde İslâm ilkokulları vardır, iki tane
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 765 -
İslâm üniversitesi vardır. Birinin başında rektör olarak Ahmet Akgündüz, diğerinin Süleyman Ateş (hâlâ başında mı bilmiyorum?) var.
Acıdır ki müslümanlar da bu sistemden râzı pozisyonunu üstleniyor. “Çocuğun yaramazlığından kurtulalım da, okulda vakit geçirsin de ne olursa olsun” diye düşünüyor, çocuğu başından savmak istiyor. Câmiye çocuğunu gönderen anne ve babanın düşüncesi de farklı değil. Aslında şu var; biz çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilsek, ister o çocuk Truva atında olsun, isterse başka bir yerde olsun büyük zararlara uğramayacak. Meselâ bir Amerikan okulunda okuyan İslâmî açıdan eğitilmiş şuurlu bir çocuk, bu eğitimin zararlarından büyük ölçüde etkilenmeyebilir. Ama, işin bir de takvâya, hatta fetvâya/fıkha uygun olup olmaması ve ne kadar ideal olup olmadığı konuları var; o yüzden hiç zararının olmayacağını söylemek de zor. Ancak, mevcut şartlar içinde bu tavır, ehven sayılabilir. Yahûdiler, ırkçılık öz güveniyle istiğnâ ve istikbar psikolojisi ile çocuklarını şekillendiriyor. Bizde durum çok farklı. Seviyeli, güvendiğimiz yüz Müslüman kişiyle bir anket yapsak, çocukları ile ilgili sorunları olup olmadığını araştırsak, çocuklarının müslümana yakışır bir durumda olup olmadığını sorsak, fotoğraf, durumun çok ciddi olduğunu gösterecektir.
Çocuğu dört bir yanından kuşatan tuzakları değerlendirdiğimizde; eğitimcilerin, hocaların bile kendi çocuklarını tam yetiştirdiklerini iddia etmek zor. Belki başka çocuklarla meşgul olurken, kendi çocuklarını ihmal ediyor. Ama, bu eğitim işini, en yakınlarımızı kuşatacak şekilde dahi beceremiyoruz. Bu bir vâkıa. Birisi; “ben gemisini kurtaran kaptanım” dese bile bu bir istisnadır. Bu sorun ciddi olarak ev merkezlerine alınmalı, hafta sonları ya da her boş zamanlarda câmi ve medrese fonksiyonunu kısmen üstlenen derneklerde, uygun yerlerde sistemli çalışmalar yapılmalı.
Tanışılan bir çocuğa hemen şöyle sorular sorulur: “Hangi okula gidiyorsun, kaçıncı sınıftasın, derslerin nasıl?” Ama: “Namaz kılıyor musun? Kaç sûre ezberinde? Kur’an okumasını öğrendin mi? Televizyon seyrettiğin kadar Kur’an meali niye okumuyorsun? Kimin hayatını daha iyi biliyorsun: Filan devlet adamı, falan sanatçı veya futbolcunun mu, Peygamberimiz’in mi?” gibi soruları müslümanlar müslüman çocuklarına sormayı akletmezler.
Okuldaki başarı mı, hayattaki başarı mı; dersler mi, ahlâk mı; notlar mı ibâdet mi? Yani, lise sınavı, üniversite sınavı mı, yoksa Allah’ın dünyadaki kulluk sınavı mı? Bunlardan hangileri daha öncelikli olmalıdır? Çocuğunun sabah namazına kalkıp keyifle, zevk alarak namaz kıldığına şâhit olmak, yüksek notlarla dolu karnesini görmekten daha mı az öneme sahiptir? Evet, bir delikanlı, üniversite sınavına hazırlandığı gibi, âhiret sınavı için de aynı şekilde çalışsa kesinlikle cenneti hak eder.
Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel günlerde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınma ve âyindir.
İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus, bireysel, sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve tevhidin ikamesidir. İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır aldığı için müslümanlar 20. y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden uzak yaşadılar. Put heykelleri ve putlaştırılma ihtimali olan resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci asırda, tâğutların ve onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıyla her çeşit putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.
Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapılanın gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem olmuş olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır, bu yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme, başka dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan ibarettir. Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine, Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz Müslümanlar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri ortamlar hazırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo ve tv. programlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana” der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz zâta kulluk yapmayacaklarını kendi dinlerinin gereği kabul ederiz. Etmek zorundayız. Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın olamayacağını vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net şekilde tebliğ ederiz, başkalarının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı tümüyle yaşama hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 767 -
ettiğimiz dinimizin adını net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Bugün şikâyet ettiğimiz şey, uygulanan resmî dinin, başta eğitim olmak üzere, yargı, ticaret, insanlar arası ilişki gibi hemen her alanda İslâm’a hak tanımaması ve baskı altında tutup kendi bâtıl dinini zorla dayatmasıdır. Ayrıca, bütün bunlar, kaypakça ve kalleşçe, yani bizim kavramlarımızla söylersek münâfıkça tavır içinde uygulanmaktadır. Avrupa’da çocuğunu okutmak zorunda kalan gurbetçi vatandaşlarımızın işi daha kolaydır. Onlar, okulların İslâm okulu olmadığını, öğretmenlerin de Müslüman olmadıklarını biliyorlar, rahatlıkla çocuklarına anlatabiliyorlar. Oradaki okullar ve öğretmenler de münâfıkça davranıp “biz de sizin dininizdeniz” demedikleri için çocuklar da okullarda öğrendiklerinin İslâm’a ters düşen çokça yönleri olduğunu rahatlıkla biliyor, gerekli görüyorsa kendi dinini başka ortamlarda ve gerçekten Müslüman olan kimselerden öğrenmeye çalışıyor. Buradaki eğitimin İslâm’la uyuşmadığı ve farklı bir dinin çerçevesi içinde eğitim verildiği gerçeği ısrarla göz ardı ediliyor. Açıkça, “biz Müslümanlığa düşmanız, irticadan kastımız İslâm’dır, İslâm’ın kaMûsâl alan dediğimiz toplum hayatında en küçük bir görüntüsüne bile müsaade edemeyiz. Eğitim kurumlarımızda ve diğer tâğutî kurumlarımızda İslâm’ın açığa çıkan hiçbir ibâdetine, hiçbir emrine izin veremeyiz, biz tüm insanları devletin adı konulmamış dini olan Kemalizm kurallarına uymalarını zorunlu görüyor, dayatıyor ve İslâm’ı düşman kabul ediyoruz” deseler, nifak çizgisinden kurtulmuş, maske takmadan erkekçe mücadele etmiş olacaklar. Böyle yapmış olsalar câhil ama kendisini Müslüman kabul eden halkın şiddetli tepkisiyle karşılaşacaklarından korkuyorlar.
Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince, O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulunmuş, bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler, “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şâhitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma çabası, çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek, ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne çıkarıldığı için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu. Ya da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü. Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl düzeltilebilirdi?
Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 3503
Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki kurumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.
Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte cemaatler ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Yakın yaşlarda çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula dönüştürecek çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri bırakın tekfir etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle örnek ve alternatif olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece kahramanların dini değildir. Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar, bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf etmelidir. Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır; tümü değil.
Bunun Adı Putperestliktir!
“Resmî törenler vesilesiyle sergilenen görüntüler ve ortaya konan kimlik İslâmî açıdan neye tekabül etmektedir?” Soruya hemen cevabı vereyim: Tek
3503] 33/Ahzâb, 66-68
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 769 -
kelimeyle: “Putperestlik” yani putperestliğe tekabül etmektedir. Bu törenlerin İslâmî açıdan ne demek olduğuna şöyle cevap verilebilir mi?: “Câizdir, hiçbir sakıncası yoktur, hatta sevaptır. Okullarda uygulanması yetmez, bu sevabı câmi cemaatine de yaymak gerekir. Namazlara da ezanla değil, okullardakine benzer törenle başlanmalıdır. İmamlar câmi önünde cemaati “hazır ol!” komutuyla hizaya sokmalı, câmi önlerindeki göndere bayrak çekilmeli, heykelin önünde saygı duruşunda bulunulduktan sonra câmiye girilmelidir. Hem öyle bedava vatandaşlık yok: Kutsal devlete ibâdet için Kürt bölgelerindeki câmilerde daha kocaman bayrak ve daha büyük heykel olmalı; “devletten Kürt vatandaşlarına kıyak olarak” diye takdim edilmelidir. Önce millî ibâdet, sonra dinî ibâdet gelir, değil mi ya?! Zaten memleket niye kalkınamıyor; hep bu putlara karşı çıkan yobazlardan ötürü. Krizi filan bahane etmeyelim, bir an önce câmileri de okullar gibi heykellerle donatalım, câmi kapılarının önüne minareden daha büyük bayrak direği dikelim. Eh ekonomik olsun diye düşünüyorsanız, onun da kolayı var. Minarelerin büyüklüğüyle oranlı kocaman bayraklar yapalım. Nasıl olsa oradan ezan da okunmuyor, minareler bayrak direği olarak işlev görsün. İmamlar sadece 29 Ekim’de, 23 Nisan’da filan değil, her hafta hutbelerde Atatürk’ten bahsetsin. Yetmez, her gün ve her namazda o büyük devlet adamının geceleri ne kadar kaim, gündüzleri ne kadar sâim olduğuna dair menkıbeler, kıssalar anlatsın. (Çok zorlanmazlar, antrenmanlıdır imamların çoğu. Çok iyi bildikleri menkıbe kahramanlarının sadece ismini değiştirecekler o kadar. Ne yapsınlar canım, zaten “emir kulu” değiller mi?! Câmi cemaati, mihraplara konulacak heykelin önünde vecd içinde vatandaşlık görevini yerine getirerek saygı duruşunda bulunmadan namaza başlayamasın. Okullarımızda öğrencilerimize yaptırılan bu davranışları câmi cemaatinden esirgemeyelim; böylece hem memleket daha bir kurtulur, hem daha büyük sevaba girilir. Câmilerin bu konuda nasıl bir düzenlemeye gidileceği konusunda allâme-i cihan muhterem Yaşar Nuri Efendi Hazretleri ile televizyonların meşhur şeyhülislâmı, ünü tüm dünyaya yayılmış, büyük ermiş Hazreti Zekeriya Bembeyaz başkanlığında bir komisyon toplanır. Kısa zamanda bu devrimi gerçekleştirirler; böylece Ata’larının (varsa) cennetine aday olurlar. Onun tamamlayamadığı İslâm’da ve câmide devrimi de gerçekleştirmiş, onun izinden gittiklerini ispatlamış olurlar…”
Böyle bir cevap mı bekleniyor kamuoyu tarafından? “Dâru’l-İslâm”, “ülü’l-emre itaat”, “vatan sevgisi imandan”, “vatan uğruna ölen şehitlerimiz”, “cumhuriyet İslâm’dır”, “en iyi demokrasi İslâm’dadır, dört halifenin seçimi de buna örnektir”, “en büyük gazi, Atatürk” gibi konu ve uyduruk malzemeler de Diyanet’in hutbe metinlerinden bulunabilir, diye ilâve etmemi herhalde beklemiyorsunuz. Aslında, bu tür cevap vermek doğru kabul edilmezse, bu yanlışın karşıtının doğru olduğunu herhalde gö(ste)rmek zor olmaz. Okuldaki törenler doğru ise, İslâm açısından sakıncalı değilse, bunları câmideki Müslümanlara da yaymanın ne sakıncası olabilir? Zaten bu câmi cemaati, yukarıda anlatılan hususlarda sakınca görse okullardaki çocuklarına veya torunlarına bu yanlışları vurgulaması, her bedeli ödemek zorunda kalsalar da karşı çıkılması gereken “imanî-tevhidî gereklilik” görmezler mi? Görmediklerine göre?! Evet, okullardaki törenleri sakıncalı görmediklerine göre, aynı uygulamalar yukarıda anlatıldığının hatta fazlası uygulansa, onda da sakınca görürler mi, görmezler mi?
Câmide yapılması ve tapılması câiz olmayan şey, özellikle ibâdet ya da put
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kavramıyla ilgili ise, başka yerde de câiz değildir. Biz, sadece câmide Allah’ın kulu değiliz. Allah, câmide kendisine, câmi dışında başka ilâhlara yönelmeyi mi meşrû kıldı? Namaz kılarken yönelinen ilâh, okullara, devlete karış(tırıl)mayan âciz biri mi? Namazda yönelinen ilâh başka, devlet kurumlarında ve özellikle okullarda yönelinen ilâh başka mı? Eğer öyle ise, bu, çok tanrılı bir şirk dini olmaz mı? “Câmilerimizde putlar ve putlara tapmaya canımız pahasına karşı çıkarız, yukarıda anlatılan hususlar mescidlerimizde kesinlikle olamaz!” diyenlere altını çizerek ifade edelim ki; tüm yeryüzü Müslümanlar için mesciddir ve yeryüzü mescidindeki putlarla ve putperestlerle mücadele şarttır. Evet, tüm yeryüzü câmidir, mesciddir. Rasûlullah öyle buyurur: “Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) temiz kılındı. Ümmetimden biri namaz vaktine ulaştığında nerede olursa namazını kılsın.”3504 Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir. Teshîrî secde için varlıklara evrenin mescid olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir.
Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır. “Herkesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”3505 Kıble; kalplerdeki imana, kafalarda taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği “ilâh”a göre değişen bir yön ve istikamettir. “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya, anıtkabir yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla bazı kimseler Kâbe yerine Anıtkabir’i, Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler. Kâbe’yi kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah’a döndürmesi, diğer yönlere ve kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin ve her dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti vardır. Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar.3506
Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de “Allah” inancına sahipti.3507 Fakat, Kâbe’de tavaf etmek gibi Allah’a ibâdet kastıyla bazı görevleri yaptıkları halde, zaman zaman put heykellerin karşısında saygı duyuyorlar, onların önünde törenler düzenliyorlardı. Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlar, eski büyük tâğutlarını da unutmamak için heykellerine hürmet ediyorlardı. Onlar da yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlar, putlarından vazgeçmiyorlardı.
Israrla vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, yapıldığında öncelikle insanlık suçu olduğu ilan edilecek davranış ve sözler, resmî âyinlerde/törenlerde, şirk unsuru olan hususlar, derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar, tâğutları övmeler vb. kamuoyuna hâlâ
3504] Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84; Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
3505] 2/Bakara, 148
3506] 2/Bakara, 145
3507] Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 771 -
yansıtılmamıştır. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Şirki güncel açılımlarıyla topluma duyuramamanın vebalinin büyüklüğünü düşünmek bile zor. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanki tevhidin yasaklanmasından ve putperestliğin mecbur edilmesinden daha önemliymiş gibi, varsa-yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim câhiliyye okullarından istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka?! Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine konulan inanç, bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
Evet, maalesef bin kere evet; Bu törenler, bir âyindir, putperest tapınmalarıdır. Allah’tan başka rab edinmenin, başka ilâh kabul etmenin, tâğutlara ibâdet etmenin göstergesidir. Tepkisiz ve buğzsuz olarak bu törenleri kabullenmek insanı şirke götürür. Şirk de Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suçtur. Kişiyi dünyada Allah’ın yardımından uzaklaştırır, âhirette de ebedî cehennemlik yapar. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir. Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesâd, kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır.3508 Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.”3509; “Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç akıllarınızı kullanmaz mısınız?” 3510
Putperest törenlerini boykot çağrısına tüm yüreğimle katılıyor ve bütün muvahhid mü’minlerin bu boykota katılmalarının tevhidî bir mecburiyet olduğunu tüm gücümle haykırıyorum. 3511
Buyrun hep beraber andımızı tazeleyelim: “Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 3512
Eğitim ve Tekfir
Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne göre hükmederiz.
3508] 21/Enbiyâ, 22
3509] 21/Enbiyâ, 52-54
3510] 21Enbiyâ, 66-67
3511] Ahmed Kalkan, Haksöz Dergisi, Sayı 213, Aralık 2008
3512] 109/Kâfirûn, 1, 6
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde zorlama yoktur. Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu, ona hangi ağır cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur. 3513
Kendimizin ve yakınlarımızın eğer çocuklarını okula gönderiyorlarsa, böyle tehlikeli durumdan korunup itikadımızı muhafaza etmek için;
Okullarda birinci iş olarak müşrik bir vatandaş yetiştirilmek istendiğini unutmamak,
İmkân ve gücü varsa, çocuklarını okula göndermemek, alternatif eğitim oluşturmak
Okulların hafta başı ve sonundaki törenlerine çocukları katmamak,
Andımız denilen sözleri okutmamak,
Bayramlara çocukları göndermemek,
Derslerde ve ders dışı etkinliklerde elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfürden şiddetle sakınmak,
Derslerde büyük tâğutu öven şiirler, okuma parçaları ve benzeri şeyleri okumamak,
Büyük tâğutu öven veya küfrü içeren ödevleri yapmamak
Okuldan geldiğinde mutlaka virüs taraması yapmak, Okulda öğrendiği yanlışları gösterip doğrularıyla yer değiştirmesini sağlamak, hafta sonları İslâmî eğitimi üzerinde titizce durmak.
Çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren tevhid akidesini öğretip sevdirmek,
3513] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 459
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 773 -
Kur’an’la tanıştırmak gerekir.
Şirk ve küfür olarak haklarında Kur’ân-ı Kerim’de çok net bir hüküm olmadığı halde, biz Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla yorumlayıp bir konu hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk olduğuna hüküm veriyorsak, onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini, bu konudaki nassların kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl bir anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını, başka bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden tekfir edebilir miyiz?
Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek, dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp verilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesine katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin şâhitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne şâhit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şâhitlerle, savunmalarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tıkanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu belirtir:
“Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 3514
“Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 3515
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 3516
Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme hususunda çok ölçülü olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.
Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”3517 Bu ve benzeri âyetler, kesin küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü
3514] Buhârî, Edeb 44
3515] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
3516] Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
3517] 60/Mümtehine, 5
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri hemen tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste, “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz” denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ, hiçbirimizin kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz için de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor. Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters inançlara sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”3518 diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir. Eğer her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi, Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine önemli ve bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında herhangi bir mü’minin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyebiliriz. Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz. O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı, her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekilde) ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?
Bugün oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî okullarda okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin kesin hükmü gibi nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin fetvâya bağlamaları gereken konulardır. Günümüzde tekfir konusunda da ihtilâf edilen birçok ictihâdî durumlar vardır.
3518] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 775 -
Günümüzde de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her yönüyle güvenilir bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak bir yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda “ihtiyatlı bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de olan hususlarda ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini gözden uzak tutmamaktır. Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle sakınmak gerekir. Ve o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir etmeden) ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık, akrabalık ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde girmemek gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim olmadığı câhiliye düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince ve ehil kabul ettikleri kişilerden duyup öğrenmedikleri, yeterli ve yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı vermedikleri vb. durumlardan dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur olabileceği, bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle de olsa bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor. Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak, onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine çekilmek herhalde dâvet usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.
Demokrasiyi savunmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek küfür olduğu gibi, böyle tâğutları veya tâğut adaylarını desteklemek, küfrün kanunlarıyla hükmedeceği kesin olan kimselere oy vermek de küfürdür. Ama bu küfür (günümüz şartlarını ve dinin benzer konulardaki yaklaşımını hesaba kattığımızda) insanı kâfir etmeyen bir küfür olabilir (“olabilir” diyorum; yani olmayabilir de; iki yönden de ihtiyatlı hassâsiyetle yaklaşmak gerekir). Kişiyi küfre götürmeyen küfür (el-küfrü dûne’l-küfür), kişiyi müşrik yapmayan şirk de vardır. Riyânın şirk olduğu, fakat sahibini müşrik yapmadığı gibi.
Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
“Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” 3519
Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
3519] 10/Yûnus, 87
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.
Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
Hakkıyla edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve kötülüklerin tüm çeşitlerinden alıkoyar.3520 Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı kazanacak yeteneği kazandırdığı gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları terk etmesini de öğretir 3521.
Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe namazdan ve evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu. Namazı kılınıverip ondan kurtulmak değil; namazı ikame edip onunla kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yoludur bu.
“Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.”3522 Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için samimiyet testidir bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, cephelerimizdir, kalelerimizdir.
Kitle imhâ silâhlarıyla evler devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki!.. Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde âile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün
3520] 29/Ankebût, 45
3521] 11/Hûd, 87
3522] 13/Ra’d, 11
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 777 -
mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece hak ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel ödemeden Allah’ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.
Âile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedâkârlık ve birlik ocağıdır. Âile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen tutamaz.
Âilelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması âile hayatıdır. Âile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak âilede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur âile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir, çok ama çok değerler kazandırır.
Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Anne-babanın fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecektir. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir” diyor bilim.
İşte ana-baba, bir günlük çocuğunun kulağına ezan okuyor. “Allahu Ekber = En büyük Allah’tır” diyor. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim”
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne şarkıcı veya artistler, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye, ezan okuyarak tevhid eğitimi veriyor. Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber’le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin isteyeceklerdir.
“Dünyaya gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.”3523 Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. “İslâm” yahut en azından “İslâm’a yatkınlık” anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki “...sonra ebeveyni onu yahûdi, hristiyan... yapar” ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifâde, çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızalı bir hayatın sebebi olarak sadece anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir.
Hadiste “ebeveyni müslüman yapar” denilmiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman (fıtrat üzere dünyaya gelmiş). Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak âilede kazanılabilir.
Tek rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan 3524 insanın temel görevi, Allah’ı tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabb’ın terbiyesi ile yetiştirmektir. Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû (şeriata uygun) eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır.
3523] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264
3524] 66/ Tahrim, 6
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 779 -
Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması, ilâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
“Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.” 3525 Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse âilesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir.
Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbımız! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” 3526
Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir.3527 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 3528
Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette
3525] Abdürrezzak, Mûsânnef IV/ 334
3526] 33/Ahzâb, 66-68
3527] Bk. İbn Mâce, Edeb 3
3528] Tirmizi, Birr 33
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yummaz.
Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretir ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi, CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışır.
Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz”3529 diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.
Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek, kendi görevinde onlardan yardım beklemek, aslî görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu
3529] Tirmizî, Birr
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 781 -
mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Bazı ana-babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.
Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hantal yapılanmalar yerine, ciddi, özgür ve özgün alternatifler oluşturmak gerekmektedir.
Neler Yapılabilir?
“Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur’an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme, güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma, olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma, çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezâlandırma, öğüt verme. Bütün bunların yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve oyuncak konusunun önemi eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı, sevgi ve paylaşma zevki verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli, medyanın zararlarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 783 -
öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır.
Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak beklenmemelidir.
Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam, okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir. Haydi evlerimizi mescid; yani ma’bed, kurs, mektep ve okul yapmaya!
Çocuk Öldürme Yasağı
Çocukların korunması hususundaki Kur’anî tahdid ve tedbirlerden biri de çocuk öldürme yasağıdır. Eski çağlardan beri bütün dünyada, çeşitli şekillerde mevcut olan çocukların, gençlerin putlara kurban edilmesi, zâlim tâğutlar tarafından erkek çocuklarının öldürülmesi, câhiliyye devri insanının kızlarını geçim sıkıntısı ve büyüyünce hayâsızlık/fâhişelik edip kendi yüzünü kızartacağı gibi endişelerle diri diri toprağa gömmesi sözkonusu olmuştur. Bu meş’um gelenek, câhiliyye devri Araplarında da yaygın şekilde mevcuttu. Kur’ân-ı Kerim bu müessif tatbikata birçok kereler temas eder.
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir kısım âyetler, bu âdetin tarihten çekildiğine dikkat çekerek ta Hz. Mûsâ zamanında Firavun tarafından Yahûdilere uygulandığını haber verir. Bu uygulamada yeni doğan erkek çocuklar öldürülüyor, kızlar sağ bırakılıyordu. 3530
Kur’an-ı Kerim, câhiliye devri Araplarında mevcut çocuk öldürme âdetine de âyetlerinde yer verir: “Böylece putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helâke sürüklemek, dinlerini karmakarışık etmek için çocuklarını öldürmelerini, onlara iyi göstermişlerdir.” 3531
Erkek ve kız her iki cinsten çocukları “fakirlik” korkusuyla öldürtüp, kızları da “ar” düşüncesiyle diri diri toprağa gömdüren bu geleneğin İslam’ın bidâyetlerine kadar canlı ve de yaygın bir şekilde geldiğini gösteren pek çok rivâyet mevcuttur. Bunlardan biri İslam’la şereflenmezden önce, kendi eliyle 12 kızını diri diri toprağa gömmüş bulunan Kays İbnu Asım’la ilgilidir. Müslüman olduktan sonra suçunu itirafla Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bu günahtan kurtulma çaresi olup olmadığını sormuştur. Bir diğer durum Sa’sa’a İbnu Naciye’nin rivâyetiyle sergilenmektedir: Bu hayırsever zengin, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) müracaat ederek, Müslüman olmazdan önce 360 tane çocuğu satın almak sûretiyle ölümden kurtardığını, bu amelinin manevî mükâfatının ne olacağını sormuştur.
Kur’an-ı Kerim, çeşitli bahane ve şekiller altında kıyamete kadar devam edecek olan bu tatbikatla ciddi şekilde mücadele eder. Bunu bir-iki örnekle görelim:
1- Şu âyet-i kerimede en büyük haramlar sayılırken, çocuk öldürme, üçüncü sırada gösterilmiştir: “De ki: Gelin size, Rabbinizin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anayababaya iyilik yapın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, -sizin ve onların rızkını veren biziz- “Gizli ve açık” kötülüklere yaklaşmayın, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır.”3532 İsrâ sûresinde de çocuk öldürme fiili “büyük hata” olarak tavsif edilmiştir. 3533
2- Çocuk öldürenlerin büyük hüsrana uğrayacakları haber verilir: “Beyinsizlikleri yüzünden körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar mahvolmuşlardır. Onlar sapıtmışlardır. Zaten doğru yolda da değildirler.” 3534
3- Kadın ve erkeklerle yapılan bey’atlarda çocuk öldürmeme şartı konur. “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar Allah’a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak ve uygun olanı işlemekte sana karşı gelmemek şartıyla sana bey’at etmek üzere geldikleri zaman onları kabul et, onlara Allah’tan bağışlama dile. Doğrusu Allah bağışlayandır, acıyandır.” 3535
4- Öldürme yasağını sıkça tekrar etmiştir: Gerek yukarıda kaydettiklerimiz ve gerekse “Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu
3530] 2/Bakara 49; 7/A’râf 127, 141; 14/İbrâhim, 6; 28/Kasas 4; 40/Mü’min, 25
3531] 6/En’âm, 137
3532] 6/En’âm, 151
3533] 17/İsrâ, 31
3534] 6/En’âm, 140
3535] 60/Mümtehine 12
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 785 -
zaman” mealindeki âyeti 3536 ile iki ayrı yerde geçen ve “Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de, onları da rızıklandıran biziz”3537 mealindeki âyetleri Kur’an-ı Kerim’in her tarafına serpiştirilmiş olarak, bu yasağı sıkça hatırlatmaktadır.
Zamanımızda, bir kısmı dahilî, bir kısmı haricî sebeplerden hasıl olan iktisadî sıkıntıları ve -tamamen muhayyel olan- müstakbel açlık tehlikelerini önlemek bahanesi dile getirilmek sûretiyle Malthuscu iddiaların rengine büründürülen ve aslında dıştan gelen siyasî baskılardan kaynaklanan ve dünyanın her tarafında tatbikatı yaygınlaştırılmaya çalışılan ve nüfus planlaması, aile planlaması, doğum kontrolü gibi değişik adlarla munis gösterilmeye ve meşru kılınmaya çalışılan “modern çocuk öldürme metodları” Kur’an-ı Kerim’de ifâde edilen yasak sınırının dışına çıkmaz. Âyetlerde Firavunlarca “mü’minleri zayıf kılmak” için işlendiği bildirilen bu cinâyetlerin “fakirlik korkusu” kılıfına büründürülmüş şekliyle mü’minler tarafından benimsenebileceğine işaret edilmekte ve bu tuzağa düşülmemesi için “fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin” emri tekrar edilmiş olmaktadır
Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma): Evliliğin gâyelerinden birisi ve belki en başta geleni, neslin devamı, müslümanların çoğalmasıdır. Bu yüzden gebeliği önlemenin tamamen serbest/mubah olmadığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, meşrû bir sebebe bağlı olarak, çocuk istemeyen çiftin, karşılıklı rızâ ile doğum olmasın diye tedbir alması câizdir. Alınan tedbirlerin en eskisi ve Hz. Peygamber zamanında tatbik edileni azildir. Azil, birleşmenin sonuna doğru erkeğin çekilmesi ve erlik suyunu dışarı akıtmasıdır. Sahâbeden Câbir’in ifâdesiyle Kur’ân-ı Kerim nâzil olurken sahâbe azli tatbik ederlerdi; bunu yasaklayan bir âyet nâzil olmadı.3538 Rasûlullah’a azlin hükmü sorulduğu zaman bunu men etmedi; ancak, Allah’ın dilediği zaman çocuğu yaratacağını, buna engel olunacağının düşünülmemesini ifâde buyurdu. 3539
Çocuğu aldırmak veya ilkel usullerle düşürmek azle benzemez. Azilde henüz vücuda gelmemiş bir varlığın oluşmasını engelleme söz konusudur. Burada ise, hem bir insan çekirdeğinin imhâsı, hem de ana hayatının tehlikeye düşürülmesi bahis konusudur. Düşürme ile aldırma (kürtaj) arasındaki fark, ananın sağlığı yönünden önemlidir. Her ikisi de câiz olmamakla beraber düşürmede ananın hayatı tehlikeye girdiği için sakıncası daha da büyük olmaktadır. Uzman ve müslüman bir doktorun, anayı kurtarmak için ceninin alınmasına karar vermesi halinde zarûret prensibi işler ve bu takdirde çocuğu almak câiz olur.
Doğum Kontrolü
Doğumun kontrol altına alınması, nüfusun çoğalmasının sınırlandırılması, istenmeyen gebeliğin önlenmesi amacıyla uygulanan ve siyasî, iktisadî, demografik, tıbbî, ahlâkî, sosyal ve dinî yönleri bulunan bir kavram. Âile plânlaması, nüfus plânlaması gibi yaygın adlandırmalarla yapılan doğum kontrolü, eski çağlardan beri uygulanmasına rağmen, esas olarak ondokuzuncu yüzyılda Batı
3536] Tekvir 8-9
3537] İsra 31; En’am 151
3538] Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26, 27
3539] Buhârî, Büyû’ 109; İbn Mâce, Nikâh 30
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Avrupa’da doktrin olarak ortaya atılmış ve hızla bütün dünyaya yayılmıştır. En eski eserlerde bile bu konuya dair bilgiler bulunmaktadır. Tarih boyunca hangi millet veya dinden olursa olsun insanlar, “gebeliği önleme metodları” üzerinde durmuşlardır. Ancak yirminci yüzyılda dînî ve ahlâkî bakış açılarının değişmesi ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde, doğum kontrol yöntemleri ve araçları bütün kitlelere yaygın bir hareket haline gelmiş; serî ve çok sayıdaki doğum kontrol aracı üretimi ve bunların serbestçe satılması ve alınması, koruyucu hekimliğin gelişmesi, doğum kontrol ilâçlarının çoğalmasıyla, bu hareket geniş çapta uygulanır olmuştur.
İngiliz iktisat profesörü ve Anglikan rahibi Thomas Robert Malthus (1766-1834) 1803’te yayımladığı, “Nüfusun Toplumun Gelecekteki Gelişmesi Üstündeki Etkileri Konusunda Deneme” adlı eserinde; kıt kaynaklarla, sınırsız ve artan nüfusun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını düşünerek, insan nüfusunun artmasıyla kaynakların tükenebileceğini, bunu önlemek için çoğalmayı geçim kaynaklarına göre ayarlamak gerektiğini ve doğumu teşvik edici bütün tedbirlerden kaçınmak ve “fakirler yasası’’nı ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürdü ve cinsel perhizle doğum kontrolünü başlattı. O’na göre bu yasa, “bir başak veren toprağı iki başak verir duruma getirmeden” halkı çoğalmamaya teşvik ediyordu. Nüfus artışının işsizlik, düşük ücret, yani yoksulluk demek olduğunu fakirler öğrenmeliydi. Malthus’un bu fikirleri, kitabı yayınlandığı yıllarda rağbet görmesine rağmen, teoride kalmıştır. Ancak daha sonraları Yeni Malthusçuluk veya Malthusçuluk adı verilen doktrin ile bu teori, sadece cinsel istekleri önlemeyi öğütleyen bir teori olmaktan çıkarak, gebeliği önleyici tedbirler üzerinde durdu ve giderek uygulanır oldu. “Doğumun isteyerek kontrol altına alınması” diye tanımlanan Malthusçu doktrin, uzun süre ahlâka aykırı ve hatta şeytanca bir öğreti gözüyle bakılmasına ve tabiata aykırı olduğu öne sürülerek tanrı tanımazlarca da kötülenmesine, hayli gürültü koparan Annie Besant davasına (1877) rağmen, sonunda İngiltere’de kesin olarak kabul edilmiştir. Bu akım, özellikle dinlerin büyük tepkisine yol açtı. En sert şekilde Katolikler ve Komünistlerce eleştirildi. Papalar ve rahipler, doğum kontrolünü Allah’ın işine karışmak şeklinde değerlendirdiler. Komünistler de, zenginlerin, servetlerini paylaşmamak için nüfusun çoğalmasını istemediklerinden bu hareketi başlattıklarını söylediler. 1798’de Amsterdam’da ilk klinik açıldı. Sonra bu hareket Birleşik Amerika’da genişleyerek yayıldı. İlk doğum klinikleri burada açıldı. (1916) Gebeliği önleyici her türlü tedbir ahlâki sayıldı. Bu hareket de giderek dînle ilgisiz bir alan oluşturdu.
Çeşitli doğum kontrol yöntemleri gelişip yaygınlaşmadan önce dinlerde “azl” metoduyla gebeliği önleme bilinmekteydi. Yahûdiler ve hristiyanlar ve sonra da müslümanlar, istenmeyen gebeliklerin önlenmesinde azl metodunu uyguluyorlardı. Doğu dinlerinde de azl metodu uygulanıyordu. 3540
Türkiye’de 1967’de çıkarılan Nüfus Planlaması hakkında Kanun’a göre “nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları” şeklinde tarif edilmiştir. Bu husûsun gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanacağını
3540] Encyclopedia Britannica, “Birth control”, III, 705; Moye W. Freymann, Encyclopedia Americana, “Birth control”, mad., IV/4-7; Eski Ahit, Tekvin, 22/15-17; Ebu’l-Ala Mevdudi, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967; M. Esad Kılıçer, “İslâm’da Âile Planlaması”, A.Ü.İ.F. Dergisi XXIV, Ankara 1981, 494 vd.; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İstanbul 1983, 176-178
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 787 -
belirten kanun maddesi, tıbbî zaruretler dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Nüfus planlaması, fertlerin arzularına, karı-koca arasındaki anlayışa bırakılmıştır. Yine de devlet, sağlık ve nüfus siyasetiyle, koruyucu hekimliğin yaygınlaştırılması ve kürtajın serbest bırakılmasıyla, doğum kontrolü konusunda çok ileri kararlar almış, hatta kürtaj meselesi ABD ve Batı ülkelerinde dahi hâlâ yoğun olarak tartışma konusu olmasına rağmen bizde hemen uygulamaya konularak bu konularda zaten yeterince câhil ve bilgisiz olan halkın yanlış yönlere sürüklenmesine sebep olunmuştur. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNİCEF), Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve diğer çeşitli bakanlık ve üniversite araştırma ve raporlarında özellikle geri kalmış ülkelerde fakir anne adayı kadınların ve bebek ölümleri oranının çok yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yine, kürtaj dolayısıyla: ölen, sakat kalan kadınlar da önemli bir yekün teşkil etmektedir. Tıbbi kontrol, beslenme yetersizliği, işsizlik gibi sebepler âile plânlaması ihtiyacını karşılamadığı halde, annelerin, câhilce yollarla, zararlı ve ilkel usullerle doğum kontrolü uyguladıkları, her yıl yarım milyon kadının öldüğü ve bir milyon civarında çocuğun annesiz kaldığı belirtilmiştir. Geri ülkelerin fakir sınıflarında cinsellik, gebelik, gebelik süresince nasıl hareket edileceğine dair çok eksik ve yanlış bilgilenme vardır. Gebe kadınlar yeterince beslenmemekte ve ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Ardı ardına doğum yapılarak toparlanmasına fırsat verilmemekte veya çok küçük yaşlarda gebe kalınmakta; yine, çocuk aldırmanın mubahlaştırılması sonucu fuhuşta artışlar olmaktadır. Öte yandan, her yıl yüzlerce sahipsiz çocuğun sokağa terkedildiği görülmektedir.
İslâm dini, kürtajı kesinlikle cinâyet olarak kabul etmiştir. Aynı şekilde, insana zarar verici her çeşit tıbbî müdahaleyi, kısırlaştırmayı doğum kontrolünün dışarıdan zorla yaptırılmasını da yasaklamıştır. Doğum kontrolü uygulanmasının çeşitli sebepleri vardır:
1. Güvenlik endişesi, gelecek korkusu, açlık ve yoksulluk sorunu.
2. Devletin, nüfusun artması veya azalması üzerine, doğumları teşviki veya sınırlandırılmasını sağlaması.
3. İstenmeyen gebelikler.
4. Doğumu mümkün en iyi şartlara ertelemek arzusu.
5. Çok çocuğun rahat yaşamayı engelleyeceği, ancak ekonomik yönden rahatladıktan sonra çok çocuk yapmayı istemek.
6. Hastalıklar, hastalıkların çocuğa da geçeceği düşüncesi. AIDS verem vs.
7. Câriyenin çocuğu olursa, azad edileceği yani satılamaması düşüncesi. (Bu sebep, İslâm hukukunun uygulandığı zamanlarda geçerlidir.)
8. Fazla çocuğun, ibâdete ve ilme engel olacağı fikri.
9. Yeni bir gebeliğin kadın için tehlikeli olması veya memedeki çocuğuna zarar verme durumu. İslâmî anlayışa göre, zaruretler ve hastalıklar dışındaki diğer sebepler anlamsız bulunmaktadır.
Çeşitli doğum kontrol yolları ve araçları bulunmaktadır, ancak bunların birçoğu kesin olarak gebeliği önlememektedir:
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1. Azl, yani erkeğin, cinsî ilişkiyi yarıda kesmesi.
2. Ritm (takvim) usûlü. Bu usulde, kadının doğurgan olmadığı tehlikesiz dönemlerinde cima yapılması gerekmektedir.
3. Ağızdan alınan ilaçlar. Bunların çeşitli yan etkileri vardır.
4. Prezervatif (kondom, kaput). Spermatozoidlerin dölyatağı boşluğuna inmesini önlemek içindir. Aynı zamanda son yıllarda resmen propagandası yapılmış ve çağın en korkunç hastalığı olan AIDS’e karşı en iyi korunma aracı olarak sunulmuştur. Ayrıca kadın kondomları da vardır.
5. Rahim içine konulan aygıtlar. Diyafram, kremler, süpozituarlar, tamponlar, spiraller.
6. Kürtaj.
7. Kısırlaştırma.
8. Lavaj. 9. Laparoskopi.
Başta azl olmak üzere, bütün bu doğum kontrol araçlarının çeşitli yan tesirleri ve tehlikeleri mevcut bulunmaktadır. Hepsi de fıtrata ters olup, doğal birleşmeyi engellemektedir. Bunlar, orgazmı (doyumu) önlemekte, psikolojik sinirsel rahatsızlıklara yol açmakta, imtizaçsızlığa sebep olmakta ve bunalım çıkarmaktadır.
Bunlar, kadının isteği dışında yapıldığında onun çocuk sahibi olmasını engellemekte ve tatminsizliğe neden olmakta; nasıl olsa çocuk olmayacak fikri yaygınlaşarak kadını fuhşa teşvik etmektedir.
İslâm dininde “azl” vasıtası ile doğum kontrolü meselesinde dört büyük imam, cevaz yanlısıdırlar. Yine de fukaha arasında azl meselesi ihtilâflıdır. Çeşitli mezheplerde azl için mekruh, câiz, mubah, helâla yakın mekruh, haram gibi hükümler verilmiştir. Kürtaj ve çocuk düşürmek cinâyet olarak görülmüş; ancak gebeliğin ilk yüzyirmi günü içerisinde, cenin henüz canlı bir varlık haline gelmeden çocuğun düşürülebileceğini de câiz görmüşlerdir. 3541
Azl (kesik cima, meninin kadından uzaklaştırılması), hakkında Kur’ân-ı Kerim’de bir beyan yoktur. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bize gelen rivâyetlerde de azl konusunda O’nun açık bir yasaklaması bulunmamaktadır. Bu sebeple azli, cumhur, mubah olarak görmüştür. Azli mubah görenler onu, zarûrî hallerde câiz bulmuşlardır. Azle karşı olan âlimler ise, ashâbın çoğunluğunun ve bizzat Peygamber’in azle karşı olduğunu, Peygamber’in azl konusunda soru soranlara “isterseniz yapmayın” demesinin yasaklamaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. Kıyas yoluyla bazı ulemâ da doğum kontrolü için şunları söylemiştir: Gazâlî, “Azl, nikâhı terk etmek gibidir” der. 3542 Caferiye mezhebi, çocuğun millet ve ana-babanın ortak bir malı olduğunu belirtmiş zarûret sebebiyle doğum kontrolünde azl yolunu câiz görmüştür. Dürzîler, âilelerin özellikle fakirlerin az sayıda çocuk sahibi olmalarının iyilik ve takvâya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. İbn Kudâme, azlin mekruh olduğunu, onun darü’l-harb’te câiz olacağını belirtir. İmam Nevevî
3541] İbn Âbidin, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1983, VI 32 vd.; Yusuf Kerimoğlu, Emânet ve Ehliyet, İstanbul 1985, 116; Melâhat Aktaş, İslâm Toplumunda ve Çağımızda Kadın, İstanbul 1982, 67
3542] Gazâlî, İhyâu Ulûmid-Din, II, 41 vd.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 789 -
de, azli ved’e benzeterek, mekruh olduğunu söyler. İbn Hazm da aynı görüştedir.
Mevdûdi doğum kontrolünün İslâm’la bağdaşmadığını savunur. O, doğum kontrolünün ümmet çapında bir hareket olmadığını; birkaç sahabînin bu yola başvurduğunu; büyük çapta bir hareket olsaydı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bunu yasaklamış olacağını belirterek, ancak zarûrî hallerde, kadının gebe kalmasının onun ölümüne yol açması ihtimali veya memedeki çocuğun ardından hemen ikinci bir doğumun memedeki çocuğa zarar vermesi durumu gibi zarûretlerde tedbir alınabileceğini söylemektedir.3543 O, fakirlikten dolayı âilelerin çocuktan kaçınmalarını suç olarak telâkkî eder. Delîl olarak; “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz besliyoruz. Onları öldürmeniz büyük günahtır.” 3544 âyetini getirir ve En’âm sûresinin 140. âyetine dayanarak helâli haramlaştırmamak gerektiğini söyler Mevdûdî, doğum kontrolünün İslâm’ın temel ilkelerine ve özüne aykırı olduğunu, bunun nüfus azalması ve fuhşa teşvik yolu olduğunu da belirtmektedir. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin resmi politikasına uydurmak maksadıyla 1960’da başkan Ömer Nasuhi Bilmen’in uygun bulmasıyla “ilkaha mâni tedbir almakta kadının rızası şart olup, zaman gereği çocuğun kötü yetişeceği, harp veya seferde bulunulması ve benzer sebeplerle bu şartın da sâkıt olacağı ve dolayısıyla azlin, bir kısım ashab ve ulemânın kerih görmelerine rağmen, yine bir kısım ashab ve cumhûr-u ulemâca câiz görüldüğünü” savunmuştur. Çeşitli fetvâlarda, ulemâ, zarûret yoksa herhangi bir şekilde gebeliği önlemenin câiz olmadığını, ancak tehlikeli hallerde azlin de, ilaç almanın da câiz olduğunu söylemiştir. Ancak hiçbir zaman “devamlı doğum kontrolü”nden yana olunmamıştır. Hz. Peygamber’in “Azl yapılsa da, yapılmasa da; Allah’ın dilediği her canlının kıyâmete kadar dünyaya geleceğini” söylemesini3545 kaynak olarak alan ve doğum kontrolüne istisnai hallerde cevaz veren İslâm ulemâsı, genel olarak şu delillerle doğum kontrolüne karşı çıkmaktadırlar: Fakirlik korkusu için: Allah, kadınları sadece hoşça vakit geçirmek için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddîdir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için gider. Aynı şekilde bir erkeğin de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşması gereklidir. Bu, sünnettir ve çocuk, âilenin esas amacıdır. Allah, “Kadınlar sizin tarlanızdır, o halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın.”3546 buyurur.3547 Rızık korkusu, basit bir iddiadır. Allah, milyonlarca canlının rızkını vermektedir; O, Hâlik ve Rezzâk’tır. İnsan, Allah’ın denge ve düzenine, açlık korkusuyla müdahale etmemeli, fıtrî yapıyı, tabiî cinsî yakınlaşma yolunu ve çocuk edinme nimetini kendine kapamamalıdır. Özellikle, kısırlaştırma kesinlikle düşünülmemelidir. Allah’ın yarattığını değiştirenler müslüman olamaz.3548 Ancak Allah dilediğini kısır kılar.3549 Fazla çocuk istenmemesi gerekçesini de İmam Şâfiî şöyle tenkid etmiştir: Allah Teâlâ’nın Nisâ sûresinde “Aralarında adâlet yapamamaktan korkarsanız. bir kadınla yetininiz” şeklindeki beyanı, fazla çocuk olup, âile efradınız ve sıkıntınız artmasın anlamındadır.
3543] Mevdûdî, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967
3544] 17/İsrâ, 31
3545] Buhârî, Nikâh 42; Müslîm, Nikâh 1438; Nesâî, Nikâh 107/6; Ebû Dâvud, Azil, 2170-2173; Tirmizî, Bâbu Kerâhiyeti’l-Azli, 1138
3546] 2/Bakara, 223
3547] Ebû’l-Âlâ Mevdûdi, Tefhimû’l-Kur’ân, İstanbul 1986, I, 151
3548] 4/Nisâ, 119
3549] 42/Şûrâ, 49-50
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber (s.a.s.), ümmetinin çokluğuyla övüneceğini, doğurgan kadınlarla evlenmelerini ve sünnetinden yüz çevirenlerin müslüman olmadıklarını, ümmetine öğütlemiştir.3550 Doğum, bebeğin dünyaya gelişi, olağanüstü bir olaydır. Âyetlerde buyrulduğu üzere her şey bir ölçüye göredir ve insan dokuz ay ana karnında ve memede bu evreyi geçirir. 3551
Hz. Peygamber sevdiklerine “mal ve evlât bolluğu” için duâ ederdi. Amellerde esas Allah rızasıdır. Birşey ya helâldir, ya haramdır. Evliliğin iki ana hikmeti vardır: fıtraten kadın ve erkek olarak yaratılmış iki karşı cinsin birbirini tatmini ve bu yolla neslin devamı. Zaten insanlar her ne yapsalar, “....O’nun bilgisi olmadıkça ne meyveler kabuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ve ne de doğurur.”3552 şeklindeki İlâhî hükümden uzak değildirler. İnsanlar kendi kendilerine azab ve zulüm ederler. Meni rahme boşaltılsa bile bazen çocuk olmaz; meniyi rahimden kaçırmak isteyenin ise çocuğu olabilir. Bu, eninde sonunda Allah’ın kudretinde olan bir olgudur. Doğal cinsî yakınlaşmayı bozmayan müslüman, çocuk talep etme niyeti ve eylemi ile ayrıca sevap da kazanmakta; oysa doğum kontrolü yapan, en azından bir sevaptan mahrum olmaktadır. Doğum kontrolü yapanlar, fıtrî yapıyı bozmakta, değiştirmekte, iptal etmektedir ki; eğer zarureti yoksa bu, açıkça sünnete karşı gelmek anlamını da taşımaktadır. Kaldı ki, Rasûlullah, “Nikâh benim sünnetimdir; kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin; zira ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”3553 Evlenme, bir ibâdet, bir sünnet olduğuna göre; Şeriata bir bütün olarak bakıldığında, evlenmiş olanların, doğum kontrolü yapmaları bekârlığın bir başka türü veya sünnete karşı çıkış olarak değerlendirilmektedir. İster ana rahmine çocuk düşmesini engellemek, isterse rahimde teşekkül etmiş cenînin yaşamasına mani olmak olsun, her ikisinde de ana amaç, istenmeyen bir gebelik veya istenmeyen bir çocuk ise, bunun çelişik, bir müslümandan zaten beklenmeyecek bir hareket olduğu açıktır.
Hz. Peygamber, emzikli bir kadının yeniden gebe kalmaması için onunla ilişkiyi ertelemek veya ilişkide kontrol uygulamak konusunda da ümmetini serbest bırakmıştır. Gîle, Gayl, Gıyal şeklinde geçen meselede, bugün tıp, memedeki çocuğun sütünün sonraki çocuk için zararlı olduğunu söylemiştir. Ancak bu konuda, “Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. (Bu hüküm), emmeyi tamam yaptırmak isteyen(ler) içindir.” 3554 şeklindeki Kur’ân âyetini, iki çocuk arasında iki yıl müddet bırakılmalıdır şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bu çevreler üst üste yapılan doğumlarda gebe annenin çok yıprandığını, kendisini toparlayamadığını; memedeki çocuğa gereken önem verilemeden diğer bir çocuğun ardından gelmesiyle, ek yardım yollarından yararlanmayan çağdaş karı-kocadan ibâret olan çekirdek âilenin, ekonomik açıdan da çok zor durumlarda kaldığını; gelir düzeyi düşük bu âilelerde, kadının, “çocuk üretim fabrikası” gibi ardı ardına çocuk doğurmasının başka bir azab olduğunu ileri sürerler. Demek ki, her çocuk arasında en az iki yıl bırakılmalıdır. Bu mesele her ne kadar erkek ile kadın arasında bir mesele gibi görünüyorsa da; doğum kontrolü, yani çocuk yapmayı
3550] İbn Mâce, I, 592
3551] 31/Lokman, 14
3552] 41/Fussilet, 47
3553] Bu hadisi değişik lâfızlarla Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Taberani, Hâkim ve Beyhaki, İbn Mace kitaplarına geçirmişlerdir.
3554] 2/Bakara, 233
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 791 -
önleyici düşünce ve uygulamalar, sosyal adâlet, İslâm ülkesi, çocukların bakım ve eğitimi, çevre şartları gibi etkenlerle de yakından ilgilidir.
Sonuç olarak, “Allah’ın kaderi olmaksızın cinsî münasebetin çocuğa götürmemesi veya çocuk olması mümkün olmadığına göre, korunma niye?” diye düşünülsün; isterse doğum kontrolü yapan hakkında, “tarlayı sürmekten yüz çevirdi, tohumunu zâyi etti, yaratılışı âtıl bıraktı, sünneti terketti, zürriyetini kuruttu” tarzında hüküm verilsin veya doğum kontrolü kavramı, çağdaş bir zorunluluk ve dayatma şeklinde algılansın, bu kabul edilmesi mümkün olmayan bir düşüncedir. Ama, İslâm’da doğum kontrolü konusu için ictihâd gereklidir. İsteyen müctehid azl veya başka yöntemlerle doğum kontrolü hakkında câizdir veya değildir gibi ictihâd edebilir. Bu da aslında İslâm devleti âlimlerinin vereceği karara ve ictihâda dayalı bir husustur. Çünkü gebeliğin veya doğum kontrolünün sebep ve sonuçlarına katlanacak olan, âile fertleridir. 3555
Düşük Yapma
Kürtaj, ana rahmindeki “cenin”in herhangi bir dış etkiyle düşmesine “düşük yapma” denir. Bu, kasıtlı olarak ilaç kullanma vb. ile olabileceği gibi, korku, yüksek bir yerden düşme, döğülme, hastalık... ile de olur. Tıpta kullanılan “kürtaj” terimi ana rahminin içini kazıyarak oniki haftaya kadar olan gebeliklerin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir.
Kürtaj, istenmeyen gebeliği sona erdirmek için kullanılan bir metoddur; İslâm dışı yaşama biçimini benimsemiş toplumların bir ürünüdür. Onlara göre kürtajın iki temel sebebi vardır:
1- Gayr-i meşrû gebelikler, 2- Çocuğun beslenmesi, eğitimi gibi ebeveyni sıkıntıya düşüreceği sanılan hususlar.
İslâm’ı yaşama biçimi olarak benimsemiş bir toplumda zinâ ve zinâya götüren bütün ilişkiler haramdır. Gençlerin zamanı gelince evlendirilmesi, onlara maddî imkân sağlanması toplumun görevi olduğu için, zinâ ve fuhuş olmaz. Gayrı meşrû ilişki sonucu meydana gelen gebelikte çocuğun organları teşekkül ettikten sonra aldırılması haram olur. Çünkü çocuk günahsızdır. İslâm’a göre bu durumda çocuk aldırmak çözüm değildir. Çözüm, zinâ edenlerin cezâsını çekerek tevbe etmeleridir.
Geleceğe ait düşünceler vehim ve asılsız endişeden başka bir şey değildir. Hiç kimse gelecekte ne olacağını bilemez. “Şu kadar yıl sonra ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği” şeklindeki faraziyelerin ilmî bir değeri yoktur. Bu tarz bir düşünüş İslâm inancına da aykırıdır. Çünkü Allah çalışan herkesin rızkını çalışmasına göre verir. Kendisine inanan, tevekkül eden, müttakî kulları için de ayrıca kolaylıklar ve geniş rızıklar ihsan eder: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.”3556; “Kim Allah’tan korkarsın, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse O ona yeter. Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur.” 3557
3555] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 411-414
3556] 53/Necm, 39-41
3557] 65/Talâk, 2-3
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir ülkenin hammadde kaynaklarının gelecekte o ülke nüfusuna yetmeyeceği hesabı, materyalist-sömürgeci devletlerin kendi menfaatlerine göre yaptıkları bir hesaptır. Adil gelir dağılımının yapıldığı, insanların emeklerinin karşılığını aldığı ve birbirlerini sömürmediği bir toplumda “ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği” endişesine yer yoktur.
“Âile plânlaması”, adıyla emperyalist ülkeler tarafından azgelişmiş ülkelere empoze ve tatbik edilen “nüfus artışının önlenmesi” programı, kürtaja yol açan nedenlerden biridir: Basın-yayın yoluyla yapılan “âile plânlaması” hakkındaki telkinler (propaganda), İslâmî şuurdan yoksun olan genç hanımlar üzerinde etkili olabilmektedir. Bu telkinin etkisinde kalan bir kadın, istemediği halde hamile kaldığı çocuğunu ya kürtaj yoluyla aldırmakta veya ilaç kullanarak düşürmektedir. Nüfus artışını önlemek için gerekli ilaç ve malzemenin başta ABD olmak üzere hristiyan Batı ülkeleri tarafından Türkiye’ye parasız (yardım!) olarak verildiği, artık herkes tarafından bilinmektedir. Âile plânlaması ile ilgili TV dizileri ve propaganda malzemesi de yabancı kaynaklar tarafından finanse edilmektedir. Pathfinder Fund adlı kuruluşun “Türkiye Âile Sağlığı ve Plânlama Vakfı”na sağladığı destekle Türkiye’nin çeşitli bölgelerine nüfus plânlaması maksadıyla klinikler, sağlık ocakları ve sağlık evleri açtığı, basında çıkan haberler arasındadır.
İlaç kullanarak, rahimde hilkati tamamlanmış (yaklaşık dört aylık) bir çocuğu düşürmenin veya kürtaj yoluyla böyle bir çocuğu aldırmanın dinimizde hiçbir meşrû mazereti yoktur, haramdır. Bu bir cinâyet sayılır. Ananın veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, organları teşekkül etmeden çocuğu aldırmak câizdir: “Emzikli bir kadında, gebelik belirip sütü kesilir ve emen çocuğun da hayatı tehlikeye düşer; o çocuğun da babası olmazsa, o kadın gebelik yüzyirmi gün olmadan önce, ilaç kullanarak karnındakini düşürebilir. Ancak dört ay geçtikten sonra bunu yapamaz” 3558
İslâm’da geçim korkusundan dolayı çocukların öldürülmesi kesin olarak yasaklanmış, rızık vermenin Allah’a ait olduğu bildirilmiştir: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.” 3559; “De ki: Gelin, Rabbinizin size (neleri) haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da kapalısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın! Düşünesiniz diye Allah size bunları tavsiye etti.” 3560
Câhiliye döneminde Araplar kız çocuklarını öldürüyorlardı. Kur’ân-ı Kerim buna işaret ederek, suçsuz olarak öldürülen bu çocukların hesabının sorulacağını bu cinâyetin cezâsız kalmayacağını. bildirmiştir: “Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: ‘Hangi günahı yüzünden öldürüldü?’ diye.”3561 Mümtehine sûresi 12. âyette Cenâb-ı Hak, peygamberimiz’e: “Mü’min kadınlardan çocuklarını öldürmemeleri husûsunda...” ve âyette geçen diğer konularda söz (biat) almasını emretmiştir.
Doğan her çocuk rızkını da beraber getirmektedir. Çünkü yeryüzündeki her canlının rızkını Allah Teâlâ vermektedir: “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı
3558] Fetevâ-i Hindiyye Tercümesi, XII, 126
3559] 17/İsrâ, 31
3560] 6/En’âm, 151
3561] 81/Tekvîr, 8-9
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 793 -
Allah’a ait olmasın. (Allah) onun durduğu ve emânet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitap (Levh-i Mahfuz)dadır.” 3562 Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü’ne sordum: Hangi günah daha büyüktür?” Şöyle cevap verdi: “Seni yarattığı halde Allah’a denk, ortak ve benzer koşman.” Sonra hangisi? (dedim). “Seninle beraber oturup (hazırlanan yemekleri) yer korkusuyla çocuğunu öldürmen.” dedi. Sonra hangisi? (dedim) “Komşunun karısıyla zinâ etmen” buyurdu. 3563
Dînimiz insana değer verdiği için ana rahmindeki cenine ait hükümler koymuştur. Onun özürsüz olarak, can verildikten sonra düşürülmesini cinâyet saymıştır. Bunun için bir kadının çocuğunu düşürmesine sebep olan kimse diyetle cezâlandırılmıştır. Hz. Ömer (r.a.) zamanında, bir kadın ifâdesi alınmak üzere hilâfet makamına çağrılıyor. Hamile olan kadın, korkusundan yolda çocuğunu düşürüyor. Hz. Ömer buna çok üzülüyor ve ne yapılması gerektiğini şûrâ üyelerine soruyor. Çoğunluk, bunda bir kasıt olmadığını ve bir şey gerekmeyeceğini söylüyor. Hz. Ömer, Hz. Ali’ye (r.a.): “Sizin görüşünüz nedir?” diye soruyor. O da: “Bu arkadaşlarımız kendi görüşlerini söyledilerse herhalde görüşlerinde hata ettiler. Yok, seni korumak için böyle söyledilerse, iyi nasihatçi olmamış sayılırlar. Ana rahminden kopup düşen ve ölen çocuğun diyeti gerekir. Çünkü onun ölümüne sen sebep oldun.” Hz. Ömer bu ictihâdı tasvip ederek gereken diyeti ödemiştir.
“Düşük cenin, ister annesi öldükten sonra düşsün; ister o hayatta iken düşsün, ister diri düşsün, ister ölü düşsün, uzman hekimler onun işlenen fiil sebebiyle düştüğünü tespit ederlerse, o takdirde cinâyet sayılır ve cezâ uygulanır.” Cenînin ana rahminden ölü olarak düşmesine sebep olan kimseye beş deve veya bu kıymette para diyet olarak ödettirilir. Alınan diyet cenînin vârislerine -miras hukukuna göre- taksim edilir. Ceninin düşmesine sebep olan kimse -isterse anası olsun- diyete vâris olamaz. Kadın, çocuğunu düşürdükten sonra ölürse, çocuk için ayrı bir diyet, kadın için hata ile öldürülmüşse ayrı bir diyet gerekir. Kasden öldürülmüş ise kısas gerekir. Cenin diri olarak düşer ve yaşarsa câniye tazir cezâsı gerekir.
Müslümanların temelde kürtaj gibi bir problemi yoktur: Onlar “çocuklarını geçindirememek” endişesi taşımazlar. Çünkü rızkı veren Allah’tır. Çocuğun eğitimine gelince: Müslümanlar bu konuda bütün güçlerini harcar, imkânlarını kullanırsa gerekli İslâmî eğitim müesseselerini kurabilirler; hem sayı hem kalite yönünden kuvvetlenerek Hak-bâtıl mücadelesinde müslümanların zaferini sağlayabilirler. Böylece müslümanların güçlenmesini istemedikleri için “âile plânlaması yardımı(!)”nda bulunan hristiyan âlemi de emellerine ulaşamamış olur. 3564
“Aleynâ” aleyhimize demektir; Nice anne-baba, çocuklarına günümüzde “Aleyna” adı koyuyorlar. Çocuklarının kendi aleyhlerine, zararlarına olacağını kabullenmiş, hatta farkında olmadan isteyip temenni etmiş oluyor. Çocukların anne-baba ve toplum için fitne olduğuyla ilgili bu örnek çok şey anlatmıyor mu?
3562] 11/Hûd, 6
3563] Buhârî; Müslîm, Celâl Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı, IV/83
3564] Halid Ünal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 426-427
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Muhammed Hamdi diyor ki:
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hâinlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emânetlerinize hıyânet etmiş olmayasınız.” 3565
“Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.” 3566
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size bir furkan (hakkı bâtıldan ayırdedecek bir anlayış) verir ve günahlarınızı örtbas eder, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” 3567
“Ey iman edenler!” şeklindeki bu hitapların böyle iman özelliği ile ardarda tekrar edilmesi, gelecek emir ve tenbihlerin önemini ve onlara son derece özen göstermek gerektiğini açıklamak ve bunlara özen göstermenin imanın gereği olduğunu bilhassa anlatmak gibi bir özel belâğati içerir.
Ey mü’minler! Allah’a ve Rasûle hıyânet etmeyin, iman zimmetinize verilmiş olan ilâhî hükümlere ve Rasûlün sünnetine saygısızlık ve riâyetsizlik etmeyin. Bunlar size hayat veren hükümlerdir, onlardan dolayı şükretmekten geri kalmayın, nankörlük etmeyin. Onlara sadâkat ve bağlılıktan ayrılmayın. Dinde lâubâli olmayın, dinin emir ve yasaklarına sırf gösteriş olsun diye uymayın, can u gönülden benimseyerek uyun, ganimetten mal kaçırmak veya düşmana gizli sırlar iletmek gibi davranışlarla ahlâkınızı lekelemeyin. Hasılı, dinî görevlerinizi ciddiyet ve samimiyetle yapın. Allah ve Rasûlü’ne hıyânet ederseniz kendi emânetlerinize hıyânet edersiniz. Bir kere Allah ve Rasûlü’ne hıyânet etmeye başladınız mı artık kendi aranızda da mala, cana, ırza ve naMûsâ hıyânet etmeye başlarsınız. Hakka, hukuka, vatana ve milli görevlere de hâinlik etmeye başlarsınız.
28- Ve o halde siz bilirsiniz. Bile bile hıyânet edenlerden olursunuz. Bundan dolayı da birbirinize olan güveniniz yok olur. Kimsenin kimseye güvenmediği bir toplum olursunuz. Siz kendinizden emin olamazsanız diğerleri sizden hiç emin olamazlar. O vakit emniyet ve güven büsbütün ortadan kalkar. Başınıza işte o sözü edilen büyük fitneler kopar. Bunun için Allah’a, Rasûlü’ne hıyânet edip de kendi kendinize hıyânet edenlerden olmayın. Gerçi mü’min, mü’min olmak bakımından hıyânet etmez, hâinlik ve yalan mü’minde huy haline gelmez. “İki özellik vardır ki, mü’minde huy haline gelmez, bunlar hıyanet ve yalandır.” hadisi şerifinde bu iki hasletin mü’minde huy ve tabiat haline gelemeyeceği haber veriliyor. Ancak mü’min gaflet edebilir, maişet derdiyle, mal ve evlât endişesiyle bazen böyle bir zaafa düşebilir. Böyle bir durumda biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sırf bir fitnedir, sizin için fitneden başka bir şey değildir. Sizi meftun eder, günaha ve belaya sokabilir. Onlar böyle durumlarda birer dert ve imtihandır. Allah ise, ancak O’nun yanında büyük ecir olduğu kesindir. Ki O ‘nun verdiğini hiçbir kimse veremez, O’nun kazandırdığını hiçbir şey kazandıramaz. Şu halde ne mala, ne evlada, ne de başka bir şeye meftun olup da hıyânet tehlikesine düşmeyin, düşüp de o büyük ecirden mahrum kalmayın. Şöyle ki:
3565] 8/Enfâl, 27
3566] 8/Enfâl, 28
3567] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 795 -
29- Ey mü’minler! Siz Allah’a ittika ederseniz, her hususta hıyânetten sakınır, takvâya sarılırsanız o sizin için furkan yapar. Size bir ayırım gücü ihsan eder. Maddî ve manevî alanda öyle bir farklılık ve imtiyaz bahşeyler ki, “Allah, pisi temizden seçer ayırır.” 3568 gereğince açık ve kapalı alanlarda hakkı hak olmayandan, iyiyi kötüden, temizi pisten ayırır, sizi her türlü fenalıklardan uzak tutar ve farklı duruma getirir.
“Furkan”: Fark ve temyiz veya fârık demek olduğu gibi, sabah anlamına da gelir. Nitekim derler ki, “Şöyle yapıp duruyordum ta sabah oluncaya kadar” demektir. Bu mânâya göre demek olur ki: Sizi gecenin karanlığında bir tanyeri gibi parlak ve aydınlık bir toplum yapar, farklı ve imtiyazlı bir duruma getirir, parlatır da parlatır, şan ve şerefinizi bir nur gibi ufuklar yapar ve seyyiatınızı toptan keffârete uğratır, ayıplarınızı iyice örter, dünyada kimseye göstermez. Ve size mağfiret eder, âhirette de günahlarınızı bağışlayıp mağfur kılar. Ve Allah pek büy ü k ihsan ve kerem sahibidir. Lütfuyla bunları yaptığı gibi daha neler neler yapar. 3569
Elmalılı Hamdi Yazır Teğâbün sûresinin tefsirinde de şunları söyler: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” ?
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan.” Toplumda iç huzurun en önemli prensiplerinden biri de aile düzenidir. Böylesine mühim bir mesele olmasından dolayı burada mü’minlere yararlı işlerin beyanı sırasında aile problemleriyle ilgili bazı talımatları içeren bir hitap ile sûreye son verilecektir ki bu husus, hem önceki iki sûrenin sonunda yer alan hitabelerine bir nazire, hem de bundan sonra gelecek olan iki sûreye bir mukaddimedir. Tirmizi, Hâkim, İbnü Cerir ve daha başkaları İbnü Abbas’tan şöyle rivâyet etmişlerdir ki: “Bu âyeti bazı Mekkeliler hakkında nazil olmuştur ki, onlar müslüman olmuşlar ve Medine’ye Peygamber’in (s.a.s.) yanına gitmek istemişlerdi. Hanımları ve çocukları da onları bırakmaya razı olmadılar. Sonra kalkıp Rasûlullah’a geldiklerinde insanların dinî bilgileri kavramış olduklarını görünce zevcelerine ve çocuklarına cezâ vermeyi düşündüler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi.” Diğer bir rivâyette de şöyle denilmiştir. “Bir adam hicret etmek istemişti, ancak karısı ve çocuğu ona mâni olmuştu, o da “Eğer Allah Teâlâ sizinle beni Daru’l-hicre (Medine)’de bir araya getirirse vallahi şöyle şöyle yapacağım.” diye yemin etmişti. Böylece bu âyet nâzil oldu.” Ata b. ebi Rabah’tan rivâyet edildiğine göre: “Avf. b Mâlik el-Eşcei Peygamber’le beraber gazaya gitmek istemişti. Çoluk çocuğu toplanıp engel olmaya uğraştılar ve biz senin ayrılığına dayanamayız diye sızlandılar. O da merhamet gösterip gazaya katılmamış, sonra da pişmanlık duymuştu. Bunun üzerine söz konusu âyet indi.” Bu da gösteriyor ki âyetin nüzul sebebiyle ilgili birden çok rivâyet vardır. Ancak bu rivâyetleri birleştirmek mümkündür. Âyetin söz gelimi ve mânâsı bu ve benzeri rivâyetlere uygun olduğu gibi daha
3568] Enfâl 8/37
3569] Hak Dini Kur’an Dili
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da kapsamlıdır.
Ezvâc, zevc kelimesinin çoğuludur. Erkeğe de dişiye de denir. Burada hitab, âyetin dış anlamı itibarıyla erkeğe olduğuna göre murad da, onların eşleri olan hanımlar demektir. Ancak “Ey iman edenler!” gibi erkeklere yapılan hitab’ın tağlib yoluyla kadınları da kapsaması kaidesine bakarak, ezvacın da erkek ve kadın eşleri içine aldığı söylenebilir. Önceki ifâdeden bu mânâ, işaret en veya delâleten anlaşılır. Buyuruluyor ki: Ezvacınızdan, yani eşlerinizden ve çocuklarınızdan size bir düşman vardır. Kadın ve çocuklardan oluşan ailelerinizin tamamı değilse de içlerinden bazıları; yani bazı kadın, bazı çocuk veya bazı kadınla çocuklardan teşekkül eden bir takımı, size bilerek veya bilmeyerek bir nevi düşmandır. Dünyada kocalarına düşmanlık eden, canına bile kıymaya kadar giden, yemeğine zehirler katan, aklını karıştıran, malına ırzına, namusuna hıyânet eden, dinini diyanetini yıkan ve cehenneme sürükleyen nice kadınlar ve çocuklar bulunagelmiştir. Bunu bile bile kasden yapanlar olduğu gibi bir takımları ve belki de birçokları bilmeyerek ve kötü bir maksat beslemeyerek kocalarını veya babalarını zararlara, sıkıntılara, keder ve üzüntülere düşürür, böylelikle bir takım hayırlı işlere, ibâdetlere engel olurlar. Çocuklar hakkında ifâde edilen bu ikinci husus, bundan sonra gelen âyette fitne tâbiriyle gösterilmiş olmasına nazaran burada daha ziyade kasdi olan düşmanlık ilk akla gelirse de, o âyette zikredilmemiş olan ezvacla beraber burada da aynı mânâ düşünülerek mutlak anlamda olan düşmanlığın kasıtlı veya kasıtsız olma ihtimalinin bulunması, iki âyet arasında bir “intibak” sanatı ifâde edebileceği cihetle daha beliğdir. Ailede böyle kasıtlı yahut kasıtsız düşmanlık zevce ve çocuklar tarafından olabildiği gibi koca tarafından da olabilir. Karılarına hıyânet eden nice erkekler de vardır. Ancak hitabın zâhiren erkeklere olması itibarıyla o taraf açıklanmayıp mânânın işaret ve delaletine bırakılmıştır. Bunun da sebebi şudur: “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur...”3570 âyeti gereğince erkeklerin infak, idare ve terbiyeyi üzerlerine alan reisler olmaları hasebiyle hitab, öncelikle onlara yapılmış ve özellikle iman sıfatıyla nida edilmiş olduğu cihetle âkıl, bâliğ, mükellef bir mü’min olarak seslenilmiş, bir aile reisinin kendi ailesine karşı düşmanlık ve ahlâksızlığının, erkeğin akıl ve iman yönüyle bağdaşmayacağı ifâde edilmiş ve onlara ancak bu gibi durumlarda uyanık bulunup birtakım mahzurlardan sakınmak, af, bağışlama ve müsâmaha gibi ahlâkî faziletlerle idare etmenin uygun olacağı anlatılmak üzere bu cihet açıkça belirtilip mukabili terk edilmiş veya gizlice zikredilmiştir. Yani gerçekte kâmil bir mü’min için öyle bir ahlâksızlığı düşünmek bile mümkün değildir. O halde mü’minlerin zevcelerine ve çocuklarına yakışan da onlara düşman değil, cidden dost ve esirgeyici olmak, o imanın alâmet ve terbiyesini kazanmaktır. Hal ve ifâde yönünden örnek olarak bunu telkin ve idare etme vazife ve sorumluluğu ise öncelikle erkeklere yöneltilmiştir. Bunun da sebebi, kadınların akıldan ziyade hislerine tabi olmalarıdır. Binaenaleyh meâlin kısaca özeti şöyledir: “Ey iman eden ve aile üzerinde yönetici olması gereken erkekler. Sizlerin erkekliğiniz, aklınız, imanınız ve gereğince iyilik fikriniz size bağlı olan ailenize düşmanlık yapmaya müsaade etmemeyi icab ettirirse de, zevceleriniz ve çocuklarınız içinden akıl veya dinde noksanlıkları sebebiyle sizlere düşman olan, başınıza problem çıkarmak isteyen bazılarının da bulunabileceği
3570] 4/Nisâ, 34
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 797 -
muhakkaktır. O halde düşmanlardan sakınınız. Onlara dikkat edip mahzurlarından korununuz, şerlerinden, keder ve sıkıntılarından emin olup kendinizi onlara kaptırmayınız. Bundan dolayı eş seçerken dış güzelliğine, malına, şusuna busuna kapılıvermeyip her şeyden önce dinini, edebini, iffetini ve ahlâkını aramak gerekir. Nitekim bir hadiste “Çöp l ükte biten yeşillikten sakınınız!” buyurulmuştur. Sonra da aile hukukuna riâyet ve onların dinî terbiyelerine dikkat etmeli, ayrıca onların yüzünden gelmesi beklenilen dünyevî ve uhrevî zararlardan sakınmalı, gelişi güzel bırakıvermeyip uyanık durumda bulunmalı, sevgi ve alâka sevdasıyla şımartmamalıdır. Bununla beraber sakınacağız diye tazyik edip de sıkmamalı, her kusurlarına aldırmamalıdır. Ve eğer affederseniz yani affetmek hakkınız olup tarafınızdan affı mümkün olan suçlarını bağışlarsanız -ki bunlar, size karşı yapılan ve başkalarını ilgilendirmeyen dünya işleriyle alakalı yahut da dinî konularda olup da tevbe ettikleri suçlardır affeder yüzlerine vurmaz, başlarına kakmaz ve ayıblarını, eksikliklerini örter, müsâmaha gösterirseniz, şüphesiz Allah da gafurdur rahîmdir. O da sizin günahlarınızı rahmetiyle bağışlar.
“Mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir. Sizi kendilerine tutkun edip zahmetlere ve günahlara sokmaya sebeb olan ve bir takım hayırlardan, itaatlardan alıkoyan bir imtihan ve sıkıntıdır. Hâlbuki büyük mükâfat Allah’ın yanındadır. Binaenaleyh Allah muhabbetini, zikir ve taatı mal ve evlât sevgisine tercih etmeli, mal ve evlât kaygılarıyla uğraşırken Allah için olan ibâdet ve itaatı bozmamalıdır.”3571; “Onun için gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Fitneden, Allah’ın rızasına muhalif olan şeylerden sakınıp Allah’ın korumasına sığınarak takvâ yolunu tutun.”3572 Bu emir, “Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun...”3573 emrine nazaran çok hafifletilmiştir. Yani Allah’a layık bir şekilde, tam hakkıyla takvâ yapamazsanız bile gücünüzün yettiği kadar müttaki olun, korunun, Allah’ı zikirden gaflet etmeyin. Ve dinleyin ve Allah’ın emirlerini, nehiylerini, vaaz ve nasihatı dinleyin ve itaat edin, dinlediklerinizi tutup kendi gönlünüzle tatbik ve icra edin ve infak edin, çoğalmak ve iftihar etmek için mal toplayıp biriktirmek hırsına kapılmayıp gerek çalışarak kazandıklarınızdan gerek yerden çıkan madenlerden, Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden zevcelerin ve çocukların nafakalarını verdikten sonra Bakara ve Berae sûrelerinde emir ve teşvik edilen cihetlere; ana baba ve yakın akraba, yetimler, miskinler ve yolcular için nafakalar, müslüman topluluğun fakir kulların ihtiyaçları, İslâm dinini yayma ve müdafaa ile Allah yolunda cihad, iyilik ve takvâda yardımlaşmak için gücünüzün yettiği kadar vergi, zekât ve sadaka verin. Nefisleriniz için hayır yapın, Allah’ın koruması altında olmanız için kendi nefisleriniz hakkında en hayırlı, en faydalı olanı işleyin. Yani büyük mükâfatın Allah’ın yanında olması, dünya zevklerinin yok olup Allah’ın yanındakilerin kalması sebebiyle Allah rızası için harcamak, netice itibarıyla nefisleriniz hakkında mal ve evlâttan daha hayırlıdır. Bundan dolayı mal ve evlât dert ve hırsıyla Allah’ı ve kendilerinizi unutup da hayır için infaktan geri kalmayın. Allah için hayırlar yapın ve O’nun için çalışın, mal ve evlada da o maksadı gözeterek bakın ve her kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa ki bu ancak Allah’ın korumasına sığınmakla olabilir. İşte onlar felah bulanlardır. O’nun için gücünüzün yettiği kadar Allah’a sığının da hırslı ve cimri olmamaya çalışın. Nefislerinizin hırsına düşkün olup da vurgunculuk ve cimrilik ile kendini3571]
64/Teğâbün, 15
3572] 64/Teğâbün, 16
3573] 3/Âl-i İmrân, 102
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zi, çoluk, çoc u ğunuzu ve cemaatinizi felaketlere sürüklemeyin. Cömert ve asil olmaya çalışarak Allah için hayır işlerde yarışın. 3574
Seyyid Kutub diyor ki:
“Ey mü’minler Allah’a, Peygamber’e hıyânet etmeyiniz. Yoksa üstlendiğiniz emânetlere bile bile hıyânet etmiş olursunuz.” 3575
“Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” 3576
Müslüman kitlenin yükümlülüklerini üstlenmekten kaçınmak Allah’a ve Peygamber’e ihânettir. Bu dinin ele aldığı ilk problem de “Lailâhe illallah Muhammedun Rasûlullah = Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın Peygamberidir” problemidir. İlâh olarak Allah’ı birleme ve bu konuda sadece Peygamberimiz Muhammed’in (s.a.s.) bildirdiklerine uyma sorunudur. Bütün tarih boyunca insanlık, Allah’ı hiçbir zaman kesin olarak inkâra yeltenmemiştir. Sadece sahte tanrıları O’na ortak koşma yönüne gitmişlerdir. Bu şirk kimi zaman daha az olmak üzere, inanç ve ibâdet noktasında, kimi zaman da ve çoğunlukla, hâkimiyet ve otorite noktasında belirmiştir. İnsanlık hayatında çoğunlukla işlenen en büyük şirk, ikincisi olmuştur. Bu yüzden bu dinin ele aldığı ilk problem, insanları Allah’ın ilâhlığına inandırmadan çok, ilâhlık noktasında O’nu birlemeyi kabul etmeye çağırmak olmuştur. Allah’dan başka ilâh olmadığına şâhitlik etmeye, yani evrenin düzeni üzerindeki hâkimiyetini kabul ettikleri gibi, yeryüzündeki hayatlarının üzerindeki hâkimiyet açısından da O’nun tek ve ortaksız olduğunu ilan etmeye çağrı olmuştur. Bu dinin ele aldığı ilk sorun: “O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır.” 3577
Bu dinin ele aldığı problem aynı zamanda, Allah’ın direktiflerini duyuranın sadece Muhammed (s.a.s.) olduğunu bu yüzden onun duyurduğu her şeye uymayı kabul etmek olmuştur. Bu dinin vicdanda inanç, hayatta hareket olarak yer etmesi için ele aldığı başlıca sorun budur. Bu yüzden bu problemi gözardı etmek Allah’a ve peygamber’e ihânet etmektir. Yüce Allah, kendisine inanan ve bu inancını ilan eden müslüman kitleyi böylece bir ihânetten sakındırıyor. Bunun sonucu olarak müslüman kitlenin inancının pratik anlamını gerçekleştirmesi bu cihadın can, mal ve evlât konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiği anlaşılmış oluyor.
Aynı şekilde yüce Allah, müslüman kitleyi İslâm üzerine Peygamber’e (s.a.s.) biat ettiği, yani bağlılığını ifâde ettiği günden itibaren yüklendiği emânete ihânet etmekten de sakındırıyor. Çünkü İslâm dille söylenen bir söz değildir. Sadece birtakım lâflar ve iddialardan ibâret değildir. İslâm, çeşitli zorluklar ve engellerle karşılaşan eksiksiz ve kapsamlı bir hayat sistemidir. Hayatın pratiğini “Lâ ilâhe illâllah = Allah’tan başka ilâh yoktur” temelinin üzerinde kurma metodudur. Bu da, insanları gerçek Rabblerine kulluk yapmaya, toplumları O’nun hâkimiyetine ve şeriatına boyun eğmeye yöneltmek, Allah’ın ilâhlığını ve iktidarını gaspeden tağutları azgınlık ve haksızlıktan alıkoymak, tüm insanlık
3574] Konuyla ilgili olarak (Haşr, 59/7 ve 9. âyetlerin tefsirine bk.) Hak Dini Kur’an Dili
3575] 8/Enfâl, 27
3576] 8/Enfâl, 28
3577] 43/Zuhruf, 84
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 799 -
düzeyinde hak ve adâleti gerçekleştirmek, değişmez bir ölçü uyarınca insanlar arasında denge sağlamak, Allah’ın sistemi uyarınca da yeryüzünü kalkındırma görevini ve Allah’ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirmektir.
Tüm bu görev ve sorumluluklar birer emânettirler, bu emânetleri yerine getirmemiş olanlar emânete ihânet etmiş, Allah’a verdikleri sözü tutmamış O’nun peygamberine gösterdikleri bağlılığı -biatı- ihlâl etmiş olurlar.
Kuşkusuz bunlar fedâkârlığı, sabır ve dayanıklılığı, mal ve evlât imtihanını aşmayı ve yüce Allah’ın emâneti yerine getiren sabırlı, neyi seçeceklerini iyi bilen ve fedâkâr kullarına ayırdığı mükâfatı tercih etmeyi gerektiren sorumluluklardır.
“Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” Bu Kur’an, insanın özüne hitap eder. Çünkü insanın yaratıcısı onun gizli bileşimini bilir. Onun gizlisini, açığını, iç dünyasının dönemeçlerini, gediklerini, eğilimlerini bilir. Yüce Allah, insanın yapısındaki zaaf noktalarını bilir. Mal ve evlât tutkusunun insanın en derin zaafı olduğunu da bilir. Bu yüzden insanın dikkatini, mal ve evlât bağışının altında yatan gerçeğe yöneltiyor. Yüce Allah insanları denemek ve imtihana tabi tutmak için onlara mal ve evlât vermiştir. Çünkü bunlar, imtihan ve sınanma aracı olan dünya hayatının süsleridirler. Yüce Allah kulun yaptıklarını ve tasarrufunu görmek için bunları imtihana tabi tutar: Bunlara karşılık olarak şükrediyorlar mı, nimetin hakkını veriyorlar mı? Yoksa onlarla oyalanıp Allah’ın hakkını mı unutuyorlar? “Biz sizi iyilik ve kötülükle imtihana tabi tutarız.” 3578. İmtihan sadece zorluk ve yoklukla olmaz. Rahatlık ve bollukla da olur. Mal ve evlât da rahatlık ve bolluğun kapsamına girer.
İlk uyarı budur: “Biliniz ki mallarınız ve evlâtlarınız aslında birer sınav konusudur.” Kalbin imtihan ve denemeye tabi tutulacağı konudan haberdar edilmesi, kendinden geçmemesi, unutmaması, imtihan ve sınav esnasında başarısız olmaması için sakındırma, uyarma ve hazırlıklı olmasını sağlama amaçlı bir yardımdır bu.
Sonra yüce Allah insanı yardımsız ve karşılıksız olarak bırakmıyor. Çünkü fedâkârlığın ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü nedeniyle -uyarılmış olmasına rağmen- görevini yerine getirirken insan, yine de zaaf gösterebilir. Özellikle imtihan konusu, mal ve evlât ise. Bu yüzden yüce Allah insana hangisinin daha iyi ve daha kalıcı olduğunu gösteriyor. Amaç imtihanda zaaf gösterebilen insana yardım etmek onu korumaktır kuşkusuz.
“Büyük ödül Allah katındadır.” Mal ve evlâdı bağışlayan yüce Allah’dır. Mal ve evlâd imtihanını aşanlar için O’nun katında büyük mükâfat vardır. O halde kimse emânetin sorumluluğundan ve cihadın gerektirdiği fedâkârlıklardan kaçınmamalıdır. İşte bu, içindeki zaaf noktalarını bilen yüce yaratıcıdan zayıf insana bir yardım ve destektir. “İnsan zayıf olarak yaratıldı.” 3579 Bu inanç, düşünce, eğitim ve yönlendirmeye ilişkin eksiksiz bir hayat sistemidir. Her şeyi bilen Allah’ın sistemidir bu. Çünkü yaratan O’dur. “Yaratan bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır.” 3580
Allah Korkusu: Sûrenin bu bölümünde mü’minlere yönelik son çağrı,
3578] 21/Enbiyâ, 35
3579] 4/Nisâ, 28
3580] 67/Mülk, 14
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’dan korkmaya ilişkin bir çağrıdır. Kendi inancına ilişkin olarak kesin bir kanıta dayanmadıkları, kuşkuları ortaya çıkaran vesveseleri gideren, uzun ve dikenli yolda ayakları dirençli kılan bir nur olmadığı sürece kalpler, bu ağır yükün altından kalkamazlardı. Takvâ duyarlılığı ve Allah’ın nuru olmasaydı, hakkı bâtıldan ayıran nosyona, bu kritere sahip olmayacaklardı.
“Ey mü’minler, eğer Allah’dan korkarsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir nosyon, bir kriter bağışlar, kötülüklerinizi örter ve sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir.”3581 İşte azık budur. Budur yol hazırlığı. Kalpleri dirilten, onları uyaran, içlerindeki uyarı, sakınma ve korunma cihazlarını harekete geçiren takvâ azığı... Yolun dönemeçlerini ve kavşaklarını göz alabildiğince ortaya çıkaran yol gösterici nur hazırlığı... Tam ve sağlıklı görüşü engelleyen kuşkular ortadan kalkmıştır artık. Sonra bu, hataların bağışlanması azığıdır. Huzur ve istikrarı sağlayan güven azığı... Azıkların tükendiği, çalışmaların yetersiz kaldığı bir günde yüce Allah’ın engin lütfunu düşünme azığı...
Allah korkusunun kalpte yolun kıvrımlarını ortaya çıkaran bir kriter işlevi gördüğü bir gerçektir. Ancak bu gerçek de -tıpkı inanca ilişkin diğer gerçekler gibi- pratik olarak yaşayandan başkası tarafından algılanmaz. Sadece anlatmak bu gerçeğin tadını, fiilen yaşamamış olanlara ulaştırmaz. Allah korkusu olmadığı zaman, işler duygu ve akıl planında karmaşıklığını, yollar görüş ve fikir planında griftliğini sürdürür. Yolların ayrılış noktasında bâtıl hak kisvesinde görünür. Kanıt son derece kesin olmasına rağmen, ikna edici olamaz. Susturucu olur, ancak akıl ve kalbi harekete geçirmeye yetmez. Tartışma gereksiz olmaya başlar, münakaşa boşa gitmiş bir emeğe dönüşür. Evet Allah korkusu olmadığı zaman durum böyledir. Ama Allah korkusu olduğu zaman akıl aydınlanır, gerçek açığa kavuşur, yol belirginleşir, kalbe güven duygusu yer eder, vicdan huzura kavuşur, ayaklar doğrulur ve doğru yolda kalıcı olur.
Gerçek, özü itibârıyla fıtrata gizli değildir. Fıtratta gerçeğe yönelik bir uyum sözkonusudur. Nitekim fıtrat, bu gerçekten almıştır varlığını. Göklerle yer, gerçeğe dayalı olarak yaratılmıştır. Ancak fıtratla gerçek arasına giren ihtirastır, insanın arzusudur. Karmaşıklığa neden olan bu ihtirastır işte. Görüşü engelleyen, yolları kördüğüme dönüştüren, dönemeçleri görünmez hale getiren insanın ihtirasıdır. Kanıt ne kadar kesin olursa olsun, ihtirasa gem vuramaz. Onu durduran ve bertaraf eden Allah korkusudur. İhtirası engelleyen takvâ ve gizli açık denetimdir. Bunun için yüce Allah’ın kalbe kazandırdığı bu nosyon, bu kriter gözleri aydınlatır, örtüyü kaldırır,’ yolu iyice belirginleştirir.
Kuşkusuz bu, paha biçilmez bir durumdur. Öte yandan Allah’ın lütfu bu göz kamaştırıcı duruma bir de hataların giderilmesini, günahların bağışlanmasını ekliyor. Bunlara da “büyük lütfu” ilave ediyor. Bu öylesine geniş ve kapsamlı bir bağıştır ki, büyük lütuf sahibi “kerim” olan Rabbden başkası onu bağışlayamaz.
Hile ve Tuzaklar: Sûrenin akışı içinde bulunulan anın problemlerine çözüm getirmek amacıyla, geçmişi canlandırmak sûretiyle sürüyor. Sonuçta böylesine parlak bir zafer kazandığı savaşa girişen müslüman kitleye geçmiş ile içinde yaşanılan an arasındaki değişimin göz alıcı boyutlarını tasvir ediyor. Yüce Allah’ın savaşı yönlendirmesi ve takdiriyle onlara ne kadar büyük bir lütufta bulunduğunu
3581] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 801 -
gösteriyor. Bu öyle bir durumdur ki, ganimetler bunun yanında hiç kalır. Bu uğurda yapılan fedâkârlıkların, çekilen sıkıntıların lafı bile edilmez.
Daha önceki âyetlerde, müslümanların Mekke’deki durumlarına ve bu savaştan önceki durumlarına ilişkin bir tasvir yer almıştı. Sayısal azlıkları, güçsüz oluşları, insanların kendilerini kapıp götüreceklerinden korkacak kadar korumasız oluşları anlatılmıştı. Ardından yüce Allah’ın yönlendirmesi, gözetimi ve lütfu sayesinde sığınak buldukları, üstünlük sağladıkları, bol nimete kavuştukları anlatılmıştı. Burada ise; âyetlerin akışı, hicretin eşiğinde Peygamberimize (s.a.s.) karşı komplo düzenlemek üzere aralarında anlaşan müşriklerin durumlarını tasvir etmektedir. Onlar Peygamberimizin getirdiği âyetlere karşı çıkarak isteseler kendilerinin de benzeri sözler söyleyebileceklerini iddia etmektedirler. Yine onlar kabul etmemekte diretmektedirler. İnatta o kadar ileri gidiyorlar ki, dönüp doğru yolu bulacaklarına -şâyet bu âyetler Allah katından gelmişlerse- üzerlerine azâbın çabucak indirilmesini istemektedirler.
Sonra âyetlerin akışı, müşriklerin insanları Allah yolundan alıkoymak için nasıl mallarını harcadıklarını Allah’ın peygamberine karşı savaşmak üzere ne şekilde toplandıklarını anlatmaktadır. Ardından onları dünya hayatında hüsrana uğramak ve yürek acısı çekmekle, âhirette ise, cehenneme sevkedilmekle tehdit etmektedir. Kurdukları tuzakların, toplanmaların ve planların ardından hem burada, hem de orada zarar edeceklerini vurgulamaktadır.
Sonunda yüce Allah, peygamberine müşriklere yönelip onları şu iki şıktan birini tercih etme durumunda bırakmasını emretmektedir:
a) Şâyet kâfirlikten, inatçılıktan, Allah ve peygamberine karşı savaşmaktan vazgeçecek olurlarsa, câhiliyede işledikleri bütün bu kötülükler bağışlanacaktır.
b) Yok eğer durumlarını sürdürüp, tavırlarını değiştirmeyeceklerse, bu durumda daha önce kendilerine benzeyenlerin başına gelenler onların da başına gelecektir. Yüce Allah’ın azaba ilişkin yasası, işlevini yerine getirecektir. Kuşkusuz bu azabı dileyen ve dilediği gibi takdir eden yüce Allah’tır.
Sonra Yüce Allah müslümanlara, işkence edecek güçleri kalmayıncaya, yeryüzündeki ilâhlık sadece Allah’a ait oluncaya -böylece din bütünüyle Allah’a özgü oluncaya- kadar kâfirlerle savaşmalarını emretmektedir. Teslim olduklarını duyururlarsa, Peygamber (s.a.s.) kabul edecektir; niyetlerine göre yüce Allah onları hesaba çekecektir. Çünkü yüce Allah yapa geldiklerini bilir. Bundan yüz çevirip savaşa devam ederlerse, inatlarını sürdürürlerse, Allah’ın tek ve ortaksız ilâhlığını kabul etmezlerse, yüce Allah’ın yeryüzündeki otoritesine boyun eğmezlerse, müslümanlar onlara karşı cihadı sürdürecek ve yüce Allah’ın kendilerine dost olduğundan kesinlikle emin olacaklardır. O, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır 3582.
Yine Seyyid Kutub, Teğâbün sûresi tefsirinde de şunları söyler:
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarımızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının. Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Mallarınız ve evlâtlarınız bir sınav konusudur. Büyük mükâfat ise Allah katındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi
3582] Fî Zılâli’l Kur’an
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyiliğinize olarak mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 3583
Bu bölümde yer alan ilk âyete ilişkin olarak İbn Abbas’a dayandırılan bir açıklamaya göre bir adam ona bu âyeti sormuş o da şu cevabı vermiştir: “Burada söz konusu edilenler Mekke’de Müslüman olmuş bazı kimselerdi. Bunlar Peygamber Efendimizin yanına gelmek istiyorlardı. Fakat eşleri ve evlâtları onlara müsaade etmiyorlardı. Daha sonra Peygamberimizin yanına geldiklerinde insanların dini anlayışlarının derinleştiğini gördüler. Bundan dolayı eşlerini ve evlâtlarını cezalandırmak istediler. Bunun üzerine yüce Allah şu âyeti indirdi: “Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Bu hadisi Tirmizi de bir başka kanaldan aktarmış ve hasen ve sahih olduğunu belirtmiştir. İbn Abbas’ın kölesi İkrime de ona katılmıştır.
Şu kadarı var ki Kur’an âyeti küçük bir olaydan daha kapsamlı, daha geniş boyutlu ve daha kuşatıcıdır. Çünkü, ikinci âyette yer alan “Mallarınız ve evlâtlarınız bir sınav konusudur” şeklindeki mal ve evlâtlara yönelik uyarı ile eş ve evlâtlara yönelik bu uyarı bir de eşlerden ve evlâtlardan insana düşman olanların da bulunabileceğine ilişkin uyarı insan hayatında derin etkisi bulunan bir gerçeğe işaret ediyor. İnsanın duygusal yapısı ile hayat sahnesinde birbirine girmiş çok ince ve duyarlı ilişkilere dokunuyor. Kuşkusuz eşler ve evlâtlar insanı oyalayıp O’nu Allah’ı anmaktan alıkoyabilirler. Yine görevini yapıp Allah yolunda cihad eden bir mücahidin başına gelen musibetlerle karşılaşacak olursa eşlerine ve evlâtlarına bir zarar gelebilir endişesiyle imanın gerektirdiği yükümlülüğü yerine getirmede isteksiz davranabilir, bu endişe mü’mini görevlerini eksik yapmaya itebilir. Allah yolunda savaşa çıkmış bir mücahit birçok zararlara uğrar, birçok fedâkârlıklarda bulunur. Hem kendisi hem de ailesi büyük zorluklarla karşılaşır. Kendi başına gelen zorluklara katlanabilir de eşinin ve çocuğunun uğradığı zorluklara katlanamaz. Bu yüzden onları güvencede tutmak, yer yurt temin etmek, mal mülk toplamak ve geçimlerini sağlamak için cimrileşir, korkaklaşır. Böylece eş ve çocuklar onun düşmanı niteliğini kazanırlar. Çünkü onu iyilik yapmaktan alıkoymuş olurlar. İnsan olarak varoluşunun en üstün hedefini gerçekleştirmesine engel olmuş olurlar. Öte yandan ondan dolayı başlarına bir şey gelebilir endişesiyle bizzat eş ve çocuklar onun yoluna dikilip görevini yapmasına engel olabilirler. Veya eş ve çocuklar onun izlediği yolun dışında bir yol tutmuş olabilirler, bu durumda o da eş ve çocukları ile Allah için her şeyden soyutlanma arasında bir tercih yapmada zorlanabilir. işte bunlar birbirinden farklı dereceleri bulunan düşmanlığın görünümleridir. Mü’minin hayatında bu tür görünümlere her zaman rastlamak mümkündür.
İşte bu yüzden, mü’minlerin kalplerinde sürekli bir uyanıklık bulunsun, bu duygulara kapılmasın ve bu etkenlerin etkisinde kalmasın diye bu girift ve karmaşık durum bizzat onların Allah tarafından uyarılmalarını gerektirmiştir. Sonra bu uyarı değişik bir ifâdeyle, mal ve evlât sınavında uyanık olmaya ilişkin bir çağrıyla tekrarlanıyor. Âyetin orijinalinde geçen “fitne” kelimesi iki anlama gelir:
Birincisi: Yüce Allah sizi mal ve evlât konusunda sınıyor, şu halde uyanık olun, sakının, sınavda başarılı olabilmeniz için sürekli hazırlıklı olun, kurtulun ve Allah için her şeyden soyutlanın. Tıpkı bir kuyumcunun saf altını katma maddelerden
3583] 64/Teğâbün, 14-16
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 803 -
ayırmak için onu ateşte erittiği gibi.
İkincisi: Şu mallar ve evlâtlar sizin için baştan çıkarıcı, çekici şeylerdir. Bu çekicilikleri ile sizi Allah’a karşı gelmeye, O’na isyan etmeye sürüklerler. Şu halde onların çekiciliğinden sakınınız. Sizi sürükleyip götürmesinler, Allah’tan uzaklaştırmasınlar.
Kelimenin bu her iki anlamı da kastedilmiş olabilir. İmam Ahmed Abdullah B. Büreyde’nin şöyle dediğini anlatır: Babam Büreyde’nin şöyle dediğini duydum: Bir gün Peygamber Efendimiz minberde halka hitap ediyordu. O sırada torunları Hasan ve Hüseyin -Allah onlardan razı olsun geldiler. Al gömlekler giyinmişlerdi. Düşe kalka yürüyorlardı. Peygamber Efendimiz minberden indi ve ikisini kucaklayıp önünde bir yere oturttu. Sonra şöyle dedi: “Allah ve Peygamberi doğru söylerler. Kuşkusuz mallarınız ve evlâtlarınız sizin için birer sınav konusudur. Şu iki yavrumun düşe kalka yürüdüklerini görünce dayanamadım. Konuşmamı kesip onları ayağa kaldırdım: ‘ Ehl-i sünnet imamları ibn Vakid kanalıyla rivâyet ederler. Bu Rasûlallah’tır, bunlar da kızının oğulları. Şu halde mesele çok ciddidir ve tehlikelidir. Bu konu, Allah tarafından uyarılmayı, sakındırılmayı gerektirecek kadar önemlidir. Kalpleri yaratan ve bu duyguları o kalplere yerleştiren Allah, kendilerini aşırı düzeyde bu duygulara kapılmaktan alıkoymalarını istiyor. Çünkü bu tatlı bağların insana ancak bir düşmanın yapabileceği şeyleri yaptığı, onu düşmanın tuzaklarına benzer badirelere sürüklediği biliniyor.
Bu yüzden âyet-i kerime, mal ve evlât sınavında uyanık bulunulması gerektiğini vurguladıktan ve bazı eşler ve evlâtların şahsında somutlaşan düşmanlığa dikkat çektikten sonra Allah katındaki kalıcı nimetlere, güzelliklere işaret ediyor. Bundan sonra âyet mü’minlere güçleri ve kapasiteleri elverdiği oranda Allah’ın buyruklarını duyup itaat etmek sûretiyle O’ndan korkmaları çağrısında bulunuyor: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin.”
“Gücünüzün yettiği kadar” ifâdesinde yüce Allah’ın kullarına yönelik lütfu, kendisinden korkup itaat etme kapasitelerine ilişkin bilgisi belirginleşiyor. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Size bir şey emrettiğim zaman onu elinizden geldiği kadar yerine getirin. Bir şeyi yasakladığım zaman da ondan uzak durun.”(Buhârî ve Müslim Ebu Hureyre’den rivâyet ederler) Çünkü emre uymada bir sınır yoktur. Bu yüzden elinizden geldiği oranda denilmiştir. Fakat yasağı bölmenin imkânı yoktur. Bu yüzden eksiksiz uygulanması istenir. 3584
Mevdûdi diyor ki:
“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyin, bile bile emânetlerinize de ihânet etmeyin.”3585 “Emânetler” çok geniş bir terimdir ve toplumu yahut bireyi ilgilendirir, kişiye muhafaza etmesi için emânet edilen tüm şeyleri içerir. Mesela, kişi anlaşma ve ahitleri bozmamalı, toplumun sırlarını açığa vurmamalı veya kendi kontrolüne verilen mal ve görevi kötüye kullanmamalıdır. Nisâ sûresinde şöyle buyrulur: “Hiç şüphe yok Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor...”3586 Bu âyette müslümanlar, İsrailoğulları’nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için
3584] Fî Zılâli’l Kur’an
3585] 8/Enfâl, 27
3586] 4/Nisâ, 58
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adâletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.
Yahûdiler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adâletsizlikti. Onlar adâlet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adâletsiz, şerefsiz, zâlim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahûdiler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş’in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’na iman edenlerın saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. “Ehl-i kitap” bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adâletle hükmetmelerini emrediyor.
“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur)…”: Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi mûnâfıklığa, ihânete ve şerefsizce davranmaya yönelten eğilimlerin en büyük sebebi olmaktadır. İşte bu nedenle Allah mü’minleri para ve çocuk sevgisinin aşırılığına karşı uyarmaktadır: “Bu dünya büyük bir imtihan sahasıdır. Çocuklarınız ve mallarınız ise iki imtihan sorunudur. Bunlar size, onların haklarına uyup uymadığınızı ve konulan sınırları aşıp aşmadığınızı denemek amacıyla verilmiştir. Bakâlim sorumlulukları taşıyarak doğru yolda mı yürüyeceksiniz, yoksa arzu ve eğilimlerinizin cazibesiyle ondan sapacak mısınız ve bir taraftan Allah’ın kulu olmaya devam ederken, diğer taraftan O’nun belirlediği hakların dışına taşarak mal ve çocukların kölesi olmaya eğilimli olan “nefsinizi” kontrol edebilecek misiniz?”
“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir…”3587 Mü’minler, eğer Allah’tan korkarak hareket ederlerse, Allah’ın kendilerine doğru ile yanlışı ayırdetmelerini sağlayan Furkan’ı yani tüm işleri doğru bir şekilde anlamaya yarayacak gerçek bilgiyi (kriteri) vereceği konusunda te’min edilmektedirler. Böylece, mü’minler eğer isterlerse Allah’ın dileğini yerine getirebilir ve O’nun tasdik ettiği yolu takip edebilirler. Bu kriter (Furkan), her zaman bir sinyal görevi görecek, onlara doğru yolu, Hakk’ın yolunu gösterecek ve onları sapık yollara, şeytanın yollarına karşı uyaracaktır. 3588
Yine Mevdûdi Teğâbün sûresi tefsirinde şunları söyler: “Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.”3589 Bu âyet iki an3587]
8/Enfâl, 29
3588] Tefhîmu’l Kur’an
3589] 64/Teğâbün, 14
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 805 -
lama da gelebilir. Birincisi, Allah yolunda yürüyen inanmış bir erkek veya kadına, eşi, anne ve baba ise çocukları büyük sorunlar çıkartır. Dünyada bir mü’mine, mücahide bir eşin nasip olması ve çocuklarının da inanç, amel, ahlak bakımından onların gönüllerini ferahlatacak vasıflarda bulunması oldukça nadir rastlanır bir durumdur.
Genellikle mü’min bir erkeğin çocuğu ve eşi, onun bu imanını ve dürüstlüğünü kendileri açısından bir talihsizlik olarak değerlendirirler. Öyle ki onlar koca ve babalarının akibeti cehenneme gitmek bile olsa, haram-helal gözetmeksizin kendilerine refah ve zenginlik sunmasını isterler. Yine mü’min bir kadın, kendisinin İslâm’ın hükümlerine sıkı bir şekilde bağlanmasını istemeyen bir kocaya sahip olur ve çocuğu da babasının izinden giderek, annesine hayatı cehennem eder. Özellikle İslâm ile küfr arasında savaş olduğunda, imanının gereği olarak her türlü zararı ve tehlikeyi göze alarak, gerekirse ülkesinden hicret edeceği, hatta cihad edip canını tehlikeye atacağı zaman, bir mü’mine en büyük engel yine ailesi olur.
İkincisi, bu âyetlerin nazil olmasına, o dönem Müslümanlarının şartlarını ilgilendiren özel bir durum neden olmuştur. Günümüzde de kâfir bir toplumda, İslâm’ı kabul eden kimseler için de aynı şey geçerlidir. O dönemde Mekke’de ve Arabistan’ın diğer bölgelerinde, öyle durumlar meydana geliyordu ki, bir kimse Müslüman oluyor, hanımı ve çocukları İslâm’ı kabul etmedikleri gibi, onu İslâm’dan döndürmeye çalışıyorlardı. Elbette aynı şeyler mü’min bir kadın için de sözkonusuydu. Bu tür sorunlar içinde olan Müslümanlara seslenerek, şu üç nokta vurgulanmıştır:
a) “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır.” Öncelikle, her ne kadar beşeri nedenlerle, akrabalık bağları önemliyse de, bu kimselerin dinî açıdan mü’minlerin düşmanları olduğu vurgulanmaktadır. Bu düşmanlık, onların (eş ve çocukların) mü’minleri iyilikten alıkoyup kötülüğe sevketmek istedikleri veya imandan alıkoyup, küfre sürükleme arzusunda oldukları, ya da kâfirlere sempati beslediklerinden dolayı mü’minlerin sırlarını öğrenip, onlara aktarmak durumunda olmaları nedeniyledir. Bu bakımdan düşmanlıkları keyfiyet itibarıyla farklı bile olsa, yine de onlar mü’minlerin düşmanlarıdır: “Ey iman edenler! Şâyet iman sizin için daha önemliyse, bunları (kâfir olan eş ve çocuklarınızı) düşman olarak görün ve onlara duyduğunuz yakınlık, onlarla aranızda bir iman ve küfr, itaat ve isyan duvarının olduğunu sizlere unutturmasın!”
b) “Onlardan sakının”; Daha sonra mü’minler, dünyadaki çıkarları yüzünden âhiretlerini mahvetmemeleri için, uyanık olmaları konusunda uyarılmışlardır. Onlara, Allah ve Rasulü’ne sevginiz ve İslâm’a sadakatınız ile aranıza girecek kadar düşkünlük göstermeyin. Yine onlara çok güvenmeyin. Çünkü boş bulunduğunuz bir anda, ağzınızdan aldıkları Müslüman topluma ait bir sırrı, düşmanlarınıza ulaştırabilirler. Böyle bir zaafı Hz. Peygamber, bir hadisinde şu şekilde vurgulamıştır: “Bir şahıs kıyamet günü getirilir ve ona tüm iyiliğini ailesinin alıp götürdüğü söylenir.”
c) “Ama affeder, kusurlarından geçer ve bağışlarsanız, muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Bu, şu anlama gelmektedir. Sizlere onların düşmanlıkları hakkında, dininizi onlardan korumanız için bilgi verilmiştir. Ama şunu iyi bilin ki, size bu ikazın yapılmasının nedeni, eşinizi ve çocuklarınızı
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dövmeye başlayın, onlara şiddetle muâmele edin ve onlarla ilişkinizi bozarak ev hayatınızı bir azap haline getirin diye değildir.
Bu ikaz, sözkonusu tutumun şu iki açık zarara yol açabileceği nedeniyle yapılmıştır. Birincisi, böyle bir tutum çocukların ıslahı konusunda tüm kapıların kapanması ve hiçbir imkânın kalmaması tehlikesine yol açar. İkincisi, böyle bir tutum, toplum içinde İslâm ile ilgili yanlış kanaatlerin doğmasına neden olabileceği gibi, ayrıca Müslümanlar kötü ahlaklı, geçimsiz, şiddete başvuran, zorba, ailesi ile bile geçinemeyen bir kimse olarak tanınırlar.
Burada, hep İslâm’ı yeni kabul edenlerin bu tür sorunlar ile karşılaşmaları dikkate değerdir. Sözgelimi, Müslüman olan bir gencin anne ve babası müşrik ise, onlar çocuklarının yeni dininden dönmesi için baskı yapıyordu. Yahut erkek Müslüman olur da onun karısı ve çocukları (kadın Müslüman olduğunda kocası ve çocukları) müşrik iseler, onu bulunduğu hak yoldan vazgeçirmek için gayret gösteriyorlardı. Birinci durumla ilgili olarak Ankebut: 8 ve Lokman 14-15’te, “Din konusunda anne ve babaya itaat etmeyin ama dünyevi meselelerde onlarla iyi geçinin” buyurulmuştur. İkinci durumla ilgili olarak, “Eşiniz ve çocuklarınız karşısında dininizi koruyun ama onlara karşı şiddete başvurmayın, bilakis yumuşak davranın ve onları bağışlayın” denilmiştir. 3590
Bir başka âyette şöyle buyrulur: “De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun…” 3591 Yani, “Hüküm (emri) onları gerçek imanın nimetlerinden, onun meydana getireceği itidâle sahip olaraktan ve dünyalarını onun hidâyet aydınlığına doğru sevketmelerinden mahrum eder ve (bütün bunları) diğer kimselere (Allah’ın istediği gibi hareket edenlere) bağışlar.”
Bu âyette, prensip (usûl) itibarıyla, iki hususa değinilmiştir. Prensip bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkânsızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasulü’nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü’minlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şâyet, bu kimsenin mü’minlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda Müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, (kendileri hakkında) mü’min mi, mûnâfık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mü’min mi, mûnâfık mı olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şâyet dürüst kimselerse, bunun ahlâkî bakımdan iki yüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da aynı anda iki ata birden binmekten vazgeçmelidirler. İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm’a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm’dan daha önemli ise, bu sefer mü’minlik iddialarından vazgeçmelidirler.
3590] İzah için bk. Tevbe: 23-24, Mücadile an: 37, Mümtahine an: 1-3, Münafikun an: 18.
3591] 9/Tevbe, 24
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 807 -
Bu anlatılanlar ilke itibarıyla böyledir. Fakat Allah Teâlâ sadece bu konuda ilkeleri beyan etmekle kalmamış, ayrıca yalan yere Müslümanlık iddiasında bulunan kimselere gerçek örnekler vermiştir. Ki zaten onlar bizzat bu kimseleri biliyorlardı. Yani onlar, gerçek mü’minlerin, İslâm’a zarar veren tüm ilişkilerini keserek, bir cemaat haline geldiklerini bizzat görüyorlardı. Bu öyle bir vâkıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşahede etmişlerdir. Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Ebu Ubeyde (r.a.) babası Abdullah b. Cerrah’ı, Mus’ab b. Umeyr (r.a.) kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i ve Hz. Ömer (r.a.) kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürmüştür. Hz. Ebubekir (r.a.), oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, Hz. Ali (r.a.), Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a.) en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdir. Hz. Ömer (r.a.) Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) “Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını bizzat öldürsün” demiştir. Aynı savaşta Mûsâb bin Umeyr’in (r.a.) öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensardan bir sahebinin onu bağladığını gördüğünde Mûsâb bin Umeyr, onu bağlayan sahebeye, “Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla miktarda fidye verir” der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, “Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun” diye söylenir. Mûsâb ise, “Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir” diye cevap verir. Yine Bedir Savaşı’nda, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) damadı, Ebu-l As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muâmele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar. İşte böylece İhlâslı mü’minlerin nasıl davrandıkları ve Allah’ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir. Deylemi, Hz. Muaz’dan mervî olarak, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu duâsını nakleder. “Ey Allah’ım! Bana bir facirin, bir fasıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü sen, inzal ettiğin vahiyde, Allah’a ve Âhiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin diye buyurdun.”
Bir başka sûrede de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size gelene küfretmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı peygamberi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, benim yolumda cihad etmek ve benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlemekte olduklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp sapmış olur.”3592; “Eğer onlar sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin küfre sapmanızı içten arzu etmişlerdir.” 3593
Konunun anlaşılması bakımından, öncelikle bu âyetin nüzulune neden olan hadise hakkında ayrıntılı bilgi vermek uygun olacaktır. İbn Abbas, Mücahid, Katade, Urve bin Zübeyr de dahil olmak üzere, tüm müfessirler bu âyetlerin, Hatib bin Ebi Belta’nın gönderdiği mektubun yakalanması üzerine nazil olduğu hususunda görüş birliği içindedirler. Bu hadise şu şekilde cereyan etmiştir: Kureyşliler Hudeybiye Antlaşması’nı çiğnedikleri zaman, Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’ye saldırı için hazırlıklar yapmaya başladı. Ancak Mekke’ye saldırı
3592] 60/Mümtehıne, 1
3593] 60/Mümtehıne, 2
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapılacağı hususu birkaç sahabe dışında hiçkimseye bildirilmemişti. Bu sıralarda Beni Abdu-l-Muttalib’in azad ettiği bir cariye Mekke’den, Medine’ye gelir. Daha önceleri şarkıcılık yapan bu cariye, Medine’ye geldiğinde mali yönden sıkıntıya düşmüş ve bu nedenle Hz. Peygamber’e (s.a.s.) kendisine yardım etmesi için başvurmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber de (s.a.s.) Abdulmuttalib oğullarına onun ihtiyaçlarını karşılamalarını söylemiştir. Bu kadın Mekke’ye geri döneceği zaman, Hatib bin Ebi Belta kendisi ile görüşür ve Mekke’nin ileri gelenlerine iletmesi için, ona gizli bir mektup verir. Kadın Medine’den ayrıldıktan sonra, Cenab-ı Allah bu olayı Rasûl’üne bildirir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) hemen Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdat bin Esved’i kadını takip etmeleri için görevlendirerek, onlara şöyle emreder: “Hemen yola çıkın. Medine’den 22 mil uzaklıkta Mekke yolunda bir kadın göreceksiniz. O’nda Hatib’in müşriklere yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektubu kadından alın. Mektubu verirse kadını serbest bırakın vermezse öldürün!” Hz. Peygamber’in (s.a.s.) emri üzerine yola çıkıp kadını söylenilen mevkide bulur ve ondan mektubu isterler. Kadının kendisinde mektup olmadığını söylemesi üzerine onu ararlar, ama mektubu yine de bulamazlar. Ancak kadını mektubu vermediği takdirde soyup öyle aramak zorunda kalacaklarını söyleyerek tehdit edince, kadın kurtuluşun olmadığını anlar ve mektubu saçlarının arasından çıkararak onlara verir. Onlar da mektubu alarak, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) götürürler. Hz. Peygamber (s.a.s.) mektubu açıp okuduğunda, Mekke’ye yapılacak olan saldırı hazırlıklarının, Kureyşlilere bildirildiğini görür. (Çeşitli rivâyetlerde değişik lafızlar kullanılmış olmasına rağmen muhteva aynıdır.) Hz. Peygamber, Hatib’e bu davranışının nedenini sorduğunda o şöyle cevap vermiştir: “Ya Rasulallah! hakkımda hemen karar verme. Ben kâfir ya da mürted olduğumdan veya İslâm’dan sonra küfre sempati beslediğim için böyle davranmış değilim. Asıl sebep, ailemin hâlâ Mekke’de ikamet ediyor olmasıdır. Bildiğiniz gibi ben, Kureyş kabilelerinden birine de mensup değilim. Bazı Kureyşlilerin dostluğu nedeniyle Mekke’de yaşıyordum. Diğer Muhacir kardeşlerimin aileleri de Mekke’dedir ama ailelerine sahip çıkacak akrabaları da vardır. Oysa benim ailemi sahiplenecek bir kabilem yok orada. Dolayısıyla ben bu mektubu, onlara bir iyilik yaparsam, onlar da kendilerini bana borçlu hissederek aileme dokunmazlar düşüncesiyle yazdım.” (Hz. Hatib’in oğlu Abdurrahman’ın rivâyet ettiğine göre, Mekke’de Hz. Hatib’in kardeşi ve çocukları, Hz. Hatib’in kendi rivâyetine göre bir de annesi vardı.) Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Hatib’in sözlerini dinledikten sonra, “Hatip sizlere doğru söylüyor” demiştir. Yani O, İslâm’dan inhiraf ettiği için veya küfre yardımcı olmak gâyesiyle böyle davranmamıştır. Hz. Ömer ise hemen ayağa kalkarak, “Ya Rasulallah! İzin ver de, Allah’a, Rasul’e ve Müslümanlara ihânet eden şu münafığın kellesini uçurayım” der. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) “Bu şahıs, Bedir Savaşı’na katılanlardandır. Allah’ın Bedir Savaşı’na katılanlara, o vaziyeti görüp, “Ben sizi affettim” demediğini kim biliyor?” diye cevap verir. Son cümlenin kelimeleri bazı rivâyetlerde, farklı lafızlarla ifâde edilmiştir. Bazılarında, “Ben sizleri bağışladım”, başka bir rivâyette “Ben sizleri affedenim”, başka bir rivâyette ise “Ben sizleri affedeceğim” şeklindedir. Bu sözleri duyan Hz. Ömer ağlayarak, “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” demiştir. Bu özeti, muteber senetlerle yapılan birçok rivâyetten almış bulunuyoruz. (Buhârî, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, Taberî, İbn Hişam, İbn Hibban ve İbn Ebi Hâkim) Bu rivâyetler arasında en güveniliri, Hz. Ali’den, onun katibi Ubeydullah bin Muhammed bin Ebi Rafi’nin ve ondan da Hz. Ali’nin torunu Hasan bin
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 809 -
Muhammed bin Hanefiyye’nin işiterek rivâyet ettiği ve başka ravilerin de bize ulaştırdığı hadistir. Tüm bu rivâyetlerde açıkça, Hz. Hatib’in mazeretinin kabul edilerek affedildiği bildirilmektedir. Nitekim hiçbir kaynak O’na ceza verildiğini nakletmemektedir. Bu bakımdan Ümmetin âlimleri, Hz. Hatib’e mazereti kabul görülerek, bir ceza verilmediği hususunda görüş birliği içindedirler.
Bu âyetler her ne kadar Hz. Hatib’in hadisesi üzerine nazil olmuşsa da burada sadece bu olayı yorumlamakla yetinilmemiş, ayrıca mü’minlere ebedi bir ders de verilmiştir.
Küfür ile İslâm’ın birbirlerine karşı savaş ettikleri bir dönemde, bir mü’min, sırf iman ettikleri için mü’minlere karşı savaşan bir kâfir ile -sebep ne olursa olsun- İslâm’a zarar verecek bir işe girişemez. Böyle bir davranış imanla çelişir; dolayısıyla, kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için, niyeti kötü olmasa bile, bir mü’minin böyle davranması doğru değildir. Kim böyle bir girişimde bulunursa yoldan çıkmıştır.
“Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayabilir...”3594 Burada anne, baba, kardeş ve çocuklarını düşmanlardan kurtarmak için böyle bir girişimde bulunan Hz. Hatib’e işaret olunmaktadır. Yani, “Sen onların uğruna büyük bir hata yaptın. Oysa Kıyamet günü onlar seni kurtaramazlar. Üstelik Allah huzurunda hiç kimse, bu benim babamdır, oğlumdur, kardeşimdir vs. benim yüzümden günah işlemiştir. Onun yerine bana ceza verin, demeye cesaret edemez. O gün geldiğinde herkes kendi derdine düşecektir.” Kur’an’ın birçok yerinde bu husûsa değinilmiştir.
“Suçlu, o günün azabından kurtulmak için, oğullarını, arkadaşlarını ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye versin de, tek kendisini kurtarsın ister.”3595; “İşte o gün, kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden, oğullarından kaçar. O gün onlardan her birinin kendisine yeter derecede işi vardır.” 3596
“…(Allah) Sizin aranızı ayıracaktır…”3597 Yani, dünyadaki tüm ilişkiler orada kopacaktır, orada bir parti, bir grup, bir sülûk olarak hesap görülmeyecektir. Herkes kendi yaptığının hesabını kendi verecek ve bu dünyada dostluk, akrabalık, grup, parti uğruna (İslâm’a göre) câiz olmayan bir iş yapan kimse, yaptığının cezasını tek başına çekecek, onun sorumluluğuna bir başkası ortak olmayacaktır.
“…Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.”3598 Daha önce ayrıntılı bir şekilde açıkladığımız Hz. Hatib’in hadisesi ile bu hadise üzerine nazil olan âyetlerden, aşağıdaki sonuçları çıkarabiliriz:
a) Bu şekilde davranmak, kişinin niyeti ne olursa olsun casusluktur. Üstelik bu casusluk, tehlikeli ve zarar verecek olaylara yol açabilecek bir dönemde yapılmıştır. Öyle ki saldırı öncesi düşmana haber verilmek istenmiştir.
Ayrıca bu şüpheli bir mesele olarak kapalı kalmayıp, mücrim suçüstü
3594] 60/Mümtehıne, 3
3595] 70/Meâric: 11-14
3596] 80/Abese: 34-37
3597] 60/Mümtehıne, 3
3598] 60/Mümtehıne, 3
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yakalanmıştır. Zira mektup ortadaydı ve başka bir delile de gerek yoktu. Bu suç normal bir zamanda değil, savaş durumunda işlenmiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Hatib’i, ona kendini savunma şansı tanımaksızın hapse atmamış ve ayrıca mahkemeyi açık bir şekilde yapmıştır. Tüm bunlardan anlaşıldığına göre, İslâm’da yöneticiler ve hâkimler, bir kimsenin suçunu kendileri bilseler veya şüphe duysalar dahi, o kimseyi hemen hapse atma yetkisine sahip değildirler. Ayrıca gizli kapılar ardında yargılamanın da İslâm’da yeri yoktur.
b) Hz. Hatib bin Ebi Belta’nın sadece Muhacir olmayıp, ayrıca Bedir ashabından olması, O’na sahabiler arasında imtiyaz kazandırmıştı. Bu özelliklerine rağmen, büyük bir suç işlediği için, Allah Teâlâ onu yukarıdaki âyette sert bir şekilde tenkit etmiştir. Ayrıca bu olay, hadislerde ayrıntılı olarak zikredilmiş ve müfessirlerin hemen hemen tümü bu hadisleri nakletmişlerdir. Bu ve diğer örneklerde de görüldüğü gibi sahabe hatasız değildir. Bilakis onlardan da beşerî zaaflar nedeniyle çeşitli hatalar sudur etmiştir. Allah ve Rasulü’nün bizlere, onlara hürmet etmeyi buyurmuş olması, onların hatalarını zikretmemek anlamında değildir. Şâyet böyle olsaydı, Allah bu olayı Kur’an’da zikretmez ve sahabe, tabiun, muhaddisler ve müfessirler de bunca ayrıntıyı beyan etmezlerdi.
c) Hz. Hatib’in mahkemesi esnasında, Hz. Ömer’in görüşü, Hz. Hatib’in davranışının zahirine bakılarak öne sürülmüştü. Onun delili, bu davranışının açıkça Allah’a, Rasûlu’ne ve Müslümanlara karşı ihânet mahiyetinde olmasıydı. Bu yüzden o bir mûnâfıktı, dolayısıyla katli de vacipti. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) O’nun görüşünü reddedip daha sonra İslâm’ın “Bir davranışın sadece zahiri gözönüne alınarak karar verilmez” şeklindeki bir ilkesini beyan etmiştir. Ayrıca suç işleyen bir şahsın geçmişi, yaşantısı, karakteri içinde bulunduğu ortam ve şartlar da dikkate alınmalıdır. Bu davranış biçimi kuşkusuz casusluktur ama bu suçu işleyen kimsenin İslâm’a ve Müslümanlara karşı tavrı nasıldır? Yani bu şahsi Allah’a Peygambere ve Müslümanlara hıyânet etmek için mi bu suçu işlemiştir? Ya da imanı için, yurdunu, ailesini vs. her şeyini terkederek hicret eden, bunca fedâkârlıklar yapan bu şahsın imanından, ihlâsından şüphe edebilir miyiz? (Başka bir ifâdeyle söylenecek olursa, Bedir Savaşı’nda, düşmanın üç kat fazla gücü ve silâh üstünlüğünün bulunduğu nazik bir anda, sadece imanları uğruna canlarını ortaya koymuş bulunan kimselerin samimiyetinden şüphe etmek doğru mudur?) Ayrıca onun kalbinde Mekke’deki müşrik Kureyşlilere karşı bir sevgi taşıyıp taşımadığı da düşünülmelidir.
Hz. Hatib ise savunması sırasında, Mekke’deki ailesinin, diğer Muhacirlerin aileleri gibi kabile koruması altında olmadığından, savaşta Kureyşlilerin ailesine, çoluk-çocuğuna eziyet edecekleri korkusuyla böyle davrandığını açıkça söylemiş ve gerçekten de onun bu açıklaması teyid edilmiştir. Dolayısıyla Hz. Hatib’in bu açıklamasını kabul etmeyip, kendisini yalancı addetmenin ve onun maksadının aslında hıyânet ve Kureyşli kâfirlere yardım etmek olduğuna karar vermenin bir sebebi yoktur. Gerçi samimi bir Müslümanın iyi niyetle dahi olsa, bu şekilde davranması, yani kişisel çıkarları için Müslümanların savaş planlarını düşmanlara bildirmesi câiz değildir. Ancak böyle de olsa samimi bir Müslümanın yaptığı hata ile bir münafığın hıyâneti arasında büyük fark vardır. Bu bakımdan her ne kadar suçun keyfiyeti aynı ise de, cezaları aynı değildir. İşte mahkemede Hz. Peygamber de (s.a.s.) bu şekilde karar vermiştir. Allah Teâlâ da Mümtahine Sûresi’ndeki bu âyetlerle, O’nun verdiği kararı teyid etmiştir. Sözkonusu üç âyeti dikkatlice
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 811 -
okuduğumuzda, Hz. Hatib hakkında vâki olan azarın, bir mü’mini azarlamak şeklinde olduğunu ve bir münafığın azarlanmasına hiç benzemediğini gâyet sarih bir şekilde görürüz. Ayrıca ona hiçbir mali ve bedeni bir ceza da verilmemiş, sadece yapılan davranış açıkça kötülenmiştir. Yani İslâm toplumunda bir mü’minin hata yapması, toplumun kendisine olan güvenini sarsar ve ona bu ceza tek başına yeterli olur.
d) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Bedir ashabının faziletleri hakkında, “Allah’ın Bedir Savaşı’na katılanlara, o vaziyeti görüp, “Ben sizi affettim” demediğini kim biliyor?” şeklindeki sözü “Bedir ashabı ne günah işlerse işlesin, onların affı önceden garanti edilmiştir” anlamında değildir. Zaten bu sözü Sahabe de böyle anlamadığı gibi, Bedir ashabı da bu sözleri duyunca, kendilerini suç işlemekte serbest görmüş değillerdir. Ayrıca İslâm hukukunda da, bu söze dayanılarak Bedir ashabından biri suç işlerse, ona ceza verilemez gibi bir kaide vaz’ edilmemiştir. Aslında Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu mevki ve makamı vurgulamaktan kastının ne olduğunu, O’nun sarfettiği kelimelere dikkatlice baktığımızda anlayabiliriz. Yani Bedir ashabı Allah ve O’nun dini için samimiyetle öyle fedâkârlıklarda bulunmuşlardır ki, buna karşı Allah onların geçmiş gelecek tüm günahlarını affetse bile, bu imkân harici olmaz. Dolayısıyla Bedir ashabından olan bir kimsenin hıyânetinden ve nifakından şüphe edilemez. Yaptığı hata ile ilgili söylediklerini doğru kabul etmek gerekir.
e) Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) açıklamalarından, kâfirler lehinde casusluk yapmasının bir Müslümanın mürted sayılmasına veya iman dairesinden çıkarılmasına ya da mûnâfık kabul edilmesine yeterli olamayacağı anlaşılmaktadır.
Ancak başka bir delil ya da şâhidin olması müstesna. Çünkü bu davranış, bir kimsenin kâfir kabul edilmesine sebep teşkil etmez.
f) Kur’an’ın bu âyetlerinden, bir Müslümanın kâfirler lehine casusluk yapmasının en yakın akrabalarının malları ve canları tehlikede olsa bile, hiçbir zaman câiz olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.
g) Hz. Ömer, Hz. Hatib’i öldürmek için Hz. Peygamber’den (s.a.s.) izin istediğinde Hz. Peygamber, (s.a.s.) bu suçun cezasının ölüm olmadığını söylememiştir. Ancak Hz. Hatib Bedir ashabından olduğu ve bunun da onun ihlâsının ispatına yetmesi dolayısıyla, Hz. Ömer’e izin verilmemiştir. Üstelik onun, düşmanlara iyilik etmek için değil, kendi çoluk çocuğunu korumak için böyle davrandığını bildiren açıklaması doğrudur. Bu bakımdan bazı İslâm hukukçuları, bu vak’ayı delil göstererek, İslâm’da casusluğun cezasının ölüm olduğu ancak çok önemli bir hafifletici sebep bulunursa daha az bir ceza ya da tazir verilebileceği sonucuna varmışlardır. Fakat bu mesele hakkında ihtilaf edilmiştir. İmam Şafii’ye göre, casusluk yapan bir Müslümanın öldürülmesi câiz değildir, ancak tazir edilebilir. İmam Ebu Hanife ve Evzaî ise, casusluk yapan Müslümana dayak vurulmalı ve uzun süreli hapis cezası verilmelidir, görüşündedirler. İmam Malik, “onu katletmelidir” diyorsa da, Malikî fakihlerinin görüşleri farklıdır. Eşbah’a göre bu konuda Devlet Başkanının (İmamın) geniş bir yetkisi vardır. O, suçlunun şartlarını gözönüne alarak gereken cezayı verir. Ayrıca bu görüş, İmam Malik ve İbn Kasım’dan da nakledilir. İbn el-Macişun ve Abdulmelik bin Hateb’e göre, suçluda casusluk yapmak adet halini almışsa, onu katletmek gerekir. İbn Vehhab ise, casusluğun
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cezasının ölüm olduğu, ancak bu suçtan tevbe edenlerin bağışlanmaları gerektiği görüşündedir. İbn Kasım’dan nakledilen bir görüş de bu şekildedir. Esbağ’a göre de, savaş sırasında casusluk yapmanın cezası ölümdür. Ama düşmana açıkça yardımda bulunmaları halinde. Müslüman ve Zımmî casuslara ölüm yerine dayak cezası verilmelidir. 3599
h) Yukarıda zikredilen hadisten, suçlunun aranmasında gerekirse sadece erkeklerin değil, kadınların da elbiselerinin çıkarılmasının câiz olduğu sonucu çıkıyor. Gerçi Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdat o kadını çırılçıplak soymamışlardır ama onu “mektubu vermezsen seni çırılçıplak soyarak arayacağız” diye tehdit etmişlerdir. Şâyet bu fiil câiz olmasaydı, elbette üç sahebe onu bu şekilde tehdit etmezlerdi. Yine akıl yürütecek olursak, onların gelip bu hadiseyi Hz. Peygamber’e (s.a.s.) anlatmış olacakları ve dolayısıyla Hz. Peygamber de (s.a.s.) bu davranışı tasvip etmemiş olsaydı, bunun bize rivâyet edileceği sonucuna varırdık. Bu bakımdan fakihler, bu davranışla ilgili olarak “câizdir” diye fetva vermişlerdir. 3600
“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymasın’; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.3601 Burada “mal ve çocukların” özellikle zikredilerek vurgulanması, insanların umumiyetle mal ve çocuklarının hatırı için imanın sorumluluklarından yüz çevirmeleri nedeniyledir. Çünkü insan umumiyetle bunlar yüzünden nifak, iman zaafı, fısk ve itaatsizliğin bataklığına saplanır. Aslında kastedilen, insanı Allah’tan gafil eden dünyadaki her şeydir. Allah’tan gaflet, her kötülüğün asıl sebebidir.
Şâyet insan her an başıboş olmadığını, Allah’ın bir kulu olduğunu, Allah’ın kendisinin her yaptığından haberdar olduğunu ve yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini hatırında tutarsa, işte o zaman hiçbir sapıklık ve dalâlete düşmez. Beşeri zaafları dolayısıyla bir hata yapsa bile, hata yaptığını anlar anlamaz kendine çekidüzen verir. 3602
Muhammed Esed diyor ki:
“(O halde,) siz ey imana erişenler, Allah’a ve Elçi’ye karşı hâince davranmayın; size tevdî edilen emânete bilerek ihânet etmeyin!” 3603
“Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız sadece bir sınav ve bir ayartmadır ve (yine bilin ki,) Allah’tır, katında en büyük ecir bulunan!” 3604
“Siz ey imana erişenler! Eğer Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olursanız O size, hakkı bâtıldan ayırmaya yarayan bir ölçü bahşedecek ve kötü işlerinizi silip örtecek, sizi bağışlayacaktır: Çünkü Allah, bağış ve cömertliğinde sınır olmayandır.” 3605
“Size tevdî edilen emânete bilerek ihânet etmeyin!...” Lafzen, “bile bile emânetlerinize ihânet etmeyin”. Klasik müfessirler, bu örnekte geçen emânet
3599] Ahkâmu’l Kur’an, İbnu’l Arabî, Umdetu’l Karî, Fethu’l-Bârî
3600] Umdetu’l Karî
3601] 63/Münâfıkun, 9
3602] Tefhîmu’l Kur’an
3603] 8/Enfâl, 27
3604] 8/Enfâl, 28
3605] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 813 -
terimi için akıllarına gelen her türlü açıklamayı yapmışlardır. Ama bu açıklamaların en ikna edici olanı, emânet’in “muhâkeme” yahut “akıl” (intellect) ve “irâde” -yani, iki veya daha fazla hareket tarzı veya eylem biçimi arasında, dolayısıyla iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği- olduğu şeklindeki açıklamadır.
“Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız sadece bir sınav ve bir ayartmadır ve (yine bilin ki,) Allah’tır, katında en büyük ecir bulunan!” Dünyevî şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu bazen insanı haddi aşmaya (ve dolayısıyla Allah’ın mesajında öngörülen ahlakî ve manevî değerlere ihânete) sevkettiği içindir ki, bunlar fitne olarak nitelendiriliyor. Fitne sözcüğü bu anlam akışı içinde en iyi karşılığını “sınav ve ayartma” sözcüklerinde buluyor. Bu âyetle yapılan hatırlatma, yukarıda 25. âyette yapılan “kötülükten yana öyle bir ayartmaya karşı uyanık ve duyarlı olun ki, ... yalnızca hakkı inkâra kalkışanlara Mûsâllat olmaz” uyarmasıyla bağlantılıdır. Çünkü başka bakımlardan iyi olan kişiyi kendi yandaşlarına karşı tecavüzkâr kılan, onların hakkını ketmetmeye zorlayan unsur bazen sadece açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir. Ancak buradan şu da çıkarsanabilmektedir ki, Kur’an, Yeni Ahid’in (İncil’in) tersine, dünyevî uğraş ve bağlılıklara hor bakmayı öngörüp de böyle bir horgörüyü dürüst ve sâlihce bir yaşama biçimi için ön koşul olarak koymamakta, fakat insandan bu uğraş ve bağlılıkların onu ahlakî değerlerden uzaklaştırmasına izin vermemesini istemektedir.
“…hakkı bâtıldan ayırmaya yarayan bir ölçü bahşedecek… Yani, ahlâkî ve mânevî planda değerlendirme yeteneği. 3606 Muhammed Abduh, el-furkan’ın, aynı zamanda, “doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi sağlayan insan aklı” için de kullanıldığını3607 söyleyerek ve bu kapsamı geniş yorumunu Bedir Savaşı’nın yevmu’l-furkan (“doğrunun yanlıştan ayrıldığı gün”) olarak tanımlandığı 8/Enfâl, 41. âyete dayandırarak el-furkan’ın yukarıdaki anlamını3608 desteklemiştir. Furkân terimi, Kur’an’da, çoğunlukla vahyedilmiş metinlerden herhangi birini ve özellikle de Kur’an’ı tanımlamak için kullanıldığından, Abduh tarafından işaret edilen muhtevayı taşıdığı da kuşkusuzdur: Meselâ, 8/Enfâl, 29’da bu terim, Allah’a karşı sorumluluklarının tam olarak bilincinde olan insanları (ötekilerden) ayıran ahlakî değerlendirme melekesine işaret etmektedir. 3609
Yine, M. Esed Teğâbün sûresinin tefsirinde şunları söylüyor: “Siz ey imana ermiş olanlar! Bakın, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazısı size düşmandır…” Yani, “bazen, eşleriniz...” vd. Kur’an öğretisinde ahlakî sorumluluklar kadına olduğu kadar erkeğe de yüklenmiş olduğundan, ezvâcukum terimi “hanımlarınız” şeklinde çevrilmemeli, tersine -klasik Arapça kullanımına göre- evliliğin hem erkek hem de kadın tarafını eşit şekilde kapsadığı dikkate alınarak ona göre çevrilmelidir.
“Öyleyse onlara karşı dikkatli olun!” Ailesini sevmesi, bazen erkek veya kadın mü’mini, inancının ve bilincinin gereklerine aykırı davranmaya itebilir: ve bazen da sevilen taraflardan biri veya diğeri -karı, koca veya çocuk- kişiyi, bazı gerçek veya sunî “ailevî çıkarlar”ı korumak amacıyla ahlakî taahhütlerini terk etmeye ve böylece ötekinin ruhsal “düşman”ı olmaya bilinçli olarak teşvîk edebilir. Bir
3606] Menâr IX/648
3607] Menâr III, 160
3608] Taberî, Zemahşerî ve diğer büyük müfessirlerce kabul edilen anlam
3609] Kur’an Mesajı
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonraki cümlenin işaret ettiği, işte bu son durumdur.
“Sizin malınız mülkünüz ve çocuklarınız, sadece bir sınama ve bir ayartma aracıdır…” Dünyevî şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu bazen insanı haddi aşmaya (ve dolayısıyla Allah’ın mesajında öngörülen ahlakî ve manevî değerlere ihânete) sevkettiği içindir ki, bunlar fitne olarak nitelendiriliyor. Fitne sözcüğü bu anlam akışı içinde en iyi karşılığını “sınav ve ayartma” sözcüklerinde buluyor. Bu âyetle yapılan hatırlatma, yukarıda 25. âyette yapılan “kötülükten yana öyle bir ayartmaya karşı uyanık ve duyarlı olun ki, ...yalnızca hakkı inkâra kalkışanlara Mûsâllat olmaz” uyarmasıyla bağlantılıdır. Çünkü başka bakımlardan iyi olan kişiyi kendi yandaşlarına karşı tecavüzkâr kılan, onların hakkını ketmetmeye zorlayan unsur bazenbazenbazenbazen sadece açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir. Ancak buradan şu da çıkarsanabilmektedir ki, Kur’an, Yeni Ahid’in (İncil’in) tersine, dünyevî uğraş ve bağlılıklara hor bakmayı öngörüp de böyle bir horgörüyü dürüst ve sâlihce bir yaşama biçimi için ön koşul olarak koymamakta, fakat insandan bu uğraş ve bağlılıkların onu ahlakî değerlerden uzaklaştırmasına izin vermemesini istemektedir.
Onlardan önce bu yöreyi yurt edinmiş ve (gönüllerine) imanı yerleştirmiş olanlar [arasındaki yoksullara da ganimetin bir kısmı verilecektir], bir sığınak arayışı içinde kendilerine gelenlerin hepsini seven ve başkasına verilmiş olanlara karşı kalplerinde hiçbir haset olmayan, aksine kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih edenler: Sizin malınız mülkünüz ve çocuklarınız, sadece bir sınama ve bir ayartma aracıdır…”
İşte böyleleri, açgözlülükten korunanlardır, onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar! “Ve kendi iyiliğiniz için karşılıksız harcamada bulunun: böylece açgözlülüklerinden kurtulmuş olanlar, işte onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar!” Böylece, cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, burada, insanın hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada mutluluğu elde etmesinin önündeki başlıca engeller olarak gösterilmişlerdir. 3610
Allâme Tabatabaî de şöyle der: “Ey mü’minler Allah’a, Peygamber’e hıyânet etmeyiniz. Yoksa üstlendiğiniz emânetlere bile bile hıyânet etmiş olursunuz. Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.”3611 Müslüman kitlenin yükümlülüklerini üstlenmekten kaçınmak Allah’a ve Peygamber’e ihânettir. Bu dinin ele aldığı ilk problem de “Lâ ilâhe illâllah Muhammedun Rasûlullah = Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın Peygamberidir” problemidir. İlâh olarak Allah’ı birleme ve bu konuda sadece Peygamberimiz Muhammed’in (s.a.s.) bildirdiklerine uyma sorunudur. Bütün tarih boyunca insanlık, Allah’ı hiçbir zaman kesin olarak inkâra yeltenmemiştir. Sadece sahte tanrıları O’na ortak koşma yönüne gitmişlerdir. Bu şirk kimi zaman daha az olmak üzere, inanç ve ibâdet noktasında, kimi zaman da ve çoğunlukla, hâkimiyet ve otorite noktasında belirmiştir. İnsanlık hayatında çoğunlukla işlenen en büyük şirk, ikincisi olmuştur. Bu yüzden bu dinin ele aldığı ilk problem, insanları Allah’ın ilâhlığına inandırmadan çok, ilâhlık noktasında O’nu birlemeyi kabul etmeye çağırmak olmuştur. Allah’dan başka ilâh olmadığına şâhitlik etmeye, yani evrenin düzeni üzerindeki hâkimiyetini kabul ettikleri
3610] Kur’an Mesajı
3611] 8/Enfâl, 27-28
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 815 -
gibi, yeryüzündeki hayatlarının üzerindeki hâkimiyet açısından da O’nun tek ve ortaksız olduğunu ilan etmeye çağrı olmuştur. Bu dinin ele aldığı ilk sorun: “O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır.” 3612
Bu dinin ele aldığı problem aynı zamanda, Allah’ın direktiflerini duyuranın sadece Muhammed (s.a.s.) olduğunu bu yüzden onun duyurduğu her şeye uymayı kabul etmek olmuştur. Bu dinin vicdanda inanç, hayatta hareket olarak yer etmesi için ele aldığı başlıca sorun budur. Bu yüzden bu problemi gözardı etmek Allah’a ve peygamber’e ihânet etmektir. Yüce Allah, kendisine inanan ve bu inancını ilan eden müslüman kitleyi böylece bir ihânetten sakındırıyor. Bunun sonucu olarak müslüman kitlenin inancının pratik anlamını gerçekleştirmesi bu cihadın can, mal ve evlât konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiği anlaşılmış oluyor.
Aynı şekilde Yüce Allah, müslüman kitleyi İslâm üzerine Peygamber’e (s.a.s.) biat ettiği -bağlılığını ifâde ettiği- günden itibaren yüklendiği emânete ihânet etmekten de sakındırıyor. Çünkü İslâm dille söylenen bir söz değildir. Sadece birtakım lâflar ve iddialardan ibâret değildir. İslâm, çeşitli zorluklar ve engellerle karşılaşan eksiksiz ve kapsamlı bir hayat sistemidir. Hayatın pratiğini “Lâ ilâhe illâllah = Allah’tan başka ilâh yoktur” temelinin üzerinde kurma metodudur. Bu da, insanları gerçek Rabblerine kulluk yapmaya, toplumları O’nun hâkimiyetine ve şeriatına boyun eğmeye yöneltmek, Allah’ın ilâhlığını ve iktidarını gasbeden tâğutları azgınlık ve haksızlıktan alıkoymak, tüm insanlık düzeyinde hak ve adâleti gerçekleştirmek, değişmez bir ölçü uyarınca insanlar arasında denge sağlamak, Allah’ın sistemi uyarınca da yeryüzünü kalkındırma görevini ve Allah’ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirmektir.
Tüm bu görev ve sorumluluklar birer emânettirler, bu emânetleri yerine getirmemiş olanlar emânete ihânet etmiş, Allah’a verdikleri sözü tutmamış O’nun peygamberine gösterdikleri bağlılığı -biatı- ihlâl etmiş olurlar. Kuşkusuz bunlar fedâkârlığı, sabır ve dayanıklılığı, mal ve evlât imtihanını aşmayı ve yüce Allah’ın emâneti yerine getiren sabırlı, neyi seçeceklerini iyi bilen ve fedâkâr kullarına ayırdığı mükâfatı tercih etmeyi gerektiren sorumluluklardır.
“Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” Bu Kur’an, insanın özüne hitap eder. Çünkü insanın yaratıcısı onun gizli bileşimini bilir. Onun gizlisini, açığını, iç dünyasının dönemeçlerini, gediklerini, eğilimlerini bilir.
Yüce Allah, insanın yapısındaki zaaf noktalarını bilir. Mal ve evlât tutkusunun insanın en derin zaafı olduğunu da bilir. Bu yüzden insanın dikkatini, mal ve evlât bağışının altında yatan gerçeğe yöneltiyor. Yüce Allah insanları denemek ve imtihana tabi tutmak için onlara mal ve evlât vermiştir. Çünkü bunlar, imtihan ve sınanma aracı olan dünya hayatının süsleridirler. Yüce Allah kulun yaptıklarını ve tasarrufunu görmek için bunları imtihana tabi tutar: Bunlara karşılık olarak şükrediyorlar mı, nimetin hakkını veriyorlar mı? Yoksa onlarla oyalanıp Allah’ın hakkını mı unutuyorlar? “Biz sizi iyilik ve kötülükle imtihana tabi tutarız. 3613 İmtihan sadece zorluk ve yoklukla olmaz. Rahatlık ve bollukla da olur. Mal ve evlât
3612] 43/Zuhruf, 84
3613] Enbiya, 35
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da rahatlık ve bolluğun kapsamına girer.
İlk uyarı budur: “Bilin ki mallarınız ve evlâtlarınız aslında birer sınav konusudur.”
Kalbin imtihan ve denemeye tabi tutulacağı konudan haberdar edilmesi, kendinden geçmemesi, unutmaması, imtihan ve sınav esnasında başarısız olmaması için sakındırma, uyarma ve hazırlıklı olmasını sağlama amaçlı bir yardımdır bu. Sonra Yüce Allah insanı yardımsız ve karşılıksız olarak bırakmıyor. Çünkü fedâkârlığın ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü nedeniyle -uyarılmış olmasına rağmen- görevini yerine getirirken insan, yine de zaaf gösterebilir. Özellikle imtihan konusu, mal ve evlât ise. Bu yüzden yüce Allah insana hangisinin daha iyi ve daha kalıcı olduğunu gösteriyor. Amaç imtihanda zaaf gösterebilen insana yardım etmek onu korumaktır kuşkusuz.
“Büyük ödül Allah katındadır.” Mal ve evlâdı bağışlayan yüce Allah’dır. Mal ve evlâd imtihanını aşanlar için O’nun katında büyük mükâfat vardır. O halde kimse emânetin sorumluluğundan ve cihadın gerektirdiği fedâkârlıklardan kaçınmamalıdır. İşte bu, içindeki zaaf noktalarını bilen yüce yaratıcıdan zayıf insana bir yardım ve destektir. “İnsan zayıf olarak yaratıldı.” 3614 Bu inanç, düşünce, eğitim ve yönlendirmeye ilişkin eksiksiz bir hayat sistemidir. Her şeyi bilen Allah’ın sistemidir bu. Çünkü yaratan O’dur. “Yaratan hiç bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır.” 3615
Allah Korkusu: Sûrenin bu bölümünde mü’minlere yönelik son çağrı, Allah’dan korkmaya ilişkin bir çağrıdır. Kendi inancına ilişkin olarak kesin bir kanıta dayanmadıkları, kuşkuları ortaya çıkaran vesveseleri gideren, uzun ve dikenli yolda ayakları dirençli kılan bir nur olmadığı sürece kalpler, bu ağır yükün altından kalkamazlardı. Takvâ duyarlılığı ve Allah’ın nuru olmasaydı, hakkı bâtıldan ayıran nosyona, bu kritere sahip olmayacaklardı.
“Ey mü’minler, eğer Allah’dan korkarsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir nosyon, bir kriter bağışlar, kötülüklerinizi örter ve sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir.” 3616 İşte azık budur. Budur yol hazırlığı. Kalpleri dirilten, onları uyaran, içlerindeki uyarı, sakınma ve korunma cihazlarını harekete geçiren takvâ azığı... Yolun dönemeçlerini ve kavşaklarını göz alabildiğince ortaya çıkaran yol gösterici nur hazırlığı... Tam ve sağlıklı görüşü engelleyen kuşkular ortadan kalkmıştır artık. Sonra bu, hataların bağışlanması azığıdır. Huzur ve istikrarı sağlayan güven azığı... Azıkların tükendiği, çalışmaların yetersiz kaldığı bir günde yüce Allah’ın engin lütfunu düşünme azığı...
Allah korkusunun kalpte yolun kıvrımlarını ortaya çıkaran bir kriter işlevi gördüğü bir gerçektir. Ancak bu gerçek de -tıpkı inanca ilişkin diğer gerçekler gibi- pratik olarak yaşayandan başkası tarafından algılanmaz. Sadece anlatmak bu gerçeğin tadını, fiilen yaşamamış olanlara ulaştırmaz.
Allah korkusu olmadığı zaman, işler duygu ve akıl planında karmaşıklığını, yollar görüş ve fikir planında griftliğini sürdürür. Yolların ayrılış noktasında bâtıl hak kisvesinde görünür. Kanıt son derece kesin olmasına rağmen, ikna edici
3614] 4/Nisâ, 28
3615] 67/Mülk, 14
3616] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 817 -
olamaz. Susturucu olur, ancak akıl ve kalbi harekete geçirmeye yetmez. Tartışma gereksiz olmaya başlar, münakaşa boşa gitmiş bir emeğe dönüşür. Evet, Allah korkusu olmadığı zaman durum böyledir. Ama Allah korkusu olduğu zaman akıl aydınlanır, gerçek açığa kavuşur, yol belirginleşir, kalbe güven duygusu yer eder, vicdan huzura kavuşur, ayaklar doğrulur ve doğru yolda kalıcı olur.
Gerçek, özü itibârıyla fıtrata gizli değildir. Fıtratta gerçeğe yönelik bir uyum söz konusudur. Nitekim fıtrat, bu gerçekten almıştır varlığını. Göklerle yer, gerçeğe dayalı olarak yaratılmıştır. Ancak fıtratla gerçek arasına giren ihtirastır, insanın arzusudur. Karmaşıklığa neden olan bu ihtirastır işte. Görüşü engelleyen, yolları kördüğüme dönüştüren, dönemeçleri görünmez hale getiren insanın ihtirasıdır. Kanıt ne kadar kesin olursa olsun, ihtirasa gem vuramaz. Onu durduran ve bertaraf eden Allah korkusudur. İhtirası engelleyen takvâ ve gizli açık denetimdir. Bunun için yüce Allah’ın kalbe kazandırdığı bu nosyon, bu kriter gözleri aydınlatır, örtüyü kaldırır, yolu iyice belirginleştirir.
Kuşkusuz bu, paha biçilmez bir durumdur. Öte yandan Allah’ın lütfu bu göz kamaştırıcı duruma bir de hataların giderilmesini, günahların bağışlanmasını ekliyor. Bunlara da “büyük lütfu” ilave ediyor. Bu öylesine geniş ve kapsamlı bir bağıştır ki, büyük lütuf sahibi “kerim” olan Rabbden başkası onu bağışlayamaz. 3617
Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası
Sakın bu, senin hikâyen olmasın
Evlât Katili Bir Babanın İtirafları
Bir evlât katiliyim ben. İşlediğim cinâyetin farkına yeni varan bir sarhoşluk içinde, et-kemik yığını ruhsuz bir ceset karşısında avazım çıktığı kadar bağırıyorum: “Yavrum, seni ben öldürdüm; Affet beni evlâdım!..”
Aman Allah’ım, evlât katili olmak! Ne fecî şey yâ Rabbî! Katil olmak, hem de çok sevdiği, doğunca dünyaların kendisinin olduğu, yiyeceğinden kesip yedirdiği, yetişmesi için her şeyini seferber ettiği evlâdının, öz çocuğunun katili olmak...
Nasıl mı oldu bu iş? Anlatmaya çalışayım: Efendim, aslında çok farklı şey değildi yaptıklarım. Anlayacağınız, uydum kalabalığa, el ne yapıyorsa ben de onu yaptım; ne bir fazla ne bir eksik. Ele baktım, onlar ne yapıyorsa ben de yaptım, doğru yoldan öyle saptım. Nereden bilebilirdim işin sonunun böyle fecî bir cinâyetle noktalanacağını? Ne bileyim herkesin bal dediği, benim de câhil olduğum için kanıp öyle zannettiğim şeyin aslında zehir olduğunu? Kendi ellerimle yavaş yavaş çocuğuma o zehirden içirdim. Sonra, bir de baktım ki tümüyle zehirlenmiş çocuğum.
“Çocuğun sağ, ölmedi ki, nereden çıkarıyorsun bunları?” mı diyorsunuz? Şu zibidi mi, şu ruhsuz zavallı mı, şu canlı cenâze mi, şu hayat süren leş mi benim çocuğum? Hayır, hayır yanılıyorsunuz! Çoktan öldü, daha doğrusu öldürüldü benim çocuğum. Hem de katillerden biri ve en büyüğü benim, ben! Evet, asacak mısınız, kesecek misiniz, her cezaya hazırım; bu evlât ölü, ben de katilim. Daha onun ölü olduğunu hâlâ anlayamıyorsanız -ki dün ben de farkında değildim- öyleyse... Evet, evet, öyleyse siz de evlât katili ve benim de suç ortağımsınız.
3617] Tefsiru’l-Mizan
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İlk câhiliyye asrında çocuklarını diri diri toprağa gömüyormuş câhil Araplar. Sizi bilmem, ama artık ben ayıplayamıyorum onları. Çünkü yeni yeni anladım kendi yaptığımın daha fecî olduğunu. Onlar, çocuklarının sadece maddesini öldürüyormuş; bense mânâsını öldürdüm. Onlar, çocuklarının üç-beş günlük dünya hayatlarını yok ediyorlarmış; bense âhiretlerini mahvettim. Onlar, sadece kız çocuklarını öldürüyorlarmış; bense kız-erkek hepsini öldürdüm. Gerçek katillik, asıl barbarlık câhiliyye Araplarının yaptığı gibi değil; benim yaptığım gibi olur. Onlar, çocuklarını günahsız yaşta öldürerek, onları cehennemlik olmaktan farkında olmadan kurtarıyorlarmış. Çocuklar için gerçek ölüm değil; kurtuluşmuş bu. Bense kendi ellerimle ateşe ittim onları, hem de bu dünyanın basit ateşine değil, cehenneme sürükledim, oraya ellerimle attım onları... Çocuklarım da şimdi beni oraya çekiyorlar, bana kendi yanlarında yer ayırmışlar, dâvetiye üstüne dâvetiye gönderiyorlar. Bilmem bu çağrıyı geri çevirebilecek miyim?
Evlâdım! Senin terbiyenin, daha senin anneni seçmekle başladığını, bülûğ yaşına kadar tümüyle, ondan sonra da tavsiyelerle, yetişmen için bütün sorumluluğun bana ait olduğunu nereden bilebilirdim o zamanlar. Beni câhil bırakanlar, İslâm’dan habersiz yetiştirenler, hele hele anneni daha bir câhil bırakanlar, gâvur gibi yaşamamız için çabalayanlar da benim kadar suçlu değil mi? Ama, esas suçlu yine de benim, ben! Affet beni evlâdım... Sana ilk kelime olarak ALLAH demesini öğretmeliymişim. Yeni yeni öğrendim bunu. Gerçi sık sık duyardım sana helâl lokma yedirmenin şart olduğunu. Ama nereden, nasıl, ne kadar helâl bulacaktım? Düzen buydu, mutlaka helâla haram da karışıyordu. Eh ben de tümüyle dikkat edemezdim; zâten kim ediyordu?
İşimden başımı kaşıyamıyordum, eşim de başından savmaya bakıyordu. Sağolsun (yok, sözün gelişi dedim, “yok olsun!”) bizim yerimize çocukla ilgilenenler oluyordu: Sokakta birçok fesâd, evde televizyon denen âlet, çocuğu avutuyordu. Sonradan anladım ki, avutmuyor, eğitiyor, öğütüyordu. Ağaç yaşken eğilirdi. Benim körpe fidanım da yaşken her yana yamuluyor, küfrün her boyasıyla boyanıyordu, hem de hayat boyu çıkmayacak boyayla. Artık; inancı, fikirleri, düşünce ve davranışlarıyla, her şeyiyle müslüman çocuğuna hiç benzemiyordu. Bir gâvurun çocuğuyla yan yana konulsa, benimkinin müslüman olduğunu, diğerinden farklı bulunduğunu nesiyle isbat edeceklerdi? Mümkün değildi mü’min olanını ayırdetmek. Beş bilinmeyenli denklem uğraşılarak çözülebilirdi, ama bu sorunun altından kalkmak her babayiğidin, hatta Pentium 4 PC’nin harcı değildi. Hâlbuki her temel esasta çok farklı bir inancı, yaşayışı ve ahlâkı olacaktı; böyle istiyordu Mevlâ. En güzel boya Allah’ın boyasıydı. Boyacılar da çocuk babası, sonra çocuğun hocasıydı, böyle olmalıydı.
Ben bunları o zamanlar hiç görmüyor, düşünmüyor, çaresini aramıyor değildim. Çevremde namazlı niyazlı insanlar çocuğunun dini için, ne yapıyorsa, ben de onu yapmaya karar verdim. Ben din bakımından câhil sayılırdım. Anası ise ooo, zır câhil. Kendimiz ne öğretecektik çocuğa. Hocaya gönderdim yaz tatilleri, bazen de hafta sonları Pazar günleri. Çocuk hocadan şikâyetçiydi, önemsemedim şikâyetlerini. Ama niye çocuk, öğretmeninden hiç şikâyetçi olmadığı halde, hocadan hiç hoşlanmıyordu. Kafama takılıyordu bu. Çocuğun dediğine bakılırsa hoca pek bir şey öğretmiyor, bir sürü çocuğu ancak zorla susturuyor, çok da dövüyormuş... Olsun, yine de gidecekti çocuk hocaya. Çünkü evlâdım dinini iyi bilsin istiyordum. Nereden bilebilirdim o zamanlar dinin üç-beş gün hocaya gitmekle
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 819 -
öğrenilmeyeceğini. Ben hocaya yardımcı olmadan, düzen her kurumuyla, çevre de her yönüyle hocanın vermek istediklerini bozup tam tersini her türlü zengin imkânlarıyla vermeyi terk etmeden mümkün müydü çocuğa dinini gerçekten öğretmek, öğrendiği dini yaşatmak? O zamanlar bilemezdim bunları.
O zamanlar biliyordum çocuğun nasıl dindar olacağını, dinini nasıl öğreneceğini: Hocaya/câmiye arada sırada gönderirsem iş tamamdı. O öğretirdi nasıl olsa çocuğa dinini. Çocuk böylece otuz iki farzı ezberleyecek, Kur’an’ı hatim edecekti. Namaz kılmasını da öğrenince, eh ne kaldı geriye, iş tamamdı. Ben böylece vazifemi yapmış olurdum. Allah bana “çocuğunu niye okutmadın?” demez, kurtulurdum. Mes’ûliyetten kurtulmak(!) için çok gayret ederek, zorla da olsa, çocuğu hocaya gönderdim. Bazen kaytarıp kaytarmadığını takip edemedim, ama başkasından daha çok uğraşarak, çocuğun oyunundan, eğlencesinden kısarak câmiye gitmesine çalıştım. Bir gün olsun, çocuk ne okuyor, hocanın şikâyeti var mı, merak ederek sorup kontrol etmedim, ama yıllarca tatilleri hep gönderdim. Veee sonunda, zorla da olsa, unutup unutup tekrar elife dönse de hatim ettirdim. Otuz iki farzı da su gibi sayacak şekilde kerataya ezberlettim. Ehh, artık görevimi yapmış olmanın mutluluğu vardı bende. Çocuk dinini de öğrenmiş, benden sorumluluk da gitmişti. O zaman bana göre din bundan ibâret, çocuğu yetiştirmek için bunlar gerekti. Bunları da senelerce uğraştan sonra halletmiştim. Çok sonraları anlayacaktım ki, bunlar, vicdanımdaki din yarasını pansumana yarayan fantezilerden ibâretti. Hiç yoktan iyiydi ama çocuğumu İslâmlaştırmaya, fıtratını korumaya, keferenin istediği ve şekillendirdiği yapıyı kökten değiştirip çocuğun hayatını yönlendirerek âhiretini kurtarmaya kâfi gelmekten öyle uzaktı ki... Ve benim sorumluluğumu gidermekten...
Çocuğuma hatim ettirdiğim halde, hayret! Benim de ara-sıra hatırlatmama rağmen çocuk hiç namaz kılmıyordu. “Oğlum, hiç olmazsa Cuma’ya git, Cuma akşamları dedelerine Kur’an oku!” Nerdeee? Peki, “ben günahkârım, çocuğum arkamdan Kur’an okusun, ben de onun yüzünden kurtulayım” diye -aslında kendim için- okutmuştum onu, şimdi hiç Kur’an okumadığına göre, ben ölünce arkamdan, herhalde elinden düşürmediği romanları okuyacaktı. Öğrendiği halde Kur’an okumuyor, nasıl kılınacağını bildiği halde namaza yaklaşmıyordu. Ne yapsam nâfile! (Gerçi, söz aramızda, fazla da bir şey yap(a)mıyordum ya...) Yavaş yavaş delikanlı olmaya başlıyordu, ama cennetle müjdelenen gence, Peygamberimiz’in ashâbına, hatta sıradan bir ümmetine, İslâm tipine hiç benzer yanı yoktu bizim delikanlının. Kızım da başını zorla kapatıyor, ben olmadığım veya zorlamadığım zaman biliyordum ki başını hiç örtmüyordu. Senelerce alıştırmış olacaklar, körpe fidanımı iyice bükmüş olacaklar, sevdirmiş olacaklardı benim yerine çocuğa yön verenler. Bu ortamı ben hazırlamış, ben vekiller tutmuştum. “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra ana-babası onu gâvurlaştırır.” Buna yakındı hadis meâli. Çocuğun gâvurlaşmasından, önce ana-baba sorumluydu. Evet suç benimdi; affet beni Allah’ım!
Bir tavuk kadar bile olamadım. Allah’ın emânetine onun kadar bile sahip çıkamadım. Bir tavuk, yavru civcivine zarar verecek bir düşman, yavrusunu (ç)almaya kalksa, hayatını tehlikeye atarak, atılırdı düşmanının üstüne. Ölümü göze alırdı da vermezdi yavrusunu hiçbirine. Bense, yapamadım bu kadarını bile. Hiçbir hayvanın yapamayacağı vahşîliği yaptım. Çocuğumu düşmanın önüne kendim attım.
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir hırsızlık olayı ile karşı karşıya idim. Hem de en sevdiğim dünya nimeti olan yavrumu çalmışlardı. Kimler mi? Hırsızların kiminin adını bile anamıyorum, çevre deyip geçeyim; sokaklar, kanallar, gazeteler, kitaplar, partiler, topçular, popçular... Evet, hem de göz göre göre çalmışlardı çocuğumu herkes seyirciydi sadece. Sessiz çığlığımla ciğerlerimi yırtarcasına bağırıyorum: “Geri verin çocuğumu! Geri verin çocuğumun dinini, imanını, ahlâkını. Geri verin onun ruhundan, gönlünden kopararak çaldıklarınızı. Geri verin namazını, niyazını. Geri verin! Geri verin!...” Ama nâfile. Siz vermek isteniz bile veremezsiniz ki! Çocuk istemiyor geri vermenizi. Babasından (daha önemlisi Rabbından) koparılan çocuğum hırsızlarla işbirliği içinde, onların safını seçmiş... Aman Allah’ım, benim elimde cennetin yollarını öğrenmesi ve o yola koyulması için bana emânet olarak verilen yavrum, cehenneme doğru son sürat gitmekten o kadar memnun ki...
Çalmışlardı çocuğumu. Çalarken bahane de bulmuşlar, minareyi çalanların kılıf hazırladığı gibi kılıf da uydurmuşlardı: Güya beni ve çocuğumu düşündükleri için, çocuğumu kurtarmak, yetiştirmek içindi bu yapılanlar. “Bırakın benim çocuğumu, kurtulmasını istemiyorum ben!” diye ortalığı birbirine katmak geliyor içimden. Çocuğun, insanın âhiretini mahvetmenin, esas kurtuluşunu engellemenin adı olmuş kurtarmak, yetiştirmek, eğitmek. Çalmışlardı çocuğumu ve onun yerine başka birini: “Al, senin çocuğun bu!” diyerek, zibidi bir genci teslim etmişlerdi bana, daha doğrusu beni teslim etmişlerdi ona. Ama, hayır, bin defa hayır! Bu değildi benim çocuğum. Hiç bana, dedesine benzer yanı yoktu bunun. Müslüman çocuğu olamazdı bu, Peygamberime benzeyen hiçbir tarafı yoktu bu yabancının. Benim çocuğum değildi bu. Ölmüştü benim çocuğum.
Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Ben sahip çıkmadığım içindi bütün bunlar. Çalmışlardı çocuğumu. Kimlerin çaldığını öğrenmiş, hırsızı da yakalamıştım. Ama, “yakaladım” hırsızı derken, aslında benim yakam hırsızın elindeydi, asıl o beni bırakmıyordu. Ne? Beni de mi çalmışlar? Biriktirdiğim üç-beş kuruşumu çalsalar, oturduğum evimi beni kandırarak elimden alsalar, her tarafı velveleye verir, ciyak ciyak bağırır feryad ü figan ederdim. Çocuğumu çaldılar, bunları bile yapamadım. Demek beni de çalmışlar çalanlar ki, sesimi bile çıkaramadım. Çalınan çocuğumu geri vermediler veremezlerdi tabii. Çünkü ölmüştü artık o. Öldürmüşlerdi onu. Ama katillerden biri, hatta en büyüğü bendim: Ben öldürdüm onu, ben, ben, ben... Hem de Firavun’un erkek çocuklarını doğramasından daha fecî bir şekilde öldürdüm. Modern bir şekilde, incitmeden, nâzikçe; ama bu idamların en vahşîcesiydi. Çağdaş câhiliyye döneminin yöntemiyle.
Çocukların et ve kemiklerinden çok kıymetli olan dinini, imanını, hayâ ve iffetlerini, nâmus ve faziletlerini, âhiretlerini, topyekün onları insan yapan her şeylerini öldürmüştüm. Bu cinâyetin en büyük suç ortağı benim, ben! Ben yardım etmeseydim, ben râzı olmasaydım dönemezdi bu zulüm çarkları. Gerekirse cesedim bile durdurmaya yeterdi onları. Ölümüm bile işe yarardı. Direnmeliydim sonuna kadar. Kâfir babası olmaktansa, hatta onun yüzünden küfre yaklaşmaktansa, büyük sıkıntılar çekmem, ölmem elbet daha iyiydi. Benim gibi korkak babalar, büyük zulümlerin suç ortağı babalar yüzünden değil miydi bunca cinâyetler?
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 821 -
Doğduğunda kulağına ezan okunmuş, Allahu Ekber denmişti. Öldüğünde yine “En büyük sadece Allah’tır, O her şeyden daha büyük ve daha önemlidir” denilecek, arkasında namaza durulacaktı. Ama doğumla ölüm arasındaki tüm hayatı ezan ve Allah kelimesinden, bu mânâlardan çok uzaktı. Ben bir baba olarak, sadece doğarken mi, şimdiki gibi ceset haline geldikten sonra mı, ölünce mi hatırlatacaktım çocuğuma Allah’tan başka büyük olmadığını, diğerlerinin değer olmadığını? Başkaları başkalarının büyüklüğünü değerini anlatmışlardı Allah’ın büyüklüğü yerine ona; ben de dolaylı da olsa yardımcı olmuştum buna. Artık şimdi o, ezandan, namazdan değil; castık-custuk seslerinden zevk alıyor. Allah’ın karşısında eğilmeyen vücudu tâğutlar, cıvık kızlar karşısında eğiliyordu. Şimdi artık, çocuğumun taparcasına sevdikleri artistler, şarkıcılar, futbolcular, biraz da kızlardı. İlâhların kurbanıydı benim yavrum. Benim ellerimle kanı akıtılmış, sahte tanrıların önüne atılmıştı. Esas suçlu bendim, ben, ben!
Affet beni evlâdım! Gerçi sen, şimdi henüz beni suçlamıyorsun ki affedesin. Ama yarın... Ahzâb sûresinin 66-68. âyetleri aklıma geliyor sık sık. Özellikle geceleri, devamlı senin suçlamaların, yakama yapışıp hesap sormalarınla sıçrayıp uyanıyorum. Şöyle buyuruyordu o âyetlerde Cenâb-ı Hak, senin gibi mazlum kurbanların fecî durumunu anlatırken: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbımız! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” Bu âyetlerin meallerini öğrendim, bir de tefsirlere baksam, âhiretteki o acıklı sahneyi düşünerek iyice kahrolacağım. Ama dünyada kahrolmak belki benim kurtuluşum, âhiret cezam için keffâretim olacak.
Hele yatağa girip gözlerimi yumayım, hemen bir tablo çıkıyor karşıma: Çocuklarım yakama yapışmış beni cehenneme doğru sürüklüyorlar. “Esas suçlu bu!” diye zebânîlere beni gösteriyorlar. Lânetlerin en büyüğünü yapıyor, kendi çektikleri azâbın iki mislini çekmem için Allah’a yalvarıyorlar. Kızamıyorum onlara. “Dünyada ben sizin için ne fedâkârlıklar yaptım, şimdi niye bana böyle davranıyorsunuz? Bırakın yakamı, ben size ne yaptım?” diyemiyorum. Çünkü çok şeyler yaptım, çok şeylerini yıktım, mahvettim biliyorum. Esas suçlu ben olmasam, Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarını anlatıp beni ikaz etmezdi zaten. Evet, esas suçlu benim, ben! Affet beni evlâdım. Sen affetmezsen, Cenâb-ı Hak da herhalde affetmeyecek. Senin affetmen de dilinle değil; imana ve sâlih amele dönüşünle olacak. Affet beni evlâdım! Seni yarının bile haram ve şirklerinden koruyacak köklü bir iman vermeliydim. Böyle tavsiye ediyordu Hz. Ali. Fakat sen bugünlere bile dayanamadın. Ne ektim ki onu biçeyim, ne verdim ki iman nâmına, küfre ve haramlara silâh adına; bugün senden ne bekleyeyim?
Senin istikbâlin için câhillerin mektep ve sokağına, iş tezgâhlarına, gazete ve televizyonuna seni teslim etmiştim. İnan, senin istikbâlini düşündüğüm içindi bunlar. Hâlbuki yeni yeni anlıyorum ki, istikbâl gelecek demekti. Gelecek de âhiret ve âkıbetti, dönüş Allah’a idi. Senin geleceğini, âhiretini düşünseydim, senin değerlerini parçalayacak olan canavarların önüne seni atar mıydım? Âhiretini üç-beş kuruşa satar mıydım? “Otuz iki farzı öğrettim, Kur’an’ı hatim ettirdim” diyerek yan gelip yatar mıydım? Sonra da “vah benim yavrum!” deyip ortalığı velveleye katar mıydım? Seni cehenneme ellerimle atar mıydım? Söyleyin,
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çocuğumun istikbâlini gerçekten düşünseydim, bütün bunları yapar mıydım?
“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden mes’ulsünüz.” Böyle buyuruyordu o sözlerin en güzelini, en doğrusunu konuşan. Çobanlık yapabilmiş miydim? Allah’ın yasakladığı, sınır koyduğu hudûdu aşarken o ekin tarlasından çıkarabildim mi onu? Yoksa ben mi o yasak yerlerde otlattım çocuğumu? En azından göz yummadım mı o yasak ekinlerde otlamasına? Öyleyse güttüğüm sürünün değil; suç benim gibi çobanındı. Kabahatin çoğu evlâdın değil; babanındı.
En kıymetli varlığıma, Allah’ın emânetine ne yaptım? Emânete ihânet etmeden koruyabilmek için emâneti iyi tanımak ve nasıl korunacağını bilmek şarttır. Emâneti niçin vermişti esas sahibi? Hâin olmamak için nasıl koruyacaktım, onu öğretmemiş miydi âlemlerin Rabbi? Târifesi yok muydu bunun? Öyleyse emânete ihânet eden hâin damgası yemeyi hak eden bendim, ben, ben! Enfâl sûresi 27-28. âyetlerde öyle denmiyor muydu? “Ey mü’minler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emânetlere de hâinlik etmeyin. Bilin ki, mallarınız ve evlâtlarınız ancak bir fitnedir (sizi günaha sokmaya sebeptir). Allah yanında ise büyük mükâfat vardır.” Teğâbün sûresinin 14 ve 15. âyetleri ise şu mealdeydi: “Ey iman edenler! Zevcelerinizle evlâtlarınızdan bir kısmı (sizi ibâdetten alıkoymak, emirlerinize uymamak sûretiyle) size (bir nevî) düşmandır. O halde onlardan sakının (kötülüklerinden emin olmayın). Mutlaka mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir fitnedir (belâ ve imtihandır; çünkü sizi birtakım günahlara sokabilirler). Allah ise, büyük sevap O’nun katındadır.”
Affet beni evlâdım! Okuduğun kitapları, gazeteleri, konuştuğun arkadaşlarını, sana terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiğin filmleri, oynadığın oyunları... kontrol altında tutamadım; gerektiğinde ambargo koyamadım. Kalbine ve kafana gireceklere gümrüksüz gel geç dercesine tavrımla, bahçedeki korkuluk kadar bile olamadım. Bütün bunları benim yerime ve benden daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştiremedim. Gecemi gündüzüme katıp, seni “nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapamadım. Dinim seni nasıl yetiştirmemi emrediyor, öğrenip uygulayamadım. Ben suçluyum Rabbim, Affet beni Allah’ım!
Bir zamanlar bana karşı yeterince hürmetli ve saygılı davranmıyor, emirlerimi yapmıyorsun diye kızıyordum sana. Şimdi ise o kızdığıma kızıyorum yavrum. Öyle görmüştük biz çocukluk ve gençliğimizde: Zerre kusur etmezdik saygı ve hürmette atalarımıza, hatta yaşça büyük herkese. Ben de bir zamanlar senden bunu bekliyordum. Çok önemliydi o demler, çocuğumun beni sayıp hürmet etmesi. Şimdi kızarak gülüyorum bu hâlime. Allah’a saygısız olan, O’nun emirlerini çiğneyen, Kur’an’ın hükümlerini umursamayan çocuk bana saygı gösterse ne olurdu? Allah’a saygı mı, bana saygı mı, hangisi daha önemliydi? Bir çeşit ilâhlık taslamış oluyordum o zamanlar. Allah’a saygıdan çok kendime hürmet istiyordum. Ölçü bendim, önce kendime istiyordum itaati ve saygıyı. Önce benim sözüm tutulacak, emirlerim yerine getirilecekti. Allah’ın emirlerinin tutulup tutulmaması benim için o günler önemli değil; benimki önemliydi. Şimdi kızarak gülüyorum bu hâlime; ben neydim ki Allah’ın yanında, zerre bile olabilir miydim? Ben neydim ve neyim ki, Yaratan’a isyan ederken çocuk, ben kendimi düşünüp bana itaat ve saygı isteyeceğim?
Ana-babanın veya başka bir beşerin koyduğu kurallara karşı gelenler isyankâr olur, anarşist kabul edilir de, Allah’ın kanunlarına boyun eğmeyen, her şeyiyle
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 823 -
isyan edip baş kaldırana anarşist ve isyankâr denmez de ne denirdi? Esas anarşist ve isyankâr, benim namaz kılmayan oğlumla, İslâmî örtüye bürünmeyen kızımdı. Anarşiyi batılı ve bâtıl rejimler üretiyordu ama gençleri kurban eden bu rejimleri besleyen, anarşist yapanlara fırsat veren biraz da bendim, ben. Anarşist babasıyım ben! Zehirli yılanları iyice besleyip büyüttükten sonra sokağa salıveren insan, yılandan daha suçlu, daha zararlı değil miydi? Kendi elleriyle yılanın zehirlerini takviye eden, ettiren terbiyeci, hele benim gibi tedbir de al(a)mamış ise, kendisi de zehirlenip ölecekti. Keşke büyüttüğüm yılan, zehriyle sadece bana zarar verip beni öldürseydi de dâvâma saldırmasaydı, toplumu ifsâd etmeseydi!
Pek önemsemiyordum eskiden evlât terbiyesini. Birkaç beylik lâfla oluverecek zannediyordum: “Oğlum namaz kıl, kızım başını ört!” Niçin kılacaklardı namazı, başını niye örtecekti kızım? Öğretmiyor, öğretemiyordum. Öncelikle Allah’ın her şeyden fazla sevilip emirlerine itaat edilmeye lâyık biricik Rabbımız olduğunu, emirlerinin hikmetini, dünyâ ve âhiret saâdetine eriştireceğini... Şimdiki gençler öyle bir toplum içinde yaşıyorlar ki, namaza, örtüye giden yollar tümüyle tıkalı. Kolay mıydı bu devirde gencin namaz kılması, ahlâklı-iffetli olması, başını örtmesi? Köklü, çok sağlam bir iman olmadan mümkün müydü bunlar? Gerçek iman olmadan sâlih amel olmayacak, tevhidî imanın adına ise düzen irticâ koyacak, toplum da bu zokayı yutacak... Her şeyin başı imandı. Motor olmadan veya motora enerji konmadan araba çalışabilir miydi? İnsanın motoru da kalbi idi; Kalbin ihtiyacı da iman. Kalp motoru, iman enerjisi olmadan elbette çalışamazdı. Kalp bütün vücuda kan pompalayacak güçte olmalıydı. İman da her uzvu sâlih bir şekilde harekete geçirecek yeterlikte/sağlamlıkta olmalıydı. İman olmadan ya da yeterliliği bulunmadan hareket/amel/ahlâk beklenebilir miydi? “Kalp sağlam olursa bütün vücut sağlam olur” diyordu Allah’ın Rasûlü. Kalbi/imanı sağlamlaştırmalıydı her şeyden önce.
Sonraları anladım, işin hiç de kolay olmadığını. Yaptıklarımın kendimi avutmak, içimden gelen duyguları, vicdanımı bastırmak olduğunu; çocuğa hatim ettirmekle işin bitmediğini, belki başladığını. Çocuğum yedi yaşına girince namaz ve örtüyle emredecek, emrimi yerine getirtmek için bir komutan edâsı takınacak; on yaşlarına geldiklerinde artık namaz ve tesettürün karşısındaki tüm iç ve dış engelleri kaldıracak, her nasılsa bunları hâlâ yapmazlarsa, onları hafifçe dövecektim; Böyle emrediyordu Yüce Peygamberim. Namaz ve örtü prototipti, bir baş örnekti. Diğer İslâmî emirler için de terbiye yolu bu idi. Yapmış mıydım bütün bunları? İslâm’ı yaşamaya engel olacak kültürel, siyasal, sosyal, psikolojik tüm baskı ve engelleri ortadan kaldırmış mıydım? Ona müslümanca yaşayabileceği bir çevre hazırlamış mıydım? Hayır! Öyleyse esas suçlu bendim, ben!
Biri bana materyalist deseydi, kızardım eskiden. Ama şimdi, eski hayatıma kendim bu sıfatı takıyorum. Maddeci olmasaydım, çocuklarımın evvelâ rızıklarını mı düşünürdüm, yoksa müslümanca yetişmelerini mi? Ancak bir maddeperest yapabilirdi benim yaptıklarımı. Yorgun argın, posam çıkmış vaziyette, dilim bir karış dışarıda işten eve dönüyordum. Çocuklarla meşgul olacak zaman bile bulamıyordum (gerçi, söz aramızda; televizyona, kahveye yer yer vakit bulabiliyordum). “Bu kadar çalıştığım, sadece çocuklarım için” diye teselli buluyor, çocuklarımı düşündüğümü sanıyor, kendimi kandırıyordum. Çocukların midesini düşündüğüm kadar dinlerini düşünseydim, en az karınları kadar ruhlarını doyurmanın babanın esas görevi olduğunu hesap etseydim, herhalde sekiz saat de
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların dinleriyle uğraşırdım; sekiz saat rızıkları için çalıştığım gibi. Ama, dedim ya materyalistmişim, maddeye tapıyormuşum o zaman.
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engellerdim; ille de yanmak istese de kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlardım onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemezdi. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp, çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken seyirci kalmam, hatta bu yanma olayına yardımcı olmam neyle izah edilebilirdi? Evlâdımı sevseydim, ama Allah için ve gerçek sevgiyle sevseydim, onun cehenneme doğru yuvarlanmasına seyirci kalmaz, göz yummazdım. Demek ki sevmiyormuşum seni; affet yavrum beni!
Sahibi bulunduğum bir sığır, bir koyun eve akşam birkaç saat gelmeyince, merak eder, aramaya çıkardım onu. Evlâdım akşam eve geç geldiğinde bu kadar bile merak etmemiştim. Koyunumu bir canavar, bir kurt yemesin diye araştırıp tedbir alıyordum da, evlâdımı nice kurtlar ve canavar tehdit ederken boş veriyor, hatta bazı kurtların eline kendim teslim ediyordum. Kuzuyu kurttan çoban korur, ya çoban kurt olursa o sürünün hali ne olur? Bunu düşünmüyordum. Hem kurtları kendi sürüme saldırtıyor, onlara fırsat veriyor, hem de güya çobanlık yapıyordum!.. Aslında çocuğun pek suçu yoktu. O taklit etti yanlışlarımla beni, benim vekillerimi. O örnek aldı; kanallarda seyrettiği artistlerin, şarkıcıların, futbolcuların hayatını. Kızım, yıldız diye göklere çıkartılan şıfrıntıların kıyafetini, modasını, dansını. Çocuk su gibi renksiz ve temiz geliyordu hayata. Hangi kaba koyarsan onun rengini ve şeklini alıyordu. Bendim, o suyu kirleten, o suyu çirkin boyalı pis bir kaba koyan. Oğlum! Sana peygamberini ve ashâbını tanıtıp sevdiremedim; topçuları ve popçuları sevdirdiğim kadar. On tane ashâbın adını sayamazdın ama, onlarca belki tonlarca futbolcu ve sanatçıları sayar, hayat hikâyelerini anlatırdın. Ben hazırladım bu ortamı sana; televizyon adındaki öğretmeni ben tutup getirmiştim eve, sana bunları belletsin ve sevdirsin diye. Kızım! Sana da Hz. Âişe’yi, Hz. Fâtıma’yı tanıtıp örnek gösteremedim. Sen Sümeyye’leri, Sümeyrâ ve Rümeysâ’ları nereden bilecektin? Kim öğretecekti, evdeki o özel öğretmen mi? Onları değil; sanatçıları(!) örnek almana ben sebep oldum. Evdeki ekrandan tepinme (pardon dans) dersini ve bin bir çeşit ahlâksızlık/hayâsızlık derslerini tâkip etmene ben seyirci oldum, ben sebep oldum, ben! Sen tabii, çocuk olarak, gözünle düşünecektin; aklınla değil. Ve gördüklerine uyacaktın; dinine değil. Onları gördün, onları belledin, onlara benzedin. Artık ne hayâ kaldı, ne din...
Televizyon ilk öğretmenindi. Sen büyüdükçe öğretmenlerinin dereceleri de büyüyordu. Tv. Kanallarının öğretemediklerini de öğretsin diye video, sonra video CD player adlı özel ders veren öğretmeni eve getirdim, daha sonra da internet denilen canavarı; seni iyice eğitsinler, benim yerime yetiştirsinler diye. DVD ve VCD adlı yabancı öğretmenler özel kitaplarla ders veriyordu: Özel filmlerle ev bir sinemaya, özel cliplerle gazinoya benziyordu. Hayat, bir filmden, bir oyundan, müzikten ve futboldan ibâretti çocukların gözünde. Böylece hem vakitlerini, hem kendi inanç ve ahlâklarını bu yabancı markalı silâhlarla öldürüyorlar, bir anlamda intihar ediyorlardı çocuklar. Baba olarak ben kahveden çıkmazsam, çocuklarım da tabii bana, benim modern tarzıma benzeyeceklerdi.
Öyle bir ortamda, öyle bir çevrede büyüttüm yavrum seni ki, o yerlerde
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 825 -
haramlar şiirleşmiş, günahlar süslenmişti. Buradaki yollarda trafik işaretleri “geri dönülmez (tevbe edilmez), yasaktır”, “tek yönlü yol” gibi işaretlerdi. Ama “tehlike!” ve “kaygan yol!” tabelalarına, hele “çıkmaz yol!” işaretine aldıran, hatta onları gören de yoktu. Mecbûrî istikamet okları hep şirk ve isyanı gösteriyordu. Hırçın dalgaları olan canavar bir denize, yüzmeyi öğretmeden, can simidi takmadan ben bıraktım seni! Nasıl tahammül edecektin buna? Boğulunca seni suçlamaya başladım. Ama yeni yeni anladım: Esas suçlu sen değil; bendim, ben!
Uykusuz geceler geçiriyorum hep, Allah’a isyankâr birinin babasıyım diye. Artık dünyanın hiçbir zevki önemli değil, İslâmî örtüden nefret eden bir kızın babasıyım çünkü. Diyebilirsiniz ki; “Hz. Nuh’un ve bazı başka peygamber ve kâmil mü’minlerin de çocuğu iman sahibi, ahlâklı kişiler değildi!” Ben de derim ki: Onlar mes’ul değiller; çünkü terbiye ve tebliğ görevlerini tümüyle yaptılar. Ondan sonrası, yani hidâyeti vermek Allah’a âitti. Mesele, çocukların şöyle veya böyle olmalarından daha çok; benim, vazifemi, bu konudaki dinimin tüm emirlerini yapıp yapmadığım idi. Ve ben görevimi hemen hiç denilecek kadar yapmamıştım. Suçluydum ben, suçluyum ben; Affet beni Allah’ım!
Ah! Şimdiki aklım ve imanım olsaydı... Ah bir olsaydı, çocuklarımı nasıl yetiştireceğimi bilirdim. (Bilirdim ama; çevre, sosyal ve siyasal yapı, kapitalist ilkelere uyan çalışma şartları, eğitim... düzelmeden kendine bile sahip olamıyorsun ki çocuğuna sahip olasın. Çöplükte belki, ama, gübrelikte gül yetiştirmek mümkün mü? O yüzden gübreliği temizlemeye, gül devrini oluşturmaya çalışırdım bir yandan. Sivrisinekle mücâdelenin kesin yolu, bataklığın kurutulmasıydı çünkü.) Gerekirse hicret ederdim sırf bu yüzden; hiç olmazsa olumsuz çevreden, sürüden ayrılırdım. Ben hayvan değilim ki... Ne işim var sürüde? Uydum kalabalığa demezdim o zaman. İnsanların çoğuna uyarsa, Peygamberimiz’i bile çoğunluğun saptıracağını söylüyor Kur’an En’âm sûresi 116. âyette. Kalabalıkların yaptıklarını değil; yapılması gerekeni, yani Rabbımın yap dediklerini yapardım o zaman. Teslim etmezdim kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığımı. Sahip çıkardım İlâhî emânete, birinci işim o olurdu, her şeyden önce gelirdi onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verirdim; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacımız bulunduğunu... öğretir ve sevdirirdim ona. Allah ve Peygamber sevgisini, Kur’an ve ibâdet şuurunu verince, bu konuyla ilgili aradan engelleri kaldırınca, evet o zaman zorlayan olsa da sevemezdi Allah ve Rasûl’ün sevmediklerini; benzemek istemezdi dinsizlere, donsuzlara. Nefret ederdi o zaman küfür ve kâfirin her çeşidinden. Ya kendim İslâm’ı iyice öğrenip öğretirdim çocuğuma (ki en güzeli buydu), ya da aldığım aylığın yarısını, hatta daha fazlasını seve seve gerekirse verirdim uzmanına, özel hocalar tutardım. Evet, şimdiki aklım olsa mutlaka bunları yapardım.
Aslında, zamanımızda ilim konusunda müslümanın işi çok kolaydı: Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap diye, dergi diye, CD diye sunuluyordu. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap vardı; alır okurdum birini, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışırdım.
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Uğraşır mıydım bu kadar onların sadece dünyada çokça rahat etmeleri, çokça karınlarını doyurmaları için? “Daha çok para kazanıp onlara bırakayım da, benden sonra daha çok haramları daha kolayca işlesinler” diyebilir miydim? Bırakacağım mirasla (eğer dinlerini, yaşayışlarını kuvvetlendirmemişsem) onların, kolaylıkla bir sürü günah işlemelerine fırsatı böylece ben vermiş olmaz mıydım? Şimdiki aklım olsaydı böyle düşünürdüm tabii. Beşinci büyük halîfe kabul edilen zâtın hayatını öğrendim yeni yeni. Öyle diyordu Ömer bin Abdülaziz ölüm döşeğinde, “her şeyini infak ettin; iyi de, çocuklarına bir şey bırakmadın. Onları hiç düşünmedin mi?” diyen yakınlarına: “Onlar müslüman iseler ne âlâ! Onlara Allah’ı bırakıyorum sadece; yetmez mi? Onları müslüman olarak yetiştirmişim; Allah da, onlar da bunu kâfi görür. Yok, onlar kâfir iseler, ben onları müslüman olarak yetiştiremediysem, onlardan bana ne? Ne yiyecekler, ne edecekler, bana ne o gâvurlardan? İster benim evlâdım olsun, ister yabancı, kâfirlere mal bırakıp daha mı azdıracaktım? Benim bıraktığımla işledikleri haramdan ben mi sorumlu olacaktım? Bunu mu isterdiniz?” Evet, böyle diyordu o zât. Ben de onu örnek alır, ben de öyle derdim. Çünkü öğrendim ki Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyordu. Ben de onlara dünyalık bırakacağım diye çokça rezillik çekip çokça yorulmaz, hem de esas olarak, âhiret azığı olacak terbiyeyi verirdim olanca gücümle. Hem onları, hem kendimi kurtarırdım böylece. Ne bırakmıştı o merhamet peygamberi kendi çocuklarına; onu düşünürdüm. O ne yaptıysa güzel yapmıştır derdim. Nerelerde yetiştirdi, kimlerin eline teslim etti sahâbeler çocuklarını, inceler, o yıldızlardan ışık alırdım.
Yaşatamıyorsam müslümanca çoluk-çocuğumu, giderdim daha müslümanca yaşayabileceğimiz bir yere; Göçerdik âilece. Değmez miydi bunca çile Allah’ın güzel bir emâneti olan bebelere? Ve duâ ederdim çocuklarım için devamlı; onların ıslâhı, ihlâsı... için. Bir hadis-i şerifte: “Ana-babanın çocuklarına duâsı, Peygamberlerin ümmetine duâsı gibidir (Geri çevrilmez, kabul olunur).” buyuruluyor. Maddî tedbirlerimi alır, terbiyesi için son imkânıma kadar uğraşır, gerisini Allah’a bırakır, O’ndan yardım beklerdim. Bilirdim ki ben O’nun için bir adım atsam, O bana doğru koşarak gelecek, kapılarını açacaktır.
Bugünkü ölümden beter hayatın zilletine katlanıp kâfirlere benzer şekilde, hayvan gibi yaşayıp ölümden sonraki azâba hazırlanacağıma, ölümsüzleşirdim böylece. Öldükten sonra yaşamak, ecir almaya devam etmek mümkündü; canlı cenâze olmanın mümkün olduğu gibi. Amel defteri kapanmayan müslümanlardan biri, hadis-i şerife göre, “arkasından duâ edecek hayırlı bir evlât yetiştiren” olacaktı. Ben öldükten sonra bile sevâbım artmaya devam edecekti. Sevaplarla yaşayacaktım çocuğum yaşadıkça...
Ve... olmadı bütün bunlar. Affet beni Allah’ım!
Hayâl-meyâl seni gördüm yavrum az önce bir sis perdesi arkasında, bulutların arasında. Benim sapladığım modern bıçakla kanlanan kefen içinde. Ayaklarına kapanmak istedim yavrum senin: “Affet beni!” diye. Sen, hem benden korkarak kaçıyor, hem “dosdoğru inan ve inandığın gibi yaşa!” diyordun. Demek, suçumun keffâreti buydu. Affedebilmen, affedilebilmem için dediğini yapmalıydım; onu anlatıyordun. Gerçek mü’mine yakışır şekilde yaşayacağım, müslüman olarak ölmeye çalışacağım... Söz veriyorum, söz veriyorum yavrum! 3618
3618] Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 9-10, Mart-Nisan 2002
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 827 -
Mal ve Evlât Fitnesiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Evlâd veled Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimelerin Geçtiği Yerler (Toplam 103 Yerde): 2/Bakara, 83, 116, 133, 180, 215, 233, 233, 233, 233, 233, 233, 233; 3/Âl-i İmrân, 10, 11, 47, 116; 4/Nisâ, 7, 7, 11, 11, 12, 12, 12, 12, 33, 36, 75, 98, 127, 135, 171, 176, 176; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 101, 137, 140, 151, 151; 8/Enfâl, 28; 9/Tevbe, 55, 69, 85; 10/Yûnus, 68; 11/Hûd, 72; 12/Yûsuf, 21; 14/İbrâhim, 41; 17/İsrâ, 23, 31, 64, 111; 18/Kehf, 4, 39; 19/Meryem, 14, 15, 32, 33, 35, 77, 88, 91, 92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü’minûn 91; 24/Teğâbün, 14, 15; 25/Furkan, 2; 26/Şuarâ, 18; 27/Neml, 19; 28/Kasas, 9; 29/Ankeb^T, 8; 31/Lokman, 14, 14, 33, 33, 33, 33; 34/Sebe’, 37, 35, 37; 37/Sâffât, 152; 39/Zümer, 4; 43/Zuhruf, 81; 46/Ahkaf, 15, 15, 17; 56/Vâkıa, 17; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 2, 17; 60/Mümtehıne, 3, 3, 12; 63/Münâfıkun, 9; 64/Teğâbün, 14, 15; 71/Nûh, 21, 27, 28; 72/Cinn, 3; 73/Müzzemmil, 17; 76/İnsan, 19; 90/Beled 2, 3; 112/İhlâs, 3, 3.
B- Oğul ve Kız Çocuğu Anlamındaki “İbn”, “İbnetun” veya Çoğulu Benûn ve Benât Kelimelerinin GeçtiğiYerler (Toplam 162 Yerde): 2/Bakara, 40, 47, 49, 83, 122, 132, 132, 133, 146, 211, 246; 87, 177, 215, 246, 253,; 3/Âl-i İmrân, 14, 45, 49, 61, 61, 93; 4/Nisâ, 11, 23, 23, 23, 23, 36, 157, 171; 5/Mâide, 12, 17, 17, 18, 27, 32, 46, 70, 72, 72, 75, 78, 78, 110, 110, 112, 114, 116; 6/En’âm, 20, 100, 100; 7/A’râf, 26, 27, 31, 35, 105, 127, 134, 137, 138, 141, 150, 172; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 24, 30, 31, 31, 60; 10/Yûnus, 90, 90, 93; 11/Hûd, 42, 42, 45, 78, 79; 12/Yûsuf, 5, 67, 81, 87; 14/İbrâhim, 6, 35; 15/Hicr, 71; 16/Nahl, 57, 72; 17/İsrâ, 2, 4, 6, 26, 40, 70, 101, 104; 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 34; 20/Tâhâ, 47, 80, 94, 94; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50, 55; 24/Nûr, 31, 31, 31, 31; 26/Şuarâ, 17, 22, 59, 88, 133, 197; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 4, 27; ; 30/Rûm, 38; 31/Lokman, 13, 13, 16, 17; 32/Secde, 23; 33/Ahzâb, 4, 7, 50, 50, 50, 50, 55, 55, 55, 59; 36/Y3asin, 60; 37/Sâffât, 102, 149, 149, 153, 153; 40/Mü’min, 25, 53; 43/Zuhruf, 16, 16, 57, 59; 44/Duhân, 30; 45/Cüseiya, 16; 46/Ahkaf, 10; 52/Tûr, 39, 39; 57/Hadîd, 27; 58/Mücâdele, 2, 22; 59/Haşr, 7; 61/Saff, 6, 6, 14, 14; 66/Tahrîm, 12; 68/Kalem, 14; 70/Meâric, 11; 71/Nûh, 12; 74/Müddessir, 13; 80/Abese, 36.
C- Çocuk Anlamında Diğer Kelimeler
a- Çocuk kelimesinin Arapça karşılığı olan “tıfl” 4 yerde (22/Hacc, 5; 24/Nûr, 31, 59; 40/Mü’min, 67)
b- (Bülûğ çağına ermemiş) çocuk anlamında “sabî” 2 yerde (19/Meryem, 12, 29)
c- Bıyığı terlemiş delikanlı, genç ve çocuk anlamına gelen “ğulâm” kelimesi 13 yerde (3/Âl-i İmrân, 40; 12/Yusuf, 19; 15/Hicr, 53; 18/Kehf, 74, 80, 82; 19/Meryem, 7, 8, 19, 20; 37/Sâffât, 101; 51/Zâriyât, 28; 52/Tûr, 24.
d- (Madde, mânevî, mertebe, kıymet, miktar, cisim yönüyle) küçük anlamında “sağîr” kelimesi 13 yerde (2/Bakara, 282; 6/En’âm, 124; 7/A’râf, 13, 119; 9/Tevbe, 29, 121; 10/Yûnus, 61; 12/Yusuf, 32; 17/İsrâ, 24; 18/Kehf, 49; 27/Neml, 37; 34/Sebe’, 3; 54/Kamer, 53.
e- Nesil, zürriyet anlamında “zürriyyet” 32 yerde (2/Bakara, 124, 128, 266; 3/Âl-i İmrân, 34, 36, 38; 4/Nisâ, 9; 6/En’âm, 84, 87, 133; 7/A’râf, 172, 173; 10/Yûnus, 83; 13/Ra’d, 23, 38; 14/İbrâhim, 37, 40; 17/İsrâ, 3, 62; 18/Kehf, 50; 19/Meryem, 58, 58; 25/Furkan, 74; 29/Ankebût, 27; 36/Yâsin, 41; 37/Sâffât, 77, 113; 40/Mü’min, 8; 46/Ahkaf, 15; 52/Tûr, 21, 21; 57/Hadîd, 26.
f- (Küçük) torunlar anlamında “hafede” 1 yerde (16/Nahl, 72).
g- Ehil, âile, aşiret, yakınlar, halk gibi anlamlara gelen “ehl” kelimesi 127 yerde
h- Yine yaklaşık aynı anlamlarda, ehil, âile, akraba, yakınlar, hânedan anlamlarına gelen “âl” kelimesi de 88 yerde
i- “Yetim, bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamında “yetîm” kelimesi 23 yerde
j- Üvey kızları anlamındaki “rebâib” kelimesi de 1 yerde (4/Nisâ, 23) kullanılır.
Ç- Evlât/Çocuklar hakkında Âyet-i Kerimeler:
a- Hayırlı Nesil İçin Duâ: 2/Bakara, 128-129; 3/Âl-i İmrân, 38-41; 7/A’râf, 189; 14/İbrâhim, 40; 25/Furkan, 74; 46/Ahkaf, 15.
b- Üremek ve Çoğalmak: 2/Bakara, 187; 41/Fussılet, 47.
c- Hayırlı Evlât Yetiştirmek: 2/Bakara, 223.
d- Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.
e- Evlât, Dünya Hayatının Süsüdür: 18/Kehf, 45.
f- Evlât, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15.
g- Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehıne, 3; 62/Münâfıkun, 9.
h- Ergenlik Çağına Ulaşmamış Çocuklara Bakmak: 4/Nisâ, 127.
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
i- Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’r3af, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
j- Fakirlik Korkusuyla Çocukları Öldürmek: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
k- Mekke Müşrikleri Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
l- Allah, Dilediğine Kız, Dilediğine Erkek Evlât Verir; Dilediğini de Kısır Bırakır: 42/Şûrâ, 49-50; 53/Necm, 45-46.
m- Rahimlerde Yaratılanın Ne Olduğunu Allah Bilir: 3/Âl-i İmrân, 6; 31/Lokman, 34.
n- Allah’ın Dilemesi Olmadan Hiçbir Dişi, Gebe Kalmaz ve Doğurmaz: 35/Fâtır, 11; 41/Fussılet, 47.
o- Gerçek Zürriyetsiz Olanlar: 108/Kevser, 3.
p- Gebeliğin Süresi: 31/Lokman, 14.
D- Evlâtlıklar
r- Evlâtlıklar, Gerçek Oğullar ve Kızlar Değildir: 33/Ahzâb, 4, 40.
s- Evlâtlıkların Babalarının Adına Çağırılmaları: 33/Ahzâb, 5.
t- Evlâtlıklar Mü’min Kardeşlerdir: 33/Ahzâb, 5.
E- Ana-Babaya Davranış
Ana Babaya İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23-24; 29/Ankebût, 8; 46/Ahkaf, 15.
Ana Babaya Vermek: 2/Bakara, 215.
Ana Babaya Karşı İyi Niyetli Olmak: 17/İsrâ, 25.
Ana Babaya Kötü Söz Söylemekten Sakınmak: 17/İsrâ, 23.
Ana Babaya Güzel Söz Söylemek: 17/İsrâ, 23.
Ana Hakkı: 31/Lokman, 14; 46/Ahkaf, 15.
Ana Babaya İtaat: 31/Lokman, 14.
Ana Babanın İman Dâvetine katılmayanlar: 46/Ahkaf, 17-18.
Allah’a Şirk Koşma Konusunda Ana Babaya İtaat Yoktur: 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15.
Ana Babayı ve Akrabayı Allah’tan ve Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
Kâfir Ana Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 31/Lokman, 15.
Ana Baba İçin Duâ: 14/İbrâhim, 41.
F- Akrabaya İyilik
Akrabaya İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Akrabaya Vermek: 2/Bakara, 177, 215; 16/Nahl, 90; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38.
Akrabalık Bağlarını Korumak: 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25.
Münâfıklar, Akrabalık Bağlarını Keserler: 47/Muhammed, 22.
Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47.
G- Sıla-i Rahim (Akrabayı Ziyaret)
Akrabayı Ziyaret Etmek: 30/Rûm, 38.
Sıla-i Rahmi Kesmekten Sakınmak: 47/Muhammed, 22.
Akrabalık Bağlarını Korumak: 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25; 47/Muhammed, 22.
H- Mal ve Çoğulu Emvâl Kelimelerinin Geçtiği Âyetler (86) Yerde: 2/Bakara, 155, 177, 188, 188, 247, 261, 262, 264, 265, 274, 279; 3/Âl-i İmrân, 10, 116, 186; 4/Nisâ, 2, 2, 2, 5, 6, 6, 10, 24, 29, 34, 38, 95, 95, 161; 6/En’âm, 152; 8/Enfâl, 28, 36, 72; 9/Tevbe, 20, 24, 34, 41, 44, 55, 69, 81, 85, 88, 103, 111; 10/Yûnus, 88, 88; 11/Hûd, 29, 87; 17/İsrâ, 6, 34, 64; 18/Kehf, 34, 39, 46; 19/Meryem, 77; 23/Mü’minûn, 55; 24/Nûr, 33; 26/Şuarâ, 88; 27/Neml, 36; 30/Rûm, 39; 33/Ahzâb, 27; 34/Sebe’, 35, 37; 47/Muhammed, 36; 48/Fetih, 11; 49/Hucurât, 15; 51/Zâriyât, 19; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 11; 63/Münâfikun, 9; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 14; 69/Haakka, 28; 70/Meâric, 24; 71/Nûh, 12, 21; 74/Müddessir, 12; 89/Fecr, 20; 90/Beled, 6; 92/Leyl, 11, 18; 104/Hümeze, 2, 3; 111/Mesed, 2.
I- Mülk Anlamında M-l-k Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (118 Yerde): 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 102, 107, 247, 247, 246, 247, 247, 248, 251, 258; 3/Âl-i İmrân, 26, 26, 26, 26, 189; 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36, 53, 54; 5/Mâide, 17, 17, 18, 20, 25, 40, 41, 76, 120; 6/En’âm, 73, 75; 7/A’râf, 158, 185, 188; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 49; 12/Yûsuf, 43, 50, 54, 72, 76, 101; 13/Ra’d, 16; 16/Nahl,
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 829 -
71, 73, 75; 17/İsrâ, 56, 100, 111; 18/Kehf, 79; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 87, 89, 114, 120; 22/Hacc, 56; 23/Mü’minûn, 6, 88, 116; 24/Nûr, 31, 33, 42, 58, 61; 25/Furkan, 2, 2, 3, 3, 26; 27/Neml, 23, 34; 29/Ankebût, 17; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 34/Sebe’, 22, 42; 35/Fâtır, 13, 13; 36/Yâsîn, 71, 83; 38/Sâd, 10, 20, 35; 39/Zümer, 6, 43, 44; 40/Mü’min, 16, 29; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 51, 77, 85; 45/Câsiye, 27; 46/Ahkaf, 8; 43/Zuhruf, 86; 48/Fetih, 11, 14; 54/Kamer, 55; 57/Hadîd, 2, 5; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 4; 63/Cum’a, 1; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 30; 72/Cinn, 21; 76/İnsân, 20; 78/Nebe’, 37; 82/İnfitâr, 19; 85/Bürûc, 9; 114/Nâs, 2.
İ- Mal ve Malı Kullanmak Konusunda Âyetler
a- Mal, Fitnedir, İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
b- Mal, Dünya Hayatının Süsüdür: 18/Kehf, 46.
c- Zenginlik, Bir Üstünlük Sebebi Olamaz: 6/Er’âm, 52-53.
d- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Devlet/Servet Olmamalıdır: 59/Haşr, 7.
e- Malı Kullanmakta Reşit Olmak: 4/Nisâ, 5-6; 17/İsrâ, 34.
f- Sefihlere (malını İyi Kullanamayacak Akılsızlara) Mal Verilmez: 4/Nisâ, 5.
g- Ekonomik Esâret: 59/Haşr, 7.
h- Malı ve Parayı Biriktirmek (Stokçuluk): 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 14-18; 104/Hümeze, 1-4.
i- Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
j- Mal Sevgisini, Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmak: 9/Tevbe, 24, 34- 35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl, 8-11; 96/Alak, 6-8.
k- Mal, Dünyada Kalacaktır: 6/En’âm, 94.
l- Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Haakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
m- Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih, 15; 49/Hucurât, 14, 16-17.
n- Mûsâ (a.s.)’nın Ümmetinden Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
J- Mülk Kavramıyla İlgili Âyetler
a- Mülk Allah’ındır: 35/Fâtır, 13; 57/Hadîd, 10; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1.
b- Allah, Mülkü Dilediğine Verir: 2/Bakara, 247; 3/Âl-i İmrân, 26.
c- Göklerdeki ve Yerdeki Her Şey, Allah’ındır: 2/Bakara, 255, 284; 3/Âl-i İmrân, 109, 129; 4/)Nisâ, 126, 131-132; 5/Mâide, 120; 10/Yûnus, 55; 14/İbrâhim, 2; 16/Nahl, 52; 20/Tâhâ, 6; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 64; 30/Rûm, 26; 31/Lokman, 20, 26; 34/Sebe’, 1; 42/Şûrâ, 4; 53/Necm, 31; 57/Hadîd, 2, 5.
d- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsîn, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/: Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
K- Dünya Nimetleri
a- Cennetin Nimetleri Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: 3/Âl-i İmrân, 14-15; 16/Nahl, 30.
b- Dünya Nimetleri Fânîdir; Âhiret Nimetleri Son Bulmaz: 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5; 42/Şûrâ, 36.
c- Dünya Nimetleri İle Âhiret Nimetlerinin Karşılaştırması: 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 64.
d- Sâlih Amel, Dünyanın Süsünden Hayırlıdır: 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 76.
L- Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik Anlamındaki “Fakr” ve Türevleri (13 Yerde): 2/Bakara, 268, 271, 273; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 6, 135; 9/Tevbe, 60; 22/Hacc, 28; 24/Nûr, 32; 28/Kasas, 24; 35/Fâtır, 15; 47/Muhammed, 38; 59/Haşr, 8.
M- Fakir Anlamında “Miskîn” Kelimesi (Tekil ve Çoğul Olarak 23 Yerde): 2/Bakara, 83, 177, 184, 215; 4/Nisâ, 8, 36; 5/Mâide, 89, 95; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 60; 17/İsrâ, 26; 18/Kehf, 79; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 58/Mücâdele, 4; 59/Haşr, 7; 68/Kalem, 24; 69/Hâakka, 34; 74/Müddessir, 44; 76/İnsân, 8; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 16; 107/Mâûn, 3.
N- Zenginlik Anlamında “Ğınâ” ve Türevleri (73 Yerde): 2/Bakara, 263, 267, 273; 3/Âl-i İmrân, 10, 97, 116, 181; 4/Nisâ, 6, 130, 131, 135; 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 48, 92; 8/Enfâl, 19; 9/Tevbe, 25, 28, 74, 93; 10/Yûnus, 24, 36, 68, 101; 11/Hûd, 68, 95, 101; 12/Yûsuf, 67, 68; 14/İbrâhim, 8, 21; 15/Hıcr, 84; 19/Meryem, 42; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 32, 33; 26/Şuarâ, 207; 27/Neml, 40; 29/Ankebût, 6; 31/Lokman, 12, 26; 35/Fâtır, 15; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 7, 50; 40/Mü’min, 47, 82; 44/Duhân, 41; 45/
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Câsiye, 10, 19; 46/Ahkaf, 26; 47/Muhammed, 38; 52/Tûr, 46; 53/Necm, 26, 28, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 24; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 7; 60/Mümtehine, 6; 64/Teğâbün, 6, 6; 66/Tahrîm, 10; 69/Haakka, 28; 77/Mürselât, 31; 80/Abese, 5, 37; 88/Ğâşiye, 7; 92/Leyl, 8, 11; 93/Duhâ, 8; 96/Alak, 7; 111/Mesed, 2.
O- Fakirlik ve Fakirler Konusuyla İlgili Âyetler
Gerçek Fakirler: 2/Bakara, 273.
Fakir ve miskin Kavramı: 9/Tevbe, 60
Fakirlerin Dokunulmazlığı: 6/En’âm, 52-53.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: 6/En’âm, 42; 9/Tevbe, 28.
Fakirlik Korkusu ile Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
Fakirlere İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Fakirlere Vermek: 2/Bakara, 177, 215, 273; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 70/Meâric, 24-25.
Fakirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 12-16.
Sâili (İsteyeni) Azarlamaktan Sakınmak: 93/Duhâ, 10.
Kâfirler Fakirleri Küçük Görürler: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler Fakirlere Vermezler: 36/Yâsin, 47; 68/Kalem, 17-40; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
Ö- Zenginlik ve Zenginler Konusuyla İlgili Âyetler
a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
b- Zenginliği Veren Allah’tır: 53/Necm, 48.
c- Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En’âm, 52-53.
d- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
P- Ekonomik Eşitliğin Anlamı
a- Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32.
b- Zengin Fakir Ayırımı Yoktur: 6/En’âm, 52-53.
R- İsraf ve İktisat (Savurganlık ve Tutumluluk)
a- İsraf Etmekten Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
Saçıp Savurmaktan Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29.
Mü’minler İsraf Etmezler: 25/Furkan, 67.
Allah İsraf Edenleri Sevmez: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
S- Cimrilik
a- Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
b- Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
c- İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
d- Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü’minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
Ş- Cömertlik
a- Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
b- Allah Cömerlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
T- Yedirip İçirmek
a- Fakirlere Yedirip İçirmek: 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12.
b- Yetimlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan 8-12.
c- Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 831 -
d- Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
U- Rızık
a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; Ankebut, 62; Şura, 19.
b- Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra’d, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Rum, 37; Sebe’36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
c- Rızkı Veren Allah’tır: Yunus, 31; Hicr, 21; Ankebut, 17, 61; Rum, 40; Sebe’,24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
d- Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
e- Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
f- Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah’tır: Hacc, 58; Mü’minun, 72; Cum’a, 11.
g- Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü’min, 64.
h- Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
i- Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
j- Rızık Endişesi, Hakka Dâvet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
k- Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
l- Rızık Aramak: Cum’a, 10.
m-Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
n- Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
o- Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
p- Zenginliği Veren Allah’tır: Necm, 48
r- Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En’am, 52-53
s- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
t- Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
u- Câhil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
ü- Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
v- Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En’am, 42, Tevbe, 28.
y- Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
z- Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En’am, 52-53.
V- İnfak
a- İnfak/Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Mûnâfıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
b- Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
c- Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
d- Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
e- Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
f- Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
g- Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
h- Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
i- Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
j- İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
k- İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
l- İnfak Edenler Takvâ Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
m-İnfak Edenlerin Mükâfatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
n- Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3.
o- Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
p- Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
r- Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
s- Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
t- Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
u- Cömert Olmak: İsra, 29.
ü- Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
v- Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
w- Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
x- Sâil’i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
y- Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
z- Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1-3
Y- Fitne
a- “Fitne” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (60 Âyet): 2/Bakara, 102, 191, 193, 217; 3/Âl-i İmrân, 7; 4/Nisâ, 91, 101; 5/Mâide, 41, 49, 71; 6/En’âm, 23, 53, 7/A’râf, 27, 155; 8/Enfâl, 25, 28, 39, 73; 9/Tevbe, 47, 48, 49, 49, 126; 10/Yûnus, 83, 85; 16/Nahl, 110; 17/İsrâ, 60, 73; 20/Tâhâ, 40, 40, 85, 90, 131; 21/Enbiyâ, 35, 111; 22/Hacc, 11, 53; 24/Nûr, 63; 25/Furkan, 20; 27/Neml, 47; 29/Ankebût, 2, 3, 10; 33/Ahzâb, 14; 37/Sâffât, 63, 162; 38/Sâd, 24, 34; 39/Zümer, 49; 44/7Duhân, 17; 51/Zâriyât, 13, 14; 54/Kamer, 27; 57/Hadîd, 14; 60/Mümtehıne, 5; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 6; 72/Cin, 17; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 10.
b- Fitne Katilden Beterdir: 2/Bakara, 191, 217.
c- Bazı Fitnelerin Cezâsı Geneldir: 8/Enfâl, 25.
d- Mal ve Evlât, Fitne Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15.
e- Fitneyi Uyandırmamak İçin İnsanlara İpucu Vermemek Gerekir: 12/Yûsuf, 13, 15-17.
Z- Fitne Kavramıyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Fiten 3, 4, 5, 9, 17, 26, 31; İ’tisâm 2; Vüdû 37; Ezan 60, 63, 149; İlm 24; Muhsar 4; Mevâkît 4; Mezâlim 25; Cenâiz 86-88; Meğâzî 12; Menâkıb 25; Cihad 25; Tefsir 2/30; Deavât 38, 39, 44-46; Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469; Müslim, Fiten 3, hadis no: 2885, 4/2211, Fiten 9, 10, 13; Mukaddime 7; İman 186; Salât 179; Küsûf 8, 11, 12, 22; Mesâcid 128, 130, 132; Zikir 49; Cenâiz 86; Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101, Fiten 24, 149); İbn Mâce, Fiten 25; Cenâiz 65 ; Riyâzu’s-Sâlihîn Terc. 1/512 ; Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488, Fiten 11, 25, 29, 33, 48; Ahmed bin Hanbel, 1/169, 185, 320; 2/172, 173, 282, 408; 3/346, 422; 4/226; 5/39, 48, 110; Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi: 1/435-436; 3/381; 6/198; 13/356-357, 360, 365-366, 370-373, 375-387, 390-395, 398-399, 418-419, 426, 428, 441, 447-449, 450-452, 454-464, 466-467, 471-473, 482-484, 519-522, 527-528; 14/238-242; 15/422-423, 428-429; 17/156, 529, 532, 545.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
FİTNE
1. Kur’an’da Fitne Kavramı, Hasan Keskin, Rağbet Y., İst. 2003
2. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Sâlih Asğar, Hanif Y., İst. 1994
3. Kur’an’da İmtihan, Süleyman Kaya, İnsan Y. İst. 2003
4. TDV. İslâm Ansiklopedisi (Mustafa Çağrıcı), T.D.V. Y. c. 13, s. 156-159
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Talat Sakallı), Şâmil Y. c. 2, s. 196-197
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 286-296
7. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi (Hüsnü Aktaş), Risâle Y. c. 2, s. 56-59
8. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 151-153
9. Fıkhî Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 3, s. 47
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 206-218
11. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.311-339
12. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 20-35
13. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 270-272
14. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 243-254; 282-283
15. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 33-38
16. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdulkerim Zeydan, İhtar Y. s. 102-145
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 833 -
17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 179-193
18. ÇOCUK EĞİTİMİ
19. Anne Baba Biz Suçluyuz, Ali Şeraiti, Terc. Kerim Güney, Ayışığı Kitapları Kitabevi Y.
20. Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y. 2003
21. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001
22. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran Y. İst. 1998
23. Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993
24. İslâm’da Aile Eğitimi (Terbiyetü’l-Evlâd fi’l-İslâm) I-II, Muhammed Ali Sabuni, Uysal Y.
25. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat, İst. 1995
26. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996
27. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996
28. Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991
29. Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk Vakfı Y., İst. 1991
30. Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993
31. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank, 1991
32. Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, Heyet, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993
33. İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93; Tuna A.Ş. Y. İst. 95
34. Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, İbrahim Canan, DİB. Y., Ank. 1980
35. Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996
36. Ras. Göre, Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav, 9. bs. İst.
37. İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980
38. İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, Ahmed Çelebi, Çev. Ali Yardım, İst. 1976
39. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbâdet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985
40. Din Eğitimi ve Öğretiminde Mükâfat ve Ceza, M. Emin Ay, Nil Y., 2. bs. İzmir 1994
41. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, M. Emin Ay, 2. bs. İst. 1990
42. Allah’ı Nasıl Anlamalı, Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı vehbi Vakkasoğlu, Sevgi Y., 4. bs. 2004
43. Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y., İst 1988
44. İslâm’da Çocuk, Beyza Bilgin, DİB. Y. Ank. 1987
45. Çocuk ve Peygamber, Mehmet Emin Ay, Timaş Y.
46. Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2. Bs., İst. 1976
47. Öğretmenler ve Aileler İçin Rehber Kitap, Pınar Koç Yıldırım, Mustafa Otrar, Nobel/EdamY
48. İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst. 1993
49. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
50. Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999
51. SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996
52. Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.
53. Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997
54. Sevgi Eğitimi veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997
55. Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998
56. Çocukta Oyunla Tedavi, Hans Zulliger, Bozak Y., İst. 1974
57. Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965
58. Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara
59. Nasıl Bir Aile, İslâmî Bakışın İmkânları, Hammude Abd el-Âti, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y., İst. 2000
60. Muvahhid Aileyi Kurmak, Kul Sadi Yüksel, Yenda/Ölçü Y., İst. 1998
61. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y., İst. 1998
62. Aile Bilinci, Aysel Zeynep, Denge Y., IV. Bs. İst. 1997
63. Eyyühe’l-Veled, Ey Oğul! İmam Gazâli
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
64. Dinde Edeb, İmam Gazâli, İslâmî Neşriyat Y., İkinci bs. Konya, 1972
65. İlmihal II, İslâm ve Toplum, İSAM Y.
66. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Hilâl Y/Petek Y.
67. El-Edebu’l-Müfred, Ahlâk Hadisleri I-II, Buhârî, Sönmez Neşriyat, İst. 1974
68. Lokman Sûresi ve Ahlâkî Öğütler, Muhsin Demirci, Çamlıca Y. İst. 2001
69. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâlî I-II, Şafak Y. 1st. 1992
70. Eğitimde Bediüzzaman Modeli, Halit Ertuğrul, Nesil, İst. 1996
71. İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Münasebetlerine Dair Geniş Risale, el-Kâbisî, Terc. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y.
72. Üçüncü Neslin Eğitimi, Osman Sezgin, T. Diyanet Vakfı, Ank. 1991
73. Çocuk ve Anne-Baba İlişkileri, Aydın Demirsar, Redhouse Y. İst. 1985
74. Çocuğun Duygusal Sorunları, Bebeklikten Yetişkinliğe, Dr. Lee Salk,Remzi Kitabevi, 2. basım, İst. 1982
75. Bizden Çocuğa, Rafet Erten, Bilgi Y., Ank. 1984
76. Örnekleriyle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y.
77. Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, Mustafa Çağrıcı, Ensar Neşriyat
78. İslâm’da Eğitimin İncelikleri, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat, İst. 1997
79. Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? E. A. Rauter,Gözlem Y., ikinci bs, İST 1976
80. Eğitim Üretim İçindir, Harun Karadeniz, Gözlem Y. 8. bs. İzt. 1978
81. Aydınlığa Doğru, Gerçekçi Bir Eğitim Denemesi, Gözlem Y., 3. bs, İst. 1979
82. İmanı, Heyecanı, İdealıi, Kimliği ve Hedefleriyle Genç Adam, Osman Öztürk, 5. bas. Rağbet Y. İst. 2004
83. Kur’an Okurken Zihne Takılan Âyetler, Müşkilu’l-Kur’an, Abdülcelil Candan, Elest Y., İst. 2004
84. İslâm’da Çocuk Terbiyesi, Osman Karabulut, şahsi Y., Konya, 1975
85. Çağdaş Eğitim Sistemleri, İrfan Erdoğan, Sistem Y. İst. İst, 1995
86. İnsan ve Eğitim, Şadi Eren, Yeni Asya Y., 1996
87. Müslüman Ailede Çocuğun Terbiyesi, Ahmed Hamdi Savlu, Hayra Hizmet Vakfı Y. Konya, 1978
88. Okul Öncesinde, Okulda, Sosyal Yaşamda Çocuğun Başarısı Nasıl Sağlanır, Heyet, Altınköprü Y., İst. 1979
89. İslâm Eğitiminde Yeni Ufuklar, Seyyid Ali Eşref, Fikir Y., İst. 1991
90. Kur’an Eğitimin Eşsiz Metodu, Said Ramazan el-Bûtî, Madve Y., İst. 1997
91. İslâm’daTerbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y., İst. 1975
92. Kur’an Ahlâkı, M. Abdullah Draz, İz Y., 2. bs. İst. 2002
93. Müslüman Olmam Neye Gerektirir, Fethi Yeken, İslamoğlu Y., İst. 1992
94. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâlî, Ribat Y., 3. bs.Konya 1996
95. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman, Özel Y.
96. Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik Kültür ve Araştırma Hizmetleri Y.
97. Görgü ve Nezaket Kuralları, Heyet, Timaşy Y.
98. Günlük Hayatımızda Nezaket ve Görgü, Ayşenur Kurtoğlu, Timaş Y., 2. bs. İst.
99. Köprü Üç Aylık Fikir Dergisi, Eğitim Özel Sayısı, Güz 1999 (Ekim, Kasım, Aralık), No 68
100. Değerler Eğitimi Dergisi, Aylık Ahlâkî Değereler Üzerine, Adam Y./Ensar Y.
101. Otoriter ve İlgisiz Olarak Algılanan Ana Baba Tutumlarının Çocuğun Kaygı Düzeyine Etkisi, Ramazan Abacı, Yayınlanmamış doktoro tezi, Ank. 1984
102. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Evlâd maddesi, KUBA Y., c. 5, s. 539-551
103. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., Çocuk maddesi, c. 1, s. 345-349 (Cengiz Yağcı)
104. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 8, s. 355-365 (çocuk maddesi)
105. MAL VE EKONOMİ
106. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 835 -
107. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
108. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
109. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 381-382
110. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 52-54; 133-134; 342-343; 345-348
111. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 419-425; c. 11, s. 380-386; c. 13, s. 34-40; c. 15, s. 250-256
112. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 130-136
113. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
114. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
115. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
116. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
117. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
118. Fakirler ve Zenginler vehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
119. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
120. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
121. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
122. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
123. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
124. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
125. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
126. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
127. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
128. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
129. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Y. 3. Bs. İst. 996
130. İnfak (Allah Yolunda Harcama) veysel Özcan, Mirfak Y.
131. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
132. İslâm Hukukuna göre Âlim-Satımda Kâr Hadleri, Hamdi Döndüren, İstanbul 1983
133. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
134. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gâye Vakfı, İst. 2001
135. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
136. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
137. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
138. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
139. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
140. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
141. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
142. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
143. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
144. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
145. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
146. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
147. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
148. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
149. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
150. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
151. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
152. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
153. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
154. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
155. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
156. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
157. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
158. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
159. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
160. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
161. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
162. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
163. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
164. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
165. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
166. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
167. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
168. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
169. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
170. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
171. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
172. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
173. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
174. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
175. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
176. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
177. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
178. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
179. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
180. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
181. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
182. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
183. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
184. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
185. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
186. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
187. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
188. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
189. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
190. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
191. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
192. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
193. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
194. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
195. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
196. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
197. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
198. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
199. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
200. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
201. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
202. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 837 -
203. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
204. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
205. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
206. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
207. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
208. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
209. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
210. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
211. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
212. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
213. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
214. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
215. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
216. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
217. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
218. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
219. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
220. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
221. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
222. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
223. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
224. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
225. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
226. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
227. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
228. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
229. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
230. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
231. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
232. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
233. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
234. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
235. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
236. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
237. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
238. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
239. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
240. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
241. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
242. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
243. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
244. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
245. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
246. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
247. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
248. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
249. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
250. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
FÂİZ/RİBÂ
- 839 -
Kavram no 44
Haramlar 3
Haram; Mal-Mülk;
Dünya ve Dünyevîleşmek
FÂİZ/RİBÂ
• Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
• Nazarî Yönden Fâizin Yasaklanması
• Fâizin Zararları
• Fâiz Parasından İkrâm
• Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize “Katılım Bankaları”
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
• Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
• Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
• Tefsirlerden İktibaslar
• Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
• Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
• Fâizle İlgili Fetvâlar
• Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysaki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3619
3619] 2/Bakara, 275-279
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
Ribâ: Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübâdeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir İslâm hukuku terimidir. “Ribâ” kelimesi Arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde “mutlak çoğalma” anlamı vardır.
Cins ve miktarı bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde (değiştirildiğinde) bir taraf için kabul edilen malın fazlasına ribâ veya fâiz denir.3620 Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vâdeli yüz yirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın anapara (re’sül-mal), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır. 3621
Ribâ sözcüğü yerine Türkçede daha çok “fâiz” terimi kullanılır. Fâiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ ile fâizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: “Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalaşmak anlamına mastar olup, fâiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca “re’sül-mâl”, ziyadesine ise “ribâ” adı verilirdi. Bugünkü fâiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrinin bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman fâiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. İşte câhilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (nakit paraların) fâizi veya nemâsı tâbir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçların (düyûn) tatbiki de böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna fâiz veya nemâ tâbirinin kullanılması “Alım-satım ancak ribâ gibidir.”3622 âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticârete benzetilerek yanlış bir kullanmadır. 3623
Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribânın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan fâize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir. İslâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Fâizcilik, müşrik Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.
Ebû Hureyre’den, Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil’e (a.s.) bunların kimler olduğunu sorduğumda; ‘Bunlar fâiz yiyenlerdir’ cevabını verdi.”3624 Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke’de vuku bulduğuna göre, fâizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke’de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir. 3625 Medine’de inen bir âyette ise, Tevrat’ta yahûdilere fâizin yasaklandığı, ancak
3620] İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277
3621] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 952, 953
3622] 2/Bakara, 275
3623] Elmalılı, a.g.e., II, 952, 953
3624] İbn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II/353, 363
3625] 30/Rûm, 39
FÂİZ/RİBÂ
- 841 -
bu yasağa uymadıkları için kendilerine helâl kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir.3626 Şu âyetle de kısmî yasaklama getirilmiştir: “Ey iman edenler, ribâyı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin” 3627. Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribâyı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır: “Âllah alış-verisi helâl ve fâizi ise haram kılmıştır” 3628; “Kim de haram olan bu ribâyı helâl diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır”3629; Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve (câhiliyette işlediğiniz) fâiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü’minler iseniz. Yok, eğer bu fâizi terk etmezseniz; bilin ki, Allah’a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Böylece zulmetmiş ve de zulme uğramış olmazsınız.” 3630
Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Tâif’te oturan Beni Sakîf kabilesinin fâiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamber’le yaptığı Tâif anlaşmasında fâiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke’deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf’ten Amr bin Umeyr oğullarına olan fâiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber’e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed (s.a.s.), vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme râzı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Tâifliler fâiz istemekten vazgeçtiler.3631 Mekke ve Tâif’in fethi 8.; Vedâ Haccı ise 10. hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Vedâ Haccı sırasında Mekke’de fâiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: “Dikkat edin! Câhiliyye devrinden kalma fâizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım fâizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib’in fâizidir.” 3632
İslâm’ın yasakladığı ribâ iki kısma ayrılır: Nesîe ve fazlalık ribâsı.
A. Nesîe ribâsı (ribe’n-nesîe): Câhiliye devrinde bilinen ve uygulanan ribâ çeşidi budur. Bu, satım akdinden veya ödünç (karz) vermekten doğan bir borç için vâde durumuna göre eklenen fâizdir. Borç, vâdesinde ödenmeyince yeni anlaşmalarla fâiz ilâve edilir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu çeşit ribâya işaret edilerek yasak hükmü getirilmiştir: “Ey iman edenler, gerçek mü’minler iseniz Allah’tan korkun, fâizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın.” 3633
B. Fazlalık ribâsı (ribel-fadl): Bu, hadîs-i şeriflerde yer alan ribâ çeşidi olup, mislî tür malı, misliyle, iki ivazdan (bedelden) birisini diğerinin üzerine ziyâdeyle satmaktır. Meselâ bir ölçek buğdayı, iki ölçek buğdayla peşin veya vâdeli olarak trampa etmek gibi...
Ubâde b. es-Sâmit’ten Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla
3626] 4/Nisâ, 160,161
3627] 3/Âl-i İmrân, 130
3628] 2/Bakara, 275
3629] 2/Bakara, 275
3630] 2/Bakara, 278, 279
3631] et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972
3632] Müslim, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyü’ 5
3633] 2/Bakara, 278, 279
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak trampa edilirler. Ama bunların cinsleri ayrı olursa peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız.”3634 Bu hadisin Tirmizî’deki rivâyetinde şu ilâve vardır: “Her kim bu şekil mübâdelede fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur.” 3635
İslâm hukukçularının çoğunluğu bu hadiste sayılan altı maddeyi “örnek kabilinden” sayarken yalnız Zâhirîler yasak hükmünün sadece bu altı maddeye ait olduğunu söylemişlerdir. Buna bağlı olarak ribânın illeti de tartışılmıştır. Hanefilere göre, fâizin illeti, mislî mallarda cins ve miktar birliğidir. Ölçü ile alınıp satılan şeylerde cins ve ölçü birliği, tartı ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve tartı birliği ortak niteliktir. Bu duruma göre fâizin hükmü yalnız hadiste zikredilen altı maddeye değil, ortak özelliğe sahip olan tüm maddelere uygulanır. Bir hadiste şöyle buyurulur: “Fâiz ancak altında veya gümüşte yahut ölçülen veya tartılan ya da yenilen veya içilen şeylerde cereyan eder.”3636 Nesîe (veresiye satış) ribâsının illeti ise vâdedir. Mislî olan şeylerin aynı cinsle veya değişik cinsteki şeylerle vâdeli mübâdelesinde bu çeşit ribâ gerçekleşir. Ancak vâdenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen ve nakit para karşılığı veresiye satışlarla selem akdi, toplumun bu muâmelelere ihtiyacı nedeniyle özel nasslarla (âyet ve hadislerle) meşrû kılınmıştır. Şâfiî hukukçulara göre, altın ve gümüşte ribâ illeti para olma (semenlik) özelliği, hadiste sayılan diğer dört maddede ise illet “yiyecek maddesi” olmalarıdır.
Asr-ı saadette ribâ uygulaması örnekleri: Altının altınla değişimi eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Hz. Peygamber devrinde dinar adı verilen altın para yaklaşık 4 gram ağırlığında altından ibarettir. Böyle bir para ile altın ziynet eşyası alınmak istense, gerçekte altın altınla mübâdele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara 40 gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık fâiz olur. Bunun aksine 10 dinara, 60 gram ağırlığındaki bileziği satın almak da aynı sonucu doğurur.
Hayber’in fethinden sonra Allah Rasûlüne ganimet olarak getirilen boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığı Fudâle b. Ubeyd 12 dinara satın almıştı. Altınlarını ayırınca yalnız bunların 12 dinardan fazla olduğunu gördü. Durumu Allah Rasûlüne anlatılınca; “Altınlar ayrılmadan satın alınmaz” buyurdu.
Gümüşün para birimi dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 3,2 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan ziynet eşyası ve benzerlerinin gümüş para karşılığında satımı hâlinde de, altın konusunda arzedilen sakıncalar ortaya çıkar, Muâviye devrinde savaş ganimeti olan gümüş bir kap, bu kabın ağırlığından farklı miktarda dirhem (gümüş para) karşılığında satılmak istenince, bir sahabi, Ubâde b. Sâmit’in naklettiği altı ribevî madde hadisini hatırlatmış ve satışın ancak eşit ağırlıktaki gümüşler arasında olabileceğini belirtmiştir. 3637
Altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının istenmesi, paranın maden değerinin (gerçek değeri) üstünde veya altında nominal (izafi) bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyaları arasında bir fiyat farkının oluşmasını, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına
3634] Müslim, Müsâkat 81; Ebû Dâvud, Büyü’ 18; Ahmed bin Hanbel, V/314, 320
3635] Tirmizî, Büyü’, 23
3636] İmam Mâlik, el-Muvatta’, Büyü’ 44; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, V/36-37
3637] Müslim, Müsâkat 80; bk. İbn Mâce, Mukaddime II
FÂİZ/RİBÂ
- 843 -
İslâm’ın fâiz yasağının engel teşkil ettiği söylenebilir.
Altın ve gümüş, biri diğeriyle, peşin olmak şartıyla, farklı ağırlıklarda mübâdele edilebilir. Hz. Ömer, altı ribevî madde hadisini naklettikten sonra şunu ilâve etmiştir: “Bu maddelerin birbirleriyle mübâdelesinde, alıcı senden eve girip çıkıncaya kadar mühlet istese bile verme. Çünkü sizin için ramâ’dan yani ribâdan korkuyorum.” 3638
Hurmanın hurma ile mübâdelesinde şu örnek dikkat çekicidir. Bilâl (r.a.) Hz. Peygamber’e ikram etmek üzere iyi cins hurma getirdi. Allah’ın elçisi bu hurmayı nereden aldığını sorunca, Bilâl şöyle dedi: “Bizde âdi bir hurma vardı. Nebî’ye (s.a.s.) yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine sattım.” Bunun üzerine Allah’ın elçisi şöyle buyurdu: “Eyvah, eyvah! Ribânın ta kendisi, ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al.” 3639 Buna göre, aynı cins misli mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübâdele edilmeli, eğer kalite farkı gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna râzı değillerse, mübâdele edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değişim yoluna gidilmelidir. Böylece fâiz yasağının amacının, tarafların aldanmasını önlemek ve haksız kazanca engel olmak noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak İmam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücündeki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı itibârıyla ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu görüşüyle madenî paralarda enflasyon farkını fâiz olarak kabul etmemektedir. Ancak onun bu görüşü, kendi devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına almamaktadır. İbn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir 3640.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot çıkarılmıştı. Bunlar on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı niteliğindedir. On yedinci yüzyılda İngiltere ve İsveç’te resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkilatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da saklamaya başladılar. İşte sarrafların emânet bırakanlara verdiği “Goldsmith’s notes” denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir. 3641
Osmanlılarda, İbraz edildiklerinde altın karşılığının ödeneceği taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında giderek satın alma gücü farkı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar
3638] Mâlik, Muvatta’, Büyü’ 33
3639] Buhâri, Vekâle 11
3640] İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, IV, 24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu’r-Ruküd alâ Mesâili’n-Nuküd, Mecmuatu’r-Resâil, II, 52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510
3641] Feridun Ergin, İktisat, 560, 570
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Borçların banknotla ödenmesinde bu enflasyon farkının ilâve edilmesi fâiz sayılmamıştır. Meselâ, 1879 M. tarihli bir kararnamede, borçlar kaime ile ödenirken, 450 kuruşluk kaime yerine bir yüzlük altın (1 altın lira) veya borçları ödeme gününde, bir altın kaç kaime ederse o kadar kaime ödenmesi emrolunmuştur. Günümüzde kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan mübâdele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muâmelelerde kullanmasıyla tedâvülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur. Bu yüzden altın, gümüş veya diğer madenî paralara uygulanan fâiz hükümleri kâğıt paraları da kapsamına alır. Ancak kâğıt paralar piyasada, itibarî (nominal) değerle dolaştıkları için, aynı nitelikteki madenî (fels ve mağşûş para) paraların benzeridir. Aralarındaki fark şudur: Ebû Yusuf’a göre, tedâvülden kalkması veya satın alma gücünde değişiklik olması halinde felsin kıymeti, satım akdinde akit tarihi, karzda teslim tarihindeki altın veya gümüş paranın kıymeti üzerinden hesaplanmıştır. Bu, bir enflasyon farkından çok, aynı anda tedavülde bulunan iki para arasında “kur ayarlaması” olarak düşünülebilir.
Fâizsiz Ekonomi: Fâiz ve ribâ sözcükleri eş anlamlı olup, İslâm ekonomisinde bir terim olarak, mübâdeleli akitlerde taraflardan birisinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan veya örfleşmiş bulunan fazlalık anlamına gelir. Fâiz; ölçü, tartı veya sayı ile alınıp satılan standart (mislî) mallarda cereyan eder. Altın, gümüş ve nakit para çeşitleri de buna dâhildir. Kur’ân-ı Kerîm’deki ribâ âyetleri3642 ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu konudaki hadis ve uygulamaları3643 incelendiğinde fâiz yasağının haksız kazancı önlemek, paranın yalnız mübadele aracı olarak kalmasını sağlamak, ödeme darlığı çekenleri istismar ettirmemek, kamu ve özel sektöre daha sağlam kredi imkânları sunmak, mâliyetleri düşürmek ve paranın satın alma gücünü korumak gibi sebeplere dayandığı görülür.
Konu biraz açılacak olursa, şunlar söylenebilir: Fâizli kredilerde anaparanın fâiziyle birlikte geri ödeme taahhüdü, taraflardan birisini haksız kazançla karşı karşıya getirir. Kredi kullananın zarar ettiği halde, anapara ve fâizi ödemek zorunda kalması veya bu kredi sayesinde yüksek satın alma gücü elde ettiği halde bunun önceden miktarı belirlenmiş küçük bir kısmını sermaye sahibine ödemesi, rizikoyu tek yanlı hale getirir. Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’den Allah Rasûlünün şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurma ile ve tuz tuz ile, misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak mübâdele edilir. Cinsler farklı olursa, peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız. Her kim fazla verir veya alırsa ribâ muâmelesi yapmış olur.”3644 İslâm hukukçularının çoğunluğu, bu hadiste zikredilen altı maddeyi “örnek kabilinden” saymış; maddelerin mislî oluşuna bakarak, ölçü veya tartı ile alınıp satılan tüm malların mübâdelesinde, cins birliği olunca “fazlalık” ve “vâdenin”; cins farkı bulunduğunda ise yalnız vâdenin fâiz olacağı görüşünü benimsemiştir.3645 Sırf vâde sebebiyle meydana gelen fâize “nesîe ribâsı” denir. Beş bin doların, üç ay sonra teslim alınacak yedi bin euroylo değişimi halinde, bu çeşit ribâ söz konusu olur. Para peşin mal veresiye bir akit olan selem, istisnâ ve mislî malların fâizsiz olarak karz-ı hasen
3642] 30/Rûm, 39; 4/Nisâ, 160-161; 2/Bakara, 275-279
3643] Müslim, Mûsâkât 17, 80, 81, 102, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyû’ 19
3644] Müslim, Mûsâkat 81; Ebû Dâvud, Büyû’ 18; Tirmizî, Büyû’ 23
3645] el-Cassâs, Ahkâmül-Kur’ân, II, 124
FÂİZ/RİBÂ
- 845 -
verilmesi konunun istisnâlarıdır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yukarıda da anlattığımız uygulamaları, fâizi anlamada yardımcı olabilir. Ashâb-ı Kirâmdan Fudâle b. Ubeyd (r.a.) Hayber günü boncuk ve altın dizili bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın almış yalnız altınların 12 dinardan daha ağır olduklarını anlayınca, durumu Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sormuştur. Bunun üzerine Rasûlullah “Altın altına karşılık tartı iledir. Altınlar ayrıca tartılmadıkça satın alınmaz.” buyurmuştur.3646 Muâviye devrinde gümüş para ile gümüş ziynet eşyasının, tartılarak eşit ağırlıkta mübâdele edildiği nakledilir.3647 Bu duruma göre, meselâ; 15 gram ağırlığındaki bir bileziği 8 dinara satın alsak; gerçekte 32 gr. altın parayla, 15 gr. bilezik şeklindeki altını mübâdele etmiş oluruz. Böyle bir piyasada dinarlar ziynet eşyasının çok değer kazanması sebebiyle sarraflarca eritilerek ziynete dönüşür. Bunun aksine 32 gr. ağırlığındaki bir bileziği 4 dinara satın alsak, gerçekte bu bileziği 16 gr. altın para ile değişmiş oluruz ki, böyle bir piyasada altın ziynet eşyaları da darphanede eritilerek dinara dönüşür. Asr-ı saadette altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının şart koşulması, paranın maden değerinin üstünde veya altında nominal (itibarî) değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyası arasında bir satın alma gücü farkının oluşmasına, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına İslâm’ın fâiz yasağının engel teşkil ettiğini söyleyebiliriz.
Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir rüknü değildir. Ekonomik faâliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında aşağıdaki noktalara ağırlık verilmesi gerekir.
1) Paranın satın alma gücünün sağlam bir esasa bağlanması: Günümüz dünya ekonomilerinde kâğıt para kabul görmüş örfî bir paradır. J. Dobretsberger, Mısır’da M.Ö. 1600 yıllarında banknot tedâvül edildiğinin belirlendiğini söyler. İktisat tarihçilerinin sözünü ettiği bu uygulama,3648 Hz. Yusuf’un (a.s.) Mısır merkez olmak üzere Orta Doğu yöresinde uyguladığı, çeyrek yüzyılı içine alan bir dizi ekonomik tedbirlerin bir parçasıdır. O, yedi yıllık bolluk yıllarında halkın elindeki ihtiyaç fazlası hububatı ve tasarrufları devlet hazine ve depolarına emânet olarak almış, sahiplerine emânet bıraktıkları şeylerin cins ve miktarını belirten birer makbuz vermiştir. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı cins ve miktardaki altın, gümüş veya hububatı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar hâmiline yazılı olan bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyorlardı. Hattâ belgeler Fenike ve Mezopotamya’ya kadar yayılmıştı. Temelde vahye dayanan bu uygulamada kâğıt banknotun arkasında mislî (standart) eşyanın bulunduğu açıktır. 3649
Kâğıt paranın 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da, 19. yüzyıldan itibaren ise Osmanlılarda ortaya çıkışı ve gelişme süreci, daima altına göre olmuş ve satın alma gücünü altından almıştır. Durum böyle olunca, altınla ilgili hükümleri, onu temsil eden kâğıt paraya uygulamada tereddüt edilmemiştir. Günümüz ekonomisinde
3646] Müslim, Musâkat 17
3647] Müslim, Musâkat, 80
3648] Feridun Ergin, İktisat, İstanbul 1964, s. 569
3649] 12/Yûsuf, 10; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1960, IV, 2861
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâğıt para veya benzeri menkul kıymetlerin altın başta olmak üzere bazı mislî eşyaya bağlanması, satın alma gücünü temsil ettiği mislî maldan alan sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarabilir. Enflasyona karşı kendisini koruyabilen böyle bir para; karz, kredi ve sermaye birikimi için daha elverişli hale gelir.
2) Karz-ı hasen’e işlerlik kazandırmak: Allah (c.c.) ihtiyaç sahiplerine ödünç para vereni övmüş, âhirette ona kat kat ecir verileceğini bildirmiştir.3650 Diğer yandan, hadis-i şeriflerde; iki defa ödünç verenin bir defa tasaddukta bulunmuş sayılacağı; 3651 bir sadakaya on katı, karz-ı hasene ise on sekiz katı ecir verileceği nakledilmiştir. 3652
İslâm’da fâizsiz ödünç para verme yoluyla kısa vâdeli ve küçük kredileri temin etmek mümkündür. Ticarî olmayan ihtiyaçlar, dar ve sâbit gelirlilerin kısa süreli para sıkıntıları ve yine esnaf ve tüccarın geçici ve kısa süreli ekonomik finansmanları bu yolla karşılanabilir. Günümüzde çek ve senetlerin ödenmesinde veya protesto olan senet bedellerinin karşılanmasında tüccar sık sık kısa süreli, kimi zaman birkaç saatlik kredilere ihtiyaç duyar. Bu gibi kısa süreli ihtiyaçların hısımlar, esnaf, tüccar ve komşular arasında çözümlenmesi ve bundan maddî bir yarar beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir çözümdür. Bu uygulama müslümanları birbirine yaklaştırır, iyilik yapma duygularını güçlendirir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı hasen sevabı kazanırlar.
Kısa vâdeli küçük kredilerin daha düzenli ve fâizsiz olarak temini için, “yardımlaşma sandıkları” da oluşturulabilir. Bu sandığa her ay belli âidat ödenerek, ihtiyaç olduğunda biriken primlerin birkaç katına kadar kredi alınması ve bunun anlaşma şartlarına göre geri ödenmesi mümkündür. Diğer yandan böyle bir sandık, ticaret ortaklığı olarak düzenlenirse, kullanılmayan krediler işletilir ve daha büyük krediler sağlama imkânları meydana getirilebilir. Sandık, ortaklarının çek ve senet tahsillerini yapar, vâdesiz mevduatlarına da sahip çıkabilirse, küçük çapta banka işlemleri bu çerçevede ve fâizsiz olarak çözülebilir.
İslâm’da özel sektörün uzun vâdeli ve büyük kredi ihtiyaçları için “kâr-zarar ortaklığı” esası getirilmiştir. Mudâraba ve muşâreke bunlar arasında sayılabilir. Kredinin süresi ve hacmi büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri içinde çözmek mümkün olmaz.
3) Mudârebe ortaklığı: Bir ortak sermayeyi, diğeri emeğini ortaya koyarak şirket kurabilirler. Buna mudârebe denir. İslâm’da mudârebe, özel sektörün uzun veya kısa vâdeli her çeşit kredi ihtiyacını karşılamak için elverişli bir ortaklık çeşididir. Elinde büyük sermaye birikimi olan birçok kimseler bunu işletmek, bir ticaret işinde kullanmak ister. Ancak bilgisi, tecrübesi veya sağlığı elverişli olmadığı için bu arzusunu gerçekleştiremez. Yine toplumda bilgili, yetenekli ve ticaret işine yatkın birçok kimseler de sermaye yokluğundan dolayı ticarete atılamaz. İşte, mudârebe, birbirine muhtaç olan bu iki unsuru bir araya getirir. Ve iki taraf da bundan kârlı çıkar. Böylece toplumda muattal kalan sermayeler ve iş bulamayan kabiliyetler değerlenmiş olur. Bu çeşit ortaklık itimada dayanır. İşi yürütmeyi üzerine alan, ortak güvene lâyık olmaya çalışır. Giderek dürüst iş
3650] 57/Hadîd, 11
3651] Şevkanî, Neylül-Evtâr, V, 229
3652] İbn Mace, Sadakat, 19
FÂİZ/RİBÂ
- 847 -
adamları meydana gelebilir. İşletmeci (mudârib), emeğinin karşılığı olarak net kârın sözleşmede belirlenen yüzdesini alır. Bu kâra mahsûben avans olarak maaş da alabilir. Hesap dönemi sonunda zarar ortaya çıkarsa, bu yalnız sermaye sahibine aittir. Zarar, önce kârdan karşılanır. Kâr yeterli olmazsa anaparadan ödeme yapılır. Bu takdirde işletmeci herhangi bir şey alamaz. Kasıt ve kusuru bulunmadıkça işletmeci zarardan sorumlu tutulmaz. Zarar halinde, sermaye sahibi sermayesinin tamamını veya bir bölümünü kaybederken işletmeci de emeğinin karşılığını alamamaktadır. 3653
Mudârabe ortaklığının bir başka önemli yönü de, ortaklığın yürütülmesinde işletmeciye tanınan esnekliklerdir. İşletmeci, kendisine verilen sermayeyi işletmek üzere üçüncü şahıslarla yeni ve ayrı mudârebe ortaklıklarına girebilmekte, hattâ bu ortaklıklar çok sayıda olabilmekte ve bunların sayısına bir sınırlama getirilmemektedir. Mudârebenin bu özelliği, İslâm bankacılığının esasını oluşturur. Sermaye sahibine veya sahiplerine ilk işletmeci muhatap olacağı için, onun menfaati zedelenmez. Belki daha iyi işletme yüzünden kâr marjı artabilir. İşletmecinin yaptığı işi, daha düzenli ve geniş ölçüde bir kuruluş yaparsa; tasarruf sahiplerinin mevduatını ticarete ve yatırımlara yönlendirdiği, dürüst ve yetenekli alt işletmeci (mudârib)leri bulmada aracılık ettiği için, ilk mudârebe anlaşmasında belirlenen işletme kârını almaya hak kazanır. Fâizsiz kredi kullandıran böyle bir finans kuruluşu, mevduat sahiplerine daha fazla kâr verebilmek için gereken ihtimamı gösterir. Aksi halde kâr miktarının belirsiz oluşunun yaratacağı olumsuz etki kendisini gösterir.
4) Muşâreke (inan) ortaklığı: İki ve daha çok kişinin ticaret yapmak, elde edecekleri kârı paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Tasarrufların doğrudan yatırımlara ve ekonomik faâliyetlere sevki, sanayi, ticaret ve tarım kesiminde sermaye birikimi oluşturulması, muşâreke yoluyla mümkündür. Burada her ortak şirkete belli miktar sermaye veya hem sermaye, hem de emeği ile ortak olur. Net kârın paylaşılması serbest sözleşme ile olur. Zarara katlanma ise sermaye oranlarına göredir.
Muşâreke’de ilk anapara, mala dönüştükten sonra, ortakların hakları şirketin mal varlığı üzerinde kuruluştaki hisse oranlarına göre devam eder. Hesap dönemi sonlarında dağıtılmayan veya kısmen dağıtılan kârlar veya enflasyon gibi sebeplerle şirketin mal varlığının büyümesi, ortakların hisselerinin de büyümesi anlamına gelir. Bu fazlalığın hisse senetlerine yansıtılması gerekir. Meselâ; 100 kişi, her biri 1 milyon TL. koyarak bir ticaret şirketi kursalar; 5 yıl sonra şirketin mal varlığı yeniden değerleme sonucu 3 milyar Tl.na yükselmiş bulunsa, her ortağın hissesi mal üzerinden 30 katına yani 30 milyona çıkmış olur. Eski hisse senetlerinin, 30 milyon yazan yenileri ile değiştirilmesi gerekir. Böyle bir şirketten bir ortak ayrılmak isteyince, mallar bölünebilir cinstense, malın % 1’ini alır veya ortağın hissesi şirketçe ödenerek geri kalan ortakların hisselerine eklenir. Ya da bu hisse pazarlık yoluyla üçüncü bir şahsa satılabilir. 3654
İslâm’da, bir şirket yatırımlarını büyütmek isterse, mudârebe veya muşâreke esasına göre, kısa veya uzun vâdeli bütün kredi ihtiyaçlarını doğrudan tasarruf
3653] es-Serahsi, el-Mebsût, XXII,19, 98; el-Kâsânî, Bedayius-Sanayi’, VI, 87, 98; İbnül-Hümam, a.g.e., V, 58, 70 vd.; İbn Rüşt, Bidâyetül-Müctehid, II, 204
3654] es-Serahsî, a.g.e., 151; el-Kâsânî, a.g.e., VI, 57-62; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 27
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahiplerine başvurmak sûretiyle karşılayabilir. Ancak yeni hisse senedi çıkarıldığında, eski hisse senetlerini yeniden değerlemeye tâbi tutarak şirketin o tarihteki mal varlığını eski senetlere yansıtmak gerekir. Aksi halde daha önceki yıllarda dağıtılmayan kârlara yeni hissedarlar da ortak yapılmış olur.
Bu gün ülkemizde anonim şirketlerin çeyrek yüz yıl önce, o günün kıymetlerine göre çıkarılmış hisse senetleri halkın elinde bulunmaktadır. Yıllarca tamamen veya kısmen dağıtılmayan kârlar, kullanılan krediler ve enflasyonlar yüzünden, şirket mal varlığındaki gerçek karşılığı bazen 150-200 katını aşan bir hisse senedinin 3-5 misli nominal bir değerle alıcı bulması çözüm için yeterli değildir. Şirketlerin mal varlıkları yeniden değerlemeye tâbi tutularak, ellerinde o şirketin hisse senedi olanlara yeni değerler üzerinden hisseleri verilmelidir. Üzerinde bir milyon yazan, fakat ticaret şirketindeki mal karşılığı elli katına çıkmış bulunan bir senedi 3 milyon nominal değerle satan ortağın, gerçekte 50 milyona yakın bir satın alma gücünü 47 milyon TL. eksiğine devrettiği halde, % 300 kârla sattığını düşünmesi, ekonomik gerçeklerle çelişmektedir.
Diğer yandan İslâm ekonomisinde altın, gümüş ve öteki mislî mallar şirket sermayesi olarak belirlenebilir. Hatta bazı müctehidler fels adı verilen ve maden değeri dışında nominal (itibarî) bir değerle dolaşan madenî paraların (altın ve gümüş para dışında) şirketlerde anapara olamayacağını söylemişlerdir. Osmanlılarda 1464 M. tarihinden itibaren kurulmaya başlayan para vakıflarında altın ve gümüş para mudârabe veya bidâa (kârın tamamı vakfa ait olmak üzere vakıf parasını işletmek) yoluyla esnaf ve tüccar için önemli finansman kaynağı olmuştur. Hatta buğday, arpa vb. diğer mislî mallar da vakfedilmiş, bunlar altın veya gümüş paraya çevrildikten sonra, yine finans ihtiyacı olanlara mudârebe veya bidâa yoluyla kredi olarak verilmiştir. Vakıf, anaparayı bu şekilde kredi olarak kullandırmaya devam eder ve elde edilen kârdan vakfın hissesini, vakfedilen cihete harcardı. 3655
Kredi kaynaklarından başka, devlet bütçesinin yatırımcılara kullandıracağı krediler, borçlarını ödeme güçlüğü çekenlere zekât fonunun desteği, ziraat ortakçılığı esasına göre dağıtılacak tarım kredileri de sayılabilir.
Buna göre İslâm ekonomisi her konuda olduğu gibi ekonomik problemlere gerçekçi çözümler getirmiştir. Bu sistemde, tasarruf sahipleriyle müteşebbisler doğrudan temas halindedir. Krediye ihtiyacı olan iş adamı dürüst çalışır, sermaye sahiplerini gerçek mal varlığına ortak yapar ve gerçek kârı paylaşmaya ya da ortakların anaparalarına eklemeye râzı olursa, kredi problemine fâizsiz çözüm yolu bulmak mümkündür. Günümüzde fâizli kredi mâliyetlerinin % 100’ü aştığı bilinmektedir. Müteşebbisler/girişimciler bu kredileri ürettikleri malın mâliyetine yansıttıkları için, fâiz, eşya fiyatlarının normalin üzerinde yükselmesine sebep olmaktadır. Böyle bir kredi, çıkarılacak kâr-zarar tahvilleriyle, mudârebe veya muşâreke ölçüleri içinde kullanıldığında ise, üretim maliyetleri önemli ölçüde düşer. Taraflar ve toplum meşrû ticaretin bereket ve semeresini hissetmeye başlar.
Toplumun ihtiyaç maddelerini üretip dağıtanlar ve ekonomik faâliyetleri
3655] el-Mavsılî, el-İhtiyar, III, 14, 15; İbn Âbidin, Reddül-Muhtar, Tercüme, A. Davudoğlu, İstanbul 1983, IX, 278, 279
FÂİZ/RİBÂ
- 849 -
dürüst olarak yürütenler Allah Rasûlünün diliyle şöyle övülmüştür: “Bir kimse gıda maddelerini (toplumun ihtiyacı olan şeyleri) toplayıp günün râyiç fiyatı ile satsa, sanki bunları yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine tasadduk etmiş gibi ecir alır”3656; “Gönül hoşluğu ile görevini yerine getiren, harama el uzatmayan veznedar, Allah rızâsı için sadaka verenin ecrini alır.”3657 Yani harcaması ve transferi kendisine emânet edilen bütün paraları yolsuzluk yapmaksızın hak sahiplerine ulaştırdıkça sanki onları yoksullara dağıtmış gibi sevap kazanır.” 3658
Nazarî Yönden Fâizin Yasaklanması
Fâizi Temize Çıkaranların İleri Sürdüğü En Önemli Deliller
Fâiz ile ilgili problemleri görüşürken ilk olarak ele almamız ve öncelikle işleyip sonuca varmamız gereken sorular vardır. Bunlar: Gerçekten fâiz makul bir şey midir? Aklen insanın borcu üzerine bir de fâiz istemesi hakkı mıdır? Acaba adalet başkasından borç alan kişinin borç aldığı adam anlaştıkları kadar fark ödemesini iktiza eder mi? sorularıdır. Şayet biz bu soruları cevaplandırıp kesin bir sonuca bağlıyabilirsek kitabımızın ele aldığı mevzuların yarısından çoğunu aynı görüş birliğiyle kabul etmiş oluruz. Ancak fâizin makul bir şey olduğu bize kesinleşecek olursa, fâizi yasaklayanların ve haramdır diyenlerin elinde kuvvetli bir delil kalmaz. Fakat, fâizin makul bir şey olduğunu ispat etmek mümkün olmazsa, o zaman fâiz gibi makuliyeti olmayan bir şeye ısrarla sarılmanın sosyal hayatta bunu yaşatmak için gösterilen gayretlerin nedenlerini araştırmak, derin derin düşünmek icabeder.
1) Karşımızda bulacağımız, fâizi temize çıkaran ilk delil şu olacaktır:Başkalarına borç veren insan parasını tehlikeye maruz bırakmış sayılır, hem borç verdiği insanı da kendi nefsine tercih etmiş, öncelikle onun ihtiyacını gidermiş, kendisinin pekala faydalanabileceği parayı ona teslim etmiştir. Şayet borç alan adam aldığı bu parayı şahsi ihtiyaçlarından birini gidermek için aldıysa “ev kirası, taşıt kirası, mobilya kirası” gibi, bu paranın da kirasını vermelidir ki parayı kazanmakta bütün gücünü, kuvvetini kullanan, borç verme tehlikesini göze alan ve bu uğurda zarara katlanan borç verenin de hakkını korumuş ve zararını karşılamış olsun. Borç alan adam bu parayı şahsi ihtiyaçlarında kullanmak üzere aldığında durum böyle olursa, ticari sahalarda ve karlı bir işte, gelir sağlayacağı bir sanayide çalıştırmak için borç aldığı takdirde, borç veren haklı olarak bu adamdan verdiği borç için bir fark (fâiz) isteyebilir. Çünkü borç alan adam aldığı borç para ile bir kazanç elde etmektedir. Bu kazançta borç verenin elbette bir hakkı vardır. Borç alan adam borç verenin bu hakını ödemekten niçin imtina etmelidir?
Bu kanaatin başında belirtilen borç verenin parasını tehlikeye maruz bıraktığı, borç alan adamı da kendi nefsine tercih ettiği iddiasının doğruluğundan ve samimiyetinden şüphemiz yoktur. Ancak “Parayı tehlikeye maruz bırakmak” veya “Başkasını kendi nefsine tercih etmek” gibi daha ziyade ahlâki olan unsurları borç verenin kendisine ticaret ve kazanç yolu yapmaya ne hakkı olabilir? Hangi esas ve prensiplere göre de bu sözde kazancı yılda, ayda, yarım yılda % 5 veya % 10 olarak değerlendirebilir?
3656] İbn Mâce, Ruhûn 16
3657] Buhârî, Zekât 25
3658] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Borç verenin, parasını tehlikeye maruz bıraktığı iddiasına dayanarak isteyebileceği hak -Akıl ve mantığa göre- borçludan borç verdiği paraya eşit değerde bir rehin vermesini istemekten öte gitmez. Prensip olarak da parasını tehlikeye maruz bırakmak istemeyen adam hiç borç vermez. Muhakkak olan şey ise “Tehlike” üzerinde değer ve fiyat tartışması yapılabilecek bir mal veya kira ücreti alınacak bir ev bir taşıt ve herhangi bir eşya değildir.
“Tercih” e gelince: Tercih kazanca alet edilmediği takdirde tercih sayılır, “Tercih” i isteyen mukabilinde yüksek ahlâkın vereceği manevi hazlarla yetinmelidir. Bu ahlâki unsuru ticaret ve kazanç vasıtası olarak kullanmak isteyen dilini tercih iddiasından geri almalı ve açıkça “Yalnız kazanç istiyorum” demeli, bize de alacağı farkın -Fâizin- hukuki nedenlerini belirtmeli. Ayrıca fâiz adıyla aylık veya yıllık olarak böyle bir miktarı almaya hak tanıyan sebepleri de bize açıklamalıdır
Acaba zararına mukabil bir karşılık mıdır? Cevap: Hayır.. Çünkü borç verenin verdiği borç para, ihtiyacından fazla olup kendisinin kullanmadığı bir paradır. Ayrıca, zarar uğramıyacağı için de karşılık almayı haketmemiştir.
Acaba bir ücret midir? Cevap: Hayır... Çünkü ücret insanın tamirinde, yapımında ve müstecire elverişli hale getirilmesinde, gücünü, parasını ve vaktini harcadığı şeyler için alınır. Bu şeyler mesken, taşıt, ev eşyaları v.b. gibi, zamanla yıpranan, eskiyen, kırılan ve kullandıkça kıymeti azalan şeylerdir. Ücret haklı olarak bunlar için alınır. Ancak bu ücret tarifine tüketilen, tahıllar, meyveler ve para gibi şeyler uygun değildir. Hangi akıl prensibine dayanarak tüketilen şeylerden kira alınması düşünülebilir?
Nihayet borç veren iddiasını haklı göstermek için:“Ben başka bir şahısa kendi paramdan faydalanmasına fırsat veriyorum, bunun için de bu faydadan bir pay almak hakkımdır” diyebilir. Bu sözün biraz makul bir tarafı olduğunda şüphe yoktur.Fakat Allah için doğruyu söyle: Açlıktan kıvranan, evlâtlarının açlığını gidermek için, senden bir miktar borç tahıl alan adamın, yahut hasta eşini, yavrusunu veya annesini tedavi ettirmek için, senden biraz borç para tahıl alan kişinin, tahılından veyahut parandan, sana kendisinden aylık, senelik gibi belirli ve garantili bir kârı alma hakkını verecek kadar faydalandığına inanıyor musun?
Şüphesiz ki bu adam senin tahılından ve parandan, faydalanmıştır, bu şekilde faydalanmasına fırsat veren de sen olmuşundur. Ancak hangi adalet veyahut akıl?... Hangi ekonomi kuralı?... Hangi ticaret anlayışı?.. Verdiğin bu “fırsat” ın mahiyetini niteler, hududunu belirtir ve sana da maddi değerini tayin etmen için, keyfine göre ve borç alanın felaketinin şiddetiyle: süresiyle orantılı bir artış yapman içinde hak verebilir? Senin en fazla yapabileceğin şey şayet felakete uğramış muhtaç kardeşine fazla parandan biraz sadaka verecek kadar geniş kalpli değilsen belli bir süre içinde paranın eksiksiz iadesini garanti edecek bir rehin veya kefil mukabilinde borç verirsin. Ama garanti mukabilinde dahi borç vermekten sakınırsan, hiç borç vermemek senin için en akıllı ve dürüst yol olur. Ancak kardeşinin felaketini kendisine ticaret sahası edinmen aç karınların, ölümle pençeleşen hastaların durumlarını sömürülecek maddi kaynak yapman ve bu felaketzedelerin şiddetli ihtiyaçlarını kendin için bir kâr arttırma fırsatı bilmen bütün ticaret prensiplerine adalet ve insanlık esaslarına tamamen aykırıdır.
“Faydalanma fırsatı verme” nin şayet maddi bir değeri varsa, bu da ancak borç
FÂİZ/RİBÂ
- 851 -
alanın aldığı parayı ticarette, sanayide veyahutta kazanç sağlıyacak bir sahada kullandığı taktirde doğru olabilir. Bu gibi durumlarda borç veren “Verdiğim borç parayla borç alan adam kendine bir kazanç sağladığına göre, benim de bu kazançtan bir nasibim olmalıdır” diyebilir. Madem ki, borç veren adam muattal faydalı ve gelir sağlayıcı bir işte, kullanmak amacındadır, bunun içinde en doğru yol -parasını borç verecek yerde- başka biriyle ticarette yahut sanayide muayyen bir kâr nisbetiyle ortaklık kurarak kâra da, zarara da iştirak etmesidir. Fakat -kâr veyahut zarara katılmaksızın- başkasına bir miktar borç para vererek:“Benim paramdan faydalandığına göre senden, paramı kullandığın müddetçe her ay -diyelim- bir lira almak hakkımdır.”Demesi hiç bir surette makul değildir. Bu hususta akıla gelecek olan ilk soru şayet borç alan adam zarar ettiyse, yahut ta ettiği kârın hepsi de ayda bir liradan az olursa hangi esasa göre borç veren bu adamdan ayda bir lira almakta haklı olur? Şayet borç alan adamın ettiği kârın hepsi ayda bir liradan ibaretse hangi adalet şekli, uğrunda vaktini, gücünü ve kabiliyetini kullanarak elde ettiği bu kârdan kendisi faydalanmadan, hepsini borç verene ödemesini doğru bulur? Borç veren adam sadece borç verdiği için bütün bu kârı haksızlıkla nasıl alabilir? Bir çiftçinin toprağını süren öküzün bile akşam olunca çiftçiden en az bir kucak ot istemesi hakkıdır. Ancak, fâiz dünyası, insanoğlundan bütün bir gün boyunca sahibine çalışan ve akşam olunca otuna kavuşacak yerde, karnını doyurmak için başka yere gitmeye mecbur olan bir öküz olmasını istemektedir.
Ticaretle uğraşan insanın, aldığı borç paradan edindiği kârın dediğimiz miktardan fazla olduğunu kabul edelim, bu durumda bile, toplumun ihtiyaçlarını gidermek için çalışan, maddi manevi bütün güçlerini bu uğurda sarfeden kıymetli vakitlerini harcıyan hakiki üreticilerini, çiftçilerin, tüccarların, gerçek iş adamlarının, kazanma ve kâr etme imkanları teminat altına alınıp garantiye bağlanmadığı halde, yalnız muattal parasından bir miktarını borç verdiği için, evinde rahat rahat oturan bir fâizcinin, kârının belirli olması ve teminat altına alınması, hiç bir ekonomi kanununa, ticaret anlayışına ve adalete göre makul olabileceği ispat edilemez. Çünkü bütün gücüyle çalışan zümre devamlı bir şekilde “zarar etme” tehlikesiyle karşılaşırken, fâizci arkadaşımızım kârı, teminat altına alınmış durumdadır. Çalışan zümrenin kârı borsası durumuna göre çoğalıp azalırken evinde yatan fâizci anlaştığı gibi aylık, yıllık, kârını boçlusundan noksansız almaktadır.
2) Tenkitlerimizden açıkça anlaşıldığı gibi, fâizi temize çıkarmak için öne atılan kanaatlar ilk bakışta, fâizin olumluluğunu, akla yatkınlığını ispata yeterli gibiyse de, dikkatli bakacak ve tetkik edecek olursak, ne kadar zayıf ve asılsız olduklarını gözümüzle görürüz.
Tüketimde ve şahsi ihtiyaçlarda kullanılmak üzere alınan borçlarda, fâizi olumlu kılan hiçbir delil bulunmadığı muhakkaktır. Fâizi koruyanlar ve olumluluğunu savunanlar bile iddialarını itiraf etmişler, esasında çürük olan davalarını bu yönden savunmaktan vazgeçmişlerdir.
Ticarî amaçlarla alınan borçlar hususunda, fâizi savunanlara şu soru sorulmaktadır: Fâizi, kendisine mukabil bir değer veyahut paha saydıran şey nedir? Başka bir deyişle, fâiz hangi şeyin, karşılığı veya pahasıdır? Borç veren adamın verdiği borç para ile birlikte, borç alan adama verdiği cevher iksir nedir ki, bunun
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maddi değerine göre borç veren adamın muntazam bir ödenek almaya hakkı oluyor? Bu maddi değeri de aydan aya veya yıldan yıla istiyebiliyor?... Fâizi savunanlar işte bu “şeyi” belirtip göstermekte ecel teri dökmektedirler. Bunlardan bazıları bu meçhul şeyin “faydalanma fırsatını vermek”olduğunu söylemektedirler. Fakat bu “fırsat verme” daha önce de belirttiğimiz gibi borç veren adama, zamanla üreyen garanti ve kesin bir geliri hak ettirecek nitelikte değildir. Ancak, borç verenin kendisinden borç alan adamın kârına -Ortada bir kâr varsa- belirli bir nisbette ortak olma hakkı vardır.
Bir başka grup da, bilinmiyen şeyin “Erteleme veya mühlet” olduğunu, borç alan adamın aldığı borç parayla birlikte bunu da aldığı iddia etmektedirler. Bunlara göre “mühlet” in özünde bir maddi değer vardır ve bu değer mühletin sürekliliğiyle artar. Yine bunlarca, borç alanın parayı aldığı andan itibaren geçen her saatin de maddi bir kıymeti vardır.. Bu zaman içerisinde aldığı parayı ticarette yahut sanayide kullanmakta veyahut ta ticari malları piyasaya getirerek satış yapmaktadır. Şayet kendisine bu mühlet verilmemiş olsaydı yahut işini tamamlamadan para geri alınsaydı, muhakkak ticaretini de, işini de yürütemezdi. İşte bu yüzden “Zaman” aldıkları borç parayı ticarette ve gelir sağlayıcı işlerde kullanacakları için maddi değeri de ehemmiyeti olan bir şeydir. Gerçek bu olduğuna göre, niçin kendisine borç vermek suretiyle bu fırsatı sağlayan adama, edindiği kârdan bir miktar vermesi makul ve akla yatkın olmasın? Hem yine bunlarca “Zaman” süresinin uzunluğuna ve kısalığına göre borç alan adamın kâr etme imkanını çoğaltır yahut azaltır. Bunun böyle olduğunu, parasının zaman süresine göre kâr getirdiğini idrak edip bildikten sonra borç verecek adam parasını karşılıksız verir mi?
Evet, ama bu hususta karşımıza daha çok zor sorular çıkacaktır: Borç veren adam, nasıl ve hangi usullerle kendisinden aldığı borç parayı ticarette işleten insanın muhakkak insanın muhakkak kazandığı ve hiçbir türlü zarara uğramadığını bilebilir? Bu kazancın yüzde kaç olacağını nasıl kestirir, bu meçhul kazanca göre de yüzde fâizini nasıl tayin edebilir? Hangi imkan ve ölçülerle, borç alan adama verdiği mühletin her ay yahut her yıl bir kazanç getirdiğini bilerek aylık yıllık fâizini nasıl isteyebilir?
Bu sorulara ve daha birçok benzerlerine fâizi savunanlar cevap vermekten acizdirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ticaret ve iş alanlarında gerçekten bir anlaşma yolu varsa o da iki tarafın da zarar ve kâra belirli bir nisbetle ortalık kurmalarıdır.
3) Diğer bir zümrenin dediğine göre“Menfaat celp etmek” kapitalin içinde bulunan ayrılmaz bir özelliğidir. Kişinin bir başkasının kapitalini ödünç olarak işletmesi fâiz ödemesini gerektirir. Bu fâizi de, ödünç veren adamın isteğine göre aydan aya veya yıldan yıla ödemelidir. Bilinmektedir ki kapital tüketim maddelerini hazırlamaya ve yetiştirmeye yardımcı esastır. Çünkü üretim kapitalin yardımiyle yüksek kalitede ve bol miktarda mal ihraç etmek mümkün olup beynelmilel pazarlara kadar sürüm yapılabilir. Fakat kapital az olursa ihraç edilen mal az ve kalitesiz olur, dünyanın büyük pazarlarına eriştirilemez. Bundan açık olarak anlaşıldığı üzere, kâr celp etmek kapitalin ayrılmaz (zımni) bir özelliği olmuştur. Bu yüzden sadece kapitalini başkasına ödünç verdiği için kapitalistin fâiz istemesi hakkıdır.
FÂİZ/RİBÂ
- 853 -
Esas olarak “kâr celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” iddiası doğru değildir. Çünkü, bu özellik kapitalde yalnız ve ancak, faydalı ve kârlı işlerde kullanıldığı zaman görülmektedir. Bir de “Ödünç, alan adam kazancından bir kısmını ödünç veren adama ayırmalıdır. Çünkü onun parasını gelir sağlayacak bir işte kullanmakta ve kâr elde etmektedir.” diyebilirsiniz. Bu halde borç aldığı parayla hasta eşini tedavi ettiren veya akrabalarından birisinin cenazesini kefenleyip kaldıran insanın aldığı kapitalden ne gibi ekonomik bir kâr elde ettiği iddia edilebilir? Kapital, bu zavallıya hangi maddi menfaati celp etmiştir ki dolayısıyla kapitalist bu sözde menfaatten payını istemekte haklı olsun? Sonra kapital gelir sağlayıcı iş sahalarında kullanıldığı taktirde bile her zaman için kâr getirmektedir mi ki “Menfaaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” sözünün doğruluğunu kabul edelim. Hâlbuki iş sahalarında kapital miktarı arttığı taktirde, kâr imkanları azalmakta hatta sahiplerine zarar bile getirmektedir.
Ticaret dünyasını sık sık tehdit eden sekteler kapitalistlerin külliyetli miktarda ve devamlı bir şekilde iş sahalarına yatırım yapmalarından doğmaktadır. Çünkü bu yatırımlar neticesinde üretim ve ihraç fazlalaşarak mallar, çarşı, ve pazarlarda dökülü kalmakta, bu durumda alıcısız kalan fazla malların fiyatları düşmekte, iş adamlarının kâr etme ümitleri iyice kırılmaktadır. Hem menfaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğiyse dahi, bu özelliğin meydana çıkması kuvvetli dış etkiler bağlıdır. Bunlara kapitali işleten adamların güçlerini, zeka ve tecrübelerini ilave etmek lazımdır. Bu adamların zamanına göre malları afetlerden korumak, müsait şartları yaratmak için nasıl mücadele ettikleri herkesce bilinmektedir. Bunlar ve benzeri çalışmalar kapitalin kâr celp etmesi için gerekli olan şartlardır. Bu şartlardan birisi tam vaktinde tamamlanmayacak olursa kapital kâr celp etme özelliğini kaybeder. Çok zamanlar tersine dönerek zarar bile celp eder. Kapitaliste gelince, fâizcilik kurallarına göre ödünç alan adama gerekli olan bu şartları hazırlamak ve getirmek hususunda hiçbir külfete katlanmıyacağı için ondan fâiz istemiye hakkı da olamaz. Fakat fâizcilikte kapitalistin bilinen esas iddiası bu değil. Ona göre; Borç alan adam madem ki kapitalini işletmektedir, ister kazansın ister kaybetsin, fâizini vermeye mecburdur. Kapital ona ister menfaat celp etsin ister etmesin durum onun için yine aynıdır.
Münakaşayı kısa kesmek için, “Kapital kâr celp etme özelliğine haiz olduğundan kapitalistin bu kârdan faydalanması hakkıdır.” iddiasının doğruluğunu kabul etsek bile kapitalin şu veya bu gibi belirli bir müddet içerisinde ne kadar kâr edeceği önceden peşin olarak nasıl kestirebilir? Bu meçhul kâra göre de borç alan adamın ayda veya yılda kapitaliste ödemesi gereken faziz nasıl kesin olarak belirtilebilir?
Kârın da, fâizin de önceden peşin olarak, herhangi bir aritmetik yolu ile hesaplanmasının mümkün olacağını kabul etsek bile; 1955 yılında ticari bir kuruma on yıl vâdeyle, aynı yılda başka bir ticari kuruma yirmi yıl vâdeyle, o yılın geçer fâiz fiyatları üzerinden yatırım yapan kapitalistin; fâiz fiyatlarının 1965 yılında 1955 yılınkinden bir hayli farklı olduğu mülafazası ile ve bu farkın 1975 yılında gittikçe artacağı ihtimali karşısında sayın kapitalistin, kapitallerinin bu an veya yirmi yıl içerisinde celp edeceği kârın değişmiyeceğini aynı olarak devam edeceğini nasıl bildiğini biz bir türlü anlıyamıyoruz. Acaba kapitalini 1955 yılında bir ticari kuruma da yirmi yıl vâde ile yatıran adamın, bu on veya yirmi yıllık süre içerisinde olacak değişiklikle itibar etmeden, belki de zarar edecek olan her iki
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ticari kurumun da zararına karışmadan 1955 yılında tayin edilen kesin miktar fâizini muntazam almaya hangi akıla ve mantığa göre hakkı vardır?...
4) Bu dördüncü delili insanlara doğru göstermek, kabul ettirmek için, sarfedilen gayret, gösterilen çaba diğer kanaatlara gösterilen gayret ve çabalardan çok daha fazla olmuştur. Bu kanaate, göre: Yaradılışı itibârıyla insanoğlu hemen şimdi olabilecek faydayı ve zevki geleceğin muhtemel olan birçok faydasına ve zevkine tercih eder. İstikbalde gelecekleri beklenen faydalar ve zevkler zamanın uzaklığı kadar şüpheli olurlar. Aradaki günlerin sayısı çoğaldıkça da bunlar kıymetlerini kaybederler. Böyle olmanın da birçok sebebleri vardır:
1- İstikbalin karanlık ve mühpem olması yanında hayatın garanti olmaması sebebeyile istikbalde gelecek olan faydalar ve zevkler kat’i değildirler. İnsanoğlunun muhayyilesinde de bunların birer örnekleri yoktur. Şimdiki zamanda hemen nasıl olacak faydaların ve zevklerin kat’iyyeti olduğu gibi insan onları gözleriyle de görmektedir.
2- Bugün için herhangi bir şeye muhtaç olan insanın nazarında bu şey az faydalı da olsa onu elde etmek, ihtiyacını gidermek istikbalde gelmesi muhtemel olan belki de o zaman için ihtiyacında olmıyacağı çok faydalı şeylerden daha kıymetlidir, nazarında tercihe şayandır.
3- Bugün, insanın elde ettiği para faydalı ve hemen kullanılmaya elverişli olduğu için yarın elde edeceği paradan daha üstün değerdedir.
Bu sebepler yüzünden insan şimdiki zamanın kat’i faydasını istikbalin müphem kârından daha çok üstün tutar. Buna göre de borç alan adamın şimdi aldığı para yarın borç verene ödeyeceği paradan daha üstün kıymettedir. Fâiz aradaki bu fark kadar olup, borçlunun borç aldığı adama parasını geri öderken eşitliği sağlamak için verdiği bir paradır. Mesela: Yüz lira borç para veren bir insan borç verdiği adamla anlaşarak bir yıl sonra yüz üç lira geri ödemesini isterse hazır yüz liraya karşılık gelecekteki yüz üç lira arasında bir değişim veya alışveriş yapmış olurlar. Aradaki üç liralık fark yüz liranın şimdiki hazır değeriyle uzak gelecekteki -Maddi değil- manevi değeri arasındaki fark kadardır. Şayet bu üç lira bir yıl sonra yüz liraya katılmayacak olursa, bir yıl önce borç alan adama geri ödenen yüz lira arasında eşitlik sağlanmamış olur.
Evet... Halkın gözüne haklı göstermek için bu kanaati meydana getirmekte, savunmakta gösterdikleri dehayı layık olduğu kadar takdir etmemek haksızlık olacaktır. Ancak iddia ettikleri şimdiki zaman ile gelecek zaman arasındaki değer farkının yanıltmadan başka bir şey olmadığı da açık bir gerçektir.
Acaba insanoğlu (yaratılışı itibârıyla) yaşamakta olduğu şimdiki zamanın gelecek zamandan, yani istikbalden daha değerli olduğuna inanmakta mıdır? İnandığını kabul etsek bile, niçin insanlar bugün kazandıklarını bugün harcamıyorlar da birazını gelecek için arttırmaya çalışıyorlar? Geleceğini düşünmekten vazgeçerek varını yoğunu günlük zevkine sarfetmeyi tercih edecek acaba yüzde bir kişi bilmem çıkar mı? İnsanların % 99’u (günlük zevklerini gidermek şöyle dursun) geleceğin endişesiyle ihtiyaçlarından bir kısmını kısıtlıyarak arttırım (tasarruf) yapmak suretiyle tedbir almaya, bu muhtemel ihtiyaçları karşılamak için hazırlık yapmaya uğraşıyorlar. Çünkü insanlar geleceğin (bilinmeyen) ihtiyaçlarını, muhtemel zor durumlarını kafalarında olduğundan daha çok büyütürler
FÂİZ/RİBÂ
- 855 -
ve şimdi -nasıl olsa geçmekte olan- zamanlarından daha korkunç görürler. Hem insanoğlunun bütün gayret ve çabası istikbalini teminat altına almak huzur ve rahata kavuşmak için değil midir? Gençliğinde bütün gücüyle çalışan insanın gayesi de bundan başka bir şey midir? Gününü gün ederek istikbalini tehlikeye düşüren ve geleceğinin pahasına bugün zevk eden insan muhakkak düşük bir aptaldır. Böyle bir şey ya câhil bir adamdan ya da serserilerden beklenir. Belki de geçici azgın bir şehvete kapılan insan da olabilir. Bundan başka, böyle bir şey akıllı bir insandan beklenemez.
Bu dördüncü delilin doğruluğunu bilgiden ve düşünceden yana biraz nasibi olan bir insan asla müdafaa etmez. Hem “İnsan şimdiki hayatının müreffeh olması, rahata erişmesi için gelecekte terettüp edecek mahzurlara katlanmakta zarar görmez” diyen görüşlerine katılsak bile, bu görüşe dayanarak yapacakları hüccetlenmenin doğru olacağına hiç bir surette ihtimal yoktur. Çünkü “Elde hazır olan yüz lira bir yıl sonraki yüz üç liraya eşittir -fâizin anlayışına göre-” desek bile, bu bir yılın sonunda ortaya çıkacak olan gerçek durum ne olacaktır? Borç veren adama borcunu ödemeye giden borçlu, geçen yılın yüz lirasına karşılık şimdiki zamanın yüz üç lirasını verirken yahutta iki yıl sonra -ilk yılda ödeyemediği borcunu- yüz altı lira hazır parayı geçmişte alınan yüz liranın eşit karşılığı olarak vermeyecek midir (!), geçmiş, ile şimdiki zaman arasındaki değer oranı sizce bu mudur? Sizin nazarınızda -Prensip yönünden- geçmiş zaman ara uzadıkça, eskiyip günler geçtikçe, yollar çoğaldıkça, şimdiki zamana göre daha mı değerli olmaktadır? Size geçmişte giderilen ihtiyaçların değeri şimdiki ihtiyaçların değerinden daha fazla, değerde mi ki bir zamanlar verdiğiniz belki de unuttuğunuz paranın değeri her saat başı biraz daha artmakta ve günün cari paralarından daha çok kıymetli olmaktadır?Sizce bir yıl önce verdiğiniz iki yüz lira, bugünün -mesela- 250 lirası var mıdır?
Fâiz Fiyatının Mâhiyeti
İşte fâizi, adalet ve mantık karşısında temize çıkarmak için müdafaa edenlerin ileri sürdükleri kanaatlar bunlardır. Teknik ve açıklamalarımızdan anladığmız gibi, ne adaletin ne de mantığın bu kötü işte ilgisi yoktur. Fâizin alınmasının ne de verilmesinin doğru olacağını ispat etmek- En kuvvetli delillerle dahi- gerçekten mümkün değildir. En çok hayret edilecek bir şey, gerçeğin böyle olmasına rağmen batılı bilginlerin ve düşünürlerin fâizi hiç münakaşasız kabul edilebilecek bedihi (ispatsız kabul edilen) şeylerden saymış olmalarıdır. Bunlar fâizin olumluluğunu sabit bir gerçek görerek üzerinde durmaksızın, fâiz fiyatının “mukalliyetini” münakaşaya koyulmuşlardır. Çağdaş batı yazarlarının kaleme aldıkları yazılar arasında fâizin müsbet bir alışveriş tarzı olup olmadığına dair bir bahse pek az rastlanır. Ama, fâiz fiyatı hakkında bir sürü tenkit ve itirazlar mevcuttur. Batılı fikir adamları yok efendim “şu” fâiz fiyatı çok yüksek kabul edilmeyecek derecede sınırı aşkındır da “bu” fâiz fiyatı akla daha yatkın, daha elverişli daha kabule şayandır; gibi, tartışmalara girişmişlerdir.
Fâiz için hakikaten akla yatkın (makul) denebilecek bir fiyat mevcut mudur? Esas itibârıyla kendisinin makuliyeti ispat edilemiyen bir şeyin fiyatının makul olup olmıyacağı, söz konusu olamaz. Fakat biz -şimdilik bu gerçekten sarfı nazar ederek- hakikaten (batılıların iddia ettikleri gibi) fâiz fiyatı için fıtri ve makul bir fiyat var mıdır sorusu üzerinde durup gerçeği öğrenmeye çalışalım! Hem sonra
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu fâiz fiyatının makul olacağını ve kabul edilebileceğini belirten, şu fiyatın da makul olmayıp itiraz edileceğini gösteren ölçek ve tartı nedir? Bugün dünyada makuliyeti kabul edilerek yürütülen cari fâiz fiyatları akla dayanan rasyonel esaslara göre mi tayin edilmiştir? Bu soruları iyice tetkik edecek olursak sabit bir gerçek olarak anlarız ki dünyada daha bugüne kadar “makul” bir fâiz fiyatı tespit edilememiştir. Muhtelif fiyatların muhtelif zamanlarda fâiz için “makul” bir fiyat olacağına karar verilmişse de aynı fiyatlar başka zamanlarda gayrimakul ilan edilmişlerdir. Hatta, bir yerde makul sayılan fiyat başka bir yerde gayrimenkul (olumsuz) sayılmaktadır. -Mesela- Hinduki zamanının büyük filozoflarından Kuotilya’nın açıkladığına göre yılda % 15-60 makul fâiz fiyatı sayılmakta idi, bazı hallerde daha da yükseltilebilirdi. 18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. yüzyılın ilk yarısında Hindistan Birleşmiş Devletleri’nin bir taraftan yerli fâizcilerle diğer taraftan İngilizlerin Doğu Hindistan Kumpanya’sı ile yaptığı mali anlaşmaların fâiz fiyatı genel olarak % 48 idi. Hint hükümeti Birinci Cihan (1914-1918) Savaşı’nda, savaş yardımlarını % 3,5 yıllık fâizle almıştı. 1920-1930 yılları süresince kooperatifler arasında cari genel fâiz fiyatı % 12-15 arasındaydı. Ülkenin mahkemeleriyse 1930-1940 yılları arasında % 9 civarında olan fâiz fiyatlarının makul oluşuna binaen hüküm verirdi. Hindistan İhtiyat Bankasında (Reserve Bank of india) yıllık fâiz fiyatını % 3 olacağına karar verildi ve harp yılları boyunca da uygulandı. Hükümet ise savaş yardımlarını % 2 yıllık fiyat üzerinden almaya devam etti.
Hindistan kıtasında vaziyet böyle idi. Bir de Avrupa devletlerinin bu zamanlarda ne durumda olduklarına bakacak olursak kayda değer bir fark göremeyiz. 16. yüzyılın ortalarına doğru İngiltere’de % 10 yıllık fâiz tutarının makul olduğu kanaatine varılmıştı. 1920 yılında bile Avrupa’da bazı merkez bankaları % 8-9 yıllık fiyat üzerinden işlem yapmaya devam ediyordu. Yine bu yıllarda Avrupa devletlerinin Birleşmiş Milletlerden aldıkları istikrazların yıllık fâiz fiyatı yaklaşık olarak bu civarda idi. Fakat şimdi Avrupa ve Amerikalılara bu fiyatlardan söz edecek olursan yüzüne haykırırlar ve bunun fâiz fiyatı değil, halkın parasını soymak olduğunu iddia ederler.
Bugünkü duruma da dönüp bir bakacak olursak cari fâiz fiyatlarının yılda % 2,5-3 arasında olduğunu görürüz. Zamanımızda en çok fâiz fiyatı % 4 ü geçmemektedir. Çok kere durum % 1/2-1/4 gibi küsurata ihtiyaç gösterir. Halbuki 1927 yılı kanunlarının halka ödünç para veren fâizcilere tanıdığı normal yıllık fâiz fiyatı %48 idi. Bu devirde Amerika’da, mahkemelerde fâizcilerin müşterilerinden hakettikleri yılık fâiz fiyatı % 30-60 arasında olurdu. Şimdi Allah için doğruyu söyleyin:Bu fiyatların hangisi fıtri ve makuldür? Biraz daha düşünün ve cevap verin Acaba hakikaten yeryüzünde fâiz için fıtri ve makul fiyat diye bir şey var mıdır? Doğruyu söylemek gerekirse, siz bu konuda ne kadar derin düşünürseniz düşünün aklınız size, borç alan adamın aldığı paradan edeceği kâr kesin olarak tayin edilmedikçe, makul bir fâiz fiyatını tesbit etmenin mümkün olmıyacağını gösterir.
Ödünç alan adamın -Mesela- 100 lirayı bir yıl çalıştırarak 25 lira kazanacağı kesin olarak bilinseydi belki o zaman bu kârın 4 yahut 5 lirası fıtri ve makul bir fiyat olarak parasının bir yıl kullanılmasına razı olan adamın payı olurdu. Açıkça bilinmektedir ki işletilen parayla elde edilecek kârı önceden kestirmenin mümkün olmıyacağı gibi fâiz fiyatı da tayin edilirken borç alan adamın aldığı borç parayla ne kadar kâr edeceği yahut hiç edemiyeceği de nazarı itibara alınmaz.
FÂİZ/RİBÂ
- 857 -
Hakikatte fâizciler fâiz fiyatını ödünç alan adamın ihtiyaç şiddetine göre tayin ve tesbit ederler. Ayrıca, adalet ve insafla hiç ilgisi olmayan daha başka esaslara dayanarak fâiz fiyatında yükseltme ve alçaltma yaparlar.
Fâiz Fiyatının Sebepleri
Fâizcilerin fâizcilik işinde göz önünde bulundurdukları şeyler genel olarak borç isteyen adamın ihtiyaç şiddetiyle fakirlik durumudur. Borç para isteyen adamın şayet istediği parayı temin edemezse negibi müşkül durumlara düşeceğini bilmek onlar için ön planda gelir. Çünkü borç isteyen adamın durumunun vehimetine göre fâiz isteyebilirler.
Ödünç para isteyen adamın istediği para pek külliyetli değilse, durumunda da öyle bir fakirlik görülmüyorsa paraca sıkışık bir vaziyeti yoksa istenecek fâiz nisbeti düşük olur. Fakat aksine, ödünç isteyen adam fakir ve çok muhtaç durumdaysa o zaman fâiz fiyatı bu adamın durumuna göre arttırılır. Hatta ölüm döşeğinde sekerat yatan evladının hayatını kurtarabilmek için fâizciye koşup gelen parasız adamdan istenecek hiç bir fâiz fiyatı “Gayrimakul”olamaz. Bu fiyat % 400 veya % 500 ün üstünde olsa bile.
İş ve ticaret sahalarında fâiz fiyatlarının yükselip alçalmasını tayin eden esasların ne olduğu hakkında ekonomi uzmanlarının iki ayrı görüşleri vardır:
1- Bir kısım iktisatçılara göre fâiz fiyatının yükselip alçalmasına arz ve talep kanunu esastır. Buna göre fâiz vermekle elde edilebilecek mallar veya kapital piyasada çoğalacak olursa bu çoğalmaya mukabil ters orantılı olarak alıcı da azalırsa fâiz fiyatları alçalmaya devam eder. Fâiz fiyatlarının iyice düştüğünü gören işlerini geliştirmek için bol miktarda borç almaya başlarlar. Bu sefer de fazla istek karşısında piyasadan fâizle elde edilebilecek mallar ve kapital gitgide çekilir. Azalan kapital ve fazla istek karşısında fâiz fiyatları tekrar yükselmeye başlar. Yükselir... yükselir... ta ki insanların almaktan kaçınacağı bir seviyeye çıkar.
Bunun da manası, kapitalist tüccar ve iş adamlarıyle normal şekilde, makul olan tarzda ortaklık kurmaktan kaçınmakta, kapitelinden elde edilecek gerçek kârdan nasibini almaktan imtina etmektedir. Çünkü düşündüğüne göre, kendisinden biraz ödünç para olan adam bu parayla ticaret yapacağı ve (tahminen) şu kadar kâr edeceği için verdiği borç para mukabilinde kendine kârından şu kadarını fâiz olarak vermelidir iddiasındadır.
Diğer taraftan ödünç alan adam da kafasını çalıştırır ve tamamen tahmine dayanarak kapitalistten aldığı borç paranın kendine en fazla “şu” kadar kâr getirebileceğini buna göre de kapitaliste ödeyeceği fâizin “bu” kadardan fazla olmaması gerektiğini düşünür. Çünkü her ikisi için de tahmine dayanmaktan başka çare kalmamıştır. Kapitalist tahminlerinde daima ödünç alan adamın kapitalinden elde edeceği kârı kabarık görür. Tüccar ve iş adamı da başına gelecek zararı, ticari tehlikeleri, felaketleri aklından çıkarmadan az buçuk kâr tahmininde bulunur. Her ikisi de aralarında yardımlaşacak el ele verip çalışacak yerde birbirlerini kollamaya ve gözetmeye başlarlar. Fâiz fiyatlarını müsait gören iş adamları kâr edebiliriz ümidiyle biraz ödünç para alarak ticarette çalıştırmaya başladılar mı, kapitalist hemen parasının fâiz fiyatını arttırmaya başlar... arttırır... arttırır... ta ki iş adamlarının bu fiyatlar üzerinden alacakları ödünç paralarla kâr etme ümitleri iyice kırılır ve ödünç kapital alarak iş yapmaktan vazgeçerler.
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâiz fiyatlarının yüksekliği yüzünden ticaret ve iş sahalarından kapitalin çekilmesiyle piyasada duraklama olur. Kalkınma hamlesi topyekun geriler, ticaret alemi nöbet geçirmeye başlar. Bu müddet içerisinde iş adamlarının almakta imtina ettikleri kapital, kapitalistin elinde kalıp isteyeni bulunmayınca fâiz fiyatlarını yeniden düşürür. Zaten uçurumun kenarına gelmiş olan iş adamları kapitalin fâiz fiyatının iş yapabilecekleri, ticaretlerinde çalıştırabilecekleri bir seviyeye düştüğünü görünce tekrar ödünç almaya başlarlar. Kapital yeniden piyasaya ve iş sahalarına intikal eder. Böylece iş adamıyla kapitalist arasında mücadele devam eder gider. Halbuki ticaretle kapital arasında makul esaslar çerçevesinde dayanışma ve yardımlaşma olsaydı, dünya ekonomisi kalkınma ve gelişme yolunda emniyetle ilerliyebilirdi. Fakat kanunlar kapitaliste fâiz kapısını açık bırakınca, kapital ile ticaret arasındaki alakaya kumar ve içki sirayet etti. Kumarda ve içkide olduğu gibi iş adamlarında da fâiz fiyatı bir alçalmaya, bir yükselmeye başladı. Bu iki tezat arasında kalan dünya ekonomisi hayatını tehdit eden krizlere boğuldu.
2- Diğer bir kısım ekonomi uzmanlarına göre de, fâiz fiyatının med ve cezrine sebep: Kapitalistin sermayesini şahsen kendisi bir ticari işte kullanmak üzere iş adamlarına borç vermekten vazgeçip elinde tutması, yahut bu isteğinden -şahsen iş yapma isteği- feragat edip kapitalin tekrar ödünç vermeye başlamasıdır. (Başka bir deyimle; kapitalist kapitalini elinden çıkarmak istemediği zaman -kendisi kullanacağı- fâiz fiyatını arttırır. Kapitaline ihtiyacı olmaz, borç vermek isterse -kendisi işletmekte vazgeçtiği için- fâiz fiyatını düşürür.)Fakat kapitalist niçin bazı kere kapitalini elinde tutup kendisi iş yapmak ister. (Bazı kere de bu istekten vazgeçer?) diye sorulan soruya, iktisatçıların verdikleri cevab: Kapitalistin borç vermekten imtina ederek kapitalini elinde tutmasını gerektiren bir çok sebepler vardır. Bu sebeplerden birisi; Her an için kapitalistin elinde şahsi ve ticari ihtiyaçlarını giderecek kadar sermayenin bulunması lazımdır. İkincisi; beklenmedik bazı şahsi ihtiyaçlar, önceden hesaplanmadık olağanüstü masraflar veya fevkalade kâr getirebilecek fırsatın ansızın zuhur etmesi ihtimali gibi, önceden bilinmeyen durumlar için kapitalistin elinde her an ihtiyat kapitalin bulunması zorunludur. Üçüncü sebepse: -ki en mühimi de budur- İstikbalde kapitalin çekilmesiyle piyasada fâiz fiyatları artacak olursa, kapitalist bu durumdan yararlanabilmek için elinde daima hazır kapital bulundurmaya mecburdur, demektedirler. Fakat burda şu soru gelmektedir: Acaba kapitalistin içinde yerleşen ve gelişen bu istek, olağanüstü durumlardan istifade etmek için elinde kapital bulundurma isteği- şiddetlenme yahut hafifleme nöbeti geçirmekte mi ki bu nöbetin eseri piyasada fâiz fiyatlarının yükselip alçalmasıyla tecelli etmektedir. Bu soruya da “Evet” diye cevap vermektedirler. Çünkü, kapitalistin bu isteği bazı ferdi, içtimâi, etkilerle de şiddetini kaybeden hafiflermiş. Birinci durumda, (yani kapitalistin arzusu şiddetlendiği zaman) fâiz fiyatları yükselir, piyasaya ve iş sahalarına akan kapital azalırmış. İkinci durumda (yani kapitalistin arzusu sönünce) fâiz fiyatları düşer ve kapital iş alanlarına akmıya başlarmış. Bundan da iş adamları faydalanarak bol miktardaki borç kapital ile işlerini genişletirlermiş.
Allah için doğruyu söylemek gerekirse, dış görünüşü gayet tüzel ve doğru gibi olan bu tatlı yoruma dikkatle bakacak olursan, aslında hiç bir esası ve doğruluğu olmadığını görürsün. Çünkü kapitalistin bahsedilen ev ihtiyaçları, olağanüstü ticari ve şahsi ihtiyaçları için muhakkak bulunması lazım olan paranın,
FÂİZ/RİBÂ
- 859 -
bütün kapitalin % 5 inden fazlasını gerektirecek kadar- Her an için ihtiyat kapital bulundurma- isteği üzerinde etkili olmaz. Bu bakımdan ileri sürdükleri ilk iki sebebin nazarı itibara alınacak tarafları yoktur. Kapitalistin, kapitalini % 95 bir kere elinde tutmasının bir kere de borç vermek suretiyle dağıtmasının yegane sebebi üçüncü sebeptir. Bu sebebi de iyice tetkik edecek olursan, kapitalistin içinde yaşadığı toplumuna, ülkesine ve hatta dünyaya nasıl bencil ve kötü gözlerle baktığını görürsün. Bu üçüncü sebepten anlaşıldığına göre kapitalistin, dünya ekonomisinin başına gelecek bazı durumlardan kendine menfaat geleceğini sezer ve kapitalini tereddüt etmeden iş adamlarına ödünç vermeye başlar. Bu durumda toplum biraz refaha ve bolluğa kavuşur. Fakat çok geçmeden kapitalistin duyguları şahlanır, güç ve zor durumlarında toplumu sömürmeye yarayan, felaketlerine yenilerini katan para denen korkunç silahını tekrar kullanmaya başlar. Kumar oynama hisleri harekete geçer ve kapitalini piyasadan geri çekmeye, fâiz fiyatını arttırmaya koyulur. Fâiz fiyatlarının aniden artmasıyla, kapitalistin sermayesini iş adamlarına vermekten imtina etmesiyle ticarete “Kesat” adıyle maruf ani duraklama olur ve ekonomik kalkınma sekteye uğrar. Ta ki, en yüksek fâiz fiyatlariyle, yenebilecek kadar haram yediğini daha fazla inat edecek olursa tehlikeye ve iflasa sürükleneceğini anlar, içerisindeki çirkin arzu, para tutma arzusu hafiflerse, o zaman işadamlarını tekrar çağırmaya, elinde bol miktarda ucuz fiyatlarla kapital olduğunu ilan etmeye koyulur.
İşte, zamanımızın münevver ekonomi uzmanlarının fâiz fiyatları artışı veya alçalışı hususunda yaptıkları açıklamalar bunladır.
Bizce konu itibârıyla bu açıklamaların doğruluğundan şüphe yoksa da esas sorunun bu iki açıklamanın hangisi ile fıtri ve makul fâiz fiyatını tespit etmek mümkün olacaktır? Yoksa fâiz fiyatı da, fâizin kendisinin makul olmadığı kadar gayri makullükle ölçülmeyecek derecede derine mi gitmiştir?Ya gerçeğin böyle olduğuna inanmak icabeder, yahut, fıtri ve makul kelimelerinin anlamlarını değiştirmek gerekir.
İnsanın Fâize Olan İhtiyacı ve Fâizin Ekonomik Faydaları
Bunlardan sonra, fâiz müdafacılarının, fâizi temize çıkarmak için ileri sürdükleri bir kanaata göre; fâiz insanın kaçınamıyacağı ekonomik ihtiyacıymış. Bugün elde ettiği birçok menfaati fâizsiz elde edemezmiş, Bu iddialarını doğrulamak için gösterdikleri delilleri kısaca özetliyelim:
1- Ferdin ekonomik hayatı bütün faktörleriyle tasarrufa (yani nakit para biriktirmeye) dayanır. Ancak fert ihtiyaçlarının çerçevesini daraltmadıkça ve ölçülü harcamalar yapmadıkça kazancından bir kısmını arttıramaz. Arttırım yapmanın da tek yolu, inanın isteklerine karşı gelip arzularını kısıtlayarak gelirinden bir kısmını ayırmakdır. Bunun için de, insanı bu hisse sürükleyecek bir sebebin olması gerekir. İşte fâiz arttırım için eksik olan bu sebebi tamamlar, tasarruf uğrunda, insanın yokluğuna katlandığı birçok ihtiyaçlarının mukabil ücreti olur. Fâiz, insanları ekonomik hayatlarının temelini teşkil eden tasarrufa teşvik edici tek kuvvettir. Şayet siz fâizi yasaklayıp kaldıracak olursanız insanları bu önemli faktörden mahrum bırakır tasarruf yapmalarınıgerektiren yegane sebebi yok etmiş olursunuz.
2- Ticari kurumlara en kolay yoldan sermaye sağlamak, bu kurumların halka
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâiz kapısını açık tutması suretiyle tasarruf ettikleri paraları yatırmalarına insanları teşvik etmekle olur.
Fâiz bir taraftan insanların para biriktirmelerine en kuvvetli sebep olurken, diğer taraftan da biriktirdikleri paraları ihmal etmeden, verimli işlerde kullanacak olan endüstri müesseselerine yatırımlarına teşvik olur. Böylece insanların tasarrufları karşılıksız kalmaz. Çünkü paralarını verecekleri müesseselerden fâiz alırlar. Hem de müesseseler lüzumlu kapitali elde etmiş olurlar. Fakat siz fâizi iptal edip kaldıracak olursanız, sadece insanları tasarrufa teşvik eden sebebi yok etmekle kalmam, kapitalin faydalı işlerde kullanılmasına da mani olarak paranın heder olmasına sebep olursunuz.
3- Fâiz insanlığa yalnız para biriktirme teşviki ve parayı ticarette, sanayide, kullanma imkanını sağlayan hizmetiyle kalmaz kapitalin faydasız işlerde kullanılmasına da mani olur. Ekonomiyi sağlam temellere oturtan, güvenilir esaslara göre ana hatlarını çizen yine fâizdir. Çünkü fâiz fiyatı kapitalin çeşitli ticari kurumlar arasında en çok faydalı, en fazla kârlı olanına yatırılmasını temin eder. Çeşitli ticari ve sanayi kurumlar, planlanmış ekonomik projeler arasından zararlıyı kârlıdan ayırt edecek, kârlıyı daha kârlıdan secerek kapitali ona göre yöneltecek güvenilir başka bir yol da yoktur. Şayet fâizi iptal edecek olursanız insanların biriktirdikleri paraları sonuçlarına önem vermedikleri-verseler de kâr zarar düşünmediler-faydasız işlere yatırmalarına sebep olursunuz.
4- Şüphesiz ki borç almak bugün insanın kaçınılmaz hayati ihtiyaçları arasındadır.
Fertler olsun, sosyal taplumlar olsun, hükümetler olsun borç almadan edemezler. Fertleri kişisel ihtiyaçları borç almaya mecbur eder. İş ve ticaret adamlarına da borç almaktan başka çare yoktur. Hükümetler ise borç almaktan kurtulamazlar. Böyle geniş çapta ve genel anlamda “istikraz” sadaka ve teberruatlarla nasıl elde edilebilir? Şayet siz kapitalistleri fâiz ile kandırıp kapitalleri yanında devamlı bir kârı garanti ederek içlerini rahatlattırmazsanız pek az insan borç vermeye razı olur. Bu kadarı da iktisadi hayata yetmez, kötü sonuçlar doğurur. Bugün çok yoksun ve muhtaç olan insan fâiz yoluyla ihtiyacını giderecek zaruri parayı gayet rahat bulabilmektedir, tabii bu kolaylığın da tek sebebi fâizdir. Şayet kapitalist fâize tamah etmeseydi bu zavallı adama hiç bir zaman borç vermezdi, bu adamın da ihtiyacı-ne kadar şiddetli olursa olsun- giderilmeden kalırdı. Ticaret ve iş adamları için de durum böyledir. Bugün başları dara geldi mi kendilerini sıkışık durumdan kurtaracak parayı fâizli borç olarak kolayca, alır, ihtiyaçlarını giderirler. Fakat bu kapı yüzlerine kapanacak olursa iş alanlarında atacakları her adım başında iflas etmeleri muhakkaktır. Hükümetler de böyledir ihtiyaçlarını fâizli borç olarak aldıkları paralarla giderirler, fâiz olmasaydı her gün yenilenen ihtiyaçları için külliyetli miktarda borç parayı verecek yardım elini uzatacak,sadaka dağıtacak insanları nereden bulabilirdi?
Fâiz, Gerçekten İnsanlık İçin Faydalı ve Zorunlu Bir Şey midir?
Gel, şimdi de seninle şu menfaat ve ihtiyaçları teker teker gözden geçirelim. Hakikaten menfaat mi? İhtiyaç mı? Yoksa şeytani kuruntudan başka bir şey değil midir? İnceliyelim...
Bugün batılı iktisatçıların içine düşüp çırpındıkları ilk hata, fertlerin sarfiyattan
FÂİZ/RİBÂ
- 861 -
kaçınmalarında, tasarruf etmelerinde iktisadi hayatları için kaçınılmaz bir zorunluluk ve fayda vardır inancından doğmaktadır. Halbuki hakikat bunun aksinedir, çünkü iktisadi kalkınma, istihlak etmesine bağlıdır. Bunun tahakkuk edebilmesi ülkenin üretimi nisbetinde toplumun alışveriş yaparak içinde de fertlerin çalışarak elde ettikleri servetlerini el açıklığıyle harcamaları lazımdır. Hem kendi ihtiyaçlarından fazla gelir sağlayan insanlar, gelirlerinin fazla kısmını fakir insanlara aktarmalıdırlır ki onlar da kendi yönlerinden harcamalara iştirak ederek ihtiyaçlarını giderebilirsin.
Fakat bunun aksine siz insanlara: ihtiyaçlarından fazla gelir sağlayanlar gelirlerinin fazlasına sahip olsunlar, ihtiyaçlarına denk ve normal gelir sağlayanlarsa ihtiyaçlarının çoğundan feragat ederek azını gidermekle yetinsinler ve tasarruf etsinler diye tavsiyelerde bulunmaktasınız ki sizin tercih ve kendini zaptetmek gibi sözlerle ifade etmeye çalıştığınız hakikatte bu olup, birkaç kişinin zaruri ihtiyaçlarını gidermekten vazgeçerek arttıracağı paraların birikintisiyle ticaret ve sanayinin beslenmesinde fayda umuyorsunuz. Halbuki böylesi faydalı olacak yerde zararlı olmaktadır. Çünkü mahdut denecek kadar gelir sahibi olan insanlar ihtiyaçlarının çoğunu alamamaktadırlar. Normal gelirli insanlar ise teşviklerinizle ihtiyaçlarının tamamını almıyarak tasarrufu tercih etmektedirler. Bol gelirli insanlarsa mahdut gelirlere yardım edecek yerde ellerini sımsıkı tutmaktadırlar. Bu durum karşısında piyasaya sürülen ihtiyaç maddeleri ve istihlak malları, dar gelirli insanların almaya gücü yetmediğinden, gücü yetenlerin de almaktan imtina etmesinden dolayı pazarlarda yığılı ve alıcısız kalmaktadır ki bunun da sonucu olarak iktisadi hayatın her kolu endüstrinin her bölümü duraklıyacak, kriz geçirecektir. Diğer taraftan teşvikle sürüklendikleri bu az tüketim usulü insanların hayatlarına tesir edecek, gelirlerini daraltacaktır. Sonra gelirlerindeki bu daralma gittikçe artacak dolayısıyla de alışverişve tüketim daha da azalacak, tasarruf edilen paralar toplumun soysuz birkaç kişisinin elinde yığılırken geride halkın çoğu fakirlik, yoksunluk ve sefalet içerisinde kıvranacaktır. Bu yanlış yolla kapital edilen kapitalistlerin hayatı de eninde sonunda tehlikeye girecektir. Haksız sermayeleri elde ettikleri ticari malları üretimi kimler satın alacak? Kimler istihlak edecektir? Siz de biraz düşünecek olursanız bugün ekonomik hayatın gerçek ihtiyacının , insanları cimrileştiren , para biriktirmelerine teşvik eden, alış-veriş yapmalarını sınırlayan sebeblerin ortadan kalkmasına sebeb olduğunu anlarsınız. Bunun için de iktisatçılar kendi menfaatleri icabı bir taraftan tasarrufa ihtiyaç göstermeyecek şekilde müşkül duruma düşen insanların yardımı ve borç parayı her an için bulabilecekleri inancını yaratacak ortamı cemiyette hazırlamaya çalışırken, diğer taraftan ellerinde -her şeye rağmen- birikmiş servet bulundurup saklayanlara zekat vermelerini zorunlu koşmalıdırlar ki servet dolaşımı içinde kendilerine pek az bir ayırım düşen fakir insanların da hakkını korumuş olsunlar. Fakat insanları siz para biriktirmeye teşvik ederek cimrileştiriyor, aslında cimri olanları iyice körüklüyor, cimri olmıyanlara da tasarruf ettirerek para harcamalarını önlüyorsunuz. Bir taraftan insanların tamahını arttırıp cimrileştirirken,diğer taraftan cemiyetin menfaatlerine aykırı ve hatalı yoldan toplayarak edindiğiniz kapital ile para kazanmak için tekrar toplumun karşısına çıkıyor. Topluma yaptığınız haksızlıklara birini daha katıyorsunuz. Çünkü siz fâiz yoluyla edindiğiniz serveti toplumun ekonomik hayatına yarıyacak işlere ortaklık yahut hissedarlık (aksiyon) süretiyle katarak çalıştırmıyorsunuz, bu serveti tekrar toplama borç olarak kabullendiriyor, tüccar
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve iş adamlarının zararlarına karışmıyor, kendinize aylık, yıllık kârı kestiriyor ve bunu muntazam alıyorsunuz. Böylece toplumun ekonomi hayatını da iki sefer zarara uğratıyorsunuz. Bu sefer toplumun elinden satın alma kuvvetini (parasını) alarak yine toplumun fertlerinin ürettikleri malların pazarlarda kalmasına sebep oluyorsunuz. Bir sefer de toplumun elinden aldığınız parayı iade ederken ortaklık ve hissedarlık usulüne göre iade etmiyor, kanunlarınız icabı kendinize kesin kârı garanti ederek onlara borç veriyorsunuz. Sizin ekonomi nizamınıza göre sanki toplumun fertleri ellerindeki alma kuvvetini muhafaza ediyorlar, bu kuvveti yerinde kullanarak toplumun mallarını satın alacak yerde tekrar topluma borç olarak veriyorlar, toplum borç aldığı bu parayla ihraç ettiği malları satmakta güçlük çekiyor ve bu güçlük gittikçe de artıyor. Borcunun ve fâizini nasıl ödeyeceğini düşünen zavallı toplumun çaresizliği üzerine çaresizlik katılıyor. Çünkü yüz binlerce insan yokluk yüzünden alışveriş yapamıyor, binlercesi de daha fazla para biriktirmek tamahı, fâizciye fâizle para yatırmak hırsıyla alışveriş yapmaktan kendini zorla tutuyor. Sizce fâizin faydalarından biri de, tüccar ve iş adamları fâizle aldıkları borç paraları israf etmekten sakınırlar ve çok kâr getirecek işlerde kullanırlar. Yine sizin, fâizin faydalarından bir olarak ileri sürdüğünız, fâiz, tüccar ve iş adamlarını en doğru ve münasip ticari yollara sevkeder, onları iç rahatlığı ile yönetir, ayrıca servetin seyri tabiisinde kendisine mümkün olan en doğru yolu seçmesini sağlar, diye bir teziniz var. Fakat bu fazla güzel görünen sözlerinizi örten perdeyi biraz aralarsanız arkasından gerçeğin ne olduğu görünür. Hakikatte fâizin insanlığa yapmış olduğu ilk hizmet ona “Kâr” ve “Fayda” kelimelerinin bütün anlamlarını unutturup “Mali Kâr”, “İktisadi Menfaat” olmak üzere tek birer anlam bırakarak paranın öncelik kaybetmekte olduğu mücerret (Soyut) anlamını tekrar ona kazandırmıştır. Çünkü önceleri paranın el değiştirmesi için maddi menfaatten başka bir sürü menfaatler de vardı. Şimdi paranın el değiştirmesine yegâne sebep maddî menfaat olmuştur.
Fâiz ve fiyatının insanlığı ikinci büyük hizmetse paranın kullanma ve el değiştirmesini yargılayacak ölçeğin -Cemiyetin menfaattleri değil de- kapitalistin karariyle kendisine % 6’dan fazla kâr bırakmayacak bütün işlere yatırım yapılmaması fâizin faydalarından sayılmıştır. Misal olarak diyelim ki -Kapitaliste tatbikat sahasına konulacak iki proje sunuluyor. Birinci projeye göre ucuz, rahat, sıhhi evler inşa ettirilerek dar gelirli vatandaşların oturabilmelerine elverişli icarlarla verilmesi planlanmış, ikinci projeyle de lüks bir sinema tesis edilmesi teklif olunmuş. Birinci projenin getireceği kâr % 6 dan az, ikinci projenin getireceği kâr % 6 dan fazla. Kapitalist hangi projeye yatırım yapmayı tercih edecek? Kapitalinin hangisine yatırılmasının doğru olacağına karar verecektir?
Evet... Eskiden kapitalistin sermayesini birinci projeye yatırması mümkündü ve hiç değilse iki proje arasında karar vermeden biraz düşünür, danışmalarda bulunurdu. Ama şimdi kapitalist hiç tereddüt etmeden ikinci projeye yatırıma karar verecek, fâiz fiyatının kerametinden dolayı birinci projeyi tetkik etmek lüzumunu bile duymayacaktır.
Fâiz fiyatının bir kerameti de tüccar ve iş adamını, kapitalistin çizdiği kâr sınırından fazla kâr etmeye zorlayacak durum ne olursa olsun, ticaretinde de sanayisinde de bu iş adamı kapitalistin istediği fâiz fiyatından fazla kâr etmeye mecbur kalacak ve bu uğurda meşru gayrimeşru bütün yollara baş vuracaktır. Mesela % 6 fâiz fiyatıyla borç alarak film şikreti kuran bir insan muhakkak yılda
FÂİZ/RİBÂ
- 863 -
% 6 nisbetinde fazla kâr etmelidir. Bu nisbetinden fazla kâr etmelidir. Bu nisbette kâr getirecek yollar ne olursa olsun uygulanmaya mecburdur. Şayet bu şirket sahibi ahlâki ve ilmi bakımdan faydalı filimleri ihraç ederek istenilen kârı temin edemiyorsa, kötü ve müstehcen, ahlâka mugayır filimleri ihraç etmeye, çeşitli reklam ve propagandalarla insanların, ahlâk, fazilet, şeref gibi şeylere önem vermeden bu filimleri seyretmelerini sağlamaya mecbur kalacaktır.
İşte! İnsanlık için iddia ettiğiniz fâiz faydaları ve elde edilmesinin tek yolu olan fâiz budur! Şimdi de iddia ettiğiniz gibi fâize olan “ihtiyacı” gözden geçirelim:
Şüphesiz ki “İstikraz” insan hayatının ihtiyaçları arasındadır. Fertle şahsi ihtiyaçları için borç almaya mecbur kalabilirler. Ticarette sanayide, ziraatte ve benzeri iş sahalarında ihtiyaç daha da artabilir. Aynı zamanda ticari kurumlar -Hükümetler dahil- borç almaya daima mecburdurlar. Fakat, “Doğrudan doğruya fâizsiz borç almak mümkün değildir” demek çok yanlış olur. Çünkü fertlere ve milletlere fâizsiz borç verilmesini mümkün kılmıyan durumu, siz, fâizi kanunlarla korumak suretiyle yarattınız. Siz hele bir kere fâizi yasaklayınız ve İslam’ın ahlâka getirdiği o iktisadi nizamı düstur ediniz de bir bakınız, fâizsiz borç almak, ferdi ve ticari hayatta her sahada ne kadar kolaylaşır ve bollaşır. Her taraftan bağışlar, yardımlar milletlere de fertlere de nasıl akın eder görünüz. İslam dini bunun böyle olacağını ispat etmiştir. Yüzyıllar boyunca İslam topluluğu iktisadi hayatını fâizsiz olarak en güzel şekilde nizama koymuş ve yönetmiştir. Bu pis fâiz çağı gelmeden önce İslam’ın hiçbir devirde ne ölen bir müslümanın cenazesini akrabası fâizsiz borç alamadığı için kefensiz bırakıp defin edemediği görülmüştür, ne de müslümanların ticareti, sanayisi, ziraati sırf iyilik (fâizsiz) borcu alamadıkları için tökezlediği tesbit edilmiştir. Ve ne de hiçbir müslüman devletinin, milletinin yararına yaptırmaya kalkıştığı bir iş için, herhangi bir savaş masrafını karşılamaya uğraştığı zaman milletten fâizsiz borç alamadığından muvaffak olmadığı görülmüştür.
Böylece, iyilik borcunu tahakkuk ettirip yürütmek mümkün değildir. Fâiz olmadan borç alıp verme işlemi (istikraz) ortadan kalkar şeklindeki iddianızın yanlışlığını verdiğimiz örnekten başka zihni bir delil ile ispat etmeye lüzum görmüyoruz. 3659
Fâizin Zararları
Önceki bölümde fâizin makuliyeti üzerinde durduk. Nazari yönden zararlarını tartıştık. Sonuç olarak da fâizin makul bir şey olmadığına, insanın iktisadi hayatı için önenli bir faktör sayılmadığına, adalet yönünden de ele alınır tarafı bulunmadığına karar verdik. Hem de insanlık için faydasız olduğunu ispat ettik. Ancak, fâizin kat’i surette yasaklanmasının sebebi bu nazari zararlar değildir. Bunların yanında fâizin korkunç fiili zararları vardır. Bu bölümde fâizin insanlığa getirdiği fiili zararları enine boyuna inceliyelim ki akıllı olan herkes, bu çirkin işin yasaklanmasının doğru olacağından şüphe etmesin.
3659] Mevdudi, Fâiz
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâizin Rûhî ve Ahlâkî Bakımdan Zararları
Fâizin rûhî ve ahlâkî olan zararlarını öncelikle ele almamız gerekir. Çünkü; ruh ve ahlâk insaniyetin cevherini esas yapısını) teşkil eder. Ruh ve ahlâk insaniyetin hem cevheridir, hem de yönetici kuvetleridir. İnsaniyeti bu iki öz cevherinde bozguna uğratan her şey başka bakımdan faydalı da olsa atılmaya terkedilmeye, hatta sakınılmaya mustahaktır. Fâizi didikleyip her bölümünü iyice tetkik edecek olursak, ilk bakışta, fâiz anlayışının insanoğlunda harekete geçtiği andan itibaren, -para biriktirme isteğinden tutun da diğer bütün ekonomik hayatın gelişiminde- insanı bencillik (egoizm) cimrilik, dar kalplilik, duygusuzluk, maddeye tapmak gibi daha birçok kötü sıfatlarla etkilediğini ve bu anlayışın gelişip gittiği müddetçe, insanı fâizcilikle yürüttüğü işlerde muvaffak ettiği nisbette bu kötü sıfatları da içinde kökleştirir, derinleştirir. Fakat İslam dininin zekat ve sadakaya dayanan mali, iktisadi işlerini tetkik edecek olursan -fâizciliğin tam aksine- insanın zihni çalışmalarının tümüretkerşlik, cömertlik gibi daha birçok iyi sıfatlarla benzendiğini görürsün. Bu ortam içerisinde yaşayan insanında hayat boyunca iyi sıfatlarını kökleştirip geliştireceği de muhakkaktır.
Fâizciliğin insanda meydana getireceği ahlâ ile, İslâm nizamının telkin edeceği ahlâkın, hangisinin insanlık için daha yararlı olduğunu, her vicdanlı insan taktirle hakkı teslim edebilir.
Toplum ve Medeniyet Bakımından Fâizin Zararları
Fâizin zararlarını bir de toplum ve medeniyet yönünden inceleyelim. Fertlerinin birine karşı davranışları bencillik ve nefisseverliğe dayanan, zengin halk tabakasıyla, orta halli tabakının müşterek menfaatleri bir diğerinin zararına olup çelişen, şahsi bir menfaat olmadıkça hiç bir ferde yardım edilmesini doğru görünen -zekat ve sadaka vermeye niyet ettiğinden fiilen vereceği vakte kadar geçen zaman içerisinde- başkasını kendisine tercih etme, geniş kalplilik, gaymeyen toplumun ve kişinin felaketini kazanç ve gelir kaynağı olarak gözeten fertlerin kuracağı medeniyetin uzun müddet yaşayacağına iki kişinin inandığı vaki değildir. Bu esaslara dayanan ve bu duygularla yaşatılmak istenen bir toplumun en kısa zamanda dağılacağından, varlığını muhafaza edemeden çözüleceğinden hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bu sebepler yanına, bir de cemiyeti yıkan diğer faktörler katılacak olursa, o zaman toplumun fertleri birbirlerine girer ve iç savaşların önü alınamaz. Fakat bunun aksine, toplum dayanışma, yardımlaşma ve birlik esaslarına göre kurulur, fertleri arasında cömertlik, müsamahakârlık havası hakim olur da düşkün birine yardım elleri her taraftan uzanırsa, zengin zümre kendi arzularıyla fakirleri korumaya uğraşır ve hiç değilse haklarını yemeden adilane hareket ederlerse yaşadığı müddetçe bu toplumda kardeşlik duyguları artar ve yardımlaşma, öğütleşme esas olur. Fertlerin birbirine karşı güveni çoğalır, yıkıcı ve bozguncu hareketler bu topluma tesir edemez ve iç huzursuzluklar da vuku bulmaz. Hem de birinci topluma nazaran medeniyet sahasında mükemmelleşmeye doğru daha çabuk ilerler ve kalkınır.
Dünya devletlerinin aralarındaki bağları da bu ölçüler dahilinde görecek olursak, durumun değişmeyeceğine kanaat getiriniz. Çünkü komşu bir devlete karşı davranışlarında keremi, şefkati, sevgiyi düstur edinen ve komşusunun başına bir felaket geldiğinde hemen yardımına koşup teskin ve tesellisine uğraşan devletin, karşılık olarak komşusundan sevgi, saygı ve samimiyet göreceği
FÂİZ/RİBÂ
- 865 -
muhakkaktır. Fakat komşu devletlere karşı davranışları bencillik, nefsseverlik, dar kalplilik olan ve komşunun başına gelen felaketlerde kendine maddi menfaat sağlamaya uğraşan devletin, mukabilinde komşusundan saygı, sevgi ve samimiyet beklemesi olacak iş değildir. İkinci Cihan Savaşında dost İngiltere ile Amerika arasında geçen hadiseyi işitmişsinizdir. İngiltere savaştan sonra dostu ve müttefiki olan Amerika’dan “Bretton Woods” anlaşmasıyla fâizsiz borç, para istemişti. Fakat Amerika fâizsiz borç veremiyeceğine ısrar edince zor durumda olan İngiltere fâiz ödemeye mecbur kaldı. Bu hadisenin İngiliz milleti üzerinde bıraktığı tesirlerin yankılarını siyaset adamlarının açıklamalarından ve gazetelerden takip etmek mümkün olmuştur.
İngiltere’nin temsilcisi olarak Amerika’ya giden ve Bretton Woods adıyla bilinen bu anlaşmayı hazırlayan Lord Kiens, Lordlar Kamarasında yaptığı konuşmasında mevzuya değinerek “Amerika bize fâizsiz borç vermeye razı olmadı, bu anlaşmada Amerika’nın bize karşı tuttuğu yolun, takındığı tavırın bana verdiği sonsuz kederi ve acıyı ilelebet unutmam mümkün olmayacaktır” demiştir. Bretton Woods anlaşmasını onaylanması için parlamentoya sunan devrin Maliye Bakanı Dr. Dalten yaptığı açıklamada: “Harpten çıkarken dostumuzun sırtımıza yüklediği bu ağır yük, müşterek gaye uğrunda çektiğimiz sıkıntıların sarfettiğimiz emek verici bir mükafatı olmuştur. Amerika’dan fâizsiz borç isteyince bizi (Böylesi de iş siyaseti değildir) diye cevap verdiler. Kazandığımız eşine zor rastlanır bu armağan hakkında düşündüklerini açıklamalarını geleceğin tarihçilerine bırakıyoruz” demiştir. Amerikalılara karşı aşırı meyilleri ve sevgileri olduğunu gizlemeyen Mr. Churchill’in sözleri arasında: “Amerikalıların bize karşı davranışlarında dayandıkları bu çok tuhaf para aşkında ve menfaatperestlikte birçok tehlikelerin olduğundan endişe etmekteyim. Gerçekten bu anlaşma Amerikalılar ile aramızdaki bağlara kötü bir etkide bulunmuştur” ibareleri yer alıyordu.
İşte, fâizin fıtrî tesirleri bunlardır!... Milletlerde de fertlerde de her zaman için görülecek olan ruhi tepkiler fâizin eseridir.İngilizler fâizin kötü bir şey olduğuna inanacak değillerdir. -Bugün de inanmazlar- kendilerinden fâizsiz borç para isteyen biri çıkarsa, gülerler ve hakaret edercesine “Böylesi de gerçek ticaret anlayışına uygun değildir” diye çıkışırlar. Ama dost bir devletten “Gerçek ticaret anlayışı” ile muamele görünce bağrıp-çağırmaya başlarlar ve dünyanın önünde fâizin kalpleri kırıldığına, insanlara arasındaki bağları kötüye götürdüğüne şâhitlik ederler.
Ekonomik Yönden Fâizin Zararları
Fâizin zararlarına bir de bu yönden bakalım, fâiz toplum hayatının borç alıp verme (istikraz) işlerinin bütün ile ilgili bir mevzudur. Bunun için önce borç şekillerini ve çeşitlerini inceliyelim:
1) Ferdî ihtiyaçlar için alınan özel borçlar.
2) Gelir getirecek işlerde kulanılmak üzere tüccarın, sanayicinin, arazi sahiplerinin (çiftçilerin) aldıkları borçlar.
3) Hükümetlerin halktan aldığı borçlar ki ayrı gaye için olur:
a) Gelir sağlamayan harp gibi gayeler için alınan borçlar.
b) Gelir getiren demir yolları, kanallar, hidrolik elektrik santralleri gibi
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
projelerin tahakkuku için alınan borçlar.
4) Hükümetlerin dışardan aldıkları borçlar.
Şimdi bu borç çeşitlerini teker teker inceleyelim ve her bölüme fâiz karıştığı zaman gelecek olan zararları inceliyelim.
1) İhtiyaç Sahiplerinin Aldığı Borçlar/Krediler
İktisadi alanlarda en geniş çapta dönen fâiz işi (Monylending Bussiness) denilen ödünç para verme işidir. Bu afetten hiç bir dünya devleti kurtulamamıştır. Çünkü bu devletlerin hiç birisi orta halli ve fakir vatandaşlarının muhtaç oldukları zaman kolayca borç bulabilecekleri imkanları hazırlamak için çalışmamış oldukları gibi, fâizsiz borç bulma imkanını hazırlamak mümkün olmadığından bile makul fâiz fiyatları ile istedikleri borcu bulabilecekleri zemini yaratmak için de uğraşmamışlar ve hatta bu işin hükümet vazifeleri arasında olmadığına inanmışlardır. Toplumun bugün için böyle bir zemine ne kadar muhtaç olduğunu henüz idrak etmemişlerdir.
Bu işleri çeviren bankalar en büyük çapta ve çok kâr getirecek işleri icra etmekle yetinmektedirler. Şayet bankaların kapıları yoksun ve az gelirli insanlara açık olsaydı, sıkışık ve zor durumlarında müracaat ederek, muvakkat, ihtiyaçlarının giderebilirlerdi. Fakat bankalar kapılarını bu adamlara açmadığı için dünyanın her tarafındaki fakirler, çiftçiler, dar maaşlı memurlar, ufak ticaret sahipleri zor müşkül durumlarında, kartallar gibi her şehrin semalarında süzülen ve pençesine düşecek avını arayan fâizcilerden borç almaya mecbur kalırlar. Bu fâizcilerin aldığı fâizin fahişliğinden bahsetmeye lüzum yoktur. İnsan bir kere bunların ağına düşmeyi görsün, kendisi hayatı boyunca ellerinden kurtulamıyacağı gibi, bir türlü tükenmeyen borcunu evlâtlarının, torunlarının sırtına da ecdad mirası olarak ödedikleri halde hala sırtlarına kaya gibi oturan borcu bırakır. Bu zavallılar da esas borcun birkaç katı fâiz vermekle bitiremezler.
Fâizci, borcunu vermeyen insanın bütün (ev) eşyasını borcu ve fâizi karşılığı hesaplıyarak tekrar eşya sahibine bu sefer daha fazla fâizle geri verdiği çok görülmüştür. Tabii bu duruma düşen insanın hali iyice zorlaşır.
Fâizcilerin, para ödünç verme işi yapan bu adamların, borçlarından mahkeme kanallarıyla resmen alabilecekleri yıllık fâiz fiyatı İngiltere’de en az % 48 dir. Bu işte İngiltere’de yürütülmekte olan yıllık fâiz fiyatları genelikle % 300 ile 400 arasında değişir. Bazı fâiz işlerinin % 1200- 1300, yıllık fiyatlar üzerinden yapıldığı da görülmüştür. Amerika’da, fâizciye resmen tanınan yıllık fâiz fiyatı : 30-60 arasındadır. Fakat genel olarak bu ülkede fâiz işleri % 100 ile 200 arasında yürütülmektedir. Bazen bu fiyatın % 480 e eriştiği de görülmüştür.
Hindistan’da % 48 yıllık fâiz fiyatıyla borç veren fâizcinin ne kadar cömert ve şefkatli sayılacağını bilemezsiniz. Çünkü genellikle bu işler ülkemizde % 75 yıllık fâizle yürütülmekte, bazen yılda % 150 ye de erişmektedir. Bazı fâiz fiyatlarının % 300 ile 350’yi bulduğu da vakidir.
Dünyanın dört bucağında bütün orta halli ve yoksun tabakanın çoğunluğunun, ağırlığı altında inlediği afet işte budur. Bu meslek (fâizle ödünç para verme mesleği) kapitalistlere işçi tabakasının zaten az olan gelirinin büyük bir kısmını kaptırmaya yaramaktadır. Zavallı işçiler geceyi gündüze katarak alın terleriyle
FÂİZ/RİBÂ
- 867 -
kazandıkları aylıklarından yahut günlüklerinden yaşayacak kadar bile bir şey arttıramamaktadırlar. Çünkü fâizci onlardan evvel bu gelire el koyma hakkına sahib olmuştur. Bu da işcilerin sadece ahlâkını bozmakla, açmakla kalmaz, bir taraftan evlâtlarını okutup, yetiştirip terbiye etmelerine, topluma faydalı hale getirmelerine mani teşkil ederken, diğer taraftan da hayat seviyelerini düşürür, şartlarını ağırlaştırır, onları hayat kaygısı altında dertte ve kederde bırakarak, zihni, bedeni faâliyetlerini aksatır, işlerine karşı olan isteklerini, şevklerini kırarak tam verimli olarak çalışmalarına mani olur. Bu durumda fâiz sadece zulm ve adaletsizlik değil, toplum ekonomisi için de en büyük zarardır. Çünkü işçilerin kendileri çalışarak ihraç ettikleri mallar önlerine bol miktarda uzatılırken onları alacak, refah ve bolluğa kavuşturacak servet ellerinden alınmaktadır.
Sizler, sıtma hastalığını şu kadar bin iş saati kayıp ettirdiğini, şu kadar miktar üretimin azalmasına sebep olduğunu hesaplarsınız ve zavallı sivrisineğe karşı mücadeleye girişir neslini kesmek için büyük gayret sarfedersiniz de, iş yerlerinizde çalışmakta olan işçileri, fâizcilerinizin nasıl rahatsız ettiğini, huzurlarını kaçırarak, kalplerini kırarak, işlerine karşı olan azimlerini nasıl azalttıklarını, dolayısıyla üretimizin ne kadar zarara uğradığını hesaplamazsınız! Neden?!... Aptallığınız o derece ilerlemiş, aklınız bu konuda o kadar ters çalışır olmuş, ki, fâizcileri ortadan kaldırmayı düşünecek yerde, fâizcilerin işçilerinizden kendi elleriyle ezip çıkaramakdıkları son birkaç damla kanı mahkemeleriniz onlar için çıkarmaktadır.
Fâizcilik mesleğinin ekonomiye verdiği ikinci zarar ise; fakir halk tabakasının elinde kalan en son alma kuvvetini de elinden kapmaktadır.
Çok yakın bir geçmişte yüz binlerce insanın işsiz, milyonlarca insanın da dar gelirli olması memleketlerin ekonomik ve sanayi kalkınmalarına kuvvetli bir mania olmuştu. Bunu bildiğiniz halde siz hala bol gelirli insanları para harcamaktan sakındırıyor, gelirlerinden arttırabilecekleri en fazla arttırımı yapmalarına teşvik ediyorsunuz. Böylece memleketin ticaretini bir kaç daha kötüye sürüklemekle yetinmiyorsunuz, bir de zavallı ve fakir milyonlarca insanın elinde dar gelirlerine rağmen kalan satın alma kuvvetini de fâizcinin almasına müsaade ederek kendilerine lazım olan hayati ihtiyaçlarını alamaz hale sokuyorsunuz. Hem keşke fâizciye kaptırdığınız paraları fâizciler yararlı işlerde kullansalardı neyse; fakat onlar bu paraları tekrar toplumu borç altına sokmak, hazinelerine bir miktar daha fâiz katmak için kullanıyorlar. Biraz düşününüz ve taktir ediniz: Şayet dünyada yalnız elli milyon insan olsaydı; kader onları da fâizcinin ağına düşürerek her birini ayda bir altın ödemeye mecbur etseydi, bunun manası: Her ay elli milyon altın tutarındaki mallar tüketilmeden pazarlarda kalacak demek olmayacak mıydı? Sonra fâizci eline geçen bu küliyetli parayı memleketin ekonomisine yardım edecek yerlerde kullanmayacak, toplum üzerine borç olarak yeniden tahakkuk ettirecek.
2) Ticaret ve İş Adamlarının Aldığı Borçlar/Krediler
Verimli işlerde kullanmak üzere ticaret ve iş adamlarının aldıkları fâizli borçlardan ekonominin gördüğü zararı gözden geçirelim: Ticaret, sanat ziraat gibi ekonomik işlerle hangi yönden olursa olsun az çok ilgilenen insanların, bütün güçlerini, çalışmalarını, gayretlerini, eyilimlerini bir araya getirerek bu işlerin ilerlemesini ve kalkınmasını sağlamak için el birliği yapmaları, ferdi ve
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müşterek menfaatlari icabı olduğunu unutmamalıdır. Bu işlerin gerilemesinin kendilerine zarar getireceğini kabul ederek tehlikeye karşı korunabilmeleri için birlikte çalışmalarının, gayret etmelerinin gerektiğinin bilecekleri gibi; bu işlerin ilerlemesinin, kazanmasının da, hepsine faydalı olacağını bilerek, yine bütün güçlerini birleştirmek suretiyle onu her sahada kalkındırmaya ve geliştirmeye uğraşmalıdırlar. Hem, yalnız fikir ve bedenleriyle bu işlerle uğraşan insanlardan başka kapitalleriyle bu iş sahalarına katılan insanların da aynı gaye ve maksatla çalışmaları ve bu işlerin zarara uğramaya, gerilemeye doğru sürüklenmesini önlemek için gayret göstermeleri zorunlu olduğu gibi; ekonomik kalkınmanın da zaruri bir icabıdır. Fakat kanunlar fâiz işine müsaade edince, kapitalistlerin gözü önüne, kapitallerini ticaret, sanayi gibi bahsettiğimiz iş sahalarına borç olarak katıştırmalarını sağlayan kapıyı açmıştır. Kapitallerini bu iş sahalarına borç olarak yerleştiren kapitalistler, iş adamlarıyla aynı gaye ve maksatlarla işlerinin menfaatini koruyacak yerde kendilerine aylık veya yıllık kârı garanti edecek, toplumun iş alanlarına, ekonomik hayatına ilişen, kayıp ve zararlar ile ilgilenmeden onu her durumda sömüren ve kârını alma hakkını kendinde gören (asalak) gayrı fıtri bir yabancı unsur gibi araya karışmışlardır. Bu işlerle uğraşan bütün elemanlar işlerin gerilemesiyle zarar ettikleri halde aralarındaki fâizci (asalak) unsur bu zarardan az-çok hiç etkilenmez. Çünkü gayrı fitri olan bu fâizci unsurun alacağı kâr, her iki durumda teminat altındadır. Diğer elemanlar zarar etmemek, işleri daha iyiye götürmek için birlikte çabalayıp uğraştıkları halde aradaki yabancı unsur bu gibi işlerde kafasını yormaya lüzum görmez. Hatta diğer elemanlar iflas etme tehlikesiyle karşılaştıkları taktirde, bu tehlikeden kurtulmak için uğraşırlarken onlara yardım edecek yerde kendi maddi menfaati icabı kapitalini geri çekmeye başlar. Diğer bir yönden de; içinde bulunduğu ve kapitalini borç olarak yatırdığı iş sahalarının kalkınması, ilerlemesi kendisini direkt şekilde (Vasıtasız = Doğrudan doğruya) ilgilendirmez. Çünkü bu sahaların kalkınması, ilerlemesi veya üretimini terakki ettirerek fazla netice olması, onun belli ve kesin kârını çoğaltmayacaktır. O, ancak kapitalini bu topluluğa (kira) olarak vermiştir. Kâr da etseler, zarar da etseler, kirasını garanti alacağı için duygusuz ve müsterih olarak bir kıyıda inzivaya çekilmiştir.
Tutulan bu yanlış yol, iş adamlarıyla kapitalistler arasındaki ilişkileri, dayanışma ve yardımlaşma yerine bencillik ve düşmanlığa çevrilmiştir. Çünkü ellerinde birikmiş para bulunduran kapitalistler, kapitallerin kendileri ticari üretimde, sanayide kullanmadıkları gibi, başkalarıyla de ortak veya hissedar olmak suretiyle kulanılmasına da razı olmamaktadırlar. Bunların peşinden koştukları ve istedikleri tek şey; kapitallerini borç vermek süretiyle başkalarının, ticaret, sanat, ziraat gibi işlerine sokuşturarak, bu adamların başlarına gelecek muhtemel zararlara karışmadan yalnız kârlarına belirli ve fakat mümkün olduğu kadar en çok nisbette; ayda veya yılda gelecek şekilde ortak çıkmaktır. Bu isteklerinin de topluma birçok zararları vardır:
1- Belki ileride fâiz fiyatları artar ümidiyle, kapitalistler birikmiş paralarının bir kısmını- çok kere hepsini-bir kıyıya kaldırır, verimli ve faydalı işlerde kullanılmasına fırsat vermezler. Yeryüzünün her tarafında her zaman üretime elverişli imkanlar, yeterli enerji ve tabii kaynaklar bulunduğu, işsizlikten kıvranan, geçim derdiyle sağa-sola baş vurulan işçi eller olduğu; her zaman için üretilecek ticari mallara sonsuz ihtiyaç hissedildiği halde, dünyada üretimi çoğaltmak, işsizlere
FÂİZ/RİBÂ
- 869 -
karınlarını doyuracak iş vermek, pazarlarda yığılan malları gerçek ihtiyaç ölçüsünde tüketmek mümkün olamıyor. Bunun da tek sebebi kapitalistin, kapitalinin istediği nisbette fâiz getirmiyeceği için ticarette veya sanayide kullanılmasına razı olmayışıdır.
2- Kapitalist yüksek fâiz fiyatına olan hırsından dolayı, kesesinin ağzını ticari, sanayi ve zirai işlere; bu işlerin ve memleketin çıkarına uygun şekilde değil de kendi menfaatine uyacak şekilde açar yahut kapatır. Bunun da zararı aynı, bir ziraat bölgesinde sulama tesislerini elinde tutan, ziraatin suya olan ihtiyacına göre değil de kendi istediğine ve çıkarına göre suyu açıp-kapayan insanın sebep olacağı zarara benzer. Çünkü bu insan ziraatin ve bağların sulanmaya en çok ihtiyacı olduğu zaman, suyunun fiyatını arttırır. Suya olan ihtiyacın şiddetine göre de fiyatları arttırmaya devam eder. ta ki çiftçiler ve bağ sahipleri bu fiyatlarla sulayacakları ziraatlerinden, bağlarından kâr geleceği ümitlerini kaybederler. Tabii bu adam ziraatın suya ihtiyacı olmadığı zamanlarda en düşük fiyatla bile suyunu açıvermeye hazırdır.
3- Kalkınma yolunda güvenle ilerlemesi gereken ticaret ve sanayi düzenine ticari deveran (trade Cycle) adındaki hastalığı fâiz ve fâiz fiyatı getirecek, sık sık tökezleyip duraklamasına sebep olmuştur. Bu hususta özel olarak “Çağdaş Nizamlar ile İslam iktisadı Arasındaki Esaslar” adlı kitabımızda açıklama yaptık burada tekrar edilmesine lüzum görmüyoruz.
4- Fâizin kerametlerinden biri de; kapital, revaçta olan fiyatlar üzerinden bir fâizi kapitaliste temin etmedikçe; memleketin şiddetle muhtaç oduğu faydalı ve yararlı işlere dahi yönetilmeye razı olmaz. Ama,-Aksine-kapitaliste istediği fâizi getirecek olduktan sonra topluma faydası dokunmayan işlere akın eder.Diğer taraftan, fâiz fiyatı bütün tüccarları ve iş adamlarını ödeyecekleri fâiz fiyatlarından fazla kâr edebilmeleri için meşru ve gayrı meşru yolları var güçleriyle uygulamaya mecbur eder. Bu hususta geniş açıklamamızı yine“Çağdaş Nizamlar ile İslam Arasında Ekonomi Esasları” adlı kitabımızda yaptık. Tekrarına lüzum görmüyoruz.
5- Kapitalistler işçi ve sanatkâr sınıfına pek öyle uzun vâdeli borç vermeye razı olmazlar. Çünkü, onlar, bir taraftan ellerinde külliyetli miktarda kumarımsı işlerine elverişli paranın bulunmasını gözetirken, diğer taraftan, ilerde fâiz fiyatları artacak olursa, uzun vâdeyle verdikleri paraları kullanmayacakları için edecekleri zararı hesaplarlar. Netice olarak da; ufak iş sahipleri ve sanatkârlar dar çerçeve içerisinde kalarak işlerinde cesaretle çalışamazlar. Geniş çapta ve memlekete daha yararlı olabilmek işleri yapacakları yerde, az miktarda açılmadan basit ve mahalli iş yaparlar. Bu durumda, günün icaplarına uygun modern makineleri ve takımları ve çok kısa bir müddet için aldıkları borç paralarla fazla almak için gereken parayı bulmak onlarca çok zor olduğundan, ellerindeki kullanılmış eski ve yetersiz, diskalifiye aletlerle çalışmayı tercihe mecbur kalırlar. Bu nitelikteki aletlerle de çıkaracakları kalitesiz malları mahalli pazarlarda satarak borçlarını ve fâizini ödemeye uğraşırken kendilerine de biraz kâr arttırmaya çalışırlar.
Kısa vâdeyle verilen borç paraların kerametlerinden biri de, imalatçılar mallarının satışında biraz duraklama olduğunu hissettiler mi hemen imalatı durdururlar. Kendilerinde bir müddet -kısa da olsa- daha imalata devam etme cesaretini bulamazlar. Çünkü stok edecekleri fazla mallar dolayısı ile piyasada fiyatlar
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşecek olursa kendilerini iflas çukuru başında bulacakları tehlikesini görüp dururlar.
6- Ticari ve sanayi projeler için uzun vâdeli borç alan iş adamlarının uzun müddet fâiz ödemeleri, onları, çeşitli zararlara uğratmaktadır. Bu tip istikrazlar genellikle on yıllık, yirmi otuz yıllık, gibi uzun müddetler için olup önceden belirtilmiş yıllık kesin fâizin ödenmesini gerektirir. Her borçta olduğu gibi bu uzun vâdeli borçlarda da ödenmesi gereken yıllık fâiz kararlaştırılırken, her iki tarafın da geleceğin nasıl olacağını, ileride zamanın piyasaya ne gibi değişiklikler getireceğini, fiyatlarda ne dereceye kadar ucuzlama ve planlama olacağını ve borç alan adamın bu yıllar içerisinde kazanma şansının ne kadar çoğalıp azalacağını, yahut hiç şansı olmayıp zarar edeceğini bilmeleri ve görmeleri mümkün olmadığından bu hususları nazarı itibara almamaktadır.-Mesela, bir adamın bugün % 7 fâiz fiyatıyla külliyetli miktarda ve yirmi yıl vâde ile borç para aldığını, aldığı bu parayla da büyük bir endüstri işi kurduğunu düşünelim! Tabiatıyle bu adam 1978 yılına kadar her yıl hem kararlaştırılan fâizi muntazam ödemeye, hem de borcunun gelen taksitlerini vermeye mecburdur. Fakat, 1960 yılında fiyatlar piyasada bugünkü fiyatlara nisbetle tam yarıya düşecek olursa bu adam ne bugünkü satışın borcunu verebilir ne de fâizini öder. Netice olarak kapitalistin borçlularının çoğu ya iflas edeceklerdir, ya da iflas etmemeleri için memleketin ekonomisine zararlı olabilecek hile yollarını, gayrı meşru usulleri arayıp bulacaklardır.
Değişik zamanlarda çeşitli fâiz fiyatlarıyle tüccar ve iş adamlarına borç veren kapitalistin sabit ve garanti kazancının, adaletle de, insafla da hiç ilgisi olmadığını, daima inen ve çıkan fiyatlar yanında kapitalistin teminat altına alınan kârının memleket kalkınmasına hizmet etmeyeceğini; hiçbir iktisat prensibiyle bağdaşmayacağını, biraz aklı olan insan kat’i bir surette anlıyabilir... Acaba, herhangi bir mukavilin yeryüzünde bir şeyi yirmi yıl müddetle aynı fiyatlar üzerinden temin etmeye razı olup mukavele yaptığını hiç duydunuz mu? Böyle tuhaf bir mukavele dünyada hiçbir uzun vâdeli satış anlaşmalarında görülmemişken nasıl olur da fâizci kapitalist, herkesten ayrı olarak borçlusundan kapitaline belirli bir ücreti karar ederek uzun yıllar süresince istihsal edebilir.
3) Hükümetlerin Halktan Aldığı Borçlar/Krediler
Şimdi de hükümetlerin halktan aldıkları borçları ele alalım. Bu borçlar iki çeşit olur: Bir gelir sağlayamıyan işler için, diğer çeşidi de gelir sağlayan işler için alınır. Bunları ayrı ayrı inceleyelim:
a) Birinci çeşit borçlar için ödenecek fâizin, kapitalistlerin borçlarından aldıkları fâizlerinden hiçbir farkı yoktur. Hatta ondan daha çirkin, daha kirli ve daha zararlıdır. Çünkü, toplumun yetiştirdiği, elinden tutarak kazanmaya muktedir ettiği, kurduğu siyasi, iktisadi, medeni nizamlar ile emniyet ve refahını sağlıyarak çalışıp kazanabilmesi için elinden gelen bütün hizmetleri ifa ettiği bir insanı düşünelimki, bu insan kendisine bunca hizmette bulunan hükümete, dolayısıyla topluma yardım edecek duruma geldiği zaman karşı durup fâizsiz borç vermekten imtina ederse, hatta, sonunda topluma maddi bir kâr getirmeyen fakat tahakkuk ettiği takdirde kendisi de içinde yaşadığı toplumun fertlerine maslahat celp eden işler için de vereceği borç para mukabili fâiz gözetir ve “ister kâr et, ister kâr etme, ben yıllık fâizimi muhakkak isterim” derse, bundan daha çirkin ve iğrenç bir kanaat olabilir mi? Bundan daha çirkini daha iğrenci memleket
FÂİZ/RİBÂ
- 871 -
(hasbelkader) bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya geldiğinde, toplumun bütün fertleri ile birlikte fâizcinin de ırzı, namusu, hayatı, tehlikeye maruz kalması halinde ki bu durumlarda -bilindiği gibi- devlet bütcesinin varı-yoğu sarfedilir. Bu sarfiyat kâr getirecek işlere değil de harbin alevleri arasında kül olacak ve elde edilecek muvaffakiyete göre de ya toplumun fertlerini -fâizi de beraber olmak üzere- ölümden kurtaracak, yahut ölüme sürükliyecek işlere yapılması mecburiyeti varken fâizcinin memleketinin kurtulması için lazım olan borç paraya fâiz istemesi daha iğrenç ve çirkin değil midir? Toplumun diğer fertleri vatan uğrunda gayretlerini, vakitlerini, canlarını feda ederek, hiçbirisi memleketi böyle fedâkârca korumanın yıllık kârı ne olacaktır? Diye soruşturmazken bu fâizci kapitalist hepsinin arasından kafasını kaldırarak parasını yıllık bir yüzde fâiz olmadıkça memleketine borç veremiyeceğini ilan eder ve milletten fâizle verdiği borç paranın son kuruşunu geri alıncaya kadar fâizin ödemelerini ister, hatta millet yüzyıllarca bu borcu geri ödeyemezse bile fâizci fâizinin,vatan uğrunda kolunu, bacağını, eşini, evladını kaybeden; başından yaralanan mağdurların cebinden çıkartılarak kendi hazinesine girmesinde ısrar eder. Acaba böyle bir zümre cemiyet tarafından verilen fâizlerle beslenmeye, doyurulmaya mı layıktır? Yoksa bunların hakkı köpeklere atılan zehirli yemler yedirilerek öldürülmek midir?
b) Ama ikinci kısımda söylendiği şekilde, halktan alınan borçlar, fertlerin, kurumların (ortaklıkların, kooperatiflerin) iş adamlarının ticari amaçlar için aldığı borçlardan farklı değildir. Bu yüzden tüccar ve iş sahiplerinin aldığı borçlara yaptığımız itirazların hepsi burada da aynen tekrar edilebilir.
Kazanç ve gelir sağlıyacak verimli işler için borç para alan hükümetler, genellikle bu borçları uzun vâdeli alırlar. Fakat hiçbir hükümet bu borçları kesinleşmiş yıllık fâizi ile alırken, ileride başına negibi hadiselerin geleceğini, yirmi, otuz yıl gibi bir süre içerisinde, iç ve dış işlerinde ne gibi değişiklikler olacağını ve ayrıca tahakkuk ettirmek için borç aldığı projelerin sonunda bir kâr getirip getirmiyeceğini bilemez. Çok kere hükümetler tahminlerinde yanılırlar, borç alarak işlettikleri para kendilerine kâr getirecek yerde fâizi zor karşılar. Bunlar hükümetlerin faydalı projelere yatırım yapacakları yerde geçmiş borçlarının taksitini ve fâizini ödemeye mecbur bırakan ve mali zorluklar yaratan esas sebepler ve önemli faktörlerdir.
Daha önce zikrettiğimiz olay burada da tekerrür eder. Yani; fâiz fiyatı elde edilen malların pazardaki satış fiyatlarını ve bunların kâr haddini sınırlar. Hiçbir hükümet ödeyeceği fâiz fiyatından aşağı maddi kâr getirecek işlere hazırlanamaz. Bu işler memleketin son ederece yararına, çıkarına olsa bile... Hiçbir hükümet çöl toprakları ıslah etmek, iskan bölgeleri onarmak, sulama tesisleri kurmak, köylere yol, su, elektirik getirerek köylünün sağlığı için uğraşmak, ucuz ve sıhhi memur evleri inşa ettirmek, gibi millete ve topluma yararlı işler için ne kadar faydalı olursa olsun, ihmal edip, yapılmadığı taktirde doğacak zarar ve kayıplar ne kadar çok olursa olsun, borç aldığı merciye ödeyeceği fâiz fiyatından fazla-hiç değilse fâiz fiyatı kadar- yıllık kâr sağlamadıkça bu işler için bütçesinden ayırım yapıp yatırımda bulunamaz. Hem sonra bu gibi, memlekette faydalı ve yararlı işler için hükümet aldığı borç paranın fâizini yine halktan vergi suretiyle alarak onların sırtına yükler, her birinin cebinden teker teker çıkartır. Böylece de kapitalistlere uzun müddet her yıl binlerce lirayı öder durur. Mesela bir hükümet % 6 yıllık fâiz fiyatı ile aldığı elli milyon lirayla büyük bir sulama tesisleri projesini
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uygulamaya kalkışırsa, hesaba göre kapitalistlere yılda üç milyon lira ödemesi gerekir. Hükümetin elinde bu kadar parayı açıktan temin edecek gelir kanağı olmadığını herkes bildiğine göre, hükümet bunun yükünü sulama tesislerinden faydalanacak olan çiftçilere yükleyecektir. Bu yüzden çifçilerin hükümete tesisler için ödedikleri ücretler arasında (zımnında) bu fâiz için bir miktar para vardır. Çiftçilerin de, fâiz için ödedikleri fazla parayı kendi ceplerinden vermedikleri bizce ve herkesçe malumdur. Onlar bu parayı topraklarından elde ettikleri mahsullerin sırtından çıkarmaktadırlar. Buna göre ödenen üç milyonluk fâiz çarşıdan ekmek alan, yahut evinde aş pişirmek için mahsulden getiren memleket halkının hepsinin cebinden çıkmaktadır. Böylece fakir ve düşkünlerin ekmeğinden kopartılan her lokma, diğerleriyle birleşerek-hükümetine üç milyon lirayı bulan fâizle borç veren kapitalistlerin karnını doyurmaya yarayacaktır. Ama şayet hükümeti elli seneye kadar kapitaliste borcunu ödemeyecek olursa bir elli yıl daha fakir halktan salma toplayarak zengin tabakaya ödemekten kendini kurtaramayacak, bu duruma fâizcinin hesap işlerini idare eden katip olmaktan başka bir mevkii kalmayacaktır. Bunlar toplumun kalkınması için servetin, ekonomik nizamda, zenginden fakire doğru yönde hareket etmesi gerekirken fakirden zengine doğru yönde hareket etmesine sebep olmaktadırlar. Bu gibi zararlar ve yıkıcı unsurlar hükümetlerin yalnız kazanç getirecek işlerde kullanmak üzere aldıkları borçlar için fâiz ödemelerine münhasır kalmayıp, diğer bütün fâizli işlemlerde de bulunur. Fâizle iş yapan tüccar, sanatkâr ve çiftçiler de bu zararlara sebebiyet verirler. Çünkü bunların hiçbirisi fâizciye ödediği fâiz borcunu kendi cebinden ödemez, bunun yükünü mallarının, ürünlerinin fiyatları üzerine bindirir ve kuruş kuruş, halkın cebinden sanki milyonerlere tahakkuk ettirilmiş (kendi kafalarından) yardım salmasıymış gibi elleriyle toplarlar.
Bu zorba ve ters yüz olmuş nizamın kurallarına göre, toplumda en çok yardım görmesi icabeden fakir ve yoksunlar (!) en fazla servet sahibi olanlardır. Bu “Fakir vatandaşa (!)” yardım etmek mecburiyetinde olan insanın, geceyi gündüze katarak alınteri ile kazandığı bir veya birkaç liracıkla evde aç duran çocuklarına aldığı ekmekten hakiki yardıma ve merhamete muhtaç olan servet sahibi “Fakir” in hakkını ayırmadan bir lokma koparması haramdır.
4) Hükümetlerin Dışarıdan Aldığı Borçlar/Krediler
Nihayet bu borç çeşitlerinin sonuncusu; hükümetlerin kendi memleketleri dışındaki fâizcilerden aldığı borçlardır. Bu gibi borçlar genellikle büyük miktarlarda ve bir çok kere binlerce milyon lirayı bulacak kadar külliyeti olur. Kendi maddi imkanları ile karşılayamayacağı kadar olağan üstü müşkilat ve daralmalar karşısında kalan hükümetler, kendilerini bu müşkilattan ve müşkil durumdan kurtarmak ümidiyle bol ve külliyetli yatırımlar yaparak planlanmış devlet kalkınması projelerinin uygulanmasını çabuklaştırmak, bir an önce sıkıntıdan kurtulmak için böyle borçları almaya mecbur kalırlar. Genellikle bu borçların yıllık yüzde fâizi % 9-10 ve 6-7 arasında değişir ve her yıl milyonlarca lirayı bulur. Ayrıca böyle külliyetli miktarda hükümete borç veren ecnebi kapitalistler kendi hükümetlerinin aracılığı ile borç verdikleri devletin mühim gelir kaynaklarını; şeker, çay gibi bazı gözde gümrük mallarını verdikleri borç para karşılığı teminat olarak inhisarlarına alırlar.
Bu çeşit fâizli borçlar kitabımızda sıraladığımız zarar ve kötülüklerin hepsini
FÂİZ/RİBÂ
- 873 -
kendinde toplar. Ferdi ihtiyaçlar için alınan özel borçlardan tutun da, hükümetlerin kendi milletlerinden aldıkları borçlara kadar her çeşit fâizle borç almalarda görülen zararlı ve bozguncu sonuçlar bu son çeşide, yani hükümetlerin ecnebi milletlerden aldıkları borçlarda da tümüyle görülür. Burada tekrar edilmesine lüzum görmüyoruz. Fakat bu zararlar ilaveten bunun ayrıca insanlık için özel ve fakat çok daha zararlı, daha bozguncu ve tehlikeli bir zararı da vardır: Bu çeşit borçlar yüzünden bütün milletlerin -umum halk dahil olmak üzere- dünya ekonomisini kötü bir şekilde etkileyecek kadar mali ve iktisadi düzenleri sarsılır. İstikrarsız mali ve ekonomik düzeni getiren bu çeşit borçların tesiriyle yoksun ve geri kalmış milletlerin düşünürleri kadar gençliği de memleketlerini istikrarlı bir maliye ve iktisadi düzene kavuşturmak çabası ile olur olmadık doktrinlere yönelip sapık felsefeler tesiriyle kendilerini mali zorluklardan kurtarmak için kanlı iç harplerini doğuracak şekilde hareket edip çare aramaya koyulurlar. Kendi mali imkanları ve gelirleri ile sorunlarını çözemeyen ihtiyaçlarını karşılayamayan devletler, aldıkları borç paralar için yılda milyonlarca.. onmilyonlarca lira fâiz ve ayrıca yıllık borç taksiti ödemeye mecbur kalırlar. Bunun yanında bir de hükümetin elinden mühim gelir kaynaklarının birkaçını borç verenler rehin olarak inhisarlarına aldılarsa durum daha da vahimleşir. Böylece büyük miktarlarda borç para alan hükümetler aldıkları borçlar ile dertlerine çare bulup gidecekleri yerde bu borç onları daha da müşkül duruma ve çıkmaza sokar. Sonuç olarak bu borçlar yüzünden yurtta huzursuzluk ve halk arasında karışıklık doğar. Çünkü, hükümetler çok kere,aldıkları bu külliyetli borçları ve yıllık fâizleri vaktinde ödeyebilmek için, halka yeni bir vergi salmaya mecbur kalırlar. Bir taraftan vatandaşların vergileri karşılayacak gelire sahip olmaması halkı kuşkuya düşürürken diğer taraftan hükümetin yeni vergilerle dahi borçlarını vaktinde ödemesinin yine zor olması memleketin huzurunu, istikrarını iyice kaçırır. Bir de bu gayret ve çabalara rağmen, hükümet borcunu ödemekte biraz gecikecek veya ağır olacak olursa borç verenler veya borç verenlerin kışkırtması ile milli gazeteler yaygara koparmaya; borç alan devletin güvenilmez olduğuna; başkalarının parasını nahak yere yediğine dair yazılar yayınlayarak sadece kendi, hükümetlerini aracı yapmakla kalmazlar, bu hükümetin zengin kapitalistler çıkarına borçlu hükümete siyasi ve iktisadi baskı yaparak içinde bulunduğu zor durumlardan kendi çıkarına istifadeye kalkışmasına kadar ileri götürürler. Bu duruma düşen borçlu hükümet kendini kısıtlamaya ve vatandaşlarına yeniden vergi salmaya çıkmazdan kurtarabilmek için devlet yatırımlarından mecbur kalacaktır ki bu da halk üzerinde, daha önce bahsettiğimiz sonuçları çok vahim olan olayların meydana gelmesine yol açacaktır.
Böylece sık sık tekerrür eden ekonomik krizlerin mali istikrarsızlığın tesiriyle halk arasında aksi tepkiler, itirazlar, görülmeye başlar. Vatandaşların hükümete olan bağları ve itimatları sarsılır. Bir de işe, ecnebi devletlerin siyasi ve iktisadi baskıları, alacaklıların ağır tenkitleri kârıştı mı, halkın içindeki öfke ve kin büyür galeyana gelir, mutedil hükümet adamlarının ve yöneticilerinin sözlerine kulak asmıyarak; ağızlarından çıkan tek bir sözle bütün borçları inkâr eden, içinden sıyrılıp çıkan sapık, solcuların peşine düşerler, bunlarla birlikte ortaya çıkarak kendilerine borç vermiş olanlara: “Şayet gücünüz yeterse, isteklerinizi ve mallarınızı (paranızı) almak için kendiniz geliniz” diye meydan okumaya başlarlar.
Bu noktada fâizin sebep olduğu felaketler en son haddine erişmiştir. Bütün
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunları bildikten sonra biraz aklı olan insan, insanlık için fâizin bozgunculuğundan ve zararlarının korkunçluğundan şüphe eder mi?
Fâizin kötü bir şey olduğunu, tamamen yasaklanması gerektiğini itiraf etmesi için tereddüde mahal kalır mı?
Biraz öce bahsettiğimiz zararları ve bozgunculuğu gördükten sonra insanın Allah’ın Elçisi Rasul’ün dediği: “Fâiz yetmiş bölümdür, en basiti (Zarasızı) kişinin anasıyla nikâhlanması (evlenmesi) gibidir.” sözünün doğruluğundan şüphesi var mıdır? 3660
Fâiz Parasından İkrâm
İslâm’ın fâizi en büyük günahlardan saydığını biliyoruz.3661 Anaya-babaya iyi davranmanın, Allah’a (c.c.) ibâdetin hemen ardından geldiğini de biliyoruz.3662 Öyleyse bu dengeyi iyi ayarlamak zorundayız. “Yaratana isyan sözkonusu olan yerde yaratılana itaat edilmez.”3663 esasını ayar olarak kullanırsak, işler biraz daha kolaylaşır. Fâizin sadece yenmesi değil; hesabının tutulması, alınması-verilmesi yardımcı olunması vb. de haram olduğuna ve haramları yapmak, Allah’a (c.c.) isyan sayılacağına göre, bir kimse, babası dahi olsa, bir kulu memnun etmek için bunları yapamaz...
Fâiz Parasının Verileceği Yer: Her ne maksatla olursa olsun, fâize ve fâiz muamelesi yapan kuruluşlara para yatırılamaz. Her nasılsa bankaya yatırılan bir paranın fâizi de bankaya bırakılamaz: Böyle bir davranış, belki de fâiz alıp yemekten daha büyük bir vebaldır. Çünkü fâizin haram oluş hikmetlerinin başında, onun sömürüye, zulme sebep olması, servet sahiplerinin fakiri ezmelerine imkân sağlamasıdır. Biriken fâizi almamak, bu sömürü ve zulüm mekanizmasını iki kere güçlendirmek olur. Alınca da bunu kişi kendine ve hayır işlerine harcayamaz. Bu konuda şöyle yapmak daha doğrudur: Haram olan bu fâizi, temiz paraya karıştırmadan fâizci düzenin bizden aldığı vergi vb. yerlere sarfetmek, o miktardaki helâl parayı da Allah yolunda infak etmek. Bu infâkın iki sebebi vardır. Birincisi, haram kazanç (fâiz) mülk sayılmayacağı için, bu paraya sahip olmadığımızı varsayarak o miktarda helâl parayı cebimizden çıkarmak. İkincisi; cezanın suç cinsinden olması gerektiği için, haram olan fâiz işleminin cezasını para olarak infak şeklinde suçun keffâreti olmasını sağlamak. Bununla birlikte bu işlemler, fâizi helâlleştirmez; mutlaka tevbe de edilmelidir. Eski kitaplarda bunun yerine şöyle bir çözüm önerilmiştir: Fâiz parasıyla infak yapılamayacağı için ve fâiz parası halkın sırtından soyulduğundan yine halka çevrilmeli ve kötü bir para olduğuna dikkat çekmek için de, meselâ umûma ait tuvalet gibi yerlere harcanmalıdır. Ne gariptir ki, Anadolu’da ve özellikle doğudaki vatandaşlarımızın bankalarda toplam trilyonlarca lirayı bulan fâizsiz yatırılmış mevduatları varmış. Bu, câhil müslümanın maskara oluşunun tarihi bir delili sayılmaya sezâdır.
3660] Mevdudi, Fâiz
3661] bk. Buharî, Vasâye 23, Hudûd 44; Müslim, Imân 144
3662] 17/İsrâ, 23
3663] Buhari, Ahad; Müslim, Imâret 39; Ebû Dâvud, Cihad 87; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40; Ahmed bin Hanbel, 1/94; 409, IV/426, V/66
FÂİZ/RİBÂ
- 875 -
Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize Katılım Bankaları
“Fâizsiz finans kurumlarına gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz? Neden bu kurumlar banka fâiz oranlarına yakın bir kâr payı veriyorlar? Ayrıca diğer bankaların fâiz ayarlamalarından sonra, bu kurumlar da kâr paylarını aynı oranda yükseltiyorlar. Bu kurumlara gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz?”
Müslümanların iktisadî yönden de bağımsız ve güçlü olmaları önemli bir olaydır. Medine Site Devleti’nde teşebbüs edilen ve kazanılan ilk savaş iktisadî savaştır denebilir. Bu açıdan böyle fâize (sömürüye) dayalı kapitalist bir ekonomi ortamında İslâm’a dayalı bu tür müesseselerin kurulması doğrusu bizim gönlümüze su serpmiştir. Ancak bunların dayandığı esas prensipler ve çalışma biçimleri hakkında İslâm iktisatçıları henüz son sözü söylemiş değillerdir. Belki meselenin detayı iyi bilinmediği için bu müesseseleri savunuyorlar. Fâizli sisteme alternatif olduğunu söyleyenler, inancının gereğini yaşamak isteyenlerin çalıştıramadıkları sermayelerinin ancak bu yolla ezmekten kurtulacağını, hatta helâlinden nemâlanacağını iddia edenler, daha iyimser davranarak fâizli sisteme öldürücü darbenin ancak bu yolla vurulabileceğine iman edenler bulunuyor. Bununla birlikte, medyada bazı duyarlı Müslümanlar tarafından üstü örtülü de olsa, fâize benzer uygulamalar yapıldığının iddia edildiğine ve yine yerli ve yabancı müslüman iktisatçılar tarafından bunların eleştirildiğine şâhit oluyoruz. Mü’minlerin yastık altında âtıl halde bulunup mevcut kapitalist sistemlerin yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları paranın, bu sistemlere kan takviyesi olmak üzere piyasaya kazandırılma hilesi olarak görülüyor. Bunların, adlarına kâr ortaklığı demekle beraber yaptıklarının netice itibarı ile fâiz olmaktan başka bir şey olmadığı, “ihtiyacı olan öküzü, peşin bin lira bulamadığı için bir yıl vâdeli fâizle iki bin liraya satın almak zorunda kalan çiftçi Mehmet Efendi’nin bu sisteme mürâcaat etmesiyle, yine bir yıl sonra ödemek üzere ve yine iki bin liraya satın alabileceği, neticede isimden başka bir şeyin değişmeyeceğini” ifade etmek de mümkün.
Bütün bu olanlar bu kurumların İslâmîliğinin herkesçe kabul edilebilmesi için daha çok bilgiye ve zamana ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Kâr oranlarının fâize göre ayarlanması aslında işin püf noktasını oluşturuyor değildir. Her ticarî ortaklık, kâr etmek için kurulur. Bunun içi de piyasa şartlarını göz önünde bulundurmak zorunda kalır. Eğer bu bir kâr ortaklığı ise ve kârın dağıtılma oranı da tarafların rızâsına bağlı ise, o zamanki piyasa şartlarına göre o oranda, şu andaki piyasa şartlarına göre de bu oranda kâr veriyorum diyebilirler. Bunu fıkhî bir baza oturtmak ya da kitabına uydurmak o kadar zor değildir. Bizi bu teferruata götüren sebep, bu kurumların biriyle alâkalı olarak bir tüccarın yaşadığı bir uygulamadır: “Diğer bankalara çok büyük miktarlarda para yatıran mevduat sahiplerine bankalar, tahakkuk edecek fâizin dışında hediye adıyla çeşitli ödemelerde bulunmaktadırlar. Ben de bunu emsal göstererek aynı şeyi paramı yatırdığım A Finans Kurumundan istedim. Onlar da bir ön şart olarak bana onbeş milyon değerinde bir bilgisayar vermeyi kabul ettiler. Şimdi benim bunu almam câiz midir? diye soruyordu bu tüccar. İşte İslâm nokta-ı nazarından kitabına uydurulamayacak uygulamaların bir örneğidir bu. Bu alış veriş akdinde, akdin gerektirmediği bir şarttır ve muâmelenin fâsit (fâizli) bir muâmele olmasını sonuç verir: Aslında bu müesseselerin değerli ve güvenilir fıkıh danışmanları
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunduğuna ve bu gibi uygulamaların onların gözünden kaçmayacağını gören, “acaba kazanma hırsı müslümanları, menfi cevap alacakları şeylerin hükmünü sormamaya mı itiyor?” diye aklımıza takılıyor. Bu müesseselerin, fâiz (sömürü) sistemine alternatif olarak kuruldukları, hissedarlarının önemli kesiminin inanan insanlar olduğu, uygulamalarını güvenilir fıkıhçılara danışarak yaptıkları ve belki de daha önemlisi elindeki üç-beş kuruş tasarrufunun kapitalizmin çarkları arasında eridiğini gören müslümanlara bir başka alternatif gösterilemediği için tavsiye ediliyor ve yaşamalarında fayda görülüyor. Ama birçok fâsit uygulamalar gördükçe de daha çok kazanma hırsının, müslümanları da fikren müslüman olmakla beraber fiilen kapitalistleştireceğinden korkuyoruz. Bir finans kurumunun hak-hukuk tanımayan ne tür uygulamalar içine girdiğini bilmeyenler yoktur. Bilindiği gibi, İhlâs gibi İslâmî kavramları lekeleyen bazı finans kurumları, halkın bedduâlarını almakta, fakir-fukarânın bin bir emekle biriktirdiği ve fâiz haramdır diye bankalara yatırmayıp kendilerine emânet ettiği tasarrufun üzerine yatmaktadır.
Finans kurumları yerine, müslümanlar, kendi paralarını kendileri çalıştırmanın yoluna gitmelidir. Kendisi bir işyeri açma imkânı veya yeteneğine sahip olmayanlar, tanıdıkları uygun müslümanlara ortaklık teklif ederek, sermayesi kendisinden çalışması ondan ortak işyeri açabilmelidir. Bunu da yapamayan insanlar, çok ortaklı büyük şirketlerin içinden bir seçme yaparak en uygun birine tasarruflarını vererek kâr-zarar ortaklığına iştirak edebilir. Bugünkü şartlarda meşrû ölçülerle çalışan bir kâr ortaklığı sistemine müslümanın parasıyla ortak olması en uygun çözüm olarak görülebilir.
İslâm özel mülkiyete karşı olmadığı gibi servete sınır da getirmemiştir. Karşı olduğu şey, insanın malın kulu (abdü’d-dinar) olmasıdır. Bu derekeye düşmeyen bir müslümanın zengin olması fakir olmasından daha iyidir. Hz. Süleyman, Hz. Ibrahim, Hz. Osman ve Abdurrahman bin Avf, servetin kulu olmayan zenginlerimize misâldirler. Ne var ki, zenginlerin “abdü’d-dinar” olmamaları çok zor bir imtihan konusudur ve bunda başarılı olanlar çok çok azdır. Kur’an’da yüz’ü aşkın âyet-i kerime zenginliğin tehlikelerinden, azdırıp helâkine sebep olduğu kavimlerden söz ederken, bir tek âyetin dahi fakirliğin tehlikelerinden sözetmemesi cidden çok düşündürücüdür. Hâlbuki kapitalist sistemlerde zenginlik sosyal ya da iktisadî bir risk değildir. İslâm’da ferdin zenginliğinden çok toplumun zenginliği istenmiştir. Ama Allah, kulunu zengin ederse, şükür de nimete göre değişir. Tehlikeli olan, mü’minin zengin olması değil, zenginin mü’minliğini unutması ve daha çok kazanma ihtirasının kurbanı olmasıdır.
Fâizsiz bankacılık yaptıklarını iddia eden kurumlar da bütün bankalar gibi, kredi kartı, tüketici kredisi, konut kredisi, otomobil kredisi vs veriyorlar. Şu farkla ki; fâiz oranından değil, fiyat oranından bahsediyorlar. Ödemeler düzenli yapıldığında, diğer bankalar ile arada fark bulunmuyor. Ancak geri ödemenizi yapamadığınızda, diğer bankalardan farklı olarak; kredinin türüne göre değişen kısa bir süre herhangi bir fâiz uygulamadan bekliyorlar. Belirlenen süre aşıldığında yine vâde farkı (cari gecikme fâizi oranı + temkin payı ile belirlenen) uygulanıyor.
Büyük miktarlardaki mevduatları yatıracağınızı söylediğinde, fâizsiz banka müdürleri ile kâr payı pazarlığı yapıldığı biliniyor. Aslında, bu kurumlarla ilişki, insanın kendi kendini kandırmasıdır; dinde hile kapsamına girdiği için, mümkün
FÂİZ/RİBÂ
- 877 -
ki bankalardan daha zararlı ve daha günah olduğu hükmüne varılabilir. Bu durum, insan görünümünden maymun görünümüne çevrilen dinde hile kapsamına girme riski taşımaktadır.
Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
İsrâiloğullarından Allah’a isyanda ısrar eden ve Allah’la alay eder gibi yasakları hevâları istikametinde te’vil edenlerin, Allah’ın lânet ve gazabının bir sonucu olarak mesh cezasına çarptırıldıkları Kur’an’da açıklanır. Bu insanların ibâdet ve istirahat günleri olan cumartesi gününün kutsiyet ve yasağını çiğnediklerinden, içlerinden bazılarının ısrarlı öğütlerini de kibirlerinden dolayı dinlemeyip bile bile isyanda bulunmaya devam ettiklerinden dolayı böylesine dehşetli bir cezaya çarptırıldıklarını Kur’an haber vermektedir.3664 Bu ceza, gerçekten tek kelimeyle insanlığa “ibret” olacak “mesh” cezasıdır. 3665
Meshedilen insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler; irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır. Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini, verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Halbuki onlar emrin, şeklî ve harfî manasına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen, cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya çarptırılmışlardı.
3664] 2/Bakara, 65-66
3665] “Mesh” (mim, sin, hı –noktalı h-): Şeklin bozulması, cismin kendi aslî şeklinden çıkması, kılık değiştirmek, hilkat garibesi anlamlarına gelir. “Mesh”, bir sûreti, kendisinden daha kötü ve çirkin bir şekle çevirme veya o şekle girme demektir. Bir insan şeklinin değiştirilip hayvan şekline konulmasına “mesh” denir. Türkçeye “başkalaşım” diye tercüme edebileceğimiz mesh’e, batı dillerinde “memamorfoz” (metamorphose) denilir. Mesh olayının nasıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Âlimlerin çoğu onların fiziksel olarak maymuna çevrildikleri görüşündedirler. Bazı az sayıda bazı müfessir ise, onların o zamandan itibaren maymun gibi davranmaya başladıklarını, yani zihniyet ve karakter olarak maymunlaşmış olduklarını söylerler. Bunların başında, tâbiîn’in meşhurlarından müfessir Mücâhid gelir. Mücâhid’e göre Allah onların fizyolojik yapılarını değil; sadece kalplerini döndürmüştür. “İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.” (2/Bakara, 65-66)
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır. Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri, emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dahil her şeyi bildiğine inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye” yani, “şeriat’e uygun(!) hile” diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye” (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye”yi câiz görenler, “hîle”nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu mânâsında kullandıklarını belirtirler. “Hîle”nin asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle” ve “iyne satışı” gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır. Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
Meselâ, borç verdiği kişiden fâiz almak isteyen bir kimsenin herhangi bir malını ona bin liraya veresiye satıp, aynı malı 700 liraya peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne satışı” denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.”3666 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen maymunlaşma belâsıdır.
Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir: Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.” Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabını kaybetmiş olur.”3667 Günümüzde özel finans kurumlarının fâizden (şeklen) kurtulup, fâiz geliri gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz: Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına dönemeyeceğini ifade etmiştir. 3668
Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl görüntüsü vermenin
3666] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
3667] Ahmed bin Hanbel, 4/469
3668] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
FÂİZ/RİBÂ
- 879 -
ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı”nın sebebi olan “cumartesi ashâbı”nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir. Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile, en azından Peygamber lisanıyla “dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına” sebep olacaktır. Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen, zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır.
Mesh’e uğrayan kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez, görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere ibret, muttakîlere de öğüttür.3669 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de ilâhî yasaklara uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
3669] 2/Bakara, 66
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3670
“Fâiz (ribâ) yiyenler, ancak kendisini şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar.”3671 Kur’an fâizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse, aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o denli büyüktür ki, bencilliğinin ve açgözlülüğünün nasıl insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir adam gibi davranır. Âhirette de aynı bu dünyadaki gibi deli olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse âhirette o konumda dirilir.
“Bu, onların: “Alım-satım da ancak fâiz gibidir, demelerindendir.” Onlar görüşlerini yanlış bir teori üzerine dayandırdıkları için kâr ile fâiz arasındaki farkı göremezler. Onların iddiası şudur: Ticarette sermayeden kâr etmek helâl olduğuna göre, borca yatırılan paradan fâiz almak neden haram olsun? Sadece Arap müşrikleri değil, günümüzün bankaları, finans kuruluşları da fâiz hakkında bu tür düşüncelere sahiptirler. Borç veren bir kimse o parayı borç vermeyip bir yere yatırsa kâr eder, borç alan kişi de bir yere yatırım yapıp kâr ettiğine göre, borç veren kişi diğerinin kârının bir kısmını neden almasın, diye fikir yürütürler. Fakat onlar dünyada risksiz ve belli bir oranda sâbitleştirilmiş kâr getiren hiçbir iş olmadığını unutmaktadırlar. Ticarette, endüstride, tarımda ve her tür girişimde, hem sermaye, hem de işgücü kullanılmalıdır. Aynı zamanda müteşebbis sâbit bir kâr oranı beklememeli ve belli bir riski göze almalıdır. Şimdi, aldığı borçla yatırımda bulunup üretimde bulunan borçluyu bir tarafa bırakalım ve aldığı borcu tüketimde kullanan kişinin fâiz ödeme durumunu ele alalım. Parasını kârlı bir işte kullanılmak üzere belli bir fâiz oranıyla borç veren kimse ile başka tür yatırım ve girişimlerle meşgul olan kimseyi karşılaştıralım. Herhangi bir girişimde bulunan kişi veya kişiler tüm zaman, işgücü, kafa ve sermayelerini kullanırlar ve işlerinin başarılı olabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Fakat yine de sâbit bir kâr oranını garantilemiş değillerdir ve birçok riskle karşı karşıyadırlar. Tam tersine, sadece sermayesini veren kredici ise, üzerine hiçbir risk almaksızın sâbit bir kâr oranını garantilemiştir. Hangi mantıkla, hangi adâlet ve ekonomi düşüncesine göre onun sâbit bir kâr oranını garantilemesi doğrudur? Bir kimse, bir fabrikaya, yirmi yıl içinde hangi fiyat oyunlarının olacağını hesaba katmaksızın, nasıl yirmi yıllık sâbit bir fâiz oranıyla borç verebilir?
İyne Satışı
Muhtaç durumda bulunan bir kişi, ihtiyacını gidermek için sermaye sahibine başvurup, ödünç para istiyor. Ama sermayedar, ödünç vereceği paranın ödünç isteyene verilmemesi halinde kendisine temin edeceği menfaate tamah ederek ödünç vermeye râzı olmaz. Zira bu paranın kendisinde kalması ve işletilmesi halinde kazançlı çıkacağı kanaatini taşımaktadır. Bu yüzden borç talep eden şahsa: “Sana borç para vermem, ama istersen pazardaki fiyatı on akçe olan şu kumaşı
3670] 2/Bakara, 275-279
3671] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 881 -
sana on iki akçeye satayım, bunu pazarda satıp ihtiyacını görebilirsin” der. Borç alan bu teklife râzı olarak kumaşı on iki akçeye alır, pazara götürüp on akçeye satar, böylece ihtiyaç duyduğu on akçeyi temin etmiş ve sermaye sahibi de iki akçe kazanmış olur.3672 İşte, iyne alışverişi budur ve bu işlem tamamıyla fâizle ödünç verme ihtiyacından doğmuş ve daima bu ihtiyaca cevap verecek şekilde tatbik edilmiştir.
Bazı hallerde iyne muâmelesi daha da çabuk yapılır: Ödünç alanla veren bir dükkâna gider; ödünç veren, meselâ yüz akçeye bir mal alıp, bunu meselâ yüz yirmi akçeye ödünç alana veresiye satar ve oradan gider. Sonra ödünç alan bu malı dükkân sahibine peşin olarak yüz akçeye satıp parasını alır.3673 Şayet mal doğrudan ilk satıcıya değil de başka birine satılırsa buna da “teverrük” denir. İyne bey’inin pek çok şekillerinden bazıları şunlardır:
Bey’u’l-muâmele veya bey’-i câize: İyne şeklindeki alışverişin ve borçlanmanın başka bir adıdır. Misal: Borç alan, borç verene gider ve meselâ yüz altın ödünç ister. Sermayedar, bir menfaat temin etmeden ödünç verene ikrazda bulunmaz. Onun için peşin fiyatı ve gerçek değeri yüz altın olan bir malını yüz yirmi altına satın almasını borç talep eden şahsa teklif eder. Borç talep eden şahıs bu teklifi kabul edip bedelini bir sene sonra ödemek üzere bu malı yüz yirmi altına satın alır. Sonra, veresiye satın aldığı bu malı üçüncü bir şahsa yüz altına satar. Bu şahıs da bu malı yüz altına sermaye sahibine peşin olarak satıp yüz altın alır. Aldığı bu parayı esas borç para almak isteyen şahsa verip kendisi aradan çıkar. Bu muâmele sonunda borç alan yüz altın borç almış, ama yirmi altın da sermayedara fâiz ödemiştir. Bey’-i muâmele veya bey’-i câize dedikleri alışveriş ve borçlanma şekli budur. Yukarıda bahis konusu edilen misalde, müstakriz (borç isteyen), gerçek fiyatı yüz altın olan bir malı veresiye yüz yirmi altına satın alıp, bunu mukrize (borç verene) değil de başka birine peşin olarak yüz altına satar ve bu mal bir daha mukrize (borç verene) dönmezse, buna da “teverrük” denir. İyne’nin haram olduğunu söyleyen âlimlerden bazıları teverrükü câiz görmektedirler. Lâkin Ömer bin Abdülaziz, bunun ribânın küçük kardeşi olduğu kanaatindedir. Bu muâmelenin her yönüyle fâiz olduğu apaçıktır. Nitekim sonraki fıkıh âlimleri bunun câiz olduğunu ve bu yoldan alınan fâizin câiz ve helâl olduğunu açık şekilde ifâde etmişlerdir. Mecelle’nin meşhur şârihi Ali Haydar şöyle diyor:
“Muâmele ve murâbahaya, yani fâizle ödünç almaya dâirdir: Fâizle ödünç vermenin tarîkı ber-vech-i âtîdir: Mukriz, müstakrize veresiye bir malı bey’ ve teslim eder. Sonra müstakriz o malı aldığı bedelden aşağı bir fiyatla bi’l-vâsıta -yani üçüncü bir şahıs aracılığıyla- mukrize peşin olarak bey’ ve teslim eder. Bu sûrette kendi malı sattığı fiyattan daha az bir fiyat ile yine kendi eline vâsıl olmuş ve fazlası fâiz itibar edilmiş olur.3674 Muâmele bey’inin sahih ve şer’î olabilmesi için üçüncü bir şahsın araya girmesi -ki buna vâsıta denilmektedir- şarttır. Bu türlü işlemlere “sülâsî mesele”, yani üçlü işlem adı verilmektedir. Aksi halde muâmele bey’i sahih ve şer’-i şerîfe muvâfık olmaz. Yani, usûlüne göre yapılmayan ve şer’î ribh ilzam olunmayan ikraz için fâiz verilmez, fâize şer’an hak kazanmak için muâmelenin üçlü olması (mes’ele-i sülâsiye) şarttır.
3672] İzmirli İsmail Hakkı, İlm-i Hilaf, İstanbul, 1339, s. 147
3673] İbn Teymiye, Mecmau’l-Fetâvâ, 29/441, 456
3674] Bk. Ali Haydar, Dürretü’l-Hükkâm, İstanbul, 1313, X/763
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu muâmelenin bir şekli de şöyledir: Borç almak isteyen şahıs, sermayedara gidiyor ve bin akçe ödünç istiyor. Ama sermayedar vermiyor. Bunun üzerine borç almak isteyen zât, bir malını sermayedara 1000 akçeye peşin satıyor ve sonra da aynı malı sermayedardan 1150 akçeye veresiye satın alıyor. Böylece % 15 fâizle 1000 akçe alıyor.
“On’u, on bir buçuk (% 15) hesabı üzere muâmele ile Zeyd’den bin akçe istikraz eden Amr, bir metâını Zeyd’e bin akçeye bey’ ve teslim ve kabz-ı semen ettikten sonra Zeyd’den tekrar bin yüz elli akçeye bir sene tamamına dek müeccelen iştirâ ve kabz edip Zeyd’e ecel-i mezkûr tamamına dek bin yüz elli akçe medyun olsa, muâmele-i şer’iye etmiş olur mu?” “El-cevap: Olur.” 3675
Görülüyor ki, bu muâmelede şer’î ribh, yani fâiz karşılığı ödünç vermek için artık üçüncü şahsın aracılığına (meselenin sülâsî olmasna) hâcet kalmıyor. Ali’nin Ahmed’den on altın alacağı var, üç altın mukabilinde bu borcun ödenme tarihini bir sene geri atmak husûsunda anlaştıklarında yapılacak muâmele şudur: Ali, sözkonusu on altınla, Ahmed’den bir mal satın alır, sonra teslim aldığı bu malı tekrar borçlusu Ahmed’e on üç altına veresiye satar. Bu sûretle bir yıl vâdeye karşılık olmak üzere Ali’nin Ahmed’deki alacağı % 30 artarak on üç altına çıkar.3676 Bu muâmelenin, fâiz haddi dikkate alınmazsa, câhiliyye Araplarının ribâsından farklı bir tarafı yoktur.
Fâiz Almak ve Vermek Sevap mıdır?
İmam Âzam, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in câiz görmeyip ribâ saydıkları iyne ve muâmele şeklindeki borçlanma İmam Şâfiî tarafından câiz ve meşrû görülmüştür.3677 Fakat başlangıçta bu muâmeleye şiddetle karşı çıkanlar bile zamanla yumuşamışlar, ticarî ve iktisadî faâliyetlerin selâmeti ve darda kalanların sıkışıklıktan kurtulmaları için iyne’yi iyi bir çare olarak görmüşlerdir.
Ödünç para alabilmek için bir malın diğerinden fazla bir meblağ ile alınmasının ve şer’î hile ile % 50’ye varan bir ribh (fâiz) ödenmesinin câiz olduğunu söyleyen Ömer Nasûhi Bilmen diyor ki: “Müstakriz üzerine şer’î bir muâmele zımnında bir ribh ilzâmı sahihtir. Ama cumhur bunu mekruh görmüştür. Lâkin bu türlü muâmeleler, İmam Ebû Yusuf’a göre kerâhetsiz olarak câizdir. Hatta hayırlı bir işe hizmet ettiği için, ayrıca meşrû ve sahih bir muâmele mâhiyetinde de yapıldığından “mendup” (yani sevap)tır. Bu, ribâdan kurtulmak için şer’î bir mahles (çare)dir, fayda temin eden bir ikraz muâmelesi olmayıp, bilakis mâhiyetleri hâiz olduklarından, bir akdin (yani menfaat şart koşularak yapılan ikraz akdinin) meşrû olmamasından, diğerinin de (yani muâmele bey’inin de) meşrû olmaması icap etmez. Vâkıa karz-ı hasen, yani mukrize hiçbir menfaat temin etmeyen, sırf rızâ-yı Hakk’a müstenid bir karz muâmelesi pek müstahsendir. Fakat her zaman bu yüksek insanî vazifeyi îfâ edecek zâtlar bulunmaz. Artık halkın ihtiyacını hafifletmek için böyle bir şer’î mahlese başvurmak azîmet tarîkine münâfî olsa da ruhsat tarîkine muhâlif olmaz. Fethu’l-Kadir’de: “Muâmele bey’inde kerâhet yoktur” deniliyor. Şu kadar var ki, hilâfı evlâdır. Çünkü bunda karz-ı hasen
3675] Fetâvâ-yı Abdurrahim, II/82
3676] Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/420; Ankaravî, Fetâvâ, I/338
3677] İmam Şâfiî, el-Ümm, III/68; İbn Hazm, el-Muhallâ, IX/40
FÂİZ/RİBÂ
- 883 -
sûretiyle yapılacak bir iyilik ve lutuftan yüz çevirme mânâsı vardır. 3678
Ömer Nasûhi Bilmen’in söyledikleri, dolaylı fâiz mânâsına gelen şer’î ribhi müdâfaa etmek için öteden beri bu konuda söylenen sözlerin bir tekrarı ve özetidir. Şimdi, biraz daha eskilere gidelim. Fetvâ kitapları meseleye şöyle yaklaşmışlardır: “İmam Muhammed tarafından haramlığı bahis konusu edilen ve iyne bey’i denilen hile hakkında Hanefî ulemâsı demiştir ki: Günümüzde çarşı pazarda yapılan alım-satım muâmelelerinin en hayırlısı budur. İmam Ebû Yusuf’a göre iyne hem câiz, hem de sevap (câize ve me’cûre)dir. Sevap oluşu, haram olan ribâdan sakınmayı sağladığı içindir. Kadıhan: ‘Ribâdan kaçmak maksadıyla iyne usûlü ile alım-satım yapılırsa, bunda bir beis yoktur’ demiştir. Gerçi İmam Muhammed’e göre muâmele bey’i mekruhtur ama, İmam Ebû Yusuf’a göre bunda herhangi bir mahzur yoktur ve Ebû Hanife’nin görüşü de böyledir. İmam Muhammed’in muhâlefeti karzdan sonra yapılan akidle ilgilidir. Önce alım-satım işlemi icrâ edilir, sonra paralar verilirse, bu ittifakla câizdir.” 3679
Ribâ yoluyla kazanılan paralarla hatm-i şerif ve Yâsin-i şerif okutarak cennetin anahtarını cebe koyma anlayışına rastlamak şaşırtıcıdır: “Vâkıf Zülkadir Halife 4500 akçeyi on’u on bir hesabıyla fâize vererek hâsıl olan nemâdan dörtte birini mütevellîye, 3/4’ünü de günde bir cüz Kur’an ve Yâsin-i şerif okuma karşılığında Rüstem Nâlân mescidinde imam olanlara verilmesi şartıyla vakfetmiştir. 3680
Hz. Peygamber, hile yapmayı tavsiye etmiş midir? Ribâ konusunda söylenenlerin daha ilerisine gidilerek: “Hz. Peygamber de ribâdan kurtulmak için hileye mürâcaat edilmesini tavsiye, hatta emretmiştir”3681 denilmiş olmasıdır. Görülüyor ki, hile yoluyla fâiz alıp vermeyi mubah görenler, İmam Âzam’ı da aynı görüşün sahibi olarak takdim etmekten başka, bu işin Hz. Peygamber tarafından emredildiğini söyleyerek bunun sevap olduğunu bile rahat rahat iddiâ eedebilmişlerdir. Çok eskiden beri yaygın bir şekilde var olan bu görüşlerin ribâya karşı duyulan dinî hassâsiyeti azalttığı ve bu türlü muâmelelerin rahatça yapılmasını sağladığı muhakkaktır. Herhalde ribâhorlar (fâiz yiyenler) ve tefeciler fetvâ-yı şeriften âzamî derecede istifade etmişlerdi. Bazı hocaların vakıf müesseselerinde veya şahsen ve kendi nam ve hasabına bu türlü murâbahalarla uğraşmaları tefeciler için iyi bir numûne olmuş ve cesâretlerini daha da arttırmıştı.
Aslında hileli yollardan ribâ alıp vermek, ne Hz. Peygamber zamanında, ne de sahâbileri çağında bilinen bir şeydi. Bu türlü şeyler, ashâb döneminden sonra çeşitli iktisadî, ticarî, malî ve dinî âmillerin tesiriyle ortaya çıkmış, gerek ortaya çıkma, gerekse son şeklini alma safhasında geniş ölçüde yahûdi ve hıristiyanların bu yoldaki düşünceleri, görüşleri, uygulamaları ve işlemleri etkili olmuştu. Daha sonra Hz. Peygamber’e mal edilen hileler böyle bir ortamda doğmuştur.
Hilecileri (Ehl-i Hiyel) Tenkit: Fakat gerek iyne yoluyla, gerekse onun türlü türlü şekilleriyle ödünç para alıp vermek, bu muâmelerlerdeki ribh (fâiz) haddini tarafların serbest irâdeleriyle kararlaştırmalarını kabul etmek, sadece bu muâmelelerin formaliteye uygun olmadığını meşrû veya gayr-ı meşrû oluşunun sebebi saymak, câhiliye ribâsını değişik bir biçimde, ama mâhiyet itibarıyla
3678] Ömer Nasûhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, VI/100-101
3679] Ankaravî, Fetâvâ, 1338; Fetâvâ-i Ali Efendi, I/431-432
3680] Halit Ongan, Şer’iye Sicili, Ankara, 1974, s. 33 -421-, 103 -1353-
3681] Ankaravî, Fetâvâ, I/338; Fetâvâ-i Ali Efendi, I/430
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aynen hortlatıp geri getirmekten başka bir şey midir? Genellikle sosyal hayattaki gelişmelerden habersiz olan ve İslâm’ın ilk şeklinin aynen tatbikini isteyen Hanbelîler, ekseriyetle hileli alım satım işlemleri karşısında oldukça sert ve katı bir tavır takınmışlar; hangi nâm, hangi şekil ve hangi oranda ortaya çıkarsa çıksın ribânın her çeşidine amansız bir savaş ilân etmişlerdir.
İbn Teymiye bu mücâdelenin fevkalâde güzel bir örneğini vermiş,3682 sonra onu İbn Kayyım başarılı bir tarzda tâkip etmiştir. İbn Kayyım diyor ki: Hileciler, on akçe ödünç verilip vâde sonunda on beş akçenin alınmasını hileli bir yoldan câiz görmüşlerdir. Fadl ribâsı hakkında gâyet titiz davranıp, bazı mubah mübâdeleleri bile haram saymışlar, ama nesî ribâsına gelince hileli yollardan bunun kapılarını ardına kadar açmışlardır. Oysa Allah da, sevabı-günahı yazan melekler de, akdi yapanlar da, bu akdin şâhitleri de gâyet iyi biliyorlar ki iyne ve muâmele bey’i yoluyla yapılan alım-satım ribânın ta kendisidir, akdi yapanların esas maksadı da ribâ almak ve vermektir. On altını bir çıkıya (veya mendile) koyup, beş para etmeyen çıkının beş altına alıcıya vermek ve on altın borç vermeyi de bu çıkının beş altına satın alınması şartına bağlamak özü itibarıyla ribâdır. Burada çıkı, kendi kendine bir mânâ ifâde etmeyen, ama başkasına mânâ kazandırmaya yarayan bir harfe benzemekte, yani katalizör vazifesi görmektedir. Esas haram kılınan ribâ, nesîe ribâsıdır. Fadl ribâsı ona yol açar endişesiyle men edilmiştir. Şaşılacak şeydir ki, fadl ribâsına vesile olur, diye müdd-i acve meselesini haram görenler açıktan açığa nesîe ribâsına vesile olan iyne bey’ini câiz görmektedirler.3683 İyne bey’i hadislerle yasaklanmıştır. Hileciler, iyne bey’ini câiz kılan birtakım hileler ortaya atmışlardır. Fakat bu hilelerle durumu daha da zararlı ve mahzurlu hale getirmişlerdir. Hile ile iyneyi câiz göreceklerine, hilesiz olarak iyne bey’ini uygulasalardı daha az mahzurlu olurdu. Zira iyne’ye hile ilâve etmekle, iynenin zararları ve mahzurları ortadan kalkmıyor, buna yenileri ve daha korkunç olanları ekleniyor. Bu da Allah’ın ahkâmını alaya almak, sahtekârlık ve oyunbozanlık yoluna sapmaktır. İyneye hile eklenince, aslında ribânın basit bir vesilesi olan iyne bir kat daha zararlı hale geliyor. Hileciler ne yaparlarsa yapsınlar kimseyi kandıramazlar. Gâyeleri yüz verip yüz elli almaktır. Ribâyı sözde helâl kılan unsuru akdin bünyesine ister ithal etsinler, ister ihrâç etsinler fark etmez. Zira bu unsur, hiçbir şey değiştirmemektedir. Kısaca Allah kandırılamaz, hiçbir şeyi karıştırmaz, ona hileyi terviç ettirmek, bu yoldan haramı helâl kabul ettirmek imkânsızdır.”3684 Allah, yahûdilere sığır ve davarın iç yağını haram kılmıştı.3685 Bunun üzerine yahûdiler, “bu yağ haramdır” diye yemediler ama bunu eritip don yağı haline getirdikten sonra yediler ve “Allah’ın haram kıldğı şey iç yağıdır, don yağı değil” dediler. Şu halde, hile yoluyla ribâ yiyenlerle yahûdiler arasında bu bakımdan ne fark var? Bu ümmetten hiçbir kimse ribâyı açıkça helâl saymamıştır. Onu ancak alım-satım sûretinde ve bu ad altında helâl saymış ve bu sûretle ribânın ismini alım-satım olarak değiştirmiştir.
Yapılan şey, şeklen ve ismen ribâ değil, ama hakikat ve mâhiyet olarak hâlis muhlis ribâdır. Açık ribâda mevcut olan mahzur ve zararların tümü hileli ribâ işlemlerinde kat kat fazlasıyla vardır. Tarafların akd ettikleri muâmeleye ticarî
3682] İbn Teymiye, Mecmau’l-Fetâvâ, XXIX/446
3683] İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, II/142, III/335
3684] İbn Kayyım, a.g.e. II/335
3685] Bk. 6/En’âm, 146
FÂİZ/RİBÂ
- 885 -
bir alışveriş ismini vermeleri, bu muâmelenin haramlığını arttırmaktan, kuvvetlendirmekten ve pekiştirmekten başka bir netice vermez. Evvelâ, akdin ismine, şekline ve meşrûiyet görüntüsüne güvenen ve kanan mukriz, açıkça ribâcılık yapan bir kimsenin yapmaya cesâret edemediği ve talep edemediği yüksek bir meblağı müstakrizden talep edebilir.
İkinci olarak, hileli yollardan ribâ alan, sadece insanları kandırmakla kalmamakta, hâşâ Allah’ı kandırdığını ve aldattığını zannetmektedir. Bu ise dinî samimiyete ve dürüstlüğe zıddır. Üçüncü olarak İranlıların deyimi ile “şer’î külâh” giydirilerek alışveriş şeklinde takdim edilen ve bir kılıfa sokulan ribâ, artık meşrûiyet elbisesi giymiş ve tebdîl-i kıyafet ederek halk arasında rahatça dolaşır olmuştur. Halk ise bu türlü muâmelelere gâyet meyyâl olduğundan, bu hususta kendilerine gösterilen ufak bir kolaylık onları ribâ batağına sürükleyebilmiştir, tıpkı kumar gibi. Kısaca, talâkta ve nikâhta hulle ne ise, ribâdaki iyne ve benzeri hileler odur.3686 İmam Muhammed’in de: “İyne bey’ini ‘ekele-i ribâ’ ve ‘ribâ-hor’ denilen tefeciler icat etmişlerdir” dediği nakledilir. 3687
Görülüyor ki ribâ, biri açık, diğeri kapalı olmak üzere iki türlüdür. Hileli yollar, ribânın örtülü ve üstü kapalı şekilleri olup, açık ribâdan daha çirkin ve daha zararlıdır. Bu türlü dalavereler, dinî samimiyete uymadığı gibi, aynı zamanda insanları sahtekârlığa, ikiyüzlülüğe, hilekârlığa, ahlâksızlığa, üçkâğıtçılığa alıştırmakta, doğruluktan ve dürüstlükten uzaklaştırmakta, en önemlisi de ilmî ve fikrî hayatı bozmaktadır. Zira ilimde ve fikirde her şeyi açık açık konuşmak, mâkul ve mantıkî bir şekilde izah etmek esastır. Hukuk ve ahlâkın gereği de budur. Böyle olmayan bir zeminde ilmî ve fikrî hayatın yeşermesi ve boy atması mümkün olmaz.
Tüketici kredisi için bankalar, Akbank 1.89, Garanti Bankası 1.90, Bankasya 2.09, Kuveyt türk 1.95, Türkiye finans 2.20 vâde farkı alıyor. İslam ekonomisi kâr-zarar ortaklığına dayandığına göre gelecekteki vâde farkını fâizli bankacılık yapan bankaların fâizlerine benzer rakamları telaffuz etmeleri tesadüf mü? Zamanından önce ödenen murabaha kredisinde bu rakamlar neyi ifade eder?
Katılım bankaları, bir defa bankacılık kanununa bağlı. Ayrıca, devlet garantisi altında. Yani uluslar arası sigorta şirketlerince sigortalanıyor, bu da problemlerini arttırıyor. Ayrıca, uygulaması da fâizli bankalara göre tamamen paraya kurulmuş durumda.
Kredi kullanmaya kalkanlar bilir, taksidi geciktiği anda tepkileri maallesef factoring’lerden daha tehlikeli. Örnek; teminata verdiğiniz tüm müşteri çeklerini vâde beklemeden takasa sokma gibi tehditler kullanmaktadırlar. Kâr payı adı altında alınanlarda diğer bankaların aldıklarından daha fazla.
Meselâ, eski adıyla finans kurumlarının, şimdiki adıyla katılım bankalarının koydukları vâde farkı genelde, fâizle çalışan bankaların istediği fâiz oranından çok fazla. Bu da, âdeta, “biz size yardım edemeyiz. Gidin siz diğer bankaların elini öpün” demektir. Biraz insaf diyorum. Kapitalist düzen ve İslâm dışı ekonomik yapının içinde parayı da düzene ve kanunlara göre kullanan bu bankalar, kapitalizmin çarklarını çeviriyorlar. Kime, neye hizmet ettikleri meçhul. Ayrıca
3686] İbn Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân, Mısır, 1961, I/365
3687] İzmirli, İlm-i Hilâf, 147
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar, kâr-zarar ortaklığı diyorlar, lakin zımnen bahsedilen bir kurum, ama nedense hiç zarar etmiyorlar ve her sene diğer bankaların fâiz oranıyla hemen hemen aynı kâr payı veriyorlar.
En yaygın tanımlamaya göre iyne, “bir malın belli bir fiyat karşılığında vâdeli olarak satılıp, satılan fiyattan daha düşük bir fiyatla geri satın alınması”dır. Aynı işlemin, araya üçüncü bir kişi sokularak yapılması da iyne satışı kapsamında değerlendirilmektedir. Böyle bir usulün genelde fâiz yasağını aşmak ve vâdeli kredi temin etmek isteyen kimseler tarafından kullanılmakta olması, iyne satışını normal bir alım satım olmaktan çıkarıp fâizle yakından ilişkili hale getirmekte, bunun için de fıkıh kültürümüzde konu bu çerçevede ele alınmaktadır.
İslâm hukukunda konular incelenirken kişilerin maksat ve niyetlerinden ziyade davranışların dışa akseden objektif görüntülerinin esas alındığı, hukukî işlemlerin mümkün olduğu ölçüde objektif ve açık kurallara bağlandığı bilinmektedir. Çünkü hukukî hayatta düzen ve istikrarın kurulabilmesi, üçüncü şahısların haklarının korunabilmesi bir ölçüde buna bağlıdır. Fakat fıkıhta davranışların dayandığı niyet ve saik de ihmal edilmemiş, en azından hükümler diyanî-kazâî ayırımına tâbi tutularak, bir hukukî işlemin şeklen hukuka uygunluğunun kişilerin Allah katında sorumluluktan kurtulmada yeterli olmayabileceği, zira Allah katında kişilerin iç irade ve düşüncelerinin de önemli olduğu ısrarla vurgulanmıştır. İslâm hukukunda iyne satışının câiz olup olmadığına ilişkin tartışmaları bu bilgiler ışığında değerlendirmek gerekir.
İyne satışı İslâm hukukunda, akidlerde şekil şartlarının mı tarafların gerçek niyet ve maksatlarının mı esas alınacağı, akdi yapanların kasıt ve niyetinin akde etki edip etmediği, yasak olan bir sonuca meşrû birtakım yollardan gidilerek ulaşmanın yani hîle-i şer‘iyyenin câiz olup olmayacağı gibi açılardan ele alınıp tartışılmıştır. Hanefî hukukçular, prensip olarak niyet ve kastın, akdin sıhhatine etki etmeyeceğini kabul ettikleri, hîle-i şer‘iyyeye uygulamada sıklıkla başvurdukları ve akdî ilişkilerde prensip olarak akdin rüknünün kusursuz bir şekilde mevcut olmasını yeterli gördükleri halde, Hz. Âişe’nin bu meseleye ilişkin bir sözünü dikkate alarak iyne yoluyla satımın câiz olmayıp fâsid olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hanefî hukukçuların bu konudaki dayanağı Hz. Âişe’den nakledilen şu haberdir: “Bir kadın Hz. Âişe’ye gelerek, ‘Benim bir câriyem vardı. Bunu Zeyd b. Erkam’a vâdeli (veresiye) olarak 800 dirheme sattım. Sonra da aynı câriyeyi Zeyd b. Erkam’dan 600 dirheme peşin olarak satın aldım ve parasını ödedim. Şimdi benim ondan 800 dirhem alacağım var’ dedi. Âişe, ‘Ne kötü satım yapmışsın ve ne kötü satın alma yapmışsın! Git, Zeyd’e haber ver; Allah onun Hz. Peygamber’le birlikte yaptığı cihadı iptal etti. Ancak, tevbe ederse o başka’ diye cevap verdi. Kadın bunun üzerine Âişe’ye, ‘Ana paramı alıp fazla kısmı iade etsem olur mu?’ diye sordu. Âişe de, ‘Kime rabbinden bir öğüt gelip vazgeçerse, daha önce yaptıkları kendinedir.’3688 meâlindeki âyeti okudu.” 3689
Hz. Âişe’nin sözünün bu görüşe dayanak kılınması şöyle açıklanır: Hz. Âişe’nin böyle bir satım akdi yapan Zeyd b. Erkam hakkındaki ağır ifadesi, yani
3688] 2/Bakara, 275
3689] Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Mûsânnef, VIII, 184-185; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, V, 206
FÂİZ/RİBÂ
- 887 -
dinden dönme dışında bir davranış sebebiyle o zamana kadar yaptığı taatlerin boşa gideceğini belirtmesi, akıl ve rey ile bilinebilecek bir konu değildir. Öyleyse Hz. Âişe bunu, Hz. Peygamber’den duymuş olmalıdır. Bu da, Zeyd’in yaptığı akdin fâsid olduğunu göstermektedir. Çünkü fâsid akid bir mâsiyettir. Diğer yandan Hz. Âişe bu akdi, “kötü bir satma ve kötü bir satın alma” olarak nitelemiştir. Bu vasıf, fâsid akde uygun düşen bir vasıftır.
Hanefî hukukçuların bu konudaki temel gerekçeleri Hz. Âişe’nin sözü olmakla beraber, bazı Hanefîler söz konusu akidde “ribâ şüphesi” bulunmasını da câiz olmama gerekçesi olarak göstermişler ve bu hususu da şu şekilde açıklamışlardır: İkinci akiddeki fiyat (semen), gerçekte ilk akiddeki fiyatın bedelidir. Hal böyle olunca, muâvazalı (karşılıklı ivazların değişimini sağlayan) bir akid olan satım akdinde, birinci fiyatın ikinci fiyattan fazla olan kısmına hiçbir bedel tekabül etmemektedir ki, bu da ribânın tanımı ile uyuşmaktadır. Her ne kadar bu ribâ, iki akdin bütünü ile sabit olmakta ve akidlerden biriyle, ribâ değil sadece ribâ şüphesi sabit olmakta ise de bu gibi konularda “şüphe”, “hakikat” hükmünde tutulur.
Bunun yanında, iyne ile ilgili olarak şöyle bir hadis daha nakledilmektedir: İbn Ömer, “Ne zamana kaldık! Eskiden hiçbirimiz kendisinin dirhem ve dinarının müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi ise dirhem ve dinar, her birimize müslüman kardeşinden daha sevimli gelmeye başladı” dedikten sonra Hz. Peygamber’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Dirhem ve dinar konusunda cimrilik edip de alım satımlarınızı iyne yoluyla yaparsanız, ineklerin kuyruğuna yapışıp ekip-biçme ile yetinirseniz ve cihadı terk ederseniz Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize dönmedikçe bu zilleti sizden kaldırmaz.” 3690
Hanefî hukukçular bu akdin, yerleşik kuraldan (kıyas) hareketle değil, Hz. Âişe’nin sözü (eser) sebebiyle fâsid sayıldığını, Hz. Âişe’nin sözünde ise yalnızca “sattığı fiyattan daha ucuza satın alma”nın ifade edildiğini ileri sürerek, bir kimsenin sattığı bir malı, henüz parası ödenmeden, sattığı fiyattan daha yüksek fiyata satın almasının câiz olduğunu söylemişlerdir. Yine Hanefî ekolünde, müşteri satın aldığı malın bedelini ödedikten sonra, satıcının aynı malı daha yüksek fiyata geri satın almasında sakınca görülmemiştir. Çünkü bu durumda iki akiddeki iki fiyatın birbirine bedel olma durumu söz konusu değildir.
Mâlikîler meseleye sedd-i zerâi ilkesi, yani kötülüğe giden yolları kapatma prensibi açısından bakmışlar ve dış görünüşü itibârıyla mubah olduğu halde fâize götürdüğü için iyne satımını câiz görmemişlerdir. Hanbelîler’den İbnü’l-Kayyim, konuyu hile açısından ele almış ve tarafların sahih bir akid görüntüsü altında meşrû olmayan kasıtlarını sakladıklarını öne sürerek böyle bir akdin câiz olamayacağını söylemiştir.
Mâlikîler’in yaklaşımı ile Hanbelîler’in yaklaşımı arasında ince bir farkın bulunduğu gözden kaçmamaktadır. Mâlikîler, iynenin haram olan ribâya götürebilecek bir vasıta olarak kötüye kullanılabileceğinden ve tarafların bu töhmet altında bulunacağından hareketle iyne satımını yasaklarken, Hanbelîler, özellikle İbnü’l-Kayyim, tarafların zaten asıl niyetlerinin fâizli işlem olduğuna ve bu satımı hîle olarak kullandıklarına âdeta kesin gözüyle bakmıştır.
3690] Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 56; Müsned, II, 84
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İyne satımını câiz görmeyen ekollerde, söz konusu iki satımdan hangisinin fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği konusu da tartışılmıştır. Hanefî ekolünde daha ziyade ikinci akdin fâsid olduğu ifade edilirken, Mâlikî ve Hanbelî ekollerinde ağırlıklı görüş her iki akdin de fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği yönündedir.
Şâfiî ise, akdin sıhhat şartlarının mevcut olup onu fâsid kılacak şartların bulunmadığı noktasından hareketle iyne satımının sahih olduğunu söylemiştir. Şâfiî, tarafların niyetlerini hiç dikkate almamış, akdin şekil şartlarını taşıyor olmasını yeterli görmüştür. Şâfiî’nin sadece açığa vurulmuş kasta itibar edip, niyete itibar etmeme şeklindeki eğilimi, bu meselede açıkça görülmektedir. Şâfiî, Hanefîler’in gerekçe olarak kullandıkları Hz. Âişe’ye nisbet edilen haberi de sabit görmemektedir. Ayrıca Şâfiî hukukçular, iynenin cevazı konusunda, konuya delâleti açık ve tam olmayan başka bir hadisi gerekçe göstermişlerdir. 3691
Gerek Hz. Âişe’den yapılan rivayet gerekse İbn Ömer’in sözü, eğer rivayetler sahih kabul edilirse, iyne yoluyla alım satımın o dönemlerde mevcut olduğunu göstermekte ise de onların göstermelik akid yapma kastı taşımadıkları, ihtiyaca ve şartlara göre bunu yaptıkları düşünülmelidir. Olayın şöyle cereyan etmiş olması mümkündür: Zeyd, o kadından vâdeli olarak bir câriye satın almış, fakat bir müddet sonra başka bir şey için kendisine para lâzım olmuş ve câriyeyi ilk sahibine peşin ve daha ucuza satmayı teklif etmiş ve o da kabul etmiş olabilir. Eğer o kabul etmeseydi, Zeyd o câriyeyi başka birine satmak durumunda kalacaktı. Bu çerçevede cereyan eden akdin meşrû olduğunda kuşku yoktur. O halde denilebilir ki, önceden koşulan bir şarta bağlı olmaksızın yapıldığı takdirde bu işlemin meşrû olmaması için hiçbir sebep yoktur. Ancak, bu işlem fâizi gölgeleme amacıyla yaygınlaştırılır ve kurumlaştırılırsa, diğer üç ekol açısından câiz görülmesi mümkün değildir. Hatta, bu durumda fâize ulaşma kastı artık açığa vurulmuş sayılacağından bu işlem, Şâfiî ekolü açısından da meşruiyetini yitirmiş olur.
İyne yoluyla satım, terminolojideki yaygın ve teknik kullanımı bu olmakla birlikte, özellikle Mâlikî hukukçular, benzer bazı satımları da iyne satımı kapsamında değerlendirmişlerdir. İbn Rüşd bu noktada iyneyi câiz, mekruh ve haram olmak üzere üç kısma ayırmıştır.
a) Câiz olan iyne şöyle devam eder: “A, B’ye gidip, sende şu mal varsa satın alacağım der. B, şu anda o malın bulunmadığı”nı söyler, fakat akabinde A’ya, sorduğu malı satın aldığını, dilerse peşin veya vâdeli olarak satabileceğini haber verir. Bu şekildeki işlem câizdir. Tarafların birbirlerine herhangi bir taahhüdü yoktur. A malı dilerse alır dilerse almaz.
b) Mekruh iynenin şekli şöyledir; A, B’ye giderek, filân malı kendisi için satın almasını, kâr oranı üzerinde anlaşmaksızın kendisinin o malı ondan bir miktar kâr vererek satın alacağını söyler. Bu işlem, mekruhtur.
c) Haram iyne ise, aynı işlemin kâr oranı üzerinde önceden anlaşılarak yapılmasıdır. Şöyle ki; A, B’ye “Filân malı peşin 100 liraya satın al, ben o malı senden vâdeli olarak 120 liraya satın alayım” der ve akid bu suretle yapılmış olur. Diğer İslâm hukuk ekollerinde pek söz konusu edilmeyen bu işlem, Mâlikî hukukçularca câiz görülmemiştir. Mâlikî hukukçular tarafından söz konusu edilen
3691] Buhârî, “Büyû‘”, 89; “Vekâle”, 3; Müslim, “Müsâkat”, 18; el-Muvatta’, “Büyû‘”, 20, 21
FÂİZ/RİBÂ
- 889 -
bu muhtevadaki iyne, günümüzde “leasing” olarak adlandırılan sisteme benzemektedir.
İyne kapsamı içerisinde değerlendirilen şöyle bir işlem daha vardır: İhtiyaç sahibi olan şahıs, daha iyi durumda olan birinden borç ister. Fakat bu şahıs, bir menfaat elde etmeden borç vermek istemez ve şöyle der: “Sana borç veremem. Fakat, piyasa değeri 100 lira olan şu malı sana 120 liraya vâdeli olarak satarım, sen de bunu götürüp 100 liraya satarsın”. Borç isteyen şahıs buna razı olunca işlem gerçekleşmiş olur.3692 Ancak, bu tür işlem terminolojide “teverruk” olarak adlandırılmakta olup3693 Hanbelî ekolü dışındaki ekollerce genelde câiz kabul edilmektedir. Fakat bu işlem, açıkça zor durumda bulunan birinin bu durumundan yararlanma olduğundan dinen mekruh sayılmıştır.
Bu hukukî yaklaşımlar yanında meselenin bir de dinî-ahlâkî boyutu vardır ki o da, özellikle İbn Ömer hadisinde açıkça görüldüğü üzere, müslümanların aralarındaki sosyal yardımlaşmayı herhangi bir maddî yarar sağlama düşüncesi olmaksızın gerçekleştirmeye çalışma yönündeki vecîbeleridir. Bu itibarla, kişinin dinî açıdan içine sindiremeyeceği dolambaçlı yollara başvurmasını önlemenin tabii yolunun, toplumda ihtiyacı olanların fâizsiz kredi kullanabilmelerine imkân verecek kurumları ve iktisadî yapıyı oluşturup geliştirmekten geçtiği, bunu gerçekleştirmenin de başta zenginler olmak üzere bütün müslümanlar için kaçınılmaz bir görev olduğu unutulmamalıdır.
Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
Darû’l İslâm’da; mü’minlerin birbirlerinden fâiz alıp-vermeleri haram olduğu gibi; gayr-i müslimlerden (zimmîlerden) fâiz almaları da haramdır. Gayr-i müslimlerin; kendi aralarında fâiz alıp vermelerine de, kat’iyyen müsaade edilemez. Zira Kur’an-ı Kerim’de: “Men edildikleri halde fâizi almaları ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel şeylerden mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.”3694 buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede; ehl-i kitab’a (yahûdi, hıristiyan vs.) fâizin haram kılındığı sâbittir.3695 Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Dikkat edin!.. Kim ribâyı (fâizi) şart koşarsa, bizimle onun arasında ahid (zimmet akdi) yoktur” hadis-i şerifi, meseleyi kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Sonuç olarak; Dârû’l İslâm’da itikadî durumu ne olursa olsun, hiçbir fert, diğerinden fâiz alamaz. Fâize müsâade edilmez.
Darû’l Harp’te; mü’minlerin kendi aralarında (birbirlerinden) fâiz alıp vermeleri yine haramdır. Zira kardeşlik hukuku bâkîdir.
Mekhûl’den mürsel olarak rivayet edilen bir hadis rivâyetinde Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Darû’l Harp’te; mü’minle harbî arasında fâiz yoktur” (!?) denilir. Mekhûl’ün fakih bir râvî olması sebebiyle, mürsel olan hadisi amele konu olur. İmam Serahsi, “Rasûl-i Ekrem’in, amcası Hz. Abbas’ın (r.a.), “Mekke Müşriklerinden” fâiz aldığını bilmesine rağmen müdâhale etmediğini, ancak Mekke’nin fethinden sonra: “Câhiliyye devrine ait fâizler kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk fâiz de Abbas b. Abdülmuttalib’in fâizidir” buyurduğunu, ayrıca Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) karşılıklı
3692] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, V, 273
3693] bk. İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-muvakkı‘în, III, 170, 200
3694] 4/Nisâ, 161
3695] İbn Kesir, Tefsir, I/583
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bahis sonucunda müşriklerin reislerinden biri olan Ubey b. Halef’ten mal almasına Peygamberimiz’in (s.a.s.) müsaade ettiğini” kaydederek, harbînin malının mâsum olmadığını zikretmektedir. İmam Şâfiî; Hz. Mekhul’den gelen hadisin mürsel olduğunu ve değişik te’villere müsâit bulunduğunu beyan ederek, Darû’l Harp’te de olsa, kâfirden fâiz alınamayacağını beyan etmiştir. Hanefi fukahâsı; Mekhûl’den rivâyet edilen hadis rivâyetine itirazda bulunanlara; “Bir kimsenin malının mâsum (dokunulmaz) olabilmesi için; ya iman ya zimmet akdi şarttır. Hâlbuki harbî (İslâm’a karşı savaşan kâfir) için; iki durum da söz konusu değildir. Bu hususta hadis-i şerif’in var olmadığını kabul etsek dahi; harbînin malının mâsum olmadığı açıktır. Kaldı ki; harbîlerin mallarını kendi kanunları ve rızâları gereğince almaktadırlar. Aldatma ve hıyânetten söz etmek mümkün değildir” şeklinde cevap vermişlerdir. İmam Ebû Yusuf, bu hususta muhâliftir; yani o, dâru’l-harpte de harbîlere karşı da olsa fâizin câiz olmadığı kanaatindedir.3696 Ancak, hanefî ulemâsı bu konuda fetvânın İmam Âzam Ebû Hanife‘nin kavline göre verileceğini tasrih etmiştir. Sonuç olarak; Darû‘l Harp‘te mü‘minlerin; harbîlerin mallarını, onların rızâlarına uygun olarak almaları mubahtır. 3697
Hanefî fıkhındaki bu görüşe rağmen, biz, dâru’l-harp kavramının da, fâizin kâfirlere karşı helâl olduğu anlayışının da, Kur’an’dan (ve sahih sünnetten) bir delili olmadığından yola çıkıyor ve fâizin her türlüsünden, hatta fâiz şüphesinden bile kaçınmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
Kurân-ı Kerim’de fâiz anlamında ribâ kelimesi ve türevleri 6 âyette; 10 yerde zikredilir. 3698
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3699
“Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak fâiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa
3696] İbn Âbidin, c. 11, s. 163
3697] Yusuf Kerimoğlu, Emânet ve Ehliyet, Ölçü Y. İst. 1985, c. 2, s. 177-181
3698] 2/Bakara, 275, 275, 275, 276, 278; 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39, 39, 39
3699] 2/Bakara, 275-279
FÂİZ/RİBÂ
- 891 -
eresiniz.” 3700
“Men edildikleri halde fâizi almaları ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel şeylerden mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.” 3701
“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” 3702
Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.” Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin rivâyetlerinde şu ziyade vardır: “(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da...” 3703
“İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak.” Diğer bir rivâyette “...tozu ulaşacak” denir. 3704
Ribâ’dan buharın ulaşması, ribâ muâmelesine şâhidlik, kâtiplik yapmak veya ribâ yoluyla elde edilen kazançtan verilen ziyafetten yemek, böyle bir kazançla satın alınan hediyeyi kabul etmek gibi değişik şekillerde olabileceği belirtilmiştir. Bu durumda, Aliyyu’l-Kari’ye göre, hadis şu mânâyı ifâde eder: “Öyle bir zaman olacak ki, bu devrede kişi, bilfarz, hakikî fâizden kaçınsa bile, dolaylı şekilde gelecek fâiz bulaşmalarından kendini kurtaramayacaktır.”
Bu hadis nokta-i nazarından, işlemlerinin esası fâize dayanan banka dâhil, bütün benzer kurumlar konusunda müslümanların dikkatli olmaları gerekir. Şu veya bu mülâhaza ve gerekçelerle, bulaşmak zorunda kalınan veya bulaşmak zorunda kalındığı zannıyla bulaşma şıkkı tercih edilen “fâiz”li muâmelelere, hiçbir sûrette kesin bir ifâde ile “fâiz değildir” veya “câizdir” diye fetvâ vermemek gerekir. Fetvâ, büyük mes’ûliyet işidir. Dâima ihtiyat şıkkını tercih etmek en uygunudur. İslâm ulemâsının ittifakla benimsediği umumî bir prensip mevcuttur: “Bir meselede helâl ve haram ihtimali beraberce var ve fakat birini tercihe kariyne/delil yok ise, ihtiyaten haram olma şıkkı esas alınır. Yani şüpheli şeylerden kaçmak esastır. Dolayısıyla, fâiz şüphesi olan işlemlerin “fâiz olduğunu” esas alıp, kaçınmaya çalışmalı, kaçınamıyor isek tevbe ve istiğfarı elden bırakmamalıyız. Her hâl-u kârda “haram değil” diye fetvâ vermekten kesinlikle kaçınmalıyız; aksi halde, ebedî hayatımızı mahvedecek bir hata olabilir.
Bütün ihtilallerin, sosyal fesâdların, huzursuzluk ve ahlâksızlıkların temelinde “sen çalış ben yiyeyim” düşüncesi yatar, bunu da ribâ besler.
Amr İbnu’l-Ahvas (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber’i (s.a.s.) Vedâ Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu: “Haberiniz olsun, câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz anaparayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş,
3700] 3/Âl-i İmrân, 130
3701] 4/Nisâ, 161
3702] 30/Rûm, 39
3703] Müslim, Müsâkât: 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 4, h. no: 3333; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277
3704] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun câhiliye devrindeki bütün kan dâvâları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbn Abdilmuttalib’in kan dâvâsıdır.” Rasûlullah (s.a.s.): “Tebliğ ettim mi?” dedi. Cemaat: “Evet tebliğ ettin” dediler ve üç kere tekrarladılar. Rasûlullah (s.a.s.): “Ya Rabbi şâhid ol!” dedi ve üç kere tekrar etti.” 3705
“Altın altınla peşin olmazsa ribâdır. Buğday buğdayla peşin satılmazsa ribâdır. Arpa arpayla peşin satılmazsa ribâdır. Kuru hurma kuru hurmayla peşin satılmazsa ribâdır.” 3706
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) zamanında bize bayağı hurma veriliyordu. Bu muhtelif cins kuru hurmanın bir karışımı idi. Bu bayağı hurmanın iki ölçeğini bir ölçek iyi hurma mukabilinde satıyorduk. Bu tarz Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kulağına ulaşınca şöyle buyurdu: “İki ölçek hurmaya bir ölçek hurma, iki ölçek buğdaya bir ölçek buğday iki dirheme bir dirhem olmaz.” 3707
“Hz. Bilâl (r.a.), Rasûlullah’a (s.a.s.) (iyi cins bir hurma olan) bernî hurması getirmişti. “Bu nereden?” diye sordu. Bilâl (r.a.): “Bizde âdi hurma vardı. Rasûlullah’ın (s.a.s.) yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık”, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Eyvah! Bu ribânın ta kendisi, eyvah bu ribânın ta kendisi, sakın öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al” dedi. 3708
“Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Kim arttırır veya arttırılmasını taleb ederse ribâya girmiştir. Bu işte alan da veren de birdir.” Bir rivâyette: “...cinsleri farklı ise müstesnâ” denir.3709 Bir başka rivâyette (şu ziyâde) ifade edilmiştir: “...Bu çeşitler farklı olduğu takdirde peşin ise dilediğiniz gibi satın.” 3710
Açıklama: Âlimler yukarıda zikredilen altı çeşit malda ribânın haram olduğunda icmâ ederler: Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz. Bunlara ribâ malları da denir. Bu altı kalem eşyadan her biri aynı cinsten eşya ile satılınca fazlalık olmamalı, alışveriş peşin yapılmalıdır.
“Bu altı çeşidin dışında kalan eşyaların alıp satılmasında fazlalık haram mıdır?” sorusuna âlimler farklı cevaplar verir. Aradaki ihtilaf, bu altı çeşit mala konan “haram” hükmünün illetine dayanır. Cumhur aynı illette müşterek olanların haramlığında ittifak ederse de, illetin ne olduğunda ihtilâf edilmiştir. Bu noktada, fıkıh kitaplarında on farklı illet üzerinde durulduğu görülür. İmam Âzâm’a göre, illet, cinsle birlikte ölçüveya cinsle birlikte tartıdır. Öyle ise, hangi çeşit mal olursa olsun ölçü veya tartı ile satılan mallarda ribâ (fazlalık) haramdır. Satışı böyle
3705] Ebû Dâvud, Büyû’ 5, h. no: 3334; Müslim, Hac 147; Tirmizî, Tefsir, Tevbe 2; İbn Mâce, Menâsik h. no: 76, 84
3706] Buhârî, Büyû’ 54, 74, 76; Müslim, Musâkat: 79, h. no: 1586; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3348); İbn Mâce, Ticârât: 50, h. no: 2160, 2259; Muvattâ, Büyû’ 38, h. no: 2, 636-637; Tirmizî, Büyû’ 24 , h. no: 1243; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 273
3707] Buhârî, Büyû’ 21; Müslim, Müsâkat 98, h. no: 1594, 1595, 1596; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1241; Nesâî, Büyû’ 41, 50, h. no: 17, 271, 272, 273; Muvattâ, 32, h. no: 2, 632
3708] Buhârî, Vekâlet: 11; Müslim, Müsâkat: 96, h. no: 1594; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 271-272
3709] Müslim, Müsâkât: 82, h. no: 1584
3710] Bu hadisi, Buhârî hâriç, Beş Kitap rivâyet etmiştir: Müslim, Müsâkat: 81, h. no: 1587; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3349-3350; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1240; Nesâî, Büyû’ 43, 44, h. no: 7, 274, 275, 276, 277, 278; İbn Mâce, Ticârât: 48, h. no: 2254
FÂİZ/RİBÂ
- 893 -
yapılmayan malların cinsi ne olursa olsun fazlalık (ribâ) haram değildir. Mesela kireç veya alçı gibi yenmeyen mallar mâdemki ölçekle satılmaktadır, fazlalık haramdır, binaenaleyh kireç vererek vasfı değişik bir kireç alacak olsak, bu peşin yapılmalıdır ve miktarları eşit olmalıdır, fazlalık veya vâde araya girerse ribâdır, haramdır. Hadiste geçen ölçü ve tartı ile satılmayan eşyalar yenen cinsten de olsa araya girecek fazlalık haram değildir.
İmam Şâfiî’ye göre, haram kılınmada illet, malın yiyecek olmasıdır, ölçü veya tartı ile satılmasına bakılmaz. Yiyecek olmayan şeylerde yalnız altın ve gümüşte ribâ vardır. Ahmed İbn Hanbel’in de bu görüşte olduğu söylenmiştir. İmâm Malik’e göre, illet ekseriyetle yemek için biriktirmektir.
Hadisin, Ebu Hüreyre’den kaydedilen son fıkrasında açık bir şekilde belirtildiği üzere, farklı cinsler arasında ribâ olmaz. Yani buğdayla arpanın, altınla gümüşün alınıp satılmasında miktar sözkonusu değildir, ulemâ bu hususta ittifak eder. 3711
Son rivâyetle ilgili olarak şunu da ilâve edelim: İllette müşterek olmayan ribâ malları fazlalıkla ve veresiye satılabilir. Meselâ altınla buğday, gümüşle arpa bütün ulemânın ittifakıyla bu şekilde satılabilir. Fakat ribâ malları cinsi cinsine olursa biri peşin, diğeri veresiye ve biri noksan, diğeri fazla olarak satılamadığı gibi, teslim ve tesellüm yapılmadan satış meclisinden ayrılmak da câiz değildir. Satılan malların cinsleri muhtelif olursa, peşin teslim edilmek şartıyla fazlalık câizdir. Meselâ bir ölçek buğday iki ölçek arpa mukabilinde satılabilir. 3712
Ebu’l-Minhâl anlatıyor: “Zeyd İbn Erkam ve el-Berâ İbn Âzib’e (r.a.) sarf’tan (yani altınla gümüşü cinsi cinsine satmaktan) sordum. Şu cevabı verdiler: “Rasûlullah (s.a.s.) altının gümüş mukabilinde veresiye satılmasını yasakladı.” 3713
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a Hayber’de bulunduğu sırada altın ve boncuklarla yapılmış bir gerdanlık getirildi. Bu, satılık ganimet mallarındandı. Rasûlullah (s.a.s.) altınların boncuklardan ayrılmasını emretti. Derhal gerdanlığın altın kısmı ile boncuk kısmı birbirinden ayrıldı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Altın, altına mukabil, tartısı tartısına satılsın.” 3714
Açıklama: Burada altının başka bir madde ile birlikte satılması yasaklanmaktadır. Başta Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel olmak üzere bir kısım âlimler verilen altın cinsinden fiyat, satılan eşyadaki altından fazla da az da olsa bu satışın fâsid olduğuna hükmeder. Ebu Hanîfe: Altın cinsinden biçilen fiyat, satılan eşyadaki altından fazla olduğu takdirde satışın câiz olacağına, misil veya daha az olma halinde satışın câiz olmayacağına hükmeder. İmam Mâlik buna yakın bir fikir beyan eder. Ancak fiyat fazlalığı üçte ikiyi geçmemeli, noksanlık da üçte birden aşağı düşmemeli. Bu hudud dâhilinde satış câizdir, aksi takdirde değildir. 3715
3711] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/104-105
3712] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/106
3713] Buhârî, Büyû’ 80, 8, Şirket 10, Menâkıbu’l-Ensâr 50; Müslim, Müsâkat 87, h. no: 1589; Nesâî, Büyû’ 49, h. no: 7, 280; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/106
3714] Buhârî hâriç Beş Kitap tahric etti: Müslim, Müsâkat 89, h. no: 1591; Tirmizî, Büyû’ 32, h. no: 1255; Ebû Dâvud, Büyû’ 13, h. no: 3351-3353; Nesâî, Büyû’ 48, h. no: 7-279
3715] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/107
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslim’de gelen diğer bir rivâyette Haneş es-San’ânî der ki: “Biz Fudâle ile bir gazvede berâberdik. Derken bana ve arkadaşlarıma ganimetten bir gerdanlık isâbet etti. Gerdanlık altın, gümüş ve kıymetli taşlardan yapılmıştı. Ben bunu satın almak isteyerek, Fudâle’ye sordum. Bana şöyle cevap verdi: Bunun altınını ayır, bir kefeye koy. Kendi altınını da bir kefeye koy. Sonra sakın misli mislinden fazla birşey alma! Zîra ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu işittim: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ederse sakın misli mislinden fazla bir şey almasın.” 3716
Ebû Bekre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.), gümüşün gümüşe başa baş olmayan satışını yasakladı. Bize altın mukabilinde dilediğimiz şekilde gümüş ve gümüş mukabilinde dilediğimiz şekilde altın satın almayı emretti.” Müslim’in ziyâdesinde “...Bir adam: “peşin mi?” diye sordu. Ebû Bekre: “Ben böyle işittim” cevabını verdi. 3717
Açıklama: Hadis, ribâ mallarının, alım satımlarında şu iki şeye dikkat edilmesini teyid etmektedir: 1- Aynı cinsten şeyler alınıp satılırsa başa baş yani eşit miktarda olacak, altınla altın, gümüşle gümüş, üzümle üzüm gibi. Üzüm vererek üzüm, altın vererek altın alacak olursak, miktarlarını eşit tutacağız, araya girerse ziyade fâiz olur. 2- Ayrı cinsten şeylerden birini vererek yapılan alışveriş, karşılıklı mütâbakatla istenen miktarda olur, ancak peşin olarak teslim ve tesellüm gerekir. 3718
Yahya İbn Sa’îd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) Hayber’in fethi sırasında iki Sa’d’a (Sa’d İbn Ebî Vakkas ve Sa’d İbn Ubâde), ganimet malından altın veya gümüş bir kabı satmalarını emretti. Onlar, her üç (birim)’i aynı dört (birim) mukabilinde veya her dört (birim)’i üç (birim) aynı mukabilinde sattılar. Rasûlullah (s.a.s.) onlara: “Siz ribâ yaptınız, geri verin” diye emretti.” 3719
Açıklama: Başka rivayetlerde tasrîh edildiği üzere Hayber’in fethi sırasında ganimetlere nezâret vazifesini Hz. Peygamber (s.a.s.) rivâyette isimleri geçen iki Sa’d’a vermiş idi. Rasûlullah’ın (s.a.s.) emri üzerine, altın (veya gümüş) bir kabı aynı cinsten para ile satarlar. Yani altın kap sattılarsa mukabilinde altın, gümüş kap sattılarsa mukabilinde gümüş para aldılar demektir. Aynı cinsten para alınca, ağırlığına denk olması gerekirken, dörtte bir fazlasına veya dörtte bir eksiğine satmışlar. Râvî, fazlaya mı, eksiğe mi sattıklarını hatırlamıyor ise de; a) Aynı cinsiyle sattığını ve arada fark bulunduğunu iyi hatırlamaktadır. b) Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu akdi “ribâ” diye reddettiği de râvî tarafından kesinlikle ifâde edilen bir husus olmaktadır.
Ribâdır, çünkü ribâ mallarından biri kendi cinsinden bir malla alınıp satılacak olursa başa baş misliyle olur, biri fazla diğeri eksik olamaz. 3720
Mücâhid anlatıyor: “Ben İbn Ömer’le (r.a.) beraberdim. Ona bir kuyumcu gelerek: “Ey Ebû Abdirrahman! Ben altın işliyor ve bunu kendi ağırlığından fazla altınla satıyorum. Böylece ona harcadığım el emeği miktarında fiyatını arttırıyorum” dedi. İbn Ömer (r.a.) onu bu işten yasakladı. Kuyumcu aynı meseleyi tekrar
3716] Müslim, Büyû: 91, h. no: 1591
3717] Buhârî, Büyû’ 81, 77; Müslim, Müsâkat 88, h. no: 1590; Nesâî, Büyû’ 50 h. no: 7, 280-281
3718] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/108
3719] Muvattâ, Büyû’ 28 h. no: 2, 632
3720] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/109
FÂİZ/RİBÂ
- 895 -
tekrar söyledi. Her seferinde İbn Ömer (r.a.) onu bu işten yasakladı ve son olarak da şunu söyledi: “Dinar dinarla, dirhem dirhemle satılır. Aralarında fazlalık olamaz. Bu, Peygamberimizin bize vasiyetidir, biz de size vasiyet ediyoruz (tebliğ edip duruyoruz).” (Bu rivâyet Muvattâ’da tam olarak gelmiştir. Nesâî ise sâdece Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözünü kaydeder.) 3721
Açıklama: Bu rivâyet, altın ve gümüş gibi, kıymet birimi olan maddelerin alışverişi, kendi cinslerinden maddelerle yapıldığı takdirde itibarî değerlerinin nazar-ı itibâra alınmayacağını ifade eder. İtibarî değer, antika eşyalardaki hâtıra değeri, süs eşyasındaki san’at ve işlemeye müteallik el emeği gibi değerlerdir. Söz gelimi bilezik, kolye, küpe gibi altın ve gümüşten mâmul eşyalardaki emek ve işçilikten ileri gelen fiyat artması aynı cinsten parayla alıp satmalarda hesaba katılmayacak demektir. Hesaba katılması için bir başka cinsten para veya eşya ile alınıp satılması gerekir. Buna riâyet edilmeyen alış verişler ribâ sayılır ve haramdır.
Bu prensip ilk nazarda zorluk gibi gözükürse de, büyük bir rahmettir. Zîra itibârî değeri olan antika veya hâtıra eşyalarını taşıyanların vergi yükü hafifletilmiş olmakta, bunların alım satımları vesilesiyle başka mallar da tedâvül imkânı bulmakta ve dolayısıyla piyasa hareketlilik kazanmaktadır. Hele temel gıda maddelerinde buna riâyet, başka hareket ve bereketlere imkân hazırlamaktadır.
Atâ İbn Yesâr anlatıyor: “Muâviye, altın veya gümüşten mâmul bir su kabını, ağırlığından daha fazla bir fiyatla satmıştı. Kendisine Ebu’d-Derdâ (r.a.): “Ben Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu çeşit alışverişi yasakladığını işittim. Rasûlullah (s.a.s.) bunların satışı misline misil olmalı diye emretti” diye itiraz etti. Muâviye: “Ben bunda bir beis görmüyorum” diye cevap verdi. Ebu’d-Derdâ (r.a.) öfkelendi ve: “Muâviye’yi kınamada bana yardım edecek biri yok mu? Ben ona Hz. Peygamber (s.a.s.)’den haber veriyorum o bana şahsî reyinden söz ediyor. Senin bulunduğun diyarda yaşamak bana haram olsun!” diye söylendi. Ebu’d-Derdâ bunun üzerine orayı terkederek Hz. Ömer’in (r.a.) yanına geldi. Durumu olduğu gibi ona anlattı. Hz. Ömer (r.a.) Muâviye’ye bir mektup yazarak bu çeşit satışı (altının altınla satılması), misli misline ve ağırlığına denk olarak yapmasını emretti.”3722 Rivâyette mevzûbahis edilen bu su kabı, altındandır, ancak inci, yâkut ve zeberced cinsinden kıymetli taşlarla işlenmiştir. Muâviye’nin buna 600 dinar para verdiği belirtilir. Sünnete muhalefet mânası taşıdığı için, Ebu’d-Derda fevkalâde üzülmüştür. Zîra şahsî re’yi ile sünneti reddetmek gibi bir davranış İslâm ulemâsını son derece üzen bir vak’adır. Ebu’d Derda’nın Muâviye ‘ye küsmesi makbul küsmelerden sayılmıştır. Ulemâ, bir kimse, bir başkasına sünneti tebliğ ettiği zaman kulak verip itaat etmediği takdirde onu terkedip küsmenin câiz olacağını söylemiştir. Hatta Tebük seferine katılmaktan kaçan Ka’b İbnu Mâlik’le (r.a.) kimsenin konuşmaması için, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) verdiği emir de bu meselede misal olmaktadır. Âlimler, bid’at çıkaran kimsenin terkedilmesi ve kendisiyle konuşulmaması gerektiği hususunda bu vak’ayı delil kılmışlardır. Nitekim İbn Mes’ud, bir cenaze sırasında bir adamın güldüğünü görünce: “Allah’a kasem olsun seninle ebediyyen konuşmayacağım” demiştir. Bu vak’a’nın Ubâde İbn Sâmit’le Muâviye arasında
3721] Muvattâ, Büyû’ 31, h. no: 2, 633; Nesâî, Büyû’ 46, h. no: 7, 278; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/109-110
3722] Muvattâ, Büyû’ 33, h. no: 2, 634; Nesâî, Büyû’ 47, h. no: 7, 279
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçtiğine dair rivâyetler de mevcuttur. İki ayrı hâdise olması da muhtemeldir. 3723
“Ribâ veresiyededir.” Diğer bir rivâyette: “Peşin alışverişlerde (cinsler farklı ise fazlalık sebebiyle) ribâ olmaz.” 3724
Açıklama: Burada Hz. Üsâme’nin (r.a.) bir hadisin son kısmını hatırlayarak rivâyet ettiği açıklanmıştır. Rasûlullah’a (s.a.s.) ayrı cinsten iki şey birbiriyle satılırken birinin diğerine mukabil ağırlıkça fazla olmasının ribâ sayılıp sayılmayacağı soruluyor. Rasûlullah (s.a.s.), bu durumda peşin satıldığı takdirde ribâ olmayacağını ancak veresiye olduğu takdirde fazlalık girecek olursa bunun ribâ olacağını beyan buyuruyor. 3725
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Ben dinarla deve satıyor, dinar (altın para) yerine gümüş alıyordum. Bazen da gümüşle (dirhem) satıyor, onun yerine dinar alıyordum. Bu durumu Rasûlullah’a (s.a.s.) arzederek hükmünü sordum. “O andaki (aynı meclisteki) kıymetiyle olunca bunda bir beis yok” buyurdu.” 3726
Ebû Dâvud’un bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “...O günün fiyatıyla almanda bir beis yoktur, yeter ki aranızda (henüz ödenmeyen) bir miktar olduğu halde birbirinizden ayrılmış olmayasınız.” 3727
Ma’mer İbnu Abdillah İbni Nâfi’nin (r.a.) anlattığına göre, kölesine, bir sâ buğday vererek pazara yollar ve: “Bunu sat, parasıyla arpa satın al” der. Köle gider. Onu vererek bir sa’dan bir miktar fazla arpa satın alır. Köle dönünce, Ma’mer (r.a.) ona: “Niye böyle yaptın? Çabuk git ve geri ver. Misli misline denk al. Zîra ben, Rasûlullah’ı (s.a.s.) işittim, şöyle diyordu: “Yiyecek, yiyecekle misli misline denk olmalıdır.” O zaman yiyeceğimiz arpa idi. Kendisine: “Ama bu arpa onun misli değildir” dendi ise de: “Ben arpanın buğdaya benzemesinden korkarım” cevabını verdi.” 3728
Açıklama: Görüldüğü üzere arpa ile buğday birbirine yakın iki gıda maddesi olduğu için, bir cins sayarak araya giren fazlalığı fâiz kabul edenler olmuştur. İmam Mâlik bu mânadaki hadislere dayanarak bu iki maddeyi bir cins addeder. Cumhur ise buğday ve arpanın iki ayrı cins olduğunu kabul eder. Aslında burada da buğdayla arpanın bir cins olduğu sarih değildir. Ma’mer (r.a.), takvâsına binâen ihtiyatla hareket etmiştir. 3729
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Süleyman İbn Yesar demiştir ki: “Sa’d İbn Ebî Vakkas’ın merkebinin yemi bitmişti. Kölesine: “Ailene ait buğdaydan bir miktar götür, ona mukabil arpa satın al, sakın mislinden fazla almayasın” dedi. 3730
Ebû Ayyaş’ın -ki ismi Zeyd’dir- anlattığına göre: “Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a.)’a, beyaz buğday mukabilinde kabuksuz arpa satın almanın hükmünü sorar. Sa’d (r.a.) kendisine: “Hangisi daha kıymetli?” diye sorar. Zeyd: “Beyaz buğday” der.
3723] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/111-112
3724] Buhârî, Büyû’ 40; Müslim, Büyû’ 102, h. no: 1596; Nesâî, Büyû’ 50, h. no: 7, 281
3725] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınlar, 3/112
3726] Tirmizî, Büyû’ 24, h. no: 1242; Ebû Dâvud, Büyû’ 14, h. no: 3354-3355; Nesâî, Büyû’ 50, h. no: 7, 281-282; İbn Mâce, Ticârât 51, h. no: 2262
3727] Ebû Dâvud, Büyû’ 14, h. no: 3354, 3355
3728] Müslim, Müsâkat 93, h. no: 1592
3729] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/113
3730] Muvattâ, Büyû’ 50, 52, h. no: 2, 645
FÂİZ/RİBÂ
- 897 -
Sa’d onu bu işten men eder ve der ki: “Ben Rasûlullah’a (s.a.s.) kuru hurmayı tâze hurma mukabilinde satın alma hakkında sorulduğu zaman işitmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bunu sorana: “Tâze hurma kuruyunca ağırlığını kaybeder mi?” dedi. Adam “evet” cevabını verince, Rasûlullah (s.a.s.) onu bu işten men etmişti.” 3731
Açıklama: Görüldüğü üzere yaş hurma, kuru hurma ile eşit miktarla da olsa, farklı miktarla da olsa, peşin de olsa veresiye de olsa satın alınamadığı gibi, kıymetce birbirinden farklı olan buğday ve arpa da birbiri mukabilinde alınıp satılamaz. Araya bir başka birim meselâ “para” girmelidir. Biri satılır, elde edilen para ile öbüründen satın alınır. Ebu Hanife merhum yasağı veresiye satışa hamlederek ölçek yönüyle eşitlik halinde birbiriyle satışlarını tecviz eder. 3732
Ebû Dâvud’un diğer bir rivayetinde: “Hz. Peygamber (s.a.s.), tâze hurmayı kuru hurma ile veresiye satmayı yasakladı” denir.” 3733
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs’ın (r.a.) anlattığına göre, “Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine bir ordu hazırlamasını emretmiştir. Mevcut develer (askerlere) yetmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) (devesi olmayanlar için, bilâhere) hazine develerinden ödenmek üzere deve te’min etmesini emretti. (Böylece Abdullah) zekât yoluyla hazineye gelecek develerden iki adedi karşılığında bir deve temin ediyordu.” 3734
Açıklama: Cumhur, aynı cinsten de olsa hayvanın hayvana mukabil veresiye olarak, farklı sayıda satılabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik cinslerin farklı olmasını şart koşmuştur. 3735
“İki hayvan veresiye olarak bir hayvana mukabil satılamaz. Peşin satılırsa bunda bir beis yoktur.” 3736
Semûre İbn Cündeb (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvanın hayvanla veresiye satışını yasaklamıştır.” 3737
Saîd İbnu’l-Müseyyeb derdi ki: “Hayvanda ribâ yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvan satışını üç hususta yasakladı: el-Mezâmin, el-Melâkih ve Habelu’lhabele.” (Mezâmîn: Dişi devenin karnındaki yavru demektir. Melâkih: Erkek devenin belinde bulunan (ve dişiyi dölleyen) şey demektir. Habelu’l-habele: “Hâmile develerin hâmile kalması) yani, dişi develerin karnındaki ceninin doğuracağı yavrunun satımı. İmam Mâlik, bu tâbirleri, yukarıdaki gibi açıklamıştır. Ancak garib kelimeleri açıklayan lugatçi ve fakihler nezdinde, mezâmîn ve melâkih kelimeleri aksi mânaları ifade etmektedir. 3738
Açıklama: Bu hadis, biri diğerine mukabil karşılıklı satıma konu olan hayvanlar, aynı cinsten de olsa ayrı cinsten de olsa peşin veya veresiye, mutlak olarak
3731] Tirmizî, Büyû: 14, h. no: 1225; Ebû Dâvud, Büyû’ 18, h. no: 3359; Muvattâ, Büyû’ 22, h. no: 2, 624; Nesâî, Büyû’ 36, h. no: 7, 269; İbn Mâce, Ticârât 53, h. no: 2264
3732] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/114-115
3733] Ebû Dâvud, Büyû’ 18, h. no: 3360
3734] Ebû Dâvud, Büyû’ 16, h. no: 3357
3735] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/117
3736] Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1238; İbn Mâce, Ticârât 56
3737] Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1237; Ebû Dâvud, Büyû’ 15; Nesâî, Büyû’ 65, h. no: 7, 292; İbn Mâce, Ticârât 56, h. no: 2271
3738] Muvattâ, Büyû’ 63, h. no: 2, 654
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câiz olduğunu beyan etmektedir. Esâsen farklı cinsteki hayvanlar veresiye olarak birbiriyle satılsa ribâ yoktur. Aynı cinsten olmaları hâlinde veresiye satımları İmam Mâlik’e göre câiz olmaz. Şafiî hazretleri yukarıdaki rivayeti esas alarak cevazına hükmeder. 3739
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, bir adam İbn Ömer’e (r.a.) gelerek: “Ben birisine bir borç verdim. Bana, bunu daha üstün bir şekilde iâdesini şart koştum” dedi ve hükmünü sordu. İbn Ömer (r.a.): “Bu ribâdır” diye cevap verdi ve şu açıklamada bulundu: “Borç verme işi üç şekilde cereyan eder.
1- Borç vardır, bunu vermekle sâdece Allah’ın rızasını düşünürsün. Karşılığında sana rızâ-yı İlâhî vardır.
2- Borç vardır, bununla arkadaşını memnun etmek istersin.
3- Borç vardır, temiz bir malla pis bir şey almak için bu borcu verirsin. İşte bu ribâdır.”
Adam: Öyleyse bana ne emredersiniz, ey Ebû Abdirrahman? diye sordu. İbn Ömer şu açıklamada bulundu: “Akdi yırtmanı tavsiye ederim. Borçlu verdiğin miktarı aynen iâde ederse alırsın. Verdiğinden daha az iâde eder, sen de alırsan sevap kazanırsın. Eğer sana, daha iyi birşeyi gönül hoşluğu ile verirse, bu sana bir teşekkürdür, böylece teşekkürünü ifade ediyor demektir. Sana ayrıca, ona vâde tanıdığın için sevap vardır.” 3740
Mücâhid’in anlattığına göre, “İbn Ömer (r.a.) bir miktar borç para aldı. Bunu sâhibine daha iyi bir şekilde ödedi. Borç veren adam: “Bu verdiğimden efdaldir (fazladır)” diyerek almak istemedi. İbn Ömer adama: “Biliyorum, ancak için bu şekilde rahat edecek” dedi. 3741
Açıklama: İmam Mâlik, önceden her iki tarafca şart koşulmamak kaydıyla, borçlunun borcunu öderken, içinden gelerek, bir fazlalıkta bulunduğu takdirde bunun fâiz olmayacağını ifade etmiştir. Bunun borçlunun içinden gelmesi, gönül hoşluğu ile vermesi şarttır. Verilen fazlalık şart gereği, âdet icabı, vaad sonucu olursa câiz olmaz. Ayrıca bu fazlalık bir başka eksikliği kapatmamalıdır. Sözgelimi on adet düşük altına mukabil sekiz adet kıymetli altın ödemek veya on adet âdi sikke altın almışken, on adet iyi altın ödemek gibi, bu durum da ribâ sayılır. 3742
Sâlim (r.a.) anlatıyor: “İbn Ömer’e (r.a.) ‘belli bir vâde ile bir başkasında alacağı bulunan adam, parasını daha çabuk alabilmek için bir kısmından vaz geçecek olsa?’ diye sordular. İbn Ömer bunu hoş görmedi ve bu davranışı yasakladı.” 3743
Açıklama: İmam Mâlik ve Ebu Hanîfe vâdeyi kısaltma karşılığında borcun azaltılmasını tecviz etmemişlerdir. İbnu Abbas (r.a.) bunu tecviz eder. Şâfiî’nin her iki görüşe de sâhip olduğu belirtilir. 3744
3739] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/119
3740] Muvattâ, Büyû’ 92, h. no: 2, 681-682; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/120
3741] Muvattâ, Büyû’ 90, h. no: 2, 681
3742] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/120-121
3743] Muvattâ, Büyû’ 82, h. no: 2, 672
3744] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/121
FÂİZ/RİBÂ
- 899 -
Ubeyd İbn Ebî Sâlih anlatıyor: “Ben, bilâhere ödenmek üzere Dar-ı Nahle ehline bez sattım. Bir müddet sonra Kûfe’ye gitmek istedim. Borçlular bana gelerek fiyattan biraz inmem hâlinde peşin ödeyeceklerini söylediler. Bunu Zeyd İbnu Sâbit’e sordum. Bana: “Hayır, bu işi yapmana cevaz veremem, bunu (ribâyı) senin yemeni de, (satın alanlara) yedirmeni de emredemem” dedi. 3745
Zeyd İbnu Eslem anlatıyor: “Cenâb-ı Hakk’ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, câhiliye devrinde iki şekilde cereyan ederdi:
1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vâdeli bir alacağı bulunurdu. Vâde dolunca alacaklı: “Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi?” derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı.
2- Yaşla ölçülen (canlı hayvan gibi) bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenab-ı Hak şu âyeti indirdi: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz” 3746
“Ribânın en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzını (mânevî şahsiyetini) rencide etmektir.” 3747
Açıklama: Ribânın en kötüsü diye tercüme ettiğimiz “erba’rribâ” tâbiri “en çok vebâle sebep olan”, “en ziyade haram olan” gibi mübâlağalı bir mana ifade etmektedir. Burada kötülüğü zihinde tesbit edilmek istenen şey gıybettir. Çünkü ırzı rencide, gıybetle olur. Gıybetin bu kadar kötü olması, kişinin nazarında şerefin maldan daha kıymetli olmasından ileri gelir. Irzla kişinin mânevî şahsiyetinin, sosyal itibar ve şerefinin kastedildiğini bir kere daha hatırlatabiliriz. İbnu’l-Esir, en-Nihaye’de: “Irz, insanın medh ve zemm yeridir. Nefsi de, selefi de (anası babası gibi) veya durumunun taalluk ettiği bir başkası da olabilir” diye tarif ettikten sonra “kişinin nefsini ve hasebini (itibarını) koruyan, onu noksanlaşma ve yaralanmalardan koruyan yönü de dendi” diye açıklar. Peygamberimiz; “Her müslümanın kanı, malı, ırzı bir diğer müslümana haramdır” buyurmuştur. Şu halde, insanın kan ve maldan sonra gelen varlığı, onun ırzını teşkil etmektedir. İnsan ecdâdıyla itibar kazanır, intisab ettiği cemaatle, köy veya şehri veya beldesiyle itibar kazanır, şeref duyar. Şu halde, yukarıdaki tarifteki medh ve zemm yeri tâbiri ile insana itibar getiren, şeref kazandıran her hususun kastedildiğini anlamamız gerekir. Böylece kişiyi dolaylı olarak rencide edici sözlerin daima gıybet hânesine yazılacağını bilmemiz gerekir. Dinimizin insan konusundaki bu hassâsiyeti, ona verdiği yüce değerden kaynaklanır.
Gıybeti kötülemede, onu ribâ ile mukayese etmek de başka incelik. Çünkü dinimizde ribâ en çok kötülenen, kaçınılması husûsunda en çok dikkat çekilen, hassâsiyet gösterilen bir günahtır. Kur’ân-ı Kerim’de “Ribâ (fâiz) yiyen kimselerin kıyâmet günü, kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi kalkacakları... Allah’ın ribâ’yı helâl sayan kâfirleri sevmediği” ifade edilir.3748 Şu halde, sadedinde olduğu3745]
Muvattâ, Büyû’ 81, h. no: 2, 671
3746] 2/Bakara, 278-279; Bu rivâyeti Rezîn tahric etti. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/123
3747] Ebû Dâvud, Edeb 40, h. no: 4876
3748] 2/Bakara, 275-276
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muz hadis, gıybetin bu pis günahtan daha pis bir günah olduğunu belirtmektedir. Tîbî der ki: “Rasûlullah ‘ırz’ı, mübâlağa kasdıyla mal cinsine sokmuş ve ribâyı iki çeşit kılmıştır: Bir çeşidi müteârif ribâ’dır yani borçludan, malını fazlasıyla almaktır. Müteârif olmayan ribâ ise kişinin dilini arkadaşının ırzına uzatmasıdır. Hadiste ikinci ribâ birinciden daha kötü ilân edilmiştir.” Gıybetin böyle kötülenmesi İslâm’ın çok ehemmiyet verdiği sosyal dayanışmayı zedeleyici olmasından ileri gelir. Başka çeşit yaraların tedâvisi kolay ise de, mânevî yaraların, sosyal hastalıkların tedâvisi zordur. Çoğu kere mümkün değildir. Üstelik bu, ferdî hukuka girmektedir, affedilmesi, öncelikle gıybeti edilen kimsenin affetmesine bağlıdır. Hâlbuki bazen ırkî, mezhebî, siyasî cemaatî mülâhazalarla kitlelerin gıybeti yapılmakta, böylece hem ümmet birliği ciddî şekilde yaralar alarak günümüzdeki darmadağanıklıkta olduğu gibi gayr-i müslimler karşısında güçsüz duruma düşülmekte; hem de öbür dünyaya büyük veballe gidilmektedir. Gıybete giren ufak bir kelâmla, icabında bir millet, bir hizib, bir aile mensupları toptan rencide edildiği için günahı büyük olmaktadır.
Hadiste geçen istitâle, dil uzatma demektir. Bunun içine rencide edici her çeşit sözün gireceği açıktır. Hadiste yer verilen “haksız yere” tâbirinden âlimler, bazı hallerde gıybetin câiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Zulme uğrayan, hakkı rencide edilen kimsenin şikâyet etmeye, zâlimin yüzüne zulmünü haykırmaya hakkı vardır. Bu günah olan gıybet değilir. Ehl-i bid’anın, fâsığın kötülükleri, onların şerrinden mü’minleri korumak kasdıyla hallerinin beyânı câizdir yasağa girmez.
Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kan mukabilinde alınan ücretten, köpek semeninden/parasından, fuhuş kazancından men etti. Dövme yapanı, dövme yaptıranı, fâiz yiyeni, fâiz yedireni ve Mûsâvvirleri lânetledi.” 3749
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı yiyeni, yedireni, ribâ akdini yazanı, sadakaya (zekâta) engel olanı, dövme yapanı, dövme yaptıranı, hulle yapanı, hulle yaptıranı lânetledi.” 3750
Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.), bu hadislerinde, mü’minler ve hatta hayvan ve eşya hakkında bile kullanılmasına cevaz vermediği “lânetleme”nin, kimler hakkında kullanılabileceğinin örneğini vermektedir. Bunlardan ilki, konumuzla ilgili olandır. Rasûlullah’ın lânet ettiği az sayıda insanlar arasına fâizle ilgili muâmelelere girişenler de vardır. Alan-veren, fâizin girdiği akidleri yazan, şâhidlik yapan vs. Rasûlullah diliyle lânetlenmiştir. Ribâ veya fâiz aynı mânâya gelir, lügat olarak artmak, ziyadeleşmek demektir. İslâm dini alışverişte fâizi şiddetle yasaklamıştır. Kur’ân-ı Kerim birçok âyette fâizin haram olduğunu belirtmiş, mü’minlere “fâiz yemeyin” uyarısında bulunmuştur. 3751
“Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.” 3752
“Fâizle malını arttırmaya çalışan hiç kimse yoktur ki, işinin âkıbeti malının azalmasını
3749] Buhârî, Büyû’ 113, 25, Talâk Libas 86, 96; Ebû Dâvud, Büyû’ 65, h. no: 3483
3750] Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 8, 147
3751] 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39
3752] Ebû Dâvud, Büyû’, 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42
FÂİZ/RİBÂ
- 901 -
sonuçlandırmasın!” 3753
“Miraç gecesi, bir kavme uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Bu karınların içi yılanlarla dolu idi ve yılanlar dışardan gözüküyorlardı. Ben: ‘Ey Cibril bunlar kimlerdir?’ diye sordum. “Bunlar fâiz yiyenler!” dedi...” 3754
Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “En son inen ayet, fâizle ilgili olan ayettir. Rasûlullah (s.a.s.) onu bize açıklamadan vefat etti. Öyleyse fâizi de fâiz şüphesi olan muâmeleyi de bırakın.” 3755
“Fâiz yetmiş üç kapı (çeşit)dir.” 3756
Aşağıdaki hadis rivâyeti, mûteber kabul edilen hadis kitaplarında geçmez, büyük ihtimalle uydurmadır, zâten Peygamber üslûbuna benzemeyen bir ifâde söz konusudur ve cezâsı abartılmıştır:
“Fâiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafifi, kişinin anasıyla zinâ yapması gibidir.”3757 Hatta kimi rivâyetlerde “kişinin Kâbe’de anasıyla zinâ yapması gibidir” denilir.
Tefsirlerden İktibaslar
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.Ribâ yoluyla haksız yere mal kazananlar hem dünyada hem âhirette delilikten şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi sersemleyerek kalkarlar. Rastgele ve anlamsız hareketlerde bulunurlar. Bu onların; “Alış veriş de ancak ribâ gibidir.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, ribâyı ise haram kılmıştır. Artık her kim kendisine Rabbinden ribânın haram olduğuna dair bir öğüt gelir de ribâdan vazgeçerse geçmişteki aldıkları kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır. Samimi bir şekilde tevbe ederse Allah onu bağışlar. O’na ummadığı yerden bol bol rızık verir. Her kim de tekrar ribâya dönerse; işte onlar ateş halkıdır; orada sürekli azap içerisinde kalıcıdırlar.”3758
Ribâ: Aynı cins malların birbirleriyle karşılıklı satış akdinde şart koşulan bir fazlalığın olması veya borç veren kimsenin borç alandan borcun zamanının uzamasından dolayı verdiği para ya da malı fazlasıyla almasıdır. Eğer borçlu ödünç aldığı malı çalışarak arttırmışsa ribâ yiyen, borçlunun emeğinden gasbetmiş olur. Fakat borçlu aldığı malı arttıramamış bilakis daha çok zarar etmişse veya aldığı malı ailesi için harcamışsa, ribâ yiyen bu sefer borçlunun etinden, kanından yemiş olur. Ribânın tüm çeşitleri yasaklanmıştır. Sadaka: Geri iadesi istenmeden karşılıksız olarak bir kimseye malların bir kısımını bağışlamaktır. Karz-ı hasen: Bir kişiye karşılıksız olarak borç vermektir.
3753] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
3754] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260) (Bu rivâyet, bazı âlimlerce eleştirilmiş ve zayıf kabul edilmiştir.
3755] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261) (Bu rivâyet, zayıftır.)
3756] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260) (Bu rivâyet de zayıftır)
3757] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260
3758] 2/Bakara 275
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: Ribâ: Sözlük anlamıyla ziyâdelenmek, fazlalanmak mânâsına mastar olup, fâiz dediğimiz “artık değer”in ismi olmuştur. Şeriat dilinde, karşılıklı faydaya yönelik bir sözleşmede karşılıksız kalan herhangi bir fazlalık demektir. Ribâ bir muamelede, hem karşılık maksadıyla, hem de karşılıksız suretinde kendini gösteren bir yalancılık, bir çelişkidir. Bundan dolayı bir karşılık gözetme maksadı olmayınca ribâ tasavvur olunamaz. Cinsi ve ölçüsü bir olan şeyler birbirleriyle değiştirildiği zaman ikisi arasında fiyat farkından dolayı bir fazlalık meydana geleceğinden o vakit bir değer artışı gerçekleşir. Yani ribânın ölçüsü hem cins, hem miktar veya birinden biri şeklinde kendini gösterir. Karşılıklı sözleşmenin esası, malı malla terazide tartarak değiştirmek demek olan alışveriştir ki, malın faydasının satışı demek olan kira da bunun kapsamı içindedir. Gerçi satış bazı hallerde sadece kâr anlamı ifade eder. Fakat bu kâr, tek taraflı değil, en az iki taraflı bir sözleşmenin ürünü olduğundan karşılıksız sayılmaz. On kuruşa alınan bir mal on bir kuruşa satıldığı zaman, o bir kuruşa kâr denilir. Ribâ ise bir sözleşme sırasında olur: Bir sözleşmede cinsi ve miktarı birbirine eşit iki mal birbiriyle karşılıklı olarak değiştirildiği zaman bir tarafa bedelsiz bir fazlalık söz konusu oldu mu işte bu bir ribâdır ki, bu bedelsiz fazlalığın aslında karşılığı ödenmemiştir ve karşılığı yoktur. Mesela, birine daha sonra almak üzere borç olarak on lira verdiniz, o sizin verdiğiniz on lirayı harcadı; fakat bir süre sonra, sizin verdiğiniz o on liranın yerine size yine on lira getirip verdi. Verdiği anda da bu iki on lira birbiriyle değiştirilmiş oldu demektir. Bunlar cins ve miktarca tamamen birbirinin karşılığıdır. Fakat o borçlu on yerine mesela on lira on kuruş verirse, bu on kuruş açıktan ve bedelsiz verilmiş bir fazlalıktır. İşte bu âyet nâzil olduğu zaman böyle altın veya gümüş nakit borçlanmalar ile ribâ, câhiliyet devri Arapları arasında bilinen bir şeydi. Hatta zenginlerinin genellikle yediği içtiği hep ribâ demekti; biri öbürüne altın veya gümüş, belli bir para borç verirdi, aralarında kararlaştırdıkları vâdeye göre, geçen süre için belli bir miktar da fazladan ödeme yapılacağını önceden şart koşarlardı. Bu âyet indiği zaman aralarında en yaygın olan ribâ bu idi. Herhangi bir borçta vâde geldiği zaman borçlu borcunu ödeyemeyecekse alacaklısına, “veremeyeceğim, irbâ et” yani “arttır” derdi, yine bir miktar daha ribâ eklenir ve böylece her vâde yenilendikçe borcun miktarı da artardı ve arta arta anaparanın bir veya birkaç mislini bulurdu. Borcun aslına anapara anlamına gelen “ra’sü’l-mal” ve ona eklenen fazlalıklara da “ribâ” adı verilirdi. Her vâde yenilenişinde eklenecek ribânın yalnızca anapara üzerine veya birikmiş fâizlerle birlikte anaparanın toplamı üzerine konularak tartıya dâhil edilirdi ki, zamanımızın deyimi ile birincisi basit fâiz, ikincisi mürekkep fâiz demektir. Böylece ribânın anaparaya eklenip katlanması mürekkep fâizde daha hızlı olmakla beraber, fâizin her iki şeklinde de meydana gelmesi söz konusudur. İş ve ekonomi dünyasında bu gün yürürlükte olan fâiz işlemleri de öz bakımından câhiliyet devrinde cari olan fâiz geleneğinden farklı bir şey değildir. Zaman zaman fâiz miktarlarının ve işlemlerinin çoğalıp azalması da bunun niteliğini değiştirmez. İşte Araplar arasında geleneksel ribâ, tam anlamıyla zamanımızda nakit paralara ait fâizin veya nema denilen fazlanın kendisidir. Bunun “karz-ı hasen” denilen “karşılıksız borç” dışındaki bütün borçlanmalarda uygulaması da işte böyledir. Şüphe yok ki, işin aslına göre ve lügattaki anlamına göre, bunun en uygun adı “ribâ”dır. Ziyadelik, mutlaka bir artık değer, bir fazlalık anlamına gelir; buna “fâiz” veya “nema” adı vermek “alışveriş de ribâ gibidir” iddiasında görüldüğü gibi, ticarete benzetilerek verilen yalan ve uydurma bir
FÂİZ/RİBÂ
- 903 -
isimdir.
Ribânın nakit paralarda ifade ettiği bu fazlalık, anlam bakımından şeriatte diğer mallara ve “nesie” adı verilen vâdeli satışlara da uygulanmıştır. Nitekim “Nesiedeki de kesinlikle ribâdır.” hadis-i şerifi uyarınca soyut sarraflık işlemleri deveresiye esasına dayanan vâde farkları da başlı başına birer ribâdır. Bunun gibi “Aynı cins ve kalitedeki buğdaya karşılık, aynı cins ve kalitede buğday alınabilir, fazlası ribâdır. Aynı cins ve kalitedeki arpaya karşılık, aynı cins ve kalitede arpa alınabilir, fazlası ribâdır...” diye buğdayı, arpayı, hurmayı, tuzu, altını ve gümüşü, hâsılı altı ayrı şeyi aynı şekilde tek tek sayan meşhur hadis-i şerifte hem “yeden biyedin” yani peşin olarak elden, hem de “mislen bimislin” değer ve kalite bakımından eşiti ve eşdeğeri olarak tam karşılığı demek olduğu halde; peşin olmadığı takdirde gerçekleşecek olan yani sırf veresiye olmaktan dolayı söz konusu olan fazlalığın bu hadisin hükmünün kapsamı içinde olduğunda görüş birliği vardır. Bununla beraber bu hadiste ribânın altın ve gümüş gibi nakitler dışında kalan şeylerde dahi nasıl gerçekleşeceği gösterilmiştir ki, bunlar o günkü geleneksel anlayışta ribâ sayılan şeylerden değildi. Bundan dolayı ribâ kelimesi, geleneksel anlamı dışına çıkarılarak daha geniş kapsamlı bir şer’î deyim olmuştur. Bunun böyle olduğu şununla da desteklenmiştir ve kuvvet kazanmıştır ki, Hz. Ömer el-Faruk (r.a.): “Ribânın gizli, kapalı olmayan birtakım bölümleri vardır ki, onlardan birisi de hayvan alış verişlerindeki selemdir.” buyurmuştur. Selem peşin para ile veresiye mal alma, malı ucuza kapatma olduğuna göre; Hz. Ömer’in bu sözünden de anlaşılacağı gibi, ribânın birtakım gizli yolları ve şekilleri de olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim lügatte ve örfte ribâ adı verilmeyen ve günümüzde dahi fâiz kapsamı içine girmeyen bu çeşit hayvan alışverişlerindeki işlemin açıkça ribâ sayılması gerektiğini kesin bir dille belirtmiştir. “Ahkâm-ı Kur’ân”da açıklandığı üzere yine Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki: “Ribâ âyeti, Kur’ân’ın en son nâzil olan âyetlerindendir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bunu bize bütün yönleriyle açıklamadan göçtü. Bundan dolayı ribâyı ve rîbeyi bırakınız yani mevcut açıklamalara göre ribâ olduğu iyice bilinen şeyleri bıraktığınız gibi, ribâ reybi, ribâ şüphesi bulunanları da bırakınız.
Bundan dolayıdır ki, İslâm’da “Helâl olan şeyler apaçık, haram olan şeyler de apaçıktır ve ikisi arasında birtakım şüpheli şeyler de vardır, iyice şüpheden kurtuluncaya kadar, sana şüpheli gelenleri de bırak.” hadis-i şerifi gereğince, genel olarak şüpheli şeylerden uzaklaşmak mendup olduğu ve takva sayıldığı halde, özellikle ribâ şüphesi bulunan şeylerden kaçınmak vacip cinsinden bir görev olmuştur. Bundan dolayı fıkıh ilminde “ribâ şüphesi ribâdır, zira ribâ konusunda şüphe geçerlidir” diye bir kural vardır. Müslümanların bunları bilmesi gerekir. Yukarıda sözü edilen ve altı şeyden örnek göstererek ribâyı açıklayan hadis-i şerifiyle bu konuda mevcut diğer hadislerin ve âyetlerin verilerinden elde edilen bilgilere dayanarak Hanefî mezhebi imamlarının çıkardığı sonuçlara göre; gerek nakitlerde, gerek diğer mallarda ribânın sebebi ve ölçü birimi iki şeydir: cins ve miktar. Fakat Şafiî fakihleri nakitler dışındakilere bir “ta’m” denilen “yeme” anlamını, Malikîler “kût” mânâsını ilâve etmişlerdir.
Ribâ ile ilgili hükümler, Peygamberlik yıllarının sonuna doğru ve Mekke’nin fethi sıralarında nâzil olmuştur. Ve hatta halka duyurulması ile ilk uygulaması da Vedâ Haccı’na rastlamıştır. Bu sıralarda da “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.”
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3759 âyeti gereğince İslâm dininin ikmal dönemleri yaşanıyordu. Önce Âl-i İmrân Sûresi’ndeki “Ey iman edenler kat kat katlanmış olarak fâiz yemeyin!” 3760 âyeti, sonra da işte bu âyetler nâzil oldu. Bu bize gösterir ki, ribânın ortadan kaldırılması bir tekâmülü ve gelişmişliği hedef tutmaktadır. Sistem olarak fâizin yer aldığı bir toplum düzeni, henüz tam anlamıyla istenen düzeyde mükemmel hale gelmemiş demektir ve mükemmel bir toplum düzeni ortaya koyamayan millet ve kavimlerden de ribâ kalkmayacaktır. Dine ve inanca bağlı ahlâkları yükselmemiş, sosyal yardımlaşma ve dayanışması sadece sözde kalmış, sosyal yapıları kuvvet ve tahakkümden kurtulup kardeşliğe varamamış olan toplumlar ribâdan kurtulamazlar, kurtulmadıkça da gerçekten Allah rızası olan ahlâk olgunluğunu ve sosyal düzen sağlamlığını bulamazlar, kamu yararı ile kişisel çıkarların çatışmasını ortadan kaldıramazlar. Herhangi bir toplumda fâizsiz yaşanamayacağı inancı yayılmaya ve fâizin meşru olduğuna çareler aranmaya başladı mı, orada çöküntü ve çözülme başgöstermiş ve câhiliyet devrine doğru dönüş başlamıştır. “Zarûretler mahzurluyu mubah kılar.” kuralınca zaruretler, mubah görme kapısını açar. Bugünkü insan toplumlarının ribâ devrinden kurtulabilmesi, ciddi ve sağlam bir toplum düzeni kurmalarına bağlıdır. Fakirlik azalıp sosyal yapıdaki düzelme ilerledikçe fâizler kendiliğinden düşecek ve bir gün gelip ortadan kalkacaktır. Fakat fâiz devam ettikçe de servetler tekelleşmeden kurtulmayacak ve fakirlik azalmayacaktır. Genel bakış açısından bakıldığında günümüz dünyasında fâizin ortadan kaldırılması bir ideal olarak düşünülmeye başlanmış ise de, doğrusu hâl-i hazırdaki eğilimler henüz tamamıyla ortadan kaldırılması değil, aşağı çekilmesi konusunda yoğunlaşmaktadır. İşte bütün dünyanın henüz gerçekleştiremediği bu ideoloji, Allah tarafından İslâmî toplum düzeninde gerçekleşmişti. Bu sûretle Kur’ân ve İslâm dini, hal-i hazırdaki bütün beşeriyete dahi en yüksek bir tekâmülün ilhamını sunacak bir aydınlık kitap, bir ilâhî kanundur.
Toplumun iktisat düzenini güven altına almak için, hayır yolunda infakı genelleştiren toplumlar fakirliği ortadan kaldırmayı en önemli hedef kabul ederler. Bunun aksine mal bölüşümünde ribâ usullerini revaçta tutan toplumlar da servette tekelleşme ile fakirliğin yaygınlaşmasını hedef tutarlar. Fâizci, borç verip ribâ alabilmek için daima bir muhtaç gözetir. Ve her ribâ bir bedel verilmeden alınan açık bir fazlalık olduğu için, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını hafifletecek yerde onun emeğini ve üretimini karşılıksız gasp eder, dolayısıyla borç yükünü daha da ağırlaştırır ve gerçekte o toplum ribâcılara çalışmış olur. Fakir fukara kısmı ne kadar dürüst ve faziletli olursa olsun o toplumun dışına itilmiş ve yabancı durumuna sokulmuş olur. Bu da o toplumu durmadan ihtilâllere sürükler. Meşrû olmayan art düşünceli maksatlardan doğan ihtilâl fikirleri ile fıtrî sebeplere dayanan ihtilâl arasında ise çok büyük farklar vardır. İlâhî rahmet, zenginlerle fakirlerin yaratılış sofrasından samimi bir yardımlaşmayla nimetlenmelerini gerektirirken, bunun aksine hareket eden ve karşılarında fakirlik olmadan nimete eremeyeceğini sanan toplumlar, hiçbir zaman ızdıraptan ve ihtilâl sancıları çekmekten kurtulamazlar. Böyle mal bölüşümünde ribâyı alışkanlık haline getiren toplumun fertleri için ribâ, tiryakilerin afyonu gibi hasret duyulan bir ihtiyaç halini alır. O zaman gerçekten faziletli sermaye sahiplerinin de bundan sakınmaları zorlaşır. Hepsi ister istemez bu çarkın dişleri arasında ezilir gider. O zaman
3759] 5/Mâide, 3
3760] 3/Âl-i İmrân, 130
FÂİZ/RİBÂ
- 905 -
bu zorluğu göğüsleyip de çevresindekilere biraz nefes aldırabilen büyükler işte yukarıda açıklanan “Onlar için Rabbleri katında ecir vardır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” âyetinin verdiği müjdeye nâil olurlar. Ribâcılar ise ebedî bir ihtilâl sarasının çırpınışları içinde kıvranır dururlar.
İşte Hak Teâlâ bunların bu hallerini açıklamak üzere buyuruyor ki: “fâiz yiyenler” yani fâizcilik yapan ve böylece servet elde ediyoruz diye muhtaçların kazançlarını ellerinden alan ve üretimin hedefini kamu yararından kişi çıkarlarına doğru kaydıran, gerçekte ise üretimden ziyade tüketime hizmet eden velhasıl hayır yoluna infak amacının tamamen zıddına gidenler, saradan, cinnetten kalkamazlar, ancak kıyamet gününde şeytan çarpmış sâralı veya deli gibi perişanlık içinde kalkarlar. Esasen dokunmak demek olan “mess” Arap dilinde “delirmek” anlamına da gelir, mecnûna ve saralıya “memsûs” yani dokunulmuş, çarpılmış denilir. Bunlar anlaşılmaz gizli sebeplerden ileri gelen fena hastalıklar olduğu için cinlere ve şeytana nisbet edilerek “cin tutmuş”, “şeytan çarpmış” denilegeldiği de herkesçe bilinen bir şeydir. Bunların böylece şeytana nisbet edilmesi hakikat mı, mecaz mı olduğu meselesi ayrıca tartışma konusu yapılmış ise de, burada asıl mânâ aşikârdır ki, fenalığın dehşetini ve gizli sebeplere dayandığını göstermektir. Bunlar ribâ ile emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürünü olan şeyi alıp, onunla geçindiklerinden tembellik içinde yatar, rahat ve hızlı bir şekilde uyanamazlar, hemen kalkamazlar; pekçoğu yataklarında şeytan çarpmış gibi saatlerce gerneşerek, ağzını, yüzünü buruşturarak, sendeleye sendeleye kalkarlar. Bütün hayatları ribâ düşüncesi ile ve onun dedikodusu ile geçer, düştükleri zaman da bellerini doğrultamazlar. Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını ribâ ile doldurduklarından dolayı bir hadis-i şerifte de beyan buyurulduğu üzere, kabirlerinden kalkarken genellikle saralı veya deli halinde kalkacaklar ve bu hal onların belirgin özellikleri olacaktır. Mîrac gecesinde Rasûlullah, ribâcıları bu âyetin tasvir ettiği şekilde görmüş, bunlar kimdir diye sorduğu zaman da Cebrail bu âyeti okumuştur.
O ceza esasen şu sebeptendir ki, bunlar alış-veriş de başka birşey değil, ancak ve ancak ribânın bir benzeridir. O da ribâya benzer, o da ribânın bir bölümüdür diye inandılar. Alışveriş ile ribânın hakikatteki farklarına rağmen, ayrı ayrı özellik taşıyan iki şeyi aynı şeymiş gibi kıyaslayıp aynı işleme tâbi tuttuklarından başka, bununla da yetinmeyip ribâyı asıl, alışverişi de ona benzer bir ayrıntı yerine koydular. Sanki alışverişin de ribânın akıntısına kapılması gerekirmiş, onun izinde olması icap edermiş gibi bir düşünceden hareket eylediler. İşte fenalığın başı, ribâyı alışverişe benzetmeleri ve böyle bir kıyas ile ikisini aynı şeymiş gibi saymaları, daha önemlisi bu teşbih-i kalb veya teşbih-i maklûb ile ribâyı asıl ve temel kabul edip alışverişi de onun bir ayrıntısı yerine koymalarıdır. Sadece “ribâ alışveriş gibi değil”, bilakis “alışveriş ribâ gibidir” demeleri ve böyle bir mantık oyunu ile ribâyı alışverişe bir esas, bir temel imiş gibi gösterip helâl saymaları sebep olmuştur ki, bunlar bir taraftan alışveriş ile ribânın farkını kaldırmak iddiasında bulunur, diğer taraftan bu farkı tersine çevirip, tersyüz edip ortaya koyarlar. Tefsir âlimleri bu benzetmenin “teşbih-i maklûb” veya “teşbîh-i ma’kûs” olması hakkında biraz ihtiyatlı davranmışlar ve idare-i kelâm etmişler, fakat âyetin dış görünüşü bakımından “teşbîh-i ma’kûs” suretiyle bir kıyas-ı ma’kûs olmasını tercih etmişlerdir ki birine göre yani teşbih-i maklûb olduğuna göre, ribânın mübalağa yoluyla asılmış gibi abartıldığı, diğerine göre de asıl iddia edildiği anlaşılır.
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nakitlerin, her çeşit malın hızlı bir şekilde değişim aracı olması, alışveriş ve değişimin tekrarlanması ve sürüp gitmesi de sonuçta malların bir kâr ve nemâ (artma) sebebi olması itibarıyla; nakitler durduğu yerde bilfiil nemâ yapmasa da takdiren bilkuvve nemâya sebep sayılır. Bu şeriat açısından da böyledir. Bu bahane ile ribâcılar birine bir para verdikleri zaman verdikleri paranın bilfiil olmayan nazarî nemâsını zihnen hesaba katıp, hayal edilen nazarî menfaatini karşılık göstererek, onun yerine fâiz denilen bir kesinleşmiş fazlalığı alırlar. Aslında mesele yine mal değişimi meselesidir. Fakat gerçekte karşılığın birisi var, diğeri ise hayalî olarak var gibi görünmektedir. Yani alınan fâiz görünür, bilinir, belli bir maldır, bir değerdir; fakat onun karşılığı farzedilen şey ise ne görülür, ne bilinir, ne de elle tutulur bir şeydir, sadece çeşitli ihtimaller içinde gezip dolaşan bir hayaldir, şöyle olabilirdi, böyle olabilirdi gibilerden bir hayalî kuvvettir, bir vehimdir. Hayal ise hakikate dönüştüğü zaman bir hiçtir. Hayalin hakikat ile değiş tokuşu da bir hayal değiş tokuşundan başka bir şey değildir. Alışveriş ise gerçek anlamda bir değiş tokuştur. Gerçeğin gereği de hayale hayal, hakikate hakikat hükmünü vermektir. Ribâcı hak gözetmediğinden, bu hayalî değişimi, bir gerçek değişim olan alışverişe benzeterek karşısındakine “Ribâ da alışveriş gibidir, ben bu fâizi karşılıksız almıyorum, alışveriş gibi bir değişim yoluyla alıyorum.” diye gösterir ve bunu malın kendisinin değil de faydasının satışı demek olan kira akdi gibi bir şey olarak tanıtmak ister. Oysa kirada fayda ortada ve gerçek ribâda ise nazarî olarak hayalde ve vehimde vardır.
Ribâcının değişim iddiası, altınların şıngırtısını altınla satmaktan daha hayalî bir değişimdir. Ribâcı altınlarına şöyle bir bakar, “Ben bunları tedavüle çıkarsam da herhangi bir alışveriş etsem, neler neler kazanmazdım. İşte şu on lirayı bütün bu faydalarıyla sana veriyorum. Haydi bu kazançları şu kadar sürede sen kazan da süre sonunda bu on liramı ve sağladığı faydalardan da şu kadarını toplam olarak geri bana ver.” der. Ayrıca “Bak, ben sana ne kadar iyilik ettim.” diyerek bir de minnet yükletir. O zavallı fakir de belki kazanırım ümidiyle o parayı o şartlarla alır, kazanabilirse zaten kazancını fâizciye verir. Kazanamazsa da mahvolur gider. Bununla beraber ribâcılar, “ribâ alışveriş gibidir” demekle kalmış olsalar, hakikate karşı büyük iftira anlamı taşıyan bu sözleri ve bu ruh halleri toplum için yine de nisbeten ehven-i şer (ehven şer) olurdu. Çünkü o zaman alışverişin esas olduğunu kabul ve itiraf etmiş olacaklarından fâiz işlemlerini mümkün olduğu kadar gerçek değişime yaklaştırmaya çalışırlardı. O zaman bütün ticarî işlemlerde ribâ hâkim olmaz, fâizsiz, sağlam ve gerçek anlamda kâr esasına dayalı ticaret de yapılabilirdi. Emek ve üretim sahipleri o kadar zarar görmez, servetler de sürekli olarak sermaye sahipleri lehine (çıkarına) birikip durmazdı. Hâlbuki ribâcılar kendi zihniyetlerinde “ribâ alışveriş gibidir” demekle kalmazlar. Onlar şu kanaattedirler: “Ticarî işlemlerde ve her türlü girişimde asıl maksat, kamu yararı değildir; en az emekle ve en az zahmetle çok kazanç sağlamaktır. Bol kazanç elde etmenin en rahat, en kısa yolu da fâizciliktir. Fâizde kâr muhakkak ve kuvvetli; ticarette ise riskli, zayıf ve vehim yani varsayımdır. Alışveriş gibi değişik sözleşmelerin çeşitli çaba ve zahmetlerin arkasından gelecek olan kâr ile tek sözleşmeyle ve bir hamlede elde edilecek kâr arasındaki fark çok açıktır. Sonra gerçek değeri ve faydası olan malların değişiminden çıkacak kârda fazla bir fevkalâdelik yoktur; çünkü o kâr, o uğurda verilmiş zahmetlerin normal bir karşılığıdır. İnsan hayalî bir şeyi, gerçeğe çevirdiği zamandır ki ciddi bir kâr elde etmiş olur. Alışveriş kapsamı içine giren bütün işlemler, hep kazanç ve kâr elde etmek
FÂİZ/RİBÂ
- 907 -
için araçlardır. Alışveriş yalnızca kazanç ve kâr içindir. Tüccarlık kamu yararına hizmet değil, kamu yararını kendine çekmektir.
Özetle, alışverişin asıl özü değişim ile onun bedeline sahip olmak demek değildir yalnızca kazanç ve kâr elde etmektir. Bundan dolayı da ticaretin özü alışveriş değil kârdır. Hâlis kâr ise ribâdır. Bu anlamda ribâ alışverişe benzer değildir, ancak alışveriş ribâya benzemektedir. “Alışveriş de ribâ gibidir.” formülüne göre; alışveriş helâl ise, ribâ öncelikle helâl olmalıdır derler. Ve hiçbir üretim yapmadan paralarını durmadan arttırmak isterler. Bunun için paranın sağladığı fayda derken yalnızca ribâyı düşünürler. Paralarının getireceği fâizi düşünmeden hiçbir işe girişmezler. Fâiz kalkarsa ticaret durur derler. Kendilerini tüccarların en büyüğü sayarlar. Fâiz işine bulaşmadan ticaret yapanlara tüccar bile demezler. Hâlbuki tüccarı yaşatan fâizciler değil, fâizcileri yaşatanlar tüccarlardır.
Fâiz düşünmeyen bir kimse, meselâ yüzde beş kârla işe girişmek isterse ribâcılar, yüzde on ile bile iş tutmaya râzı olmazlar, fakat başkalarını iflâs ettirmek ve fâiz piyasasını yükseltmek için türlü türlü entrikalar çevirerek bir süre için zarara bile katlanırlar. Bir kere ticarî işlemlerin aslı esası fâizdir şeklinde karar verildimi, artık ribâ bütün alışverişe hâkim olur. Ribâya benzetilmeden, fâiz hesabı karıştırılmadan hiçbir alışveriş yapılamaz. Esas hedef olan mallar ile onu elde etmeye araç olan para arasındaki denge, araya giren ribâ ile, malların aleyhine ve paranın lehine bozulmaya başlar. Emek ve çalışmanın karşılığı, fâiz kanallarından ribâcıların ellerinde toplanır, derece derece ve gitgide servet tekelleşmeye başlar, lüks ve zararlı tüketim meydanı alır, sermaye sahipleri lehine tüketim önem kazanır. Bizzat üreticiler hesabına üretimin değeri düşer, aracılar da bu ikisi arasında durmadan bocalar durur. Bakarsınız hem mal vardır, hem de sermaye, bununla beraber ihtiraslar ve kıvranmalar arttıkça artmıştır. Toklar azalmış, açlar çoğalmış, gülenler eksilmiş, ağlayanlar artmıştır. Dünyalar kadar mal yığılı olsa, parası olmayan yine fakirdir. Derken çalışan ve üretime katkıda bulunan emek sahipleri ile, sermaye sahipleri arasında kin ve öfke başlar. Bir taraftan sermaye sıkıntısı çeken üreticilerde paranın değişim aracı olması aleyhine fikirler ve duygular gelişmeye başlar ve onlar malların, parasız ve aracısız değişimini arzu etmeye başlarlar. Öbür taraftan da para kaynaklarını ellerinde tutanlar, bütün imkânlarını kullanarak bunları ve bütün ekonomik hayatı kontrol altına almaya, bunları saf dışı etmeye veya esaret altına almaya çalışırlar. Gitgide sermayeden de, üretimden de yoksun olan işsizler çoğalır. Bunlarda da bir yağmacılık hissi uyanır. Dışardan bakıldığı zaman mutlu ve muhteşem sanılan bir toplum, oysa artık içinden çürümüş ve kurtlanmıştır. Sükûn içinde kımıldanmak ihtimali bile yok gibi görünen kesimler, ruhlarındaki acının telaşı ile artık patlamaya hazır hale gelmiştir. Şeytanlar da bundan istifade etmeye kalkışırlar.
Bütün bu fenalıklara sebep olan ribâcıları, korkunç bir cinnetin sarsıntısı sarar da bütün gerçekleri hayal, bütün emelleri altüst olur. Bu sâra onlara da dedikleri zaman zihinlerine gizlenen cinnet eserinin bir anlamda dışa vurması demek olacaktır ki, küçük veya orta kıyamette olmasa da büyük kıyâmette mutlaka bu cezayı göreceklerdir. İnançlarını düzeltip tevbe etmedikçe bu kötü sondan kurtuluş yoktur. Kur’ân’ın belağatı, ne kadar hayret verici bir şeydir ki, bir tahsis ve hasr edatı altında bir teşbîh-i ma’kûs ifade eden veciz cümlesi içinde bu kadar çok mânâyı özetlemiş ve halkın ihtiyacını karşılamış, iyilik ve takva yolunda yardımlaşmak için kapsamlı ve meşru olan bütün değişim usullerini ve
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ticarî ilişkileri ribânın tekeline vermek ve bununla ilgili olarak bütün hukukî ve sosyal düzeni, normal mecrasından hayra ve halka hizmet hedefinden çevirmek ve çalışanların, üretenlerin ve tüketenlerin emek ve işgücünü, şahsî ihtiraslarına hizmetçi kılmak ve gerçekleri hayale dönüştürmek isteyen ribâcıların bir nevi cinnet anlamı taşıyan bütün ruh hallerini gösterivermiştir.
Evet ribâcılar demekte ve bu kanaatla hareket etmektedirler, hâlbuki Allah, alışverişi helâl, ribâyı haram kıldı. Bunlar birbirine benzer şeyler değil, tamamen zıttırlar. İlâhî nassın hükmü böyle iken aralarındaki fark nasıl olur da görmezlikten gelinir ve aksine ortaya konulan bir bâtıl benzetme ile alışverişi ribâya veya ribâyı alışverişe kıyas etmeye kalkılır. Bunları birbirine karıştırıp haramı helâl, helâlı haram yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah, birbirinin zıddı olan yalan ile doğruyu, hayal ile hakikatı nasıl ayırmış ve bu farklılığı kaldırmak yetkisini hiçbir kimseye nasıl vermemiş ise gerçek ve sağlıklı bir değişim olan alışveriş ile yalan ve vehim ürünü bir değişim olan ribânın birbirine zıt olduğunu ortadan kaldırmaya, haramlığını ve helâllığını karıştırmaya kalkışmak da böyledir. Birbirinin zıddı olan nur ile karanlığı birbirinin aynı saymak nasıl bir cinnet ise, ribâ ile alışverişi benzer şeyler saymak da öyledir.
Akıl ve idrâkleri olgunluğa ulaşmamış ve henüz ilâhî irşad kendilerine ulaşmamış bulunanlar haydi neyse, fakat böyle açık seçik rabbanî uyarıların gelişinden sonra da bu sevdâdan vazgeçmeyip böyle bâtıl duygu ve düşüncelerde ısrar edenlerin, âhiretteki halleri şeytan çarpmış deli ve saralı gibi olmaz da ne olur? Bundan dolayı kendisine Rabbinden böyle bir öğüt, bir nasihat ve uyarı gelip de derhal ribâcılıktan vazgeçen her kim olursa olsun geçmişte kalan ribâ artık onun kendisinindir. O fesh olunmaz, geri alınmaya da kalkışılmaz, hüküm öncesine şâmil olmaz ve değildir. Ve onun hükmü sırf Allah’a kalmıştır. Şimdiki halde ilâhî emri dinlediğinden dolayı, artık ihlâs ve nedâmet derecesine göre, Allah ona ecir verir; geçmiştekileri de dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz, onu ancak O bilir. Şu kadar var ki, tevbe hakkındaki vaadine bakılırsa, o kulun affedilme ümidi fazladır. Her kim dönerse yani eskiye döner de yine ribâyı helâl görmeye başlarsa işte onlar ateş yani cehennem ehli ve ashâbıdırlar. Cehenneme gönderilirler ve orada ebediyyen kalırlar.
Bu Kur’ân âyeti, ribânın niteliği ile kâr gözeten alışverişin niteliğini öylesine kesin bir şekilde ayırmış ve ikisi arasındaki farkı ve tezadı öylesine tesbit etmiştir ki, bu karşılıklı ayırım kelimesindeki “elif lâm”ı ahd-ı hâricîye hamledip, ribânın “kat kat ve katmerli” yani mürekkep olan bir tek çeşidine âitmiş gibi göstermeye imkân bırakmamıştır. Bundan dolayı “ribâ” kavramı ile “alışveriş” kavramı iyice anlaşıldıktan sonra bunları birbirine karıştırmaya imkân yoktur. Allah katında alışveriş, “alışveriş” olduğu için helâl; ribâ da “ribâ” olduğu için haramdır. Kendisine ribâ karıştırılarak yapılmış olan alışverişlere gelince, bunların da temiz ile pisin karışmasından çıkacak olan belli hükme bağlı olacağı bilinmektedir. Midesi temiz olanlar, bir damla pislik karışmış olan suyu nasıl içemezlerse işte bu da öyledir. Nitekim bir hadis-i şerife göre: “Haram ile helâl birleşince haram öne geçer” kuralı bunu bildirmektedir. Ribâ haram ve bâtıl olunca, ribâ ve benzeri pislikler karışan alışveriş de fâsit olur ki, bunun ayrıntıları ve açıklaması fıkıh ilminin konusuna girer. Yukarıda görüldüğü üzere, şeriat açısından ribâ kavramı oldukça genel bir kavramdır. Bunu mümkün olduğu kadar Hz. Peygamber’in açıklamalarından anlamak ve ayrıntılarını onun hadislerinden çıkarmak gerekir. Ancak
FÂİZ/RİBÂ
- 909 -
geleneklerde ve dilde yaşayan ve bilinen bir ribâ örneği vardır ki, o da nakit paralarda kendini gösteren fâizdir ve bunun âyetteki ribâ kavramının içinde yer aldığı her türlü şüpheden uzaktır. Âyetin bunun dışındakiler hakkında genel ve mücmel şer’î anlamı ve delaleti, başlıcaları ismen zikredilen ve yukarıda geçen meşhur “eşyâ-yı sitte” (altı şey) hadisi ile ve bir de “Nesiede de ribâ vardır.” hadis-i şerifi ile tefsir edilmek gerekirse de belli bir vâdeye bağlı olarak verilen nakit borçtan dolayı alınan meşhur fâizin haram olduğu, bizzat âyetin kesin hükmünden çıkan bir sonuçtur. Şu halde gerek âyette geçen uyarı ve gerek ribâcılara Allah’ın savaş ilan ettiği şeklindeki tehditler topluca göz önüne getirildiği zaman, hiçbir mü’minin şüphe etmemesi gerekir ki, toplum düzeninin iyiliğini ve mutluluğunu gözetecek yerde onu gözardı edenler, Kur’ân’ın bu kesin açıklamalarına rağmen ribâ için cevaz yolları aramaya kalkışırlarsa, bunda toplum için, toplumun geleceği için büyük faydaların değil, büyük zararların ve tehlikelerin mevcut olduğunu hesaba katmamış olurlar. Çünkü ribâda toplum için büyük zarar vardır. Ancak konuya kişisel açıdan yaklaşıldığı zaman, herhangi bir ferdin toplumdaki gidişatı tek başına durdurmaya veya o gidişatın yönünü değiştirmeye gücü yeteceği iddia edilemiyeceğinden bazı hallerde ve bazı kimseler için bunun “Kim başkasının elindekine saldırmaksızın ve haddi aşmaksızın mecbur kalır da yerse...” 3761 âyetinin hükmüne göre, zarûret halinde ölmüş hayvanın etinden yeme cinsinden bir hükme tâbi olabileceği söz konusu olmuş ve bunun için bir vakitler yetim, dul ve kimsesizler için ve onlara benzeyen sakat ve yatalaklar gibi muztar durumda bulunanlar için, “hîleyi şer’iyye” adı verilen “devir” usûlüne göre çare bulunduğu sanılmış idi ki, bu da herhangi bir sû-i isti'mal ve kötü niyet söz konusu olmaksızın, denilebilir ki, özden ziyade bir şekil işidir. Böyle bir zarûret durumuna düşmek kimse için temenni edilecek bir şey değildir. Ancak şu da çok iyi bilinmelidir ki, ribâ hastalığı, ferdî bir dert olmaktan çok sosyal bir dert, toplumsal bir hastalıktır. Bundan dolayı sosyal yardımlaşma ve dayanışması pek kısır olan gelişmemiş toplumlarda hızla yayılır ve toplumu etkisi altına alır. Gelişmeye doğru güvenli adımlarla yürüyen toplumlarda bunun tam tersi meydana gelir ki, İslâmiyetin başlangıcında Muhammedî feyiz sâyesinde yirmi sene içinde bu gelişme meydana gelmiş ve kısa zamanda ribâ belâsı toplumdan silinip atılmıştır ve ribâsız bir ticaret uygulanmıştır.
Tefsir âlimleri, ribânın haram kılınmasının sebeplerini aşağıda görüldüğü üzere tek tek zikretmişlerdir:
1- Yukarıda daha önce anlatıldığı üzere ribâ, insanın malını karşılıksız olarak almaktır. Yüz lirayı, yüzbir liraya peşin ya da veresiye satmak, bütün çıplaklığıyla açıktır ki, o bir lira fazlayı karşılıksız almaktır. İnsanın malı da kendi ihtiyacıyla ilgili olduğundan bunun gasbedilmesi haramdır. Nitekim Hz. Peygamber “İnsanın malının hürmeti yani haramlığı, kanın hürmeti gibidir” buyurmuştur. Bundan dolayı insanın malını karşılıksız olarak almak haramdır. Acaba o yüz lira sermayenin bir müddet zimmette beklemesi, o bir lira fazlanın karşılığı değil midir? Bir de bugün peşin olarak on kuruşa satılacak bir şeyi, bir ay sonra veresiye olarak onbir kuruşa satmak da câiz olmuyor mu? Hayır. Verilen o bir lira gerçek ve sağlam bir liradır. Yüz liranın zimmette durması ise vehim ve nazarî, dolayısıyla itibarî bir duruştur ki, bu duruş bir menfaat olabileceği gibi, aynı zamanda bir zarar
3761] 2/Bakara, 173
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olabilir.
Hatta bundan dolayıdır ki, ribâ yalnızca insanın malını karşılık almakla kalmayıp, karşılık adını vermek gibi bir ahlâksızlığı ve bir çeşit sahtekârlığı da içermektedir. Buna karşı gösterilen karşılıklı rızânın bir tarafı hakikatte rızâ değil, bir hoşnutsuzluktur. Bundan dolayı bir lirasını doğrudan doğruya hibe veya sadaka olarak veren kimse ile fâiz olarak veren kimsenin kalbindeki duygularda ne büyük farklılık vardır. Birisi en yüksek haz ve zevke erişmiş bir kalb olarak gayet ferah ve sevinçli olurken, diğeri malını çarptırmış bir zavallı durumunda ve acılar içindedir. Alışverişteki peşin ve veresiye farkına gelince, eğer alınan verilen her iki bedel bir cinsten değilseler, bunlar herhangi bir sözleşmede birbirleriyle karşılaştırıldıkları ve yalnızca birbirleriyle ölçüldükleri zaman aralarındaki üstünlük farkının ortaya çıkmasına imkân yoktur. O üstünlük farkı bu değişimde değil, sözleşmenin dışında kalan üçüncü bir değer ölçüsünün yardımıyla ortaya çıkabilir. Bunun için yalnızca bir satış sözleşmesi hiçbir zaman kârlılık ifade etmez. Satışta kâr, işte o üçüncü şey üzerine yapılan sözleşmenin bir sonucudur. Tüccar da böyle sürekli sözleşmelerle iştigal eden kimsedir.
Meselâ, on kuruş şu anda ve şu sözleşmede bir okka buğdaya tam karşılık olabildiği gibi, başka bir günde ve başka bir alışveriş sözleşmesinde on okka buğdaya karşılık olabilir. Ve kuruş ile buğday arasında cinslerinin ve faydalarının değişmemesinden dolayı her iki taraf yani alan ve satan taraflar, her zaman için seve seve hakiki bir değişme yapabilir. Ve hiçbiri kendi amacına göre birşey kaybetmiş olmaz. Bu durum, taraflardan birine bir kâr ve fayda sağlamışsa; söz konusu o kâr, sırf bu satış sözleşmesinden doğmamıştır, bu sözleşmeyle daha önceki bir satış sözleşmesinin arasındaki farktan doğmuştur. Yani on okka buğdayı on kuruşa satan adam, ihtimal ki, daha önce onu beş kuruştan almıştır. Aksine bir okka buğdayı on kuruşa satan da daha önce yirmi kuruşa almış olabilir. Alışveriş yoluyla ticarî işlerde görülen kâr ve zarar da hep böyledir. Yoksa değiştirilen çeşitli mallar arasındaki bir tek değişim doğrudan doğruya söz konusu olduğunda tek başına ne kâr, ne de zarar düşünülemez; ancak birbirine denk olup olmadığı düşünülebilir. İşin içyüzü de böyledir. Diğer sebepler ve araya giren bozucu unsurlar önlenirse alışverişin niteliği böyledir. Ancak bu alışveriş, buğdayın buğdayla, altının altınla değiştirilmesi gibi aynı cinsten olan şeylerde ise o zaman her birinin miktarı, öbürünün ölçüsü olacağından; bunlar gerek peşin, gerek veresiye olsun aralarındaki fazlalık, bir okka un ile iki okka unun, yine bunun gibi bir lira ile iki liranın değişiminde olduğu gibi, derhal kendini belli eder ve göze batar. Bunun için bunlar eşit bile olsalar biri bir gün sonra verilmiş olunca, bir günlük gecikme veya öncelik bir fazlalık teşkil eder ve bu artık alışveriş olmaz, sırf fâiz olur. Zaten borç verme de böyle olduğundan dolayı ribâdır. Bundan dolayı ribâyı buna benzeterek tahlil etmek bir gasptır, bir müsâderedir. Bunun içindir ki, meşhur “eşyâ-yı sitte” hadisiyle bu mânâ, örfteki ribâ kavramına ek olarak ayrıca açıklanmış bulunmaktadır.
2- Ribâ insanları cidden çalışıp kazanmak ve üretim ile meşgul olmaktan uzak tutar. Çünkü herhangi bir sûretle beş on kuruş para sahibi olmuş bulunan bir kimse fâizcilikle parasını peşin veya veresiye arttırmak imkânını bulunca artık geçimini kazanmak için az veya çok kolay bir yol elde etmiş olur. Ve o zaman zahmetli olan ticaret veya sanatlarla çalışıp kazanmak zorluğuna ve sıkıntısına dayanamamaya başlar. Bu durum, yüksek üretim yapmaya kabiliyetli birçok
FÂİZ/RİBÂ
- 911 -
kimsenin çalışmalarından iş dünyasının mahrum kalmasına ve bundan dolayı da halkın genel çıkarlarının kesilmesine sebep olur. Hâlbuki dünya ve toplum düzeni ticaretler, üretimler, sanatlar ve bayındırlık faâliyetleri ile gerçek boyutunu kazanır. Yüksek çalışmanın, yüksek sermayelerin dahi yakından ilgili olduğu bu açıdan bakılınca sermayeyi arttırmak için ribânın da bu anlamda kamu yararına hizmet edebileceği iddia olunamaz. Çünkü bu arttırma yalnızca ribâdan beklenecek olursa emek ve çalışmaya hiç önem verilmemiş ve iltifat edilmemiş olur. Hâlbuki bayındırlık ve kamu yararı paraya, bir araç olarak bağlı gibi görünüyor ise de, emek ve çalışmaya bizzat geçerli bir sebep olarak dayalıdır. Bundan dolayı sermaye sahiplerinin nakitleriyle birlikte kendi emek ve çalışmaları da üretime eklendiği takdirde meydana çıkacak sonuç ile, bunların emek ve çabalarını kısmen de olsa ribâya terk etmeleriyle diğer çalışanların ve üretenlerin ortaya koyduklarını tüketmekten doğacak sonuçlar arasındaki fark pek büyüktür. Eğer ticaret ve iş dünyasında ribâ sayesinde iktidar ve güçlerini sürdüren sermaye sahiplerinin fâizcilikleri ellerinden alındığı zaman bunların ticaretteki kıymetlerinin kalmayacağı düşünülüyorsa, o zaman da bunların zaten faydalı ve kıymetli bir kesim olmadıklarının ve işe yaramadıklarının kabul edilmesi ve bu yüksek sermayeleri ellerinde hapsetmeye haklarının olmaması lâzım gelir. Yok eğer bu sermaye sahipleri cidden ticarî gücü yerinde ve kabiliyetli kimseler ise o zaman da ribâcılık, bunların gerçek değerlerini engellediği ve mesaîlerinden ticaret dünyasını mahrum bıraktığı için, onlara ve kamuya zarar veriyor demektir.
3- Ribâcılık insanlar arasında ihtiyaca göre “karz-ı hasen” sûretiyle iyilik ve yardımlaşmanın kesilmesine sebep olur. Çünkü ribâ haram ve yasaklanmış olunca, insanların yüz yüze gelip birbirlerine fâizsiz borç vermesi; onların hem hoşuna gider, hem de bu durum ahlâk ve sosyal güvenin gelişmesine yaygınlaşmasına ve neticede de sosyal düzenin sağlamlaşmasına sebep olur. Herkes ihtiyacı ölçüsünde tüketmeye, tükettiği ölçüde ödemeye mecbur olacağından borcunu ödemede titiz davranır, vaktinde ödemeye daha çok gayret gösterir ve borcuna dört elle sarılır. Şüphe yok ki, on yerine onbir ödemeye mecbur olanlar arasında batan borçların çoğu batmaktan kurtulmuş olur. Ribânın yürürlükte olduğu yerlerde muhtaç olanların ihtiyacı bir lira yerine iki lira borçlanmaya sebep olabilir. Bu imkânı bulan para sahipleri de bunu vesile yaparak “karz-ı hasen”den vazgeçmeye başlarlar. Bu şekilde halk arasında iyilik, ihsan yardımlaşma ve dayanışma duyguları silinmeye; yerine hırs, kin, öfke ve saldırganlık fikirleri yayılmaya yüz tutar. Bu da toplumun felâkete sürüklenmesi demek olur.
4- Ribâyı câiz kabul etmek, zenginlere fakir fukaradan fazla bir mal çekmek imkânını bağışlamak demektir ki, bu da Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın rahmetine aykırı düşer. Bu sayılan birkaç sebep bile; ribânın infaka, hayır denilen kamu yararına ters düştüğünü açıkça göstermeye yeter.
5- Bunların her biri ribânın çirkin ve kötü bir şey olduğunu ifade eden zararlarını göstermekle beraber, Allah katındaki haramlığının hikmetini tam anlamıyla anlatmaya yine de yetmez. İhtimal ki ribânın bilinmeyen daha birçok kötü yönleri vardır. Ribânın haram oluşunun asıl sebebi bunun ilâhî nass ile sâbit olmasıdır. Ve bütün mükellefiyetlerin ve yasakların sebepleri ve hikmetleri, mükellef olan halk tarafından bilinmeleri de gerekli değildir. Dolayısıyla biz, sebep ve hikmeti bilemesek bile, ribânın kesinlikle haram olduğunu tanımamız gerekir.”
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3762
Mevdûdi diyor ki: “Arapça “ribâ” kelimesinin sözlük anlamı “bir şeyi arttırmak” veya “bir şeye eklemek”tir. Teknik olarak ise, borç verenin, borçludan verdiği para üzerinden belli bir yüzde alması yani fâizdir. Kur’an’ın vahyedildiği dönemde fâiz çok çeşitli şekillerde alınıyordu. Örneğin, bir kimse bir mal aldığında ödeme için belli bir vâde belirleniyor ve borçlu borcunu belirlenen tarihte ödeyemezse, ona belli bir zaman daha tanınıyor, fakat ödenecek meblağa biraz daha ekleniyordu. Veya borçlanan kişi, borç aldığı miktardan fazlasını ödemek zorunda kalıyordu. Veya belli bir vâde için bir fâiz oranı belirleniyor, eğer borçlu belirlenen zaman içinde ödemede bulunmazsa fâiz oranı arttırılıyordu.
Kur’an fâizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse, aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o denli büyüktür ki, benciliğinin ve açgözlülüğünün nasıl insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir adam gibi davranır. Âhirette de aynı bu dünyadaki gibi deli olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse âhirette o konumda dirilir.
Onlar görüşlerini yanlış bir teori üzerine dayandırdıkları için kâr ile fâiz arasındaki farkı göremezler. Onların iddiası şudur: Ticarette sermayeden kâr etmek helâl olduğuna göre, borca yatırılan paradan fâiz almak neden haram olsun? Sadece Arap müşrikleri değil, günümüzün bankaları, finans kuruluşları da fâiz hakkında bu tür düşüncelere sahiptirler. Borç veren bir kimse o parayı borç vermeyip bir yere yatırsa kâr eder, borç alan kişi de bir yere yatırım yapıp kâr ettiğine göre, borç veren kişi diğerinin kârının bir kısmını neden almasın, diye fikir yürütürler. Fakat onlar dünyada risksiz ve belli bir oranda sabitleştirilmiş kâr getiren hiçbir iş olmadığını unutmaktadırlar. Ticarette, endüstride, tarımda ve her tür girişimde, hem sermaye, hem de işgücü kullanılmalıdır. Aynı zamanda müteşebbis sabit bir kâr oranı beklememeli ve belli bir riski göze almalıdır. Şimdi, aldığı borçla yatırımda bulunup üretimde bulunan borçluyu bir tarafa bırakalım ve aldığı borcu tüketimde kullanan kişinin fâiz ödeme durumunu ele alalım. Parasını kârlı bir işte kullanılmak üzere belli bir fâiz oranıyla borç veren kimse ile başka tür yatırım ve girişimlerle meşgul olan kimseyi karşılaştıralım. Herhangi bir girişimde bulunan kişi veya kişiler tüm zaman, işgücü, kafa ve sermayelerini kullanırlar ve işlerinin başarılı olabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Fakat yine de sabit bir kâr oranını garantilemiş değillerdir ve birçok riskle karşı karşıyadırlar. Tam tersine, sadece sermayesini veren kredici ise, üzerine hiçbir risk almaksızın sabit bir kâr oranını garantilemiştir. Hangi mantıkla, hangi adâlet ve ekonomi düşüncesine göre onun sabit bir kâr oranını garantilemesi doğrudur? Bir kimse, bir fabrikaya, yirmi yıl içinde hangi fiyat oyunlarının olacağını hesaba katmaksızın, nasıl yirmi yıllık sabit bir fâiz oranıyla borç verebilir? Bütün ülke riskle karşı karşıya bulunduğu, zarar yaptığı ve fedâkârlıklar yapmak zorunda kaldığı halde, savaş borçlarına karşı bir yüzyıl boyunca fâiz ödenmesini haklı gösterecek bir sebep var mıdır?
3762] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 913 -
Farklı ekonomik ve ahlâkî sonuçlar doğuran fâiz ve kâr arasındaki en önemli ayrılıklar şunlardır:
1) Alıcı ile satıcı arasındaki kâr anlaşması eşit şartlarda olmaktadır. Alıcı ihtiyaç duyduğu maddeyi satın alır ve satıcı da bu maddeyi alıcıya sağlarken kullandığ zaman, işgücü gibi harcamaları için kâr alır. Bunun aksine fâizde, borçlu, zayıf konumu nedeniyle krediyi verenle eşit şartla anlaşma yapamaz. Borç veren kişi ise, kârı olarak belirlediği miktar kadar sabit oranda bir fâiz alır. Eğer borçlu aldığı parayı kişisel ihtiyaçları için kullanırsa, elbette zaman faktörü hiçbir kâr getirmez. Eğer borçlu aldığı parayı ticaret, endüstri, tarım gibi sektörlere yatırırsa o zaman eşit oranda kâr ve zarar şansı vardır. O halde fâizle borç vermek bir tarafa sabit ve garantili bir kâr getirirken öte tarafa zarar veya bir tarafa kesin ve garantili bir kâr, öteki tarafa ise belirsiz ve kesin olmayan bir kâr getirebilir.
2) Tüccar yüksek de olsa bir kez kâr talebinde bulunur; fakat kredi veren, tekrar tekrar ve zamanla oranı artan bir fâiz ister. Borçlunun borç aldığı para üzerinden kazandığı kâr kendi içinde sınırlıdır; fakat, borç verenin parası üzerinden istediği fâizin sınırı yoktur. Borç veren kişi bazen borçlunun tüm kârını alabilir, hatta tüm kişisel mallarına el koyabilir ve yine de borçlu borcunu ödeyemeyebilir.
3) Bir madde el değiştirdiğinde veya fiyatı değiştiğinde ticarette alışveriş sona erer. Bundan sonra alıcıdan satıcıya bir şeyler ödemesi istenemez. Mobilya, ev veya toprak kiralarına gelince, borç verilen şeyin aslı harcanıp tüketilmez, fakat kararlaştırılan zaman sonunda sahibine geri verilir. Fakat alınan borç para olduğunda, borçlu önce bu sermayeyi tüketir, sonra da alacaklıya üzerine bir miktar fâiz katlayarak öder. Yani borçlu için iki risk vardır; borçlu hem borç aldığı anaparayı üretmeli, hem de fâizi karşılayacak parayı kazanmalıdır.
4) Ticaret, endüstri ve tarım gibi ekonomik sektörle uğraşan kimseler zaman, işgücü ve beyin gücü harcayarak kâr elde ederler. Fakat borç veren kimse, hiçbir riske atılmaksızın ve işgücü de harcamaksızın, ihtiyacı dışındaki parayı borç vererek borçlunun kârının en büyük hissedarı olur. O yapılan işteki kâr oranına, gerçekten, kâr olup olmadığına, belki de zarar olduğuna bakmaksızın, sadece kendisine verilen sabit garantili fâiz nisbetinde işe ortaktır.
Yukarıda anlatılanlardan, ekonomik yönden de, ticaretin toplumda yapıcı bir etkisinin, fâizin ise yıkıcı bir etkisinin olduğu açığa çıkmaktadır. Ahlâkî yönden ise fâizin bencillik, katı kalplilik, paraya tapma gibi kötü özelliklere yol açtığı ve insanlar arasında sevgi ve yardımlaşma ruhunu öldürdüğü bilinmektedir. O halde fâiz, toplum için hem ekonomik, hem ahlâkî yönden zararlıdır. Kişinin ihtiyacı olmayan parayı ne yapacağı sorusuna gelince, bu para aynı zamanda hem kâr, hem zarara aynı olmak şartıyla ticarete, endüstriye vs. yatırılabilir.
Bu izin sadece, fâizi haram kılan âyet nâzil olmadan önce alınan fâizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o fâizden kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu âyetten bu meselenin Allah’a havâle edileceği ve bunun Allah tarafından bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve istekleri engellemek bakımından borçlanılan fâizin geri ödenmesi için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat ahlâkî yönden fâiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
almışsa, aldığı fâizi kendisine harcamamalı ve fâiz aldığı kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır. Fâiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı sosyal refah için harcamalıdır. Kıyâmet gününde, kişi hakkında kesin hüküm verecek olan Allah’ın azâbından korunmanın tek çıkar yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise, geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır.
“Allah ribâyı yok eder, sadakaları ise arttırır. Allah çok nankör ve günahkâr kimseyi sevmez.” 3763
Allah ribâ sonucu elde edilen malı yok eder, bereketini giderir, bu mal âhirette sahibine fayda vermez, bilakis eziyete sebep olur. Sadakaları ise sevap ve bereket bakımından arttırır, sahibine âhirette de mükâfat verir. Allah verdiği malları Allah yolunda ve ihtiyaçlı kimselere harcamayan nankörleri ve devamlı günah işleyen, insanların ihtiyaçlarını fırsat bilerek ve Allah’ın nimet olarak verdiği malı kullanarak insanları sömürenleri sevmez. Onlar bu amellerinden vazgeçmezlerse âhirette onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonuç olarak ribâ, bir çok yönüyle hakkı ve hukuku rayından çıkarmaktır. Bunda aracı amaç, amacı da araç zannettiren bir göz boyama; bir şeyi kendisiyle hem mukayese etmek, hem de kendine intibak ve eşitliğini ortadan kaldırmaya çalışmak gibi bir çelişki bulunmaktadır. On lira, on lira ile hem ölçülmek, hem de on bir lira yerine konulmak gibi hak ve hakikatın zıddına bir çelişki vardır. Bunun için ribâ, gerçekte hakka değer vermek ve hayat hakkı tanımak istemeyen ve nihayet kendi çıkar ve isteklerini hakkın gerçek ölçüsü ve temeli saymak isteyen kısır görüşlü kimselerin şiarıdır. Bunun için ribâya taraftar olanlar, daima hukukî mevzuatı, Hakk’ın ölçüsüyle ölçmeyip beşeriyetin kanunlarını, hakkın ve gerçeğin yegâne ölçüsü sanan ve her şeyi kendi kişisel çıkarları açısından görenler arasında bulunur. Cenâb-ı Allah da ribânın, insanların koyduğu kurallarla değil, ilâhî hükümlere dayalı olarak haram olduğunu ve bundan dolayı bunu helâl sayanların saradan kurtulamayarak en sonunda cehennemi boylayacaklarını ve yalnızca tevbe edip bundan vazgeçenlerin kurtulma ümitleri olduğunu beyan buyurmuştur. Artık bu kadar büyük bir zarar olan ribâyı bir kâr, bir kazanç sanıp da arkasından koşmamalıdır. Sonra ribâcıların zannettiği gibi, ribâ malı arttırır da sadakalar eksiltir değildir. Tam tersine, Allah, malı arttırır sanılan ribâyı derece derece eksilte eksilte nihayet mahveder. Ribâ içinde ayın on dördü gibi parlak görünen servetleri, hilâl gibi küçülte küçülte nihayet gözle görünmez hale getirir de buna karşılık; malı eksiltir sanılan sadakaları “irbâ” eder yani gitgide büyütür ve çoğaltır, nemâlandırır. Ribâ, mal üretecek hayatları kurt gibi yiye yiye bitirir, nihayet sermayelerin de batmasına sebep olur. Hâlbuki sadakalar ecir, hayat ve bereket olur. Ve Cenâb-ı Allah, haramı helâl tanımakta ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimselerin hiç birini sevmez. O tevbe edenleri sever, onlardan râzı olur. Ribâ ise pek kâfirâne ve pek günahkârâne bir iştir.” 3764
Mevdûdi diyor ki: “Bu sosyal, ekonomik, ahlâkî ve ruhsal yönlerden doğrudur. Görünüşte fâizin zenginleştirip, infâkın fakirleştirmesine rağmen, gerçekte bunun tersi olur. Fâiz, tabiatı itibârıyla sosyal, ekonomik, ahlâkî ve ruhsal gelişmeye
3763] 2/Bakara, 276
3764] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 915 -
engeldir ve infâk (fâizsiz borç vermeyi de içerir) tüm bunların gelişmesini sağlar.
Fâize ahlâkî ve ruhsal yönlerden bakacak olursak, onun açgözlülük, bencillik, cimrilik, haset, katı kalplilik gibi özelliklere dayandığını ve borç veren kişide bu özellikleri beslediğini görürüz. Diğer taraftan infâk; cömertlik, tokgözlülük, yumuşak kalplilik ve sevgi üzerine kurulmuştur ve bu yüce niteliklerin gelişmesine yardımcı olur. Hiç kimse bu özelliklerin bir önceki özelliklerinden daha iyi olduğu gerçeğini yalanlayabilir mi?
Toplumsal yönden bakıldığında birazcık düşünme bile insanı, eğer toplumdaki bireyler karşılıklı ilişkilerini bencillik üzerine kurarlarsa ve bireylerarası yardımlaşma ancak şahsî çıkar karşılığında olursa, o toplumun kuvvetli, dayanıklı ve dengeli bir toplum olamayacağı sonucuna götürür. Eğer zenginler fakirlerin sadece sömürülmek için var olduğuna inanıyorlarsa, bu durumda bir çıkar çatışması meydana gelecek ve toplumda ayrılıklar ortaya çıkacaktır. Eğer diğer şartlar da bunları desteklerse bu durum bir sınıf çatışmasına neden olacaktır. Diğer taraftan, eğer toplumun bireyleri karşılıklı ilişkilerini sempati üzerine kurarlar ve birbirlerine cömertçe davranırlarsa, toplum güçlenecektir. Eğer her birey ihtiyacı olan diğer bireye yardım ederse ve “varlıklı”lar “varlıksız”lara sempati ile veya en azından adâletle davranırlarsa, o toplumda karşılıklı sevgi ve saygı gelişecek ve toplum güçlü, dengeli bir toplum olacaktır. Tabii ki toplumdaki gelişme bu karşılıklı işbirliği ve sevgi ile de desteklenecektir.
Şimdi de fâizi ekonomik yönden ele alalım. Borçlar iki çeşittir: Tüketim borçları, ihtiyacı olan kimseler tarafından kişisel gereksinimlerini karşılamak amacıyla alınır. Ekonomik borç ise işadamları tarafından ticaret, endüstri, tarım ve benzeri sektörlere yatırılmak üzere alınır. Birinci tür borçta fâizin kötü sonuçlar doğurduğu herkes tarafından bilinmektedir. Her ülkede bankerler ve kredi veren kimseler işçilerin, köylülerin ve genelde fakir kesimin kanını emmekte ve onların durumlarının daha da kötüye gitmesine neden olmaktadırlar. Fâiz talepleri bu insanların borçlarını ödemesini hemen hemen imkânsız kılar ve onları bu işten kurtulmak için sürekli borç almaya iter. Anaparanın birkaç katı kadar fâiz ödeseler bile anapara ödenmeden kalır. Borçlunun gelirinin büyük bir bölümü alacaklı tarafından alınır ve fakir borçlu yakasının iki ucunu bir araya getiremez. Doğal olarak bu, işçilerin işlerine olan ilgilerinin azalmasına neden olur. İşlerin meyvesi başkaları tarafından alınınca, onlar da kendilerini tüm kalpleriyle işlerine veremezler. Bundan başka, üzüntü, tedirginlik, yetersiz beslenme sağlıklarını bozduğundan, parasızlık nedeniyle gerekli ilâçları bile alamazlar. O halde fâizle borç verme çoğunluğun kanının emilmesi pahasına küçük bir grubun palazlanıp gelişmesine ve toplumda genel bir bozulmaya neden olur. Bu yolla ortaya çıkan randıman düşüklüğü millî üretimin kalite ve standardını düşürür. Sonunda kan emiciler de kendi açgözlülüklerinin ve zulümlerinin kurbanı olurlar. Ezilen ve sömürülen insanların bastırılmış kızgınlıkları, borç verenlerin acımasızlığı ile su yüzüne çıktığında kanlı bir devrime dönüşür ve sömürenlerin tüm şeref ve kötü yoldan kazanılmış servetlerini yerle bir eder.
Ekonomik borçlarda sabit bir fâiz oranının uygulanmasının doğurduğu birçok kötü sonuçtan üçü şunlardır:
1) Piyasa oranına eşit veya ondan daha yüksek fâiz ödemeyen projeler, toplum için gerekli ve faydalı olsa da sermaye elde edemez. Kullanılması mümkün
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan tüm para, ulusal yönden ne denli zararlı olsa da, piyasa oranına eşit veya daha yüksek fâiz verebilen ticari ve endüstriyel sektörlere akar.
2) Ticarî, endüstriyel veya tarımla ilgili her şartta yüzde beş, altı veya daha fazla kâr oranı garanti edebilen hiçbir iş yoktur. Böyle bir garantinin olmayışı bir yana, hiçbir işte zarara karşı garanti yoktur. O halde sermayenin sabit fâiz oranı ile borç alan hiçbir iş, riske ve zarara karşı garanti altında değildir.
3) Borç veren kimse işin kârına ve zararına doğrudan ortak olmadığı ve sadece sabit bir fâiz oranını gözönünde bulunduğu için yapılan işin sosyal refahla olan ilişkisine dikkat etmez. Onun ilgilendiği tek şey kendi çıkarıdır; bu nedenle piyasada ne zaman bir kriz görse parasını hemen piyasadan çeker. Bu şekilde bencilliği nedeniyle panik yaratmış, piyasada kriz yolu açmış ve var olan krizi ise felâkete dönüştürmeye yardım etmiş olur.
Yukarıda anılan fâizin üç kötü sonucu o denli açıktır ki, ekonominin alfabesinden haberdar olan herkes bunu bilir. Hiç kimse Allah tarafından konan tabiî kanunun yani fâizin millî serveti azalttığı gerçeğini inkâr edemez.
Şimdi de infâkı (sadaka) ekonomik yönden ele alalım. Eğer bir toplumun zenginleri paralarını serbestçe kendilerinin ve bakmakla yükümlü oldukları kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak için harcasalar ve servetlerinin bir bölümünü ihtiyacı olan kimselere dağıtsalar, fâizsiz borç olarak işadamlarına verseler veya bir işe ortak olsalar ya da sosyal hizmetler için hükümete fâizsiz borç verseler, o zaman elbette ticaret, endüstri ve tarım gelişecektir. Millî servet artacaktır. O halde fâizin bir ulusun gelişmesini engellediği ve infâkın gelişmeye yardım ettiği apaçık ortadadır.
Borç veren (Tefeci) şüphesiz narkör bir zavallıdır. Kendisine servet veren Allah’a karşı şükreden bir kul olarak, en azından O’nun kullarına fâizsiz borç vermelidir. Eğer, bunun tersine Allah’ın nimetini, kendisinden fakir olan diğer kulları sömürmekte kullanırsa, o zaman sadece nankör olmaz, aynı zamanda kötü kalpli ve zâlim de olur.
“Doğrusu iman edip salih amel işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı veren kimseler var ya, onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.”3765 Allah’ın istediği şekilde iman edip sâlih amel işleyen, Allah’ın yasakladıkları şeylerden uzak duran, namazı rükûn ve şartlarını yerine getirerek, huşû içerisinde, devamlı kılan ve zekâtı eksiksiz bir şekilde, vaktinde verilmesi gereken yerlere veren kimseler var ya, onlar için Rableri katında Cennet nimetleri vardır. Onlar, öldükten sonra korkunun yaygın olduğu kıyâmet gününde tüm korkulardan emin olacaklar, âhirette alacakları mükâfat çok büyük olacağı için dünyada bıraktıklarına veya kaçırdıkları fırsatlara üzülmeyeceklerdir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Buna karşılık iman edip iyi işler, sâlih ameller yapan ve özellikle namazlarını doğru dürüst kılıp zekâtlarını veren kimseler yok mu? Her zaman bunların Rableri katında ecirleri vardır. Bunlara gelecek bir korku yok, bir kayıptan dolayı mahzun olacak da değiller.” 3766
Mevdûdi diyor ki: “Bu bölümde Allah karşılaştırma için iki karakter
3765] 2/Bakara, 277
3766] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 917 -
sunmaktadır. Birisi servet düşkünü, gece gündüz Allah’a ve yarattıklarına aldırmaksızın servet biriktirmekle uğraşan tefecidir. Diğeri ise Allah’a ibâdet eden, Allah’ın yarattıklarının haklarını gözeten, serveti kazandıktan sonra kendisi, başkaları için ve iyi ameller uğrunda harcayan cömert kimsedir. Allah birinci tür kimselerden hoşlanmaz; çünkü onlar, iyi ve dengeli bir toplum kuramazlar. Aksine onlar bu dünyada hem kendilerini, hem de başkalarını rezil ederler, Âhirette onlara acıklı bir azap vardır. Bunun aksine Allah ikinci tür kimselerden râzı olur, çünkü bu kimseler iyi ve dengeli bir toplum kurup, gerçek başarıya ulaşabilirler. Onlar bu dünyada huzur içindedirler ve Âhirette de bütün Cennet nimetleri onların olacaktır.
“Ey iman edenler, Allah’tan sakının! Mü’minler iseniz ribâdan kalanı bırakın! Ey iman edenler, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, O’nun emirlerini yerine getirin ve yasaklarından kaçının, ancak bu şekilde Allah’ın azâbından sakınmış olabilirsiniz. Eğer gerçek mânâda iman etmiş iseniz ribâdan alacaklarınızı bırakın! Çünkü o bir ateştir.” 3767
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ey iman ehli Allah’dan korkun, O’nun azâbından korunun! “Geçmişte yaptıkları kendisine âittir” âyetinin hükmüne göre, geçmişte kalan ribânın sahibinin zimmetinde bulunduğundan gaflet etmeyin. Henüz alınmamış, elde edilmemiş ve kalmış olan ribâdan geriye kalanları bırakın, terkedin. Eğer siz gerçekten mü’min iseniz, böyle yaparsınız. Zira imanda olgunlaşmak, gereğini yerine getirmeyi gerektirir.” 3768
“Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasulü’nün size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz anaparanız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” 3769
Şâyet ribâdan vazgeçmezseniz Allah ve Rasulü’nün size düşman olup savaş açmış olduğunu bilin! Tevbe edip ribâdan vezgeçerseniz anaparanız size aittir. Ne ribâ alarak veya borcunuzu geciktirerek başkasına zulmediniz ne de ribâ vererek başkası tarafından zulme uğrayınız.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Şayet yapmazsanız yani Allah’tan korkmaz, ribânın haram olduğuna inanmaz veya inanır da yine terk etmezseniz Allah ve Rasûlü tarafından bir harbe mâruz kalacağınızı bilmiş olasınız. Yahut kırâetine göre, Allah ve Rasûlü tarafından kendinize harb ilan ediniz. Burada ribâyı terk etmeyenleri, gerek ribâ helâldır inancına dönmüş mürted veya ahdini bozmuş kâfir olsun, gerekse haram olduğuna inandığı halde o inançla amel etmeyip ribâya devam eden fâsık mü’min olsun; her ikisine de Allah Teâlâ, savaş ilân etmeyi emretmiştir. Çünkü bunlar, zekâtı inkâr eden veya inandığı halde vermemekte direnenler gibi ya mürted veya bâğî ve âsîdirler. Dışarıdaki kâfirlere her zaman için savaş açmak zarûrî ve gerekli olmadığı halde, bunlara savaş açmak kayıtsız şartsız vâcip kılınmıştır. Demek olur ki, ribâdan sakınmak, İslâm tabiiyetinde bulunanların hepsine farzı ayn bir ferdî görev olduktan başka, genelde ribâ işlemlerini kaldırmak da mühim bir ictimaî farizadır. Çünkü ribâ öyle bir sosyal hastalık ve öyle bir toplumsal fitnedir ki, toplumda sürüp gittiği müddetçe tek tek kişilerin ondan kaçınmaları çok zor, belki de imkânsız olur. Gerçi küfür diyarında bulunan bir müslümandan, müslim ile gayri müslim arasındaki ribânın
3767] 2/Bakara, 278
3768] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
3769] 2/Bakara, 279
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haramlığı sâkıt olacağı Hanefî mezhebinde açıkça ortaya konmuştur. Bilhassa bu hikmetten dolayı olsa gerek ki, Asr-ı Saâdet’te müslüman ümmeti kemal derecesini bulup da savaş edebilme güç ve kabiliyetini kazanmadıkça ribânın haram oluşu ilân edilmemiştir. Bundan dolayı İslâm devleti, ribâ işlemleri yapan kişileri uyarır ve terbiye eder. Bunlar fert veya cemaat halinde devlete karşı koyarlarsa o zaman onlara savaş ilân etmek bütün müslümanların dinî görevleri gereğidir. Bununla beraber bugünkü müslümanlar bu vazifelerini unutmuş ve bunun uygulanması hususunda sosyal güçlerini yitirmiş, bir kararsızlık ve karışıklık içine düşmüş bulunduklarından pratik hayatta ribâdan kaçmak sırf ferdî bir görev gibi kalmış; ribânın toplum hayatında revaç bulmuş olması da ona karşı koymak isteyenlerin durumunu güçleştirmiştir. Kur’ân böyle ribâyı terk etmeyenlerin Allah tarafından savaş ilânını hakkettiklerini anlatıyor ki, Kur’ân dilinde “Allah ve Rasûlü’nün harbi” deyimi, bazen gerçekten savaş anlamında, bazen de günahın büyüklüğünü ve zararını tasvir için uyarı makamında mecaz olarak kullanılır. Ve burada her iki tefsirle ilgili olarak görüşler öne sürülmüştür. Demek ki biri olmazsa, diğeri muhakkak olacaktır. Fâiz yiyen veya yedirenler maddî veya mânevî anlamda ilâhî savaştan kurtulamayacaktır. Bunun için bir hadis-i şerifte “Allah, ribâ yiyeni de, yedireni de lânetlemiştir.” veya “lânet etsin” buyurulmuştur.
Bu böyledir. Ve eğer siz ribânın haram olduğuna inanır, ribâya tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Anaparalarınızın hepsini alırsınız, o şekilde ki, zulüm etmezsiniz, zulüm de edilmezsiniz yani ne fazla alırsınız, ne de eksik alırsınız. Fakat tevbe etmezseniz, dinden çıkmanızdan veya zulmünüzden dolayı ilâhî harbe muhâtap olmakla her türlü zarara uğrar, anaparalarınızı ve hatta bütün mallarınızı bile kaybedebilirsiniz ve kendinize yazık etmiş olursunuz.
Bu âyetin, müslüman olup da daha önce yaptıkları ribâ işlerinden henüz alamadıkları alacakları kalmış olan birtakım kimseler hakkında nâzil olduğu anlaşılıyor. Daha özel anlamda olmak üzere ve aşağıda açıklanacağı şekilde daha başka birkaç nüzul sebebi de rivâyet edilmektedir:
Mukatil’in rivâyetine göre, Taif’deki Sakif kabilesinden Amroğulları denilen oymaktan Mes’ud, Abdi Yaley, Habib ve Rabi’a adlarındaki dört kardeş hakkında nâzil olmuştur ki, bunlar Mekke’de Beni Mahzûm’dan Beni Muğire’ye fâizle borç verirlerdi. Hz. Peygamber Taif’i fethettiği zaman bu kardeşler müslüman olmuşlar, sonra Beni Muğire’deki alacaklarının fâizlerini istemişlerdi. Beni Muğire de müslüman olmuş ve İslâm’a rağmen fâiz vermek istememişlerdi. Fetih’ten sonra Mekke valisi olan Attab ibni Üseyd’e müracaat olundu ve bir rivâyete göre, Sakif’in Hz. Peygamber’le Taif antlaşmasında hak üzerinde ribâdan olan gerek alacak ve gerekse vereceklerinin mevzu’ yani metruk ve sâkıt olduğuna ilişkin hüküm de yer almaktaydı. Attab ibni Üseyd (r.a.) Hz. Peygamber’e yazdı, o zaman işte bu âyet nâzil oldu. Bundan dolayı Hz. Peygamber, cevap olarak bu âyeti yazdı ve altına da şu notu ekledi: “Onlar buna râzı olurlarsa ne âlâ, yoksa onlara savaş ilân et!” Ata ile İkrime’nin verdiği bilgilere göre, Hz. Peygamber’in amcası Abbas ile damadı Osman b. Affan (r.a.) ortak olarak hurma bahçesi kiralamışlar yani vakti gelince hurmaları toplamak üzere peşin para vererek selem yoluyla bir alışveriş sözleşmesi yapmışlardı. Toplama vakti gelince, hurmanın bir kısmını toplayıp kaldırmışlar, geriye kalanını da fâiz karşılığı olarak toplamak istemişlerdi. Bu da fâizin karşılığı demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Süddî’nin rivâyetine göre, Hz. Abbas ile Hz. Halid bin Velid, câhiliyye devrinde ortak olarak
FÂİZ/RİBÂ
- 919 -
fâizcilik yapıyorlardı. İslâm’a girdikleri zaman eskiden kalma pek çok fâiz alacakları vardı. Bu âyet bunlar hakkında nâzil oldu.
Hadis kitaplarında sahih rivâyetlerle yer almış bulunan bilgilere göre, Abdullah b. Ömer ile Câbir (r.a.), bizzat Hz. Peygamber’den şöyle rivâyet etmişlerdir ki; Rasûlullah vedâ Haccı günü Mekke’de yani Câbir’in açıkça bildirmesiyle Arafat’taki meşhur hutbesinde “Câhiliyye devrindeki ribâların hepsi bâtıl ve sâkıttır. İlk iptal edeceğim ribâ da Abdulmuttalib oğlu Abbas’ın ribâsıdır” buyurmuş idi. Mekke ve Taif’in fetihleri hicretin sekizinci senesinde vedâ Haccı ise onuncu senesinde olmuş ve hacdan birkaç ay sonra da Hz. Peygamgamber vefat etmişti.
Bundan anlaşılmaktadır ki, bu ribâ âyetinin ilk uygulaması bu hutbede ilân buyurulmuş ve âyetin hükmüne göre; o güne kadar alınmış olan ribâlara dokunulmamış ve alınmamış olanlar da iptal edilmiştir. Bundan dolayı Hz. Abbas’ın fâiz alacakları âyetin özellikle nüzul sebebi değilse bile genel olarak âyetin hükmünün ilk uygulandığı alacaklar olmuştur. Bu âyet, sonradan müslüman olan kâfirlere uygulanacak hüküm hakkında da büyük bir temel olmuştur. Bu gibi kimselerin müslüman olmadan önceki zamanlarında, İslâm dininin hükümlerine aykırı ve fakat kendi aralarında mûteber ve geçerli olmak üzere yapmış oldukları işlemler temelden fesih ve iptal edilmez; fakat İslâm’a girdikten sonra ortaya çıkan sonuçları, İslâm’ın hükümlerine göre çözüme kavuşturulur. Meselâ, kendi aralarında câiz ve fakat İslâm’a göre câiz olmayan bir nikâh yapmış bulunsalar, bu nikâh geçerlidir, fakat İslâmiyete aykırı düşüyorsa onda devam olunamaz. Kâfir iken süt kardeşiyle nikâhlanmış ve onunla yatmış ise, bu nikâh eskiye göre mûteber ve geçerlidir. Verilen mehir geri alınmaz. Fakat İslâm’a girdikten sonra onda devam olunamaz. Boşanmaları gerekir. Mehir belirlenmemiş ise mehr-i misil ödettirilir. İşte ibâresi yalnızca ribâyı ilgilendiriyor gibi görülen bu âyet, kapsamı ve delâleti bakımından birçok işlemlere ait hükümleri de içine almaktadır. Bunun gibi veda Haccı Hutbesi de birçok hükme temel teşkil eder. Bu cümleden olmak üzere, bu şuna da delâlet ediyor ki; dar-ı harpte yapılmış olan sözleşmeler, aslında İslâm’a göre fâsit yapılmış olsalar bile, fetihten sonra onlar temelden feshedilmez. Zira biliniyor ki, âyetin nüzulü ile Mekke’de tahsil edilmemiş ribâların iptalini fiilen ilân eden bu hutbe arasında, Mekke fethinden önceye ait akitlerin uzantısı olarak devam edip gelen birtakım ribâ sözleşmeleri vardı. Demek ki, bir dar-ı harpte müslümanlarla diğerleri arasında yapılmış olan sözleşmeler, orayı müslümanların fethinden sonra bile esasından feshedilmez. Alınmış olanlar iade olunmaz. İşte bu ribâ konusunda görüldüğü gibi, fâsit kısım yani İslâm hükümlerine uygun olmayan kısım devam da ettirilmez. Yani fethin hükmü, daha öncesine şâmil olmaz, ancak sonrasına dönük olur. Bu açıklamalardan şu sonuçları alabiliriz: Evvelâ şunu belirtmek gerekir ki, bu âyetin inişi, sadece Vedâ Haccı’ndan değil, Mekke fethinden de önce imiş. Ayrıca ribâ için, onu inkâr edene veya haram olduğunu kabul ettiği halde ribâ işine devam edene savaş açmanın farz olması dâr-ı harpte değil, dâr-ı İslâm içinde ve Müslümanlığı kabul etmiş olanlar için geçerli olan bir hükümdür. Müslümanların vazifesi, dâr-ı harbde bulunan kâfirlere, ribâdan vazgeçmeleri için savaş ilân etmek değil, kendi ülkelerini müslim veya gayri müslim, kim olursa olsun ribâ fitnesine uğratacak olanlardan korumaktır. Bunun için “Ey mü’minler Allah’tan korkun!” diye hitap buyurulmuş, “Ey insanlar” diye buyurulmamıştır. Mü’minlerin hükümranlığı ve vilâyeti de dâr-ı İslâm’a aittir. Dâr-ı harb için geçerli değildir. Bu mânâdan dolayıdır ki,
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber, İslâm uyruğunda bulunmayanlara ribâyı terk etmeleri gerektiğini teklif etmediği halde, İslâm’ın zimmetini kabul eden Necran Hıristiyanları’na ribâ yememek ve ribâ yedikleri takdirde zimmetin sağladığı haklardan mahrum olacaklarını bildirmek üzere onlara söz vermiş ve onlara, “Ya ribâyı terkedersiniz veya Allah ve Rasûlünden harb açılacağını bilmiş olunuz.” diye yazarak bu âyetin içerdiği hükmü tebliğ etmiştir. Zira dâr-ı İslâm’da zimmet ehlinin sözleşmesi, hukuk açısından müslümanların imanı yerindedir. Ve zimmet ehli, ibâdet ile yükümlü değil, fakat muâmelat ile yükümlüdür.
Velhasıl dâr-ı İslâm’da ribâ işlemleri yapanlar, gerek dini inkârlarından ve dinden çıkmak niyetiyle yapsınlar, gerekse sırf günah ve isyan niyetiyle yapsınlar, her iki şekilde de Allah’ın ve Rasûlünün harbine muhâtap olmuş olurlar. Fakat tevbe edenlerin de anaparaları, eksik ve fazla olmadan aynen korunur. Şu kadar ki, bunun hemen ödenip ödenmeyeceği de borçlunun kolay ödeme şartına bağlıdır.” 3770
Mevdûdi diyor ki: “Bu âyet Mekke’nin fethinden sonra nâzil olmuştur; fakat fâizle ilgili olduğu için bu araya sokulmuştur. Bu âyet inmeden önce de, haram olmamasına rağmen fâiz müslümanlar tarafından nefretle karşılanıyordu. Fakat bu âyet indikten sonra fâizle borç verme İslâm devletinde yaptırım gerektiren bir suç oldu. Arabistan’da ticaret yapan kabileler fâiz konusunda uyarıldılar. Eğer fâizden vazgeçmezlerse onlara karşı savaş açılacaktı. Necran Hıristiyanlarına İslâm devleti içinde özerklik verildiğinde, anlaşmada eğer fâizle ticarete devam edilirse anlaşmanın sona ereceği ve iki ülke arasında savaş çıkacağı konusu açıkça belirlendi.
Bu âyetin son bölümünden İbn Abbas, Hasan Basri, İbnî Sîrin ve Rebi bin Enes İslâm Devleti’nde fâiz alanın yaptığı şeyden tevbe etmesi için uyarılması, eğer uyarıldığı halde vazgeçmezse ölüm cezasına çarptırılması gerektiği sonucunu çıkarmışlardır. Fakat diğer fakihler fâiz alan kişinin bu işten vazgeçinceye dek hapsedilmesi gerektiği görüşündedirler.
“Fâiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar, Bu onların “alış-veriş de fâiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır. Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir-gelmez fâiz yemeye son verirse geçmişte aldığı fâizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah ‘a kalmıştır. Fakat kimler tekrar fâizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler. Allah fâizi eritir. Buna karşılık sadakaları arttırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.” Bu, gerçekten korkunç bir hamle ve son derece ürpertici bir tasvirdir.
Seyyid Kutub diyor ki: “...Şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3771 Hiçbir mânevî tehdit, bu somut, canlı ve hareketli tablo kadar duygular üzerinde etkili olamaz. Şeytan tarafından çarpılmış ve donakalmış insan tablosu... İnsanların sıkça görüp bildiği bir tablo... Âyet-i Kerime, bu tabloyu, duyguların korkutulması konusundaki uyarıcı rolünü yerine getirmesi, fâizcilerin duygularını harekete geçirmesi, onları sarsıp ekonomik düzenlerinin alışkanlıklarından ve kendilerine kâr sağlayan hırslarından çekip çıkarması için gözler önüne getiriyor. Bu tablo, eğitici etkisi bakımından yerine göre yararlı bir araç
3770] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
3771] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 921 -
olduğu gibi aynı zamanda gerçek bir olguyu da ifade etmektedir. Gerçekte tefsirlerin büyük çoğunluğunda bu korkunç tablodaki “kalkış”ın, diriliş günündeki kalkış olduğu kanısı yer almaktadır. Ancak, bize göre, bu tablo şu yeryüzünde insan hayatında bizzat gerçekleşen bir olgudur. Ayrıca kendisinden sonra gelecek Allah ve Rasûlüne karşı savaşmaktan korkutan âyet-i kerimeye de uygun düşmektedir. Biz, şu anda bu savaşın varlığının sürdüğünü, fâiz düzeninin ağına düşüp, hummaya tutulmuş gibi çırpınan sapık insanlığın başına Mûsâllat olduğunu görüyoruz. Bugün insanlığın pratik hayatından bu gerçeği doğrulayan olguları detaylıca açıklamadan önce, Kur’an’ın Arap yarımadasında karşılaştığı fâiz manzarasını ve câhiliye mensuplarının bu konudaki düşüncelerini sunuyoruz.
Câhiliye döneminde bilinen bu âyetlerin ilk defa ortadan kaldırmak için indiği fâizin “Nesie (ertelenen)” ve “fadl (arttırılan)” olmak üzere başlıca iki şekli yaygındı. Katâde “Nesie (ertelenen)” fâiz hakkında; “Câhiliye ehlinin fâizi; adamın herhangi birine belli bir süre için birşey satması, günü geldiğinde borçlunun ödememesi ve onun da borcunu arttırıp ertelemesi şeklindeydi” der.
Mücâhid şöyle der: “Câhiliyede bir adamın başka bir adama borcu olurdu. Adam, borcunu ertelersen sana şu, şu var derdi. O da ertelerdi.” Ebubekir El Cessas: “Bilindiği gibi câhiliye döneminde fâiz, şartlı arttırma ile beraber, bir süre için borç şeklindeydi. Artış süreye karşılıktı. Allah bunu ortadan kaldırmadı.” der.
Fahreddin Râzi de tefsirinde şöyle der: “Câhiliye döneminde en yaygın olan “Nesîe (ertelenen)” fâizdi. Onlardan biri, her ay belli bir miktar almak üzere malını bir başkasına verirdi, ama mal olduğu gibi kalırdı haliyle. Belirlenen süre dolunca, anamalı isterdi. Şayet borçlu ödeyemeyeceğini bildirirse hakkını ve süresini arttırırdı.” Üsâme b. Zeyd’in Rasûlullah’tan rivâyet ettiği hadisde peygamberimiz şöyle buyuruyor: “fâiz ancak ‘Nesie (erteleme)’de vardır.” 3772
“Fadl (arttırılan)” fâiz ise kişinin herhangi bir şeyi benzeri bir şey karşılığında fazlasıyla satmasıdır. Altını altınla, parayı parayla, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla satmak gibi. Bu da, fâize benzemesinden ve fâiz muâmelesinde hatıra gelen duyguların benzerini barındırdığından bu kapsama alınmıştır. Çağdaş işlemlerden sözederken bu noktanın bizim için büyük önemi olacaktır.
Ebû Said El-Hudri, Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle dediğini rivâyet eder: “Altına altın, gümüşe gümüş, buğdaya buğday, arpaya arpa, hurmaya hurma, tuza tuz... Her şey benzeri ile... Ele el.... Kim arttırır ya da arttırmasını isterse fâiz yapmış olur. Burada alan da veren de eşittir.”3773 Ebu Said El Hudri’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste şöyle denir: “Bilâl, Rasûlullah’a burni cinsinden hurma getirdi. Rasûlullah ‘Bunu nereden aldın?’ buyurdu. Bilâl: ‘Yanımızda kötü hurma vardı. Bir sa’a karşılık iki sa’ gönderdik’ deyince Rasûlullah: “Ah! Tıpkı fâiz, tıpkı fâiz yapma bunu! Satın almak istediğinde hurmayı başka bir şeye sat sonra da iyisini al’ buyurdu.” 3774
Birinci tür uygulamada; esas miktarın üzerine ekleme, bu ek miktarı, belirlenen süreye karşılık alma ve bu ek miktarın anlaşmanın bir şartı olması yani başka hiçbir neden olmaksızın yalnızca zamanın geçmesiyle malın mal kazanması gibi bütün fâiz işlemlerinde görülen fâiz unsurlarını barındırması nedeniyle fâiz
3772] Buhari ve Müslim
3773] Buhârî ve Müslim
3774] Buhârî ve Müslim
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu açıkça görüldüğünden açıklamayı gerektirmez.
İkinci tür uygulamaya gelince, arttırmayı gerektiren benzer iki şey arasında temel farkların bulunduğu kuşkusuzdur. Bu durum iki sa’ kötü hurma verip bir sa’ iyi hurma alan Bilâl’in olayında açıkça görülmektedir. Ancak, iki türün asıl itibarıyla benzer olması fâiz kuşkusunu doğurmaktadır. Çünkü burada hurma hurmayı doğurmuş oluyor. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.) bunu fâiz olarak nitelendirmiş ve yasaklamıştır. Ardından değiştirilmek istenen çeşidin paraya çevrilmesini ve bu parayla da istenen çeşidin alınmasını emretmiştir. Amaç, işlemden fâiz şüphesini tamamen uzaklaştırmaktır.
Herhangi bir şeyi benzeri karşılığında satarken arada bir sürenin bulunmaması için “elden ele...” tutmanın şart koşulması da bu amaca yöneliktir. Çünkü süre belirlemede ek bir kazanç sözkonusu olmasa bile fâizin gölgesi vardır, fâiz unsurlarından biri mevcuttur. Herhangi bir uygulamada fâizin gölgesinin belirmesine karşı Rasûlullah’ın ne kadar duyarlı olduğu ortaya çıktığı gibi câhiliyede yaygın fâiz uygulamasına karşı akılcı tedavisinin hikmeti de açıktır.
Günümüzde, Batının kapitalist düşünce ve düzenleri karşısında rûhen bozguna uğramış bazı kimseler bu haram kılmayı, Üsame’nin hadisine ve Selef’in câhiliyede yaygın fâiz uygulamasını tavsif edişlerine dayanarak çeşitli fâiz şekillerinden biri olan “Nesîe”ye (ertelenen) fâize indirgeyip câhiliyedeki fâiz uygulamasına tıpatıp uymayan çağdaş fâiz şekillerini İslâm adına -dinen- helâl saymak istiyorlar.
Ancak, bu girişim, ruhsal ve aklî bozgunun bir belirtisinden öteye gidemez. Çünkü İslâm, birtakım göstermelik davranışlardan ibâret bir düzen değildir. O, köklü bir düşünceye dayanan bir hayat düzenidir. İslâm, fâizi yasaklarken bir çeşidini yasaklayıp diğer bir çeşidini bırakmaz. Kendi düşüncesine aykırı her düşünceyi ortadan kaldırdığı gibi kendi mantığıyla uyuşmayan her düşünceye savaş açar. Bu konuda o kadar duyarlıdır ki, fâiz mantığının gölgesini ve fâizci duyguları iyice uzaklaştırmak için “fadl (arttırılan)” fâizi bile yasaklamıştır.
Bu yüzden, ister câhiliyenin bildiği şekilde olsun, ister yeni ortaya çıkan şekilde olsun, fâiz uygulamalarındaki temel unsurları içerdiği ve bencillik, açgözlülük, bireysellik ve kumarbazlıktan ibâret fâizci mantıkla zehirlendiği, “nasıl olursa olsun, yeter ki kâr edeyim”den ibâret pis düşünceye bulaşmış olduğu sürece tüm fâiz uygulamaları haramdır.
Bu gerçeği iyice kavramamız ve Allah ile Rasûlü tarafından fâizci toplumlara karşı savaş açıldığını idrâk etmemiz gerekmektedir. “Fâiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3775 “Fâiz yiyenler” deyimiyle sadece fâiz kârını alanlar kasdedilmemektedir. -Bu âyetle korkunç şekilde tehdit edilenlerin başında gelseler bile- bu deyim, fâiz toplumunun tüm fertlerini kapsamaktadır. Câbir bin Abdullah’tan şöyle rivâyet edilir: “Rasûlullah, fâiz yiyeni, yedireni, şâhit olanı ve yazanı lânetledi. Ve ‘bunların tümü aynı oranda sorumludurlar’ dedi.” 3776
Bu, bireysel fâiz işlemleri içindi. Tamamen fâiz esasları üzerine kurulu toplumlara gelince, tüm bireyleri lânetlenmiş, Allah’ın açtığı savaşa mâruz kalmış
3775] 2/Bakara, 275
3776] Müslim, Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvud ve Tirmizî
FÂİZ/RİBÂ
- 923 -
ve hiç tartışmasız Allah’ın rahmetinden kovulmuşlardır. Onlar hayatlarında istikrar, güven ve rahat yüzü bulamayan, hummaya tutulmuş, muzdarip, sıkıntılı bir yaşantı içindedirler ve kalktıklarında şeytan tarafından çarpılmışlar gibi hareket ederler.
Çağdaş kapitalist düzenin, geçen dört asırda, oluştuğu ilk günlerde bu konuda şüphe sözkonusu olmuş olsa bile bu asırların deneyiminde şüpheye asla yer kalmamıştır. Bugün içinde yaşadığımız dünya; aklı başında olan kişiler, düşünürler, bilginler ve araştırmacıların itiraf ettiği ve Batı uygarlığının merkezi olan bölgeleri dolaşan seyyah ve gözlemcilerin gördüğü gibi bu bölgelerdeki maddi uygarlığın tüm görkemine, sanayi ürünlerinin gelişmişliğine, gözleri kamaştıran maddî refahın tüm görüntülerine rağmen her yönüyle sıkıntı, ızdırap, korku, sinirsel ve ruhsal hastalıkların yaygın olduğu bir dünyadır.
Üstelik bu dünya sürekli; yaygın, öldürücü ve sinirsel savaşların orada-burada bir türlü bitmeyen ızdırapların tehdidi altındadır. Bu maddî uygarlığın, maddî refahın birçok bölgedeki kolaylığının, geçim sıkıntısının olmayışı ve rahatlığın dahi ortadan kaldıramadığı iğrenç ve uğursuz bir bedbahtlıktır.
Görmemek için kendi kendine gözlerini perdelemeyen herkesin görmek istediği sürece yüzyüze geleceği bir gerçektir bu. Amerika, İsviçre ve maddî refahı olan birçok ülkede insanların genelde maddî açıdan bir sorunlarının olmadığı bir gerçektir. Ancak insanlar mutlu değildirler. Zengin oldukları halde sıkıntı, yüzlerinden okunuyor. Yoğun üretim faâliyetinde bulundukları halde doyumsuzluk hayatlarını yiyip bitiriyor. Bu doyumsuzluklarını kimi zaman çılgınlık ve haykırışlar ile, kimi zaman ilginç görüntü ve aykırılıklarla, kimi zaman da cinsel ve ruhsal sapıklıklarla dışa vururlar. Ardından kaçma ihtiyacını duyarlar, kendilerinden, içinde yaşadıkları boşluktan, hayatın akışından ve nimetlerinden bir nedeni görülmeyen bedbahtlıktan kaçmaya başlıyorlar, intihar etmekle, çılgınlıklar yapmakla ve anormalliklerle kaçıyorlar. Sonra bu sıkıntı, boşluk ve hiçlik duygusu hiçbir zaman peşlerini bırakmıyor, rahat yüzü göstermiyor bu zavallılara... Niçin?
Tabiatıyla bunun başlıca sebebi, insanların dertli, ızdıraplı, sapık ve bahtsız ruhlarının, bunca maddî gelişmişliğe rağmen, ruhun gıdası olan imandan, Allah’a güvenden, bir de Allah’a imanın ve O’nun ahdine ve şartına uygun yeryüzündeki hilâfetin bahşedip çizdiği büyük insanlık hedeflerinden yoksun olmalarıdır.
Bu belli başlı ve büyük sebebin bir şıkkını da fâiz belâsı ve gelişen ve fakat gelişmesinin iyilik ve bereketini tüm insanlığa aynı düzeyde dağıtmak sûretiyle dengeli ve eşit bir şekilde gelişmeyen, ancak, bankalardaki bürolarına kapanan bir avuç para babası fâizcinin menfaatini gözeten ekonomi belâsı oluşturmaktadır. Bu fâizci para babaları sanayi ve ticareti, garantili ve belirli fâizlerle borçlandırmakta, böylece sanayi ve ticareti belli bir yöne yöneltmektedirler. Bu yolun da ilk hedefi, herkesin onunla mutlu olacağı ve herkese düzenli iş ve garantili geçim sağlayacak ve herkese ruhsal güven ve toplumsal huzur hazırlayacak şekilde insanlığın sorunlarını ve ihtiyaçlarını gidermekten ziyade milyonların ezilmesi, yoksulluğu ve hayatlarının bozulması ve bütün insanlığın hayatına şüphe, sıkıntı ve korku tohumlarının ekilmesi pahasına da olsa en fazla kâr gerçekleştirecek üretimi sağlamaktır.
Şüphesiz Yüce Allah en doğrusunu söylüyor: “Fâiz yiyenler şeytan tarafından
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3777 İşte biz bu gerçeğin kanıtlarını dünyadaki pratik hayatımızda görebiliyoruz. Fâizciler, Rasûlullah döneminde fâizin haram kılınmasına karşı çıkmışlardı. Fâiz işlemlerinin haram, ticaretin ise helâl kılınmasını gerektirecek bir nedenin bulunmadığını ileri sürerek itiraz etmişlerdi: “Bu onların ‘alış veriş de fâiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır...”
Dayandıkları benzetme, fâiz gibi ticaretin de fayda ve kâr sağlamasıydı. Bu, boş bir benzetmedir. Çünkü ticarî işlemlerde kâr da zarar da mümkündür. Ayrıca kişisel yetenek ve çaba, hayatta yürürlükte olan tabiî şartlar kâr ve zarar üzerinde etkili olmaktadır. Fâiz işlemlerinde ise bütün durumlarda kâr haddi belirlenmiş olur. İşte başlıca fark budur. Haram ve helâl kılınma nedeni bu noktada yatmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun, kârın garantiye alındığı tüm işlemler, kârın kesin ve belirlenmiş olmasından dolayı fâiz kapsamına girerler. İnatçılık ve demagoji yapmaya gerek yoktur:
“Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.”3778 Bu unsurun, alış-verişte bulunmayışı ve daha birçok neden, ticareti aslında insan hayatı için yararlı ve fâiz uygulamasını da zarar verici kılmaktadır. İslâm o zaman mevcut olan sistemi, ekonomik ve toplumsal hayatta sarsıntı meydana getirmeden gerçekçi bir şekilde tedavi etmişti.
“Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir gelmez fâiz yemeye son verirse geçmişte aldığı fâizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah’a kalmıştır.”3779 Yüce Allah yasayı koyduğu andan itibaren yürürlüğünü başlatıyor. Kim Rabbinin öğüdünü dinler ve fâizden vazgeçerse geçmişte aldığı fâizler geri alınmaz. Onun işi Allah’a kalmıştır ve onun hakkındaki hükmünü dilediği gibi uygulayacaktır. Bu ifade kalbe geçmişte işlenen bu günahtan kurtuluşun Allah’ın dilemesi ve rahmetine bağlı olduğu duygusunu akıtmakta ve bu işten ürperti duymasını sağlamaktadır. Giderek kendi kendine şöyle demeye başlar: “Bu kötü işten elde ettiklerim yeter. Vazgeçip tevbe edersem Allah, günahlarımı belki affeder. Bundan sonra artık fâiz almayacağım.” Kur’an bu eşsiz metoduyla kalplerin duygularını işte böyle tedavi ediyor.
“Fakat kimler tekrar fâizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi kalmak üzere Cehennemliktirler.”3780 Âhiretteki azâbın gerçekliğine ilişkin bu tehdit az önce işaret ettiğimiz eğitim metodunun güzelliklerini güçlendirmekte ve kalplerin derinliklerine yerleştirmektedir. Ancak, uzun vâdeli ihtirasların şaşırttığı, vaad edilen azabın hakikatını bilmeyen bazı kimseler, Âhiret gününü hesaba katmayabilirler. İşte Kur’an bunları da dünya ve Âhirette topluca erimekle korkutuyor. Bu arada sadakanın -fâizin değil- artıp arındırdığı gerçeğini yerleştirmekte ve küfür ve günahtan dolayı icâbet etmeyenlerin kulaklarını sağır edecek tarzda haykırmakta ve Yüce Allah’ın günahkâr kâfirlerden hoşlanmadığını onlara göstermektedir.
“Allah fâizi eritir, buna karşılık sadakaları arttırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir
3777] 2/Bakara, 275
3778] 2/Bakara, 275
3779] 2/Bakara, 275
3780] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 925 -
günahkâr kâfiri sevmez.”3781 Kuşkusuz Yüce Allah’ın azâbı ve va’di doğrudur. Fâizle muâmele gördüğü halde, içinde bereket, huzur, mutluluk, güven ve sükûnet adına birşey kalan bir toplum görmemiz mümkün değildir. Yüce Allah fâizi eritir. Bu pis uygulama bulunduğu topluma kıtlık ve bedbahtlıktan başka birşey kazandırmaz. Görünürde bir refah, üretim ve gelir kaynağı bolluğu göze çarpabilir; ancak bereket, gelir kaynaklarının kabarıklığından ziyade güven içinde bu kaynaklardan güzellikle yararlanmadır. Daha önce, gelir kaynakları bakımından son derece zengin ülkelerde yaşayan insanların kalpleri üzerine çöken uğursuz bedbahtlıktan sözetmiştik. Bugün ise bu ülkelerden bütün dünyaya, sıkıntı, dehşet ve ızdırap saçılmaktadır. İnsanlık sürekli öldürücü savaşların tehdidi altında sabah-akşam soğuk savaş gerginliği ile yatıp-kalkmaktadır. Günbegün hayat -farkında olsun olmasın- insanların sinirleri üzerinde bir ağırlık meydana getirmekte böylece ne malında, ne ömründe, ne sağlığında ne de gönül huzurunda bereket yüzü görmektedir.
Zorunlu (zekât) ve gönüllü olarak verilen sadakalarda temsil edilen dayanışma ve yakınlaşma esasına dayanan, şefkat, sevgi, hoşnutluk ve hoşgörü ruhunun egemen olduğu, sürekli Allah’ın fazlı ve sevabı gözetildiği, O’nun yardımına ve sadakayı ziyâdesiyle arttırdığına sonsuz güvenin olduğu... Evet, bu esaslara dayanan bir toplumun, fert ve topluluğun mallarını, rızıklarını, sağlıklarını, güçlerini, kalbî güvenlerini ve gönül huzurlarını hiç şüphe yok ki Yüce Allah bereketlendirir.
Beşerin pratiğinde bu gerçeği görmeyenler, görmek istemeyenlerdir. Çünkü, görmemek işlerine gelmektedir. Ya da bilerek ve kasden gözlerinin önüne bulanık sapıklık perdesini geren, iğrenç fâiz düzeninin kurulmasında yararları bulunan bu yüzden gerçekleri görmekten kaçınanlardan başkası bu gerçekleri görmezlikten gelemez.
“Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.”3782 Bu sonuç, haram kılındıktan sonra fâiz uygulamasında ısrar eden ve Allàh’ın sevmediği kimseler hakkında kesinlik ifâde etmektedir. Kuşkusuz bin defa “lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Rasûlullah” deseler de Allah’ın haram kıldığını helâl sayanlar, küfür ve günah sıfatını hak etmektedirler. Çünkü İslâm, dille söylenen bir kelime değildir. O bir hayat düzeni ve pratik hayat metodudur. Onun bir parçasını inkâr etmek bütününü inkâr etmektir. Fâizin haram olduğunda hiçbir kuşku olmadığı gibi onu helâl sayıp hayatı fâiz esaslarına dayandırmak da küfürdür, günahtır. Bundan Allah’a sığınırız.
Küfür, günah ve fâizci hayat metodu ve düzeni taraftarları karşısında, burada iman ve sâlih amel sayfası, bu tarafta yer alan mü’min kitlenin özellikleri ve fâiz düzeni karşısında bir başka düzen -zekât düzeni- etrafında odaklaşan hayat kuralları sunulmaktadır.
“Onlar ki inandılar, iyi işler yaptılar, namazı kıldılar ve zekâtı verdiler. Rableri katında mükâfatları kendilerine mutlaka verilecektir. Onlar için artık korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir.”3783 Bu sayfada yer alan en belirgin unsur “zekât” yani kar3781]
2/Bakara, 276
3782] 2/Bakara, 276
3783] 2/Bakara, 277
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şılık beklemeden Allah için verme unsurudur. Sûrenin akışı bununla mü’minlerin sıfatını ve mü’min toplumun esas kuralını sunmaktadır. Ayrıca mü’min topluma bahşedilen güven, huzur ve İlâhî hoşnutluk tablosu da sunulmaktadır...
Kuşkusuz hayatın hiçbir alanında fâiz düzeninin sağladığı garantilere ihtiyaç duymayan, dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunan toplumun temeli de zekâttır. İslâm düzeninin pratik hayatta uygulanmasına tanık olan müslüman ümmetten ayrı düşmüş, imanî düşünce, eğitim ve ahlâk esaslarına dayalı insan ruhunu özel kalıbına sokup şekillendiren sonra da doğru düşüncesini, temiz ahlâkını ve üstün faziletlerini teneffüs ettiği düzeni egemen kılan sisteme tanık olmamış nesillerin ve bizim duygularımızda zekâtın şekli, değişikliğe uğramıştır. Fâiz temeline dayalı câhiliye toplumu karşısında yer alan İslâm düzeninin temelini zekât oluşturmaktadır. Bundan sonra hayat gelişir ve ekonomi de bireysel çaba ya da fâizden arı dayanışma çizgisi üzerinde yoluna devam eder.
İnsanlık manzaralarının en yücesini görmemiş, bedbaht ve talihsiz nesillerin duygularında bu tablo artık değişmiştir. Bu insanlar, fâiz temeline dayalı maddî düzenin sapıklığı içinde doğup büyümekte, her tarafta, cimrilik, bencillik, azgınlık, ihtiras ve insanların vicdanlarına egemen olmuş iğrenç bir egoizm görmektedir. Bu düzende mal, ihtiyacı olana ancak iğrenç fâiz yoluyla ulaşmaktadır. İnsanlar, birikmiş parası ya da fâiz kurumlarından birine sermayesinin bir kısmını yatırmak sûretiyle ortak olmadıkça güvencesiz kalmaktadırlar. Ticaret ve sanayi, ihtiyacı olan sermayeyi fâiz ödemeden bulamaz olmuştur. Artık bu kötü talihli nesillerin duygularında, bu düzenden başka bir düzenin olamayacağı ve hayatın ancak bu esaslara dayanabileceği düşüncesi yer etmiştir.
Zekâtın şekli o denli değişmiş ki, giderek bu nesiller onu, kendisine dayanılarak çağdaş bir düzenin kurulamayacağı gülünç, bireysel bir bağış saymışlardır. Ancak, zekât gelirlerinin ne kadar kabarık olduğunu, İslâm’ın özel bir yöntemle meydana getirdiği, eğittiği, direktif ve yasalarla yönlendirdiği ve içinde yaşamayanların vicdanlarının erişemeyeceği, kendine özgü hayat düzeniyle idare ettiği insanların ödediği bu zekâtın, kazancıyla birlikte esas paradan yüzde iki buçuk (% 2,5) oranında alındığını biliyorlar mı? (Bu oran ekin ve madenlerde % 5, % 10 ve % 20’ye kadar yükselir.) Zekât müslüman devletin topladığı farz bir haktır, kişisel bir bağış değil... Bununla müslüman kitle içinde ihtiyaç sahiplerine yardım edilir. Böylece her fert, hem kendi hayatını hem de çocuklarının hayatını her halükârda güvencede hisseder. Ayrıca ister ticarî ister ticaret dışı olsun, borcunu ödeyemeyenlerin borcu da zekât gelirinden karşılanır.
Bir düzenin şekli çok önemli değildir. Önemli olan ruhtur. İslâm’ın kendi direktifleri yasaları ve düzeniyle eğittiği toplum, düzenin şekli ve uygulamalarıyla uyum içinde olduğu gibi yasalar ve direktiflerle de bütünleşir. Yardımlaşma duygusu vicdanlardan ve düzenlemelerden uyum içinde ve birbirini tamamlar şekilde fışkırır bu toplumda. Bu, diğer materyalist düzenlerin gölgesinde doğup büyüyenlerin düşünemeyeceği bir gerçektir. Ancak biz -İslâm mensupları- bu gerçeği biliriz, imanî zevkimizle bunun tadına varırız. Şayet bu zevkten yoksun olmuşlarsa bu onların kötü talihlerinin, bahtsız paylarının sonucudur. -Onlara uyan ve önderliklerini onlara teslim eden beşeriyetin payı da öyle- Ve payları da bu olsun. Yüce Allah’ın “Onlar ki inandılar, iyi işler yaptılar, namaz kıldılar ve zekâtı verdiler...” âyetiyle tanımladığı kişilere müjdelediği hayırdan yoksun olsunlar. Ecir
FÂİZ/RİBÂ
- 927 -
ve sevaptan yoksun olmakla beraber güven ve hoşnutluktan da yoksun olsunlar. Tabii ki onlar, bilgisizlikleri, câhiliyeleri, sapıklıkları ve inatlarından dolayı yoksun oluyorlar.
Yüce Allah, hayatlarını, iman, iyilik, kulluk ve yardımlaşmaya dayandıranlara, ecirlerinin yüce katında korunacağını belirtiyor; korku nedir bilmeyecekleri bir güven ortamı ve hiçbir zaman üzüntü duymayacakları bir mutluluk vaadediyor: “Rableri katında mükâfatları kendilerine mutlaka verilecektir. Onlar için artık korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir.” 3784
Fâiz yiyenlerin ve fâiz toplumunun, yok edilmek, helâk, çarpılma, sapıklık, sıkıntı ve korkuyla tehdit edildikleri bir sırada... İnsanlık bu gerçeği müslüman toplumun pratiğinde bir olgu olarak görmüştü, bunu da fâiz toplumunun pratiğinde bugün görmektedir. Şayet her gâfil kalbi tutup şu ideal gerçeği görene kadar şiddetle sarsabilseydik, kapalı gözleri tutup kapaklarını açarak bu olguyu gösterebilseydik.. Gücümüz yetseydi mutlaka yapardık...
Ancak belki Yüce Allah kötü talihli insanlığı hidâyete erdirir diye bu gerçeğe işaret etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Kalpler Rahman’ın parmaklarından iki parmağının arasındadır. Ve hidâyet de Allah’ın hidâyetidir. Yüce Allah’ın fâizi hayatından silmiş, küfür ve günahı atmış, hayatını iman, sâlih amel, kulluk ve zekât esasları üzerine binâ etmiş müslüman cemaate va’dettiği huzur ve güvenin gölgesinde... Evet iman edenlere bu huzur ve güven gölgesinde hayatlarından iğrenç ve pis fâiz düzenini atmaları için son bir çağrı yapılmakta, aksi takdirde bunun Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş, durdurulması yavaşlatılması ve geciktirilmesi imkânsız savaş olacağı bildirilmektedir.
“Ey mü’minler, Allah’tan korkun ve eğer mü’min iseniz henüz elinize geçmemiş fâizi almaktan vazgeçin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer fâizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” 3785 Âyet-i Kerime, iman edenlerin imanını fâizden kalanı bırakma şartına bağlıyor. Yoksa onlar, Allah’tan korkup fâizin kalan kısmından vazgeçmedikçe iman etmiş sayılmazlar, mü’min olduklarını ilân etmiş olsalar da... Çünkü iman; Allah’ın emrettiğine itaat, bağlanma ve uyma olmadıkça gerçekleşmez. Kur’an âyeti bu konuda insanları şüphe içinde bırakmadığı gibi Allah’ın şeriatına itaat edip hoşnut olmadıkça, hayatında uygulamadıkça ve hayatî işlemlerinde hükmüne uymadıkça kimsenin iman kelimesinin arkasına sığınmasına müsaade etmez. Dinde inanç ile uygulamanın arasını ayıranlar, iman iddiasında bulunup dilleriyle bunu duyursalar ve hatta diğer ibâdetleri yerine getirseler de mü’min değildirler.
“Ey mü’minler Allah’tan korkun. Henüz geçmemiş fâizi almaktan vazgeçin... Eğer mü’min iseniz...” Daha önce aldıkları fâiz, kendilerine bırakılıyor, geri alınması sözkonusu değildir. İçinde fâiz vardır diye mallarının tümüne ya da bir kısmına da el konulmuyor. Çünkü nass olmadan “haram kılma” olmaz. Hüküm de yasasız olmaz. Yasa ise meydana geldikten sonra uygulanır ve etkileri görülür. Geçmişte olanlar ise Allah’a kalmıştır, kanunların hükmüne değil. Böylece İslâm, hükmünü daha önce olanları kapsamayacak şekilde koymakla, büyük ekonomik
3784] 2/Bakara, 277
3785] 2/Bakara, 278-279
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve toplumsal sarsıntılar meydana getirmekten sakınmıştır. Çünkü şeriat, bu konuyu ele almıştı. Bunun nedeni, İslâm şeriatının, insan hayatının pratiğini karşılamak, yürütmek, temizlemek ve birlikte gelişip yücelmek için konulmasıdır. Bu arada, mü’min sayılmalarını bu hükmün inmesinden ve öğrenmelerinden itibaren kabul edip hayatlarında uygulamalarına bağlamakta, beraberinde kalplerinde Allah’tan korkma duygusunu harekete geçirmektedir. Bu duyguyu İslâm şeriatının uygulanması için bir dayanak ve yasal güvencelerin ötesinde ruhların derinliklerinde gizli bir güvence kılmıştır. Çünkü İslâm’ın, dış kontrole dayanan, insan yapısı yasalarda bulunmayan yasaların uygulanmasını sağlayan güvenceleri vardır. Güç sahibi Allah’ın takvâsından bir bekçi vicdanlarında yer etmedikçe dış kontrolü atlatmaktan kolay ne vardır?
Bu teşvik aşamasıydı. Hemen yanında da korkutma aşaması yer almaktadır. Kalpleri titreten korkutma... “...Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin...” Ne korkunç? Allah ve Rasûlünün ilân ettiği savaş... İnsanın kendisinin karşı karşıya kaldığı savaş. Sonu belli, âkıbeti kararlaştırılmış korkunç bir savaş... Zayıf ve fâni insan nerede, mahvedici, silip-süpürücü, cebbar güç nerede?
Rasûlullah (s.a.s.) son dönemlerde nâzil olmuş bu âyetlerin nüzûlünden sonra Mekke’deki valisine, şayet fâiz uygulamasından vazgeçmezlerse Âl-i Muğîre ile savaşmasını emretmişti. Rasûlullah, Mekke’nin fethedildiği gün hutbesinde, başta Abbas’ın (r.a.) olmak üzere İslâm’ın ilk dönemlerinde borçluların omuzlarında taşıdıkları tüm câhiliye dönemi fâizlerinin kaldırılmasını emretmişti. Bu şekilde, İslâm toplumu olgunlaşıp temelleri yerleşince, ekonomik düzeninin temellerini bulaşıcı fâiz temelinden ayırmasının zamanı gelmişti. Rasûlullah bu hutbesinde şöyle diyordu: “Câhiliyedeki tüm fâiz uygulamaları şu iki ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abbas’ınkidir.” Ancak, câhiliyede aldıkları fazlalıkları geri vermelerini emretmemişti Rasûlullah.
İslâmî bir toplum oluştuğu zaman, Hz. Ebû Bekir’in, “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Rasûlullah” şehâdet cümlesini söyleyip namaz kıldıkları halde, zekât vermekten kaçınanlara savaş açtığı gibi, İslâm devletinin halifesi de müslüman olduklarını ilân etseler bile fâiz düzeni temelinde ısrar edip Allah’ın emrine karşı gelenlere savaş açmak zorundadır. Çünkü, Allah’ın şeriatına uymaktan yüz çevirenler ve onu pratik hayatlarında uygulamayanlar müslüman olamazlar.
Üstelik, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş savaş, İslâm toplumunun liderinin onlara karşı başlattığı kılıçla yapılan savaştan daha geneldir. Bu savaş -en doğrusunu söyleyen ulu Allah’ın dediği gibi- ekonomik ve toplumsal düzenini fâiz temeline dayandıran her topluma karşı ilân edilmiştir. Bu savaş, helâk edici, mahvedici evrensel şekliyle ilân edilmiştir. Sinirlere ve kalplere karşı bir savaştır. Bereket ve bolluğa karşı bir savaştır. Mutluluk ve güvene karşı bir savaştır. Yüce Allah’ın, hayat düzenine ve metoduna isyan edenlerin bazısını bazısına Mûsâllat ettiği bir savaştır. Bu, atışma ve didişme savaşıdır. Aldatma ve zulüm savaşıdır. Sıkıntı ve korku savaşıdır. Son olarak uluslar, ordular ve ülkeler arasındaki silâhlı savaştır. İğrenç fâiz düzeninin sebep olduğu mahvedici, kasıp kavurucu bir savaştır. Uluslararası fâizci para babaları dolaylı ya da dolaysız yollardan bu savaşlara öncülük yapmaktadırlar. Bu adamlar, tuzaklarını kurup içine şirketleri ve sanayi kurumlarını düşürürler, ardından halkları ve hükümetleri düşürürler.
FÂİZ/RİBÂ
- 929 -
Böylece kurbanlarının başlarına çullanıp savaş çıkarırlar. Ya da mallarının arkasına gizlenip hükümetleri ve ordularının gücüyle savaş çıkarırlar veya borçlarının fâizlerini kapatmak için ağır vergiler ve yükümlülükler koyarlar, böylece emekçiler ve üreticiler arasında fakirlik ve kıtlık baş gösterir, bunlar da kalplerini öldürücü propagandalara açar, sonuçta savaş patlar. En kolayı da şayet bunların hiçbirisi olmazsa- psikolojik savaş, ahlâkın bozulması, şehvet pazarlarının serbest bırakılması, beşerî varlığın temelden çökertilmesi ve en korkunç atom savaşlarının ulaşamayacağı yıkımı yapmaktır.
Yüce Allah’ın fâizle muamele edenlere karşı ilân ettiği bu savaş ateşi sürekli yanmaktadır. Yaş-kuru demeden, fabrikaların ürettiği maddî üretimin kabarıklığını gördükçe kazanıp ilerlediğini sanan gâfil ve sapık insanlığın hayatında ne varsa yakmaktadır bu ateş. Oysa üretilen bu yığın yığın mallar, temiz ve arı bir kaynaktan meydana gelseydi tüm insanlığı mutlu etmeye yetebilirdi. Ancak, fâiz denilen bu kirli kaynaktan doğduğu için insanlığın boğazını sıkan bir ağırlık ve mahveden bir felâket olmaktan öteye gitmemektedir. Beri tarafta ise bu mel’un ağırlığın altında mahvolan insanlığın acılarını duymayan dünyanın fâizci azınlığı durmaktadır.
İslâm ilk müslüman cemaati çağırdığı gibi tüm insanlığı da temiz ve pak şeriat kaynağına çağırmakta ve günahtan, hatadan ve iğrenç hayat metodundan tevbe etmeye dâvet etmektedir. “Eğer fâizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”3786 Bu, hatadan, câhiliye hatasından dönmektir ki câhiliye herhangi bir döneme ya da düzene bağlı değildir. Ne zaman ve ne şekilde olursa olsun Allah’ın şeriatından ve O’nun hayat metodundan sapma sözkonusu olduğu her durum câhiliyedir. Bu hatanın etkileri, bireylerin duygularında, ahlâklarında ve hayata ilişkin düşüncelerinde ortaya çıktığı gibi toplumsal hayatta ve genel ilişkilerinde de görülür. Bu etkiler, beşerî hayatın her alanında, ekonomik gelişmesinde de görülür. Fâizcilerin propagandasına kananlar sadece onun ekonomik gelişme için en sağlam esas olduğunu zannetseler de...
Sadece anamalın/sermayenin geri alınması ise, borç verenin de borçlunun da zulme uğramadığı âdil bir uygulamadır. Mal kazanmak için de daha başka temiz ve pak yollar vardır. Kişisel girişim bunlardan biridir. Kâr-zarar ortaklığına göre çalışan, sermaye vermek sûretiyle ticaret yapmak, ortaklıklar kurmak ve piyasada hisseleri satışa sunan -kârın büyük kısmını kendine ayıran kurucu senetler olmaksızın- şirketler yoluyla da helâl kazanç sağlanabilir. Parayı dolaylı ya da dolaysız şirketler, sanayi kuruluşları ve ticarî faâliyet yapan kurumlar arasında sâbit kâr almadan paylaştıran sonra da kârı ya da zararı belli bir düzen içinde mûdîleri arasında bölüştüren fâizsiz bankalara yatırmak da bir kazanç yoludur. Bu tür bankalar bu mallardan yönetim hizmeti karşılığı olarak ücret alabilirler ve burada ayrıntılarıyla anlatamayacağımız daha birçok kazanç yolu... Kalpler inanıp, niyetler de temiz ve pak kaynaklara yönelerek kokuşmuş, pis ve iğrenç kaynaklardan kaçınma konusunda sağlam olduktan sonra bunların tümü mümkündür. 3787
Bütün ülke riskle karşı karşıya bulunduğu, zarar yaptığı ve fedâkârlıklar
3786] 2/Bakara, 279
3787] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Dünya Y.
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmak zorunda kaldığı halde, savaş borçlarına karşı bir yüzyıl boyunca fâiz ödenmesini haklı gösterecek bir sebep var mıdır?
“Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (fâize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir.” Bu izin sadece, fâizi haram kılan âyet nâzil olmadan önce alınan fâizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o fâizden kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu âyetten bu meselenin Allah’a havale edileceği ve bunun Allah tarafından bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve istekleri engellemek bakımından borçlanılan fâizin geri ödenmesi için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat ahlâkî yönden fâiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup almışsa, aldığı fâizi kendisine harcamamalı ve fâiz aldığı kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır. Fâiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı sosyal refah için harcamalıdır. Kıyamet gününde, kişi hakkında kesin hüküm verecek olan Allah’ın azabından korunmanın tek çıkar yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise, geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır. 3788
Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
a- Câiz Olan İşlemlerin İstismarıyla İlgili Örnekler
1- Âriyye Meselesi: Ağaçtaki yaş ve taze hurmanın, elde mevcut kuru hurma karşılığında yaklaşık ve tahminî olarak satın alınmasına âriyye denilir.3789 Ve bunun câiz olduğunda ittifak vardır. Hâlbuki ulemâ, bunun benzeri olan her şeyi ribâ -en azından fadl ribâsı- sayıp reddetmektedirler. Ulemâ bu çelişkiyi izah için, “esasta ribâ olan böyle bir alım-satım işlemine cevaz verilmesinin sebebi, hurma ziraatiyle uğraşan çiftçilerin buna ihtiyaç duymalarıdır” demektedirler. Bundan çıkan sonuç şudur: Ribâ ihtiyaç sebebiyle ve ihtiyaç derecesi oranında meşrû ve mubah görülebilir. Zira hurma ziraati ile meşgul olanlarlara tanınan bu hakkın, öbür zirâî ürünleri üretenlere ve geçimlerini başka yollardan sağlayan değişik meslek sahiplerine de tanınmasından daha doğal bir şey olamaz. Hurma yetiştiricisine kolaylık gösterirken, diğer ürünleri üretenlere aynı kolaylığı göstermemek eşitlik ve adâlet esaslarına uymayan son derece mantıksız bir şey olur.
2- Selem ve istismar edilip fâize benzetilmesi: Selem: Müecceli muaccele satmaktır.3790 Yani peşin para ile veresiye mal almaktır. Genellikle köylüler ve çiftçiler hasat mevsimine üç-beş ay kala gıda maddesi ve para sıkıntısı çekerler. Bu sıkıntının sevkiyle 3-5 ay sonra teslim edecekleri, meselâ buğday ve pamuk karşılığında peşin gıda maddesi veya para alırlar. Çiftçinin darda ve sıkıntıda olmasını fırsat bilen ve bundan âzamî derece faydalanmanın yollarını arayan tefeciler, 3-5 ay sonra teslim alacakları malı, meselâ buğday veya pamuğu çiftçinin elinden çok ucuza ve değerinden aşağı bir fiyatla satın alırlar. Bu yoldan en az verdikleri sermayenin % 25 kadar bir fazla meblağı ellerine geçirirler. Yıllık hesap edildiğinde bu oran % 50’nin altına düşmez. Gerçi cevazı nass ve icmâ ile sâbit bulunan selem kurumu, bu maksatla teşrî kılınmış değildir. Ama, görüldüğü gibi istismar edilip en kötü bir ribâ muâmelesine kapıyı açık tutmakta,
3788] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an
3789] Buhârî, Büyû’ 4; Müslim, Büyû’ 14
3790] Bk. Mecelle, madde 123
FÂİZ/RİBÂ
- 931 -
göz göre göre fakir fukarânın soyulmalarına araç yapılabilmektedir. Ebu-s Suud Efendi, bu çeşit selemin köylüleri mahv ve köyleri harap ettiğini söylemektedir. Ebu-s Suud Efendi yavuz ve Kanuni zamanında şeyhülİslâmlık yapmıştır ve bu dönemde Osmanlı Devleti iktisadî bakımdan en kuvvetli dönemini yaşamakta, hazine ağzına kadar dolu bulunmakta, ama yine de zavallı çiftçiler selem yoluyla tefecilere soyulmakta, bu durum karşısında İslâm âlimleri: “Eh, ne yapalım, Şer’i Şerîf selemi câiz görmüştür, taraflar ihtiyaçlarını dikkate alarak rızâlarıyla selem akdi yapmışlardır, para veren taraf, malı gerçek değeriyle alsa iyi olur, ama aralarında anlaştıkları bir fiyattan alırsa buna da en azından kazâ cihetinden denilecek bir şey yoktur” demektedirler. Maalesef, eski ulemâ, bu türlü bir selem işlemine, daha açıkçası değişik adla tefeciliğe seyirci kalmışlardır.
Sual: “Zeyd, Amr’a arpa ve buğday için selem tarîkiyle bir miktar akçe verdikte, şerâit-i seleme tamam riâyet eylese, tâyin olunan zamanda Amr, arpa ve buğday ziyâde baha eder, deyû vermeyip akçeni al, demeye kadir olur mu?” “El-cevap; Olmaz.”3791 Demek ki, selem yoluyla ihtiyaç sahibinin aldığı paranın fâizi ne kadar yüksek olursa olsun, şikâyeti dinlenmiyor.
Selem, sadece ödünç para vermekle olmaz, alacağa ve borca karşılık da olabilir. Misal: Zeyd’in, Amr zimmetinde bin akçe hakkı olup ba’dehû Zeyd mezkûr meblağı Amr’dan ahz etmeden zimmetinde iken Amr’ın üzerine şu kadar kile pirinç için selem akdi yapsa, bu selem şer’an sahih olur mu?” “El-cevap: Olur.” 3792
Bu durum karşısında, “Selem ribânın zıddıdır. Zira ribâda para değer kazanıyor ve artıyor, hâlbuki selemde sadece satılan mal ucuza gitmiş oluyor. Selem, ribânın zıddı olduğundan helâldir” demek, ne kadar inandırıcıdır? İbn Rüşd’ün de dediği gibi, selemle mal alanın esas maksadı malı değerinden düşük bir fiyata almaktır. Selemle mal satan şahsın esas maksadı da, vâdeden faydalanmaktır.3793 Bu iki unsur olmasa niçin selem muâmelesine ihtiyaç duyulsun?
Selem işleminin nasıl istismar edildiğini göstermek için fermanlarda, mühimme defterlerinde, şer’î ve kadı sicillerinde epey delil ve vesika vardır. Bazılarına temas edelim:
1565’te Mora beyine ve bu sancağa bağlı olan kadılara yollanan bir fermanda zenginlerin, fakir halka: “Selem tarîkiyle akçe verip mahsullerini daha ham veya yeni ekilmiş bir halde tarlada iken satın aldıkları ve tekrar kendilerine sattıkları, bu sûretle yüz akçe borcu üç sene zarfında bin akçeye çıkardıkları anlatılıyor. Borçlarını ödeyemeyen yoksul köylüler malını mülkünü, evini barkını terk edip çaresizlik içinde başka yerlere göç ediyorlardı. Geride kalanlar selem adı altında tefecilik yapan ribâhorlara (fâiz yiyen tefecilere) azap ve ırgat oluyordu.
Osmanlı Devletinde selem, murâbaha, rehin-vefâ bey’i, muâmele ve iyne bey’i yoluyla yapılan tefecilik, câhiliyye ribâsını aratacak gaddarlıktadır. Bazen, tefecilik yoluyla büyük servet sahibi olan ribâhorları devlet, düşük bir narh üzerinden İstanbul’un et ihtiyacını karşılamakla mükellef tutmak sûretiyle cezâlandırıyor ve kısa sürede iflâs etmelerini sağlıyordu.
3791] Fetâvâ-yı Yahya Efendi, Hamîdiyye, (Süleymâniye) no: 509, V/179 a
3792] Fetâvâ-i Abdurrahim, İstanbul, 1128, II/78
3793] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktesıd, II/169
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Vâde farkı: Peşin fiyatı bir milyon lira olan bir mal, altı ay vâde ile % 15 fazlasıyla, bir sene vâdeyle % 30 fazlasıyla satılsa veya alınsa, umûmiyetle ulemâ bunu câiz görmekte, gerçek fiyatın üstünde olup vâde bedeli olan karşılığı ribâ ve fâiz saymamaktadır.3794 Hâlbuki, vâde farkı olarak alınan fazlalık, aklen ve mantıken fâiz olduğu gibi, iktisadî bakımdan da fâizin ta kendisidir. Fâizin bütün unsurları anlam ve öz olarak bunda vardır. Vâde farkının fâiz olmadığını göstermek için söylenecek her söz safsata, her izah saçma olmaktan öte bir mânâ ifâde etmez. Onun için Fahruddin Râzî, bu konuda ileri sürülen itiraza: “Şeytanca yapılan bir kıyas” demekten başka bir şey söyleyememiş, belki kendisini de tatmin etmeyen Kaffâl’ın şu sözlerini nakletmiştir: “Bir adam peşin fiyata bir milyon lira olan bir mal satın almak istiyor. Satıcı, “bu malın peşin fiyatı bir milyon lira, bir yıllık vâdeli fiyatı iki milyon lira” diyor. Müşteri iki milyon lira fiyatla bu malı bir yıl vâdeli olarak satın alma yolundaki teklifi kabul edince pazarlık kesinlik kazanıyor ve anaparayı ikiye katlayan bu vâde farkı ona helâl kazanç sayılıyor. Diğer yandan bir milyon lira borcu olan, ama bunu ödeme gücüne sahip olmayan bir kimse alacaklısına: “bana bir yıl vâde ver, borcumu iki milyon lira olarak ödeyeyim” diyor ve alacaklı da bu teklifi kabul edince anaparayı bir misli arttıran ve haddi zâtında vâde karşılığı olan bu fark ribâ sayılıp reddediliyor. Peki, iki durum arasındaki fark nedir? İkisi de haram veya helâl olsa, kimsenin bir diyeceği olmaz. Ama birinin kesin sûrette helâl, diğerinin açık bir şekilde haram olduğu söylendimi, aradaki farkın da açık biçimde gösterilip bu iki şeyin gerçekten ve mantıken diğerinin zıddı olduğunu âşikâr bir sûrette ispat etmek lâzımdır ki, insanlar helâlle haramı birbirine karıştırmasın. Bu konuda Kaffâl diyor ki: “Değeri on akçe olan bir kumaşı veresiye yirmi akçeye satan bir kimse, kumaşın bizzat kendisini yirmi akçenin bedeli saymıştır. Bunun böyle olduğu husûsunda iki taraf rızâlarıyla anlaşınca, bunların her biri mâliyet itibarıyla onların nedzinde diğerinin karşılığı haline gelmiştir. Bu sebeple, gerçek fiyatı on akçe olan bir kumaşı vâde ile yirmi akçeye satan müşteriden karşılıksız bir şey almamıştır. Çünkü kumaşın her parçası, paranın her kuruşuna karşılık olmaktadır. Ama on akçe verip vâde sonunda yirmi akçe alan, aldığı on akçe fazla meblağı karşılıksız olarak almıştır. Ödenen fazla meblağın karşılığı verilen mehil ve vâdedir, denilemez. Zira verilen mehil, mal olmadığı gibi, kendisine işaret olunan bir nesne yani pazarlığa konu olan bir şey de olmadığından fazladan ödenen on akçenin karşılığı sayılmaz. 3795
Görülüyor ki, anaparayı ikiye katlayan bir kâr, vâdeli satış şeklinde olursa meşrû ve helâl kazanç kabul edilirken, aynı kâr ikraz (borç) yoluyla sağlanınca katıksız haram sayılmaktadır. Durum bu olunca, bu muâmelenin hileli yollardan yüzde yüz fâiz getiren birtakım sözde alışverişlerin kaynağı olacağı, tıpkı selemde olduğu gibi, ribânın yürürlükte ve geçerli olması için kapıyı ardına kadar açık tutacağı açıktır.
Merhum Elmalılı da, vâde farkından bahsederken: “Alışverişteki vâde farkına gelince, eğer mubâdele edilen iki şey bir cinsten değilse, bunların yekdiğerinin karşılığı oldukları herhangi bir akitle tesbit edilip yalnız birbirleriyle
3794] Eş-Şevkânî, neylu’l-Evtâr, Mısır, 1961, V/162; İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktesıd, Mısır, 1333, II/127; Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul, 1982, II/119; İbn Rüşd, el-Cedd, el Mukaddimât, 580
3795] Fahruddin Râzî, II/534
FÂİZ/RİBÂ
- 933 -
ölçüldüklerinden birinin öbüründen fazla olması ve netice itibarıyla ribânın bulunması bahis konusu olmaz.” “Meselâ, bir milyon lira bugünkü bir akitte bir kg. buğdayın tam karşılığı olabildiği gibi, diğer bir gün ve diğer bir akitte on kg. buğdaya tekabül eder ve taraflar seve seve para ile buğdayı mübâdele ederler, hiçbiri bir şey zâyi etmiş olmaz. Bey’ sûretiyle olan ticarî muâmelelerde kâr ve zarar hep böyledir” demektedir.3796 Kısaca nakledilen yukarıdaki kanaatin hatalı oluşunun bir sebebi mübâdele edilen malların aynı cinsten olup olmamalarının ribâyı tesbitte ölçü olarak kabul edilmesi tarzındaki yanlış düşünce ile paranın bir değer ölçüsü olduğunun hatıra getirilmemesidir. Şayet para bir değer ölçüsü olarak görülürse bugün bir kg. buğdayın bedeli olan bir milyon lira yarın 10 kg. buğdayın bedeli olamaz. Çünkü hiçbir ölçü ve terazi, ölçtüğü şeyi bu kadar farklı ölçmez ve böyle ölçüyorsa, ona kimse güvenmez, zira ona artık ölçü denmez. Temeli sakat bir mantıkla yola çıkılınca, ulaşılan netice görüldüğü gibi saçma olmaktadır. Vâde farkının oranını ve miktarını tâyin eden, aslında câri fâiz hadleridir. Onun için vâde farkı fâizin yavrusu, ürünü ve değişik bir görüntüsüdür. Vâde farkını tâyin eden fâizi haram sayıp vâde farkına helâl demek bu açıdan da sakat bir görüştür.
Yukarıda örneklerde, “vâde farkından hâsıl olan fazla ve kâr, tıpkı alışverişten meydana gelen fazlalık ve kâr gibi olup, helâl bir kazançtır” denilmesiyle, câhiliyye Araplarının: “Alışveriş de ribâ gibidir” yani nasıl alışverişte bir ziyâde ve kâr varsa, aynen öyle ribâda da bir fazlalık ve kâr vardır, aralarında fark yoktur, demelerine benzemektedir. Yani, câhiliyye Araplarının ribâyı helâl saymak için gösterdikleri gerekçe ne ise, vâde farkını câiz görenlerin gösterdikleri gerekçe de odur. “Vâde farkı haramdır, zira bu sûretle olan alışverişte, peşine nazaran alınan fazlalık vâdeye karşılıktır ve esas itibarıyla ribâ da vâde karşılığı olarak alınan fazla meblağdır” diyenlerin kanaati de sözü edilen fazla meblağın ticaret yoluyla kazanılan fazla meblağa ve kâra hiç benzemediğini açıkça göstermektedir. Burada unutulan şey şudur: Bugün özellikle bütün dayanıklı tüketim mallarının biri peşin, diğeri vâdeli olmak üzere iki ayrı fiyatı vardır. Maliyeti yüz milyon lira olan bir mal % 20 kâr ilâve edilerek 120 milyon liraya satılmaktadır. Aynı mal, bir sene vâde ile 150 milyon liraya satıldığı zaman, bunun 30 milyon lirasının vâde karşılığı olduğu yani % 25 bir fâiz alındığı açıktır. Şimdi vâde karşılığı olan bu 30 milyon lira acaba daha çok kâr kabul edilen 20 milyon liraya mı, yoksa fâize mi benzemektedir? Bu ziyâde meblâğ fâize benzetilebilir. “Girişimcinin aldığı kredinin fâizi, ürettiği malın fiyatına yansımakta ve pahalılığa yol açmaktadır” diyenler de bunun fâiz olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Veya şayet vâde farkı fâiz değilse, girişimcinin krediye ödediği fiyat da fâiz değildir. 3797
b- Hile Yoluyla Fâizin Ticaret Gibi Gösterilmesiyle İlgili Örnekler
Aşağıda göreceğimiz örnekler, esas itibarıyla Hz. Peygamberimiz zamanında mevcut olmayıp, daha sonraki çağlarda iktisadî hayatın ve malî gerçeklerin zorlamasıyla bazı âlimlerin ortaya koymak mecbûriyetinde kaldığı, diğer bazı âlimlerin ise ribâ sayıp reddettikleri muâmeleler, daha açıkçası fâiz işlemleridir. Hiç şüphe yok ki, bu türlü muâmelelerin başında “iyne bey’i” denilen bir fâiz işlemi gelir.
3796] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I/965
3797] Süleyman Uludağ, İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, s. 122-130
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- İyne Bey’i: Muhtaç durumda bulunan bir kişi, ihtiyacını gidermek için sermaye sahibine başvurup, ödünç para istiyor. Ama sermayedar, ödünç vereceği paranın ödünç isteyene verilmemesi halinde kendisine temin edeceği menfaate tamah ederek ödünç vermeye râzı olmaz. Zira bu paranın kendisinde kalması ve işletilmesi halinde kazançlı çıkacağı kanaatini taşımaktadır. Bu yüzden borç talep eden şahsa: “Sana borç para vermem, ama istersen pazardaki fiyatı on akçe olan şu kumaşı sana on iki akçeye satayım, bunu pazarda satıp ihtiyacını görebilirsin” der. Borç alan bu teklife râzı olarak kumaşı on iki akçeye alır, pazara götürüp on akçeye satar, böylece ihtiyaç duyduğu on akçeyi temin etmiş ve sermaye sahibi de iki akçe kazanmış olur.3798 İşte iyne alışverişi budur ve bu işlem tamamıyla fâizle ödünç verme ihtiyacından doğmuş ve daima bu ihtiyaca cevap verecek şekilde tatbik edilmiştir.
Bazı hallerde iyne muâmelesi daha da çabuk yapılır: Ödünç alanla veren bir dükkâna gider; ödünç veren, meselâ yüz akçeye bir mal alıp, bunu meselâ yüz yirmi akçeye ödünç alana veresiye satar ve oradan gider. Sonra ödünç alan bu malı dükkân sahibine peşin olarak yüz akçeye satıp parasını alır.3799 Şayet mal doğrudan ilk satıcıya değil de başka birine satılırsa buna da “teverrük” denir. İyne bey’inin pek çok şekillerinden bazıları şunlardır:
2- Menfaat Şartına Bağlı İkrâz: Şer’î hile (şerli hile demek daha doğru olur) taraftarı olan klasik âlimlere göre; bir kural olarak hiçbir kimse, başka birine menfaatsiz ve karşılıksız olarak parasını uzun bir vâde ile borç vermeyeceğine, borç isteyenin az veya çok paraya ihtiyacı olduğuna ve sermaye sahibi de bu ihtiyacı karşılama imkânına sahip bulunduğuna göre; borç alanla verenin bir pazarlığa girmeleri, pazarlık neticesinde anlaştıkları bir fâiz miktarının ödenmesini bir mutâbakat ve sözleşme ile tesbit etmeleri kaçınılmazdır. Geriye kalan şey, şâyet karşılıklı rızâya dayanan bu sözleşme fıkıh kaidelerine uymuyorsa, onu şeklen bu kurallara uydurmak için bir kılıf bulmaktır. İşte fâizi görünüş itibarıyla kamufle eden bu kılıf, “şer’î hile”dir. Bu hilenin pek çok çeşidi vardır. Yukarıda iyne bey’inde geçen örnekler bunlardan bazılarıdır. Diğer şekillerinden birkaçı da şöyledir:
a- İkraz için ikinci bir akdin şartlarını mukrize (borçluya) kabul ettirme: Meselâ, Ahmed, Ali’den yüz altın borç almak istiyor, fakat Ali: “Şu kurşun kalemi bir sene vâde ile yirmi altına satın alırsan, sana bir sene vâdeyle yüz altın ödünç veririm” diyor. Ahmed, evvelâ kalemi veresiye yirmi altına satın alıyor, sonra da yüz altın ödünç alıyor. Aldığı ödünç ile kalemin bedeli olan yüz yirmi altını sene sonunda Ali’ye ödüyor. İşte bu muâmele, “karzda menfaat şart koşmak câiz değildir” diyen birçok fıkıh âlimine göre ribâ sayılmıyor. Bir alım-satım içinde iki alım-satım akdini ihtivâ eden bu muâmele, birçok fıkıh âlimi tarafından ribâ sayılıp red ediliyor 3800. Bazen borç veren, parayı bir mendile koyup, borç alana vermekte, meselâ yüz akçe vermişse mendili de yirmi akçeye satıp yüzde yirmi fâiz almaktadır.
b- Hîbe meselesi: Vâde ile ödünç verme işleminde bazen de hîbe muâmelesi devreye sokuluyor: Ahmed, Ali’den yüz altın ödünç istiyor, Ali: “Şu halıyı veresiye
3798] İzmirli, İlm-i Hilaf, İstanbul, 1339, s. 147
3799] İbn Teymiye, 29/441, 456
3800] El-Cezîrî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, -Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı- II/340
FÂİZ/RİBÂ
- 935 -
yirmi altına benden satın alman şartıyla olur” diyor ve taraflar anlaşmaya varıyor. Ahmed Ali’den bir sene sonra ödenmek şartıyla yüz altın ödünç ile bir de halı alıyor. Ama sonra halıyı Bekir’e hîbe ediyor, Bekir de bunu Ali’ye hîbe ediyor. Bu sûretle Ali yüz altın için yirmi altın fâiz alıyor ve birçoklarına göre bu da câiz oluyor. Görüldüğü gibi, ödünç alanın, ödünç verenden kurşun kalem gibi ucuz ve cüz’î bir fiyatı olan bir şeyi satın alması halinde hîbeye ihtiyaç kalmıyor. Ama fâiz diye ödenen meblâğ satılan şeyin gerçek bedeli olacaksa, bu takdirde hîbe muâmelesine başvuruluyor. Yani ya öyle veya böyle bir şer’î hile olmadan menfaatsiz ikrâz ve istikrâz (borç verme ve borç alma) muâmelesi tamamlanamıyor. Başlangıç itibarıyla ödünç para almak için mürâcaat edilen şer’î hilelere, zimmette borç olan paranın vâdesini uzatmak için de başvuluyor.
“Sual: Zeyd, Amr’ın zimmetinde karzdan olan altı yüz akçesi için doksan akçe ribh (% 15 fâiz) ilzam etmek irâdesiyle bir kitabını doksan akçeye bir sene tamamına dek sahih bir bey’ ile Amr’a bey’ ve teslim, Amr dahi bunu kabz ettikten sonra, bu kitabı Bekir’e hîbe ve teslim edip, Bekir dahi bunu Zeyd’e hîbe ve teslim eylese, Zeyd sene tamamında doksan akçeyi Amr’dan talep ettiğinde, Amr mücerret kitap sana vâsıl oldu diye bu meblâğı vermemeye kadir olur mu?” “El-Cevap: Olmaz.” 3801
Mûtad ödünçlerde, borcun ödeme tarihi için tesbit edilen tarihe ödünç verenin riâyet etmesi mecbûriyeti yoktur. Meselâ, Ali Ahmed’e bir sene vâdeyle yüz altın ödünç verse, bu borcu 5-10 gün sonra isteyebilir ve Ahmed bu durum karşısında herhangi bir itiraz ileri süremez. Hanefiye’de durum budur, karzda tecil mûteber değildir. Fakat şer’î hilelerle alınan ödünçlerde anaparanın değilse bile, fâizin ödeme tarihine riâyet etmek şart koşulmuştur: “Borç veren, borçlusuna bir sene vâdeyle ribh ilzâm ettikten sonra, alacaklı bu ribhi bir sene dolmadan borçlusundan talep edemez.”3802 Vâde dolmadan evvel borçlu borcunu ödese, alacaklı ancak geçen zamanın fâizini alabilir.3803 Borcun, bir sene dolmadan geri alınmayacağı husûsunda üçüncü bir şahıs kefil olsa, bu takdirde bir sene dolmadan borç talep edilemez ki, bu da bir hiledir.
3- Rehin Yoluyla Alınan Fâiz: İslâm hukukuna göre rehin vermek ve almak câizdir. Bundan faydalanan tefeciler ve ihtiyaç sahipleri, bu müesseseyi de ribâ alıp vermek için rahatça kullanmışlardır. Esasen vefâ bey’i ile istiğlâl bey’i de mâhiyet itibarıyla rehin hükmündedir. İhtiyaç sahibi, sermayedardan aldığı para karşılığı ona evini veya tarlasını ya da ineğini rehin olarak veriyor ve bu türlü şeyleri kullanma ve hâsıl olacak faydaya mâlik olma yetkisini sermayedara veriyor. Sermayedar da ödünç verdiği paraya karşılık elinde rehin tuttuğu bu evde kirasız oturuyor veya bu evi icara veriyor, rehin tarlayı veya bağı ekip biçiyor, ürününü alıyor, rehin ineği sağıp sütünü içiyor. Böylece rehin adı altında kamufle edilen ribâ muâmelesi yürüyüp gidiyor.
Rehin alan kişinin, rehin veren kişinin müsâadesi ve muvâfakatıyla rehin olan şeyden faydalanmasını Hanefîler kabul ederler. Şâfiîler, Hanbelîler ve Mâlikîler ise genellikle rehin veren kişi izin vermese bile, rehinin aslını noksanlaştırmayacak tarzda rehin şeylerden rehin alan kişinin istifade edebileceğini, meselâ
3801] Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/430; Ali Haydar, a.g.e. X/764
3802] Ali Haydar, X/764; Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/431
3803] Ali Haydar, X/765
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rehin evde oturabileceğini, rehin ata binebileceğini, rehin öküzü arabaya koşabileceğini, rehin ineği sağabileceğini, rehin tarlayı ekip biçebileceğini kabul ederler. Bu yüzdendir ki, Şâfiîler vefâ bey’ine daha ziyâde “rehn-i muâd” adını vermişlerdir.
“Zeyd, mülkü olan değirmeni, borcu mukabilinde borçlusu Amr’a rehin verip teslim ettikten sonra, Amr o değirmeni Zeyd’den izinsiz birkaç sene diğer birine icar edip ücretini alsa, Zeyd borcunu edâ edip değirmeni aldıktan sonra, bahis mevzuu ücreti Amr’dan almaya kadir olur mu?” “El-cevap: Olmaz. Amma, Amr’a dahi tîb olmaz.” Görülüyor ki, rehinden istifade için mal sahibinin izin vermesini şart koşan Hanefîler artık bu şarttan da vazgeçmişlerdir. Borç veren rehin olarak aldığı evde mal sahibinden izin almadan oturabilir.3804 Esasen bu türlü hallerde rehin muâmelesinin esas maksadı, ödünç verilen parayı teminat altına almak ve sağlama bağlamak değil; ödünç verilen meblağ karşılığı rehin alınan şeylerden faydalanmak olduğundan, mal sahibi rehin eşyasından faydalanması için sermayedara izin vermeden rehin akdi gerçekleşmemektedir.
4- Fâiz Almak ve Vermek Sevap mıdır? İmam Âzam, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in câiz görmeyip ribâ saydıkları iyne ve muâmele şeklindeki borçlanma İmam Şâfiî tarafından câiz ve meşrû görülmüştür 3805. Fakat başlangıçta bu muâmeleye şiddetle karşı çıkanlar bile zamanla yumuşamışlar, ticarî ve iktisadî faâliyetlerin selâmeti ve darda kalanların sıkışıklıktan kurtulmaları için iyne’yi iyi bir çare olarak görmüşlerdir.
5- “Kır ve Öde” Kaidesi: İskonto Fâizi (Senet Kırma) İslâm’daki fâiz anlayışını en iyi izah edecek hususlardan biri de hiç şüphe yok ki, “vaz’ ve ta’cil” veya “tenzîl ve te’diye” ya da “da’ ve teaccel” dedikleri: “Kır ve erken öde” meselesidir. Bu, tıpkı bugünkü senet kırma muâmelesine benzemektedir. Bir adamın, diğer bir kişiden, bir sene sonra ödemesi gereken vâdeli bin akçe alacağı var. Alacaklı borçlusuna: “Bu borcu şimdi öde, beş yüz akçe olarak öde” diyor. Borçlu bu teklifi kabul edince akit yapılmış oluyor. Fakat acaba bu muâmele câiz ve bu yoldan kazanılan beş yüz akçe helâl mıdır? İbn Abbas, Nehâî ve Züfer gibi zevâta göre bu muâmele câizdir. Gerekçeleri: Hz. Peygamber Benû Nâdir yahûdilerini Medine’den kovmaya karar verdiği zaman, bazı Medineliler gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bunları sürüyorsun ama onların bizden henüz vâdesi dolmamış alacakları var” dediler. Rasûlullah da: “Kırın ve hemen ödeyin borcunuzu” buyurdu. Demek ki, vâdesi dolmayan borcu noksan ödemek câizdir.
“Kır ve öde” meselesi, “vâde ver, borcu arttırayım” şeklindeki ribânın tam zıddıdır. Ribâ haram olunca, zıddının helâl olması icap eder. Ribâ, borçlunun borcunu ağırlaştırıp onu altından kalkamayacağı bir yükün altına soktuğu halde, bu mesele ona borcunu hem erken, hem de hafif bir şekilde ödeme imkânını verir. Ribâ borçluya açıkça zarar verdiği halde, bu mesele ona kâr temin etmektedir. Ribâda alacaklı kendi isteklerini ve şartlarını borçlusuna baskı altında kabul ettirdiği halde, bu meselede tarafların anlaşmaları eşit şartlar altında olmaktadır. Borçlu alacaklısından daha güçlü ve avantajlı bir vaziyette bulunmakta, isterse erken ama tenzilatlı olarak, isterse vâdesinde ve tam olarak ödeme şekillerinden birini serbestçe tercih edebilmektedir. Alacaklı da bu işten kârlı çıkmaktadır. Zira
3804] Bu fetvâlar için bk. Fetâvâ-i Ali Efendi, II/372
3805] İmam Şâfiî, el-Ümm, III/68; İbn Hazm, el-Muhallâ, IX/40
FÂİZ/RİBÂ
- 937 -
bir sene sonra alabileceği bir meblağı hemen alarak ihtiyacını gidermektedir. Ribâ borçluyu zarara sokmak pahasına alacaklıya haksız bir kazanç temin ederken, bu muâmelede borçlu da alacaklı da kârlı çıkmaktadır. Bu bakımdan hem şekil, hem de mânâ olarak bu muâmele, ribânın zıddıdır.
Ribâda fazla ödemeye karşı borçluya tanınan vâde, büyük bir zarara yol açmakta, bu sebeple borcun miktarı zamanla birkaç katına çıkmakta ve borçlu hiçbir fayda sağlamadan gittikçe artan bir borç yükünün altında kıvranmaktadır. Hâlbuki: “Tenzîl ve te’diye” borçluyu sorumluluktan kurtarmakta, alacaklıya istifade fırsatı vermekte, borcun katlanması gibi bir mahzuru değil; tam tersine bir kat eksilmesine yol açarak ödeme kolaylığı getirmektedir. Borç ödeme sorumluluğu ve yükümlülüğü altında bulunduğu için borçluya “esir” ismi verilmiştir. Vaz’ ve ta’cil borçluyu bu esâretten kurtarıp hürriyete kavuşturmaktadır. 3806
Başta İbn Ömer olmak üzere İmam Mâlik, İmam Âzam ve Sevrî “vaz’ ve ta’cil” muâmelesini câiz görmemişlerdir. Gerekçeleri: Hz. Mikdat diyor ki: “Bana yüz dinar borcu olan bir kişiye: ‘Borcunu şimdi öde, on dinar eksik öde’ diye teklifte bulundum. O da ‘olur’ dedi. Durumu Rasûlullah’a arz edince: “Ey Mikdat! Hem ribâ yedin, hem de yedirdin” buyurdu.” Vâdeli alacağın peşine çevrilmesi halinde borcun bir miktar azaltılması ve düşülmesi, vâdenin düşülen miktar ve meblağ karşılığı satılması mânâsına gelir ve bu da ribâdan başka bir şey değildir. Vâdesi dolan borcun, bir miktar para ilâve edilerek bir müddet uzatılmasıyla vaz’ ve ta’cil arasında esas itibarıyla hiçbir fark yoktur. “Vâdeyi kısalt, borcu düşüreyim” demekle, “Vâdeyi uzat, borcu arttırayım” demek aynı şeydir. İlki câhiliye ribâsı olup haramdır. İkincisi de onun tıpkısıdır. Gerçi vaz’ ve ta’cil muâmele ve şekil olark câhiliye ribâsının zıddıdır ama mâhiyet ve maksat olarak onun aynısıdır.
Ribânın haram oluşunun sebep ve gerekçelerinden bahsedilirken: “Allah’a âit olan ve herkes tarafından ortaklaşa ve eşit sûrette kullanılan mehil ve vâdenin haksız olarak satılması” ileri sürülmüştü. Aynı gerekçe ve sebep tam mânâsıyla burada da vardır. Aradaki fark, câhiliyye ribâsında zamanı ödünç veren sattığı halde burada bunu ödünç alan satmaktadır. Şayet bu muâmelelerden iki tarafın da faydalanmaları helâl olma sebebiyse, aynı şeyin fâizde de mevcut olması sebebiyle onun da helâl olması icap eder.
Buna göre senet kırmanın hükmü ve cevâzı tâyin edilebilir. Cumhura göre bunun câiz olmaması lâzım gelir. Bugün senet kırmada sözkonusu olan eksik ödemenin vâde karşılığı olduğu için fâiz sayılması husûsunda hiçbir kimsenin şek ve şüphesi yoktur. Üstelik burada para para ile değiştirilmiyor, kıymetli bir evrak olan senet satılıyor. Hileciler, fâiz adı altında alınan fazla parayı senedin yani kâğıdın karşılığı olarak da kabul edebilirler. Bir şekilde ortaya çıkınca haram sayılan bir muâmelenin, başka şekle girerek ortaya çıkması halinde helâl sayılması cidden şaşırtıcıdır. İktisadî ve ticarî muâmelelerde bu gibi şeyler son derece mânâsız olmaktadır. Burada konu ile ilgili önemli bir husûsa işaret edilmesi şarttır: Mervan zamanında, istihkak sahiplerine senelik maaş olmak üzere ödenecek gıda maddesinin ve hubûbâtın miktarını belli eden senetler veriliyordu. Bu senetleri ellerine alanlar, hasat mevsimi gelmeden evvel senetleri düşük fiyatla başkalarına devr ve temlik ediyorlardı. Bunun üzerine Ebû Hüreyre, Mervan’a
3806] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktasıd, II/119; İbn Kayyım, İğâsetu’l-Lehfân, II/13, 14; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/186, 187; İbn Rüşd, el-Cedd, el-Mukaddimât
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sen ribâ alışverişini mubah mı kıldın, yoksa Hz. Peygamber’in gıda maddelerinin teslim alınmadan evvel satışını yasakladığını bilmiyor musun?” diye uyarmış, bu ikaz üzerine Mervan senet satışlarını yasaklamış, satılmış olanlarını da görevli memurlara toplatmıştı.3807 Hasat mevsiminde teslim edilmesi devlet teminatı altında bulunan bir nevî hâmiline yazılı bonolara benzeyen bu senetlerin (sıkak) gününden evvel ucuza ve gerçek fiyatlarından düşük olarak satılmasının yasaklanması, senet kırdırmanın fâiz olduğunu gösterir.
6- Bey’ bi’l-Vefâ: Bey’ bi’l-vefâ (bey’u’l-vefâ) denilen muâmele tarzı daha ziyâde gayrimenkullerle ilgili olup Anadolu’da “para fâizsiz, tarla icarsız” veya: “para fâizsiz, ev kirasız” diye bilinmektedir. Paraya ihtiyacı olan bir kimse, sermayedarlara gidip: “Bana bin altın ver, buna karşılık sana falan tarlamı vereyim, borcumu ödeyene kadar ek biç, geliri sana âit olsun” veya: “falan evim ya da dükkânım veya değirmenim senin olsun, icarı ve kirası sana âit olsun” der, sermaye sahibi de bu teklifi kabul edip parayı verince akit yapılmış olur.
Bu türlü şartlı ve muvakkat satışlarda genellikle sermaye sahibine verilen gayrimenkul -bazılarına göre menkul de olabilir- genellikle verilen paradan çok daha fazla fiyat ettiğinden, bu yolla yüksek kazanç temin etme imkânı bulunmaktadır. Burada arazinin rantı yani icarı, diğer gayrimenkullerin kirası paranın fâizi yerine geçmektedir. Başlangıçta bilinmeyen bu muâmele tarzı, Buhara ahalisinin borçları artıp ödünç almaya muhtaç olmaları üzerine ortaya atılmıştır. Aslında daha evvel de bu tarz muâmeleler mevcut olmakla beraber ulemâ tarafından tanınmadığından ve ribâ sayılıp reddedildiğinden kitaplara geçirilmemiştir. Gerçi sonradan bunu câiz görenler bile bu muâmelenin haddi zâtında ribâdan ibâret olduğunu açık seçik bir şekilde ifâde etmekten geri durmamışlardır. “Bey’ bi’l-vefâ bizâtihî yasak olduğu halde zarûrete binâen tecviz olunmuştur. Yasaktır, zira bir kimsenin ikraz ettiği borç verdiği para mukabilinde ribh ve kâr alması ribâ olmakla şer’an memnûdur. Fakat buna rağmen sermayedarın vefâ bey’inde mal sahibine verdiği ödünç para mukabilinde maldan faydalanması şart kılınsa bile, bu muâmele haram sayılmayıp câiz sayılmıştır.3808 Ulemâ bir yandan bu muâmeleyi, özü itibarıyla ribâ olarak görmüş, öbür yandan da câiz ve helâl saymıştır. Açıkça fâiz olan bu muâmeleyi fıkıh sistemine yamamak için epey zorluklar çekilmiş, ama buna rağmen bu ulantı daima göze batmıştır. Mecelle şârihi Ali Haydar: “Bey’ bi’l-vefâda hem sahih, hem fâsid bey’in ve hem de rehinin hükümleri cârîdir. Bu cihetle bey’ bi’l-vefâ, zürâfâ denilen hayvana benzetilmiştir. Çünkü bu hayvanda üç hayvanın; yani deve, sığır ve kaplanın sıfatı bulunur” demektedir 3809. Artık vefâ bey’i deve kuşundan daha acayip bir hilkat garîbesi olarak, zarûret ve ihtiyaçların sevkiyle ortaya çıkmış ve meşrûiyetini ulemâya âdeta zorla kabul ettirmiştir. Başlangıçta Hanefîlerin bu buluşuna karşı duran Şâfiîler çok geçmeden gösterilen tepkinin boşuna olduğunu idrâk etmişler ve “Rehn-i muâd” (iâde edilen rehin) “bey’u emânet” (emânet usûlü ile alım-satım) Şam’da bey’ut-Taa gibi isimlerle bu muâmeleyi câiz görmüşler ve uygulamaya koymuşlardır.
Ödünç verenin bir tarla veya ev alması görünüş itibarıyla verdiği parayı
3807] Müslim, Büyû’ 40; Muvattâ, Büyû’ 44
3808] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I/88; Mecelle, Madde 118
3809] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I/224
FÂİZ/RİBÂ
- 939 -
teminata bağlaması içinmiş gibi gösterilmekteyse de, aslında maksat, bu gibi gayrimenkullerin geliridir yani fâizdir.
7- Bey’ bi’l-İstiğlâl: Bu muâmele, Mecelle’nin 119. Maddesinde: “Bey’ bi’l-istiğlâl, bâyi’ bir malı isticâr etmek üzere vefâen bey’ etmektir” şeklinde târif edilmiştir. Aslında bey’ bi’l-vefânın değişik şekli olan bu muâmele şöyle uygulanmaktadır: Paraya ihtiyacı olan kişi evini veya dükkânını ya da tarlasını sermaye sahibine vefâ yoluyla satmaktadır. Ancak sermaye sahibi bu akarları ve araziyi fiilen kullanıp ondan faydalanma durumunda olmadığından evi kiraya, dükkânı icara ve tarlayı da ortakçıya verip ondan faydalanmayı düşünmektedir. Bu durumda esâsen bu mallara ihtiyacı olan satıcı bu gayrimenkullerin kendisine kiraya, icara veya ortağa verilmesini müşteriye teklif etmektedir. Teklifi kabul edilince istiğlâl sûretiyle bey’ akdi yapılmış olmaktadır. Artık bu durumda ödünç aldığı paraya karşılık evin ve dükkânın kirası veya tarlanın icarı (ki, istiğlâl arazi ile ilgili olursa buna murâbaa denir) adıyla sermaye sahibine bir meblağ ödemektedir. Bu da fâizden başka bir şey değildir. Bey’ bi’l-vefâda satılan mal, sahibinin elinden çıktığı halde, bey’ bi’l-istiğlâlde mal yine eski sahibine kiraya ve icara verilmektedir. Ancak, bu türlü bir alışverişin sahih ve câiz olması için satıcının gayrı menkulu tahliye edip alıcıya teslim etmesi, ancak bu muâmeleden sonra o malı icarlaması ve kiralaması şart koşulmaktadır. Yani satıcı evini ve dükkânını boşaltıp sermaye sahibine teslim edecek, ancak bundan sonra tekrar o eve veya dükkâna taşınıp yerleşecektir. Meselâ, Ali, Ahmed’e bin akçe ödünç veriyor ve buna karşılık da evini alıyor. Lâkin Ali bu evden, içinde oturarak faydalanmayı değil; kiraya vererek istifade etme durumundadır ve Ahmed de bu evi Ali’ye devir ve teslim ettikten sonra kirada oturmak vaziyetindedir. Bu durumda Ali’ye: “Bu evi başkasına kiraya vereceğine, seneliği yüz akçeye bana ver” diye teklif etmekte ve bu teklif kabul edilmektedir.
Buna göre, Ahmed’in Ali’ye kira adıyla ödediği yüz akçe hakikatte bin akçenin % 10 oranındaki fâizinden başka bir şey değildir. Şayet bu fâizi ödemek için dolambaçlı yollardan gidilmeyip doğrudan fâiz muâmelesi yapılsa, hem evi önce boşaltıp sermaye sahibine teslim etme, sonra aynı eve taşınma gibi son derece saçma bir işleme ihtiyaç kalmayacak, hem de hileli ve eğri büğrü yollara sapılmayacaktır. Özü fâiz olan bir işlemi doğrudan icrâ edip bunun vebalini üstlenmek, buna ilâveten bir de samimiyetsizliğin ve sahtekârlığın vebalini yüklenmekten ve evi tahliye edip tekrar taşınma külfetini göze almaktan çok daha ehven bir şerdir. Bu türlü hilelerle Allah’ı kandırıp gazabından ve azâbından kurtulmak mümkün olmadığına, hatta samimiyetsizliğin en çirkin örneği olan bu türlü hileler İlâhî cezâyı ikiye katlamaktan başka bir şey temin etmediğine göre, bu çeşit hilelere başvuranlar halkı uyutmaktan ve kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmış olmuyorlar. Buna kurnazlık mı, zavallılık mı demeli?
8- Zarûret ve İhtiyaç: Fâizi yaygın hale getiren dolambaçlı yolların ve gayrı samimi görüşlerin başında hiç şüphe yok ki, zarûret ve ihtiyaç formülü gelmektedir. En âliminden en câhiline kadar herkes bu formüle rahatlıkla akıl erdirebilmekte ve diğer yollara nazaran bu usulle kendini daha çok kandırabilmektedir. Bu da fâiz ve ribâ meselesinin özünden kaçmaya ve üstüne varmamaya sebep olması bakımından ilim ve fikir yönünden gâyet zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Bazı âyetlerin mânâlarını özetleyen “zarûretler, haramları mubah kılar” kaidesi gerçekten İslâm’da önemli bir esastır, ama yanlış anlamaya yanlış uygulamaya,
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatta istismara da son derece müsâittir. Fıkıhçılar, insanların edindikleri mallar ve temin etmeyi arzuladıkları eşyayı üçe ayırırlar: Zarûret, ihtiyaç, lüks (zarûriyât-hâciyât-kemâliyât). Bu üç şeyden mûtad, doğal ve genel olan ikincisidir. Lüks mal ve eşya temin etmek sadece sayıları az olan zenginler için mümkün olur. İnsanlar için varlığı zarûrî olan mal ve eşya öyle şeydir ki, o olmadan bireysel ve sosyal hayat varlığını koruyamaz, felç olur ve işlemez hale gelir. Böyle bir durumda haramlar helâl olur ama bu keyfiyet hem miktar, hem de zaman olarak zarûretin şiddeti ve müddeti ile sınırlıdır. Yani bir haram, zarûreti ortadan kaldıracak kadar ve kaldırdığı sürece helâl olur, yoksa zarûret hali kalkmış da ihtiyaç hali devam ediyorsa, bu durum haramı helâl kılmaz. Mubah ve helâl her türlü çareye teşebbüs edildiği ve her çeşit tedbir alındığı halde zarûret hali hâlâ ortadan kalkmıyor ve haram olanı işleme yegâne çare ve tek alternatif olarak ortada kalıyorsa, ancak bu vaziyette sınırlı olarak haram şeyler helâl olabilir. Kısaca zarûret hali tam mânâsıyla bir çaresizlik halidir. Başka bir ifâde ile domuzun etinin yenilmesini, şarabın içilmesini câiz ve mubah kılan zarûret hali ne ise ribâ almayı câiz kılan zarûret hali de odur. Zira tefeciliğin ferdî ve sosyal zararı, domuz etini yemekten de, şarap içmekten de kat kat fazladır. Zarûret hallerine umûmî ve dâimî hükümler binâ edilemez, edilirse hukuk sistemi kendini inkâr ve yok etmiş olur.
Söz konusu edilen mânâda bir zarûret halinin Türkiye şartlarında ribâ konusunda mevcut olması çok nâdir haller dışında kabil değildir. Zira Türkiye’de tefecilik yapmadığı için ölen veya hastalanan ya da sakatlanan bir tek kişi yoktur. Kezâ yaşayabilmek için tefecilerden borç almak zorunda kalanların sayısı çok azdır. Bazı Afrika ülkelerinde ortaya çıkan kıtlık ve açlık böyle bir zarûret haline misal olabilir ama bu âfetten kurtulmanın yolu yine de tefecilik değildir. Hırsızlık yapmak için zarûret halini bahane etmeyenlerin, tefecilik için veya tefecilerden borç almak için bu hali bahane etmeleri anlaşılır bir şey değildir. Zira nihayet tefecilik de insanları soymanın, hem de göz göre göre çarpmanın ve vurgunculuk yapmanın başka bir yoludur. Er-Ribâ isimli eserinde zarûreti bu şekilde anlayan Alâuddin Harûfe bu noktada kendi açısından son derece haklıdır. Ebû Zehre de aynı görüştedir.
Esas itibarıyla zarûret bu olduğu halde ehl-i hiyel denilen hileciler bu esası da bir hayli eğip büktükten sonra ribâ yemenin bir yolu haline getirmişlerdir. Ancak, zarûret esasına dayanıp marâbahacılığa cevaz verebilmek için bazı kaideler ortaya atmak ve bir hazırlık çalışması yapmak icap etmiştir. Böyle bir basamak olmadan ve köprü kurmadan zarûret esasına dayanıp ribâya cevaz vermek mümkün değildir. Mûtad iktisadî faâliyetler ve tabiî ticarî işlemler sahasından, mûtad ve tabiî olmayana intikal etmek için kullanılan köprü, daha sonra Mecelle’nin temel kaideleri arasında da yer alan İbn Nüceym’in el-Eşbâh ve’n-Nezâir isimli eserindeki şu kaidedir: “İster genel ister özel olsun ihtiyaç, zarûret seviyesine indirilir.” Yani bir şeye ihtiyaç var, lâkin bunu yapmak şer’an ve dinen haram kılınmış ise yapılacak şey, evvelâ bu “ihtiyaç”a “zarûret” adını vermek, sonra da “bu zarûrîdir”, diyerek zarûret haramı mubah kılar kaidesine dayandırıp onu câiz ve helâl saymaktır. Mecelle şârihi Ali Haydar: “Şâfiî fıkıh kitabı Bâcurî’de Cilâle bahsinde: “Kıyas olan, her hâcet messeden şeyin cevâzıdır” denilmektedir, diyor. 3810
Görülüyor ki, bazı hallerde artık zarûretten bahsetmeye bile ihtiyaç
3810] Ali Haydar, a.g.e. I/88
FÂİZ/RİBÂ
- 941 -
duyulmamaktadır. Şayet ihtiyacı esas alan ve zarûreti bahsin dışında tutan bu kaide, İslâm hukukunun bir esası haline getirilip, sistemin bütününe buna göre yeni bir şekil verilebilseydi, muhakkak ki hukuk çalışmalarını tıkayan ve kapayan kapı açılmış, gerçekçi bir hukuk anlayışına ulaşılmış olurdu.
“Başka yoldan mesken sahibi olma imkânına sahip olmayan evsiz bir kimsenin fâizle alacağı kredi ile ev sahibi olması câiz midir?” şeklindeki bir soruya: “el-Cevap: Câizdir. Zira ev ihtiyaçtır ve bu ihtiyaç, zarûret hükmündedir. Zarûretler de haramları mubah kılar” şeklindeki bir cevap hiçbir şeyi halletmez. Zira bu anlayışın ölçü olarak ve ihtiyacın kıstas olarak kabul edilmesi halinde fâizin câiz olmayacağı hiçbir husus yoktur. Bir zengin için bir yazlık, bir villa, bir çiftlik ihtiyaçtır ve onun bu maksatla fâiz almasının pekâlâ câiz olması icap eder. Kaldı ki, bir mesken gerçekten bir ihtiyaç olsa bile asla varlığı zarûri değildir. Çok zengin oldukları halde ev satın almayıp devamlı kirada oturanların sayısı az değildir.
Ribâ ve tefecilik konusunda düşünürken ve konuşurken hiç hatırlanmaması ve telaffuz edilmemesi gereken kelime “zarûret” lafzı olmalıdır veya bu söz, en sonra düşünülmeli ve telaffuz edilmelidir. Zarûret esasından hareket edip ribâ ve fâiz konusuna çözüm getirmeye uğraşan Abduh, Reşid Rıza, Şeltut ve benzeri âlimler boşu boşuna kendilerini yormuşlardır. Yaptıkları iş, en câhil birinin bile yapabileceği basit bir işten başka bir şey değildir ve esasen bu, çoktan beri yapılan ve uygulanan bir şeydir. Ama maalesef zarûret esası, meseleyi halletmeye değil, hallini tehir etmekten başka bir işe yaramamıştır. Görülüyor ki, zarûret hükmünde tutulan ticarî ve iktisadî ihtiyaçlar artık devamlılık kazanmakta, mûtad ve doğal bir hüviyete bürünmektedir. Hâlbuki tefeciliği daimî kılan ve göz yumulmasını mâzur gösteren hiçbir haklı sebebin bulunmaması icap eder. 3811
Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
Batıda kapitalizmin doğması, bankacılık sisteminin kurulması, ister istemez İslâm toplumunu da etkilemiştir. Müslüman ulusların yaşadığı yerlerde ticarî hayatın canlanması ve iktisadî faâliyetlerin yoğunluk kazanması, müslüman müellifleri fâiz konusunu yeni baştan gözden geçirmeye, değerlendirmeye ve bu konuda yeni açıklamalar ve yorumlar yapmaya zorlamıştır. Bu yorumların hemen hemen hepsi batılı kapitalist ve liberal iktisatçıların ve fâize karşı olmaktan vazgeçen hıristiyan din adamlarının bu konuda söyledikleri sözlerin bir tekrarı mâhiyetindedir. Lâkin fâizi câiz gören ve gösteren yorumlar yapan İslâm bilginleri, bu konudaki kanaatlerini daha çok Kur’an’a ve ilk çağlarda yaşayan bazı İslâm âlimlerine dayandırma ve görüşlerine mesnet teşkil eden delilleri İslâmî kaynaklardan tedârik etme çabasından da geri durmamaktadırlar.
Diğer taraftan, bir de bahsedilen bilginlere ve görüşlerine tepki gösteren ve fâiz konusundaki eski telakkiyi aynen devam ettiren geleneksel görüş taraftarları vardır. Bunlar da görüşlerini desteklemek için başta Kur’an ve hadis olmak üzere, İslâmî kaynaklardan deliller getirdikleri gibi, fâize karşı olan batılı iktisatçılardan da kendi görüşlerinin doğruluğuna şâhit tutmaktadırlar.
1- Üretim ve Tüketim Maksadıyla Alınıp Verilen Fâiz: Üretim maksadıyla
3811] Süleyman Uludağ, Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Dergâh Y. İst. 1988, s. 121-163
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâizle ödünç para almanın câiz olduğunu ilk defa ciddî sûrette meşhur hıristiyan reformcusu Calvin (Ö. 1564) savunmuştu. Bu zât, fâize sadece tüketim açısından bakmamış, üretimi de dikkate alarak bu maksatla fâizle para almaya cevaz vermişti. Bundan sonra murâbaha ile fâiz birbirinden farklı görülerek ayrı hükümlere tâbi tutulmuştur. Beşold ve Bacon bu fikri daha da geliştirmişlerdi. Beşold (Ö. 1638) tefecilikle etkili bir şekilde mücâdele edebilmek için düşük oranda ve sınırlı miktarda fâizle ödünç vermeyi kabul etmişti. Siyasî İktisad isimli eserinde: “Eski çağlarda ribânın yasaklanması nasıl bir zarûret idiyse, yeniçağda mubah sayılması da aynen öyle zarûrîdir. Çünkü o çağlarda tüketim maksadıyla ödünç alınırken, bu çağda artık üretim maksadıyla kredi alınmaktadır” diyen Charles Gide de bu fikri savunmuştur.
Müslümanların yaşadığı ülkelerde ilk defa bu fikirler Cemaleddin Afgânî ve Muhammed Abduh tarafından sokulmuş, zamanla taraftarları artmıştır. Başlangıçta bütün müslüman müellifleri zarûret ve çaresizlik halinde rüşvet vermeyi de fâizle para almayı da câiz görmüşler, ama durum ne olursa olsun, rüşvet almayı ve ödünç karşılığı fâiz almayı mutlak sûrette haram saymışlardı. Çünkü fâiz vermek için zarûret olabilir ama almak için asla zarûret yoktur, diye düşünmüşlerdi. Ribh ve fâide adı altında fâiz almayı sadece hileli ve dolambaçlı yollardan câiz görmüşlerdi. Zarûret ve ihtiyaç sebebiyle fâiz almanın cevazı ancak Tanzimat’tan sonra konuşulmaya başlanmıştır. Mısır’da açılan Tasarruf Sandığı’na yatırılan para karşılığında alınan fâiz (ribh)in hükmü konusunda Muhammed Abduh şu fetvâyı vermişti: “Üretimde kullanılmak üzere ödünç para talep eden bir şahsa, para vermek hiç şüphe yok ki, haram kılınmış olan ribâya girmez. Bunun, ev ve ocağı harap eden câhiliyye döneminin katlanmış ribâsına dâhil olmayacağı âşikârdır. Çünkü bu muâmele hem işletmeci için, hem de sermayedar için faydalıdır. Evvelkisi ise çaresizlik içinde bulunmaktan başka bir günahı olmayan birine zarar verirken, kalp katılığından ve açgözlülükten başka bir emeği bulunmayan öbürü için fayda temin etmektedir. Şu halde bu iki türlü muâmelenin hükmü Allah’ın adâletine nazaran bir olamaz.”3812 İşte bu, tarihlerden sonra “istiğlâl”, “istismar” ve “intâc” yani üretim maksadıyla fâizle para almanın ve vermenin câiz olduğu meselesi, İslâm âleminde de konuşulur olmuştur.
M. Abduh, mevduat sahiplerinin tasarrruf sandığından fâiz almalarını açıkça meşrû ve helâl görmüş, ancak günün şartlarını dikkate alarak bu hususta biraz elastikî bir ifâde kullanmıştır. Daha sonra Mustafa Zerka, İbrahim Zekiyüddin Bedevî, Reşid Rızâ, Muhammed Şeltut, Sehurî, Devalibî, Ziyauddîn Ahmed, Fazlurrahman, Abdülaziz Çaviş ve daha pek çok bilgin üretim maksadıyla mevduat kabul eden yatırımcı kurumlardan mudilerin fâiz almalarının câiz olduğunu söylemişlerdir.
Fakat bu mesele, gerek iktisat ve maliye, gerekse tatbik bakımından son derece farazî ve hatta hayalî görünmektedir. Zira üretimin nerede başlayıp nerede bittiği ve hangi noktadan itibaren tüketimden ayrıldığı belli değildir. Buna göre ev yaptığını ve konut ürettiğini ileri süren bir müteahhit, bankadan fâizle kredi alabilir, zira ülkede ihtiyaç duyulan bir şeyi üretme faâliyetine girişmiştir. Buna karşılık bu evi satın alıp kullanan, yıpratan, aşındıran ve eskiten bir şahsın fâizli kredi kullanma hakkı yoktur. Zira o, aldığı krediyi üretim alanında değil; tüketim
3812] Mecelletu’l-Menâr, Mısır, 1906, a. IX/332
FÂİZ/RİBÂ
- 943 -
alanında kullanmaktadır.
Bugün daha ziyade zenginlerin fâiz vererek kredi aldıkları, genellikle orta ve dar gelir grubunun dişinden, tırnağından arttırdığı parayı bankaya yatırarak fâiz aldığı bilinmektedir. O halde, üretim maksadıyla fâizli kredi almak câiz; ama tüketim maksadıyla fâizli kredi almak câiz değil, demek mantıksız olduğu kadar da tatbik kabiliyeti olmayan bir şeydir. Bu görüş, sadece sermaye sahiplerinin yani zenginlerin işine yarar.
2- Zenginin Verdiği Fâiz: Bu arada, bugün genellikle yatırımcıların, iş adamlarının, sanayicilerin, girişimcilerin ve bankaların fâiz karşılığı kredi aldıklarını ve mevduat kabul ettiklerini dikkate alanlar, bu türlü fâiz muâmelelerinin, İslâm’ın haram kıldığı ribânın tam tersi istikametinde işlediğini nazar-ı itibara alarak, bu çeşit muâmelelerden temin edilen kazancın İslâm’ın kesin sûrette yasakladığı ribâ gibi günah olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Eski devirlerde zenginlerin ribâ verip fakirlerden ödünç almaları düşünülemezdi. Onun için bu halin hükmü kaynaklarda zikredilmemiştir. (İbn Teymiye, zengin bir kimsenin aldığından daha fazlasını ödemek üzere ödünç alamayacağını yani fâiz vermeyeceğini söylemektedir.) Bu hal, yeni olduğundan, ona âit hükmün de yeni olması icap eder. Dar ve orta gelir grubunun mûdi sıfatıyla bankalardan aldıkları fâizi açıktan açığa yasaklayan bir hükmün bulunması düşünülemez. Çünkü olay yenidir. Onun için bu durumdaki kimselerin bankalardaki tasarrufları karşılığında fâiz almalarının câiz olduğunu söleyenler çıkmıştır. 3813
3- Gayri Müslimlerden Dâr-ı Harbte Alınan Fâiz: İmam Âzam’a ve İmam Muhammed’e göre gayri müslimlerin memleketinde bir gayri müslimden fâiz almak câizdir. Bunlara göre esâsen gayri müslimlerin malı müslümanlara helâldir. Bir de bu, gayri müslimin rızâsıyla oldumu, haydi haydi helâl olur. Bu meselede meşhur Hanefî fıkıh kitabı el-Hidâye’de şöyle denir: Dâr-ı harbte bir müslimle gayri müslim arasında ribâ bahis konusu olmaz. Çünkü Hz. Peygamber: “Müslümanla gayri müslim arasındaki ribâya itibar yoktur” buyurmuştur. Ayrıca, gayri müslimlerin malları kendi ülkelerinde müslümanlar için helâldir. Bir müslüman, gadr etmemek şartıyla gayri müslimin malını hangi yoldan alırsa alsın, câiz ve mubahtır.”3814 Zira gayri müslimlere âit mal ve servetin dokunulmazlığı yoktur. Ganimet olarak alınır. Ganimet olarak alınınca helâl olan gayri müslimin malı, rızâsıyla alınınca neden helâl olmasın? Ayrıca ödünç verme, sadaka gibi sevap olan bir yardımdır. Gayri müslime dâr-ı harbte yardım etmek müslümanlara zarar verir, denilmektedir. Fakat Ebû Yusuf ve Şâfiî gayri müslimden alınan ribânın haram olduğu kanaatindedirler. Bu konuda İmamiye ve İsnâaşeriye adı verilen Câferîler de Hanefiler gibi düşünmektedirler. Ancak, onlara göre ribâ ve fâiz adı altında fazla miktarı alan taraf, müslüman olmak şartıyla dâr-ı harbte de dâr-ı İslâm’da da müslümanla gayri müslim arasında ribâ ve fâiz yasağı olmaz, sadece kredi veren gayri müslim olursa, müslümanın ona fâiz adıyla fazla ödemede bulunması haram olur.
Bu kanaatin, “Kendi din kardeşinden ribâ almayacaksın, fakat yabancıdan alabilirsin” şeklinde muharref Tevrat’ta yer alan hükme olan benzerliği ortadadır. Bu kanaatin o fikrin etkisiyle oluşup meydana çıktığını kabul etmek, fazla
3813] Bk. S. Uludağ, a.g.e. s. 172
3814] el-Merğınânî, el-Hidâye, II/48
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyatsızlık olmaz. Bu, bir tepki olsa gerek.
Çok açık bir sûrette görülüyor ki, gayri müslimlerin ülkesinde müslüman olmayanlardan fâiz almanın câiz olduğunu ileri süren hanefîler fâiz alan tarafın kazandığı ve fâzi veren tarafın kaybettiği esasından yürümektedirler. Lâkin bugün için bu görüşün sakatlığı ve çürüklüğü, üzerinde tartışma açmaya lüzum hissettirmeyecek derecede açıktır. Ribâ yasağının illeti ve sebebi, gerçekten kazanma ve kaybetme ise, günümüzde bankalarda biriken mevduat sahiplerine âit tasarrufların zenginler tarafından fâiz karşılığı kullanılmasında bir sakıncanın bulunmaması icap eder.
Bugün fıkıh kitaplarında yer alan bu hükme bakan bazı câhil hocalar, Avrupa’da çalışan müslüman işçilerin gayri müslimlerin oradaki bankalarına para yatırıp fâiz almalarını câiz görürlerken, aynı yerde bulunan meselâ Türklere ve Araplara âit bankalara yatırdıkları para karşılığı aldıkları fâizi haram saymaktadırlar. Vaktiyle müslümanların ülkelerinde açılan gayri müslimlerin bankalarına da fâiz karşılığı para yatırmayı câiz görmüşlerdi. Bu vâdide verilen hüküm ve bu gerekçe ile verilen fetvâ, fâiz alanın kazanması verenin kaybetmesi esasına dayanmaktadır. Hâlbuki mevduat kabul eden, bu maksatla amansız bir rekabati bile göze alan bankaların mevduat sahiplerinden aldıkları paralardan, onlara ödedikleri fâizden daha çok kazandıkları muhakkaktır. Öyle olmasa, bankaların, mal varlıklarını ve sermayelerini arttırmaları bir yana, varlıklarını korumalarına bile imkân olmaz.
Alınan mevduattan, ödenen fâizden daha çok para kazanıldığına göre, bankalara yatırılan bu paraları yahûdi ve hıristiyan veya ateist iş adamları ve sanayicileri kullanmaktadır. Bu paralardan sağlanan nemâ ve kâr, daha sonra müslümanların aleyhinde faâliyetlerde değerlenmektedir.
Dâr-ı Harpte kâfirlerden alınan fâizin câiz görülmesi anlayışından dolayı, kendi ülkelerini dâru’l-İslâm kabul edip İsviçre ve ABD başta olmak üzere Batıdaki bankalara toplam tirilyonlarca doları bulan paralarını yatıran Arap şeyhlerinin ve nice ülkelerdeki müslüman geçinen sömürücü tiplerin, aslında Batı ülkelerini iktisaden kalkındırdıkları, tâğûtî düzenleri güçlendirdikleri bir vâkıadır. “Müslümanım” diyenler, Batı ülkelerindeki paralarını çekseler Batı ekonomisi ciddî sarsıntılar geçirecektir. Aynı şekilde namaz kılanlar kendi ülkelerindeki bankalardan paralarını çekseler, fâizci düzenler çökecektir. Kapitalizmi bankaları, tâğûtî düzenleri yani Allah ve Rasûlüyle savaşan fâizci zihniyeti maalesef, müslümanlar veya müslüman geçinenler beslemektedir.
4- Ekonomik Savaş: Bankadan fâiz alıp vermenin câiz olduğunu göstermek için bulunan ve meselenin çözümlenmesinde kullanılan formüllerden bir de günümüzde müslümanlarla gayri müslimler arasında amansız bir iktisadî savaşın hüküm sürmekte oluşu, bu savaştan başarılı çıkmak için barış zamanında câiz olmayan bazı hilelerin ve muâmelelerin harb esnâsında câiz görülmesi tarzındadır. Bu görüşü ileri sürenler: “Harb hiledir” hadisini hatırlatmakta, normal hallerde başvurulmayacak fâiz işleminin fevkalâde hallerde lüzumlu ve zarûri olacağını ileri sürmektedirler. Bunlara göre, muazzam meblağlara ve hadsiz hesapsız mal varlığına sahip olan dev şirketler ve uluslar arası firmalarla rekabete girmek için büyük sermayeye ihtiyaç vardır. Küçük firma ve şirketler onlarla rekabet edemez, silinir ve yok olur. Fâiz karşılığı mevduat kabul etme, rekabet gücüne sahip
FÂİZ/RİBÂ
- 945 -
büyük şirketlerin kurulmasına ve yaşamasına imkân veren nakdi ve sermayeyi bankalarda toplayan yollardan biridir. Bu maksatla fâiz karşılığı bankaya yatırılan para, kimseye zararlı olmamaktan başka, hem mûdiye ve hem millî servete fayda temin etmekte, ayrıca gayr-i müslimlerle ekonomik alanda güçlü ve etkili bir şekilde mücâdele etme imkânını bahşetmektedir. İşte meselenin bu niteliğini gözönünde tutup hiç değilse, dörtbaşı mâmur bir İslâm iktisat düzeni uygulamaya konulana kadar geçici bir dönem için fâize cevaz vermek icap edeceğini ileri sürenler vardır.
Görüldüğü gibi, bu görüşte zarûret, ihtiyaç ve maslahat esâsına dayanmaktadır. Aslında böyle konuşanların söyledikleriyle düşündükleri birbirinden farklıdır. Bugünkü iktisadî savaşın yeni olmadığını ve yakın bir gelecekte bitmesi ihtimali de bulunmadığını iyi bilmektedirler. İnsanlar fâiz konusunda öyle bir farklı helâl-haram anlayışını savunuyor ki, İmam Âzam’ın ictihâdına dayanan biri gayri müslim bankasına para yatırıp fâiz almayı câiz görürken, öbürü bu hareketin savaşta müslümanlara ihânet olduğunu söyleyip onu suçlar. Yaşayışıyla İslâm dışı güçlerle her bakımdan uzlaşan, savaşçı gibi yaşamayan kişi, barış halinde yaşadığı yeri savaş yurdu (dâru’l-harp) ilân ederken, diğeri yaşadığı ülkenin düzeni sanki Batılılardan farklıymış gibi, ülkesinin Batılı ülkelerle iktisadî savaş yaşadığını ileri sürer.
Son zamanlarda ortaya atılan görüşlerden biri de, devletin kontrolü altında bulunan, hadleri devletçe tâyin edilip işleyiş biçimi kanunla tesbit edilen fâiz oranlarının câiz görülmesi, fakat bunun dışında veya üstünde vaya ötesinde kalan fâiz oranlarının ribâ olarak değerlendirilip gayri meşrû sayılmasıdır. Kısaca, fâizin ne olduğunu kanun koyucusu ve resmî makamlar belirler ve bu husus kanunla ifâde edilir. Kanunen tesbit edilen fâiz şeklinin dışında kalan bu çeşit muâmeleler yasaklanıp günah ve haram sayılır.
Bu iddiâyı ileri sürenlerin unuttukları bir şey vardır: Haram ve helâl hudutlarını kim belirler? Allah mı, tâğutlar mı? Ayrıca, resmî ve kanunî fâizin haddini ve şeklini kim, nasıl ve neye göre tâyin edecektir?
5- Banka Fâizlerini Kabul Edenler: Zarûret ve şiddetli genel ihtiyaç sebebiyle, başta Muhammed Abduh olmak üzere birçok bilginin tasarruf sandığına para yatırıp mevduata mukabil fâiz (fâide) almayı câiz gördüklerini anlatmıştık. Burada Reşid Rızâ’nın Mısır Millî Bankası’nın kuruluşu dolayısıyla söylediği sözleri nakletmeyi uygun buluyoruz: “Şâfiîlerin ve Hanefîlerin câiz gördükleri bir hile vardır. Osmanlı Devletindeki Ziraat Bankası bu hile esas alınarak padişahın emri ile kurulmuştur. Buna göre bu banka şer’î mubâyea adı verilen bir muâmele icrâ edilerek mûtedil bir fâiz haddiyle kredi veriyordu. Dinde basîretli olan şuurlu zevat delile tâbi olup şeriatın maksatlarını araştırır, hile ile de te’ville de bu maksatların dışına çıkmayı kendilerine mubah görmezler. Bu türlü hileli yollara sapanlara denilir ki: İslâm zorluğu ve sıkıntıyı kaldırma ve kolaylık sağlama esası üzerine kurulmuş bir dindir. İslâm’da haram kılınan şeyler iki kısımdır:
1. Özünde bulunan zarar dikkate alınarak bizâtihî haram olan şeyler. Bunlar, bir zarûret bulunmadıkça mubah kılınamaz. Haram oluşu ittifakla sâbit olan nesîe ribâsı bunlardan biridir. Bunu yemek için herhangi bir zarûretle karşılaşılmaz. Yani bir kimsenin, diğer birine nesie ribâsıyla borç para vermesi ve verdiğini bir kat fazlasıyla geri alıp yemesi gibi bir zarûretle kolay karşılaşılmaz. Bazen leş
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeme ve şarap içme konusunda bu türlü zarûretle karşılaşılsa bile, fâhiş fâiz için böyle bir zarûret söz konusu olmaz.
2. Bizâtihî kendisinde bulunan bir zarar sebebiyle değil de başka bir sebeple haram kılınan şeyler. Haram olan fadl ribâsı böyledir. Bu ribâ, nesîe ribâsına sebep ve vesîle olmasın diye, haram kılındığından bir zarûret, hatta ihtiyaç sebebiyle mubah kılınabilir. Nitekim ribâyı, biri açık, diğeri örtülü olmak üzere ikiye ayırıp fadl ribâsını örtülü ribâdan sayan İbn Kayyım, bunun için birtakım örnekler vermiştir. Basîret sahibi olan her fert, bu türlü bir ribâyı yemek mecbûriyet veya ihtiyacı içinde olup olmadığını bizzat kendisi bilir. Milletin bu konudaki zarûretini veya ihtiyacını tesbit etmek ise, büyük âlimlerden, profesörlerden, hâkimlerden yargıtay üyelerinden, mühendislerden, tabiplerden ve çiftçilerden kurulan ve ulu’l-emr denilen ehliyetli ve bilgili komisyonun üzerine düşen bir görevdir. Bunlar toplanıp millet için neyin zarûret olduğunu ve millî ihtiyacın neyi icap ettirdiğini karara bağlarlar. Sonra da buna göre hareket edilir. 3815
Burada nesîe ribâsını câhiliyye Araplarının katlanmış ribâsından ve fâhiş fâizinden ibâret sayan Reşid Rızâ’nın, bunun dışındaki ribâ muâmelelerini fadl ribâsı diye takdim etmesi dikkate şâyandır. Bu zât, banka fâizlerine açıktan açığa yeşil ışık yakmış ve: “Bizi daha açık konuşturmayın, millet için zarûret varsa veya ihtiyaç derecesinde lüzumlu ise, buna göre alın kararı ve açın bankayı, fâizle mevduat alsın ve fâizle kredi versin. Biz banka açmanın gerekçesini umûmî bir görüş olarak ancak bu şekilde ifâde edebiliriz” demek istemiştir.
“Banka fâizleri ribâ değildir, nesîe ribâsına değil; fadl ribâsına dâhildir ve bunun hükmü ictihâdla tesbit edilir. Gerekirse cevaz verilebilir. Banka fâizi borçlanma vaktinde ve derhal, câhiliyye ribâsı borcu ödeme vaktinde ve ileride tahakkuk eder”3816 diyen Ziyâuddin Ahmed, Reşid Rızâ’nın fikirlerini biraz daha açık olarak ifâde etmiştir.
Fazlurrahman da: “Şüphe yok ki, cemiyetimiz kendi sistemini İslâm esasları üzerine kurup ikmâl etmeden banka fâizlerini kaldırmak gerek iktisat, gerek ictimâî refah ve gerekse malî düzen açısından bir intihar hareketi olur. Buna ilâve olarak böyle bir hareket Kur’an’la sünnetin hem ruhuna ve hem de hedeflerine aykırı düşer” diyor. 3817
“Bütünüyle nominal değerler üzerinden işleyen banka fâizlerinin ve banka fâizciliğinin, Kur’an’daki ribâ kavramı içine girdiğini söylemek her zaman isâbetli olmayacaktır. Kısacası, ribâ, henüz sıcak tartışmaların çerçevesi üstüne çıkıp kesin tanımlar kazanmış bir kavram olmuş değildir.” 3818
Hayreddin Karaman da, özellikle ev almak için, bankaların enflasyondan daha aşağıda olan fâiz oranlarına haram gözüyle bakmaz, bu şekildeki fâizli banka kredisi almanın câiz olduğunu ileri sürer.
6- Avârız Sandıkları/Avârız Vakfı: Fâiz muâmelelerinin, Osmanlılarda Avârız sandığı, avârız vakfı ve avârız akçesi gibi isimler altında kurumlaştığını görmek
3815] el-Fikru’l-İslâm ve’t-Tatavvur, 39
3816] Ziyâuddin Ahmed, The Quarnic Theory of Ribâ, İslamic Ovarty, V/1963
3817] Fazlurrahman, Dirâsetu’l-İslâmiyye, Mecelletu’l-Ma’hedi’l-Merkezî li’l-Ebhâsi’l-İslâmiyye, Karaçi, c. 1, cüz 1, s. 39
3818] Y. N. Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 441
FÂİZ/RİBÂ
- 947 -
hakikaten ilgi çekicidir.
İslâm toplumunda vakfın önemi ve yeri büyüktür. Hayır ve hasenât maksadıyla ev, arsa, bağ, bahçe ve tarla gibi gayrimenkullerin gelirleri toplum yararına ve muhtaçların ihtiyaçlarına sarf olunmak üzere vakfedildiğini biliyoruz. Cumhura göre kap kacak, kazan gibi âlet ve edevât, altın, akçe ve para gibi nakitler, inek ve koyun gibi hayvanlar, hatta kitaplar yani her çeşit eşya da vakfedilebilir. Fakat Hanefîler bunu câiz görmezler. Bu konuyla ilgili bir eser yazan Birgivî, bu türlü vakıflara izin verenlere şiddetli bir şekilde hücum etmiş, bu tip vakıfların cevâzına fetvâ veren Ebussuud’a saldırmıştı. Fakat her şeye rağmen menkul eşyanın vakfı âdet ve anane haline gelmişti. “Vakfedilen paranın ribhi ribâ olup haramdır” diyenlere ne lâzım gelir? diye soru soranlara: “İtâb-ı şedîd ve habs-i medîd lâzım gelir” diye fetvâ verilmeye başlanmıştı. 3819
Osmanlılarda vakfedilen menkul ve gayrimenkul eşyadan ve akarlardan sağlanan gelir, paraya çevrilip bir sandıkta biriktirilirdi. Bu sandığa “Avârız sandığı”, içinde toplanan paraya “Avârız akçesi”, bu türlü vakıflara da “Avârız vakfı” denirdi. Bazen bir hayır sahibi, meselâ bin altınını getirip bu sandığa vakfederdi. Bu para on’u on bir buçuk (% 15) hesabıyla ve şer’î ribh ilzâm etme usûlüyle fâize verilip nemâlandırılır ve sağlanan gelir, vakfı yapan kişinin şartına göre ya câminin ihtiyaçlarına veya talebe-i ulûma veya mahalle ve köyün ortak ihtiyaçlarına harcanırdı. Bu türlü nakitlerin şer’î ribhi yani kanunî fâizi ile hatim indirilir ve mevlit de okunurdu. Bu gelirle fakir fukarânın, dul ve yetimlerin kayrıldığı da olurdu. Genellikle sandıktaki paralar esnafa ehven bir fâide (fâiz) ile verilir ve bu sûretle piyasaya da bir canlılık gelirdi. Bu sebeple Avârız sandığı, bir çeşit esnaf sandığı gibi faâliyet gösterirdi. Bundan başka her meslek erbâbı: “Esnaf kesesi” veya “Esnaf vakfı” adıyla kendilerine has birer sandık kurar ve bu sandıktan, ihtiyaç duydukları sermayeyi fâide (fâiz) ile alırlardı.
Fâize verilmek ve sağlanan gelirle Yeniçerilere verilen et fiyatlarındaki artışı karşılamak için Fâtih’in 24 bin altın vakfettiği bilinmektedir. Osmanlılarda şer’î muâmeleyi kabul etmeyen yok gibidir. Menkul vakfını câiz görmeyenler bunun şeriata aykırı olduğunu ve yoksulların zararına işlediğini iddiâ etmişler, bu türlü hususları câiz görenler ise âmme menfaati ve umûmî ihtiyaç esasına dayanmışlardır. Başlangıçtan beri var olan şeriatle maslahat arasındaki mücâdele Osmanlılarda da devam etmiştir. Vakıf paralarıyla ilgili olmak üzere 1923’te “Vakıf Paralar İdaresi Müessesesi”nin kurulduğunun ve bunun da 1954’te şimdiki Vakıflar Bankası haline getirildiğini kaydedelim. 3820
Fâizle İlgili Fetvâlar
Borçlarda Enflasyon
“Verilen borcun üzerinden bir yıl gibi bir zaman geçmekle enflasyonun sebep olduğu değer farkını almak câiz midir?” Imam Ebû Yusuf’a göre, câizdir, diğerlerine göre câiz değildir. Günümüzde olduğu gibi enflasyonun her yıl, hattâ hergün paranın reel değerini büyük ölçüde aşındırdığını hesaba katarsak, selim vicdanlar, bu konuda Ebû Yusuf’un görüşüne katılır. Bazı âlimler de Hanefî
3819] Behcetu’l-Fetâvâ, s. 150
3820] Süleyman Uludağ, Fâiz Konusunda Yeni Açıklamalar, Dergâh Y. İst. 1988, s. 167-196
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mezhebine göre fetvânın bununla verileceğini söylerler.3821 Bunu belirlemede en sihhatli ölçü ise altındır. Ancak en iyisi, meselenin çözümünü sona bırakmadan, borç verirken altın olarak verip yine altın olarak alacağını söylemektir. Bu, herkese göre câizdir. Ancak son zamanlarda altın dahi enflasyona yenilir olmuştur. Buna göre değeri başka yollarla hesaplanabilir.
Vâde Farkı
Bir malın, peşin satılması halindeki fiyatı ile vâdeli satılması halindeki fiyatı arasındaki fark. Peşin fiyatı üç milyon lira olan bir mal, altı ay vâde ile beş milyona satılırsa, aradaki iki milyon lirası vâde farkıdır.
Vâde farkı ile yapılan bir satışın câiz olup olmayışı mütedeyyin esnafı hayli tedirgin etmektedir. Kimileri böyle bir uygulamanın fâiz olacağı endişesi ile ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta ya da ticari zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Her ne kadar bu mesele enflasyonun sebep olduğu günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok eskiden ele alınmış ve hakkında görüşler beyan edilmiştir. Konu büyük Hanefî fakîhi Serahsî’nin mütâlaları ışığında ele alınacaktır. Bilindiği gibi Allah (c.c.) fâizi haram, alış verişi helal kılmıştır.3822 Alış veriş, kâr gayesi güden bir muameledir. Kâr da, kişinin sattığı bir malı, aldığından daha pahalıya satmasıdır. Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda görünür rakamlarla olabilir. Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada sattığı malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur. Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vâdeli satıştan vazgeçmesi gerekir. Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şayet vâde farkı alarak mal satmak câizse müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik hatta ahmaklık olur. Vâde satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur edebiliriz:
1- Satıcı: “Bu malın peşin fiyatı şu, vâdeli fiyatı şudur” der, alıcı da bunlardan birisini tayin etmeden “tamam aldım” der. Bu tür yapılan bir satış fâsittir. Çünkü fiyat belirtilmemiştir. Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızâya götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır. Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz bir satışta iki şartı nehyetmiştir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2- Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vâdelere göre vâde fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru yoktur. Bu muâmeleyi fâiz olarak değerlendirmek mümkün değildir.3823 Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman aynı olmasını gerektiren bir dinî hüküm de yoktur. Bugün % 10 yarın % 25 kârla satmakta mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vâdeli satılması halinde % 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur.
Vâde farkı tesbit edilirken banka fâiz oranlarının veya aylık enflasyon miktarının göz önünde bulundurulması bu hükmü değiştirmez. Çünkü itibar lafızlara
3821] bk. Nezih Kemal, “Teğayyuru’n-Nukûd” (mk.) 69
3822] bk. 2/Bakara, 175
3823] Serahsî, el-Mebsut, XIII, 8
FÂİZ/RİBÂ
- 949 -
değil, mânâlaradır.3824 Vâde farkı belirlerken bu yollardan birisine tevessül eden şahsın maksadı, fâiz almak değil, parasını enflasyonun aşındırmasından korumaktır.
Şuna da dikkat çekmemiz gerekir. Vâdeli satışın cevazı konusundaki tereddüt, fâiz endişesinden değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit esnasındaki çift şarttan kaynaklanır. Çünkü fâiz, aynı cinsten olan veya aralarında alınıp satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik bulunan malların (para ile para, buğdayla buğday, arpa...) birbirleri ile alınıp satılmaları halinde söz konusudur.3825 Oysa vâdeli satışta bu durum söz konusu değildir. Çünkü satılan bir meta, borçlanılan ise paradır. Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası söz konusu olsa ve vâdeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu fâizdir, câiz olmaz.
Taksitli Satışlar
“Taksitle eşya alımının fâiz olduğunu, bu yüzden de câiz olmadığını söylüyorlar, doğru mudur?” Taksitle eşya almanın fâiz olduğunu söyleyen yoktur. Fâiz; taksitli satışlardaki vâde farkında söz konusu olabilir. Yalnız her vâde farkının fâiz olmadığı da bilinmelidir. Buna göre vâdeli satışlardaki muhtemel durumları şöylece maddeleyebiliriz:
1- Fiyat farkı olmadan, ödeme süresi belli taksitle satış: Âlimlerin tümüne göre câizdir.
2- Peşin, meseIâ bir milyar liraya satılırken, müşteriye; “peşin mi, vâdeli mi istiyorsun?” diye sorduktan sonra, vâdeli istediğini öğrenince, (vâdeli olarak tek pazarlık üzerinden) “bir milyar iki yüz milyon lira” diyerek yapılan ve ödeme süresi bilinen vâdeli satış: Herkese göre câizdir.
3- Peşin, meselâ bir milyar lira, altı ay vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira deyip, sözleşme sırasında birinde karara varılan vâdeli satış: Âlimlerin çoğunluğuna göre câizdir.
4- “Peşin bir milyar lira, vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira” deyip, hangisine karar verildiği belirtilmeden kabul edilen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
5- Geciktiğin her ay için, “yüzde, -meselâ- beş ödersin” şeklinde, süresi ve dolayısıyla fiyatın tamamı bilinmeyen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
Borcu Dövize Çevirme
“Altı ay sonra alacağım bir milyar TL.’yi şu anda dövize, meselâ dolara çevirebilir miyiz?” Bu sorunun cevabını anlayabilmemiz için şu bilgileri tazelememiz gerekir:
1. Paranın para ile veresiye satışı câiz değildir.
2. Sırf Allah için bir yardım olsun, bir iş görülsün diye başkasına verilen para (ve misli olan diğer eşya) karzdır ve karzda, Hanefîlere göre, bağlayıcı bir zaman tâyini câiz değildir. Zaten karzı fâizden ayıran özellik de budur. Yoksa bir milyar lira borç versek ve buna, altı ay sonra diye bir ödeme süresi belirlesek bu
3824] Mecelle, madde: 3
3825] Merğınânî, el-Hidâye, III, 61 vd.
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiğimiz para ile alacağımız paranın veresiye satışı olmuş olur ki, bu fâizdir. Ancak bağlayıcı olmamak üzere bir süre belirlemede de mahzur yoktur.
3. Veresiye satışlarda zimmete geçen borca ise deyn denir ve bundaki süre bağlayıcıdır. Türkçede karz’a da, deyn’e de borç tâbir edilir. Oysa aralarında zikrettiğimiz gibi bir fark vardır.
4. Bir borcun verecekliden başkasına satılması ya da bu borç karşılığında verecekliden başkasından bir mal (ya da hizmet) satın alınması câiz değildir. 3826
5. Alacaklının, bir kısım alacağını, bağışlamayı kabul etmesi farklı meblağların satışı değil, hakkının bir kısmından vazgeçmesi demek olduğundan bu câizdir, fâiz değildir. Buna göre meselâ, bin lira (karz) alacağı olan, şu anda altı yüz lira ver kalanını istemiyorum diyebilir. Günü gelmiş bin lira (deyn) alacağı olan da aynı şeyi yapabilir, ayrıca misli ile ileri ve belli bir tarihe erteleyebilir. Çünkü bu satış değil, hakkından vazgeçmedir.
6. Günü gelmiş bir milyar lira (deyn) alacağını daha sonra ödemek üzere, meselâ euroya çeviremez. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışıdır ve fâiz olur. (Buna göre, Allahu a’lem, bin liralık karz alacağını, hemen kabzetmese bile, başka bir paraya çevirebilmelidir; çünkü karzda süre olmadığından bu, farklı paraların veresiye satışı olmuş olmaz.) İleri bir zamandaki bin lira (deyn) alacağını, şu anda meselâ altı yüz liraya ya da o miktar euroya değiştiremez. Çünkü bu paranın para ile mübadelesindeki zaman farkı ya da farklı paraların veresiye satışı olur ki, ikisi de fâizdir. Beşinci madde ile bunu birbirine karıştırmamak gerekir. Orada sözkonusu olan alacak karz’dır. Burada ise deyn’den sözedilmektedir.
Bütün bunlara göre altı ay sonra alacağınız bir milyar TL. karzın dışındaki bir borç ise onu şu anda dövize çevirip borcu döviz olarak sürdüremezsiniz. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışı demektir ki, bu fâizdir. Ancak günü geldiğinde onu, üzerinde anlaşacağınız herhangi bir dövizle tahsil edebilirsiniz. Ama işin başında, alırken meselâ euro olarak alırım diyemezsiniz. Yok, eğer bu alacağınız deyn değil de karz ise ve bağlayıcı olmasa dahi, bir süre söylenmemişse, onu (Allahu a’lem) şu anda herhangi bir dövize çevirmeniz ve vereceklinin artık o döviz üzerinden borçlu olması, câiz olmalıdır. 3827
Alışverişte Vâde Farkını Eklemek Câiz midir?
İslâm dini ister peşin ister va’deli olsun alışverişi mubah kılmıştır. Alışveriş peşin olursa normal olarak kâr etmek tabii olduğu gibi, va’deli olursa da insaf dairesinde karşı tarafı yıkmadan belirtilen zamanı ölçerek kâr etmek de tabi’dir. Her tarihte bu tip alışveriş olmuştur. Yani alışverişte vâde farkı alınmıştır.
Alışverişte vâde farkını eklemek Cümhûr-ı ulemâya göre câizdir.3828 Bu hususta ulemâ arasında ihtilâf olmamıştır. Ancak idrâki kıt olan bazı kimseler, Peygamber (s.a.s.): “Bir alışveriş içinde iki satış yapmaktan men etmiştir.”3829 meâlindeki hadise dayanarak alışverişte vâde farkını eklemek câiz değildir, diyorlar. Hâlbuki bu hadis, vâde farkından hiç söz etmiyor, fukahâdan hiç kimse de ona haml
3826] bk. Bilmen, VI/96
3827] Konu için zikredilen kaynaktan başka ayrıca bk. Mavsilî, E1-Ihtiyâr, NI/8-9, İst.
3828] Neylü’l-Evtâr
3829] Tirmizî
FÂİZ/RİBÂ
- 951 -
etmemiştir. Hadis ya akd içinde bir şartı koşmanın câiz olmadığını, meselâ: Zeyd’in Halid’e evini bana yüz milyar liraya satarsan ben de şu tarlamı yüz elli milyara sana satarım, demesi gibi. Veya semen (bedel) belli olmadığından mesela: şunu peşin olarak bir milyara, vâdeli olarak iki milyara “sana sattım” şeklinde yapılan akdin mûteber olmadığını ifâde ediyor. Şayet semen belli olur, kesin bir fiyat üzerinde anlaşılır, meselâ: Peşin olarak fiyatı bir milyar lira olan bir meta’ içinveresiye iki milyara sattım denilirse vâde farkı eklendiği halde, kesin olarak bu alış-veriş câizdir.3830 Hatta bir kimse satılık meta’ için peşin fiyatı şu kadardır veresiye fiyatı da bu kadardır dese yani hem peşin hem vâdeli fiyattan söz edip, bilâhare bir fiyat üzerine akit yapılsa yine câizdir. 3831
Muhammed el-Hamid, alışverişte vâde farkını eklemek hususunda şöyle diyor: “Vâde farkını eklemek haram değildir, fâizle münâsebeti yoktur.”3832 Ancak alışveriş ister peşin ister vâdeli olsun insafa göre cereyan etmezse haram ve bereketsiz olur. Bunun için satıcı, kendi durumunu nazar-ı itibara alması gerektiği gibi, alıcının durumunu da nazar-ı itibara alması gerekir.
Banka Reklâmı
“Müslümanlar çıkarıyor diye bildiğimiz ve hergün para verip aldığımız bazı gazetelerde çeşitli bankaların reklamları çıkıyor. Onların bunu yapmaları, bizim de böyle gazeteleri almamız câiz midir?”
Bir Müslümanın, her ne sûretle olursa olsun, fâizi ve fâiz müesseselerini reklâm ve terviç etmesi câiz olamaz. Bankalar, her çesidiyle alkollü içkiler, sosyal sigortalar gibi yardımlaşma esprisi üzerine değil de kazanç esası üzerine kurulan ve birçok yönden haram unsur içeren özel sigorta şirketleri, İslâm’ın haram saydığı muâmele ve eşya alım-satımı yapan tüm ticarethaneler ve şirketler buna dâhildirler. Hatta alım satımını yaptıkları eşya haram eşya olmamakla beraber, kazançlarıyla müslümanlara kast eden gayrı müslimlerin firmalarını bile müslümanların reklâm yapması câiz görülmez. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.): “Kim kimin karartışına katılıyorsa (yani onlarla oturuyor, onlarla muâşeret ediyor, onlarla yardımlaşıyorsa3833 o da onlardandır” buyurmuştur.3834 Vücuduyla sırf onların kalabalığını yani karartısını fazla gösteren müslümana bu denirse, dili ile, dili gibi yayın organı ile onları teşvik ve reklâm eden müslümana ne denir? Diğer yönden, fâizi Allah (c.c.) zulüm ve Allah’a ve Rasûlü’ne harp açma olarak nitelerken, Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) de fâizin uygulanmasına yardımcı olan herkesi lânetlerken, zulmün müesseseleşmiş biçimi olan bankaları, kendi maddî çıkarı için reklâm etmek müslümana yakışmaz.
Fâiz müesseselerinin reklâmını “darül-harp” telakkisi ile yapmak da -eğer varsa- câiz olmaz. Bu tür gazeteleri almak ise ayrı bir olaydır ve alanın niyyetine göre değişir. “Kalb”, her yöne dönmeye, inkılâb etmeye müsâit olduğu için ona kalb denmiştir ve Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) bize: “Allah’ım, fâcirin bana bir nimetini nasîb etme ki, kalbim onu sevmesin” duâsını öğretmiştir. Şimdi birilerinin kalpleri birilerine niçin meylediyor, anlaşılmış olmalı.
3830] el-Ahvazî, Şerhu Tirmizî, el-Mühezzeb, Muğni’l-Muhtac, İbni Âbidin
3831] el-Ahvâzî
3832] Rüdûdün alâ Ebâtıl
3833] Münâvî, Feyz, VI/156
3834] Münâvî, a.g.y., Hatib Bagdâdî’den
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bedelleri Açısından Alışveriş Şekilleri
1- Bey’: Malı para karşılığında satmaya bey’ denir. Alış-verişlerin büyük bir kısmı bu şekilde yapılmaktadır.
2- Sarf: Paranın para ile değiştirilmesi olayına sarf denir.
3- Mubâdele: Malı mal ile değiştirme işlemine denir. Halk arasında buna trampa ve takas gibi isimler verilmekte, şimdilerde Batıdan girdiği ifadeyle barter de denilmektedir.
4- Selem: Para peşin, mal veresiye yapılan ticarete selem denir. Bu tür satışlara halk arasında‚ ‘alevra satış’ da denir. Bilhassa çiftçi ve sanayicilerin başvurduğu bir satış şekli olan selemin câiz olması için bazı şartların bulunması gerekir. Paraya muhtaç olan kimse, malını elde etmeden önce satmak ister. İslâm dini, satıcının darlığından istifade ederek alıcının, malı ucuza kapatmasını önlemek, üreticinin malını değerlendirmesine fırsat vermek için bazı şartlarla bu tip satışları câiz görmüştür. Peygamberimiz, Medine’ye geldiğinde, Medinelilerin mahsûllerini bir iki sene önceden Yahudilere sattıklarını görür. Bunun üzerine şöyle der: “Kim hurmasını önceden satacaksa; belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli bir vakte kadar olmak şartıyla satsın. “ 3835
Selem, var olmayan (mâdûm) bir malın satışı olduğundan, câiz olmaması gerekirken, ihtiyaç ve zarûret sebebiyle câiz görülmüştür. Bunda her iki tarafın da kârı vardır; müşteri biraz daha ucuza mal alır, satıcı da peşin para ile ihtiyacını giderir. Meselâ bir sanayici nakit sıkıntısına düşerse, belirli bir süre sonra teslim edilmek şartıyla, üreteceği -vasıfları belli olan malları satar; alacağı para ile üretimini yapar. Böylece sanayicinin tezgâhı çalışır, üretim devam eder, alıcı da normal zamana nisbetle biraz daha ucuz mal almış olur.
Bu imkân üreticiyi, tefecilerin eline düşmekten de korur. Çünkü üretimin devamı için paraya kaçınılmaz bir ihtiyaç vardır. Fiyatlarda aşırı bir düşüklük olursa böyle alış-verişler câiz değildir. Selemin sahîh olması için şu şartların bulunması gerekir:
a- Malın vasıflarının belli olması cinsi, nev’i, niteliğinin önceden belirlenmesi.
b- Miktarının belirlenmiş olması. Kaç kilogram, kaç metre, kaç ölçek vs. olacağının bilinmesi.
c- Vâdenin belirlenmesi. Selem yoluyla satılan malın ne zaman teslim edileceği belirtilmelidir. Belirtilen vakitte malın teslim imkânı olmayacaksa veya olmazsa selem bâtıl olur. Meselâ: Nisan ayında buğday teslimi imkânsızdır. Nisan ayında buğday teslim etmek üzere bir çiftçinin önceden selem tarzında satış yapması câiz değildir.
d- Mal karşılığında alınan paranın miktarını belirlemek ve parayı peşinen almak. Fiyatta aşırı derecede ucuzluk olmamalıdır.
5- Veresiye satışlar: Satılan malın bedeli peşin alınabileceği gibi, belirli bir süre sonra da alınabilir. Bu tür alış-verişlerde malın karşılığının (bedel) para gibi başka bir cinsten olması gerekir. Aynı cins malların (meselâ altınla altının...)
3835] Müslim, Müsâkat 25
FÂİZ/RİBÂ
- 953 -
veresiye satışı câiz değildir.
Alış-veriş çeşitlerinden bir diğeri de Bey’ bi’l-vefâ’dır. Vefâ yoluyla satım akdi yapmak demektir. Bir terim olarak ise, bir malı, satış bedelini iade edince geri almak üzere bir kimseye bir para veya borç karşılığında geçici olarak satmak anlamına gelir. Satıcı semeni geri verince veya borcunu ödeyince, alıcı satın almış olduğu şeyi geri verir. Böyle bir akit, alıcının maldan yararlanabilmesi dikkate alınırsa sahih satım akdi; tarafların akdi fesh edebilme yetkilerine bakınca da fâsid satım akdi niteliğindedir. Alıcı vefâ yoluyla satın aldığı malı başkasına satamayacağı cihetle de bu, rehin hükmündedir ve bu rehin olma özelliği üstündür. Fâkîhlerin çoğu, bey’ bi’l-vefâ şeklindeki satım akdini câiz görmüşlerdir. 3836
Bu muâmele fâizden kaçınmak ve borcu teminata bağlamak amacıyla örfleşen bir satış şeklidir. Burada, satıcı ileriki bir tarihte satış bedelini geri vermeyi veya daha önceden kalma borcunu ödemeyi, alıcı da buna karşılık malı iade etmeyi taahhüt ettiği için akit bu adı almıştır. Buna “bey’u’l-muâmele” denildiği gibi, Mısır’da “bey’u’l-emâne” adı da verilmiştir.
Mîlâdî XV. yüzyıl başlarında yaşayan Şeyh Bedruddin Mahmûd (ö. 823/1420) bey’ bi’l-vefâ tarzındaki satışın başlangıcı hakkında şöyle der: “Zamanımızda ribâdan korunmak için, bey’bi-l-vefâ şeklindeki satış örf haline gelmiştir. Bu, gerçekte bir rehin muâmelesi olup alıcı mebie mâlik olamaz ve mâlikin izni olmadıkça gelirinden de yararlanamaz. 3837
Vefâ yoluyla satışta, taraflar tek yanlı irâde beyanıyle dilediği zaman akdi feshedebilir. Alıcı, akit süresince mala mâlik olamaz. Satıcı her an satış bedelini iâde edip malı geri isteyebilir. Alıcı da malı geri verip, parayı talep edebilir, tarafların sözleşmede belirlenen süreye uymaları da gerekmez. Satışa konu olan mal, rehin hükmünde olduğu için, ne satıcı ve ne de alıcı diğerinin izni olmadıkça malı başkasına satamaz. Bu hak tarafların mirasçılarına da intikal eder. Ancak taraflardan birisi, diğerinin izniyle satış yapabilir.
Rehin edenin izni bulununca, rehin bırakılan şeyden, rehin alanın yararlanması mümkün ve câizdir. Vefâ yoluyla satış da rehin niteliğinde olduğu için alıcının bundan yararlanması mümkündür. Mecelle’yi şerh eden Ali Haydar Efendi bu konuda şöyle der: “Mebî’in yani vefâen satılan bir gayrı menkûlün menfaatlerinden bir bölümü alıcıya ait olmak üzere şart kılınsa, bu şarta riâyet olunur. Çünkü Mecelle’nin seksen üçüncü maddesinde: “İmkân ölçüsünde, şer’-i şerife uygun bulunan şarta uymak gerekir” hükmü yer alır. Meselâvefâen satılan bir bağın üzümü, satıcı ile alıcı arasında yarı yarıya paylaşılmak üzere, karşılıklı rızâ ile mukavele olunsa, bu mukaveleye göre amel edilmesi gerekir. Ancak zikredilen menfaatlerin alıcıya âit olması şart kılınmadığı halde, alıcı o menfaatleri izinsiz olarak istihlâk etse tazmin etmesi gerekir. Çünkü vefâen satılan maldan meydana gelen mahsûle alıcı mâlik olamaz. Ancak satıcının mubah ve helâl kılmasıyla istihlâk etmişse, satıcı bunu alıcıya tazmin ettiremez. Mahsûl, alıcının haddi aşması veya kusuru bulunmaksızın telef olsa, tazmin gerekmez. Ancak telef olan miktar kadar borçtan düşülür. 3838
3836] Müslim, Müsâkat 25
3837] Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu VI, 126-127
3838] Ali Efendi, Fetâvâ, c. I. s. 300
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Borç para bulmaya veya bir borcu ertelemeye yönelik bu gibi çareler, Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre yararlanma akit sırasında şart koşulmaması kaydıyla câizdir.
Sigorta Şirketi Kurulabilir mi?
İslâm âleminin her ülkesinde sigorta hakkında çeşitli mütâlaalar yürütülmektedir. Helâl diyenler olduğu gibi haram diyenler de olmuştur. Bunun için önce konu üzerine serdedilen mütâleaların bir kısmını nakledelim.
Sigorta, takriben iki asır önce İslâm âleminde ismi duyulmuş, ondan söz edilmiştir. O zaman merkezi Avrupa’da bulunan sigorta şirketlerinin temsilcileri, deniz kenarındaki bazı müslümanların yaşadığı şehirlerde bulunup Avrupa’ya giden gemilerle taşınan malların sigortasını yapmaya başlamış ve İslâm âleminde bazı ortaklar temin etmek sûretiyle orada da yerleşmişlerdi. Sigorta, bazı kimseler için faydalı olsa da kısa bir zaman içerisinde milyonlarca insandan alınan taksitlerle büyük servetler yığılmasına vesile olması dolayısıyla sömürünün en büyük örneklerinden birisidir.
Suriye ulemâsından Dr. Mustafa al-Zerka ile Mısır ulemâsından Muhammed Abduh, Şeltut, Dr. Muhammed el-Behiyy gibi kimseler sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi olduğuna ve dolayısıyla de meşrûluğuna hükmetmişlerdir. Dr. Muhammed el-Behiyy bu hususta özet olarak şöyle bir mütâlaa yürütmüştür. “Sigorta akdi bir satış akti değil, mağdur olan kimselerin musibetlerini hafifletip onlara yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma aktidir. İster mal, ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve yardımlaşmadan başka bir şey değildir. Meselâ köylü davarlarını, tüccar ticaret eşyasını, ev sahibi evini, araba sahibi arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girmenin zor olduğunu, tek başına musibet yükünü kaldırmayacağını, ancak başkasının yardımıyla yükün hafifleyeceğini biliyor. Hayatını sigorta ettiren kimse de hayatını korumak için sigortaya başvuruyor. Ecelin Allah’ın elinde olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin erteleyemeyeceğini biliyor. Sigortaya başvurmaktaki gayesi, erken öldüğü takdirde aile efradına bir yardım kaynağı temin etmektir” diyor. 3839
İmam Nevevi’nin el-Mecmû’ adlı kitabının tetimmesini yazan büyük fakih Muhammed Necib el-Muti de şöyle diyor: “Sigorta kurumu tarafından üyelere verilen tazminatın mubah olması hususunda ihtilâf yoktur. Çünkü daha önce dediğimiz gibi bir kimse birisine “Malını at ben öderim” dese mal sahibi malını attığı takdirde ödemeyi taahüd eden kimse onu ödemeye mecburdur.” 3840
Mısır ulemâsından Mustafa al-Hammami ile İbn Abidin ve Rabıtatü’l-Alem’i-İslâmiye’nin fıkıh heyeti Hey’etü Kibari’l-Ulemâ da sigortanın haram olduğunu belirtiyorlar. Mustafa el-Hammami, kitabında şöyle diyor: Sigortanın bütün çeşitleri haramdır. Aynen piyangonun bir nevidir. Çünkü sigorta şirketi evini sigorta etmek isteyen kimseye “Her yıl bana şu kadar prim ödeyeceksin. Eğer evin yanarsa ben değerini ödeyeceğim yanmazsa da sen taksitini ödemeğe devam edeceksin” der. Demek ki ev yanarsa sigorta değerini ödeyecek yanmazsa ödenen taksitler beyhude gitmiş olacaktır. Bu aynen piyangoya benziyor. Çünkü birçok kimse her yıl bir veya birkaç defa piyango bileti alır ama bir defa olsun
3839] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I, 664-667
3840] El-Fıkhü’l-İslâmi ve Tetavvuruhu
FÂİZ/RİBÂ
- 955 -
kendisine birşey çıkmaz. Bazıları da vardır ki yalnız bir defa bilet alır ve kendisine para çıkar. Yalnız hayat sigortası bundan biraz farklıdır. Çünkü belirtilen zamana kadar sigortalı ölmezse ödediği taksitler fâiziyle beraber kendisine geri verilir.
İbn Abidin de İslâm diyarında sigortanın câiz olmadığını, küfür diyarında gayri müslimlerin sigorta şirketine sigorta edilmiş bulunan malın telef olması halinde bedelini almakta bir beis olmadığını beyan edip özetle şöyle diyor: Tüccarlar arasında cârî olan âdete göre herhangi bir ecnebîden kiralanan gemiye, kira anında mallarının teminatına mâtûfen ecnebî diyarındaki gayri müslime bir miktar para veriyor ki buna sigorta denmektedir. Şayet gemi yanar, batar veya yağma edilirse dârül-harpte bulunan sigorta şirketi malların değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre helâk olan şeyin bedelini almak câiz değildir. Evet müslüman bir tüccarın darü’l-harpte harbî bir ortağı bulunur, müşterek mallarını orada sigorta eder, mal telef olursa müslüman tüccar şirket tarafından verilen taminatı alabilir. Çünkü akit harbi arasında cârî olmuş ve tazminat harbî olan şahsın rızâsıyla kendisine gönderilmiştir.
Mekke-i Mükerreme’de 4.4.1397 tarihinde Abdullah b. Humeyd’in başkanlığında Muhammed Ali al-Harekan, Abdülaziz bin Bâz, Muhammed b. Abdullah al-Sabil, Salih b. Asimeyn, Muhammed Reşid Kabani, Mustafa Ez-Zerka, Muhammed Reşidi, Abdulkuddüs al- Haşimi’n-Nedevi ve Ebubekir Gumi’den müteşekkil fıkıh heyeti toplanarak sigorta meselesini ele alıp inceden inceye tetkik ettikten sonra Mustafa Ez-Zerka hâriç, ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram olduğuna dair kanaatlerini beyan etmişlerdir.
Verilen kararın özeti aşağıya alınmıştır:
1- Sigorta akdi ğararı (aldanma) tazammun eder. Çünkü sigortalı ne kadar vereceğini, ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit ödedikten sonra bir âfet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini sigortadan alır. Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı âfetten mahfuz kaldığı için bir şey almaz.
2- Sigorta kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin, meydana gelen felâkette hiç bir rolü yoktur, ama malı helâk olsa bedelini vermektedir. Yahut devamlı musîbetten mâsum kaldığı için bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.
3- Sigorta ribe’l fadl ve ribe’n-nesîe’yi tazammun eder. Çünkü sigorta iştirakçiye verdiğinden fazlasını verirse ribe’l fadl ve bir müddet sonra olduğu için de ribe’n-nesîe olur.
4- Sigorta meselesinde bedelsiz olarak başkasının malının alınması vardır. Bu da ‘’Ey iman edenler mallarınızı aranızda haksız yere yemeyiniz.’’ âyetindeki yasağın şümûlüne girer.
Hayat Sigortası
“Günümüzde yaygınlık kazanan “Hayat sigortası” (Halk sigorta ve Anadolu sigorta gibi) câiz midir?”
Genel olarak “hayat sigortası” için şunları söyleyebiliriz: Sigorta birtakım risk (tehlike)lerin zararlarından korunma müessesesidir ve Türkiye için “Sosyal Sigortalar” ve “Özel sigortalar” diye ikiye ayrılır. Sosyal Sigortalar; Emekli sandığı,
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşçi sigortası ve Bağkur olmak üzere üç birimden oluşur ve resmî bir kurumdur. Kâr düşüncesi yoktur, ideal şekliyle yardımlaşma (sosyal dayanışma) ve sosyal risklerin zararlarını daha çok kişiye dağıtarak azaltmayı hedefler. Kapitalizmin doğurduğu haksızlıklar ve sosyal riskler sonucunda zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. İslâm’da böyle bir müesseseye hiç ihtiyaç yoktur, ancak yardımlaşma esprisi taşıdığı için İslâm’la idare edilmeyen ülkelerdeki müslümanlar adına tartışılmış ve birçok çağdaş İslâm âlimince câiz görülmüştür. Soruda sözü edilen özel hayat yangın, araba vb. sigortalar ise bünyelerinde taşıdıkları birçok haram unsurdan dolayı gayr-i İslâmîdir, câiz değildir. Çünkü bu sigortalar “ğarar” (taraflardan biri için aldanma ve zarar) içerir. Kumar, fâiz, başkasının malını bedelsiz alma, lûzumlu olmayanı lûzumlu kılma, borcu borca karşılık satma, müşterek bahis ve Allah’ın hükmüne karşı koyma gibi yasakları içerir ki, bunların hepsi haramdır. Çok büyük sûi isti'mallere yakmalara ve tahriplere sebep olur ki, bunlar da hem haram hem de ekonomik açıdan akıllılık değildir. 3841
Dâru’l-Harpte Fâiz
“Dâru’l-harp’te fâiz olmaz, diyorlar. Türk bankalarından fâiz alıp yiyebilir miyiz?”
Dâru’l-harpte fâizin cereyan edip etmemesiyle Türk bankalarından fâiz alıp yemek ayrı ayrı şeylerdir. Önce bu hüküm sadece İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed’in kabul ettiği ve İmam Ebû Yusuf dâhil, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed bin Hanbel gibi diğer imamların karşı olduğu bir hükümdür. “Dâru’l-harp’te müslümanla harbî arasında fâiz olmaz” anlamındaki bir hadis rivâyetine dayandırılır. Hadis, “Nasbu’r-râye” sahibi Zeyla’î’nin ve allâme İbn Hümâm’ın tesbitlerine göre “âhad” bir haberdir ve garibtir (sahih değildir).3842 İmam Şâfiî böyle bir hadisin sâbit olmadığını, dolayısıyla, delil olamayacağını söyler. Nitekim hadis, meşhur on hadis kitabında bulunmadığı gibi, “Dâru’l-harb” ifâdesi de bunun dışında hadislerde geçmemektedir. “Dâru’l-harb”, “Dâru’l-İslâm” gibi terimler sonradan müctehid imamlar döneminde ortaya çıkan terimlerdir. Nitekim İbnü’1-Esîr de “en-Nihâye” adlı değerli eserinde “dâr” kelimesi ile ilgili böyle bir terimden söz etmemektedir. İşin bir yönü budur.
Diğer bir yönü de, bu hükmün usûl kaideleriyle çelişmesidir. Çünkü “haber-i vâhidle ziyâde, nesih sayılacağından câiz olmaz.” Bu haber de haber-i vâhiddir. Kabul edilmesi halinde fâizi ayırım yapmadan (mutlak olarak) yasaklayan nasslara ziyâde bir hüküm getirmiş olur ki, bu câiz değildir. İşin, allâme İbn Hümâm’ın da irdelediği 3843 bir üçüncü yönü vardır ki, sorunun cevabı açısından önemli olan da budur: İmam Âzam ve İmam Muhammed bu hükmü verirken, parayı iktisadî bir silâh olarak düşünüp, müslümanın onu kâfirin ülkesinde ve onun rızâsıyla, herhangi bir yolla alabileceğini, böylece onu iktisâden zayıf düşüreceğini, müslümanın hiçbir sûrette fâiz veremeyeceğini yani fazlalığı müslümanın alması halinde bunun câiz olabileceğini kast ettiklerini, arkadaşları olan imamlar açıklamışlardır. Nitekim İmam Âzam kumarı da aynı kategoriye sokmuş ve yüzde yüz kazanacağını bilmesi halinde müslüman Dâru’l-harpte bir harbî ile kumar
3841] Geniş bilgi için bk. Dr. Muhammed Biltacî, Ukûdû’t-Te’mîn min Vicheti’1-Fıkhı’1-İslâmî, s. 150 ve İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
3842] Zeyla’î, Nasbu’r-Râye, IV/44; İbn Hümâm, Fethu’1-Kadîr, VN/39
3843] İbn Hümâm, a.g.e. VN/39
FÂİZ/RİBÂ
- 957 -
oynayabilir, demiş ve meseleye Rûm Sûresinin başında işaret edilen ve Hz. Ebû Bekr’in şirk diyarı olan Mekkelilerle girdiği bahsi delil göstermiştir. Çünkü bahsin kumardan başka bir anlamı yoktur, ama Hz. Ebû Bekir, kazanacağını Allah Rasûlü'nün haber vermesiyle kesinlikle bilmektedir.
Durum böyle olunca İmam Âzam ve İmam Muhammed’in, cumhûrun karşısındaki bu görüşlerini alsak dahi, günümüzde müslümanın hiçbir yerde onların görüşüne göre de banka fâizi alıp yiyemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü fâiz sistemi artık değişmiş ve fertlerin yerini müesseseler almıştır. Diyelim ki Almanya’da bir müslüman 100 eurosunu bankaya yatırmış ve meselâ yılda: %10 fâiz almış, sene sonunda da parası 110 euro olmuş olsun. Banka, hali hazırdaki sisteme göre bu sayede bu mevduatın (ankes hesabı ayrıldıktan sonra) yaklaşık 5 katı kredi verebilecek ve daha yüksek, meselâ % 15 fâiz uygulayacağından 5x15=75 DM. kazanmış olacaktır. Yani müslüman Ahmet kendi kazandığı 10 euro karşılığında Alman Hans’a 65 euro kazandırılmış olacaktır. Görüldüğü gibi buna câiz diyen hiçbir İslâm hukukçusu yoktur. Türkiye için durum daha da değişiktir. Dârul-harp olduğunu söyleyen görüşten hareket etsek dahi, fâiz müessesesi dediğimiz gibi bir banka olacaktır ve banka yahûdi veya masonun ve yahûdileşen Türkün olsa bile bir taraftan Ahmet Ağa yatırıp, öbür taraftan Mehmet Ağa almış olacağından, bir yönüyle müslüman fâiz vermiş, öbür yönüyle de müslüman, müslümandan fâiz almış olacaktır. Bu ise hiç câiz görülemez.
Haram Paradan, Fâiz Parasından Yararlanmak
Haram yapacağı tahribâtı yapar. İçe doğru olan duyuların, alıcıların (letâif) paslanıp körelmesine vereceği zarardan da geri durmaz. Bunun için de ondan sakınarak çok tevbe edip bağışlanma dilemek gerekir. İşi daha sağlama bağlamak isteyenler için, (Allahu a’lem) bir de yediği paraya karışan fâiz (haram) miktarını hesap ederek eline para geçtikçe, ne olduğunu söylemeden halka yönelik meşrû hizmetlere (çünkü fâiz bütün bir milletten sömürülmektedir) vermek iyi olur. Bu konuda fıkıhçılarımız şöyle açıklamalarda bulunmuşlardır: “Birisine bir hediye ya da ziyafet verenin, malının çoğu haramdan ise alanın kabul etmemesi ve yememesi gerekir. Ama ona verdiği kısmı, miras ve karz gibi helâl yoldan edindiği bir malından ise onu almasında ya da yemesinde mahzur yoktur. Malının çoğu helâl olan ise almasında ve yemesinde zaten mahzur yoktur. Yeter ki bizzat verdiği kısmın haramdan olduğunu biliyor olmasın. O takdirde onu da alamaz ve yiyemez. Böyle olmadıkça yer, çünkü az da olsa malına haram bulaşmayan insan (özellikle de günümüzde) yoktur.”3844 “Böyle bir durumda hediyesi ya da ziyafeti kabul edilmeyecek olan kişi kırılacaksa, hediye ya da ziyâfet verilen yiyeceğinin tutarı3845 kadar bir hediyeyi ona götürür ve âdeta kendi malından yemiş olur.”
Soru: Mâlum bankacılık sektöründe çoğu zaman fâizle karşılaşıyor. Bir yakınımla sohbet ederken bunları söylediğimde bana dedi ki: ‘O günah, bu günah! Paramızı nasıl değerlendireceğiz? Hiçbir şey yapmadan bir kenara koyduğumuzda değer kaybı oluyor.’ Şimdi, bankacılık sektöründe fâiz olduğunda şüphe yok. Parasını değerlendirmek isteyenler için altın dışında gösterebileceğimiz bir yol var mı?”
3844] Hâniyye -Hindiyye kenarında-, NI/400; Hindiyye; V/343
3845] Bezzâziye, VI/360
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Madde 1: fâizle para değerlendirilmez, tam tersine değersizlendirilir. Hem birey bazında hem toplum bazında paranın değer kaybının, enflasyonun en önemli sebebi, fâizdir. Bazıları haksız kazanç sağlamaya, çalışmadan paranın para üretmesine çalışırken, aslında kendi parasının alım gücünü de, toplumun alım gücünü de dinamitlemekte.
Madde 2: Her şeyin sömürüye, ranta, kapitale/paraya ayarlandığı bir düzensizlik olan kapitalizm düzeninde tümüyle İslâmî çözümler üretilmesi mümkün değildir. İslâm’ın da günümüzdeki kapitalizmin problemlerini, kendisi hâkim olmadığı halde çözmesi beklenemez. İslâm, vaad ettiği güzellikleri tümüyle ancak kendi düzeninde gerçekleştirir.
Madde 3: Parasını değerlendirmek isteyenler için altın dışında elbette gösterebileceğimiz yol(lar) vardır.
a) Kendimizin bizzat parayı kullanmamız, paramızın büyüklüğüne göre; küçük tüketim malzemeleri alım-satımından, araba alım-satımı veya benzer yatırımlar yaparak paranın değerini sağlamaya çalışabiliriz.
b) Güvenilen bir tüccara, şirkete, holdinge yatırarak kâr-zarar ortaklığı yapabiliriz.
c) Para bizden, iş anlayan ve çalışabilenden diyerek, güvendiğimiz o işi yapabilecek birisiyle ortak iş yapabiliriz.
Konuyu biraz daha, İslâm ekonomisi yönüyle açıklarsak;
Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir esası değildir. Ekonomik faâliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında mudârebe ortaklığına, müşâreke (inan) ortaklığına ve karz-ı hasene ağırlık verilmesi gerekir. İslâm’da özel sektörün uzun vâdeli ve büyük kredi ihtiyaçları için “kâr-zarar ortaklığı” esası getirilmiştir.
Hîle-i Şer’iyye Denilen Hile-i Şerriyye
Hîle, çözüm, çare, beceriklilik demektir. Çıkış yolu anlamına gelen mahrec ve çoğulu mehâric de hîlenin eş anlamlısı olarak kullanılır. Hîle-i şer’iyye; amel ve tasarrufları şekil ve dış görünüş bakımından fıkha uygun düşürmek, İslâm’da yasak olan hususları görünüşte meşrû olarak yapabilmek için bulunan yollar, çâreler, çıkış noktaları demektir. Karşılaşılan güçlüğü çözmeye çalışırken başvurulan muâmeleye “muâmele-i şer’iyye”, bu işlem sonucu kazanç elde edilmişse, buna da “ribh-i şer’î” denir. Meşrû kâr demektir.
Hîle prensibi ilk Hanefî müctehidlerince İslâm hukukunu yürüyen hayatla uyumlu hâle getirmek, zarûret yoluyla haramların mubah sayılmasını azaltmak, insanların apaçık şer’î kaideleri çiğnemesini önlemek gibi güzel amaçlar için kullanılmış ve daha çok yemin, talâk (boşanma) gibi konularda uygulanmıştır. Ancak bu kaide zamanla çığırından çıkmış “kanuna karşı hile yapmak” şekline dönüşmüştür.
İmam Muhammed, muâmele-i şer’iyyeye “iyne” adını vermiştir. Bu yüzden iyne satışını açıklığa kavuşturmak hîle-i şer’iyyeyi anlamaya yardımcı olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı
FÂİZ/RİBÂ
- 959 -
yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.” 3846
İyne satışı, ödünç para isteyen bir kimseye bir malını veresiye bir bedelle satmak, aynı malı daha az peşin bir bedelle geri almaktır. Bu konudaki bir uygulama örneğini Ebu’l-Âliye Hz. Âişe’den şöyle nakleder: “Zeyd bin Erkam 3847’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: ‘Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.’ Hz. Aişe şöyle dedi: Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabım kaybetmiş olur. Kadın dedi ki; “Satışı bozup, altı yüze geri alsam olmaz mı?” “tabii, kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, önceden verdiği kendinindir.” 3848
Şâfiîler dışında İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu iyne satışını geçersiz saymışlardır. Çünkü bu fâize götürür. Hanefîlerden Ebû Yusuf ise “iyne câizdir ve sevabı vardır. Sevabının olması haramdan kaçınmayı sağladığı içindir”3849 demiştir. İmam Muhammed ise, iyne satışını fâizcilerin uydurduğunu ve bu akde kalben râzı olamadığını söyler. 3850
Muâmele-i Şer’iyyesiz alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Fakat muâmele-i şer’iyye sûretinde İmam Ebû Yusuf’a göre ribâ kalkar, kâr câiz olur. Bu bir şer’î kurtuluş yoludur. Çünkü yetimin veya vakfın malını velî veya mütevellî bir kimseye kârsız (ribhsiz) karz olarak veremez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım akdi vasıtasıyla bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muâmeleyi gayr-i meşrû bir hile olarak kabul etmek doğru değildir.”3851 Ö. N. Bilmen, diğer borçlar konusunda farklı sonuca ulaşır ve şöyle der:
“Ödünç para alanın üzerine, muâmele-i şer’iyye ile bir kâr (ribh) yüklemek sahih ise de, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerâhetten uzak değildir. İbnü’l-Hümâm Fethu’l Kadîr’de şöyle der: Böyle bir işlemde kerâhet yoktur. Şu kadar var ki, bu tercihe şâyân değildir. Çünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak bir iyilikten yüz çevirme vardır. 3852
Hanefilerde genel olarak muâmele-i şer’iyye fâiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu şekilde olmuş, fetvâlar ile hükümler bu yolda verilegel miştir. Osmanlı sultanları hâkim ve müftîlerin, Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşlerle hüküm ve fetvâ vermelerini emretmiştir. 3853 Bunun bir sonucu olarak Belh fakîhleri; “Zamanımızda iyne usûlüne göre yapılan alış-veriş, çarşılarımızda yapılmakta olan alışverişlerden hayırlıdır” demişlerdir.
Ancak hîle-i şer’iyye açıkça veya gizlice fâizli işleme yol açmamalıdır. Mecelle’de de yer aldığı gibi “akitlerde itibar lafza değil mânâyadır.” Diğer
3846] Ebû Dâvud, Büyû’, 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42
3847] ö. 66/689
3848] 2/Bakara, 275; Ahmed bin Hanbel, IV, 180; el-Kâsâni, Bedâyiu’s-Sanâyi’, V, 198, 199; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, Dimaşk 1984, IV, 469
3849] Kâdîhân, II, 244, 245
3850] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, V, 207, 208; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 244
3851] Ö. N. Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, 47-48
3852] Ö. N. Bilmen, a.g.e., VI, 100, 101
3853] Ali Haydar, Dürarü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, IV, 696-700, İstanbul 1330
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yandan, alacaklıya menfaat sağlayan borç akdinin, bütün mezheplerce fâiz sayılarak yasaklandığı görülür 3854. Bu yüzden yapılan akit gerçekçi olmalı yapmacık olmamalıdır. Amellerin niyetlere göre olduğu âyet ve mütevatir hadîslerle sâbittir. Bu hüküm amellerin âhiretteki durumu ile ilgili görülse bile, akitlerde tarafların gerçek niyet, maksat ve irâdelerini araştırmaya bir engel yoktur. Meselâ, bir kimse ödünç olarak 1000 gram altın verip, yılsonunda 1300 gram olarak geri alsa, bu işlem, bir İslâm ülkesinde fâiz sayılacaktır. Bunun yerine evini 1000 gr. altın karşılığında satıp, bir yıl sonra 1300 gr. altına geri alsa, bu bir alım satım muâmelesi olur. 300 gr. fazlalık kârdır. Ancak alım-satım fâizi gizlemek için yapılmışsa o zaman muvâzaalı bir akit sözkonusu olur. Böyle bir durumda Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre dışa karşı açıkça yapılan satım akdi geçerli sayılır. Meselâ; evi alan, artık bir yıl sonra tekrar geri satmaya zorlanamaz. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise tarafların gerçek irâdesi araştırılır. Gerçek irâde satım akdi ise ona göre, fâiz alıp-vermek ise, buna göre işlem yapılır.3855 Kanun boşluklarından yararlanarak, kanuna karşı hîle yapmak isteyenler her devirde olmuştur. Hükümlerin amaçlarından ve özünden uzaklaşmamak için akitlerde gerçek irâdeyi araştırmak veya Ebû Hanîfe’nin dediği gibi dış görünüşe (zâhire) göre hükmetmek gerekir. Bu takdirde hîle-i şer’iyyelerin önüne geçilebilir veya bu konuda tarafların muvâzaalı akit değil de gerçek akitler yapması sağlanabilir.
Bize kadar ulaşan hîle ve mehâric kitapları daha çok Hanefi ve Şâfiîlere aittir. İmam Muhammed’in3856 el-Hiyel ve’l Mehâric’ini el Hâkim eş-Şehîd özetlemiş, İmam Serahsî de bunu şerhetmiştir. el-Hiyel, “el Mehâric fî-Hiyel” adıyla neşredilmiştir.3857 el-Hassâf, Alî b. Muhammed en-Nehâî ve Sa’d bin A. es-Semerkandî gibi fakihlerin de müstakil “el Hiyel” kitapları vardır. Diğer birtakım fıkıh ve fetvâ kitaplarında da hiyel için fasıllar açılmıştır.
Şâfiîlerden Gazâlî ve İbn Ziyad gibi âlimler hiyele cephe almışlarsa da, İbn Hacer, Fetâvâ’sında bunlara karşı çıkmış ve uygulamayı hiyelin lehine çevirmiştir. Hîle-i şer’iyye usûlüne en büyük tepki Hanbelîlerden İbn Teymiyye 3858 ile öğrencisi İbnü’l-Kayyim’den3859 gelmiştir. İbn Teymiye’nin “Kıyâmu’d Delîl alâ Butlânu’t-Tahlîl”, İbn Kayyim’in “ Î’lâmü’l-Muvakkıîn ve İgâsetü’l-Lehfân” isimli eserlerinde bu konu geniş olarak tartışılmış, “gaye ve çâre mübah ise hîle mubah, değilse hîle haramdır” sonucuna varılmıştır. 3860
Soru: “Son zamanlarda bir hayli revaç bulan hisse senedi alım-satımı dinen mahzurlu mudur? Değilse bizler de bu kârlı piyasadan istifade edebilir miyiz?”
Hisse senetleri temel esprisi itibari ile fâize alternatif bir uygulamadır. Zira çeşitli teşebbüsler ve yatırımlar projelerini gerçekleştirmek için kredi kullanmak ya da sermaye arttırımına gitmek sûretiyle, ihtiyaçları olan meblağı hisse senetleriyle toplamak zorundadırlar. Bunun dışında bir kaynağın bulunması istisnai bir durumdur. Öyleyse hisse senetleri üzerinde durulmalı ve zulüm ve haksız kazanç
3854] Abdurrahman b. Süleyman -Dâmad-, Mecmau’l Enhur, İstanbul 1301, II, 303
3855] el-Mavsılî, el-İhtiyar li-Ta’lîli’l-Muhtâr, II, 21; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, I, 171
3856] ö.189/805
3857] Leipzig, 1930
3858] ö.728/1327
3859] ö. 751/1350
3860] İbn Teymiyye Mecmau’l-Fetâvâ, XXIX, 446; İbn Kayyim, İ’lâmü’l-Muvakkıîn, Mısır 1955, III,107-417, İgâsetü’l-Lehfân, Mısır 1310, s. 183-285; A. Emîn, Duha’l-İslâm, II, 190 vd.
FÂİZ/RİBÂ
- 961 -
kendisine yasak edilen “müslüman adam” için bile bir alternatif olabileceği hesaba katılmalıdır. Ancak bizim görebildiğimiz kadarıyla şu andaki işleyiş şeklinin şer’an mahzurlu yönleri vardır, biz onlara işaret etmekle yetinecek, hem fetvâyı hem de iman edenler açısından işin pratik hallini ehline bırakacağız:
Fıkhî mezhepler ya da “icmâ-i mürekkep” açısından: Hisse senetlerinin işleyiş biçimine baktığımızda ve görüşleri bize “zâhir” olarak ulaşan dört mezhebe başvurduğumuzda her birinin bir yönüyle buna “fâizsiz” ya da “bâtıl” diyeceğini görürüz. O takdirde ictihâdî ihtilâflar açısından bunun câiz olamayacağında âdeta icmâ olmuş olur. Bundan sonra zikredeceğimiz maddeler, mezheplerin söz konusu nokta-i nazarları cümlesindendir.
Nasslar açısından: Örneğin, İslâm fıkhında bulunmayan bir meseleye ihtilâflı içtihatlardan gitme yerine, konuyla ilgili nassların esprileri (illetleri) araştırılarak cevap bulmak gerekir, denebilir. O takdirde karşımıza şunlar çıkar: Kur’ân’ı Kerim’de “insanların mallarını bâtıl yollarla yemeyin” 3861 denir. Spekülatif kazanç ve kumar diye nitelenen, ilgili çevrelerin bir parmak ve kaş-göz işaretiyle piyasası inip çıkan hisse senetlerinde bunun hiç olmadığını söylemek mümkün değildir.
Diğer yönden, İslâm’da temel üretim faktörü emektir. Hâlbuki bu uygulama bir aylaklar gürûhunun ortaya çıkmasına, dolayısı ile emeksiz kazanca sebep olmaktadır.
Hadislere baktığımızda ise: “Yanında olmayan bir şeyin satışı helâl değildir”, “satın alınan bir şeyin, alındığı yerde satılması memnû’dur”, “serbest piyasanın oluşabilmesi için kırsal kesimden mal getirenlerin yolda karşılanması menhîdir”; “spekülasyon yasaktır” ifadeleriyle karşılaşırız. Bütün bunların özünde haksız kazancın, aldatmanın, ğararın, meçhûliyetin önlenme esprisi vardır. Hisse senedi satışı bunlardan bütün bütün uzak değildir.
Akdi fâsit kılan unsurlar açısından: Az önce sözünü ettiğimiz ğarar, fâhiş mechûliyet, fâizli muâmele gibi unsurlar, az da olsa bu satışlarda söz konusudur. Ğarar, mevcut olmama ihtimali de olan şeyin satışıdır. Piyasaya hisse senedi süren şirketlerin gerçekte pozitif mal varlıkları hiç olmadığı olabiliyor. Fâhiş mechûliyet satın alınan şeyde, niza'a sebep olabilecek ölçüdeki bilinmezliktir. Bunların her birerleri akdi fâsit kılan unsurlardır.
Şirketi elinde tutanlar açısından: Bu günlerde pek üzerinde durulmayan, gayrı müslimle ortaklık kurma meselesi ehli kitap açısından klâsik İslâm hukukçularınca ele alınmış ve bazı içtihatlar serdedilmiştir. Öncelikle müslümanların “ehli kitap”la ateist ve mecûsileri bir tutmadıklarını bilmek gerekir. Ehl-i kitap (Yahudi ve Hiristiyan) olmayanlar, olanlara göre her konuda daha olumsuz bir durumdadırlar. Ne hikmetse ehli kitabın dışındaki gayr-i müslimlerle yapılacak böyle bir muâmeleden söz edilmemektedir. Bu, onların bunu meşrû görmediklerini anlatır olmalıdır. Masonlar, komünistler ve ateistleri bu grupta mütâlâa edebiliriz: Ehli kitapla ortaklık kurmaya gelince: Ortaklığa konu olan mala müslümanın hâkim olması, onun inisiyatifinde bulunması şartıyla câiz olacağını söyleyenler çoğunluktadır. Her halükârda ortak olunması, mekruhtur diyenler de vardır. Onlarla ortaklığı mahzurlu görenler Atâ’dan rivâyet edilen: “Rasûlüllah (s.a.s.), alım-satım müslümanın elinde olmadıkça Yahudi ve Hiristiyanlarla ortaklığı
3861] 2/Bakara 188
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasakladı” meâlindeki rivâyeti delil getirirler. Benzer bir rivâyette: “Çünkü onlar fâizli muâmele yaparlar” gerekçesi (illet) de zikredilir. Dikkat edilirse “yaparlar” denilerek inançları sözkonusu edilir, fiilen yapıyor olup olmamaları söz konusu edilmez. Bu açıdan günümüzdeki şirketlere baktığımızda şirket idaresini ellerinde bulunduranların kimliği önemli bir unsurdur.
Şirkette çalışanlar açısından: Bildiğimiz kadarıyla günümüzdeki şirket çalışanlarının yönetici olarak, idare heyeti üyesi olarak kazanç dışında belirli bir maaş almaları söz konusudur. Hâlbuki İbnü’l Münzir şirketten ortaklara sâbit bir maaş verilemeyeceğinde icmâ’ olduğunu söyler. Sadece Hanefi mezhebinde, ortakların çalışmaları halinde şirketten, ancak sene sonu itibarıyla kazançtan mahsûben sâbit maaş alabilecekleri, şirketin zarar etmesi halinde ise aldıkları maaşı geri vermeleri gerektiği söylenir. Görüldüğü gibi bu meselede akdi fâsit kılan unsurlardan sayılır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bu mahzurların her biri teker teker düşünüldüğünde belki şu ya da bu mezhebe göre ortadan kalkabilirler. Ancak tümü birden hesaba katıldığında başta da söylediğimiz gibi, şu kadar ya da bu kadar mahzurun varlığında ittifak edilmiş ve hisse senedi alım-satımı da o ölçüde mahzurlu olmuş olur. Genel olarak durum budur ve bu günkü şekliyle bu muâmele tertemiz bir kazanç olarak görülmemektedir. Zaten böyle konularda safi hayır ya da safi şer olamaz. Birisinin diğerine galibiyeti olabilir. Bu konunun da şerri hayrına gâlip görülmektedir. Bununla birlikte:
a. Doğrudan fâiz muâmelesi yapan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla haramdır. Bankalar, bankerlik ve tefecilik kuruluşları gibi.
b. Şer’an mütekavvim mal sayılmayan şeylerin üretim ve alım-satımıyla uğraşan şirketlerin hisse senedini almak da aynıdır; şarap, bira vb. şeyler üreten kuruluşlar gibi...
c. Mütekavvim mal üretmekle beraber, bizzat ortak olunan o malı fâizli muâmelelerle satan ve fâiz sebebiyle elde ettiği kârı diğerine karışan ve toplam kârının yarısı ve daha fazlası fâiz olan şirketlere hisse senediyle ortak olmak da haramdır.
d. Ortak olunan şey helâl bir üretim olmakla beraber şirketi elinde bulunduran müslümanlar başka haram işlerle de uğraşıyorlarsa, onlardan hisse senedi almak sûretiyle onları desteklemek “günahda yardımlaşma” anlamı taşır. Hâlbuki bu Kur’ân’ı Kerim’de yasaklanmıştır. 3862
e. Yahudi ve Hristiyanların hâkim olduğu şirketlerden hisse senedi almak, başka hiç bir mahzur yoksa en azından mekruhtur.
f. Fıkıh kitaplarımıza bakıldığında; komünist, mason ve ateistlerin hâkimiyetinde bulunan şirketlerden hisse senedi almak câiz değildir gibi bir sonuç çıkıyor, araştırılmalıdır...
g. İdaresine müslümanların hâkim olduğu, haramla iştigal etmeyen, daha şeffaf olup, satıma konu olan şirket varlığını, dolayısı ile satılan senede düşen hisseyi açıkça bildiren, senetleri ise muharrer olup, ortaklıktan vazgeçmek
3862] 5/Mâide, 2
FÂİZ/RİBÂ
- 963 -
isteyenlere bu imkânı sağlayan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla câizdir. Ve bu Müslüman işadamları, İslâmî teşebbüsler ve helâl sermaye için son derece önemli bir konudur. Çünkü işaret ettiğimiz gibi, hisse senetleri, İslâm’a göre en büyük haramlardan olan fâizin şu andaki en önemli alternatifi, işletme ve yatırım sermayesi temini için en kestirme yoldur. Müslümanlar bunu haram unsurlardan uzaklaştırarak uygulayabilseler, helâl temellere oturmuş, millete hizmeti ibâdet bilen çok büyük işletmelerin doğmasına ve fâizin belinin kırılmasına sebep olabilirler.
h. Söylediklerimiz bir hüküm ve fetvâ değil, bu konuda daha sağlıklı düşünecek olanlara bir fikir beyanından ibârettir.
Kâr
Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalık. Arapça karşılığı ribâ olup, sözlükte, mastar anlamı; kazanmak, kâr etmek demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde kullanılmıştır: “Onlar, doğruluğa karşılık sapıklığı satın aldılar. Fakat bu ticaretleri onlara kâr getirmedi.” 3863
Alış-veriş genellikle kâr sağlamak veya ihtiyacı karşılamak amacıyla yapılır. Ticaret meşrû olunca, kâr elde etmenin de meşrû olması tabiîdir. Çünkü kâr, mal mübâdeleşinin semeresi olup, onsuz ekonomik bir hayat düşünülemez. Bu yüzden İslâm hukuku kârı yasaklamamıştır. Âyet ve hadislerde ticaret ve kazançtan genel olarak söz edilmiş ve ekonomik hayatın belirli ölçülere uyularak, kendi tabiî kuralları içinde yürümesi amaçlanmıştır. Kârın tabiî ve ahlâkî ölçüler içinde oluşması esas alınmıştır.
Bu prensibin bir gereği olarak alış-verişlerde çeşitli mallara yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak, arz ve talep kanunlarına bağlı serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınır. Ancak bu prensibi korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için, birtakım tedbirler öngörülmüştür. Ribânın yasaklanması, karşılıksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması bunlar arasında sayılabilir.
Alış-verişlerde yalan, hile, aldatma, satılan şeyin ayıbını gizleme veya onu mevcut olmayan vasıflarla övme yasaklanmış, açık, gerçekçi ve ma’kul ölçüler geliştirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram yollarla yemeyiniz. Ancak karşılıklı rızâya dayanan, meşrû bir ticaret yoluyla olması durumu müstesnâdır” 3864; “Allah alış-verişi helâl, ribâyı ise haram kılmıştır.” 3865
Kâr durumuna göre satım akdi şu kısımlara ayrılır:
a) Pazarlıkla (müsâvemeli) satış: Tarafların üzerinde anlaştıkları bir satış bedeli ile, malı mübâdele etmeleri. Burada alış fiyatı veya mâliyet açıklanmadan satış bedeli belirlenir. Pazarlık bu fiyat üzerinden yapılır. İslâm hukukunda satış (bey’) denilince daha çok bu çeşit alış-verişler akla gelir. İslâm bilginlerince yanılma ve yalan karışma ihtimali az olduğu için müsâvemeli satış şekli tavsiye edilir. Alıcıya net kâr miktarı açıklanmaz. Fakat satış bedelinin içinde kâr da dâhildir. Akde yalan, hile ve aldatma karışır, fiyat da fâhiş gabin ölçüsünde
3863] 2/Bakara, 16
3864] 4/Nisâ, 29
3865] 2/Bakara, 275
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüksek olursa, akdi aşırı yararlanma sebebiyle feshetmek mümkündür. Böyle bir durum yoksa, tarafların karşılıklı rızâ sonucu anlaştıkları bedelin miktarına müdâhale edilmez. 3866
b) Murâbahalı satış: Alış fiyatı veya mâliyet üzerine belirli bir kâr ekleyerek yapılan satış. “Bu malın alış fiyatı veya mâliyeti yüz milyon liradır. Yirmi milyon veya yüzde yirmi kârla satıyorum” demek gibi. Murâbahalı satışta, alış fiyatının veya mâliyetin ve kâr miktar veya yüzdesinin müşteriye açıklanması gerekir. Bu, anaparanın mislî yani ölçü, tartı veya standart olup sayıyla alınıp satılan şeylerden olmasını gerektirir. Ribâ (fâiz) cereyan eden mislî mallar kendi cinsleriyle murâbahalı olarak mübâdele edilemez. Yüz gram altını, yüz yirmi gram altınla veya yüz kg. buğdayı yüz yirmi kg. buğdayla mübâdele etmek gibi. Aksi halde fazlalıklar ribâ (fâiz) olur. Ancak cinsler değişik olursa kârlı satılabilir. İki ton arpa karşılığında aldığımız bir ton buğday, iki buçuk ton arpayla mübâdele edilirse yarım ton arpa, kâr olur. 3867
c) Tevliye: Alış fiyatı üzerinden, hiç kâr eklemeksizin satış yapmak demektir. Buna, başa baş satış yapmak da denir. Ancak, mâliyeti etkileyecek birtakım masraflar yapılmışsa ticaret örfüne göre bunlar eklenir. Bu takdirde satış yine kârsız ve mâliyet üzerinden yapılmış olur. Tevliyede, murâbahalı ve zararına (vazîa) satışlar gibi güvene dayanan bir satış şeklidir. Alıcı verilen bilgilere güvenerek akit yapar. Bu yüzden verilen bu bilgilerin doğru olması gerekir. Aksi halde alıcı için daha sonra akdi bozma veya aldanma miktarını satış bedelinden düşürme gibi haklar doğar.
Hz. Peygamber Mediyne’ye hicret etmek isteyince, Ebû Bekir (r.a.) iki tane deve satın aldı. Rasûlüllah (s.a.s.) O’na şöyle dedi: “Bu iki deveden birisini bana aldığın fiyatla devret “ Hz. Ebû Bekir bedelsiz vermek isteyince, Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Kârsız satış çeşitli amaçlarla yapılabilir. Malı elinden çıkarma isteği, nakit para sıkıntısı, malın moda veya mevsiminin geçmek üzere olması, alıcıya yardım etmek, müşteri tutmak ve benzeri düşünceler bunlar arasında sayılabilir.
d) Vazîa (zararına satış): Alış fiyatının veya mâliyetin altında bir fiyatla satış yapmak. Bir kimse, malını belirli bir kârla satabileceği gibi, hiç kârsız hatta zararına da satabilir. Zararına satış da çeşitli amaçlarla yapılır. Alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve müşteriyi işyerine alıştırma bunlar arasında zikredilebilir. Ancak satıcının sıkışık durumundan, samimiyetinden veya malın gerçek değerini bilmeyişinden yararlanarak değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir. Sahâbe devrinde, alışverişlerde dürüst hareket edildiği, hile ve hud’a yoluna sapılmadığı, o devre ait çeşitli uygulamalardan anlaşılmaktadır. Ashab-ı kirâmdan Cerir b. Abdillah el-Becelî 3868birisinden bir at satın almak ister. Satıcı atı 500 dirheme verebileceğini söyler. Cerir: “Bu at daha fazla eder, şu anda 600 dirhem veririm, fiyatı 800 dirheme kadar da arttırabilirim” dedi. Satıcı: “Atım cidden bu kadar değerli midir?” diye sorunca da; “At, belki 800 dirhemden de fazla edebilir, fakat ben daha fazla veremem” diye
3866] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sânâyi V, 134; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, IV, 159; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmi Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 88, 89
3867] es-Serâhsî, el-Mebsût, XIII, 82, 89; el-Kâsânî, a.g.e, V, 221
3868] ö. 51/671
FÂİZ/RİBÂ
- 965 -
cevap verir. Bu sırada çevrede bulunanlar Cerîr’e şöyle derler: “Atı 500 dirheme satın alman mümkün iken fiyatı niçin bu kadar yükselttin?” Cerîr şu cevabı verir; “Biz, alış-verişlerimizde hile yapmayacağımız hususunda Allah’ın Rasûlüne söz verdik.” 3869
Bir satım akdinde kâr miktarını belirleyebilmek için her şeyden önce malın ilk alış fiyatı veya kıymet arttırıcı harcamalar gerektirmeyen mallarda kâr, doğrudan doğruya alış fiyatının üzerine eklenir. Alış fiyatına anapara (râ'sûlmal) denir. Bu, ilk alıcının akitle ödemeyi üstlendiği bedeldir. Başka bir deyimle, mala kendisiyle mâlik olunan ve akitle gerekli olan bedeldir. Akitten sonra, satış bedeli yerine başka bir bedel üzerinde sözleşme yapılsa, bu yeni bedel anapara sayılmaz. Kârlı (murâbahalı) başa baş (tevliye) ve zararına (vazia) satışlarda anapara veya mâliyet asıldır. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında bir malın üretim ve dolaşım safhası, mâliyet bakımından bir tutulmuş ve ayrı olarak ele alınmamıştır. Hanefîlerde, mâliyete eklenip eklenmeyecek harcamaların belirlenmesinde örfe ağırlık verilmiştir. Bu konuda temel prensip, malın kendisinde veya kıymetinde artış meydana getirme niteliğinde olan harcamaların alış fiyatına eklenmesi, bu niteliği taşımayanların ise eklenmemesidir. Meselâ, nakliye, dikiş, cilâlama, boyama gibi, malda artış sağlayan masraflar eklenebilecek, mal sahibinin (ilk alıcı) malın alımı, nakli ve pazarlaması sırasında kendi şahsı veya aile fertleri için yaptığı yeme, içme yatıp kalkma masraflarıyla, çoban, bekçi, doktor veya veteriner masrafları eklenerek masraflar arasındadır. 3870
İslâm hukukunda net maliyet hesabı, güvene dayanan bir satış niteliğindeki murâbaha, tevliye ve vazîa satışlarında gereklidir. Satıcı kendi alış fiyatını müşteriye açıklamaksızın, belirleyeceği bir satış bedeliyle malını satabilir. Hatta mala, piyasadaki râyiç fiyatlarını ölçü alarak, yeni bir kıymet koyup, bu yeni değer üzerinde bir kâr ilâvesiyle satış yapmak da mümkündür. Yeter ki, alıcıyı yanıltacak ve onu etki altında bırakacak yanlış bilgiler verilmesin. Kârın meşrû olması için, satıcının iyi niyet kurallarından ayrılmaması ve alıcıya doğru bilgiler vermesi gerekir. Aksi halde gabin hali söz konusu olabilir ve alıcı lehine bazı haklar doğar.
İslâm’da, çeşitli mallara yüzde üzerinden belirli kâr haddi uygulaması getirilseydi ekonomik hayat zorluklarla karşılaşırdı. Çünkü kâr miktarını dondurmak, o malın alış fiyatını veya mâliyetini tam olarak bilmeyi gerektirir. Bu ise her zaman net olarak hesaplanamaz ve akde hile karışabilir. Diğer yandan aynı cins ve kalitedeki malın mâliyeti tüccardan tüccara değişir. Sermayesi geniş olan kimse, peşin para ile çok mal satın alır, kendi araçları ile nakleder; dükkânı kendi yeridir, kira ödemez. Bütün bu nedenlerle malı ucuza mâl eder. Diğer bir tüccarda bu imkânlar olmadığı için, mâliyeti yüksek olabilir. Üretimdeki mâliyetler çok daha değişik etkenler yüzünden farklı olur. Aynı cins ve miktarda birçok malın mâliyetleri farklı olunca, yüzde kâr ilâvesiyle oluşacak satış bedelleri de farklı olacaktır. Böyle bir piyasada ucuz fiyata satanlar alıcı bulur. Mâliyeti yüksek olduğu için pahalı satmak zorunda kalanlara, diğerlerinin elinde mal biterse, satış sırası gelecektir. İşte bu ve benzeri sakıncalar yüzünden, Allah Rasûlü piyasa fiyatlarına müdâhale etmesi için kendisine başvuran Sahâbilere şöyle buyurdu:
3869] İbn Hazm, el-Mûhallâ, Mısır 1389, IX, s. 454 vd
3870] es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 80, 91; el-Kâsânî, a.g.e, V, 223; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, III, 162; İbn Âbidin, Reddu’l-Muhtâr, IV, 155; Ali Haydar, Düraru’l-Hukkâm, I, 598; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 103, 113
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphe yok ki, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem.” 3871
Sonuç olarak İslâm’da sağlam bir ticaret ahlâkının oluşması amaçlanmıştır. Alış-verişe hile, huda' yalanın karıştırılması yasaklanmış, temel ihtiyaç maddelerini günün râyiç bedeli ile satanların sadaka sevabı kazanacakları belirtilmiş ve tüccarların bununla bir toplum hizmeti yaptıklarına işaret edilmiştir. Ancak iyi niyetin yeterli olmadığı devirlerde esnaf ve tüccarı serbest ve kontrolsüz bırakmak temel ihtiyaçların sömürülmesine yol açar. Üretim, dağıtım ve para gücünün kötüye kullanılmaması için devletin gerekli tedbirleri alarak üretici ve tüketiciyi koruması arz ve talep dengesini sağlamak gerekir. Bunun sonucunda üretici ve dağıtıcıya az gelmeyecek, alıcıda çok görünmeyecek bir piyasa fiyatı oluşur. İşte bu fiyatın içinde yer alan, İslâm’da miktar ve oranı belirlenmemiş bulunan kâr meşrû sayılır.
KDV (Katma Değer Vergisi)
“KDV’ye bağlı olarak memurlara ödenen vergi iâdesinin hükmü nedir? Eksik kalan faturaların başkalarından tamamlanması câiz midir? Bir satıcıdan bir mal almadan fatura alıp vergi iâdesinde kullanıbilir mi?”
Önce KDV denen olayı şu haliyle benimsemediğimizi ve de İslâmî olmadığını vurgulamak gerekir. Çünkü KDV üreticiden değil, tüketiciden, bir başka ifade ile fabrikatörden değil, isçiden ve çiftçiden alınan matrahına zarurî harcamaların da dâhil olduğu bir vergidir. Meselâ otuz tane fabrikasi bulunan falan ağa, ürettiği mallara istediği fiyatı koyarak satar ve ilk el olduğu için devlete böyle bir vergi de ödemez. Beş-on çocuğu bulunan, kirada oturan ve herhangi bir işe giremediği için sosyal güvenliği de olmayan, bu yüzden çoluk-çocuğunun tedavisi dâhil her türlü ihtiyacını simit satarak karşılamaya çalışan Veli Efendi çocuğuna aldığı bir lastik ayakkabıyla, hanımına alacağı basma fistana ve ilaca KDV öder. Bu yolla devletin kasasında toplanan KDV (enflasyon hesaba katıldığında) yan fiyatından daha aşağıya yine o falan ağaya teşvik kredisi olarak verilir. Falan ağa da, gerçekte aldığı krediye fâiz vermemekle beraber hatta bir de üste atmakla beraber, rakamsal fâizi maliyetine yansıtır. Meselâ on milyon TL.’ye satacağı malı söz konusu fâizli on dört milyon TL.’ye satar. Beri taraftan tüketici Veli Efendi böylece KDV dışında o ağanın kredi borcunu (fâiz demiyorum) da ödemeye ortak edilir. Hâlbuki fakirden dolaylı ya da dolaysız hiç bir vergi alınmamalı, malı transfer zenginden fakire doğru olmalıdır. Şu anda durum tam tersinedir. Herhalde bu kapitalizmin gereği olarak yapılmaktadır. Buna bağlı olarak tüketiciye ödenen vergi iâdesinin en olumsuz yönü de sadece bir sosyal güvenlik müessesesine bağlı olup prim ödeyenlere verilmesidir. Böylece sanki devlet, “yüz verirsen on veririm” demiş olmakta ve temelde insana değil üretime değer verildiği gösterilmektedir. Bu da müslümanlar olarak bizim sosyal devlet anlayışımıza uymayan bir durumdur. Buna göre KDV’yi ödeyen bizim simitçi Veli Efendi vergi iâdesi de alamayacaktır. Sebep: İş bulup devlete prim ödememiştir. İşte bizim anladığımız sosyal devlet, sadece hakkı olan değil, görevleri de olan bir devlettir ve vatandaşına iş bulmak onun görevleri arasındadır.
3871] Ebû Dâvud, Bûyû’, 49; Tirmizî, Bûyû’, 73; İbn Mâce, Ticârât 27; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 327, III, 85, 106, 286
FÂİZ/RİBÂ
- 967 -
Sorunun diğer bölümlerine gelince: Vergi iâdesi devletten çalınmamakta, devlet bunu bilerek vermektedir. Hatta aldığının belki, sadece yarısını iâde etmektedir. Bu yüzden alınmasında bir mahzur yoktur. Eksik kalan faturaların başkasından tamamlanmasının da sakıncası yoktur. Çünkü bu iâdeyi veren devlet bunu şart koşmamakta, sadece maaşından fazla olanı kabul etmeyeceğini söylemektedir. Onun için önemli olan, belli miktarda KDV’nin yatırıldığının faturalarla ibraz edilmesidir. Faturalar sahte olmadıktan ve KDV’ye tâbi özel fatura olduktan sonra, şuradan ya da buradan olması önemli görülmemektedir. Herhangi bir mal almadan fatura almakta da durum aynıdır. Yani iâdeyi veren taraf (meselâ devlet) bundan zarar değil kâr etmektedir ve eğer sorulsa kabul edeceği açıktır. Çünkü karşılıksız fatura verdiği sanılan esnaf aslında bunu karşılıksız veriyor değildir, bir başkasına vermesi gerekip de vermediği faturayı vermektedir ki, bu da devletin işine gelir ve karşılığında alınan vergi iâdesi haksız yere alınmış olmaz, helâl olur (Allahu a’lem).
Konut Kredisi
“Bir konut kooperati’fine katılacağım. Fakat devletten fâizli kredi alındığı için sakıncalıdır deniyor. Katılabilir miyim?”
Konu, günümüzün gayr-i İslâmî toplumunun bir meselesi olması yanında bazı yönleriyle yeni bir konudur. Onun için şahsen benim buna nihâi cevabı vermem mümkün değildir. Bu meseleyi konu edinen ilmî toplantılara katılmış birisi olarak ancak bir özetleme yapar ve “fetvâyı, müftiler verse de sen vicdanına sor” 3872 hadis-i şerif gereği her mü’min kendi vicdanına danışmalıdır. Konu enflasyonla alâkalıdır. Ebû Yusuf’un alış verişten ve istikrazdan doğan borçlanmalarda değere itibar edilir ve alınan rakam değil, alınan değer ödenir yani enflasyon farkına itibar edilir, anlamında bir görüşü nakledilir. İbn Âbidin meseleyi inceler ve “Hanefi mezhebinde fetvâ sadece buna göredir”,3873 der. Devrimizin en büyük İslâm hukukçularından üstad Ebû Sünne ise, bu sözün Ebû Yusuf’a âit olması şüphelidir. Çünkü zâhir rivâyet kitaplarında yoktur, demişlerdi. Konuyu bizde tartışanlar ise, İbn Âbidin’in de tercihi üzere, geçmiş borçlarda enflasyona itibar edilip, değer farkının alınacağında hemen hemen ittifak halinde görülüyorlar. Ancak gelecekte olacak enflasyonu hesaba katıp, onun altındaki bir fâizin fâiz olup olmadığı biraz daha farklı bir mes’ele. Çok ihtiyatlı olanlar; muhtemel enflasyonun hiç olmadığını ya da fâiz nisbetinden daha düşük puanda gerçekleştiğini varsaydığımızda devlet belirlenen fâizi almamazlık etmeyecektir, demektedirler. Diğerleri bunu gerçekçi görmemekte ve en yetkili ağızlar bile enflasyonun % 30’dan düşük olmayacağını söylerken, % 15-20 fâizli ve uzun vâdeli bir kredide pozitif fâizin bulunması binde bir ihtimal bile değildir. Bu derece zayıf bir ihtimale de hüküm bina edilmez. Sonra müslümanlar, kendilerinden toplanan vergilerden verilen bu kredileri almamakla iktisaden sıfırlanmakta ve devamlı zenginlerin lehine bir malı transfer söz konusu olmaktadır. Bir müslüman için, içinde bulunduğumuz şartlar, olağanüstü şartlardır ve bir geçiş dönemi sayılır. Dolayısıyla, bunda ayrıca zarûret (!) de vardır. Ancak burada, enflasyon oranı fâiz oranından çok çok düşük olduğundan pozitif fâiz olmasa da bir negatif fâiz gerçekleşmekte ve krediyi alanın fâiz vermesi şöyle dursun, para değerinin
3872] Ahmed bin Hanbel, IV/194
3873] bk. İbn Abidin, Tenbihu’r-Rukûd N/60-61
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşmesiyle, aldığının çok azını vereceğinden devletten fâiz almaktadır. Problem buradadır ve aslında milletten alınan bu fazlalığın tekrar millete verilmesi şartıyla bu tür krediler câiz olmalıdır, demektedirler.
Kumar, Fâiz ve Meyhane İşletmeciliği Gibi Meşrû Olmayan Vâsıtalarla Elde Edilen Malların Zekâtları Verilir mi ve Bu Paralarla Hac Farîzası Yerine Getirilebilir mi?
Kumar, fâiz ve meyhane işletmekle elde edilen paradan başka helâl bir yolla kazanılan bir paraya sahip olamayan kimseye ne zekât, ne de hac farz değildir. Bu kimse fakir sayılmaktadır. Sebebi de elinde gayri meşru yollarla elde ettiği paraların tamamını fakirlere dağıtmak zorundadır. Ancak elindeki para veya malın tümü haram olmayıp arasında helâl yoldan kazandıkları var ve bu mallar karışmış ise kendisine hem zekât ve hem de hac farzdır.
Dolayısıyla meşrû olmayan yollarla kazanç sağlayan kimselerin elde ettikleri bu kazancı fakirlere ve mesâlih-i âmme (kamu yararı) cihetine harcayarak bir daha bu yolla kazanç sağlamamak üzere tevbe etmeleri gerekmektedir.
Meşrû ve Gayrı Meşrû Ne Demektir?
Meşrû: Şeriata uygun, şeriatça yasaklanmayan davranış demektir. İslâm hukukunda farz, vâcib, sünnet, müstahab ve mubah olarak tanımlanan davranışları belirtir. Şer’î, helâl, câiz kelimeleri de meşrû ile aynı anlamı karşılar. Gayrı meşrû deyimi ise meşrû olmayanı, İslâm şeriatında haram ve mekruh olan davranışları dile getirir.
Toplum halinde yaşayan insanlar, belli kurallara uymak zorundadırlar. Bu kurallardan bazıları emredici bazıları da yasaklayıcı niteliktedir. Toplum düzeninin sağlanması, haksızlıkların önüne geçilmesi için uyulması zarûrî olan bu kurallara hukuk kuralları denir. Bu kurallara uymayanlara müeyyide (yaptırım) uygulanarak, uymaları sağlanır. İşte kanunlarla yasaklanmamış olan, başka bir ifadeyle, kurallara uygun olan davranış ve fiillere kanuna uygun anlamında meşrû fiiller denir.
Hukuk sistemleri, İlâhî hukuk sistemi ve beşerî hukuk sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. İslâm şeriatı, İlâhî bir hukuk sistemidir. Bu sisteme göre meşrûluğun kaynağı (şâri’) Allah ve Rasûlü’dür. Başka bir deyişle şeriat koyma, insan ve toplum hayatını düzenleyecek kanun ve kurallar getirme yetkisine yalnızca Allah ve Rasûlü sahiptir. Bu nedenle meşrûiyetin sınırları İslâm şeriatınca belirlenir. Şeriatça yapılması istenilen, teşvik edilen ya da yasaklanmayan davranış ve fiiller meşrûdur. Şeriatın yasakladığı ya da yapılmasını hoş görmediği davranışlar da gayrı meşrûdur. Bir müslüman, bu konuda seçim hakkına da sahip değildir. 3874
Beşerî hukuk sistemleri de insan ve toplum hayatını düzenleyen yasaklar getiren kanun ve kurallar koyarak insanların bunlara göre davranmalarını ister. Fakat bu sistemler kanun koyucu olarak Allah’ı değil, belli bir insan ya da kurumu tanırlar. Böyle bir hukuk sisteminin yürürlükte olduğu toplumlarda İslâmî anlamda bir meşrûiyetten söz edilemez. Çünkü İslâm açısından, her şeyden önce, sistemin kendisi özü bakımından, gayrı meşrûdur. Bu nedenle böyle bir sistemde meşrû sayılan bir davranış, gerçekte gayrı meşrû olabilir. Sözgelimi beşerî hukuk
3874] 33/Ahzâb, 36
FÂİZ/RİBÂ
- 969 -
sistemlerinde zinâ yapmak, içki içmek, fâiz alıp vermek meşrû (yasal) davranışlardır. Oysa bunlar İslâm şeriatınca kesin biçimde yasaklanmıştır ve bu nedenle de gayrı meşrûdur.
İslâm’a göre bir fiilin meşrû olup olmadığı, İslâm Hukukunun kaynakları (Edille-i Şer’iyye) dediğimiz Kitap, Sünnet, İcma’ ve Kıyasla bilinir. Meşrû olup olmadığı hakkında bu kaynaklarda açık bir hüküm yoksa, fayda-zarar (maslahat) ve zarûret gibi hususlar gözönünde tutularak ictihâd yapılır.
İslâm’da haram olduğu kesin olarak bildirilmiş şeyler vardır. Bunların dışındakiler genellikle mubah (meşrû) kapsamına girer. Meşrû olup olmadığı açık olarak bilinemeyen (şüpheli) şeylerin terkedilmesi, takvâ açısından tavsiye edilmiştir.3875 Ayrıca hadislerde bir şeyin meşrû olup olmadığını ayırmak için bazı ölçüler verilmiştir. Buna göre kalbi rahatsız eden ve insanların bilmesi istenmeyen şey, kalbin şüpheye düştüğü şey gayrı meşrû (ism/günah); kalbin huzur duyduğu, şüpheye düşmediği şey meşrûdur (birr/iyilik). 3876
Senet, Bono ve Çek Satmak veya Satın Almak Câiz midir?
Senet, bono ve çek satmak veya satın almak câiz değildir. Çünkü bunlar para veya meta’ değiller. Ancak zimmetteki parayı sağlama bağlamak için birer teminattır. İmam Mâlik şöyle rivâyet etmiştir: Mervan bin Hakem’in zamanında bir çeşit çek çıkmıştı. Halk, karşılığını almadan birbirine satmaya başladılar. Bunun üzerine Zeyd bin Sâbit bazı sahâbi ile birlikte Mervan’a gittiler: “Ey Mervan, fâiz ile alış veriş yapmayı mubah mı kılıyorsun?” dediler. Mervan: “Allah’a sığınırım, bu ne demektir?” dedi. Sahâbîler: “Halk, karşılığını almadan bu çeklerle alış veriş yapıyor” dediler. Bunun üzerine Mervan, emniyet mensuplarını gönderdi, onlarla alış veriş yapanları tâkip ederek malları ellerinden alıp sahiplerine iâde ettiler. 3877
Ayrıca, şimdi olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da maaşı beytü’l-maldan veya vakıf gelirinden verilmek üzere memur ta’yin ediliyordu. Memura, takdir edilen aylığa “Camekiye” denilirdi. Camekiye’nin satışıyla ilgili İbn Âbidin şu fetvâyı naklediyor: Mûsânnife Camekiyenin satışı soruldu. Yani adamın birinin maliyeden alacağı aylığı vardır. Henüz vakti gelmeden ihtiyacından dolayı, miktarından daha düşük bir para ile satıyor, böyle bir satış câiz midir? Mûsânnif şöyle cevap verdi: Alacaklı, alacağını verecekliden başka bir kimseye satamaz. 3878
Ancak, birisinin başkasına vereceği olduğu gibi, başkasından alacağı da olur. Borcunun vâdesi ile elindeki çekin vâdesi birbirine tevafuk ederse, bu çeki alacaklıya verebilir. Bu çek satışı değil, borcun havalesi sayılır. Hülasa sened, bono ve çek satılmaz, alınmaz ve zekât olarak verilmez. Yalnız devletin verdiği çek ve bono -va’deleri geldiği takdirde- ile para arasında fark yoktur. Vâdeleri gelmemiş ise satılması câiz değildir.
3875] bk. Riyâzus-Sâlihin, s. 419
3876] et-Terğib ve’t-Terhib, 3/215-216
3877] Muvattâ
3878] Durru’l-Muhtar
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Serbest Piyasadan, Banka Fiyatından Biraz Yüksek Fiyata Döviz Almak Câiz midir?
Döviz alım-satımı İslâm hukukunda “sarf akdi”ne girer ki, bir paranın diğer bir parayla satın alınması demektir. Değişik iki parayı, meselâ Türk lirasi ile euroyu birbirleriyle değiştirmede ölçü, peşin olmalarıdır. Peşin olduktan sonra, resmî kurdan ya da karaborsadan olmasının cevaz konusunda hiçbir farkı yoktur. Dilediğinden dilediği kârla alabilir ve satabilir. Yeter ki, fâiz maddelerinin (meselâ paranın) cinsleri farklı olanlarında fâiz sebebinin (illet) geciktirme olduğu bilinsin. Allah Rasûlü (s.a.s.), “Cinsler değişik olursa, peşin olmak şartıyla, dilediğiniz gibi satın” 3879 buyurmuş, fıkıhçılar da bunu esas almışlardır. Hz. Ömer (r.a.) de: Paranın parayla değişiminde “bir direğin arkasına geçinceye kadar dahi veresiye yapmayın” demiştir. Buna göre, meselâ altın ve gümüş veresiye alınıp satılamaz. Çünkü onlar da paradırlar. Ama bunu çoğu müslümanlar, hatta çoğu kuyumcular bilmezler. Hâlbuki, kişinin yapmakta olduğu işle ilgili İslâmî hükümleri bilmesi ona, meselâ namaz kılmak gibi farz-ı ayındır. Ancak, alırken verdiği kadar ve verdiği cinsi almak üzere borç verilmeleri farklıdır ve câizdir.
Tahvil
Süresi ve fâiz miktarı belirli kredi sağlama yöntemini belirleyen belge. Ortaklar yatırımcılar veya devlet kuruluşları, sürekli ortak payı ile yatırımlarını büyütmek yerine, belirli projeleri tahvil çıkarmak yoluyla gerçekleştirmeyi tercih ederler. Böylece tahvilin süresi bitince önceden belirlenmiş olan fâizi ile anaparayı ödeyip tahvil sahiplerinin işletme ile ilişkisini kesmiş olurlar.
İslâmî açıdan fâizli karz kullanmakla tahvil çıkarıp fâizli kredi sağlamak aynı niteliktedir. Tasarrufu iki yıl vâdeli yüzde miktarı belli bir fâizle bankaya yatırmak ne ise, böyle bir tasarrufla iki yıllık, fâiz miktarı belli tahvillere yatırmak da aynı şeydir. Yatırımcılar bankayı araya sokmadan doğrudan kredi sağlama yöntemi olarak çıkardıkları tahvilleri çoğu zaman “hâmiline” çıkarırlar. Böylece tahvillerin hisse senetlerinde olduğu gibi elden ele dolaşması sağlanmış olur. Bunun anlamı tahvil sahibinin tahvilini süre dolmadan da satabilmesidir. Tahvili en son elinde bulunduran kişi ise bunu çıkaran kuruluştan bedelini alabilecektir.
Tahvil çıkararak kredi sağlama yönteminden “kâr-zarar tahvili” çıkararak yararlanmak da mümkündür. Bu takdirde anapara riske sokulduğu için fâiz şüphesi kalkar. Buna “Mudârebe Tahvili” de denebilir. Meselâ; bir işletme belli bir ihracat projesinde kullanılmak üzere bir yıllık “Mudârebe tahvili” çıkarsa yaklaşık bir yıl sonra bu projeden elde edilecek kâr işletme ile tahvil sahibi arasında paylaştırılır. Burada işletme sadece emeğinin ve dış satımı organize etmesinin karşılığı olarak kârdan pay alır. İşletme kendisinden hiç sermaye koymamışsa mudârebe yönteminde kasıt, kusur veya ihmali söz konusu olmadıkça zarara katlanması gerekmez. Çünkü onun zararı emeğinin boşa gitmesi olarak ortaya çıkar. Zarar önce kârdan karşılanır, bu yeterli olmazsa, anaparadan ödenir. Bu yüzden zarar büyük olunca anapara azalır veya tamamı yok olabilir. İşletme, kâr-zarar tahvil bedelleri yanında kendisinden de anapara koymuşsa, bu takdirde belirli proje işletme ile tahvil sahipleri arasında “ortaklık” yöntemiyle gerçekleşmiş olur. Bu takdirde taraflar kârı aralarında belirledikleri şartlara göre paylaşırlarken,
3879] bk. Mavsilî, el-Ihtiyar, Ist. 208
FÂİZ/RİBÂ
- 971 -
zarara sermaye oranlarına göre katlanırlar. Bu duruma göre, kâr-zarar tahvili uzun veya kısa vâdeli her çeşit projelerin gerçekleştirilmesinde araya bankayı sokmadan veya fâizli muameleye ihtiyaç duyulmadan başvurulabilecek bir yöntemdir.
Mudârebe veya kâr-zarar tahvili yöntemi daha düzenli bir biçimde İslâm(!) bankası tarafından da uygulanabilir. Tahvile süre konulması gerektiği için burada projelerin sonuçlarının alınabileceği süreyi tahmin etmek önem arzeder. Çünkü projenin sonucu alınmadan tahvillerin ödenme vâdesi gelirse işletme ödeme güçlüğü çekebilir. Diğer yandan tahvil sahibine kârdan pay verileceği için proje sonuçlanmadan kârın miktarını belirlemek mümkün olmaz. Bu yüzden İslâm’da tahvil süresini yaklaşık bir süre olarak belirlemek gerekir. Proje bu süreden önce tamamlandığı takdirde kârın paylaşılması yoluna gidilir. Proje uzadığı takdirde ise sonuçlanıncaya kadar sürenin kendiliğinden uzadığı, kabul edilmelidir.
Meselâ; bir İslâm(!) bankası kendisinden hiç sermaye kullanmaksızın, çıkaracağı üç ay süreli mudârebe tahvili yoluyla peşin para ile satın alacağı kâğıtları yabancı bir ülkeye akreditifli muâmele ile ihraç etse, bu ihracat işlemini organize karşılığında anlaşmaya göre kârdan pay alır. Tahvil sahipleri de anaparaları yanında kârdan da paylarını almış olurlar. Bu ihracat projesi iki ayda sonuçlanmışsa projenin tasfiyesi süreyi beklemeden yapılır. Çeşitli engeller yüzünden ancak altı ayda sonuç alınmışsa tahvil sürelerinin kendiliğinden uzadığı kabul edilmelidir. Çünkü taraflar böyle bir projeye girerken çeşitli riskleri üstlenmiştir. Zaten kârın meşru oluşunun nedeni de riske katlanmadır. Ancak projenin gecikmesi, zararın meydana gelmesi hallerinde işletmecinin kusuru bulunmamalıdır. 3880
Sonuç olarak sürekli ortak yerine tahvil yöntemi geçici, süresi belirli ortaklık yöntemini ifade etmektedir. Sermaye piyasanın oluşması ve dengeli biçimde kullanılması kâr-zarar tahvilleri yoluyla sağlanabilir. Ancak İslâm’ın diğer ekonomik ve ticarî yöntemleri gibi “kâr-zarar tahvili” yöntemi de güvene dayanır. Taraflar bu güveni sürdürdükleri sürece iyi sonuçlar alınır. Bu ekonomik yöntem ve modellerle İslâm toplumlarının geçmiş yüzyıllarda dünya ülkeleri arasında büyük ekonomik güçler oluşturdukları, dosta-düşmana örnek müesseseler kurdukları ve bununla kendi dönemlerinde süper güçler oluşturdukları bilinmektedir.
Tasarrufu Teşvik Fonu Fâizi
“Tasarrufu Teşvik Fonu” adıyla devlet, maaşlarımızdan zorunlu bir kesinti yapmakta idi. Şimdi bize şu âna kadar birikmiş tasarruflarımızın yüzde yirmi fâizi ‘nemâ’ adıyla iâde edilmektedir ve ilk taksit olarak bunun üçte biri ödenmektedir. Bu fâizi almamız veya kullanmamız helâl olur mu?”
Önce şunu bilmek gerekir; İslâm birtakım terimlerle ifade ettiği birtakım vâkıalara bir hüküm verirken kendi değer yargılarına göre davranır. Daha açık ifade ile, İslâm meselâ, “fâiz yasaktır” derken fâizin tarifini de kendisi yapar. Buna göre bir uygulama İslâm’a göre fâiz ise, başkaları ona “kâr” da dese o yine fâizdir. Aksine, İslâm’a göre fâiz olmayan bir uygulamaya başkaları fâiz de dese o fâiz olmaz. Meselâ İslâm’da, ihtiyaç halinde dörde kadar evlenme vardır. Oysa bugünkü medenî hukuk beraber yaşanılan ikinci kadını “metres” saymakta,
3880] Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 87 vd.; Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 654
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan doğacak çocukları da gayrı meşrû kabul etmektedir. İşte mevcut sistem böyle diyor diye İslâm bunu gayrı meşrû saymaz. Bu bir.
İkinci olarak, şunu da bilmek gerekir. Müslüman kendi irâdesi ile fâiz muâmelesine bulaşmaz. Çünkü insanın sömürülmesinin ve yine köle haline getirilmesinin en kestirme yolu fâizdir. Bu yüzden, “fâiz alana da verene de, bunun yazışmasını yapana da Allah lânet eder” ve böyle önemli bir konuda “fâiz ihtimali taşıyan uygulamalar dahi fâizdir.” Onun için de müslüman kendi irâdesi ile fâize bulaşmaz.
Üçüncü olarak da şunu bilmek gerekir: Fâiz müesseseleri olan bankalarda her nasılsa tahakkuk eden bir fâiz bulunuyorsa, onu almayıp orada bırakmak ikinci bir hatadır, hatta akılsızlıktır. Çünkü bu sömürünün güçlenmesine katkıda bulunmak demektir. Öyleyse mutlaka alınmalıdır. Sonra da bu fâiz ya da fâiz şüphesi taşıyan para yenmemeli, fâiz olduğu söylenmeden bir hayıra ya da aslında alınmaması gerektiği halde alınan vergilere verilmelidir.
Dördüncü olarak da İslâm’ın “fâiz” dediği şeyin tarifini verelim ve sorunun cevabına geçebilelim. Fâiz (ribâ): Mubâdeleli akitlerde taraflardan birisi için şart koşulan karşılıksız fazlalıktır. 3881
Bu târife ve taşıdığı kayıtlara baktığımızda “Tasarrufu Teşvik Fonu Nemâsı” için şunları söyleyebiliriz:
1. Ortada mubâdeleli bir akit yoktur, çalışanların arzu ve irâdelerine mürâcaat edilmeden yapılan tek yönlü ve “zorunlu” bir kesinti sözkonusudur. Sanıyorum bununla hedeflenen şey de çalışanların gelecekte bir tasarruf sahibi olmaları değil, devletin kaynak temini yani iç istikrazdır.
2. Devletin verdiği “nemâ” için bir şart koşma sözkonusu değildir. Kesintiyi yapan da nemâyı veren de devlettir.
3. Bu uygulamada karşılıksız bir fazlalık da yoktur. Kesilen paranın hem de aradan yıllar geçtikten sonra % 20’si “nemâ” adıyla verilmekte, onun da üçte ikisi sonraya bırakılmaktadır. Buna göre bu meblağ gerçekten “nemâ” ise yani devlet bu parayı bir yerlerde çalıştırmış da onunla kazandığının bir miktarını tasarruf sahibine veriyorsa bu zaten fâiz olmaz. Adı üzerinde “nemâ” yani kâr olmuş olur. Böyle bir çalıştırma yok da safi fâiz olarak veriyorsa ortada bir fazlalık olmadığından bu yine fâiz olmaz. Çünkü değer kaybının ödenmesi İmam Ebu Yusuf’a göre gereklidır yani bu fâiz değildir. Oysa “nema” denen bu “yüzde yirmi”, kesilen zorunlu tasarrufun, enflasyonla kaybolan değerinin çok çok azıdır. Aslında maaşlarından zorunlu tasarruf fonu kesilen çalışanların bu kalan değer farkını da isteme hakları vardır. Şunu da ilâve etmek gerekir: Her şeye rağmen şüphe edenler, en azından kendilerinden kesilen kadarını tamamlayıncaya dek alırlar. Adı ne olursa olsun kendi paralarını almış olurlar. Şüphe, olsa olsa bundan sonrakinde olur. O kadarını da zaten vermiyorlar.
Sonuç olarak, sözünü ettiğiniz meblağ fâiz değildir, bunda fâiz şüphesi de yoktur (Allahu a’lem). Ancak siz şüphe ediyorsanız mutlaka alır, ama bir hayıra verirsiniz.
3881] Timurtâşî, -İbn Abidîn’in tasarrufuyla-, bk. İbn Âbidin (Amira), IV/177
FÂİZ/RİBÂ
- 973 -
Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
Hanefî fakîhlerinden Serahsi; “fâiz’in kesin olarak haram kılındığını beyandan” sonra, fâizcilik yapanlara beş çeşit cezanın verileceğini zikretmektedir.
Birincisi: Şeytan çarpmışa dönmek. Allah Teâlâ: “Fâiz yiyenler, kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun) dan başka halde (kabirlerinden) kalkamazlar” 3882 buyurmuştur. Fâiz yiyenin karnı kıyâmet günü öyle şişer ki, ayakları onu taşıyamaz. Kalkmak istedikçe, ayakta duramaz düşer. Şeytan çarpmış insanlar gibi olur, bir türlü ayağa kalkamaz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yediği fâizler miktarınca karnına ateş doldurulur.”
İkincisi: Bereketin kaldırılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah, fâizin bereketini tamamen giderir” 3883 buyurulmuştur. Yani bu yolla kazanılan mal ve paranın bereketini Allah yok eder, demektir. Bu bereketin kaldırılması, elde edilen o fazlalıktan istifade edilememesi şeklinde de tevil edilmiştir. Öyle ki; ne fâizci kendisi, ne de evlâdı, bu fâiz kazancından istifade eder.
Üçüncüsü: Allah’a karşı savaş açmış olmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer fâizden vazgeçmezseniz, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olduğunuzu bilin.” 3884 Burada fâizcilik yapanlar, Allah Teâlâ’ya karşı savaşanlar zümresinden sayılmıştır.
Dördüncüsü: İnkâr etme hastalığıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, gerçekten mü’min iseniz Allah Teâlâ’dan korkun, fâizden (henüz almamış olup da) kalanını bırakın.”3885 Bu husustaki diğer âyet-i kerimede: “Allah (haramı helâl tanımakta) ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimseleri sevmez” 3886 buyurulmuştur. Yani, fâizi helâl görerek sürekli inkârcılık yapanları ve fâiz yiyerek günaha dalmış olanları Allah sevmez.
Beşincisi: Cehennem’de ebedi kalmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “(Her) Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar cehennemliktir ki, orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 3887 Bu, ribânın (fâizin) haramlığını kabul etmemenin cezasıdır. Mü’minler; Serahsi’nin kat’î nasslara dayanarak izah ettiği bu “beş ceza” üzerinde iyi tefekkür etmelidirler.
Molla Hüsrev: “Fâiz yiyen kimsenin şâhidliği kabul edilmez. Zira, fâiz yiyen kimse fâsıktır” der. Mebsut’ta; “fâiz yemekle şöhret bulmuş (tanınmış) olmak” şart kılınmıştır. Çünkü ticaretle uğraşanlar, akdi ifsâd eden sebeplerden (akd-i fesid’den) çok az kurtulurlar. Bunların hepsi fâizdir. Öyle ise şâhidliğin kabul edilmemesi için; fâiz yemekle şöhrete ulaşmış (tanınmış) olmalıdır” hükmünü beyan etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de fâiz günahı için kullanılan sert ifâdeler, şirk dışında başka hiçbir günah için kullanılmaz. Bunun sebebi, fâiz suçunun büyüklüğü ve şümûlü
3882] 2/Bakara, 275
3883] 2/Bakara, 276
3884] 2/Bakara, 279
3885] 2/Bakara, 278
3886] 2/Bakara, 276
3887] 2/Bakara, 275
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile ilgilidir. Allah Teâlâ, zerre kadar zulmetmez. Küçük bir suça büyük cezâ vermez. Cezâ, suçun büyüklüğüyle orantılır. Fâiz konusundaki sert ifâdeler, fâizin tüm topluma zararları dokunacak, adâlet ve dengeyi bozacak büyüklükte ve doğurgan bir suç olmasından dolayıdır. Kur’an ve Sünnet’te en şiddetli dille yasaklanan fâizin mü’minler için kaçınılması gereken çok önemli bir problem olduğu gâyet açıktır. Dünyada sınıf farklılıkların ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına zemin olması, fakir-zengin arasında uçurumlar oluşturması, sömürü ve zulmün yayılmasına sebep olan bir suçun, âhirette cezâsız kalması beklenemez. Fâizin ne büyük bir belâ olduğunu kısaca ifâde etmeye çalışalım:
a- İlk büyük tahribi, rûhî ve ahlâkî değerler üzerinde olan fâiz, korkunç bir haramdır. Çünkü fâiz, insanda bencillik, cimrilik, katı kalplilik, duygusuzluk, zaafları ve zor durumları sömürme, ihtiras, maddeye tapma gibi en iğrenç duygu ve düşünceleri geliştiren, sevgi, şefkat ve yardımlaşmaya ilgisiz kalan büyük bir sömürü aracıdır.
b- Fâiz, sosyal zararları da son derece büyük olan bir İlâhî yasaktır. Bireyleri bencil ve nefisperest kılarak bütün fertler arası ilişkileri menfaatlere dayandıran ve böylece ahlâkî çözülmelere neden olan fâiz, toplumun sâbit gelirlilerini ezen korkunç bir sömürü çarkıdır. Zira, fâize dayanan ekonomik düzenlerde mal varlığı daima fakirlerden fâizcilere ve fâizli kredi kullananlara akar. Bu sebeple rant peşindeki azınlığı giderek zenginleşen, sâbit gelirli çoğunluğu sürekli fakirleşen bir toplum yapısının oluşumu kaçınılmazdır.
Fâizli ekonomik düzenlerde zarara uğrayan, ihtirasla sömürülen grup, her zaman sâbit gelirli tüketici çoğunluk olan halktır. Fâizli krediler kullanan menfaatperest yatırımcı ve tüccarlar da ödedikleri fâizleri hep ürettikleri ve mübâdele ettikleri malların mâliyetine ilâve ederler. Malın üretiminden perakendeci esnafa kadar bütün evrelerde fâizli kredi, malın fiyatını büyük oranlarda arttırır. Böylece tüketici büyük halk kesimi ezilir de ezilir. Fiyatları aşırı şekilde arttıran fâiz, alım gücünü zayıflatarak tüketimin kısılmasına, kısılan tüketim de, üretimin azaltılmasına neden olur. Böylece işsizlik yaygınlaşır. İşsiz sayısı arttıkça, işçi ücretleri düşer. Bu da giderek sosyal sefâleti doğurur ki, neticede ortaya çıkacak huzursuzluk, anarşi ve fesâd, tüm toplumu boğan bir fitneye dönüşür.
Rabbimiz Kur’an’da bu gerçeği şöyle açıklar: “... Allah fâizi mahveder. (Zekât ve infak gibi) sadakaları da arttırır...”3888 Yüce Peygamberimiz de, mahvın iktisadî şeklinede şöyle dikkatlerimizi çeker: “Pek çok da olsa, fâizle kazanan her kişinin sonuçta fakirliğe düşmesi kaçınılmazdır.” 3889
c- Ekonomik hayat için zarûrî olduğu propaganda edilen fâizin asıl büyük zararı ise, ekonomidedir. Toplum kalkınmasını engellemesindedir. Zira ekonominin emeksiz, rizikosuz büyük kazançlar, aşırı çıkarlar ve ihtiraslar üzerine kurulmasına yani rant ekonomisine dönüşmesine ve büyük kitlenin aleyhine rantın büyümesine sebep fâizdir. Gerçek toplum kalkınması için zarûrî olan ucuz sermaye sağlanmasına ve ancak 3-5 senede üretime geçebilecek büyük ve ciddî yatırımlara rağbet olunmasına engel olan fâizdir.
Fâize dayanan ekonomik düzenlerde bankacılar kendi paraları yanı sıra,
3888] 2/Bakara, 276
3889] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
FÂİZ/RİBÂ
- 975 -
toplum kalkınması için gerekli olan paranın çok önemli bir bölümü olan halk tasarruflarına da yaptıkları sürekli reklâmlar yoluyla sahip olurlar. Böylece yalnız kendi paralarının fâizini değil; kendi paralarının kat kat fazlası olan halk tasarruflarının fâizlerini de alırlar. Sermayeye hâkim olan gözü dönmüş bu modern fâizci para babaları, düşük bir yüzde ile aldıkları paraları ancak büyük yüzdelerle devrederler. Hep büyük kârlar gözetir ve paranın parayı çektiği büyük rantı devşirirler. Her yıl büyük fâizler ödeyen yatırımcı toplum kesimi de kazancı çok olan ama çoğu kez toplum için zarûrî olmayan üretime yönelir. Böylece ciddî yatırımlar ertelenir, toplum muhtaç olduğu atılımı yapamaz. Bütün bunların sebebi fâizdir.
Kısaca değinmeye çalıştığımız bu rûhî, ahlâkî ve iktisadî zararları sebebiyledir ki Allah bize fâizi haram kılmıştır. Peygamberimiz de fâizle ilgili her çeşit işi ve işlemi yasaklamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyeni, fâiz yedireni, fâiz akdini yazanı, bu işleme kâtiplik yapanı, bunlara şâhitlik yapanı lânetledi, bunlara “Allah lânet etsin!” buyurdu. 3890
Şurası çok iyi bilinmelidir ki, fâiz ilkelliğin, eski câhiliyye anlayışının delilidir. Aşağılığın, gericiliğin belirtisidir. O yüzden, Peygamberimiz Vedâ haccında, câhiliyye döneminde yürürlükte olan fâizin bütün çeşitlerini ayaklarının altına alıp kaldırmış ve yasaklamıştır. İslâm olmadan bir toplum mânen gelişemez. Maddî yoldan da adâletli bir servet dağılımına kavuşamaz. Gelişemeyen bir toplum da fâizi kaldıracak bir güç bulamaz. Onun mahkûmu olur. Ahlâken yükselememiş yardımlaşma duygularıyla bezenememiş, bir bütün olarak kalkınma şuuruna varamamış ve sömürmeyi lânetleyememiş insanlar pek tabiî ki, fâize karşı çıkamazlar.
Çok büyük bir sömürü düzeni olan, toplumu kamplara bölen ve sermaye ile emeği birbirine düşman kıldığı için de sosyalizm ve komünizmin materyalizmle birlikte ana kaynağı olan fâize karşı çıkılmamasının sebebi, onun ekonomi için zarûrî olması değildir; Fâizcilerin aldatıcı propagandalarıdır. Daha da önemlisi, ona karşı çıkabilecek kadroların da bu zulüm düzeninden çıkar sağlamalarıdır. İslâm, mekanizmanın fâiz üzerinde kurulu olmasını reddeder. Milyonlardan toplanan paraların bir avuç fâizcinin yönetimine terkedilmesini onaylamaz. Mutlu ve putlu azınlığın refahı için toplumun büyük kesiminin kan ve terinin içilmesini yasaklar.
İnsan fıtratı ile çatışan fâiz olmaksızın âdil bir düzen elbette kurulabilir. Fâizin yerini kazanç ümidine, şahıs ve devlet adâletine, zekâtlı, karz-ı hasenli, şirketli sağlıklı bir ekonomiye bıraktığı bir nizamda tasarruflar tabiî ki toplanabilir. Bereketli bir düzen kurulabilir. Ama bunu kapitalizmin olmayan merhametine, fâizcilerde hiç bulunmayan insafa bırakarak sağlamak, mümkün değildir. Fâizi savunanlar ve bu sümürü düzenini ayakta tutmak için gayret gösterenler kadar fâize ve ekonomik zulme karşı olanlar çaba göstermeden adâlet sağlanamayacaktır.
Fâiz, bir kan nehridir. Buraya giren kanlanır ve kan kokar. Kan ise pistir. “Fâizli kredi alınmazsa müslüman güçlenemez” görüşü bâtıldır. Doğru olan;
3890] Buhârî, Büyû’ 113, 25, Talâk Libas 86, 96; Müslim, Müsâkat 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 65, h. no: 3483, Büyû’ 4, h. no: 3333; Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 8, 147; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“müslümanlar birleşmez ve şirketleşemezse güçsüz kalırlar” görüşüdür. İslâm’ın yasakladığı ve fâillerine harp ilân ettiği tefecilik de, banka fâizciliği de büyük bir haramdır. Onda ısrar eden kişi Cehennemliktir.
İslâm yalnız âhiret nizâmı olmadığı için fâize getirdiği dünyevî cezâlar da büyüktür. İslâm Hukukunda ribâyı/fâizi helâl gören kişi, İslâm dâiresinin dışına çıkmış bir mürteddir. Mürted, mü’minlere ne vâris olabilir, ne de miras bırakabilir. Nikâhı da düşer, mü’minlerle evlenemez. Mürtedin cezâsı çok büyüktür. Fıkıh âlimlerine göre; fâiz alıp verenler topluluksa üzerlerine ordu gönderilerek kendileriyle savaşılır. Malları da müsâdere olunur. 3891
Ülkenin niye kalkınamadığı, maddî yönden Batı ülkelerinin çok gerisinde kaldığını fâiz örneği çok iyi açıklamaktadır. 1993 ilâ 2002 yılı arasındaki son 9 yılda Türkiye Cumhuriyeti, tam 211.4 milyar dolar fâiz ödedi. 9 Yılda fâize ayrılan 211 milyar dolar yatırıma yöneltilebilseydi, kişi başına millî gelir 2003 yılında 2857 dolar yerine, 3922 doları bulacaktı. 2003 yılında ödenecek fâiz tutarı tam 40 milyar doları bulmaktadır. Bir başka deyişle bir saniyede 1078 dolar fâiz parasına gidiyor. Evet, ayda 2 milyar 833,3 milyon dolar, günde 93 milyon 151 bin dolar, sâniyede 1078 Amerikan doları, halkın, fakir-fukaranın cebinden çıkıp fâize ayrılıyor. T.C.’nin 2003 yılında ödeyeceği borç fâiz ödemeleriyle İstanbul boğazına 142 adet köprü yapılabileceği, 87 adet Atatürk Barajı inşâ edilebileceği, 2 milyon 200 bin sosyal konut ya da 5585 kilometre otoyol yapılabileceğini söyleyelim. Yine, bu parayla tanesi 140 milyon dolardan 261 üniversite kurmak, İzmir limanı gibi 39 liman yaptırmak, değeri 40 milyon dolardan 977 adet çimento fabrikası yapmak mümkün olmaktadır.
Halkın dertlerine derman olması gereken devlet, halkın cebine elini uzatıyor, bulduğunu alıyor, bulamadığını borçlandırıyor ve (ç)aldıklarını fâizcilere sunuyor. 1993 yılında toplam yatırımların dörtte biri (% 24.1) kadar olan iç ve dış borç fâiz ödemeleri, 2001 yılında toplam yatırımların % 96.2’sine ulaştı. Bu rakamın 2002 yılında % 81.1 oranında gerçekleşeceği, 2003 yılında ise % 91.2 oranında olacağı tahmin ediliyor. Toplam kamu fâiz ödemeleri 1993 yılında 67 katrilyon 873 trilyon lira olarak belirlendi.
Yapılan araştırmaya göre açlık sınırı, 2003 Ocak ayında 401 milyon liraya yükseldi. Asgarî net ücret ise 2003 Ocak ayında 226 milyon lira olarak belirlendi. Yoksulluk sınırı ise 2003 Ocak ayı itibarıyla 1 milyar 200 milyon liraya ulaştı. Bütün bu vahim rakamlara rağmen yoksulluk, Türkiye’de hâlâ öncelikli bir sorun olarak ele alınmamakta ve fâizin bu yoksullaşmadaki rolü değerlendirilmemektedir.
Halktan alarak devletin ödediği ve ödemek zorunda olduğu fâize ayrılan bu paralarla neler yapılmaz ki! Bunun yanında devletin; elektrik, su, doğalgaz, telefon, SSK primi ve vergi borçlarına uyguladığı gecikme fâizleri oranlarının enflasyonun çok üzerinde olduğunu hatırlamak da gerekiyor. 1997-2002 yılları arasındaki son 6 yılda enflasyonun % 346 artmasına karşılık, devletin vatandaşa uyguladığı gecikme fâizleri, % 929 arttırılmıştır. Kamu kurumlarından aldığı mal ve hizmet karşılığı devlete 100 milyon lira borcu bulunan bir vatandaşın, bu borcu ödeyememesi sebebiyle 2002 yılında 929 milyon lira ödemek zorunda kalmaktadır. Oysa, enflasyon oranlarına göre, aynı vatandaşın 346 milyon lira
3891] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 3, s. 257-262
FÂİZ/RİBÂ
- 977 -
ödemesi gerekirdi. Bu şekilde devlet, vatandaştan 583 milyon lira fazladan fâiz almaktadır.
Bankalardan kredi alarak fâizle borçlanan çiftçilerin, esnafın durumu tümüyle içler acısıdır. Tüm hayvanlarını ya da evini barkını satarak fâiz borcundan kurtulmaya çalışan nice insan vardır. Sadece kumar değildir evi barkı söndüren, aynı zamanda fâiz de depremden büyük hasarlar ortaya çıkarmaktadır. 2003 yılı ocak ayı hesabıyla Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısının 16 milyon olduğunu belirtirsek, müslüman geçinen halkın banka ile, fâizle nasıl içli-dışlı olduğu anlaşılır. Kredi kartları temerrüt fâizinin % 500 civarında olduğunu, kartla borçlanan kişinin kısa zaman sonra borcunun 5 katına yükseldiğini, ödemeyi uzattıkça, borcun daha katlanarak yükseldiğini bilmeyenimiz yoktur. Ne acıdır ki, insan emeğini sömürüp kan emici vampir olan bankalar, müslümanların ve müslüman geçinenlerin desteğiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, sadece bankalar değil, bankacı kapitalist sömürü düzeni de kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini alacaktır.
Öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye dönemi yaşıyoruz ki, fâizden en kaçınanımız bile, Peygamberimiz’in lisânıyla fâizin tozundan kurtulamıyor. “İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (veya tozu) ulaşacak.” 3892 Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da, bir kapitalist için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!”
Ne mutlu başta fâiz olmak üzere tüm haramlardan kaçanlara, parayla imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara!
3892] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribâ/Fâiz Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
KUR’ÂN-I KERİM’DE FÂİZ ANLAMINDA RİBÂ KELİMESİ VE TÜREVLERİ (10 Yerde): 2/Bakara, 275, 275, 275, 276, 278; 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39, 39, 39)
FÂİZ KONUSU
Fâizin Haramlığı: 2/Bakara, 275, 278; 3/Âl-i İmrân, 130.
Fâizin Bereketi Yoktur: 2/Bakara, 276; 30/Rûm, 39.
Fâize Alışveriş Diyenler: 2/Bakara, 275.
Fâiz Yiyenler: 2/Bakara, 275, 279; 4/Nisâ, 160-161.
Bileşik Fâiz: 3/Âl-i İmrân, 130.
Fâizle Mala Sahip Olmak: 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31
Fâizden Tevbe Edenler: 2/Bakara, 279.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
2. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
3. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
4. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
5. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
6. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
7. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
8. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
9. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
10. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
11. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
12. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
13. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
14. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
15. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
16. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
17. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
18. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
19. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
20. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
21. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
22. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
23. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
24. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
25. Fakirler ve Zenginlervehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
26. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
27. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
28. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
29. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
30. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
31. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
32. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
33. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
34. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. İst. 2000, Kanaat: 333-336, Mal: 381-382
FÂİZ/RİBÂ
- 979 -
35. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Fakr: c. 6, s. 150-162 Kanaat:
36. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
37. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
38. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
39. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
40. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
41. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
42. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
43. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
44. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
45. İnfak (Allah Yolunda Harcama)veysel Özcan, Mirfak Y.
46. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
47. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
48. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
49. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
50. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
51. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
52. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
53. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
54. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
55. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
56. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
57. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
58. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
59. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
60. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
61. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
62. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
63. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
64. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
65. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
66. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
67. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
68. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
69. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
70. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
71. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
72. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
73. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
74. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
75. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
76. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
77. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
78. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
79. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
80. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
81. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
82. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
83. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
84. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
85. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
86. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
87. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
88. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
89. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
90. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
91. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
92. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
93. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
94. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
95. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
96. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
97. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
98. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
99. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
100. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
101. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
102. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
103. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
104. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
105. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
106. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
107. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
108. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
109. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
110. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
111. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
112. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
113. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
114. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
115. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
116. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
117. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
118. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
119. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
120. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
121. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
122. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
123. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
124. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
125. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
126. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
127. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
128. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
129. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
130. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
131. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
FÂİZ/RİBÂ
- 981 -
132. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
133. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
134. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
135. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
136. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
137. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
138. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
139. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
140. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
141. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
142. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
143. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
144. Kütüb-i Sitte: 3/97-107, 12/314-315, 14/519, 15/160-161, 17/259-261.
145. Sahih-i Müslim: 1/373 - 377, 5/461, 8/51 - 80
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 983 -
Kavram no 45
Ahlâkî Kavramlar 11
Görevlerimiz 10
Mal-Mülk; Dünya ve Dünyevîleşmek;
Cimrilik-Cömertlik
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
• Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
• Zenginlik
• Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
• el-Ğanî; Allah’ın Güzel İsimlerinden
• Kanaat; Eldekiyle Yetinme
• Zühd
• Zühdün Yozlaştırılması
• Doyabilmek Bir Erdemdir
• Hz. Peygamber’in Geçim Temini ve Zühdü
• Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
• Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
• Kesb; Çalışıp Kazanma
• Meslek Öğretimi
• İktisad; Harcamada Orta Yol
• Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir.” 3893
Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
Aslî ihtiyaçların dışında, zekât nisabı kadar mala mâlik olmayan veya nisaptan daha fazla mala sahip olduğu halde, bunlar ihtiyaçlarına yeterli bulunmayan kimseye “fakir”, hiçbir şeyi bulunmayan yoksula da “miskin” denir. Yoksulluk problemi ve zenginle yoksul arasında denge sağlanması, eski çağlardan beri toplu yaşayışın en önde gelen problemleri arasındadır. Semavi dinler, toplum bilimciler, iktisatçılar ve devlet adamları bu konuda çeşitli çözümler getirmişlerdir.
İslâm’da veren el, alan elden üstün tutulmuş ve mü’minler helâl yoldan kazanç sağlamaya teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir.”3894 Hz. Peygamber şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, yoksulluk
3893] 2/Bakara, 268
3894] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan sana sığınırım.”3895 Yine Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 3896; “Şüphesiz, insan borçlandı mı, konuşursa yalan söyler, vaad ederse, sözünde duramaz.” 3897
Fakirlik insan düşüncesi üzerinde olumsuz etki yapar. Muhammed eş-Şeybânî’ınin şöyle dediği nakledilir: Ebû Hanife3898 ilim meclisinde iken hizmetçisi evde yiyecek kalmadığını söyleyince, o şöyle demiştir: “Allah hayrını versin, kafamdan kırk fıkıh meselesini kaçırttın”. Yine Ebû Hanife’nin başka bir sözü şöyledir: “Evinde yiyeceği olmayan kimse ile istişârede bulunma. Çünkü onun fikri dağınık, kalbi meşguldür; kararı isabetli olmaz.”3899 “Hâkim, öfkeli iken karar vermesin” hadisi de aynı esası belirtir. İslâm hukukçuları fazla açlık, susuzluk ve benzeri etkenleri öfkeye kıyas etmişlerdir.
Yoksulluk evlilik hayatını da etkiler. Ayette “Evlenmeye çare bulamayanlar, Allah kendilerini fazl-u kereminden zengin kılıncaya kadar, zinâya karşı iffetlerini korusunlar” 3900 buyurulur. Ebû Hanife’ye göre, kocanın yoksulluğu sebebiyle kadın boşanma dâvâsı açamaz. Sabretmesi, gerekirse kocasından izin alarak çalışması ve kocasının nafakayı borçlanması gerekir. Delili şu âyettir: “Eğer borçlu, darlık içinde ise ona geniş bir zamana kadar mühlet (vermenizdir).”3901 Şâfii (ö.204/819), Mâlik (ö.204/819) ve Ahmed b. Hanbel’e (ö.241/855) göre, kadın, kocasının nafakayı temin edemeyecek şekilde yoksulluğu yüzünden boşanma talebinde bulunabilir. Ric’â talaktan (cayılabilir boşama) söz eden âyetin sonunda şu uyarı vardır: “Bu kadınları haklarına tecavüz için, zararlarına olarak tutmayınız.” 3902
Yoksulluk, toplumda huzursuzluğa sebep olur. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Zer el-Gıfârî’nin (ö.32/652): “Evinde yiyecek bulamayanın, insanların üzerine yalın kılıç yürümediğine şaşıyorum” dediği nakledilmiştir.3903 Bir toplumda zenginlerle yoksullar arasındaki mesafe büyür, zengin azınlık israf ve sefâhet içinde yüzerken, yoksullar aslî ihtiyaçlardan bile mahrum kalırsa, kalplere kin, buğz ve nefret tohumları ekilir, toplum düzeni bozulur.
Allahu Teâlâ rızkı, mal-mülk edinmeyi çalışma ve risk esasına bağlamıştır. İnsanların becerileri farklı olduğu, çocuk ve servetler bir imtihan aracı sayıldığı için, servette mutlak eşitlik amaçlanmamıştır. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.”3904; “Şüphesiz Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır; her şeyi hakkıyla görendir.” 3905; “O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır.” 3906
3895] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
3896] Buhârî, Enbiyâ, 51
3897] Buhâri, İstikrâz 10
3898] ö.150/767
3899] Yûsuf el-Kardâvî, Fakirlik Problemi ve İslâm, terc. Abdulvehhâb Öztürk, Ankara, 1975, s.24
3900] 24/Nûr, 33
3901] 2/Bakara, 280
3902] 2/Bakara, 231
3903] el-Kardâvî, a.g.e., s.27
3904] 16/Nahl, 71
3905] 17/İsrâ, 30
3906] 6/En’âm, 165
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 985 -
Servetlerin gerçek mâliki Yüce Allah’tır. İnsan, malı üzerinde vekil ve yed-i emindir. O, serveti yaratıcının koyduğu sınırlar içinde kazanmak, harcamak ve tasarruflar yapmakla yükümlüdür. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Size (tasarruf için) vekâlet verdiği maldan O’nun uğrunda harcayın.” 3907; “Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin.” 3908 Servetinde toplumun hiçbir hakkı bulunmadığını öne süren ve Kapitalizmin sembolü sayılan Karun’u, Allahu Teâlâ yurdu ile birlikte helâk etmiştir: “Sonunda Biz onu da, sarayını da yere geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek hiçbir cemaati de yoktu, onun. Bizzat kendini savunmak için gücü de yoktu.” 3909
İslâm’da fakirliğe karşı şu çözümler getirilmiştir:
1. Çalışma: Allah (c.c.), insan için ancak çalıştığının karşılığı olduğunu bildirmiş; dünyada ve göklerde bulunan her şeyi insanoğlunun emrine âmâde kıldığını haber vermiştir: ‘’O, yeri sizin için itaatkâr kılandır. O halde, onun omuzlarında yürüyün; Allah’ın rızkından yiyin...” 3910; “Yerde yürüyen hiçbir canlı hâriç olmamak üzere rızıkları Allah’a âittir.” 3911
Hz. Ömer,3912 rızık için çalışmadan oturan ve Allah’a tevekkül ettiğini ileri süren bir topluluğa şöyle demiştir: “Hiçbiriniz; Allah’ım bana rızık ver, diyerek, çalışıp rızık aramaktan geri durmasın. Bilin ki, gökten ne altın yağar, ne gümüş. Allahu Teâlâ’nın; “Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasip arayın” buyurduğunu görmüyor musunuz?” 3913
2. Zengin hısımların himâyesi: İslâm’da prensip olarak, yoksulluğa karşı herkes çalışarak karşı koyar. Ancak çalışmaya gücü yetmeyenler, dul kadınlar, küçük çocuklar, yaşlılar, kötürüm, hasta ve yatalaklarla, başına gelen bir musibet yüzünden kazanç elde edemeyenler, öncelikle zengin hısımları tarafından desteklenir. Bu konu İslâm’da nafaka hukuku hükümlerine göre çözümlenir.
Ebû Hanife’ye göre her mahrem hısımın, kendi hısımına nafaka vermesi vâciptir. Eğer hısım, çocuk ve torunlardan veya baba yahut dedelerden ise, dinleri bir olsun farklı olsun nafaka hukuku cereyan eder. Diğer hısımlar arasında ise, ancak dinlerinin bir olması halinde vâcip olur. Bu durumda, müslümanın kâfir olan hısımına nafaka vermesi gerekmez.
3. Zekât: İslâm’da, fakirliğe karşı en büyük ekonomik kuruluş, zekât müessesesidir. Zekât, servetlerin yalnız zenginler arasında dolaşmasına engel olur, zengin-fakir arasında sosyal ve ekonomik dengeyi sağlar. Toplumda, zengin sayılan tüm müslümanların elindeki altın, gümüş, nakit para ve alıp-satmak üzere elde bulunan ticaret malları kırkta bir; tarım ürünleri onda veya yirmide bir (özel masrafla yapılan üretimde); madenlerde beşte bir ve hayvanlarda belli cins ve miktarlara göre, değişen sayıda zekât farz olur. Bu kadar büyük bir ekonomik potansiyelin işletilmesi hâlinde, bir beldede, yoksulların yeme, içme, giyim, tedavi, mesken ve benzeri problemleri mâkul bir süre içinde çözülebilir. Ancak bunun
3907] 57/Hadîd, 7
3908] 24/Nûr, 33
3909] 28/Kasas, 81
3910] 67/Mülk, 15
3911] 23/Mü’min, 64
3912] ö. 23/643
3913] 62/Cum’a, 10; el-Kardâvî, a.g.e., 57
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için zekâtın İslâmî ölçülere göre toplanması ve aynı ölçülere göre dağıtılması gereklidir. Kur’ân-ı Kerim’de zekâtın verileceği sınıflar şöyle belirlenir: “Zekât, Allah ‘tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayan memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir.” 3914
Zekât çeşitlerinin devlet eliyle toplanması asıldır. Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Râşidin’in uygulaması böyle olmuştur. Ancak Hz. Osman, bâtınî malların zekâtını vermeyi, mal sahiplerine bırakmıştır. Kur’an’da “zekât memurları”ndan3915 sözedilmesi, ayrıca Hz. Peygamber’e hitaben; “Onların mallarından zekât al” 3916 buyurulması bunu gösterir. Diğer yandan Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel’i3917 Yemen’e vali olarak gönderirken, “Onlara zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir sadakayı, Allah’ın kendilerine farz kıldığını bildir” 3918 buyurmuştur. Muâz (r.a.), bu talimatâ uyarak Yemen’in zenginlerinden aldığı zekâtı aynı beldenin yoksullarına dağıtmıştır.3919 İlk halife Hz. Ebû Bekir,3920 zekât vermek istemeyenlerle savaşmış ve bu konuda şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun ki, namazla zekâtın arasını açanlarla harp ederim. Çünkü zekât malın hakkıdır. Yemin olsun ki, Allah elçisine zekât olarak verdikleri bir hâyvanın ipini dahi eksik bıraksalar, onlarla savaşırım” 3921. İbn Hazm3922 şöyle der: “Zekât vermeyenin hükmü, istese de istemese de zekâtı elinden almaktır. Vermemek için mücâdele ederse muhâriptir. Eğer inkâr ederse mürteddir.” 3923
4. İslâm Devletinin diğer gelir kaynakları: Zekât geliri yoksulların ihtiyaçlarını karşılayamadığı takdirde; vakıflar, maden ocakları ve madenler gibi, çalıştırmak, kiraya vermek ve ortaklık etmekle, devletin idare ve kontrol ettiği âmmeye ait mallarda, ganimetlerin beşte birinde, savaşsız elde edilen mallarda, haraçta ve her çeşit vergilerde muhtaçların hakkı vardır.3924 Hz. Ömer’in hilâfeti sırasında şöyle dediği nakledilmiştir: “Devlet malına kimse kimseden daha lâyık değildir. Ben de başkalarından daha lâyık değilim. Her müslümanın bu malda hissesi vardır. Eğer ömrüm yeterli olursa San’a dağındaki çobana bu maldan hissesini veririm.” 3925
Zekât dışındaki çeşitli kaynaklarda gayr-i müslim fakirlerin de hakkı vardır. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid’in3926 Hıre Hristiyanları ile yaptığı sulh antlaşması, onların fakirlik, hastalık ve yaşlılığa karşı bir çeşit sigorta edildiklerini gösterir. Bir sosyal sigorta niteliğindeki bu antlaşma metnini Ebû Yûsuf 3927 Hâlid b. Velîd’ten şöyle nakleder: “Onlar için şunu kabul ettim: Onlardan herhangi bi3914]
9/Tevbe, 60
3915] 9/Tevbe, 60
3916] 9/Tevbe, 103
3917] ö. 18/639
3918] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Tirmizî, III, 616; Ahkâm, 3
3919] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtar, II, 161
3920] ö. 13/634
3921] Buhâri-Müslim
3922] ö. 456/1063
3923] el-Kardâvî, age, s.99
3924] el-Enfâl, 8/41; es-Serahsı, el-Mebsût, III, 18
3925] eş Şevkânî, age, VIII, 79
3926] ö. 21/641
3927] ö. 182/798
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 987 -
risi çalışamazsa yahut başına bir felâket gelirse veya zengin iken fakir düşer, din kardeşleri ona sadaka vermeye başlarlarsa cizye borcu kaldırılır. Kendisi ve ailesi müslümanların beytülmâlinden geçindirilir. İslâm ülkesinde kaldıkları sürece bu uygulama devam eder. İslâm ülkesini terk ederlerse, müslümanların onlara bakma yükümlülüğü kalkar” 3928
Fakr, (fakir/fakirlik) ğınâ’nın yani zenginliğin zıddıdır, muhtaç olunan şeyin yokluğudur. İhtiyaç duyulmayan şeyin yokluğu fakirlik sayılmaz. İhtiyaç duyduğu şeyi alabilme imkânı olan kimse de fakir sayılmaz. Ancak; “Allah zengindir, sizler fukarâsınız” 3929 âyet-i kerîmesinin ıtlakına bakılınca, insanların fıtrî bir fakirlikleri mevzûbahistir. Kaldırılıp atılamayan, hiçbir surette telâfî edilemeyen bir fakirlik. Şu halde bu mânâda fakr, halkın örf ve anlayışındaki dünyalık eksikliği, maddî noksanlık değildir. Belki insandaki ebediyet duygusu, genç kalma hırsı dâhil bitip tükenmeyecek, dünya da verilse tatmin olmayacak her türlü talepler, arzular, ihtiyaçlar ve hatta temennîlerde ifadesini bulan hudutsuz ihtiyaçlarına cevap verememekten ileri gelen fıtrî aczidir.
Fakr, kişinin dünyalık karşısındaki tutumudur. Ebû İsmâil el-Ensârî, bu fakr’ı: “Kişinin dünyadan, talep yönüyle de, biriktirme yönüyle de, zemm yönüyle de medh yönüyle de elini çekmesidir” diye târif eder. Birçokları: “Bundan murad, kişiye dünyalık ha gelmiş, ha gelmemiş, varlığı ile yokluğunun kalbde eşit olmasıdır” demişlerdir. Fakr’ın tavsîfiyle ilgili olarak yapılan târiflerin çeşitliliğini gözönüne alan Gazâlî fakr’ı beş mertebede inceler. Bunu yaparken malını kaybeden bir kimsenin misalini ele alır ve eğer o adam, bu mala muhtaç ise kaybettiği bu malına nisbeten fakirdir der. Açıklamasına devam eden Gazâlî o adamın bu fakirliğinin beş halde olabileceğini söyler. Şöyle ki:
Birinci Hâl: Muhtaç olduğu bu mal, ona verilse bundan hoşlanmaz, istikrah eder. Kendisini meşgul edeceğini düşünerek şerrinden korunmak için ondan kaçınır. Onun bu hâli, malı karşısındaki en üstün hâldir. Buna zühd, kendisine de zâhid denir.
İkinci Hâl: Bu mala heves etmez. Eline geçecek olsa ne sevinir ne de üzülür. Bu hale rızâ, sahibine de râzî denir.
Üçüncü Hâl: Mala kavuşmak, kavuşmamaktan daha iyidir. Bu mala rağbeti olduğu için peşinden koşmuş değildir, kendiliğinden gelince memnun kalmıştır. Bu kanaattir, sahibine kâni denir. Çünkü mevcutla yetinmiş, azıcık bir hevesi olmakla beraber bunun peşinde koşmamıştır.
Dördüncü Hâl: Kaybettiği serveti aramaması, acziyeti sebebiyledir. Mala karşı heveslidir, imkânı olsa peşinde koşup arayacaktır. Buna hırs, sahibine hâris denir.
Beşinci Hâl: Elinde olmayan servete muhtaç olma hâlidir. Onun temini zarûrîdir. Ekmeği olmayan aç, elbisesi olmayan çıplak gibi. Buna ızdırâr, sâhibine de muzdar denir. Bunun teminine hevesi kuvvetli olsa da, zayıf olsa da fark etmez. Fakat buna heves etmemek pek enderdir.
3928] Ebû Yûsuf, el-Harâc, 2. baskı, Selefiyye Matbaası, s.144; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi c. 2, s. 141-143
3929] 47/Muhammed, 38
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunlar, İmam Gazzâlî’ye göre, fakirin beş hâlidir ve en üstünü zühd’dür.
Aliyyü’l-Karî der ki: “Fakirlik iftihar vesilesidir, onunla iftihâr edip övünmekteyim” hadisi bâtıldır, huffâzdan Askalânî ve başkalarının tasrîh ettiği üzere bunun mûteber bir aslı yoktur. “Fakirlik küfür olayazdı” hadisi çok zayıftır. Sahîh olması halinde, mânayı kalbî fakr’a hamletmek gerekir. Yani, kişiyi sızlanma ve korkuya atan, Allah’ın hükmüne rızâsızlığa, sema ve arzın Rabbince yapılan taksime itiraza sevkeden fakirliğe hamledilmesi gerekir. İşte bu sebeplerdir ki Rasûlullah (s.a.s.): “Çok malla zengin olunmaz. Gerçek zenginlik kalb zenginliğidir” 3930 buyurmuştur.
Bazı âlimler, Rasûlullah’ın fakirlikten Allah’a sığınmasıyla ilgili rivâyetleri de, aynı şekilde te’vîl ederek: “Bundan maksat “gönül fakirliği”dir demişlerdir. İbnu Abdülberr ise şunları söyler: “Rasûlullah’ın istiâze ettiği fakirlik, kefâfın altına düşen fakirliktir, bu durumda kalbî zenginliği de olmaz. Rasûlullah’ın (s.a.s.) nezdindeki zenginlik kalp zenginliği idi. Âyet-i kerîmede: “Seni fakir bulup zenginletmedi mi?”3931 buyurulmuştur. Rasûlullah’ın zenginliği kendinin ve ailesinin bir yıllık kût’unu biriktirmekten öte geçmemiştir. Onun zenginliği kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki mezmûm kutupları teşkîl ettiğine delil vardır. Bu bâbta gelen rivâyetler belirttiğimiz son husûsta ittifak eder.”
Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
Miskîn: Hiçbir mal ve gelire sahip olmayan yoksul demektir. Miskîn kelimesi; Arapça’da hareket edemeyen anlamına gelir; Çoğulu mesâkîndir. Bu ölçüdeki yoksulluk ve ihtiyaç, kişiyi çökertip bilinçsiz, hareketsiz ve çaresiz bir duruma getirdiğinden, böylesi düşkünlere miskin denilmiştir. Bu nedenle miskin ile fakir arasında önemli bir fark vardır. Fakir, geliri ihtiyaçlarını karşılamayan kişi iken, miskin geliri hiç olmayan kimsedir. Kelimenin halk arasında uyuşuk, tembel, zavallı gibi anlamlar kazanmasına karşılık Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerinde kendini Allah yoluna adama, onurluluk, dilenmeme, özveri, durumunu başkalarına bildirmekten utanma gibi erdemler, miskinin nitelikleri arasında sayılır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Buhârî ve Müslim’in aktardıkları iki hadisinde miskinin eksiksiz bir tanımını yapar. Buna göre miskin kendini bir-iki hurmanın, bir-iki lokmanın geri çevirdiği dilenen bir insan değildir. Miskin, ihtiyaç içerisinde bulunduğu halde istemeyen, durumu halk tarafından bilinmediği için yardım edilmeyen, iffet ve nezâfet sahibi mü’mindir.3932 Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu tanımı, Kur’an’ın yardım edilmesini buyurduğu yoksullara ilişkin tanımı ile aynıdır. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur: “Verin o yoksullara ki Allah yolunda kapanmışlardır. Şuraya buraya dolaşamazlar. İstemekten çekindikleri için bilmeyen onları zengin zanneder. Onları sîmâlarından tanırsın, halkı bîzâr etmezler.” 3933
Miskinlerin ihtiyaçlarının karşılanması zengin müslümanlar için zorunlu bir
3930] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
3931] 93/Duhâ 8
3932] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039
3933] 2/Bakara, 273
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 989 -
görevdir. Çünkü “mallarında sail/isteyen ve mahrum için bir hak” vardır.3934 Bu nedenle bu hakkın yerine getirilmesine ilişkin; “Yakınına, miskine, yolcuya hakkını ver”3935 buyruğu iki kez tekrar edilir. İslâm’ın insana verdiği değeri, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın önemini gösteren bu görev, Kur’an’da sık sık Allah’a iman ve kulluk, şirkten kaçınma buyruklarının hemen arkasından anılır: “Allah’a kulluk edin, O’na birşeyi ortak koşmayın. Anne-babaya yakınlara, yetimlere, miskinlere yakın komşuya, uzak komşuya yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin.” 3936
İslâm’ın öngördüğü iyilik (birr) ancak imanla birlikte, ihtiyaç içindeki insanlara yardımla tamamlanır. Bu yardım keyfi ve sıradan bir davranış değil; iman esaslarından sonra, ancak, namaz, zekât ve ahde vefâdan önce anılacak denli önemli, takvâ ve doğruluğun gereği olan bir görevdir: “İyi (sâlih) olanlar Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitab’a, peygamberlere iman edip yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve esirler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren, anlaştıklarında ahidlerine vefâ gösterenler, sıkıntı ve hastalık hallerinde ve savaşın şiddetli zamanında sabredenlerdir. İşte sâdıklar bunlar, muttakîler bunlardır.” 3937
Miskinlere yardım yalnız İslâm şerîatına özgü değil, tüm ümmetlerin yerine getirmekle, yükümlü oldukları değişmez bir görevdir. Nitekim İsrailoğullarından da bu konuda söz alınmıştır: “İsrâiloğullarından, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anne-babaya yakınlara, yetimlere, miskinlere, iyilik edin, insanlarla güzel konuşun, namazı kılın, zekâtı verin, diye söz almıştık.” 3938
Miskinlere yardım görevi daha çok infak kapsamı içinde değerlendirilir. Bu nedenle görevin yerine getirilmesi konusunda hukukî yaptırımlar getirilmez. Ne var ki, bu hakkın hiç değilse asgarî ölçülerde yerine getirilmesini sağlayacak özel uygulama ve kurallar getirilir. Zekât bunlardan birisidir. Zekâtın harcama alanlarından birisini miskinler oluşturur.3939 Savaş sırasında elde edilen ganimetlerin beşte birinin (humus) hak sahiplerinden birisi de miskinlerdir.3940 Yemin keffâreti,3941 ihramlı iken avlanma ile ilgili keffâret3942 ve oruca güç yetiremeyenlerin vereceği fidye3943 gibi uygulamalarda miskinlerin doyurulması öngörülür. Mirasın bölüşülmesinde hazır bulunan miskine bir pay verilmesi de Kur’an’ın öngördüğü güzel bir davranıştır. 3944
Miskinlere yardımın infak kapsamı içinde değerlendirilmesi, örneğin zekât gibi yaptırımlar uygulanmaması, bu görevin keyfiliğini göstermez. Miskinlere ve diğer muhtaçlara yardım, imanın bir işaretidir. Kişi, iman ettiğine ilişkin sözünü ancak bu tür davranışlarla gösterebilir. Bu nedenle, bu yoldaki harcamalara sözün doğrulanması anlamında sadaka adı verilmiştir. Kaldı ki İslâm’ın asıl
3934] 51/Zâriyât, 19
3935] 17/İsrâ, 26; 30/Rûm, 38
3936] 4/Nisâ, 36
3937] 2/Bakara, 177
3938] 2/Bakara, 83
3939] 9/Tevbe, 60
3940] 8/Enfâl, 41
3941] 5/Mâide, 89
3942] 5/Mâide, 95
3943] 2/Bakara, 184
3944] 4/Nisâ, 8
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaptırımları âhiret hayatına ilişkindir. Kur’an’ın Cehennemliklerle ilgili açıklamalarında, Allah’a imandan sonra miskinlere yardımdan kaçınmaları bunların başka özellikleri olarak verilir. Bu insanların dünyada da çeşitli biçimlerde cezalandırılacakları örneklerle anlatılır.
Kur’an, mü’minlere, işledikleri bir hata yüzünden yakınlarına ve miskinlere yardım etmemek üzere yemin etmemelerini, bağışlayıp geçmelerini buyurur.3945 Bu âyet Hz. Ebu Bekr’in Hz. Âişe’ye atılan iftiraya katılan bir yakınına bir daha yardım etmeyeceğine dâir yemin etmesi üzerine gelmiştir. Âyetin gelişinden sonra Hz. Ebu Bekr tutumunu değiştirerek sözkonusu yakınına yardımlarını sürdürmüştür. Bu olay, böylesine büyük bir suça rağmen miskinlere yardımın kesilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hukukî bir yaptırım olmasa bile, miskinlere yardım etmemek hem bu dünyada, hem de âhirette cezâyı, azâbı gerektiren bir davranıştır.
Kur’an yardım edecek güce sahip oldukları halde yoksullara, miskinlere yardım etmeyen kişilerin başına dünyada gelebilecek belâları, bir bahçenin sahiplerinin başlarına gelenlerin hikâyesiyle örneklendirir. Buna göre meyvelerini toplayacak olan bahçe sahipleri, sırf miskin kişiler yanlarına gelmesin diye çok erken saatte bahçelerine giderler. Bunlar miskinlere bir şey vermek istemedikleri gibi, her şeyin Allah’ın gücü ve irâdesi ile olup bittiğinin de bilincinde değildirler. Bu nedenle Allah, gece bir salgın göndererek bahçeyi kapkara kestirir. Sahipleri bahçeye vardıklarında, gördüklerinden büyük bir şaşkınlığa düşerek yollarını şaşırdıklarını sanırlar. Ama sonunda azgınlıklarını itiraf etmek zorunda kalırlar. Kur’an bu küçük kıssayı “İşte azab böyledir, ama âhiret azâbı daha büyüktür; keşke bilseler!”3946 buyurarak bitirir.
Şüphesiz Cehennem azâbı dünyadaki belâ ve azapla karşılaştırılamayacak kadar büyük ve süreklidir. Bu azâbın en önemli nedenlerinden birisi ise, miskinlere yardım etmemektir. Kur’an bu gerçeği değişik biçimlerde birçok kez ifade ederek insanları uyarır. Sözgelimi kitabı sol elinden verilen, zincirlere vurularak Cehenneme atılan kişinin suçu şöyle belirtilir: “Çünkü o Allah’a inanmazdı, miskinin yiyeceği ile ilgilenmezdi.”3947 Cehennem içinde bulunanlar da “Sizi bu yakıcı azaba sürükleyen nedir?” sorusuna şu karşılığı verirler: “Namaz kılanlardan değildik. Miskini doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Cezâ gününü yalanlardık. Ölüm bize bu haldeyken geldi.” 3948
Birtakım davranışlar vardır ki, bunlar kişiyi âhirette azaptan kurtulanlardan birisi durumuna getirir. Kur’an bu davranışları akabe (zor geçit) olarak tanımlar. Akabe’yi aşamayanlar her yönden ateşle kızartılacaklardır. İnsanı bu zor geçitten geçirecek davranışlar ise... “Bir köle ve esir âzâd etmek yahut açlık gününde yakını olan öksüzüyahut toprağa serilmiş bir miskini doyurmaktır. Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” 3949 Çünkü miskine yardımcı olmama, onu doyurmama, dinin yalanlanması anlamına gelir.3950 Bu
3945] 24/Nûr, 22
3946] 68/Kalem, 17-33
3947] 69/Haakka, 33-34
3948] 74/Müddessir, 42-47
3949] 90/Beled, 11-20
3950] 107/Mâûn, 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 991 -
nedenle, Kur’an, Hz. Peygamber’in (s.a.s), cihadla eş değerde bir davranış saydığı miskinlere yardım konusunda3951 mü’minleri özellikle uyarır: Miskini doyurma konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.”3952 Daha sonra Kur’an şöyle sürdürür uyarısını: “Ama yer sarsılıp parçalandığı zaman, melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu gelince, o gün, Cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır, ama artık öğütten ona ne?” 3953
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir.” 3954
Bu hadis, Kur’an-ı Kerimde, kendisine zekât verilecekler bahsinde3955 zikri geçen miskini açıklamaktadır. Miskin kelimesi kısaca fakir demektir. Bu kelimenin örfî mânası izafîdir, herkesçe kabul edilmiş kesin bir ölçüsü ve tarifi yoktur. Öyleyse, şer’î ölçünün belirtilmesi gerekmektedir. Peygamberimiz, bu hadisinde bu meseleyi ele almakta, kapı kapı dolaşanların hakiki fakir olmadıklarını belirtmekte, insanlara halini açamayan gerçek fakirlerin araştırılması gereğine irşad buyurmaktadır. Bazı âlimler, kapı kapı dolaşanların şer’î mânâda miskin olmadığını söyler ve “Çünkü derler, böyle birisi yiyeceğini tahsile muktedirdir.” Öyleyse hadis, muzdar kalmadıkça, kapı kapı dolaşanları zemmetmektedir. Tîbî, hadisten “Bu kimselerin zekâta müstehak olmaları gerektiği” hükmünü çıkarır. Ancak bazı âlimler: “Murad, onların müstehak olmalarını nefyetmek değil, gerçek fakirliğin bu bilinen fakirliğin dışında olduğunu ve onların zekâta müstehak olduklarını takrirdir” demiştir. Hadisle ilgili olarak Nevevî de şunları söyler: Hadisin mânâsı şudur: “Sadakaya ehakk ve ona muhtaç olan kâmil mânâdaki fakir, miskin, kapıları dolaşanlar değildir. Hadis böylelerinden fakirliği nefyetmiyor, kâmil mânâda fakirliği reddediyor.” Âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak da gerçek fakirleri, iffetinden insanlara açamayan ihtiyaç sahipleri olarak tanıtır: “Sadakalar kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey istemezler...”3956 Şu halde âyet ve hadis, gerçek mânada fakirlik için iki şart beyan etmiş olmaktadır:
1) Zengin olmamak,
2) İffet sebebiyle ihtiyacını kimseye açmadığı için zengin zannıyla halk tarafından fakirliği bilinmemek.
Başta Şâfiî bir kısım âlimler, bu delilden hareketle, fakir ve miskin arasında bir fark görürler ve derler ki: “Fakirin hali miskinden daha kötüdür. Miskin, birşeyleri olan fakat kendisine kâfi gelmeyen kimsedir. Fakir ise, hiçbir şeyi olmayan kimsedir.” Bu açıklamaya şu âyetten de delil gösterilmiştir: “Gemiye gelince o,
3951] Ebû Hureyre’den rivâyetle Buhârî ve Müslim
3952] 89/Fecr, 18
3953] 89/Fecr, 21-23; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 217-218
3954] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85
3955] 9/Tevbe, 60
3956] 2/Bakara, 173
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denizde çalışan miskinlere âitti” 3957 Âyette, içinde çalıştıkları gemileri olduğu halde, birkısım insanlar miskin diye yadedilmiştir. Ebû Hanife ve diğer birkısım âlimlere göre tam tersine miskin, fakire nazaran durumu daha kötü olan kimsedir. Bunların delili “veya toprağa atılmış bir miskine”3958 âyetidir. Bunlara göre miskin, toprağa çıplaklık sebebiyle atılmıştır. İbnu’l-Kasım ve Ashab-ı Mâlik: “Fakir ve miskinin aralarında bir fark yoktur, ikisi de hâlen birbirlerine müsâvîdir” demiştir. Böyle hükmedenlere göre: “Meskenet (miskinlik) fakrın ayrılmaz vasfıdır, ama zillet ve alçaklık mânâsına gelmez. Zîra öyle miskin vardır ki, nefis zenginliği sebebiyle büyük krallardan daha izzetlidir. Öyleyse miskinin mânâsı, dünyevî ihtiyaçlarını teminde âciz kimse demektir. Âciz kimse, ihtiyaçlarını temine kalkamaz, yerinde sâkin kalır.” Böylece miskin kelimesinin “oturup duran” demek olan sâkin kelimesinden geldiği ifade edilmektedir.
Zenginlik
İhtiyaçtan fazla mala sahip olmaya zenginlik denir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için Allah Teâlâ pek çok nimet yaratmış ve bunları meşrû yollarla elde etmesine (mülkiyet hakkı) izin vermiştir. Çeşitli sebeplerle bazı insanlar ihtiyaçlarından daha fazla mala sahip olurken, bazıları ihtiyaçlarını dahi karşılayamazlar. İslâm’a göre ancak; tarım, sanayi, ticaret, çalışma, hibe, miras gibi helâl kazanç yollarıyla elde edilen zenginlik meşrûdur. Kumar, çeşitli şans oyunları, çalma, gasp, hileli ticaret gibi haram yollarla elde edilen zenginlik ise meşrû değildir.
Zenginlik bazı dinî sorumlulukları gerektirir; zekât, hacc, kurban, sadaka, hayır-hasenât gibi. Bu tür ibâdetlere ve insanlara yardıma vesile olacağı için helâl olsa da gereği yerine getirilmeyen zenginlikler ise yerilmiştir. Diğer taraftan İslâm sadece dünya malına dayanan, geçici ve yok olucu olan mal zenginliğini değil, belki bundan daha çok, gönül ve davranış zenginliğini (takvâ ve güzel ahlâk) tavsiye etmiştir. İmtihan için insanları farklı yapı ve kabiliyetlerde yaratan, onlara farklı nimetler veren Allah Teâlâ, servetin sadece zenginler arasında dolaşan dar bir mülkiyet haline gelmemesini, tabana yayılmasını 3959 tavsiye etmiş, bunu temin için de zenginlere zekât, sadaka yardım gibi şeyleri emretmiştir. Bu tedbirler, zenginlerle fakirler arasındaki maddî ve mânevî farklılıkların azalmasını yardımlaşma ve insanların birbirine yaklaşmasını ve böylece sağlam bir toplum yapısının oluşmasını sağlar. Dinî vecîbeleri yerine getirse de zenginler, kazandıkları malı lüks ve israf içinde, başkalarını kıskandıracak bir şekilde harcayamazlar. Kazanmada olduğu gibi harcamada da meşrûiyet çizgisinden ayrılmamak gerekir. Her nimetin şükrü kendi cinsiyle olacağından, zenginliğin şükrü, muhtaçlara yardım etmek sûretiyle yerine getirilir. Diğer taraftan iddihar yani mal ve paraların bloke edilmesi ve üretim, ticaret, harcama vb. ile ekonomiye sokulmaması da dinen doğru değildir. Allah, çalışıp kazanan, kazancını verimli ve hayırlı yerlerde harcayan kullarını sever. Zenginlik hem yatırımlara yöneltilerek yeni iş sahaları açılmasına hem de infak edilmek suretiyle sosyal mutluluk ve refahın artmasına, böylece şükrün yerine getirilmesine vesile olmalıdır. 3960
3957] 18/Kehf, 79
3958] 90/Beled, 16
3959] 59/Haşr, 7
3960] Arif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 448
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 993 -
Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
Fakrla ilgili hadislerin birbirine zıt görünen hükümleri ifâde etmesi bir kısım İslâm büyüklerini fakirlik mi, zenginlik mi? meselesinde ihtilâfa sevketmiştir. Meselede üç görüş ileri sürülmüştür:
1- Fakirlik Üstündür: Sehl ibn Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrafındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaatte bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı. Rasûlullah (s.a.s.) yanındakine: “Pekiyi bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?””3961 buyurdu. Bunlar, öncelikle bu hadis olmak üzere, fakrı övücü birçok hadise dayanırlar.
2- Zenginlik Üstündür: Bu tezi ileri sürenleri te’yit eden hadisler çoktur. Bunlardan biri Buhârî’de gelen: “Burda çok malı olanlar, kıyâmet günü az mal sahibi olacaktır. Fakat (azalacak endîşesine düşmeden Allah rızâsı için) bol bol verenler müstesnâ. Ancak böyleleri ne kadar az!” Bir diğer delil: Sa’d’ın rivâyeti. Rasûlullah kendisine: “Vârislerini zengin bırakman, senin için fakir bırakmandan daha hayırlıdır” demiştir. Bir diğer delil: Kâ’b İbn Mâlik (r.a.), bütün malını Allah yoluna bağışlamak husûsunda Rasûlullah’a fikrini açınca, müsâade etmemiş ve şöyle demiştir: “Malının bir kısmını kendine sakla, bu senin için daha hayırlıdır.”
Bir diğer delil: Sa’d İbnu Ebî Vakkas’ın merfû rivâyetidir: “Allah zengin, muttakî ve kendi halindeki kulu sever.” Bir diğer delil: Ashâb’ın fakir olanları, Rasûlullah’a: “Zenginler hayırda bizi geçti, Allah yolunda harcadıklarının ücretlerine de erdiler, aradaki sevap farkını nasıl telâfi edelim?” mânâsında yaptıkları mürâcaatı anlatan uzunca rivâyetin sonunda Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Zenginlik Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir.” Bir diğer delil: Amr İbnu’l-Âs’a Rasûlullah ücret verdiği zaman, Amr (r.a.)’ın istiğna göstererek almak istememesi üzerine şöyle buyurmuştur: “Sâlih mal, sâlih kimsenin elinde ne kadar iyidir!” Bu konuda başka rivâyetler de mevcuttur.
3-Kefâf (orta yol) Üstündür: İbn Hacer el-Askalânî’ye göre fakirlik ve zenginlik her ikisinin de hem lehinde hem aleyhinde delillerin eşitliği karşısında Ahmed İbnu Nasr ed- Dâvudî, bu bâbta en güzel te’vili yapmıştır. Der ki: “Fakirlik ve zenginlik, Allah’ın iki imtihan vâsıtasıdır, bunlarla kullarını şükür ve sabır hususlarında imtihan etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.”3962 Kezâ: “...Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz...” 3963 Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.), fakirliğin şerrinden de, zenginliğin şerrinden de Allah’a sığınmıştır.
Meseleyi uzunca tahlîl eden ed-Dâvudî, bahsi şöyle noktalar: “Fakir ve zengin,
3961] Buhârî, Rikak 16, Nikâh 15; İbn Mâce, Zühd 5, hadis no: 4120,
3962] 18/Kehf, 7
3963] 21/Enbiyâ, 35
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her ikisi de fakirlik ve zenginlikleri sebebiyle hem medhi hem de zemmi gerektiren eşit ölçüde iyilik ve fenâlıklara mâruzdurlar. Öyle ise, en uygunu kefâf (yetecek) miktarıdır. Nitekim şu âyet de buna delil olmaktadır: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın”3964 Rasûlullah (s.a.s.) da şöyle duâ etmişlerdir: “Allahumme’c’al rızka âl-i Muhammed kûten = Rabbim, Muhammed âilesinin rızkını yetecek kadar ver (fazla da olmasın, eksik de).” 3965
“Kefâf’ı diğerlerine üstün görenlerden Kurtubî, el-Müfhim’de şöyle der: “Allah Teâlâ Hazretleri, Rasûlünde (s.a.s.) fakr, ğınâ ve kefaf her üç hâli de bir araya getirmiştir. Şöyle ki: Fakirlik ilk hâli idi. Nefsiyle cihâd ederek bunun gereğini yerine getirdi. Sonra Cenâb-ı Hakk fetihleri müyesser kıldı ve zenginler seviyesine çıkardı. Bu hâlin gereğini de, serveti müstehak olanlara dağıtmak, onunla ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşmak, ailesine zarûrî ihtiyaçlarını giderecek kadar mal ayırıp gerisini fukaraya ulaştırmak sûretiyle yerine getirdi. Öldüğü sırada yaşadığı hâl de kefâf idi.”
Kurtubî, sözlerine devamla der ki: “Bu kefâf hâli, hem azdırıcı zenginlik, hem de sıkıntıya atıcı fakirlik hâlinden iyidir. Ayrıca kefâf sahibi, fakirlerden addedilir. Çünkü o, dünyanın hoş şeyleri ile tereffüh etmez. Bilâkis, kefâf miktardan fazla olandan sakınmak için sabır husûsunda nefsiyle cihâd eder. Memduh olan fakr’ın ondan uzak tutacağı tek şey, ihtiyacın getireceği kahr ile dilenciliğin getireceği zillettir.”
Kefâfın üstünlüğünü te’yîd eden rivâyetler vardır. Bunlardan biri Müslim’de de gelmiş bulunan şu hadistir: “İslâm hidâyetine erdirilip yeterli rızkı da verilmiş olan kimseverilene kanaat ederse kurtulmuştur.” 3966
Nevevî, Kefâfı: “İhtiyaçları eksiksiz karşılayıp fazlalık da bırakmayan mal” diye tarif eder. Kurtubî de: “İhtiyaçları gideren, zarûriyâtı karşılayan ve tereffüh ehline kalmayan mal” diye târif eder. Rasûlullah’ın: “Allah’ım Muhammed ailesinin rızkını kefâf yap” duâsı da bu mânadadır. Yani: “Allah’ım başkasından isteme zilletine düşürmeyecek, ihtiyaçlara yetecek kadar ver. Bunda, dünyada saçılma ve tereffühe sevkedecek fazlalık olmasın” demektir. Bu hadiste kefâf miktarı efdal görenlerin haklılığına delil vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) kendisi ve âilesi için her zaman en iyiyi dilemiştir. Ayrıca: “Hayru’l umûri evsatuhâ = İşlerin en hayırlı olanı vasatı/ortasıdır” buyurmuştur.
İbnu’l-Mübârek’in Kitâbu’z-Zühd’de kaydettiğine göre, İbn Abbâs’a az amel az günah sahibi mi efdal, çok amel çok günah sahibi mi efdal? diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: “Selâmete hiçbir şeyi eşit tutmam. Kimin yetecek miktarda geliri olur, kanaat de ederse, zenginliğin ve fakirliğin âfetlerinden emniyette kalır.” İbn Mâce’de gelen bir rivâyet de bu husûsu te’yîd eder: Hz. Enes’in rivâyetine göre Rasûlullah: “Kıyamet günü, kendisine dünyada iken sadece yetecek miktar (kût) verilmiş olmasını temennî etmeyecek ne bir tek zengin vardır, ne de bir tek fakir” buyurmuştur.
İbn Hacer bu nakillerden sonra der ki: “Bütün bu söylenenler doğrudur.
3964] 17/İsrâ, 29
3965] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
3966] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 995 -
Ancak, fakirlik mi efdaldir, zenginlik mi? sorumuza kesin bir cevap değildir. Çünkü ihtilâf, bu iki sıfattan biriyle muttasıf olan hakkındadır. Bunlardan hangisi kişi hakkında daha iyidir? Bu sebepledir ki, ed-Dâvudî, mezkûr sözünün sonunda şunu söyler: “Önce belirtelim ki: ‘“Bunlardan hangisi efdaldir?’ suali doğru değildir, zîra bunlardan birinde, diğerinde bulunmayan bir amel-i sâlih bulunması muhtemeldir. Böylece o, bu sâlih amel sebebiyle efdal olur. Öyleyse onlar hakkında uygun sual şöyle olmalıdır: “Bu iki halden herbirinin, diğerinin iyi ameliyle boy ölçüşecek bir iyi ameli bulunması haysiyetiyle eşitlenecek olurlarsa hangisi daha iyidir?” Der ki: “Bu durumda, bunlardan hangisinin efdal olduğunu Allah bilir.” Takiyyuddin Ahmed de aynı şeyi söylemiştir. Ancak o şunu da ilâve eder: “Her ikisi de takvâda eşit olurlarsa bunlar fazilette eşittirler.” İbnu Dakîku’l-Îd, bir vesile ile yaptığı açıklamada, zenginliğin fakirliğe üstün olduğunu söyler, “çünkü der, zenginlik, sayesinde yapılan harcamaların sevabıyla kazanılan yakınlık sebebiyle, o ziyâde bir sevabı tazammum eder (içine alır). Ancak, efdal kelimesi nefsin sıfatlarına nisbetle eşref mânâsında olursa, bu takdirde durum değişir. Fakirlik sebebiyle, nefsin kötü tabiat ve kötü ahlâka karşı riyâzatla elde ettiği temizlik daha şereflidir. Böylece fakr, zenginliğe üstünlük elde eder. Bu mânâdan hareket eden sûfîlerin cumhuru, sabırlı fakirin üstün olacağına hükmetmiştir. Çünkü tarikatın esâsı, nefsin terbiye ve riyâzetine dayanır. Bu ise, fakirlikte, zenginlikten daha çoktur.”
Muhammed İbn Ebî Bekr der ki: “Ortadaki ihtilâf harîs olmayan fakir ile, cimri olmayan zengin hakkındadır. Çünkü mâlumdur ki, kanaatkâr fakir cimri zenginden efdaldir, keza cömert zengin harîs fakirden efdaldir... Her neyi kendi zâtı için değil de başka bir yönü için değerlendiriyorsak, onu kastedilen bu yönüne izâfe etmek gerekir, tâ ki gerçek fazîleti böylece ortaya çıksın. Öyleyse, mal aslında li-aynihî yasaklanmış değildir. Allah’tan uzaklaştırıcı olması sebebiyle mahzurludur. Fakirlik de böyle. Zenginliği, kendisini Allah’tan uzaklaştıramayan nice zengin vardır. Nice fakir de var ki yoksulluk onu Allah’tan uzaklaştırıp şöyle dedirtmiştir: “Daha çok malım olsaydı ne olurdu?” Hülâsa, fakir hatardan (riskden) daha uzaktır, çünkü zenginliğin fitnesi fakirliğin fitnesinden daha şediddir...”
İbn Hacer konu ile ilgili olarak şunları da keydeder: “Şâfiîlerden pek çoğu şükreden zenginin efdal olduğunu belirtmişlerdir. Ebû Alî ed-Dehhâk da şunu söyler: “Zengin, fakirden efdâldir. Çünkü zenginlik Hâlık’ın, fakirlik mahlûkun sıfatıdır. Hakk’ın sıfatı halk’ın sıfatından efdâldir.” Bu sözü birçok büyükler güzel bulmuştur. Zengini fakirden üstün addeden Taberî gibi bazıları, meseleyi bir başka açıdan îzah ederler: “Şurası muhakkak ki, sabredenin çektiği sıkıntı, şükredenin çektiği sıkıntıdan çok daha ağırdır. Ne var ki, ben yine de Mutarrıf İbnu Abdillah gibi söyleyeceğim: “Sıhhatli olup şükretmeyi, belâ çekip sabretmeye tercîh ediyorum.”
Bu sözde, insanın cibillî ve fıtrî olan sabırsızlığının değerlendirildiği görülmektedir. Yaratılışı îcâbı insanoğlu musîbete fazla sabır ve tahammül gösteremez. Bu yüzden fazlı, sevâbı ne kadar çok olursa olsun, belânın tâlibi çıkmaz. Bunu, esâsen dînimiz de tavsiye etmez. Şurası da muhakkak ki, istitâ (tahammül gücü) hasebiyle sabrın hakkını verenlerin sayısı, istitâ hasebiyle şükrün hakkını verenlerden daha azdır.
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Abdillah İbnu Merzûk, ulemânın, fakirlik mi zenginlik mi, yoksa kefâf mı daha efdal olduğu husûsundaki ihtilâfına dikkat çektikten sonra der ki: “Meselenin aslı şudur: “Kul için, Allah indinde, fakirlik mi yoksa zenginlik mi daha iyidir, ta ki bu hâli iktisab edip onunla ahlâklansın? Bir başka ifâdeyle, acaba malda azlıkla, kalbini meşguliyetlerden boşaltıp, münâcâtın lezzetine nâil olmak ve uzun hesapların sıkıntılarından istirâhat bulmak için kazanç gayretine düşmemek mi daha iyi, yoksa zenginlikte başkalarına faydalı olmak imkânı bulunması hasebiyle tasadduk yardım, iyilikler, sıla-i rahimlerle Allah’a yakınlığı arttırmak gayesiyle mal kazanmak için meşguliyet mi daha iyidir?”
İbn Merzûk bu soruyu şöyle cevaplar: “Durum böyle olunca, bizce efdâl olan, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ve Ashâbı’nın cumhuru tarafından tercih edilen dünyalıktan azlık, çiçeklerinden uzaklıktır. Kazanma gayretine düşmeden, miras ve ganimet taksiminden payına düşenle dünyalığa kavuşanların durumuna gelince: Bunlar için, bu parayı iyilik yollarından biriyle çarçabuk tamamen elden çıkarmak mı daha hayırlıdır, yoksa başkalarına daha çok maddî yardımlarda bulunarak sevabını iyice arttırmak düşüncesiyle, bu serveti nemâlandırmak için gayret göstermesi mi daha hayırlıdır?”
Cevap: Bu hususta da önceki açıklamamız mûteberdir.” İbn Merzûk’tan bu iktibası yapan İbn Hacer, onun bir iddiasına katılmaz: Rasûlullah’ın Ashabı’nın cumhuru tarafından fakirliğin benimsenmiş olması. “Onların ahvâlinden meşhur olan husus, bu iddiayı reddeder. Zîra, onlar, Allah fetihleri nasîb ettikten sonra iki kısma ayrıldı. Bir kısmı, şahsen nefsî (gönülle ilgili) zenginlikle muttasıf olma haliyle birlikte servetlerini muhâfaza edip yardımlar, sadakalar ve iyiliklerde bulunarak Allah’a yaklaşmayı devam ettirmeyi tercîh etti; bir kısmı da, fetihlerden önceki hâli üzere yani yokluk ve darlık içinde hayatını sürdürmeyi tercîh etti, ancak bunlar, önceki gruba nisbeten cidden çok az kimselerdi. Selef’in hayatında ihtisâs yapanlar, söylediğimiz bu husûsun doğruluğunu bilirler. Onların bu durumlarını aksettiren haberler çoktur, sayıya gelmez.”
Zenginlik ve fakirliğin leh ve aleyhindeki delil ve değerlendirmeleri bîtaraf olarak karşılıklı münâkaşalarla vermeye devam eden İbnu Hacer, zaman zaman şahsî tercihinin zenginlik tarafında olduğunu ihsas ettirecek ipuçları verir. Onlardan biri şu cümlesidir: Mevzû üzerinde tereddüdlü noktalar da vardır. Bunlardan biri hiçbir şeyi olmayan insanın durumudur. Bunun için evlâ olanı, isteme zilletinden kendini koruması için kazanmasıdır veya çalışmayı bırakıp istemeksizin açılacak rızık kapısını beklemesidir. Nitekim Ahmed İbn Hanbel gibi zühd ve verâsıyla meşhur olmuş bir zâtın, kendisine bu hususta soran kimseye şöyle söylediği sahîh bir sûrette bilinmektedir: “Pazara müdavim ol, (ticaret yap).” Bir diğerinde “Halktan istiğnâ et. İnsanlardan istiğna kadar büyük fazilet bilmiyorum.”
Ebû Bekr el-Mervezî’nin nakline göre Ahmed İbnu Hanbel şunu da söylemiştir: “Herkes için en uygun şey Allah’a tevekkül etmek ve nefislerini kazanmaya alıştırmaktır. Kim kazancı terk etmenin efdâl olduğunu söylerse, dünyayı muattal hâle getirmek isteyen bir ahmaktır.” Ebû Bekr el-Mervezî de şunu söyler “Ta’lim ve taallümden alınan ücret, bana, insanların elindekini yiyip bekleyerek oturmaktan daha iyidir... Meslek icrâ etmeden boş oturan kimseyi, nefsi, insanların elinde olanı istemeye dâvet etmiştir.”
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 997 -
Hz. Ömer (r.a.) de şunu söylemiştir: “(Nâfile ibâdet ve tefekküre mâni) bazı durumların bulunduğu bir kazanç insanlara ihtiyaç arzetmekten daha hayırlıdır.” Servet sahibi olan Saîd İbnu’l-Müseyyeb’ den rivâyete göre, ölürken şöyle demiştir: “Rabbim, biliyorsun ki bu malı dînimi siyânet/korumak için topladım.” Buna benzer ifâdeler seleften Süfyân Sevrî, Ebû Süleymân ed-Dârânî ve benzeri büyüklerden nakledilmiştir. Kezâ Sahâbe ve Tâbiîn’e mensup büyüklerin hiçbirinden, kendilerini kaderin açacağı bir geçim kapısını beklemeye terkederek, rızık kazanma gayretini bıraktığına dâir rivâyet gelmemiştir. Zenginliği üstün görenler şu âyeti de delil göstermişlerdir. “Ey îmân edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayı.”3967 Derler ki: “Burada emredilen kuvvet ve “savaş atları” gibi şeylerin hazırlanması ancak mal ile mümkündür.”
Sonuç olarak şunu söyleyeceğiz: Zenginlik veya fakirliği değerlendirirken, İslâm ulemâsı meseleyi tek zâviyeden görmemiş, çok buudlu olarak tahlîl etmiştir. Her görüş sâhibinin dayandığı nassî deliller olduğu gibi haklılık kazandıran nokta-i nazar da vardır. Hiç birini kesin bir dille reddetmek veya mutlak doğru olarak değerlendirmek mümkün değildir. Meselenin günümüz şartlarında değerlendirilmesi açısından şu söz önemlidir: “Îlâyı Kelimetullah’ın bu zamanda bir büyük sebebi maddeten terakkî etmektir!” 3968
el-Ğanî; Allah’ın Güzel İsimlerinden
el-Ğanî: Zengin olmak, başkasına ihtiyacı olmamak anlamına gelen “Ğınâ” masdarından sıfat olan Allah’ın güzel isimlerinden biridir. el-Ğanî ismi ve sıfatı Kur’an-ı Kerîm’de yedi yerde Allah hakkında kullanılmıştır.
Allah’ın ğanî olması, zat ve sıfatları itibarıyla başkasından müstağnî olması anlamındadır. Gerek zat ve sıfatlarında, gerek işlerinde hiçbir zaman, hiçbir sûrette, hiçbir şeye muhtaç olmayan, bunun yanında her şeyin kendisine muhtaç olduğu tek zengin O’dur: “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, işte zengin ve hamde lâyık olan O’dur.” 3969; “Allah zengindir, sizler fakirsiniz.” 3970
Allah’ın, başkasının kendisine ibâdet etmesine de ihtiyacı yoktur. İnsanların O’na inanıp ibâdet etmeleri, kendisine bir yararı olmadığı gibi, inanmamaları ve emirlerine itaat etmemelerinin de kendisine bir zararı yoktur. “Ve Mûsâ dedi ki: “Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi bilin ki Allah zengindir, (sizin Şükrünüze muhtaç değildir, zatında) övülmüştür.”3971; “Kim şükrederse kendisi için şükreder, kim nankörlük ederse muhakkak ki, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır.” 3972
Allah’ın bu ismi Kur’an’da, diğer isimlerinden Halîm, Hamîd, Kerîm gibi isimlerle zikredilmektedir. Böylece Allah’ın, başkalarına muhtaç olmamakla birlikte yaratıklara ve özellikle insanlara karşı ilgisiz, ihtimamsız olmadığı belirtilmektedir.
3967] 8/Enfâl, 60
3968] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/433-439
3969] 35/Fâtır, 15
3970] 47/Muhammed, 38
3971] 14/İbrâhim, 8
3972] 31/Lokman, 12
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, “rahmet sahibi gânîdir.” 3973
Allah’ın ibâdetlerimize bir ihtiyacı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm bunu gayet açık ve birçok âyetinde ifâde etmektedir: O’nun rızâsı için kesilen “kurbanlık hayvanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşmaz; O’na ancak sizden takvâ ulaşır.” 3974 buyurur. O halde insan Allah’a kulluk ederken, O’nun emirlerini yerine getirirken Allah’a minnet etme gibi bir duyguya kapılmamalıdır. Kula yaraşan, Rabbini bu şekilde tanıması; O’na muhtaç olduğunu hatırından çıkarmaması, bütün ihtiyaçlarında O’na yönelmesidir. 3975
Kanaat; Eldekiyle Yetinme
Kanaat: Elinde bulunanla yetinme, dünya nimetlerinden kısmetine râzı olma demektir. İsraf, ihtiras tama’ ve israftan kaçınma. Kişinin Allah’ın kendisine dünya nimeti olarak verdiği paya rızâ göstermesi demektir.
Allah Teâlâ, insanların dünya hayatının süs ve câzibesine aldanarak âhireti unutmaması için, Kur’ân-ı Kerîm’de dünya hayatının geçiciliği ve değersizliğini vurgulamış, âhiret hayatının tercih edilmesi gereken bir gerçek olduğunu anlatmıştır: “Dünya hayatı eğlenceden, oyuncaktan ibarettir. Âhiret hayatı hakiki hayattır. Bilselerdi (âhireti tercih ederlerdi)” 3976 Kur’ân-ı Kerim insanın tama’ ettiği nimetleri sıralayarak bunların âhiret hayatı açısından asıl gâye olmadığını anlatmaktadır: “İnsanın gönlünü çeken kadınlar, oğullar, kantarla altın ve gümüşler, nişanlı atlar, davarlar, ekinler sevgisi insanlara hoş gösterildi. İşte bunlar dünya hayatında istifade edilecek şeylerdir. Asıl barınılacak yer Allah nezdindedir.”3977 Bu âyetler dünya nimetlerinin kıyasla değersizliğini anlatması açısından, sonsuz ve sürekli olan âhiret nimetlerine insanı teşvik etmektedir. Bu açıdan insanın manevî faziletlere teşvik edilmesi dünya nimetlerine karşı insan nefsindeki istekleri törpüleyecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) âhiret hayatının merkeziyetini, temel gâye ve hedef olduğunu; dünya hayatının âhirete göre düzenlenmesinin gerekliliğini şöyle anlatmaktadır: “Allah’ım, hayat ancak âhiret hayatıdır.”3978 Hz. Peygamber dünya malları karşısındaki tavrını şöyle belirtmiştir: “Eğer benim “Uhud dağı kadar altınım bulunsa, borç için sakladığımdan başka, ondan yanımda bir dirheminin üç gece kalmaması beni sevindirir.” 3979
Hz. Peygamber, hayatını kifaf ve kanaat prensibine uygun olarak düzenlemiştir 3980. Kanaat az çalışmak, tembellik etmek anlamında değerlendirilmemiştir. Kanaat, Allah Teâlâ’nın insana takdir ettiğine râzı olmaktır. Sa’d b. Ebi Vakkas, oğluna şöyle nasihat etmiştir: “Oğlum! Zenginlik istediğin zaman, onunla beraber kanaat de iste. Çünkü kanaati olmayanı, servet zengin etmez.” Bu nasihatten de anlaşılabileceği gibi kanaat ruhî ve ahlâkî bir vasıftır.
Kanaat, bazen kişinin yaptığı amellerde orta yolu takip etmesi anlamında da
3973] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul 1987, s. 206
3974] 22/Hacc, 37
3975] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 212-213
3976] 29/Ankebût, 64
3977] 3/Âl-i İmrân, 14
3978] Buharî, Rikâk, 1; Cihâd, 33, 110; Müslim, Zekât, 109; Nesâî, Zekât, 80
3979] Buhârî, Temennâ’ 2, Rıkâk 14; Müslim, Zekât 31, 32; İbn Mâce, Zühd 8
3980] Ahmed bin Hanbel, VI, 19
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 999 -
olabilir. Nitekim Abdullah b. Amr- b. el-As, Hz. Peygamber’in yanına gelmiş namaz ve oruç hakkında tavsiye istemiştir. Hz. Peygamber’in az şeyler tavsiyesine rağmen, daha fazla yapmaya gücü yeteceğini söyleyen Abdullah b. Amr, zayıflayıp ihtiyarlayınca hayıflanıp şöyle demiştir: “Keşke Hz. Peygamber’in (s.a.s) bana emrettiği şekilde ibâdet etmeye kanaat ederek râzı olsaydım!” 3981
Kaanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir. Hz. Peygamber hep şöyle duâ ederdi: “Ya Rab verdiğin rızıkla beni kanaatkâr kıl ve rızkı benim için mübârek eyle” 3982 Hz. Peygamber kanaati ve kanaatin neticesini şu veciz ifâdeleriyle özetlemiştir: “Kanaatkâr ol ki, insanların Allah’a en çok şükredeni olasın.” 3983
Zühd
Zühd: Lügatta; isteksizlik, rağbetsizlik, aza kanaat anlamına gelir. Terim olarak, dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak demektir. “Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır” şeklinde de târif edilir.
Zühd sahibi olanlara; zâhid denilir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya nimetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Başka bir ifâdeyle: Âhireti unutup, dünyaya esir olmamaktır. 3984
Hz. Peygamber, zühdün; helâlleri haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir. 3985
Allah (c.c.) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.
Zühd üç kısma ayrılır:
a- Haramları terk etmek: Zühdün, bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.
b- Helâllardan, gerekli olmayanları terk etmek: Bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.
c- Allah’la meşgul olmayı engelleyen her şeyi terk etmek: Bu da, “ârif ‘ denilen Allah’ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür 3986
Zühd, lügat olarak rağbet kelimesinin zıddıdır. Rağbet bir şeye ilgi göstermek,
3981] Ahmed bin Hanbel, II/200
3982] Keşfü’l-Hafâ, II, 151
3983] İbn Mâce, Zühd 24; Zübeyr Tekkeşin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 297-298
3984] Süleyman Uludağ, Kuşeyrî Risâlesi, 252 vd.
3985] Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce, Zühd, 1
3986] Süleyman Uludağ, a.g.e., 256; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 489-490
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzu ve istek izhâr etmek demektir. Zühd kelimesi burada, Kur’ân ve Sünnet’in iktizâ ettiği şekilde, dünyaya karşı duyulan alâka ve rağbeti terk etmektir. Bu yola girene zâhid denir. Gazâlî zühdü, “herhangi bir şeyden vazgeçip, onun yerine daha iyi ve daha güzeline dönmek” olarak târif eder. Ona göre, gerçek zâhid Allah’a yönelip, onun dışında cennet dâhil her çeşit zevkler dâhil her şeyi arkaya atan, îtibar etmeyen kimsedir.
Zühd, İslâm’ın övdüğü güzel ahlâklardan biridir. Ancak bunun Kur’ân ve sünnete uygun olması gerekir. Bunun da ilk şartı, Allah rızâsı için olmasıdır. Bu ilim, hâl ve amelden meydana gelir. Kişi, Allah için imkânı dâhilinde olan dünyayı fiilen terk etmedikçe zâhid olamaz. Abdullah İbnu’l-Mübârek, kendisine zâhid diyenlere: “Zâhid ben değilim, Ömer İbnu Abdilaziz’dir. Dünya onun ayağına geldiği halde, onu terketmiştir. Ben nereden zâhid olayım? Dünya bana teveccüh etmiş değildir ki, onu terk ile zâhid olayım” demiştir.
Rasûlullah (s.a.s.) zühd ile ilgili meseleler üzerinde çokça durmuştur. Bu mevzû üzerine çok sayıda hadis rivâyet edilmiştir. Bütün hadis kitaplarında zühd’le ilgili müstakil bölümler veya en azından bâblar mevcuttur. Buhârî’deki bölüm Kitâbu’r-Rikâk adını alır. “Rikâk”, “rakîka” kelimesinin cem’idir, incelik, nezâket, acımak gibi mânalara gelir. Sertliğin zıddıdır. Zühd hadislerinin rikâk diye de isimlendirilmesi, onlardan herbirinin kalpte rikkat yani incelik ve rahmet duygularını uyandırması sebebiyledir.
Zühd, zihne ilk verdiği mânâ ile dünyayı terk etmektir. Dînimiz, dünyaya da ehemmiyet vermiş olması, dünya ve âhireti beraber mütâlaa eden bir hayat ve din anlayışı üzerinde durması sebebiyle dünyayı terk olarak anlaşılan zühd’ü övüp ona teşvik etmesi, ilk nazarda İslâm’ın kendi kendine tezâtı gibi görülebilir. Nitekim bu mevzû ulemâ arasında da uzun münâkaşalara sebep olmuştur.
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 3987. Göz tokluğu diye tercüme edilen ibârenin aslı “ğaniyyu’n-nefs”dir yani nefis zenginliği. Bazı hadislerde “ğaniyyu’l-kalb = kalp zenginliği” şeklinde gelmiştir. Dilimizde bunu en güzel ifade eden tâbir göz tokluğu tâbiridir. Bunun zıddı da aç gözlülüktür.
Hadisin İbnu Hibban’da gelen bir veçhi şöyle: “Hz. Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (bir defasında) bana: “Ey Ebû Zerr! Zanneder misin ki mal çokluğu zenginliktir?” buyurdular. Ben: “Evet!” dedim. Tekrar: “Mal azlığının da fakirlik olduğunu mu sanırsın?” buyurdular. Ben yine: “Evet! Ey Allah’ın Rasûlü!” dedim. Bunun üzerine: “Şurası muhakkak ki gerçek zenginlik kalp zenginliğidir, gerçek fakirlik de kalp fakirliğidir!” buyurdular. İbn Battal der ki: “Hadisin mânâsı şudur: “Zenginliğin hakikati mal çokluğu değildir. Çünkü Allah’ın bol mal verdiği pekçok kimse, kendisine verilene kanaat etmez, daha da arttırmak için gayret sarfeder; haram mı, helâl mi nereden geldiğine aldırmaz. Hırsındaki şiddete bakınca fakir zannedersin. Ancak zenginliğin hakikati ise nefis zeginliği, göz tokluğudur. Gözü tok olan da, kendisine verilenle müstağni olan, ona kanaat getiren, rızâ gösteren, arttırmak için hırsa kaçmayan, talepte ısrarlı olmayandır. İşte bu, zengin gibidir.” Kurtubî der ki: “Hadisin mânâsı: “Faydalı veya büyük ya da memduh olan zenginlik nefis zenginliğidir. Şöyle ki: Kişinin nefsi müstağni oldu mu tamahkârlığı
3987] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1001 -
bırakır, izzet ve büyüklük kazanır. Böyle bir kimsenin elde ettiği itibar, saygı, şeref ve övgü, hırsı sebebiyle aç gözlü olan bir kimsenin elde ettiği zenginlikten fazladır. Çünkü hırs onu, cimriliği ve düşüklüğü sebebiyle rezil işlere, hasis ve âdî fiillere atar. Halktan onu kınayanlar çoğalır, insanlar nazarında itibarı düşer, herkesten daha hakir, daha zelil duruma düşer.
Özetle, gönül zenginliği ile muttasıf olan kimse, Allah’ın kendine verdiği rızka kanaatkârdır, ihtiyaç dışı olan şeyleri arttırmak için hırs etmez, talepte ısrarlı olmaz; istemek, dilenmek alçaklığını göstermez, bilakis Allah’ın verdiği nasibine râzı olur. Sanki ebedî bir zenginliğe kavuşmuş gibidir. Aç gözlülükle muttasıf olan kimse, öbürünün zıddınadır. Her şeyden önce Allah’ın verdiğine râzı değildir, durmaksızın habire bir arayış ve talep içindedir. Onun gayesi mal elde etmektir, haram-helal nasıl geldiği pek mühim değil, yeter ki kazansın. Bu hırs içinde kaybedecek olursa çok üzülür, âdetâ yıkılır. O sanki mal yönüyle fakirdir. Çünkü kendisine verilene istiğna göstermez ve sanki zengin değildir. Şurası da var: Tokgözlülük, Allah’ın indindeki mükâfâtın daha hayırlı ve ebedî olduğunu bilerek Allah Teâlâ’nın hükmüne rızâ ve emrine teslim olmaktan neş’et eder. Bu kimse hırs ve talepten yüz çevirmiştir.” Tîbî der ki: “Hadiste tokgözlülükle ilmî ve amelî kemâlâtın husûlünün murad edilmiş olması da mümkündür. Öyleyse akıllı kişi, vaktini kemâlâtı tahsilden ibâret hakiki zenginliği kazanma yolunda harcamalıdır. Mal toplamak için değil; zîra bu farkı arttırmaktan öte bir işe yaramaz.”İbn Hacer der ki: “Gönül zenginliği, kalp zenginliğiyle, bütün işlerinde Allah’a karşı fakrını idrakle hâsıl olur. Böylece yakîn (imandan derinlik) kesbeder ki bütün ihtiyaçları gören, maddî ve mânevî zenginlikleri veren O’dur. Bunları alan ve engelleyen de O’dur. Bu yakiyne eren kimse, Allah’ın kazâsına râzı olur, nimetlerine şükreder. Sırrı ortaya çıkınca O’na ilticâ eder. Kalbin, Rabbine duyduğu iftikârdan Rabbi dışındakilere karşı istiğnâ (tokgözlülük) neş’et eder.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 3988. Burada Rasûlullah, İslâm’ın ideal ahlâkını tebliğ buyurmaktadır; ihtiyacı normal görecek kefaf miktarla yetinmek ve fazlasını Allah yolunda, O’nun rızâsı için harcamaktır. Kişi böylece, uhrevî sorumluluktan kurtulmaktan başka, onun sevâbına mazhar olacaktır.
Kefâf miktarla yetinen, levm edilmez. Çünkü hayatının devamı için gerekli olan mesken, giyecek, yiyecek ve içecek için hesap sorulmayacaktır. Kefâfı taşan tüketim ve mülkiyet, hesaba sebep olacaktır.
Kişi malını harcarken, önce bakmakla mükellef olduğu yakınlarına öncelik vermelidir. Kendi yakınları ihtiyaç içinde iken, sevap düşüncesiyle yabancılara harcamak, tasaddukta bulunmak câiz değildir. Rasûlullah, kişinin ailesine harcadıklarının da sadaka olduğunu beyan buyurmuştur. Hadis, “veren el alan elden üstün” demekle, “zenginlik fakirlikten üstündür” diyenlere delil olmaktadır.
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 3989. Yeterli miktar diye tercüme edilen “kefâf”ı en-Nihâye’de İbnu’l-Esir
3988] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
3989] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle açıklar: “Bu, kendisine muhtaç olunan miktarı karşılayıp, artmayan şeydir. Bir başka ifadeyle asgarî ölçüde ihtiyaca yeten miktardır. Kefaf miktarda; refaha erme ve övünme yoktur. “Şu halde hadis, İslâmî hidâyetle müşerref olduktan sonra muhânete muhtaç kılmayacak en az miktarda maddî ihtiyaçlarını temin edebilen kimseyi tebrik etmekte, “ne mutlu ona” demektedir. Çünkü fazlasının hesabı var, o fazlalığın şevkiyle şımarma, harama kaçma yani “hakkını verememe” tehlikesi vardır.
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 3990 Âlimler, hadiste geçen hisâl (şey) ile, kazanmak için peşinden koşması gereken temel ihtiyaçlarının kastedildiğini belirtir. Bunlar: İkamet edeceği mesken, avretini örteceği giyecek ve kuru ekmek ile sudur. Mesken ve giyeceğin de sade ve asgarî ölçüde olacağı açıktır. Çünkü, gıda kuru ekmek ile ifade edilmiştir. Rasûlullah gıdayı ifade ederken kuru ekmek veya katıksız ekmek mânasına gelen cilf kelimesini kullanmakla, bu zarûrî maddelerin asgarî ölçülerini ifâde etmiş olmaktadır. Nitekim mesken veya ev deyince gecekondudan villaya kadar çok farklı mertebeleri var; giyecek de öyle. Şu halde hak olarak ifade edilen nisab, hayatın devamını konforsuz olarak sağlayacak asgarî miktardır.
Münâvî, bazı âlimlerin şu mütâlaasını kaydeder: “Dünyadan mal edinmek maksadıyla mesken, giyecek, binecek gibi şeylerden, bu miktardan fazlasına sahip olan kimse, bu fazlalığı, ona kendisinden daha fazla muhtaç olan Allah’ın diğer kullarına karşı yasaklamış olur.” el-Kâdi der ki: “Rasûlullah, ‘hak’ ile, Allah’ın kişiye -âhirette bir mükâfât veya suali olmadan- vermesi gereken şeyi kasteder. Bundan dolayı kişiye âhirette mükâfât veya mücâzât yoktur. Çünkü bunlar, nefsin yaşayabilmek için mutlaka muhtaç olduğu şeylerdir. Bu zikredilen miktardan fazlası sorumluluğu olan nasiblerdir. “Hakkı açıklama zımnında şöyle de söylenmiştir: “Onunla, insanın müstehak olduğu şey kastedildi. Çünkü insan, o miktara muhtaçtır ve hayatının devamı ona bağlıdır. Maldan gerçek mânâda kastedilen de o (hak olan) miktardır. Zemahşerî der ki: “Mesken, giyecek, yiyecek ve içecek, insana zarûrî olan ana unsurlardır.”
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.”3991 Hadiste geçen “s-r-b” kelimesi, meşhur şekliyle sirb diye okunmuştur. Bu durumda nefis demek olur. Serb diye de rivâyet edilmiştir. Bu durumda meslek mânâsında olur. Ayrıca sereb şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu durumda beyt (ev, aile) mânâsına gelir. Yani kişinin can, iş ve aile emniyetlerini ifâde eder.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayat denen dünya yaşayışının “gün” denen bölümlerden meydana geldiğini, ecel gizli olması hasebiyle, ömrü bir günlük kesit halinde değerlendirmek gerektiğini, bu bir günlük kesitin mutlu olması için başlıca üç şartın aranması gerektiğini belirtiyor. Bu üç şart şunlardır: Can (veya meslek veya mesken) emniyeti, sağlık ve günlük gıdâ (sabah ve akşam yiyeceği). Bunlardan birinin eksikliğini, diğerlerinin fazlalığı ile telâfi edemeyeceğimizi düşünürsek, Peygamberimiz’in bu hadislerindeki hikmetin büyüklüğünü anlarız. Sözgelimi, çok zenginiz ama sağlığımız yok veya can emniyetimiz yok. O zenginlik ne
3990] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
3991] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1003 -
işe yarar? Sağlığımız, zenginliğimiz yerinde, fakat can emniyetimiz yok; her an ölüm ve düşman tehlikesi içinde hayatımız zehir olur. Devlet ve içtimâî nizamın gâyesi, fertlere mal, can ve ırz emniyetini, çalışma (meslek) sulhünü sağlamaktır. Bu şartlardan birinin eksik olduğu yerlerde ve zamanlarda hayat tatsızdır, insanlar mutsuzdur. Münâvî: “Hadis, fakrı gınâya efdal bulanlara hüccettir” der.
“Ümmetimin fakirleri, cennete zenginlerden kırk yıl önce gireceklerdir.” ?
“Mü’minlerin fakirleri, cennete zenginlerden beş yüz yıl önce gireceklerdir.” 3992
“Bana cennet gösterildi, ahâlisinin çoğu fakirlerdi.” 3993
İbn Abdülberr şunları söyler: “Rasûlullah’ın istiâze ettiği fakirlik, kefâfın altına düşen fakirliktir, bu durumda kalbî zenginliği de olmaz. Rasûlullah (s.a.s.)’ın nezdindeki zenginlik kalp zenginliği idi. Âyet-i kerîmede: “Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi?”3994 buyurulmuştur. Rasûlullah’ın zenginliği kendinin ve ailesinin bir yıllık kût’unu biriktirmekten öte geçmemiştir. Onun zenginliği kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki mezmûm kutupları teşkîl ettiğine delil vardır. Bu bâbta gelen rivâyetler belirttiğimiz son husûsta ittifak eder.”
Zühdün Yozlaştırılması
Mistik hareket ve yaşamanın temelinde bulunan özelliklerden biri maddeye, eşyaya ve dünyaya karşı tavır koyma ve bunlara karşı isteksiz olmaktır. Bu tavır alış ve ruhu mânâ âlemine hazırlama faâliyetine kendine özgü özellekleriyle birlikte genel olarak tasavvufta “zühd” adı verilmektedir.
Tasavvuf, müslümanlar arasında, başlangıçta bir zühd hareketi olarak görüldü ve erken bir devirde bu hareket etrafında oldukça geniş bir edebiyat teşekkül etti. Gerçek anlamda ve en güzel örnekleri Peygamber tarafından verilen zühd hayatını, râşid halifeler başta olmak üzere bütün ashâb benimsedi. Emevîlerin fetihler sâyesinde yükselen refah seviyesi karşısında ashâbın hayat tarzına ters düşen bir tutum içine girmeleri üzerine, tâbiîn neslinin ileri gelenleri zühdü bir hayat düsturu ve kendileri için ayırıcı bir vasıf olarak gördüler. Ancak, tasavvufun dış etkilere olanca açık olmasından ve çoğu meselede itidâli hoş görmeyip ifrâta girdiğinden dolayı kısa zaman içinde yozlaştırıldı. Peygamberimiz ve ashâbının hayatında bazı zühdî unsurlar bulunmakla beraber, dünyayı terk etme anlayışı yoktur. Tasavvufta ise, dünya tümüyle zemmedilerek “bir lokma, bir hırka” felsefesi, dünya görüşü olarak değerlendirildi.
Tasavvufun temel ıstılahlarından biri olan zühdün târifinde sûfîler ihtilâf etmişler ve farklı tanımlar yapmışlardır. Bunlardan bir kısmı şöyledir: Zühd, âhirete yönelmek için dünyadan el etek çekmek, elde mevcut olsa bile, gönülde mal ve mülk sevgisine ve nefsin dünyevî isteklerine yer vermemek ve yoğun bir dinî hayat yaşamaktır. Bu özelliğinden dolayı zühdün özünü teşkil eden ilgi duymama
3992] İbn Mâce, Zühd 6, hadis no: 4122; Tirmizî, Zühd 37, h. no: 2351; Dârimî, Rikak 118, h. no: 2844; Ahmed bin Hanbel, II/296
3993] Buhârî, Rikak 16, 51; Müslim, Zikir 94; Tirmizî, Cehennem 11, h. no: 2602; Ahmed bin Hanbel, IV/443
3994] 93/Duhâ 8
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya uzaklaşma, zâhirî (bedenî) uzaklaşma ve bâtınî (kalbî) uzaklaşma merhalesi olmak üzere iki merhale arzetmektedir. Tasavvuf ehli tarafından diğer bir tanıma göre zühd; Dünyalığın varlığı ile yokluğunun bir ve eşit olmasıdır. Zühd; zarûrî olmayan her şeyi, helâl ve mubahın da ihtiyaçtan fazla olan kısmını terk etmektir. Dünyadan da âhiretten de el-etek çekmektir. Bir tasavvuf şâiri olan Yunus Emre’nin dilinde, âhiretin de terki anlamındaki zühd şöyle ifâde edilir: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûrî, / İsteyene ver ânı; / Bana seni gerek seni.”
Nâbî de, bir şiirinde yozlaşan zühd anlayışını şöyle hicveder: “Bu zühd ü riyâ başına halkın ne belâdır / Mahrum eder erbâbını zevk-ı dû cihandan.”
Zühdün ne olduğunu tâyinde sûfîler ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazıları, “zühd haramda olur” derler. Çünkü helâl Allah Teâlâ tarafından mubah kılınmıştır. Diğer bazıları da “haramda zühd şarttır, helâlde ise fazîlettir” derler. Bir kısım sûfîler ise “helâl mala karşı zâhid olmak daha mükemmel ve daha iyi bir haldir” derken, bazı sûfîler de, “kul için uygun olan, kısmetini gözeterek zorakî bir şekilde helâli terk etmeyi tercih ve muhtaç olmadığı fuzûlî şeyleri talep etmemesidir” derler 3995. Ankaravî, zühdle ilgili şöyle bir tasnife yer verir: 1- Halkın zühdü: Haramları terk mânâsında olan bir zühddür. 2- Havâssın zühdü: Haramları terkle birlikte, zarûrî ihtiyaç maddeleri dışında kalan eşyayı terk edenlerin zühdüdür. 3- Âriflerin zühdü: Allah’tan başka her şeyin terk edildiği bir zühddür. Ona göre, zühdden maksat eşyayı sırf şeklen terkten ibâret değildir; Asl olan eşyaya karşı olan meyil ve muhabbetin terkidir. 3996
Zühd kavramına yakın anlamda kullanılan bir diğer kavram da fakr kavramıdır. Fakr; lugatta “yoksulluk ve ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu” mânâlarına gelir. Tasavvufta ise; “sâlikin nefsinde (düşünce olarak), bütün mal varlığından uzaklaşması ve her şeyin mutlak ğanî olan Allah’ın olduğunu bilmesidir.” Bu kavram zamanla, Allah’tan gayri herkesten, her şeyden müstağnî olmak ve sadece Allah’a muhtaç hale gelmek şeklinde yorumlanmıştır. Buna icmal mertebesi adı verilip sadece Allah’a yöneliş ve O’nda fânî olmak şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Fakrın zıddı ğınâ/zenginliktir. Tasavvufta bu zenginlik, gerçek anlamda değil de mecâzî anlamda, gönül zenginliği olarak anlaşılmıştır. Bu durumda sâlik, Hak’la ğanî olma yoluna gitmelidir. (Aslında hem fakirliği, en uç anlamda anlayıp, bunu kabul eden ve hem de zenginliği yorumlayıp ona da sahip çıkan bir tavır, kendi içinde de çelişkilidir.)
Zühdün unsurları: Tasavvufta zühd, kendini bazı unsurlarla ortaya koyar. Bunlar: Uzlet (inzivâ hayatı), halvet, erbaîn/çile, riyâzet ve mücâhededir.
Tasavvuf kültürünün yanlış zühd anlayışını yerleştirmek için bazı zayıf hadislere yapıştıkları ve Peygamber’e âit olmayan, özellikle şeyhlere âit olan bazı ifadeleri hadis diye ortaya attıkları yani uydurma hadislere yapıştıkları görülmektedir. Tasavvuf hareketi tarafından yozlaştırılan zühdle ilgili zayıf ve uydurma hadislere bazı örnekler vermek istiyoruz:
“Mü’minin dünyadaki hediyesi fakirliktir.” Tasavvuf büyüklerinden Ebû Tâlib
3995] Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 253
3996] Ankaravî, Minhâcu’l-Fukarâ, s. 164
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1005 -
el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken,3997 Gazzâlî ise fakr bahsinde3998 zikretmiştir. Deylemî’nin rivâyet ettiği bu hadise, Suyûtî, zayıf demiş, Deylemî de, zayıf bir senetle rivâyet etmiştir. Bu rivâyetin metni de tenkide açıktır.
“Fakirlik, mü’mine atın yanağındaki dizgin ve alnındaki beyazdan daha süslüdür.” Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde 3999 zikretmiştir. Taberânî’nin Mu’cemu’l-Kebir’inde (VII, 294-295) zayıf bir isnadla rivâyet ettiği hadisi, Irâkî, senenidini zayıf kabul etmiştir.
“Peygamberlerden en son cennete girecek olan, zenginliği sebebiyle Süleyman (a.s.)’dır...” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde 4000 zikretmiştir.] Taberânî, Evsat’ta ferd bir isnadla rivâyet etmiştir. Bunda, Irâkî’nin de dediği gibi, münkerlik vardır. Mevzû olma ihtimâli çok yüksektir.
“Âlimler, dünyaya dalmadıkları sürece Rasüllerin emînidirler. Dünyaya daldıklarında, dininiz için onlardan sakınınız.” ...” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Bu rivâyeti İbnu’l-Cevzî, el-Mevzûât’ında (I/263) zikretmiş ve bunun Rasûlullah’a isnâdının sahih olmadığını belirtmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali yüksektir.
“Lâ ilâhe illâllah dedikleri halde, dünya alış verişini dinlerine tercih ederlerse, Allah Teâlâ o kimselere; ‘Yalan söylediniz, siz bunda samimi ve doğru değilsiniz’ buyurur.” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Mûteber kabul edilen hiçbir kaynakta yer almayan rivâyet, zayıf veya uydurmadır.
“Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu belâ ile imtihan eder. Sevgisi son haddine vardığı vakit aile, mal ve evlât diye kendisine hiçbir şey bırakmaz.” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Taberânî, bunu el-Mu’cemu’l-Kebir’inde (II/305) rivâyet etmiştir. Rivâyeti son derece ihtiyatla karşılamak gerekir.
“Kendisine susmak ve zühd verilen kimseyi gördüğünüz vakit, ona yaklaşın. Çünkü o hikmet söyler.” [Ebû Tâlib el-Mekkî (I/243), Kuşeyrî (s. 252) ve Gazzâlî (IV/320) hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Hadis rivâyeti, senedindeki Ebû Hallâd’dan dolayı zayıftır.
“Kim dünyalık peşinde sabahlarsa, Allah Teâlâ onun işini zorlaştırır. Dünyalık varlığını dağıtır, kendisini aç gözlü kılar. Fakirliğini gözünün önünde canlandırır. Dünyadan da nasibi kendisine takdir edildiği kadar verilir. Kim de âhiret düşüncesi ile sabahlarsa, onun işini Allah kolaylaştırır, varlığını korur, kalbini zenginleştirir, kendisi yüz çevirdiği halde dünyalık da kendisine teveccüh eder.” [Ebû Tâlib el-Mekkî (I/243) ve Gazzâlî4001 hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Tirmizî, zayıf bir isnadla Enes’ten rivâyet etmiştir (Kıyâmet, 30, hadis no: 2465). İsnâdı zayıf olan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
“...İnsanların en hayırlısı, dünyayı kötüleyip âhireti sevendir.” [Ebû Tâlib el-Mekkî
3997] Kuutu’l-Kulûb, I/243
3998] İhyâ, IV, 287
3999] İhyâ, IV, 287
4000] İhyâ, IV, 287
4001] İhyâ, IV, 321
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(I/118, 243) ve Gazzâlî (İhyâ, IV, 321) hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Bu söz, uydurmadır.
“Allah yarattığından beri dünyaya bakmadı ve ona şöyle dedi: ‘Ey değersiz olan ve bir şey olmayan, sus (sâkin ol)! Sen ve ehlin Cehenneme gidecektir.” [Ebû Tâlib el-Mekkî hadisi zühd konusunu işlerken (I/243-244); Gazzâlî ise dünyanın zem edilmesi bahsinde zikretmiştir 4002]. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikreder. 4003 Rivâyetin zayıf veya uydurma olduğu düşünülmelidir.
“Kıyâmet günü Allah Teâlâ, dünyaya; ‘içinde Benim için olanları ayır, diğerlerini Cehenneme at’ buyurur.” Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/243-244). Mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir, zayıftır.
Bir hadis rivâyeti, “Hz. Peygamber, Allah Teâlâ, dünyayı Âdemoğlundan çıkana benzetti” şeklindedir. Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/244). Rivâyeti Ahmed bin Hanbel 4004 ve Taberânî rivâyet etmişlerdir. Fakat isnaddaki Ali bin Cud’ân hakkında ihtilâf edilmiştir. Rivâyet metnindeki nezâket ve üslûptaki düşüklük sebebiyle rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis zayıftır.
“Allah Teâlâ, dünyaya: ‘kendi nezdindekine rağbet etmeleri için velî kullarıma acı, Bana kavuşmayı istememeleri için de düşmanlarıma tatlı ol’ diye vahyetti.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/245). Mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis, zayıf veya uydurmadır.
“Zühd ve verâ, her gece gönülleri dolaşırlar. İman ve hayâ bulunan kalbe rastlarlarsa orada ikamet ederler. Böyle bir kalp bulamazlarsa geçer giderler.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî (I/250) ve Gazzâlî (İhyâ, IV/321), zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken zikretmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir.4005 Rivâyet uydurmadır.
“Karnınızı aç bulundurunuz. İhtirâsı terk ediniz, bedeninizi çıplak bırakınız, emellerinizi kısa tutunuz, ciğerlerinizi susuz bırakınız, dünyayı terkediniz; umulur ki bu sâyede Rabbinizi kalplerinizle görürüsünüz.” Hucvîrî, bu hadis rivâyetini açlık bahside zikretmiştir.4006 Irâkî, aslını bulamadığını söylemektedir.4007 Rivâyetin aslı olmadığı anlaşılmaktadır, uydurmadır.
“Seni Allah’tan alıkoyan her şey dünyandır.” Ankaravî, bu hadis rivâyetini zühd bahsini anlatırken zikretmiştir.4008 Kaynağı bulanamamıştır. Kaynağı belli olmayan rivâyetin mevzû/uydurma olma ihtimali çok büyüktür.
“Dünya âhiret ehline, âhiret de dünya ehline haramdır. Velîlere ise her ikisi de haramdır.”
4002] İhyâ, III/300
4003] Tabakatu’ş-Şâfiiye, VI/344
4004] Müsned, V/136
4005] Tabakatu’ş-Şâfiiyye, VI/370
4006] Hakikat Bilgisi, s. 467
4007] el-Muğnî, III/214; Zebîdî, İthâf, VII/288
4008] Minhâcu’l-Fukarâ, s. 164
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1007 -
Bu hadis rivâyetini Necmuddin Kübrâ, zühd bahsini anlatırken zikretmiştir. 4009 Kaynağı bulunamamıştır. Kaynağı belli olmayan bu rivâyet, uydurmadır.
“Zenginlik olarak yakîn, meşgûliyet olarak ibâdet, vâiz olarak da ölüm yeterlidir.” Bu hadis rivâyetini Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazîleti konusunu işlerken (I/250) zikretmiştir. Taberânî’nin Ammâr’dan olan bu rivâyetinin isnâdında bulunan Rebî bin Bedr’in metrûk olduğu ifâde edilmiştir. 4010 Dolayısıyla bu rivâyet, uydurmadır.
“Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/254), Gazzâlî ise dünyanın zemmi konusunda zikretmiştir. Aclûnî, İbn Teymiye ve Sâğânî, rivâyetin mevzû hadisler içinde yer aldığını belirtmiştir. Rivâyet, uydurmadır.
“Allah Teâlâ, dünyadan yüz çeviren kimsenin kalbine hikmet yerleştirir, dilini konuşturur, dünyanın dert ve dermanını ona bildirir. Ve onu sâlim olarak dünyadan çıkarıp selâmete ulaştırır.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/255), Gazzâlî ise zühdün fazileti mevzuunda (IV/322) zikretmiştir. İbnu’l-Cevzî, Mevdûâtında almıştır. Rivâyetin uydurma olduğu bellidir.
“Mele-i A’lâ’dan bana haber verildiğine göre, ümmetimin hayırlılarından öyle kimseler vardır ki, Allah’ın rahmetinin genişliğine dayanarak toplum arasında gülerler, azâbından korkarak da gizli gizli ağlarlar. İnsanlara külfetleri hafiftir, kendilerine ise ağır. Ve eski giyerler, ruhban kılığına girerler. Vücutları yerde, gönülleri ise Arş’tadır.” .” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/258), Gazzâlî ise zühdün açıklanması hususunda (IV/338) zikretmiştir. Rivâyeti Hâkim ve Beyhakî zayıf bir isnadla rivâyet etmişlerdir. Rivâyet, en azından zayıftır.
“Allah Teâlâ, giydiğine aldırış ve itibar etmeyen insanları sever.” .” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/258), Gazzâlî ise zühdün açıklanması mevzuunda (IV/338) zikretmiştir. Irâkî’nin aslını bulamadığı rivâyeti (IV/336) Beyhakî rivâyet etmişti, Subkî de İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/372) Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Hz. Peygamber’in gömleği, zeytin ağacının gömleği gibi idi.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/259), Gazzâlî ise zühdün açıklanması bölümünde (IV/337) zikretmiştir. Irâkî, Tirmizî’nin bu hadisi zayıf bir senetle rivâyet ettiğini söylemektedir (IV/337). Rivâyetin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)’in meşhur sünneti olan nezâfet/temizlik özelliğine ters düşmektedir.
“Allah dünyada rızkı günü birlik olana azâb etmez.” (Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken zikretmiştir. (I/260). Kaynaklarda böyle bir hadis yoktur. Uydurma olduğu açıktır.
“Allah’ım, beni seven ve dâvetime icâbet edenin mal ve çocuklarını azalt. Bana buğzeden ve dâvetime icâbet etmeyenin mal ve çocuğunu çoğalt.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/261) zikretmiştir. Habere kaynaklarda rastlanamamıştır. Uydurma olma ihtimali büyüktür.
4009] Tasavvufî Hayat, s. 48
4010] Heysemî, 10/308
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İhtiyacından fazla inşaat yapana, Kıyâmet gününde bunu sırtına al’ diye teklif edilir.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken, (I/261) Gazzâlî ise zühdün açıklanması bölümünde (IV/342) zikretmiştir. Taberânî’nin rivâyet ettiği bu metnin uydurma olma ihtimali büyüktür.
“Her ümmetin bir buzağısı vardır. Bu ümmetin buzağısı da altın ve gümüştür.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/262) zikretmiştir. Haberi Deylemî, Huzeyfe’den, içinde mechûl bir râvînin bulunduğu bir senetle rivâyet etmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/368) Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Hz. Peygamber, Bilâl’e, ‘Allah’a fakir olarak mülâkî ol,zengin olarak mülâkî olma’ buyurmuş, Bilâl de ‘bu benim için nasıl olur?’ deyince, Hz. Peygamber, ‘istenildiğinde mâni olma, verildiğinde de gizle.’ demiştir. Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/263) zikretmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Allah’ım, beni fakir olarak vefat ettir, zengin olarak vefat ettirme. Beni miskinlerle haşret.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/263) zikretmiştir. Rivâyeti, Beyhakî Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet etmiş, ancak rivâyetin isnâdında bulunan Hâlid bin Yezid bin Abdirahman hakkında İbn Adî ve Zehebî, zayıf ve güvenilir olmadığını haber vermişlerdir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Haline râzı olduğu zaman, fakirden efdal kimse yoktur.” Irâkî, bu lafızla bulamadığını ifade etmiştir (IV/293). Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Fakirliğin sana geldiğini gördüğün vakit, ‘hoş geldin ey sâlihlerin şiarı’ diye onu karşıla. Zenginliğin teveccüh ettiğini gördüğün vakit ikabı/azâbı acele edilmiş bir günahtır’ de.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4011 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır. Subkî, rivâyetin İsrâiliyât’tan olduğunu söyler (VI/366). Hadis olmadığı açıktır.
“Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği kulu rızkına kanaat edip Allah’ın taksîmâtına râzı olan fakirdir.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4012 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Bu haberi Irâkî, bu lafızla bulamadığını söylemiştir (IV/292), Subkî de bu haberi İhyâ’da isnâdını bulamadğı hadisler arasında vermiştir (VI/368). Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Ey fakirler topluluğu! Rızâyı kalbinizden Allah’a verin ki, fakirliğinizin sevâbına nâil olasınız.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4013 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Hadis rivâyetini Deylemî, Ebû Hureyre’den oldukça zayıf bir isnadla rivâyet etmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/368). Rivâyetin uydurma olduğu âşikârdır.
“Her şeyin bir anahtarı vardır. Cennetin anahtarı fakirleri ve miskinleri sevmektir. Sabırlı fakirler Allah Teâlâ ile beraber bulanacaklardır.” Bu rivâyeti Kuşeyrî fakir konusunda zikretmiştir.4014 İbn Arrâk, rivâyeti Ömer bin Râşid’in Mâlik’ten uydurduğunu
4011] İhyâ, IV/288
4012] İhyâ, IV/292
4013] İhyâ, IV/292
4014] Kuşeyrî Risâlesi, s. 440
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1009 -
Dârekutnî’den nakletmiştir.4015 Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Zengine zengin olduğu için tevâzu gösterenin dininin üçte ikisi gider.” Bu rivâyeti Kuşeyrî fakir konusunda zikretmiştir.4016 Mûteber kaynaklarda yer almayan bu meşhur rivâyetin mevzû olduğu açıktır.
“Dünyadan sakının. Çünkü o, Hârut ve Mârut’tan daha büyüleyicidir.” Bu rivâyete, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî’sinde4017 yer vermiştir. Beyhakî ve İbn Ebi’d-Dünya’nın naklettiği rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis en azından zayıf sayılmaktadır.
“Fakirlik, benim iftiharımdır. Ben onunla övünürüm.” Bu rivâyete, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî’sinde (I/189, beyit 2357; V/673, 715) yer vermiştir. Bu rivâyetin senet ve metin olarak kaynaklarda tesbiti mümkün olmamıştır. Genellikle zayıf ve mevzû hadisleri ihtivâ eden eserler, İbn Hacer el-Askalân’nin “mevzû ve bâtıldır” dediğini naklederler. Rivâyetin uydurma olduğu çok açıktır.
“Yüz seksen senesi olduğu zaman, size gurbeti (yurdundan uzaklaşmayı) ve dağların tepelerinde ibâdete çekilmeyi helâl kıldım.” Eşref Ali, evlenmeyi terk etme ve uzlet bölümünde (s. 251) rivâyete yer verir. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kuutu’l-Kulûb adlı eserinde rivâyet şu biçimi almıştır: “İki yüz senesinden sonra ümmetime bekârlık helâl kılınmıştır. Sizden birisinin o zamanda bir enik (köpek yavrusu) yetiştirmesi çocuk yetiştirmesinden daha hayırlıdır.” (II/239), Başka bir rivâyet de şu şekildedir: “İki yüz yılında sizin en hayırlınız ailesi ve malı olmayan bekâr kimsedir.” Bu tür rivâyetler genelde mevzûât (uydurma hadisler) kitaplarında yer almaktadır. Bu rivâyetler, kesinlikle uydurmadır.
“Allah’ım, Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür, miskinler zümresinde haşret.” Tirmizî ve İbn Mâce, zayıf senedlerle rivâyet etmişlerdir. Hadis, zayıftır.
“Dünya, yeri olmayanın evi, serveti olmayanın malıdır. Aklı olmayan dünyalık toplar.” Zayıf veya uydurmadır.
“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış.” Bu lafızla uydurmadır. 4018
“Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.” Bu rivâyet, bazı kaynaklarda hadis olarak geçer. 4019 Ancak İbn Hıbbân’ın, Muhammed bin Münkedir’in babasına nisbet ettiği bir sözdür. 4020 Bu söz, kanaat hakkında güzel bir ifâde olsa da hadis değildir.
Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kuutu’l-Kulûb ve İmam Gazzâlî’nin İhyâ-i Ulûmi’d-Din adlı kitabında geçen konuyla ilgili zayıf veya uydurma hadis rivâyetlerinden bazı örnekler verdik. Bu örnekleri, çoğaltmak mümkün. Kendinden sonra yazılan nice kitaplara kaynak teşkil etmesi bakımından bu iki kitaba atıfta bulunulmuştur. Başka meşhur kitaplardaki tüm hadis rivâyetleri ele alınırsa, örnekler
4015] İbn Arrâk, Tenzîhu’ş-Şerîa, II/286
4016] Kuşeyrî Risâlesi, s. 445
4017] IV/256, beyit 3193
4018] Tasavvufî eserlerde hadis diye nakledilen bu zayıf veya uydurma rivâyetler hakında geniş bilgi almak için, bk. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Yay. s. 383-410
4019] Meselâ, bk. Kurtubî, el-Kifâf ve’l-Kanâah, Kahire, 1408/1988, s. 14.
4020] İbn Hibbân, Ravzatu’l-Ukalâ, Beyrut, 1397/1977, s. 150
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maalesef ciltlerle kitapları dolduracaktır. Özellikle tasavvufla, tasavvufî ahlâk ve ahlâkla ilgili eser ve konuşmalarda, yer yer vaaz, nasihat türü konuşma ve eserlerde bu tür örnekleri duyup görüyoruz. Din, sağlam kaynaklara, sağlam delillere dayandırılmalı, Kur’an ilkeleri, zayıf veya uydurma rivâyetlerle zedelenmemelidir. Dinle ilgili konularda güncel siyasal ve sosyal problemlere karşı uyanık olunması kadar; tarihsel süreç içinde hakka karışan bâtılları zor da olsa ayırdetmeye çalışmak, bugünün dâvâ adamlarının boynuna borçtur.
Bu misallerden de anlaşılıyor ki, Zenginliğin aleyhindeki hadisler içerisinde pek çok uydurma hadis bulunmaktadır. İlke olarak zenginlerin kötülenmesi İslâm’a uygun değildir. Bundan dolayı, zenginliğin aleyhindeki hadis rivâyetlerine ihtiyatla yaklaşmak gerekir. 4021
Gerçek Zâhidlik: Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4022
Peygamberimiz, dünya-âhiret dengesini bozma eğilimi gösteren eşlerini uyararak ya dünya hayatının süsünü ya da Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih etmelerini istemiştir 4023. Âhirete öncelik veren bu dengenin dünya lehinde bozulması yönündeki davranışlar tasvip edilmemiştir. Sahâbenin dünya malına fazlaca önem veren bazı hareketleri karşısında Hz. Peygamber, Allah katında dünyanın cılız bir ölü oğlak kadar bile değeri olmadığını ? ifade etme ihtiyacını duymuş, dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için çevresindekileri uyarmıştır. 4024
Abdullah bin Ömer, Ebu’d-Derdâ ve Osman bin Maz’ûn gibi sürekli ibâdetle meşgul olup kendilerini ve ailelerini dünya nimetlerinden mahrum bırakan kimselerin davranışları da Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamış, 4025 ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de doğru bulunmamıştır. 4026
Hz. Peygamber yaşadığı hayat itibarıyla dünya karşısında takınılması gereken tavrın nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Nitekim “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım”4027 demiş, hayatı boyunca dünyalığa önem vermemiş vefatından sonra birkaç şahsî eşyasından ve çok az miktarda maldan başka bir şey bırakmamış, ilk iki halifesi de bu yolda onu takip etmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber, “Dünya malı tatlıdır, çekicidir” ? sözüyle herkesin dünyaya ve maddeye karşı kendisi gibi davranamayacağını da ifade etmiştir. Nitekim müslümanların servet edinmelerini tasvip etmiş, dinin servetle ilgili olarak getirdiği yükümlülüklerin ifa edilmesi şartıyla zenginliğin kötü bir şey olmadığını söylemiştir. Onun dünya karşısındaki tavrı ve sözleri bir tavsiye ve uyarı niteliğindedir.
4021] Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Yay. s. 396
4022] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4023] 33/Ahzâb, 28-29
4024] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 38
4025] Buhârî, Savm 56, Nikâh 1
4026] Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
4027] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1011 -
İnsanda maddeye ve şahsî çıkara karşı doğuştan bir eğilim, hatta hırs bulunduğundan İslâm, kişileri dünya nimetlerine teşvik etme yerine; onların dünya ile ilgili davranışlarını düzene koymaya özen göstermelerini istemiştir.
Peygamberimiz dünya hayatını aşırı sevip ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Bazı hadislerinde dünya hayatını aşağılayıp tel’in ettiğini görüyoruz. Fakat Peygamberimiz’in aşağıladığı dünya, insanların nefs-i emmârelerine bakan fuhşiyatın, şerlerin, zulümlerin, isyanların işlendiği dünyadır. Âhiretin tarlası olan, Allah’a kulluk icrâ edilen, Allah’ın isimlerinin aynası, tecellî ettiği yer olan dünya değildir.
Aslında tek bir varlık olan yer küresi hakkında; her meslek, her karakter ve ruh sahibi için ayrı ayrı birçok dünya anlayışı, hayat görüşü olduğunu görüyoruz. Değişen ruh haline ve maddî şartlara göre bir insan için bile birçok dünya vardır. Bazıları hiç ölmeyecek gibi ona bağlanırken, bazıları artık yaşamayı değersiz bularak intiharı bile tercih edebilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu bin bir yüzlü dünyanın bazen iyi, bazen kötü yönünden bahsetmiş, bazen âbidlerin, dindarların dünyasını, bazen de inançsız ve ahlâksızların ve âhireti hiç düşünmeyen, zâlimlerin dünyasını değerlendirmiştir. Bu sebeple bir hadiste 4028 dünya âhiret için bir ekim yeri, âhiret için ziraat yapılacak, lâ ilâhe illâllah ile ebedî cennet ağacı kazanılacak kadar kıymetli bir yer olarak belirtilirken, aynı dünya bir başka hadiste 4029 sinek kanadından değersiz ve hatta mel’un 4030 olarak değerlendirilmiştir.
Dünyanın farklı açılardan farklı kişiler için ayırım yapılmadan, hepsine aynı zâviyeden bakıldığı takdirde hadislerdeki ifâdeleri, birbirleriyle çelişkili bulmak mümkündür. Bu ayırım dikkate alındığında ise, herhangi bir çelişkinin olmadığı görülecektir. Hadis-i şerifleri ve bunların Kur’an’ın ve dinin prensipleriyle değerlendirilip yorumlanmasını nazar-ı dikkate alırsak şöyle bir sonuca varabiliriz: İnsanda mutlak bırakılmış, fıtrî ve vazgeçilmez duygulardan biri de dünya sevgisidir. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade edilir: “İnsan yaşlandıkça iki duygu genç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel.”4031 Dünya sevgisi, aslında gerekli bir duygudur. İnsan, bu duygusunu kontrol etmeden bırakıverir ve hırsının etkisinde kalırsa, âhireti unutmaya, terk etmeye götüren aşırılıklara düşer, dünyevî arzuların peşine takılarak sûiistimallere, haramlara dalar. Her devirde görülen aşırı kazanç çılgınlıkları, bundan hâsıl olan bin bir çeşit hileler, skandallar, sahtekârlıklar, ölmeler, öldürmeler, İslâm’ın sınırlamaya çalıştığı bu tûl-i emel zaafının eseridir.
İslâm, her konuda olduğu gibi bu meselede de denge ister. Âhireti unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ölçüde dünyalık istemeyi yasaklamaz. Güçlü müslümanın, zayıf müslümana nazaran Allah’a daha sevgili olduğunu söyleyen, veren elin alan elden üstün olduğunu beyan eden İslâm’ın, “dünyayı tamamen terk et” demeyeceği açıktır. Bir şeyin fazilet ve fenalığı, başka şeyle mukayese edilerek ortaya çıkar. Âhiretle mukayese ile, ona tercih edilen dünyanın olumsuzluğu değerlendirilir. Allah’a küfür, isyan ve fısklarla dolu olan dalâlet ehlinin dünyasıdır yerilen. Âhireti kazandıran, mü’minlere
4028] Tirmizî, Deavât 60, hadis no: 3458
4029] Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321; İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 2410
4030] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
4031] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mescid, âhirete tarla, Allah’ın isimlerine ayna, İlâhî sanatlara sergi salonu olan dünya elbette kötü değildir. Hadis-i şerifler, bu açıklamaların ışığında değerlendirilmelidir.
Hadis-i şeriflerde dünyaya taparcasına bağlanmanın insanın helâki demek olduğu vurgulanmaktadır. İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır. Maalesef bu suçları, halktan önce ve daha fazla, kültürlü insanlar, ahmaklardan önce zeki kabul edilenler işliyor. Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terk etmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz.
Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır. Bilmek zorundayız ki, dünyayı kötüleyen hadisler, belli sahalarda, belli hedefler için söylenmiştir. Bunlar, insanın alıp kullandığı ilâçlara benzer. İnsan bu ilâçlardan yararlanır ki, aşırı derecede dünyaya düşkün ve başına gelen bazı zorluklardan dolayı bedbaht olmasın.
Bütün mûteber hadis kitaplarında “Kitâbü’z-Zühd” başlığını taşıyan bölümler vardır. Bu konudaki hadisleri, Peygamber’in diğer hadisleriyle, sünnetiyle/yaşayışıyla ve daha öncelikli olarak da Kur’an’ın gösterdiği bütüncül değerlendirme ile karşılaştırmak gerekir. Kur’an bir çerçevedir, hadisler o çerçeve içinde anlaşılır; hiçbir sahih hadis, Kur’an’ın sınırını aşmaz, aşamaz. Mü’minlerin mûtedil olmaları, her türlü aşırılıklardan uzak kalmaları, Kur’an ve hadislerin bütüncül değerlendirmesinden çıkan temel tavsiyedir.
Hz. Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı. Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” 4032 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz. Ali, Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların yanlışlığını vurgular.
Rasûlullah (s.a.s.) bir sahâbeye hitâben: “Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin de senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver” ? tavsiyesinde bulunur.
Taberânî ve Kurtubî’nin tâbiûn fakihlerinden Hz. İkrime’den rivayet ettiğine göre; ashâb-ı kiramdan bazıları “cinsî duygularını köreltmek”, bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri nimetlerden uzak durmak” gibi
4032] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1013 -
taahhütlerde bulunmuşlardı. Bu aşırı taahhütler üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”4033 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl saymayın denilmiştir. 4034
İslâm, her konuda ifrat ve tefritten uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hz. Peygamber, “Aşırı gidenler helâk olmuştur”4035 buyurur ve bu hükmü üç kere tekrar eder.
Aslında, İslâm dini, yoksulluğu güzel bulup övmez. Çünkü yoksulluk, zelil olup aşağılanmaya sebebiyet verir. Zillet ise İslâmiyet’in yüceliği ile bağdaşmaz. Mal ve servet, Kur’an’da “hayr” (hayır) kelimesi ile ifâde edilmiştir: “Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal (hayr) bırakacaksa; anaya, babaya yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur.” 4036 Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur: “Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir.” 4037 Sâlih kelimesinin anlamı çok geniştir. Kelime, helâl demek olup, ehil ve lâyık olmak anlamına da gelir. Dolayısıyla her mal, herkes için uygun olmayabilir. Mal ve servet edinmenin teşvik edildiğine dair birçok hadis vardır. Şükreden zenginler övülmüştür.
Doyabilmek Bir Erdemdir
Suçlamalarda sık sık kullandığımız “doyumsuzluk” adı altındaki eğilim, gerçekte canlının, yaşamını sürdürebilme içgüdüsünde saklı “sınırtanımaz” karakterle ilintilidir. Bu karakter canlı doğanın temel özelliklerindendir. Ancak bu karakterin etik sınırlarda biçimlendirilmesi insan için zorunludur. Aksi halde sosyal yaşamı disiplin altına almak imkânsızlaşır.
Canlılar arasında özellikle baskın ve egemen yaratık olan insan, işte bu disiplini sağlayabilmek için bizzat kendisi, tarih boyunca felsefeler geliştirilmiş, kanun ve kurallar koymuştur. Fakat unutmamak gerekir ki insanın bu konudaki gayretlerinin temelinde dinin etkisi çok büyük olmuştur. Sadece ilâhî dinler değil, örneğin; Budizm gibi beşer kurgusunun bir ürünü olan dinler de insanın arzusunu dizginlemeye, özgürlük sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Şu var ki hiç bir din ve felsefe, İslâm’ın bu konuda öngördüğü düzenleme ile sağladığı kadar akılcı, adil ve yapıcı dengeyi sağlayamamıştır.
İnsandaki sınırsız isteme içgüdüsünü her şeyden önce bizzat kendisini tatmin edecek şekilde dizginlemeyi başaran İslâm’ın bu konudaki düzenlemesinde iki önemli özellik vardır:
1. Eğitimi (ve tabiatıyla bu kapsamda mülk edinme duygusunu geliştirmeyi ve özgürlük sınırlarına ilişkin bilincin oluşmasını) çocukluk çağından başlatır.
2. Sapmalara karşı (adlî yaptırımlara mahal bırakmamak amacıyla) ahlâkî ve insanî yaptırım yollarının denenmesini önceler ve önerir.
Doyumlu insan tipinin yetiştirilebilmesi için İslâm’ın koyduğu kurallar bir
4033] 5/Mâide, 87
4034] Kurtubî, el-Câmiul li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
4035] Ahmed bin Hanbel, I/386; Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5
4036] 2/Bakara, 180
4037] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütünlük arz eder. İslâm, işte bir anlamda bu bütünlüğü çarpıcı bir şekilde sembolize eden, onu evrenselleştiren ve ona “zühd” kelimesi kapsamında yüce anlamlar yükleyen özgün bir kavram getirmiştir. Ne var ki bu muhteşem sözcük, yüzyıllardır sofuluğun, tasavvufun ve tarikatçılığın etkisi altında rijit yorumlara konu olmuştur. İlginçtir ki tarikatçılara ait kitaplarda zühde ilişkin kopuk kopuk çok şeyler bulunmaktadır. Gerçek şu ki zühd, tamamen İslâm’a ait orijinal bir kavramdır; tasavvufla ve tarikatla hiç bir ilişkisi yoktur. Çünkü İslâm tarihinde ilk ve en büyük zâhid Hz. Peygamber’dir (s.a.s.). O’nun ne hayatında, ne de rehberleğini yaptığı ilk arı İslâm’da tasavvufun hiç bir izi bulunmamaktadır. Hele O’nun davâ arkadaşları arasında eşsiz zâhidâne hayatıyla ün kazanmış bir şahsiyet vardır ki bu zat, doyumlu, ahlâklı ve aydın her insan için adeta bir idol olan Ebu Zer el-Ğifârî’dir. Onun da hayatında hiç bir mistik ize rastlanmamaktadır. İslâm tarihinde doyumlu insan örneğinin en ideal tipini canlandıran bu şahsiyet, çıkarcılığa karşı verdiği mücadelenin bedelini çok ağır ödemiştir. Tertemiz bir vicdanla ve izzet-i nefisle bir namus-u mücessem olarak yaşayan bu ahlâk kahramanını çağımızda komünistler bile övmüş, düşüncelerinde ona yer vermişlerdir.
Zühd (yani doyumluluk), gerek Hz. Peygamber’in (s.a.s.), gerekse ashabının hayatında temel bir anlayış örneğidir. Dolayısıyla İslâm, bu bağlamda zahitçe bir yaşam tarzıdır diyebiliriz. Bu anlayışa göre mal, para ve servet, sadece geçici birer araçtan ibarettirler. Meşru yollardan kazanmak koşulu ile bu araçları elde etmeye ise zühd bir engel oluşturmaz. Çünkü hayatın önemli hedefleri ancak bu araçlar sayesinde gerçekleştirilebilir. Toplumun refahı, adaletin kurulabilmesi, disiplinin sağlanabilmesi, sağlık ve eğitim düzeylerinin iyileştirilebilmesi ve sonuç olarak medeni ihtiyaçların karşılanabilmesi, bu araçlara sahip olmaya bağlıdır. İlginçtir ki “İslâm’ın mensupları”, zühd anlayışı ile bu araçlar arasında tarih boyunca yanlış ilişkiler kurmuş, temel referansı Budizm olan miskinliği zühd adı altında benimseyerek ona, oldukça yabancı ve sapkın anlamlar yüklemişlerdir. Dinin nazik değerleri üzerinde yapılan birçok radikal yorumun yanı sıra içine düşülen bu fahiş yanlışın, daha ilk başlarda İslâm tarihini meçhul doğrultulara yönelttiğini söylemek mümkündür. Bu etki ile İslâm Ümmeti, Asr-ı Saadet’ten hemen sonra çöküş trendine girmiştir. Buna rağmen günümüze kadar süren gerilemenin tarihi seyri içinde zaman zaman çok kısa da olsa zühdün özgün anlamıyla küçük topluluklar arasında önem kazandığı bir gerçektir. Bununla birlikte zühd, bireysel yaşamda da bir süreklilik göstermiştir. Kur’an’daki İslâm’ı günümüze kadar taşımış olan potansiyel güç işte bu mikro yapıdır, yoksa sanıldığı gibi “Müslümanlar” değildir. Onun için zühd ile “Müslümanlar” arasında doğrudan bir ilişki kurmak hemen hemen imkânsızdır! Nitekim tarihsel tespit ve tahlillerden yola çıkarak zühdün sadece mü’minleri ilgilendirebileceği sonucuna varılabilir.
Bu münasebetle çok önemli bir yozlaştırma olayından söz etmek gerekir. Olan şudur: vaktiyle Yunanca’da “philosophy (filozofi)” iken, zaman içinde “felsefe” olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından aşındırılan kavramda olduğu gibi; yine vaktiyle Yunanca’da “theosophy (teozofi)” iken, zaman içinde “tasavvuf” olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından çarpıtılan zühdün mistik yorumcuları tarafından birçok İslamî kavram ve kurum üzerinde yapılan keyfi tasarrufların aynısı “zühd” kavramı üzerinde de yapılmıştır. Onun için İslâm’daki özgün ve evrensel zühd anlayışı ile tasavvuftaki (yoksulluk felsefesi) arasında
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1015 -
derin bir uçurum mevcuttur. Birbirine aykırı bu iki anlayışı karşılaştırırken, şu tespitleri belgesel olarak ortaya koymak mümkündür:
Zühd İslâm’da insanî ve ahlâkî bir doyumluluk duygusudur. Bu duygu, insana pedagojik bir eğitimle kazanrdırılır. Sürekli ve kalıcı bir ahlâka dönüşen bu duygu ile zâhid-mü’min kişi, -ne kadar zengin olursa olsun-, mal ve servetin temelde Allah’ın bir nimet ve ihsanı, aynı zamanda bir sınav aracı ve geçici bir fırsat olduğuna, günün birinde bunların miras olarak haleflerine intikal edeceğine ve içinde toplumun hukukukunun da bulunduğuna inanır. Bununla birlikte zâhid-mü’min kişi, kendini bu mal ve servetin sadece güvenli ve sorumlu bir bekçisi olarak görür. Zühdün özü işte budur. Dolayısıyla zâhid-mü’min kişi, tüm diğer inanç gruplarına bağlı insanlardan (özellikle tarikatçılardan) farklı olarak gönül rahatlığı içindedir, hayatı sadedir ama yaşama bağlıdır, mütevazıdır ve daima pozitiftir. Sonuç olarak mü’min insan tipi, -ekonomik durumu ne olursa olsun- malıyla, parasıyla ve imkânlarıyla hiç bir zaman üstünlük yarışına girmez; imkânlarını meşru olmayan amaçlar uğrunda kullanmaz. Kazanırken başarma sendromunu yaşamaz; kaybederken de bir yenilgi ve perişanlık korkusuna kapılmaz. Zâhid kişideki psikolojinin başlıca özellikleri de budur.
İşte bu noktalar, İslâm’da zühd ahlâk ve anlayışının tanımlanmasında büyük önem taşıyan tespitlerdir. Tasavvuftaki zühd ise bundan tamamen farklıdır. Sufilikte zühd; yoksulluğu sevmek, onu arzulamak, onu bir ideal olarak benimsemek ve hatta ona sevdalanmak, onunla gurur duymaktır. Sufiler, zühdü böyle tanıtmak ve onu bu kisve içinde sunmak için göz kırpmadan hadis bile uydurmuşlardır! Bunlardan biri de “el-faqru fahrî”, yani “yoksulluk gurur kaynağımdır” şeklindeki yaygın sözdür. Bu sözü Hz. Muhammed gibi bir cihan peygamberine mal etmek gerçekten şaşırtıcıdır. Tek başına bu örnek bile tasavvufun hangi kaynaklardan peydahlandığını kanıtlamaya yetmektedir. Dolayısıyla bir Hint fakiri olabilme özlemini zâhid-mü’min kişiye yakıştırmak, böyle bir düşünceyi onun adına idealize etmek ne derece gerçek dışı ise, İslâm’daki zühd kavramını “dünyadan el etek çekmek ve onu bir lokma hırka felsefesi” olarak tanımlamaya ve tanıtmaya çalışmak da o derece gerçek dışıdır. Aksi halde Asr-ı Saadet olarak bilinen bir zaman kesitini tarihe altın harflerle işlemiş, güçlü bir devlet kurmuş ve bu devletin başkanlığını on yıl başarıyla yürütmüş, İslâm gibi dinamik ve evrensel bir inanış ve yönetim biçimini hayata geçirerek onu ebedi temeller üzerinde insanlığa miras bırakmış, hareketli, sağlıklı, yaşama bağlı, son derece doyumlu, gafletten münezzeh, eşsiz bir ilim ve ahlâk kahramanını, en büyük semavî dinin peygamberini, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) yok saymak anlamına gelecektir!
İlginçtir ki bu zihniyet, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) çok kısa bir süre sonra İslâm toplumunun düşünce yapısı içine sızabilmiştir. Bunun tarihsel nedenleri ve sonuçları üzerinde durmak bu mütevazı satırlara sığmaz. Konuyu sosyolog-tarihçilere bırakıyoruz. Fakat zühdün İslâm tarihinde “lokma hırka felsefesi” ile yer değiştirmiş olması, hakikaten üzerinde ciddiyetle durulması gereken son derece önemli bir konudur. Çünkü ümmetin bin yıldan fazla bir zamandır çökmeye devam ediyor olmasının eğer birkaç önemli nedeni varsa bunların başında mutlaka zühd kavramının çarpıtılması ve yozlaştırılması gelmektedir. Günümüzde zühdden söz etmek ve gerçek manâda zâhid bir şahsiyete rastlamak ise artık çok güçtür. Çünkü bu kavramı algılayabilmek, Kur’an’ın bütünlük ekseninde sağlam bir iman ve ahlâkla donanmış olmaya bağlıdır. Genelde tüm insanlığın,
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özelde toplumumuzun, içinde bocaladığı ahlâk çöküntüsü ortamında zühdden söz etmek pek anlamlı değildir. Dürüstlüğün saflık, hatta aptallık olarak değerlendirildiği bir toplum içinde zühd konusunu gündeme taşımak acaba kimleri ne kadar etkileyebilecek, bin yıldır üzerinde ısrar edilen yanlışların düzeltilmesine ne kadar yarayabilecektir?! Bencilliğin, madde perestliğin, çıkarcılığın, tefeciliğin ve fırsatçılığın alabildiğine yagınlık kazandığı, hatta bir hayat felsefesi olarak tutunduğu bir dünyada ve böylesi bir zihniyet üzerinde globalleşmiş olan dünyanın organik bir parçası olma özlemiyle Avrupa Birliği’ne katılmak için her çareye baş vuran toplumumuza zühdü anlatmak ne kadar kolay olabilir? Çünkü insanlar bugün artık yasaların işleyebildiği yerlerde ancak özgürlüklerinin sınırlarında durmaktadırlar. Yani ahlâklı olmak artık vicdanın değil, kanun korkusunun bir sonucudur. Oysa zühd gibi daha birçok ahlâk kavramı, kişinin sırf temiz vicdanı sayesinde ancak yaşanabilir. Başka hiç bir müeyyideye gerek yoktur. Çünkü kişi, -doğrudan Allah’a karşı duyacağı sorumlulukla- başkalarına ait bir şeye değil elini sürmek, ona düşüncesinde bir an için yer ayıracak kadar bile zaman israfına tenezzül edemez. İslâm’da zühd (yani doyumluluk), işte böylesi bir erdemdir. Bu duygunun insana ideal yollarla kazandırılması İslâm’a ait ahlâk kurumunun en önde gelen amaçlarındandır. Sırf İslâm’a ait bu özgün hasleti, Budizm’in Mahayana Mezhebi’nin bir ilhamı olan tasavvuftaki “fukaralık felsefesi” ile asla karıştırmamak gerekir. Nitekim bu iki şey vaktiyle birbirine karıştırıldığı içindir ki İslâm Ümmeti bin yıldır çökmeye devam etmektedir. Zühdün mahiyetini anlatmaya ve insanları bu konuda eğitip onların doyumlu onurlu ve iffetli duygularla yetişmelerine yardımcı olmak İslâm ahlâk uzmanlarının ve mürşitlerin görevidir. Dervişlik ve fukaralık felsefesi ise tarikat pirlerinin işidir. Bu iki alan her bakımdan birbirinden farklıdırlar. Hem o kadar farklıdırlar ki biri İslâm’a, öbürü ise Budizm’e aittir. Yaklaşık 800 yıl önce Türkistan’da bu konuda başlatılmış bir yanlışlıkla zühd anlayışı yerini yoksulluk özlemine terk etmiştir. “Horasan erenleri” olarak bilinen budist rahiplerin yoğun çalışmalarıyla Milâdî 1200’lerden itibaren “Minhâc-ı Hakikat” adı altına gizlenen Mahayana, zaman içinde önce Yeseviliğe, ondan sonra da Nakşiliğe dönüştürülerek İslâm-Budizm sentezinden oluşturulan bir mistik akım, Uzak Doğu’lu “Müslüman” kalabalıkları etkisi altına aldı. O tarihten günümüze kadar zühd kavramı, “yoksulluk özlemi” olarak algılanagelmiştir. Günümüz Türkiye’sinin üniversitelerinde mükemmel bir Hindoloji kürsüsünün halâ bulunmuyor olması bu konudaki tarihi gerçeklerin su yüzüne çıkmasını geciktirmiş bulunmaktadır.
Müslümanların düşünce dünyasında meydana gelen bu ilginç dönüşüm, bir erken yozlaşma olarak değerlendirilebilir. Bunun nedenlerini araştırıp elde edilecek verileri geniş boyutlarda tartışmak tarihçilerin işidir. Ancak bu dönüşümün sonuçları bugün hepimizi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü günümüzde yaşanan ahlâk çöküntüsünün temelinde doyumsuzluk vardır. Bu da İslâm’a mensup olduğunu ileri süren toplumumuzun İslâm ahlâkından ne anladığını ortaya koymaktadır. Ezan seslerinin, göklerini günde beş kez çınlattığı bu ülkede acaba “zühd” kelimesinin ne anlama geldiğini bilen insan sayısı ne kadardır? Bu soruya gerçekçi bir yanıt bulmak üzere en güçlü bir araştırma şirketinin ciddiyetle toplayacağı istatistiksel bilgiler büyük ihtimalle -belki sokaktaki adamı değil, fakat- ilim erbabını ve profesyonel araştırmacıları şaşırtacaktır!
Hiç kuşku yok ki “Müslümanların” İslâm’a girip ancak -henüz iman
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1017 -
etmeden- daha 800 yıl önce İslâm’dan uzaklaşmaya başlamaları nedeniyledir ki bugün içinden çıkılmaz sorunlarla ve çelişkilerle yüzyüze bulunuyoruz. Yüzyıllar önce İslâm’ı kabul etmeye başlarken yapılan yanlışlıklar, öyle basit bir iki şeyden ibaret olmasa gerektir. Çok büyük ihtimalle o duyarlı geçiş döneminde ihmal edilmiş olan en önemli şey, İslâm’ın bütünlüğü ilkesidir. Çünkü yalnızca “zühd” kelimesini bile ele aldığınız zaman bu sözcüğün çağrıştırdığı o kadar çok kavram vardır ki bunların birbirinden bağımsız olarak düşünülmesi mümkün değildir. Bu da İslâm’daki bütünlük ilkesinin önemini ortaya koymaktadır. İslâm’da bütünlük o kadar güçlüdür ki o ya heptir, ya da hiçtir. Dolayısıyla zühdü ele aldığınız zaman aynı anda örneğin; sabır, iffet ve utanma gibi faziletleri de hatırlamak zorundasınız. Çünkü zühd bunları hemen çağrıştırmaktadır. Zira sabretmesini bilmeyen, iffetini ve izzet-i nefsini koruyamayan ve utanmayan insanın zâhid (yani doyumlu bir insan) olması mümkün değildir. Bütün bu hasletler birbirine bağlıdır.
İşte bu haslatlerin -birbirine bağlı olarak- yitirilmiş olması ahlâk çöküntüsünü hızlandırmıştır. Bu da insan ilişkileri konusunda çarpık görüşlerin ve İslâm’a yabancı yaşam tarzlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyladır ki günümüzün yaygın dünya görüşü, zühd kavramının anlaşılabilmesini son derece zorlaştıran psikolojik engeller doğurmuştur. Çağımızın şartlarında, ileri teknoloji avantajlarından da yararlanan dünyanın egemen güçlerince moda, müzik ve sanat adı altında sürdürdürülen çeşitli etkinliklerle insan psikolojisi çok kolay şekilde yönlendirebilmektedirler. Propaganda ve reklam bombardımanı altında yaşayan bugünkü insan tipi, gönüllü bir tüketim kobayına dönüşmüş bulunmaktadır. Bu da onun zühdü anlamasını ve doyumlu bir kişilik kazanmasını adeta imkânsızlaştırmıştır. Bu münasebtle, şu önemli tahmini -bir uyarı olarak- dile getirmek, toplumu bilgilendirmek bakımından yararlı olacaktır;
İslâm Ümmetinin yeniden yapılandırılması çerçevesinde dünya mü’minleri hemen bir çalışma başlatmak ve İslâm’ın ahlâk kurumuna -çok yavaş da olsa- işlerlik kazandırmak için hiç değilse psikolojik bir ortam hazırlamakta eğer gecikirlerse zühd gibi daha birçok erdemin ihya edilmesi bundan böyle hayalden ibaret kalabilir. Bu ise (belki “Müslüman geçinenler” için değil, fakat) mü’minler için umut kırıcı olacaktır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki; insan ilişkilerinde “kötü” diye nitelediğimiz bütün davranış biçimleri aynı duygulardan kaynaklanırlar. Bu duyguları belki bilgisizlik, kıskançlık, çekememezlik, küçüklük ya da büyüklük kompleksi gibi çok çeşitli adlar altında sayıp sıralayabiyliriz. Ancak bunların tümünün, temelde doyumsuzluktan kaynaklandığını unutmamak gerekir. Öyle ise insanı gözü tok, doyumlu, yani İslâmî tâbirle; zâhid ruhlu yetiştirmekle, ona bu olgunluğu kazandırmakla, yukarıda sadece birkaçından söz edilen hemen bütün kötü duygulardan ve kötü davranışlardan kendisini korumak mümkün olacaktır. Dolayısıyla diyebiliriz ki doyumluluk (yani zühd), gerçekte sıradan bir erdem değil, belki faziletlerin en büyüğü ve yüce ahlâkın ana kaynağıdır. 4038
4038] Ferit Aydın, Vuslat Dergisi
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber’in Geçim Temini ve Zühdü
Dedesi Abdü’l-Muttalib’in ölümünden sonra Peygamberimiz, Kureyş’in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle meşgul olan amcası Ebû Tâlib’in yanında yaşamaya başladı. Ebû Tâlib, Mekke’den Suriye’ye giden bir ticaret kervanı ile Şam’a gidiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman henüz dokuz yaşındaydı. Onu hiç kırmayan amcasına sarılan Muhammed (s.a.s.)’i de bu yolculukta yanına aldı. İbn Hişam ve Tirmizî’nin rivâyetine göre, kervan Suriye’de Busra denen mevkîye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahira adında bir râhip vardı. Ebû Tâlib onunla görüştü, râhip onları yemeğe dâvet etti. Bu meyanda Hz. Muhammed (s.a.s.)’i görünce dikkatini çekti. O’nda peygamberlik alâmetlerini sezdi. Ebû Tâlib’e: “Kardeşinin oğluyla geri dön yahûdilerden onu görüp zarar vermelerinden korkarım” dedi. Ebû Tâlib de yeğeni ile geri döndü. İşte Hz. Peygamber’in ilk dış gezisi bu şekilde Suriye’ye olmuştu.
Amcasının evinde büyüyen Muhammed (s.a.s.), ondan ticarî işler konusunda birtakım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mekke’de kendi adına ticaret yapmaya başladı. Genelde bilindiğinin aksine; ticarî hayata Hz. Hadîce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok önce girmiştir. Mekke’de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatîce ile çalışmaya başlamadan önce başkalarıyla ticarî ortaklığa girdiğini gösteren sonraki olaylar ile te’yid edilmiştir. Kureyş’in bir ferdi olarak O’nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği yani ticareti benimsemesi gâyet doğaldı. Kendi adına ticaret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) için sâbit bir maaş karşılığı veya kâr ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz. Hadice, Mekke’de temsilcileri vâsıtasıyla iş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed (s.a.s.) çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında “el-Emîn” (güvenilir) ve “Sâdık” (doğru) isimleriyle tanınırdı. Böylece O’nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hadîce de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz. Muhammed’i (s.a.s.) birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticarî seferlere göndermişti.
Hz. Peygamber onun sermayesiyle pek çok ticarî sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hadice O’na hizmetkârı vâsıtasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sefer, Suriye’de Busra’ya yapılmıştı. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. Hz. Hadice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Hz. Peygamber’in tâcirliği ve dürüstlüğü ile, özel olarak ticarî piyasada, genel olarak da Kureyş’te büyük bir isim yaptığı anlaşılmaktadır. Yaptığı ticaretin çoğunluğunu Yemen’e yaptığı ve bu gâye ile oradaki ticarî merkez ve ticarî fuarlara çok sayıda katıldığı bilinmektedir. Hz. Hadice için buralara dört sefer yapmıştır. Hz. Peygamber’in Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn’e de birkaç sefer yaptığı bilinmektedir.
Özetle ifade edebiliriz ki; Hz. Peygamber, ticarî işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başlamıştır. Herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi gibi, maddî açıdan zengin sayılamayacak durumda olan amcasına
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1019 -
daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkele, özellikle Yemen, Bahreyn ve Suriye şehir ve kasabalarına ve muhtemelen Habeşistan’a gitmiştir. Muhakkak ki O, hayatını helâl yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. İş hayatına, bir sermaye sahibi birinin ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olmalıdır. Daha sonra, bu sahada kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yukarıda sözü edilen Hz. Hadice’nin O’nu birçok kere maaş karşılığı ticaret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblâğla Suriye’ye göndermesi olayında olduğu gibi, kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.
Bu olaylar, O’nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını öğrendiğimizde4039 daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz. Peygamber, büyürken, gençliğinin ilk dönemlerinde ticarî hayatına muhtemelen sâbit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz. Hadice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Peygamberimiz, hayatının gençlik dönemlerinde sâbit ücret karşılığında Hz. Hadice de dâhil, Mekke’nin farklı zengin insanlar için ticaret yapıyor görmemiz gâyet normaldir.
Günün birinde genç Hz. Muhammed (s.a.s.), birisiyle ticarî bir anlaşma yaparken, aralarında bir problem çıktı; bunun üzerine karşısındaki O’ndan iddiâsını ispatlaması için “Lât ve Uzzâ” putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O “hiçbir zaman bunu yapmadım. Yolum o heykellerin yakınlarından geçse, kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol tutuyorum” buyurdu. O’nun tavrından oldukça etkilenen adam “Sen doğru ve âdil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, sen, bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişisin” dedi. 4040
Tarihî kayıtlarda O’nun Said bin Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke’nin fethinden sonra Saib O’nu ziyârete geldiğinde ashâb onun iyiliğinden söz edince Peygamberimiz (s.a.s.), onu herkesten daha iyi tanıdığını ifâde etti. Onu sevgiyle karşılayarak “gel, gel, hoş geldin kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticaret ortağım!” buyurdu. Saib de gençliğinde Peygamberimiz’le ortaklık yaptığını ve O’nun ticaret hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Hz. Hadice ile evlenmeden önce, Suriye ve Yemen’de çeşitli yerlere Hz. Hadice adına seferlere çıktığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla beraber, maîşetini temin için benzeri ticarî gezilere defalarca çıktığı muhtemeldir. Zaten O’nun gibi dürüst bir genç adamın, vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki geçim yükünün birazını almak için Kureyş’te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşına gelineceye kadar yaşlı amcasına bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini nasıl umabiliriz? O’nun karakteri ve ahlâkı da göz önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Said bin Ali Saib ve Kays bin Saib olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticarî faâliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla Hz. Hadice kendisini ticarî işleri için seçmeden önce Yemen’e ve kasabalarının pazarlarına birkaç
4039] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
4040] İbn Sa’d, c. 1, s. 130
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sefer yaptığını göstermektedir. Peygamberimiz’in mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticarî işlere girmiş olması gâyet mâkul ve olağandır.
Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi bir insanın, gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maîşeti için başkalarına bağımlı bir hayat sürmesi hiçbir zaman ileri sürülemez. Peygamberimiz’in Hz. Hadîce ile anlaşma yapmadan ve Ebû Tâlib’in konuşması ve isteği vuku bulmadan önce en azından Yemen’e birkaç ticarî sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bahreyn’e yaptığı birkaç sefer, Abdul Kays heyetinin liderine “Sizin topraklarınızı ayaklarımla çiğnedim” buyurması ile kendi ağzından te’yid edilmiştir. Bu ifâde, Peygamberimiz’in ticarî amaçlarla Bahreyn’e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir.
Evlilik Sonrasında Ticârî Meşgaleleri: Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hadîce ile evlendikten sonra, bu kez işin idârecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticarî merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Evlendiği 25 yaşından itibaren peygamberlik görevi kendisine tevdî edilinceye yani 40 yaşına kadar Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticarî seferlere gitti; yani bugünkü tâbirle ithâlat ve ihrâcat işiyle meşgul oldu.
Otuz yaşlarının sonuna doğru, daha çok tefekküre vakit ayırdığı bir gerçektir. Bunun için Hira dağında (Cebel-i Nûr) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı üç ticarî gezisi tesbit edilmiştir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran’adır. Bunun yanında O’nun hac mevsiminde Ukaz ve Zü’l-Mecaz panayırı (ticarî fuarları) zamanında yoğun ticarî faâliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraştığı rivâyet edilmektedir.
Alış-verişleri: O’nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine’deki ticarî muâmeleleri hakkında geniş mâlûmât vardır. Rivâyetlerde alımlarından bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine’ye hicretinden sonra ise satış muâmeleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç tanesine hadis metinlerinde yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebileceğimiz örnekler verilir.
Hz. Peygamber, hicretten sonra bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekâleten ticaret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanların borçlarının ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka/zekât verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden önce birçok ticarî iş yaptığı halde, İlâhî mesajın kendisine tevdî edilmesinden sonra bu işler devamlı azalma çizgisi göstermiştir. Medine’ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, birçok alım yapmıştır. Hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi; zira iyi niyet ve teşekkür belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi ve ayrıca o kişiye; “Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye, Allah rızâsı ve borcun geri alınmasıdır” şeklinde duâ ederdi 4041
4041] Zâdu’l-Meâd
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1021 -
Bir defasında birisinden kırk sâ’/ölçek borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasûlullah (s.a.s.): “İyilikten başka hiçbir şey söyleme; çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim” diyerek kırk sâ’ borcuna karşılık, kırk sâ’ da onun iyi niyetine teşekkür şeklinde bir jest olarak seksen sâ’ ödemiştir. Yine bir gün bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok kaba sözlerle parasını isteyince, ashâb hemen onu yakaladı. Fakat Hz. Peygamber: “Onu bırakın. Bir hakkın sahibinin (yani alacaklının) konuşmaya hakkı vardır” buyurdu ve borç aldığı deveden daha değerli bir deve verdi. Adam: “Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü: “En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir.” buyurdu. 4042 Bir seferinde ise aldığı malın karşılığını ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak kârını Benî Muttalib’in dullarına harcadı ve “bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiçbir şey satın almayacağım” 4043 buyurdu. Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle alacağını isteyince Hz. Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur” buyurdu. 4044
Ticaretinin Prensipleri: O’nun ticareti diğer insanlarınkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak yani geçimini helâl yoldan sürdürmek istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ticarî işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak, ne olursa olsun, her yaptığı işi en mükemmel bir şekilde ve “el-Emîn” ve “Sâdık” vasıflarına uygun şekilde yapıyordu.
Peygamberimiz, iş hayatını gâyet âdil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir kimsenin şikâyetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tâcir olduğu şeklindeki ünü her tarafa yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip olmuştur. O yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve âdil ticarî muâmeleler konusundaki temel ilkeleri de vaz’ etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adâlet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedî kurallar haline geldi. Ticarete ilk atıldığı zamandan beri, diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır: Abdullah bin Hamza, O’nunla bir alışverişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden âcil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka hiçbir şey söylemediğini belirtmiştir. O’nun cömertliği ve âdil kişiliği sadece kendi çağındakilere değil; kendinden sonra gelen bütün insanlara da ticarî münâsebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.
Hz. Peygamberimiz, ticaret yaptığı insanlara karşı çok nâzikti ve ashâbının
4042] Buhârî, İstikrâz 4,6, 7, 13; Müslim, Müsâkat 118-122, hadis no: 1600, 1601
4043] Ahmed bin Hanbel, I/235, 323; Ebû Dâvud
4044] Zâdu’l-Meâd
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da öyle davranmasını isterdi. Âllah’ın Rasûlü, peygamberliğinden önce de sonra da ticarî işlerinde devamlı dürüst olduğu gibi; ashâbına da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmişti. Medine’de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, fâiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları çıkarıp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.
Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi: İslâm’da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad’tan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır.
İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticareti İslâm hem meşrû hem de makbûl saymıştır. Ticaret hakkında Allah’u Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı.” 4045 Devrinin en güvenilir tâciri olan Peygamberimiz de bu konuda şöyle der: “Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir.” 4046 Hadîs-i şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.
İslâm’a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır:
1) Alan ve satanın rızası,
2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,
3) Ticaretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Ticarette bulunması gereken bu vasıfları Kur’an şöyle zikreder; “Ey îman edenler! Birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.” 4047
Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz’da Arapların çoğu ticaretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Peygamberimiz, kendisi örnek bir tüccar olduğu gibi, ashâbına ve tüm müslümanlara ticaretle ilgili çeşitli tavsiye ve emirlerde de bulunmuştu. İşte onlardan bazıları:
“Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü arttırır, fakat bereketi yok eder.” 4048
“Allah’ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken yumuşak olan kimseyedir.” (Buhârî) buyurmuştur. Yine Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur:
4045] 2/Bakara, 275
4046] İbn-i Mâce, Ticârât, 1
4047] 4/Nisâ, 29-30
4048] Müslim, Müsakat, 27
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1023 -
“Alışverişte yemin, malın sürümünü arttırsa bile, hakikatte kazancın bereketini giderir.” 4049
Ebû Zer’den rivâyet edildiği üzere Rasûlullah (s.a.s.): “Üç sınıf vardır ki kıyâmet gününde Allah Teâlâ bunlara iltifat buyurmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz; onlar için can yakıcı bir azâp vardır” buyurdu. Peygamberimiz, hüsrânda kalanlardan birinin, “malını yalan yere yemin ederek satan” olduğunu belirtmiştir.4050 Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Melek ona; ‘hayatında hiç iyilik edip etmediğini’ sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde, ihtiyacı olanlara borç verdiğini, zenginlere ödemeleri için zaman tanıdığını, fakirlerin borcunu ise affettiğini söyledi. Bunu üzerine Cennete götürüldü.”4051 Bir diğer hadiste de şöyle buyrulur: “Dürüst ve güvenilir tâcir peygamberler, sıddâklar ve şehidlerle beraberdir.” 4052; “Kıyâmet gününde tüccarlar kötüler olarak dirilecektir; Allah’tan korkanlar, dürüstler ve hakikati konuşanlar hâriç” 4053
Allah, Helâl Rızık İçin Çalışanları Sever: Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever”4054 Evet, böyle. Zira başka türlü demesi mümkün değildir. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, peygamber ve mü’minler işlediklerinizi görecektir”4055 Yani bir kısım kriterlerle, kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Mahşerde yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, “buna bir iş denir mi denmez mi?” diye teftiş mâhiyetinde bakacaktır. İşte insanlar, bu mülâhaza ile amel etmeli, çalışmalıdır. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.”4056 Söz konusu ettiğimiz âyet,4057 ilme teşvik prensipleri adına üzerinde durulması gereken mûcizelerdendir. Allah Rasûlünden benzer bir teşvik ise şöyledir: “Allah sanatkâr, mü’min kulu sever.” “Şüphesiz Allah, güzeldir, güzeli/güzel işi sever.”4058; “Şüphesiz Allah, her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)...”4059; “Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız...” 4060; “Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü’min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru hiçbir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma yap)!” 4061
Evet Allah, şeriate uygun ve meşrû dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. Hz. Peygamber’in dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. O asla, “râhipler gibi kiliselere kapanın, evlenmeyi terkedin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş verin, tâ Allah’a vâsıl olasınız...” dememiştir. Allah Rasûlü, insanlardaki evlenme ve hemcinsine alâka duyma duygusunu güdükleştirmemiş, saptırmamış, hapsetmemiş dolayısıyla da depresyonlara sebebiyet verecek
4049] Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû’ 26
4050] Müslim
4051] Buhârî, Büyû’ 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkat 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû’ 104
4052] İbn Mâce, Ticârât 1
4053] Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî
4054] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
4055] 9/Tevbe, 105
4056] Kenzu’l-Ummâl, III/907
4057] 9/Tevbe, 105
4058] Müslim, İman, I/93; İbn Mâce, Duâ 10
4059] Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12
4060] Tirmizî, Birr 63
4061] Ebû Dâvud, Libas
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yollara girmemiştir. O, bu duyguyu, olumluya,, meşrûya kanalize etmiş ve bu noktada dahi, Ümmet-i Muhammed’i, Allah’ın rızâsına ve hoşnutluğuna ulaştıracak yollar göstermiştir. O’nun terbiyesi; fıtratı, karakteri yönlendirme ve ona yaratılış gâyesine uygun hedefler bulma istikametinde olmuştur.
Ticaret, Ziraat ve Cihad: İşleri dengeleme mevzunda da O’nun eşi menendi yoktur. Bir hadis-i şeriflerinde O şöyle buyurur: “Siz kendinizi iyne alışverişine saldığınız; sadece ziraatle iktifa ettiğiniz; sığırlarınızın ardına takılıp gittiğiniz (yani sadece hayvancılıkla uğraştığınız) ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.”4062 buyurmaktadır. İyne alış verişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan veresiye bir şey satın alıp, sonra da aynı adama onu çok daha ucuza satması şeklinde ta’rif edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur. Bu, ister kapalı bir fâiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Rasûlullah’a göre sakıncalıdır. Bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî devrimi ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru anlayabildiysek. Cihadı, zâten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin uçurumunda bulduk.
Oysaki yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmet ve gayreti bunlara ayırmak; işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi ibâdet anlayışı ve duygularıyla baş başa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümûlü olan bu ifade, bize önemli bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, dünya ölçüsünde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devlet oluşturamadığınız, gücünüzü ve dünyadaki değerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet/rezillik Mûsâllat edeceğini, mağlûbiyetler, esâretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hâkim kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Allah Rasulü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri sınırlamamış, aynı şekilde bedenî güç ve kuvvetleri de hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.”4063 Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalp sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sağlıyıla beraber ruh sağlığına da sahip olmalıdır. Görülüyor ki, Allah Rasûlü, “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız...” demiyor. Tam tersine; ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor ve bizi o istikamete kanalize ediyor. 4064
En Hayırlı Kazanç; Kendi Eliyle Çalışıp Kazanma: Peygamberimiz (s.a.s.), çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. “Hiçbir kimse, kendi elinin
4062] Ebû Dâvud, Büyû’ 54; Ahmed bin Hanbel, II/84
4063] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, III/366
4064] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 385
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1025 -
emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da elinin emeğini yerdi” 4065 buyurmuştur. Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyetle Peygmaber (s.a.s.): “En güzel şeyler, yediğinizin en temizi kendi çalışıp kazandığınızdan geldiği gibi, çocuklarınız da bundan gelir.”4066 buyurmuştur. En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; “Helâl yoldan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır” 4067 diye cevap vermiştir. Beyhakî’nin rivâyet ettiğine göre, “Farz olan birçok vazife gibi, helâl yoldan maîşetini temin etmek de bir farzdır.”
Başkasına Yük Olmadan Yaşamak; Helâl Maîşet Temini: Cenâb-ı Hak, “Yeryüzünü size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itâat ettiren) Allah Teâlâ’dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve ovalarında) dolaşın da Allah’ın size verdiği rızıklardan yararlanın.”4068 buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır. Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Rızık sağlamak gayesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır. “ Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve aile ferdlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah’ın rızası ve O’nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in: “Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi yakışır.” sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alışveriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz.
Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla ailesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin yahut vermez zilletini çekersin. “ 4069”. Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.
Maîşet Temini İçin Peygamberimiz Çobanlık da Yapmıştır: “Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun.” “Sen de mi, Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. “Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm.” 4070. Nesâî’nin bir rivâyetinde şöyle denir: “Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd’da güderken peygamber oldum” dedi.
Peygamberlerin çobanlıktan geçmelerindeki hikmeti âlimler şöyle açıklamışlardı: “Peygamberler koyunları güderek, yürütülmesi boyunlarına yüklenen ümmetlerinin işleri hususunda tecrübe sahibi olmuşlardır. Zîra koyunlarla haşır neşir olma sonunda onlarda hilm ve şefkat duyguları gelişir. Çünkü onlar, koyunları
4065] Buhârî, Büyû’ 15
4066] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22; Nesâî, Büyû’ 1; İbn Mâce, Ticâret 1
4067] Ahmed bin Hanbel, Müsned
4068] 67/Mülk, 15
4069] Buhârî Musâkât, 13, Zekât, 50, Buyû’, 15; İbn Mâce, Zekat, 25; İbn Hanbel, I, 167
4070] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gütmeye ve mer’ada dağılmalarından sonra toplamaya, bir otlaktan diğer bir otlağa nakletmeye, hayvanların vahşi hayvan ve hırsız nev’inden düşmanlarını defetmeye sabrettiler. Hayvanların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve muâhedeye olan ihtiyaçlarına rağmen aralarındaki şiddetli iftirakları görüp tecrübe edinirler. Bu durumdan ümmete karşı sabretmeye ülfet kazanırlar ve ayrıca ümmetin tabiatlarındaki değişiklikleri, akıllarındaki farklılıkları anlarlar. Böylece ümmetin yarasını sarar, zayıflarına merhamet eder, onlarla daha iyi geçinir. Bu davranışların vereceği meşakkatlere çobanlıktan gelenlerin tahammülleri, bu işlere birden bire girenlerden daha kolay olur. Koyun güdünce bu hususlar tedricen kazanılır. Bu tecrübe işinde koyun üzerinde durulmuştur. Çünkü koyun diğerlerinden daha zayıf, bunların dağılmaları da deve ve sığırda daha fazladır. Çünkü deve ve sığırın bağlama imkânı vardır. Adeten koyun kırda bağlanmaz. Ayrıca, koyun daha çok dağılsa da, emirlere uyması diğerlerinden daha çabuk olur.”
Yaşadığı Sâde Hayat ve İsraftan Kaçınması: Rasûlullah (s.a.s.) çok sade bir insadı, tüm hayatı sadelik içinde ve hem kendi yaşayışı ve hem de ailesinin geçiminde en küçük israf tavrı göstermeden geçmiştir. Gençliğinde olduğu gibi, hicretten sonra yani devlet başkanı ve halkın tartışmasız lideri olduğu zaman bile, ne verilirse yer, kalın ve kaba (ucuz) elbiseler giyerdi. Onun ne sarayı, ne tahtı/koltuğu, ne lüks ve israf içinde yaşayışı vardı. Tek başına veya bir meclisteyken tereddüt etmeksizin yere, toprağa veya hasır üstüne otururdu. Günler boyu sadece kuru ekmek yemiş, günlerce yalnız hurma ile idare etmiştir. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Böyle bir hayatı yaşarken, devletin tüm hazineleri (Beytu’l-Mal) O’nun elinde ve emrinde bulunuyordu. O, toplumunun en fakir bir üyesinin hayat standartlarına göre yaşamayı sürdürüyordu.
Kendisi sade hayatı sevdiği gibi, ailesinin de sade bir hayat sürmesini ve gösterişli hayattan kaçınmalarını isterdi. Kadınlar için altın gümüş gibi ziynete izin verilmiş olmasına rağmen, kendi hanımlarının bunları takmasından hoşlanmazdı. Hanımlarının diğer kadınlara, takı ve altınlarıyla örnek olmasını değil, takvâsıyla örnek olmasını isterdi. Zaten toplumda dar gelirlilerin isyanı, zenginlerin halkın göreceği şekilde israf ve lüks içinde bir hayat sürmesi ve kendilerini onlarla karşılaştırmaları sebebiyle olur. Bir gün kızı Fâtıma’nın boynunda altın bir kolye görünce: “İnsanların, Rasûlullah’ın kızı boynuna ateş takmış demeleri hoşuna gider mi?” demiştir. Bir defasında da Hz. Âişe’nin kollarında bilezikler görmüş ve şöyle demiştir: “Onların yerine safranla boyanmış darasttan (basit) bilezikler taksan daha iyi olur.”
O, daima sade kıyafetler giyerdi. Ancak, Hz. Ömer onun Cuma günlerinde, bayramlarda ve başka ülkelerden heyetleri kabul ettiği zaman gösterişli kıyafetler giymesini isterdi. Buna rağmen Rasûlullah sade giymeyi tercih etti. Bir kere, bir dükkânda ipek bir elbise gören Hz. Ömer, Rasûlullah’tan Cuma namazlarında ve dış heyetleri kabul ederken giymek için onu satın almasını rica etti. Rasûlullah şöyle cevap verdi: “Bunu, âhiretten alacağı bir payı olmayan giysin.”
Peygamberimizin yatağı, bazen bir kaba kumaş, bazen hurma yaprağıyla doldurulmuş deri idi. Hanımı Hz. Hafsa’nın anlattığına göre bir gece yumuşatmak için Rasûlullah’ın yatağına dört kat bez koydu. Fakat ertesi sabah, Rasûlullah memnun olmamıştı. İslâm Devletinin Yemen’den Suriye’ye kadar yayıldığı Hicret’in dokuzuncu yılında, bu Devlet’in başkanı ve tek hâkiminin yalnız
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1027 -
bir yatağı, bir de su kırbası vardı. Hz. Âişe’nin rivâyet ettiğine göre Rasûlulllah vefat ettiğinde, evde bir miktar arpadan başka yiyecek bir şey yoktu ve para ve kıymetli eşya cinsinden hiçbir şey de miras bırakmamıştı.
Hz. Âişe Vâlidemiz’den rivâyet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tâmir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu”4071 O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar önemli sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle de oldu.
Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor. Derken, Sahâbi de onların arkasına düşüyor ve Allah Rasûlü gâyet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor” 4072. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyâlarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. O, insanların en şecaatlisiydi. Hz. Ali der ki: “Biz savaş meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk” ?. Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevâzuundan, sade yaşayışındandır.
Rasûlullah (s.a.s.), büyük bir devletin başkanı ve peygamber olmasına rağmen, mûtedil ve çok sade bir hayat yaşamıştır. Hayatın normal zevklerinin dışına çıkmamış, orta halli ve hatta fakir bir insan gibi çok az bir yiyecek ve giyecekle yetinmiş, normal bir insan gibi evde ve dışarıda çalışmıştır. Özel ve sosyal hayattaki her çeşit lüks ve israftan, aşırılıklardan şiddetle kaçınmıştır. Mekke’de bir tüccar ve Medine’de de devlet başkanı olarak her çeşit imkân varken de bu sadeliğini bozmamış, artan para ve kıymetli eşyayı hep Allah yolunda infak etmiştir. Bütün ömrünce ifrat ve tefritten sakınmış ve özel hayatıyla ashâbına ve tüm insanlığa da en güzel örnek olmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.) yemeği az yediği gibi, az uyurdu. Bu durum, tüm hayatı boyunca tartışmasız O’nun özelliği idi. O, ümmetini de bu yönde teşvik ederdi. Özellikle de az yeme ile az uyumanın birlikte sürdürülmesini isterdi. Bu konudaki bir tavsiyesi şöyledir: “İnsanoğlu, karnından daha kötü bir küp (kap) doldurmamıştır. Ona, belini doğrultacak kadar yemesi yeterlidir. Eğer mutlaka karnını doyuracaksa üçte birini yiyeceğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın.” 4073
Rasûlullah’ın en hoşuna giden yemek, çok kimse ile birlikte yediği, onlara ikram ettiği yemekti. Âişe annemizin anlattığına göre, Rasûlullah’ın karnı doyuncaya kadar yediği hiçbir zaman sözkonusu değildir. Eğer yemek verilirse yer; verdikleri yemek ne olursa olsun, onu yer ve verdikleri içecek ne ise içerdi. 4074
4071] Tirmizî, Şemâil 78; Ahmed bin Hanbel, 6/256
4072] Kadı İyaz, eş-Şifâ, I/131, 133
4073] Tirmizî, Zühd 47, hadis no: 2381; İbn Mâce, Et’ıme 50, hadis no: 3349
4074] Tirmizî, Şerh-i Şemâil, Aliyyu’l-Kari, s. 235
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kurucusu olduğu Medine İslâm Devletinin devlet başkanı olan Peygamberimiz’in kendisi ve ailesi sadelik içinde yaşar, fakat Allah rızâsı için devamlı infak ederdi. İmkânı olup da, hayatında bir defa olsun “yok” veya “hayır!” dememiştir. Rasûlullah’tan bir şey istenip de O’nun “hayır!” dediği vâki değildir. 4075 Üzerinde ve evinde altın, gümüş para bulundurmaz, olunca hemen fakirlere dağıtırdı. O, geniş imkânlar içinde fakir bir hayat sürer, fakat fakirlere yardımdan geri durmazdı.
Enes (r.a.), diyor ki: “Rasûlullah yanında hiçbir şeyi ertesi gün için biriktirmezdi.” Bir adam Rasûlullah’a gelerek O’ndan birşeyler istedi. Rasûlullah yanında verecek bir şeyi olmadığı ve isteyeni de boş çevirmemek için, başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı yarım ölçek malını istemeye geldiğinde, ona bir ölçek verdi ve: “yarısı borcum için yarısı da bağıştır” 4076 buyurdu.
İbn Abbas (r.a.) diyor ki, Rasûlullah (s.a.s.), hayır yapmada insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cebrâil (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgârdan daha cömert olurdu. 4077
Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: Bir adam Rasûlullah’tan bir şeyler istemiş, Rasûlullah da ona bir vâdi dolusu koyun vermiştir. Bunun üzerine adam kabilesinin yanına dönerek, onlara: “Koşun, müslüman olun! Çünkü Muhammed (s.a.s.), bir kimsenin artık fakirlik çekmeyeceği kadar mal veriyor” dedi. Rasûlullah birden çok kimseye yüzer deve vermiştir. Ebû Süfyan’a üç ayrı defa yüzer deve vermiş, onların kalplerini bu infaklarla İslâm’a ısındırmış, malı Allah yolunda infak etmenin en güzel örneklerini sunmuştur. Rasûlullah’ın peygamber olmadan önceki ahlâkı da böyle idi. Varaka bin Nevfel, bir rivâyette Hz. Hadîce O’na demişti ki: “Sen yükü çekiyorsun, insanlara bulamadıkları şeyi veriyorsun.” 4078
Allah’ın Rasûlü, o güzel insan, Havâzin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine Abbas (r.a.)’a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmiş, bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi. Sonra bir adam gelip istedi. Ona: “Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git, ihtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bana bir şey gelince ben parasını öderim” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Yâ Rasûlallah, Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?” diye sordu. Bu söz, Peygamber’in hoşuna gitmedi. Ensârdan bir sahâbî de: “Ver ey Allah’ın Rasûlü! Arzın Sahibi’nin azaltacağından korkma!” dedi. Rasûlullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oluyordu. Buyurdu ki: “Ben, bununla emrolundum.” 4079
Sehl ibnu Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir
4075] Müslim, Fezâil 56, hadis no: 2311
4076] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2363
4077] Müslim, Fezâil 50, hadis no: 2308; Tirmizî, Cihad 14, hadis no: 1687); İbn Mâce, Cihad 9, h. no: 2772
4078] Buhârî, Bed’u’l-Vahy
4079] Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1029 -
adam daha uğradı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanındakine: “Peki, bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır?” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” buyurdu.” 4080
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4081
Bu hadis, hakîki zâhidliğin nasıl olduğunu anlatıyor. Buna göre kişinin, helâli haram kılmak, malını mülkünü yüzüstü bırakıp ziyan olmasına seyirci kalmak gibi bir kısım zoraki davranışların zâhidlikle ilgisi olmadığını belirtiyor. O halde gerçek zühd, kişinin Allah’ın rızkı vereceği husûsundaki vaadine güvenmek, ummadığı yerden rızık verdiğine kesin bir îmanla inanmak, Allah’a olan îtimad ve güvenini, elinde tuttuğu akar mal, sanat, mevki ve makam gibi şeylere olan güveninden çok fazla kılmaktır. Çünkü kendi elindekilerin telef olması, bir bir yok olması mümkündür, fakat Allah’ın elinde bulunanlar bâkîdir, ebedîdir. Nitekim âyet-i kerîmede: “Sizde olanlar tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur” 4082 buyurulmuştur.
Musîbetle ilgili cümlenin mânasını da Aliyyü’l-Kârî şöyle açıklar: “(Musîbete karşı şikâyetçi, tahammülsüz olma. Bilakis) hâsıl edeceği sevabı düşünerek, yokluğundan ziyâde varlığına rağbet et, devamını iste. İşte bu iki hal, senin gerçekten dünyayı terkedip âhirete yönelmiş olduğuna iki sâdık ve âdil şâhiddir.”
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 4083
Rezîn şunu ilâve etmiştir: “Urve dedi ki: “Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ), bir elbiseyi eskitip yamamadıkça ve içini dışına ters çevirip (bir zamanlar da öyle giyerek iyice eskitmedikçe) yenilemezdi. Bir gün kendisine, Muâviye tarafından gönderilmiş olan seksenbin (dirhem) geldi. Bu paradan, akşama tek dirhem kalmadı (hepsini tasadduk etti). Câriyesi ona: “Bana ondan bir dirhemlik olsun et alsaydın ya!” dedi. Hz. Âişe: “(Para varken) hatırlatmış olsaydın, isteğini yapardım” dedi.”
Bu rivâyet, Âl-i Beyt’in yaşayışına ışık tutmaktadır. Dünya ile olan bağlantısını, gölgelenmek üzere bir müddet dibine oturup ondan sonra bırakıp giden yolcunun, güzergahta rastladığı ağaçla olan irtibatına benzeten Hz. Peygamber, zevce-i pâkleri Âişe vâlidemize uhrevî beraberliği daha bir garantileyecek hayat tarzının bir sahnesini tasvir ediyor: “Elbiseyi yamalı olarak giymeden yenilememek.”
4080] Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15, İbnu Mâce, Zühd 5, (4120).
4081] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4082] 16/Nahl 96
4083] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âişe vâlidemiz (r.anhâ), sadece yamamakla kalmıyor, renk vs. yönleriyle daha az yıpranıp, yenilik havası taşıyan iç yüzünü dış yüz yaparak, bir müddet öyle giyiyor. Urve (rahimehullah)’nin açıklaması, Hz. Âişe’nin bu davranışının fakirlik veya cimrilikten olmayıp, zahidlikten olduğunu göstermektedir. Umumî Açıklama kısmında temas edildiği üzere gerçek zâhidlik budur. Maddî imkânlar varken dünyaya itibar etmemek... Yüce vâlidemiz bunun örneğini vermiştir.
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, Âl-i Muhammed’in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver” buyurmuştur.” 4084
Rasûlullah (s.a.s.) Allah’tan rızk olarak, ölmeyecek kadar istemiştir. Rivâyetlerde bu miktar iki ayrı kelime ile ifâde edilmektedir. Kût ve kefâf. Kût, “ölmeyecek kadar”, “belini doğrultmaya yetecek kadar” veya “başkasından istemeye ihtiyaç bırakmayacak kadar yiyecek” diye açıklanmıştır. Kefâf daha önce, Umûmî Açıklama kısmında geniş açıkladığımız üzere, zarûrî ihtiyaçları tam karşılayan, ne fazla ne de noksan olmayan miktar olarak tarif edilebilir.
Âl-i Muhammed tâbiri ile, bu hadiste, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in hanımları ile çocukları kastedilmiş olmalıdır. Resûlullah’ın ve ailesinin asgari miktarla yetindiklerini te’yîd eden rivâyetler çoktur. Tirmizî’nin “Resûlullah ve ehlinin maişetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:
“Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür.”
“Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı.”
“Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi.”
Resûlullah’ın zenginliği, kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki aşırı kutupları teşkîl ettiğine delil vardır.
O Yüce Peygamber’in hayatına ve onun mal hakkındaki tavırlarına baktığımızda gördüğümüz tablo şudur: Yeryüzünün hazineleri, ülkelerin anahtarları O’na verilmiştir. Önceki peygamberlere helâl kılınmayan savaş ganimetleri O’na helâl edilmiştir. O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap yarımadası, Irak ve Şam’ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen “ganimetlerin beşte biri, Allah’a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir.” 4085 Cizye
4084] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
4085] 8/Enfâl, 41
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1031 -
ve zekâtlardan, başka ülkelerin krallarında bile toplanamayacak kadar çok mal Rasûlullah’a toplanıp getiriliyordu. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey, kendine almamış, bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve müslümanları güçlendirmiştir. Buyurmuştur ki: “Uhud Dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yanımda bir gece kalması beni memnun etmez.” 4086
Bir defasında Peygamberimiz’e bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kaldı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki; “işte şimdi rahatladım.” 4087
Dünyanın en cömerdi, o en büyük insan vefat ettiğinde, ailesinin nafakası için zırhı rehinde idi. O, yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadar, en az ile yetinilecek kadarını kâfi görürdü. İhtiyacından fazla hiçbir şeyi olmazdı. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları yanında bulunanlara ve uzaktaki fakirlere paylaştırırdı. Çünkü giysilerle gösteriş yapmak, övünmek, onlarla süslenmek O’na ve O’nun getirdiği ölçülere göre bir şeref ve yücelik sebebi olamazdı.
Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizden rivâyet ediliyor: “Rasûlullah (s.a.s.)vefat edinceye kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmamıştır.” 4088 Diğer bir rivâyette arpa ekmeği ile de arka arkaya iki gün karın doyumadığı bildirilir. Onun ailesi de, O’nunla birlikte aynı yoksul hayatı severek paylaşıyordu. Hâlbuki eğer dileseydi Allah Teâlâ O’na akla gelmeyecek şeyler lutfederdi. Yüce Peygamber, silâhı, katırı ve vefatından sonra sadaka olduğunu belirttiği bir arâziden başka hiçbir miras bırakmamıştır.4089 Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Peygamber vefat ettiğinde evinde raftaki birazcık arpadan başka, canlı mahlûkun yiyeceği hiçbir şey yoktu. Rasûlullah, bana dedi ki: “Bana Mekke’deki Betha vâdisinin, istersem benim için altın kılınması arz edildi. Ben, ‘Ya Rabbi, gün olur aç olurum, gün olur tok olurum. Aç olduğum halde Sana duâ ve niyaz ederim; tok olduğum günde de Sana hamd ve senâ ederim’ dedim.” 4090 Bir başka hadis-i şerife göre de Cebrâil, Rasûlullah’a gelerek dedi ki: “Allah sana selâm ediyor ve ‘eğer istersen şu dağları senin için altın yapayım ve nerede olursan seninle beraber olsunlar’ buyuruyor. Rasûlullah (s.a.s.) başını önüne eğerek: “Ey Cebrâil, dünya, yurdu olmayanların yurdudur; malı olmayanların malıdır. Onu aklı olmayanlar biriktirir” dedi. Cebrâil de O’na: “Allah bu sağlam sözde seni sâbit kılsın!” dedi. 4091
Ebû Abdirahman el-Hubulî anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)’a sorarak dedi ki: “Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?” Abdullah da ona sordu: “Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?” Adam: “Evet” dedi. Abdullah: “Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: “Evet!” deyince Abdullah: “Sen zenginlerdensin!” dedi. Adam: “Benim bir de hizmetçim var!” diye ilave edince,
4086] Müslim, Zekât 9, hadis no: 3394; İbn Mâce, Zekât 3, hadis no: 1787; Buhârî, Zekât, Rikak
4087] İmam Süyûtî, Menâhilu’s-Safâ, s. 14
4088] Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 202, hadis no: 970
4089] Müslim, Vasiyyet 18, hadis no: 1635; Buhârî, Vesâyâ, Megâzî
4090] Müslim, Zühd 27, hadis no: 2973; Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2348
4091] Beyhakî, Zühd; İbn Saad, Tabakat; İmam Süyûtî, Menâhilu’s-Safâ, s. 25
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdullah: “Öyleyse sen krallardansın!” dedi.” 4092
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur’ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah’ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: “Ne yapıyorunuz?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü! dedik, o kaarimizdir, bize (Kur’ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitabını dinliyoruz. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allah’ıma hamdolsun!” dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Rasûlullah, ortamıza oturdu.Ve eliyle işâret ederek: “Şöyle (halka yapın)” dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: “Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder.” 4093
Bu hadis, Mediyne’ye hicret eden bir kısım müslümanların maddî durumlarını aksettirmesi bakımından dikkat çekicidir: Birbirlerinin gölgesiyle tesettürü sağlamaya çalışacak kadar fakirlik.
Fakirlik, özellikle insanın kendi ve ailesinin karnını doyuramayacak derecede olursa, sabrı çok zor olan bir imtihandır. Zenginlik de, çoğu zaman insanı istiğna duygusuna boğarak, mâneviyattan, kulluktan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca servetin kazanılmasında gayr-i meşru kazanç ihtimalleri, zekât ve sadakasını tam tamına verememe ihtimâli, malın muhâfaza ve arttırılması gibi zarûri meşguliyetlerin kişiyi fazlaca işgal etme tehlikeleri/riskleri mevcuttur. Öyle ise, ümmetinin her zümresine karşı rahmet ve şefkat hisleriyle dolu olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu zümrelerin zayıf noktalarına dikkat çekip, onları uyarmasından daha tabiî bir şey olamaz.
Dînimizin getirdiği hayat felsefesine göre, insan imtihan edilmek üzere yaratılmıştır. Kimisi azlık, kimisi çokluk; kimisi kadınlık, kimisi erkeklik; kimisi sağlık, kimisi hastalık; kimisi nimet, kimisi musibetle veya aynı insan yerine göre bazen sağlık, bazen hastalıkla, bazen bolluk, bazen darlıkla, nimet veya musibetle... imtihan edilecektir. Şeriat, bu farklı hallerin her birinde her bir farklı hal sâhibine nasıl davranmak gerektiğinin bilgisini getirmiş ve bu talimata uymasını emretmiştir. Bu talimâtı anlayacak derecede aklı olan herkes, buna uyup uymama durumuna göre hesaba çekilecektir.
Öyle ise zenginlik ve fakirlikle ilgili hadisleri belirtilen çerçevede kavramak gerekir. Bu talımatta servet sahiplerine düşmanlık aranmamalı, fıtrata hâkim kanunların beyânı, belirtilen şartlarda gerçek kulluğun nasıl yapılacağının öğretisi, bir başka ifade ile dinin siyâseti aranmalıdır.
“Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle (onların sabrı, duâsı, takvâsı bereketiyle) yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” 4094 Nesâî’nin rivayetinde: “Allah
4092] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
4093] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
4094] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1033 -
bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duâları, namazları ve ihlâsları hatırı için yardım eder.” Zayıfların ibâdet ve duâları çok daha hâlisânedir. Çünkü kalpleri dünyevî süslerle meşgûl değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duâları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.
Abdullah İbn Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 4095
Aslında her mü’min Rasûlullah’ı (s.a.s.) sevmekle mükelleftir, O’nsuz mü’min olunmaz. Öyle ise bu söz, ileri derecede bir sevgi duygusunun ifadesi olmaktadır. Bu seviyede bir sevgi, kişiye bir kısım özelliklere sahip olması ve fedâkârlıklara hazır olması gerekeceğindendir ki, Resûlullah, bu söylediğin şeyin gerektirdiği mes’ûliyetlere katlanıp titizlikleri yaşayabilecek misin? mânâsında: “Ne söylediğine dikkat et!” buyurmuştur. “... Fakirlik için zırh hazırla!” uyarısının gerisinde ciddî, zor, azîm bir işe karar vermişsin, hele bir düşün, altından kalkabilecek misin? Bu, basit bir karar değil, kendini tehlikeli bir işe atıyorsun. Bunun arkasında pek çok belâ ve musibetlerle imtihân var. Kendini bilerek belâ ve musibetlere atmaktan daha büyük bir risk var mı, gibi mânâlar zihne gelmektedir. Peygamber’i gerçekten sevmek, O’na benzemeye çalışmak demektir, O’nun sünnetine sarılıp O’nun izinden gitmektir. Peygamber’in yaşadığı gibi sade, fakir bir hayat yaşamak, O’nun gibi ve O’nun yolunda mallarını infak etmek demektir. Rahat koltuklar üzerinde ve günlük yaşayışında hiçbir fedâkârlığa katlanmadan Allah ve Rasûlullah sevgisinden bahsetmek, ne kadar gerçekçi olur?
Aliyyü’l-Kaarî, burada hazırlanması emredilen zırhtan maksadın sabır olduğunu belirtir. “Çünkü der, sabır fakrı örter, tıpkı zırhın zarara karşı bedeni örttüğü gibi.” Belânın gelmesine selin misal verilmesi, sür’ati ifade içindir, çünkü yüksekten akan sel süratlidir. Rasûlullah’ın (s.a.s.): “İnsanlardan en şiddetli belâya mâruz olanlar önce peygamberler, sonra sâlihler, sonra derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” 4096 hadisi göz önüne alınınca, sadedinde olduğumuz hadis daha iyi anlaşılır. Hak yolunda en büyük zorluk ve musîbetlere katlanan Efendimizin yolundan gidenler, ona yakınlıklarının derecesini, onu sevme yolunda katlandıkları fedâkarlıklar, sıkıntılar ve mahrûmiyetlerle ölçebilirler.
Bu ölçünün, zamanımız için çok daha geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, öncelikle farz ve sünnetlerin yaşanmasında ifâdesini bulan sevmeye, zamanımızda çeşitli mâniler var. Bırakalım pek çok hayatî sünnetleri, farzların yerine getirilmesi bile bir kısım zorluk ve dünyevî riskleri berâberinde getirmekte, mü’minleri işinden, aşından, terfîsinden etmektedir. Sünnete uymanın getireceği bu zorlukları göze alamayıp, tâvizkârlığa düşen, rahatına bağlı müslümanlar, şartların daha da ağırlaşmasına zemin hazırlayıp, dinî hayatta daha çok tâvizler istenmesine sebep olmaktadırlar. Bu hadis, üzerinde düşünülünce mûcizevî bir beyan olduğu görülmektedir. Rabbimizden, Rasûl-i Ekrem’ini hakkıyla sevmeyi bizlere nasîb etmesini niyaz ediyoruz. Allah sevgisi için de benzeri şeyler söylenebilir.
4095] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
4096] Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Dârimî, c. 2, s. 320; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü Allah’ı sevmenin göstergesi, Rasûlullah’a tâbi olmaktır. 4097
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 4098
Mus’ab İbnu Umeyr, İslâm’ın ilk kahramanlarından biridir. Mekke’nin zengin ailelerine mensuptur. En iyi giyinen, en yakışıklı gençlerindendir. Müslüman olunca ailesinin boykotuna maruz kalmış, maddî sıkıntılar çekmiştir. Öyle ki derisi buruş buruş olmuştur. Ayrıca ondaki İslâm aşkını bu sıkıntılar sarsmamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) Akabe biatından sonra, daha hicret etmeden, İslâm’ı yaymak ve namaz kıldırmak üzere Mediyne’ye göndermiştir. Mediyneli müşriklere hep Kur’ân okuyarak teblîğde bulunduğu için kendinsine mukri’ (ve kaarî’) denmişti.
Mus’ab (r.a.), Rasûlullah’ın rikkate gelerek gözlerinden yaşlar boşanmasına sebep olan maddi sıkıntı içerisinde, İslâm’a hizmete yılmadan devam etmiş, Uhud savaşında şehîd olduğu zaman, vücudunu örtecek kefen bile bulunamamıştır. Kıyamet günü huzur-u İlâhî’de tam bir şeref hil’ati yerine geçecek olan üzerindeki o yamalı elbisesi ile başı örtülmüş, ayakları da izhir otuyla kapatılmış öylece defnedilmişti. Habbâb (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ile berâber hicret ettik. Sırf Allah’ın rızasını düşünüyorduk. Bizim ücretlerimizi Allah verecekti. Bir kısmımız ücretinden hiç bir şey yemeden öldü. Bazılarımızın da (daha dünyada) meyveleri olgunlaştı ve topladı. Mus’ab İbnu Umeyr, geride tek elbiseden başka hiçbir şey bırakmadan öldü. (Uhud’da öldüğü zaman) bu elbise ile başını örttüğümüz vakit ayakları açılıyordu, onunla ayağını örtsek başı açılıyordu. Rasûlullah: “(Elbisesiyle) başını örtün, ayağına da izhir otu koyun” diye emretti.”
Rasûlullah, bu hadiste maddî bolluğun, dînî gayret ve ibâdette hassasiyet getirmeyip, her hususta rehâvet ve gevşekliğe sebep olacağını ders vermektedir. İslâm cemiyetini, maddi darlık değil, bilâkis bolluk ve rehâvetin yıkıma götüreceğini Hz. Peygamber pek çok hadislerinde beyan etmiştir. Tarih, medeniyetler kuran toplumların hep maddi refahın zirvesine ulaştıktan sonra gerilemeye ve yıkıma gittiklerini gösterir. Günümüzde bile, toplumsal çöküşlerin göstergesi kabul edilen içki ve uyuşturucu salgınına ve çeşitli cinsi sapıklıkların yaygınlık kazanmasına hep zengin ve müreffeh toplumlarda rastlamaktayız.
Ebû Ümâme İbnu Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi/sade giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 4099
Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde mü’mine sâde ve mütevâzi giyinmeyi tavsiye etmektedir. Dünyada söz edilen bir sohbette te’kîdli bir üslubla kılık kıyafette
4097] 3/Âl-i İmrân, 31
4098] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
4099] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1035 -
sadeliğin tavsiye edilmesi, giyimin “dünya”ya ait bir keyfiyet olduğunu gösterir. Kılık kıyafette, günümüzde olduğu gibi, bir moda yarışı ile, eskimeden elbise atmanın diynen te’yîd edilen bir yönü yoktur. Tevâzu ve sâdelik esastır, ancak bunu “sünepelik” olarak da anlamamak gerekir; maddî gelire uygun olarak giyinmeyi dînimiz câiz görmüştür. Ama özellikle İslâm düşmanlarının yahûdilerin keselerini dolduracak şekilde, onların reklâmlarının etkisinde kalarak markalarını tâkip etmek, hele üzerindeki giyecek ile onların bedava reklâmını yapmak, israf yanında ekstra başka günahlara da sebep olacaktır. İmkân sahiplerinin sabah bir çeşit, akşam bir başka çeşit giyme havasına girmeleri toplumun ekonomik hayatında birkısım sıkıntılara sebep olacak, ahlâkî ve dînî hayatta da bunun akisleri görülecektir. O yüzden, imkân sahiplerinin de böyle menfi durumların çıkabileceğini düşünerek, buna meydan vermemek düşüncesiyle tevâzu ve sâdeliği tercîh etmeleri dinin tavsiye ettiği sırât-ı müstakîm olmaktadır.
“Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: “Verâ’ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!” buyurdu.” 4100 (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânasına gelir.)
Gazâlî verâ’yı harama vesîle olabilir endişesiyle bazı helâl şeyleri (şüpheli şeyleri) de terk etmek olarak târif eder. Önceki hadiste geçtiği üzere, zengin kimsenin helâl olduğu halde lüks ve pahalı giyinmeyi terkedip, tevâzu ifâde eden sade giyinmesi verâ’dır. Bu hal, sadece giyim kuşamla ilgili değildir; mesken, yiyecek, binecek, konuşma gibi her çeşit aslî ve gayr-ı aslî ihtiyaçlar için de sözkonusudur.
“Kişi mahzurlu/sakıncalı olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terk etmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz.” 4101 Bu hadiste, helâl bile olsa, gereksiz ve fazla olan kısmın bırakılmasına emir vardır. Mü’min, “haram değildir” diyerek veya “helâldir” diye lüzumu olmayan şeylere yer vermemelidir. Bu “helâl”i Rasûlullah (s.a.s.), özel olarak bir konuya bağlamamış, mutlak bırakmıştır; öyleyse, hayatımızı ilgilendiren her şey olabilir: Yeme, içme, konuşma, giyme, ziyâret, uyku, harcama vs. Bunların gerekli miktarında kalmak esastır, çükü fazlası haram olabilir veya harama sebep olabilir. Nitekim her çeşit israf yasaklanmıştır. Aslında israf yasaklanan şeylerde değil, helâl olan şeylerde sözkonusudur. İmam Gazâlî şöyle der: “Helâlin fazlasıyla meşgul olup ona düşkünlük göstermek, nefsin oburluk ve tuğyânı ve hevânın temerrüd (inatçılık) ve taşkınlığı sebebiyle, kişiyi harama ve mahz-ı isyâna sevkeder. Kim dininde zarardan emin olmak isterse bu hatardan (risk) sakınmalı, helâlin fazlasından kaçınmadır. Ta ki, tümüyle haramdan korunmuş olsun. Herkes için en mükemmel takvâ, din için hiç bir zararı olmayan şeyin tercihidir.
Zühd ve Takvâsıyla Peygamberimiz
Allah Resûlü, zâhidlerin en zâhidi, takvâlıların en takvâlısıydı. Zühd; dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme halidir. Bu hal, Allah Resûlü’nde doruk noktadadır. Bütün dünya O’nun olsaydı, her halde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi. Bütün dünya, bir anda elinden gitseydi, yine bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi. O, dünyayı kalben bu şekilde
4100] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521
4101] Tirmizî, Kıyâmet 20, (2453)
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
terketmişti. Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben yani maîşet temini için çalışıp kazanarak da dünyayı terk etmek değildir. Zira kazanç yollarının en mantıklısını ve en güzelini bize gösteren, yine Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. O’nun kesben dünyayı terk etmesi veya insanları buna teşvik etmesi düşünülemez. Dünyayı terk, kalben olmalıdır. Buna en güzel delil de yine Allah Resûlü’nün kurduğu İslâm Site Devleti’nin, kısa zamanda dünyanın en zengin ve en güçlü devletlerinden biri hâline gelmesidir. Bir batılı düşünürün dediği gibi, Allah Rasûlü’nün kurduğu bir büyük devletten, daha sonra tam 25 tane imparatorluk ölçüsünde devlet doğmuştur. Osmanlı Devleti bunlardan sadece bir tanesidir. Evet, zühdde temel düşünce bu olmalıdır.
Allah Rasûlü, peygamberliğin aydınlık iklimine adımını attığı andan, dünya bütün debdebe ve ihtişâmıyla O’nun ayağının önüne serildiği âna kadar hiç tavrını değiştirmedi. Hatta O, dünyaya geldiği anda sahip olduğu mal varlığınavefat ederken sahip değildi. Çünkü neyi var, neyi yoksa hep dağıtmış ve infâk etmişti. Bakın maddî mirasına: Kayda değer olarak, hanımlarının içinde bulundukları küçük odalardan başka bir şey yoktu. Onlar da yine millete ait sayılırdı ki, analarımız vefat edince, hepsi de mescide dâhil edilmişti. Oraya giden herkesin de bilebileceği gibi, bu hücreler mescidin bir köşesine sıkışacak kadar dar bir yer işgal ediyordu. 4102
Hasır Üzerinde Yatması: Hz. Ömer (r.a.), bir gün Allah Rasûlü’nün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Rasûlü’nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer (r.a.), bu manzara karşısında çok duygulandı ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer: “Yâ Rasûlallah! Şu anda kisrâlar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, Senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı.” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Rasûlü, Ömer (r.a.)’e şu karşılıkta bulunur: “İstemez misin, Yâ Ömer! Dünya onların, âhiret de bizim olsun.”4103 Başka bir rivâyette ise Efendimiz şöyle buyururlar: “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu. Sonra da orayı terkedip yoluna devam eden.” 4104
O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti. Duygu ve düşüncede insanlara diriliş solukları getirmiştir. Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terkedecekti. Dünya ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temâyül edeceğine, ihtimâl vermek aklın kabul edeceği şeylerden değildir. Evet, O, asla dünyaya meyletmedi ve O, hiçbir zaman istikametten sapmadı, hiç dünyevîleşmedi.
Sadaka Hususundaki Hassâsiyeti: “Akşam yatmış, fakat sabaha kadar dönüp durmuş, bir türlü uyuyamamıştı. Sağına dönüyor, soluna dönüyor, “uf”layıp duruyordu. Sabah, hanımı sordu: “Yâ Rasûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ıstırap çektiniz.” Allah Rasûlü’nün cevabı şu oldu: “Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar
4102] Buhârî, Ferâiz 3; İbn Kesîr, el-Bidâye, 5/306
4103] Buhârî, Tefsir (66), 2; Müslim, Talâk 31
4104] Tirmizî, Zühd 44; İbn Mâce, Zühd 3; Ahmed bin Hanbel, I/301
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1037 -
bunu düşündüm, bunun ıstırâbıyla sağa sola dönüp durdum. Bir türlü gözüme uyku girmedi.” 4105
Sadaka ve zekât O’na haramdı. Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O’nun hânesinde, sadaka veya zekât malları gecelemez, geldiği gibi dağıtılırdı. Şüphenin en küçüğüne karşı böyle davranan ve hayatını hep böyle hassâsiyet içinde geçiren bir insanın, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? O, en küçük ve şüpheli bir şeyle dahi, ruh dünyasını kirletmeme konusunda fevkalâde hassastı. Böyle bir irâde, nasıl olur da kesin bir günah karşısında gevşerdi? Hayır, O hiçbir günah karşısında gevşemedi ve ruhunda hiçbir günaha yol vermedi. Ruhu ve irâdesi her zaman nezîhti, tertemizdi, öyle yaşadı ve Refîk-i a’lâya da öyle yükseldi.
“Beni Hûd Sûresi İhtiyarlattı” Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’ne sorar: “Yâ Rasûlallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?” Ve İki Cihan Serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı.” 4106 Hûd Suresinde O’na: “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol” 4107 denmişti. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk’ın, Habîbi için çizdiği doğruluktu. Ve O’ndan, bu çizginin korunması isteniyordu. Mürselât, cennet ve cehennemin, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu. Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu. Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Rasûlü’nü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu.
Âhirete Bakışı: Bir sahâbî, evinde Kur’ân okuyordu. Aynı zamanda okuduğu Kur’ân, dışarıdan da duyuluyordu. Bu sahâbî âyetleri okurken, Allah Rasûlü oradan geçmekteydi. Birden rengi sarardı ve diz üstü yere çöktü. Sanki âyetler, O’nu ırgalıyor gibiydi. Evet, O, bu âyetlerin tehdidinden öyle korkmuştu. 4108 Bu âyetler: “Hiç şüphesiz Bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azâb var” 4109 diyordu. Aslında, bu gibi ifâdelerden hiç endişe etmemesi gereken birisi varsa, o da Allah Rasûlü’ydü. Ancak O, bize edep, terbiye ve Allah (c.c.) karşısında takınılacak tavır adına ders veriyordu.
Hayırdaki Sür’ati: Birgün mescide geldi, cemaatinin önüne geçti ve namaza durdu. Ardından hemen namazını bozdu ve odasına doğru telâşla yürüdü. Öyle bir heyecan ve telâş içindeydi ki, O’nu gören yangına gidiyor zannederdi. Biraz sonra geldi. Eski heyecanından eser yoktu. Geçti namazı kıldırdı. Namazdan sonra sahâbî, biraz evvelki heyecan ve koşturmasının sebebini sorunca, şu cevabı verdi: “Biraz evvel bana, fakirlere dağıtılmak üzere bir şeyler getirildi. Ben, dağıtmayı unuttum. Tam namaza durduğum sırada hatırladım. Evimde böyle bir mal varken, namaz kılmak hoşuma gitmedi. Gidip Âişe’ye (r.anhâ), o malı dağıtmasını söyledim.” 4110 İşte buna zühd denir, işte buna incelik denir, işte buna takvâ denir ve işte buna O’nun dünya ile alâkası denir. Defalarca, dünya O’na temessül etmiş, kendini
4105] Ahmed bin Hanbel, II/193
4106] Tirmizî, Tefsir 57
4107] 11/Hûd, 112
4108] Kenzu’l-Ummâl, 7/206
4109] 73/Müzzemmil, 12-13
4110] Buhârî, Ezan 158; Nesâî, Sehv 104
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul ettirmek istemişti de O, her defasında elinin tersiyle onu itmişti. 4111
Günlerce Aç ve Susuz Kalışı: O’nun, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı çok olurdu.4112 Zaten hayatı boyunca, arpa ekmeğiyle dahi, karnını bir kere doyurduğu vâki değildir.4113 Aylar geçer O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı. 4114
Bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Ebû Hüreyre (r.a.), namazdan sonra sordu: Yâ Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: “Yâ Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek birşey bulamadım. Açlık tâkatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.” Ebû Hureyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Rasûlü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu: “Ağlama yâ Ebâ Hureyre! Burada çekilen açlık, insanı âhiret azâbından kurtarır.” ?
O, bir liderdi. Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı.4115 İşte, Allah Rasûlü de kendi hayat standardını onlara göre ayarlamıştı. Tebaası içinde, maddî hayat itibârıyla en fakirâne hayatı O yaşıyordu. Hem de bunu kendi ihtiyarıyla yapıyordu. İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi. Bu, O’nun için hiç de zor değildi. Zira sadece kendisine hediye olarak gelenleri dağıtmayıp yanında bırakmış olsaydı, o gün için en zengin bir hayat yaşamasına kâfi gelirdi; ama O böyle yapmayı hiç düşünmedi.
Bu, kesinlikle, O’nun ve yetiştirdiği cemaatinin dünyaya küsmüşlüğü veya dünyayı terketmişliği mânâsına alınmamalıdır. Mesele bir kısım şom ağızların, “Bir lokma, bir hırka” deyip Allah Rasûlüne âit bir ahlâk ölçüsünü alaya aldıkları gibi değildir. İsteyen, kazanır, zengin olur ve Allah’ın (c.c.) emrettiği ölçüde zekâtını verir, infakta bulunur; evet kimse böyle bir kazancın karşısında değildir. Hatta helâlinden kazanmak İslâm’da teşvik bile görmüştür. Bununla beraber, Allah Rasûlü’nün ve O’nun has dairedeki bir kısım arkadaşlarının, yukarıda müşahhas misâllerini verdiğimiz anlayışa ve idrâke sâdık kalmaları gerekir. Aksi halde, her gün hızla büyüyen, Mekke ve Medine sınırlarını çoktan aşan bu cemaati, ilk günkü saffet ve duruluğunda tutmak mümkün değildir. Bu cemaat, sırf bir beden ve cismâniyet cemaati değildir. Bu cemaat, aynı zamanda, ruh, kalp, irâde ve vicdan cemaatidir. Ve işte Allah Rasûlü, cemaatini bu dinamiklerle ayakta tutmaya çalışıyordu. Onlardan istediği her fedâkârlığı da, evvelâ kendisi gösteriyor ve her meselede olduğu gibi bu meselede de ümmetine örnek oluyordu. İşte, en çarpıcı örneklerden bir tablo:
Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Rasûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O’nu terkedeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı... Bu, hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O’nunla
4111] Ahmed bin Hanbel, II/231
4112] Ahmed bin Hanbel, III/213
4113] Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 22
4114] Buhârî, Rikak 17; Müslim, Zühd 28
4115] Bk. Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 12; Mecmeu’z-Zevâid, 10/322
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1039 -
beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir’di (r.a.) ve Allah Rasûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: “Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’nü görünce derdini unutuvermişti. Zâten o, hep öyle idi. Hani Mekke’de Allah Rasûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Rasûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun” ? demişti. O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (r.a.), O’nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Rasûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O’ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Rasûlullah’ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”
Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Rasûlallah, Sen niye çıktın?” Cevap aynıydı. Allah Rasûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnâda bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer’di. Zâten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Rasûlü, sağ tarafına Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) almıştı; ama henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet, gelen Hz. Ömer’di (r.a.). Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer’e (r.a.) de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, Ey Allah’ın Rasûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi. Efendimiz’in hatırına Ebu’l-Heysem (r.a.) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu’l-Heysem’e gidelim” dedi.
Ebu’l-Heysem (r.a.)’in evine vardılar. Ebu’l-Heysem ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (r.a.) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslendi. Ebu’l-Heysem de hanımı da sesi duymadı. Fakat yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi” dedi. Ebu’l-Heysem (r.a.), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi ne?!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (r.a.), gelip seslendi: “Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenâzeleri dahi canlandıran Allah Rasûlü’ydü. O, “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Rasûlullah geldi!” diyordu. Ebu’l-Heysem (r.a.), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hânesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu ânını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Rasûlü’nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü: “Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.”4116Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” ?
4116] Müslim, Eşribe 140, hadis no: 2038; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebî 28, h. no: -2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesnâ bir insandı. Hz. Ömer (r.a.) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Rasûlullah’ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan “dakal” denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.” 4117
Hâlbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hâcet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey bırakmıyordu. 4118
Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu: “Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrâfil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifâde eder ki?” 4119
Hz. Peygamber ve Ashâbının Yaşayışlarındaki Fakirlik
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Bazı aylar olurdu, hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç.” 4120 Diğer bir rivâyette: “Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir” denmiştir. Bir diğer rivâyette: “Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi” denmiştir.
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” 4121
Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: “Gerçekten ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.” 4122
“Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl’in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir.” 4123
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, bir sa’ hurma veya bir sa’ hubûbat bile gecelememiştir.” 4124
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu.
4117] Müslim, Zühd 36; İbn Mâce, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, I/24, 50
4118] Buhârî, Bed’u’l-Vahy 5-6, Savm 7; Müslim, Fezâil 50
4119] Tirmizî, Kıyâme 8; Ahmed bin Hanbel, I/36; III/7) (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 2, s. 229 vd.
4120] Buhârî, Et’ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473
4121] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
4122] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
4123] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474
4124] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, (1215); Nesâî, Büyû 50, (7, 288)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1041 -
Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. “Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?” dedi. Ben de: “Evet! Ama kapıyı aç da gireyim!” dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim.” 4125
Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Resûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O’nda iki taş vardı.” 4126
Utbe İbnu Gazvân (r.a.) anlatıyor: “Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu.” 4127
Fudâle İbnu Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) cemaate namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Mediyne’de misâfir olarak bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi. Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: “Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfaatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz” derdi.” 4128
Bu hadisler, (son on hadis) Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâb-ı kirâmın zâhidâne hayatı hakkında bilgi vermektedir. Hattâ son rivâyette görüldüğü özere, ashâb-ı suffe, zühdün ötesinde “yokluk” ve “darlık” şartlarını yaşamıştır. Zühd, belli bir ölçüde irâdî bir hayat tarzı, varlığa rağmen bir tercihdir. Hâlbuki açlıktan karna taş bağlamak, namazda kıyam sırasında yere yığılıp kalmak irâdî bir zühd değil, yokluğun getirdiği bir mahkûmiyettir. İslâm inkılâbı, bu maddî imkânsızlıklar içerisinde başlamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) şahsen mahkûm olduğu maddî darlıktan hiç şikâyetçi olmadan, zerre kadar fütura düşmeden sıkıntılara katlanmış, Allah indindeki sevabı hatırlatarak ashâbını da metânet ve sabra dâvet etmiştir.
Rivâyetler, Efendimiz’in fetihlerden sonra, gelirlerin artmasıyla maddî bolluğa kavuşulmuş olmasına rağmen yaşayış tarzını değiştirmeyip üst üste üç gün buğday ekmeğini doyuncaya kadar yemeyecek, mutfağında günlerce ateş yakmayacak kadar mütevâzi/sade yaşayışını devam ettirdiğini bildirmektedir. Yani O, ömrü boyunca, irâdî ve kasdî bir zühd hayatı yaşamış, ümmetine vecîbe kılmadan, ideal hayat örneğini fiilen vermiştir. 4129
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 4130
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 4131
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene
4125] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
4126] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372
4127] Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967
4128] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
4129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/463
4130] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
4131] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne mutlu!” 4132
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Ensâr’dan (r.a.) bazı kimseler, Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: “Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu ğani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” 4133 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: “İslâm’a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah’ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4134
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 4135
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 4136
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir.” 4137
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 4138 Rezin bir rivâyette şu ziyâdede bulundu: “Avn İbnu Abdillah İbnu Utbe rahimehullah dedi ki: “Ben zenginlerle düşüp kalkıyordum. O zaman benden daha heveslisi yoktu. Bir binek görsem benimkinden daha iyi görürdüm; bir elbiseye baksam, benimkinden daha iyi olduğuna hükmederdim. Ne zaman ki bu hadisi işittim, fakirlerle düşüp kalktım ve rahata erdim.”
“Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 4139
“İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi,
4132] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
4133] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
4134] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
4135] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
4136] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
4137] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85
4138] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
4139] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1043 -
zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 4140
“Bir adam Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu.” 4141
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de.” 4142
Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):”Cenneti garanti etmem mukabilinde, insanlardan hiçbir şey istememeyi kim garanti edecek?” buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: “Ben, (Ey Allah’ın Rasûlü!)” dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi.” 4143
“İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa verdiğim o şeyin bereketini görmez.” 4144
İbnu’l-Firâsî’nin anlattığına göre, babası: “Ey Allah’ın Rasûlü! (ihtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: “Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” buyurmuşlardır. 4145
“Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!” Yanında bulunanlar: “Kişiyi müstağni kılan (miktar) nedir?” diye sordular. “Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!” buyurdu.” 4146
“Kim (malını arttırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak surette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin isterse çoğaltmayı istesin, (artık kendisi bilir)!” 4147
Kabisa İbnu Muharik (r.a.) anlatıyor: “Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)’ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): “Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim” buyurdular. Sonra da: “Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir. Fakirliğe uğrayan adam. Eğer kavminden üç kişi, “Falancaya fakirlik isâbet etti” diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır.” 4148
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ensârî bir zat gelip Rasûlullah (aleyhissalâtu
4140] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100
4141] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95
4142] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15
4143] Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96
4144] Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98
4145] Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95
4146] Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-; İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840
4147] Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041
4148] Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vesselâm)’dan birşeyler istemişti. “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdular. Adam:”Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var.” “Onları bana getir!” diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular. Bir adam: “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Rasulullah: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarlayarak (açık arttırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: “Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: “Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: “Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir.” 4149
Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Arafat’ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sadaka zengine helal değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helal değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helal değildir. Öyleyse, kim malını arttırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyamet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın.” 4150 Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: “Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Hâlbuki bu, (eğer lâyık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir.” Rasûlullah’ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu. Rasûlullah: “Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” cevabını verdi. Orada bulunanlar:”Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Peygamberimiz: “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular.” 4151
“Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” 4152
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 4153
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Babası) Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) dedi ki:
4149] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû’ 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
4150] Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653
4151] Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66
4152] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
4153] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1045 -
“Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): “(Ey Allah’ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine verseniz!” diyordum. Rasûlullah da: “Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen birşey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!” buyurdular. (Hadisi İbn Ömer’den rivâyet eden) Sâlim der ki: “Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi.” 4154
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra: “Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımdaverdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ’nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib’dir!” buyurdular. Amr devamla der ki: “Vallahi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim.” 4155
Hz. Peygamber’in Ailesinin Maîşeti ve Sade Yaşayışı
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Âl-i Muhammed’in (Rasûlullah’ın ailesinin) (s.a.s.), bazen bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı. Hz. Âişe’nin râvisi Ebû Seleme der ki: “Ben Âişe’den (r.a.) sordum: “Öyleyse bu esnâda ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi: “İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Rasûlullah’a bazen gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi. Muhammed (İbn Mâce) der ki: “Ve onlar (yani Hz. Peygamber’in hücreleri) dokuz taneydi.” 4156
“Muhammed’in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed’de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa’ miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur.” Hâlbuki o sıralarda Rasûlullah’ın dokuz zevceleri vardı.” 4157
“Âl-i Muhammed’de (Peygamber ailesinde) ancak bir mûdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır” veya “Âl-i Muhammed’de bir mûdd yiyecek (bile) sabahlamadı.” 4158
Süleymân İbn Surad (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık.” 4159
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: “Elhamdü lillâh, şu şu vakitten beri mideme
4154] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105
4155] Buhârî, Cum’a 29, Humus 19, Tevhid 49
4156] Müslim; Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 575
4157] Buhârî, Kitabu’l-Bey
4158] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576
4159] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.” 4160
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.” 4161
Peygamberimiz’in Çocuklarına ve Ev Halkına Karşı Tavırları
Rasûlullah, ümmetini eğitip terbiye ederek ateşten koruması ve sırât-ı müstakîme yöneltmesindeki gayretini, evinde en yakınlarına karşı görmememiz tabii ki mümkün değildir. Allah Rasûlü, her hususta olduğu gibi, insan eğitiminde ve çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlâtlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O’nun evlât ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Rasûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vekar buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmaktan alıkordu. Meselâ, bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzatır. Allah Rasûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır” 4162 der. Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.
Çocuklarını Ebedî Hayata Hazırlaması: Allah Rasûlü ebediyete yani insanların yaratılış itibârıyla talip oldukları şeye talipti. Evet, insan, ebed için yaratılmıştır. Ebedden Ebedî Zât’tan başka bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir. Binaenaleyh O’ndan başka bir şey istemez... bilerek-bilmeyerek hep O’nu arzular. Bu itibarla da insana ebediyeti vereceğiniz âna kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir. Evet, insanın sonsuz emelleri ve arzuları vardır. Ona ne verseniz tatmin edemezsiniz! Zaten bütün dinlerin ve peygamberlerin mesajlarının esası da işte bu ukba buudlu nizamdır. Bu itibarladır ki, Allah Rasûlü (sav) bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken, diğer taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmâl etmiyordu. Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vak’ada görmek mümkündür: Fâtıma Vâlidemiz, boynunda bir gerdanlıkla Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir. Allah Rasûlü (s.a.s.), bir rivâyette4163 Fâtıma Vâlidemiz’in boynundan gerdanlığı alır. Başka bir rivayette gerdanlık Fâtıma Validemiz’in elindedir ve Allah Rasûlü ona şöyle buyurur: “İster misin ki halk Peygamberin kızı elinde cehennemden bir zincir, bir kolye taşıyor? desin?” (Burada, halktan maksat, insanlar veya melekler, sema sâkinleri olması arasında fark yoktur.) Evet, bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle âhirete, Allah’a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu. Bu söz Hz. Fâtıma’ya yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letaifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fâtıma diyor ki: “Hemen kolyeyi sattım. Parasıyla bir köle aldım ve o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum. Sonra da Allah Rasûlü’nün huzuruna geldim. Geldim ve yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrûr oldu, sevindi. Sonra da ellerini açıp Allah’a
4160] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577
4161] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577
4162] Ahmed bin Hanbel, II/279; Müslim, Zekât 161
4163] Nesâî’nin rivâyeti
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1047 -
şöyle hamd etti: “(Kızım) Fâtıma’yı cehennemden koruyan Allah’a hamdolsun.” 4164
Elbette ki, Hz. Fâtıma boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Rasûlü onu mukarrebîn dairesinde tutmaya çalışıyordu. Efendimiz’in ikazı takva ve kurb buudluydu. Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibârıyla, “Ehl-i Beyt”in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi: Evet, Hasan’a, Hüseyin’e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidin gibi âbidlerin, ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Rasûlü onu Ehl-i Beyt’e ana olmaya hazırlıyordu. Sanki ona: “Kızım sen, öyle bir koca evine giriyorsun ve öyle bir eve gelin gidiyorsun ki, senin o mübarek hanenden teselsülen ortaya çıkacak dünya kadar altın halkalar var. Bırak boynundaki şu altın kolyeyi, sen onlara ana olmaya bak!” diyordu. Evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabiyne ana olmak kolay değildi. Onun için Allah Rasûlü bu hususta, kendi hanesine karşı daha hassas ve daha sert idi. Evet, O, bu davranışlarıyla şefkat ve re’fetin yanında onların nazarlarını uhrevî âlemlere çevirme itibârıyla de sırat-ı müstakimin ayrı bir yönünü hatırlatıyor ve büyük-küçük bütün fenalıklara karşı kapı ve pencereleri kapatıp onların nazarlarını sadece âhirete çeviriyor ve “size Allah gerek, Allah!” diyordu.
Allah Rasulü, bu en sevdiklerini, gerçek sevginin gereği olarak dünyevî bütün ricsten, pisliğin her çeşidinden temizliyor, eteklerine dünyevî tozun-toprağın bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu. “Kişi sevdiğiyle beraberdir”4165 Hz. Muhammed’i seviyorsanız, yolunda olacaksınız, yolunda olanlar ötede O’nunla beraber olacaklardır. İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Rasûlü bir taraftan onları seviyor, bağrına basıyor, diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi değerlendiriyordu. Şefkat olacak, sevgi olacak, kalple ve hisle kucaklama olacak; fakat âhiret adına da kesinlikle bir gevşeklik olmayacak. İşte Sırat-ı Müstakim; orta ve en doğru yol! Bir yol ki Allah Rasûlü de bu yolun Baş yolcusu...
Hz. Fâtıma’nın Hizmetçi İstemesi: O’nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim veriyor. Hâdiseyi bize Hz. Ali (r.a.) anlatıyor ve diyor ki: “Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fâtıma kendisi yapıyordu. Zâten, bütünü bir tek odadan ibâret olan bir hücrecikte kalıyorduk. O odacıkta, Fâtıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.
Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Rasûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Fâtıma’ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi... Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fâtıma Vâlidemiz’den dinleyelim: “Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Âişe: “Geldiğinde ben haber veririm” dedi, ben de geri döndüm. Az sonra Allah Rasûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki ayağındaki serinliği hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen
4164] Nesâî, Ziynet 39
4165] Buhârî, Fezâilu’l-Ashâb 9; Müslim, Zikr 80, 81; Ebû Dâvud, Edeb 100
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
naklettim. Allah Rasûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi: “Yâ Fâtıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da dâima sâdık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! (Yani, senin iki vazifen var: Allah’a karşı kulluk etmek ve sonra da kocana itaatde bulunmak.) Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim: Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa ‘Sübhânallah’, otuz üç defa ‘El-hamdü lillâh’, otuz üç defa da ‘Allahu ekber’ de. İşte bu, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” Bunun mânâsı şu idi: Ben senin nazarını uhrevî âlemlere çeviriyorum ve orada senin, bana ulaşman ve benimle beraber olman için de iki yol var: Birincisi Rabbine karşı kulluk vazifende kusur etmemen. İkincisi de; kocana karşı vazife ve mükellefiyetlerini yerine getirmen. Eğer bir hizmetçi, senin kocana karşı vazifelerinde senin yerini alır ve senin yapman gerekenleri o yaparsa, bu bir ölçüde senin eksik kalmana sebebiyet verebilir. Oysaki senin iki kanatlı olman gerekir. Bir insan, nasıl en mükemmel kul olur ve Allah’a kulluğunu en mükemmel şekilde yerine getirir? Bir insan nasıl en mükemmel insan olur ve üzerindeki mükellefiyetleri kusursuz ve arızasız yerine getirir? İşte sana düşen bunları araştırmaktır.
Sen evvela, Rabbine karşı kulluğunu en mükemmel şekilde edâ et ve mükemmel bir kul ol! Sonra da Ali gibi kıyâmete kadar gelecek ehlullah’ı sulbünde taşıyan büyük bir insana karşı, mükellefiyetlerini yerine getir ve mükemmel bir insan ol! Ol ki, bütün mükemmeliyetlerin ve mükemmellerin toplanma yeri olan cennette benimle beraber olabilesin! Hz. Fatıma’nın zü’l-cenâheyn (iki kanatlı) olması için Hz. Ali ve ona hizmet bu denli önemli olunca, Hz. Fâtıma’nın hizmetçi kullanması, onun kanatlarından birinin kırılması demektir. Böyle tek kanatlı biri ise Hz. Hasan’a, Hz. Hüseyin’e ve kıyâmete kadar gelecek bütün aktâba, müceddidiyne, müçtehidiyne ana olamazdı. Allah Rasûlü onu bu büyüklükte bir ana yapmak için, âdeta dünyaya ait bütün alâkalarını kesiyor onun nazarını tamamen âhirete çeviriyordu. Zira Allah (c.c.) da O’nu böyle yapmış ve böyle terbiye etmişti. 4166
Fâtıma O’nun kızıydı. Hakk’ın terbiye adına kendisine lutfettiği ve ihsanda bulunduğu şeyleri o kızından esirgeyemezdi. O kız ki, Hz. Hasan ile Hüseyin’den son şerif ve seyyide kadar birçok faziletli insanın anası olacaktı. Bu itibarla onun bu mübârek meyvelere çekirdek olabilecek mâhiyette yetiştirilmesi gerekiyordu. İşte bundan dolayı Efendimiz, bir taraftan fevkalâde sevgisi, şefkati ve gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fâtıma’nın nazarını hep uhrevî âlemlere çeviriyordu.
O’nun Mutluluk Evinin Genel Atmosferi: Allah Rasûlü’nün saâdet hânesinde sürekli bir haşyet, Allah korkusu tüter dururdu. Allah Rasulü’nün bakışlarını yakalayabilenlerin, o bakışlarla her zaman cennetlerin imrendiriciliğine veya cehennemlerin ürperticiliğine ulaşmaları, hatta görüp hissetmeleri mümkündü. O’nun evinde yaşayanlar, O’nunla uzun müddet beraber kalanlar, O’na bakanlar, her zaman Allah’ı hatırlardı. İmam Nesaî naklediyor: “Allah Rasulü (sav) namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu.” 4167 O, daima ağlamalı, kaynamalı bir içle Allah’a teveccüh eder ve namazını öyle kılardı. Âişe Validemiz kaç defa O’nu Rabbinin huzurunda, başı yerde titreyerek, irkilerek secde eder
4166] İbn Hişam, Sîre I/262
4167] Nesâî, Sehv 18
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1049 -
vaziyette bulmuştu. 4168
Tabii ki, O’nun bu hali, ev halkına da müsbet yönde tesir ediyor ve terbiye adına onlara çok şey kazandırıyordu. Allah’tan çok korkan bu büyük insanın, hanım ve evlâtlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı. Çünkü Allah Rasûlü, hep yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de yaşadıklarıyla örneklendiriyordu. İnsanın yaşadığını söylemesindeki tesiri, en bariz şekli ve en çarpıcı keyfiyetiyle ancak O’nun evinde görebiliriz. Yeryüzünde mevcut bütün pedagog ve terbiyeciler, bütün terbiye sistemleri adına, bildikleri ne kadar mâlûmâtları varsa hepsini seferber etseler, insan yetiştirme adına, o hâne-i saâdetteki, mutlu yuvada, güzel evdeki etkiye ulaşamazlar ve ulaşamamışlardır da.
Evet, Allah Rasûlü (s.a.s.) yapmak ve anlatmak istediği şeyleri daha çok, davranışlarıyla temsil ve ifade etmiş, sonra da davranışlarından dökülen bu şeylere tercüman olmuştur. Allah’a karşı nasıl haşyet duyulacak, nasıl takvâ ve zühd içinde yaşanacak, secdeler nasıl bir derinlikle edâ edilecek ve nasıl iki büklüm olunarak rükû yapılacak; gecelerde nasıl feryad edilecek, Allah Rasûlü bütün bunları evinde yapmış, sonra da, arkadaşlarıyla sohbetlerinde: “İnsanlar şöyle yapmalıdırlar. Çocuklarına şu şekilde sahip çıkmalıdırlar. Hak ve hakikate şu denli tercüman olmalıdırlar” demiş ve dedikleri de hem kendi evinde, hem de dışarıda, hemen hüsn-ü kabul görmüş ve inanan insanların hayatlarında yankılanmıştır.
Her şeyden evvel O, eşi benzeri olmayan bir baba ve dedeydi. Hayat adına bize çok basit gibi görünen bu husus, esâsen her insan için aşılması gereken en zor engel ve engebelerden biridir ve Allah Rasûlü bu engeli en kolay şekilde aşmış en birinci baba ve dededir. Hem O, öyle evlât ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen ne kadar altın halkaya âit insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, âdetâ asırlara saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler. Bu husus, sadece Allah Rasûlü’ne has bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hak O’nu bu mazhariyette de tek kılmıştır. İçlerinde tek bir mürted barındırmayan veya başka bir ifâdeyle, içlerinden tek bir mürtedin çıkmadığı tek nesil, hem de milyonlara varan sayılarıyla Allah Rasûlü’nün neslidir.
Nice Hak dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen, evlerinde yetiştirdikleri evlâtları itibarıyla fevkalâde fakirdiler. Onların evlâtları veya torunları, azıp sapmış ve şeytanın ağına takılmışlardır. Günümüzde dahi bunun yüzlerce örneğini gösterip anlatmak mümkündür. Ancak Allah Rasûlü’nün evlât ve torunlarıdır ki, hiçbirisi yetiştikleri haneye, o hânenin mâna köklerine ihânet etmemişlerdir. Değil ihânet etmek, her fırsatta bu cibilli alâkayı göstermiş ve vefâ misali olmuşlardır. Evet, işte bu da yine Allah Rasulü’nün risâletinin bir delilidir ki, insan ne kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat’iyen mümkün değildir. 4169
Rasûlullah’ın Cömertliği ve Tevâzuu
Keremden Bir Kesit: Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok önemli bir sıfattır. Hatta câhiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arabının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: “Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik...”
4168] Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4
4169] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 361 vd
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdetâ birbirleriyle yarışırlardı. Tabii bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı. İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zât zuhûr etti. O’nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zât yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı bağışlasa, ondan tek kelime ile dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde O’nun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şâirlerin, bu ifâdelerinden dahi hiç mi hiç hoşlanmıyor ve onların sözlerini, “Ekremü’l-Ekremîn” olan Allah’a izâfe ve havâle ediyordu.
O öyle parlak bir ayna idi ki, Cenâb-ı Hakk’ın “Kerîm” ismi, O’nda tecelli ile kendini gösteriyordu. O, her konuda olduğu gibi bu hususta da Allah Teâlâ’nın en zirvede bir kulu idi ve yeryüzünde O’ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi. Hz. Muhammed Aleyhisselam, keremin; kerem ise cennetin yoludur. Cimrilik ise, insanı cehenneme götüren bir yoldur. Bu büyük insanı uzaktan görenler dahi, O’nu, vasıflarından hemen tanır ve “bu O’dur!” derlerdi. O, insanlık, dolayısıyla da cennet yolunun biricik rehberidir. O, diğer vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmenin yolunu bulmuştur. O, hilmi/yumuşak huyluluğu, tevâzusu ile ruhları fethetmiş, keremi/cömertliği ile de gelip bu ruhlara taht kurmuştur.
O isteseydi, dünyanın en zengin insanı olurdu. Zaten, daha nübüvvetini ilân ettiği ilk günlerde, Kureyş O’na dâvâsından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte bulunmamış mıydı? 4170. Daha sonra da, bütün müslümanların Allah yolunda verecekleri şeyler hep O’nun elinden geçiyordu. Hükümdarlardan gelen hediyelerin haddi-hesâbı yoktu. Fakat O şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı düşünmedi, hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.
O, kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği anlayışı ile yaşıyordu. O’na göre uzun bir yolculuk esnâsında, gölgelenmek için muvvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya. Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten önem verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de, O’nun insanlığa giden yolları, insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti.4171 Gâye ve hedef yüce idi. Allah’a ulaşmak O’nun en birinci gâyesiydi ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi. İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne önemi olabilirdi ki? Elbetteki hiç. Hiç ise, gönül bağlamaya değmezdi...
O, kendi bireysel hayatı için fakirliği seçmişti. Bu, herkesin de fakir olmasını istemesi demek değildir. Ancak hiç kimsenin midesi altında ezilip kalmasını da hoş görmüyordu. Zâten, O büyük insanın sâyesinde müslümanlar, çok kısa zamanda dünyanın en zengin milleti haline gelmişlerdi. Kendi aralarında, sadaka ve zekât kabul edecek insan bulamıyorlardı. Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o kadar yüksekti. Ama, onların içinde öyle zâhidler de bulunuyordu ki, evinde bir günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da câzip olsa onu kabul etmiyordu. Bu bir diğergâmlık, bir ruh yüceliği meselesidir. Yaşatmayı sevmedir; yaşama zevkini terk etme idealidir. Bu his ve duygularla dolup taşamamış
4170] İbn Hişam, Sîre, I/285
4171] Buhârî, Rikak 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1051 -
insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.
Bir iftar sofrasında, Hz. Ebu Bekir’e bir bardak soğuk su ikram edilir. Suyu dudağına götürünce, hıçkırıkları, boğazında düğümlenir. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: Birgün Allah Rasûlü, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş sonra da ağlamış ve: “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz!”4172 âyetini okuyarak, “işte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım... 4173
Hâlbuki Hz. Ebû Bekir gayet sade ve fakirâne bir hayat yaşıyordu. Vereceği hesap gâyet hafifti. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı, ama bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu. İki buçuk senelik hilâfeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer, halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitâben şöyle deniyordu: “Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Dolayısıyla, bu paralar hazineye âittir ve oraya konulmalıdır.” Hz. Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: “Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük bıraktın ya Ebâ Bekir!” dedi. 4174
Hz. Ebû Bekir, böyle zâhidâne yaşamayı Hz. Muhammed Aleyhisselam’dan öğrenmişti. Zira Allah Rasûlü, pratikte, böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashâbına öğretmişti.
Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin beşte birine, hem de Cenâb-ı Hakk’ın fermânıyla4175 sahip bulunuyordu. Yani ganimetlerin humusu Allah Rasûlü’nün şahsî tasarrufundaydı. Onu istediği gibi kullanma selâhiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından O’na tevdî edilmişti. Hâlbuki Hz. Ömer birgün, O’nun saâdet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Efendimiz, niçin ağladığını sorunca da, o koca Ömer şöyle diyecekti: “Ya Rasûlallah! Dünya kralları, Kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın zeminin izleri var.” Allah Rasûlü, şu cevabı verir: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 4176
Allah Rasûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak da söylemiyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Meselâ, bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneyn’den O’nun payına düşen beşte biri belirtelim: 40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo demektir. 4177 Diğer savaşlarda elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de düşünülecek olursa, Efendimiz’in
4172] 102/Tekâsür, 8
4173] Müslim, Eşribe 140; Ebû Nuaym, Hilye, I/30
4174] Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, IV/252
4175] 8/Enfâl, 41
4176] Buhârî, Tefsir 66, -2-; Müslim, Talâk 31
4177] İbn Sa’d, Tabakat II/152
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
en müreffeh bir hayat yaşamasına engel hiç bir şey yoktu. Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı. Eline geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu. Zira O, cisimlenmiş kerem ve cömertlik idi. Bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Rasûlullah olabilir...
Allah Rasûlü, dış-iç uyumu açısından en dengeli bir insan tipini temsil ediyordu. O’nun dış görünüşü, farklı ve hoş bir heybet arzediyor ve güzelliği de âdetâ insanları büyülüyordu; iç dünyası itibarıyla da aynı ölçüde insanları teshir ediyordu. Hz. Enes: “Allah Rasûlü, insanların en güzeliydi” 4178 der. Evet, hem sîret/yaşayış, hem de sûret/şekil itibarıyla O, insanların en güzeliydi. Hz. Âişe Vâlidemiz de O’nunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: “Mısır kadınları, Yusuf’u görünce ellerini kestiler. Eğer benim Efendimi görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları siynelerine saplarlardı.”
O insanların en güzeliydi. Enes’in sözü devam ediyor: “O, insanların en cömertiydi.” Sûret ve cemâl yönüyle “ahsenu’n-nâs” (insanların en güzeli) olan Allah Rasûlü, kalp ve irâdesiyle “ecvedu’n-nâs” (insanların en cömerti) idi.4179 İbn Abbas’ın ifâdesiyle, özellikle Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgâr gibi cömert kesilirdi 4180 Yani, elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu bir ruh ve irâde meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep başkaları için yaşardı. Sürekli başkalarının/ümmetinin mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zâten, insanları mesut görmek kadar, O’nu mutlu edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergâmlığında, en son sırayı da kendi hânesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani, O, evvelâ, kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini, alâkasını yayıyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud’da bulunup şehid düşenlerin ailelerine öncelik tanınıyordu. Ve sık sık, kendi evindekilere: “Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem” 4181 diyordu.
O’nun hilminin/yumuşaklığının ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan nice kapalı gönüller, O’na kerem/cömertlik anahtarıyla açılıvermişti. İşte Safvan b. Ümeyye de bunlardan biridir: Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasûlü, Huneyn’e giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı. Huneyn’de elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu. O’nun bu durumu Allah Rasûlü’nün dikkatini çekmişti. “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından daha birçok şey verdi. Safvan bu cömertlik karşısında şaşırdı kaldı. Kalbi Allah Rasûlü’ne karşı buğz ve kinle dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Allah Rasûlü’nün bu keremi onu, bu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi hâline gelivermişti. Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve, sığırdan daha mühimdi. Allah Rasûlü de en önemli olanı yapmıştı. Nitekim Safvan’a karşı gösterilen bu cömertlik, neticesiz kalmamıştı. Safvan hemen kavmine gidip şöyle demişti: “Ey kavmim koşun İslâm’a girin! Zira Hz. Muhammed bir veriş veriyor ki, ancak, fakirlikten korkmayan ve Allah’a tam itimat eden bir insan böyle verebilir!” 4182
4178] Müslim, Fezâil 48; Buhârî, Menâkıb 23
4179] Müslim, Fezâil 48
4180] Buhârî, Deavât 11; Ebû Dâvud, Edeb 100; Ahmed bin Hanbel, I/136
4181] Müslim, Cihad 78
4182] Müslim, Fezâil 57; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/465; İbn Hişam, Sîre IV/135; İbn Hacer, el-İsâbe, II/187; Kenzu’l-Ummâl, 10/505
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1053 -
O, kendisinden birşey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de borç alıp verir ya da vaad ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen veriverirdi.
Bir bedevî gelip O’ndan birşey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Adam bir kere daha istemiş, O yine vermişti. Üçüncü isteğinde ise verecek bir şey olmadığı için Allah Rasûlü vaadetmişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömer’i fevkalâde üzmüş, Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: “İstediler verdin. Bir daha istediler, yine verdin. Bir daha istediler, vaadettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma ya Rasûlallah!” dedi. Ancak bu sözler, Allah Rasulü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfet’üs-Sehmî ayağa kalkmış ve: “Ver Ey Allah’ın Rasulü, sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme! ” İki Cihan Serveri bir müddet sessiz durduktan sonra şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emrolundum.” 4183
Ferazdak ne güzel söyler: “O teşehhüdün dışında asla “hayır” demedi. Eğer teşehhüd olmasaydı O’nun “Hayır” sözü de “Evet” olurdu.” O, “evet” lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu. Şer’î daire içinde O’ndan ne istense hemen icâbet eder ve isteyene istediğini verirdi.
Evet, Hz. Nebî’nin cömertlikte de benzeri yoktu. Bu ölçüdeki bir cömertlik de, ancak peygamberlikle izah edilebilirdi. Hem eğer cömertlik Allah’a yaklaştıran bir huy ise, Allah Rasûlü nasıl cömert olmaz ki? Hâlbuki O, Allah’a yakınlıkta, Cibril’i bile geride bırakmıştı. Zâten bizzat, kendisi de şöyle buyuruyordu: “Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah’a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.” 4184
Bu konuda yine Allah Rasûlü şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâm’ı seçti. Öyleyse siz de İslâm’la olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.” İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür. “Güzel ahlâk ve cömertlikle İslâm’a ihsanda bulunun! Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü cennette, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu cennete yükselir.” 4185
Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir tefrittir ve ikisi de birer dengesizliktir. Peygamber fetâneti/zekâsı, cömertliği İslâm dinini i’lâda/yüceltmede, kalpleri Allah için kazanmada kullanır. O, rahmet ve yumuşak huylulukla kalplere girdiği gibi, Allah’ın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak sûretiyle de kalplere girmiş ve en açılmaz zannedilen kalpleri ikram ve cömertlik anahtarıyla açmıştır.
Hz. Hadîce vâlidemiz, İslâm’a en erken uyanan kadındır. Zâten Hadîce, kelime manâsıyla da “erken doğan” demektir. O Efendimiz’den on beş sene erken doğmuş ve İslâm’a da herkesten erken uyanmıştır. Onda aynı zamanda böyle bir isim-müsemmâ uygunluğu da vardır. Mekke’nin en zenginlerinden olan bu kadın, bütün servetini Allah ve Rasûlü uğruna harcayıp tüketmişti. Öyle ki vefat ettiği zaman, bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. İhtimâl
4183] Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63
4184] Tirmizî, Birr 40
4185] Kenzu’l-Ummâl, 6/571
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Rasûlü, borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bu, o büyük kadın için en uygun ölüm şekli idi, ölüm sonrası hali de böyle olmalıydı. Hâlbuki O, İslâm’a girmeden önce, zenginliğiyle dillere destandı. Bu koca servet, son kuruşuna kadar dinin i’lâsı, İslâm’ın yayılıp güçlenmesi uğruna sarfedilmişti.4186 Bu da ayrı bir sırat-ı müstakim örneğiydi. Allah Rasûlü, cömertliğini öyle bir fetânet ve ferâsetle kullanmıştı ki yaptığı ikramların zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü. 4187
Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
Kur’ân-ı Kerim’de fakirlik/yoksulluk anlamındaki “fakr” ve türevleri 13 yerde geçer. Aynı anlamda “miskîn” kelimesi, tekil ve çoğul olarak 23 yerde kullanılır. Zenginlik anlamında “ğınâ” ve türevleri ise 73 yerde zikredilir.
“(O muttakiler ki,) Bizim rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 4188
“İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.” 4189
“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.” 4190
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 4191
“İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslendi (süslü gösterildi). Bu yüzden onlar, iman edenlerden bazısı ile alay eder. Oysaki (iman edip) ittika eden, Allah’ın azâbından korunanlar, kıyâmet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” 4192
“Sana (Allah yolunda) ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayırdan harcadığınız şey, ebeveyn yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” 4193
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah’ın ihsânı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 4194
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse gözünüzü yummanız hâriç, severek alamayacağınız derecede kötü ve değersiz şeyler vererek sakın hayır yapmaya kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, övülmüştür.” 4195
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize
4186] İbn Kesir, el-Bidâye, III/158, 159
4187] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, Feza Y. -Zaman Gazetesi-, İst. 1994, s. 328 vd.
4188] 2/Bakara, 3
4189] 2/Bakara, 86
4190] 2/Bakara, 155
4191] 2/Bakara, 201
4192] 2/Bakara, 212
4193] 2/Bakara, 215
4194] 2/Bakara, 261
4195] 2/Bakara, 267
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1055 -
engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder/telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf/bolluk vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden (ihsânı geniş olan) ve her şeyi bilendir.” 4196
“Eğer sadakaları açık olarak verirseniz o, ne güzel. Eğer onları gizler ve bu şekilde fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.” 4197
“(Yapacağınız hayırlar, sadakalar) Kendilerini Allah yolunda cihada adamış, Allah’a tâatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzünde dalaşıp kazanmaya imkân bulamayan, durumunu bilmeyen kimselere karşı gösterdikleri tokluktan dolayı onlarca zengin sayılan fakirlere verilmelidir. Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Yaptığınız ve yapacağınız hayırlarınızı Allah eksiksiz bilir ve karşılığını verir.” 4198
“Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” 4199
“Allah, fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahtar ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” 4200
“Bilinmelidir ki inkâr edenlerin malları da, evlâtları da Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar cehennem yakıtıdırlar.” 4201
“Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.” 4202
“De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, yüceltir; dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 4203
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.” 4204
“...Kim inkâr edip kâfir olursa, bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir/zengindir.” 4205
“İnkâr edip kâfir olanlar var ya, onların malları da, evlâtları da Allah’ın huzurunda kendilerinden hiçbir şeyi (azâbı) uzaklaştırmayacaktır. İşte onlar, orada ebedî kalacaklardır.” ?
4196] 2/Bakara, 268
4197] 2/Bakara, 271
4198] 2/Bakara, 273
4199] 2/Bakara, 274
4200] 2/Bakara, 276
4201] 3/Âl-i İmrân, 10
4202] 3/Âl-i İmrân, 14
4203] 3/Âl-i İmrân, 26-27
4204] 3/Âl-i İmran, 92
4205] 3/Âl-i İmrân, 97
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine, bu, onlar için çok fenâdır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Şüphesiz, ‘Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘tadın o yakıcı azâbı! “ 4206
‘’Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin. Eğer onlarda bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Velilerden kim zengin ise, yetimin malını yemekten kaçınsın. Kim de fakir ise, örfe göre (ihtiyaç ve emeğine uygun olarak) yesin...” 4207
“Allahâ ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsân edin, iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez. Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah’ın kendilerine lutfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” 4208
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 4209
“Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah’ın lutfu geniş, hikmeti büyüktür.” 4210
“Ey iman edenler, ...zengin olsun fakir olsun, adâleti titizlikle ayakta tutan (hâkim) ler ve Allah için şâhitlik eden insanlar olun...’’ 4211
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun.” 4212
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 4213
“Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır. Tıpkı sizi, başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi.” 4214
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız.” 4215
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibarettir. Allah yanında
4206] 3/Âl-i İmrân, 180-181
4207] 4/Nisâ, 6
4208] 4/Nisâ, 36-37
4209] 4/Nisâ, 77
4210] 4/Nisâ, 130
4211] 4/Nisâ, 135
4212] 5/Mâide, 87-88
4213] 6/En’âm, 32
4214] 6/En’âm, 133
4215] 7/A’râf, 32
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1057 -
ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 4216
“Eğer Allah’a hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı (Bedir Savaşı) günü kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, O’nun akrabâlarına, yetimlere, yoksullara ve (harçlıksız kalmış) yolcuya âittir. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.” 4217
“Ey iman edenler!... yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki,) Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Çünkü Allah her şeyi iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 4218
“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak, fakirlere, miskinlere (yoksullara, düşkünlere)... mahsustur. Allah alîm ve hakîmdir.” 4219
“Allah ve Rasûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa katılmamalarından dolayı) bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine (kınanmasına) bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Kendilerini bindirip sevk etmen için sana geldiklerinde, ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur). Sorumluluk, ancak, zengin oldukları halde, senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar, geri kalan kadınlarla beraber olmaya râzı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar bilemezler.” 4220
“Dünya hayatının (şu yakın hayatın) durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirlerine örülüp) karışırlar. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 4221
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah’a aittir.” 4222
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır ya da daraltır. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” ?
“Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti. Mûsâ dedi ki: ‘Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz (Allah’ın bir şeyi noksan olmaz). Çünkü Allah gerçekten zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.” 4223
“Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 4224
4216] 8/Enfâl, 28
4217] 8/Enfâl, 41
4218] 9/Tevbe, 28
4219] 9/Tevbe, 60
4220] 9/Tevbe, 91-93
4221] 10/Yûnus, 24
4222] 11/Hûd, 6
4223] 14/İbrâhim, 7-8
4224] 16/Nahl, 71
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” 4225
“Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi. Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.” 4226
“(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.” 4227
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 4228
“Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür. Eğer, Rabbinden umduğun bir rızkı beklemek durumunda olduğun için onlara bakamıyorsan, hiç olmazsa, kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 4229
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit etmeye daha lâyıktır.” 4230
“Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 4231
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir. Ailene
4225] . 16/Nahl 96
4226] 16/Nahl, 112-114
4227] 17/İsrâ, 16
4228] 17/İsrâ, 18-21
4229] 17/İsrâ, 26-31
4230] 18/Kehf, 45-46
4231] 20/Tâhâ, 81
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1059 -
namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebat ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet takvâ ehlinindir.” 4232
“Bayramda kesilen kurbanların etlerinden yeyin; yoksulu, fakiri de doyurun.” 4233
“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hakikaten Allah yalnız O, (hiçbir şeye muhtaç olmayacak kadar) zengin ve övgüdeğerdir.” 4234
“İçinizden bekârları, köle ve câriyelerinizden sâlih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah onları (evlilik sâyesinde) kendi lutfu ile zengin kılar. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar...” 4235
“...Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir/zengindir, çok kerem sahibidir.” 4236
(Hz. Mûsâ, Firâvun’un ülkesi Mısır’dan çıkınca yolda yedi gün kadar aç kalmıştı) ve şöyle dedi: “Rabbim, şüphesiz ben, bana indireceğin hayra fakirim/muhtacım.” 4237
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vâsıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 4238
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, müfsidleri/bozguncuları sevmez.” 4239
“Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir/zengindir.” 4240
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 4241
“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 4242
“Onlar, sadece şu dünya hayatının/yakın hayatın görünen dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamamen gâfildirler.” 4243
“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler
4232] 20/Tâhâ, 131-132
4233] 22/Hacc, 28
4234] 22/Hacc, 64
4235] 24/Nûr, 32-33
4236] 27/Neml, 40
4237] 28/Kasas, 24
4238] 28/Kasas, 60
4239] 28/Kasas, 77
4240] 29/Ankebût, 6
4241] 29/Ankebût, 64
4242] 29/Ankebut, 82
4243] 30/Rûm, 7
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakalım! Haydi, sefâ sürün; ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte, dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda, ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskiyne/yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır. Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 4244
“Sarfettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.” 4245
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek suretiyle sizi aldatmasın.” 4246
“Ey insanlar! Siz Allah’a fakirlersiniz/muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur, Allah’tır.” 4247
“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz bundan râzı/hoşnut olur...” 4248
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 4249
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 4250
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat “Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 4251
“Rabbının rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbının rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır. İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbının katında sakınanlara mahsustur.” 4252
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, ‘dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan
4244] 30/Rûm, 33-40
4245] 34/Sebe’, 39
4246] 35/Fâtır, 5
4247] 35/Fâtır, 15
4248] 39/Zümer, 7
4249] 40/Mü’min, 39
4250] 42/Şûrâ, 20
4251] 42/Şûrâ, 27
4252] 43/Zuhruf, 32-35
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1061 -
çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 4253
“Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” 4254
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı. İşte sizler, Allah yolunda infâka/harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisen cimrilik etmiş olur. Allah zengindir. Siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.” 4255
“İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” 4256
“Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 4257
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 4258
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez. Onlar, cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah zengindir, hamde/övgüye lâyıktır.” 4259
“Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez...” 4260
“Allah’ın fethedilen ülkeler halkının mallarından Peygamberi’ine verdiği ganîmetler, Allah, Peygamber yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azâbı çetindir. Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından çıkarılmış olan, Allah’tan bir lutuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhâcirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.” 4261
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden
4253] 46/Ahkaf, 20
4254] 47/Muhammed, 12
4255] 47/Muhammed, 36-38
4256] 53/Necm, 39
4257] 53/Necm, 48
4258] 57/Hadîd, 20
4259] 57/Hadîd, 22-24
4260] 58/Mücâdele, 17
4261] 59/Haşr, 7-8
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 4262
“Doğrusu, mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir/imtihandır. Büyük mükâfat ise Alah’ın yanındadır. O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak infâk edin/harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 4263
“Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.” 4264
“(Kitabı sol tarafından verilen şöyle der:) Malım bana hiç fayda sağlamadı.” 4265
“Muhakkak ki insan hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Ona bir kötülük dokunduğunda feryad eder. Bir hayır eriştiğinde ise cimrilik eder. Ancak namazlarını kılanlar müstesnâdır. Onlar namazlarında devamlıdırlar. Mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için belli bir hak vardır. Onlar hesap gününe iman ederler. Onlar Rablerinin azâbından korkarlar.” 4266
“Cennet içindekiler, günahkârlara, ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: ‘Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu doyurmuyorduk.” 4267
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 4268
“Onlar (Cennetteki has kullar), kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah razâsı için yemek yediriyoruz; o yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler).” 4269
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 4270
“Fakat insan böyledir; Rabbı ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbım bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbım bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 4271
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 4272
4262] 63/Münâfıkun, 9-10
4263] 64/Teğâbün, 15-16
4264] 65/Talak, 2-3
4265] 69/Haakka, 28
4266] 70/Meâric, 19-27
4267] 74/Müddessir, 40-44
4268] 75/Kıyâmet, 20-21
4269] 75/Kıyâmet, 20-21
4270] 87/A’lâ, 16-17
4271] 89/Fecr, 15-20
4272] 92/Leyl, 5-11
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1063 -
“(Allah) Seni bir fakir olarak bulup da zengin yapmadı mı? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” 4273
“Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek azar.” 4274
Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
“Allah’ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan Sana sığınırım.” 4275
“Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 4276
“Şüphesiz, insan borçlandımı, konuşursa yalan söyler, vaad ederse, sözünde duramaz.” 4277
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn/yoksul, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp kimseden birşey istemeyen kimsedir.” 4278
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 4279
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.” 4280
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 4281
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye duâ ederler.” 4282
“Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.” 4283
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun.” 4284
4273] 93/Duhâ, 8-11
4274] 96/Alak, 6-7
4275] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
4276] 93/Duhâ, 7-8; Buhârî, Enbiyâ, 51
4277] Buhâri, el-İstikrâz
4278] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, - II/924-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85-; Ahmed bin Hanbel, I/384
4279] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
4280] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
4281] İbn Mâce, hadis no: 3256) (Bk. 47/Muhammed, 12
4282] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/253
4283] Tirmizî, Birr 40
4284] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 4285
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibârıyla kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).4286 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
“İyi mal, sâlih kimse için ne güzeldir.” 4287
“Dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, hiçbir kâfire asla ondan su içirmezdi.” 4288
Hz. Ömer birgün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 4289
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”4290 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 4291
“Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” 4292
“Aşırı gidenler helâk olmuştur” 4293
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 4294
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının! Zira benî İsrâilin ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” 4295
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 4296
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için
4285] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
4286] S. Buhâri, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
4287] Ahmed bin Hanbel, IV/194
4288] Tirmizî; Kütüb-i Sitte, 17/565
4289] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
4290] 102/Tekâsür, 8
4291] Müslim, Eşribe 140
4292] Müslim, Savm 181
4293] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
4294] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
4295] Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19
4296] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1065 -
yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 4297
“Dünya, mü’mine hapishane; kâfire cennettir.” 4298
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 4299
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 4300
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifade vardır: “Kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say.” 4301
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 4302
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 4303
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. (Hakiki) zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 4304
Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4305
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 4306
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk oluryahut helâke yaklaşırlar.” 4307
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 4308
4297] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
4298] Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
4299] Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
4300] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
4301] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
4302] Kütüb-i Sitte, 17/564
4303] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
4304] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
4305] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
4306] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
4307] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
4308] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 4309
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.” 4310
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 4311
“Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever.” 4312
“İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.” 4313
Sehl ibnu Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı. Rasûlullah yanındakine: “Peki, bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallâhi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır?” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” buyurdu.” 4314
“Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4315
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 4316
“Allah’ım, Âl-i Muhammed’in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver.”4317 Tirmizî’nin “Rasûlullah ve ehlinin maîşetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:
4309] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
4310] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
4311] Kütüb-i Sitte, 17/563
4312] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
4313] Kenzu’l-Ummâl, III/907
4314] Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15; İbn Mâce, Zühd 5, h. no: 4120
4315] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4316] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
4317] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1067 -
“Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür.”
“Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı.”
“Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi.”
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir gün (veya gece mûtad olmayan bir saatte) mescide geldi. Orada Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e (r.a.) rastladı. Onlara (bu saatte) niye geldiklerini sordu. “Bizi evden çıkaran açlıktır!” dediler. Rasûlullah da: “Beni de evde çıkaran açlıktan başka bir şey değil!” buyurdu. Hep berâber Ebû’l-Heysem İbnu’l Teyyihân’a gittiler. O, bunlar için arpadan ekmek yapılmasını emretti. Ekmek yapıldı. Sonra kalkıp bir koyun kesti. Yanlarında bir hurma ağacında asılı olan tatlı suyu indirdi. Derken yemek geldi, yediler ve o sudan içtiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şu günün nimetinden (Kıyâmet günü) hesap sorulacak! (Açlık sizi evinizden çıkardı. Bu nimetlere nâil olduktan sonra dönüyorsunuz!” 4318
Utbe İbn Gazvân (r.a.) anlatıyor: “Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu.” 4319
Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.s.)’a açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Rasûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O’nda iki taş vardı.” 4320
“Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl’in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir.” 4321
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Bazı aylar olurdu, (yemek pişirmek için) hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç.”4322 Diğer bir rivâyette: “Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir” denmiştir. Bir diğer rivâyette: “Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi” denmiştir.
4318] Müslim, Eşribe 140, h. no: 2038; Muvattâ, Sıfatu’n Nebi 28, h. no: 2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
4319] Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967
4320] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372
4321] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474
4322] Buhârî, Et’ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” 4323
Nu’mân İbnu Beşîr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: “Gerçekten ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya âdi hurma bile bulamadığını gördüm.” 4324
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, ne bir sa’ hurma, ne de bir sa’ hububat gecelemiştir.” 4325
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “ÂI-i Muhammed’in, bazen bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı. Hz. Âişe’nin râvisi Ebû Seleme der ki: “Ben Aişe (r.a.)’dan sordum: “Öyleyse bu esnâda ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi: “İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Rasûlullah’a gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi. Muhammed (İbn Mâce) der ki: “Ve onlar (yani Hz. Peygamber’in hücreleri) dokuz taneydi.”
Enes İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) tekrar tekrar buyurdular ki: “Muhammed’in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed’de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa’ miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur.” Hâlbuki o sıralarda Aleyhissalâtu vesselâm’ın dokuz zevceleri vardı.”
Abdullah İbnu Mesud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Al-i Muhammed’de ancak bir mûdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır” veya “Al-i Muhammed’de bir mûdd yiyecek (bile) sabahlamadı” buyurdular.”
Süleymân İbnu Surad (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık.”
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: “Elhamdülillâh, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.”
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.”
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ etmişti: “Allah’ım, beni miskin (yoksul) olarak yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyâmet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret.” Hz. Âişe (r. anhâ) atılarak sordu: “Niçin ey Allah’ın Rasûlü?” “Çünkü, dedi, onlar cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe! Fakirleri sev ve onları (rivâyet meclisine) yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana
4323] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
4324] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
4325] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, h. no: 1215; Nesâî, Büyû 50, hadis no: 7, 288
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1069 -
yaklaşsın.” 4326
“Fakirler, cennete zenginlerden beşyüz yıl önce girerler. Bu (Allah’ın indinde) yarım gündür.” 4327 (Beşyüz yılın Allah indindeki yarım gün etmesi, Allah’ın indindeki bir gün, dünya ölçülerindeki bin yıla tekabül etmesindendir. Zîra âyette şöyle denmiştir: “Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” 4328
Ebû Abdirahman el-Hubulî anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)’a sorarak dedi ki: “Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?” Abdullah da ona sordu: “Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?” Adam: “Evet” dedi. Abdullah: “Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: “Evet!” deyince Abdullah: “Sen zenginlerdensin!” dedi. Adam: “Benim bir de hizmetçim var!” diye ilave edince, Abdullah: “Öyleyse sen krallardansın!” dedi.” 4329
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur’ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah’ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: “Ne yapıyorunuz?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü, dedik, o kaarimizdir, bize (Kur’ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitabını dinliyoruz.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen4330 kimseleri yaratan Allah’ıma hamdolsun!” dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Resûlullah, ortamıza oturdu. Ve eliyle işâret ederek: “Şöyle (halka yapın)” dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: “Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder.” 4331
“(Mirâc sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler (yoksullar) olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler...” 4332
“Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız (onların duâları, tevekkül ve sabırları) sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” 4333
“Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevgilidir, ancak her birinde hayır vardır.” 4334
“Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun.” “Sen de mi, Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. “Evet, ben de bir miktar kırat mukabili
4326] Tirmizî, Zühd, hadis no: 2353
4327] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2354
4328] 22/Hacc, 47
4329] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
4330] 18/Kehf, 28
4331] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
4332] Buhârî, Rikâk 51; Müslim, Zühd 93, hadis no: 2736
4333] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46
4334] Müslim
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mekke ehline koyun güttüm.” 4335 (Nesâî’nin bir rivâyetinde şöyle denir: “Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd’da güderken peygamber oldum” dedi.)
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 4336
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 4337
Ebû Ümâme İbn Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 4338
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: “Verâ’ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!” buyurdu.”4339 (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânâsına gelir.)
“Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terk etmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz.” 4340
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu. Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. “Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?” dedi. Ben de: “Evet! Ama kapıyı aç da gireyim!” dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim.” 4341
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) halka namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Mediyne’de misâfireten bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi.
4335] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
4336] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
4337] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
4338] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
4339] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521
4340] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
4341] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1071 -
Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: “Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz” derdi.” 4342
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 4343
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 4344
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 4345
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Ensârdan bazı kimseler, Rasûlullah’dan (s.a.s.) bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: “Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemez)se, Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu zengin kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.”4346 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: “İslâm’a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah’ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4347
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 4348
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 4349
“Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 4350
“İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi, zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 4351
4342] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
4343] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
4344] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
4345] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
4346] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
4347] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
4348] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
4349] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
4350] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94
4351] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’dan bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu.” 4352
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de.” 4353
Sevban (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün): “Cenneti garanti etmem karşılığında, insanlardan hiçbir şey istememeyi kim garanti edecek?” buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: “Ben, (Ey Allah’ın Rasûlü!)” dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi.” 4354
“İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa verdiğim o şeyin bereketini görmez.” 4355
İbnu’l-Firâsî’nin anlattığına göre, babası: “Ey Allah’ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: “Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” buyurmuşlardır. 4356
“Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!” Yanında bulunanlar: “Kişiyi müstağnî kılan (miktar) nedir?” diye sordular. “Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!” buyurdu.” 4357
“Kim (malını arttırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak sûrette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin, isterse çoğaltmayı istesin (artık kendisi bilir)!” 4358
Kabisa İbn Muharik (r.a.) anlatıyor: “Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)’ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): “Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim” buyurdular. Sonra da: “Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Fakirliğe uğrayan adam; eğer kavminden üç kişi, ‘falancaya fakirlik isâbet etti’ diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır.” 4359
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ensârî bir zat gelip Rasûlullah (s.a.s.)’dan birşeyler istemişti. “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdular. Adam: “Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz
4352] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95
4353] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15
4354] Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96
4355] Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98
4356] Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95
4357] Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-; İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840
4358] Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041
4359] Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1073 -
kabımız var.” “Onları bana getir!” diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular. Bir adam: “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Rasulullah: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarladı (açık arttırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: “Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: “Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: “Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir.” 4360
Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Arafat’ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sadaka zengine helâl değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helal değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helâl değildir. Öyleyse, kim malını arttırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyâmet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın.” 4361 Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: “Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Hâlbuki bu, (eğer lâyık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir.” Rasûlullah’ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu. Rasûlullah: “Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” cevabını verdi. Orada bulunanlar: “Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Peygamberimiz: “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular.” 4362
“Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” 4363
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 4364
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Babası) Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): “(Ey Allah’ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine
4360] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû’ 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
4361] Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653
4362] Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66
4363] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
4364] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verseniz!” diyordum. Rasûlullah da: “Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen birşey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!” buyurdular. (Hadisi İbn Ömer’den rivâyet eden) Sâlim der ki: “Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi.” 4365
Abdullah İbn Amr es-Sa’di’nin anlattığına göre, “kendisi, hilâfeti sırasında Hz. Ömer’ın yanına geldi. Hz. Ömer, kendisine: “Bana haber verildiğine göre, sen Müslümanların işlerinden bir kısmını üzerine almışsın ve sana maaş verilince almaktan kaçınmışsın (doğru mu)?” diye sordu. Ben de: “Evet!” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bundan maksadın ne?” dedi. Ben de: “Benim atlarım var, kölelerim var (halim vaktim iyidir), hayır üzereyim. Ben maaşımın Müslümanlara sadaka olmasını istiyorum” dedim. Hz. Ömer: “Hayır! Böyle yapma! Çünkü (bir ara ben de senin gibi düşünmüş), senin arzu ettiğin şeyi arzu etmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bana ihsanda bulunuyordu. Ben de: “Bu parayı ona benden daha çok muhtaç olan birine ver!” diyordum. Hatta bir seferinde (Peygamberimiz) yine bana mal vermişti. Ben yine: “Bunu, onu benden daha çok muhtaç olan kimseye ver!” demiştim. Rasûlullah: “Onu al, kendi malın yap, sonra tasadduk et! Bu maldan, sen talep etmeden, bekler vaziyeti almadan, gelen olursa onu al. Böyle olmayana gönlünü bağlama!” buyurdular.” 4366
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra: “Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımda verdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ’nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib’dir!” buyurdular. Amr devamla der ki: “Vallahi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim.” 4367
Ebû Eyyub (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana (dini) öğret, fakat çok özlü olsun!’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Namaza kalktığın vakit (dünyaya) vedâ edenin (namazı gibi) namaz kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin sözü söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden) ümidini kesmeye azmet.” 4368
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 4369
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden
4365] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105
4366] Buhârî, Ahkâm 17; Müslim, Zekat 111, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 103
4367] Buhârî, Cum’a 29, Humus 19, Tevhid 49
4368] Kütüb-i Sitte, 17/579
4369] Ebû Dâvud, Edeb 125
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1075 -
aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” 4370
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 4371
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 4372
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 4373
“Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 4374
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 4375
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” 4376
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha kıymetsizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 4377
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 4378
Muhârik anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bir adam gelip malımı almaya kalkarsa (ne yapayım)?” dedi. “Ona Allah’ı hatırlat!” cevabını verdi. Adam tekrar: “Hatırlamazsa (ne yapayım)?” dedi. Peygamberimiz: “Etrafındaki Müslümanlardan yardım talep et!” buyurdu. Adam: “Etrafımda hiç Müslüman yoksa ne yapayım?” dedi.”Öyleyse sultandan yardım iste!” buyurdu.
4370] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
4371] Kütüb-i Sitte, 17/245
4372] Kütüb-i Sitte, 17/245
4373] Kütüb-i Sitte, 17/571
4374] Kütüb-i Sitte, 17/571
4375] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
4376] Kütüb-i Sitte, 17/565
4377] Kütüb-i Sitte, 17/565
4378] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Adam: “Sultan benden uzaksa?” dedi. Rasûlullah: “Bir âhiret şehidi oluncaya veya malını koruyuncaya kadar malın için mücâdele et!” buyurdular.” 4379 Nesâî’nin bir başka rivayetinde, soru sahibinin: “Allah’ı hatırlamaz (yani Allah’ı hatırlatmamla hırsızlıktan vazgeçip çekip gitmez) ise?” şeklindeki sorusunu üç kere tekrar eder. Rasûlullah her üçünde de: “Allah’ı hatırlat!” diye üç kere cevap verir. Hadis: “Eğer öldürülürsen cennete gidersin, öldürürsen cehenneme gider” diye noktalanır.
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (peygamberlere): ‘Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin’ 4380 diye emretmiş, mü’minlere de: ‘Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin’ 4381 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: ‘Ey Rabbim, ey Rabbim” diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: ‘Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?” buyurdular.” 4382
“Bir kısım insan vardır, Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil.” 4383
“(Benî Âdem’den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.” 4384
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” 4385 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır).” 4386
“Mudar kabilesine mensup olduğu zannedilen uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp: “Ey Allah’ın Resûlü! Biz (kadın)lar babalarımız, evlâtlarımız ve kocalarımız üzerine yüküz. Onların mallarında emirleri dışında, tasarrufu bize helâl olan nedir?” diye sordu. Peygamberimiz: “Size helâl olan “taze”dir. Ondan hem yiyin, hem de hediye edin!” buyurdular.” Ebû Dâvud der ki: “Tazeden maksat; ekmek, sebze ve taze meyve (gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler)dir.” 4387
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ebu Süfyan’ın karısı Hind, (Bir gün gelerek) “Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! (Ne yapayım?)” Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet
4379] Nesâî, Tahrim 21 -7, 113
4380] 23/Mü’minûn, 51
4381] 2/Bakara, 172
4382] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
4383] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
4384] Buhârî, Büyû’ 15
4385] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2, -7, 243
4386] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû’ 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no: 2137, 64, -2290
4387] Ebû Dâvud, Zekât 44, hadis no: 1686
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1077 -
edecek miktarda al!” buyurdular” 4388
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiği zaman: ‘Kavmim biliyor ki, benim mesleğim ailemin nafakasını te’minden âciz değildir. Ancak şimdi Müslümanların işleriyle meşgulüm. Bu sebeple Ebû Bekir’in ailesi beytü’lmalden yiyecek, o da Müslümanlar için çalışacak’ dedi.” 4389
“Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin.” (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurdukları bana haber verildi:) “Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır.” 4390
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.” 4391
Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle söylediği rivâyet edildi: “Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın ve almayın!” 4392
El-Misver İbn Mahreme’ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le kıldılar. Namaz bitince, Resûlullah’ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” 4393
“... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah’ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın...” 4394
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” 4395
4388] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30, -8, 246
4389] Buhârî, Büyû’ 15
4390] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
4391] Ebû Dâvud, Büyû’ 62, h. no: 3477
4392] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
4393] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
4394] Buhârî, Cenâiz 37, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu’l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî, Vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763
4395] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
- 1078 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsirlerden İktibaslar
Şeytan size fakirliği vaad eder ve size fahşayı (çirkin şeyleri, cimriliği) emreder. Şeytan insana vesvese vererek şöyle söyler: “Eğer infak edersen malın azalır, sonra muhtaç olursun yaşadığın bu rahat hayat kaybolur, sıkıntı içine düşersin. Öyleyse sakın infak etme. Eğer infak edeceksen az harca veya hoşuna gitmeyen kötü şeylerden harca.” der. Veya infak etmemesi için kişiye: “Bu, Allah rızası için değil, hak eden kişiler yok veya yeterince harcadın” gibi bahaneler uydurtur. Allah ise mü’minleri şeytanın böyle kötü tuzaklarından ve nefse uymaktan sakındırıyor, sevilen malları infaka teşvik ediyor, işlenen günahları âhiret gününde affetmeyi, hem dünyada hem de âhirette bol ve bereketli rızıklar vermeyi vaad ediyor. Şüphesiz Allah geniş, nimeti ve mağfireti bol olan, dilediğine kat kat veren, gizli-açık her şeyi bilen ve herekese yaptıklarının karşılığını zerre kadar haksızlığa uğratmaksızın verecek olandır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ey nisab sahibi olan zenginler! “Bu emirlere karşı elimize geçenlerin en iyilerini vere vere kendimiz fakir düşmez miyiz,” gibi bir düşünceye kapılırsanız, bunun bir şeytan vesvesesi olduğunu biliniz. O şeytan, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiş olan o karamsar iblis veya hayırlı işlere karşı gizlice veya açıkça ümitsizlik telkin ederek yanlış ve aldatıcı fikirler ve duygular saçan her çeşit şeytanlar veya insanın içindeki nefs-i emmâre, size hep fakirlik vaad eder, “Aman hayır yapmayın, sonra züğürt düşersiniz.” derve size çirkin hasletler emreder, sizi cimriliğe ve hasisliğe sevkeder, mallarınızı fenalıklara, fuhşiyata, anlamsız şeylere, isyanlara harcamanızı teşvik eder, Allah ise, size, tarafından bağışlama ve lütuf ve ihsan vaad ediyor. O sadakalarla âhirette günahlarınızı bağışlamayı, dünyada da yaptığınız harcamaların yerine kat kat kârlar, dünyada ve âhirette ecirler ve sevaplar ihsan ederek sonsuz mutluluğunuzu güvence altına alıyor. Ve Allah vâsîdir, alîmdir. Yani kerem ve ihsanı bol, ilmi de çoktur. İnfakınızın kadrini bilir, ecrini verir, sözünü yerine getirmekte hiç güçlük çekmez. Her şeyin önünü, sonunu bilerek emir verir ve ona göre vaadde bulunur.” 4396
Ey mü’minler! Kazandıklarınızın temizlerinden; kaynağı ve elde edilme yolu helâl olan, helâl kazanç ile ele geçirdiğiniz her çeşit mal varlığınızın iyi ve hoşlanılanlarından, bu cümleden olmak üzere ticaret mallarından ve nakit paradan ve size yerden çıkarıverdiğimiz ürünlerden; tahıl, meyveler ve madenler gibi yerden çıkan şeylerden, bunların iyilerinden infak ediniz. Açıkçası zenginlik kaynakları ikidir: Birincisi, kazanç adı verilen genellikle kişinin kendi emek ve gayretiyle bilgi ve sanatıyla doğrudan veya dolaylı olarak elde ettiği gelirlerdir ki, miras da bunun içindedir. İkincisi yerden çıkanlardır ki, bunda kara, deniz ve hava da dâhildir. Denizden çıkan balık, inci ve benzeri şeyler de yerden çıkmış hükmündedir. Geriye bu iki kaynağın birlikte harekete geçirilmesi sonucunda elde edilen kazanç şekli kalır ki, onda da kısmen emeğin, kısmen de yerin payının büyük olduğu görülür. Hangisi daha ağır basıyorsa o tarafa bakarak durum değerlendirmesi yapılır. Sonuçta bütün kazanç yolları bu iki sebepten birine dönüşür. Öne alınmış olmasından anlaşılıyor ki, kendi emeğine dayanan kazanç yolu insanlar için daha yakın bir sebeptir.
Genellikle yerden mal çıkarmak dahi bir anlamda yine buna bağlıdır. Fakat
4396] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1079 -
aynı zamanda kazanç, doğanın zenginliği ile de yakından ilgilidir. Çünkü bu şekilde emek ve gayret yaratılıştan ihsan edilmiş olan sebep ve aletlerin kullanılması demek olduğundan, bunlar da bir anlamda hiçbir emek karşılığı olmadan doğuştan ihsan edilmiş güçler, kabiliyetler ve sebeplerdir. Emek dediğimiz şey de işte bu güç ve kabiliyetlerin geliştirilmesi ve yerli yerinde kullanılması anlamına gelir. Bundan dolayı kesb, hiçbir zaman tek başına kazanç için bağımsız bir sebep olmadığı halde, yerden çıkanlar bağımsız ve yeterli kazanç sebebi olabilir. Demek ki kesb, aslında bir katılıma da yönelik olduğundan kesb yolu ile yerden çıkanın birleşmesinden meydana gelen üçüncü bir kazanç yolundan söz etmeye gerek yoktur. Bu zaten sözün sonucundan çıkan bir şeydir. Bu konuda insanların başlıca iki türlü hata yaptıkları görülür: Birincisi servette emek ve çalışmayı, tek başına yeterli bir sebep gibi kabul edip, öteki bütün sebepleri ve sermayeleri buna borçlu saymak ve onların hepsini geçersiz sanmaktır ki, bu hataya genellikle emek harcayıp, zahmet çeken ve sermaye kullanmayan çalışan insanlar düşer. Bunlar sermaye sahipleriyle derin ve köklü bir didişmeye girerler. Bunlar emek ve çalışmanın, kazanmanın değerinin, aynı zamanda sermayenin değeri demek olduğunu görmek istemezler. Eğer çalışıp kazanmanın amacı sermaye biriktirmek olmasaydı, tek başına çalışmanın bir değeri olmazdı. Kendi amacını gözardı eden her fikrin boş bir çelişki olduğu aşikârdır.
Para biriktirmenin, sermaye elde etmenin çalışmanın hedefi ise yalnızca tüketim açısından değil, yukarıda açıklanan, değerlerin karşılıklı olarak birbirine bağımlılığı kanunu gereğince, üretilen malın yeni yeni işlemlere malzeme teşkil etmesi ve kazanç yollarını çoğaltması ve kolaylaştırması açısından da önemli olmasından dolayıdır. Bunun için emekleriyle geçinen insanların, sermayeye düşmanlık duyması, kendi zahmet ve yoksulluklarının daha da artmasını istemesi demektir. Bunun içindir ki, emekten sonra özellikle yerden çıkarılanlardan da sözedilmektedir. Üstelik emeğe karşılık olarak zikredilmiştir. İkinci hata, sermayeyi mutlak kazanç sebebi olarak kabul edip, emek ve çalışmayı geçersiz saymaktadır. Bu hataya da bizzat çalışmak ihtiyacını duymayan ve başkalarının emek ve çalışmalarından zahmetsizce yararlanmak isteyen sermaye yani para sahipleri düşerler. Bunlar paraya öncelikli kaynak olarak bakarlar ve her türlü kazancın, onun eseri olduğuna inanırlar ve çalışmadan yaşamak mümkünmüş gibi zannederler. Bunun için çalışanları küçümseyerek ve kendi paralarına fazlaca önem vererek, emekleri zora koşmak ve sermayelerinin karşılığını fazla fazla almak, daha doğrusu sermaye gücüyle çalışanların emeklerini ucuza almak ve gasbetmek suretiyle kendileri hiç çalışmadan ve yorulmadan yaşamak isterler. Düşünmezler ki, bunların elindeki değerler aslında sermaye olarak doğmuş değil, emek ve çalışmanın birikiminden oluşmuş olan kazançlardır. Para, emek ve çalışmayı kolaylaştırıp geliştirmeye hizmet eden bir maya ise de, kaynağı bakımından yine de sermaye değil, birer emek birikimidir.
Sermayenin, emeği sıkıştırması ve onu hareketsiz bırakması, kendi bindiği dalı kesmesi ve dayandığı temeli yıkması demektir. Gerçi asıl sermaye büsbütün yok değildir, fakat o, olsa olsa yerin zenginliği ve yaratılışın ihsanı olan şeydir. Bundan dolayı para sahiplerinin hiç çalışmadan yaşama sevdasına kalkışmaları ve çalışanları sıkıntıya sokacak bir tutum izlemeleri büyük bir hatadır. Herhangi bir toplumda para ve sermaye bu duruma gelir, para ve para sahipleri mutlak hükümran kesilirse, buna tepki olarak birinci hata kendini gösterir. O zaman
- 1080 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sermaye ile emek arasında kavga başlar. Cemiyet düzeni altüst olur. İşte sermaye adı verilen paranın, kaynağı bakımından sermaye olmayıp, kazanç birikimi olduğu, hatta iyi yollarla elde edilmişse kazançların en hoşa gideni olduğu, en temizi bulunduğu gerçeğini hatırlatmak için, “kazandıklarınızın en güzelinden” buyurulmuştur. Asıl sermayenin yeryüzü zenginlikleri olduğu, öteki bütün zenginliklere göre emeğin de bir anlamda sermaye durumunda bulunduğu ve hatta bunun, yerin sermayesinden daha önce gözönünde tutulması gerektiği gösterilmiştir. “Kazandıklarınızın en güzelinden” ilâhî sözü, şunu da anlatıyor ki, kazançların bir temizi ve güzeli, bir de bunun zıddı olan kötüsü vardır. Her kazanılmış olan şey iyi ve temiz olmaz. Bu da ya kazanılan şeyin doğrudan doğruya kendisine veya elde edilme yollarına göre maddî veya manevî anlamda iki bakımdan ele alınır. Yukarıda açıklandığı üzere, infak sonsuz bir bereketin tohumu ve ebedî hayatın bir parçası olduğundan, bu tohumun en temizinden seçilmesi lazım gelir.
Bunun için bunları iyi düşünüp akla ve şeriate uygun olarak çalışınız da kendi emeğinizin ve yerin sermayesinin ürünü olan gelirlerin temiz ve iyilerinden infak ediniz. Ve öyle habîsini yani kötüsünü veya haramını vermeye yeltenmeyiniz ki; siz onu başkasına infak edersiniz de kendiniz gözünüzü yummadan, sıkılmadan hediye diye veya hoşgörüyle alacağınızın yerine almazsınız. Böyle kötü, bayağı ve değersiz şeyleri kendiniz almayı düşünmezken, Allah’a olan borcunuzu bu aşağılık şeylerden vermeye kalkışmayınız.
Rivâyetlere göre, başlangıçta sadaka ile ilgili emirleri bildiren âyet indiği zaman ashabdan bir kısmı hurma salkımlarını getirir, muhtaç olanlar yesin diye Mescid’e asarlardı. Bir kısım ashab da câiz zannıyla döküntü, bozuk, çürük çarık şeyler getirmişlerdi. Sonra bu âyet indi. Bununla verilecek vergilerin, zekât ve sadakaların ne gibi mallardan verileceği böylece açıklanmıştır. Her malın vâcip olan vergisi kendi cinsindendir. Mesela altına altın, gümüşe gümüş, paraya para, hayvana kendi cinsinden hayvan, deveye deve, sığıra sığır, davara davar, ata at; tahıl ürünlerinde de böyledir, buğdaya buğday, arpaya arpa... Madenler ve daha başka gelirler için hep böyledir. Hepsi de daha aşağı kalitede olmamak şartıyla malın vergisi kendi cinsinden ödenir. Bunların değer bakımından düşük kalitelisini ve yüksek kalitelisini birbirinin yerine vermek, ancak kıymet ve fiyatını iyice hesap edip tam karşılığını vermek suretiyle yine câizdir. Bu husus, mükellefin seçimine aittir. Bu şekilde esnek ödeme tarzı halk için kolay bir yol olduğundan dolayı İslâm dini bunu emretmiş idi.
Bunun, İslâmiyetin yayılmasına ve İslâm adaletinin kök salmasına büyük katkıları olmuştur. Başka ülke insanlarından mutlaka nakit olarak vergi topladıkları ve toplama masraflarını da yine halkın üzerine yıktıkları için, diğer devletlerin harcama yerleri de yine İslâm’ın gösterdiği sarf yerleri gibi tamamen hayra yönelik olmadığından dolayı, İslâm dininin infakı böylece tam bir adalet uygulamasına dönüşmüş olup “Allah size kolaylık diler.” 4397 İlâhî hükmünün yerine gelmesi demek olduğundan, çeşitli devletlerin tebaası durumunda bulunan insanlar bu kolaylık ve adaleti yakından gördükleri zaman büyük bir memnuniyetle bunu kabul etmişlerdir. Fakat bunun bir devlet için böyle büyük bir yarar sağlaması, bir şarta bağlıdır ki, o da bunu uygulayacakların Allah’ı tanıyan, dindar ve ahlâklı vergi memurları olması, ellerine verilen görevi, kendi öz mallarından
4397] 2/Bakara, 185
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1081 -
daha fazla bir özenle yerine getirmeleri ve emâneti iyi korumaları meselesidir. Bu olunca toplanan malların bir çoğu değiştirmeye gerek kalmadan devlet ve milletin ihtiyacına harcanabileceği gibi, değiştirilmesi gerekenler de en iyi şekilde değerlendirileceğinden hiçbir şekilde kötüye kullanılması söz konusu olmaz. Böyle olunca da hem milletin masrafı azalır, hem de devletin gelir kaynakları sürekli olarak gelişir.
Ancak, böyle olmayıp gerek vergi mükellefleri, gerek vergi toplayan memurlar arasında ahlâksızlık yayılır, görevler gereğince yapılmaz, emânetler korunmaz ve suiistimal edilirse, adam kayırma, çalma çırpma, israf, aldırmazlık ve ciddiyetsizlik meydanı almış bulunursa, malın cinsinden alınan vergiler pek çok kayba ve sûiistimâle elverişli olduğu gibi, masrafların artmasını ve gelirlerin azalmasını gerektireceğinden, hükümetler ayniyatı bırakıp vergilerini nakit yoluyla toplamayı daha uygun bulurlar. Nakit para ise mal ile değişime tabi tutulmadan hiçbir iş göremeyeceğinden, yine mal değişimi olacak ve yine olan olacak demektir. Devletin harcamaları durmadan artar, arttıkça da milletin vergi yükü artar ve herkes sıkıntıyı çeker, fakat sadece para hükümran olur. Bu arada en çok kazananlar da para işleriyle uğraşanlar olur. Fakat yine de diğer üretim alanlarında çalışanlar sıkıştırıldıkça para ile uğraşanların da geleceği tehlikeye düşer. Bütün bu gibi tehlikelere sebep olan şey ise, bu gibi hizmetlerde çalışan görevlilerin, görevlerini kötüye kullanmaya elverişli olan ahlâksızlıklarıdır. Bunu gerçek anlamda ortadan kaldıracak ve yok edecek olan da din ve dindarlıktır. Bunun için insanların dinden ve dindarlıktan kaçınmaları, infak görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekten ve en iyi şekilde idare etmekten uzak kalmaları, ilâhî hikmetin gereği olarak acı çekmelerinin ve felâketlerinin başlangıç noktasını oluşturur. Bundan dolayı bu ilâhî emir gereğince hareket etmeyenler, ilim ve hikmet iddiasında ne kadar ileri giderlerse gitsinler, hikmetin tam aksi olan bir yöne gitmiş olurlar ve kendi elleriyle geleceklerini tehlikeye atarlar.
Bu âyet, bu gerçekleri de gözeterek zekât ve sadakası gerekli malların usûlünü açıklamış, bununla beraber bunun nâfile cinsinden olan sadakaları da kapsamına alıp almadığı söz konusu olmuştur. Yani aşağılık ve haram şeylerden, farz cinsinden vergi yoktur ve verilemez. Lâkin nâfile olarak sadaka verilebilir mi? Burası ihtilaflıdır. Doğrusu haramdan nafile sadaka dahi câiz olmaz. Bunun Allah katında bir sevabı olmaz. Fakat aşağılık yani, düşük kaliteli maldan nafile sadaka câiz olur. Ancak mendub olan en iyisinden vermektir. “Kötüsünü vermeye yeltenmeyin!” Bu yasak, farz olan sadakalarda haram, nafile olanlarda ise kerahet demektir. Âyetin zahiri her çeşit maldan zekât verilmesi gerektiğini gösteriyor gibidir. Fakat malın nisabı ve miktarı hakkında hiçbir açıklama yapmadığı gibi, “tayyib ve habis” gibi özelliklerle belirgin olduğundan hangi malları içine aldığı da mücmel ve açıklamaya muhtac bulunduğundan, bu mallar Hz. Peygamber’in uygulaması ve çeşitli had isler ile açıklığa kavuşmuştur. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler, fıkıh kitaplarının zekâta tabi mallar bölümüne başvurabilirler.
Özetle, Allah buyuruyor ki: Ey mü’minler, sizin kazandıklarınızın ve bizim yerden çıkardıklarımızın temizlerinden infak ediniz ve kendinizin gönül rahatlığı ile almadığınız, kabul etmediğiniz kötü şeylerden zekât ve sadaka vermeye kalkmayınız! Ve biliniz ki, Allah, kesinlikle zengindir, sadakalarınıza muhtaç değildir, sadakalarınız kendi faydanız, kendi menfaatiniz içindir. Ayrıca Allah hamîddir yani övgüye lâyıktır. Herkes O’na şükür ve hamd borçludur. İşte böylesine zengin
- 1082 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve övülmüş olan Allah’ın rızasına ermek için kötü ve bayağı şeyler nasıl olur da sunulabilir? Diğer bir mânâ ile Allah hamîddir, kendi adına yapılan hayır ve hasenatı daha yüksek ikram ve ihsanlarla karşılar. Rızası uğrunda ortaya konan emekleri ve çabaları makbul ve meşkûr eder. Böyle bir Allah adına en temiz, en güzel şeyler sunulmalı değil midir?
Vermekle emrolunduğunuz, borcunuz olarak ödemekle yükümlü bulunduğunuz infak ve sadakalar, Allah yolunda tutunmuş, din uğrunda ilme, cihada kendini adamış, yeryüzünde gezip dolaşamayan, şuraya buraya gidemeyen yani Allah yolunda meşguliyetlerinden veya hastalık ve düşkünlük gibi sebeplerden dolayı geçimini kazanmaya gücü yetmeyen fakirler içindir ki, halden anlamayan câhil kişi, onları iffetli ve haysiyetli olmalarından yani kimseden birşey istemeye tenezzül etmeyip, yokluğa katlanmalarından, seve seve göğüs germelerinden, izzet-i nefislerini korumalarından dolayı zengin sanırlar. Sen onları simalarından tanırsın. Dikkat edildiği zaman hallerinde görülecek yoksulluk alâmetlerinden bilirsin. İnsanlardan birşey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç isteyemezler, dilencilik edemezler. Olsa olsa pek zor durumda kaldıkları zaman, dolaylı yollardan hallerini anlatmaya çalışırlar.
Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur ki; “Allah iffetli olan ve iffetini korumaya çalışanları sever. Çok verilince övgüde aşırı giden, az verilince sövgüde aşırı giden, yırtık, yüzsüz, dilenci ve ısrarcı olanı da sevmez.” Bir başka hadis-i şerifte: “Herhangi bir kimse bir dilencilik kapısı açtı mı, Allah da ona bir fakirlik kapısı açar. Ve her kim açgözlülükten uzak durursa, Allah da onu zengin eder. Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini arttırır. Her birinizin bir ip alıp sırtında odun getirerek onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.”
Sadakaların kimlere verileceğini bildiren bu âyet “Ashâb-ı Suffe” adı verilen fakir muhacirler hakkında nâzil olmuştur ki, bunların sayısı dört yüz kadar olduğu zamanlar olmuştur. Medine’de ne kalacak yerleri, ne aşiret ve akrabaları, ne de kazanç getirecek bir meslekleri vardı. Hep Hz.Peygamber’in Mescid’ine devam ederler, Mescid’in sofasında oturur, orada yatar kalkarlardı. Kur’ân öğrenirler, Hz. Peygamber’in sohbet ve konuşmalarını dinlerler, genellikle oruç tutarlar ve vakitlerini ibadetle ve İslâmiyeti öğrenmekle geçirirlerdi. Bunlar Peygamber dersânesinin, kendilerini Allah yoluna adamış öğrencileriydi. Bundan dolayıdır ki, İslâm Dünyası’nda medreseler ve öğretim yuvaları hep câmilere bitişik yapılmıştır. Medrese öğrencisinden de Suffe Ashabı’nın ahlâkı ve davranış biçimi beklenmiştir. İlim öğrenmek ibadettir. Din uğrunda her türlü sıkıntıya katlanmak ve iffetini koruyup dini yaymaya hizmet etmek, icabında cihaddır. Bununla beraber ilerde Tevbe Sûresi’nde “Mü’minlerin hepsinin savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir cemaatin dini iyi öğrenmeleri ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmaları için savaştan geri kalması daha doğru olmaz mı? Gerekir ki böyle yanlış hareketlerden sakınırlar.” 4398 âyetiyle ilim öğrencilerinin hepsinin cihada gitmemesi ve öğrenime ara verilmemesi gerektiği de açıklanmıştır.
Abdullah b. Abbas hazretlerinden gelen bir rivayete göre; bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Suffe Ashabı’nın başında durmuş, onların hallerini gözden geçirmiş idi. Onların fakirliklerini ve çekmekte oldukları zahmetleri gördü ve gönüllerini almak için buyurdu ki: “Ey Suffe Ashabı! Size müjdeler olsun ki, her kim
4398] 9/Tevbe, 122
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1083 -
şu sizin bulunduğunuz durumda olur, halinden razı olarak bana kavuşursa işte o benim arkadaşımdır.” İşte bu âyet de bunlar dolayısıyla nâzil olmuştur. Şu kadar var ki, hükmü umuma aittir. Allah rızası için düşmana karşı nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten veya Allah rızası için halka hizmet uğruna kendini vakfeden ve bu durumda malı, mülkü olmayan, geçimini kazanmaya vakit bulamayan veya vakit bulduğu halde gücü yetmeyen, yoksul ve fakir müslümanlar, nerede ve ne zaman yaşamış olursa olsunlar bu âyetin kapsamı içine girerler. Bunlar infak ve sadakaların verilecek en güzel yeri olarak tercih sırasında daima başta gelirler. Bununla beraber, gerek özel olarak bunlara, gerekse genel olarak bütün ihtiyaç sahiplerine herhangi bir mal infak ederseniz yahut maldan, çabadan, bilgiden, nasihattan, irşaddan ve hizmetten bir şey ikram ederseniz, hatta saygı, sevgi gösterisi ve selamdan herhangi bir iyilik gösterirseniz, iyi biliniz ki, Allah onu bilir; emeğinizi boşa çıkarmaz, karşılığını verir. Bundan dolayı veriniz efendiler veriniz! Özellikle Allah yolunda kendilerini hizmete adamış olan fakirlere, yoksullara veriniz. İhlâsınız ve olgunluğunuz size gece veya gündüz, gizli veya açık vermenin farkını hissettirmeyecek kadar yüksek olsun. 4399
“Şeytan fakirlikle korkutarak size cimriliği, kötülük işlemeyi emreder. Oysa Allah size kendi katından bağışlama ve bol nimet vaadeder. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.”
Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta, ruhlarınıza ihtiras, cimrilik ve azgınlık duygularını serpmektedir. Yine şeytan size kötülüğü emretmektedir. Fuhuş; haddi aşan bütün günahları kapsamaktadır. Her ne kadar bilinen bir günah için kullanılıyor olsa da içerik olarak daha kapsamlıdır. Fakirlik korkusu câhiliye döneminde halkı kız çocuklarını diri diri kuma gömmeye sevkettiğinden, bir nevi fuhuştur. Servet biriktirmeye olan ihtiras, bazılarını fâiz yemeye yönelttiğinden, o da fuhuştur. Allah yolunda infak etmek nedeniyle meydana gelen fakirlik korkusu zaten fuhuştur.
Şeytan, sizi fakirlikle korkutup fuhşu emrediyorsa, Allah da size kendinden bir mağfiret ve bolluk va’detmektedir. “...Allah ise kendinden bir mağfiret ve bolluk vaad etmektedir.”
Ayet-i Kerimede önce mağfiret sonra bolluk zikredilmektedir. Çünkü bolluk mağfirete bir ektir. Ve O, yeryüzünde rızkın verilmesini ve Allah yolunda harcayıp infak etmenin mükâfatını kapsamaktadır. “...Allah’ın lütfu geniştir. Ve O her şeyi bilendir.” Geniş lütfundan verir. Allah, kalplere vesvese vereni bildiği gibi vicdanda kuşku duygusunu geliştireni de bilir. Allah sadece mal vermez, mağfiret vermekle de kalmaz. Adalet ve dengeye yönelme, sebep ve sonuçları kavrama, basiret, görüş ve algılama sonucunda her şeyi yerli yerine koyma anlamına gelen “hikmet’’i de verir.
Yüce Allah’ın “Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta ve size fuhşu emretmektedir. Allah ise kendinden bir mağfiret ve bolluk va’detmektedir. Allah’ın lütfu geniştir ve her şeyi bilendir.”... “Hikmeti dilediğine verir...” sözü hakkındaki konuyu bitirmeden önce iyice anlamamız gereken bir başka gerçek daha var; İnsanın önünde bir üçüncüsü bulunmayan iki yol vardır... Allah’ın yolu... Şeytan’ın yolu... Ya Allah’ın va’dine kulak verecek ya da Şeytan’ın... Kim Allah’ın yolunda yürümez, O’nun va’dini
4399] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
- 1084 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dinlemezse, Şeytan’ın yolunda ve O’nun va’dine uyuyordur. Gerçek olan bir tek metotdan başkası yoktur. Allah’ın koyduğu bu hayat metodu... Bunun dışındakiler şeytan için ve şeytandandır.
Bu, Allah’ın hayat için koyduğu metotdan sapanların, hiçbir şekilde hidayet ve doğruluk iddiasında bulunmalarına delil bırakmamak için Kur’an’ın yerleştirdiği, sıksık tekrarladığı ve bütün te’kid yöntemlerini kullanarak belirlediği bir gerçektir. Ortada bir şüphe ya da bulanıklık sözkonusu değildir. Allah ya da Şeytan... Ya Allah’ın metodu ya da Şeytan’ın metodu... Ya Allah’ın yolu ya da Şeytan’ın yolu... Dileyen dilediğini seçsin... “Bundan sonra, helak olan bile bile helak olsun. Yaşayan da bir kanıttan dolayı yaşasın...”4400 Ne bir şüphe, ne kapalılık, ne de bulanıklık... Ancak, hidayet veya sapıklık... Hakk birdir, birçok değil... Hakktan sonra sapıklıktan başka ne var ki? 4401
Bundan sonra sûrenin akışı ile birlikte sadaka konusuna dönüyoruz. Sadaka olsun, adak olsun, gizli-açık olsun, yüce Allah infak edenin ne infak ettiğini çok iyi bilmektedir. İşlenen amelin ötesindeki niyete göre mükâfatını vermek bu bilgisinin gereğidir.
“Kendilerini Allah yoluna adamış, bu yüzden yeryüzünde (dünyalık için) koşmaya fırsat bulamayan ve hayâları yüzünden tanımayanlar tarafından varlıklı sanılan fakirlere yardım edin. .Sen onları yüz ifadelerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip hiç kimseden birşey istemezler. Yaptığınız her hayır amaçlı harcamayı kuşku yok ki Allah bilir.”4402 Bu duygulandırıcı vasıflar, kendileri dışında, düşmanlardan hiç kimsenin yaklaşmaması için Rasûlullah’ın evlerini korumak amacıyla Mescid-i Nebevi’de kalan, bu arada Allah yolunda cihad etmeye kendilerini adayan ve ticaret ve kazanç için imkân bulamayan, buna rağmen insanlardan hiçbir şey istemeyen, ihtiyaçlarını açıklamaya onurları elvermeyecek kadar güzel davranan, bu yüzden durumlarını bilmeyenlerin varlıklı sandığı ve gerçek durumlarını da feraset sahiplerinden başka kimsenin bilmediği Ehl-i Suffa gibi, mallarını ve ailelerini Mekke’de bırakıp, Medine’de oturarak kendilerini Allah yolunda cihad etmeye ve O’nun Rasûlünü korumaya adayan muhacirlerden bir topluluğun durumunu yansıtmaktadır.
Ancak âyetin kapsamı geneldir, onların dışında her çağda aynı durumda olabilecek herkese şamildir. Şartların kendilerini engellediği, çalışmaktan alıkoyduğu, onurlarının yardım istemelerine engel olduğu, buna rağmen ihtiyaçlarını açıklamaktan kaçınmaları yüzünden durumlarını bilmeyenlerin, tokgözlülüklerinden dolayı zengin sandığı, ancak, derin duygu ve açık basiret sahiplerinin bu rahat görüntünün ardındaki gerçek durumu kavradığı ve onlar utançlarından her ne kadar gizleseler de ruhsal durumları yüzlerinden okunan saygıdeğer fakirlerin durumuna uygun düşmektedir.
Bu, şu kısacık âyetin o saygın örnek için çizdiği derin duygular uyandıran ve başarıyla çizilmiş adeta canlı bir tablodur. Her bir kelime nerdeyse bir fırçanın dokunması gibi, çizgileri ve imgeleri çizmekte, duygu ve infialleri somutlaştırmaktadır. İnsan, daha okuması tamamlanmamışken, bu yüzleri ve kişilikleri görür gibi oluyor. Kur’an’ın insan tiplerini çizerken uyguladığı gibi bu yöntem,
4400] 8/Enfâl, 42
4401] 10/Yûnus, 32
4402] 2/Bakara, 273
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1085 -
adeta canlı ve hareketliymiş gibi sunmaktadır manzaraları...
Avret yerlerini gizler gibi ihtiyaçlarını saklayan bu saygıdeğer fakirlere, haysiyetlerini zedelemeden, onurlarını kırmadan ve ancak gizlice yardım edilmelidir. Bu yüzden Ayet-i Kerime, sadakayı verenlerin, yüce Allah’ın verdikleri sözleri bildiğine ve mükafatlarını vereceğine güvenlerini sağladıktan sonra sadakanın gizlenmesini ve saklayarak verilmesini ilham ettiren bir tarzda sürüyor: “...Yaptığınız her hayır amaçlı harcamayı kuşku yok ki, Allah bilir.” Gizli olan şeyleri yalnızca Allah bilir ve iyilik onun yanında kaybolmaz. 4403
“Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız...” Yani, Allah’ın size muhtaç olduğu şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmayın. Sizlerin inanıp-inanmaması Allah için bir anlam ifade etmez. O’nun takdiri her şeye rağmen vuku bulacaktır, sizler O’na ibadet etmeseniz de, O birşey kaybetmez, lakin sizler yaşadığınız her saniye içerisinde O’na muhtaçsınız. Hayatınızı idame ettirebilmek için muhtaç olduğunuz imkânları, Allah Teâlâ sizlerin emrine vermemiş olsa, bir an bile ayakta kalamazsınız. Allah’a ibadet etmenizin emredilmesi yine sizin yararınızadır. Çünkü sizlerin dünyada ve âhiretteki iyiliğiniz buna bağlıdır. Yoksa Allah’ın kaybedeceği birşey yoktur.
“Allah ise, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamîd (övülmeye layık)tır.” “Gani”, Her şeye sahip ve herkesten müstağni olan, fakat hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Allah hiç kimsenin kendisine “hamd” edip etmemesine muhtaç değildir. O zaten kendisine hamd edilmiş olandır. Burada “Gani” ve “Hamid” sıfatlarının her ikisi birden kullanılmıştır. Çünkü Gani olan bir kimse servet sahibi de olsa başkaları onun malından faydalanamayabilir, o takdirde bu kimse ganidir ama hamid değildir. Ancak, kendisi başkalarından faydalanmadığı halde, başkalarının kendisinden faydalandığı kimse, gani ve hamid’tir. İşte Allah, hem Gani’dir, hem de Hamid’tir. Tüm mahlûkat O’na muhtaç olduğu ve O’ndan faydalandığı için her hamd ve şükür O’na aittir. 4404
Sizsiniz Allah’a muhtaç fakirler, cümlesinde müsnedin (öznenin) marife (elif lamlı) olması kasr (ancak, sadece yalnız anlam)ı ifade eder. Yani din ve ibadet Allah’ın ihtiyacı değil, insanların ihtiyacıdır. Hem yarattıkları içinde Allah’a ihtiyacı en çok olan fakirler sadece insanlardır. İnsan “İnsan da zayıf olarak yaratılmıştır.”4405 ifadesine göre zayıf olarak yaratılmış olmakla, hangi mertebede olursa olsun hiçbir zaman Allah’a ihtiyaçtan kurtulamayacağı gibi, emâneti taşıyan insan ruhunun duyduğu ihtiyaç o kadar çoktur ki, onun yanında diğer yaratıklara fakir bile denmez. İnsanın bu ihtiyacını tatmin etmek için de Allah’tan başka mabud bulunmaz. Başkaları bir kıtmire bile malik değil Allah ise ganiydir. Hiçbir ihtiyacı olmayan ve her şeyden müstağni, tam mânâsı ile zengin, ganiy O yalnız O’dur. O sizin ibadetinize muhtaç olmadığı gibi, bütün ihtiyaçlarınızı tatmin edebilecek güce de sahiptir. Öyle, fakat bakalım, korur gözetir mi dersiniz? Hem hamiddir. Hamd ve şükür ile kendisine tazim ve ibadet olunacak veliyy-i nimet de ancak O’dur. Gerçekte O’ndan başka nimet veren, O’ndan başka hamd ve tazime layık olan yoktur. Onun için dileklerinizi verirse, ancak O verir. Hem O
4403] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
4404] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an
4405] Nisâ, 4/28
- 1086 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine hamd ettirmesini bilir. 4406
“Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; oysa Allah hiç kimseye muhtaç değildir ve övgüye lâyıktır. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize başka bir canlı türü getirir. Bunu yapmak, Allah için zor değildir.” 4407
İnsanları hidayete çağırırken, onları içinde yüzdükleri karanlıklardan Allah’ın aydınlığına ve doğru yoluna çıkarmaya çalışırken, onlara bu gerçeği hatırlatmaya ihtiyaç vardır. Başka bir deyimle, insanlar kendilerinin fakir ve Allah’a muhtaç zavallılar olduklarını, buna karşılık Allah’ın kelimenin her anlamı ile “zengin” ve ihtiyaçsız olduğunu hatırlamaya ihtiyaçları vardır. İnsanlar iyice bilmelidirler ki, gerçi onlar Allah’a inanmaya, O’na kulluk etmeye, O’nun verdiği nimetlere hamd etmeye çağırılıyorlar, ama bu çağrı Allah’ın onların ilgilerine muhtaç olduğu anlamına gelmez; yüce Allah’ın onların ibadetlerine ve övgülerine ihtiyacı yoktur, O özü itibarı ile övgüye lâyıktır. Bunun yanı sıra onlar Allah ile başa çıkamazlar, O’nu zor duruma düşüremezler. Çünkü eğer O, eğer onların kökünü kurutup yerlerine kendileri gibi ya da kendilerine hiç benzemeyen başka bir canlı türü geçirmek isterse bunu yapmak O’nun için son derece kolaydır.
İnsanların bu gerçeği hatırlamaya ihtiyaçları vardır. Yoksa yüce Allah’ın kendileri ile ilgilendiğini, onlara peygamberler gönderdiğini, bu peygamberlerin onları sapıklıktan döndürüp doğru yola iletmeye, karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya çalıştıklarını görünce Allah için çok önemli varlıklar olduklarını, doğru yolda olmalarının, ibadet etmelerinin Allah’ın rakipsiz egemenliğine bir şey kattığını sanarak gurura kapılabilirler.
Yüce Allah, insanlara peygamberler gönderiyor. Bu peygamberler insanların sırt dönmelerine ve eziyetlerine göğüs geriyorlar. Bu sırt çevirmelere ve eziyetlere rağmen Allah’a çağırma görevini ısrarla sürdürüyorlar. Bu yolla yüce Allah insanlara ilgi gösteriyor, onlara rahmetini oluk oluk akıtıyor, onları lütfu ile kuşatıyor. Yüce Allah’ın insanlara yönelik bu tutumu O’nun tek yanlı rahmetinden, lütfundan, kereminden ve bağışlayıcılığından kaynaklanıyor. Çünkü tek yanlı bağışlayıcılık, O’nun özü ile bütünleşmiş bir niteliğidir. Yoksa şu kulların doğru yola girmeleri O’nun ortaksız egemenliğine bir şey katacak, ibadet etmeleri O’nun egemenliğinden bir şey eksiltecek değildir. Ayrıca şu kullar, eşleri bulunmaz varlıklardır da, yerlerine başkalarını koymak zor olduğu için bütün küstahlıklarına göz yumuyor, yerleri doldurulamayacağı için şımarıklıklarına katlanıyor değildir.
Gerçekten şu zavallı, küçük, önemsiz, yetersiz, güçsüz ve bilgisiz insan, yüce Allah’ın bunca yoğun ilgisine ve gözetimine mazhar olunca yüce Allah’ın bu bağışı, bu lütfu ve bu karşılıksız keremi karşısında başı dönüyor, hayrete kapılıyor. Oysa insan şu yer yuvarlağının küçük, önemsiz bir konuğudur. Yeryuvarlağı da güneşin küçük bir uydusudur. Güneş ise, uzayda ışık saçan sayısız yıldızlardan biridir. Yıldızlara gelince; onlar da bütün görkemli iriliklerine rağmen sınırlarını yüce Allah’dan başka hiç kimsenin bilmediği engin uzay boşluğuna serpiştirilmiş birer küçük noktadırlar. Engin boşluğuna serpiştirilmiş yıldızları birer kaybolmuş nokta gibi gördüğümüz uzay ise, yüce Allah’ın yaratıklarının sadece bir bölümünden ibarettir.
4406] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
4407] 35/Fâtır, 15-17
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1087 -
Bununla birlikte insan yüce Allah’ın ilgisine mazhar oluyor. Bu yoğun ilginin başlıca göstergelerini şöyle sıralayabiliriz: Yüce Allah, insanı yaratıyor. Onu halifesi, sözcüsü, sıfatı ile yeryüzüne yerleştiriyor. Onu bu halifeliğin gerektirdiği bütün araçlarla donatıyor. Yapısını ve bileşimini bu göreve göre düzenliyor. Gerekli bütün evrensel güçleri ve enerji kaynaklarını yararına sunuyor. Sonra bu varlık sapıtıyor, şımarıklığa kapılıyor. Öyle ki, Rabb’ine ya ortaklar koşuyor ya da büsbütün inkâr ediyor. Bunun üzerine Allah ona ardarda peygamberler gönderiyor. Bu peygamberlere kitaplar indiriyor, onları olağanüstü mucizeler ile destekliyor.
Yüce Allah’ın insana yönelik bağışı zaman içinde artarak devam ediyor. Öyle ki, indirdiği son kutsal kitabında insanlara tarihe ışık tutan hikâyeler sunuyor. Bu hikâyelerde onlara atalarının başlarından neler geçtiğini anlatıyor. Yine bu kitapta onlara kendi özlerini anlatıyor. Benliklerinin güçleri ile enerjileri yanında zayıf ve güçsüz yanlarını tanıtıyor. Kimi zaman bu kitapta falan oğlu filancadan söz ediyor ve belirli bir kişiye “şunu yaptın, şunu yapmadın” derken, bir başka belirli kişiye “senin probleminin çözümü şöyledir, sen içinde bulunduğun sıkıntıdan şöyle kurtulursun” diyerek somut direktif veriyor.
Oysa ki, Yüce Allah’ın bunca yoğun ilgisine mazhar olan bu yeryuvarlağının küçük bir konuğudur. Yeryuvarlağı da güneşin bir uydusudur. Güneş ise, şu evrenin uçsuz-bucaksız enginliğinde varlığı belirsiz bir yıldızdır. Buna karşılık Allah, göklerin ve yeryuvarlağının yoktan var edicisi; üzerindeki tüm canlı cansız varlıklar ile şu evrenin yaratıcısıdır. Bu yaratmanın, bu yoktan var etmenin tek itici faktörü kendi iradesidir. İşte bu engin evrenin bir başka türlüsünü de yaratabilir. Bunun için bir tek sözü ve o amaca yönelmiş dileği yeterlidir.
İnsanlar bu gerçeği kavramalıdırlar. Ancak o zaman yüce Allah’ın kendilerine yönelik lütfunun, gözetiminin ve merhametinin çapını kavrayabilirler. Ancak o zaman bu katıksız lütufkârlığa, bu tek yanlı ilgiye, bu taşkın merhamete yüz çevirme ile, inkârcılıkla ve nankörlükle karşılık vermenin utancını içlerinde hissedebilirler. Âyetteki bu açıklama yalın ve somut bir gerçek olması yanında, bu yönü ile vicdanın ham telini titreten uyarıcı bir darbedir. Zaten Kur’an, insanların kalplerini gerçeklerin elleri ile okşar. Çünkü belirgin hale gelen gerçek, vicdanı daha derinden etkiler. Çünkü Kur’an gerçektir ve gerçeği içererek inmiştir. Bu yüzden O gerçekten başka bir şeyden söz etmez, gerçekten başka hiçbir inandırma yöntemine başvurmaz, gerçekten başka bir şey sunmaz, gerçekten başkasını göstermez. 4408
Kesb; Çalışıp Kazanma
Kesb; Toplamak, aramak, kazanmak anlamlarını dile getirir. Kelam ilminde, insan iradesinin fiili üzerindeki etkisiyle sorumluluğa neden olan yönelişine verilen isimdir.
Kesb kelimesi Kur’an’da üç anlamda kullanılır. “Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz. Sizi kalplerinizin kesbettiklerinden (kazandıklarından) sorumlu tutar...”4409 âyetinde kesb, kalbin akdi ve azmi anlamına gelmektedir. “Ey iman edenler, kesbettiklerinizin (kazandıklarınızın) ve sizin için yerden çıkardıklarımızın
4408] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
4409] 2/Bakara, 225
- 1088 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helal ve iyisinden harcayın...”4410 âyetindeki kesb, ticaretle elde edilen kazancı dile getirir. “Kendi kesbinizin (yaptığınızın) cezâsı olan azabı tadın”4411 âyetinde ise kesb, çalışma ve amel anlamında kullanılmaktadır. Kelime buradaki anlamlarından yola çıkılarak Kelâm’da kişinin irâdesinin kendisine sorumluluk kazandıracak yönelişini dile getirmek üzere kullanılmıştır.
Kesb kelimesi, mal gibi maddî kazançlar için kullanıldığı gibi, ilim gibi, hayır veya şer gibi mânevî kazançlar için de kullanılır. Sadedinde olduğumuz bölümde daha ziyade maddî kesb, maişetimiz için dünyevî kazanç kastedilmektedir. Dinimiz, âhirete öncelik verilmesini esas almış ise de,4412 müntesiplerinden dünyayı ihmal etmemelerini de talep eder. Dünyanın ihmal edilmemesi, maddî kesbe yer verilmesi demektir. Dilimizde “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış” şeklinde şöhret yapan bir hadis, farklı şekillerde Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilmiştir. Suyûtî’nin Câmiu’s-Sağîr’de kaydettiği bir veçhi şöyle “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi (dünya için) çalış yarın öleceğinden korkan kimse gibi de (dünyaya bağlanmaktan) kaçın.” Bu hadisten, “dünyaya karşı ulemânın verdiği cevaplardan biri şöyle: “Eğer insan ebedî yaşayacağını bilirse dünyaya hırsı azalır ve bilir ki, arzu ettiği dünyalık, onu talepteki hırs ve koşuşturmayı bir kenara bıraksa bile elinden kaçıcı değildir. Şöyle der: “Dünyalığımı bugün kaçırsam bile yarın elde ederim, nasıl olsa ben ebedî yaşayacağım.” Bu sebeple Rasûlullah: “Dünyalık hususunda ebedî yaşayacağını zanneden kimsenin ameliyle amel et, dünya işleri için hırslı olma” buyurulmuştur.” Bu te’vile göre, hadis hoş bir metod ve tatlı bir lafızla dünyalık talebinde teenni ve hafifliğe teşvik etmiş olmaktadır. Hadis, diğer taraftan âhiret ameliyle ilgili olarak da, -hadisin zahirinde görüldüğü üzere- “yarın öleceğini zanneden kimsenin gayretiyle gayret göster” irşadında bulunmuş olmaktadır. Ancak şunu da bilmemizde gerek var: Kur’ân-ı Kerîm, “Ailene namazı emret!” 4413 açıklığında bir emirle dünya işlerine teşvîke yer vermez. “Namaz kıl!”, “Oruç tut!”, “Zekât ver!”, “Âhiret dünyadan daha hayırlıdır” gibi pek çok irşatlarla ibâdet hayatımızla ilgili açık emirlerde bulunduğu halde, insanları iş hayatına ve dünyevî kazanca teşvîk edici sarîh emirlerde bulunmaz. Fakat bu, Kur’ân’da o meselenin yer almadığı mânâsına da gelmez. Biz bu meselenin zihinlerde yanlış yer etmemesi için, kazançla ilgili olan bu bölüme girerken, çocuk terbiyesinde meslekî formasyon işinin Kur’ân’da nasıl ele alındığını aydınlatan bir tahlilimizi kaydediyoruz. Mevzu geldikçe ifade ettiğimiz üzere, bir kere daha ifade edelim: İslâm’a göre, bugünkü temel eğitim dediğimiz farz-ı ayn ilimler meyanında bir meslek öğretimi de yer alır. Aşağıdaki tahlilimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in bu meseleye dolaylı bir üslupla yer verdiğini göstermekle kalmayacak, bunu dolaylı ele alışının sebeplerini de belirtecektir:
Meslek Öğretimi
Kur’ân-ı Kerîm, hayata hazırlama safhasında çocukların dinî terbiyeleri üzerinde hassasiyetle durmakta, bu meselenin ehemmiyetini kavramada hiçbir tereddüt ve muğlaklığa yer bırakmamak için oldukça teferruatlı meselelere temas edip açıklık getirmekte, bir kısım tekrarlarla da meseleyi iyice te’kîd etmektedir.
4410] 2/Bakara, 267
4411] 2/Bakara, 286
4412] 93/Duhâ, 4
4413] 20/Tâha 132
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1089 -
Hayata hazırlık safhasının diğer mühim bir meselesi olan “meslekî formasyon” meselesinde ise, aynı açıklık ve ısrar görülmez. Buradaki teenni ve ibhâma (yâni müphemliğe) bakarak, Kur’an-ı Kerîm’in meslek öğretimi işine ehemmiyet atfetmeyip ihmal ettiği neticesini çıkarmak çok acele verilmiş bir hüküm olur. Böyle bir hüküm bizi, dinimiz hakkında yanlış ve insafsız bir kanaate sevkeder. Evet Kur’ân-ı Kerîm, çocukların meslekî formasyonlarını da ihmal etmez. Onların dünyevî istikballerinin de yeterince düşünülüp, bu maksatla bir kısım tedbirler alınmasının, çocuğa bu meselede de önderlik ve rehberlik edilmesinin gereğine irşad eden müteaddit âyetler mevcuttur. Ancak, bunlar dinî terbiye meselesinde olduğu kadar açık ve ısrarlı görülmezler, kısmen dolaylı ve müphemdirler. Meslek öğretimi meselesinin, dolaylı da olsa, hangi ayetlerde ele alındığı noktasına geçmeden önce, bu konuya niçin dolaylı ve müphem olarak yer verildiğini belirtmemiz gerekiyor:Önce, şu husus bilinmeli ki, Kur’ân-ı Kerîm, bizi ilgilendiren her şeye ehemmiyeti nispetinde yer vermektedir. Bir kısım meselelere dolaylı bir işaretle, bir başkasına açık bir ayetle temas edip geçmişken, diğer bir kısım meselelere tekrarla, ısrarla yer vermiş, nazar-ı dikkatleri fazlaca çekmiş bulunmaktadır. Burada akla şöyle bir sual gelebilir: “Ehemmiyetin ölçüsü nedir? Bu herkese göre değişir, birisi için mühim olan, bir başkası için değildir!” Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:
Ehemmiyetin ölçüsü elbette insanın, özellikle günümüz insanının hevâsı ve bencil hükmü değildir. Burada ölçü, İlâhîdir. Yani, insanın yaratılışında Cenâb-ı Hakk’ın güttüğü maksatlardır. Kur’ân bu İlâhî maksat ve gâyelerde rehber kitaptır. Bu açıdan bakarsak, Kur’ân-ı Kerîm’in iki büyük dâirenin mühim meselelerini açıkladığını görürüz:
1- Rubûbiyet Dairesi: Yani Cenâb-ı Hakk’a ait olan daire. İnsanlarca meçhul olan o daireyi Kur’ân’dan ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’den başka tanıtacak bir mârifet ve ilim kaynağı mevcut değildir. O dairenin, insanlarca bilinmesi gereken bir kısım meseleleri, işleri vardır. Cenâb-ı Hakk’ın isimleri, mebde’ ve meâd (yani başlangıcımız ve sonumuz) yaratılış, ceza, mükâfat, cennet, cehennem, hesap, kitap, melâike gibi... Kur’ân bunlara yer verirken her birinin insanın yaratılış gâyesi açısından arzettiği ehemmiyet nispetinde farklı sayılarda tekrar eder, açıklık getirir.
2- Ubûdiyet Dairesi: Bu daire, kulluk dairesidir. İnsanların Allah’a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münasebetlerini ilgilendiren daire. Bu dairenin de pek çok meseleleri vardır. Bu meselelerden bazısı bazısına nazaran daha çok ehemmiyet taşımaktadır. Keza, bir kısmının ehemmiyeti açık olduğu, herkesçe görüldüğü halde, bazılarının ehemmiyeti görülmez ve kolay kolay anlaşılmaz. Hatta öyle meseleler vardır ki, insanın yaratılış gayesi açısından birinci derecede ehemmiyet arzetmesine rağmen, kendi kendine bunu idrak etmesi mümkün değildir. Şu halde Kur’an-ı Kerim, kulluk dairesinin mesele ve vazifelerine temas ederken İlâhî zaviyeden ehemmiyetli olanlara insanlar tarafından ehemmiyeti kavranamayacak, ihmal edilecek durumda olanlara daha çok yer vermeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Aksine ehemmiyetini kavramada zorluk çekilmeyecek olan veya ister istemez idrak edilip anlaşılacak olan meselelere şöyle bir temas edip, bir işarette bulunup geçmelidir. Bu noktada hemen şunu söyleyebiliriz: Ubudiyet dairesinin vazifelerinden olan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler İlâhî zaviyeden, insanın yaratılış gayeleri açısından birinci derecede ehemmiyet
- 1090 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taşıdığı halde, insanlarca kavranıp gereğince takdir edilmesi mümkün değildir. Öyle ise Kur’an burada ısrar etmeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Nitekim öyle olduğunu gördük. Hâlbuki, yine ubudiyet dairesinin meselelerinden biri olan meslekî formasyon yani, dünyevî istikbalin kazanılması, yeni nesillerin bu maksatla hazırlanması meselesi, bizzat insanlarca ehemmiyet takdir edilen, öncelikle düşünülen bir husustur. İnsan aklıyla, tecrübesiyle, maddî hayatın tabii nizam ve akışıyla meseleyi düşünür, anlar ve tedbirini alır. Binaenaleyh bu mevzuun Kur’an’da ana davalardan biri olarak değerlendirilip doğrudan ele alınmasına gerek yoktur. Tebeî bir nazarla, tâli bir mesele olarak ele alıp dolaylı şekilde yer vermek, temas edip geçmek yeterlidir ve gerçekten de öyle yapılmıştır.
Kurân’da Meslekî İhzâriyeler (Hazırlık ve Hazırlamalar): Yukarıdaki kısa açıklamadan sonra şunu söyleyebiliriz: Meslek öğretimi meselesini sarih olarak ele almamış olan Kur’an-ı Kerim buna ihzâriyeler tarzında yer vermiştir. Yani meslekî öğretim ve formasyonu netice verecek birçok hazırlayıcı (ihzarî) unsurlar, dinî emirler olarak Kur’ânî mesaja dercedilmiştir. Bunlar ferdî ve ictimâî hayatın gereği olarak herkesin ister istemez karşılaşacağı bazı maddî emrivakilerin yönlendirilmesi ile sağlanmıştır. Bir başka ifade ile Kur’an, maddî hayatın vazgeçilmez bir kısım meselelerine dinî bir yaklaşımla temas ederek bunların helal olan cihetini, Allah nezdinde makbul ve güzel olan tarz ve istikametini beyan etmiş, uhrevî mükâfatı hatırlatarak gösterilen istikamette tayin edilen tarzda gidilmesini talep etmiştir. Bu taleplerin hakkıyla yerine getirilmesi, mü’mini, ister istemez bir maksada hazırlayacak ve bir hedefe sevkedecektir. “Meslekî formasyon” olarak ortaya çıkan bu “hedef”e, ferdi, dolaylı olarak hazırladığı için Kur’an’da yer verilmiş olan bu tedbirî unsurlardan her birine -günlük lisanımıza kısmen yabancı da düşse- ihzariye veya “dispozisyon” diyebiliriz. Şimdi îfâsı, mü’mini bir meslek sahibi olmaya ve bir meslek icra etmeye ve çocuğunu bir meslek üzere yetiştirmeye sevk ve mecbur eden bu Kur’anî ihzâriyelerin mühim olanlarından birkaçını belirtmeye çalışacağız:
1) Rızık Helâl ve Temiz olmalıdır: “Mü’min bir kimse her şeyden önce helal ve temiz olan şeyleri istihlâk etmek zorundadır. Yediği veya kullandığı şeylerde maddî ve manevî bir kir bulunduğu takdirde yaptığı ibadetlerin kabul edilmeyeceğini Hz. Peygamber haber veriyor. Esasen Kur’an’ın ifâdesine göre, ta Hz. Âdem’den beri bütün peygamberlere -ve dolayısıyla insanlara- helâl ve temiz şeylerin yenmesi emredilmiştir.”Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, faydalı iş işleyin. Doğrusu ben yaptığınızı bilirim.”4414 Bir diğer âyette de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımızın temizlerinden yiyin. Yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” 4415
2) Helâl Rızık, Emek Eseridir: Kur’ân-ı Kerim, yukarıda kaydettiğimiz misallerde olduğu üzere, bir kısım ayetlerinde “helal ve “temiz” rızık yemeyi emrederken, diğer bazı ayetlerinde helal rızkın “ferdî” emekle elde edileceğini ifâde etmiştir: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur”4416 Bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ellerinin emekleriyle geçindiğini ifade eden Hz. Peygamber (s.a.s.) de yukarıda kaydettiğimiz ayetleri açıklar mahiyette olmak üzere şöyle buyurur:”Kişi, elinin
4414] 23/Mü’minûn 51
4415] 2/Bakara, 172
4416] 53/Necm, 39
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1091 -
emeğinden daha hayırlı bir şey asla yememiştir.” Hz. Peygamber ayrıca, helâl rızık için çalışmayı, her Müslümanın “vâcib”lerinden biri olarak ifâde etmiştir. Diğer taraftan İslâm âlimleri, “İlim talep etmek her Müslümana farzdır” hadisinde ifade edilen “ilm”den muradın “haram-helâl ilmi” olduğunu söyleyerek helâl kazancın ve buna imkân veren meslek bilgisinin ehemmiyetini dile getirmişlerdir.
3) İnsanlar Birbirlerine Muhtaçtırlar: İnsanları diğer canlılardan ayıran hususiyetlerden biri de hemcinsine olan ihtiyacıdır. Hayvanlar da şüphesiz hemcinslerine ihtiyaç duyarlar ama bu, insanlarınki kadar çok yönlü ve zaruri değildir. Tabiatı icabı medenî bir hayat yaşamak zorunda olan insanın ihtiyaçları çoktur ve bunların hepsini tek başına kendisi karşılayamaz. Başkalarına olan ihtiyaç, iktisadî hayatta, rızıkların farklılığı şeklinde kendini ortaya koyar. Çalışmanın ve iktisadî gelişmenin, binnetice medenî ve teknik terakkinin de sebep ve zembereği olan bu ekonomik farklılık ve ihtiyaç durumudur ki, cemiyette işbölümünü ortaya çıkarmakta, kimini terzi, kimini ayakkabıcı, dülger, bakkal, taksici, pilot, amir, memur, patron, işçi, asker, komutan vs. yapmaktadır. Bakkal dükkânını işleten bakkal, mesleğini icra için müşterilerine hizmet ederken kazandığı parayla ayakkabıcı, terzi, taksici gibi pek çok meslek sahibini çalıştırmakta, istihdam etmektedir. Hz. Peygamber’in, “İnsanların efendisi insanlara hizmet sunandır” sözünün ışığında değerlendirecek olursak herkesin fevkinde yer alan devlet reisliği bile “herkese hizmet” sunan bir vazife olarak değerlendirilebilir. Medenî hayatın devamı bu işbölümü olmaksızın düşünülemeyeceğinden, bazı mütefekkirler, çok haklı olarak, insanlık için, en büyük felaketin, fertler arasındaki her çeşit farklılığın kaldırılıp mutlak eşitliğin sağlanacağı günde geleceğini söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, konumuz açısından son derece ehemmiyetli olan bir âyette, bu karşılıklı ihtiyaç durumuna parmak basarak, rızıkların farklı kılınmasındaki hikmeti belirtir: “İşbölümü ile birbirleri için çalışmak...”
“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar. Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık” 4417. Âyette geçen “iş gördürme” tâbiri asıl konumuz olan “meslekî formasyon” meselesi açısından büyük ehemmiyet taşır. Zira gördürülen işler belli bir mesleği ilgilendirir. İnsanların, birbirlerinin işini görebilmesi için o işlerde yetişmesi gerekir. Her işi bilen veya hiçbir işi bilmeyen insanlardan müteşekkil bir cemiyet düşünülemez. Vasıflı mahareti en az isteyen “amelelik” ve “hamallık” bile belli bir tecrübe ve formasyon ister. Şu halde, birbirlerine iş gördürme esasına dayandırılan helâl rızık temini için, yeni yetişen nesillerin “iş görebilir” vasıfta olması şarttır. Bu da meslekî formasyonu gerektirir.
4) Dünya İçin Talep Emri: “İslâm dinini diğer pek çok din ve sistemden ayıran bir husus, dünya ve âhiret, madde ve mana, ruh ve beden muvazenesidir. Bunlardan biri, diğeri için feda edilmez. Her ne kadar âhiret düşüncesini zihinlerde daima canlı tutmak isterse de dünyanın ihmal edilmesini talep etmez. Bilakis dünyanın da unutulmaması, ihmal edilmemesi tenbih edilir. Kur’ân-ı Kerim bazı âyetlerinde gerçekten âhireti hiç düşünmeden sadece dünyayı talep edenleri kınarken, diğer bazı âyetlerinde de hem dünya ve hem de âhireti talep edenleri takdir eder ve ayrıca “dünyadaki nasibini unutma”4418 der. Dünya ve âhireti bera4417]
43/Zuhruf, 32
4418] 28/Kasas, 77
- 1092 -
KUR’AN KAVRAMLARI
berce talep etmeyi emreden ayetlerden biri de şudur:”İnsanlardan: “Rabbimiz! Bize dünyada ver” diyenler vardır. Öylesine âhirette bir pay yoktur. “Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, âhirette de iyiyi ver, ateşin azabından koru” diyenler vardır. İşte onlara kazançlarından ötürü karşılık vardır.” 4419. (Bunu tamamlayan) bir diğer âyet de meâlen şöyle:
“Dünyayı isteyene -istediğimiz kimseye dilediğimiz miktarda- hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız, yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Âhireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları meşkûr (makbul) olur. Her birine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz. Rabbinin vergisi kimseden men edilmiş değildir” 4420
5- Çocuğun Maddî İstikbalini Düşünme Fikri: Meslekî formasyon meselesini aydınlatan ve garantileyen bir husus da budur. Kur’ân-ı Kerim’de bu fikir pek açıktır. Ancak, Kur’an bu konuyu, yarınlarını samimi olarak düşünüp tedbir alacak hâmiden mahrum olan yetimlerin ihmal ve istismarını önlemek maksadıyla, yetimlerle ilgili olarak teşrî etmiştir. Biz de bu kadarcık bir işaretle yetinip, meseleyi yetimlerle alâkalı bahse bırakıyoruz.
Meslek Konusunda Yüksek İdeal: Çocuğun maddî istikbali meselesinde dikkatimizi çeken Kur’ânî bir orijinalite, meslek hususunda yüksek idealler vermiş olmasıdır. Daha önce de söylediğimiz gibi, Kur’an-ı Kerim’de çocuğun meslekî formasyonuyla doğrudan alâkalı ayetlere, emirlere rastlanmaz iken, bu konuyla zımnen de olsa ilgi kurabileceğimiz bir kısım âyetlerde yüksek ideallerin söz konusu edildiğini görmekteyiz. Bu âyetlerden biri daha önce de temas ettiğimiz ideal bir Müslümanın on beş kadar vasfının zikredildiği bir pasajda geçer. İşte burada kaydedilen ve bir mü’minde bulunması gereken ideal vasıflardan biri, arkadan gelecek zürriyetinin istikbali için Cenâb-ı Hak’tan talepte bulunmaktır: “Onlar: “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et, bizi müttakilere önder yap” derler.”4421 Yine bu meseleyle irtibat kurabileceğimiz, eski peygamberlerle alâkalı bir kısım dualarda da aynı mânâyı bulmaktayız. Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil, Kâbe’nin temellerini yükseltince şu duayı yaparlar: “Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur, şüphesiz ki sen, hem işitir, hem bilirsin. Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster.. Rabbimiz! İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hakîm olan ancak sensin.” 4422.
Yine Hz. İbrâhim, Cenâb-ı Hakk’ın: “Seni insanlara önder kılacağım” hitâbına karşı “Soyumdan da” 4423 talebinde bulunur. Hz. İbrâhim’in çocukları için yaptığı dua ile, yeni nesillere verilecek formasyon meselesi arasında kurulan irtibatın oldukça zayıf olacağına dair yapılacak bir itiraza hak vermekle birlikte, hemen kaydetmek isteriz ki, İslâm fakîhleri, çocukların meslekî tevcih ve formasyonu meselesinde, âyet-i kerimelerde ifâde edilen espriye uygun esas getirmişlerdir. Yani çocuğa öğretilecek meslek, çocuğun babasının icrâ etmekte olduğu -hal4419]
2/Bakara, 200-202
4420] 17/İsrâ, 18-20
4421] 25/Furkan, 74
4422] 2/Bakara, 127-129
4423] 2/Bakara, 124
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1093 -
kın telakkisi açısından- meslekten şerefçe daha düşük olmamalıdır. Sözgelimi, mesleği sarraflık olan bir kimse, çocuğunu, itibarca daha dûn olan terziliğe vermemelidir. Şâfiî fakîhlerinden Mâverdi (v. 450/1058), mevkii yüksek bir babanın çocuğunu, şu veya bu nokta-i nazardan zarar ve aşağılanma getirecek bir mesleğe vermemesi gerektiğini söyler. Hanefî fakîhlerinden Üsrûşenî de (v. 632/1230), çocuğu, babasının mesleğinden daha düşük bir mesleğe vermemek gerektiğini ifâde eder.
Burada belirtilmek istenen husus, halkın örfünde ve efkâr-ı umûmiyede (kamuoyunda) mevcut olan değerlendirmelerin nazar-ı itibara alınması gereğidir. Mücerret din açısından şu veya bu mesleğin diğer bir mesleğe nazaran daha şerefli olduğunu söylemek mümkün değildir. Üstelik şu mesleğin şerefli, öbürünün şerefçe dûn olması gibi değerlendirmeler zamana, zemine, ictimâî muhite göre değişen izâfî hükümlerdir.
Hanbelî âlimlerden olan İbn Kayyim (v. 751/1350) daha değişik bir görüşle, çocuğun göstereceği istidada göre meslek veya mektebe verilmesini teklif eder: “Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrak, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrama keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira bu vasıflar, ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kabiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine müteveccih bir heves ve kabiliyet görürse ve bu meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslek ise, çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir.”
Özetle, bütün İslâm mezhepleri, büluğ çağından önce, çocuklara meslek öğretilmesinin lüzumunda ittifak etmekle kalmayıp, bu mesleğin çocuğun kabiliyet ve ailesinin ictimâî mevkiine uygun olmasını ve insanlara faydalı bulunmasını da şart koşarlar. Bu hükümlere giderken âlimlerin, bir kısmını yukarıda kaydettiğimiz Kur’ânî nasslardan istifâde ettiği muhakkaktır. İslâm dini, ayrıca çocuğa, büluğdan önce meslek öğretme vecibesinin nazariyatta kalmayıp, fiilen gerçekleşmesini sağlamak için, başkaca prensipler koymuş, mümkün mertebe bu hususu teminat altına almaya çalışmıştır. Ancak konunun teferruatına girmek bizi asıl maksadımızdan uzaklaştıracaktır.
Görüldüğü üzere, İslâm dini, çocuğa mesleki bir formasyon kazandırılması işine, dinî terbiye kadar ehemmiyet vermiş olmaktadır. Meslekî formasyon işi, ekonomik krizin de katkısıyla gayr-ı meşrû yaşam tarzının çeşitli bataklıklarında boğulma noktasına getirilen günümüz gençliği için ayrı bir dönem taşımaktadır. Müslümanların tarihlerinde rastlanmayan böyle bir bunalımın yaygınlaşmasında, tedrisât sisteminde dinî eğitimin yokluğu kadar meslekî eğitimin yokluğu da etkili olmuştur.
En Hayırlı Meslek: Çocuklara öğretilmesi gereken meslekler hususunda bazı temel bilgiler verdikten sonra, meseleye bir başka açıdan da ışık tutmak isteriz. Dinimize göre hangi meslek efdaldir? Bu hususta İbn Hacer’in bir tahkiki şöyle: “Mâverdî der ki: “Temel kazanç yolları üçtür: Ziraat, ticaret, sanat (zanaat).
Şâfiî mezhebine göre, bunlardan en temizi ziraattir. Der ki: “Bana göre en temizi ziraattir. Çünkü tevekküle daha yakındır.” Nevevî, Buhârî’de gelen “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taam yememiştir” hadisine dayanarak Mâverdî’nin bu görüşünü tenkit eder ve: “Doğru olan şudur: En temiz kazanç
- 1094 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el emeğiyle olandır.” Nevevî devamla der ki: “Eğer ziraatçi ise, bu en temiz kazançtır. Çünkü bu da el emeğiyle hâsıl olmaktadır. Bunda tevekkül de var, insan ve hayvanlara şamil faydalar vs. de var.” Ben de derim ki4424: “El amelinden olan ziraatin de üstünde cihad yoluyla kâfir malından elde edilen kazanç var. Bu Rasûlullah ve ashabının da kazanç yoludur. Bu, kazançların en eşrefidir. Çünkü bunda hem Allah kelâmını yüceltip Allah düşmanlarının kelamını alçaltması var, hem de uhrevî menfaatler var.” Nevevî der ki: “Kim eliyle çalışmazsa onun hakkında ziraat, zikrettiğimiz sebeplerle daha faziletlidir.”
Ben de (İbn Hacer) derim ki: “Burada kasdettiği husus, başkalarına şümûlü olan faydalardır. Ama şümullü faydalar ziraate münhasır değildir. Bilakis her bir el emeğinde şümullü faydalar vardır. Çünkü onda insanların ihtiyaç duyduğu şeylerin hazırlanması mevzûbahistir. Gerçek şu ki, bunun muhtelif mertebeleri vardır; durumlara ve kişilere göre değişir.” El emeğinin üstünlüğü, kişiyi tembellikten, lüzumsuz ve zararlı şeyler uğraşmaktan koruyup, hayırlı işle meşgul etmesi, bu sûretle nefsi kırması, başkasına muhtaç olup dilenme zilletinden kurtarması gibi sebeplerden ileri geldiği belirtilmiştir. 4425
İktisad; Harcamada Orta Yol
Arapça bir kelime olan iktisad; Orta yolu tutmak, itidal ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak anlamına gelir. İktisad kelimesinin türediği “k-s-d” ve türevleri Kur’an’da 6 âyette geçer. 4426
İslâmiyet, yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her hususla aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiştir. Savurganlık ve cimriliği yasaklamıştır. İşlerin hayırlısı orta olanıdır. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Yürüyüşünde ölçülü ol; sesini kıs (bağıra bağıra konuşma)”4427; “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.”4428 İktisadın karşıtı israftır. İsraf aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek, içmek ve harcamaktır. Bu ise dinimizce yasaklanmıştır. Tutumlu olanlar kimseye muhtaç olmazlar, rahat ve huzur içinde yaşarlar. “Tutumlu olan fakir olmaz.”
İslâmiyet insanlar arasında eşitliğe, güçsüzü korumaya özel bir önem vermiştir. Zekât ve sadaka övülen davranışlardır. Toplum teşvik edilmiştir. Fakat servet ve refahın tabana yayılması esas alınmıştır. Servetin, çoğunluğun aleyhine bir azınlığın elinde toplanması yasaklanmıştır. “Servet içinizde zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” 4429 âyeti bunu ifade eder. İslâmiyet özel mülkiyeti korur ve teşvik eder. Emeğe üretim faktörleri içerisinde büyük değer verir. “Gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder.” 4430 âyeti bunu anlatır.
Peygamber efendimiz en kutsal kazancın el emeği ürünü olduğunu belirtmiştir.4431 Tembellik ve başkalarının sırtından geçinmek yasaklanmıştır. Bu ne4424]
İbn Hacer
4425] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. c. 14, s. 481-490
4426] 5/Mâide, 66; 9/Tevbe, 42; 16/Nahl, 9; 31/Lokman, 19, 32; 35/Fâtır, 32
4427] 31/Lokmân, 19
4428] 17/İsrâ, 29
4429] 59/Haşr, 7
4430] 53/Necm, 39
4431] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/466, IV/141
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1095 -
denle fâiz yasak kılınmıştır.4432 Teşebbüse de büyük değer verilmiştir, sermaye emekle beraber değerlidir.
İsraf (savurganlık) yasağı, temel ilkelerden biridir. Ticarete önem verilmiş ve kâr haddi geniş tutulmuştur. Karaborsacılık ve haksız kazançlar yasaklanmıştır. Tüketicileri aldatacak faâliyetlerden kaçınılması istenmiş; malların üreticilerden tüketicilere en kısa yoldan ulaştırılması amaçlanmıştır. 4433
İktisat, amelde itidaldir. İstediğini iyi bilen, eğilip bükülmeden onu gerçekleştirmeye çalışandır iktisatlı. İktisat, istenen şeyi iyi bilmek mânâsına geldiğine göre, müslümanın istediği ye Allah rızâsıdır, öyle olmalıdır. Allah rızâsı Allah’ın emirlerine uymakla elde edilir. Allah’ın emirlerine uymada yani ibâdetlerde para ve mal gibi şeyler önemli bir yer tutar. Her ibâdetin içinde para, mal, mevki, şöhret gibi şeyler vardır. Bunları müslümanca değerlendirmeyen kimsenin ibâdetleri ne derece kabul olur?
Bedir Savaşının pek çok hikmetlerinden biri de düşman kervanını vurmak, müşrikleri zayıflatmak, müslümanları iktisâden güçlendirmekti. Peygamberimiz’le birlikte başlayan dönemdeki İslâm tarihinin ilk savaşı içinde iktisâdî bir sebebin bulunması dikkat çekicidir. Zaten başta Peygamberimiz (s.a.s.) olmak üzere, sahâbîlerin tümü, diğer insanlar gibi “dünya hayatı” yaşadılar. Dünya hayatında paranın, malın, olmadığı yer olabilir mi? Onlar, her işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler, kısa zaman içinde müşriklere, Pers ve Bizans İmparatorluklarına galebe çaldılar, devirlerinin işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler ve tek süper güç oldular.
İslâmiyet, paraya, mala, sokağa, çarşıya, pazara müdâhale eden bir dindir. Kapitalizmle, sosyalizmle İslâm’ın alâkası yoktur. İslâm, insanlarla ilgili her şeyi kendine uygun hale getirmek ister. İslâm’da önemli olan, öncelikle “şirkten ve haramlardan kaçmak”tır. Şirk ve haramdan kaçan müslümanlar farz, vâcip ve sünnet sıralamasıyla ibâdetlerini yerine getiriyorsa, dünya onlar için terakkî ve sınav yeri, âhiret de ebedî saâdet diyarı olur. Hiçbir müslüman, iktisadın dışına çıkamaz. İnsanın ihtiyaçları, iktisat ile sıkı sıkıya bağlı olduğu gibi, ihtiyaçların helâlinden temini de önemli ve sürekli bir ibâdettir.
Kur’ân-ı Kerim, cimriliği de, isrâfı da haram kılmıştır. “Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma... Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir.”4434 Zenginlikte, fakirlikte ve ibâdette iktisad iyi şeydir. Âyet ve hadislerde geçen yani İslâmî literatürdeki iktisaddan kasıt, tutumluluk değildir. Zira, hayırda israf, israfta da hayır yoktur. İslâm, hem kazandığımızı, hem de harcadığımızı kendi ölçüleri dâhilinde tutmamızı ister. İslâm’ın dışına çıkan her işlem, iktisaddan çıkıp ekonomiye girmiştir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: “Biz (servete kavuştukları için) maîşetlerine/refahlarına şımarmış
4432] bk. 2/Bakara, 275-279
4433] bk. Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 125-202; Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 10 vd.; Orhan Oğuz-İlhan Uludağ, Genel Ekonomi, İstanbul 1981, s. 39-41; Abdullah Yücel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 125-126
4434] 17/İsrâ, 26, 29-30
- 1096 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nice memleketleri helâk ettik.”4435 Bir bakıma, şu âyet bu konuya açıklık getirmektedir: “Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.” 4436 Bu anlatılanlar bizim için büyük ibret taşımaktadır. Şu âyet, meseleye iyice açıklık getiriyor: “(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.”4437 Yani, Peygamber lisânıyla, “Nasılsanız, öyle (bulunduğunuz ve lâyık olduğunuz hale göre) yönetilirsiniz.” O yüzden zenginlik veya fakirliğin hangisinin kendimiz açısından hayırlı olduğunu bilemediğimizden, “Yâ Rab, beni rızâna uygun noktada bulundur, hakkımda zenginlik ve fakirlikten hangisi hayırlı ise onu ver” diye duâ etmek en doğrusu olsa gerektir. Zaten müslüman halkımız da, atasözü olarak şöyle duâ eder: “Allah, çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.”
İktisat, İslâm nizamı içindedir. “Bir şey, bütünüyle elde edilemezse, tümüyle de terk edilmez” sırrınca, İslâm nizamı içinde bulunmayan günümüz müslümanlarının çoğu, imkânı varsa kapitalistçe, imkânı yoksa ona özenerek yaşamaktalar. Hâlbuki hangi düzen ve ortam içinde bulunurlarsa bulunsunlar, müslümanlar, en azından kendi özel hayatlarında, ev ve işyerlerinde İslâm iktisadını yaşayabilirler. İslâm’ı yaşayan birkaç kişi bulup bunlarla bir araya gelebilirler. İslâm’ı yaşayanlar, aralarında işbirliğine giderek, hem maddî, hem mânevî açıdan kazanabilirler de. Biz yaşantımızla İslâm’ı izhar etsek, diğer dinlerin toplumları kitleler halinde İslâm’ı kabul ederler. En etkili ve tekzip edilmez tebliğ, İslâm’ı yaşamaktır. Zaten ya inandığımız gibi yaşarız veya yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Parayla, malla ilgili ibâdetler hayli zordur. Müslümanların çoğu bu hususta başarısızdır. Felâketlerin çoğu da buradan kaynaklanmaktadır.
İnsan İktisadın Dışında Kalabilir mi? İktisadın mânâsının amelde itidal olduğunu belirttik. Bungünkü anlamı ise: Üretim ve tüketim işlerini düzenleyen, kaynakların insanlar arasında eşit veya âdil şekilde paylaşılmasını sağlayan maddî refah, iş hayatı demektir. Dolayısıyla iktisat anlayışı, bireylerden devletlere kadar uzanır. Hatta iktisat açısından dünyaya bakarsak, devletlerarasında bu konuda öylesine sıkı irtibat var ki, sanki dünyada tek devlet bulunuyor. Giderek küreselleşen, tek bir şehir gibi birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde bir dünyada yaşıyoruz. Dolar ve euro gibi paraların bütün dünyada işlem görmesi, dünyanın öbür ucundaki bir üretimin, en uzak bir yerleşim yerinde rahatlıkla pazarlanması buna bir örnektir. Zamanımızda para, eski dönemlere oranla daha büyük önem kazanmıştır; parasız hemen hiçbir şey olmuyor. İnsan, parasız bir hayat yaşayamadığına göre, herkes iktisatla sıkı sıkıya bağlıdır. İslâmiyet’te her türlü ibâdetin iktisat ile irtibatı vardır. Hatta riyâzâta çekilen bir âbidin, elindeki tesbihi, ağzındaki gıdası, üstündeki elbisesi iktisat içinde değerlendirilir.
İnsan; yemek-içmek, giymek ve barınmak zorundadır. Böylece iktisat fıtrî, doğal bir ilim dalıdır. İktisadı bilmeyen bu konuyla hiç ilgilenmeyen insan da, aslında iktisatla, para ile bir bütün yaşamaktadır. Nasıl ki güneş battığında karanlık
4435] 28/Kasas, 58
4436] 16/Nahl, 112
4437] 17/İsrâ, 16
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1097 -
kendiliğinden gelirse, İslâm nizamı ve ona bağlı İslâm iktisadı olmayınca, kapitalist anlayış ve diğerleri de kendiliğinden gelir ve müslümanlar, o iktisadın içinde yer alır.
Menfaat: Menfaat duygusu Allah tarafından içimize yerleştirilmiştir. Doğal olarak herkes menfaatinin peşinde koşar. Menfaatinin peşinde koşanlar iki kısma ayrılır: Helâlı-haramı düşünmeden kazananlar ve helâl kazanç peşinde koşanlar. Bunlar tekrar iki kısma ayrılır: Menfaatini müşterek çalışmaların içinde görenler ve ferdî kazanç temin edenler. Elbette, kazanan kimse, harcayacak da. Harcamalar da içiçe daireler şeklindedir. Midesi için çokça harcam yapanlar, beynini doyurmak için çeşitli şekillerde bilgisini arttıran ve imanını güçlendirmek için İslâm’ın temel meseleleriyle meşgul olanlar. Çoluğuna çocuğuna bakanlar, akrabâlarını düşünenler, cemaat şuuruna erenler. Ümmet için didinenler, İslâm milleti için çalışanlar... “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir.”
Her şey Allah’ın ihsânıdır. Bir kısım kimseler, Allah’ın ihsanlarını, Allah’a isyan etmekte kullanır. Allah bu hususta kullarını uyarır. Kur’an’da Allah verdiği nimetleri hatırlatır. İnsan, menfaat duygusunu müsbete çeviremezse, menfaatine yardım eden şeyleri putlaştırır. Dikkat edilmesi gereken nokta, menfaat duygusunun iptal edilemediği, ama ya haramda veya helâlde çalıştırılmasıdır. Menfaat anlayışının dışına çıkamayan insan ya sadece dünyevî basit çıkarına göre yaşar; ya da âhirette, bitmeyecek, sonu gelmeyecek menfaati öncelikleyen bir hayat sürer.
Herhangi bir günahı işleyen kimse, bu günah sadece kişi ile Rabbi arasındaki ilişkiyi ilgilendiriyorsa, Allah’la onun arasında kalmış bir durumdur; kazâ ederek, tevbe ederek affettirebilir. Ama bir şahsa olan borcunu birkaç gün geciktirse, bu durum o iki insanın arasını açar. Hele bu devirde... İstediği gün bankadan parasını çeken insan, tâyin edilen günde alacağını alamazsa, bir daha müslüman kardeşine para vermez, böylece müslümanların kardeşliği, birliği sarsılır, ümmet duygusu zedelenir, ortaklık, işbirliği ve yardımlaşma kolay kolay kurulamaz.
İmanın meyvesi ibâdettir. En önemli ibâdetler de mal ve etrafında bulunanlardır. Bunun için, her müslüman helâlinden kazanmaya, helâl dairede harcama yapmaya çalışmalıdır. Helâl daire, keyfe kâfi gelir/gelmelidir. Fertler tek tek şuurlu müslüman oldukları gün, bireylerden oluşan halk zâten İslâm’ı yaşayacaktır. Öyle ise, toplum hayatının dinden uzak olmasının cezâsını, dini yaşamayan her fert çekecektir.
Bugün “İslâm İktisadı” tâbiri yaygın olmakla beraber, böyle bir tâbir Kur’an’da ve hadislerde geçmemektedir. Çünkü İslâm’da iktisat, başlı başına bağımsız bir bilim dalı değil; İslâmî ilimlerin bütünündedir ve ibâdetlerin içindedir. Kısacası, insandan ayrı düşünülmeyen bir nesnedir. Psikolojide “yalınlama” diye bir tâbir vardır; yani elmayı, renginden ayrı düşünemezsiniz. Bunun gibi İslâmiyet’i, iktisattan ayrı, iktisadı da İslâm’dan ayrı düşünmek mümkün değildir. Aynen dünyayı âhiretten, âhireti de dünyadan ayrı düşünemeyeceğimiz gibi. Elbette, müslümanlar, helâlinden kazanıp zengin de olabilirler. Yine müslümanların içinde fakirler de bulunabilir. Son üç asırdır, zengin-fakir durumunda ciddî değişmeler oldu. Çünkü bir taraftan zekât unutulurken, öte yandan fâiz, zengini daha zengin edip, fakiri de daha çok fakirleştirdi. Zenginle fakir arasındaki makas iyice açıldı. Bu da zengin-fakir düşmanlığını doğurdu. Dünyanın % 20’lik nüfusu, yer
- 1098 -
KUR’AN KAVRAMLARI
altı ve yerüstü zenginliklerinin % 80’ine, geri kalan % 80’lik nüfus da servetin % 20’lik dilimine sahip oldu. İnfak ve yardımlaşma yerine sömürü egemen olduğundan, kapitalist-sosyalist çatışmaları çıktı, çok sayıda müslümanın yaşadığı ülkelerde de bu rüzgâr estiğinden, yemyeşil yapraklar sarardı.
Bundan daha beteri de şu: Fakirin kaybedecek bir şeyi yoktur. Bir canı var, belki intihar etmeyi düşünmese de, ölümden de pek korkmaz. Zaman zaman yaşadığı hayat, ölümden beter olunca, ölmeyi mumla arayabilir. O zaman saldırgan olabilir. Zengine gelince; o, mal mülk sahibi oldukça, çoluk çocuk sayısı arttıkça, ölmek istemez. Bir yandan ölümden korkarken, öte yandan malının kaybından yakınlarının ölümünden de korkmaya başlar, ıstırabı arttıkça artar. Bu tabloda ortaya çıkan terslik şudur: Fakir İslâm’ı öğrenip yaşamazsa, hangi yüce dâvâ için hayatını ortaya koyacak? Zengin de İslâm’ı öğrenip hayatına geçirmeye çalışmadığı, malını ve gerektiğinde hayatını Allah yolunda fedâ için ortaya koyamadığı durumda, İslâm’ı ne ölçüde koruyabilir? Âhirete inanmayan bâtıl bir dâvâ adamı, bir anarşist, terörist; ölümle sona ereceğini düşündüğü bir hayatta nice fedâkârlıklara katlanıyor, hapis hayatını, işkenceyi, fakirce yaşantıyı tercih ediyor, hatta niceleri ölümü göze alıyor. Hırsızlar, girdiği evde vurulursa yakalanırsa, kaybedecek pek bir şeyleri yok. Ama ev sahibinin ise, çok haklı olmasına rağmen, kaybedecek çok şeyi bulunduğu için hırsızdan, karakoldan, soruşturmadan korkmaktadır. 4438
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”4439 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
“İktisâda (tutumluluğa) riâyet eden kimse fakir olmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir.”
“Kim borçlu bulunan fakire mühlet verir veya alacağından indirim yaparsa, Allah, kendi himâyesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde o kimseyi arşının altında gölgelendirir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“İnsan, nefis ve benlikten fakir olmalıdır. Dünya malından değil.”
“Fakirlik, bütün elemlerin beşiğidir.”
4438] Hekimoğlu İsmail, İktisat Bilinci, s. 10 vd.
4439] 61/Saff, 10-13
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1099 -
“Bir öksürük, bir de yoksulluk gizli tutulamaz.”
“Suçların anası yoksulluksa, babası da kafa yoksulluğudur.”
“Bu dünyada kanadı kopmuş kuş, kurumuş ağaç, suyu çekilmiş havuz, dişleri dökülmüş yılan ne ise, fakir insan da odur.”
“Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne işlenmedik suç, ne namus, ne de ruh.”
“Fakirliğin tahrip etmeyeceği erdem yoktur.”
“Fakirin malına göz dikme. Fakir ekmeği acıdır, zehir gibi.”
“Gedâyuz şâha baş eğmez dil-i âgâhımuz vardur;
Fakir isek ne gam, ey dil bizüm Allah’ımuz vardur.”
“İnsanların sözde dostları vardır; yoksulluk onları uzaklaştırır.”
“Fakir zengini taklide girişti mi, mahvolur.”
“Yoksulun kitabında sevincin ömrü kısadır.”
“Yoksulluk, bu devreyi geride bırakmış kimselerin sık sık değindiği bir niteliktir.”
“Yoksulluk, en öldürücü ve en inatçı hastalıktır.”
“Kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur.”
“Yoksulluğa katlanmak ayıp değildir; ama ondan kurtulmayı bilmemek ayıptır.”
“İnsanın çok şeyi olmayınca, elinde olup bitenin de değeri artar.”
“Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır.”
“Yoksulluk, neşeli ise yoksulluk değildir.”
“Aza sahip olan değil, çoğu isteyen yoksuldur.”
“Ne mutlu fakirlere ki, bizim azıklarımızı ücretsiz olarak âhirete götürüveriyorlar. Hatta huzûr-ı İlâhî’de mîzâna konuluncaya kadar taşıyorlar.”
“Yoksulların bazısı yalan söylememiş olsaydı, onu boş olarak çeviren iflâh olmazdı.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Bizim gibi bir sürü şeye ihtiyacı olan insanlara karşı dilenci konumuna geçmek ne kadar yanlış. Güzel ve doğru olan fakirlik, Allah’a karşı fakirliğini hissedip O’na yalvarmaktır, nefis ve benlikten yana fakir olmaktır. Allah böyle fakirleri sever.”
“Fakirlikten şikâyet edenlere sormak lâzım: ‘İki gözünün kör olup bir milyar doların olsun, ister misin? Aklını ve dilini satın almaya kalkan olursa kaça satarsın? Hele dinsiz olup cenneti satsan kaç para istersin? Öyleyse, milyarlarca altın değerinde Rabbinin nimetleri varken, fakirlikten şikâyet etmeye utanmıyor musun?”
“Dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyorsun da, âhirette fakir, rezil, rüsvay
- 1100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaktan korkmuyor musun? Hâlbuki kulun âhirette iyi amellerden fakir düşmesi ve rezil olması, onun dünyada fakir ve rezil olmasından daha korkutucu ve utanç vericidir.”
“İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar cehennemden korkup korunmak için âhirete çalışsalardı, mutlaka Cennete girerlerdi.”
“Fukarâya ‘Evine it girdi, yetiş’ demişler. ‘Kapıyı örtün, açlıktan gebersin’ demiş.” (Atasözü)
“Yokluk varlıkta, güçlük darlıkta.” (Atasözü)
“Fakir adam, hazır şeytan.” (Atasözü)
“Fakir, eline bakarsa, sen kesene bak.” (Atasözü)
“Fakiri doyur da ne yapacağını düşünme.” (Atasözü)
“Fakirlik ateşten gömlektir.” (Atasözü)
“Fakirlik ayıp değildir, tembellik ayıptır.” (Atasözü)
“Fukara kalbine her kim dokuna, dokuna siynesi Allah okuna.” (Atasözü)
“Fukaralara veren Allah’a verir.” (Atasözü)
“Fukaranın âhı tahttan indirir şâhı.” (Atasözü)
“Fukaranın cebi boş, kalbi doludur.” (Atasözü)
“Fukaranın tavuğu tek tek yumurtlar.” (Atasözü)
“Züğürt olup düşünmektense, uyuz olup kaşınmak yeğdir.” (Atasözü)
“Züğürtlük zâdeliği (beyliği, zengin çocuğu olmayı) bozar.” (Atasözü)
“Züğürdün gönlü yufka olur.” (Atasözü)
“Bu dünyâ fânîdir, tez gelir geçer. / Bu bahçenin sonu fenâdır bülbül.”
“Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak; esas zenginlik ise Allah’a güvenmektir.”
“Bir işi çok iyi bilen, bildiği işten kâr eden, kâr ettiği işe ortak alan, ortaklarına âdil kâr dağıtan, dünyanın en büyük şirketini kurabilir.”
“Yoksulluktan şikâyet eden müslümana demek lâzım ki: ‘Cennete müşteri olanın sermayesi yatırımı ne kadar çoktur, bunun kıymetini bil.”
“Zengin, çok mala sahip olana denmez; zengin kalbi olana denir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Zengin, bilgisi çok olan insandır.” (Hz. Ali)
“Zengin adam, elindekini yeterli görendir.”
“Zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır.”
“Dünyanın en zengini, iktisadı bilen, en yoksulu cimri olan insandır.”
“Muhâcirlerin fakirleri, zenginlerinden beş yüz yıl önce Cennete girecek.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Benimle dünyanın misâli, bir adamın haline benzer ki, o bir ağacın altında
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1101 -
biraz gölgelenmek istemiş, sonra ağacı terkederek kalkıp gitmiştir.”
“Bir ülkede vahiyden, akıl ve sanattan çok maddî servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır.”
“Ne kadar zengin olsan, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır.”
“Ye kürküm ye misali, her mecliste buyur derler zengine.”
“Ben erdemden başka zenginlik tanımıyorum.”
“İki şeyin hazmı çok güçtür. Biri zenginlik, diğeri şöhret.”
“Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine, kötülüğü dokunur.”
“Zenginlik, geçici bulutlar gibidir.”
“Zenginlik, gurbeti vatan, yoksulluk vatanı gurbete çevirir.” (Hz. Ali r.a.)
“Çoluk çocuktan, maldan veya benzeri şeylerden her ne ki seni Rabbinden alıkorsa, bil ki o senin için hayırsızdır/uğursuzdur.”
“Mevki ve zenginlik, çoğu zaman yüz kızartıcı hareketlere karşı alınan rüşvettir.”
“Servetin toplandığı yerde, çoğu zaman insanlar ahlâkını yitirir.”
“Zengin olmak istiyorsan, kazanmayı düşündüğün kadar biriktirmeyi de düşün.”
“Hayatın en büyük trajedisi, yoksulluk değil; zenginliğe doyamamaktır.”
“Bir yılda zenginleşmek isteyen altı ayda asılır.”
“Dünyanın en zengini, tutumu bilen; en yoksulu cimri olan insandır.”
“Zengin adam, elindekini yeterli görendir.”
“Zekâ ve ruh bir kitaptan ne kadar etkilenirse, insan o kadar zenginleşmiş olur.”
“Servet, eziyet çekene, çalışıp çaba gösterene gözükür.”
“Zenginliğe açılan kapı küçüktür; oraya girmek için eğilmek gerekir.”
“İnsan ancak kendini harcayarak zenginleşir.”
“Hiçbir iyi adam, birden zengin olmamıştır.”
“Zengin yaşamak, zengin ölmekten daha iyidir.”
“Yeteneklerinizi biliyorsanız kolaylıkla ilerleyebilirsiniz. Kalabalığa bakın, azimli yürüyene herkes yol gösterir.”
“İlimsiz, hünersiz zenginler de bir çeşit fakirdir.”
“Zenginlik, kullanılacak bir silâhtır; tapınılacak bir mâbut değil.”
“Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek, vicdan azâbı ile beraber olan zenginlikten bin kere bin kere bin daha iyidir.”
- 1102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine kötülüğü dokunur.”
“Büyük servetler, çoğu zaman insanı yalnızlaştırır.”
“Servetim olsun isterim; haksızlıkla, haramla zengin olmayı, asla!”
“Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından elbette fazladır.”
“Zenginlik, soysuzları daha çok soysuzlaştırır.”
“Zenginlik, nice ahmaklara zekânın maskesini giydirir.”
“Mâlik olduğundan fazla bir şey istemeyen insan zengindir.”
“Fakir suya düşse çıkamaz kirden; Zengin arabasını aşırır kırdan; Topal zengin iyi, sağlam fakirden.”
“Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır.” (Atasözü)
“Zengin helvasını baldan pişirir; züğürt derman için pekmez bulamaz.” (Atasözü)
“Zengin kesesini döver, züğürt dizini.” (Atasözü)
“Zengin olana, kölesi bile düşmandır.” (Atasözü)
“Zengin, fakirin halinden ne bilir?” (Atasözü)
“Zengine dokun geç, fakirden sakın geç.” (Atasözü)
“Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar.” (Atasözü)
“Zenginin horozu bile yumurtlar.” (Atasözü)
“Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar.” (Atasözü)
“Zenginin malı, züğürdün evlâdı.” (Atasözü)
“Nice zengin geceleyenler, ertesi gün fakir olurlar.”
“Hayırlı para, insanın kendisine, ailesine ve geçimine harcadığı paradır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Para her şeyi yapar’ diyen adam, para için her şeyi göze alan adamdır.”
“İnsanlar sahte para yaparlar, ama çok kere para da sahte insanlar meydana getirir.”
“Para yağmuru altında çok şeyler delinir.”
“Para adama akıl öğretir; esvap, yürüyüş.” (Atasözü)
“Para ile imanın kimde olduğu bilinmez.” (Atasözü)
“Para ile dağlar gülistan olur.” (Atasözü)
“Para insanı ipten kurtarır.” (Atasözü)
“Para para diyerek param parça olacak.” (Atasözü)
“Para parayı çeker.” (Atasözü)
“Paralı adamdan dağlar bile korkar.” (Atasözü)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1103 -
“Paranın gördüğü işi kimse göremez.” (Atasözü)
“Parası aziz olan, kendi zelil olur.” (Atasözü)
“Parasızlık, adama her şey yaptırır.” (Atasözü)
“Parayı veren düdüğü çalar.” (Atasözü)
“Akçesi ak olanın bakma yüzü karasına.” (Atasözü)
“Akçenin gittiğine bakma, işin bittiğine bak.” (Atasözü)
“Akçe sayış, kaftan yürüyüş öğretir.” (Atasözü)
“Ak akçe kara gün içindir.” (Atasözü)
“Paralı olmak ve onun bekçiliğini yapmak üzüntü doğurur.”
“Sermayesiz zindan açılır; dükkân açılmaz.” (Atasözü)
“Bir insan, ‘para her şeyi yapar’ dedi mi, her şey belli olmuştur: O adamın parası yoktur.”
“Paradan daha önemli şeyler vardır. ne çare ki, çoğu zaman onları satın almak için de para gerekiyor.”
“Cebiniz delikse, onu para ile doldurmanın bir yararı yoktur.”
“Altın altın deyip durma, altında kalırsın.” (Atasözü)
“Altın leğenin kan kusana ne faydası olur? (Atasözü)
“Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak / Âkıbet gözünü doyurur, bir avuç toprak.” (Atasözü)
“Altın ve gümüş, münâfıkların yularıdır; onlarla çekilip Cehenneme götürülürler.”
“Altın eli bıçak kesmez.” (Atasözü)
“Parayı üstün tutan kimseyi Allah zelil eder.”
“Parayı domuzun boğazına takmışlar da, ‘Domuz ağa’ diye çağırmışlar.” (Atasözü)
“Son ağaç yıkılıp, son nehir kirletilip son balık da tutulduktan sonra, paranın yetmediğini anlayacaksınız.” (Kızılderili Atasözü; Greenpeace’in sloganı)
“İnsanoğlunun hiçbir icadı, para kadar fesâd verici değildir.”
“Para, gübre gibi etrafa yayılmazsa işe yaramaz.”
“Para, çok kimseye kötü yollar öğretir.”
“Paranın değerini anlamak isterseniz, borç almaya çalışın.”
“Her para kazanan, para yığınını çoğaltmak ister.”
“Para, adamı pek çabuk rezil eder.”
“Kullanamayacak olduktan sonra, para nene gerek?”
- 1104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Para önden gidip, insana bütün yolları açar.”
“Para kader işidir; masal gibidir; bir varmış, bir yokmuş”
“Eldeki para hürriyetin âletidir. Fakat peşi kovalanan para, tam tersine kölelik âletidir.”
“Parası olanın yarası olmaz.”
“Mevkîlerini para ile satın alan kişiler, masraflarını geri almanın yoluna düşerler.”
“Para vererek ölümden, ağır hastalıklardan yaklaşan ağrılı yaşlılıktan kurtulanamaz.”
“Dünyada hem yokluğu, hem çokluğu kötü yalnız bir şey vardır: Para.”
“Dünyadaki bütün kapıları açan anahtar, paradır.”
“Kalmadı artık paranın nazarımda kadri / Kirli ellerde görünce paradan iğrendim.”
“Lekeli bir paranın insana sürekli bir faydası olamaz.”
“Parasız kalmamak istiyorsan ihsandan değil; ikrâzdan (borçlanmaktan) çekin.”
“Parayı yönetmesini bilmeyen bir adamı mahvetmenin en emin yolu, ona biraz para vermektir.”
“Kapitalizmde fertler, sosyalizmde devlet, İslâm ekonomisinde millet zengin olur.”
“Müslüman, materyalistlerin putlaştırdığı parayı esir alıp İslâm’a köle etmeden süper güçlere kafa tutamaz.”
“Birikmiş para ya bizi idare eder ya bize itaat eder.”
“Para sevdâsında olmayan kişi, her nerede olursa olsun selâmettedir.”
“Paranın neler yapacağını düşünmek ne kadar tatlıdır.”
“Para olmadan onu harcamaya başlama.”
“İnsana paraya davrandıkları gibi davrananlar, onu harcamak için kazanırlar.”
“Para en iyi dost ve en tehlikeli düşmandır.”
“Para, iyi bir uşak, kötü bir efendidir.”
“Para ya bizim başımızın belâsı ya da bizim hizmetkârımızdır.”
“Para, insana hizmet eder ya da hükmeder.”
“Paranın en büyük değeri, paraya gerçek değerinden daha yüksek bir değer tanıyan bir dünyada yaşamamızdan ileri gelmektedir.”
“Para, dünyada bin ayıp örter.”
“Bir tek kuruşu gözünüze yaklaştırırsanız, evrenin en büyük yıldızını gizler.”
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1105 -
“Saçarak paranı nâhak yerde / Olma muhtâc sakın nâ-merde.”
“Uzun ve ağır bir emekle, alın teriyle kazanılmış parayla; kaldırımda rastgele bulunmuş paranın değeri aynı mıdır?”
“En dar zamanlarda bile münâsebetsiz işlere harcanacak devlet parası vardır.”
“Sadece paranın hükmettiği yerde yasalar ne yapsın?”
“Budala ile parası, uzun zaman bir arada duramaz.”
“Parasız, düşünür; paralı da iki misli düşünür.”
“Para, büyük bir iğfâl vâsıtasıdır.”
“Arkadaşlarınızı muhâfaza etmek istiyorsanız; ne para verin, ne para alın.”
“Parasız kalmanın dehşetini duymamış adamlar, harp ateşini tatmamış askerlere benzerler.”
“Para, naz, nimet çok devam etmez.”
“Her şeyin para ile ölçüldüğü bir yerde toplumsal adâlet ve huzur hiçbir zaman gerçekleşemez.”
“Parasız adam, oksuz yay gibidir.”
“Paranın, insana işletemeyeceği suç yoktur.”
“Akçenin değerini ancak üstündeki pas belli eder.”
“Her para sermaye değildir. Sermaye, her zaman paraya hâkimdir. Paralı kimseler de paralanır.”
“Bir insan için, ‘dostlarından çok parasına bağlıdır’ diye bilinmekten daha utandırıcı şey olur mu?”
“Bir budala para kazanabilir, ama onu sarfetmek için akıllı adam gereklidir.”
“Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir.”
“Para, insan avlamak için en iyi yemdir.”
“Bir insanın dostluk derecesini tâyin etmek ister misiniz? Menfaatine hafifçe dokununuz.”
“Hayırda israf, israfta hayır yoktur.”
“Dünya menfaati için iyilik edenlerin iyilikleri, avcının kuşlara yem atması gibidir.”
“Malı olan gözünün teki ile uyur.”
“Bu dünyada mal ü mülküm / Vardır diyen yalan söyler.”
“Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan.”
“Şunlar ki çoktur malları, / Gör nice oldu halleri
Son ucu bir gömlek giymiş / Onun da yoktur yenleri.”
- 1106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Az malın hesabı daha azdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Lâ’net ola ol mâle ki tahsîline ânın / Ya dîn ola ya ırz u ya nâmus ola âlet!”
“Dünya metâına olma mağrûr / Komaz gönülde sürûr, gözde nûr.”
“Hesab ettim cümle dünya malını / Neticesi bir top beze dayandı.”
“Mâl-ı dünyâdan ne aldı gitti, var, Karun’a sor.”
“Mal ve mevkîye aşırı düşkünlük, suların sebzeleri yeşerttiği gibi insanın kalbinde nifak tohumunu yeşertir.”
“Bir şeye sahip olmanın hakları olduğu kadar, görevleri de vardır.”
“İnsanların seni sevmesini istersen, malının artan kısmını onlara dağıt. (Hadis rivâyeti)
“Malın hayırlısı, kulun şeref ve ırzını koruması için sarfettiği malıdır.”
“Doğduğumuz zaman dünyaya hiçbir şey getirmediğimiz gibi, ölürken de hiçbir şey götüremeyiz.”
“Malı ve parayı hor gören çoktur; ama Allah için veren azdır.”
“Allah’a karşı takvâya yardımcı olan mal ne güzeldir.”
“Zühd ü takvâ bir ağaçtır ki, kökü kanaat, meyvesi rahattır.” (Atasözü)
“Dünyalık sana yöneldiği zaman sen de vermesini bil. Zira vermek, onu tüketmez. Dünyalık senden yüz çevirdiği zaman yine ver. Çünkü o devamlı kalmaz.” (Hz. Ali)
“Ticaret ve sanata önem verin. Bilin ki sizler, kendilerine muhtaç olmadığınız müddetçe kardeşlerinizin yanında şerefli ve muhterem olursunuz.”
“El kapılarında dilenci değilsin; bunun şükrü olarak kapından dilenciyi kovma.”
“Nâmussuzca bir düzenle edinilen mal elde kalmaz.”
“Mal adama hem dost, hem düşmandır.” (Atasözü)
“Mal bulunur, can bulunmaz.” (Atasözü)
“Mal canı kazanmaz, can malı kazanır.” (Atasözü)
“Mal canın yongasıdır.” (Atasözü)
“Mal ile insan, insan olmaz.” (Atasözü)
“Mal kazanılmakla şan kazanılmaz, kişi kerim gerek.” (Atasözü)
“Malı malla, canı canla tartmalı.” (Atasözü)
“Malın bekçisi zekâttır.” (Atasözü)
“Malını iyi sakla, komşunu hırsız etme.” (Atasözü)
“Malını yemesini bilmeyen zengin, her gün fakirdir.” (Atasözü)
“Malını yemiş de onmuş var mı?” (Atasözü)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1107 -
“Dünya malı dünyada kalır.” (Atasözü)
“Dünya varlığına güvenilmez.” (Atasözü)
“Dünyada tamah varken, dolandırıcı açlıktan ölmez.” (Atasözü)
“Dünyanın kavgası para üstüne.” (Atasözü)
“Bir imâret göster bana kim sonu viran olmaya.
Kazan şol malı kim senden dökülüp geri kalmaya.”
“Mal çok yığma, hazer eyle (kaçın) azâbından kim,
Renci (zahmeti) artar ağır oldukça yükü hammâlın.”
“Ne yaparsın dünya malı bîhûde / Yığmayan da gamlı, yığan da gamlı.”
“Nitekim yağınca kar örter izi / Çün mal irkile, örter olur gözü.”
“Müjde o kimseye ki, İslâm hidâyetine ulaşmış, geçimi yetecek kadar verilmiş ve buna kanaat etmiştir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Her gün bir melek: ‘Ey Âdemoğlu, sana yetecek kadar az varlık, seni azdıracak çoktan hayırlıdır’ diye seslenir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini başkaları için de sev ki, mü’min olursun.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Bir şey bütün bütün elde edilmezse, tümüyle de elden kaçırılmaz.”
“Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?”
“Kanaat, tükenmeyen hazinedir.”
“Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse pâdişah olmadı.”
“Elün vârınan eyle kanaat / Şükür kıl itme devrândan şikâyet.”
“Bizi yalnız kanaatler mutlu eder.”
“Yeryüzünde ıstırapların çoğu, aza kanaat etmemekten doğar.”
“Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?”
“kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez.”
“Yetişir kanaat devlet istersen / Tükenmez âlemde ni’met istersen.”
“Kanaattir nefse yular demişler.”
“Cimriler, kendilerinin ölmesini isteyen insanlara servet toplayan kişilerdir.”
“Diyem sana bahîlün (cimrinin) ne idüğin / Sakınır kendünden kendü yidiğin.”
“Encâm-ı hayâtı kıl teemmül / Tefrîke çalış zararla kârı.
Sahipservet hasîse derler / Vârislerin hazinedârı.” (Hayatın son anlarını düşün, kârla zararı ayırdetmeye çalış; Servet sahibi cimrilere, mirasçılarının veznedârı derler, unutma.)
- 1108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cimriliği ortaya çıkaran yoksulluk değil; zenginliktir daha çok.”
“Yoksulun çok şeyi eksiktir, cimrinin her şeyi.”
“Parasından en az yararlanan cimrinin kendisidir.”
“Altın, ocaktan madeni kazmakla çıkar. Cimrinin elinden, canını koparsan çıkmaz.”
“Cimrilik, bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür.”
“Bazısının eli verir gönlü vermez; bazısının da gönlü verir, eli vermez! İkisi de cimriliktir.”
“Câhil cömert, Allah katında cimri âbidden daha sevimlidir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cimrilik ve korkaklık mü’mine yakışmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömert, Allah’a yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah’tan uzak, insanlardan uzak, Cennetten uzak ve Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Allah cömerttir, cömertliği ve güzel ahlâkı sever.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Veren el, alan elden üstündür.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik yap ki, sana da cömertlik yapılsın.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik, Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkıtılmıştır. Her kim onun bir dalına yapışırsa o da onu çeker Cennete götürür.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Zenginleriniz cömert; idarecileriniz hayırlı olur ve işiniz de aranızda meşveret esasına dayanırsa, yerin üstü sizin için altından daha hayırlıdır. Eğer idarecileriniz şerli, zenginleriniz cimri olur, işiniz de kadınlara kalırsa, yerin altı sizin için üstünden daha hayırlıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cimrilik ile iman bir kalpte toplanmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Akıllı kimse odur ki; Malını güve düşmeyecek, hırsız çalmayacak yerde saklayandır; yani Allah yolunda harcayan.” (Abdullah bin Mes’ud r.a.)
“Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun.” (Hasan-ı Basrî r.a.)
“Her sabah iki melek: ‘Allahım, cimrinin malını tezden elinden al, cömerdin malını da arttır’ diye duâ ederler.”
“Cömert, nasihat vermekle yetinmeyip yardım eder.”
“Cömertlik fazla vermekten ziyade, yerinde ve zamanında vermek demektir.”
“Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.”
“Cömertliğin âfeti başa kakmadır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1109 -
“Cömertlik güzeldir, fakat zenginlerde olursa daha güzel olur.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Ümmetimin sâlihlerinin Cennete girmeleri, namaz ve oruçları sebebiyle değil; cömertlik, gönüllerinde müslümanlara karşı kötü duygular beslememeleri ve müslümanlara nasihatleri sayesindedir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik, dost ve ahbâba iyilikte ve ikramda bulunmaktır.
“Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik sayılmaz ki.”
“Cömertlik, mutluluk anahtarıdır.”
“Cömertlik, zenginlikten üstündür. Düşmanı çekmeyen servet çeşididir.”
“Cömertliğimiz hiçbir zaman servetimizi aşmamalıdır.”
“Cömertlik, dostluğun özüdür.”
“Cömertler elinde mal eksik olmaz.”
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Geçim kaynağı için çalışmasına veya ticaretine haram karıştıranlara şunu hatırlatmak gerekir: ‘Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat ettiğinde mi rızkını vermeyip kesecek?”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünya malına meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” (Hz. Ali)
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emânet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.” (Hasan-ı Basrî)
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat
- 1110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeri değildir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Dünya malı, sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Dünya bir tahteravallidir.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni, / Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihayet bir avuç toprak.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünya malına esir olan âzâd olmaz.”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1111 -
“Müslümanlar arasında nerede ve ne zaman tartışma çıkarsa, bilin ki işin içinde servet, şöhret veya şehvet yani para, makam veya kadın vardır. Ya bunlardan biri veya birkaçı. Kavganın sebebi bilindiğine göre tedâvisi kolaydır. Bize verilen her şeyin emânet olduğunu ve bunlarla sınava çekildiğimiz şuuru. Müslüman olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak ve Allah’ın bizi devamlı gördüğü şuurunda yaşamak.”
“Çarşıyı pazarı müslümanlaştırmadan, İslâm’ı çevreye hâkim kılmak mümkün değildir.”
“Müslüman ve para; bu ikisi, birbirini tamamladığı gün, süper güçler yer değiştirecek, gerçek süper güç hâkim olacaktır.”
“Paraya hâkim ol(a)mayan müslümanıın dünyası da, büyük ihtimalle âhireti de cehennem olacaktır.”
“İslâm’da ruhbanlık yoktur. Muâmelâtı tatbik etmek farzdır. Bu öyle bir farzdır ki, müslümanların çoğunun haberi bile yoktur. Bilinmeyen günahlara tevbe edilmediği için, en büyük günahlar da bunlardır.”
“Bir müslümanın yediği, içtiği, giydiği haram olursa, onun ibâdeti ve duâsı nasıl kabul olur?”
“Her işini para ile görüp paraya düşman olan müslümanlar; konforlu hayat yaşayıp ‘dünya sevgisi hataların başıdır’ diyenler; sermâye biriktirip bankayla iş görüp kapitalizme düşman olanlar; kapitalistler gibi yaşayıp sosyalizmin gelmesini istemeyenler tezat içindedir.”
“Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehenneme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhirette Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılır. Dünya huzuru da avans olur.”
“Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Haramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübârektir. Karun gibi, Firavun gibi yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, birşeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez.”
“Kedi, karnını doyurdumu, sıcak bir yer buldumu, başka şeye gerek duymaz, kürküne sarılır ve yan gelip yatar. İnsana en iyi elbiseler giydirsek, karnını doyursak, cebini de doldursak, kaloriferli köşkte bile rahat etmeyebilir. Çünkü beyin midesi İslâmî ilimler, kalp midesi ise iman ve ibâdet ister, bunlar olmadan da tam bir huzur bulamaz. Beynini bilginin çöplüğüne, kalbini seks panayırına çevirenler, her türlü imkân içinde huzursuz olup, bunalıma düşebilir. İşin bir de âhiret cephesi var. Dünya âhiretin tarlası olduğuna göre, burada ne ekersen orada onu biçeceksin.”
- 1112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fakirlik-Zenginlik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- KUR’ÂN-I KERİM’DE FAKİRLİK ANLAMINDAKİ “FAKR” VE TÜREVLERİ (13 Yerde): 2/Bakara, 268, 271, 273; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 6, 135; 9/Tevbe, 60; 22/Hacc, 28; 24/Nûr, 32; 28/Kasas, 24; 35/Fâtır, 15; 47/Muhammed, 38; 59/Haşr, 8.
B- FAKİR ANLAMINDA “MİSKÎN” KELİMESİ (Tekil ve Çoğul Olarak 23 Yerde): 2/Bakara, 83, 177, 184, 215; 4/Nisâ, 8, 36; 5/Mâide, 89, 95; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 60; 17/İsrâ, 26; 18/Kehf, 79; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 58/Mücâdele, 4; 59/Haşr, 7; 68/Kalem, 24; 69/Hâakka, 34; 74/Müddessir, 44; 76/İnsân, 8; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 16; 107/Mâûn, 3.
C- ZENGİNLİK ANLAMINDA “ĞIN” VE TÜREVLERİ (73 Yerde): 2/Bakara, 263, 267, 273; 3/Âl-i İmrân, 10, 97, 116, 181; 4/Nisâ, 6, 130, 131, 135; 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 48, 92; 8/Enfâl, 19; 9/Tevbe, 25, 28, 74, 93; 10/Yûnus, 24, 36, 68, 101; 11/Hûd, 68, 95, 101; 12/Yûsuf, 67, 68; 14/İbrâhim, 8, 21; 15/Hıcr, 84; 19/Meryem, 42; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 32, 33; 26/Şuarâ, 207; 27/Neml, 40; 29/Ankebût, 6; 31/Lokman, 12, 26; 35/Fâtır, 15; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 7, 50; 40/Mü’min, 47, 82; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 10, 19; 46/Ahkaf, 26; 47/Muhammed, 38; 52/Tûr, 46; 53/Necm, 26, 28, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 24; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 7; 60/Mümtehine, 6; 64/Teğâbün, 6, 6; 66/Tahrîm, 10; 69/Haakka, 28; 77/Mürselât, 31; 80/Abese, 5, 37; 88/Ğâşiye, 7; 92/Leyl, 8, 11; 93/Duhâ, 8; 96/Alak, 7; 111/Mesed, 2.
D- FAKİRLİK VE FAKİRLER
Gerçek Fakirler: 2/Bakara, 273.
Fakir ve miskin Kavramı: 9/Tevbe, 60
Fakirlerin Dokunulmazlığı: 6/En’âm, 52-53.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: 6/En’âm, 42; 9/Tevbe, 28.
Fakirlik Korkusu ile Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
Fakirlere İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Fakirlere Vermek: 2/Bakara, 177, 215, 273; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 70/Meâric, 24-25.
Fakirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 12-16.
Sâili (İsteyeni) Azarlamaktan Sakınmak: 93/Duhâ, 10.
Kâfirler Fakirleri Küçük Görürler: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler Fakirlere Vermezler: 36/Yâsin, 47; 68/Kalem, 17-40; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
ZENGİNLİK VE ZENGİNLER
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
Zenginliği Veren Allah’tır: 53/Necm, 48.
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En’âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
EKONOMİK EŞİTLİĞİN ANLAMI
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayırımı Yoktur: 6/En’âm, 52-53.
İSRAF VE İKTİSAT (SAVURGANLIK VE TUTUMLULUK)
İsraf Etmekten Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
Saçıp Savurmaktan Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29.
Mü’minler İsraf Etmezler: 25/Furkan, 67.
Allah İsraf Edenleri Sevmez: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
CİMRİLİK
Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1113 -
İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü’minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
İ- CÖMERTLİK
Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
Allah Cömerlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
J- YEDİRİP İÇİRMEK
Fakirlere Yedirip İçirmek: 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12.
Yetimlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
K- RIZIK
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; Ankebut, 62; Şura, 19.
Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra’d, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Rum, 37; Sebe’36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
Rızkı Veren Allah’tır: Yunus, 31; Hicr, 21; Ankebut, 17, 61; Rum, 40; Sebe’,24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah’tır: Hacc, 58; Mü’minun, 72; Cum’a, 11.
Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü’min, 64.
Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
Rızık Endişesi, Hakka Dâvet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
Rızık Aramak: Cum’a, 10.
Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
Zenginliği Veren Allah’tır: Necm, 48
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En’am, 52-53
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
Câhil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En’am, 42, Tevbe, 28.
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En’am, 52-53.
L- İNFAK
İnfak/Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Mûnâfıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
- 1114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
İnfak Edenler Takva Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3.
Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
Cömert Olmak: İsra, 29.
Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
Sail’i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44; Mâûn, 1-3
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
2. Fakirler ve Zenginlervehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
3. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
4. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
5. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
6. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
7. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
8. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
9. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
10. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
11. 20
12. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Fakr: c. 6, s. 150-162 Kanaat:
13. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
14. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
15. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
16. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
17. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
18. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
19. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
20. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
21. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
22. İnfak (Allah Yolunda Harcama)veysel Özcan, Mirfak Y.
23. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1115 -
24. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
25. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
26. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
27. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
28. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
29. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
30. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
31. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
32. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
33. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
34. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
35. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
36. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
37. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
38. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
39. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
40. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
41. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
42. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
43. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
44. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
45. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
46. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
47. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
48. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
49. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
50. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
51. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
52. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
53. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
54. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
55. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
56. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
57. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
58. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
59. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
60. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
61. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
62. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
63. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
64. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
65. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
66. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
67. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
68. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
69. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
70. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
71. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
72. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
73. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda,
- 1116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yeni Neşr.
74. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
75. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
76. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
77. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
78. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
79. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
80. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
81. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
82. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
83. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
84. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
85. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
86. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
87. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
88. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
89. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
90. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
91. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
92. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
93. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
94. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
95. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
96. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
97. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
98. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
99. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
100. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
101. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
102. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
103. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
104. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
105. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
106. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
107. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
108. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
109. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
110. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
111. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
112. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
113. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
114. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
115. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
116. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
117. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
118. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
119. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
120. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
121. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
122. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1117 -
123. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
124. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
125. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
126. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
127. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
128. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
129. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
130. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
131. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
132. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
133. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
134. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
135. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
136. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
137. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
138. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
139. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
140. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
141. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
142. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
143. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
144. Kütüb-i Sitte: 5/253-254; 7/189, 410, 421-423, 433-437, 440-445, 450-451, 459; 14/42-43, 48-52, 67, 499, 501; 15/466; 16/261; 17/245, 568-574.
145. Sahih-i Müslim: 1: 366, 422, 447; 2: 251-258, 508; 3: 261, 540; 5: 174-175, 327, 429-430, 435, 441, 443, 448-449, 470, 455, 478; 6: 105; 8. 9-10, 139, 172-176, 180; 9: 397-401, 518-9; 10: 376-378; 11: 76-78, 137, 142, 192-193, 207, 427-430, 435-436, 441-442, 449.
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
ÂDEM (A.S.)
• Âdem Kelimesi
• Hz. Âdem’in Yaratılışı
• Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
• Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
• Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
• İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
• Hz. Âdem’in Peygamberliği
• Âdem Olmak / Adam Olmak
• Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
“Allah Âdem’e bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini Bana bildirin’ dedi.“1
Âdem Kelimesi
“Âdem” kelimesinin hangi dilden geldiği ve hangi kökten türemiş olduğu konusu müslüman dilciler arasında tartışmalıdır. Arap dilcilerinin çoğu, bu kelimenin Arapça asıllı olduğunu, “esmerlik” ve “ülfet” anlamına gelen “üdme” veya “tip, örnek” anlamına gelen “edeme” kökünden türediğini savunurlar. Başka bir görüşe göre, “bir şeyin dış yüzü” anlamına gelen “edîme” kelimesinden türetilmiştir. Âdem kelimesinin Arapça’ya Süryânîce veya Ârâmîce’den geçtiğini savunanlar da olmuştur.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’e İslâmî kaynaklarda insanlığın atası olması sebebiyle “Ebu’l-Beşer”, Kur’an’da Allah’ın seçkin kulları arasında sayılmış olduğundan2 “safiyyullah” ünvanlarıyla da anılmaktadır. Âdem kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde geçmektedir.
Hz. Âdem’in Yaratılışı
Kur’ân-ı Kerim’e göre Hz. Âdem’in yaratılışının diğer insanlarınki gibi olmadığı kesindir. “Allah nezdinde (yaratılış bakımından) İsa’nın durumu Âdem’e benzer. Allah, onu topraktan yarattı; sonra ona ‘ol!’ dedi ve o da oluş sürecine girdi.”3 Bu âyet, bu iki peygamberin yaratılışlarındaki olağan üstü duruma işaret eder. Allah, Hz. Âdem’i topraktan yarattı.4 Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; ilim, irâde ve kudret sıfatlarıyla donatacağı bu varlığın
1] 2/Bakara, 31
2] 3/Âl-i İmran, 33
3] 3/Âl-i İmran, 59
4] 11/Hûd, 61; 20/Tâhâ, 55; 71/Nuh, 18
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir. “Sizi (aslınız Âdem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz.” 5
Genellikle sahih kabul edilen bir hadis-i şerife göre Allah, Âdem’i yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Âdem’in nesli değişik karakterler taşır. “Allah Teâlâ Âdem’i yeryüzünün her tarafından avuçladığı bir avuç topraktan yarattı. Bunun için Âdemoğulları kendilerinde bulunan toprak miktarına göre, kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi siyah, kimi bunların arasında bir renkte; (tabiat/huy bakımından da) kimi yumuşak, kimi sert, bazıları kötü, bazıları da iyi olarak geldiler.” 6
Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i yaratırken maddesi olan toprağı çeşitli hal ve safhalardan geçirmiştir:
1- Türâb (toprak) safhası “Sizi (aslınız Âdem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir.” 7
2- Tîn safhası. Tîn: Toprağın su ile karışımıdır ki, buna çamur ve balçık denilir. Bu safha insan ferdinin ilk teşekkül ettirilmeğe başlandığı merhaledir: “O (Allah) her şeyi güzel yaratan ve insanı başlangıçta çamurdan yaratandır.” 8
İnsan hayatının ruh üflenmesinden/candan sonra iki temel unsuru su ve topraktır. “Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.” 9; “O (Allah) sudan bir beşer (insan) yaratıp da onu soy-sop yapandır. Rabbin her şeye kaadirdir.” 10 Yeryüzünün 3/4’ü su ile kaplıdır. İnsan vücudunun da % 75’i sudur. Demek ki dünyadaki bu düzen, aynen insana da intikal ettirilmiştir. “Andolsun Biz insanı (Âdem’i) çamurdan süzülmüş bir hülâsadan yarattık.” 11 İşte ilk insan, yaratılışının mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sıyrılıp çıkarılmış, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratılmıştır.
3- Tîn-i lâzib: Cıvık ve yapışkan çamur demektir. Toprağın su ile karıştırılıp çamur olmasından sonra, üzerinden geçen merhalelerden birisi de “tîn-i lâzib” yani yapışkan ve cıvık çamur safhasıdır. Hz. Allah, bu süzülmüş çamuru cıvık ve yapışkan bir hale getirdi. “Biz onları (asılları olan Âdem’i) bir cıvık ve yapışkan çamurdan yarattık.” 12
4- Hame-i Mesnûn: Sûretlenmiş, şekil verilmiş, değişmiş ve kokmuş bir haldeki balçık demektir. “Andolsun Biz insanı kuru bir çamurdan, sûretlenmiş ve değişmiş bir çamurdan yarattık.” 13 Böylece Allah, Âdem’i topraktan yaratmaya başlıyor. Bunu da su ile karıştırarak tîn-i lâzib yapıyor. Sonra bunu da değişikliğe uğratarak kokmuş ve şekillenmiş hame (balçık) haline getiriyor.
5] 30/Rûm, 20
6] bk. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406
7] 30/Rûm, 20
8] 32/Secde, 7
9] 24/Nur, 45
10] 25/Furkan, 54
11] 23/Mü’minun, 12
12] 37/Saffat, 11
13] 15/Hicr, 26-28
ÂDEM
- 3 -
5- Salsâl: Kuru çamur demektir. Cenâb-ı Hak, kokmuş ve sûretlenmiş çamuru da kurutarak “fahhâr” (kiremit, saksı, çömlek, porselen) gibi tamtakır kuru bir hale getir. “O Allah insanı bardak gibi (pişmiş gibi) kuru çamurdan yaratmıştır.” 14
Hz. Âdem’in hangi günde yaratıldığı Kur’an’da belirtilmemekte, ancak hadislerde onun Cuma günü yaratıldığı, o günde cennete konulduğu, yine Cuma günü cennetten çıkarıldığı, aynı günde tevbesinin kabul edildiği ve yine bir Cuma günü vefât ettiği haber verilmektedir. 15
Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
Cenâb-ı Allah, Hz. Âdem’i yaratırken, maddesi olan çamuru, çeşitli mertebelerde değişikliğe uğratarak, canın verilmesi ve ruhun nefh edilmesine müsait bir hale getirdi. Nihâyet şekil ve sûretinin tesviyesini/düzenlemesini tamamlayınca ona can vermiş ve ruhundan üflemiştir. “Rabbin o zaman meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu düzenleyerek (hilkatini) tamamlayıp ona da rûhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal secdeye kapanın.’ Bunun üzerine İblis’ten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O (İblis) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Allah: ‘Ey İblis, iki elimle (bizzat kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?’ buyurdu. İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” 16
Cenâb-ı Allah, böylece Hz. Âdem’i en mükemmel bir şekilde yarattı. Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allah ona, haydi şu meleklere git, selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyetinin selâmlaşma örneğidir, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Âdem meleklere: “Es-selâmü aleyküm” dedi. Onlar da “Es-selâmü aleyke ve rahmetullah” diye karşılık verdiler. Âdem, insanların büyük atası olduğu için, Cennete giren her kişi, Âdem’in bu güzel sûretinde girecektir. Hz. Âdem’in torunları, onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti. Nihâyet bu eksiliş şimdi (Peygamberimiz zamanında) sona erdi. 17
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Âdem’le ilgili âyetlerde üç nokta dikkatimizi çekmektedir. Öncelikle Âdem’in, önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedenî ve ruhî yönleriyle tam ve kâmil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu sûretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Âdem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu âyetlerde hem Âdem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği aklî, zihnî, ahlâkî meziyetlerden, dolayısıyla Allah’a ibâdet hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli âyetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Âdem’e secde ettikleri bildirilmektedir.
Buna göre Allah, Âdem’i meleklerden daha üstün ve onların saygısına lâyık bir mertebede yaratmıştır. Bu meziyet yalnız Âdem’e ait olmayıp aynı zamanda bütün insanlığa şâmil bir şereftir. Kur’an’da başka vesilelerle de insanoğlunun
14] 55/Rahman, 14
15] bk. Ebû Dâvud, Salât 207; Tirmizî, Cum’a 1; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 79, Cenâiz 65
16] 38/Sâd, 71-76
17] Buhârî, Halk-ı Âdem 2 (IV/102); Tecrîd-i Sarih Terc. IX/76, hadis no: 1367
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu meziyetine işaret edilmiştir.18
Kur’ân-ı Kerim’in Âdem’le ilgili olarak ele aldığı üçüncü konu onun peygamberliğidir. Hz. Âdem’in nebî veya Rasûl olduğunu açık ve kesin olarak ifade eden âyet yoksa da yine Kur’an’ın açıkladığına göre, Âdem Rabbi’nden vahiy (kelimât) almıştır.19 Allah ona hitap etmiş, yükümlülük ve sorumluluğunu bildirmiştir.20 Başka bir âyette de Allah’ın Nuh, İbrahim hânedanı ve İmran’ın ehli ile birlikte Âdem’i de âlemlere üstün kıldığı belirtilmekte,21 böylece dolaylı olarak onun peygamber olduğuna işaret edilmektedir.
Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
Allah, Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, dünyaya yerleşip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eşyanın isimlerini ve özelliklerini öğretti. İsimlerin delâlet ettiği varlıkları anlama yeteneği verdi. “Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar: ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi. Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet ettikleri âlemleri ve eşyayı) meleklere gösterip sâdıklar iseniz (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunları isimleriyle bana haber verin’ demişti. (Melekler de:) ‘Seni tenzih ederiz; Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki Sensin Sen’ demişlerdi.” 22
Allah, Âdem’i yeryüzünün halifesi yapacağını meleklerine tebliğ etmiş, Âdem’i yarattıktan sonra ona eşyanın isimlerini öğretmiş, eşyanın bilgisini edinme ve beyan etme kabiliyetini vermiştir. Meleklerin devamlı olarak tesbih ve takdis vazifesiyle meşgul olmaları ve nefislerinin olmaması sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan keyfiyetlerine Âdem ve evlâtlarının lâyık olacaklarını Allah, Âdem ile melekleri bir imtihandan geçirerek göstermiştir.
Hz. Âdem ve onun soyunun diğer birçok varlıktan daha üstün ve değerli sayılmasının23 temelinde, Allah’ın onlara verdiği bilgi gücü bulunduğu söylenebilir. Nitekim Kur’an’da meleklerin, insanoğlunu “yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken” varlık olarak nitelendirmeleri üzerine Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra bunları meleklere sorduğu, onlar bilemeyince Âdem’e “Ey Âdem, onlara eşyanın isimlerini bildir!” dediği ve Âdem’in isimleri onlara bildirdiği açıklanmıştır.24 Tefsirlerde genellikle bu âyetlerdeki “isimler”in kavram bilgisi olduğu ve meleklerin bilmedikleri şeyler hakkında Hz. Âdem’in bilgili kılındığı, böylece onun ilimde meleklerden daha üstün nitelikte yaratıldığı yine bu âyetlerden anlaşılmaktadır. Söz konusu âyetlerin birinde, “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti” denilerek Âdem’in bilgisinin genişliğine işaret edilmiştir. Bilgi gibi bir meziyet ve imtiyaza sahip olmak, meleklerin bile Âdem’e secde etmesini gerektirdiğine göre, insanoğlu aynı meziyet sayesinde tabiattaki birçok varlığa ve güçlere
18] bk. 17/İsrâ, 70; 95/Tîn, 4
19] 2/Bakara, 37
20] 2/Bakara, 33, 35; 7/A’râf, 19; 20/Tâhâ, 117
21] 3/Âl-i İmran, 33
22] 2/Bakara, 30-32
23] bk. 17/İsrâ, 70
24] bk. 2/Bakara, 30-33
ÂDEM
- 5 -
hâkim olup eşyaya şekil verme ve onları kendi yararına kullanma kabiliyetinde yaratılmıştır.
Kur’an’da belirtildiğine göre, Allah Âdem’i yarattığı ve ona ruh verdiği zaman meleklere, “Âdem’e secde edin!” diye emretmiş, bütün melekler bu emre uymuşlar,25 ancak İblis kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla ondan üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı gelmiş26 ve bu yüzden lânetlenerek Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmıştır.27 Bunun üzerine, Allah’tan kıyamete kadar, düşmanı olan Âdem soyunu doğru yoldan ayırmak, kendi dostlarını çoğaltmak için mühlet istemiş,28 Allah da ona bu fırsatı vermiştir. İslâm’da Allah’tan başkasına ibâdet maksadıyla secde etmek küfür olduğundan, meleklerin Hz. Âdem’e secdesi İslâm âlimlerince ibâdet secdesi değil; saygı secdesi ve bir nevi biat olarak yorumlanmıştır.
Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
Allah, Âdem ve eşini cennete yerleştirdi: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş, otur. Ondan (cennetin yiyeceklerinden) istediğiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz.” 29; “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” 30
Yasak Ağaç
Hz. Âdem ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü Allah, bu ağacın adını bize bildirmemiştir. Âyetlerde, “yasak ağaç” genel olarak zikredilir, fakat bu ağacın mâhiyeti hakkında bilgi verilmez. Onun iyiyi kötüyü bilme, cinsel bilince erme durumu veya üzüm, asma, buğday ve incir ağacı olduğunu belirten rivayetler ise, kesin gerçeği yansıtmaz. Çünkü Kur’an, bu ağacın gerçek mâhiyeti hakkında, ondan “ölümsüzlük ağacı” olarak söz edenin, şeytan olduğuna işaret etmenin ötesinde bir şey belirtmez. Şu halde “yasak ağaç”, insana harama ihtiyaç duymayacak derecede sayısız nimetler bahşeden Allah’ın, kişinin arzu ve eylemleri için belirlediği sınırlara; irâdesini sınamak için koyduğu haramlara işaret etmektedir.31 Sadece şeytanın Âdem ve Havva’ya çirkin yerlerini göstermek için, hangi sözlerle kandırıp vesvese verdiği ifade edilmiştir: “Rabbiniz başka sebepten dolayı değil; sırf melek olursunuz yahut ebedî kalıcılardan olursunuz diye şu ağacı size yasakladı”32 ve “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi?”33 diyerek şeytanın onları yanılttığı belirtilmektedir. Bu ağacın mâhiyeti konusunda sahih hadislerde de başka bilgi yoktur. Âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Cenâb-ı Hak cennette Âdem’e
25] bk. 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11; Hıcr, 29-31
26] bk. 7/A’râf, 12; 15/Hıcr, 33; 17/İsrâ, 61
27] bk. 38/Sâd, 74-78
28] bk. 7/A’râf, 13-18; 15/Hıcr, 34-43; 17/İsrâ, 61, 65
29] 2/Bakara, 35; 7/A’râf, 19
30] 20/Tâhâ, 117-119
31] Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, A’râf Sûresi, 19. Âyetin Tefsiri
32] 7/A’râf, 20
33] 7/A’râf, 20
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur. Bu sınırı aştıkları takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennete bu yasak ağaç, yenilmek için değil; insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur.
Âdem’in Cennetinin Mâhiyeti
Âlimler, Hz. Âdem ve eşinin yerleştirildiği cennet hakkında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Âyette geçen “cennet” kelimesi, filolojide “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe”; İslâmî terminolojide ise, “ölümden veya kıyâmetin kopmasından sonra, mü’minlerin sonsuz mutluluk içinde yaşayacakları yer” anlamına gelir. Acaba Hz. Âdem’in ve eşinin iskân edildiği bu cennet, yeryüzünün bağlık, bahçelik ve ağaçlık köşelerinden bir köşe midir; yoksa dünyadan ayrı âhirette mü’minlere vaad edilen cennet midir? Kur’an’da buna dair açık ve kesin bir bilgi verilmemiştir. Kur’an’da bu kelimenin hangi anlamda kullanıldığı açıkça belirtilmediğinden, İslâm bilginleri bu ve benzeri âyetlerdeki “cennet” kelimesini farklı yorumlamışlardır.
1- İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Hz. Âdem’in eşiyle yerleştirildiği ve içinde yasak ağacın bulunduğu cennet, âhirette mü’minlere ve iyilik yapanlara vaad edilen, mükâfat yurdu olan cennettir. Çünkü:
a) “Allah dedi ki: ‘Kiminiz kiminize (nesilleriniz birbirlerine veya mü’minlerle şeytan birbirlerine) düşman olarak inin. Arz’da sizin için bir zamana kadar yerleşip kalmak ve geçinmek vardır. Orada (yeryüzünde) yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan diriltilip çıkarılacaksınız.”34 Bu âyetlerde “hubût” (inmek) tâbiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiştir. İlk yerleşme noktası yeryüzü dışında bir yer olmalıdır ki, buradan yeryüzüne iniş söz konusu edilebilsin. Eğer Hz. Âdem ve Havva’nın yerleştikleri yer, arzdaki bir bahçe olsaydı “hubût”tan, inişten söz etmek mümkün olmazdı.
b) Tâhâ sûresi 118-119’uncu âyetlerde Hz. Âdem’in yerleştiği cennetin anlatılan vasıfları, yani acıkmamak, susamamak, çıplak kalmamak, güneşte yanmamak, sevap ve mükâfat yurdu olan, mü’minlere vaad edilen cennete ait niteliklerdir. Bu özellikte olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur. Öyle ise Hz. Âdem’in yerleştirildiği cennet, âhirette mü’minlere vaad edilen cennettir.
c) Bu “cennet” lafzının başındaki elif lâm, umum için değil; ahid içindir. Bu da göstermektedir ki, cennetin mânâsı, müslümanlar arasında bilinen ve mükâfat yurdu olan cennete delâlet eder.
d) Yine bazı hadis rivâyetlerine göre, Allah meleklerden birine dünyanın her yerinden topraklar getirterek Hz. Âdem’i cennette yaratmıştır.35 Hz. Âdem ile Hz. Mûsâ’nın ruhlarının münakaşa ettiğini bildiren hadis 36 de bu cennetin sevab yurdu olan cennet olduğunu açıklar.
2- Âlimlerden diğer bir kısmı ise, söz konusu âyetlerde yer alan “cennet” kelimesini sözlük anlamıyla “bahçe” olarak yorumlamışlar ve bunun yeryüzünde
34] 20/Tâhâ, 120
35] bk. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406
36] et-Tâc, I, hadis no: 40
ÂDEM
- 7 -
olması gerektiğini savunmuşlardır. Meselâ, Ubey bin Kâ’b, İbn Abbas, Süfyan bin Uyeyne, Ebû Hanife ve Mâturîdî bu cennetin yeryüzünde bulunan bir bahçe olduğunu söyleyenlerdendir.37
Böyle düşünenler, şu delilleri getirirler:
a- Eğer Âdem ve eşinin konulduğu cennet, âhiret cenneti olsaydı, onlara yasak konulmaması gerekirdi, çünkü ebedîlik yurdu olan cennette yasak yoktur.
b- Cennette günah ve isyan da söz konusu olamaz; hâlbuki ayetlerde geçen cennette Âdem ve eşi günah işlemişlerdir.
c- Eğer burası asıl cennet olsaydı, orada kâfirin de bulunmaması gerekirdi. Oysa İblis, cennetteyken kâfir olmuş ve bu yüzden oradan kovulmuştur.
d- Âhiret cenneti, ebedîlik yurdudur. Oraya giren bir daha çıkmaz; Hâlbuki Âdem ve eşi, konuldukları cennetten çıkarılmışlardır.
Bütün bunlarla birlikte, Hz. Âdem’in yaratılıp yerleştiği cennetin mükâfat yurdu olan cennet veya yeryüzü bahçesi olması mümkündür. Çünkü bu konudaki naklî deliller kesin değildir ve Kur’an’da buna dair kesin bir hüküm yoktur. Bunu Allah’tan başka kimse bilemediğine göre, şu cennettir veya bu cennettir diye kestirip atmamak en uygunudur.
Bazı âlimler de, Âdem ve eşinin bulunduğu cennetin gökte olduğunu söylemişler; bahis konusu ayetlerde geçen ve “ininiz” anlamına gelen “ihbitû” fiilinin kullanılmış olmasını da, buna kanıt göstermişlerdir. Hâlbuki h b t kökü, lafzan “yokuş aşağı inmek ve yüksekten düşmek.” Mecâzen de “onurunu yitirip düşkün ve sefil hale gelmek” anlamını taşır. Bu yüzden “habita” fiili Kur’an’da gökten inmek mânâsından ziyâde, “yeryüzünde bir yerden diğer bir yere gitmek; daha iyi bir konumdan aşağı bir duruma düşmek” anlamında kullanılır. Gökten inme veya indirme gibi durumlar, Kur’an’da daha çok n z l kökünün değişik kullanım biçimleriyle dile getirilir ve h b t kökünün aksine, indirilen şeyin şerefine dikkat çekilir.
İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
Müslümanların kültürüne etki eden Hz. Âdem ve onunla ilgili olarak yaratılış, zelle, cennetten çıkarılma kıssası halka mal olduğu şekliyle maalesef büyük çapta Tevrat ve İsrailiyât kaynaklıdır. Kısâs-ı Enbiyâ gibi bazı kitaplarda da bu İsrâiliyât, İslâmî rivâyetler gibi takdim edilebilmiştir.
Kur’an, Âdem kıssasının şekil yönü ve ibret için lüzumlu olmayan teferruatı üzerinde durmamış; aksine onun, insanlık tarihi ve insan varlığı bakımından dikkate değer noktalarını belirtmiştir.
Nice insanımızın, Kur’an’ın daha çok ders ve ibret almamız için anlattığı doğruları bilmediği ve öğrenmek istemediği halde, efsane ve masal karışımına biraz da yahudilerin uydurmalarını ilâve ederek dinî kıssa diye öğrenip başkalarına aktarması cidden gülünmekten öte ağlanacak hâlimizi yansıtmaktadır. Faydalı ilim sınıfına girmeyen, kulluğumuz ve imtihanımız ile hiçbir çıkarımı olmayan, mesaj içermeyen, Kur’an’ın gereksiz görüp anlatmadığı konulara halkımız
37] İbn Kayyim, Hâdi’l-Ervah, Dımaşk 1419; s. 25
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merak duyabiliyor ve bu meraklarını uydurmalarla tatmin ediyorlarsa, bilen insanlara çok büyük görev düşüyor demektir. İnsanları, masal ve efsane yığını, İsrâiliyâttan nice katmalarla dejenere edilmiş, aslındaki nice hakikatlerin de yok sayıldığı bir din, dünyada da âhirette de kurtaramaz.
İsrâiliyât dediğimiz daha çok yahudi kaynaklarına ve hıristiyanların da kabullerine göre, kır hayvanlarının en hilekârı olan yılan, Aden’deki bahçede yaşamakta olan Havva’ya yaklaşmış, “Allah bilir ki ondan yediğiniz gün, gözleriniz açılacak, iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız” diyerek onu yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna etmiş, daha sonra Havva, yasak meyveden Âdem’e de yedirmiştir.38 Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde yılandan söz edilmez. Bazı İslâm tarihi kitaplarında geçen bu yılan unsuru tamamen İslâm dışı kaynaklara dayanmaktadır.
Yine bugünkü Kitab-ı Mukaddes’e göre yasağı çiğnemelerinin sonucu olarak ikisinin de gözleri açılır, çıplaklıklarının farkına varırlar ve incir yapraklarından kendilerine örtü yaparlar.39 Kur’ân-ı Kerim’e göre de yasağı çiğnemenin hemen ardından utanılacak yerleri kendilerine görünmüş ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başlamışlardır.40 Bundan sonra, müslüman halk arasında da yer etmiş Kur’an’a ters yorumlar daha önemlidir: Elimizdeki Tevrat’a göre esas suçlu kadındır, yani şeytan Havva’yı kandırmıştır; o da Âdem’i. Bundan yola çıkılarak kadınların kötülüğü ve şeytana meyli vurgulanır. Bu yüzden tüm kadınlar Allah tarafından cezayı hak eder. Eldeki Tevrat’a göre kadın için asıl ceza gebelik sıkıntıları, çocuk doğurma sancıları ve erkeğin hâkimiyetinde olmak şeklindedir. Erkek için de kadının sözünü dinleyip suç işlediğinden cezalar vardır: Geçim temini için toprakla uğraşmak, toprağa dönünceye kadar alın teriyle yiyeceğini sağlamak ve sıkıntılı bir hayat geçirme ceza olarak erkeğe yazılmıştır.41 Kur’an’a göre ilk suçlu, esas suçlu olarak Havva validemiz gözükmez. Şeytan her ikisini kandırmış, her ikisi aynı suçu işlemişler, sonra beraber tevbe etmişler ve affedilmişlerdir. Âdem ve eşi, içinde bulundukları cennetten, belirli bir müddet yaşamaları için yeryüzüne indirilmişlerdir.42 Zaten insan, yeryüzü için yaratılmıştır; arzda kendileri için apaçık düşman olan şeytanı ve aldatıcılığını tanıtmak için cennetteki olay yaşanmıştır.
Hıristiyanlar Âdem’in yasak ağaca yaklaşmakla büyük bir günah işlediğine, Allah’ın gadabına uğradığına, onun bu günahının kıyamete kadar her yeni doğan çocuğa geçtiğine, dolayısıyla onların da günahkâr olarak doğduklarına, ancak vaftiz edilmek sûretiyle cehennemlik olmaktan kurtulabileceklerine inanırlar. Bu aslî günah inancı, hıristiyan kültür ve felsefesinin ana fikridir. Hıristiyanlıkta insan, kötülüğün içinde rehbersiz bırakılmış, günahı ile baş başa kalmıştır. Hıristiyanlıkta insan, dünyaya artılarla (fıtrat üzere ve en şerefli varlık olarak) değil; eksilerle başlamaktadır, daha doğuştan günahkârdır. Dünyaya gözlerini açar açmaz sırtında, utanıp ezilmesine sebep olan bir kambur bulunmaktadır. Bundan daha kötüsü, bu kambur bazı insanların aracılığı olmadan insanın sırtından düşmemekte, Allah’a kendi başına tevbe ederek temizlenememektedir.
38] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 1-6
39] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 7
40] bk. 7/A’râf, 22; 20/Tâhâ, 121
41] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 16-19
42] bk. 2/Bakara, 36, 38; 7/A’râf, 24, 20/Tâhâ, 123
ÂDEM
- 9 -
Bu demektir ki, insan hiçbir zaman kendi imkânlarını kendisi kullanabilen hür bir benlik olamayacaktır. Bu kapı ona ezelden kapatılmıştır. Batı insanının dine açtığı savaş sebepleri arasında birinci sırayı, insan yaratılışına ters düşen ve insanı sahip bulunduğu soyluluğundan mahrum bırakan bu anlayış gelmektedir.
İslâm’a göre ise Allah yol gösterici, bağışlayıcı ve yardım edicidir. Zaten Âdem de cennetten çıkarıldıktan sonra birtakım kelimeler almış ve tevbesi kabul edilmiştir.43 İslâm’a göre suç ve ceza ferdî/kişiseldir; kimse kimsenin günahından sorumlu değildir.44 Kur’an’da, hıristiyan itikadının aksine, Âdem’in hatasının ve cezasının ferdîliği/kişiselliği, Allah’ın insanlara yönelttiği şu hitapla da belirtilmiştir: “Yalnız size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir; inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.” 45
İslâm âlimleri Âdem’in yasak ağaçtan uzak durması yönündeki İlâhî emre uymamasının Allah’a bir isyan ve büyük günah sayılıp sayılmayacağı konusunu tartışmışlardır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu, bunun bir günah olduğunu, yani Âdem ile Havva’nın yasağı çiğnemek sûretiyle emre karşı geldiklerini ve bu yüzden âsi olduklarını kabul etmişlerdir. Ancak bazı âlimler, “Andolsun ki Biz daha önce Âdem’e emir vermiştik; ancak o unuttu ve biz onu azimli bulmadık.” 46 mealindeki ifadeyi göz önüne alarak, Âdem’in yasaklanmış ağaca günah işleme azmi olmaksızın dalgınlıkla yaklaştığını belirtmişlerdir.
Nitekim Tefsir-i Kebir’de Fahreddin Razi’nin aktarmasıyla Hasan-ı Basrî, “Vallahi, o unuttuğu için âsi oldu” demiştir. Ayrıca İslâm âlimlerinin kanaatine göre bu olay, Âdem cennette iken, yani peygamber olmadan önce cereyan etmiştir. O zaman ne ümmet, ne de cemaat vardı. Âdem’in kasıtsız olarak işlediği bu hata, tevbe etmesi üzerine Allah tarafından bağışlanmış, yeryüzüne indikten bir müddet sonra da kendisine peygamberlik verilmiş, böylelikle o ilk insan, ilk baba ve ilk peygamber olmuştur. Aslında Hz. Âdem ve eşinin şeytanın iğvâsına kapılmaları, pişmanlık duymaları gibi hâdiseler, onların soyunun dünya hayatına ait macerasının bir özeti gibidir. Bu ilk günah ve daha sonraki gelişmelerin, yeryüzünde insanlar da haramlara yaklaştıktan sonra ataları Âdem gibi tevbe ederlerse tevbelerinin kabul edileceğini, günah karşısında insan için bir tevbe ve af müessesesinin daima işleyeceğini, insanın böylelikle kemale ereceğini gösterdiği düşünülebilir. 47
Hz. Âdem’in Peygamberliği
Hz. Âdem, ilk insan olduğu gibi aynı zamanda ilk peygamberdir. Hz. Âdem, yeryüzüne indirildikten sonra, Cenâb-ı Allah, insan nesillerinin hepsini onunla eşi Havva’dan türetmiştir. “Ey insanlar! Sizi tek bir candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva’yı) yaratan ve ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbiniz’e ittika edin, O’na karşı gelmekten sakının.” 48
43] bk. 2/Bakara, 37
44] bk. 6/En’âm, 164
45] 2/Bakara, 38-39; 20/Tâhâ, 123
46] 20/Tâhâ, 115
47] T. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 362
48] 4/Nisâ, 1
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, insanı nefsinin şehvet ve şeytanın vesveselerine mâruz kalacak şekilde yaratmış, ona bunlara karşı koyacak akıl ve vicdan (kalp gözü) vermiştir. Cenâb-ı Allah böylece insanı bu dünyada imtihan alanına koyduğu için, hikmet ve rahmetinin gereği olmak üzere hayır ve kemâl yollarına irşad edecek peygamberler göndermiştir. Cenâb-ı Hak peygamberler göndermekle, insanın tabiatına ve halifeliğine uygun imtihan şartlarını tamamlamıştır. Neticede insan bu dünyada yaptıklarının hesabını öldükten sonra diriltilince verecek, imanlı olan, iyilik ve sevap terazileri ağır gelenler cennete girecektir. Bunları kendilerine öğretip ikaz etmek için peygamberlere ihtiyaç vardır. İlk insanlara peygamber olmaya en lâyık olan zât, Allah’ın doğrudan doğruya vâsıtasız konuştuğu ataları Hz. Âdem’di.
Hz. Âdem’in peygamberliği, Kur’an âyetleriyle sâbittir. Kur’an, Âdem’e Allah’ın emir ve nehiylerini haber verir. Kendisine gelen o emir ve yasaklar, vahiy vasıtasıyla bildirilmiştir. Yine Kur’an’da geçen Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim etmeleri, ikisinden birinin kurbanının kabul olunduğunun bildirilmesi49 Hz. Âdem’e vahiy ile bildirilmiştir. Kur’an’da Hz. Âdem’in peygamberliğe seçildiğinin anlatılması için “ıstafâ” -seçti-50 kelimesi ile “ictebâ” -seçkin kıldı-51 kelimeleri kullanılıyor. Bu kelimeler Kur’an’da diğer peygamberler için de kullanılmaktadır. Hz. Âdem’in peygamber olduğunu açıkça bildiren hadisler de vardır. Ebû Zerr, Peygamberimiz’e “Yâ Nebiyyallah, peygamberlerden ilk peygamber kimdir?” diye sorduğunda, Peygamberimiz (s.a.s.): “Âdem’dir.” dedi. Ebû Zerr, “Ya Rasûlallah, o nebî oldu mu?” diye sorunca, Hz. Peygamber: “Evet o mükellem bir nebî (Allah’ın kendisiyle vâsıtasız konuştuğu peygamber) idi” dedi.52 Diğer bir hadis-i şerifte de Kıyâmet gününde, diğer nebîler gibi Hz. Âdem’in de bir peygamber olarak Rasûlullah’ın sancağı altında bulunacağı haber verilmiştir.53 Hz. Âdem’in peygamberliği hususunda (istisnâ dışında) bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir.
Hz. Âdem’in evlâtları onun irşâdı ile Allah’a iman etmiş, zamanlarındaki maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin eden hükümleri ondan öğrenmişlerdi. Ebû Zerr’den rivâyet edilen (sıhhati tartışılan) bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Âdem’e on sahifelik bir kitap indirildiğini söylemiştir.
İnsanların dinden ayrılarak ihtilâf etmeleri, hak dinin izini kaybederek bâtıl itikadlara saplanmaları, sonradan çeşitli sebeplerle meydana gelen kötü bir durumdur. Böylece beşeriyetin başlangıcının bir vahşet devri olmadığı anlaşılır. Hz. Âdem’den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılan insanlar doğru yoldan ayrılmışlardır. Allah, onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. “İnsanlar (ilk önce) bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi...” 54
Vahyi inkâr eden, bilimin kaynakları arasında Allah’ın kitabını kabul etmeyen
49] 5/Mâide, 27
50] 3/Âl-i İmran, 33
51] 20/Tâhâ, 122
52] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, V/265
53] Tirmizî, II/202
54] 2/Bakara, 213; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 35 ve devamı
ÂDEM
- 11 -
câhiliyye anlayışına göre ilk insan, yarı hayvan yarı insan ilkel mağara adamıdır. O ne konuşma, ne ateş yakma, ne dünya rızıklarından yeterince yararlanabilme ve tabii ne de okuma yazma biliyordu. Bütün bu özellikler, insanın tekâmülü ve gelişmesi sonucu çok sonraları insan tarafından keşfedildi... vs.
“Allah, yaratma, peygamberlik, halifelik, meleklerin bile saygı duyduğu yaratıkların en şereflisi...” gibi kavram ve ifadeler yoktur bu câhiliyyenin bilim diye takdim ettiği tarih kitaplarının, sosyal bilgilerin bilimsel(!) hükümlerinde. Hz. Âdem’le ilgili olarak bir müslümanın tartışmasız kesin doğru kabul ettiği Kur’an’a dayanan ilimle; müslümanlara, müslümanların çocuklarına bilim diye öğretilen câhiliyyenin bu tavrı arasında cennetle cehennem kadar fark vardır. Vahye tümüyle ters düşen bu anlayışlara ve dayatmalara tepkisiz kalması müslümanların ihmal, gaflet ve hatta ihânetiyle ilgilidir. Kâfirler, müslüman mahallesinde salyangoz satabilmekte, hatta dolma yaparak bu salyangozları müslüman çocuklarına yutturabilmektedirler. Kur’an’a dayalı ilim ile, câhiliyyenin bilim anlayışlarının arasındaki uçurum için küçük bir örnektir ilk insan konusu. Bir de bilim seviyesinde olmadığı kendilerince de kabullenildiği halde insanımızın inancını zehirlemesine göz yumulan ilk insanın menşei ile ilgili nazariye/teori var ki evlere şenlik!
Yukarıda âyetlerle ifade edildiği gibi Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem’i bizzat doğrudan doğruya çeşitli safhalardan geçirerek yaratmıştır. Darwin’ci tekâmülcülerin iddia ettiği gibi, insan maddenin kendiliğinden gelişerek tek hücreli canlı olması ve bunun da gelişerek çeşitli hayvanlar ve maymunlar oluşması ve maymunların da insana dönüşmesi yoluyla meydana gelmemiştir. Uydurma ve yakıştırmadan ibaret olan bu nazariye/teorinin doğruluğuna, deney ve gözlemlerde, delil olarak kabul ettikleri materyal fosillerinde en ufak bir ipucu bile yoktur. Bunun aksini ispat edecek fosil ve deliller ise pek çoktur. Mendel ve Pastör kanunları bunlardan sadece iki örnektir.
Evrim teorisi, ya da eski adıyla tekâmül nazariyesi, vahy terazisinde tümden bâtıl olduğu gibi; bilim ve akıl ölçülerinde de imkân dışıdır. Şöyle ki: Madde ve enerjide “emtropi” vardır. Yani gözlenen bütün doğal sistemlerde düzensizliğe, dağılıp saçılmaya doğru bir eğilim vardır. Bu gerçek, hem mikro ve hem de makro seviyelerde geçerlidir. Madde parçacıkları dağılıp saçılır gider. Enerji de akıllı birisi tarafından plânlı ve düzenli olarak kapalı duvarlar arasında ve borular içerisinde kontrol altına alınmazsa dağılır gider. Dışarıdan gelen güneş enerjisi de, bunu alıp kullanacak çok muazzam bir makine sistemi yoksa, boşlukta dağılır. Bu bir fizik kanunudur (Allah’ın evrendeki yasalarından, tabiattaki kanunlarındandır). Aklı başında hiçbir bilgin bu kanuna karşı fikir ileri sürme cesareti gösteremez.
Madde âtıldır (eylemsizdir), kendiliğinden bir gücü yoktur (fizikteki atâlet/eylemsizlik prensibi). Allah’tan başka hiçbir şeyin kendiliğinden hiçbir gücü, düzen ve nizamı yoktur (lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Akıllı ve şuurlu birisi tarafından plânlı düzenli bir makine sistemiyle kontrol edilmeyen enerji de her şeyi dağıtır, yakar ve yıkar. Meselâ nükleer bir santralde kontrol altına alınamayan bir atom enerjisi her şeyi yakar ve yıkar, dağıtır ve boşlukta dağılır gider. Öyle ise basit bir otomobilin bir yapıcı mühendisi olmadan demir yığınları arasından güneş enerjisi veya herhangi bir enerji ile meydana gelmesi imkânsızdır. Deney
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve gözlem de akıl da bunu kabul etmez.
En basit bir canlının organizmasının (cesedinin) yanında, mükemmel bir otomobil veya en ileri seviyede yapılmış bir bilgisayar, çocuk oyuncağı gibi kalır. Bir elektronik beyin bozulduğu vakit kendi kendisini tamir edemez, kendi mislini ve benzerini, maddelerini dışarıdan toplayarak yapamaz. Çünkü âtıldır/eylemsizdir, şuuru yoktur. Bunlar akıllı birisinin yapacağı hesap ve plân işidir. Akılsız ve cansız madde kendiliğinden bir makine veya bir bilgisayarı yapamayınca, ya bunların yapıcısı olan insanı nasıl yaratabilir? İnsanın yaptığı en mükemmel bir bilgisayar, insan tarafından tamir edilip kontrol edilmezse, kendisini tekâmül/evrim ettirmek şöyle dursun, madde yığınları arasında dağılıp gider.
Bir eser, müessirinden (yaratıcısından) üstün olamaz. Bir eser de yapıcısında bulunmayan vasıflar bulunamaz. Netice, sebebinden üstün olamaz. Taş sebep olursa, parçacıkları taşın eseri (neticesi) olur. Maddede can yoktur; insanî ruh ve bunun özellikleri olan şuur ve akıl hiç yoktur; vicdan ve bunun özellikleri olan sevgi, nefret ve üzüntü de yoktur. Bir maddenin, pek çok mükemmel makine sistemi olan bir canlının vücudunu meydana getirmesi ve ona kendisinde hiç bulunmayan canı, hele akıl, irâde ve vicdanın kaynağı olan ruhu vermesi ne kadar akıl ve imkân dışıdır. Can enerji değildir. Can, canlının duyup görmesini ve gayeli hareket etmesini sağlayan, vücudunu tamir etme, kendisini koruma ve neslini devam ettirme görevini üstlenen manevî bir cevherdir.
Bir canlı sisteminin meydana gelebilmesi için mutlaka şu şartlar gereklidir:
1- Sistemin gelişigüzel değil; enerji ve besinleri dönüştürecek mükemmel mekanizması ve makine sistemi olmalıdır.
2- Otomobilin çalışması için nasıl petrol lazımsa, bunun da kullanılabileceği bir enerji kaynağı, yani besinler bulunmalıdır. Canlıların besinleri, bitki ve hayvan organizmalarıdır.
3- Bu enerjinin dönüşüm mekanizmalarını idare edip devam ettirmek ve çoğaltmak için bir kontrolcü bulunmalıdır. Çünkü Termodinamiğin ikinci kanunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli İlâhî kanuna göre sistemlerin düzensizliğe doğru tabii bir kaymaları vardır. Otomobilde bu kontrolcü şoför, elektronik beyinde kontrol mühendisidir. Otomobilin şoförü veya elektronik beynin kontrolcüsü ölmüşse bunlar kendi kendilerine gayeli ve düzenli çalışamazlar. Kendilerinin benzerlerini meydana getiremezler ve kendilerini tamir edemezler. Az bir zaman sonra çürür, dağılır ve saçılıp giderler. Canlıların mekanizma ve makinelerinin kontrolcü ve idarecisi canlıdır. Canlının canı çıkmışsa, bunca muazzam zekâsına rağmen insan dahi ona canı veremez.
4- Canlı bir sistemin mutlaka akıllı ve âlim bir yaratıcısı olmalıdır. O da Allah’tır. Otomobilin yapıcısı akıllı bir insandır. Öyle ise canlıların organizmalarını, o akıllara durgunluk verecek çok muazzam makine sistemlerini, oksijen - hidrojen (yani su), fosfor, kükürt, azot, karbon, kalsiyumdan yaratan ve bunlara canı veren Allah’tır.
İnsanla hayvan arasında mâhiyet farkı vardır. İnsanlarda akıl, irâde ve vicdan vardır. Hayvanlarda bunlar yoktur. Bunların kaynağı da Allah’ın insana verdiği ruhtur. Bu insanî ruh hayvanda yoktur. Buna göre evrim teorisi/Darwinizm
ÂDEM
- 13 -
imkânsızdır. Darwinizme inananların, insanın maddeden kendiliğinden tekâmül ederek/evrimleşerek meydana gelişini “Akılları mı emrediyor, yoksa bunlar, azgın kimseler midir?” 55
Kur’an, sahih hadisler ve bunlara dayanan diğer güvenilir İslâmî kaynakların Hz. Âdem hakkında verdiği bilgilerden çıkan sonuca göre Hz. Âdem topraktan yaratılmıştır. Konuyla ilgili âyetlerden, bu yaratılışın belli bir gelişme seyri takip ettiği ve süresi bilinmemekle birlikte belli bir zaman içinde tamamlandığı sonucu da çıkarılabilir. Ancak bu gelişme, hiçbir zaman İlâhî irâde ve kudretin tesiri olmaksızın doğal bir evrim şeklinde anlaşılamaz. Bütün ilgili âyetlerde Hz. Âdem’in herhangi bir başka canlıdan tekâmül sûretiyle değil; topraktan ve tamamıyla bağımsız bir canlı türün atası, öteki bütün canlı ve cansız varlıkların aksine, yeryüzünde halife kılınarak, yükümlü ve sorumlu tutulan ve bunun için gerekli manevî, ahlâkî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olarak yaratıldığı, tartışmaya yer vermeyecek şekilde açıklanmıştır. Bu sebepledir ki insanın yaratılışının bu özel yanını bütünüyle reddederek onu bayağı canlılar seviyesine indiren teorileri İslâm inançları ile bağdaştırmak mümkün değildir. 56
Âdem Olmak
Âdem (adam) olmak, bir iddiadır. Her iddia da bir ispat/bir bedel ister. Âdem olmanın bedeli, Arapça yazılışında âdeta simge hâlinde gösterilmiştir. Bu yazılışı mercek altına aldığımızda, bu hakikati daha yakından görürüz. Âdem bir elif, bir dal ve bir mim harfinden oluşur. Birçoğumuzun bildiği gibi bu harfler, Âdem kelimesinde namazın simgesidirler.
Elif; kıyamı, dal; rükûyu ve mim de secdeyi simgeler. Bu basit yazılımın bize gösterdiği hakikat şudur: Ey Âdemoğlu! Âdem (adam) olmak istiyorsan, kul olmak zorundasın. Allah’ın karşısında esas duruşa geçmek zorundasın.
Kıyam, rükû ve secde… İşte insan (Âdem/adam) olmanın anahtarları… Allah karşısında esas duruşa geçmek, eğilmek ve secdeye gitmek… İblis, bunları yapmadığı için şeytan oldu. Sûreta (şekil olarak) insan olanlar da bunlardan kaçındığı için Âdem olamıyorlar/olamayacaklar…
Âdem olduğunu söyleyen her kişi, önce esas duruşa geçecek, sonra eğilecek, sonra secdeye kapanacak ve insanlığa (er kişiliğe) adımını atacaktır. Burada eğilmek, alçalmanın değil, yücelmenin işaretidir. Bunlar da semboldür ve bunların da içinin hakkıyla doldurulması gerekir. Her kıyam, rükû ve secde ferdî hayatta doğruluk ve dürüstlüğe, güvene, şefkate, vicdana, merhamete, sevgiye vb.; cemiyet hayatında da dayanışmaya, yardımlaşmaya, kardeşliğe, adalete, özgürlüğe vb. değerlere karşılık gelmelidir.
İçi boş bir kıyam, bir rükû ve bir secdenin de bir anlamı ve karşılığı olmayacaktır. Âdem olma iddiası, hayat boyu ispat edilmesi gereken zor bir iddiadır. Hatta dünya hayatını Âdemleşme veya Âdemleşememe serüveni olarak da adlandırabiliriz. Kimi, iddiasını ispatlayacak, kimisi böyle bir iddianın farkına bile varamayacaktır.
Görünen o ki, birçoğu bu iddiayı kaybetmekle karşı karşıyadır. Rabbimizin
55] 52/Tûr, 32; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 40
56] İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 359
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birçok ayetinde de belirttiği gibi insanların birçoğu akıllarını kullanmamaktadır.
Âdem (adam-insan) olma meselesi, söylem planında kolay, eylem planında zor bir mesele olarak karşımızda hayatiyetini sürdürmeye devam ettirmektedir. 57
Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
Hz. Âdem topraktan yaratılmıştır. İnsanın topraktan yaratılması, bir yönüyle Allah’ın yüce kudretine delil olurken, bir yönden de insana bir hatırlatmadır: “İşte senin aslın, hakir/âdi bir çamurdur. Büyüklenmeye hakkın yoktur.” O yüce kudret olmasaydı, çamur nasıl insan haline gelebilirdi? O çamura üflenen İlâhî ruh onu canlandırıyor, hareketli ve şuurlu hale getiriyor. Bu, insanın iki boyutlu olduğunu da gösterir: Topraktan meydana gelen maddî ve beşerî boyutu, İlâhî ruhtan üflenen ve Allah’ın isimleri öğretmesinden oluşan manevî, ruhî ve ilmî yönü, halifelik boyutu. İnsan, kendine verilen yetenekler sayesinde mayasındaki çamurluğu, yani değersizliği, düşük bir seviyeyi de seçebilir; kendisine üflenen İlâhî ruh yönüne meylederek yüceliği, üstünlüğü, İlâhî ahlâkı da seçebilir.
Çamur, durağanlığı, hantallığı, bir yerde çöküp kalmayı; ruh ise hareketi, canlılığı, çabayı ve gayreti işaret eder. İnsan mayasındaki çamur alçaklığa, ruhu ise yüceliğe meyillidir. İnsanı ancak İlâhî ruhtan gelen bilinç, olgun harekete yöneltebilir.58 İnsanlar arasındaki mesafe, çamur ile İlâhî ruh arasındaki mesafe kadar olabilir.
Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzünde hemen her şey insanın hizmetine verilmiştir. Her şey, insanın önünde âdeta melekler gibi secde etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, bu evrensel değerleri ve nizamı inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır. Avrupa’da ortaya çıkan Hümanizm, insana verilen bu ulvî değerin yanında hiçbir anlam ifade etmez.
Hz. Âdem’in Kur’an’da anlatılan kıssası, bütünüyle yaratılışın ve insanlığın hikâyesidir. İnsan hayatının nasıl başladığını, nasıl devam etmesi gerektiğini ve nereye varacağını haber veriyor. Âdem kıssası, insanın yüksek mertebesini, kendisine melekler dahil bütün yerdeki varlıkların hizmet ettiği yeryüzü halifeliğini ve bunun sorumluğunu hatırlatıyor. Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak emanet yükünü hakkıyla taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Âdem kıssası, insanı Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçmaya alıştırıyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor.
Eşyanın isimlerini insan kendiliğinden bilip öğrenmiş değildir. Meleklerin ve insanın Allah’ın öğrettikleri ve öğrenme kabiliyeti verdiklerinin dışında kendiliklerinden bir ilimleri yoktur.59 İnsana, Allah ilim öğrenme yeteneği vermemiş, onu vahiyle desteklememiş, ona eşyanın isimlerini öğretmemiş olsaydı, insan dünyada hiçbir ilerleme gösteremez, yeryüzünün efendisi, halifesi de olamazdı. Öğretilen isimler sayesinde bilgiye, bilince, adlandırmaya, bilmeye, idrâk ve ifade etmeye kavuşmuş bulunuyoruz. Bunlar olmadan hayat olur mu?
İlimlerin kaynağı olan Kur’an’ı öğreten O olduğu gibi Beyanı, açıklama
57] Eyüp Yıldırım
58] Ali Şeriati, İnsan, s. 15-16
59] bk. 2/Bakara, 30-33
ÂDEM
- 15 -
yeteneğini de Allah öğretmiştir. “Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı/açıklamayı öğretti.”60
Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri, gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz, bizim bilmemizin faydalı olmadığı gaybı kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler, falcılar, kâhinler, medyumlar, cinciler, üçkâğıtçı sihirbazlar yalancıdır.
Hz. Âdem’in cennete konulmasının hikmetini en iyi Rabbimiz bilir. Onun cennet hayatının, Allah’ın nimetlerinin büyüklüğünü görme, O’nun koyduğu sınırları tanıyıp onlara uyma, insana kötülük yapabileceklere karşı dikkatli olma amacı taşıdığı söylenebilir. Bu cennet, insanlar için bir örnektir ya da dünyayı nasıl cennet gibi yapabileceklerinin metodunu göstermedir. Kişi kendi hayatını dilerse cennet gibi ve ölümden sonrasını da cennet yapar; dilerse hayatı kendisi ve çevresi için cehenneme çevirir. Allah’ın bir emrine isyan insanın Cennetten uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Yapılan isyana, hatayı kabul edip tevbe edilmez ve Allah’ın emrine karşı bir mantık yürütülmeye, hataya te’vil bulup kılıf uydurmaya kalkılırsa Allah’ın lânetine uğranılan şeytanlaşma söz konusu olacaktır. Hz. Âdem’in cennet hayatı bu esprileri hatırlatıyor.
Kaybedilen cenneti yeniden bulmanın yolu, İslâm’ın tanımını yaptığı takvâ elbisesini kuşanıp müttakîlerden olmaktır. Bu ahlâk, yeryüzünü de insan için cennet haline getirecektir. Müttakîlerden kurulu bir toplum, saadet/mutluluk toplumudur. Takvâ sahibi mü’minler, her devirde asr-ı saadeti yaşayan, saadeti asra taşıyan kutlu insanlardır. Müttakîler için hazırlanmış olan ebedîlik cenneti, geçici olan dünya cennetinde kazanılır. Dünyayı kendisi ve çevresi için cennet gibi yapanlar, Âhiret cennetine adaydırlar. Ebedîlik cenneti, ancak bir bedel karşılığı kazanılır. Bu bedeli mü’minler nefisleriyle, İblisle ve Allah’ın düşmanlarıyla, her şartta ve her imkânda mücadele ederek, hiç kimsenin kınamasına aldırmadan Allah’ın emrini yerine getirerek öderler. Hz. Âdem’in cennet hayatı, bu gerçeklerin işaretlerini vermektedir.
Hz. Âdem, cennette olmasına rağmen yasak ağaca yaklaşmama emri ile denendi. İnsan orada bile başıboş, kuralsız ve sorumsuz değildi. İnsan yeryüzünde, İblis’in serbestçe faaliyet yapabildiği, nefislerin hoşuna gidecek sayısız çekici zevklerin olduğu, saptırıcıların kol gezdiği bir ortamda başıboş olabilir mi? Kuralsız ya da şeriatsiz kalabilir mi? Sorumluluk, hayatın anlamıdır ve devamını sağlayan en önemli ilkedir. Sorumsuzluk kişi için yokluktur. İnsanın yokluktan kurtulup var olmasını isteyen Yaratıcı, onu yaptıklarından ve emaneti taşıma görevinden sorumlu tutmuştur. Bu, ona değer vermedir, bir başka deyişle adam yerine koymadır.
Yasak ağaç -Allah daha iyi bilir- yeryüzündeki yasakları/haramları sembolize etmektedir. Rabbimiz bununla insanları kendi haram sınırları konusunda duyarlı olmaya davet ediyor. Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine/bedbahtlığına sebep oldu.61 İnsan tıpkı atası Âdem gibi, ister bilerek, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse, O’nun sınırlarını çiğnerse ya da hükmüne uymazsa; şekavete düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrar, çok şey kaybeder.
60] 55/Rahmân, 1-4
61] bk. 20/Tâhâ, 117
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günümüzde ne yazık ki İblis’in yandaşları yeryüzünün her tarafını, işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar yüzünden yasak ağaçlarla doldurdular. Onlar, sürekli yasak ağaç üretmekte ve onu reklâmlayarak pazarlamaktadırlar. Şimdilerde asıl mesele, yasak olmayan ağaçları bulup onların meyvesinden yemek ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmek ve diğer insanlara sunmaktır.
İnsan, diğer varlıklardan üstün kılınmasına rağmen,62 hem unutkan ve zayıftır, hem de yaratılışında olan çamurluğa ve İlâhî ruha meyillidir.63 Hz. Âdem, cennette olmasına ve Rabbinin uyarılarına rağmen yasağı unuttu.64 İnsan, unutarak veya aldanarak hata yapabilir. Mü’min insana düşen, hatasını İblis gibi savunmak değil; Âdem ve eşi gibi hatasını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir. Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder. 65
Hz. Âdem ve Hz. Havva, hatalarını anladıktan sonra şu duayı yapmışlardı: “(Âdem ile eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”66 Yaptıkları bu dua, tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık göreceğinin, cezaya sebep olacağının delilidir. Öyleyse bütün günahlara tevbe etmeli, sürekli Allah’a istiğfârda (bağışlanma dileğinde) bulunmalı. Peygamberimiz bile her gün sayısız çoğunlukta istiğfâr ederdi. 67
İblis, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını, her zaman ve her şartta sürdürecektir. İblis de, onun askerleri ve yardımcıları da tatil yapmayacaklar.68 İblis ve yandaşları en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan alıkoymaya çalışırlar. Onlar, müslümanların bütün hayırlı işlerine engel olmaya gayret ederler.
Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar günahlarını itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın emrini beğenmezlik etmediler, O’na karşı kibirlenmediler. İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabullenmedi, Allah’ın emrine karşı istikbar etti. Allah’ın İslâm’la gönderdiği hükümlere/ölçülere teslim olduğu ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da günahlarına tevbe edenler, tıp Hz. Âdem gibi affedilirler. İmanda, İlâhî yasaklarda, Allah’ın hükümleri konusunda pazarlık yapanlar, sonra kendi görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, İblisin arkadaşıdırlar.
Hataya düşmenin, günah işlemenin sebebi, başkasının teşviki olsa bile, insanın bizzat kendisi esas suçludur; esas sebep, insanın kendi arzusu, kendi hevâ ve hevesidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse bir başkasının yerine kulluk da yapamaz. Herkesin yaptığı kendisine aittir.
Kadın, insanın asırlar boyu çektiği çilenin sebebi değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşi veya annesidir. Üstünlük cinsiyette veya rütbelerde
62] 17/İsrâ, 70
63] 4/Nisâ, 28
64] 20/Tâhâ, 115
65] 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53 vd.
66] 7/A’râf, 23
67] bk. İbn Mâce, Edeb 57, hadis no: 3815-3817
68] bk. 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64 vd.
ÂDEM
- 17 -
aranmamalıdır.
Çıplaklık şeytandandır. O, Hz. Âdem’i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı. Bu olay, aynı zamandan hem günah işlemenin insanı sıkıntıya sokacağına, hem de şeytanın insanı elbiselerinden soyarak ona daha rahat hâkim olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle Kur’an insanları bu konuda uyarmaktadır: “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne-babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın.” 69
Bilinmeli ki, avret yerlerini örtmek ve namusu korumak ölçüsü, insana verilmiş önemli nimetlerden ve yüceliklerden biridir. Değerini anlayanlar için böyledir ama, hayvanlar örtünme gereği duymazlar. Hz. Ömer’in rivâyetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim (uygun) bir elbise bulursa onunla (gereği gibi) örtünsün. (Giyerken), elbise köprücük kemiğine gelince; ‘Beni giydiren, kendisiyle avret yerimi örten ve hayatıma (o elbise ile) güzellik kazandıran Rabbime hamdolsun’ desin.” 70
İblis, çıplaklığı insanları avlamak için bir tuzak olarak kullanıyor; ağına düşürdüğü kurbanlarının da takvâ elbisesinden sıyrılıp ayıplarının ortaya dökülmesine çalışıyor. Onları Rablerinin huzurunda, insanların içerisinde rezil ediyor. Mü’min, takvâ elbisesi ile ruhunu, hayatını ve edebini koruma altına alır. İman ve takvâ ile Allah’ın istediği gibi bedenini örtüp, haysiyetini, iffetini, şerefini ve fıtrattaki yüceliğini korur.71 İblis ve yandaşları İslâm’ın getirdiği tesettür/örtünme ölçüleriyle savaşırlar. Çünkü örtüsüzlük, insanları, toplumları ve nesilleri bozmaya götüren önemli yollardan biridir. Günümüzdeki İblis askerlerinin de belirttiği doğru olabilir; “tesettür siyasal ve dinsel bir simgedir.” Tamam da, açıklık ve çıplaklık da şeytanî bir simge ve haram tanımazlığın, ahlâksızlığın simgesidir/alâmetidir. 72
Âdem kıssasında cennette iskân, yasak ağaçtan yeme ve tevbe”den oluşan üç aşama, Abduh’a göre insanın yaratılışındaki üç evreye tekabül eder. Âdem kıssası Âdemoğlunun kıssasıdır. Âdem’in adının anılması, kavmi, büyüğünün adıyla anmak kabilindendir. Cennette iskân, üzüntü ve kederin olmadığı, “kederden kaç hazza koş” sözünde ifadesini bulan çocukluk evresine delâlet eder. Ağacın meyvesinin yasaklanması ve bu yasağı çiğnemek irâdenin ortaya çıkma evresine, pişman olarak Allah’a yönelmek ise olgunluk evresine tekabül eder. Allah’tan kelimelerin verilmesi insan aklının hakikati bulmaya yetmediği, mutlaka nübüvvete ihtiyaç duyduğuna delâlet eder.73 İnsanlığın atası Âdem’in yaşadığı bu süreçle, her bir insanın anne karnında yaşadığı embriyolojik gelişim süreci arasında, “tedebbür” için bazı paralellikler kurulabilir mi? Anne rahmi, Âdemoğlunun zahmetsizce yaşadığı bir tür “cennet”; Âdem’in kovuluşu, insanın dünyaya gelişini; Âdem’in yasak ağaçtan yedikten sonra cinselliği keşfetmesi, insanın âkıl-bâliğ olarak cinselliği keşfetmesini çağrıştırır. İnsanın dünya hayatının âhirete nisbeti, ana rahmindeki sürenin dünya hayatındaki süreye nisbeti
69] 7/A’râf, 27
70] Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed bin Hanbel, naklen: İbn Kesir, 2/12
71] 7/A’râf, 26
72] Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, s. 243 ve devamı
73] El-Menâr, c. 1, s. 282-284
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibidir. Allahu a’lem. 74
Hz. Âdem Kıssasından Çıkarılabilecek Dersler ve İbretler
1- Bu kıssada üç yaratıktan söz edilmektedir. Bunlar: Teslimiyet örneği melekler; kibir, öfke, isyan ve günahta ısrar eden nankörlük örneği İblis ve iyiliğe de kötülüğe de yönelme hissini içinde barındıran, her iki yöne de gidebilme gücüne sahip olan insan.75 İnsan bu haliyle hem meleklerle hem de İblis’le aynı yerde bulunabilecek ve yarışabilecek durumdadır. Yani hem meleklerden de yüce, hem de İblis’ten de aşağılık olabilir. 76
2- Hz. Âdem kıssası, bütünüyle yaratılışın ve insanlığın hikâyesidir. Onun var edilmesiyle yeryüzündeki hayat olgunluğa ulaşmıştır. Bu kıssa, insanın yeryüzü sınav alanına inmesinden Allah’a dönüşüne kadar geçen zamanın açık bir sahnesidir.
3- İnsanın dünyadaki hayatı tesadüfen başlamamıştır. Onu Allah yaratmış ve yaratılışını da belli ölçüler içinde ve kâinatın işleyişiyle uyumlu bir şekilde yapmıştır.
4- Allah, yüce gücü bilinsin diye varlıkları ve insanı yarattı. O kendisine ibâdet edilmesini sevdiği için, ibâdet edici kullar var etti. O aynı zamanda az bir amele çok karşılık vermeyi, suç işleyeni affetmeyi sever. Bu da insanın yaratılışı ile gerçekleşti. Allah’ın bir adı da Muhsin’dir. O kullarına ihsan etmeyi sever. Âdemoğullarını yarattı ve onlara bol bol ihsan etti.
5- Kur’an’da Hz. Âdem’in topraktan yaratılışının yedi yerde tekrar edilmesi, aynı zamanda ölümden sonra diriliş olacağına bir işarettir. İnsanı topraktan yaratan, çürümüş ve toprağa karışmış kemiklere de can verebilir. 77
6- Yüce Allah, yoktan varlık, zayıftan güçlü, sâkinden hareket, cansızdan canlı yaratır. Onun izniyle su ve toprak hareket eder, konuşur hale gelir.78 İnsan, kendisini böyle yaratan zâta karşı sorumlu değil midir?
7- İnsanın topraktan yaratılması, bir yönüyle Allah’ın yüce kudretine delil olurken; bir yönden de insana bir hatırlatmadır: “İşte senin aslın, hakir/âdi bir çamurdur. Büyüklenmeye hakkın yoktur.” O Yüce Kudret sayesinde çamur insan haline geldi. O çamura üflenen İlâhî ruh onu canlandırıyor, hareketli hale getiriyor. Bu insanın iki boyutlu olduğunu da göstermektedir.
8- İnsan, kâinatta üstün, eşsiz bir varlık olarak yaratılmış, bu eşsiz ve üstün konumuyla uyumlu bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Onun bu dünyadaki sıfatı “halife”dir. Halife, başkasının yerine geçmek anlamına gelmektedir. İnsan ya yeryüzüne ya da başka toplulukların yerine vâris kılınmıştır.79 İnsan dünyada kendi başına buyruk olarak yaratılmamıştır. İnsan, Allah’ın ölçülerini unutmamalı, halife olduğunu hatırından çıkarıp kendini hâkim zannetmemelidir. Eğer
74] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Y., s. 17
75] 76/İnsan, 2-3; 91/Şems, 8
76] 95/Tîn, 4-5
77] 36/Yâsin, 78-81
78] 30/Rûm, 20
79] 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69
ÂDEM
- 19 -
haddini aşıp böyle bir iddiada bulunursa kâfir, zâlim ve fâsıklardan olacaktır. 80
9- Âdem’e isimlerin öğretilmesi, hem insanın değerinin yüce olduğuna bir işarettir; hem de kullar için muazzam bir nimettir. Öğretilen isimler sayesinde bilgiye, bilince, adlandırmaya, bilmeye, idrak ve ifade etmeye kavuşmuş bulunuyoruz. Bunlarsız hayat nasıl olurdu?
10- Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri; gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz, meleklerin ve bizim bilmemizin faydalı olmadığı ‘gayb’ı kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler, falcılar, medyumlar, kâhinler yalancıdırlar.
11- Meleklerin “yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek halife mi yaratacaksın?” diye sormaları ve Allah’ın cevap olarak “sizin bilmediğinizi Ben bilirim,” demesi göstermektedir ki, bilmeden hüküm vermek yanlıştır, hele dinî konularda rastgele fetvâ vermek kötüdür.
12- Allah, Âdem’e isimleri öğreterek eşya hakkında temel bilgiyi vermiştir. İnsana bilgi ve yetki (irâde) birlikte verilmiş ve ondan bazı isteklerde bulunulmuştur. O hilâfetini bu verilen bilgi ve yetkiyle sürdürecektir. Hilâfeti adâlet sınırları içinde olmalı; hevâsına uymamalı ve Allah’a teslim olması gerektiğini unutmamalıdır.81 “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” sözü aynı zamanda insanların tümüne verilen nimetlerin hatırlatılmasıdır.
13- Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak “emanet” yükünü taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Dağların, yerin ve göklerin taşıyamamaktan korktukları82 “emanet” nedir? Gerçek mü’min olmak, insanlar arasında emîn/güvenilir sıfatı kazanmak, Allah’tan gelen İlâhî vahiyden emin olarak, İlâhî hükümleri tereddütsüz kabul etmek, kulluk emaneti, Kur’an ve Kur’an’la bildirilen İlâhî yasalar, insana yeryüzünde yön veren serbest irâde... Bütün bunlar, emanetin değişik açılardan görünüşüdür. İrâdesini Allah’ın hükmüne tâbi kılanlar, halifelik görevini yaparlar; irâdelerini İblis’e ve nefislerine teslim edenler ise emanete ihanet ederler.
14- Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzündeki hemen her şey, insanın hizmetine verilmiştir. “O, arzda/yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”83 Her şey, insanın önünde melekler gibi âdeta secde (bey’at/hizmetinde olma yemini) etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, evrensel değerleri ve düzeni inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır.
15- İblis’in üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah’ın koyduğu ölçü verir. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî mantıktır. Kur’an’a göre üstünlük takvâda,84 ilimde85 ve cihaddadır.86 Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa,
80] 5/Mâide, 44, 45, 47
81] 2/Bakara, 30; 38/Sâd, 20
82] 33/Ahzâb, 72
83] 2/Bakara, 29
84] 49/Hucurât, 13
85] 39/Zümer, 9
86] 4/Nisâ, 95
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onda iblis anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbâr edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
16- Allah, Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tayin etmişti. İblis bunu görünce kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Âdem’e verdiği bu halifelik emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden secde etmedi. İblis, Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını ve hikmetlerini göremeyip kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Kim nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı var demektir. İblis’i isyana sevk eden haset/kıskançlık, kibir ve cehalet, şeytanî özelliklerdir. Kimde bu özellikler varsa, o şeytanî karaktere sahiptir.
17- İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.87 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti.
Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti.
18- İblis’in belki en önemli hatası, yanlış şekilde kıyas etmesi, Allah’ın hükmüne rağmen akıl yürütmesidir. Bu akıllılık değil; akılcılıktır. Bu şeytanî anlayışa göre ölçü, Allah’ın hükmü değil; akıldır. Böylece akıl putlaştırılmıştır. Aklın Allah’ın hükmüne teslim olması, kulun yaratıcısına itaat etmesi gerektiği halde,88 kendi görüşünü/hevâsını ilâhlaştırmasıdır. Yani kendi aklınca ateş topraktan üstündür; dolayısıyla kendisi de Âdem’den üstündür. Hâlbuki o durumda Allah’ın kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula yakışan, mutlak Yaratıcı karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i kıskanan İblis isyan etti ve lânetlendi. O, ölçüleri tersyüz etti, Allah’ın yarattığı akılla Allah’ın hükmünü tartmaya çalıştı. Allah’a teslim olması, hükmüne itaat etmesi gerekirken alternatif üretmeye kalktı. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” 89
19- Şeytanın ateşin topraktan üstün olduğuna dair hükmü de yanlıştır.
87] 38/Sâd, 71-85
88] 33/Ahzâb, 36
89] 33/Ahzâb, 36
ÂDEM
- 21 -
Toprak, nimetleri, bereketi, üremeyi temsil eder. Toprağın bu üreticiliğine, besleyiciliğine karşılık, ateş; yakıcı, yıkıcı, mahvedicidir. Bu, toprağın ateşe mânevî üstünlüğüdür. Maddî üstünlük ve galibiyete gelince, ateş toprağı yakamaz; ama toprak ateşi söndürür. Ateş geçicidir, yanan ateş, bir müddet sonra sönüp kaybolur gider. Toprak ise çağlar boyu, nesilden nesile hem de çeşit çeşit verir de verir. Ateşin, yani yakıcı ve yıkıcı şeylerin, meselâ ateşli silâhların, atom bombası vb. araçların güç kaynağı, büyüklük ve üstünlük vasıtaları olduğunu iddia etmek şeytânî bir değerlendirmedir. Şeytan, bu tür yakıcı ve yıkıcı şeyleri, dostlarının gözünde büyüterek, bu sahte güçleri elinde bulunduranlardan insanları korkutur. Ayrıca toprak tevâzunun, secdenin timsalidir; ateş ise isyanın.
20- Kibir/büyüklük taslamak, insanı alçaltan şeytanî bir huydur. Bu huy, insanı Allah’ın hükümleri karşısında istikbâr etmeye ve istiğnâ duygusuna götürür. Kibir, istikbâr, istiğnâ (kendini Allah’a karşı muhtaç hissetmeme) duyguları, şeytanın önemli araçlarındandır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün azılı inkârcıların tavrı istikbârdı. Bu çirkin huy yüzünden insanlar Rablerine secde etmekten, O’nun emirlerini dinlemekten yüz çevirirler.
İnsanın topraktan yaratılmasının bir hikmeti de, toprağın tevâzu (alçak gönüllülük) ve haddini bilme halini hatırlatmasıdır. Böylece insan, Allah karşısında haddini bilmeye çağrılıyor. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır.” 90
21- Allah, meleklere “bir halife yaratma” iradesinden söz etti. Bu âyetten, bir şey yapmadan önce akıllı ve işin ehli insanlara danışma (istişâre etme) ahlâkına işaret çıkarılabilir.
22- Hz. Âdem’in cennet hayatının, Allah’ın nimetlerinin büyüklüğünü görme, O’nun koyduğu sınırları tanıyıp onlara uyma, insana kötülük yapabilecek düşmanlarına karşı dikkatli olma bilincine sahip olma amacı taşıdığı söylenebilir. Bu cennet, insanlar için bir örnektir. Dünyayı nasıl cennet gibi yapabileceklerinin metodunu gösterir. Kişi kendi hayatını cennet gibi ve ölümden sonrasını dilerse cennet yapar; dilerse hayatı kendisi ve çevresi için cehenneme çevirir. Hz. Âdem’in cennet hayatı bu espriyi hatırlatıyor.
Allah’ın başlangıçta insan için uygun gördüğü yer cennettir. İnsan, Allah’ın hidâyetine uyar ve hatalarında ısrar etmeyip tevbe yolunu seçerse yine cennete kavuşacaktır. Ancak bu defa kazanarak, yani dünyada iken şeytanın yolunu reddedip Allah’ın emri istikametinde yol almanın mükâfatı olarak cennete girecektir. 91
23- Allah, Âdem’in hayatının bir bölümünde fiilen gösterdiği, sayısız nimetlerle donattığı, gözlerin görmediği huld cennetini, müttakîler için, Allah’tan hakkıyla korkup sakınanlar için hazırlamıştır.92 Kaybedilen cenneti yeniden bulmanın yolu, Kur’an’ın tanımını yaptığı takvâ elbisesini kuşanıp müttakîlerden olmaktır. Bu ahlâk, yeryüzünü de insan için cennet haline getirir. Müttakîlerden kurulu bir toplum, saâdet/mutluluk toplumudur. Günümüzde de insan “asr-ı saâdet”i yaşayabilir; “saâdet”i “asr”a taşıyabilir. Nasıl mı? Cevabı “Asr” sûresinde.
90] İbn Mâce, Zühd 16; hadis no: 4176
91] 7/A’râf, 43; 24/Nûr, 38; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 19; 16/Nahl, 32
92] 3/Âl-i İmran, 133; 15/Hıcr, 45; 26/Şuarâ, 90 vd.
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24- Hz. Âdem’i şekavete (bedbahtlığa/mutsuzluğa) düşüren şey, İblis’e aldanıp Rabbinin tenbihini/uyarısını unutmaktır. Onun ve soyunun şekavetten kurtulması da Allah’tan gelen “hidâyet”e uymasıdır.93 İlâhî hidâyette yaratılışın cevabı, saadetin formülü, kurtuluşun reçetesi vardır. Bu hidâyette fıtratın ihtiyaç duyduğu ilkeler ve ölçüler, fazilet, en olgun düzen ve dosdoğru bir yol vardır. İnsan, sapmamak ve sıkıntıya uğramamak için Allah’ın hidâyetine tâbi olmalıdır. O daima bu hidâyete muhtaçtır. Bu hidâyetten ve Allah’ın zikrinden yüz çevirenler, kendi bedbahtlığını kendileri kazanırlar, gündüzleri geceye ve nurları zulumâta (karanlıklara) çevirirler. 94
25- Müttakîler için hazırlanmış olan ebedîlik cenneti, geçici olan dünya cennetinde kazanılır. Dünyayı kendisi ve çevresi için cennet gibi yapanlar, âhiret cennetine adaydırlar. Huld (ebedîlik) cenneti, ancak bir bedel karşılığı kazanılır. Bu bedeli, mü’minler, nefisleriyle, şeytanla, şeytanlaşanlarla her şartta ve imkânda mücadele ederek, hiç kimsenin kınamasına aldırmadan Allah’ın emrini yerine getirerek öderler. Cennet, kul için üstün bir makam olduğundan, orayı hak etmenin bedeli de ona göredir. Orayı arzu edenler, gereken bedeli ödemek zorundadır.
26- Hz. Âdem, cennette olmasına rağmen “yasak ağaca yaklaşmama” emri ile denendi. İnsan orada bile başıboş, kuralsız ve sorumsuz değildi. İnsan, yeryüzünde, şeytanın serbestçe faaliyet yapabildiği, nefislerin hoşuna gidecek sayısız çekici zevklerin olduğu, devlet eliyle haramların kolaylaştırılıp Allah’a itaatin önüne sayısız engeller konulduğu, saptırıcıların kol gezdiği bir ortamda başıboş olabilir mi? Kuralsız ya da şeriatsiz kalabilir mi? Bunca şeytânî yollar içinde kılavuzsuz sırât-ı müstakimi bulabilir mi?
27- Sorumluluk, hayatın anlamıdır ve devamını sağlayan en önemli ilkedir. Sorumsuzluk kişi için “yok”luktur. İnsanın yokluktan kurtulup “var” olmasını isteyen Yaratıcı, onu yaptıklarından ve emaneti taşıma görevinden sorumlu tutmuştur. Bu, ona değer vermedir, bir başka deyişle “adam yerine koyma”dır. Yasak ağaç, ihtimal ki yeryüzündeki haramları sembolize etmektedir. Rabbimiz bununla insanları kendi haram sınırları konusunda duyarlı olmaya davet ediyor.
28- Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine (bedbahtlığına) sebep oldu.95 İnsan, tıpkı atası Âdem gibi, ister bile bile, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse, O’nun sınırlarını çiğnerse veya hükmüne uymazsa, şekavete düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrayıp çok şey kaybeder.
Günümüzde tâğûtî düzenlerin ve düzenbazların egemenliği sayesinde şeytanın yandaşları yeryüzünün her tarafını işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar yüzünden “yasak ağaçlar”la doldurdular. Onlar sürekli “yasak ağaç” üretmekte ve şeytânî vesvese ve kandırmaca ile insanları o ağaçlara yaklaştırmaktadırlar. Müslümana yakışan, yasak olmayan ağaçlar bulup onların meyvesinden yemek, ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmektir.
29- Âdem ve eşi cennetteyken Allah tarafından denenmiş ve eğilimleri
93] 2/Bakara, 38; 20/Tâhâ, 123
94] 20/Tâhâ, 124
95] 20/Tâhâ, 117
ÂDEM
- 23 -
ortaya çıkmıştır. Dünyada da benzer bir imtihan vardır. Her iki imtihanda da Allah’ın sınırsız mubah alanı ve çok az haram alanı vardır. Mubah alan, insanın tüm ihtiyaçlarını sonuna kadar karşılamaya yeterlidir. Helâl/mubah nimetler, keyfe kâfidir. Bundan dolayı haram sınırını aşan kimselerin kendilerini savunabilecekleri hiçbir gerekçeleri olmaz. Savunma çabaları, temelsiz görüşlerden (hakkı göremeyişlerden) başka bir şey değildir; tıpkı şeytanın demagojileri gibi.
30- İnsan, diğer varlıklardan üstün kılınmasına rağmen,96 hem unutkan ve zayıftır, hem de İlâhî ruha yatkınlığı yanında, yaratılışında olan çamura/çamurluğa da meyillidir. 97
31- Hz. Âdem, Rabbinin uyarılarına rağmen yasağa uymayı unuttu.98 İnsan unutarak veya aldanarak hata yapabilir. İman eden insana yakışan, hatasını İblis gibi savunmak değil; Âdem ve eşi gibi yanlışını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir. Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder.99 Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın, hatalarını anladıktan sonra yaptıkları dua; tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık göreceğinin delilidir. Öyleyse, bütün günahlara tevbe etmeli, sürekli Allah’a istiğfarda (bağışlanma dileğinde) bulunmalıdır.
32- Çıplaklık şeytandandır. O, Hz. Âdem’i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı. İnsan, fıtrî olarak hayâ duygusuna, çıplaklıktan utanma hissine sahiptir. Hayâsız insanlar, fıtratları bozulmuş, insanlıktan uzaklaşmış kimselerdir. Bu olay, aynı zamanda hem günah işlemenin insanı sıkıntıya sokacağına ve hem de şeytanın insanı elbiselerinden soyarak ona daha rahat hâkim olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle Kur’an insanları; “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne-babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini sıyırarak onları cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir belâya uğratmasın.”100 diyerek uyarıyor.
Şeytan, çıplaklığı insanları avlamak için bir tuzak olarak kullanıyor. Ağına düşürdüğü kurbanlarının da takvâ elbisesinden sıyrılıp ayıplarının ortaya dökülmesine sebep oluyor. Onları Rablerinin huzurunda, insanların içerisinde rezil ediyor. Mü’min, takvâ elbisesi ile ruhunu, hayatını ve edebini koruma altına alır. Takvâ imanıyla da Allah’ın istediği gibi bedenini örtüp, haysiyetini, iffetini, şerefini ve fıtrattaki yüceliğini korur.101 Şeytan ve yandaşları İslâm’ın getirdiği tesettür/örtünme ölçüleriyle savaşırlar. Çünkü örtüsüzlük, insanları, toplumları ve nesilleri bozmaya götüren önemli yollardan biridir. Bilinmeli ki, avret yerlerini örtmek ve korumak ölçüsü, insana verilmiş önemli nimetlerden ve yüceliklerden biridir.
33- Fıtratı bozulmamış insanlar, kötülüğü kolay kolay kabul etmezler. İblis, insanın bu özelliğini bildiği için ona öğüt veriyormuş edasıyla sokulur, doğrulardan olduğuna inandırmak için yemin eder, yasakları çiğnetmek için bunu yapınca elde edeceği çok güzel sonuçlardan bahseder ve böylece onu kandırabilir. Şeytan ve onun yardımcıları, insanı kandırmak için daima hoşa gidecek şekilde
96] 17/İsrâ, 70
97] 4/Nisâ, 28
98] 20/Tâhâ, 115
99] 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53; 61/Saff, 12 vd.
100] 7/A’râf, 27
101] 7/A’râf, 26
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaldızlı ve süslü sözler söylerler. İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı -kendilerine göre- deliller getirirler, ikna odaları kurarlar, her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Allah tarafından yasaklanan şeyleri, çeşitli yorumlarla güzel/normal göstermeye çalışırlar. Bütün bu nefse hoş gelen söz ve tavırlar, aslında saptırıcı, istikameti şaşırtıcı ve çarpık içeriklidir. Bu câzip yöntemler, avlarını tuzağa düşürmeye yarayan hilelerdir. 102
34- İnsanda mevcut hali yeterli görmeme, bulunduğu mevkiden daha üstün konuma geçme arzusu vardır. Bazan insan bunun için haramları da çiğneyebilir. Şeytan, Âdem ve eşini üstün bir mevki göstererek ve buna inandırarak kandırmış, yasağı çiğnemelerini sağlamıştır.
35- Şeytan, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını, her zaman ve her şartta sürdürecektir. Ne şeytan, ne de onun yardımcıları tatil yapmayacaklardır.103 Şeytan ve dostları en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan, cihaddan, her türlü hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar.
36- “Kahrolsun İblis!” demenin, “şeytana uydum”, “şeytanın vesvesesi, kandırması olmasaydı...” demenin faydası yoktur. Kişi kendi arzusuyla ve nefsinin isteğiyle şeytanın aldatmalarına kanar, onun adımlarını izler. Çünkü şeytanın ve yandaşlarının sâlih mü’minler üzerinde bir gücü yoktur. O yalnızca vesvese verir, davet eder, günahları ve dünya tutkularını çekici gösterir, yanlış yapmaya özendirir.104 O, hiç kimseyi kendi emrine uymaya zorlayamaz. Üstelik, şeytanın hilesi, oldukça zayıftır.105 Ama ne yazık ki insanların çoğu bu zayıf hilelere aldanır. Şeytanın davet ettiği veya söz verdiği şey de aldanmadan, yanılmadan, yani seraptan ve ümniyyeden (boş hayalden) başka bir şey değildir. 106
37- İblis’in lânete uğrama meselesi, sadece Allah’ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan değildi; Mü’min insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor, ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme, özür dileme yerine itirazı ve rezil bir hayatı tercih etti. İnsanın kendi hatasını savunması, te’vil etmesi, suçunu Allah’a karşı itiraf edip kabullenmemesi şeytanî özelliktir.
Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar, günahlarını Allah’a itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın emrini beğenmezlik etmediler, ona karşı kibirlenmediler. İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabul etmedi. Allah’ın emrine karşı istikbâr etti. İnsanın önünde iki yol vardır. Birisi, İblis’in itaatten çıkma ve Allah’a isyan yolunda ısrar yolu; diğeri, Âdem’in hatasından dönüp tevbe etme yolu. Allah’ın İslâm’la gönderdiği hükümlere (ölçülere) teslim olduğu ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da günahlarına tevbe edenler, tıpkı Hz. Âdem gibi affedilirler. İmanda, farz ve haramlarda (Allah’ın hükümleri konusunda) pazarlık yapanlar, sonra kendi görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, şeytanın arkadaşıdırlar.
102] 6/En’âm, 112-113
103] 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64; 2/Bakara, 268 vd.
104] 17/İsrâ, 65
105] 4/Nisâ, 67
106] 14/İbrahim, 22; 4/Nisâ, 120; 15/Hicr, 42; 17/İsrâ, 64 vd.
ÂDEM
- 25 -
38- Hataya düşmenin, günah işlemenin sebebi, üçüncü şahısların teşviki olsa bile, esas suçlu, insanın bizzat kendi arzusu, kendi hevâ ve hevesidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse bir başkasının yerine kulluk da yapamaz. Herkesin yaptığı kendisine aittir.
39- Allah, yasak sınırını aşan Âdem ve eşini affetmiş, dünya imtihanını günahsız olarak başlatmıştır. Tüm insanlar da dünyaya günahsız olarak gelecekler, dünya hayatları boyunca sayısız imtihanlar geçireceklerdir.
40- Kadın, tüm insanların asırlar boyu çektiği çilenin sebebi değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşidir. Üstünlük, cinsiyette veya rütbelerde aranmamalıdır. Bu kıssaya göre, şeytanın ilk saptırdığı kadındır veya erkektir denilemez. Kadının, şeytanın görevini üstlenip kocasını saptırdığı da iddia edilemez. Kadın ve erkek (Âdem ve eşi), yasağı birlikte çiğnemişler; yine birlikte tevbe etmişlerdir.
Yine bu kıssaya göre, insanoğlunun hangi şeyden yaratıldığı gâyet açıktır. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı gibi iddialar, Kur’an’dan dayanak alamaz. Kadın ve erkeğin ortak adı insandır ve insan topraktan yaratılmıştır. 107
41- Allah, hâlis (ihlâs sahibi) kullarını meleklerle de destekleyecektir. Melekler, muhâfızlık yaparak, haber (vahy) getirerek, mü’minleri müjdeleyerek, cihadda mü’minlerle birlikte yer alarak ve onlar için Allah’a dua ederek mü’minleri destekleyeceklerdir. 108
Şeytan melek değil; cinlerdendir.109 Dolayısıyla melekler, Allah’a isyan etmezler. Melekler, bazı müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah’ın kızları da değildir. Allah’a tamamen teslim olmuş, Allah’ı hamd ile tesbih eden kullardır.
42- İblis, Allah’a inanmakta, O’nun sıfatlarını bilmektedir. Ancak Allah’a itaat etmeyip büyüklenen ve yüz çeviren biridir. Bu yüz çevirmesi ve büyüklenmesinden dolayı lânetlenmiştir. İnsanlardan da kim büyüklük taslar, Allah’ın emirlerinden yüz çevirirse Allah’ı tanısa ve O’na inandığını söylese de İblis gibi nankörlerden sayılacak ve lâneti hak edecektir. İsyan eden, büyüklenen ve Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar, İblis ile birlikte cehennem halkı olarak orayı dolduracaklardır.
43- İnsan, şeytanın kendisine düşman olduğunu ve daima kendisinin felâketini istediğini unutmamalıdır. Şeytanın ve dostlarının tuzağına düşerek günah işlemesi, onun şeytan tarafından zavallı duruma düşürülmesi demektir. Günaha devam ettikçe hareket yönü, alçalmaya doğru olacaktır. Tevbe etmemek ve şeytanın süslediği hayallere dalmak, zaafın ve alçaklığın en derinine doğru yol almak demektir. İnsanın şerefli olabilmesi için el-Aziz olan Allah’a dayanıp teslim olması, isyandan ve şeytandan uzak durması gerekir.
44- Kur’an, şeytanın velî (dost-yardımcı) tutulmamasını ihtar ediyor.110 Şeytanla dost olmak, yılanla yatağa girmekten çok daha tehlikelidir. Akıllı insan,
107] 55/Rahmân, 14; 6/En’âm, 2; 23/Mü’minûn, 12; 32/Secde, 7; 37/Saffat, 11
108] 35/Fâtır, 37; 3/Âl-i İmran, 39, 42, 45 124, 125; 8/Enfâl, 9, 12; 16/Nahl, 32 vd.
109] 18/Kehf, 50
110] 18/Kehf, 50-51
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendine zararlı dost tutmaz. İnsan, ya Allah’ın hizbi, ya şeytanın hizbidir (yandaşı, taraftarıdır).111 İnsan savaşçıdır; ya Allah yolunda ya da tâğut uğrunda.112 İnsanın her davranışı bir ibâdettir; Allah’a veya şeytana ibâdet!113 Yolların ayrılış noktası; insanın ya Allah’ın emirlerine kulak verip hakka itaat etmesi yahut da şeytana uyup onun emirlerine itaat etmesidir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya Allah yahut şeytan. Ya hidâyet yahut dalâlet. Ya hak, ya bâtıl. Ya kurtuluş ya hüsran. Kur’an’ın bütünüyle anlattığı hakikat işte budur. Diğer bütün düşünceleri ve insanları ilgilendiren halleri Kur’an, bu hakikat üzerine bina eder.
Şeytan ve yandaşlarına karşı mücadele ciddî ve sürekli bir iştir. İnsan güçlü bir iman ve şeytanın istekleri yerine Allah’a şartsız itaat ile mücadeleyi başarı ile bitirebilecek ve şeytanın alçaltmasından kurtulmuş olacaktır. İnsan, sürekli olarak şeytanî hilelere karşı uyanık olmalı, onlarla savaşmalı, tuzakları sezmeye ve açığa çıkarmaya çalışmalıdır. Ancak her şeye rağmen tuzağa düşebilir. Tuzağa düşünce de tevbe ederek toparlanmalıdır. İnsan fıtratına uygun davranış, hatalarda ısrar değil; tevbedir. 114
Âdem kıssası, tüm insanlığın tarihidir. Bu kıssa, insanı Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçınmaya alıştırıp teşvik ediyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor. Adam olmak; Âdem olmak, Âdem gibi olmak, onun gibi yaşamak demektir. Âdem, yeryüzünde halife olarak yaratılmıştı. Âdem kelimesi elif, dal ve mim harfiyle yazılır. Âdem’in elif’i kıyâmı, dal’ı rukûyu, mim’i de secdeyi çağrıştırır. Adam olmak, Allah için kıyâm etmek, belimizi sadece O’nun huzurunda bükmek, O’nun huzurunda eğilip başkalarının önünde eğilmemek ve sadece O’na secde etmekle, ibâdet edip kulluk yapmakla mümkün olur. Âdem gibi/Adam gibi adam olanlara selâm olsun!
111] 58/Mücâdele, 19, 22
112] 4/Nisâ, 76
113] 51/Zâriyât, 56; 36/Yâsin, 60
114] Adnan Adıgüzel, Âdem Kıssası ve Düşündürdükleri, Haksöz 44, s. 44-45; H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 243-254
ÂDEM
- 27 -
Âdem (a.s.) ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Âdem İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 25 Yerde)
2/Bakara, 31, 33, 34, 35, 37; 3/Âl-i İmrân, 33, 59; 5/Mâide, 27; 7/A’râf, 11, 19, 26, 27, 31, 35,
172; 17/İsrâ, 61, 70; 18/Kehf, 50; 19/Meryem, 58; 20/Tâhâ, 115, 116, 117, 120, 121; 36/Yâsin, 60.
B- Âdem (a.s.) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- İlk İnsan ve İlk Peygamber Hz. Âdem: Bakara, 30-31, 33, 37; Al-i İmran, 33, 59; Nisâ, 1, 116,
120; En’am, 2; A’raf, 12, 23, 189; Hıcr, 26, 28, 43; İsrâ, 61, 64; Kehf, 50; Tâhâ, 115,
123; Mü’minun, 12; Rûm, 21; Secde, 7; Sâd, 71, 85; Zümer, 7; Rahmân, 3-4, 14; İnsan, 1.
b- Âdem A.S.’ın Yaratılışı: Bakara, 30; Al-i İmran, 59; Nisâ, 1; A’raf, 189; Mü’minun, 12; Furkan,
54; Secde, 7; Fâtır, 11; Saffat, 11; Sâd, 71-74; Mü’min, 67; Necm, 32; Rahmân, 15; Nûh, 19.
c- Hz. Havvâ’nın Yaratılışı: Nisâ, 1; A’raf, 189; Rûm, 21; Zümer, 6.
d- Âdem A.S.’ın Bilgisi: Bakara, 31, 33.
e- Âdem A.S. ile Şeytan: Bakara, 34-36; A’raf, 19-24; İsrâ, 61-62; Kehf, 50; Tâhâ, 116-119.
f- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Cennetten Çıkarılışları: Bakara, 35-36, 38; A’raf, 19-24; Tâhâ,120-121.
g- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Dünyaya İnişleri: A’raf, 24-25; Tâhâ, 122-124.
h- Âdem A.S.’ın Tevbesi: Bakara, 37.
i- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, Nesillerinden Peygamberler Gönderilmesi: Al-i İmran, 33-34.
j- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, Allah’ın Salih Çocuk Vermesi İçin Duâları: A’raf, 189-190.
k- Hz. Âdem’in Çocuklarından Hâbil ile Kabil’in Allah’a Kurban Sunmaları: Mâide, 27.
l- Kabil’in Hâbil’i Öldürmek İstemesi: Mâide, 27-29.
m- Kabil’in Hâbil’i Öldürmesi: Mâide, 30, 32.
n- Kabil’in, Kardeşinin Cesedini Gömmesi ve Pişmanlığı: Mâide, 31.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 111-124
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-283
3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 255-290
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-268; 334-337; 386-436
5. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 163-178
6. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 151-170
7. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 105-145
8. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 358-363
9. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 35-40
10. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 240-244
11. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 32-34
12. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 260-262
13. Hz. Âdem Kıssası ve Düşündürdükleri, Adnan Adıgüzel, Haksöz sayı 44, Kasım 94
14. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T. Diyanet Vakfı Y. s. 19-41
15. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235-275
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
16. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 67-103
17. Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y.
18. Hz. Âdem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y.
19. Âdem’in Vârisi Hüseyin, Ali Şeriati, Akademi Y.
20. Âdem ile Havva, Naci Kasım, İstanbul Maarif Kütüphanesi Y.
21. Peygamberler Tarihi, İsmail Yiğit, Kayıhan Y.
22. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
23. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
24. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
25. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
26. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
27. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
28. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
29. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
30. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
31. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
32. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
33. Peygamberlerin Hayatı, Ebû’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
34. Peygamberlerin Kıssaları, Ebû’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
35. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
36. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
37. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş.Y.
38. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan,
Nesil/Ensar
39. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
40. Rasûllerimiz Diyor ki, Harun Yahya, Vural Y.
41. Rasûllerin Mücadelesi, Harun Yahya, Vural Y.
42. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
43. Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
44. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
45. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
46. Kur’an Kıssaları Üzerine Bir Araştırma, Mehmet Faruk Bayraktar, Mar. Ün.
İlahiyat Fak. Vakfı Y.
47. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
48. İnsanın Yaratılışı, M. A. el-Bâr, Çev. A. Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
49. Kur’an’da Yaratma Kavramı, Veli Ulutürk, İnsan Y.
50. Yaratılış Olayı, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
ÂDEM
- 29 -
51. Kur’an Işığında Yaratılış Konuları, Sakıp Yıldız, D.İ.B. Y.
52. Yaratılış ve Ötesi, Gazi Ahmed Muhtar Paşa; Sadeleştiren: Ali Turgut
53. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
54. Yaratılış ve Darwinizm, Abdullah Aymaz, T.Ö.V. (Akyol Neşriyat)
55. Yaratılış ve Evrim Teorileri, H. Mustafa Genç, Beyan Y.
56. Evrim Anaforu ve Gerçek, Heyet, Çağlayan Y.
57. İsmet İnancı, Mehmet Bulut, Risale Y.
58. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -24-
HESAP ve HESABA ÇEKİLME
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
HESAP ve HESABA ÇEKİLME
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-24-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Her istediğini yapan, istemediği durumla karşılaşır. İnsan hürriyeti ile hayvan özgürlüğü arasında ciddi farklar vardır. Hayvan, istediği yeri pisler, istediği yerde sesi çıktığı kadar bağırır. İnsan, hayvan gibi özgür değildir. O, önce Rabbinin koyduğu kurallara, sonra çevresinin rahatsız olup olmayacağına, daha sonra da kendisine (ahlâkî ölçülerine, toplum değerlerine, kendi saygınlığına) uygun olup olmayacağına bakarak bir işi yapar veya yapmaz. Yoksa hesaba çekilir, sorgulanır.
İnsanoğlu, dünyada geçirdiği ömürden, sıhhat ve âfiyetten, kazanıp harcadığı mal-mülk ve servetten, harcadıklarından, harcamayıp geride bıraktıklarından, birer birer hesap verecektir. Buhârî’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir: Sağlık ve boş vakit.” Zira kazanmak ve hayır yapmak bunlara bağlıdır. İnsan, yapması gerekirken yapmadıklarından ve yapmaması gerekirken yaptıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden ve söylememesi gerekirken söylediklerinden sorulacaktır. “O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” 1 ; “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 2
İnsan, sorumludur. İnsan yeryüzünün halifesidir; seçme hakkına sahip irâdeli bir varlıktır. Âhirette, dünyada işlediklerinden tek tek sorulacağı gibi, dünyada da sorumsuzca davranışının karşılığını görür. Dilediğini yapan, dilemediği karşılığı alır. Elbette, dünya ceza ve ödül yeri değil; imtihan yeri olduğundan, nice suçlar dünyada cezasız kalabilir. Allah imhâl eder ama ihmâl etmez. Hiçbir suçun ve hayrın karşılığını ihmâl etmez, ama dilediğini sonraya erteler; bu “sonra”, bazen “ahret” olur.
İrâde sahibi olup seçme hakkına sahip olmak; sorumluluk doğurur, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. İnsan nelerden ve neye karşı sorumludur? Esas sorumluluk Allah’ın emir ve yasaklarına karşı O’na olan sorumluluktur. Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratılan insan 3 , bu kulluğu ne oranda yapıp yapmadığıyla ilgili
1 102/Tekâsür, 8
2 99/Zilzâl, 7-8
3 51/Zâriyât, 56
sorguya çekilecektir. Ruhlar âleminde Rabbini tanıyıp 4 O’na kulluk yapmaya söz veren insan, bu ahdinden sorumludur. Dünyada bu sorumluluğu unutan bir tavırla yaşayınca, esas olarak âhirette sorguya çekilecek, bunun karşılığını görecektir. Allah’a karşı sorumluluk; öncelikle itikadî konularda olur. Allah’ın en büyük hakkı, hiçbir şeyi kendisine şirk/ortak koşmadan O’nu bir’leyip ibâdet/kulluk yapmaktır. 5 Sonra bu imanın gereği olarak itaat etmek, sâlih amel dediğimiz kulluk görevlerini yapmak, her davranışını Allah’a ibâdet bilinciyle ve O’nu görür gibi yerine getirmektir. İnsan O’nu görmüyor olsa da O kendisini her an görmekte, her yaptığı yazılmakta ve tek tek hesabının sorulacağı gün için kayda geçirilmektedir. Bu sorumluluk içinde aynı zamanda ahlâkî ilkeler de yer almaktadır.
Dünya keyfi, rahat ve zevkleri, eğer hesap günü olmasaydı, belki önemli olabilirdi. Ama her şeyden hesaba çekileceğimiz bir durum, ölüm ve ölüm ötesi, tercihlerimizi belirlemelidir. Unutmayalım ki; sorumsuzluk sorunluluktur. Sorunlu olmamak için sorumlu olduğumuzu unutmayan bir yaşayışımız olmalıdır.
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.” 6 Ölmeden evvel, büyük hesap günü gelmeden, her şeyin hesabı sorulmadan önce kendini hesaba çeken, bu muhâsebeyi yeterli sıklıkta yapanlara ne mutlu!
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
4 7/A’râf, 172
5 Buhârî
6 Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
İÇİNDEKİLER
HESAP VE
ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ / 9
Hesap; Anlam ve Mâhiyeti / 9
Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi / 13
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir / 17
Sorumluluk / 18
Mes’ûliyet / 21
Teklif / 23
Teklîf-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar / 26
Mükellef / 33
Güç-Tâkat / 37
Hata ve Hataların Örtülmesi / 40
Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk / 45
Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk / 54
İnsan Bu Mes’ûl... / 71
- 9 -
HESAP VE
ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
•
Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
•
Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
•
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
•
Sorumluluk
•
Mes’ûliyet
•
Teklif
•
Teklif-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
•
Mükellef
•
Güç-Tâkat
•
Hata ve Hataların Örtülmesi
•
Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
•
Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
•
İnsan Bu Mes’ûl...
“Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın mülküdür. Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah onunla sizi hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kaadirdir.
Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) “mağfiretini niyaz ederiz. Dönüş yalnızca Sanadır’ dediler.
Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, kendi lehine veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.” 1
Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
Hesap: Mükellef insanların dünyadaki inanç ve davranışlarından dolayı âhirette hesaba çekilmeleri anlamında bir
1 2/Bakara, 284-286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
terimdir. Sözlükte “saymak, hesap etmek”, ayrıca hesaba çekmek
mânâsında masdar olan hesap (hisâb) kelimesi, “sayma, sayım”
anlamında isim şeklinde de kullanılır. Terim olarak, insanların hesaba
çekilecekleri âhiret safhalarından birini ifâde eder.
Kur’ân-ı Kerim’de hemen her zaman terim anlamında kullanılmıştır.
Kur’an terminolojisinde hesap, genellikle kötü davranışların
dünya2 ve özellikle âhiretteki yansımaları ve sahiplerinin
cezalandırılması mânâsına gelmektedir. Bununla birlikte, iyi davranışların
âhirette mükâfatlandırılması anlamı da vardır. Kıyâmet
gününde insanların Allah tarafından hesaba çekileceğini haber
veren âyetler genellikle hesap konusunun mânevî-ahlâkî olacağını
ifâde eder. Kur’ân-ı Kerim’in ilk sûresi olan Fâtiha başta olmak
üzere, on üç âyette tekrarlanan “yevmü’d-dîn” (ceza günü) tamlaması
da hesap kavramını pekiştirmektedir. “Hükmetmek, bilgisi
ve mahâretiyle son hükmü vermek” anlamındaki hüküm (hukm)
kavramı da çeşitli fiil ve isim sıgalarıyla kırk iki âyette Allah’a izâfe
edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de âhiretin vukuunu tasvir eden âyetler, ilgili
hadislerin de yardımıyla bir sıralamaya tâbi tutulduğu takdirde bir
sual-kitap-mîzan-hesap tertibinin ortaya çıkabileceğini söylemek
mümkündür. Buna göre önce peygamberler İlâhî tebliği ulaştırıp
ulaştırmamaktan, bütün mükellefler de onu benimseyip benimsememekten
sorguya çekilecek, ardından herkese kitabı (amel defteri)
verilecek, kitapta kayıtlı iyilik ve kötülükler değerlendirilecek
(mîzân), böylece mükellefin hesabı görülmüş olacaktır.3 Bununla
beraber, kıyâmetteki bu hesaplaşma işlemi uzun sürmeyecektir.
Çünkü “Allah hesabı çok süratli olandır.” 4
“Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah
onunla sizi hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine
de azap eder. Allah her şeye kaadirdir.”5 meâlindeki âyet ashâb döneminden
itibaren âlimleri düşündürmüştür. Müfessir Taberî’nin
konuyla ilgili olarak naklettiği dört görüşün ilkine göre bu İlâhî
beyan, şâhitlikle ilgilidir. Zira bir önceki âyette anlatıldığı gibi bir
konuda bilgisi ve görgüsü bulunan kişinin bunu gizlemesi kalbinin
günahkâr olmasına sebep teşkil eder. Birçok taraftarı bulunan
ikinci telakkiye göre, âyetin hükmü, şâhitliğe münhasır olmayıp
umûmîdir; fakat aynı sûrenin son âyetinde yer alan, “Allah her
2 65/Talâk, 8
3 7/A’râf, 6-9; 17/İsrâ, 13-14
4 2/Bakara, 202
5 2/Bakara, 284
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 11 -
kişiyi, ancak gücü yettiğiyle mükellef kılar o kadar sorumluluk yükler.”6
beyanıyla hükmü kaldırılmıştır. Üçüncü telakkiye göre, samimi
mü’minlerin zihninde ve gönlünde sürekli olarak bulunan fakat
eylem haline gelmeyen, ayrıca küfür ve nifak dışında kalan duygu
ve düşünceler de kıyâmet gününde hesaba tâbi tutulacaktır.
Ancak bu hesaba çekme işi, çeşitli hadis rivâyetlerinde belirtildiği
üzere bizzat Allah tarafından gizli olarak yürütülecek ve kul tarafından
itiraf edildikten sonra affa mazhar olacaktır. Küfür, nifak
ve dinin temel hükümleri hakkında beslenen sürekli şüphe af
kapsamına girmediği gibi, böyle bir İlâhî lütuftan kâfirlerin faydalanması
da sözkonusu değildir. Bu âyet hakkında öne sürülen
dördüncü anlayışa göre ise İlâhî beyanda yer alan hesaba çekilme
hükmü mensuh olmayıp geçerlidir. Ancak özellikle Hz. Âişe’den
gelen ve Rasûlullah’a nisbet edilen rivâyete göre, hesaba çekme
işi dünya gerçekleşmektedir. Şöyle ki, bu tür duygu ve düşüncelere
sahip bulunan mü’minlerin dünyada hissedecekleri vicdan
azâbı, pişmanlık, karşılaşacakları maddî ve mânevî sıkıntılar onların
muhâsebesini sağlayacak ve fiil haline gelmeyen günah işleme
duygusunun doğurduğu günaha keffâret olacaktır. Taberî bu
dört görüşü sıraladıktan sonra âyette nesih olmadığını, Allah’ın
mü’minleri niyetlerinde sakladıkları günahlardan dolayı da hesaba
çekeceğini söyler. Ancak bu niyetler fiil haline dönüşmediğinden
cezaya konu teşkil etmeyecek ve yukarıda üçüncü şıkta anlatıldığı
üzere affa mazhar olacaktır. 7
Âhiret hallerinden biri olara nasslarda açıkça yer alan hesabın,
fiil haline gelip amel niteliği taşımayan duygu ve düşünceleri
de kapsadığı Bakara Sûresindeki âyetle 8 sâbittir. Bu hükmün neshedilmiş
olduğu iddiası isâbetli görünmemektedir. Zira bu husus
neshin sözkonusu olamayacağı akaid esaslarındandır. Aynı âyetin
devamında, Allah’ın böylelerinden dilediğini affedip dilediğini
cezalandıracağını beyan eden kısım da nesih ihtimalini ortadan
kaldırmaktadır. İnsanın zihninde bulunan şey, eğer hukuku ilgilendiren
bir bilgi ise bunun gizlenmesi günahtır ve cezayı gerektiricidir.
Bu nitelikte olmayan duygu ve düşünceler, yukarıda üçüncü
ve dördüncü şıklarda anlatılan şekillerden biri statüsünde affa
mazhar olabilecektir. Nitekim Fahreddin er-Râzî ile Kurtubî’nin de
kanaatleri bu çerçevededir.
Bazı Şiî ve Mu’tezilî kelâmcıları dışında hemen hemen
bütün İslâm âlimleri, âhiret hallerinden biri olan hesabın
6 2/Bakara, 286
7 Kurtubî, Câmiu’l-Beyân, III/94-100
8 2/Bakara, 284
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
gerçekleşeceğine iman etmenin her müslümana farz olduğu
görüşünü benimsemişlerdir. Zira hesap kitap, sünnet ve icmâ ile
sâbit olduğu gibi, aklen de mümkün, hatta gereklidir. Bununla
birlikte hesabın keyfiyeti, süresi ve kimleri kapsadığı hususunda
farklı görüşler ileri sürülmüştür. İlk dönem âlimleri, bazı hadis
rivâyetlerinin zâhirine bakarak9 hesabın hayvanları da kapsayacağını
söylerken müteahhir dönem âlimleri hisabın mükellef tutulan
yaratıklarla sınırlı olduğu görüşündedir. Dirilişten sonra mahşerde
bekleme, amel defterinin verilmesi, sorguya çekilme, her
kula âit organların, amellerin işlendiği mekânların ve meleklerin
şâhitlikte bulunması ile amellerin tartılıp sonucunun belirlenmesi
safhalarından oluştuğu kabul edilen geniş anlamıyla hesap;
Kurtubî, Âlûsi, Reşid Rza gibi âlimlere göre bütün mükellefler için
aynı anda gerçekleşecek ve bizzat Allah tarafından yürütülecektir.
Zira Allah’ın bir kulunu hesaba çekmesi aynı zamanda başkalarının
hesabını görmesine engel teşkil etmez. Bu görüşü savunanlara
göre hesap, göz açıp kapayıncaya kadar veya yarım günden az
bir sürede tamamlanır. Bir grup âlime göre Allah kâfirleri değil;
sadece mü’minleri hesaba çekecektir. Başka bir gruba göre ise
her mükellefi Allah adına bir melek hesaba çeker. Çünkü hesabı
bizzat Allah yürütecek olsaydı kâfirlerle de konuşması gerekirdi.
Hâlbuki bu husus Kur’an’da yer alan bilgilere aykırıdır. 10
İbn Teymiye, hesabı iki kısma ayırır. Birincisi, kullara âit bütün
amellerin tesbit edildiği sayfaların sahiplerine verilmesi şeklinde
olup mü’min-kâfir herkes için sözkonusudur. İkincisi, ağır gelen
tarafı belirlemek üzere iyilik ve kötülüklerin tartılması anlamında
kullanılan hesaptır. Kâfirlerin kötülükleri iyiliklerini boşa çıkardığından
cennetlik veya cehennemlik olduklarını tesbit etmek amacıyla
onlar hakkında bu tür bir hesap sözkonusu değildir. Bununla
birlikte kötülüklerinin sınırını tâyin edip buna göre cezalandırılmaları
için ikinci tür bir hesaba çekilebileceklerini söylemek mümkündür.
11
Müslüman filozoflar, insanların organlarıyla gerçekleştirdikleri
fiillerin iyi veya kötü oluşuna göre ruhları üzerinde etkiler
yaptığını, bunların da âhirette herkesçe fark edilebileceğini öne
sürerek hesap esnâsında organların dile gelmesinin bundan başka
bir anlam taşımadığını ileri sürmüşlerdir. 12
Âlûsî’nin de belirttiği gibi, dünyadan farklı bir âlemde gerçekleşecek
olan hesabın mâhiyetini akıl yürütmek sûretiyle belirlemek
9 İbn Kesir, II/113-117
10 bk. 2/Bakara, 174; 3/Âl-i İmrân, 77
11 Mecmûu Fetâvâ, IV/305-306
12 Fahreddin er-Râzî, XIII/20; XVIII/19
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 13 -
mümkün değildir. Bu hususta en isâbetli yol, nassların bildirdiğini
kabul etmekten ibârettir. Âdil olan Allah’ın kullarına asla zulmetmeyeceği
gerekçesiyle hesabın gereksizliğini öne sürenlerin aklî
dayanakları bulunmadığı gibi, bu iddiayı hesabın vuku bulacağını
açıkça bildiren nasslarla bağdaştırmak da mümkün değildir.
Hesapta, bütün kulları sorguya çekip yaptıklarını onlara ikrar ettirmek,
peygamberleri, melekleri ve diğer bazı varlıkları şâhit tutarak
ileri sürülebilecek mâzeretleri ortadan kaldırmak, Allah’ın
iyi kullarına karşı lütufkârlığını gösterip affediciliğini fiilen ispat
etmek, cezalandırdığı kullarına karşı ise âdil davrandığını ortaya
koymak, bu vesile ile itaat eden kullarını aziz kılıp isyankârları
zelil kılmak, böylece yaratıkları bekleyen âkıbete dikkat çekerek
dünyada yararlı işler yapmaya teşvik edip kötülükten sakındırmak
gibi hikmetlerin bulunduğu unutulmamalıdır. Hesabın alenî bir
şekilde yapılmasında, tartışmacı bir karaktere sahip bulunan13 insana
dünyada işlediği amelleri açıkça gösterip onun itirazda bulunmasına
imkân vermemek, ayrıca göreceği ceza veya mükâfatta
herhangi bir haksızlığa uğratılmayacağını, dünyadakinin aksine
âhiretteki muhâsebede hiçbir ihmalin sözkonusu olmayacağını,
hiç bir tesir altında kalınmayacağını ortaya koymak gibi başka
hikmetler de düşünülebilir. 14
Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
Hesap Günü: Allah tarafından insanların bu dünyada iken
yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı âhirette hesaba çekileceklerine
dair dikkat çekilen günün adı “Din günü - Ceza günü-” ile
hemen hemen aynı anlama gelir.
“Hesap günü”ne iman etmek, İslâmiyet’in inanç esaslarından
birini teşkil eder. Bu günün hak olduğu, bir gün mutlaka gerçekleşeceği
Kitap (Kur’ân)la sâbittir. “Allah herkesi kazandığının karşılığını
vermek üzere (diriltecektir). Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir”15
buyrulmaktadır. Diğer bir âyette Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Elbette
kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilmiş olan peygamberlere
de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız.
Zaten Biz onlardan uzak değiliz.” 16
Âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, sorguya çekilmesi gereken
herkesin, “Hesap günü”, ifâdesi alınacaktır. Kendilerine peygamber
gönderilen her ümmete peygamberlere itaat edip etmedikleri;
13 18/Kehf, 54
14 Emrullah Yüksel, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 240-242
15 14/İbrâhim, 51
16 7/A'râf, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
peygamberlere de, tebliğ vazifelerini ne dereceye kadar yaptıkları
ve nelerle karşılaştıkları sorulacaktır. Şu kadar var ki: “Biz bir
rasûl göndermedikçe azap edecek değiliz”17 âyet-i celîlesi hükmünce,
kendilerine “rasûl” gönderilmeyenler bu hesap ve azaptan muaf
olacaklardır. Diğer insanlar da dünyadaki amellerine göre hesaba
çekileceklerdir:
“O gün insanlar, yaptıkları kendilerine gösterilmek için bölük bölük
dönerler.” 18; “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık
yoktur. Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir.”19; “Herkesin yaptığı
her hayrı ve işlediği her kötülüğü, önünde hazır bulacağı gün yaklaşmaktadır.
O gün kişi, kendisiyle yaptığı kötülükler arasında uzak bir mesafe
bulunmasını ister. Allah sizi, kendisinden korkmanız için uyarıyor.” 20
Gerçekten öyle zamanlar olur ki, insanın yaptığının yüzüne
vurulması veya yaptıklarıyla yüzleştirilmesi her çeşit cezadan daha
ağır gelir. Ne var ki, böyle bir cezayı hak etmişse bundan kurtuluş
da yoktur. “Hesap günü”, kişi yaptıklarıyla yüzleştirildikten sonra,
tartıya vurulmayan, cezâsı verilmeyen zerre miktarı hayır ve şerrin
bırakılmadığı ince hesap ânına geçilir. Artık o gün: “Kim zerre miktarı
bir hayır işlemişse, onu görecektir ve her kim de zerre miktarı kötülük
işlemişse onu görecektir.” 21
O dehşetli “hesap günü”nde Allah’ın mü’min kullarına korku
yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Dünyada iken yaptıklarına
karşılık Rablerinin kendilerine hazırladığı nimetlere sevinç
içinde kavuşacaklardır. Cenâb-ı Hak bu gibi mü’minler için şöyle
buyurur: “Şüphesiz iman edenlerle, yahûdilerden, hıristiyanlardan ve
sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler
için Rabları katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku
olmadığı gibi üzülmeyecekler de.”22 Onlara: “İşte bu, hesap günü için
size söz verilenler.” 23 denilecek ve kolay bir hesaptan geçirileceklerdir:
“Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek
ve sevinçli olarak ailesine dönecek.”24; “Kitabı sağ tarafından verilen; ‘Alın
kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten bekliyordum’
der.” 25 Böylece hak ettiği cennete girer.
17 17/İsrâ, I5
18 99/Zilzâl, 6
19 40/Mü'min, 17
20 3/Âl-i İmrân, 30
21 99/Zilzâl, 7-8
22 2/Bakara, 62
23 38/Sâd, 53
24 84/İnşikak, 7-9
25 69/Haakka, 19-20
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 15 -
Rasûlüllah (s.a.s.) mü’minlerin “hesap günü”nündeki durumunu
şöyle dile getirir: “Mü’min kıyâmet günü Rabbine öyle yaklaştırılır ki,
artık Rabbi onun sırrını mahşer ehlinden saklamış olur. Sonra ona bütün
günahlarını ikrar ettirir: ‘Şunu işlediğini sen bilir misin?’ diye sorar. O da:
‘Yâ Rabbi bilirim’ der. Sonunda, mü’minin işlediği günahlar hakkındaki
itirafları Allah’ın dilediği miktara ulaşınca Allah Teâlâ ona: ‘Şüphesiz Ben
senin işlediğin günahları dünyada senin için örttüm. Bu gün de senin için
günahlarını mağfiret ediyorum’ buyurur.” 26
Bu delillerden açıkça anlaşılıyor ki, dünyada iken Allah’a ve
âhiret gününe iman ederek O’nun emirlerine uyan, yasakladıklarından
sakınan ve sâlih amel işleyen mü’minler, kolay bir hesaptan
sonra Allah’ın kendilerine mükâfat olarak hazırladığı nimetlere
kavuşacaklardır. Ancak müslüman olduğu halde, mutlak sûrette
cezayı hak edecek davranışlarda bulunan kimselerin hesabı zor
olacaktır.
Hz. Peygamber bir gün ashâbına şöyle sorar: “Müflis kimdir, bilir
misiniz?” Ashâb: ‘Bizim aramızda müflis, hiç bir dirhemi ve malı
olmayandır’ dediler. Bunun üzerine Rasûl (s.a.s.); “Benim ümmetimden
gerçek müflis; kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelip de
şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını
dökmüş, başkasını da dövmüş olarak gelendir. Şuna buna hasenâtından
verilecek. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından
alınarak kendisinin üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır”
27 buyurur.
Günahkâr mü’minin durumu böyle olunca; inkârcıların ve
başkalarına zulüm yapanların, daha büyük sıkıntılara düşeceklerinde
şüphe yoktur. Onlar, “Hesap günü”nden söz eden âyetleri
işittiklerinde alaylı bir şekilde: “Dediler ki: Rabbimiz, hesap gününden
önce (bize vaad ettiğin) hissemizi şimdiden ver.” 28 Müşrikler böyle
söylemekle; “hesap gününe kadar beklemeye ne gerek var, o
cezadan bizim payımıza düşeni şimdiden ver” diyerek alay etmek
istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da: “Şüphesiz onların dönüşü Bizedir. Sonra
onların hesaba çekilmesi de Bize âittir.” 29 buyurarak, hem Rasûlünü
teselli etmiş, hem de onları tekrar uyarmıştır. Bu uyarılara kulak
asmayıp sapık yollarına devam edenler için de şöyle buyurmuştur:
“Doğrusu Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından
dolayı çetin bir azap vardır.” 30
26 Müslim, Tevbe 52; İbn Mâce, Mukaddime 13
27 Müslim, Birr, 59
28 38/Sâd, 16
29 88/Ğâşiye, 25-26
30 38/Sâd, 26
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
O dehşetli gün gelip de insanlar hesaba çekilmeye başlanınca
pişmanlık duymanın hiçbir yararı olmayacaktır. “Kimlerin tartısı ağır
basarsa, işte asıl kurtuluşa erenler onlardır. Kimlerin de tartıları hafif gelirse,
artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir, ebediyyen cehennemdedirler”
31; “Kitapları sol taraflarından verilenlere gelince, o: Keşke bana
kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, der” 32
Cenâb-ı Hak onlara: “Âyetlerim okunurken onları yalanlayanlar siz değil
miydiniz?” 33 diye sorunca, sanıyorlar ki konuşmalarına izin verilmiş,
kendilerine ümit kapıları açılmış belki suçluluklarını itiraf ederlerse
istedikleri kabul görür: “Derler ki: Rabbimiz, bize kötülüğümüz
gâlip geldi. Biz, sapık bir kavim olduk. Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer
tekrar inkâra dönersek gerçekten zâlimler oluruz.” 34 Onların bu sözlerine
karşılık: “Allah da buyurur: Kesin sesinizi. Artık Benimle konuşmayın.
Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki bunlar, ‘Rabbimiz, inandık;
artık bağışla bizi, acı bize. Sen acıyanların en hayırlısısın’ diyorlardı. Siz ise
onları alaya alıyordunuz, bunlar size Beni anmayı unutturuyordu. Ve hep
gülüyordunuz onlara” 35 denilerek cehenneme gönderilecekler. Bu
arada kendilerinin bu acı hallerini gören mü’minler, cehenneme
giriş nedenlerini sorarlar: “Kitapları sağdan verilenler suçlulara: Sizi bu
yakıcı ateşe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar derler ki; ‘Namaz kılanlardan
değildik, düşkünü doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla beraber biz
de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Bu durumumuz, ölüm bize gelinceye
kadar devam etti’ derler.” 36
Akaid kitapları, “hesap günü” ile ilgili âyet ve hadislere dayanarak,
bu günün gerçek olduğunu şu şekilde açıklarlar:
a) Amellerin tartılması haktır: Çünkü Cenâb-ı Allah “O gün tartı
(vezn) haktır.” 37 buyurmuştur. Mu’tezile ise amellerin tartılmasını
inkâr etmiş ve bu konudaki nasları tevil etmiştir.
b) Amel defteri haktır: Bu defterden maksat, insanlara ait sevap
ve günahların üzerinde tesbit edildiği şeydir. Mü’minlere sağ,
kâfirlere sol ve arka taraflarından verilir.38
Mu’tezile, bu konudaki nassları da te’vil ederek amel defterini
gereksiz görür.
c) Öldükten sonra sorguya çekilme haktır: 39
31 23/Mü'minûn, 102-103
32 69/Haakka, 25-26
33 23/Mü'minûn, 105
34 23/Mü'minûn, 106-107
35 23/Mü'minûn, 108-110
36 74/Müddessir, 42-47
37 23/Mü'minûn, 108-110
38 69/Haakka, 25-26; 84/İnşikak, 10; 17/İsrâ, 13
39 7/A'râf, 6; 14/İbrâhîm, 51; 3/Âl-i İmrân, 30; Müslim, Tevbe 52; Buhârî,
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 17 -
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb;
Allah Hesaba Çekendir
Hasîb; Hesap gören anlamında Allah’ın isimlerinden biridir.
“Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri
titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır.
Hesap görücü olarak Allah yeter.” 40
Allah insanı yaratır ve henüz o döl yatağındayken ona sûret
verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir.
Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken
onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında
geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiçkimse
bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah’ın kendisi için nasıl inanılmaz
mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek
bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de
aynı şekildedir. İnsanın hâfızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca
birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır,
her yaptığına şahittir.
Allah’ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları
değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın
hem içine hem dışına, hem rûhuna hem organlarına tam
anlamıyla hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını
bilmezken Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir.
İnsan gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son
nefesini verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı
süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken,
gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir,
ağzından çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği
her düşünceyi tespit eder. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz.
Oysa insan, hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur.
Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını
saymaya kalksa ancak çok az şey sayabilir. On yıl önce
yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa
hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş
gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların
hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler
geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne
kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini ve günahlarını eksiksiz
getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah’ın kendisine
şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
Mezâlim 2; Halid Erboğa, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397
40 33/Ahzâb, 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
“Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin
ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak
yapandır.”41; “Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet
kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma görürseniz, hemen onlara mallarını
verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli
olmaya çalışsın, yoksul olan da artık mâruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir
şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhit
bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 42
Sorumluluk
Sorumluluk: Kişinin kendi istek ve irâdesi ile yaptığı ve yüklendiği
işlerin hesabını vermesi bundan dolayı hesaba çekileceği
bilincine denir. İslâm, her insanın bir irâdesi ve seçme hürriyeti bulunduğunu
ve bu irâdesini kullanmak sûretiyle yapacağı işlerin tamamından
sorumlu olduğunu bildirmiştir. Bundan dolayı insanlar
ve özellikle müslümanlar, yapacakları her işte söyleyecekleri her
sözde dikkatli olmak durumundadırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce
Rabbimız şöyle buyurur: “De ki; herkes kendi (hali) ne uygun yolda
hareket eder. Rabbimız, kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir.” 43
Şâyet insan yaptığı her işten ve davranıştan, söylediği her sözden
sorumlu olmasaydı, dinimizdeki farzlar, haramlar, mubahlar
olmaz ve emirlerle yasakların bir anlamı kalmazdı. İyi işler yapanlarla,
kötü işler yapanların aralarında bir fark olmazdı. İslâm’da
insan, kendi hür irâdesini kullanarak yapacağı işlerden sorumlu
tutulmuştur: “Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre
kadar kötülük yapmışsa onu görür.”44; “O (Allah) yaptığından sorumlu
değildir. Onlar ise, sorumlu tutulacaklardır.” 45
Dînimiz, insanlara iyi yolu da kötü yolu da göstermiştir.46 İnsan
kendi yolunu kendisi seçer ve belirler. Fakat yapacağı her iyi ve
kötü hareketin sorumlusu kendisidir. Çünkü yaptığı her fiili kendi
niyeti ve isteğiyle yapmıştır. İnsanları hayvanlardan ayıran başlıca
fark, insanların akıl sahibi oluşu, bunun tabii neticesi olarak
da sorumluluk yüklenmiş olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Allah, verdiği
akıl sayesinde insanları diğer varlıklardan üstün ve güçlü kılmış,
onların idaresini insanlara vermiştir. İdareci durumunda sorumlu
olması ise kaçınılmazdır.
41 4/Nisâ, 86
42 4/Nisâ, 6
43 17/İsrâ, 84
44 99/Zilzâl, 7-8
45 21/Enbiyâ, 23
46 90/Beled, 10
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 19 -
Dünya ve âhiret sorumluluğu: İslâm hem dünya ve hem de
âhiret nizamı olduğu için insanların, yaptıkları işlerinden dolayı
yalnız bu dünyada değil, âhiret hayatında da sorumlu olacaklarını
bildirmiştir. Ölmekle her şeyin sona ermeyeceğini, aksine yeni ve
sonsuz bir hayatın başlayacağını ve Allah’ın huzurunda hesaba
çekileceğini düşünen ve buna inanan bir insan, dünyanın geçici
zevklerine kanmaz. Âhiret için hazırlığını, dünyada iken yapar.
Çünkü o, âhiret hayatında yalnız kendi çalışma ve gayretinin karşılığını
bulacağına inanır. İyi ve kötü yapacağı her işten sorumlu
olacağını aklından çıkarmaz.
İslâm’ın sorumluluk anlayışına göre her insan, hattâ peygamberler
bile yaptıklarından sorumludurlar. Kur’ân-ı Kerim’de Yüce
Rabbimız buyuruyor ki: “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere
soracağız. Peygamberlere de soracağız.”47 Peygamber Efendimiz
ise, Vedâ hutbesinde yer yer konuşmasını keserek, kendisini
dinleyen ashâbına üçer defa: “Tebliğ ettim mi?” diye sorarak, her
defasında “Evet!” cevabını aldıkça: “Şâhid ol yâ Râb!” demiştir. Peygamber
Efendimiz bu ifade ve tavrıyla, âyette belirtilen sorumluluktan
kurtulma arzusunu izhar etmiştir.
Dînimize göre insan bir imtihan dünyasındadır. Başıboş ve sorumsuz
olarak bırakılmamıştır. Dünyada ektiğini, âhirette biçecektir.
Sağlığından, gençliğinden, gücünden, güzelliğinden, zenginliğinden,
fakirliğinden... kısaca her şeyinden sorumluluk altındadır.
Kendisine bahşedilen nimetleri nerelerde ve nasıl kullandığından,
elde ettiği serveti nereden ve nasıl elde ettiğinden, nerelere ve
nasıl sarfettiğinden sorguya çekilecektir.48 Onun için sorumluluk,
bir bütün olarak düşünülmelidir. Çünkü İslâm hem dünya, hem
âhiret nizamı olmakla birlikte bir bütün teşkil etmekte ve dünya
hayatıyla, âhiret hayatı birbirlerinden ayrı düşünülmemektedir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.): “İnsan öldüğü zaman amelinin arkası
kesilir; yalnız şu üç şeyden dolayı kesilmez: Biri; sadaka-i câriye (yani
uzun süre ayakta kalan bir hayır eseri), diğeri; kendisinden faydalanılan
ilim, üçüncüsü ise; kendisine hayır duâ eden sâlih bir çocuk...”49 hadisi
önemli bir gerçeği yansıtır. Demek ki, bu dünyada yapılan işlerin
sorumluluğu, âhiret âleminde de devam edecektir. O halde dünya
sorumluluğu ile âhiret sorumluluğunu kesin çizgilerle birbirinden
ayırdetmek mümkün değildir.
İnsanın dünya ve âhiretteki sorumluluğu birkaç yönde olur:
47 7/A'râf, 6
48 Tirmizî, Kıyâme 9
49 Müslim, Kitâbu’l-Vasıyye 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
İnsan, yaratanına karşı, kendi cinsine yani insanlığa karşı, emri altındakilere,
âmirlerine ve topluma karşı sorumluluklar yüklenen
bir yaratıktır. Bu durumu Peygamber Efendimiz şöyle açıklar: “Her
biriniz bir yöneticisiniz ve her biriniz yönetiminizdekilerden sorumlusunuz:
Devlet adamı bir yöneticidir ve halkından sorumludur; erkek, ailesinin
yöneticisidir ve onları gözetmekten sorumludur; kadın, kocasının
evinin muhâfızıdır ve bundan sorumludur; hizmetçi efendisinin malının
bekçisidir ve bundan sorumludur. Her biriniz bir yöneticisiniz ve yönetiminizdekilerden
sorumlusunuz.” 50
Kişisel ve toplumsal sorumluluğa gelince; İslâm dini, öncelikle
şahsî (kişisel) sorumluluğu benimseyen bir dindir. İslâm dinine
göre her fert, kendi yaptıklarından sorumludur. Başkalarının yaptıklarından
sorumlu değildir. Hâlbuki hıristiyanlık inancına göre,
“bütün insanlar Hz. Âdem’in işlediği ilk suçun cezasını çekecektir.
Hz. İsa kendi kanını fedâ etmek sûretiyle bu lânet ve azaptan insanları
kurtarmıştır.” İşte İslâm dîni, atalarının günâhlarından çocuklarını
sorumlu tutan bu Hıristiyanlık inancını reddederek ortadan
kaldırmış, onun yerine şahsî sorumluluk prensibini koymuştur.
“Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen
kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiç bir şey
(alınıp) taşınmaz. Akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz)” 51;
“De ki; Allah’a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz,
bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden
sorumlusunuz.”52; “Ey iman edenler! Rabbinize karşı gelmekten
sakının! Babanın oğlu, oğlun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden
korkun!...” 53 hükümleri bu sorumluluk prensiplerini yansıtmaktadır.
Ancak bazı durumlarda sorumluluğun -iyilik yahut kötülük olsun-
başkalarına da geçtiği olur. Yapılan amel (iş) hayır ve iyilik
ise, bunun sevabı; şer veya kötülük ise, günâhı, hem o işi yapana,
hem de onu yapmasına sebep olduğu kimselere ulaşır. Bir âyette
Yüce Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Böylece kıyamet günü kendi
günahlarını tam olarak, bilmeden saptırdıkları kimselerin günahlarını (ise)
kısmen yüklenirler. Dikkat edin, yüklendikleri yük ne kötüdür!” 54
Peygamber Efendimiz ise, hadislerinin bazılarında şöyle buyuruyor:
“Her kim İslâm içinde güzel bir çığır açarsa ve bu güzel çığır
50 Buhârî, Cenâiz 32, Ahkâm 1
51 35/Fâtır, 18
52 24/Nûr, 54
53 31/Lokman, 33
54 16/Nahl, 25
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 21 -
kendisinden sonra da tatbik edilip sürdürülürse, kendi sevaplarından
hiçbir şey eksilmeksizin, onu sürdürenlerin sevaplarının benzeri, kendisi
lehine yazılır. Ve her kim de İslâm içinde kötü bir âdet çıkarır ve bu kötü
âdet kendisinden sonra da sürdürülürse, kendi günahlarından hiçbir şey
eksilmeksizin onu sürdürenlerin günahlarının benzeri de o kimse üzerine
yazılır.”55 İslâmî anlayışta sorumluluk her yaş, her mevki ve seviyedeki
insan için söz konusudur.
Demek ki, İslâm’a göre insanların yaptıkları işler, ya sadece
kendilerini ilgilendirmekte veya yapılan işin özelliğine ve
mâhiyetine göre, o işten başkaları da faydalanmakta veya zarar
görmektedirler. Bu duruma göre, başkalarının yaptıkları işlerden
sevap veya günâh kazanacak kimselerin olması da tabiidir. Çünkü
bu şahıslar, her şeyden önce kendi sorumlulukları altında kalan
iyilik veya kötülük cinsinden bir şeyler yapmaktadırlar. Yapılan bu
işlerin etkileri ise, bazen uzun süre devam etmektedir.
İşte bu anlayış doğrultusunda hareket eden mü’min, bütün
organları ile yaptıklarından sorumlu tutulacağını bilir. Bu inancı,
onu daha kontrollü bir hayat yaşamaya zorlar. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s.) şöyle buyurur: “Mü’min, günahı tepesine çökecek
bir dağ gibi hisseder; münâfığa gelince, o da günahını, burnunun
üzerine konmuş ve hemen uçabileceği bir sinek gibi kabul eder.” 56
Mes’ûliyet
Kişinin davranışlarından hesap verme yükümlülüğü altında
bulunması durumuna Türkçe’de sorumluluk denir. Hesap yükümlülüğü
kişinin davranışları nedeniyle ödül ya da ceza biçiminde
bir karşılık görmesi sonucunu doğurur. Bu karşılık, maddî ya da
mânevî olabileceği gibi, bu dünyada ya da âhiret hayatında da
olabilir.
İslâm’a göre insan sorumlu bir varlıktır. Çünkü kendine iyi ile
kötü, doğru ile yanlış açık biçimde gösterilmiş, ikisinden birisini
seçme hakkı tanınmış, seçimini yapabilmesi, gereğini yerine getirebilmesi
için gereken akıl, irâde ve yapabilme gücü gibi niteliklerle
donatılmıştır. Kişi özgür irâdesi ile dilediği seçimi yapabilir,
istediği işi işleyebilir. Fakat bu özgürlüğü onu seçiminden, yaptıklarından
sorumlu kılar, seçim ve davranışlarının sonuçlarına katlanma
zorunda bırakır. Seçim ve davranışlarının niteliği, iyi ya da
kötü oluşu, bunların sonuçlarının da niteliğini, başka bir deyişle
göreceği karşılığın ödül ya da ceza oluşunu belirler.
55 Müslim, İman 15; Tirmizî, İlm 14
56 Tirmizî, Kıyâmet 9; Mustafa Öcal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 430-432
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
İslâm’da kişinin sorumluluk alanı Allah’ın emir ve yasaklarınca
belirlenir. Sorumlulukların sonuçlarına, karşılıklarına ilişkin düzenlemeler
de yine Allah tarafından yapılır. Sorumluluk alanı içinde
kalan davranışların bir bölümü için dünyada çeşitli karşılıklar,
yaptırımlar öngörülür. Bu tür sorumluluklar ve yaptırımlar İslâm
hukukunun başlıca konularından birisini oluşturur. Bununla birlikte
sorumluluklar konusunda İslâm’ın öngördüğü asıl karşılıklar
âhiret hayatına ilişkindir. İnsanın bu dünyadaki tüm davranışları
âhirette hesap konusu olacaktır. Yazılı bir kitap biçiminde insanın
eline verilecek olan hesap işlemi, son derece ayrıntılı ve âdilâne
biçimde yapılacak, kim bir zerre kadar kötülük işlemişse cezasını,
kim de bir zerre kadar iyilik yapmışsa ödülünü görecektir. Çeşitli
nimetlerle dolu sonsuz cennet hayatı ödülü; çeşitli süre ve derecelerdeki
azapla cehennem hayatı ise cezâyı oluşturacaktır.
İnsanın sorumluluğu Allah’ın emir ve yasaklarına göre belirlendiğinden,
bu emir ve yasakların bilinmediği toplumlarda sorumluluk
yoktur. Başka bir ifâdeyle sorumluluk için Allah’ın bir
peygamber aracılığı ile emir ve yasaklarını bildirmesi gerekir. Peygamber
gönderilmiş, Allah’ın emir ve yasakları tebliği edilmemiş
toplumlar sorumlu değildirler ve yaptıkları kötülükler nedeniyle
cezalandırılmazlar. Bu nedenle sorumluluk tebliğle başlar; ödül
ve ceza Allah’ın koyduğu hükümler doğrultusunda verilir. Ancak
son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gelişinden sonra durum
değişmiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.), önceki peygamberler
gibi yalnız belli bir zaman ve toplum için değil, tüm toplumlar ve
Kıyâmet’e kadar sürecek tüm zamanlar için gönderilmiştir.
İslâm’a göre sorumluluk kişinin teklife muhâtap oluşuyla başlar.
Mükellef ya da yükümlü sayılmayan kişilerin sorumluluğu da
yoktur. Buna göre sorumluluğun temel şartları ergenlik, akıl ve
özgür irâdedir. Çocuklar yükümlü sayılmadıklarından sorumlu değildirler.
Akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan kişiler yükümlü, dolayısıyla
sorumlu tutulamazlar. Ergenlik ve akıl şartına sahip oldukları
halde irâde özgürlüğü bulunmayan herhangi bir zor altında
davranan kişiler de sorumluluktan uzaktırlar. Burada zor, doğal
bir zarûret olabileceği gibi, diğer bir insan ya da gücün zorlaması
da (ikrah) olabilir. Fakat her iki durumda da sonuç değişmez.
Genel kural olarak İslâm’da sorumluluk kişiseldir. Her insan
yalnız kendi davranışından sorumlu tutulabilir. Hiç kimse, yakını
da olsa, bir başkasının davranışlarından sorumlu değildir. Herkesin
kazandığı hayır kendi yararına, yaptığı kötülük de kendi zararınadır.
Bununla birlikte, özellikle kimi kişiler için medenî hukuk alanına
giren bazı konularda dolaylı bir sorumluluk söz konusudur.
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 23 -
İnsanın dünyevî sorumluluğu İslâm hukukunca incelenir. İslâm
hukukuna göre dünyevî sorumluluk, kişinin Allah, toplum ve kendi
vicdanı önünde duyacağı pişmanlık, üzüntü ve acıdır. Toplum
düzeninin sağlanması açısından mânevî sorumluluk en az hukukî
sorumluluk kadar önemlidir. Hukukî sorumluluk ise kişinin kusurlu
ve haksız fiili ile başkasına verdiği zararı toplum gücüyle ödemek
zorunda bırakılmasıdır.
Hukukî sorumluluk da biri ceza hukuku alanına giren cezâî
sorumluluk, diğeri özel hukuk alanına giren medenî sorumluluk
olmak üzere ikiye ayrılır. Cezâî sorumluluk İslâm kanunlarının
suç saydığı ve yasakladığı fiiller için sözkonusudur. Ancak, belli
bir cezayı gerektiren bu fiillerin öldürme, yaralama, hırsızlık gibi
bir bölümü aynı zamanda medenî sorumluluk içine girer. Medenî
sorumluluk, hukukî bir sözleşmeden (akit) dolayı olabilecek zarardan
doğabileceği gibi, böyle bir sözleşme olmadan verilen zararlardan
da doğabilir. Birinci durumdan doğan sorumluluğa akdî
sorumluluk; ikinci durumdan doğan sorumluluğa da cürmî, gayrî
ya da haksız fiilden doğan sorumluluk denir.
Hukukî sorumluluk, kişinin kendi fiilinden doğrudan doğabileceği
gibi, sorumlu olduğu kişi ya da varlıkların fiillerinden de
doğabilir. Buna göre kişinin kendi fiilinden doğan sorumluluğa
doğrudan sorumluluk; sorumlu olduğu kişi ve varlıkların fiillerinin
neden olduğu sorumluluğa da dolaylı sorumluluk adı verilir. Dolaylı
sorumluluk, babanın çocuğunun, işverenin işçinin, sahibinin
hayvanın fiillerinin yol açtığı zararları ödeme yükümlülüğüdür. 57
Teklif
Teklif: Zor olanı istemek demektir. Fıkıh Usûlü ıstılahında,
Şâri’in bir fiilin yapılıp yapılmamasını talep etmesine denir. Eğer
bir şeyin yapılmasını isteyiş kesin olursa, teklifî hüküm “vâcip”,
kesin olmazsa “mendup” olur. Bir şeyin yapılmamasını isteyiş
kesin olursa, teklifî hükmün muhtevâsı “haram”; kesin olmazsa
“mekruh” olur. Bir de tahyîr’in hükmü vardır ki, bu da “mubahtır”.
Buna göre teklifî hükümler: 1- Vâcip, 2- Mendup, 3- Haram,
4- Mekruh, 5- Mubah olmak üzere beş kısma ayrılır.
Bu taksim fakîhlerin çoğunluğuna göredir. Hanefîler ise, teklifî
hükümleri yedi kısma ayırırlar: 1- Farz, 2- Vâcip, 3- Mendup, 4- Haram,
5- Tahrîmen mekruh, 6- Tenzîhen mekruh, 7- Mubah. 58
57 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 162-163
58 Muhammed Şakir Garbal, el-Mevsûâtü'l-Arabiyye el-Müyessere, teklif maddesi;
Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi, terc. Prof. Dr. Abdülkadir
Şener, Ankara, 1973, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
Teklifin esasını akıl ve idrâk teşkil eder; yani akıl ve idrâk, teklifin
temel şartıdır. Bu konuda el-Âmidî şöyle diyor: “Akıl erbâbı,
mükellefin akıl ve kavrayış sahibi olması gerektiğinde ittifak etmiştir;
çünkü teklif, bir hitaptır. Hayvan ve cansız madde gibi akıl
ve idrâki olmayana hitapta bulunmak muhaldır. Deli ile temyiz
kudretine sahip olmayan çocuk gibi hitabın aslını anlama potansiyeline
sahip olan; fakat onun emir, nehiy, sevap ve ceza ile ilgili
bulunduğunu, onu emredenin Allah olduğunu ve O’na itaat gerektiğini
tafsilâtıyla bilmeyen kimse de, hitabın aslını tafsilâtlı olarak
anlamama bakımından hayvan ve cansız madde mesâbesinde
olduğu için, teklife muhâtap olamaz. Çünkü teklif ile kasd edilen
şey, hitâbın aslını anlamaya dayandığı gibi, onun tafsilâtını
da idrâk etmeye dayanmaktadır. Temyiz kudretine sahip olan çocuğa
gelince; bu, her ne kadar temyiz kudretine sahip olmayan
çocuğun anlamadığı şeyleri idrâk ederse de, tam akıllı kimse gibi
Allah’ın varlığını, kullara hitapta bulunacağını, Allah’tan gelen
buyrukları tebliğ eden gerçek Peygamberin bulunduğunu gereği
kadar kavrayamaz. Oysa teklif ile kast edilen şey, bunlara bağlıdır.
Gerçi arada çok kısa bir zaman kalacak şekilde ergenlik çağına
yaklaşınca, onu bu andaki idrâki, biraz sonra teklifi gerektiren
şeyi idrâkinden farklı olmayabilir; ancak akıl ve idrâk birer gizli
vasıf olup yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunları gösteren belli
bir ölçü bulunmadığından Şâri’, bunlar için buluğ çağına girmeyi
bir sınır olarak koymuş ve bu çağa ermeyenlerden teklifi kaldırmıştır.
Bunun delili de, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Üç kimseden
kalem kaldırıldı (yani onlar tekliften muaf tutuldu); buluğa erene kadar
çocuktan, uyanıncaya kadar uykudakinden ve ayılıncaya kadar mecnundan”
hadisidir. 59
Bu ifadeden şu üç husus anlaşılmaktadır:
1- Teklifin direği akıldır; çünkü teklif Allah’ın hitabıdır. Buna
da ancak aklıyla idrâk eden kimse muhâtap olabilir.
2- Akıl yavaş yavaş gelişmekte, çocukluktan itibaren olgunlaşma
seyrine devam etmektedir. O, teklif haddine ancak gelişmesini
tamamladıktan sonra ulaşmaktadır.
3- Aklın yavaş yavaş gelişmesi gözle görülmeyen bir husustur;
çünkü o, bir zaman süreci içerisinde adım adım kemâl noktasına
ulaşmaktadır. Elbette bu noktayı gösteren maddî bir ölçünün bulunması
gerekir. O da buluğ çağıdır. İşte bu çağ, aklın noksanlık
ve kemâli arasındaki sınırı teşkil etmektedir. Kişi bu çağa ulaşınca
ona teklif terettüb etmektedir.
59 Buhârî, Hudûd 22, Talâk 11; el-Âmidî, el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm, I/199, 200
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 25 -
Hatıra gelebilir ki mecnun (deli) ve mümeyyiz olmayan çocuğun
temyiz kudreti bulunmadığı halde, malî tekliflere muhâtap
olduğunu görüyoruz. Bunlar, başkasına ait bir şeyi telef ederlerse
tazmin etmeleri, bir cinâyet işlerlerse diyet vermeleri gerekmektedir.
Fakîhlerin cumhuruna göre bunların, mallarından zekât
vermeleri gerekir. Meyve ve tahıl gibi toprak ürünleri için öşür
vermeleri icap ettiğini de fakîhler icmâ ile kabul etmişlerdir. İşte
bunlar birer tekliftir. Bu durumda onların tekliften muaf tutuldukları
nasıl düşünülebilir?
Buna, usûl bilginleri şöyle cevap verirler: Her ne kadar deli
ve mümeyyiz olmayan çocuk, temyiz kudretleri bulunmadığı için
teklifî hükümlere muhâtap değil iseler de, onlar da insandırlar ve
bu insanlık kendileri için bir kısım haklar sağlamış ve bu hakları
taşıyacak bir zimmet tanımıştır. Meselâ, onların mülkiyet hakları
vardır; bu teklifler de, kendilerinin mal ve mülkiyetleriyle ilgili
vecîbelerdir.
Bundan anlaşılıyor ki, deli ile mümeyyiz olmayan çocuk, insan
olmaları hasebiyle bir kısım haklara ve bu yüzden bir kısım da
vecîbelere sahiptirler. Bu konunun daha iyi anlaşılması için sırf insanlık
icabı olarak sâbit bulunan ehliyet ile aklın eseri olarak sâbit
bulunan ehliyet konusu da incelenmelidir. 60
Teklif konusu her ne kadar doğrudan doğruya Fıkıh Usûlünü
ilgilendiren bir mesele ise de Kelâm ilminin de incelediği konular
arasına girmiş ve insanın fiillerinin bir parçası sayılmıştır.
Kelamî mezheplerin değişik teklif anlayışları vardır. Biz burada
kelâmcıların teklifi nasıl tarif ettiklerine temas ederek mezhepler
arasında sadece mâturîdîliğin görüşü ile yetineceğiz:
Seyyid Şerif Cürcânî’ye göre, teklif, muhâtaba külfet yüklemektir.
61 El-Bağdadî’ye göre teklif, külfetten (güçlük, zorluk, zahmet)
alınmıştır. Bu da yorgunluk ve meşakkattir. Şeriatta emre ve
neyhe ıtlak olunmuştur. O halde teklif hitabın emir ve nehiy olarak
muhâtaba yönelmesidir. 62
Mâturîdî’nin teklif anlayışına gelince, şöyle özetlemek mümkündür:
Teklif, ancak vukuu kudret dâhilinde olana bağlıdır ve
bu şekilde bir emrin ifadesi olur. Teklif yerine getirilirse, mükâfatı
gerektirir; yerine getirilmezse, cezayı dâvet eder. Fakat teklifin bu
tarzda icrâya konması insanın irâde ve gücü ile olur. 63
60 Abdülkadir Şener, a.g.e., 320-321
61 Ta'rîfât, 58
62 Usûlü'd-Din, İstanbul, 1928, s. 270
63 el-Beyâdî, İşarâtü'l-Merâm, Kahire, 1368, 250
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
Mâturîdî kelâm okulunda önemli olan, teklifin insanın irâde
ve gücüyle ilgili oluşudur. Eğer insan fizik anlamda sakat ise bu
insanın fizik yönünden istitâa’ya, güce sahip olmadığı ortadadır.
Dolayısıyla böyle insana teklif akıl hâricidir. Her yönden sağlam
olan insanın teklife muhâtap olması ve bu teklife göre fiillerini
yapması insanın irâdesi ile ilgilidir. Bu takdirde insan, fiillerinin
nitelik kazanışında sorumlu olur ve böylece teklif anlam taşır. 64
Mâturîdî okulunda güç yetmeyen işte teklif kabul edilmemektedir.
65 Bu konuda okulun dayandığı mesned “Allah bir kimseye
ancak gücü yettiği kadar teklif eder.” 66 âyetidir. Çünkü Allah hikmete
uygun olanı yapar; hikmet de kendisinde güzellik, iyilik olanı düşünmeyi
gerektirir.
Mâturîdîlikte mesele, insanın gücü ve bu gücün imkânlarının
Allah’ın ezelî ve mutlak ilmince bilinmesi açısından ortaya konmaktadır.
67 İnsan teklif edilenden birini kendi gücü, meyli ve ihtiyarını
kullanarak seçer. 68 İnsanın bu tür hareketini Allah bilir.
Teklifin ceza ve mükâfat haline gelmesi, insana ahlâkî nitelikte bir
fiil olması ve neticede insanın yaptığından sorumlu olması böylece
vuku’ bulmaktadır. 69
Allah’ın insanlara yapmaları mümkün olmayanı teklif etmesi
ve gücü yetmeyene teklif, câiz ve mümkün değildir. 70
Teklîf-i Mâ Lâ Yutak/Güç
Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
Teklîf-i mâ lâ yutak, güç yetirilemeyecek emir ve nehiyler demektir.
Teklif; lugatte, güçlük zorluk ve zahmet anlamlarını taşımaktadır.
Bu da yorgunluk ve meşakkati beraberinde getirmektedir.
Istılahta ise; emre ve neyhe taalluk etmektedir. Buna göre
teklif, emir ve nehyin muhâtaba yönelmesidir. Bir başka açıdan da,
teklif; akıl sahibi kullarına dinî ve hukukî yükümlülükler koyan
Allah’ın fiilidir.
Teklif meselesinin itikad açısından ele alınmasının esas nedeni;
bu konunun insan fiilleriyle doğrudan doğruya ilgili olması
ve adâlet-zulüm meselesiyle yakınlığı yönüyledir. Kısacası bu
64 Şerafettin Gölcük, Kelâm, Konya 1988, 222
65 Ebû Mansur el-Mâtürîdî, Kitabü't-Tevhid, Beyrut 1970, 266
66 2/Bakara, 286
67 el-Beyâdî, a.g.e., 250
68 Mâturîdî, a.g.e., 266
69 Şerafettin Gölcük ve S. Toprak, Kelâm, 222
70 Nurettin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûli'd-Dîn, Tah. Bekir Topaloğlu, Dimaşk
1979, 118; Ahmed Yaşar, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 170-171
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 27 -
konunun esas hareket noktası, insan fiilleri ve bunun uzantılarıdır.
Burada şu sorular konunun çerçevesini belirtmektedir: Allah
tarafından söz konusu edilen İlâhî teklif karşısında insanın durumu
nedir? Teklife daha çok hangi açıdan bakılmalıdır? Teklifin, insan
fiilleri açısından nitelik kazanması ve adâlet-zulüm konularıyla
ilişkisi nasıl anlaşılacak, insanın irâde ve sorumluluğu nasıl izah
edilecektir? İşte bu ve benzeri sualler insan zihnini başlangıçtan
beri meşgul etmesi bakımından İslâm Kelâmında da önemli yer işgal
etmiş ve bu konuda bir hayli değişik fikirler ortaya konulmuştur.
Aynı zamanda itikadî fırkalar arasında da hayli değişik fikir
ve anlayışlara yol açmıştır. Bunları derli toplu bir şekilde şöylece
sıralamak mümkündür.
a- Ehl-i Sünnet Anlayışına Göre Teklif
Bilindiği üzere itikadî açıdan Ehl-i Sünnet anlayışı denilince
Matüridî ve Eş’arî alimlerinin görüşleri akla gelmektedir. Bunları
da kendi düşünce ve anlayışlarına göre ayrı ayrı ele alarak bu görüşleri
daha detaylıca ele almaya çalışalım.
1- Mâturîdîlere Göre: Teklif, makdur olana bağlıdır. Ancak bu
şekilde bir emrin ifadesi olur. Teklif yerine getirilirse mükâfatı, yerine
getirilmezse cezayı gerektirir. Ancak, bu tarzdaki bir teklifin
meydana gelmesi insanın irâde ve gücüyle olur. 71
Mâturîdî anlayışına göre önemli olan, teklifin insanın irâde
ve gücüyle ilgili olmasıdır. Eğer insan, fizikî olarak sakat ise, bu
insanın fizik yönünden bir güce sahip olmadığı açıktır. Dolayısıyla
böyle insana teklif akıl hâricidir. Her yönden sağlam olan insanın
teklife muhâtap olması ve bu teklife göre fiillerini yapması insanın
irâdesiyle ilgilidir. Bu takdirde insan, fiillerinin nitelik kazanışında
sorumlu olur ve böylece teklif bir anlam taşımış olur. 72
İmam Mâturîdî’ye göre, teklif-i mâ lâ yutak, yani güç yetirilemeyen
şeyin insana yüklenmesi câiz değildir; bu kabul edilmez.
Bu hususta “Allah bir kimseye ancak gücü yettiği adar teklif eder.”73
âyetini delil olarak alır. Zira Yüce Allah yaptığı işleri bir hikmete
göre yapar, hikmet ise, bunu gerektirir, yani güzellik ve iyilik olanı
beraberinde getirir.
Mâturîdî ekolünde bu meseleye, insanın gücü ve bu gücün
imkânlarının Allah’ın ezelî ve mutlak ilmince bilinmesi açısından
71 Beyâdî, İşarâtu'l-Meram, 250
72 Bk. Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Kelâm, 220-23, Konya, 1988
73 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
bakılmaktadır. İnsan, kendisine yüklenilen şeylerden birisini kendi
gücü, o yöne meyli ve kendi ihtiyarını kullanmak sûretiyle seçer.
İnsanın bu tür hareketini de Yüce Allah bilir. Öyleyse insana ancak
kaldırabileceği kadar şey yüklenmiş demektir. Teklifin ceza ve
mükâfat haline gelmesi, insana ahlâkî nitelikte bir fiil olması ve
sonuçta insanın yaptığından sorumlu olması işte bu şekilde meydana
gelmektedir. 74
Yüce Allah’ın insanlara yapmaları mümkün olmayan şeyleri
teklif etmesi câiz ve mümkün değildir.75 Sonuç olarak şu söylenebilir;
Mâturîdî anlayışına göre, güç yetirilemeyen işi, Allah’ın insanlara
teklif etmeyeceği ve insanın da, kendi gücünü kullanarak
bu teklifi kendisine sıfat yapacağı görüşü yaygın bir şekilde kabul
edilir.
2. Eş’arîlere Göre: Eş’arî ekolüne göre, güç yetmeyen işin
teklifi mümkündür. Buna delilleri de “Onlar hakkı işitmezler, gerçeği
görmezler”76 âyeti ile “Kelâmını işitmeye de tahammülleri yoktur”77
âyetidir. Bu duruma göre, teklif meselesi esas itibarıyla temel
olarak insanın kudretine bağlıdır. Ancak bu kudret Eş’arî anlayışı
çerçevesinde Allah’tan gelmektedir. Diğer taraftan Eş’arî aczi, bir
şeyin kendisini ve karşıtını yapmamak olarak anlamaktadır. Acz
halinde, emrolunanla birlikte, bir şeyi almak da terk etmek de
bulunmaz.
Eş’arî’nin bu görüşü şu şekilde açıklanmaktadır: Allah’ın insana
gücü yetmediği şeyi yüklemesi, teklif etmesi câizdir. Bu, şeriat
yönünden de doğrudur. Zira, Ebû Leheb’e iman emredilmiştir.
Peygamber’i tasdik ve bütün haber verdiklerine iman etmesi bildirilmiştir.
Bununla birlikte onun iman etmeyeceğini de Rabbimiz
haber vermiştir. Güç yetmeyen işin teklifinin mümkün oluşuna “Ey
Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme.” 78 âyeti de delil
olarak alınabilir. 79
b- Mu’tezile Anlayışına Göre Teklif
Mu’tezile’ye göre teklif; kendisinde kişiye yük olan bir iş olarak
tanımlanmaktadır. Teklif, kendisinde yükümlüye güçlük ve
zorluk bulunan bir işi yapma irâdesidir. Böyle bir teklif ise, ancak
Allah tarafından yapılır.
74 Ş. Gölcük-S. Toprak, Kelâm, 222
75 Sâbûnî, el-Bidâye, 118
76 11/Hûd, 20
77 18/Kehf, 101
78 2/Bakara, 286
79 Bk. Ş. Gölcük S. Toprak, Kelâm, 223
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 29 -
Mu’tezileye göre, diğer meselelerde olduğu gibi teklif de ana
dünya görüşüne bağlıdır. Mu’tezile’nin tek endişesi Allah’ın bir
tek olduğu keyfiyetine halel getirmemektir. Bunun için “tevhid”
meselesi onların hareket noktası olmuştur. 80 Gerek Mu’tezile’de
ve gerekse diğer itikadî fırkalarda esas ve temel olan bir prensip
vardır. Diğer bütün görüşler bu temel espri çevresinde cereyan
eder ve bu doğrultuda fikirler ileri sürülür. Bu bakımdan öncelikle
o fırkanın esas görüşü iyice bilinmeli ve dikkate alınmalıdır.
Teklif konusu da esas itibariyle tevhid görüşüne bağlıdır. Yüce
Allah yegâne birdir ve O her şeyde olduğu gibi fiillerde de bir
ve tekdir, âdildir. O’nun âdil olması fiillerinde çirkin ve kötü olan
fiillere yer vermemesiyle anlaşılır. O’nun fiillinden kötü bir şeyin
meydana gelmesi doğru değildir. Öyleyse, bütün fiillerinde âdil
olan ve kötü iş yaratmayan Yüce Allah’ın insanların faydasına
olan tekliflerde bulunması gerekir. Çünkü bu konu, daha önce de
geçtiği üzere, Allah’ın yegâne tek oluşu ve O’nun adâleti konusuna
girer. Âdil olan Allah’tan ise, insanların zararına olan, dolayısıyla
kaldıramayacakları bir teklifin yüklenmesi beklenemez. Zira
bu, zulüm olarak telâkki edilmektedir.
Bu farklı görüşlere rağmen, Mu’tezile, teklife külfet ve meşakkat
mânâlarını vermekle Ehl-i Sünnetle bir yakınlık ortaya çıkarmakta,
bir nevi aynı görüşü paylaşmaktadır.
Buraya kadar sayılan teklif ile ilgili görüşlerin sıralanmasından
sonra; bu konuda şöyle genel bir değerlendirmede bulunmak
mümkündür:
İnsana güç verip vermeme doğrudan doğruya Yüce Allah’ın
kudreti dâhilindedir. Bu konuda da Allah’ın bir mecbûriyeti yoktur.
Allah insana yapılması imkânsız olan bir şeyi yüklemekte
tamamen kendi irâdesine sahiptir. İnsana yapılan teklif insanın
yapabileceği ölçüdedir. Bu durum ise, Allah’ın adâleti, sünneti
doğrultusundadır. Bunları yaparken tamamen mutlak ve hür iradesiyle
yapıyor olup, bir zorunlulukla karşı karşıya değildir. İşte
Mûtezile ile temelde ayrılan nokta burasıdır. Onlar Yüce Allah’ın
insana ancak kaldırabileceği kadar bir teklifi yüklemesini zorunlulukla
izah edip, bunu tevhid anlayışlarına bağlamaktadırlar. Ehl-i
Sünnet ise, meselenin sonucunda yani teklifinin ancak kapasiteye
göre olacağında birleşip, bunun zorunlulukla değil hür irâde ile
Yüce Allah’ın sünnetine göre olduğunu kabul etmektedirler. 81
80 Ş. Gölcük-S. Toprak, Kelâm, 221
81 Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 171-172
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
Teklif kelimesinin kökü olan “kelef” bir şeyi sevmek, bir şeye
düşkünlük anlamındadır. Teklif ise, bir insanı sevdiği şeyi elde etmede
bazı zorlukları göğüslemekle yükümlü tutmaktır. O halde
teklifin esâsında yine insanın hür irâdesi ve içten sevip benimsemesi
vadır. Aynı kökten gelen külfet, zorluk anlamında, tekellüf
ise külfete meydan verme, bir işin olmasını külfete bağlama anlamında
kullanılır. Kur’an’da teklif, daima fiil şeklinde 7 yerde, tekellüf
de bir yerde kullanılmıştır.
Teklif konusunda Kur’an’ın temel anlayışı şudur: “Allah hiçbir
benliği gücünü, kapasitesini aşacak şekilde teklife muhâtap kılmaz.” 82
Bu ilke, değişik cümle yapılarıyla, fakat hep aynı kelimeler kullanılarak
birkaç kez tekrarlanır. 83 Bunların hepsinde “kişinin güç ve
kapasitesini ifâde eden “vüs’at” kelimesi kullanılır ki, esas anlamı
genişliktir. Vüs’ etimolojik gelişimi içinde zamanla, güç ve kapasite
anlamını almış bulunuyor ki Kur’an da onu aynı anlamda kullanmaktadır.
Aynı kökten se’a kelimesi de Kur’an’da ekonomik-mâlî
genişlik anlamında, yine teklif prensibine yer veren bir âyette
kullanılmıştır. Bu âyet, teklifin ekonomik-mâlî yönünü prensibe
bağlarken de şöyle diyor: “Genişliği olan, genişliğinden, bağışta bulunsun...
Allah hiçbir benliği, ona verdiği nimet dışında bir şey vermekle
yükümlü tutmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık sunacaktır.” 84
Kur’an’ın teklif konusundaki bu kabulü şöyle formüllendirilmiştir:
“Güç yetirilemeyen şeyle yükümlü kılmak yoktur.” Allah’ın
kanunu bu olduğuna göre, O’nun güvenilir elçileri nebîler de
aynı prensibe uymak zorundadırlar. Kur’an, peygamberlere şu
emri veriyor: “De ki... Ben tekellüfe (külfete, zorluğa) yol açanlardan
değilim.”85 Peygamber, tekellüfe ancak kendi benliğinde gidebilir.
O alan, onun hür irâdesiyle kayıtlar ve zorluklar getirebileceği
tek alandır. Hitap ettiği kitleye ise tekellüf getiremez, onları sadece
teşvik eder, özendirir. Şu âyet, Kur’ânî espriyi Rasûlullah’a
hitap ederken şöyle ifâdeye koyuyor: “Allah yolunda çarpış. Sen
ancak kendi nefsini külfet altına sokabilirsin. Mü’minlere gelince onları
teşvik et, özendir.” 86
Kapasite üstünde yükümlülük (teklif mâ lâ yutak) fıtrata,
Allah’ın irâde ve kanunlarına terstir. Allah, dine bu sakatlığın girmemesi
için Kur’an’da gerekli önlem-prensipleri getirmiştir. Bu
prensipleri çiğneyenler kendi arzuları yönünde insanları saptıran
82 2/Bakara, 286
83 2/Bakara, 233; 6/En'âm, 152; 7/A'râf, 42; 23/Mü'minûn, 62
84 65/Talâk, 7
85 38/Sâd, 86
86 4/Nisâ, 84
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 31 -
bilgisiz azmış-zâlimler olarak tanıtılıyor.87 Bunlar, Allah’ın açık
açık bildirdiği haram ve helâllere ilâvelerde bulunanlardır. Bunlar,
Allah için iş yapmanın güzelliği yerine, Allah adına iş yapmaya
kalkıp sonunda örtülü bir biçimde tanrılık iddiâ etme durumuna
düşen karanlık ruhlulardır. Allah’ın, tekelinde tuttuğu haram
kılma yetkisini kullanmaya kalkarak, gâfil bir biçimde şirke düşerler
de hâlâ Allah için iş yaptıklarını sanır, hiyânet ve sapıklıklarını
da Allah’ın dinine fatura ederler. Böylelerinin dine ve Allah’a en
büyük hizmetleri, dinden uzak durmalarıdır, ama çıkarları ve kurdukları
menfaat tezgâhları buna müsâade etmez. Allah’ın dinine
iftira ederler de hâlâ kendilerine mücâhid, ehl-i takvâ, sünneti
ihyâ edenler vs. gibi sıfatlar vermekten çekinmezler. Eğer bunların
iddiâlarında zerre kadar doğruluk olsaydı Kur’an’ın dinine
bağlı olanlar bugün böylesi perişan duruma düşerler miydi?
Teklifin işaret edilen Kur’anî boyutlarını destekleyen birkaç
prensibi daha verelim: “Allah sizin için hafifletme ister. İnsan zayıf
yaratılmıştır.”88; “Allah sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez.”89;
“Allah sizin için dinde zorluk yaratmak istemez. O’nun istediği sizi temizleyip
arıtmaktır.”90; “O size din içinde zorluk getirmemiştir.” 91; Allah’ın kendisine
farz kıldığı hususlarda nebî üzerine herhangi bir zorluk yoktur.” 92
“Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.”93 Güneşe
çevirebileceği kadar gezegen, ağaca kaldırabileceği kadar
dal, insana taşıyabileceği sayıda el takmış. Devenin yükü ayrı, karıncanınki
ayrı. Balığa uçmayı, aslana yüzmeyi teklif etmemiş.
İnsanlara da bu imtihan meydanında kuvvetleri oranında hatta
bir lütuf olarak, güçlerinin çok altında teklifte bulunmuştur.
Allah’ın bütün emirlerini işlemek bütün yasaklarından sakınmak
her insanın gücü dâhilinde. Bizim gücümüz için son hudut, namazı
beş vakit kılmak, orucu bir ay tutmak mı? Elbette hayır! İnsanlar
bu hakikati iyi değerlendirseler, sabretmesini bilip irâdelerini
hırpalayıp zaafa uğratmasalar ve en önemlisi birbirlerine yük olmasalar,
hepsi de yüklerini rahatlıkla taşıyabilecek ve bu imtihan
meydanından yüzlerin akıyla ayrılıp gidecekler.
Zengin olmayan kişinin zekât vermekten sorumlu olmayacağı,
kezâ eli yahut ayağı kesik bir insanın abdest alırken bu organlarını
87 Bk. 6/En'âm, 119
88 4/Nisâ, 28
89 2/Bakara, 185
90 5/Mâide, 6
91 22/Hacc, 78
92 33/Ahzâb, 38; Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 584-586
93 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
yıkamaktan sorumlu olmadığı Bakara, 286. âyetten çıkarılan hükümlerden.
Akaid ilimleri ise “güç yetirme” meselesini “akıl” yönüyle
ele almış ve sıkça sorulan bir soruya şöyle açıklık getirmişler:
“Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve toplum hayatından habersiz
olan bir insan, mücerret aklıyla hangi hakikatleri bilmeye
güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumlu!” Mücerret aklı, “kendisine
İlâhî emirler ulaşmamış, peygamberlik nûruna muhâtap
olamamış, rehbersiz bir akıl” şeklinde târif edebiliriz.
“Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan bir insanın İslâm Dinini
bilmesi mümkün değildir. Bu adam, âhirette nasıl sorumlu tutulabilir?”
Mâsum bir soru gibi gözüken bu sorunun arkasındaki anlayışı
doğru değerlendirmek gerekir. Annesine hakaret, babasına
isyan eden, en yakın dostlarını dar zamanlarında yüzüstü bırakan,
“benden sonra tûfan” felsefesiyle yaşayan bir adam; bakıyorsunuz,
dünyanın öte ucundaki, tanımadığı birinin imanını dâvâ etmeye
kalkışıyor! Hemen kararınızı veriyorsunuz: Bu adamın derdi başka!...
Kendisiyle biraz konuşuyor, iç âlemini kurcalıyorsunuz. Karşınıza
sinsi ve menhus bir gâye çıkıyor: “Allah’ın adâletine itiraz!”
Aslında, bu sanıldığı gibi, yeni bir mesele değil. Asırlar önce tartışılmış,
halledilmiş, rafa kaldırılmış bir konu. Şu kadar var ki, “dünyanın
öbür ucu” denmemiş de, “ıssız bir dağda, toplum hayatından
habersiz yaşayan bir adam” denmiş. Yahut buna benzer bir
başka tip üzerinde konuşulmuş.
“Allah, hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmez.”94 Yani,
her şeye taşıyabileceği kadarını yükler. Fertleri güç yetirebilecekleri
işlerle mükellef kılar. Her gövdenin üzerine, götürebileceği
kadar bir baş yerleştirir. Allah, dağına göre kış verir. Atom çekirdeğine
gezegenleri bağlamaz. Âlimlerimiz bu âyeti çeşitli yönlerden
tefsir etmişler. Fıkıh âlimleri, bu âyeti fıkıh yönünden, kelâm
âlimleri ise itikat yönünden incelemişler. Bu ikinciler, âyette geçen
“güç yetme” meselesini akıl yönüyle ele almış ve şu mânada birleşmişler:
“Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve toplum hayatından
uzak bir insan, mücerret aklıyla, hangi hakikatleri bilmeye
güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumludur.”
Mücerret akıl denilince, “bir peygambere muhâtap olmamış,
kendisine İlâhî emirler ulaşmamış, rehbersiz kalmış” bir aklı anlıyoruz.
İşte, böyle bir aklın ulaşabileceği saha konusunda, değişik
görüşler ileri sürülmüş: İtikat imamlarından İmam Mâturîdi, “insanın,
kendi aklını kullanarak bir yaratıcının olduğunu bilmeye
94 2/Bakara, 286
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 33 -
güç yetirebileceği” görüşündedir. Ve böyle bir insanın Allah’a
inanmaktan sorumlu tutulacağını, diğer iman rükünlerinden ve
ibâdetlerden ise sorumlu olmayacağını ifâde eder. Bir diğer itikat
imamı olan Eş’arî ise, böyle bir insanın, peygamber olmaksızın,
Allah’ı bilmesinin de mümkün olamayacağı fikrini savunur ve bu
adamın bir taşa bile tapsa “necat ehli” yani kurtuluşa erenlerden
olacağını söyler.
Görüldüğü gibi, her iki imamın da ittifak ettikleri esas nokta
şu: Kişi, içinde bulunduğu şartlarda, neyi bilmeye güç yetirebiliyorsa
ondan sorumlu. Şüphesiz, hakikati en iyi bilen Allah’tır.
O’nun ilmine havâle ederiz. 95
Mükellef
Mükellef: Yükümlülük sahibi kişi, yükümlü kılınan kişi; Arapça
“teklîf” mastarından ism-i mef’ûldür. Bir Fıkıh terimi olarak;
“İslâmî emir ve yasakların muhâtabı olan ve bunlara uymakla yükümlü
bulunan kimse” demektir. “Allah bir kimseye gücünün yeteceğinden
fazlasını yüklemez” 96 âyeti sorumluluğu gücün yetmesi ile
sınırlar.
Dinî emir ve yasaklara muhâtap olabilmesi için kişinin akıl ve
fizik bakımından belli olgunluğa ulaşması gerekir. Kişinin, insan
varlığına ait hak ve borçlara ehil olma vasfına “ehliyet” denir. Bu
ehliyet anne karnındaki ceninden itibaren rüşd yaşına kadar çeşitli
safhalar geçirir. Ehliyet, vücub ve edâ ehliyeti olmak üzere ikiye
ayrılır.
1. Vücub ehliyeti: Kişinin lehine ve aleyhine olan hakların
sübûtuna elverişli olmasıdır. Bu, borçlanma ve borçlandırma ehliyetidir.
Bunun dayanağı insanlık sıfatıdır. Yaş, akıl ve rüşd ile ilişkisi
yoktur. Eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a. Eksik vücub ehliyeti: Bu ana karnındaki cenine ait bir ehliyet
olup, doğuma kadar devam eder. Cenin, yalnız lehine olan
haklardan yararlanır. Aleyhine olan haklar onun hakkında sabit
olmaz. Cenin sağ doğmak şartıyla mirasçı olur, lehine vasiyet edilen
mala sahip bulunur, yine lehine vakıf geçerlidir, babası cihetinden
nesebi sabit olur. Aleyhine olan medeni haklar ise sâbit olmaz.
Meselâ, babasının cenin adına bir şey satın alması veya cenine ait
bir malı başkasına hibe etmesi geçerli değildir. Yine cenin, nafaka
vb. malî yükümlülüklere muhâtap olmaz.
95 Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 1, s. 106-107; c. 3, s. 187-189
96 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
b. Tam vücub ehliyeti: Şahsın lehine ve aleyhine olan hak ve
borçlara ehil olmasıdır. Akıl hastaları ile yedi yaşından küçük olan
gayri mümeyyiz küçükler tam vücub ehliyetine sahiptirler. Henüz
idrâk ve muhâkeme teşekkül etmediği için bunlarda edâ ehliyeti
yoktur. Lehine yapılan hibe, vasiyet ve vakıf geçerlidir. Ayrıca onu
borç ve yükümlülük altına sokan satım, kiralama, karz ve rehin
gibi medenî akitler velî veya vasî tarafından onun adına yapılır.
Bunların semere ve sonuçları akıl hastası veya gayr-i mümeyyiz
küçüğe ait olur.
Diğer yandan gayri mümeyyiz küçük, haksız fiillerinden veya
velî yahut vasîsinin onun adına yapacağı tasarruflardan doğan
borçlardan bizzat sorumludur. Ancak bu bedenî değil yalnız malî
bir sorumluluktur. 97
Akıl hastası ve gayri mümeyyiz küçükler malî bütün borçları
öderler. Ancak bunlar ibâdetle yükümlü olmadıkları için Ebû
Hanîfe’ye göre zekâtla yükümlü bulunmazlar. İmam Şâfiî, Mâlik
ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise zekât mal nimetinin külfeti kabilindendir.
Böyle olunca bunların da zekâtta sorumlu tutulmaları
gerekir. Ancak bunu velî veya vasî, onun adına öder.
2. Edâ ehliyeti: Kişinin medenî hakları kullanma ehliyetidir. Bu,
her insanda tabîî bir vasıf değil akıl ve fizik gelişmeye paralel olarak
kazanılan bir vasıftır. Bunun varlığı, temyiz kudreti, belli bir
yaşa ulaşma gibi bazı şartlara bağlanmıştır. Kısaca vücup ehliyeti,
her şahısta bulunan pasif bir ehliyet iken, edâ ehliyeti aktif ehliyet
halidir. Edâ ehliyeti de eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a. Eksik edâ ehliyeti: Bu ehliyet mümeyyiz küçük ve bunamışda
(ma’tuh) söz konusu olur. Yedi yaşla büluğ çağı arasındaki
ehliyeti ifade eder. Mümeyyiz küçük iyi ile kötüyü, alma ile vermeyi,
satmayla satın almayı birbirinden ayırt edebilen fikrî, zihnî
ve beden olgunluğuna ulaşan kimsedir. İslâm hukukçuları uygulamada
kolaylık olsun diye yedi yaşın tamamlamasını temyiz çağının
başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yaşın tercih edilmesi
Hz. Peygamberin şu hadisine dayanır: “Yedi yaşına girdikleri zaman
çocuklarınıza namazı emredin.”98 Bu hadis yedi yaşına giren çocuğun
namazın ve ibâdetin mânâsını anlayabilecek bir fikir olgunluğuna
ulaştığını gösterir. Bu duruma göre; Mümeyyiz küçüğün namaz,
oruç, hac gibi ibâdetleri yapması büluğdan önce farz değilse de,
edâsı sahihtir ve sevâbı ana-babaya gider.
97 bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327-28/1909-1910, VII,172; İbnü'l-
Hümâm, Fethu'l-Kadîr; Bulak 1315-1317 H., VIII, 324 vd.
98 Ebû Dâvud, Salât 26; Ahmed bin Hanbel, II/180, 187
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 35 -
Hibe ve sadakayı kabulü, mubah malları mülk edinmesi gibi
tamamen lehine olan tasarrufları geçerlidir. Bu konuda velî veya
vasîsinin izni de aranmaz. Yine başkasına vekil olarak alış veriş,
nikâh, talâk, dâvâ ve kabz gibi işlemleri de geçerlidir. Çünkü
bunlarda muhtemel zararlar müvekkile âittir. Üstelik bu gibi
muâmeleler çocuğun yetişmesine yardımcı olur. Tamamen zararına
olan tasarruflar bâtıldır. Bağış, sadaka, vakıf, âriyet verme, borca
kefil olma ve boşama gibi tasarrufları geçersizdir. Bunlar, onun
adına velî veya vasîsi tarafından da yapılamaz.
Alış-veriş, kiraya vermek, kiralamak, rehin vermek ve almak
gibi hem menfaate, hem de zarara ihtimali bulunan tasarruflar
velînin icâzetine bu gibi iki yönlü olabilen tasarruflar geçerlidir.
Velisinin izin verdiği mümeyyiz küçük “me’zûn”; izin vermediği
ise “mahcûr” adını alır.
b. Tam edâ ehliyeti: Kişinin bütün hak ve borçlara ehil olması
ve ibâdetlerle yükümlü bulunmasıdır. Bu ehliyet, büluğ çağı
ile başlar, rüşd yaşı ile en son şeklini alır. Kişi, lehine ve aleyhine
her türlü hukukî tasarrufu yapma ehliyetine erişmiş olur. Büluğ,
kişide erkek çocuğun ihtilâm olması, kız çocuğunun aybaşı hali
veya gebe olması gibi birtakım fizikî belirtilerin görülmesiyle başlar.
Bazen bu belirtilerde gecikme olabilir. Bu takdirde, çoğunluk
fakihlere göre büluğ çağının başlangıcı kız çocuklarda 9, erkek
çocuklarda 12, sonu ise her iki cinste de 15 yaştır. Ebû Hanîfe’ye
göre ise, büluğ çağının sonu erkek çocukları için 18, kız çocukları
için 17 yaştır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Şâfiî ise, ergenlik
belirtisi görülmeyen erkek ve kız 15 yaşını tamamlamakla büluğ
çağına ermiş sayılır. 99
Büluğ çağının asgarî ve âzamî sınırları arasında bulunan erkeğe
“mürâhik”, kadına “murâhika” denir. Akıl ve bâliğ olan kimse
malî tasarruflar dışında diğer iman, ibâdet, hukukî ve sosyal nizamın
gerektirdiği bütün görevleri ve sorumlulukları yüklenir ve
malı olanlar dışında tam edâ ehliyetine sahip olur. Kendisine namaz,
oruç, hacc ve zekât farîzaları gerektiği gibi, haksız fiillerden
hem malen hem de bedenen sorumludur. Birisini öldürse kısas
uygulanır, zina etse had cezasına muhâtap olur. Ancak had cezalarının
uygulanması için suçun işlendiği beldede İslâmî yönetimin
iş başında olması gerekir. Çünkü fert olarak hadleri uygulama
imkânı ve gücü bulunmaz.
99 el-Kâsânî, a.g.e., VII, 172; el-Cezîrî, Kitâbü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa,
Kahire 1392, II, 350 vd.; Mecelle, madde, 978; Hamdi Döndüren, Delilleriyle
İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 122 vd.; Muhammed Ebû Zehra, Usûlü'l-
Fıkh, Kahire, (t.y.), s. 331
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
Rüşd sözlükte mâkul davranmak, doğru yolu bulmak demektir.
Mecelle’deki tarifi şöyledir: “Rüşd, malın muhâfazası hususunda
takayyüd ederek sefeh ve tebzirden tevakkî eden kimsenin vasfıdır.
Bu vasfı taşıyana “reşid” denir. Reşidin zıddı “sefih’’tir. Sefih
malını boş yere sarf ile masarifinde tebzir ve israf ile İzaa ve itlaf
eden kimsedir.” 100
Rüşd, temyizden farklıdır. İnsan iyiyi kötüden, hayrı şerden
ayırır da, malını ve servetini iyi bir şekilde idare etmeyi beceremez.
Çünkü malın idaresi ve işletilmesi ayrı bir tecrübe ve yetenek
gerektirir. Rüştle büluğ aynı şeyler değildir. Rüşd yaşı eğitim,
kültür, iklim şartları ve benzeri etkenlerin altında büluğdan önce
teşekkül edebilir. Ancak çoğu zaman büluğdan sonra bu olgunluk
hali ortaya çıkar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri
deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine
verin.”101 Bu âyete göre, mümeyyiz küçük büluğ çağına erişince hemen
malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı araştırılır.
İslâm rüşd yaşını belirleme hususunu yöneticilere bırakmıştır.
Ebû Hanîfe’ye göre büluğa eren şahıs sefih ve israfçı da olsa
üzerinden malî velâyet kalkar ve tasarruf özgürlüğüne kavuşur.
Ancak malı, bir ihtiyat ve tedbir amacıyla reşid oluncaya veya yirmibeş
yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim edilmez. Çünkü
yirmi beş yaşındaki kimse dede olabilecek bir yaşa gelmiş, bedenî
ve fikrî olgunluğa erişmiştir.102 Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e
göre ise, kişi reşid oluncaya kadar malı kendisine verilmez. Osmanlı
devrindeki uygulamada 1288 tarihli bir irâde, yirmi yaşını
doldurmamış şahısların rüşd dâvâlarının reddedilmesi kuralını getirmiştir.
103
İşte akıl ve fizik bakımından gelişmesini rüşdle tamamlayan bir
müslüman artık İslâm’daki bütün emir ve yasakların, malî, bedenî
ve cezaî her çeşit hükmün muhâtabı olur. Artık onun fiilleri farz,
vâcip, sünnet, müstehap, mubah, haram, mekruh veya müfsit olmak
üzere sekiz maddede değerlendirilir. Bu fiillere ef’âl-i mükellefin
(yükümlülerin fiilleri) adı verilir. 104
100 Mecelle, mad., 946-947; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, V, 95
101 4/Nisâ, 6
102 el-Kâsânî, a.g.e., V,169 vd.; el-Cezîrî, a.g.e., II, 352
103 bk. Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, 989. mad. şerhi
104 Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 338-339
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 37 -
Güç-Tâkat (ve Kolaylık)
Güç: Fizik, düşünce ve ahlâk yönünden bir etki yapabilme
veya bir etkiye direnebilme yeteneği, kuvvet ve kudret demektir.
Sınırsız ve mutlak güç Allah’ın gücüdür. Esas anlamıyla O’ndan
başka güç ve kuvvet kaynağı yoktur. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ
billâh = Güç ve kuvvet ancak Allah’a aittir.” İnsan ve diğer yaratıklar,
Allah’ın verdiği kadar, sınırlı ve geçici bir güce sahiptir; onlardaki
gücün kaynağı, kendileri değil; Allah’tır.
İnsan, zayıf yaratılmıştır; âcizdir. “Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek
ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”105 Dinî teklifler ve vazifeler,
birer yük ve zorluk değildir; tam aksine, insanı dünya ve âhiret
hayatında çıkmaza düşmekten, altından kalkamayacağı veya kendisine
fayda yerine zarar getirecek olan iş ve davranışlara girmekten
alıkoyan, böylece yükünü hafifleten temrinler, düzenlemeler
ve irşadlardır. “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan fakirler sizsiniz. Zengin
ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur.”106 Zâlim ve nanköler, görmek
istemeseler de tüm güç sadece Allah’a âittir. “... Keşke zâlimler azâbı
gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu
ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”
107 İnsana zayıflık ve güç veren Allah’tır: “Sözi güçsüz yaratan, sonra
güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük
ve ihtiyarlık veren, Allah’tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir,
üstün kudret sahibidir.”108; “Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız
yere büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha kuvvetli kim var?’ dediler. Onlar
kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler
mi? Onlar Bizim âyetlerimizi (mûcizelerimizi) inkâr ediyorlardı.” 109; “Senin
şehrinden -ki ora (nın halkı) seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri
yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.” 110; “Şüphesiz rızık veren,
güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” 111 İnsana kuvvet veren
Allah olduğu gibi, tevbe edip Allah’tan bağış dilemesiyle insan,
O’nun gücünden yardım almış olur. Yağmur vermesiyle O, insanın
kuvvetine kuvvet katandır.112 “Allah güçlüdür, kuvvetlidir. O’nun
cezâsı şiddetlidir.” 113; “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla bilemediler. Hiç
105 4/Nisâ, 28
106 35/Fâtır, 15
107 2/Bakara, 165
108 30/Rûm, 54
109 41/Fussılet, 15
110 47/Muhammed, 13
111 51/Zâriyât, 58
112 11/Hûd, 52
113 8/Enfâl, 52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür.”114; “Allah: ‘Elbette Ben ve
rasüllerim/elçilerim gâlip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür,
gâliptir.”115; “Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu
bildi...”116 İnsan, bazen kendini yeterli zanneder ve Allah’a ihtiyaç
duymadığı anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar). “Gerçek
şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek tuğyan eder/azar.” 117
Bakara Sûresi 286. âyette geçen “ısr=zorluk” kelimesi, önceki
dinlerde bulunan bütün zor hükümlerdir. O zorluklar, ağır yükler,
İslâm’dan kaldırılmıştır. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.), insanlar
üzerindeki bu ağır yükleri kaldırmak, kolay dini yerleştirmek için
gönderilmiştir. “O (Peygamber) kendilerine iyiliği emreder, kendilerini
kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar,
üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar...”118; “Allah
size dinde bir güçlük yüklemedi.” 119 âyeti de dinde zorakî, güç bir
görev olmadığını; gönülsüz yapılan eylemin din olmayacağını vurgulamaktadır.
Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. 120
İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek,
bazı zor gibi görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu
etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir
.
Dünyada insan nefsinin hoşuna giden çok şey vardır. Nefis
onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak uğruna yanlış
yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis çoğu
zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında
tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da
azgınlaşması, Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği
şeyleri yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır
bulduğu birtakım güçlüklerin olması doğaldır. Aslında Din’in
teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana
taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez.121 Ancak, yeryüzünde bulu-
114 22/Hacc, 74
115 58/Mücâdele, 21
116 8//Enfâl, 66
117 96/Alak, 6-7
118 7/A'râf, 157
119 22/Hacc, 78
120 2/Bakara, 233, 286; 6/En'âm, 152; 40/Mü'min, 62; 65/Talâk, 7; 7/A'râf, 42
121 2/Bakara, 286
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 39 -
nuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre
yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim
müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir
teklif olarak kabul etmektedirler. 122
Dinde Kolaylık Esastır: Allah’ın gönderdiği ölçülere göre yaşayan,
yani İslâm’a uyanlar; hem dünya hayatını düzene koyarlar,
hem hayat sınavını başarırlar, hem de Allah’ın muttakî kullar
için hazırladığı hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar.
Kullarının bu güzelliklere kendi çabalarıyla kavuşmalarını isteyen
Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, zayıf bir yapıda yaratılmış insan
için tekliflerini yumuşatmış, kolaylaştırmış ve onun sırtındaki ağır
yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah size
kolaylık (yüsr) ister, sizin için zorluk (usr) istemez.” 123
İslâm’ın amacı insanları ağır yüklerle zorluğa bırakmak değil,
aksine her türlü kolaylığı göstererek, onların iyi birer insan olup
İlâhî mükâfatları hak etmelerini sağlamaktır. “Allah (ağır yükleri)
sizden hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.”124 İslâm, fıtrat
(yaradılış) dinidir, yani insanın yaratılışına uygun, tabiî bir yaşama
biçimidir. İnsanı yaratan Rabbimiz, onun fıtratına uygun tekliflerini
İslâm adıyla ona göndermiştir. Bunu Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle
açıklıyor: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan) bu dini
zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir
biçimde uygulayın.” 125
İslâm’ın prensibi her işte kolaylıktır; zorluk çıkarmak, insanları
yokuşa sürmek, zor tekliflerle onlara güçlük vermek, yapamayacaklarını
emredip de onları bunaltmak değildir. Allah (c.c.)
-hâşâ- kullarına işkence etmez, onlardan intikam almaya kalkmaz.
İslâm’ın bu kolaylık prensibini birçok konuda görmemiz mümkündür.
Allah (c.c.), Kur’an’ı, okunup anlaşılsın, öğüt alınsın diye kolaylaştırmıştır.
126 Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dilinde de kolaylaştırılmıştır
ki, takvâ sahiplerini müjdelesin, inatçı toplulukları
da uyarsın. 127
Mü’minler gerek namazda gerekse günlük hayatlarında
Kur’an’dan kolaylarına gelen kısmı okurlar, bu konuda bir sınırlama
yoktur.128 Peygamberimize hitâben söylenmiş şu gerçek,
122 42/Şûrâ, 13
123 2/Bakara, 185
124 4/Nisâ, 28
125 Buhârî, İman 29
126 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
127 19/Meryem, 97; ayrıca Bk. 44/Duhân, 58
128 73/Müzzemmil, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
Kur’an’ın asıl amacını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir:
“Tâ Hâ. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. ‘İçi titreyerek
korku duyanlara’ ancak öğüt ve hatırlatma olsun (diye indirdik).”129
Allah (c.c.), Peygamber tebliğini güzel yapsın diye O’nun işini
kolaylaştırır, önündeki engelleri aşması için O’na yardım eder. 130
Kur’an, ödeme güçlüğü çeken borçluya kolaylık sağlanmasını tavsiye
ederken,131 Kıyâmet günü ameli iyi olanların hesabının çok
kolay, ameli kötü olanların ise hesabının çok zor olacağını haber
vermektedir.132 Allah (c.c.) takvâ sahiplerine işlerinde kolaylık göstereceğini
müjdeliyor.133 Demek ki, Din’in ve ona ait tekliflerin insana
kolay gösterilmesinin sebebi takvâdır ve Allah (c.c.) bu İlâhî
bağışı da muttakîlere vermektedir.
Bir başka deyişle takvâ sahibi mü’minler, Allah’a ihlâslı bir şekilde
ibâdet ettikleri, Allah’a hakkıyla teslim oldukları için, Din’in
tekliflerini kolaylıkla yerine getirirler, onlarda bir zorluk görmezler.
Diğer taraftan İslâm karşısında inatçılık edip, Allah’a boyun
eğmeyen kibirliler, İslâm’ın emir ve yasakları karşısında sıkıntı duyarlar,
bocalarlar; deyim yerinde ise soğuk ter dökerler, zorluğundan
bahsederler, kendi statülerine ve zamana uymadığından dem
vururlar ve onun hükümlerini tartışmaya açmaya yeltenirler. İnsan,
Allah’tan hakkıya korkup sakınabilse, şüphesiz Din’in emirleri
ona çok kolay ve çok sevimli gelir. Çünkü onları yerine getirdiği
zaman ölçülemeyecek kadar çok karşılığa kavuşacaktır.
Hata ve Hataların Örtülmesi
Hata: İnsanın düşünüşünde ve amelî bir işinde yaptığı yanlış
hareket; sehiv; dikkatsizlik yüzünden yapılan sehiv; hedefe erişemeyiş
demektir. Bir terim olarak hatâ, kasıt unsuru taşımayan bir
söz veya fiil olup, asıl iradeye aykırı olarak vukû bulur. Hatâ kelimesi
ve türevleri Kur’ân’da yirmi iki kadar âyette kullanılır. Çoğulu
hatâyâ’dır.
İslâm ceza hukuku ile ilgili olarak âyette; “Hatâ dışında bir
mü’min diğer bir mü’mini öldüremez. Kim bir mü’mini hatâ ile öldürürse,
bir mü’min köle âzâd etmesi, bir de ölünün ailesine diyet vermesi
gerekir”134 buyurulur. Günlük hayatta kişinin söz ve fiillerindeki
hatâları için Allah’a duâ etmesi istenir: “...Ey Rabbimız, eğer unutacak
129 20/Tâhâ, 1-3
130 92/Leyl, 7-10
131 2/Bakara, 280
132 84/İnşikak, 7-13
133 65/Talak, 4
134 4/Nisâ, 92
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 41 -
veya yanılacak olursak, bizi sorumlu tutma...”135 Şu âyette, kişinin yanlışlıktan
sorumlu olmadığına işaret edilir: “Çocukları yanlışlıkla babalarından
başka birinin adıyla çağırmanız hâlinde size bir günâh yoktur.
Fakat bunu kasten yaparsanız günaha girersiniz.”136 Hatâ ile günâh birbirinden
farklı terimlerdir. Âyette: “Kim bir hatâ yapar veya günâh
işler de sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa, şüphesiz o, iftira ve apaçık
bir günâh yüklenmiş olur”137 Çeşitli âyetlerde hatâya düşmenin
ağır bir günâh olmamakla birlikte çirkin bir hal olduğuna da yer
verilmiştir. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Yûsuf’a dönerek: “Yusuf, sen
bu olayı görmemiş ol”; Karısına da, “Sen de işlediğin günâhtan ötürü
tevbe et. Şüphesiz sen günâh işleyenlerden (hatâ edenlerden) oldun” 138;
“Onun irinden başka yiyeceği de yoktur. Onu ancak, günahkârlar (hatâ
edenler) yer.” 139
Hadiste şöyle buyurulur: “Şüphesiz Allah, ümmetimden, hatâ,
unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyi (n hükmünü) kaldırmıştır.” 140
Hatâ hâlinde Allah hakkı ile ilgili günâhın kalktığında görüş
birliği vardır. Meselâ, kıble yönünü araştırdığı halde, isâbet edemeyip
namazını başka yöne doğru kılan kimse, daha sonra namazını
yeniden kılmaz ve günahkâr da olmaz. Müctehid ictihadında
yanılsa bile sevâba nâil olur. Hadiste şöyle buyurulur: “Hâkim
ictihad yaparak hükmedip, bunda isabet ederse, onun için iki mükâfat
vardır. İctihadla hükmedip de yanılırsa, onun için bir mükâfat vardır.”141
Yalnız peygamberler mâsûmdur. Günâh işlemez söz ve fiillerinde
yanılmazlar; daha doğrusu beşer olarak onlar da hata edebilir,
ancak Peygamber söz ve fiillerinde yanılırsa Allah ona doğruyu
gösterir. Peygamberlerden başkası için böyle bir teminat yoktur.
Bir müctehidin ictihadı yanılma ihtimali ile birlikte gâlip zanna
dayanır. Müctehid mutlaka kendi görüşünün doğru olduğunu iddia
edemez. Onun devamlı olarak isabet etmesi gerekmez. Hatâ
etmesi de mümkün ve muhtemeldir. Bu yüzden, Ebû Hanife; “Bu
bizim ulaştığımız en iyi sonuçtur. Kim bundan daha iyisine ulaşırsa
ona uysun” demiştir. İmam Şâfiî’nin de şöyle dediği nakledilir:
“bir hadis görürseniz ona sarılın ve benim görüşümü terk edin.”142
Mu’tezile’ye göre, her müctehid ictihadında isâbet etmiş sayılır.
Çünkü Allah nezdinde hüküm müctehidin ictihadına tâbidir. Aksi
135 2/Bakara, 286
136 32/Secde, 5
137 4/Nisâ, 112
138 12/Yûsuf, 29
139 69/Haakka, 36-37
140 Buhârî, Talâk 2, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk 16-20
141 Buhârî, İ'tisâm 21; Müslim, Akdiye 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/187
142 M. Ebû Zehrâ, Usûlü'l-Fıkh, s. 400, 401
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
halde insanların güç yetirilemeyecek yükümlülüklerle karşı karşıya
bulunması gerekir.143 İmamiyye, Mutezile’nin bu görüşünü takip
ederek kendi müctehidlerinin yanılmadığını söylerler ve onları
mâsum (günâhsız günâh işlemez) sayarlar. 144
Hatâ, kul haklarını düşürmeye elverişli değildir. Bu yüzden
bir kimse başkasının malını yanlışlıkla telef veya istihlâk etse tazmin
etmesi gerekir. Yanılarak yapılacak boşama geçerlidir. Çünkü
boşama arzusu kalple ilgili olup başkasının buna muttalî olması
güçtür. İmam Şâfiî’ye göre, hatâ ile boşama geçerli olmaz. Çünkü
yanılanın kastı yoktur. Hatâ yolu ile suç işleyene yalnız mâlî
sorumluluk vardır. Bedenî ceza gerekmez. Hatâ ile bir mü’mini
öldürene diyet ve keffâret cezası gerekir;145 kısas gerekmez. Hatâ
ile yaralamalarda da kısas değil maddî tazminat uygulanır.
Hatâ üçe ayrılır. Fiilde hatâ: Belli bir hedefe atıp, yanlışlıkla
bir şahsı öldürmek veya yaralamak gibi. Kasıtta hatâ; Av hayvanı
zannederek ateş edilmesi, sonradan insan olduğunun anlaşılması.
Bu iki kısma giren hatâ mâlî yükümlülükleri kaldırmaz. Fakat
bedenî cezaları kaldırır. Takdirde hatâ: Buna örnek olarak doktorların
yaptığı bazı hatâlar zikredilebilir. Teşhiste hatâ ile verilen
ilaç, hastanın ölümüne sebep olsa; yanlış teşhisle bir uzuv kesilse;
ameliyat sırasında yapılan bir hatâ sonucu hasta ölse, bütün
bunlar takdirde hatâ sayılır. Doktor o hastalığın mütehassısı ise ve
elinden gelen bütün gayret ve ihtimamı göstermişse sorumluluk
terettüb etmez.146 Hanefîlere göre hatâ ile yapılan akitler geçerlidir.
Ancak yanılma, karşı tarafın yalan ve hilesi sonucu meydana
gelmişse akdi bozma imkânı olabilir. 147
Hataları Örtmek: İnsan, hata işlemeye müsait bir şekilde yaratılmıştır.
Onun bu zaâfı, nefsi aklına galebe çaldığı zaman daha
belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Bazen de insan farkında olmaksızın,
bilmeyerek hata işler. Kısacası insan, beşeri özellikleri sebebiyle,
zaman zaman kusur ve hatalar işleyebilir. Ancak, farkına vardığı
zaman hemen Allah Teâlâ’dan af veya hakkına tecavüz ettiği
kişiden özür dilemesi, güzel bir ahlâk örneğidir. Çünkü “hatadan
dönmek de bir fazilettir.”
143 Ö. N. Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 243
144 Seyyid Hüseyin Tabatabâî, Shi'ite İslâm, Houston, Inc.1979, s. 190-211; İran
Anayasası, madde, 12; Said İsmâîl, Hakîkatü'l-Hılâf beyne Ulemâi'l-Şîa ve
Cumhur Ulemâi'l-Müslimîn, Carbondale, s. 12, 13
145 4/Nisâ, 92
146 M. Ebû Zehrâ, a.g.e, 354-355
147 Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 365-366
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 43 -
İsimlerinden biri de “Settâr” olan Allah Teâlâ, kullarının kusur
ve hatalarını, günahlarını örterek gizler ve diğer kulların bilmesine
engel olur. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatı da “Settâru’l-
Uyûb” (ayıpları örten, gizleyen) dur. Eğer O’nun bu ismi kulları
üzerinde tecelli etmeseydi, insanlar birbirlerinin kusurlarına muttali
olur ve birbirlerine karşı rezil olurlardı. Böylece toplum içinde
çeşitli huzursuzluklar meydana çıkardı.
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde, mü’minlerin
kusur ve hatalarını örttüğünü ifade buyurmaktadır. “İman ederek
salih amel işleyenlerin hatalarını andolsun ki, örteriz ve onları yaptıkları
amellerden daha güzeli ile mükâfatlandırırız.” 148
Allah Teâlâ’nın, kullar tarafından işlenen hataları örttüğünü
bildiren bu gibi âyetlerde bazı ön şartlar vardır. Yani kişinin,
Allah’ın affına ve hatalarını gizlemesine ulaşabilmesi için, bazı
özelliklere sahip olması lâzımdır. Bu özellikler ise sözkonusu ettiğimiz
âyetlerde açıkça görülmektedir. Bunların başında “iman”
gelmekte ve hemen ardından “sâlih amel” şartı zikredilmektedir.
Konuyla ilgili âyetler şöyledir:
“(Allah) İman eden erkek ve kadınları, içinde temelli kalacakları, altlarından
ırmaklar akan cennetlere koyar ve onların hatalarını örter. Allah
katında büyük kurtuluş işte budur.” 149; “Allah’a iman eden ve salih amel
işleyenlerin ve Muhammed’e Rablerinden bir gerçek olarak indirilene inanan
kimselerin hatalarını Allah örter ve durumlarını düzeltir.” 150; “Sizi
toplanma gününde bir araya getirdiği gün, işte o gün, kimin aldandığını
ortaya çıkaracağı bir gündür. Kim Allah’a inanmış ve salih amel işlemişse,
Allah onun hatalarını örter, onun içinde ebedi kalacağı, altlarından ırmaklar
akan cennetlere koyar. Büyük kurtuluş işte budur.” 151
Allah Teâlâ hataları örtmeyi iman şartına bağlamaktadır:
“Şâyet Ehl-i kitâb (Hıristiyan ve Yahûdiler) iman edip de Allah’a karşı gelmekten
sakınsalardı, kötülüklerini örterdik ve onları ni’met cennetlerine
koyardık.” 152
Konuyla ilgili diğer âyetlerde göze çarpan bir diğer özellik de
“takvâ” şartıdır.
“Bu Allah’ın size indirmiş olduğu buyruğudur. Kim Allah’ın buyruğuna
karşı gelmekten sakınırsa, Allah da onun kötülüklerini diğer ve mükâfatını
148 29/Ankebût, 7
149 48/Feth, 5
150 47/Muhammed, 2
151 64/Teğâbun, 9
152 5/Mâide, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
yüceltir.” 153; “Zira Allah (takvâ sahibi) mü’minlerin yaptıkları hataları örter
ve onlara işledikleri amellerin en güzeliyle karşılık verir.” 154
Allah’ın haram kıldığı günahlardan kaçınmak da bir takvâ işaretidir.
“Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız,” kusurlarınızı
örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.” 155 Bu âyetlerin yanında, “Ey
mü’minler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün ki, Rabbiniz de sizin
kötülük ve hatalarınızı örtsün, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere
koysun” 156 âyetinden “tevbe” nin de bir şart olduğunu anlıyoruz.
Kişinin, Allah’ın af ve müsamahasına ulaşabilmesi için, tamamlayıcı
bir şartın da “ihlâs” olduğu sâbittir. “Sadakalarınızı açıktan verirseniz
ne güzel! Eğer onları gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
Bununla Allah hatalarınızı örter. Allah işlediklerinizden haberdardır.”157 Allah
Teâlâ tarafından “akıl sahipleri” olarak nitelendirilen mü’min
kulların duası, bu konuda mü’minler için en güzel örnektir: “Onlar
ki şöyle derler: Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, “Rabbinize iman edin’ diye
inanmaya çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Sen de
bizim günahlarımızı bağışla, hatalarımızı ört ve canımızı iyilerle birlikte
al.” 158 Bu âyetin devamında da duâlarının kabul edildiği bildirilmektedir:
“Rableri duâlarını kabul etti. Sizden kadın olsun, erkek olsun,
yaptığınız ameli boşa çıkarmam (dedi). Hicret edenlerin, memleketinden
zorla çıkarılanların, benim yolumda savaşan ve öldürülenlerin kusurlarını
elbette örteceğim. Andolsun ki, Allah katından bir nimet olarak onları içlerinden
ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Nimetin en güzeli ise Allah
katındadır.” 159
Zikredilen âyetlerin ışığında denilebilir ki, insan gerçek anlamda
iman edip, sâlih amel işler, takvâ üzere bulunur ve hatalarından
dolayı pişman olup tevbe ederek Allah’a yönelirse, bu kişi
Allah’ın affına ve müsamahasına hak kazanır. Dünyada olduğu
gibi âhirette de hataları, Allah tarafından gizlenir. Hataları örtmek
hususunda, Hz. Peygamber (s.a.s.) mü’minleri teşvik etmektedir:
“Kim, dünyada müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da
onun ayıbını âhirette gizleyip kapatır.” 160
Buna karşılık, Hz. Peygamber (s.a.s.) “Din kardeşini, bir suçundan
dolayı ayıplayan kimse, o suçu kendisi de işlemedikçe
153 65/Talâk, 5
154 39/Zümer, 35
155 4/Nisâ, 31
156 66/Tahrîm, 8
157 2/Bakara, 271
158 3/Âl-i İmrân, 193
159 3/Âl-i İmrân, 195
160 Müslim, Birr 58, 72
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 45 -
ölmez.”161 buyurarak, müslümanların, hatalarından dolayı birbirlerini
kınamaları ve hor görmelerinin, kendileri için ne derece
kötü bir sonuca yol açtığına dikkat çekmiştir. “Kusursuz dost
arayan dostsuz kalır” sözü gereği, insan başkalarının kusurlarıyla
uğraşmamalı ve hataları örten kişi olmalıdır. Bu konuda mü’minin
rehber edineceği prensip Allah Teâlâ tarafından şu âyetle açıklanmıştır:
“İyilikle kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel olan iyi
bir hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık
bulunan biri yakın bir dost gibi olmuştur.” 162
Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın
Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
Kur’an’da, muhâsebe anlamında “hısâb” kelimesi ve türevleri,
48 âyette geçer. Hesaba çekmek, sorgulamak anlamında “Suâl”
kelimesi ve türevleri ise 22 âyette kullanılır.
Güç yetirebilmek anlamında “Tâkat” kelimesi ve türevleri
3 âyette geçer: 2/Bakara, 184, 249, 286. Güç, kapasite anlamında
“Vüs’at” kelimesi de 5 âyette zikredilir: 2/Bakara, 233, 286;
6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62. İş, vazife yüklemek,
mükellef kılmak anlamında “Teklîf” kelimesi ve türevleri 8 âyette
geçer: 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/
Mü’minûn, 62; 38/Sâd, 86; 65/Talâk, 7. Yüklenmek, ağır yük olan
günahlar anlamında “Haml” ve türevlerinin geçtiği âyetler ise
şunlardır: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 146; 20/Tâhâ, 87, 111; 24/Nûr,
54; 33/Ahzâb, 72; 62/Cum’a, 5 (toplam yedi âyet).
Hesap günü olan din/ceza günü; kıyâmetle ilgili âyet-i kerimelerde
kıyâmet gününde kimseden kimseye fayda gelmeyeceği
belirtilir: 2/Bakara, 48, 123, 254; 14/İbrâhim, 31; 26/Şuarâ, 88-89;
31/Lokman, 33; 44/Duhân, 41; 55/Rahmân, 35; 70/Meâric, 10-15;
82/İnfitâr, 17-19). Herkesin kendi derdine düşeceği vurgulanır: 14/
İbrâhim, 31; 16/Nahl, 111, 39/Zümer, 56-58; 42/Şûrâ, 47; 43/Zuhruf,
67; 80/Abese, 33-37.
Hesap günü mahşerde vücut organları dile gelerek neler yaptıklarını
Kur’an şu âyetlerde dile getirir: 24/Nûr, 24; 36/Yâsin, 65;
41/Fussılet, 20-22; 50/Kaf, 21; 75/Kıyâme, 14-15. Hesap gününün
bir ayırdetme günü olduğu vurgulanır: 77/Mürselât, 13-15, 38-40;
78/Nebe’, 17. Hesap gününde amel defterleri çıkarılır: 25/Furkan,
25; 39/Zümer, 7, 69; 45/Câsiye, 29; 81/Tekvîr, 10. Hesap gününde
dünyada yapılan bütün işler açıklanır: 68/Kalem, 42; 69/Haakka,
161 Tirmizî, Kıyâmet 53
162 41/Fussilet, 34; Mehmet Emin Ay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 366-367
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
18; 75/Kıyâme, 13; 86/Târık, 9; 100/Âdiyât, 9-11. Hesap gününde
ameller, sevap ve günah yönünden tartılır: 7/A’râf, 8-9; 17/İsrâ, 13-
14; 18/Kehf, 49; 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 45/Câsiye,
29, 33; 101/Karia, 6-9. Hesap gününde hesap vermekten kurtuluş
olmadığı bildirilir: 55/Rahmân, 31, 33, 35. Hesap gününde herkese
kazandığı verilecektir: 2/Bakara, 281; 3/Âl-i İmrân, 30, 185, 195;
17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 36/Yâsin, 54; 40/Mü’min, 16-17; 45/
Câsiye, 28; 55/Rahmân, 31; 78/Nebe’, 40; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitar,
1-5; 84/İnşikak, 6; 99/Zilzâl, 6-8.
Hesap gününde kişi, kötü amelinden kaçmak isteyecek, ama
tabii ki kaçamayacaktır: 3/Âl-i İmrân, 30; 18/Kehf, 49; 69/Haakka,
25-27; 75/Kıyâme, 10-11. Hesap gününde günahkârlar yüzlerinden
tanınacaktır: 55/Rahmân, 39, 41. Hesap gününde kitabı (amel
defteri, karnesi) sağdan verilenler, kurtuluşa erip Cennetle ödüllendirilir:
17/İsrâ, 71; 56/Vâkıa, 8, 27, 90-91; 69/Haakka, 19-24; 74/
Müddessir, 39-40; 84/İnşikak, 7-9; 90/Beled, 12-18. Kitabı (amel
defteri) soldan verilenlerin feci durumundan şu âyetlerde bahsedilir:
56/Vâkıa, 9, 41; 69/Haakka, 25-37; 84/İnşikak, 10-15; 90/Beled,
19-20. Hesap gününden korkmak ve dünyada iken ona göre
tedbir almak gerekir: 13/Ra’d, 21; 76/İnsan8, 7. Hesap gününde
peygamberler de sorulacak, sorguya çekilecektir: 7/A’râf, 6-7.
Kur’ân-ı Kerim’de sorumluluktan bahseden âyetler de yeterli
açıklıktadır. Herkesin kazandığı amel, kendisinindir: 2/Bakara, 134,
286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 132, 164; 22/Hacc, 9, 10; 33/Necm, 39-42;
74/Müddessir, 38. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmayacak,
her insan, ancak kendi günah yükünü çekecektir: 5/Mâide,
105; 6/En’âm, 31, 52, 164; 10/Yûnus, 108; 16/Nahl, 25; 17/İsrâ, 15;
34/Sebe’, 25, 50; 35/Fâtır, 18; 39/Zümer, 7; 53/Necm, 38. Çünkü
dünyada iken işlediği amellerle günah kazanan, kendi aleyhine
kazanmış olur: 2/Bakara, 81; 4/Nisâ, 111, 123; 6/En’âm, 120; 30/
Rûm, 44.
İnsanlar sorumlu olarak yaratılmıştır; bu sorumluluk ruhlar
âleminde verilmiştir: 7/A’râf, 172-174. O yüzden insanlar sadece
“inandık” demekle sorumluluktan ve imtihana çekilmekten
kurtulamazlar: 29/Ankebût, 2-4. Çünkü insan, başıboş bir varlık
değildir: 23/Mü’minûn, 115; 75/Kıyâme, 36. Vücut organları, yaptıklarından
sorumludur: 17/İsrâ, 36; 33/Ahzâb, 15; 37/Sâffât, 24.
Allah, peygamber ve şeriat göndermeden kullarına sorumluluk
yüklememiştir: 39/Zümer, 71. Allah, kimseye gücünün yettiğinden
başkasını yüklemez: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/
Mü’minûn, 62; 65/Talâk, 7. Bazı ameller insana zor gelebilir. Bunun
için de insan, gücünün dışında bir şeyle sorumlu tutmaması
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 47 -
için Allah’a duâ etmelidir: 2/Bakara, 286. Yine insan, unutarak ve
yanılarak işlenecek hatadan sorumlu tutmaması için de Allah’a
duâ etmesi gerekir: 2/Bakara, 286. İnsan, göklerin, yerin ve dağların
yüklenmekten kaçındığı emâneti yüklenerek sorumluluğa
tâlip (istekli) olmuştur: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
İnsan, sadece kendinden değil; çevresinden ve özellikle
âilesinden de sorumludur. Kendini ve âilesini ateşten koruma sorumluluğu
ve görevi vardır: 66/Tahrîm, 6. Kur’an, insanın kendini
devamlı gözden geçirmesini, nefis muhâsebesi yapmasını emreder:
3/Âl-i İmrân, 39; 29/Ankebût, 6, 69; 79/Nâziât, 40-41. İstiğnâ
duygusu, sorumluluktan kaçmaktır, sorumsuzluktur: 64/Teğâbün,
33, 6; 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8; 96/Alak, 7.
“İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse, başkası
için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden (Allah izin vermedikçe)
şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım
yapılmaz.” 163
“Doğrusu Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennemliklerden
sen sorumlu değilsin.” 164
“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin
kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.” 165
“Onlardan bir kısmı da: ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir hasene/güzellik,
iyilik, âhirette de hasene ver. Bizi ateş azâbından koru’ derler. İşte onlar
için, kazandıklarından (âhirette) büyük bir nasip/hisse vardır. Şüphesiz
Allah’ın hesaba çekmesi sür’atlidir.” 166
“... Bir insan, ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne
çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden
zarara girmemeli...” 167
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve iltimas bulunmayan
gün (kıyâmet) gelmeden önce, size verdiğimiz azıklardan hayır
yapın (zekât ve sadaka verin). Gerçekleri inkâr eden kâfirler elbette
zâlimlerdir.” 168
“Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın mülküdür. Gönlünüzde
olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah onunla sizi
hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder.
Allah her şeye kaadirdir.” 169
163 2/Bakara, 48
164 2/Bakara, 119
165 2/Bakara, 134/141
166 2/Bakara, 201-202
167 2/Bakara, 233
168 2/Bakara, 254
169 2/Bakara, 284
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
“Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman
etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) mağfiretini
niyaz ederiz. Dönüş yalnızca Sanadır’ dediler.” 170
“Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin
kazandığı, kendi lehine veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ
edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme
(mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır
yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu
tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim
mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım
et.” 171
“... Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok
çabuktur.” 172
“De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir.
Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kaadirdir. Herkesin, iyilik
ve kötülük olarak yaptığı her şeyi karşısında hazır bulduğu günde (insan)
isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesâfe bulunsun.
Allah, kendisine (karşı gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına oldukça
şefkatlidir.” 173
“...Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 174
“...Hesap sorucu olarak Allah yeter.” 175
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu
tutulmazsın...” 176
“... Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır.” 177
“...Onların (Kâfirlerin) hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından
da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur...” 178
“(Allah’ın azâbından) korunanlara, onların (kâfirlerin) hesabından bir
sorumluluk yoktur. Fakat, onlara doğruyu hatırlatın. Umulur ki korunup
sakınırlar.” 179
170 2/Bakara, 285
171 2/Bakara, 286
172 3/Âl-i İmrân, 19
173 3/Âl-i İmrân, 29-30
174 3/Âl-i İmrân, 199
175 4/Nisâ, 6
176 4/Nisâ, 84
177 4/Nisâ, 86
178 6/En’âm, 52
179 6/En’âm, 69
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 49 -
“... Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz...” 180
“Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de, gönderilen peygamberlere
de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka
anlatacağız; çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz. O
gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse,
işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de (sevap) tartıları hafif gelirse, işte
onlar, âyetlerimizi inkâr ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.”
181
“İman edip de sâlih amel işleyenler -ki hiç kimseye gücünün üstünde
bir şey teklif etmeyiz- işte onlar cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklardır.”
182
“İşte Rablerinin emrine uyanlar için (mükâfatın) en güzeli vardır. Ona
uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tümü ile bunun yanında
onun bir misli daha kendilerinin olsa, (kurtulmak için) onu mutlaka fidye
verip fedâ ederler. İşte onlar var ya, hesabın en kötüsü onlaradır. Varacakları
yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır!” 183
“...Onlar (akıl sahibi mü’minler) Rablerinden huşû duyup sakınan ve
kötü hesaptan korkan kimselerdir.” 184
“Allah herkese kazandığıyla cezâ vermek için (onları diriltecektir). Kuşkusuz
Allah, hesabı çabuk görendir.” 185
“O bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar, Kur’an’ı parça parça edenlerdir.
Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsine yaptıklarından soracağız.” 186
“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dilediğini saptırır,
dilediğini de doğru yola iletir. Yaptığınız işlerden mutlaka sorumlu
tutulacaksınız.” 187
“Her insanın amel defterini boynuna astık. İnsan için kıyâmet gününde,
açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün
sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” 188
“... Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu
gerektirir.” 189
180 6/En’âm, 152
181 7/A’râf, 6-9
182 7/A’râf, 42
183 13/Ra’d, 18
184 13/Ra’d, 21
185 14/İbrâhim, 51
186 15/Hıcr, 90-93
187 16/Nahl, 93
188 17/İsrâ, 13-14
189 17/İsrâ, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz
ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur.” 190
“Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş
olduklarını görürsün. ‘Vay halimize!’ derler, bu nasıl kitapmış! Küçük
büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmü!’
Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye
zulmetmez.” 191
“İnsanların hesap günleri yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde
yüz çevirmekteler.” 192
“Allah, yaptığından sorumlu tutulmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.”
193
“Biz kıyâmet günü için adâlet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir
şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu
(adâlet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz (herkese) yeteriz.” 194
“Biz, hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız.
Yanımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.”
195
“Sûr’a üflendiği zaman artık ne aralarında soy sop (çekişmesi) vardır,
ne de birbirlerini soruşturacaklardır. Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa,
işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık
bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.”
196
“İnkâr eden kâfirlere gelince, onların amelleri, ıssız çöldeki serap gibidir
ki susayan onu su zanneder; nihâyet ona vardığında orada herhangi
bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı)
Allah’ı bulmuştur. Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür.
Allah, hesabı çok çabuk görür.” 197
“De ki: ‘Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz
şunu iyi bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen
(tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri
190 17/İsrâ, 36
191 18/Kehf, 49
192 21/Enbiyâ, 1
193 21/Enbiyâ, 23
194 21/Enbiyâ, 47
195 23/Mü’minûn, 62
196 23/Mü’minûn, 101-103
197 24/Nûr, 39
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 51 -
yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz.
Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik tebliğdir/duyurmaktır.” 198
“O gün ne mal, ne de evlât fayda verir. Ancak Allah’a sağlam ve temiz
(iman etmiş) bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer).” 199
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle
bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de
imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları
da mutlaka ortaya koyacaktır. Yoksa, günahları/kötülükleri yapanlar
Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm
veriyorlar!” 200
“Kâfirler, iman edenlere; ‘bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz
yüklenelim’ derler. Hâlbuki onların hiçbir günahını yüklenecek (onlardan
günahı kaldıracak) değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.
(Fakat gerçek şu ki,) elbette kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte
nice yükleri taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet
günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.” 201
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı ve
evlâdın da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki,
Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,
Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 202
“... Allah’a verilen ahid/söz, mes’ûliyet gerektirir.” 203
“...Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” 204
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi;
(bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi). Çünkü o, çok
zâlim, çok câhildir. 205
“De ki: ‘Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz; biz de sizin
işlediğinizden sorulacak değiliz. De ki: Rabbimiz (kıyâmet günü), hepimizi
bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir. O, en âdil
hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.” 206
198 24/Nûr, 54
199 26/Şuarâ, 88-89
200 29/Ankebût, 2-4
201 29/Ankebût, 12-13
202 31/Lokman, 33
203 33/Ahzâb, 15
204 33/Ahzâb, 39
205 33/Ahzâb, 72
206 34/Sebe’, 25-26
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
“Artık bugün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada
ancak dünyada yaptıklarınıza karşılık alırsınız.” 207
“O gün, onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıklarını (yaptıkları iyi ya
da kötü amelleri) bize elleri anlatır. Ayakları da şehâdet eder.” 208
“De ki: ‘Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben, kendimden
bir şey teklif edenlerden de değilim. Bu Kur’an, ancak âlemler için
bir öğüttür.” 209
“O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi
Allah’a gizli kalmaz. (Allah onlara sorar ve cevabını verir:) ‘Bugün hükümranlık
kimindir?’ ‘Kahhâr olan tek Allah’ındır!’ Bugün herkese kazandığının
karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı
çok çabuk görendir. Onlara yaklaşan günün tehlikesini anlat. O zaman
gamla dolu ve yutkunur oldukları halde, yürekleri gırtlaklara dayanmıştır.
Zâlimlerin ne dostu, ne de dinlenecek şefaatçisi vardır. Allah, gözlerin
hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” 210
“Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir
araya getirilirler. Nihâyet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri,
işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir. Derilerine,
‘niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Onlar da, ‘her şeyi konuşturan
Allah bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz’
derler. Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize
şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu
Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. İşte Rabbinizi böyle sanmanız, sizi
mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz. Şimdi eğer dayanabilirlerse,
onların yeri ateştir. Ve eğer tekrar dünyaya dönüp memnun olmak isterlerse,
memnun edilecek değillerdir.” 211
“Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir ikaz ve öğüttür; yakında ondan
sorguya çekileceksiniz.” 212
“Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz
ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Çünkü onun sağında ve
solunda oturan, her davranışı yakalayıp tesbit eden iki melek vardır. İnsan
hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, dediklerini zapteden (bir) melek
hazır bulunmasın. Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘İşte
(ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir’ denirl. Sûr’a üfürüldümü,
işte bu, geleceği vaat edilen gündür. Herkes, yanında bir sürücü ve bir de
şâhitle beraber gelmiştir.” 213
207 36/Yâsin, 54
208 36/Yâsin, 65
209 38/Sâd, 86-87
210 40/Mü’min, 16-19
211 41/Fussılet, 19-24
212 43/Zuhruf, 44
213 50/Kaf, 16-21
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 53 -
“... Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah,
daima bir zorluktan sonra bir kolaylık yaratır.” 214
“Rabbinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice memleketler
halkı vardır ki, Biz onları çetin bir hesâba çekmiş ve onları şaşkınlık
verecek azâba çarptırmışızdır.” 215
“O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size âit hiçbir sır gizli kalmaz.
Kitabı sağ tarafından verilen, ‘alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben,
hesâbımla karşılaşacağımı zâten biliyordum’ der.” 216
“Kitabı sol tarafından verilene gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım verilmeseydi
de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla (ölümümle)
her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı; Saltanatım
da benden (koptu) yok olup gitti.” 217
“Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman!
(İşte) o gün insan, ‘kaçacak yer neresi?’ diyecektir. Hayır, hayır! (Kaçıp)
sığınacak yer yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.
Artık insan, kendi kendinin şâhididir. İsterse özürlerini sayıp döksün.” 218
“Tuğyan eden azgınlar, orada (cehennemde)çağlar boyu kalırlar, orada
serinlik ya da bir içimlik meşrûbat tatmazlar, ancak dünyada yaptıklarına
uygun karşılık olarak kaynar bir su ve irin tadarlar. Çünkü onlar, bir
hesap günü olduğunu ummazlardı (buna inanmazlardı).” 219
“Kulakları patlatan gürültü geldiğinde, İşte o günde kişi kardeşinden,
annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, onlardan
her birinin, başından aşan işi (ve derdi) vardır. O gün birtakım yüzler
sevinçli, güleç ve müjdelidir. Birtakım yüzlerin de üzerini toz kaplamış ve
karanlıklar örtmüştür. İşte onlar kefere-i feceredir/günahkâr kâfirlerdir.” 220
“Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman; Yıldızlar düşüp söndüğü zaman;
Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman; Yabanî
hayvanlar bir araya toplandığı zaman; Denizler kaynatıldığı zaman; Canlar
bedenlerle birleştirildiği zaman; Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü
kendisine sorulduğu zaman; Amel defterleri açıldığı zaman; Gök,
yerinden oynatıldığı zaman; Cehennem alevlendirildiği zaman; Cennet
yaklaştırıldığı zaman; İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.” 221
214 65/Talâk, 7
215 65/Talâk, 8
216 69/Haakka, 18-20
217 69/Haakka, 25-29
218 75/Kıyâme, 7-15
219 78/Nebe’, 23-27
220 80/Abese, 33-42
221 81/Tekvîr, 1-14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
“Cezâ günü nedir, bilir misin? Nedir acaba o cezâ günü? Hiç kimsenin
başkasına hiçbir hususta fayda ya da zarar vermeye mâlik olmadığı gündür.
O gün, herkesin işi Allah’a kalmıştır (O gün emir Allah’ındır, yalnız
Allah emreder).” 222
“Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek.
Ve sevinçli olarak âilesine dönecek. Kimin kitabı arkasından verilirse, derhal
yok olmayı temenni edecek ve alevli ateşe girecek. Bilinsin ki, dünyada
âilesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarıktı. O, hiçbir zaman Rabbine
dönmeyeceğini sandı.” 223
“Gizlenen işlerin ortaya döküldüğü hesap gününde insan için Allah’tan
başka ne güç veren vardır, ne de yardım eden.” 224
“Sen hatırlatıp öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde
bir zorba değilsin. Ancak, yüzçevirip inkâr eden kâfir hâriç. İşte öylesini
Allah en büyük azap ile cezâlandırır. Şüphesiz onların dönüşü Bizedir.
Sonra onların hesabı/sorguya çekilmesi de Bize âittir.” 225
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de
zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 226
“Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı, kalplerde ve gönüllerde
olanlar ortaya konduğu vakit düşünmez mi o insan? Acaba hali nice olur?
Şüphesiz Rableri o gün onların her halini bilir.” 227
“Kimin tartılan ameli ağır gelirse işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde
olur. Ameli hafif olana gelince, işte onun anası ağlamıştır! Nedi o, bilir
misin? Kızgın ateş!” 228
“O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”
229
Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba
Çekmesi ve Sorumluluk
Hesap kelimesi, çeşitli hadislerde sözlük ve terim anlamıyla
zikredilmiştir. Cibrîl hadisi diye bilinen hadisin bazı rivâyetlerinde
Hz. Peygamber iman esasları içinde âhireti zikrettikten sonra
222 82/İnfitâr, 17-19
223 84/İnşikak, 7-14
224 86/Târık, 9-10
225 88/Ğâşiye, 26
226 99/Zilzâl, 7-8
227 100/Âdiyât, 9-11
228 101/Karia, 6-11
229 102/Tekâsür, 8
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 55 -
hesabı ayrıca vurgulamış,230 diğer bir hadiste de akıllı kimsenin,
kıyâmette hesaba çekilmeden önce dünyada kendini hesaba çekmesini
bilen ve davranışlarına ölümden sonrasını göz önünde bulundurarak
yön veren kimse olduğunu bildirmiştir.231 Dünyanın bir
iş görme (amel), âhiretin ise karşılık bulma (ceza) yurdu olduğu
şüphesizdir. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde
olacak, bunun da tesbiti hesap ilkesi çerçevesinde yapılacaktır.
Kur’an’da yer alan hesap kavramına ve hadislerin açık ifadesine
göre kıyâmet gününde inceden inceye hesaba çekilecek kimse
hüsrâna ve azâba mâruz kalacaktır.232 Çünkü yaratana karşı kulluk
görevini, yaratılmışlara karşı insanlık vazifesini hakkıyla yerine getirip
bunun hesabını vermek imkânsız denecek kadar zordur.
Bununla birlikte gönlü Allah’a bağlı olup genel yönelişi hak
çizgisi üzerinde bulunan bir mü’minin yaşı ilerledikçe rûhen erginlik
kazanıp Allah’a yaklaşacağı, elli ile yetmiş yaşları arasında
kalbindeki İlâhî muhabbet ateşinin alevlenip Allah’ın kendisini
seveceği ve hesabını kolaylaştıracağı Enes bin Mâlik’ten rivâyet
edilen bir hadiste belirtilmiştir.233 Bütün mükelleflerin hesabını
görme yetkisi şüphesiz ki hesap gününün mâliki olan Allah’a âittir.
Allah kulların hesabını çabuk görecektir. Ancak hadiste de belirtildiği
üzere234 kıyâmet gününde hesap öncesi bekleyiş uzun sürecek
ve insanlar bundan büyük bir ıstırap duyacaktır. Nihâyet son peygamber
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) niyazı üzerine başlayacak olan
hesaba onun ümmeti çağrılacaktır.235 Birçok hadis rivâyetinde Muhammed
ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan
cennete gireceği haber verilmiştir. Bu rivâyetlerin bazılarında yer
alan ve her bin kişi ile birlikte bin kişinin daha bulunacağı, hatta
bunun da ilâvelerinin olacağı tarzındaki nakillere bakılırsa bu ifadelerin
çokluktan kinâye olup gerçek sayının bilinmediği anlaşılır.
Hesaba tâbi tutulmayacak veya hesabı hafif geçecek olan kişilerin
başında Allah yolunda savaşıp şehid düşenler gelir.236 Buna karşılık
zenginlerin çetin bir muhâsebeden geçirileceği ifâde edilir.237
İslâm dininde namaz, en çok tekrar edilen, bu sebeple de îfâsı
sürekli azim ve irâde isteyen, dinî hayatın en belirgin göstergesi
konumunda bulunan bir ibâdet niteliği taşıdığı için olmalıdır ki,
230 Ahmed bin Hanbel, I/27, 28; IV/129, 164
231 Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 25
232 Buhârî, İlim 35, Rikak 49; Müslim, Cennet 79, 80
233 Ahmed bin Hanbel, II/89, III/217-218
234 Müslim, İman 327
235 Ahmed bin Hanbel, I/282, 296; İbn Mâce, Zühd 34
236 Ahmed bin Hanbel, V/287
237 Ahmed bin Hanbel, V/259, 427
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
imandan sonra en değerli amellerden kabul edilmiş238 ve kıyâmet
gününde hesabın namazdan başlayacağı haber verilmiştir. 239
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır.
Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan
kimsedir.” 240
Açıklama: Akıllı diye tercüme ettiğimiz keyyis, “işlerini iyi çeviren”,
“işlerini rıfkla, tatlılıkla yürüten”, “hayra ulaşmakta en
iyi kararı veren” gibi mânâlara da gelmektedir. Şu halde nefis
muhâsebesi bu vasıflara uyan bir davranış olmaktadır. İbn Arabî
der ki: “Büyüklerimiz, konuştuklarını ve yaptıklarını bir deftere
yazarak, yatsıdan sonra kendilerini muhâsebeden geçirirlerdi.
Deftere bakıp kendilerinden sadır olan söz ve fiil hepsini gözden
geçirirlerdi. Bunlardan tevbe gerekenler için tevbe, istiğfar gerekenler
için de istiğfar, şükür gerekenler için de şükrederlerdi.
Onlar bu muhâsebeyi yaptıktan sonra uyurlardı. “Acizin Allah’tan
temennisi bazı kuruntulardır. Yani, nefsine uyup, günahlarda ısrar
ettiği, tevbe edip dönüş yapmadığı halde, Allah’ın kendisini
affedeceği, cennetine koyacağı hususundaki temenni ve ümiddir.
“Biz, ümmetlerin sonuncusuyuz ve hesabı ilk görülecek olanlarız. Orada:
‘Ümmî ümmet ve peygamberi nerededir?’ denilir. Bilesiniz, biz sonuncu
olan ilkleriz (yani, dünyaya gelişte sonuncuyuz, kıyâmet günü hesabı
verip cennete girmede ilkleriz.)” 241
Zübeyr bin Avvâm, şöyle der: “O gün, naîmden (dünyada kazanıp
harcadığınız, yediğiniz nimetlerden) hesâba çekileceksiniz.” 242 âyeti indiği
zaman dedim ki: “Ey Allah’ın Elçisi, biz hangi nimetten sorulacağız?
Elimizde olan şu iki siyah: Hurma ile su’dur (başka nimetimiz
yoktur). Buyurdu ki: “İşte o olacaktır (onlardan sorulacaktır).” 243
“Kıyâmet gününde, kula sorulacak ilk nîmet sorusu şöyledir: ‘Biz senin
bedenine sağlık vermedik mi, sana su içirmedik mi?” 244
“Kıyâmet günü şu dört şeyden sorulmadıkça kul bırakılmaz: Ömrünü
ne işte geçirdiği, malını nereden kazandığı, nereye harcadığı ve ne iş
yaptığı sorulur.” 245
238 Müslim, İman 140
239 Ahmed bin Hanbel, II/290, 475; Tirmizî, Salât 188; Ebû Dâvud, Salât 145
240 Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
241 Kütüb-i Sitte, Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 604
242 102/Tekâsür, 8
243 Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357
244 Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357
245 Tirmizî, Kıyâmet 1
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 57 -
“Allah, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve
amellerinize bakar.” 246
“Kötülük yapmak isteyen bir kimse, onu yapmazsa (içindeki kötülük
dürtüsünü uygulamayıp içinden atarsa), ona bir iyilik yapmış gibi sevap
yazılır.” 247
“Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki o düzeldimi bütün vücut
düzelir. O bozuldumu bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir.” 248
Bir gece, Allah’ın Elçisi (s.a.s.), evinden çıktı. Ebû Bekir ve
Ömer’e rastladı: “Sizi bu saatte evinizden çıkaran nedir?” dedi. “Açlık
yâ Rasûlallah” dediler. “Nefsimi elinde bulunduran hakkı için sizi çıkaran
şey, beni de çıkardı, kalkın!” dedi. Birlikte ensârdan bir adamın
(Ebu’l-Heysem Mâlik bin Teyyehân’ın (r.a.) evine vardılar. Ebu’l-
Heysem: “El-hamdü lillâh, bugün benden daha şerefli konukları
olan yoktur!’ dedi. Gidip onlara, üzerinde yeni kızarmış, yarı ve
tam olgunlaşmış hurmalar bulunan bir hurma dalı getirdi: “Buyurun,
bundan yiyin” dedi. Bıçağı aldı, Peygamber (s.a.s.) ona: “Sakın
sağılı hayvan kesme!” dedi. Ensârlı onlara (bir koyun veya oğlak)
kesti. Koyundan ve hurmalardan yediler, su içtiler. Yemekten doyup
suya kanınca, Rasûlullah Ebû Bekir ve Ömer’e: “Nefsimi elinde
bulunduran hakkı için kıyâmet gününde size bu nîmetlerden sorulacaktır.
Açlık sizi evlerinizden çıkardı, bu nîmet size erişmeden dönmediniz.”
buyurdu.249 Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün
nimetlerden hesaba çekileceksiniz” 250
“Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrâfil sûru eline
almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan
insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifâde eder ki?” 251
“Kim hidâyete/doğru yola çağırırsa, kıyâmet gününe kadar o yola gidenlerin
savapları kadar sevap alır. Ötekilerin sevâbından da bir şey eksilmez.
Kim de sapıklığa çağırırsa kıyâmet gününe kadar o yola gidenlerin
günahları kadar günah alır. Ötekilerin günahından da bir şey eksilmez.” 252
“Allah, yanılarak, unutarak yaptıkları veya zorla kendilerine yaptırılan
şeyleri ümmetimden affetti.” 253
246 Müslim, Birr 32; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, II/285, 539
247 Buhârî, Rikak 31
248 Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkat 107; İbn Mâce, Fiten 14; Dârimî, Büyû' 1
249 Müslim, Eşribe 140, hadis no: 2038; Muvattâ, Sıfatu'n-Nebî 28, h. no: -2,
932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
250 102/Tekâsür, 8
251 Tirmizî, Kıyâme 8; Ahmed bin Hanbel, I/36; III/7
252 Müslim, İlim 6, 16; Buhârî, İ'tisâm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 15;
İbn Mâce, Mukaddime 14; Ahmed bin Hanbel, II/397; Dârimî Mukaddime
44
253 İbn Mâce, Talâk 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
“Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (artık onlar yaptıklarından sorumlu değildirler):
Büluğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan,
şifâ buluncaya kadar bunamıştan.” 254
Açıklama: 1- İslâm fıkhında büyük bir ehemmiyet taşıyan bu
hadis, bütün fukahâca benimsenmiştir. Bu hadis, kişiyi fiilinden
sorumlu kılmada aklı ve irâdeyi vazgeçilmez bir şart kabul eder.
Aklî kemâle ermeyen çocuğun hukuka ehil olmaması, onlar hakkında
himâye edici pek büyük bir rahmet olmuştur. Çağlar boyu
Avrupa dahi, bütün cemiyetlerde çocuklar ezilirken, İslâm dünyasında
hukukî ehliyetsizlik sebebiyle büluğ çağına kadar sorumlu
sayılmamış, mal ve can yönüyle velînin himâyesine tevdî edilmiştir.
İslâm âleminde çocuklar mahkemeye bile nadir hallerde ve
belli yaşlardan sonra celbedilirken, Batı’da, işlenen suç sebebiyle
büyüklerle aynı cezaya çarptırılarak gerekiyorsa idam bile edilmiş,
büyüklerle birlikte aynı hapishanelere atılmıştır. Bu durumun çocuk
fıtratına uygun gelmediğini Batı, ilk defa 19. asrın sonlarında
anlamaya başlamış, çocukların hukukî ehliyetsizliği, ayrı mahkemelerde
muhakemesi, hapisten ziyâde ıslah evlerine, koruyucu
ailelerin yanına verilmesi gibi fikir ve müesseseleri geliştirmiş ve
bu paralelde bir hayli yol almıştır. Oradan bize de “çocuk mahkemeleri”
fikri gecikerek geçmiştir.
2- Âlimler, bu hadise dayanarak çocukların şer fiillerinin yazılmadığını
kabul ederken, başka hadislerden hareketle hayırlı
fiillerin yazıldığını, bu fiillerin, hem çocuğun terbiyecileri durumundaki
anne ve babasına ve hem de kendisine uhrevî faydalar
sağlayacağını belirtirler. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.), “çocuğun haccının
makbul olduğunu, ona hacc yaptıran annesine de sevab geleceğini”
beyan etmiştir. Keza bir başka hadiste “Çocuklara namazı emredin”
buyurulmuştur. Kısacası çocuklar hakkında hayır kaleminin yazmaya
başladığını gösteren rivâyetler mevcuttur. 255
“İnsanlar kıyâmet günü öylesine ter akıtırlar ki, bu terler yerin içinde
yetmiş zira’lık derinliğe kadar iner ve bu ter (yer üstünde de birikerek
insanları konuşamaz hale getirmek üzere ağızlarına) gem vurur ve kulaklarına
kadar ulaşır.” 256
Açıklama: Kıyâmet günü, hesap verme esnâsındaki ahvalle ilgili
olarak muhtelif hadisler gelmiştir. Bunların birkısmı ter hâdisesi ile
ilgilidir. Sadedinde olduğumuz hadis, insanların, hesap vermenin
254 Ebû Dâvud, Hudûd 16, h. no: 4399, 4400, 4401, 4402
255 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/223-224
256 Buhârî, Rikak 47; Müslim, Cennet 61, hadis no: 2863
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 59 -
sıkıntısıyla yerin dibine yetmiş arşın inecek ve yerin üstünde de
kulaklara kadar yükselip insanları konuşamaz hale getirecek bir
derya teşkil edecek kadar çok terleyeceklerini ifade etmektedir.
Âlimler, bu ter herkesin kendi teri midir, müşterek terleri midir, bu
konuda ihtilâf ederler. İyâz: “Bundan kişinin müşâhede ettiği korkunç
haller nisbetinde salacağı terin kastedilmiş olması muhtemel
olduğu gibi, hem kendi, hem başkasının teri kastedilmiş olması da
muhtemeldir. Böylece bir kısmına çok şiddetli, bir kısmına daha
hafif sıkıntı verir. Bütün bunlar, insanların izdiham ve birbirlerine
sıkışmasından terin yerin altına yetmiş arşın nüfuz etmesinden
sonra, yer üstünde akıp birikmesinden meydana gelir. Tıpkı suyun
toprak tarafından emilmesinden sonra bir vadide akması gibi”
der. İbn Hacer, bu terleme hâdisesini, bir başka hadisin yardımıyla
daha güzel açıklar. Hadis şudur: “Kıyamet günü güneş arza (bir mil
kadar] yaklaşır. İnsanlar terlerler. Kimi vardır, teri ökçesine kadar yükselir,
kimi vardır ayağının yarısına kadar yükselir; dizine kadar yükselenler, uyluğuna
kadar yükselenler, böğrüne kadar yükselenler, omuzuna kadar
ve hatta ağzına kadar -ve eliyle işaret eder- yükselenler, vardır. Ağzına
kadar yükselen ter, sahibine gem vurmuş olur. Bazılarını ter tamamen
bürür -ve bunu söylerken elini başının üzerine vurur.-” Bazı rivâyetlere
göre hesap gününün sıkıntısı o kadar şiddetlidir ki, insanlar: “Ey
Rabbimiz, cehenneme giderek de olsa bizi bundan kurtar!” diye
talepte bulunurlar. Müslim’in bir rivâyetinde tere batmanın, kişinin
ameliyle mütenâsip olacağı belirtilmiştir.
Bir başka hadiste bu bekleme müddetinin kırk yıl olacağı; bir
diğerinde bir günün yarısının, dünya zamanına göre elli bin yıl
olacağı, ancak mü’mine bu günün, güneşin batma anı gibi hafif
geleceği belirtilmiştir. Beyhakî’nin bir hadisinde bu sıkıntılı halin
kâfirlere mahsus olduğu açıklanmıştır.
“O günün sıkıntısı kâfire çok şiddetlenir. Öyle ki ter onu gemler!” Denildi
ki: “Ey Allah’ın Rasûlü mü’minler nerede olurlar?” Buyurdular
ki: “Onlar altın kürsüler üzerindedirler, onlara bulutlar gölge yapar.”
Bazı rivâyetlerde de “amelleri gölge yapar”, bazı rivâyetlerde de
“güneşin, insanların başlarına iki yay boyu yaklaşacağı” ifade edilmiş ise
de, (imanda kemal sahibi) mü’minlere bu harâretin zarar vermeyeceği
belirtilmiştir.
Özetle, hesap günü uzun bir müddettir, sıkıntısı çok büyüktür.
Ancak mü’minler, amellerine göre o günün sıkıntısını az veya çok
az bir derecede atlatacaklardır. İbn Ebî Cemre: “Sadedinde olduğumuz
hadis bu sıkıntının bütün insanlara şâmil olacağını ifâde
ederse de; başka hadisler, bunun onlar çoğunluk da olsa birkısım
insanlara mahsus olduğunu açıklar; peygamberler, şehidler ve
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
Allah’ın diledikleri bundan istisnâ edilmiş, en şiddetli ter sıkıntısının
da kâfirlere, sonra kebâir (büyük günah) ehline, sonra bunları
tâkip edenlere olacağı, mü’minlerin kâfirlere nisbetle az oldukları
belirtilmiştir. “İbn Ebî Cemre, bu hadislerden akla gelebilecek:
“İnsanlar muhtelif bazda oldukları halde hepsi nasıl kulaklarına
kadar tere banar, bu arada ter bir kısmının ayağını bürümez...?”
gibi sorulara: “Bunlar uhrevî, gaybî ihbarlardır, aklî izahı yoktur,
kuvvetli iman sahipleri tasdik eder...” mânâsında cevap verdikten
sonra der ki: “Bu durumu haber vermenin maksadı dinleyenleri
uyarmak, mü’minleri bu korkunç hallere düşmekten koruyacak
amellere teşvik etmek, günahlardan tevbeye sevketmek, kerim ve
bağışlayıcı olan Rab Teâlâ’ya ilticâ etmeye, bu hallerden ve ateşten
koruyup, rahmet ve cennetine dâhil etmesini talep etmeye bir
sevktir.”
“Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak
varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (kıyâmet ve hesaplaşmanın olacağı)
gün gelmezden önce daha burada iken helâlleşsin. Aksi takdirde o gün,
sâlih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenâtı
(sevapları) yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” 257
Açıklama: Hadis, mü’minleri, mü’min kardeşine karşı haksızlık
yapmamaya, şâyet yapmış ise helâlleşmeye tevşik etmektedir. Bu
haksızlık, “ırz”la ifade edilen mânevî varlığına karşı olabilir. “Başka
bir şey” tâbiriyle de “bütün çeşitleriyle mal”, “yaralama”, hatta
“tokat”a varıncaya kadar her şey kastedilmiştir. Nitekim Tirmizî’nin
rivâyetinde “ırz ve mal nevinden...” denmiştir. Müslim’de bu
mânâ bir başka üslûpla ifâde edilmiştir: “Ümmetimden müflis olan
o kimsedir ki: Kıyamet günü namazı, orucu ve zekâtı olduğu halde gelir.
Ancak birine küfretmiş, diğerinin kanını dökmüş, bir diğerinin de malını
yemiştir. Hasenâtı, buna, öbürüne, diğerine dağıtılır. Üzerindeki borçlar
bitmeden hasenâtı tükenmişse öbürlerinin günahlarından alınır, üzerine
yüklenir ve böylece ateşe atılır.” Bu hadis, “Bir günahkârın günahı diğerine
yüklenmez” 258 âyetine muhâlif düşmez. Zira bu kimse, kendi fiili
ve zulmü sebebiyle cezalandırılmıştır. Çünkü hasenâtı, Allah’ın
kullar hakkındaki adâleti gereği, seyyiâti mukabilinde alınmıştır.
Humeydî, Kitabu’l-Muvâzene’de demiştir ki: “İnsanlar üç kısımdır:
Hasenâtı seyyiâtına üstün gelenler. Seyyiâtı, hasenâtına üstün gelenler.
Hasenâtı ve seyyiâtı eşit olanlar.
Birinciler, Kur’an’ın nassı ile kurtuluşa ereceklerdir. İkinciler,
sevâbından fazla olan günahı sebebiyle, nefhadan (İsrafil’ in sûra
257 Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyâmet 2, hadis no: 2421
258 6/En'âm 164
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 61 -
üflemesinden) ateşten çıkanların sonuncusuna kadar, şerrinin azlığı
çokluğu nisbetinde azap edilecektir. Üçüncüler, a’raftakilerdir
(A’raf cennet ve cehennem arası bir yerdir). “Bu görüşü bazı
âlimler: “Allah’ın azâb etmeyi murad ettikleri” diye kayıtlaması,
keza üçüncü kısım için de: “Üç görüşten en kuvvetli olanı” diye
açıklaması gerekirdi diye tenkit etmişlerdir. Ayrıca Humeydî,
“Seyyiâtı hasenâtına galebe çalanlar da iki kısımdır: “Azap çekip
şefaatle ateşten kurtulanlar, günahı affedilip, hiç azap çekmeyenler”
demiştir.
“Kıyâmet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka edâ edeceksiniz.
Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak,
taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye
yaraladığından sorulacak.” (Râvî Ebû Hureyre) der ki: “Biz şunu da
işitirdik: “Kıyâmet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: “Sen
beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!”
259
Açıklama: Nevevî, hadisi açıklama sadedinde der ki: “Bu hadis,
hayvanların da kıyâmet günü haşredileceği ve tıpkı teklif ehli
insanların, çocukların, delilerin ve kendilerine tebliğ ulaşmayanların
iadesi (yeniden diriltilmesi) gibi, onların da iade edileceği
hususunda bir açıklamadır. Bu hususta Kur’an ve sünnette deliller
mevcuttur. Âyet-i kerimede Rab Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Vahşi
hayvanlar haşredildiği zaman” 260 Âyet ve hadiste gelen bir kelimenin
zâhirini esas almaya aklî veya şer’î bir engel yoksa onu zâhirine
hamletmek vâcip olur. Âlimler derler ki: “Kıyâmet günü, yeniden
diriltilme ve haşredilmek için mücazât, mükâfat veya sevap şart
değildir. Boynuzlu keçinin kabış/boynuzsuz keçi için kısas olması,
teklif kısası değil, mukabele kısasıdır.”
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlulullah (s.a.s.): “Âhirette kimin
hesabı münâkaşa edilirse, azaba mâruz kalacak demektir!” buyurmuşlardı.
Ben: “Nasıl olur? Allah Teâlâ (meâlen): “O vakit kimin kitabı
sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhâsebe edilecek ve ehline sevinçli
olarak dönecek”261 buyurmadı mı, (bu hesap münâkaşası değil mi)?”
dedim. “Hayır! buyurdular, bu (münâkaşa değil) arzdır. Kıyâmet günü
hesâba çekilen herkes mutlaka helâk olmuş demektir!” 262
259 Müslim, Birr 6, hadis no: 2582; Tirmizî, Kıyâmet 2, h. no: 2422
260 81/Tekvîr, 5
261 84/İnşikak 7-9
262 Buhârî, İlim 35, Tefsir, İnşikak 1; Rikak 49; Müslim, Cennet 80, h. no: 2876;
Ebû Dâvud, Cenâiz 3, h. no: 3093; Tirmizî, Kıyâmet 6, h. no: 2428
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Açıklama: Burada geçen münâkaşatü’lhesâb tâbiri, hesâbın
tahkik ve tedkikini ifâde eder. Zemahşerî, Fâik’te “hesap
münâkaşası”nı “hesapta zorluk çıkarmak, az çok hepsini ortaya
dökmek, sayıya dâhil etmek” şeklinde açıklar. Kişinin helâk olması,
burada “yapılan ince hesap sonucu, fazla gelen günahları sebebiyle
azap çekmesi”dir.
Rasûlullah’ın arz diye ifade buyurduğu âyet-i kerime, inceden
inceye yapılan bir hesabın sonucunu bildirmemiş olmakta,
amelin arzını ifade etmektedir. Tîbî der ki: “Hadiste geçen “bu
arzdır” ifadesinin mânâsı şudur: “Âyette mezkür olan hesap, kulun
eksikliklerine rağmen Allah’ın dünyadaki lütfunu ve bu eksikliklerin
âhiretteki affını bilmesi için mü’minin amellerinin bir
arzıdır. “Rasûlullah, bu hadislerinde “hiçbir kimsenin ameliyle cennete
gidemeyeceğini” ifade ettiğine göre, ebedî cennet, insanların
dünyada yaptıkları amellerin neticesi değildir. Şu halde inceden
inceye, amellerimiz üzerine yapılacak hesabın sonucu olarak cennete
gitmek mevzûbahis olamaz. Cennet, lutf-u İlâhînin neticesidir.
Allah’ın lütfu tecelli edenlerin kitapları sağından verilmiş
olacaktır. Şüphesiz ki, İlâhî rahmetin tecellîsinde amel defterinin
muhtevâsı etkendir.
“Kıyâmet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek.
Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa,
hüsrana düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teâlâ: ‘Bakın,
kulumun (defterinde yazılmış) nâfilesi var mı?’ buyurur. Böylece, farzın
eksikleri nâfile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere
diğer amelleri hesaptan geçirilir.” 263
Açıklama: Hadis, kişinin Allah’a karşı borçları arasında en
önemlisinin namaz olduğunu ifade etmektedir. Bu hadis, insanlar
arasında kıyâmet günü hesabı görülecek ilk şeyin kan olacağı
hususundaki hadise ters düşmez. Çünkü bu ikinci hadis, insanlar
arasındaki hukuktan; öbürü ise Allah’a karşı olan hukuktan bahsetmektedir.
Âlimler bu iki hukuktan hangisi öncelik kazanır, sorusu
üzerinde de durmuş ve önceliğin Allah’a karşı olan hukuk
olduğunu belirtmiştir. Deliller bunu göstermektedir.
Hadis, hesap sırasında farzlarda çıkacak eksikliklerin, kulun
sünnet ve nâfile nevinden kılmış bulunduğu namazlarla tamamlanacağını,
onların da hesaba gireceğini belirtiyor, yeter ki kişinin
amel defterinde bu çeşitten ibâdetler yapılmış olsun. Farzdaki eksiklik
nedir, sorusu farklı ihtimaller getirmiştir; Bir ihtimale göre,
263 Tirmizî, Salât 305, h. no: 413; Nesâî, Salât 9, h. no: 1232
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 63 -
bununla farz namazların miktarca noksanlığı değil, farz namazlarda
yerine getirilmesi gereken huşû, zikirler, duâlar gibi farz
sevabını arttıran bazı sünnetler ve meşrû heyetlerin noksanlığı
kastedilmiş olabilir. Bu duruma göre, kişi bu sünnetleri farzda ihmal
etmiş ve fakat tatavvu (nâfile) namazlarda yerine getirmişse,
burada oraya aktarma sûretiyle oradaki eksiklik tamamlanılacak
demektir.
Yine; “bu ifade ile farz namazların farzları ve şartlarında ortaya
çıkacak eksikliklerin kastedilmiş olması da muhtemeldir”
denmiştir. “Bizzat farz namazlarının terki ile hâsıl olan eksikliğin
sünnetlerle telâfi edileceği de kastedilmiş olabilir” de denilmiştir.
Öyleyse, hadiste, diğer farzlarda bu muhtevada yapılacak eksiklikler,
nâfilelerle tamamlanacaktır. Cenâb-ı Hak vaad edince, o,
yerine mutlaka gelir. Rasûl-i Ekrem’i de, O’nun nâmına haber verir.
“Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır.” 264
Bu hadis, insanlarla ilgili hukukta ilk hesaba çekilecek meselenin
“kan”la ilgili meseleler olduğunu ifade etmektedir. Bir önceki
hadiste ise, ilk hesabın namazla ilgili olduğu belirtilmiştir. Zâhirde
bir zıtlık görülür ise de, aslında yoktur. Çünkü biri Allah hakkına
ait meselelerde ilkle; diğeri ise kul hakkına ait meselelerde ilkle
ilgilidir. Nitekim Nesâi’de gelen bir rivâyet ikisini birlikte zikretmektedir:
“Kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır. İnsanlar arasında
(cereyan edenlerden) ilk hesabı yapılacak şey de, kandır.” İbn Hacer:
“En mühim olanla başlamak, prensip olması sebebiyle, bu hadis,
kan meselesinin ehemmiyetini nazarlarımıza arzediyor” der. Bazı
âlimler: “Kazâ (hüküm) insanlara hastır, hayvanlarla ilgili olarak
kazâ yoktur” demiş ise de, İbn Hacer, “Bunun hatalı olduğunu,
hadisin insanlar arasındaki kazânın önceliğinden bahsettiğini;
bu ifadede, meselâ insanlar arasındaki hükümden sonra hayvanlar
arasında da hüküm olacağının nefyedilmediğini” belirtir. Yeri
gelmişken kanın ehemmiyetini ifade eden bir başka hadis daha
kaydetmek isteriz: “Dünyanın zevali, Allah indinde mü’min bir kulun
(haksız yere) öldürülmesinden daha hafif kalır” veya “Mü’minin katli Allah
indinde dünyanın zevalinden daha büyük (bir cürüm)dür.” Dünyanın
zevâlinde, pek çok mü’minin helâki de bulunması sebebiyle hadisin
ifadesinde müşkillik bulunduğu ifade edilmiş ise de, daha önce
de açıklandığı üzere, burada “Allah nazarında” tâbiri meseleyi
halleder: Hadislerde Allah nazarında sinek kadar değeri olmadığı
belirtilen dünya, ehl-i hevânın dünyasıdır, dünyanın isyanlarla,
264 Buhârî, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasâme 28, h. no: 1678; Tirmizî, Diyât 8,
h. no: 1396; Nesâî, Tahrîm 2, h. no: 7, 83
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
cinâyetler ve haksızlıklarla dolu olan yönüdür, nefs-i emmâreleri
tatmin eden yönüdür. Bu yönüyle dünyanın Allah nazarında sinek
kanadı kadar değeri yoktur. Öyleyse hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın
esmâsının tecelligâhı veya âbid kullarının ibâdet edip, âhiret için
ekim yaptıkları dünya maksut değildir.
“Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin
huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ne amelde
bulunduğundan, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından
ve vücudunu nerede çürüttüğünden.” 265
Açıklama: Bu hadis, başka tariklerden de gelmiştir. Yine
Tirmizî’de gelen bir başka veçhine göre “Kişiye beş şey sorulacaktır:
Ömrünü nerede tüketti, gençliğini nerede çürüttü, malını nerede kazandı,
nereye harcadı ve bildiği ile ne derece amel etti?” Bu rivâyette, gençliğin
ayrıca mevzubahis edilmesi, insan hayatı içerisinde onun ayrı
bir ehemmiyet taşıdığını ifade eder. Ehemmiyetlidir, çünkü ibâdet
vs.yi yapmada güç kuvvet bulunan bir devredir. Bu devrede yapılan
ibâdetler daha kıymetlidir.
Yine Tirmizî’nin bir hadisi, kişinin Allah huzurunda tek başına
hesap vereceğini daha açık olarak ifade eder: “Sizden herbirinize
mutlaka, arada herhangi bir tercüman bulunmadan Rabbi, kıyâmet günü
konuşacaktır. Kişi sağına bakacak, hayatta göndermiş olduğu (sâlih)
amelden başka bir şey göremeyecek. Sonra soluna bakacak, yine dünyada
iken gönderdiği (kötü) amelden başka bir şey görmeyecek. Sonra karşısına
bakacak, ateşin kendisini beklediğini görecek.” Rasûlullah (s.a.s.)
bu noktada şu tavsiyede bulunur: “Sizden her kim kendini ateşe karşı,
bir yarım hurmayla da olsun, koruyabilirse onu yapsın.”
“Kıyâmet günü kul (hesap vermek üzere huzûr-ı İlâhî’ye) getirilir. Allah
Teâlâ: ‘Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları
ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade
etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, Benimle bugünkü şu
karşılaşmanı hiç düşündün mü?’ diye soracak. Kul da: ‘Hayır’ diyecek. Allah
Teâlâ: ‘Öyleyse bugün Ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada)
Beni unuttuğun gibi!’ buyuracak.” 266
Açıklama: Hadis, sayılan nimetlere mazhar olan bir kimsenin,
nimetlere şükürle mukabele etmemesi halinde kıyamet günü,
Cenâb-ı Hakk’ın da onu nisyâna (unutulmaya) mahkûm edeceğini
bildirmektedir. Allah’ın kulu unutması, onu azâba terketmesi,
rahmetini tecelli ettirerek azabtan kurtarmaması demektir.
265 Tirmizî, Kıyâmet 1, h. no: 2419
266 Tirmizî, Kıyâmet 7, h. no: 2430
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 65 -
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “(Ashâb, Rasûlullah’a): ‘Ey
Allah’ın Rasûlü! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz?’ diye
sordular. Allah’ın Rasûlü: “Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi
görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?” diye sordu. Ashab:
‘Hayır!’ deyince: “Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız
olur mu?” diye tekrar sordu. Ashab yine: ‘Hayır!’ deyince:
“Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, Rabbinizi
görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve
ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı
karşıya gelecek. Rab Teâlâ: ‘Ey filan! Ben sana ikram etmedim mi? Seni
efendi yapmadım mı? Sana zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar
(hizmetçi) kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte
bir almana müsaade etmedim mi?’ diye soracak. Kul: ‘Evet ey Rabbim!’
diyecek. Rab Teâlâ: ‘Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?’ diyecek.
Kul bu soruya: ‘Hayır!’ karşılığını verecek. Rab Teâlâ da: ‘Öyleyse
şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen beni unuttuğun gibi!’
diyecek. Sonra ikinci kul Allah’ın karşısına çıkar. Rab Teâlâ ona da aynı
şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler.
Kul: ‘Evet! ey Rabbim!’ der. Rab Teâlâ da: ‘Benimle karşılaşacağını hiç
aklından geçirdin mi?’ diye sorar. Kul: ‘Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve
peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!’
der ve elinden geldiğince (Hak Teâlâ hakkında) hayır senada bulunur. Rab
Teâlâ: “Bu hususta lehine şehadet edecek biri var mı?” diye soracak. Kul:
‘Hayır, yok!’ diyecek. Rab Teâlâ: ‘Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!’
der. Kul kendi kendine: ‘Benim aleyhime şâhitlik yapacak da kim?’
diye içinden düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: ‘Haydi konuş!’
denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun
kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, Allah’ın gadabına uğrayan
münâfıktır.” 267
“Mü’min Rabbine yaklaştırılır. Öyle ki, (Allah onun) üzerine himâyesini
indirir ve günahlarını itiraf ettirir. Ona sorar: ‘Şu şu günahlarını biliyor
musun?’ Mü’min kul, iki kere: ‘Evet ey Rabbim, biliyorum!’ der. Rab Teâlâ
da: ‘Dünyada iken bunları örterek seni teşhir etmemiştim. Bugün de onları
senden affediyorum!’ buyurur. Sonra ona hasenât defteri verilir. Ama
kâfirlere ve münâfıklara gelince, bunlarla ilgili olarak, bütün mahlûkatın
huzurunda: ‘Bunlar Allah namına yalan söylemişler (böylece büyük bir zulümde
bulunmuşlardır). Haberiniz olsun! Allah’ın lâneti zâlimleredir’ diye
nidâ olunur.” 268
267 Müslim, Zühd 16, h. no: 2968
268 Buhârî, Mezâlim 2, Tefsir, Hûd 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52, h.
no. 2768
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Açıklama: Daha önce de temas edildiği gibi, her kul Allah’ın
karşısına çıkarılıp, birer birer hesaptan geçirilecektir. Bu
muhâsebede Allah mü’min kuluna bir rahmet olarak hususi şekilde
hitap edecek, kusurlarını, başkaları duymayacak şekilde sayıp
dökecektir. İşte bu hitap necva kelimesiyle ifade edilmiştir. Necvâ,
fısıldamak, başbaşa konuşmak, gizli konuşmak gibi mânâlara gelir.
Kirmânî: “Bu hitaba necvâ denmesi, kâfire olan hitabın alenî
olması sebebiyledir” der.
Hadiste, kişinin gizli yaptığı günahları başkasına açmamasına
bir telmih mevcuttur. Çünkü Cenâb-ı Hak dünyada gizli kalan
günahları kıyamet günü affettiğini ifade etmektedir. Bu ifadenin
mânâ-yı muhâlifinden, alenî yapılan veya aleniyet kazanan günahların
affı hususunda garanti olmadığı mânâsı çıkar. Şârihler bu
sadedde gelen hadislere dayanarak, kıyâmet günü âsi mü’minlerin
iki kısım teşkil edeceğini söylemişlerdir.
Birinci kısım: Günahı kendisi ile Rabbi arasında kalanlar. İbnu
Ömer hadisi, bunların da iki kısma ayrıldığını ifade eder: 1- Günahı
dünyada örtülenler, Allah kıyamet günü bu günahları onlara
karşı örtecektir. 2- Günahları âşikâr olanlar. Hadis bunların
kıyâmet günü öncekilerin hilâfına muâmele göreceğini ifade eder.
İkinci kısım: Günahı kendisi ile kullar arasında olanlar. Bunlar
da iki kısımdır: 1- Günahları, sevaplarına galebe çalanlar: Bunlar
ateşe girerler, şefaatle tekrar çıkarlar. 2- Günah ve sevapları eşit
olanlar: Bunlar da aralarında kısaslaşmadan cennete giremezler.
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü!
Benim kölelerim var, bana yalan söylüyorlar ve bana ihânet ediyorlar,
bana isyan ediyorlar. Ben de onlara şetmediyor ve dövüyorum.
Onlar yüzünden (Allah yanında) durumum ne olacak?’ diye
sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Kıyâmet günü onlar, sana olan ihânetleri,
isyanları ve yalanları sebebiyle muhâsebe olacaktır. Senin onlara verdiğin
ceza ise, eğer cezan onların günahları nisbetinde ise, başabaştır; ne lehine
ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından az ise
bu senin için bir fazilet olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından çok
olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine sana kısas yapılır” buyurdular.
Bunun üzerine adam huzurdan çekildi, ağlamaya ve dövünmeye
başladı. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü dedi ki: “Sen Allah’ın
kitabını okumuyor musun? (Bak ne diyor!) (Mealen): “Biz kıyamet gününe
mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa
uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz
(mizana koyarız). Hesapçılar olarak da Biz yeteriz.”269 Adam tekrar:
269 21/Enbiyâ, 47
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 67 -
‘Allah’a yemin olsun, ey Allah’ın Rasûlü! Ben hem kendim ve hem
de onlar için, ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum.
Seni şâhid kılıyorum, hepsi hürdür, (âzâd ettim)’ dedi.” 270
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) güldüler
ve: “Neye güldüğümü biliyor musunuz?” buyurdular. Biz: ‘Allah ve
Rasûlü daha iyi bilir!’ dedik. “Kulun Rabbine olan hitabından!” buyurdular
ve şöyle devam ettiler: “Kul şöyle der: ‘Ey Rabbim, Sen beni
zulümden korumadın mı?’ Rab Teâlâ: ‘Evet korudum’ buyurur. Kul da:
‘Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şâhit olmasını
asla istemiyorum’ der. Rab Teâlâ: ‘Bugün sana tek şâhid olarak nefsin,
çok şâhid olarak da kirâmen katibîn kâfidir’ buyurur. Rasûlullah devamla
dedi ki: “Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: ‘Konuş!’ denilir.
Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest
bırakılır. Adam organlarına: ‘Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben
sizin için mücâdele etmiştim’ der.” 271
“Aziz ve celil olan Allah (kıyâmet günü), ümmetimden bir adamı
mahlûkatın üstünden seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter açar.
Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâlâ adama sorar: “Bu
defterde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim
(olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?” Kul: “Ey Rabbim! Hayır!
(Hepsi doğrudur!)” der. Rab Teâlâ sorar: “(Bunları yapmada beyan
edeceğin) bir özrün var mı?” Kul der:”Hayır! Ey Rabbim!” Aziz ve celil
olan Allah: “Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen
var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!” buyurur. Hemen bir etiket
çıkarılır. Üzerinde “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden
rasûlallah (şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve şehâdet
ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir)” yazılıdır. Sonra, Rab Teâlâ der:
“Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!” Kul sorar: “Ey Rabbim! Bu
defterlerin yanındaki bu etiket de ne?” Rab Teâlâ der: “Sana zulmedilmeyecek!
Hemen defterler Mizan’ın bir kefesine konur, etiket de diğer
kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen
Allah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz.” 272
Ebu Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü,
dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek
miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana,
Câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene,
hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.”
273
270 Tirmizî, Tefsir, Enbiyâ, h. no: 3163
271 Müslim, Zühd 17, hadis no: 2969
272 Tirmizî, İman 17, (2641)
273 Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, hadis no: 120
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
Açıklama: Hadis, daha önceleri kâfir iken, sonradan Müslüman
olan bir kişinin daha önceki hayatından suale mâruz kalıp kalmama
meselesine kayıtlı ve şartlı olarak cevap getirmektedir. İslâm
olduktan sonra amel-i sâlih sahibi ise sual yok, değilse var. Hattâbi
der ki: “Bu hadisin zahiri, ümmetin icma ettiği “İslâm, öncesini siler”
hükmüne muhalefet eder. Allah Teâlâ: “O küfredenlere söyle ki:
Eğer (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse geçmiş (günahları) affedilecektir”
274 buyurmuştur.” Hattâbî devamla der ki: “Bu hadisin mânâsı
şöyle olmalıdır: “Kâfir, Müslüman oldu mu geçmişinden muaheze
olunmaz. İslâm’da çok fazla günah işler ve Müslümanlığına devamla
birlikte, aşırı, şiddetli masiyetlere girerse, İslâm’da işlediği
cinâyeti sebebiyle muaheze olunur ve küfür sırasında yaptığı başına
kakılır. Sanki şöyle denir: “Sen şu kötü işleri kâfirken yapmadın
mı? Müslümanlığın seni bunlardan men etmedi mi?” İbn
Hacer, bu görüşü: “Önceki amelinden yapılacak evvelki muâheze,
başa kakma sûretiyle, sonraki günahların muahezesi, cezalandırma
suretiyle olacaktır” diye özetler. Hadiste geçen “isâe” (günah,
kötülük) kelimesinden murad küfürdür, çünkü “küfür”, “isâe”nin
nihâyeti, günahların en şiddetlisidir. Adam irtidat eder ve küfrü
üzerine de ölürse, sanki Müslüman olmamış gibidir ve hayatı
boyunca yaptığı bütün amellerden muaheze olunur. Buhârî, bu
hadisi “Büyük günahların en büyüğü şirktir” hadisinden hemen sona
zikretmek sûretiyle, bu söylediğimiz açıklamaya işaret etmiş olmaktadır.”
“Bir kimseyi (küfür veya günah gibi) bir şeye çağıran hiç kimse yok ki
kıyâmet günü, o çağırdığı şeyle birlikte tevkif edilmemiş olsun. Mutlaka
onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Bir adam bir adamı (bir şeye) davet
etmiş olsa dahi!” Sonra şu âyeti okudu. (Meâalen): “Onları hapsedin,
çünkü onlar mes’uldürler” 275
Açıklama: Burada kişinin, propagandasını yaptığı şeyden sorumlu
olduğu ifade edilmektedir. İnsanları, bir kişi bile olsa her
neye davet etmişse ondan ayrılmayacak ise, kötülüğe çağıran kimse,
kötülüklerin yer aldığı cehennemde olacak demektir. Âyetteki
“mes’uldürler” ifâdesini müfessirler, “akidelerinden, sözlerinden ve
hareketlerinden” diye açmışlardır.
Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü dedim,
Kevser havzının kapları nedir?” Şu cevabı lutfettiler: “Nefsimi
kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık
bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından
274 8/Enfâl, 38
275 37/Sâffât, 24; Tirmizî, Tefsir Saffat, hadis no: 3226
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 69 -
kim içerse artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten
çıkan iki oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da
Amman’dan Eyle’ye olan mesâfe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan
daha tatlıdır.” 276
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:
“Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler
yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen
geri çekilecekler.”Ey Rabbim! Bunlar benim ashâbım!” derim. Ama
bana:”Senden sonra bunların ne bid’atlar yaptıklarını sen bilmezsin!” denilir.
Ben de:”Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten
uzak olsun!” derim.” 277
Müslim’in bir diğer rivâyetinde Ebu Hureyre’den şöyle rivâyet
edilmiştir: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı devesinden
başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları
kovarım!” Yanındakiler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi tanıyacak
mısınız?” dediler.”Evet buyurdu. Sizin, başkasında olmayan bir
alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin
eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden
engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: “Ey Rabbim
onlar benim ashabım, onlar benim ashabım!” diyeceğim. Ama bir
melek bana cevap verip:”Senden sonra onlar ne bid’alar ortaya çıkardılar
biliyor musun?” diyecek.”278 Bir diğer rivâyette şöyle buyrulmuştur:
“Havuzum Eyle ile Aden arasınaki mesâfeden daha geniştir.
Onun rengi kardan daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onun maşrabaları
yıldızlardan daha çoktur.”
Yezid İbn Erkam (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular
ki: “Siz (ashâbım), havzın başında yanıma gelenlerin yüz bin cüzünden
sadece bir cüzünü teşkil edeceksiniz!” Yezid’e: “O gün siz ne kadardınız?”
diye soruldu da: “Yedi yüz veya sekiz yüz kadardık!” diye
cevap verdi.” 279
Açıklama: Hadisin Ebû Dâvud’daki aslında şu ziyâde var: “Biz
(bir seferde) Rasûlullah (s.a.s.)’la beraber idik. Bir yerde mola verdik.
(Bu sırada) buyurdular ki: “...Kaydedilen bu ziyade, Yezid
İbn Erkam’ın “Kaç kişi idiniz?” sorusuna verdiği cevaptaki isabetlilik
hususunda kanaat verir. Aksi takdirde: “O sıralarda bütün
Müslümanların sayısı ne kadardı?” gibi bir muhtevâda anlamak
276 Müslim, Fezâil 36, l hadis no: 2300; Tirmizî, Kıyâmet 16, hadis no: 2447
277 Buhârî, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezâil 32, hadis no: 2297
278 Müslim, Tahâret 37, hadis no: 247
279 Ebu Davud, Sünnet 26, hadis no: 4746
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
gerekir ki, buna verilen cevap daha az yakin hasıl eder. Ancak
Rasûlullah’ın (s.a.s.) burada rakamın hakikatını değil de, kesrette
mübâlağa kasdetmiş olması da muhtemeldir.
Son hadisler, âhiretteki havuzla ilgili farklı bilgiler sunmaktadır.
Havuz, Kevser havzı diye de adlandırılır. Kur’an-ı Kerim’de
Kevser Sûresinde bahsedilen kevserle de bu havzın kastedildiği
kabul edilmiştir. Kevser, mütevatir denecek kadar çok sayıda
sahâbî tarafından zikredilmiş gaybî bir hakikattır, inanılması şarttır.
Bazı tahkiklerde kevserle ilgili rivâyette bulunan sahabilerin
sayısı elliden fazladır. Rasûlullah (s.a.s.), Kevser sebebiyle de diğer
peygamberlere bir üstünlüğe sahip olacaktır. Rivâyetler, cennetteki
kevserin, cennet kapılarının yanında ve el’an mahlûk olduğunu
ifade eder. Makbul görüşe göre iki adet kevser mevcuttur. Biri
cennetin içindedir, diğeri sırattan öncedir ve mahşer yerindedir.
Bir hadis, her peygamberin bir kevseri olduğunu belirtiyor. Ancak
onlar Rasûlullah’ın kevseri kadar büyük değildir.
Kevser, sırattan sonra ümmetin bir toplanma yeridir. Rasûlü
Ekrem’le bir buluşma, görüşme yeridir. Rasûlullah, oraya kadar
gelebilen bir kısım kimselerin oradan kovulacağını belirtmiştir. Bu
kovulanlar kimlerdir, bu hususta ihtilaf vardır. Bunlara: “Münafıklar
ve mürtedler” diyen olmuş. “Rasûlullah zamanında mü’min
olup da sonradan irtidat edenler” diyen olmuştur. Ancak Hattâbî:
“Ashâb-ı Kiram’dan irtidat eden yoktur, irtidat edenler çöl Araplarıdır”
demiştir. Bazıları: “Bunlar, mü’min olarak ölen büyük günah
sahipleri ile bid’atları küfür derecesine ulaşmayan ehl-i bid’attır”
demiştir. Bunların cehenneme gitmeleri kat’î değildir. Günahları,
kusurları sebebiyle havzın yanından kovulmuş olsalar da, Allah’ın
rahmetine mazhar olarak cennete girmeleri de muhtemeldir. İbn
Abdilberr: “Havuzdan kovulacaklar zümresini, ehl-i bid’at ile dinde
bid’at çıkaranlar, zulümde ileri gidenler, haksız yere mal yiyenler,
günah-ı kebireyi alenî işleyenler teşkil edecek” der. Bunların
havza kadar yaklaşmalarının, kıldıkları namazların tesiriyle, abdest
uzuvları ve alınlarında zuhur eden nur ve parlaklık sayesinde
olduğu belirtilmiştir.
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ateşi hatırlayıp ağladım.
Rasûlullah (s.a.s.): “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.”Cehennemi hatırladım
da onun için ağladım! Siz, kıyâmet günü, ailenizi hatırlayacak
mısınız?” dedim.”Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan
yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar, sahifelerin uçuştuğu
zaman; kendi defterini nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına
mı soluna mı; yoksa arkasına mı? Sıratın yanında; cehennemin iki yakası
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 71 -
ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar.” 280
Açıklama: Gaybî olan hakikatlerden biri mizandır. Ahirete
imanın bir cüz’üdür. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, bi’l-icmâ “Mizan
haktır” demiştir. Hadislerden başka, Kur’an’la da sâbittir. Âyet-i
kerimede: “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık
hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal
tanesi kadar bile olsa onu getiririz (mizana koyarız). Hesapçılar olarak da
Biz yeteriz” 281 buyurulmuştur. Mizan, kıyâmet günü kurulur. Kulların
amellerinin yazılmış olduğu defterler mizanda tartılır. Bu
mizanın iki kefesi vardır; biri hasenatın tartılması için, diğeri de
seyyiatın. Hasan Basrî’den gelen bir rivâyete göre mizanın bir de
dili vardır. 282
İnsan Bu Mes’ûl...
İnsanoğlu, dünyada geçirdiği ömürden, sıhhat ve âfiyetten,
kazanıp harcadığı mal-mülk ve servetten, harcadıklarından, harcamayıp
geride bıraktıklarından, birer birer hesap verecektir.
Buhârî’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “İki nimet
vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir: Sağlık
ve boş vakit.” Zira kazanmak ve hayır yapmak bunlara bağlıdır.
İnsan, yapması gerekirken yapmadıklarından ve yapmaması gerekirken
yaptıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden
ve söylememesi gerekirken söylediklerinden sorulacaktır. “O gün,
dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”283;
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de
zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 284
İnsan, sorumludur. İnsan yeryüzünün halifesidir; seçme hakkına
sahip irâdeli bir varlıktır. Âhirette, dünyada işlediklerinden tek
tek sorulacağı gibi, dünyada da sorumsuzca davranışının karşılığını
görür. Dilediğini yapan, dilemediği karşılığı alır. Elbette, dünya
ceza ve ödül yeri değil; imtihan yeri olduğundan, nice suçlar dünyada
cezasız kalabilir. Allah imhâl eder ama ihmâl etmez. Hiçbir
suçun ve hayrın karşılığını ihmâl etmez, ama dilediğini sonraya
erteler; bu sonra bazen âhiret olur.
İrâde sahibi olup seçme hakkına sahip olmak; sorumluluk doğurur,
sonuçlarına katlanmayı gerektirir. İnsan nelerden ve neye
karşı sorumludur? Esas sorumluluk Allah’ın emir ve yasaklarına
280 Ebû Dâvud, Sünen 28, hadis no: 4755
281 21/Enbiyâ 47
282 Kütüb-i Sitte, Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 604
283 102/Tekâsür, 8
284 99/Zilzâl, 7-8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
karşı O’na olan sorumluluktur. Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratılan
insan,285 bu kulluğu ne oranda yapıp yapmadığıyla ilgili
sorguya çekilecektir. Ruhlar âleminde Rabbini tanıyıp286 O’na kulluk
yapmaya söz veren insan, bu ahdinden sorumludur. Dünyada
bu sorumluluğu unutan bir tavırla yaşayınca, esas olarak âhirette
sorguya çekilecek, bunun karşılığını görecektir. Sorumlu tutulmanın
temel şartları: Ergenlik, akıl ve hürriyettir. Allah’a karşı sorumluluk;
öncelikle itikadî konularda olur. Allah’ın en büyük hakkı,
hiçbir şeyi kendisine şirk/ortak koşmadan O’nu bir’leyip ibâdet/
kulluk yapmaktır.287 Sonra bu imanın gereği olarak itaat etmek,
sâlih amel dediğimiz kulluk görevlerini yapmak, her davranışını
Allah’a ibâdet bilinciyle ve O’nu görür gibi yerine getirmektir.
İnsan O’nu görmüyor olsa da O kendisini her an görmekte, her
yaptığı yazılmakta ve tek tek hesabının sorulacağı gün için kayda
geçirilmektedir. Bu sorumluluk içinde aynı zamanda ahlâkî ilkeler
de yer almaktadır.
Kimlere karşı sorumlu olduğumuz şu âyet-i kerimede belirtilmektedir:
“De ki: ‘Yapın (yapacağınızı); yaptığınız işleri Allah da görecek,
Rasûlü de, mü’minler de. Sonra görülmeyeni ve görüleni bilene (Allah’a)
döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı bir bir haber verecektir.”288 Bu
âyette sorumlu olduğumuz ilk ve esas mercînin Allah olduğu
vurgulanır. Yani O’nun mahkemesi, ceza günü, âhirette hesaba
çekilmek. Sonra Rasûl ile ifâdelendirilen İslâmî otorite, şeriat
mahkemesi. Diğer bir sorumluluğun “mü’minler” şeklinde ifadelendirildiği
görülür, yani kamuoyu mahkemesi. Ve nihâyet kendimize
karşı sorumluyuz, yani vicdan mahkemesinde yargılanmamız
sözkonusudur.
İnsan, kendine karşı da sorumludur. İnsanın hangi çeşit olursa
olsun günah işlemesi, öncelikle kendine karşı bir zulümdür, sorumsuzca
davranıştır. Zulüm, hak edene hakkını vermemek demek
olduğundan, vücudumuz, organlarımız Allah’a itaat etmek için
yaratılmıştır. Allah’a her isyanda insan öncelikle kendisine, kendi
organlarına zulmetmiş olmaktadır. Bu zulüm, âhirette cezalandırılarak
insan kendine ve organlarına yazık etmiş olacaktır. “Vücut
benim değil mi, istediğimi yapar, dilediğime satar, istediğimle yatarım”
diyen insan, sorumsuz ve akılsız bir zâlimden başkası değildir.
Müslüman bilir ve inanır ki, kalbi, aklı ve vücut organları dâhil,
gerçek anlamıyla hiçbir şeyin sahibi değildir. Her şeyin gerçek
285 51/Zâriyât, 56
286 7/A’râf, 172
287 Buhârî
288 9/Tevbe, 105
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 73 -
sahibi, mülkün sahibi Allah’tır. İnsan sadece emânetçidir. Allah
dilediği kadar nimeti dilediği kimselere emânet olarak vermiş ve
her nimeti nereye kullanması gerektiğini bildirmiş ve bunu yerine
getirip getirmediğinden de insanı sorumlu tutacağını açıklamıştır.
İnsan, sahip olduğunu zannettiği her şeyin sadece bekçisi ve
emânetçisidir, esas sahibi emânetlere ihânet edip etmediğinden
onu hesaba çekecektir. Bir veznedar kendisine emânet olarak teslim
edilmiş olan paraları istediği şekilde kullanırsa, ne tür bir şeyle
karşılaşacaksa; her insanın, emânet edilen imkânları da istediği
gibi kullanması aynıdır. Mal, ömür, sağlık, zaman, emrimiz altında
bulunanlar, aile üyeleri, el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, bilek ve yürek,
kısaca tüm nimetler bizden sorulacaktır. İnsanoğlu, hem nefsinin/
hevâsının ve hem de emânet olarak verilenlerin çobanıdır.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. Bile bile kendi
emânetlerinize hâinlik etmeyin.”289 İnsan için toplam kalite, sorumluluk
bilincine sahip müttakî bir mü’minlikle mümkündür. Dünyanın
imtihan dünyası olması, bu sorumlulukla, her şeyden sorguya
çekilecek olmasıyla ilgilidir. İmtihanda gülüp oynamak, gafletle
vakit öldürmek, herkesin gözü önünde birçok hata yapmak ne
kadar yanlışsa; bu dünyadaki Allah’tan uzaklaştıran oyalayıcı şeylerle
çocuk gibi oynayıp durmak da o kadar yanlıştır.
İnsan; beden, akıl ve ruhtan meydana gelmiş bir varlıktır. İnsanın
kendine karşı vazifeleri de: Bedenî, aklî ve rûhî olmak üzere
üçe ayrılır. Hepsine hak ettiği kadar hakkını vermek, emânet bilincine
sahip sorumlu bir şahsiyet olmak demek olduğu gibi, aynı
zamanda bu üç gücü dengelemek, uyumlu ve huzurlu bir insan
olmanın dünyadaki güzelliğini tatmak için de şarttır.
Temizlik, sağlığı korumak ve bu konuda tedbirler almak, temiz
ve güzel/helâl yiyecek ve giyecekle donanmak, çevre temizliğine
dikkat etmekle insan bedenine karşı sorumluluğunu yerine getirir.
Akıl ve ruh sağlığı için sağlam bir imanın şart olduğunu belirtelim.
Fıtrat olarak sağlam bir şekilde emânet edilen akıl ve ruhun sağlığını
korumak için ana kaynak iman ve takvâdır. İlme, yönelmek,
ibâdetlere devam etmek, ahlâkî özelliklere riâyet etmek akıl ve
ruh sağlığı açısından da çok önemlidir. Akla ve ruha zarar verecek
her şeyden sakınmak, içki, kumar, tembellik, ibâdetsiz bir hayat,
sorumsuzca bir yaşayıştan kaçınmak bu açıdan da önemlidir. Güzel
bir çevre seçmek, çevre şartlarını güzelleştirmek, akla ve ruha
gıda verebilecek arkadaşlık ve cemaat tercihinde bulunmak, şahsiyet,
özgüven ve güçlü bir irâde, cihad rûhu da akıl ve ruh sağlığı
konusunda çok önemlidir. Özgürlük çığlıklarıyla nefsini/hevâsını
289 8/Enfâl, 27
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
putlaştıran, günümüz insanı sorumluluklarından kaçmak istiyor.
Görev bilincinden, ne yapması gerektiğinden önce, özgürlüklerinden
ve haklarından yola çıkıyor. Kendine kimsenin karışmasını
istemiyor. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin kendisine
yapılmasını da, kendisinin bu görevleri başkalarına yapmasını da
istemiyor. “Özgürlük var” diyerek, kendi nefis putuna toz kondurmuyor.
İnsan, bunun dışında nelerden sorumludur? Yaptıklarından:
Yapmaması gerektiği halde yaptıklarından. Terkettiklerinden:
Yapması gerektiği halde yapmadıklarından. Kötü örnek olduklarından:
Özellikle kendisini örnek alan kişilere güzel örnek olması
gerektiği, hal diliyle iyiliği tavsiye etmesi gerektiği halde,
kötü örnek olduğu her durumdan. Sebep olduğu şeylerden, iş
veya olaylardan. Vesîle olduklarından. Emrettiklerinden ve yasakladıklarından.
Seyirci kalıp değiştirmeye çalışmadığı kötülük ve
zulümlerden. Kısaca; tüm eylemlerinden, ömrünü nerelerde tükettiğinden,
ilminden, malından (nasıl kazanıp nerelere sarfedip
etmediğinden) sorumludur. Ehlinden, çoluk çocuğundan, eşinden,
sözünü dinleyebilecek akrabâlarından, idâresi altında iş yapanlardan,
yöneticiyse yönettiklerinden ve yönetiminden, çevresinden
ve değiştirmek için ne tür gayret sarfettiği konusunda düzenden
sorumludur. Dünya keyfi, rahat ve zevkleri, eğer hesap günü olmasaydı,
belki önemli olabilirdi. Ama her şeyden hesaba çekileceğimiz
bir durum, ölüm ve ölüm ötesi, tercihlerimizi belirlemelidir.
Unutmayalım ki; sorumsuzluk sorunluluktur. Sorunlu olmamak
için sorumlu olduğumuzu unutmayan bir yaşayışımız olmalıdır.
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır.
Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide
bulunan kimsedir.”290 Ölmeden evvel, büyük hesap günü gelmeden,
her şeyin hesabı sorulmadan önce kendini hesaba çeken, bu
muhâsebeyi yeterli sıklıkta yapanlara ne mutlu!
‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme
(mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır
yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu
tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim
mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım
et.” 291
290 Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
291 2/Bakara, 286
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 75 -
Hesap ve Allah’ın Hesaba Çekmesi, Mes’ûliyet Konusuyla
İlgili Âyet-i Kerimeler
A Kur’an’da, Muhâsebe Anlamında “Hısâb” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği
Âyetler: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 4/Nisâ, 6, 86; 5/Mâide, 4;
6/En’âm, 52, 69; 13/Ra’d, 18, 21, 40, 41; 14/İbrâhim, 51; 17/İsrâ, 14; 21/
Enbiyâ, 1; 23/Mü’minûn, 117; 24/Nûr, 39; 26/Şuarâ, 113; 33/Ahzâb, 39; 40/
Mü’min, 17; 65/Talâk, 8; 69/Haakka, 20, 26; 78/Nebe’, 27, 36; 84/İnşikak, 8;
88/Ğâşiye, 26.
B Hesaba Çekmek, Sorgulamak Anlamındaki “Sual” Kelimesi ve Türevlerinin
Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 119, 134, 141; 7/A’râf, 6, 7/A’râf, 6; 15/Hıcr,
92; 16/Nahl, 56, 93; 17/İsrâ, 34, 36; 21/Enbiyâ, 13, 23; 25/Furkan, 16; 28/
Kasas, 78;29/Ankebût, 13; 33/Ahzâb, 8, 15; 34/Sebe’, 25; 37/Sâffât, 24; 43/
Zuhruf, 19, 44; 55/Rahmân, 39; 102/Tekâsür, 8.
C Güç Yetirebilmek Anlamında Tâkat Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği
Âyetler: 2/Bakara, 184, 249, 286.
D Güç, Kapasite Anlamında “Vüs’at” Kelimesi: 2/Bakara, 233, 286; 6/En’âm,
152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62.
E (İş, Vazife) Yüklemek, Mükellef Kılmak Anlamında “Teklîf” Kelimesi ve
Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/
En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62; 38/Sâd, 86; 65/Talâk, 7.
F Yüklenmek, Ağır Yük Olan Günahlar Anlamında “Haml” ve Türevlerinin
Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 146; 20/Tâhâ, 87, 111; 24/Nûr, 54;
33/Ahzâb, 72; 62/Cum’a, 5.
G Hesap ve Hesap Günüyle İlgili Âyet-i Kerimeler
a Kıyâmet Gününde Kimseden Kimseye Fayda Gelmez: 2/Bakara, 48, 123,
254; 14/İbrâhim, 31; 26/Şuarâ, 88-89; 31/Lokman, 33; 44/Duhân, 41; 55/
Rahmân, 35; 70/Meâric, 10-15; 82/İnfitâr, 17-19.
b Hesap/Kıyâmet Günü Herkes Kendi Derdine Düşer: 14/İsrâhim, 31; 16/
Nahl, 111, 39/Zümer, 56-58; 42/Şûrâ, 47; 43/Zuhruf, 67; 80/Abese, 33-37.
c Hesap/Kıyâmet Günü Mahşerde Vücut Organları Dile Gelerek Neler Yaptıklarını
Anlatacaktır: 24/Nûr, 24; 36/Yâsin, 65; 41/Fussılet, 20-22; 50/Kaf,
21; 75/Kıyâme, 14-15.
d Hesap Günü Bir Ayırdetme Günüdür: 77/Mürselât, 13-15, 38-40; 78/Nebe’, 17.
e Hesap Günü Mahşerde Amel Defterinin Çıkarılması: 25/Furkan, 25; 39/
Zümer, 7, 69; 45/Câsiye, 29; 81/Tekvîr, 10.
f Hesap Gününde Bütün İşlerin Açıklanması: 68/Kalem, 42; 69/Haakka, 18;
75/Kıyâme, 13; 86/Târık, 9; 100/Âdiyât, 9-11.
g Hesap Gününde Amellerin Tartılması: 7/A’râf, 8-9; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf,
49; 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 45/Câsiye, 29, 33; 101/Karia, 6-9.
h Hesap Gününde Mahşerde Hesap Vermekten Kurtuluş Yoktur: 55/
Rahmân, 31, 33, 35.
i Hesap Gününde Herkese Kazandığı Verilecektir: 2/Bakara, 281; 3/Âl-i
İmrân, 30, 185, 195; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 36/Yâsin, 54; 40/Mü’min,
16-17; 45/Câsiye, 28; 55/Rahmân, 31; 78/Nebe’, 40; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitar,
1-5; 84/İnşikak, 6; 99/Zilzâl, 6-8.
j Hesap Gününde Kişi, Kötü Amelinden Kaçmak İsteyecektir: 3/Âl-i İmrân,
30; 18/Kehf, 49; 69/Haakka, 25-27; 75/Kıyâme, 10-11.
k Hesap Gününde Günahkârlar Yüzlerinden Tanınacaktır: 55/Rahmân, 39, 41.
l Hesap Gününde Kitabı Sağdan Verilenler: 17/İsrâ, 71; 56/Vâkıa, 8, 27, 90-91;
69/Haakka, 19-24; 74/Müddessir, 39-40; 84/İnşikak, 7-9; 90/Beled, 12-18.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
m Hesap Gününde Kitabı Soldan Verilenler: 56/Vâkıa, 9, 41; 69/Haakka, 25-
37; 84/İnşikak, 10-15; 90/Beled, 19-20.
n Hesap Gününden Korkmak: 13/Ra’d, 21; 76/İnsan8, 7.
o Hesap Gününde Peygamberler de Sorulacaktır: 7/A’râf, 6-7.
H Sorumluluk
a Herkesin Kazandığı Kendisinindir: 2/Bakara, 134, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm,
132, 164; 22/Hacc, 9, 10; 33/Necm, 39-42; 74/Müddessir, 38.
b Her İnsan Kendi Günah Yükünü Çeker: 5/Mâide, 105; 6/En’âm, 31, 52, 164;
10/Yûnus, 108; 16/Nahl, 25; 17/İsrâ, 15; 34/Sebe’, 25, 50; 35/Fâtır, 18; 39/
Zümer, 7; 53/Necm, 38.
c Günah Kazanan, Kendi Aleyhine Kazanmış Olur: 2/Bakara, 81; 4/Nisâ, 111,
123; 6/En’âm, 120; 30/Rûm, 44.
d Sorumluluk Ruhlar Âleminde Verilmiştir: 7/A’râf, 172-174.
e İnsanlar Sadece İnandık Demekle Kurtulamazlar: 29/Ankebût, 2-4.
f İnsan, Başıboş Bir Varlık Değildir: 23/Mü’minûn, 115; 75/Kıyâme, 36.
g Vücut Organları, Yaptıklarından Sorumludur: 17/İsrâ, 36; 33/Ahzâb, 15;
37/Sâffât, 24.
h Allah, Şeriat Göndermeden Kullarına Sorumluluk Yüklememiştir: 39/Zümer,
71.
i Allah, Kimseye Gücünün Yettiğinden Başkasını Yüklemez: 2/Bakara, 286;
6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü7minûn, 62; 65/Talâk, 7.
j Gücün Dışında Bir Şeyle Sorumlu Tutmaması İçin Allah’a Duâ: 2/Bakara,
286.
k Unutarak ve Yanılarak İşlenecek Hatadan Sorumlu Tutmaması İçin
Allah’a Duâ: 2/Bakara, 286.
l İnsanın Sorumluluğa Tâlip (İstekli) Olması: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
m Nefsi ve Âileyi Ateşten Koruma Sorumluluğu: 66/Tahrîm, 6.
İ Nefis Mücâdelesi: 3/Âl-i İmrân, 39; 29/Ankebût, 6, 69; 79/Nâziât, 40-41.
J İstiğnâ (Sorumluluktan Kaçma, Sorumsuzluk): 64/Teğâbün, 33, 6; 80/Abese,
5; 92/Leyl, 8; 96/Alak, 7.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 240-242
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397; c. 4, s. 162-163, 338-339; c. 5,
s. 430-432; c. 6, s. 170-172
3. Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. c. 1, s. 106-107; c. 3, s. 187-189
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 212-224; c. 19, s.
97-119; c. 20, s. 238-240
5. Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 695-697
6. Esmâu’l-Hüsnâ Konusuyla İlgili Kitaplar
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -23-
ECEL ve ÖLÜM
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
ECEL ve ÖLÜM
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-23-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Tarihten bugüne, nice insan ölümsüzlük iksiri peşinde koşmuş, bu serâbın peşinde hâlâ ömür tüketenler olmuştur. Halkın bâtıl inanç kabilinden kabulüne göre, “âb-ı hayat” ve “bengisu” da denilen ölümsüzlük suyunu bulmak uğruna nice insan ömrünü tüketse de, Lokman Hekim, ölümsüzlüğün ilacını bulmuş, Hızır karada, İlyas da denizlerde ölümsüzlüğü keşfetmiştir. Hâlbuki Allah’ın hükmü nettir, çok açıktır: “Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 1 ; “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 2
Ölmemenin tek çaresi vardır, o da doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde, hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek, yani güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 3 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden kaçmak mümkün değildir:
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 4
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma metâından başka bir şey değildir.” 5
1 29/Ankebût, 57
2 4/Nisâ, 78
3 59/Haşr, 18
4 33/Ahzâb, 16
5 3/Âl-i İmrân, 185
İnsanoğlu, ölümü unutmak, hatırına getirmemek için çeşitli uyutucu ve uyuşturucular icat edip oyalanmayı tercih ediyor. Televizyon programları, internet, atari ve play station oyunları, arabalar, eğlenceler… tam ölümü zihninden yok eder, tümüyle unuturken ölüm gelip çatıveriyor. Ölümü hatırlamak istemiyor insan. Helâl-haram demeden hevâsını tatmin etmeye çalışması, ölüm ve ölüm ötesi güzellikleri hesaba katmadığının bir göstergesidir. İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle, ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip vücuttan ayrılması olayıdır. Ölüm, insan için yok olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle 6 dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
İnsanın hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki, hepimiz misafir hayatı yaşadığımız dünya otelinden ayrılmak için sıramızı bekliyoruz.
Allah’ın yaratma fiili her an faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi ölmekte, her gün bir koca şehrin nüfusu kadar insan, dünyasını değiştirmektedir. Her saniye
6 59/Haşr, 18
dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir. Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu İlâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama 300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu. Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek, bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe, dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz. Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden, mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok; öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir? Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.” İmanla, müslümanca, insanca ölmek… Ya secdede, Allah’a ibâdet ederken; ya cephede, Allah yolunda cihad ederken veya kürsüde, Allah
yolunda dâvet ve tebliğ ederken. Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir. Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 7 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Güzel ölümler ve ölüm ötesi güzellikler duasıyla…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
7 59/Haşr, 18
İÇİNDEKİLER
ECEL VE ÖLÜM / 11
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti / 11
Ecel ve Kader / 16
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm / 22
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm / 33
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması / 43
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır / 47
Ölüm Meleği ve Azrâil / 48
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür / 51
Ölüm de Bir Nimettir / 53
Ölüm Korkusu / 55
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi / 56
Ölümü Düşünerek Dirilmek / 59
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz / 70
- 11 -
ECEL VE ÖLÜM
•
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
•
Ecel ve Kader
•
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
•
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
•
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
•
Allah Mümît‘tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
•
Ölüm Meleği ve Azrâil
•
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
•
Ölüm de Bir Nimettir
•
Ölüm Korkusu
•
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
•
Ölümü Düşünerek Dirilmek
•
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 1
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
Ecel; Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu; vakit ve son demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman dilimine ecel denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. “Ecelin gelmesi” ise, tâyin edilmiş bulunan ömrün son bulması, yani ölümdür.
Allah indinde her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. “Eğer Allah, insanları, yaptıkları her haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Ecelleri (süreleri) geldiği zaman da bir an dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler.” 2
“Eceli geldiği zaman bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez”3 Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle tak1
3/Âl-i İmrân, 145
2 16/Nahl, 61
3 63/Münâfikun, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
dir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş
olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?”
gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Nitekim bu hususta
kimi âlimler farklı kanaat ileri sürmüşlerdir. Mu’tezile’den
bir kısım âlimlere göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Öldürülmemiş
olsaydı, daha bir müddet yaşayacaktı. Ehl-i Sünnet ile
diğer Mu’tezilelere göre ise, eceliyle ölmüştür. Aksini ileri süren
Mu’tezilîler, kulların fiillerinin yaratılmasıyla ilgili görüşlerinden
dolâyı bu görüşe vârmışlardır. Çünkü onlara göre fiilin fâili, bizzat
kulun kendisidir. O halde öldürme işi, öldüren katilin kendi işidir.
Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi de eceliyle ölmüştür.
Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini
söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden
bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Allah onda ölümü
yaratmasından dolayı ölmüştür. Öldürülerek ölen kimse için,
“öldürülmeseydi yaşayacaktı” gibi sözler söylemek doğru değildir.
Hattâ “öldürülmemiş olsaydı, ne olurdu?” gibi bir varsayım üzerinde
birtakım görüşler ileri sürmek bile yanlıştır. Çünkü bütün
bunlar Allah’ın takdiriyle olmaktadır ve aksi sözkonusu olamaz. 4
“Bir canlıya ömür verilmesi de, ömründen kısaltılması da mutlaka bir
kitapta (yazılı)dır.”5 âyetinde “Ömrünün kısaltılması “ ifâdesiyle ilgili
olarak İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî (öl. 478/1085) şöyle demektedir:
Bu âyetle iki durum kastedilmiştir ki, onlardan biri: Bir
kimsenin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa,
Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında
değildir. Bu nasıl mümkün olsun ki, Allah, ilminde onun ecelini
takdir etmiştir. İkinci durum ise: Eksiltme ve arttırmanın, melekler
indindeki sahifelerde gerçekleşmesidir. Onların sahifelerinde
bir şey mutlak olarak yazılıdır ama, Allah’ın ilminde kayıt altına
alınmıştır. Vuku bulacak olan da, bu kayıt altına alınan şekildir.
Âlimler, “Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. (Bütün) kitapların anası,
O’nun yanındadır.”6 âyetini de buna hamletmişlerdir. 7
O halde Allah indindeki ilim, yani kader, kesinlikle değişmez.
Levh-i Mahfûz’da ne yazılmışsa mutlaka olur. Ancak meleklerin
yanında da olayların yazılı bulunduğu sayfalar vardır ve bu sayfalarda
yazılanlar, değişikliğe maruz kalabilir. Bu gibi konular
gayb âlemini ilgilendirdiği için tabiatıyla onların mâhiyetlerini
4 İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâti’i ‘l-Edilleti fî Usûli’lİ’tikad,
Mısır 1950, 363
5 35/Fâtır, 11
6 13/Ra’d, 39
7 el-Cüveynî, a.g.e., 363
ECEL VE ÖLÜM
- 13 -
bilemeyiz. Meleklerin yanında bulunan sayfaların değişmesinin
elbette bir hikmeti vardır. Belki de bunun hikmeti, meleklerin
gayba tam olarak vâkıf olmalarını engellemektir. Allah neyi diler
ve murad ederse mutlaka onda bir hikmet vardır. 8
Ashâbın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan
ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna
karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam
etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan
Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu
söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan
okun hedefinden sapmayıp o insana isâbet edeceğini, yaralanması
halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir.
Ecel meselesi kader problemine bağlı olarak kelâm âlimleri
arasında tartışılan önemli konulardandır. İlk defa Mu’tezile
âlimleri eceli tartışma konusu haline getirmişler ve farklı şekillerde
açıklamışlardır. Onlara göre ecel, hayat süresi ve ölüm vaktinden
ibârettir. İster herhangi bir dış etki olmadan tabiî bir şekilde
olsun, ister bir kaza veya katil sonucu olsun, her insan tek bir ecelle
ölür. Ancak kaza sonucu ölen veya öldürülen insanın bu olaylarla
karşılaşmaması halinde yine de ölüp ölmeyeceği hususunda
Mu’tezile âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Erken devir
âlimlerinden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ile Ebû Hâşim el-Cübbâî ve ona
uyan Behşemiyye grubu, ne şekilde olursa olsun ölen her insanın
ömrünü tamamladığı ve eceli geldiği için öldüğü görüşündedirler.
Mu’tezile’nin Bağdat ekolü, En’âm sûresinin ikinci âyetini de
dikkate alarak insanın “ecel-i kazâ” ve “ecel-i müsemmâ” denilen
iki eceli bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insan, herhangi
bir dış müdâhale olmadan ölürse ecel-i müsemmâya, kaza veya
katil sebebiyle ölürse ecel-i kazâya göre ölmüş olur. İkinci durumda
ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi ecel-i
müsemmâsına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması
veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin
tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Mu’tezile’den Kâ’bî de
bu görüşü benimseyenlerdendir. Kadı Abdülcebbar’a göre ise katil
yoluyla ölen kişinin bu olaya mâruz kalmaması durumunda yaşayacağını
kesin olarak söylemek mümkün değildir. Böyle bir kimsenin
ölmesi de yaşaması da ihtimal dâhilindedir. Mu’tezile’nin
müteahhir âlimlerinden Zemahşerî Bağdat ekolünün görüşünü
savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp
kısaltılabileceğini belirtir. Nitekim ona göre Kur’an’da ömrü
8 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
uzatılan ve kısaltılanların bir kitapta bulunduğunun bildirilmesi,9
ayrıca Hz. Ömer’in hançerle yaralanması sırasında Kâ’b el-
Ahbar’ın, “Ömer Allah’a duâ etseydi, ecelini tehir ederdi” demesi
bu görüşü teyit etmektedir. 10
Selefiyye, Mâturidiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i Sünnet
âlimlerine göre ecel daha çok, “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği
zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm
için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur.
Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel, tek olup kesinlikle
değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan
önce hayat bulamayacağı gibi, hakkında takdir edilen ölüm vakti
gelmeden de ölmez. İlgili âyetteki “ecel-i müsemmâ” kıyâmetin
kopmasına dair olup bununla insanın değil, kâinatın eceline işaret
edilmiştir. Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes
kendi eceliyle ölür. “Maktul öldürülmeseydi yaşardı” demek
vâkıaya aykırıdır, ecel ise vâkıanın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de
Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti
tâyin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu bildirilmiştir.11 Ayrıca
eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı kesin bir şekilde anlatılarak
herkesin eceliyle öldüğüne işaret edilmiştir.12 İlâhî ilim, mümkünü
mümkün olarak, vuku bulanı da gerçekte olduğu gibi ihâta
eder. İki ecel kabul etmek veya ecelin değişebileceğini savunmak
İlâhî ilimde değişikliğin meydana gelebileceğini benimsemek anlamına
gelir ki bu husus, Allah’ın kullarının âkıbetlerini önceden
bilmeye muktedir olmamasını ve dolayısıyla O’na bedâ görüşünün
nisbet edilmesini gerekli kılar; bu ise, ulûhiyet makamıyla
bağdaşmaz.
Mu’tezile’nin, maktûlün eceliyle ölmediğini ispatlamak için
dayandığı deliller de geçerli değildir. Çünkü katilin adam öldürmekten
dolayı Kur’an’da kötülenmesi ve kısas cezasına çarptırılması,
maktûlün Allah tarafından tayin edilen ecel-i müsemmâsına
ulaşmasını engellediğinden değil, yasaklanan katil fiilini işleyip
İlâhî emre aykırı davranmak sûretiyle maktûlün ölümüne zâhiren
sebep olması sebebiyledir. Ölümü gerçekleştirmek (imâte), İlâhî
bir fiil olmakla birlikte, öldürmeye teşebbüs edip ölüm hâdisesinin
meydana gelmesine sebebiyet vermek katile ait bir fiildir.
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz.
Kur’ân-ı Kerim’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması
9 35/Fâtır, 111
10 El-Keşşâf, III/303
11 3/Âl-i İmrân, 145J
12 63/Münâfıkun, 11
ECEL VE ÖLÜM
- 15 -
veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların,
mânâsı apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması
gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının,
bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade
edilmektedir.13 Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli
tedbirleri almak sûretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla
hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların
Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu
husûsudur. Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra
insanlar için -İlâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması
sonucunu çıkarmak isâbetli değildir.14 Ayrıca ilgili âyetteki
“ziyâde” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki15 “mahv” ve “isbât”ın,
“ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil, meleklerin ellerinde bulunan
kitapta meydana gelmesi ihtimal dâhilindedir. Akrabaları
ziyâret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka
vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden
önce bunlar âhad rivâyetlerdir ve zâhirî mânâları itibarıyla kesin
anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların
ışığında açıklamak doğru değildir. Bu hadislerde belirtilen ömrün
uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle
insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına
gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip
mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik
olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.
Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha
çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp
uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu’tezile ve Şia insanların
iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken
Ehl-i Sünnet umûmiyetle muhkem âyetlere dayanarak
insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle
gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kaza ve kadere
imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve
bunun daha ziyade İlâhî ilim ve irâdeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa,
insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecelin takdir
edildiğini benimseyen görüşün daha isâbetli olduğunu söylemek
mümkündür. Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları,
bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir
kaza veya katil hâdisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu
İlâhî bilgi ve irâdenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri
13 35/Fâtır, 11
14 Cüveynî, s. 363
15 13/Ra’d, 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi
mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları
kulluk vazifelerinin bir gereğidir. 16
Allah (c.c.) herkes için bir ömür belirlemiştir. Her canlı kendisi
için belirlenmiş olan o ömrü bitirecektir. Ölümü de dirilmeyi de
Allah (c.c.) yaratır. “O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi
imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
17
Her insan eceliyle ölür, hiçbir kimse ölüme müdahale edemez.
Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. “Allah’ın izni olmadıkça
hiçbir kimseye ölüm yoktur. O, vâdesiyle yazılmış bir yazıdır.” 18
Ecelin ileri alınması ya da geriye bırakılması mümkün değildir.
“Bir canlının eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah
işlediklerinizden haberdardır.”19 Her insanın bir eceli olduğu gibi her
ümmetin (topluluğun) de bir eceli vardır. “... Her ümmetin bir eceli
vardır. Ecelleri geldimi, bir an ne geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 20
Ecel ve Kader
Ecel; Arapça’da belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki
ayrı anlamı
vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki “vâde”nin karşılığı
olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanıldığı anlamdır;
21 diğeri
ise ölüm ânı demektir. Yani insanın hayatının sona
erdiği saniyeler
anlamına
gelir.
Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay
gibi, rızık gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne
kadar yaşayacağını,
nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî
ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının
öleceği saatlerde onun hayatının
sona ermesi için gerekli
olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle
ki bu nedenler onun yaşamını
durdurmak için âdetâ birbirlerini
tamamlarlar.
Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi
göstermeden
bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir
gerçektir.
Bu demektir
ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş
ve yıpranmış
olmaktan
dolayı artık normal görevlerini yapamazlar.
Bu sistemlerden
bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda
16 Cihat Tunç, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 381-382
17 67/Mülk, 2
18 3/Âl-i İmran, 145
19 63/Münâfikun, 11
20 10/Yunus, 49
21 2/Bakara, 282
ECEL VE ÖLÜM
- 17 -
olsa bile, diğerleri
fonksiyonlarını
yerine getiremediklerinden,
kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine
devam eden sistem
de bu genel duraklamadan
olumsuz yönde etkilenerek
o da durur.
Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama
süresi
bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu
son derece doğal nedenlere
bağlı olarak zamanında
gerçekleşir.
Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil;
bilâkis
aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın
ezeldeki
takdirine ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine
bağlı olarak
sebep-
sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini
farklı ölçülerde
etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir
an önce ulaşmak
istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir;
bu psikoloji içerisinde
yapacağı
aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir
riski atlatmak için- hatalı
sollamaya
iter. Bu da nedenlerin ikincisi
olur; Hatalı sollama kaçınılmaz
bir kaza ile sonuçlanırsa
bu
üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme
gibi bir olaydan
sonra vücutta meydana gelen
ezilme, kırılma ve yaralanmalar
dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye
geç ulaşmak gibi bir durum
yaşanırsa bu da elbetteki
başka bir
neden
olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan
sebeplerin
birbirini izlemesiyle
gerçekleşir.
Ölüm hâdisesi
dâhil, ard arda meydana gelen bu olayların
hiçbiri, aslında
diğerinden
farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki
kaderin
birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle
(kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme,
boğulma, intihar ve sûikast)
gibi bir tek neden
üzerinde dururlar.
Bu, ezelî kaderin
bir çeşit
özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından
ötürüdür.
Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir.
Ölüm ise, birçok
insan
için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin
haber verdiği
“gaybî” gerçekler
hakkında tereddütlü olan insanlar,
hayatlarının
en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli
panikler yaşarlar.
Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır.
Dolayısıyla, sportif faâliyetler, güzellik yarışmaları ya da çeşitli
adlar altında düzenlenen
dev müsabakalar,
faşingler, festivaller
ve baş döndürücü eğlenceler,
aslında derinden
yaşanan bu gizli
ıstırâbın, bu içsel
paniğin biraz olsun dindirilmesi
amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok kimse tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak,
ikisi birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
ereceği
saniyelerin
gelip çatması; ölüm ise canlıdaki dünyevî hayatın
sona ermesi
ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla
başlayan ve ecelinin gelip
çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son
bulan belirli süredir. Bu tanımdan
hareket
ederek, “öyle ise her
canlının ömrü biçilmiştir” demek doğrudur;
ancak
bu, yeterli ve
doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz:
Değil
yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir, sonludur.
Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun
kurmuş bulunduğu
kâinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan
evrensel yasalara
bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi
içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde
bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz
kâinattaki sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla
gelişir,
yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar.
İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında
geçen süre her
varlığın kesin ömrünü
ifade eder.
Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren
yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle
sona eren süre o bitkinin
ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından
yapılan herhangi bir eserin
gerçekleştirildiği
andan itibaren kullanımdan
kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür.
Ancak ömür ve ecel kavramları
bu basit
ve soyut
açıklamayı
aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı
özel bir anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden
pek
soyutlanamayan
(ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim
olarak değil), Allah’ın izni ve ezelî irâdesiyle
birbirini doğuran,
birbirini tamamlayan
devr-i dâim içindeki hayat ve kâinât olaylarının
birer parçasıdırlar.
Ecel Değişir mi? Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve
ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği
için ömrün uzaması ya da kısalması
mümkün değildir. “Allah’ın
her şeye gücü yeter, binâenaleyh
daha fazla yaşamak
için kulun
yapacağı duâyı kabul etmek O’nun için zor ya da imkânsız değildir”
demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu
gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden
ve kesin olarak
bilir. Bu bakımdan duâ ile değişerek ileri bir zamana
ertelendiği
sanılan ecel, aslında, Allah tarafından
kesin şekilde belirlenmiş
olan eceldir.
Şu halde Allah’ın bir kimse için takdir buyurduğu
ölüm tarihini bu kişinin duâsıyla değiştirmesi demek, O’nun bu
ECEL VE ÖLÜM
- 19 -
olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî
bilgisine
ters düşen bir durumdur.
Buna “Bedâ” denir. Bedâ ise
Şiîlikte bir inançtır ve Allah’ın sıfatlarına,
kemal ve kuşatıcılığına
aykırıdır.
“Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.”22 mealindeki
âyet-i kerimeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da
başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır.
Gerçekte Allah’ın, dilediğini silmesi; O’nun başlangıcı ve sınırı
olmayan
bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi- zamanı geldiğinde
ortadan
kaldırması ve devam
edecek olan şeyi de vâdesine
kadar bekletmesi
demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür: “Mâdem
ki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı
gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun duâ etmesi, örneğin, şer
ve belâların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için
dilekte
bulunması
bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki Allah Teâlâ:
“Rabbiniz buyurdu,
Bana duâ edin, Benden dilekte bulunun, sizin için kabul
edeyim.”
23 diyor. Bu nasıl açıklanabilir?”
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki, Allah’ın kesin
yasaları
arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini
sağlayan
etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk,
ya da hayır,
huzur, sevinç
ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar
herkese göre değişir.
Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken,
bir diğerini acılara boğduğu
bilinen
bir gerçektir.
Örneğin Allah
Teâlâ, kullarından birinin duâsını kabul
ederek amacını
gerçekleştirmekle
onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden
bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir
etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin,
örneğin: “Allah’ım beni mutlu
kıl!” diye duâ etmesi üzerine o insanın
gerçekten de herhangi
bir nedenle mutluluk duymaya başlaması
Allah’ın ezelde böyle bir
olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izâfîlik yoktur.
Bilâkis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların
kesin
ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı
anlamlarda yorumlanamazlar.
Ölüm olayı, her insanın kanaat ve
yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla
ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izâfî psikolojik olayları
karıştırmamak gerekir.
22 13/Ra’d, 39
23 40/Mü’min, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
Bedâ ve Kader: Bedâ, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü
kestiremediği
bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması
anlamına gelen Arapça bir sözcüktür.
Bu sözcük, bazılarının, Allah’ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına
ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde,
Allah Teâlâ’nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği
bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah’ın (hâşâ) yanılmak, önceden bir şeyi
kestirememek,
ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar
değiştirmek gibi -yaratıklara
mahsus- bir bocalama ve çelişki içine
düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
Kesinlikle ifade etmek gerekir ki “Bedâ” kavramının İslâm
inancında
hiç bir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezelî ilmiyle
önceden bilmektedir
ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü,
istisnâsız O’nun bildiği
şekilde, buyurduğu
ve belirlediği doğrultuda
cereyan eder ve olup biter. 24
Ölüm bir sünnetullah, Allah’ın evrendeki değişmez İlâhî kanunu
olduğundan, ondan kaçılamaz. Eğer Yüce Allah ölümü yaratmayıp
da insanlar ölmeseydi, ihtiyarlayıp ölümü nimet sayanların
hali ve şimdiden dünyanın insanlara dar gelmeye başlaması
karşısında durumumuz ne olurdu, bir düşünün! Bunu düşününce
ölümde büyük bir hikmet ve isâbet bulunduğunu anlarız. Bununla
birlikte, Yüce Allah intiharı yasaklayarak, hayatımızı korumakla
mükellef kıldığı gibi, başkasının hayatına kast etmeyi de men
ediyor. Öldürmek Allah’a mahsustur verdiği canı O alır. Öldürülen
kimsenin katiline cezâ verilmesi, öldürdüğü için (öldürme fiilini
yarattığı için) değil, Allah’ın haram kıldığı bir fiili işlediği için verilir.
Ölümü yaratan Allah’tır. Ölenin eceli gelip hayatı sona ereceği
an yaklaşınca katil onun ölümüne sebep olur. El-Muhyî, er-Razzâk,
el-Mü’mît olan yalnız Allah’tır. Her şeyi yaratan ve yarattıkları
tüm canlıların rızkını veren Allah Teâlâ olduğu gibi onları yok
edip öldüren de O’dur. Diriltmek ve öldürmek O’nun takdir ve
yaratmasıyladır. Her canlının belli ve takdir edilmiş bir eceli vardır.
Tabiat varlıklarının belli bir ömrü, bir işlev süresi vardır.25 Bütün
doğa varlıklarının olduğu gibi, insanların ve tüm canlıların belli
bir yaşama süresi vardır. O süreden ne az, ne de çok yaşamak
mümkündür. Buna ecel diyoruz.
24 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y. s. 304-308
25 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 5
ECEL VE ÖLÜM
- 21 -
Öldürülmüş olan bir insan, Allah yanında mukadder olan eceli
ile ölür. İnsan, kazâ ve kader olarak Allah’ın ilminin ezelde ne
sûretle takdir edildiğini bilmez. Ona düşen görev, Allah’ın emrettiği
şekilde hayatını koruyup kendi ecelinin gelmesine sebep
olmamak ve başkasının hayatına tecâvüz etmemektir. Allah’ın
verdiği canı almak, yine Allah’a aittir. Bunun içindir ki, bir insanın
canına kıymış olan insan cezâsını görür. Çünkü kendi irâde ve tercihi
ile onun ecelinin gelmesine, o adamın ölmesine sebep olmuş
ve Allah’ın râzı olmadığı çirkin bir işi yapmış ve Allah’ın emrine
karşı gelmiştir.
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”26 İnsan, kendisine tanınan
süreden eksik veya fazla yaşayamayacağına göre, ölmemek
için savaştan kaçmakla ölümden kurtulamaz. 27
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir
edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp
giderlerdi...”28; “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere
çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı
ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati
onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası)
olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla
görür.”29; “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı
öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı
ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü
sanmayın! Bilâkis onlar diridirler.” 30
Çeşitli bahanelerle Uhud Savaşından kaçıp çekilmiş olan
münâfıklar, savaşta ölmüş olan akrabâ ve tanıdıklarının haberini
alınca: “Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi”
demişlerdi. Bu tür sözler, onların yüreklerindeki derdi arttırmaktan
başka bir şey sağlamaz. Çünkü Allah’ın takdirini inkâr,
her işi insanın kendi kusuruna bağlamak, insanı bunalıma sokar.
Gerçekte her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Ecel gelmedikçe insan
ölmez. Savaşta ölen, eceli sona erdiği ve cephede öleceği takdir
edildiği için ölür. Eceli dolmamış insanı Yüce Allah, kurşunlar,
bombalar arasından kurtarıp yaşatır. Allah’ın kaderine böyle iman
eden, tesellî ve huzur bulur. Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden
kaçmak mümkün değildir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya
26 3/Âl-i İmrân, 145
27 3/Âl-i İmrân, 145, 156, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16
28 3/Âl-i İmrân, 154
29 3/Âl-i İmrân, 156-158
30 3/Âl-i İmrân, 168-170
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz
gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 31
Toplumların Eceli: Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların
da belli bir ömrü vardır. İnsan gibi toplum ve devletler
de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini dolduran ümmetler
ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini kaybeder,
başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her
ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye
atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok
olup giderler).” 32
Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona
uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen
helâk edilip tarih sahnesinden silinir veya egemenliklerini yitirirler.
33
Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak;
Allah’ın her şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana
geliş şartları nasıl olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip
takdir etmiştir” diyebiliriz.
Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine
karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı
için, sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe
ve tedbirsizliğe değil; aksine, daha cesur ve atak çalışmaya
ve gayrete yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer.
Yakınlarından biri öldüğünde kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına,
başkalarına ve kendine gereksiz suçlamalar yapmasına engel
olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına acı veren bir olayı
daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı sağlar.
Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna
engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
Kur’ân-ı Kerim’de “ecel” kelimesi, toplam 52 yerde geçer. Ayrıca,
iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır;34 bir
âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.35
31 33/Ahzâb, 16
32 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için bk. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/
Mü’minûn, 43.
33 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10,
44; 16/Nahl, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45;
42/Şûrâ, 14
34 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
35 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 23 -
Yaşama süresi anlamında kullanılan ömür (“umr”) kelimesi
ise 7 âyette geçer. Ayrıca 5 yerde de bu anlamdaki umr kelimesi,
fiil halinde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt”
kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve
ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen Kur’ân-ı Kerim’de, bütün
âyetlerin yaklaşık üçte biri; ölümle, öldükten sonra dirilmeyle,
âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir.
Âyet-i kerimelerde, insanların ve toplumların Allah tarafından
takdir edilmiş ecelleri, yani yaşama süreleri olduğu ısrarla belirtilir.
Bu ecel/süre, ne bir saat (an) öne alınır, ne de bir an geciktirilir.
Kur’an’da; yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları
tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na
döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği,
kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır.
Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu,
o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden
veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin
süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken,36 bir kısmında
göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik
düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır.37 Ecelle ilgili
âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm
vakti belirlediği ifade edilmiş,38 kendilerine uzun ömür verilenlerin
de, ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu
bildirilmiştir.39 İlâhî emirlere uyanların tâyin edilmiş ölüm vaktine
kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken,40 zâlimlerin
de ecelleri gelinceye kadar cezâlandırılmayacağı, ancak zamanı
gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir.
41 Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona
erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar
yaşatıldığı anlatılmıştır. 42
Kur’ân-ı Kerim’e göre toplumlar da bireyler gibi birer organizmadırlar.
Bireylerin belli bir ömrü, süresi olduğu gibi, toplumların
da belli bir ömrü, süresi vardır. Hiçbir nefis, kendisi için belirlenen
36 13/Ra’d, 2; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29
37 6/En’âm, 2, 128; 14/İbrâhim, 10; 29/Ankebût, 5, 53
38 6/En’âm, 2, 60
39 35/Fâtır, 11
40 11/Hûd, 3
41 16/Nahl, 61; 29/Ankebût, 53
42 40/Mü’min, 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
süreden az ya da çok yaşayamayacağı gibi,43 hiçbir toplum ve ulus
da sürelerinden fazla yaşayıp egemen olamaz. Toplumların eceli,
yani yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık süre için öne alınmayacağı
gibi, geriye bırakılmayacağı da bildirilir. 44
“Ey kâfirler! Siz ölü (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat
veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi (eceliniz
gelince) O, öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve tekrar O’na döndürüleceksiniz
(orada hesap vereceksiniz).” 45
“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddiâ ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah
katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda
doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakâlim)’ de. Onlar, kendi elleriyle
önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman
ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir. “Yemin olsun ki,
sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk
koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.
Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların
yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” 46
“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar
diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz
korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik)
ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler,
kendilerine bir belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’
derler.” 47
“Bir zamanlar İbrahim de Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini
bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır!
İnandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi.
Bunun üzerine ‘Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al,
sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra
onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir’
buyurdu.” 48
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak
müslümanlar olarak can verin.” 49
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
43 63/Münâfıkun, 11
44 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 14/İbrâhim, 10; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn,
43; 71/Nûh, 4
45 2/Bakara, 28
46 2/Bakara, 94-96
47 2/Bakara, 154-156
48 2/Bakara, 260
49 3/Âl-i İmrân, 102
ECEL VE ÖLÜM
- 25 -
O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini
isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da
bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 50
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”
51
“Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya
savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler,
öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine
(kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu.
Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer
Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve
mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun,
ölseniz de, öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” 52
“(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’
diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden
kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın!
Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri
ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından
gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine
de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermenin sevincini duymaktadırlar.”
53
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı
size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa
o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma
metâından başka bir şey değildir.” 54
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam
kalelerde olsanız bile!” 55
“Sizi bir çamurdan yaratan, sonra eceli/ölüm zamanını takdir eden
ancak O’dur. Bir de O’nun katında ecel-i müsemmâ/muayyen bir ecel
(kıyâmet günü) vardır. Hal böyle iken siz hâlâ şüphe (mi) ediyorsunuz(?)” 56
“Sizi geceleyin öldüren (öldürür gibi uyutan) ve gündüzün güç yetirip
etkilemekte (yapıp işlemekte) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş
50 3/Âl-i İmrân, 145
51 3/Âl-i İmrân, 154
52 3/Âl-i İmrân, 156-158
53 3/Âl-i İmrân, 168-170
54 3/Âl-i İmrân, 185
55 4/Nisâ, 78
56 6/En’âm, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
ecel doluncaya kadar onda (gündüzde) sizi dirilten (uykudan uyandıran)
O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size
O haber verecektir.” 57
“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular
gönderir. Nihayet birinize ölüm geldimi elçilerimiz (can almakla
görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar (bu hususta verilen vazifeyi
yapmakta) kusur etmezler.” 58
“De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm;
hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu
ve ben müslümanların ilkiyim.” 59
“Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir
an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği
vakitte yok olup giderler).” 60
“Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’
(melekûta), Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine
bakmıyorlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” 61
“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi,
insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi (ve
hepsi de helâk olurlardı). İşte Bize kavuşmayı ummayanları Biz böylece
taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda (kendi başlarına) bırakırız.”
62
“De ki: ‘Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne
de bir menfaat verme gücüne sahibim.’ Her ümmetin (takdir edilmiş) bir
eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri
giderler.” 63
“Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da O’na tevbe etmeniz
için (Bu Kitap indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tâyin
edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, faziletli olan/fazlasını yapan
herkese de iyiliğinin karşılığını kendi lütfundan verir. Eğer yüz çevirirseniz,
ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” 64
“Biz onu (kıyâmet gününü) sadece sayılı bir müddetin sona ermesine
kadar bekletir, erteleriz.” 65
57 6/En’âm, 60
58 6/En’âm, 61
59 6/En’âm, 162-163
60 7/A’râf, 34
61 7/A’râf, 185
62 10/Yûnus, 11
63 10/Yûnus, 49
64 11/Hûd, 3
65 11/Hûd, 104
ECEL VE ÖLÜM
- 27 -
“... Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.” 66
Her vakit ve müddetin Allah katında ayrı ayrı bir yazısı, hikmet
gereği verilmiş özel bir hükmü vardır. Bu müddet içerisinde
kurtuluşa ermek veya azâba müstahak olmak için insanlara mühlet
ve müsâade verilmiştir.
“İnsanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) hakkında uyar/
korkut ki, sonra zâlimler; ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir ecele/müddete kadar
bize süre ver de Senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım’ derler.
(Onlara denilir ki:) ‘Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına yemin
etmemiş miydiniz?” 67
“Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında (Bizce) bilinen bir yazı/
yazgı olmasın.” 68
Gerek arâzisini yere batırmak ve gerekse halkını yok etmek
sûretiyle veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiç biri,
körü körüne, tesâdüfî olarak helâk edilmiş değildir. Allah tarafından
tâyin ve takdir edilip Levh-i Mahfûz’da yazılmış şaşmaz,
unutulmaz ve gaflet edilmez bir yazı gereğince helâk olmuşlardır.
Demek ki, devlet ve toplumların da fertler gibi takdir edilmiş
belli ömürleri vardır. Bireyler doğduğu, geliştiği, ihtiyarladığı
ve nihâyet öldüğü gibi, devletler de kurulur, gelişir ve nihâyet
Allah’ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler
gibi bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü
olur.
“Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” 69
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde
hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları ecel-i müsemmâya/takdir
edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir
saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 70
“Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir
şeyi bilmez hale gelsin (bilgisizliğin ne demek olduğunu anlasın) diye
sizden bazı kimseler erzel-i ömre/ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır.
Şüphesiz ki Allah alîmdir/bilgilidir, kadîrdir/kudretlidir.” 71
“Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem
sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne dirilir.” 72
66 13/Ra’d, 38
67 14/İbrâhim, 44
68 15/Hicr, 4
69 15/Hicr, 5
70 16/Nahl, 61
71 16/Nahl, 70
72 20/Tâhâ, 74
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
“Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve ecel-i müsemmâ/
tâyin edilmiş bir vâde olmasaydı, (cezâ ve helâk onlar için de dünyada)
gerekli ve kaçınılmaz olurdu.” 73
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen,
sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme
olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize
döndürüleceksiniz.” 74
“Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihâyet ömür kendilerine (hiç
bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere âit) arâziyi
çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar
mı?” 75
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki,
Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan),
sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından
(uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim.
Ve dilediğimizi, ecel-i müsemmâya/belirlenmiş bir süreye kadar
rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra
güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder;
yine içinizden kimi de erzel-i ömre/ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür;
tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.
Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat Biz, üzerine
yağmur indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten)
iç açıcı bitkiler verir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir.
Yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir. Kendisinde şüphe olmayan kıyâmet
vakti de gelecek; Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. “ 76
“O, (önce) size hayat veren, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek
olandır. Gerçekten insan, çok nankördür!” 77
“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” 78
“(Kâfirler) O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, bilâkis kendileri yaratılmış
olan, bizzat kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye,
hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri
yetmeyen tanrılar edindiler.” 79
73 20/Tâhâ, 129
74 21/Enbiyâ, 34-35
75 21/Enbiyâ, 44
76 22/Hacc, 5-7
77 22/Hac, 66
78 23/Mü’minûn, 43
79 25/Furkan, 3
ECEL VE ÖLÜM
- 29 -
“Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd
ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” 80
“Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana sağırlara
da dâveti duyuramazsın.” 81
“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın eceli/O’nun tâyin
ettiği o vakit, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.” 82
“Senden, azâbı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer ecel-i müsemmâ
(adı konulmuş bir ecel, önceden tâyin edilmiş bir vakit/vâde) olmasaydı,
elbette onlara azap gelip çatmış olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan
(hiç farkına varmadıkları bir sırada) o, onlara kuşkusuz âniden geliverecektir.”
83
“Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 84
“Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları
ancak hak olarak ve ecel-i müsemmâ (muayyen bir süre) için yarattığını
hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten
inkâr etmektedirler.” 85
“Allah (o yüce varlıktır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra
O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki,
sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek
var mı? Allah onların şirk/ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.”
86
“Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır.
Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri ecel-i
müsemmâya/belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan
tamamen haberdardır.” 87
“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru
O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.
Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi
bilendir, her şeyden haberdardır.” 88
“De ki: ‘Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize
döndürüleceksiniz.” 89
80 25/Furkan, 58
81 27/Neml, 80
82 29/Ankebût, 5
83 29/Ankebût, 53
84 29/Ankebût, 57
85 30/Rûm, 8
86 30/Rûm, 40
87 31/Lokman, 29
88 31/Lokman, 34
89 32/Secde, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız,
kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de,
yaşatılacağınız süre çok değildir.” 90
“Allah sizi (önce) topraktan, sonra menîden yarattı. Sonra sizi çiftler
(erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de
doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da
mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.” 91
“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar;
güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri ecel-i müsemmâya/belirtilmiş
bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır.
Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek
kabuğuna bile sahip değillerdir.” 92
Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesi, gecenin
gündüzün yerini, gündüzün de gecenin yerini almasıdır. Başka bir
ifâdeyle; birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasıdır. Güneş ve ayın
belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, kendi yörüngeleri etrafında
dönüşlerini kıyâmete kadar sürdürmeleri veya güneşin bir yılda,
ayın da bir ayda dönüşünü tamamlamasıdır. Bütün bunlar Allah
tarafından takdir edilip belirlenmiş bir süreye, yani müsemmâ bir
ecele kadar böyle devam edecektir.
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmelerine hükmedilmez
ki ölsünler. Cehennem azâbı da biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde
ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız. Onlar orada: Rabbimiz!
Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller/iyi işler yapalım! diye
feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği
kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? (Niçin inanmadınız?)
Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 93
Gelen uyarıcıdan maksat, peygamberler ve kitaplardır. Bazıları;
akıl, ihtiyarlık ve yakınların ölüm gibi özellikleri de uyarıcı
olarak açıklar.
“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile hemen) yakalayıverip
cezâlandıracak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı.
Ancak, onları, ecel-i müsemmâya/adı konulmuş bir süreye kadar
ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman (gerekeni yapar). Zira
şüphesiz Allah, kendi kullarını görmekte/gözetlemektedir.” 94
90 33/Ahzâb, 16
91 35/Fâtır, 11
92 35/Fâtır, 13; bak. Benzer âyet: 39/Zümer, 5
93 35/Fâtır, 36-37
94 35/Fâtır, 45
ECEL VE ÖLÜM
- 31 -
“Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini,
gelişmesini) bozar, tersine çevirir, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç
düşünmezler mi?” 95
“Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz de,
kıyâmet günü, Rabbinizin huzurunda muhâkeme olacaksınız.” 96
“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince; ölmeyenin de uykusunda ruhları
alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini belirli
bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir
kavim için kesin ibretler vardır.” 97
“Sizi topraktan, sonra menîden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan)
yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa
erişmeniz, sonra da yaşlanıp ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi
de daha önce vefat ettirilmektedir. Allah yaşatmayı ecel-i müsemmâya/
belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanıp düşünmeniz için yapar.”
98
Âyette, ilk insan Âdem’in (a.s.) topraktan yaratıldığına işâret
edildikten sonra, insanın ana rahminden ihtiyarlığına kadar çeşitli
safhaları tasvir ediliyor. Erken çağlardaki ölümle gençlik ve
yaşlılık devrelerindeki ölümün sebepleri, ecel ve hikmet kavramlarıyla
izah ediliyor.
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik
dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir
ecele/belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş (verilmiş) olmasaydı,
muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti...” 99
“(Mü’minler) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah
onları cehennem azâbından korumuştur.” 100
“(Müşrikler) dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz)
ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta
onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 101
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş
bir ecel (belli bir süre) için yarattık...” 102
95 36/Yâsin, 68
96 39/Zümer, 30-31
97 39/Zümer, 42
98 40/Mü’min, 67
99 42/Şûrâ, 14
100 44/Duhân, 56
101 45/Câsiye, 24
102 46/Ahkaf, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
“Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin
öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 103
“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir, yok olacaktır.” 104
“Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve Biz, önüne geçilebileceklerden
değiliz. Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz
bir yaratılışta tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” 105
“De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.
Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz, O size
bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” 106
“Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar
geciktirsen de sadaka/zekât verip iyilerden olsam!’ demesinden önce,
size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın). Allah, eceli gelince
hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 107
“O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak
için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.”
108
“Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmâya (adı konulmuş
bir ecele, belli bir vâdeye) kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli (tâyin ettiği
vâde) geldiği zaman, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” 109
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O
(ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse,
kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan
veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 110
Belirlenmiş bir yazıya, tâyin edilmiş bir ecele göre, Allah’ın
izni olmadan, eceli gelmeden hiçbir nefis için ölmek yoktur. Ölüm
şekli nasıl olursa olsun, kişi öldüğü zaman ecelinin bittiği anlaşılır.
Her kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz, her kim
de âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Müslüman olsun,
kâfir olsun kişinin yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey yazılmıştır.
Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Rızkının bitmesi ecelinin gelmesi
demektir. Cihada katılmak ölümü çabuklaştırmadığı gibi, cihaddan
geri kalmak veya kaçmak da ölümü geciktirmez. Öyleyse
103 50/Kaf, 19
104 55/Rahmân, 26
105 56/Vâkıa, 60-61
106 62/Cum’a, 8
107 63/Münâfıkûn, 10-11
108 67/Mülk, 2
109 71/Nûh, 4
110 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 33 -
neden hezimete uğradınız? Hezimet ölümü defedemez, sebat da
hayatı kesemez. Elbette ki verdiğimiz nimetlerden dolayı nankörlük
etmeyip şükredenleri, emir ve yasaklarımıza riâyet edenleri
Cennet nimetleriyle mükâfatlandıracağız!..
Mevdûdi diyor ki: “Burada müslümanlara ölüm korkusundan
kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah’ın
belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan
bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat
etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada
kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği
olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen
zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için
mi harcayacaktır? 111
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
Ecel kelimesi, Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli
hadislerde de yer almaktadır. Bazı hadislere göre eceli gelmeyen
hastalar şifâ bulur; bu sebeple ziyâretçiler hastalar için şifâ dileğinde
bulunmalıdır.112 Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine
ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden
takdir edildiği bildirilirken,113 diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü
olmaktan (erzel-i umr’den) Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in
kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için duâ ettiği,
akrabâyı ziyâret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel
davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir.
114
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün
yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına
bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından
itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler
attı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi
insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de
onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musîbetlerdir.
Bu musîbet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer.
Bu da değmezse ecel oku değer.”115 (İnsanın, ecel ve ölümün elinden
kurtulamayacağı burada somut bir şema ile ifâde edilmiştir.)
111 Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Âl-i İmrân, 145. âyetin tefsiri
112 Ahmed bin Hanbel, I/239
113 Ahmed bin Hanbel, V/197; Tirmizî, Tefsir 2
114 Ahmed bin Hanbel, III/156, VI/159; Buhârî, Deavât 26; İbn Mâce, Mukaddime
10; Tirmizî, Deavât 113
115 Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyâmet 23, h. no: 2456; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
4231
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın.
Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” 116
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) yere bir çizgi çizdi ve:
“Bu, insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi
daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha
uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve
etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha
yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” 117
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omzumdan tuttu
ve: “Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. Tirmizî’nin
rivayetinde, “yolcu gibi ol” sözünden sonra şu ziyâde var: “Kendini
kabir ehlinden say.” 118
İbn Ömer (r.a.) şöyle diyordu: “Akşama erdinmi, sabahı bekleme,
sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin
için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 119
1- Yukarıda kaydedilenler dışında başka kaynaklarda da
rivâyet edilmiş olan hadiste Rasûlullah (s.a.s.) kendisini gerçek
kulluğa veren kimseyi, önce evi, meskeni olmayan garibe (gurbette
olan kimseye), sonra hareket hâlinde olan yolcuya benzetiyor.
Çünkü yolcu bir yere haz almak için inmez, yolculuğuna devam
edebilmek için dinlenmek ve yolculuğu sırasında lâzım olacak eksiklikleri
tamamlamak üzere konaklar.
Ayrıca garîb, yabancı yerde tanıdığı ve güvenebileceği kimselerin
azlığı sebebiyle emniyetsizlik duyar ve belli bir korku içerisindedir.
Yolcu da öyle. Fazla olarak yolcu, taşıyabileceği zarurî
eşyayı sırtına yükler. Zarurî olmayan, lüks ve güç getiremeyeceği
yükü almaz. Şu halde âbide: “Garib ve yolcu gibi ol” şeklinde yapılan
tavsiyenin içinde “Dünyaya bağlanma, ölümden sonrası için
hazırlan, ebede giden yolculukta gerekli olan azığı yani ibâdeti
hazırla”, yani “zühd’ü elden bırakma” tavsiyesi mevcuttur. Nevevî
merhum şöyle demiştir: “Hadisin mânâsı şudur: Dünyaya dayanma,
ona sâbit kalacağın bir vatan gözüyle bakıp bağlanma, dünyada
bâkî kalacağın içinden geçmesin, yolcunun vatanında olmadıkça
bağlanmadığı şeylere sakın dünyada bağlanıp kalma.”
116 İbn Mâce, Mukaddime 7
117 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2335; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
4232
118 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471
119 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2334
ECEL VE ÖLÜM
- 35 -
Hadisi şöyle anlayan da olmuştur: “Yolcu, vatanına giden,
onun peşinde olan kimsedir. Kul, dünyada, efendisi tarafından
bir ihtiyacı görmek üzere yabancı bir yere gönderilmiş kimse gibidir.
Ona düşen verilen hizmeti bir an önce görüp dönmektir,
kendisine verilen hizmet dışında bir şeye bağlanıp kalmaz. Öyle
ise mü’min, vatan-ı aslîsi olan âhireti düşünmeli, ibâdet, kulluk
hizmetiyle geldiği dünyada bu hizmetin dışına çıkarak dünyaya
bağlanıp kalmamalı, gönlünden, fikrinden döneceği asıl yurdunu
çıkarmamalıdır.
2- Rivâyetin ikinci kısmı İbn Ömer (r.a.)’in şahsî sözü, yani
mevkuf hadis gözükmektedir. Ancak, aynı mânaya gelen merfû
rivâyetler mevcuttur. Hâkim’in tahric ettiği bir rivâyet şöyledir:
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin
kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden
evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel
rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.”
Bazı âlimler İbn Ömer (r.a.)’in yukarıdaki sözleri merfû hadisten
aldığını söylemiştir. Nitekim onun nasihati tûl-i emeli kırmaya
tazammum etmekte, ömrünü ibâdet cihetinden içinde bulunduğu
gün bilmesini (yarına çıkamayabileceğini düşünmeyi) kişiye
tavsiye etmektedir. Zira, akıllı kişi akşama erdimi yarını beklemez,
(o günkü kulluk vazifelerini eksiksiz tamamlar). Sabaha erince de
akşamı beklemez, her saatin işini saatinde yapar, ecelinin sabaha
veya akşama ulaşmadan gelebileceğini düşünür.
3- “Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap” sözü
“ölümden sonra sana faydası olacak amelde bulun, sıhhatli iken
hayırlı işler yapmada acele et, böyle işleri başka zaman yaparım
diye te’hir etme, mevcut fırsatı bu yoldan hemen değerlendir, zira
âniden hastalık gelir ve sâlih amel yapmana mâni olur ve “sonra
yaparım” kuruntusuyla, âhirete azıksız gidiverirsin...” demektir.
İbn Hacer der ki: Bu hadis “Kul hastalanır veya sefere çıkarsa sıhhatli
ve mukim (evinde) iken yaptığı ibâdeti Cenâb-ı Hak aynen kendisi
için yazar.” hadisine muhâlefet etmez. Çünkü bu hadis, amel eden
kul hakkında vârid olmuştur. Şu halde mü’min sağlığında ve normal
şartlarda hangi amele ve hangi niyete kendini alıştırıp adapte
etmişse, hastalık, yolculuk, yaşlılık gibi ibâdet ve sâlih amellerine
mâni olan durumlar sebebiyle onları yapamaz hâle gelse
Cenâb-ı Hak niyetine binâen sevabını eksiltmeksizin yazmaktadır.
Musîbete, belâya gösterdiği sabır ve tahammülün derecesine
göre kazanacağı sevaplar bundan hâriç.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
İbn Ömer (r.a.)’in hadisindeki tahzîr (korkutma), hiçbir şey
yapmayan kimse hakkındadır. Zira böyle birisi hastalandığı zaman,
sağlık hâlinde hayırlı amelleri terk etmiş olmaktan pişman olur.
Hastalık halinde de yapamayacak hale gelir ve pişmanlığı fayda
vermez.
4- Hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah İbn Ömer (r.a.)’in
omzundan tutması -söyleyeceklerine dikkatini çekmek için- uyarma
ve aradaki muhabbet ve samimiyeti arttırmaya yöneliktir.
Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu çeşit davranışları öğreticilere metod da
vermiş olmaktadır. Tebliğde etkiyi arttırmak için bunlara da riâyet
edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün ümmeti kastederek tek
bir ferde hitap etmiştir. Bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)’ın hayrın
ümmete ulaşması, onların dünyayı terkederek, zarurî şeylerle yetinmeye
teşvikleri hususunda büyük bir arzu içinde olduğu görülmektedir.
120
“Ana rahminde, Allah tarafından bir melek gönderilerek dört şey teszbit
ettirilir: Kişinin rızkı, eceli, ameli ve şakî veya saîd mi olacağı.” 121
“Nutfe ana rahminde kırk yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek
gelir ve: ‘Yâ Rabbi! Şakî mi, saîd mi olacak? Erkek mi, dişi mi olacak?’ der
ve Allah’ın dediğini yazar. Bundan sonra, yapacağı işleri (amel), rızkı ve
eceli de yazılır. Nihâyet sayfa, artık ona hiçbir şey ilâve ve eksiltme olmaksızın
dürülür, kapanır.” 122
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) elindeki iki
çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “Şu ve şu neye
delâlet ediyor biliyor musunuz?” dedi. Cemaat: “Allah ve Rasûlü
daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Şu (uzağa düşen) emeldir, bu
(yakına düşen) de eceldir (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan
ölüverir).”123
“Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her
çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.”124 -Metin Buhârî’den alınmıştır.-
Tirmizî’nin metni şu şekildedir: “Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yıldır.
Bunu aşabilenler azınlıkta kalacaklardır.”
120 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471-473
121 Buhârî, Kader 1-2, Enbiyâ, 1, Bed’u’l-Halk 6, Tevhid 28; Müslim, Kader 1-5;
Tirmizî, Kader 4; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed
bin Hanbel, I/382
122 Müslim, Kader 1
123 Tirmizî, Emsâl 7, h. no: 2874
124 Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23 h. no: 2332; İbn
Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
ECEL VE ÖLÜM
- 37 -
Rezîn der ki: “Çoklukla ölümün cereyan ettiği dönem 60-70
yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40’ına kadar mühlet verdi ise,
ondan özrü kaldırmıştır.”125 -Metin Buhâri’den alınmıştır.-
Müşâhedemiz de gösteriyor ki, altmış yaşına varmadan da
ölenler var, 60-70 yaşlarını aşarak ölenler de var. Ancak, ümmetin,
âlimlerden, sâlihlerden ve hatta halifelerden çoğunluğu 60-
70 arasında vefat etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de bu devrede
vefat edenlerdendir. Bu sebeple hadisin şerhini yapan âlimler
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sözlerinde öncelikle ümmeti temsil
durumunda bulunan bu ekâbir kısmını (halifeler, âlimler, ârifler,
sâlihler...) kastetmiş olabileceğini belirtirler. “60-70 arasında kuvvetlerde
noksanlık ve gerileme başlar. Bu yaşa gelenlerin tam olarak
âhirete yönelmeleri gereklidir, tâ ki, bidâyette olduğu üzere
kuvvet ve canlılığı yeniden bulsun.” Âlimlerimiz böylece dünyevî
meseleleri tahsîl faâliyetlerinde zaaf ve geriliğe düşen kimsenin,
uhrevî maksatlarla yapacağı ibâdet ve zikir gibi faâliyetlerde
-gençken dünyevî işlerdeki başarısına denk- bir başarıya erişeceğini,
böylece, ağırlık verdiği bu yeni sahadaki başarılarını görerek
kişinin yenileneceğini -ve bilhassa zamanımızda çok görülen- rûhî
çöküntüden kendisini kurtararak daha dinç, daha mukavim bir
yaşlılık geçireceğini ifade etmiş oluyorlar.
Nitekim, Nasr sûresi geldiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) de
ölümünün yaklaştığını anlayarak, ibâdet ve zikrini daha da arttırmıştır.
Şu halde yaşlılıkta, dindarlığını arttırmak mü’min ihtiyarların
âdâbıdır. Ancak şunu da belirtelim ki, dindarlığını arttırmak,
dünyevî faâliyetleri tamamen terk etmek demek değildir. Belki
gençlikteki aşırılıklarını terk etmek demektir. 126
“Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” 127
Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
hangisi en akıllıdır?” Peygamberimiz (s.a.s.): “Ölümü en çok hatırlayandır
ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı
kimselerdir.” buyurdular. 128
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 129
125 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23, h. no: 2332; İbn
Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
126 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/474
127 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
128 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
129 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir
cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup
ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim!
İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm hâdisesi) için iyi hazırlanın!”
buyurdular. 130
“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık,
yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede
acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı
üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, İlâhî yardım ve zafere, halinizin
ıslâhına mazhar olasınız...” 131
“Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya
-veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.” 132
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.” 133
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.” 134
“Sakın hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Çünkü o, hayırlı ve ihsan
sahibi ise, (yaşamak sûretiyle) hayır ve ihsânını arttırması umulur. Kötü bir
kimse ise, belki günahından tevbe eder de, azaptan kurtulur.” 135
“Sizden biriniz, kendisine hastalık ve zarar isâbet ettiğinden dolayı sakın
ölümü temenni etmesin! Eğer temenni etmek zorunda kalırsa şöyle
desin: ‘Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat;
ölmek benim için hayırlı ise canımı al!” 136
“Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyâdeleştirir.” 137
Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok
ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam
eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan
ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu
arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret
(r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer
Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka
onu talep ederdim.” 138
130 Kütüb-i Sitte Terc. 17/584
131 Kütüb-i Sitte Terc. 17/49
132 Tirmizî, Kader 11, hadis no: 2148
133 Müslim, Cenâiz, 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 20; Nesâî, Cenâiz 4
134 Ebû Dâvud, Cenâiz 24; İbn Mâce, Cenâiz 4; Kütüb-i Sitte Terc. 15/238
135 Buhârî, Temennî 6
136 Buhârî, Deavât 30, Merdâ 19; Müslim, Zikir 4, 10; Tirmizî, Cenâiz 3; Ebû
Dâvud, Cenâiz 13; İbn Mâce, Zühd 31; Nesâî, Cenâiz 1
137 Kütüb-i Sitte Terc. 5/7
138 Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim, Zikr 12; Nesâî,
Cenâiz 2
ECEL VE ÖLÜM
- 39 -
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu
İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu.
Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı.
Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın
Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!”
dedi ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz
yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz.
Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”139 Tirmizî’nin
bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf:
“Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin
mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak,
fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak,
cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet
etmeyene rahmet edilmez.-” 140
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci
(ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.” 141
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye
geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın
buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince,
Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören
halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı
sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle
azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.” 142
“(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen,
câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!” 143
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme
(r.a.)’nin (ölümü ânında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık
kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu tâkip eder.”
buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize
kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize
âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû
Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt.
Arkasında kalanlar arasında ona Sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona
da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” 144
139 Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62; Ebû Dâvud, Cenâiz 28
140 Tirmizî, Cenâiz 25, hadis no: 1005
141 Ebû Dâvud, Cenâiz 20; hadis no: 3128
142 Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12
143 Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22;
Nesâî, Cenâiz 19
144 Müslim, Cenâiz 7; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 19, 21; Nesâî,
Cenâiz 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman
rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın
rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler
onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve:
‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin
ruhlarının yanına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin
kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler.
Ona:
‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar.
Melekler:
‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine
dünyadan soran ruhlara):
‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu
vesselâm devamla der ki:
“Kâfir, muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) vakit, azap melekleri
mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu
cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın
azâbına koş!’
Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler
onu arzın kapısına getirirler. Orada:
‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.”
145
“Âni ölüm, kâfir için gazab-ı İlâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için
de bir rahmettir.” 146
“Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî
(çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm
yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.” 147
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm ânına yaklaştığı
zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz.
Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya
başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden
sonra baban ıstırap çekmeyecek!” 148
145 Nesâî, Cenâiz 9
146 Ebû Dâvud, Cenâiz 14
147 Buhârî, Rikak 50
148 Buhârî, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 13; İbn Mâce, Cenâiz 65
ECEL VE ÖLÜM
- 41 -
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren
hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere
dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek
hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.” 149
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün
yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere
idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine:
“Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu.
150
“Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini
kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında
hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.” 151
“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki)
yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş
ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet
günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.” 152
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses
işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye
devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer
birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi
için duâ ederdim.” 153
“Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin
ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar.
Mü’min kimse bu soruya:
‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir.
Ona:
‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil
etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden
cennete bakan bir pencere açar.
Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’
diye cevap verir. Kendisine:
149 Kütüb-i Sitte Terc. 17/152
150 Kütüb-i Sitte Terc. 17/111
151 Kütüb-i Sitte Terc. 17/112
152 Buhârî, Cenâiz 90, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, Tirmizî,
Cenâiz 70; Nesâî, Cenâiz 116
153 Müslim, Cennet 68; Nesâî, Cenâiz 114
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden
bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan
ve cinlerden ibâret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak
sahipleri) işitir.” 154
“Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz.
Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” 155
“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan
ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle
bâki kalır.” 156
“Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar:
Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok arttırmadığı için pişman olur,
nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına
pişman olur, nedâmet duyar.” 157
“Bir insan ölünce üç kişi hâriç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye
(bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek
sâlih evlât (bırakan).” 158
“Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur.
Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.”
159
“Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme
gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 160
“Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.”
161
“Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı
olan) borcunu ödemiş olur.” 162
“Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve
şerden) gönderdiklerine kavuştular.” 163
“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.” 164
154 Buhârî
155 Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51; Ebû Dâvud, Cenâiz 50; Tirmizî,
Cenâiz 30; Nesâî, Cenâiz 44; Muvattâ, Cenâiz 56
156 Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46
157 Tirmizî, Zühd 59, hadis no: 2405
158 Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî vesâyâ 8
159 Buhârî, Rikak 42; Cenâiz 61; Nesâî, Cenâiz 48, 49; Muvattâ, Cenâiz 54
160 Nesâî, Cenâiz 117; İbn Mâce, Zühd 32; Muvattâ, Cenâiz 49
161 Kütüb-i Sitte Terc. 15/275
162 Tirmizî, Cenâiz 50, hadis no: 1041
163 Buhârî, Cenâiz 97, Rikak 42; Ebû Dâvud, Edeb 50; Nesâî, Cenâiz 51
164 Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Cenâiz 34
ECEL VE ÖLÜM
- 43 -
Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah
(s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim
mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik
put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 165
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini,
üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını,
üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” 166
“Ben sizi kabirleri ziyâretten men etmiştim. Artık onları ziyâret edebilirsiniz.
Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” 167
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin
mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselâmu
aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret
buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.”
buyurdular.” 168
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa
uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize
olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere
kavuşacağız!”169 Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır:
“Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.” 170
“Allah kabirleri çok ziyâret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler
yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!” 171
“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette
ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.” 172
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun
durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir.
İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin
fonksiyonlarını yitirmesidir.
İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip
bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir
165 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
166 Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96
167 Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî,
Cenâiz 100
168 Tirmizî, Cenâiz 59, hadis no: 1053
169 Ebû Dâvud, Cenâiz 83, hadis no: 3237
170 Kütüb-i Sitte Terc. 15/296
171 Tirmizî, Cenâiz 61
172 Tirmizî, Cenâiz 74, hadis no: 1076
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak
değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz
bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler.
Var olanın biyolojik yapısının sonsuzluğa elverişsiz olması, ölümü
ister istemez ortaya çıkarmaktadır. Allah’ın diriliği ve ölümü
yaratmasının sebebi, Kur’an’da şöyle açıklanır: “O, hanginizin daha
güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de hayatı da takdir edip
yaratandır.”173 Ölüm, ancak Allah’ın belirlediği zaman, yani ecel geldiğinde
vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı, Kur’an’da
şöyle belirtilir: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiçbir kimseye ölmek
yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır.” 174
Hiçbir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. “...
Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”175
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde
olsanız bile!” 176
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum
yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin
döneminde üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun
bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyâmet koptuktan
sonra da âhiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu,
dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki
ebedî hayatta yerini alacaktır. İman sahibi olup da
amel eksikliği bulunanlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın bileceği sürelerde
cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir. 177
Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, varlık sahasına çıkmadan
önce ölü idiler. Nitekim, Kur’an’da “Allah’a karşı nasıl küfr içinde
olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra
da diriltir.”178 buyurulmaktadır. Ölüm yok oluş değildir. Varlıkların
özleri Allah’ın ilminde olmaları açısından, yokluk söz konusu
olamaz. Aksi halde, dünya hayatının gerçek hayat ve bu hayattan
göçmeyi de yok olma kabul etmek gerekir; biz inanıyoruz ki,
ölüm yok oluş değil; sadece bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan
ebedî hayata göç etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir Savaşında bir çukura doldurulan
173 67/Mülk, 2
174 3/Âl-i İmrân, 145
175 3/Âl-i İmrân, 154
176 4/Nisâ, 78
177 Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/166
178 2/Bakara, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 45 -
müşrik ileri gelenlerine, “Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek
buldum; siz de Tanrınızın size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye
sormuş, yanındakilerin, “Yâ Rasûlallah, bunlar ölü, işitirler mi ki?”
demesi üzerine, “Bunlar sizden iyi işitirler, fakat buna cevap veremezler”
buyurmuştur. 179
Kur’an, özellikle insanın ruhunun Allah’tan olduğunu vurgular.
180 Şu halde, Allah’tan olan bir şeyin yok olması mümkün değildir.
Ruh, melekî bir varlıktır. Kur’an, ölümden söz ederken, hep
“nefs” kelimesini kullanır. Yani, bitkisel ve hayvansal hayat yok
olacak, ama öz bâki kalacaktır. Ölümden sonra dirilme, yani ba’s
arasında geçen döneme “berzah” denilir. İnsan, dünya hayatında
Âhiretini hazırlar. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle
yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte
kendini gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kabir,
ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından
bir çukurdur.”181 Bu bakımdan, sevinci ve üzüntüyü, acıyı ve tatlıyı
duyan beden olmadığı için, kabir azabı veya mükâfatının rûhî
mi cismânî mi olacağı tartışması bir bakıma yersiz görünmektedir.
Kıyâmet hâdisesi, adından da anlaşılacağı gibi, bir kalkış, bir değişimdir,
bir yok oluş değildir. Kıyâmetle, ruhlar yeniden ceset giyecek,
âhiret hayatına göre oluşacak evrende Cennet ve Cehennem
şeklinde yeni bir hayata başlayacaklardır.
Kur’an’da zaman zaman “canı alma vefat ettirme” mânâsında
“teveffâ” kelimesi kullanılır. Bu kelime vefâ’dan gelir; “yerine getirme,
süresi dolduğunda gereğini yapma, söze bağlı kalma” demektir.
Nitekim dünya hayatı belli bir süreye (ecel) kadardır ve bu süre
gelince ölüm kendini gösterir. Şu halde, ölüm bir son olmak şöyle
dursun, bir hakikatin gölgesi olan dünya hayatındaki en önemli
gerçektir; gölgeden hakikate, uykudan uyanıklığa geçmektir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
kerimede, “Allah ölümleri ânında nefsleri vefat ettirir; ölmeyenleri de
uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir
ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 182 buyurulmaktadır.
Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” İşte vefat da,
“süresine erdirmek, vakti gelince sözü yerine getirmek, bütünüyle
îfâ etmek” demek olduğundan mevt/ölüm, insan ruhu için yeryüzündeki
sürenin dolması ve ruhun bedenden sıyrılmasıdır.
179 İbn Hişam 2/292
180 15/Hıcr, 29; 32/Secde, 9
181 Tirmizî, hadis no: 2578
182 39/Zümer, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
Ölümün tersi de hayattır. Hayatın aslı, ruhun hayatıdır; mânevî
hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat
içinde ruhun hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan
uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî hayattan
uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler.
Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları
için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için,
kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri,
İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara
diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey
iman edenler! (Rasûlullah,) sizi size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman,
Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına
girer ve muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”183 buyurulur.
Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla
birlikte, asıl hayatın “ruhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu,
buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak
için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu
gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman,
anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat
bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan
sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir?
Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten
ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe
kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların
sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise,
ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu
görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani
ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü
kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada
diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa
adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten
baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”184 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler,
Kur’an’ın deyişiyle, “ölüdürler”, “kabirdedirler”. Kur’an’da:
“Sen ölülere duyuramazsın!”;185 “Sen kabirdekilere duyaracak değilsin!”186
buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla
kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok
183 8/Enfâl, 24
184 29/Ankebût, 94
185 30/Rûm, 52
186 35/Fâtır, 20
ECEL VE ÖLÜM
- 47 -
olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde
mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen
sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya
hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat
etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda
düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir
şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü
kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 187
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden,
Ölümü Yaratan Allah’tır
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. “O (öyle Yüce Allah)
ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı
yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 188
Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır.189 Her insan eceliyle
ölür, hiç kimse ölüme müdâhale edemez. Ancak Allah’ın yazmış
olduğu ecele göre ölür. 190
Bir insan, kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden,
bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik
kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar
eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar
kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını
yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte
fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
İmâte, kabir âlemine doğuştur. İmâte, insan için, dünyaya
gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin
ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de
en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte
ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir.
Bir müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim
olduğunu idrâk eder; kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir
âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden
ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme
187 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 235-239
188 67/Mülk, 2
189 67/Mülk 2
190 3/Al-i İmran, 145
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle
insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden
daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imâteyi böylece değerlendiren
insan, ölümü severek gülerek karşılar. 191
Ölüm Meleği ve Azrâil
Allah’ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla
görevli olan ölüm meleğinin adının Azrâil olduğu rivâyet edilir.
Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu ad geçmez; bunun yerine,
doğrudan anlamı olan Melekü’l-Mevt (ölüm meleği) terimi kullanılır.
“De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra
Rabbinize döndürülürsünüz.” 192
Azrâil (a.s.), Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki öteki melekler gibidir.
Dört büyük melekten birisidir. O, yalnızca kendisine verilen emri
yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu rûhu
isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler
de kendilerine Allah Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri
yerine getirirler.
“... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar
hiç geri kalmazlar.”193 Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin kâfir olan bir
kul ile mü’min olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir.
Kâfirlerin can verişleri şöyle târif edilmektedir: “Melekler, kâfirlerin
canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar;
‘Haydi, yangın (Cehennem) azâbını tadın’ diyorlardı.”194 Nâşitât
meleklerinin mü’minlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifâde
edilmektedir: “Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere
de; ‘Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet’e girin’ derler.” 195
Azrâil kelimesi, muhtemelen İbrânîce asıllı olup Kur’ân-ı
Kerim’de ve sahih hadislerde geçmemektedir. Secde sûresinde;
insanların canını almakla görevli olan melekten “melekü’l-mevt
(ölüm meleği)”196 diye bahsedilir. Hadislerde de “melekü’l-mevt”
tâbiri geçmektedir.197 Ancak, ilk iki halife döneminde müslüman
olan Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb bin Münebbih gibi şahıslardan nakledilen
İsrâiliyyât arasında Azrâil ile ilgili bazı rivâyetler de tefsir
191 Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 2/72-73
192 32/Secde, 11
193 6/En’âm, 61
194 8/Enfâl, 50
195 16/Nahl, 32; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.189
196 32/Secde, 11
197 Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsir 7; İbn
Mâce, Cihad 10; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/269, 351; IV/287; V/395
ECEL VE ÖLÜM
- 49 -
kitaplarına girmiştir. Secde sûresinde ve öteki bazı âyetlerde can
almakla görevli melekten tekil sîgasıyla bahsedildiği halde, diğer
âyetlerde198 çoğul şekliyle (melâike) bahsedilir. Bu sebeple Azrâil’in
ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu
veya meleklerden yardımcıları bulunduğunu söylemek mümkündür.
79/Nâziât sûresinin baş tarafında geçen “nâziât (çekip çıkaranlar)”
ve “nâşitât (incitmeden alanlar)” kelimelerinin ölüm melekleri
(nâziât, kâfirlerin ve günahkârların; nâşitât da mü’minlerin canlarını
almakla görevli melekler) mânâsına geldiği görüşü kesin değildir.
Çünkü müfessirlerin kanaatine göre aynı kelimelerin ruhları,
yıldızları, gâzîleri veya onların atlarını nitelendirmiş olması da
mümkündür.
Kur’an’da ölüm meleğinin can almakla görevli olduğu açıkça
belirtilmekle birlikte,199 bu fiil, her işin gerçek fâili olan Allah’a
da nisbet edilir.200 Nitekim başka âyetlerde201 ölüm meleklerinden
“elçilerimiz (rusulünâ)” diye bahsedilmektedir. Bir hadis-i şerife göre
ise, ölüm meleği bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir.202 Yine
Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere ölüm melekleri, kötülüklerden
korunan mü’minlerin ruhlarını alırken şefkat ve nezâketle
hareket ederler ve kendilerine selâm verirler;203 kötülük işlemek
sûretiyle kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken de yüzlerine
ve arkalarına vurarak onlara karşı sert ifâdeler kullanırlar. 204
Kur’an ve sahih hadislerde Azrâil hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.
Bundan dolayı bazı (M.E.B. Yayınlarından İslâm Ansiklopedisine
Azrâil maddesi yazan Wensinck gibi) bilgin ve yazarların
ölüm meleğini tasvir biçimi, onun gücü, bulunduğu yer, canlıların
rûhunu alış şekli ve zamanı hakkındaki iddiâları İslâmî değildir.
Ölüm gibi çok önemli bir hâdise etrafında insanlık tarihi
boyunca oluşan ortak yorum ve yakıştırmalardan ve kısmen de
İsrâiliyattan ibâret olan bu tür rivâyetler bazı müslüman müellif
ve ediplerin eserlerine de girmiştir. Nitekim Türk edebiyatında ve
halk hikâyelerinde de Azrâil motifi aynı unsurlarla işlenmiştir. 205
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
198 8/Enfâl, 50; 16/Nahl, 32-33
199 32/Secde, 11
200 39/Zümer, 42
201 6/En’âm, 61; 7/A’râf, 37
202 İbn Mâce, Cihad 10
203 16/Nahl, 32
204 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 37
205 TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 350-351
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve
teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle makul olsa bile; günümüzün
baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara
bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte
olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdetâ
korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her
şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit
ödünç olarak verdiği bir emânetidir. Emânet, bir gün gelir, asıl
sahibine iâde edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emânet sahibini
bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır.
Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle,
Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın
gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine
olsun.
Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu
eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek,
“zamansız öldü” gibi sözler sarfetmek, imanla bağdaşmayacak büyük
yanlışlardır.
Azrâil ve ölümden sonraki hayat hakkında, çevrede nice elfâz-ı
küfür, yani söyleyeni şirke düşürmesinden korkulan, bir müslümanı
mürted yapmasından endişe edilen çirkin söz vardır. Bunların
birkaç tanesini sayalım:
“Azrâil onun canını yanlış yere aldı”, “Azrâil’le savaşıyor” gibi
sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında).
“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
bir şeyle vasıflandırmak anlamında).
“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
(Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında).
Bir müslüman, bu ve buna benzer çirkin sözleri kesinlikle kullanmamalı,
bilinçsizce bu tür sözler sarfedenlere tepkisini mutlaka
ECEL VE ÖLÜM
- 51 -
belirtmelidir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
Ölümü, yok oluş, bitiş ve netice olarak gören insan, hayatın
mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır,
kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir
daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan
kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir,
mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli
verebilir?
Her mevsim yaşanan olaylar gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın
başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken
bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle, dünyanın ağırlıklarından
kurtulma faâliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve
kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar,
ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve
vakit geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar. İşte bir gün biz de, o
tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için
toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.
Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka
âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen
oradan nasıl bir başka hayata kavuşup gökyüzüne doğru dal budak
salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz
ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum,
nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrâk edemez,
onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı
hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi
gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan
sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği
bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da,
ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar
âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır.
Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var
olduğunu haykırır durur.
İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların
yaratılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin
varlığını bildiren en kuvvetli bir psikolojik delil olarak kabul edilmektedir.
Tıpkı açlık ve susuzluk gibi. İnsanın susaması, suya işaret
eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve
içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
sezmesi âhiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Veya en
azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
En küçük bir canlıyı, karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen
ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla
istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi,
onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün
insanlığı etkileyen ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru bir iddia
olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek
olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.
“Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az
insan, üstünde düşünüyor. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında
tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor.
Unutmak için de elinden geleni yapıyor. Nereye kadar?! Ölümü
düşünmek zorundayız. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak
zorundayız. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur?
Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek.
Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü
hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü.
Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve
mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli
yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız
kılıyor. Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak
vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek
sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi
hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor.
Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum
bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her
ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın
Formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu
içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı,
yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa
çevirmişlerdi.
Batıda özellikle son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyâde bir
kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî
hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı.
Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği
gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını ve Batı düşüncesini benimseyen
dünya insanlarını birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara
yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan,
kurtuluşu intiharda arayan insanlar görüldü.
ECEL VE ÖLÜM
- 53 -
Özellikle 19. asır şiirlerinde olmak üzere nice mısrâlarda sonsuzluk
iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok
olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile getirilir. Fakat,
korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî
oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir.
Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme özelliklerinde aranırken,
yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil,
televizyon, bilgisayar, internet oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü
gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi “unutturma”
âletleriyle ne dünü, ne yarını düşünüp hatırlamamaya çalışır.
Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş
olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne
dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu neticelendirecek.
Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak,
ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi
gerektiriyor. İşte o zaman, ölüm bir darağacı, bir ebedî
ayrılış, hiçliğe, yokluğa, çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa
açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş
ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah’ın emirlerine
uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak
haline gelecek. Ancak bu sâyede ölüm, hayatımıza bir mânâ,
huzur ve mutluluk katacak.
Kimler yok ki orada?! Dede ve ninelerimiz, gönülden sevdiğimiz
anne, baba ve kardeşlerimiz... Nice büyük insanlar, Allah
dostları, sıddîklar, şehidler, sâlihler, peygamberler ve en önemlisi,
iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.) hep orada... Sevdiklerimizle
dolu olan âleme geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek
çare... 206
Ölüm de Bir Nimettir
Ölüm, hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden
önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat
külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır.
Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz
bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma
imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve
biz de rahatlayarak, “üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın
kalktığını hissediyorum” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız
ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan
âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.
206 Selim Gündüzalp, Ölüm Son Değildir, s. 12 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından
bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi
kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular:
“Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş
ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce
dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden
insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” 207
Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla
doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya
başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün
bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız,
sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste
“Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir” buyrulmuyor mu? Yani
bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de
cennettir. Çünkü mü’min imanı sâyesinde âhirette daha geniş nimetlere
kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi
kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı
için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.
İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır,
yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar,
ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı
ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak
ölüm sâyesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün, kendisi için
bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir
manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı
vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce
gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek
ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan
hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken,
bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini
de anlamış oluyoruz.
Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama,
bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi...
nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse,
en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde
yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak
kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde
inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır
ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece
bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya
çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de
207 Nesâî, Cenâiz 48
ECEL VE ÖLÜM
- 55 -
haksız bir hükmü dile getirmiyordu.
Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina
şöyle diyor: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi
bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları
halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki,
oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin?
Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne
ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum
az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl
olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun
mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu,
cehâletin sonucudur. Ölüm, İlâhî bir ihsan olunca; o, kötü bir şey
olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da
onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” 208
Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta
hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen
felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir
hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o
da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse
de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek
olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî
hayatını berbat etmemiş olur. 209
Ölüm Korkusu
Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir.
Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret
etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka
bulacaktır.”210 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya
çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde
daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna
temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir
grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar.
‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye
kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’
dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar
208 İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21
209 Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32
210 62/Cum’a, 8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 211
Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır.
Çünkü mü’min, kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti
sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına
götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu
sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine
ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu,
tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla
olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel
olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla
sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe
de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok
ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule
götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu
gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve
endişelenme sebebi olmaktadır.
Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara
çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek
olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır.
Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu,
ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her
türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki
ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak
âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı,
bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı
güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu
duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve
âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse,
Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek
yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının
Ruh Sağlığı Açısından Önemi
İnsan olarak dünyaya gelen birey, varoluşunun anlamını kavradığı
oranda hayata olumlu bakabilecek ve olayları daha rahat
kavrayabilecektir. Nitekim 23/Mü’minûn Suresi 115212 ve 75/
Kıyâme Suresi 36’da213 insanın başıboş yaratılmadığı belirtilerek
211 4/Nisâ, 77
212 “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
213 “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”
ECEL VE ÖLÜM
- 57 -
yaratılışının anlamına vurgu yapılmaktadır. 51/Zâriyât Suresi, 56.
âyette de214 insanın yaratılış amacının kulluk olduğu belirtilerek
konuya açılım sağlanmaktadır.215
İnsanın varoluşunun anlamı bu şekilde belirtilirken 21/Enbiyâ
Sûresi 35’de216 bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve sonunda
herkesin ölümü tadacağı belirtilerek ölüm gerçeğine vurgu yapılmaktadır.
“Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.217 Fakat
varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam
inancında insanın ölümü, dünya ile âhiret arasındaki bir geçişi
teşkil etmektedir.218 Nitekim ‘Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği
olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında sıkı bir bağ
olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik
varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik
hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve
hayattan alınan zevki arttırır.’219 Fakat burada şunu da hemen belirtmek
gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi,
gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün
korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde
sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.220
Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca
ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.
221 Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır.
Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat,
insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında
ölüm korkusu olduğunu söyler222…
İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu
dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir.
Böyle bir âhiret inancı hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini
214 “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
215 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
Psikolojik Hususlar”, s., 193-194.
216 “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de
deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
217 Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
218 Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
219 Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya
Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
220 Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi,
Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
221 Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
222 Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik
Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin
karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi
karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir.223 ‘Zira âhiret
inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük
bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna
sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin
bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda
ümitsizlik vb. durumlarda âhiret inancının iman edenlera
bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı
ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir.
Ayrıca âhiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini,
esas olanın âhiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine
sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine,
kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir
değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.’224
‘Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan
insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde
canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkânını araştırırlar.
Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini
tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini
nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.’ 225
Dolayısıyla bu şekilde güçlü bir ölüm ve âhiret inancına sahip
bireyler karşılaşmış oldukları olumsuz durumlarla çok daha rahat
bir şekilde baş edebileceklerdir.
İnanan insanın hayatta karşılaştığı çeşitli zorluklarla mücadele
edebilmesinde ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır.
Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne
kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir
ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir. 226
Kaza-kader konusunda bilgi verilirken olaylar karşısında insanın
sorumluluğunun ve iradesinin önemine dikkat çekildikten
sonra daha geniş bir çerçevede her şeyi varedenin Allah olduğu
ve her olayın kendi içerisinde bir mantalitesinin olduğu vurgulanabilir.
Böylece kişi Allah’ın takdiri ve insanın iradesinin rolü
çerçevesinde olayların meydana geldiğini dikkate alabilir. 227
223 Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
224 Kula, a.g.ç., s. 19-20.
225 Karaca, a.g.e., s. 267-268; Muammer Cengil, “Depresyonu Önlemede Dini
İnancın Koruyucu Rolü” Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, III,
(2003), Sayı:2, s., 141
226 Kur’an, 57/22
227 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
ECEL VE ÖLÜM
- 59 -
Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri
yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve
böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden
psikolojik olarak kendisini korumuş olur. 228
Ayrıca yaşanılan olayların mutlak anlamda olumsuzluk olarak
değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapılmalıdır. Çünkü
bize göre iyi olan bir şeyde bir olumsuzluğun veya olumsuz gibi
gözüken bir olayda da iyi bir durumun olabileceği vurgulanmalıdır.
Nitekim bir âyet-i kerimede229 insanların hoşuna giden bir
olayda şer, hoşuna gitmeyen bir olayda da hayır olabileceği vurgulanmaktadır.
230
Ölümü Düşünerek Dirilmek
İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle,
ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna
son verip vücuttan ayrılması olayına denir. Ölüm, insan için yok
olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir,
fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte
“dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın
kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın
gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek,
geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir.
Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur
ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini
yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı
bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle231 dirilemeyenler,
Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen,
kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. Allah’ın hayatı/
diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kerîm Kitapta şöyle
Psikolojik Hususlar”, s., 195.
228 Muammer Cengil, a.g.m., s., 141.
229 “… Olur ki, bir şey sizin için hayır iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur
ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
(2/Bakara, 228)
230 Kula, ““Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
Psikolojik Hususlar”, s., 197; Dr. Muammer Cengil
231 8/Enfâl, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
açıklanır: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek
için ölümü ve hayatı yarattı.”232 Ölüme göre hayatı/dünyayı önceleyen
ters gözlüklü insan, bu âyetteki ifadede bir terslik varmış gibi
görebilir. Çünkü diğer canlılar gibi insanlar da, önce yaşar sonra
ölürler; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah
bize işaret yoluyla şunu anlatıyor: “Hayatı anlamak, doğru ve
güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız!” İnsanın
hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına
bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız,
hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne
yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama
ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak
anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının
verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi
bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz
bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam
olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki canlılar, varlık
sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Yani, ölüm hayattan önce var
kılınmış, daha önce yaratılmıştı. Hayat Kitabımız, bu gerçeği şöyle
vurgular: “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size
hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.” 233
Allah’ın İmâte/Öldürme Faâliyeti: Allah’ın yaratma fiili her an
faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme
sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi
ölmekte, hergün bir koca şehrin nüfusu kadar insan dünyasını
değiştirmektedir. Her saniye dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir.
Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de
katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha
iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle,
sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
İmâte, kabir âlemine doğuştur, ileri bir rahmet tecellîsidir.
Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi,
ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip
etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel
olduğu gözlenmektedir. Ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir
değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı
takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine
kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü böyle
232 67/Mülk, 2
233 2/Bakara, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 61 -
değerlendiren insan, onu severek gülerek karşılar.
Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri
165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle
ölümden 190 yerde söz edilen hayat veren Kitabımızda, bütün
âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki
ödül ve cezayla ilgilidir. Âyet-i kerimelerde yaratan ve öldürenin
Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği,
ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların
kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve
zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah
katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde
canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan
ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır.234 Demek
ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefs/ruh, bedenden
kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında
değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Uyku, ölümün
yarısıdır. “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın
olacak, / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın
olacak / Taht misali o Mûsâlla taşında.” Başta hasta yatan
ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Uyku, ölmenin provasıdır.
Mezara benzeyen yatağa girdikten belirli bir zaman sonra
uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız.
Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz. Uyku, kardeşi olan ölümü
unutturmaya değil; hatırlatmaya vesile olmalı; insan, yatağa girerken
mezara da gireceğini unutmamalı, uyuduğunda uyanma
garantisinin olmadığını düşünmeli ki, dört elle dünyaya sarılmasın
ve ölüme hazırlanabilsin.
Ölüm, bir nimettir, ilâhî bir ihsandır. Dolayısıyla o, kötü bir
şey olamaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan
da onun gerçek yüzünü bilmeyendir. “Ölümden korkusu olanlar
ölür / Hayatı maddede bulanlar ölür / Gidenlere öldü diye ağlarız
/ Aslında geride kalanlar ölür.” Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim!
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı
ölür müydü Peygamber?”
Nasıl bir ölüm isteriz? Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok;
öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir?
234 39/Zümer, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün
şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle:
“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.”
Örneğin Hz. Ali gibi, bir çöl ortasında, hiçbir şeye dayanmadan
dimdik ayakta ölmeye ne dersiniz? Ya da Hz. Süleyman gibi Mescid
inşâsında cinleri kullanırken, çaktırmadan ölüvermek; ölüvermek
ama dimdik; ölüvermek ama devrilmemek, sürünmemek! Halkın
deyimiyle, “elden ayaktan düşmeden”, “Üç gün yatak; dördüncü
gün toprak”, ama imanla, ama müslümanca, ama insanca ölmek!
Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye
uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir.
Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet
O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür. Ölümü, yok oluş,
bitiş ve neticesiz olarak gören insan, hayatın mânâsından da
uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara
açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak
üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin
ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen
kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir? Cansız
ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan
yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken; büyük
emânete tâlip, yeryüzünün efendisi/halîfesi insanın ölümden
sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek.
O, ölümünün ardından, sahip olduğu nimetlerden, yüklendiği
emânetten hesaba çekilecek, mükâfat veya ceza için Cennet ya
da Cehenneme gönderilecektir.
Ölmemenin tek çaresi, doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde,
hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek,
güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek
de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil;
iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir
vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına
baksın.”235 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli
yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına
kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun
ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
235 59/Haşr, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 63 -
kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve
hazırlıklı bulunmak müslüman olarak ölmek isteyen her mü’min
için gereklidir. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri
yok eden ölümü çok anın.”236 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların
hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin
çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk
eder.”237 Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayan
ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapanlar; İşte bunlar en
akıllı kimselerdir.” buyurdular. 238
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin
ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
fayda var. Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak
durmak şartıyla kabirleri ziyaret etmek, insana âhiret bilinci verir.
İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak,
yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle
yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu
bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden
korkar gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız.
Ölümle başlayan esas hayatı dünya görüşünün merkezine alamayan
tek dünyalı insanın ufku, sadece bu geçici âlemle sınırlıdır.
Ölümü düşünmek, hatırlamak istemez; yatırımını sadece dünyaya
yapan, mutluluğu salt dünyevî ölçülere göre tanımlayan insan. Yaşayışından
ölümü kovmaya çalışır; çünkü adına ölüm dedikleri şey
dünyevîleşmiş insan için, gerçeği tokat vurur gibi haykıran uyarıcı
bir vâiz, sorgulayıp itham edici bir yargıç ve fâni zevklerini kemiren
korkunç bir canavardır. Modernleşen şehirlerde artık mezarlıklar,
bu tür insanları “rahatsız” etmeyecek kadar uzak yerlere
yapılır oldu. Mezarın içini cennet bahçesine çevirmeyi düşünmeyenler,
mezarlarını anıt gibi süslemeyi tercih ediyor. Hâlbuki İslâm,
kendi insanlarına ölümle dost olarak, onunla içli dışlı yaşamayı
öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde
baş tâcı edilecek bir şey olduğuna inandırmıştı.
“Güzel ölüm”ün şefkatli kollarından “çirkin hayat”ın merhametsiz
kucağına terkedildi insanımız. Ölümün kronik korkusunu
da yenemedi, hemen tüm filmlerde o işlendi, çoğu rüyaları o böldü,
bunalımların kaynağının o olduğu söylendi. Ölümü unutmaya
236 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
237 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
238 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
çalışmak, başka güzellikleri de unutturdu. Sadece dünyayı düşündüğü
halde, ona da sahip olamadı; “hırsızı yakaladım” derken,
yakasını yavuz hırsız dünyanın elinden kurtaramadı. İslâm’ın
insanındaki ölüm sevgisi, yerini; dünyevîleşmiş insanda “ölüm
korkusu”nun stresine terk etti. Ölümü hatırlamamak için çeşitli
eğlencelere, uyutucu ve uyuşturuculara yönelen modern insan,
60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan (konforlu da olsa
dünya zindanında yatan) müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
gibidir.
Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir
olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan
bir vâsıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve âhiret hayatı
“buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah,
likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ikinci
âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını
kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba
yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre
yaşarlar. Ölümün korkulmayacak, aksine can atılacak güzelliklerin
anahtarı olduğuna şâhitlik eden, ölümü öldürerek ölümsüzleşen
şehâdet erleri ise, şehidlerdir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişe ve
gayretlerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî
hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların uğraşlarına,
şikâyetlerine bakınca; hemen tamamının dünyevî endişeler olduğunu
görüyoruz. Çağdaş insan, kendi kapısını yüzde yüz çalacak
ölüm dâvetini ve hesaba çekilmeyi düşünmeden, ot gibi yaşamayı;
fıtratına, aklına, dinin diriltici çağrısına rağmen başarabilmek(!)
için, kendi yaptığı putların, paranın, sporun, müziğin, sinemanın,
eğlencenin, teknolojinin... kulu olmayı kabullenmiş, tersine ve
olumsuz anlamda ölmeden önce ölmeyi, yani intiharı ve katliâmı
ebedî hayata tercih edebilmiştir.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla hayatı
ve ölüm ötesini, dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt
olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar ebedî ve gerçek
hayatla birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre
olarak algıladığımız istikbâl (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını
da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa
geçirmek, kulluk görevimizdir.
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların,
insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman,
ECEL VE ÖLÜM
- 65 -
her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni
bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni sıkıntılarla dolu bir diyardan,
ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu, zahmet ve sıkıntının
bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara
yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona
hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında
dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni
bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve
varlıkları seyredelim:
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gece,
bir ölüm, her sabah bir dirilişi yaşar güneş altındaki bütün canlılar.
Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve
batışı, her an ölümün ve hayatın yaratılışını ispatlayan, âhirete
imanı seslendiren bir âyettir. Mevsimler de bize ölüm ve ardından
dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kışın, nice
sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir.
Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek
açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey
insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış
ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri
de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm,
günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde
yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın
altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihayet bir müddet sonra,
bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyameti yaşayarak
kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan
da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü
görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi
o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyamet günü, zaten
kalkış günü demektir.239 Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi
olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır.
Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan
pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. 240
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü
yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız.
Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla
yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı
saâdet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada
iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya
yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline
239 Bk. 50/Kaf, 9-11; 30/Rûm, 19
240 Bk. 2/Bakara, 28; 36/Yâsin, 77-79
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler
yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki
kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek
yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla
hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür
boyu düşer mi?.241 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici”
olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da
hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Aksi halde, insan
gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre
yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha
hayırlı ve daha kalıcıdır.” 242
Hayatı güzelleştirmek istiyorsak, ölümü güzelleştirmek, ölümötesi
güzelliklere lâyık hayat sürmek gerektiğini unutmamalıyız.
Ölmeden evvel ölmeye çalışmalı, ama öldükten sonra yaşamanın
sırrını bulmaya gayret etmeli. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebiliriz.
Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir.
Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün” ölür; ölümden
korkup kaçmaya çalışan ise “her gün” ölür. Âhiret yanında dünya
bir gün kadar kısadır. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba
çekmek için geceler büyük fırsattır. Gündüzü dünya hayatının,
geceyi ölümün, yatağı kabrin karşılığı kabul ederek her yatağa
girdiğimizde, günlük amel defterimizin kâr ve zarar hânelerini
önce kendimiz değerlendirmeli, zararımız fazla ise, onu tevbe
ve gözyaşı silgisiyle silmeli ve daha hatasız ticaret için kararlar
alıp eyleme geçirmeliyiz. Yeniden bir dirilişi yaşayacağımız ertesi
günü, önceki günden daha güzel yapma gayreti içinde olmalıyız.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında,
her fırsatta; tefekkür edelim, özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti,
mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine
teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Oralarda
ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünmek amacıyla, hele
gece karanlığında mezarlığa gidip şu ölümcül yaşayıştan silkinip
dirilelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor,
müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin
de zor olduğunun bilincine varâlim. Mezarlarda ve hayalinde
düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik
çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin
adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
241 Bk. 44/Duhân, 25-28; 9/Tevbe, 38
242 87/A’lâ, 16-17
ECEL VE ÖLÜM
- 67 -
karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete
hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman
gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin,
beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet,
ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi
bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının
ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını
ona göre düzenle. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. “Ölümse / Gel dese / Tak
tak tak / Mu-hak-kak.” ?
Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! Ölüm! Allah’ın bir “hikmet”i,
bir “tecellî”si! Hikmetinden sual olunmadığı gibi, ne zaman
tecellî edeceği de bilinmez. “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın
ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?!” Ölümsüzlüğü
tatmak! İşte ölümün dehşetini etkisiz kılan iksir! Ölümünü düğün
ve bayram ilân eden, o heyecanla ölüm adlı sevgiliyi bekleyen
canlı şehidlerin mesajı! “O mübârek, aziz şehitler ki / Hepsi seçmişler
en güzel ölümü! / Allah için, din için, şehitlik için / Döğüşüp
müslümanca ölmüşler! /Törensiz ölmüşler / Kefensiz ölmüşler
/ İsimsiz ölmüşler / Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler / Bürünüp sade
bir şehid adına / Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak / Allah’ın katına!”
Mezar, zıtların kenetlendiği noktadır. Yokta varlığa yol veren
geçittir. Hayat ve ölümün, varlık ve yokluğun, bu dünya ve öte
dünyanın buluştuğu çizgidir. Mezar, yok olunduğu sanılan bir
noktada gerçek varlığın bulunduğu bir “geçit” oluverir. Ölümsüz
hayata geçmek için ölüm tek geçit! Dünya yalan, ölüm yalansız!
İnsan, bu gerçeği bilir; bilir bilmesine ama, bilmez gibi yaşar.
Ölümden korkmak, her gün binlerce kez ölmek demek.
Ölümden korkmak, hayatı bu maddî dünyadan ibaret sananların
çıkmazıdır. Ölümden korkmak, öte dünyaya imanın zayıflığının
göstergesi. Ölümden korkmak, ölümü yok etmez, ertelemez, hafifletmez,
“korkunun ecele faydası yoktur.”
Dünya bir han; konan göçer. Can ise, tıpkı bir kafesteki kuştur;
o da zamanı, vakti geldimi durmaz, uçar. Ölüm, öyle bir
yoldur ki, bir kez ve tek başına yürünür. Tekrarı yoktur; dönüşü
yoktur; tek yönlü bir yoldur; mecburî istikamettir. Ölüm âdildir;
ölüm herkes içindir; fakiri-zengini, beyazı-zenciyi, kadını-erkeği,
genci-yaşlıyı ayırmaz.
Ölüm, insan için güzel bir son ve aynı zamanda güzel bir başlangıç
demek! Bir hayata “vedâ” deyip, öte hayata “merhaba”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
demek! Onun için güzel bir olay! Ölüm, dünya hayatının muhtaç
olduğu bir ihtiyaçtır. Yeri göğü titretse de, varlığı dengede tutmaktadır
ölüm. Ölüm, hayatın, varlığın, yaratılmışlığın dengesi ve
güzelliği için vardır. Hayat, sınanma için verildiği gibi ölüm de aynı
amaç için yaratılmıştır.243 İnsana düşen; ölüm korkusunu öldürmek,
ölümün bir denge ve güzellik olduğuna inanmak ve hayat
sınavında başarılı olmaktır. 244
Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin
geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir,
fakat nereye gideceğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder,
felsefe ise, sebebini açıklamaya çalışır. Ancak felsefenin de
sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular, felsefenin de dışında
kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce Yaratıcımız, insan
aklının idrakten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri vasıtasıyla
öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen,
felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve
ancak bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında
insanın duyduğu endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği
cevapla kıyaslanmayacak kadar tatminkârdır” diyor.
Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini
ve ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul
etmeyen insan, tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da
derinden yaşayacak, bu soruların ve ölümün her insan için ayrı
mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır. Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın
mânâsı da onu yaşayan kişilere göre değişmekte ve sahip
olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak olan bir şey
vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap
verilemeyeceği gerçeğidir.
İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu
koca dünya, ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun
ısınması için bir soba, ay ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak
yaratılmıştır. Bu yüzden insanın görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini
yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni dâhilinde hareket etmesi
şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında yaşadığımızı
ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da unutmamalıyız.
Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz
iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka
yıldız yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını
düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip
ebediyyen yatamaz ve saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden
243 67/Mülk, 2
244 Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, s. 21 vd.
ECEL VE ÖLÜM
- 69 -
hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza için âhiret konakları olan Cennet
ve Cehenneme gönderilecektir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama
300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı
bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü
bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine
ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu.
Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün
onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir
anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya
da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini
sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden
yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya
çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve
dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı
uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek,
bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam
edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam
edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe,
dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm
öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan
bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz.
Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü
yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden,
mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta
tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu
pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü
zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun
hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman 50 milyon
demiş, bunu abartı gibi görenlere de; “ne yapalım, biz ölülerle
dirilerimizi birbirinden ayrı düşünmüyoruz” cevabını vermişti.
Aslında, bu bir şahsın değil; uzun bir devrin ve köklü bir düşüncenin
eseriydi. Eski semtler, ölümle hayatı hâlâ beraber yaşıyor. İşte
İstanbul’un Eyüp Sultan, Üsküdar, Karacaahmet ve Topkapı kabristanları
ve diğerleri. Ölümle hayat iç içe. Ölmeden önce hayatımızın
kıymetini bildiren birer ibret taşları, yoldaki işaretler olmuş
kabirler.
Câmiler, minareler, kabristanlar, mezar taşları iki dünyayı ayıranın
bir ses değil; bir nefes olduğunu haykırıyorlar. Bırakın ölüleri,
yaşayanların bile dirilip döndüğü bir Eyüp kabristanı ile çevresini,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
bir de şimdiki mezarsız ve ezansız semtleri düşünün. Ölüm gerçeği
konusunda ne değişti sanki? Ama, ölümü algılayış ve hatırlayış
hususunda insanımız, yarına hazırlığı defterinden silgi izleri
sırıtacak şekilde sildi veya defterini karaladı. Ölümü hatırlamayı
modern çağın yüz karasıymış gibi düşünenler, kimseyi değil; sadece
kendilerini aldatmışlardı. Belki asrımızda çok şey değişmiş
olabilir, ama ölüm gerçeği değişmemiştir. Tam aksine, kazalar ve
hastalıklar sayesinde âni göçüşler, hızlı yaşamaya ayak uydurarak
sayı ve sürat kazanmıştır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. Bu gün için
elde olan ne? Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
ne var? Asıl önemli olan bu. Dünyaya bir daha gelip de eksik
ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız
günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek,
ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. 245
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak
ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır. Hz.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok
anın.”246 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir:
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 247
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
Hasta ziyareti sünnettir. Bir hadis-i şerifte, müslümanın müslüman
üzerindeki hakları sayılırken, bunlardan birinin, hastalanınca
hasta ziyaretine gitmek, diğerinin de ölünce, cenazesine gitmek
olduğu belirtilir.248 Ölümcül hastaya ecel konusunda hoşuna gidecek,
sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah’ın hükmünü
hiçbir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur.249 Hasta
tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah
Rasûlü şöyle buyurur: “Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında
yazılı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi
değildir.”250 Sıkıntı, belâ ve hastalığa mâruz kalan kimsenin sabretmesi,
Allah’ın yardımı ile olur. “Sabret! Çünkü senin sabrın ancak
245 Selim Gündüzalp, a.g.e. s. 23 vd.
246 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
247 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
248 Buhârî, Libâs 36, 45, Cenâiz 2, Nikâh 71; Eşribe 28
249 Tirmizî, Tıbb 35
250 Buhârî vesâyâ 1; Müslim, Vasiyye 1, 4
ECEL VE ÖLÜM
- 71 -
Allah’ın yardımı iledir.” 251
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir.
Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için “Ölü ve dirilirenizin kıblesidir.”252
buyurmuştur. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek
mümkün olmazsa, sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye
doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır.
Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.
Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak, yakınları için bir görev
ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehâdet
getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah
Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize; ‘Lâ İlâhe illâllah’ı telkin edin.
Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mü’mini bu kelime, Cehennemden
kurtarır.” “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan kimse Cennete girer.” 253
Hastanın yanında şehâdet getirilir ki, o da hatırlayıp şehâdet
getirsin. Yoksa, ısrarla; ‘sen de söyle’ denilmez. Zira o anda zor bir
durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese
yeterli olur. Buna “telkin” denir. Bu telkini, hastanın sevdiği
birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır. Hayatını
tevhide ters inanç ve davranışlarla geçirip tevbe etmeyenlerin
ölüm döşeklerinde bunu kolayca söyleyebilmesi, pek nasip
olacak iş değildir. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Nasıl
yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz.”
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır.
Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne
bir örtü çekilir. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır. İnsan ne
zaman ve nerede öleceğini bilmez. 254
Ölüm ve sonrası için düşünülmesi ve o oranda çalışılması
gereken asıl mesele, son nefesi imanlı olarak verip verememe
sorunudur. Bir insan, bütün varlığıyla, bütün gücüyle ve bütün
imkânlarıyla bu meseleyi halledip gerçekleştirmeye çalışmalıdır.
Mü’minin isteği, bu dünyadan ancak müslüman olarak, şirk karışmamış
bir imana sahip bulunarak ayrılmak olmalıdır.255 Bunu
gerçekleştirmek için de, devamlı müslümanca bir yaşayışın gerekli
olduğu, nasıl ölmek istiyorsak öyle yaşamanın icap ettiği unutulmamalıdır.
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden
251 16/Nahl, 127
252 Ebû Dâvud vesâyâ, 10
253 Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16
254 31/Lokman, 34; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/167
255 3/Âl-i İmrân, 102
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
fayda var. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina
yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak
hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki
aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür
sözlerinden de cehennemden korkmak gibi sakınmak gerektiğini
unutmamalıyız. Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret
etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu
resmetmek, “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor”
, “zamansız öldü” gibi sözlerin insanı küfre götürebilecek
büyük yanlışlar olduğunu değerlendirmek zorundayız.
“...Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin.
Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 256
“Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.” (Atasözü)
“Sana nasihat edici olarak ölüm yeter.” (Hadis-i Şerif)
“Ölenin kıyâmeti kopmuştur.” (Hadis-i Şerif)
“Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.”
(Hadis-i Şerif)
“Kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.”
(H. Ş.)
“İnsanların en akıllısı, ölümü en çok hatırlayıp onun için en fazla
hazırlıklı olandır.” (H. Ş.)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (H. Ş.)
“Ölümü çok hatırlayın; zira günahları giderir de sizi dünyada
zâhid yapar.” (H. Ş.)
“İnsanların, karşılaşmayı en uzak gördüğü şey, ölümdür!” (H. Ş.)
“Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin!” (H. Ş.)
“Her kul hangi amel üzerine ölürse o amel üzerine dirilir.” (H. Ş.)
“Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir.” (Hz.
Ebûbekir r.a.)
“İnsanların öleceklerini yakiynen bilmelerine rağmen ondan
gaflet etmeleri kadar yalana benzeyen başka bir şey yoktur.”
“Allah Teâlâ, kuluna, ruhunun bedeninden çıkmasını, Allah
için çektiği gam ve kederler oranında kolaylaştırır.”
256 12/Yûsuf, 101
ECEL VE ÖLÜM
- 73 -
“Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o
kimse bundan ibret almazsa, ona, ne ilmin, ne hikmetin, ne de
va’z ve nasihatın bir faydası dokunur.”
“Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını
tedâvi etmek bir vecîbedir.”
“Ölümü istemek güzel değildir. Ölüme hazırlıklı olmak güzeldir.”
“En uzun ömrün en kısa ömürden pek fazla uzun olmadığını
anlamak için, ikisini de çevreleyen sonsuzluğu göz önüne getirin!”
“Hey, ne yapıyorsun? Sen, Rabbine gönderilecek bir kitabı yazmakla
meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et! Her hareketin
filme alınıyor; ne biçim sanatçısın sen?!”
„Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.“
“Korkaklar, ecelleri gelmeden kimbilir kaç kere ölürler; cesurlar
ölümü bir kere tadarlar.”
“Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman asla âdî endişelere
düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin.”
„Hayattan önce ölüme hazırlanmalıyız.“
“Ölüme gülen, iyi bir insandır.”
“Ağa olsa, paşa olsa, bey olsa; Yakasız gömleğe sarılır bir gün.”
“Ölüm ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.”
“Geçiyor birer birer bu daracık köprüden
Bir tabut daha geçti, kimdir acaba giden?”
“Bir gün de senin için ağlanacak ardından;
Sen de ayrılacaksın, doymadığın yurdundan.
Madem ki ölüm vardır, ne diye korkuyorsun?
Bu yalancı hayata ölüm teselli olsun!”
“Geldi geçti ömrüm benim; şol yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle geldi; şol göz yumup açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıktır; bu can gövdeye konuktur.
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Miskin âdemoğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter, kimi yiter; yere tohum saçmış gibi.
Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.
Bir hastaya vardın ise; bir içim su verdin ise,
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi.” (Yunus Emre)
“Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
Gece değmemiş semâ, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim; çok şükür öleceğiz.”
“Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız
Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız
Sen, en güzel yerinde olsan bile yaşamın
Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız
Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların
Koyup giderler seni oraya yapayalnız
Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta
Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız.
hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye
Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız
Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya
Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.”
“Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.”
“Ölüm muhakkak
ECEL VE ÖLÜM
- 75 -
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
“Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rü’yânın.”
“Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz;
Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz.
Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak
Ölümün soğuk sesi; “biraz gelir misiniz?”
“Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Muhakkak!”
“Hiç durmadan hayât öğütür devreden bu çark;
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!”
“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
“Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
“Ömrüm geçti, hayfâ ki geç uyandım;
Bu dünya bana bâki kala sandım.”
“Öleceği gün meçhul olmalı insanların!
O gün uzak olsa da, değil mi günü belli,
Yoktur günü bilinen ölümlere teselli.”
“Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare?”
“Ömür, eser yeldir yahut akar su; Sakın yele suya dayanmayı
ko.”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
“Ömür, temmuz güneşi karşısında kardır.”
“Ömür, kıymeti bilinmeyen aziz bir misafirdir.”
“Kimi insan derbeder; Ömrünü hebâ edip gider.”
“İnsan, ne idrâksiz mahlûktur! Herkes kimsenin sağ kalmadığını
bilir de, kendinin öleceğine inanmak istemez.”
“Zengin ve yoksul, ölüme doğru aynı zamanda gider.”
“Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.”
“Ölümün pençesi, gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat
mü’min için asıl siması nûrânîdir, güzeldir.”
“Sonsuz yaşamaya karar veren ölümden korkmaz.”
“Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha iyidir.”
“Ölümün eşiğini herkes yalnız aşar.”
“Ölüm olmasaydı, hayat bütün güzelliğini kaybederdi.”
“İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir
acı olurdu.”
“Ey hayat! Ölüme (cennete) şükret. Seni onun sayesinde seviyorum.”
“Düşünsek biz, ölümden korkmamamız gerekir; zira yerin altında,
üstünden çok akrabamız var.”
“Müslümanca yaşayamadığını kabul eden her insan için bile,
müslümanca ölme imkânı vardır.”
“Açmamak olmaz ölüm kapıyı çalınca.”
“Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.”
“Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her
yerde bekleyelim.”
“Ölümün acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız.”
“Bütün günler ölüme gider; son gün varır.”
“Dünyada, bir gerçek vardır; o da ölüm! Ölümden başkası yalan”
“Ölüm, Allah’a giden yolun tek kapısıdır.”
“Bir sen değil, olsa hasmı âlem
Merdâne ölür, ölürse âdem.”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
gibi telâkki et.”
“İyi bir şekilde ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir.”
“Her doğum müjdesi, bir vefat haberinin öncüsüdür.”
ECEL VE ÖLÜM
- 77 -
“Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan
ölmeye başlarız.”
“Daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.”
“Ölümün ilk işareti doğumdur.”
“Ölüm yoktur! Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar.”
“İnsan ölümü düşündükçe hayattan daha az tat duyabilir; ama
daha sâkin ve huzurlu yaşar.”
“Ölümü, ancak ölmeye değer bir şeyi olmayan gözünde büyütür.”
“Ölmemek için kaçan, bacaklarını beyhude yormuş olur.”
“Öyle habersizce geliyor ki ölüm, Rüyalar tamamlanamıyor.”
“General olsan da derler: ‘Er kişi niyetine!”
“Ölüm eski bir şeydir ama, her insana yeni görünür.”
“Ölüm, bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir
lütuftur.”
“Ölüler başka, ölüm hep birdir.”
“Ölüm! O sonsuz kurtuluş!”
“Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektir.”
“Ölüm, insanın fitnelerden âzâd oluşu, gafletten kurtuluşu,
uykudan uyanışıdır.”
“Ölüm, tüm mutsuzlukları iyileştiren en acı bir ilâçtır.”
“Ölüme karşı herkesten açık göğüs beklenmez.”
“Azrâil, bizim kullandığımız takvimi kullanmaz, onun takvimi
farklıdır.”
“Azrâil’e bahane bulunmaz.”
Ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümle dostluk kurabilen,
ölüm ötesine hazırlanıp canlı şehid gibi yaşayarak ölümsüzleşenlere
selâm olsun!
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen
bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik; hemen iman ettik. Artık bizim
günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber
al! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram
et ve kıyâmet gününde bizi perişan etme; şüphesiz Sen, vaadinden
caymazsın!”257
“Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”258
257 3/Âl-i İmrân, 193-194
258 7/A’râf, 126
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler
A Ecel Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 52 Yerde): 2/Bakara,
231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60,
128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d,
2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ,
129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53;
30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min,
67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/
Nûh, 4, 4. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır
(6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12); bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel
şeklinde kullanılır (3/Âl-i İmrân, 145).
B Yaşama Süresi Anlamında Kullanılan Ömür (Umr) Kelimesinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam: 7 Yerde): 10/Yûnus, 16; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ,
44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/Fâtır, 11) Ayrıca 5 Yerde de
Bu Anlamdaki Umr Kelimesi, Fiil Halinde Kullanılır: (2/Bakara, 96, 96; 35/
Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68)
C Ölüm Anlamındaki Mevt Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 165 yerde): 2/Bakara, 19, 28, 28, 56, 73, 94, 117, 132, 133, 154,
161, 164, 173, 180, 243, 243, 258, 259, 259, 260; 3/Âl-i İmrân, 27, 27, 49,
91, 102, 119, 143, 144, 145, 156, 156, 157, 158, 168, 169, 185; 4/Nisâ, 15,
18, 18, 78, 100, 159; 5/Mâide, 3, 106, 106, 110; 6/En’âm, 36, 61, 93, 95, 95,
111, 122, 139, 145, 162; 7/A’râf, 25, 57, 57, 158; 8/Enfâl, 6; 9/Tevbe, 84, 84,
116, 125; 10/Yunus, 31, 31, 56; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 17, 17;
16/Nahl, 21, 38, 65, 115; 17/İsrâ, 75; 19/Meryem, 15, 23, 33, 66; 20/Tâhâ,
74; 21/Enbiyâ, 34, 35; 22/Hacc, 6, 58, 66; 23/Mü’minûn, 15, 35, 37, 80, 82,
99; 25/Furkan, 3, 49, 58; 26/Şuarâ, 81; 27/Neml, 80; 29/Ankebût, 57, 63;
30/Rûm, 19, 19, 19, 24, 40, 50, 50, 52; 31/Lokman, 34; 32/Secde, 11; 33/
Ahzâb, 16, 19; 34/Sebe’, 14, 14; 35/Fâtır, 9, 9, 22, 36; 36/Yâsin, 12, 33; 37/
Sâffât, 16, 53, 58, 59; 39/Zümer, 30, 30, 42, 42, 42; 40/Mü’min, 11, 68; 41/
Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9; 43/Zuhruf, 11; 44/Duhân, 8, 35, 56, 56; 45/Câsiye, 5,
21, 24, 26; 46/Ahkaf, 33; 47/Muhammed, 20, 34; 49/Hucurât, 12; 50/Kaf, 3,
11, 19; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 47, 60; 57/Hadîd, 2, 17; 62/Cum’a, 6, 8; 63/
Münâfıkun, 10; 67/Mülk, 2; 75/Kıyâme, 40; 77/Mürselât, 26; 80/Abese, 21;
87/A’lâ, 13.
D Vefat Ettirmek, Hayatına Son Vermek Anlamındaki Vefat Kelimesi ve
Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 234,
240; 3/Âl-i İmrân, 55, 193; 4/Nisâ, 15; 5/Mâide, 117; 6/En’âm, 60; 7/A’râf,
37, 126; 8/Enfâl, 50; 10/Yûnus, 46, 104; 12/Yusuf, 101; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl,
28, 32, 70; 22/Hacc, 5; 32/Secde, 11; 39/Zümer, 42; 40/Mü’min, 67, 77.
E Ecel ve Ömür Konusu:
a Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/Arâf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/
Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
b Ömrü Tâyin ve Takdir Eden Allah’tır: 56/Vâkıa, 60.
c Ecel Geri Kalmaz: 63/Münâfıkun, 11.
d Uzun Ömür: 2/Bakara, 96; 21/Enbiyâ, 44; 28/Kasas, 23, 45; 35/Fâtır, 11, 37;
36/Yâsin, 68; 40/Mü’min, 67.
e Kısa Ömür: 35/Fâtır, 11.
f Ömrün Uzaması ve Kısalması: 35/Fâtır, 11.
g İhtiyarlık ve Bunaklık: 12/Yûsuf, 94; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5; 36/Yâsin, 68;
91/Şems, 10; 95/Tîn, 5.
ECEL VE ÖLÜM
- 79 -
F Ölüm:
a Öldüren Allah’tır: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95;
7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/
Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân,
8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa60; 57/Hadîd, 2.
b Her Nefs Ölecektir: 3/Âl-i İmrân, 185; 17/İsrâ, 99; 21/Enbiyâ, 34-35; 23/
Mü’minûn 15; 29/Ankebût, 57; 55/Rahmân, 26-27.
c Son Dönüş Allah’adır: 5/Mâide, 18, 105; 6/En’âm, 61, 62; 7/A’râf, 29; 10/
Yûnus, 4; 11/Hûd, 4; 19/Meryem, 40; 24/Nûr, 42; 28/Kasas, 70, 88; 29/
Ankebût, 17, 21, 57; 36/Yâsin, 83; 53/Necm, 42.
d Allah Dilemedikçe Hiç Kimseye Ölüm Yoktur: 3/Âl-i İmrân, 145.
e Ölümden Kaçılmaz: 2/Bakara, 243; 3/Âl-i İmrân, 145, 154; 4/Nisâ, 78; 50/
Kaf, 19.
f Ölüm Allah İçindir: 6/En’âm, 162.
g İnsan Nerede Öleceğini Bilmez: 31/Lokman, 34.
h Ölüm Karşısında Mü’min: 2/Bakara, 155-157.
i Müslüman Olarak Ölmek: 2/Bakara, 132; 3/Âl-i İmrân, 102, 193; 7/A’râf,
126; 12/Yûsuf, 101; 27/Neml, 19, 89-90.
j Ölüm ile Uyku İlişkisi: 6/En’âm, 60; 39/Zümer, 42.
k Ölüm Gelince Melek, Ruhu Bedenden Alır: 6/En’âm, 61.
l Mü’minlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 32-33; 56/Vâkıa, 88-91; 79/Nâziât,
2-3; 89/Fecr, 27-30.
m Kâfirlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 33-34; 56/Vâkıa, 83-87, 92-94; 79/Nâziât,
1, 4.
n Münâfıkların Ölümü: 37/Muhammed, 27.
o Ölüm Hali: 75/Kıyâme, 26-30.
G Kabir:
a Mü’minlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27.
b Kâfirlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27; 40/Mü’min, 46; 60/Mümtehine, 13.
c Münâfıkların Kabri: 9/Tevbe, 84.
d Kabir Azâbı: 20/Tâhâ, 124; 40/Mü’min, 46.
e Kabir Hayatı Belli Bir Zaman İçindir: 6/En’âm, 98; 80/Abese, 21.
f Soy-Sopla Öğünmek İçin Kabir Ziyareti: 102/Tekâsür, 1-2.
g Kabirden Kalkış: 22/Hacc, 7; 36/Yâsin, 51-52; 54/Kamer, 7; 70/Meâric, 43;
71/Nûh, 18; 82/İnfitâr, 4; 100/Âdiyât, 9.
h Kabirden Kalkışta Mutlu Kişilerden Olmak İçin Duâ: 26/Şuarâ, 87.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Şahsî Y.
2. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./Merve Yayın Pazarlama
3. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman,
Şahsî Y. , s. 231-241
4. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 4, s. 350-351; c. 10, s. 380-382
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 189; c. 2, s. 33
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 397-408
7. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 197-198
8. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. s. 117-125
9. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 304-308
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
10. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 194-197
11. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 94
12. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-
48, 144-146
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 235-239
14. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, c. 2, s. 70-78
15. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 331-333
16. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 81-86
17. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 806-833
18. Kaderin Efendisi Kim? Said Ramazan el-Bûtî, Çev. Ramazan Tuğ, Madve Y.
19. Kader Nedir, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y./Cihan Y.
20. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
21. Kadercilik Suçlaması ve Cihad, Muhammed Picthall, Çev. Tâhâ Dinçer,
Akabe Y.
22. Kadere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
23. Kaderin Cilvesi, M. Yaşar Kandemir, Erkam Y./Çelik Y.
24. Bir Kader Sohbeti, Alaaddin Başar, Zafer Y.
25. Ezelî Sır Kader, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
26. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Bas. Yay. Birl Y.
27. İslâm’da Kazâ ve Kader, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
28. Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, M. Fethullah Gülen, Işık Y.
29. Badiiüzzaman’ın Görüşleri Işığında Kadere İman, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
30. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
31. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
32. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
33. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
34. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
35. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
36. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
37. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
38. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
39. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
40. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
41. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
42. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
43. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
44. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
45. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
46. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
47. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu,
Mutlu Y.
48. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu,
Mutlu Y.
49. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
50. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
51. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
ECEL VE ÖLÜM
- 81 -
52. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
53. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
54. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
55. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
56. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
59. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
60. Ölüm Cezası, Jean Imbert, İletişim Y.
61. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
62. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik
Enstitüsü Y.
63. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
64. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
65. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
66. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
67. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
68. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
69. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
70. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
71. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes
Kitabevi
72. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
73. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
74. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
75. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
76. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
77. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
78. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
79. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
80. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
81. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
82. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
83. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
84. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
85. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı,
Akdem Y.
86. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
87. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
88. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
89. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
90. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
91. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
92. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş
Matbaası, İst.
93. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
94. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
95. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali
Kılıçbay, Gece Y.
96. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
97. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
98. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil.
Enst. İzmir
99. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro
Psik. Araşt. 5, 7
100. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane
Smith, At. Ün.İ.F.Der.S.13
101. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1,
sayfa 303-312
102. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün.
Sosyal B. Enst.
103. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi,
sayı, 3, 1987
104. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
105. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî
Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
106. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi,
c.3, sayı 3, 1991
107. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün.
İ.F. Der, c.4, s.4, 1992
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -22-
MELEK, CİN ve ŞEYTAN
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
MELEK, CİN ve ŞEYTAN
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-22-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Mü’minler, meleklerin, cinlerin ve şeytanın var olduğuna inanırlar. Bunlar gaybî varlıklardır, gözümüzle görmemiz mümkün değildir. Yüce Allah, Kitab’ında bunların varlığından bahsettiği halde, bunlara inanmamak, Allah’ı yalanlamaktır.
Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen âhiret hallerine, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semâvî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren “meleklerin varlığı”na kesin olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği şekilde iman etmeyen, diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min vasfını kaybeder. Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen diğer iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri inkâr eden kimse, dolayısıyla vahyi, İâhî kitapları, peygamberleri ve kıyâmeti de inkâr etmiş olur.
İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen kimsenin ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar için meleklere iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte öncelikli bir öneme sahiptir.
Melekler, cin ve şeytanlar, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde, yani farklı boyutta yaşayan latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları, dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Akl-ı selim, gözle görülmeyen bu gibi varlıkların mevcudiyetinin imkânsız olmadığını, aksine onların da, varlığı câiz olan şeylerden olduğunu kabul eder. Çünkü meleklerin ve cinlerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bugün ilmin mâhiyet ve hakikatini tespit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. İlmimizi, gücümüzü, ahlâkımızı, namusumuzu gözle görüp gösteremediğimiz halde kabul ediyoruz. Rüzgârı, elektriği inkâr eden yok. O halde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, gözlem ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz.
Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen, görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür (Bk. 2/Bakara, 3). Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini, “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek, cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe iman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar; Bunları inkâr edemezler; o yüzden iman konusu değildirler. Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik.’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgârı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı, iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerini yazdığını bilir. Ve bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
İman, insanı güzel ameller işlemeye, imansızlık da insanı kontrol edilemeyen bir canavara dönüştürür. Güzel işler yapan güzel insanlardan olmanız duâsıyla…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
MELEK / 11
Melek; Tanımı ve Mâhiyeti / 11
Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur’an’daki Tasvirler / 14
Meleklerin Özellikleri / 17
Meleklerin Görevleri / 18
Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri / 21
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler? / 26
Gayba ve Meleklere İman / 27
Melek İnancının Etkileri / 28
Melekler Hakkında Düzeltilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar / 29
CİN / 33
Cinn; Anlam ve Mâhiyeti / 33
Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı / 57
Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı / 60
Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler / 63
Cin Konusunda Şirke Düşmek / 70
Fetişizm; Büyü ve Korku Dini / 71
Cin Sûresi / 75
Cinnet/Cünûn / 81
Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar / 85
İfrît / 91
Peri / 93
Gûl ve Gûlyabaniler / 94
Nazar Değmesi / 98
Sihir/Büyü / 107
Kehânet ve Arâfet/Arrâflık / 127
Tütsüleme inancı / 131
Rukye İnancı / 133
Muskalar (Temâim) / 137
ŞEYTAN – İBLİS / 145
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti / 145
İblis/Şeytan ve Özellikleri / 146
İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi / 148
Şeytana Mühlet Verilişi / 151
İblis ve Faâliyet Alanı / 152
İblis’in Başvurduğu Yöntemler / 154
Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması / 156
Şeytanın Görevi / 159
Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler / 160
Her insana Bir Şeytan Verilişi / 161
İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar / 161
Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma / 162
Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti / 162
- 11 -
MELEK
•
Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
•
Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur’an’daki Tasvirler
•
Meleklerin Özellikleri
•
Meleklerin Görevleri
•
Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
•
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
•
Gayba ve Meleklere İman
•
Melek İnancının Etkileri
•
Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
“Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.” 1
Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
Melek kelimesi, “elûk”, “elûke” veya “mülk” kelimesinden türemiş Arapça bir kelimedir. Türediği bu kelimeler, risâlet, yani elçilik, (postacılık, aracılık) ve kudret, kuvvet anlamlarına gelir. Dolayısıyla “melek” de, elçi, güçlü, kuvvetli idare eden anlamındadır. Bundan dolayı Allah, bu kelimeyi; kulları, peygamberleri ve diğer yaratıkları ile kendi arasında elçilik-habercilik görevini yapan ve evrendeki olayların meydana gelmesi için verilen görevleri yerine getiren güçlü-kuvvetli yaratıklarına isim olarak vermiştir. Çoğulu “melâike”dir. Istılahta melekler, Allah tarafından yaratılmış, çeşitli şekillerde peygamberlere görünebilen, zor işlere gücü yeten, yemeyen içmeyen, erkeklik ve dişilikleri olmayan, Allah’a devamlı ibâdet ve itaatten ayrılmayan lâtif varlıklar olup İslâm’da iman esaslarından birini oluşturmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak 88 yerde melek kavramı geçmektedir. “Melek” kelimesi yanında Kur’ân-ı Kerim’de, çoğu âyette, meleklerden aynen peygamberler gibi, “rasûl” ve bunun çoğulu olan “rusul” diye de söz edilmektedir. Bu kelimeler, elçi ve elçiler mânâsındadır. Aynı zamanda bu kelimeler, meleklerin esas vazifelerinin, elçilik olduğunu da gösteriyor. Bu elçilik, bazen Allah ile peygamberler arasında, bazen de Allah ile diğer varlıklar
1 2/Bakara, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
arasında oluyor. Onlar, vahiy getiriyor, kâinattaki hadiseleri, Allah
Teâlâ’dan aldıkları emirler çerçevesinde yürütüyor ve böylece
aracılık-elçilik görevini çok değişik şekillerde yerine getiriyorlar. 2
Allah, bir âyet-i kerimede iman edilmesi gerekli olan esasları
özlü bir şekilde bildirerek şöyle buyurur: “Peygamber de, mü’minler
de kendilerine Rablerinden indirilene iman ettiler. Herbiri Allah’a, O’nun
meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti.”3 İman edilmesi
gereken şeylerin âyetteki sıralanışı içinde meleklerin yeri, onlara
imanın önemini göstermektedir. Bu sıranın, Allah isminden
sonra, kitaplar ve peygamberler’den önce oluşu, meleklerin Allah
ile peygamberler arasında elçilik-habercilik yaptıklarına, Allah’ın
kitaplarını getirmede aracı olduklarına, yani vahiy getirme görevlerine
işaret eder mâhiyettedir. Melekler, Allah’ın insanlara
bir lutfu ve keremi sayılan “peygamberlik müessesesi”nin temeli
olan Allah’ın İlâhî vahyini, görülmeyen gayb âleminden insanlara,
onlar arasından seçilen peygamberlere indiren Allah’ın İlâhî elçileridir.
İman konusunda, Rasûlullah’tan Hz. Ömer’in (r.a.) rivâyet ettiği
meşhur hadiste, peygamberimiz (s.a.s.), vahiy meleği Cibril (a.s.)
ile konuşmuş, kendisine Cebrâil “İman nedir?” diye sorduğunda
Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “İman; Allah’a, meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayriyle şerriyle kadere
inanmaktır.” 4 Kur’an’da meleklerin varlığını kabul etmeyenler açık
bir şekilde kâfir ve sapık olarak nitelendirilmiştir: “Kim Allah’ı, meleklerini,
kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederek kâfir
olursa, hiç şüphesiz ki uzak bir dalâletle sapıp gitmiştir.” 5
Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen
âhiret hallerine, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere
iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara
indirilen semâvî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği
getiren, vahyi ve kitapları indiren “meleklerin varlığı”na kesin
olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği şekilde iman etmeyen,
diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min vasfını kaybeder.
Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen diğer
iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri
inkâr eden kimse, dolayısıyla vahyi, İâhî kitapları, peygamberleri,
ruhları ve kıyâmeti inkâr etmiş olur.
2 Lutfullah Cebeci, Kur’an’da Göre Melek Cin Şeytan, s. 25
3 2/Bakara, 285
4 Müslim, İman 1; ayrıca Buhâri, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî de benzerini
rivâyet etmişlerdir.
5 4/Nisâ, 136
MELEK
- 13 -
İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen
kimsenin ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar
için meleklere iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte
öncelikli bir öneme sahiptir.
Melekler, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde mevcut
nuranî latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de,
var oldukları, dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da
onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, meleklerin ne varlığını,
ne de yokluğunu kesin delillerle ispat edemez. Fakat akl-ı selim,
gözle görülmeyen bu gibi latif varlıkların varlığının imkânsız olmadığına,
aksine onların da, vücudu câiz olan şeylerden olduğuna
delâlet eder. Çünkü meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî,
felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya konulamaz.
Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bu gün ilmin mâhiyet
ve hakikatini tesbit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun
ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz
veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat
gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet
ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O halde, ruh ve akıl gibi
maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, manevî, gaybî varlıklara
da inanmaya mecburuz. Bu gibi soyut varlıklar, gözlem ve
tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi,
gaybî, manevî yaratıklardır.
Nitekim özellikle Sokrat ve Eflatun gibi birçok eski filozof, fizik
ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmıştır.
Bu günkü müsbet bilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu,
fizik ötesi birtakım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî
âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebep olduğunu
kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler,
meleklerin varlığının aklen câiz ve mümkün görüldüğüne kesin
olarak delâlet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de,
aklımız ve ruhumuz gibi vardır. Gerçi biz onları göremiyoruz ama
peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrâil (a.s.)’in
elçiliği ile Allah Teâlâ’nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy
meleği aracılığı ile Allah’ın emir ve yasaklarını alıp öğrenmişler
ve insanlığı hidâyete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı
Kerim de, Peygamberimiz’e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin
varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün müslümanlar,
Kur’an’ın haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr edemediği meleklere
iman ederler.
Kur’an’da geçen pek çok âyette meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş,
yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî’de ve Arş
etrafında, Beytu’l Ma’mur ve Sidre-i Müntehâ’da, cennet ve cehennemde
sayısız melekler vardır. Bütün melekleri çok çeşitli olan
görevlerine ve yaptıkları işlerin mâhiyetine göre tanzim edip bunları
yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve âmirleridir.
Başta Cebrâil olmak üzere, Mikâil, Azrâil ve İsrâfil meleklerin en
büyükleri ve peygamberleridir.
Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili
Kur’an’daki Tasvirler
Meleklerin hangi şeyden yaratıldığına dair Kur’ân-ı Kerim’de
herhangi bir bilgi yoktur. Fakat bir hadis-i şerifte “cinlerin ve şeytanların
ateşten, Hz. Âdem’in Kur’an’da bildirildiği gibi toprak ve çamurdan,
meleklerin ise nurdan yaratıldığı”6 bildirilmektedir. Kur’an’dan,
meleklerin insanlardan önce yaratıldıkları,7 güçlü ve kuvvetli
oldukları,8 Allah’ın hitabına muhatap olup O’nunla konuştukları,9
Hz. İbrahim, Lût, Zekeriyyâ ve Meryem ile konuştukları10 ve
âhirette cehennemliklerle konuşacakları,11 arşın etrafında tavaf
ettikleri,12 iri gövdeli ve sert tabiatlılarının bulunduğu13 kanatlarının
ve ellerinin mevcut olduğu14 anlaşılmaktadır. Kur’an ve hadislerde
yer alan bu ve benzeri ifadeler yanyana konulduğu zaman
meleklerin farklı ve özel varlıklar oldukları anlaşılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de meleklerin “kanatlı” oldukları belirtilir.
“Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı
elçiler yapan Allah’a hamd olsun. O, yaratmada dilediğine artırır. Muhakkak
ki Allah her şeye kaadirdir.”15 Bu âyetten anlıyoruz ki, meleklerin,
nurânî mâhiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine
göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Ancak; gayb (görülmeyen)
âlemden olan, maddî kesâfetten soyutlanmış, mâhiyeti bilinmeyen
melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlıklar olarak tasavvur
etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ’nın irâde
ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış,
Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen
6 Müslim, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, VI/168
7 2/Bakara, 30-34
8 53/Necm, 53
9 2/Bakara, 30; 7/A’râf, 11
10 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82; 3/Âl-i İmran, 39, 42-45
11 4/Nisâ, 97
12 39/Zümer, 75
13 66/Tahrim, 6
14 35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 93
15 35/Fâtır, 1
MELEK
- 15 -
kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nurânî mâhiyeti ile bağdaşan,
vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden
mânevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî
ve mecazî bir ifade tarzıdır.
Kur’an’da kanat anlamına gelen “cenah” kelimesi, kuşların
kanatları gibi somut ve maddî varlık anlamına alınabileceği gibi,
mânevî varlıkların görevlerini en serî şekilde yapabilmelerini sağlayan
kudretin sembolü olarak da anlaşılabilir. Kuşlar için kanat,
nesneler için taraf anlamına gelen “cenah” kelimesi, insan için kullanıldığında
“el” ve “yardım” gibi anlamlara gelir. Nitekim Cenâb-ı
Hakk’ın Hz. Peygamberimiz’e “Mü’minlere kanat ger.”16 emri, onları
“himaye et” anlamındadır. Din ve dünya ilimlerine sahip olan bir
kimseye, mecazen “zü’l-cenâhayn/iki kanat sahibi” dendiği gibi,
anaların çocukları için şefkat ve merhamet kanatlarından bahsedilir.
“Çocukların ana babaları üzerlerine kanat germeleri”17 istenir.
Hıristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve
tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da
budur.
Kur’an ve hadis metinlerinde yer alan bazı ifadelerde meleklerden
tabiat kanunlarının kast edildiğini söyleyenler yanında,
onları maddenin mikrodalga boyutundan salt enerji boyutuna
kadar uzanan kuantsal bir yapı olarak niteleyenler de bulunmaktadır.
Bu yorumlar, çağın teknik terimlerini kullanarak melekleri
tanımlama çabaları ve bilinmeyen şeyleri merak edip gaybın sınırlarını
zorlama gayretleridir. Hâlbuki kaynaklardaki melek kavramına
dikkatli ve doğru bir çerçeve içinde bakıldığında onların
vahiy getirme, suçluları cezalandırma, eylemleri yazma, insanlara
yardım etme, canları alma, cehennemi koruma, cenneti yönetme
gibi görevleri bulunduğuna ilişkin ifadeler bir araya getirilince,
mâhiyetlerinin böyle çağdaş bilimsel yaklaşımlar doğrultusunda
olmadığı, gerçek yapılarının hiçbir zaman şimdiye kadar bilinemediği
ve bundan sonra da keşfedilemeyeceği ortaya çıkar.
Meleklerin Görülüp Görülmemesi
Meleklerin mâhiyetiyle ilgili farklı görüşler, beraberinde onların
görülüp görülemeyeceği tartışmasını getirmiştir. Kur’ân-ı
Kerim’de meleklerin önce Hz. İbrahim’e gelip onu bir erkek evlat
ile müjdeledikleri, ardından Lût’a (a.s.) giderek adamları ile şehri
terketmesini söyledikleri,18 Cebrâil’in Hz. Meryem’e insan şeklinde
16 15/Hıcr, 88; 26/Şuarâ, 285
17 17/İsrâ, 24
18 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
görünerek ona tertemiz bir erkek çocuk bağışlaması için Allah’ın
elçisi olduğunu söylediği19 ve Hz. Peygamber’in onu apaçık ufukta
ve sidretü’l-müntehânın yanında gördüğü haber verilmektedir. 20
Bununla birlikte Kur’an, Peygamber’e itiraz ederek bir melek
görmek istediklerini yahut peygamber/elçi olarak melek gönderilmesinin
gerektiğini söyleyenlere cevap olarak meleklerin görünür
varlıklar olmadığını, eğer dünyada insanlar değil de melekler yaşasaydı
ancak o zaman elçi olarak gönderilebileceğini, meleklerin
fermân-ı İlâhî ile indirildiği zaman onlara mühlet verilmeyeceğini
ve meleklerin görüleceği gün günahkârlara hiçbir sevinç haberinin
olmayacağını vurgular.21 İnsanlara, görmedikleri askerler
gönderildiğini,22 aynı türden varlıklar olan cin ve şeytanların da
insan gözüyle görülmediğini beyan eder. 23
Ancak, yukarıda ismi geçen zatların meleklerle yaptıkları görüşmelerin
keyfiyeti bilinmemektedir. Bu olaylar, tartışmayı meleklerin
görülüp görülmemesinden çıkarıp, peygamber olmayan
kişilerin onları görüp göremeyeceği noktasına getirmiştir. Zira
peygamber, meleği görmekle kalmaz, sesini de işitir. Bu sebeple
melek onun için elle tutulur, gözle görülür bir realitedir. Melek,
gayr-i maddî bir varlık olduğu için peygamber onu bazen insan
şeklinde, bazen de başka şekillerde görür. Cebrâil, ekseriya insan
şeklinde görülmüştür. Fakat Peygamber’in onu kendi şekliyle
gördüğü de olmuştur.24 Ancak bunun nasıl gerçekleştiği belirtilmemiştir.
Belki de bu mânevî gözle ve tasviri imkânsız bir şekilde
olmuştur. Bir defasında da Peygamber, Cebrâil’i altı yüz kanadı ile
birlikte görmüştür.25 Bu da meleğin muazzam kudretine bir işarettir.
Bir başka seferinde ise melek, bulutun içinde görülmüştür. 26
Bu rivâyetlere temas eden bazı âlimler, Cebrâil’i Hz. Peygamber
dışındaki insanların göremedikleri yorumunu yapmaktadırlar.
Bizce, melekler mâhiyet itibariyle bizim görme duyumuzun sınırları
dışında bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Zaten bu özellikleri
dolayısıyladır ki onlara iman, bir âmentü esası olmuştur. Duyularımızın
gayb âlemine ait varlıkları müşâhedesi bir kenara, madde
âlemine ait birçok varlığı görme eşiği dışında olması dolayısıyla
19 19/Meryem, 17-21
20 81/Tekvir, 23; 53/Necm, 13-17
21 17/İsrâ, 92-95; 15/Hicr, 8; 25/Furkan, 21-22; 6/En'âm, 8
22 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9
23 7/A'râf, 27
24 Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
25 Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
26 Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
MELEK
- 17 -
müşâhede edemediğini bildiğimize göre, “görememe” gibi bir
savunma ile onları inkâra kalkışmak tutarlı ve ilmî değildir. Aksi
takdirde görülemeyen şeylerin hepsini inkâr etmek gerekir ki bu
müşâhede ettiğimiz fizik âlemin kat kat fazlasını inkâr demektir.
Gaybî konularda akîdenin kaynağı Kur’an ve mütevâtir sünnet
olup melek inancı da Kur’an’ın kesin bildirimleri ile sâbit bir
konudur. Temel itibariyle melekler, insanoğlunun beşerî idrâk vasıtalarıyla
tanınamayacak yapıda varlıklardır. Bu nedenle onların
yaratılış biçimleri, cevherleri, görünme şekilleri gibi konulara dalmamak
gerekir. Böyle teferruatlardan sorumlu olmadığımız gibi
sâdık haber dışında geliştirilecek bütün yorumların herhangi bir
yararı ve dinî değeri de yoktur. 27
Meleklerin Özellikleri
Meleklerin kendilerine has yapı ve özelliklerini şu şekilde sıralamak
mümkündür:
1. Nurdan yaratılmış olup erkeklik-dişilik, yeme-içme, yorulma,
usanma gibi maddî özelliklerden arınmış varlıklardır. 28
2. İtaatkâr varlıklar olup Allah’ın kendilerine verdiği görevleri
yaparlar, O’nun emrinin dışına çıkmazlar. 29
3. Son derece güçlü, kuvvetli ve süratle hareket edebilen varlıklardır.
30
4. Allah’ın emir ve izni ile çeşitli şekillere girebilmektedirler. 31
5. Normal şartlarda gözle görülmezler. Peygamberler onları
aslî sûretleri ve büründükleri biçimleri ile görebilirler. 32
6. Gaybı, bilgisi sadece Allah’a ait bulunan konuları bilemezler.
Onlar, Allah’ın tâlim ettiği hususları, öğrettiği kadarıyla bilebilirler.
Kur’ân-ı Kerim mutlak gayb bilgisinin Allah’a has olduğunu
beyan etmekte ve O, bu bilgileri meleklerle bile paylaşmamaktadır.
Nitekim Hz. Âdem’in yaratılışını dile getiren âyetlerde melekler
“Bizim, Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur.” demek
sûretiyle acziyetlerini itiraf etmişlerdir. 33
27 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İslâm'da İnanç Esasları, İFAV Y., s. 234 ve
devamı
28 Bk. 11/Hûd, 70; 21/Enbiyâ, 19-20; 37/Sâffât, 149-153; 43/Zuhruf, 19; Müslim,
Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, IV/168
29 Bk. 16/Nahl, 50; 21/Enbiyâ, 27; 66/Tahrim, 6
30 Bk. 35/Fâtır, 1; 69/Hâkka, 17; 70/Meâric, 4
31 11/Hûd, 69-70; 19/Meryem, 16-17; 15/Hicr, 51-52; 51/Zâriyât, 24-28; Buhâri,
İman 37; Müslim, İman 1
32 Bk. 7/A'raf, 27; 17/İsrâ, 92-95; 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9; Buhâri, İman 37;
Müslim, İman 1; Ebû Dâvud, Sünnet 15
33 Bk. 2/Bakara, 30-33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
“Onlar, Allah’ın şerefli kullarıdır. Onlar, Allah’ın sözünden önce söz
söylemezler ve O’nun emrettiklerini (hemen) yaparlar.” 34
“Onlar, Allah’ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emr olundukları
şeyleri (aynen) yaparlar.” 35
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun katındakiler O’na
ibâdet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve
gündüz durmadan (yorulmadan) O’nu tesbih (ve takdis) ederler.” 36
“Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu (Cebrâil’i)
ona gönderdik. (O,) ona düzgün bir insan şeklinde göründü.” 37
Meleklerin Görevleri
Melekler, Allah tarafından verilen görevleri eksiksiz yerine getiren
itaatkâr varlıklardır. İnsanlarla ilgili görev alanlar ise, onların
ruhî ve mânevî hayatı ile ilgilenmektedirler. Bazıları ortak, bazıları
da müstakil olmakla beraber, Allah tarafından meleklere verilen
görevler şöyle sıralanabilir:
1. Allah’ı hamd ile tesbih etmek, O’na secdede bulunmak,38
Allah’ı gece gündüz övmek39 ve takdis etmek,40 emr olundukları
diğer şeyleri yapmak. 41
2. Peygamberlere vahiy getirmek. Allah Teâlâ insanlar gibi
meleklerden de elçiler seçtiğini,42 Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere
vahiy indirildiği gibi Hz. Muhammed’e de vahiy gönderildiğini43
ve Cebrâil’in, Kur’an’ı Peygamber’in kalbine indirdiğini44
haber vermektedir.
3. Peygamberleri salât ve selâm ile yüceltmek, mü’minlere
âhirette şefaat etmek ve bütün insanlara dünyada hayır duâda
bulunmak. “Allah ve melekleri Peygamber’e salevat getirirler. Ey iman
edenler! Siz de O’na salât ve selâm getirin.”45 Şefaat, kıyâmet gününde
günahkârlar hesabına Allah’a yalvarmak olup Kur’an’da,
34 21/Enbiyâ, 26-27
35 66/Tahrim, 6
36 21/Enbiyâ, 19-20
37 19/Meryem, 17
38 42/Şûrâ, 5; 7/A'râf, 206
39 21/Enbiyâ, 19
40 2/Bakara, 30
41 16/Nahl, 50; 66/Tahrim, 6
42 22/Hacc, 75
43 4/Nisâ, 163
44 2/Bakara, 97; 26/Şuarâ, 193-194
45 33/Ahzâb, 5-6
MELEK
- 19 -
“Göklerde nice melekler vardır ki Allah dilemedikçe onların şefaatleri hiçbir
fayda vermez.”46 buyrulmakta, hadiste de meleklerin şefaatlerinden
söz edilmektedir.47 Bunun yanında meleklerin bu dünyada
da insanlar için duâ ettikleri ifade edilmektedir: “Melekler yerde
bulunanlar için mağfiret dilerler. ‘Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin
her şeyi kapsamıştır. Artık tevbe edip Senin yolundan gidenleri bağışla.
Ey Rabbimiz! Onların babalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salâh
halde bulunanlara vaad ettiğin cennete sok. Onları kötülüklerden koru’
derler.” 48
Onların duâlarının sonucu olarak sâlih kulların her çeşit karanlıktan
aydınlığa çıkarıldığı bildirilmektedir: “Sizi zulumâttan
nûra (karanlıklardan aydınlığa) çıkarmak için lutuf ve inâyette bulunan
O’dur. Melekler de sizin için salât getirir, rahmet ve merhamet dilerler.”49
Ayrıca melekler, şeytanların aksine insanları iyi işlere sevkederler.
Her insanın biri melek, biri de şeytan olmak üzere iki arkadaşı bulunmakta
olup, Kur’an, birincisine “şâhid”, ikincisine “sâik” (sevkeden)
demektedir.50 Hadiste ise insana refakat eden bir melek ve
bir de şeytanın olduğu ve her ikisinin de insana telkinde bulunduğu51
beyan edilmektedir. Ayrıca hem Kur’an’da52 hem de hadislerde
insanı takip eden bir refakatçinin (“karîn”in) bulunduğundan
söz edilmektedir.
4. Peygamberlere ve mü’minlere destek olup mânevî güç
vermek, onları sıkıntılı ve üzüntülü anlarında teselli etmek,
kâfirleri ise sıkıntıya sokmak.53 Kur’an’da Hz. İsa’nın Rûhulkudüs
ile desteklendiği,54 meleklerin Allah’a inanıp doğru yolda istikametle
yürüyenlerin üzerine inerek onlara moral ve mânevî güç
verecekleri,55 Allah’ın, kendisine ve âhiret gününe inananları katından
bir ruh ile desteklediği,56 melekler göndererek düşmanlarına
karşı mü’minleri takviye ettiği,57 iman edenlere destek
olmalarını, kâfirlerin boyunlarına ve parmaklarına vurmalarını
emrettiği58 haber verilmektedir.
46 53/Necm, 26
47 Buhari, Tevhid 24
48 40/Mü'min, 7-9)
49 33/Ahzâb, 43
50 50/Kaf, 21
51 Tirmizî, Tefsir 2, 364
52 50/Kaf, 23
53 16/Nahl, 28, 32
54 2/Bakara, 253; 5/Mâide, 110
55 41/Fussılet, 30-32
56 58/Mücadele, 22
57 3/Âl-i İmran, 124-125
58 8/Enfâl, 12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
5. İnsanı koruyup, ona bir anlamda hizmet ederler. Kur’an’da
önünde ve arkasında insanı koruyan takipçilerin bulunduğu bildirilmektedir.
59
6. İnsanların fiillerini kaydederler. Kur’an’da, üzerinde bir koruyucu
ve denetleyici bulunmayan hiçbir kimsenin bulunmadığı,60
insanların üzerinde muhâfızlık eden değerli kâtiplerin mevcut olduğu
ve onların yapmakta olduklarını bilip yazdıkları61 haber verilmektedir.
İki melek, kişinin yaptıklarını yazmaktadır. İnsan hiçbir
söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek
bulunmasın.62 “Sizden söz gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizlenen
ile gündüzün yürüyen eşittir. Onun önünde ve arkasında Allah’ın
izniyle kendisini koruyan takipçileri vardır.” 63
7. Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrâsıyla görevlidirler.
Kur’an’da çeşitli fonksiyonlarıyla âlemi idare edenlere yemin
edilmesi,64 insanların canını alan “ölüm meleği”nden söz
edilmesi,65 meleklerin yalancı peygamberlerin ve kâfirlerin canını
pençelerini onlara uzatarak,66 yüzlerine ve arkalarına vurarak ve
“tadın yakıcı cehennem azabını” diyerek67 alacaklarının bildirilmesi;
hadiste ana rahminde teşekkül eden her canlı için bir doğum meleğinin
mevcut olduğundan söz edilmesi,68 Cenâb-ı Hakk’ın insanı
yaratacağı zaman bu irâdesini meleklere açması ve yarattığında
ona secde etmelerini istemesi69 onların dünya ile irtibatlarının bulunduğunu
ve İlâhî irâdenin yerine getirilmesinde vasıta olarak
kullanıldıklarını gösterir. Aksi takdirde kendilerine insanın yaratılacağı
isteğinin açıklanmasının bir anlamı olmaz. Ayrıca arşı taşıyan
ve arşın etrafında dolaşan meleklerin70 fonksiyonları da düşünüldüğünde
meleklerin tabiat kanunlarının yerine getirilmesinde
çok etkili oldukları görülür. Çünkü arş, kâinatın İlâhî varlık tarafından
idaresini gösteren bir semboldür ve bunu taşıyan melekler de
bu idarenin temini hususunda kullanılan vasıtalardır.
59 13/Ra'd, 11
60 86/Târık, 4
61 82/İnfitar, 10-12
62 50/Kaf, 17-18
63 13/Ra'd, 10-11
64 79/Nâziât, 5
65 32/Secde, 11
66 6/En'âm, 93
67 8/Enfâl, 50
68 Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
69 2/Bakara, 30-34; 15/Hicr, 28-31
70 39/Zümer, 75; 40/Mü'min, 7
MELEK
- 21 -
8. Melekler, İlâhî cezaları icrâ eden elemanlardır. Mü’minlere
destek oldukları gibi; kâfirler hakkında takdir edilen cezaları da
icrâ etmektedirler. Kur’an, kendilerine elçi olarak melek gönderilmesini
isteyen kâfirlere71 şöyle cevap vermektedir: “Gökyüzünün
beyaz bulutlar ile yarılıp meleklerin bölük bölük indirildikleri gün, gerçek
mülk, çok merhametli olan Allah’ındır. O gün kâfirler için de pek
çetin bir gündür.”72 Bu âyet, meleklerin inmesi ile sözkonusu olan
şeyin günahkâr kulların başına geleceği söylenen ceza olduğunu
gösterir. Başka bir yerde ise, “Meleklerin, kâfir olanların canlarını aldıkları
zaman, yüzlerine, arkalarına vurup ‘cayır cayır yakıcı ateş azabını
tadın’ dediklerini”,73 onların yüzlerine, arkalarına vurarak canlarını
alacakları,74, “meleklerin ancak hak ile indirileceği ve o zaman onlara
mühlet verilmeyeceği”75 bildirilmektedir. 76
Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
Meleklerin sayısını ancak Allah Teâlâ bilir. Kur’ân-ı Kerim’de
cehennem işleri ile görevli melekler bulunduğu belirtildikten
sonra onların sayısının on dokuz diye belirlenmesinin sadece bir
imtihan vesilesi olduğu beyan edilmekte ve “Rabbinin ordularını,
kendisinden başkası bilemez”77 buyrulmaktadır. Bu ifadelerden meleklerin
sayısının çok fazla olduğunu anlamakla beraber herhangi
bir rakam vermenin mümkün olmadığını ve onların sayısını ancak
Allah Teâlâ’nın bildiğini anlamaktayız.
Meleklerin çeşitlerine gelince, Kur’an, göklerin ve yerin ordularının
Allah’a ait olduğunu,78 mü’minleri görünmeyen ordularla
desteklediğini79 beyan etmekte; göklerde ulular meclisi anlamına
gelen “mele-i a’lâ”nın bulunduğunu,80 cin ve şeytanların burada
olup bitenleri ve meleklerin kendi aralarındaki konuşmaları dinlemelerine
mâni olmak üzere göklerin muhâfaza altına alındığını81
kaydetmektedir. Bununla beraber naslarda çeşitli görevlerle
vazifeli meleklerin bulunduğu beyan edilmiş, bunların bir kısmı
özel adlarla isimlendirilirken (Cebrâil, Mikâil gibi), bir kısmı da görevleri
ile zikredilmiştir (Ölüm meleği, arşı taşıyanlar gibi). Şimdi
bunları sıralayarak kısaca görev ve özelliklerinden söz edelim:
71 25/Furkan, 21; 2/Bakara, 210
72 25/Furkan, 25-26
73 8/Enfâl, 50
74 47/Muhammed, 27
75 15/Hicr, 7-8
76 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, a.g.e., s. 239 ve devamı
77 74/Müddessir, 31
78 48/Fetih, 4, 7
79 9/Tevbe, 26, 40; 33/Ahzâb, 9
80 37/Sâffât, 8; 38/Sâd, 69
81 37/Sâffât, 6-10; 15/Hicr, 18; 67/Mülk, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
Cebrâil: Vahiy meleğinin özel adıdır. Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde
Cibrîl şeklinde geçmektedir.82 Ayrıca Cibrîl kast edilmek üzere er-
Rûh,83 Rasûlün kerîm,84 Rasûlü rabbik,85 er-Rûhu’l-emîn86 ve Rûhu’lkuds87
isimleri de zikredilmektedir. Hadiste ise Cebrâil, bunlara
ilâveten “en-Nâmus” diye isimlendirilmektedir. 88
Mîkâil: Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir âyette Mîkâil ismi geçmekte
olup şöyle buyrulmaktadır: “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine,
Cibrîl’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin
düşmanıdır.” 89
Azrâil: Ölüm meleğinin özel adı olduğu rivâyet edilir. Kur’ân-ı
Kerim’de Azrâil ismi geçmez. Bunun yerine ölüm meleği anlamında
melekü’l-mevt,90 eceli gelen ve vadesi yetenlerin ruhunu kabzeden
meleklerden söz edilir. 91
İsrâfil: Kur’an’da İsrâfil adı da geçmemektedir. Birçok yerde,
sûra üfleneceği haber verilmektedir.92 Kıyâmetin kopması ve yeniden
diriliş ve mahşerde toplanılması için sûra iki defa üfleyecek
olan melek olduğu hadis rivâyetlerinden anlaşılmaktadır. Hadis-i
şeriflerde onun adı dört büyük melek içinde zikredilmiştir.93 Bu
dört melek, meleklerin “rasulleri”dir.
Mukarrabûn Melekleri: Bunlara “illiyyûn” ve “kerûbiyyûn”
melekleri de denilmektedir. Nisâ sûresinin 172. âyetinde Mesih
ve Allah’a yakın meleklerin (el-melâiketü’l-mukarrabûn) Allah’ın
kulu olmaktan çekinmedikleri bildirilmektedir. Enbiyâ sûresinde
ise göklerde ve yerde bulunanların O’nun hizmetinde oldukları
beyan edildikten sonra; O’nun huzurunda bulunanların O’na
ibâdet hususunda kibirlenmedikleri, ibâdetten usanmadıkları,
gece gündüz O’nu tesbih ettikleri bildirilmektedir.94 Kur’an’da arşı
taşıdıkları ve onun çevresinde bulundukları95 ifade edilen, Allah’ı
hamd ve tesbih eden melekler de bunlar içinde sayılmaktadır.
82 2/Bakara, 97, 98; 66/Tahrim, 4
83 70/Meâric, 4; 78/Nebe', 38; 97/Kadr, 4; Rûhunâ: 19/Meryem, 17
84 81/Tekvir, 19
85 19/Meryem, 19
86 26/Şuarâ, 193
87 2/Bakara, 87, 253; 5/Mâide, 110; 16/Nahl, 102
88 Buhâri, Bed'ü'l-vahy 3
89 2/Bakara, 98
90 32/Secde, 11
91 4/Nisâ, 97; 6/En'âm, 61, 93; 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27
92 6/En'âm, 73; 18/Kehf, 99; 20/Tâhâ, 102...
93 Müslim, Müsâfirîn 200; Ebû Dâvud, Salât 119
94 21/Enbiyâ, 19-20
95 40/Mü'min, 7-8; 69/Haakka, 17
MELEK
- 23 -
Hafaza ve Kirâmen Kâtibîn Melekleri: İnsanların iyi ve kötü fiillerini
kaydeden, onları koruyan meleklerdir. Kur’an’da “hafaza”,96
“muakkıbât”,97 “rusulünâ... yektubûn”,98 “el-mütelekkıyân”,99 “rakıybun
atîd”,100 “hâfizıyn”,101 “kirâmen kâtibîn”102 kelimeleri ile ifade edilmektedirler.
Cennet ve Cehennemde Görevli Melekler: Kur’an’da meleklerin
cennetlikleri “İşte bu, size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür”103
diye karşılayacakları, müttakîler bölük bölük cennete sevkedilip
kapılar kendilerine açıldığında, “Onun bekçileri (hazenetuhâ): Selâm
size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”104 diyecekleri,
meleklerin adn cennetlerine babalarından, eşlerinden
ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber gireceklerin yanına her
kapıdan vararak, “Sabrınıza karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun
sonu ne güzeldir!”105 diyecekleri haber verilmektedir.
İnkâr edenleri ise bölük bölük cehenneme sürülecekleri, kapıların
açılacağı ve cehennem bekçilerinin onlara, “Size, içinizden
Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler
gelmedi mi?”106 diyecekleri, cehennemin başında iri gövdeli,
sert tabiatlı, Allah’ın buyruklarına karşı gelmeyen ve emredildiklerini
yapan meleklerin bulunacağı107 ifade edilmektedir.
Hazene-i Cennet ve Cehennem de denilen bu melekler cennet
ve cehennemin bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki
meleğin adı “Rıdvan”dır. Cehennem meleklerine “Zebânî”
denir. Başındakine ise “Mâlik” adı verilir.
Hârût - Mârût: Bunlar hakkında farklı görüşler olmakla beraber,
“Babil’de insanlara bilgi öğretmek sûretiyle onları imtihan etmek
üzere gönderilen iki melek” oldukları, en yaygın görüştür. Kur’ân-ı
Kerim, bu olayla ilgili daha başka bilgi vermemektedir. Mûteber
hadis kitaplarından Buhari’de Kitabu’t-Tıbb’ın sihre tahsis edilen
47. babının başlığında Bakara sûresinin 102. âyeti zikredilmekte,
bu münâsebetle âyet içinde Hârût ve Mârût adı geçmektedir.
96 6/En'âm, 61
97 13/Ra'd, 11
98 43/Zuhruf, 80
99 50/Kaf, 17
100 50/Kaf, 18
101 82/İnfitar, 10
102 82/İnfitar, 12
103 21/Enbiyâ, 103
104 39/Zümer, 73
105 13/Ra'd, 23
106 39/Zümer, 71
107 66/Tahrim, 6; 43/Zuhruf, 77; 40/Mü'min, 49-50; 96/Alak, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
Bunun dışında sözkonusu isimlerle ilgili bir bilgiye rastlanmamaktadır.
Ahmed bin Hanbel’de ise insanlar gibi birtakım arzu ve istekleri
bulunan varlıklar olarak tasvir edildiği görülmektedir.108
Fakat bu rivâyeti, müfessirler bozuk ve merdûd kabul edip reddederler.
109 Kur’an, bu iki melekle ilgili olarak yahûdiler arasında
meşhur olan hikâyeleri onaylamaz.
Münker - Nekir: Kabirde sorgu-sual işi ile görevli olan meleklerdir.
Kur’an’da adları geçmemektedir. Hadislerde ise ölü defnedildiği
zaman ona, birine Münker, diğerine Nekir denilen siyah
tenli mavi gözlü iki meleğin geldiği, ölüyü kabrinde oturtup sorular
sorduğu, verdiği cevaplara göre kabrini genişlettiği veya daralttığı
rivâyet edilmektedir. 110
İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde naklettiği uzunca
bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.), ensardan bir adamın kabri başında,
iki veya üç defa “Kabir azabından Allah’a sığının!” dedikten sonra, bir
mü’min için ölüm ve sonrasını şöyle anlatır: “Mü’min kulun dünyadan
kopup, âhirete gitme zamanı geldiği zaman, gökten ona, yüzleri
sanki güneş gibi beyaz melekler iner. Beraberlerinde cennet kefenlerinden
bir kefen ve cennet kokularından birtakım kokular bulunmaktadır.
Mü’minin göz mesafesine otururlar. Sonra ölüm meleği yaklaşır ve başucuna
oturup ‘Ey güzel ve hoş can, haydi Allah’tan bir bağış ve hoşnutluğa
çık gel!’ der. O can, ağızdaki suyun aktığı gibi akıp kolayca çıkar. Azrâil
de onu alır ve elinde bir an bile bekletmeden, o kefene ve kokuların
içine sarar. Bu esnada o candan, yani ruhtan, yeryüzünde bulunan misk
kokularının en güzeli gibi bir koku çıkar. Ölüm melekleri onu alıp, birlikte
yükselirler. Uğradıkları her melek topluluğu, ‘Bu güzel ruh kimdir?’ diye
sordukça, onlar, hayatta iken insanların ona verdiği en güzel ismi ile ‘bu,
falan oğlu falandır’ diye cevap verirler. Böylece birinci göğe ulaşırlar ve
kapının açılmasını isterler. Onun için göğün kapısı açılır. Her gökte, o
göğün en kıymetli melekleri, bu ruhu bir sonraki göğe kadar teşyî ve ona
refakat ederler. Neticede yedinci göğe gelinir.
Allah Teâlâ, ‘Bu kulumun kitabını, “illiyyîn”e yazın ve onu yeryüzüne
geri götürün! Çünkü ben onları, yerden-topraktan yarattım, oraya geri
çeviriyorum, tekrar oradan çıkaracağım’ buyurur. Bunun üzerine onun
ruhu kabirdeki bedenine iade edilir, yani yeniden diriltilir ve ona iki melek
gelip yanına oturur. ‘Rabbin kim?’ diye sorarlar. O, ‘Rabbim Allah!’
der. ‘Dinin nedir?’ diye sorarlar, o, ‘Dinim İslâm!’ der. ‘Size peygamber
olarak gönderilen kim?’ diye sorarlar, o, ‘Rasûlullah!’ der. ‘Bilgin nedir?’
108 Ahmed bin Hanbel II/134
109 Bk. Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 2/Bakara, 102. âyetin tefsiri
110 Tirmizî, Cenâiz, 70; Ahmed bin Hanbel III/126; IV/140
MELEK
- 25 -
derler, o, ‘Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onun doğru olduğunu
kabul ettim’ der. Bunun üzerine gökten bir ses, ‘Kulum doğru söyledi.
Binâenaleyh onun için cennetten bir döşek serin, ona cennetten bir elbise
giydirin ve ona cennetten bir kapı açın!’ der.
Böylece cennetin esintisi ve güzel kokusu ona gelir, kabri göz alabildiğine
genişletilir. Derken yanına güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokulu
bir adam gelir ve der ki: ‘Seni sevindirecek şeylerle müjdelen, yani müjdeler
olsun, sevineceğin şeylere ulaşacaksın. İşte bu, vaad olunduğun gündür.’
Ona, ‘Sen kimsin? Yüzün, uğur getiren bir yüz’ diye sorar. O, ‘Ben
senin sâlih amelinim’ der. Kul o anda, ‘Ey Rabbim! Kıyâmeti hemen kopar,
kıyâmeti hemen kopar ki aileme ve malıma, yani benim için cennette
hazırladığın evlere ve yüce makamlara kavuşayım’ der.
Dünyadan ayrılıp, âhirete gitme zamanı geldiğinde, kâfir kula da
gökten, beraberlerinde kalın ve sert kumaşlar bulunan siyah yüzlü melekler
gelirler ve gözünün göreceği yere otururlar. Sonra Azrâil yaklaşıp
başucuna oturur ve ‘Ey pis can, haydi Allah’ın kızgınlığına ve gazabına
çık gel!’ der. Böylece o can, bedeninden ayrılır. Azrâil, onu, çok parçalı
bir şişi ıslak yünden çekip kopardığı gibi çeker çıkarır. Onu aldığı zaman,
elinde bir an bile tutmadan hemen o sert ve kalın kumaşa sarar. O zaman
ondan, yeryüzünde bulunan leş kokularının en kötüsüne benzer bir
koku çıkar. Melekler onunla beraber yükselirler ve uğradıkları her melek
topluluğu: ‘Bu pis ruh kimdir?’ diye sorarlar. Onlar, hayatta iken insanların
ona verdiği en çirkin ismini kullanarak derler ki: ‘Bu, falan oğlu falandır.’
Böylece birinci göğe gelinir ve kapının açılmasını isterler, ama ona göğün
kapısı açılmaz. Allah Teâlâ, ‘Onun kitabını en aşağı yer tabakasındaki
“siccîn”e yazın!’ der. Böylece onun ruhu aşağılara atılır. Derken cesedine
döndürülür ve iki melek gelip yanına oturur ve ona, ‘Rabbin kim?’ diye
sorarlar, o, ‘Haa, haa. Bilmiyorum’ der. Ona, ‘dinin nedir?’ diye sorarlar, o,
‘haa, haa… Bilmiyorum’ der. ‘Size peygamber olarak gönderilen kimdir?’
derler, o, ‘haa, haa… Bilmiyorum’ der.
Bunun üzerine gökten bir ses, ‘O kulum yalan söylüyor. Dolayısıyla
ona ateşten bir döşek hazırlayın ve cehennemden bir kapı açın!’ der.
Böylece ona cehennemin sıcaklığı ve zehirli yakıcılığı gelir; kabri de, kaburgalarını
birbirine geçirecek kadar daraltılır. Derken çirkin yüzlü, kötü
elbiseli ve pis kokulu bir adam gelir ve ona, ‘Hoşuna gitmeyen şeyleri
sana müjdelerim! İşte bu, tehdit olunduğun gündür’ der. O, ‘Sen kimsin?
Suratından şer akıyor’ diye sorar. O, ‘Ben senin kötü işlerinim’ der. Bunun
üzerine o kul, kabrine açılan kapıdan, cehennemde kendisi için hazırlanmış
gördüğü azaptan korkarak ‘Ey Rabbim, kıyâmeti koparma!’ der...” 111
111 Ahmed bin Hanbel, IV/287
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
Bu uzun hadis-i şerif, ayrıca Ebû Dâvud’un ve İbn Mâce’nin
Sünenlerinde; İbn Kesir’in Tefsirinde yer almakta, hasen bir hadis
kabul edilmekte, delil kabul edilen güvenilir râviler tarafından
rivâyet edildiği bildirilmektedir. Görüldüğü gibi bu hadiste,
ölüm meleği ve yardımcılarının yanı sıra, kabirde insanı ilk hesaba
çeken iki melekten bahsedilmektedir. Kur’an’da bu iki melekten
bahsedilmese de, bu hadis dışında sahih birçok hadiste kabirdeki
bu meleklerden bahsedilmiştir.
Hem Buhârî, hem de Müslim’in Sahihlerinde yer alan bir hadiste,
Rasûlullah şöyle buyurur: “Kul kabrine konup da ailesi ve arkadaşları
onu orada bırakıp gittikleri ve o kul, çekip gidenlerin ayak seslerini
duyduğu zaman, iki melek gelip onu oturturlar ve derler ki: ‘Sen
şu zat, yani Muhammed (s.a.s.) hakkında ne der idin?’ O kişi mü’min
ise, ‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve peygamberidir’ der. Bunun
üzerine ona, ‘cehennemdeki şu yerine bak! İşte onu, cennetten bir yer ile
değiştiriyoruz’ , yani ‘Eğer sen mü’min olup da bu soruya doğru cevap
veremeseydin, o cehennemdeki yere girecektin’ denilir. Mü’min, bunların
her ikisini de görür. Ama kabre konan kişi münâfık ve kâfir ise, ona, ‘Sen
şu zat hakkında ne der idin?’ denildiğinde, ‘bilmiyorum, insanlar ne derlerse
ben de onu derdim’ cevabını verir. Bunun üzerine, ‘Ne bildin, ne de
uydun!’ denilip, ona demirden bir topuz ile öyle bir vurulur ki, insan ve
cinlerden başka bütün varlıkların duyduğu bir çığlık atar.”112 Bu konuyla
ilgili bir diğer hadiste bu iki melekten birinin adının “Münker”;
diğerininse “Nekir” olduğu bildirilmiştir. 113
Anlaşılıyor ki Allah Teâlâ’nın, her işle görevlendirdiği çeşit
çeşit melekleri bulunmaktadır ve Kur’an da bunların sadece bir
kısmından bahsetmiştir; bir kısmını peygamberine ayrıca bildirmiş
ve dolayısıyla o da hadislerinde bize bildirmiştir. Elbette bunların
dışında da kim bilir daha nice melekler vardır.
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük
melek dâhil tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri
daha yüksek ve daha faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan
mü’minler de, meleklerin rasulleri hâriç tamamından daha faziletli,
dereceleri daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler, yaratılış bakımından
günah işleyemezler. Allah’a itaat ve ibâdet etmek onlar
için fıtrî ve zorunludur. Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir
iç ve dış tesir yoktur. Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her
türlü iç ve dış etkiler altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî
112 Buhâri, Cenâiz 68, 87; Müslim, Cennet 70
113 Tirmizî, Cenâiz 70
MELEK
- 27 -
engelleri aşar, Allah’a itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette
meleklerden daha faziletli olur.
Gayba ve Meleklere İman
Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen,
görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.
114 Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî
olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini,
“ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek,
cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz.
Gaybe iman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere
inanmak zorundadırlar; Bunlara karşı gözlerini yumamazlar.
Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve
göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi
büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber
vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik
ve itaat ettik.’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını
kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgârı,
elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip
kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki,
onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul
etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak
küfrü tercih ediyorlar.
Mü’minler gaybe inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki
ilk adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden,
hayvanlık mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek
insanlık mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız.
O daha kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki
otları her şeye tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve
görünen varlıklardan ibaret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden
daha başka varlıklar da mevcuttur; ki biz bunları görmeden
sadece doğru haber üzerine verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
İnsan aklının bilinmeyen âlemleri/evrenleri idrâk edememesi,
onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine
düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere)
bırakmasıdır. Mü’min, öğrenmek istediklerini Alîm ve Habîr
olan, görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan
ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lâzımdır. Fakat eskiden olduğu
gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek,
insanoğlunu gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek
114 Bk. 2/Bakara, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
istemektedirler. Mü’min, sadece meleklere değil, gaybî olan ne
varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde iman eder.
“Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak
verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” 115
Melek İnancının Etkileri
İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi
bir varlık şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden
birini tercih etmek” demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı
alternatifler sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan
olmak”116 şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren alanda
kendisini iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini daha özgürce
kullanmasını sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici)
karşı karşıyadır. Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere
şeytanı, iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
İnsanın meleklere inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin
sunduğu seçeneklerle dolu ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin
telkin ve teşviklerine göre hareket edip mevcut yeteneklerini bu
yönde yükseltmesi gerektiğini kabul etmesi, Allah’ın görevlendirdiği
meleklerin kendisini daima gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini
unutmaması demektir. İnsana iyi düşünceler aşılayan
meleklerin yanı sıra, ona vesveseler telkin eden şeytanın varlığı da
bir gerçek olmakla beraber, Kur’an, şeytana değil; meleklere imanı
öne çıkarmak,117 tâğutu inkâr edip Allah’a iman edenin sağlam
bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek sûretiyle118 şeytanın varlığını
ikinci dereceye almış, onunla hemhal olmayıp aksine meleklere
kulak vermeyi öngörmüştür.
“Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın
emrinden (kazalarından, belâlarından ve musîbetlerinden) korurlar.”119
Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır.
Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan
her an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek
olursak, onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir mânevî koruma
altında bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha
derinlemesine bilmek bizim için mümkün değildir.
Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan
geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu
115 2/Bakara, 3
116 67/Mülk, 2
117 2/Bakara, 177, 285
118 2/Bakara, 256
119 13/Ra’d, 11
MELEK
- 29 -
tehlikelerin bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu
sınavda bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz.
Doğrusu bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa gerektir.
Dolayısıyla insanın, bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak
özellikle kuytu köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle
burun buruna olduğu anlarda onların kendisini korumaya devam
etmeleri için Allah’a dilekte bulunması, Allah’ın izniyle belâların
bertaraf olmasına bir vesile oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın,
Rabbiyle olan irtibatının güçlülüğünü ve sürekliliğini kanıtlamış
olur. Kur’an’da “Kesinlikle üzerinizde koruyucular vardır. Onlar
değerli yazıcılardır. Yaptığınız her şeyi bilirler.”120 diye kendilerinden
söz edilen melekler vardır ki, bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar.
Dolayısıyla insanoğlunun havada kaybolup giden tek kelimesi
bile yoktur.
Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle
görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği
bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı,
açıklayıp tanımlayamayacağı diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu
görünmeyen cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Mü’min
olabilmenin olmazsa olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır.
Dolayısıyla meleklere inanmamak, Allah’a, peygamberlere,
kitaplara ve âhiret gününe inanmamakla eş değerdedir.
Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip
ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve
bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere
olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
Melekler Hakkında Düzeltilmesi Gereken
Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî
cisimleri, bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı,
tanrı çocukları veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir.
Mü’min, meleklerin dişi veya erkek olmadığına inandığı gibi, o
meleklerin kendi nam ve hesaplarına hiçbir yetkiye sahip bulunmadığına
da inanır. Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani
onlara duâ etmek insanlar için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın
yaratılışında Allah, onları Âdem’in (a.s.) önünde secde ettirdi. Ve
Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne
halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir mahlûktan
120 82/İnfitar, 10-12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet olur mu?
Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu
değildir. Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi
olduğu ileri sürülüyor, hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu.
Allah, bu yakışıksız isnadları şu âyetlerle reddetmiştir:
“Onlar Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl
yaratıldıklarını mı gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri yazılacak ve onlar
sorgulanacaklardır.”121; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine kızlar da onlara
oğlanlar mı?!”122 Günümüzde de batılılardan esinlenerek melekleri
bayan gibi düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir
bayanın meleğe benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar
mırıldanan insanlara rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından
çok vahim manzaralardır.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdeta
korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her
şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit
ödünç olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl
sahibine iade edilir. Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini
bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır.
Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle,
Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın
gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine
olsun.
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve
teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle mâkul olsa bile; günümüzün
baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara
bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte
olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
121 43/Zuhruf, 19
122 37/Sâffât, 149
MELEK
- 31 -
Melek Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
A Melek, Tesniyesi Melekeyn ve Çoğulu Melâike Kelimelerinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam 88 Yerde): 2/Bakara, 30, 31, 34, 98, 102, 161,
177, 210, 248, 285; 3/Âl-i İmrân, 18, 39, 42, 45, 80, 87, 124, 125; 4/Nisâ, 97,
136, 166, 172; 6/En’âm, 8, 8, 9, 50, 93, 111, 158; 7/A’râf, 11, 20; 8/Enfâl, 9,
12, 50; 11/Hûd, 12, 31; 12/Yûsuf, 31; 13/Ra’d, 13, 23; 15/Hıcr, 7, 8, 28, 30;
16/Nahl, 2, 28, 32, 33, 49; 17/İsrâ, 40, 61, 92, 95, 95; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ,
116; 21/Enbiyâ, 103; 22/Hacc, 75; 23/Mü’minûn, 24; 25/Furkan, 7, 21, 22,
25; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 43, 56; 34/Sebe’, 40; 35/Fâtır, 1; 37/Sâffât, 150;
38/Sâd, 71, 73; 39/Zümer, 75; 41/Fussılet, 14, 30; 42/Şûrâ, 5; 43/Zuhruf, 19,
53, 60; 47/Muhammed, 27; 53/Necm, 26, 27; 66/Tahrîm, 4, 6; 69/Haakka,
17; 70/Meâric, 4; 74/Müddessir, 31; 78/Nebe’, 38; 89/Fecr, 22; 97/Kadr, 4.
B Meleklere İman Etmekle İlgili Âyetler
1. Meleklere İman Etmek: Bakara, 97-98, 177, 285.
2. Meleklere Düşmanlık Edenler: Bakara, 97-98.
3. Melekleri İnkâr: Nisa, 136.
4. Meleklerin Mâhiyeti
5. Melekler ve Yaratılışları: Bakara, 30, 32; 34, 255; Al-i İmran, 39; En’am,
93; Ra’d, 11; Enbiya, 22, 26; Hacc, 75; Furkan, 25, 59; Fâtır, 1; Zümer, 76;
Mü’min, 15; Zuhruf, 16-17; Hadîd, 4; Kalem, 1; Meâric, 3-4; Müddessir, 31;
Mürselât, 1-6; Tekvir, 20-21. 23.
6. Melekler, Allah’ın Kuludurlar: Enbiya, 23.
7. Meleklerin Erkeklik ve Dişilikleri Yoktur: Zuhruf, 19; Necm, 27-28.
8. Meleklerin Kanatları: Fâtır, 1.
9. Mele-i A’lâ: Saffat, 8-9, Sâd, 69, Nebe’, 38.
10. Meleklerin Makamları: Saffat, 164; Mü’min, 7.
11. Meleklerin Yaptıkları İşler
12. Melekler, Savaşta Mü’minlere Yardım Eder: Al-i İmran, 123-126; Enfal,
9-13, 50; Tevbe, 25-26; Ahzab, 9; Feth, 4, 7.
13. Melekler, İnsanların Amellerini Yazarlar: En’am, 61; Kaf, 17-18; İnfitar, 10-
11.
14. Melekler, Allah’ı Zikrederler: A’raf, 206; Nahl, 49-50; Enbiya, 19-20; Saffat,
165-166; Mü’min, 7; Fussılet, 38; Şûrâ, 5.
15. Melekler, Allah’a İtaat Ederler: Enbiya, 27-28.
16. Melekler, Peygamber’e Salevat Getirirler: Ahzab, 56.
17. İnsanı Gözetleyen Melekler Vardır: Târık, 1-4.
18. Melekler, İş Bölümü İle Görev Yaparlar: Zâriyat, 4.
19. Meleklerin Mü’minler İçin Duaları: Mü’min, 7-9; Şûrâ, 5.
20. Meleklerin Şefaati: Enbiya, 28; Sebe’, 23; Necm, 26.
21. Büyük Melekler
22. Cebrail İle İlgili Ayetler: Bakara, 87, 253; Nisa, 171; Maide, 110; Nahl, 2,
102; İsra, 85; Meryem, 17, 19; Enbiya, 91; Şuarâ, 193; Mü’min, 15; Şûrâ,
193; Mü’min, 15; Şûrâ, 52; Necm, 5-6.
23. Kur’an’ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuarâ, 193-194; Tekvir,
15-24.
24. Kur’an’ı Peygamber’e Cebrail Öğretmiştir: Necm, 5.
25. Cebrail’in Peygamber’e Görünerek Vahiy Getirmesi: Necm, 6-15.
26. Cebrail’e Ruhu’l-Emin Denilmesi: Şuarâ, 193; Nebe’, 38.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
27. Cebrail’in Görünüşü Güzeldir: Necm, 6.
28. Cebrail, Allah Yanında Şereflidir: Tekvir, 19-21.
29. Cebrail’e Düşmanlık Edenler: Bakara, 97.
30. Azrail, Eceli Gelenlerin Ruhlarını Alır: En’am, 61; Nâziât, 1-4.
31. Mikâil, Tabiat Olaylarını İdare Eder: Nâziât, 5.
32. (İsrâfil) Sûrun Üfürülmesi: En’am, 73; Kehf, 99; Tâhâ, 102; Mü’minun, 101;
Neml, 87; Yasin, 49-51; Zümer, 68; Kaf, 20, 41-43; Hakka, 13-15; Müddessir,
8; Nebe’, 18.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lutfullah Cebeci, Şûle Y. s. 1-183
2. Kur’an-ı Kerim’e Göre Melekler, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
3. Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 126-132
4. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. (Al i Erbaş, M. Sait Özervarlı), c. 29, s.
37-42
5. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c, 13, s. 155-224
6. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 260-271
7. Mefâtihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, c. 2, s. 231-262; 342- 382
8. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 260-265
9. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 276-288
10. El-Melâike, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
11. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 125-134
12. Melek Girmeyen Evler, Ebû Huzeyfe İbrahim, Uysal Kitabevi Y.
13. Meleklere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
14. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 121-129
15. Kur’an’da Anlamı Kapalı Ayetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 213-224
16. İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh/Yeni Ufuklar Y.
17. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
133-153
18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 197-209
19. İslam’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. s. 231-
250
20. İslam’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 77-86
21. İslam’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dâvâ-Çağ Y. s. 135-
143
22. İslam’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 235-248
23. İslam Akaidi, A. Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 91-113
24. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y., s. 132-1
CİN
- 33 -
C İN
• Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
• Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
• Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
• Cin Sûresi
• Cinnet/Cünûn
• Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları
Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
• İfrît, Peri
• Gûl ve Gûlyabaniler
• Nazar Değmesi
• Sihir/Büyü
• Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
• Tütsüleme inancı
• Rukye İnancı
• Muskalar (Temâim)
“(Rasûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten
biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. Biz de ona
iman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimize asla şirk/ortak koşmayacağız.” 123
Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
Cin Kelimesinin Lügat ve Terim Anlamı: “Cin” ismi, Arapça
“cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi demektir.
Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır.
Nitekim toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen
cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan,
göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında
perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen
gizleme anlamı vardır. Gizlenmek, gizli kalmak, gözle görülmeyen
gizli kuvvetler anlamına gelen cin, bu esasa göre, izli yaratıklar
cinsine delâlet eden bir cins isimdir.
Cinlere gizlendiklerinden dolayı cin adı verilmiştir. Çünkü “ictinas”
gizlenmek anlamındadır. Cennet de ehlini ağaçlarıyla gizlediğinden
bu adı almıştır.
123 72/Cinn, 1-2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
Kur’ân-ı Kerim’de cinn, cânn ve cinnet adlarıyla anılmışlardır.
Erkeklerine cinnî, dişilerine ise cinniyye adı verilir. Cinlerin bir tek
ferdine “cinnî” denir. “cânn” kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve
ifrit cinlerin değişik türleridir.
İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve
“nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber
(s.a.s.)’in bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen
ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah arasında
bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,124 onları Allah’ın
ortakları mertebesine çıkarırlar125 ve onlardan yardım dilerlerdi.126
Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sabittir. Hatta cinler hakkında
başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu
madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
ibaret değildir. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar.
Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne
iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde
bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek,
İslâm akîdesini zedeler.127
Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler
konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız
Kur’ân-ı Kerim’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
gibi bazılarını beş duyumuzla asla algılayamadığımız, bazılarını
ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin
bilgiler ancak vahiy sayesinde insana ulaşmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de “Cin” kelimesi 22 kez, “Cinler” demek olan
(cinin çoğulu) “Cann” kelimesi 7 kez; Yine cinin çoğulu olan “Cinneh”
kelimesi de 10 kez geçmektedir. Bu âyetlerde cinler hakkında
verilen bilgiler, onları bize yeteri kadar tanıtmaktadır ve bir
kısmı ilginçtir. Bu bilgileri şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Cinler, insanlardan önce ve (deri gözeneklerinden içeriye işleyebilecek
özellikte kavurucu ve zehirleyici özel bir) ateşten yaratılmışlardır.
128 Âyette “Nâru’s-Semûm” olarak adlandırılan bu ateşin
radyoaktif bir madde olabileceği akla gelmektedir. Ancak her
radyoaktif maddenin cin olduğunu kabul etmek güçtür. Örneğin
124 37/Sâffât, 158
125 6/En'âm, 128
126 62/Cumua, 6
127 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
128 15/Hicr, 27
CİN
- 35 -
insan topraktan yaratılmıştır. Ancak insan vücudu (biyolojik özellikleri
içinde) toprak olmadığı gibi, toprak da insan bedenini oluşturan
et, kan ve kemik gibi unsurların hiç biri cinsinden değildir.
Binaenaleyh denebilir ki ilâhî bir sistemle meydana gelmiş olan
bu dönüşümün geriye doğru uzayan halkalarından ilki topraktır.
Bir karşılaştırma ile cinler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani cinler
de büyük olasılıkla mevcut özellikleri içinde radyoaktif madde değildirler.
Ancak yaratılmış oldukları temel madde “Nar’is-Semûm”
dur. Çünkü cinlerle haşir neşir olan insanlar vardır ki aralarında
süren sıkı ilişkilere rağmen bu kimseler ne kavrulmakta, ne de zehirlenmektedirler.
Ayrıca kötülük yapmış ve suç işlemiş cinlerin de
cehenneme girecekleri, yani ateşle cezalandırılacakları Kur’ân-ı
Kerim’de ifade edilmiştir.129 Bu da onların mevcut bedenleriyle
ateş olmadıklarını kanıtlamaktadır.
2- Allah (c.c.)’ın gönderdiği elçilere karşı düşmanlık eden insan
ve cinlerden şeytanların bulunduğu, Kur’ân-ı Kerim’de haber
verilmektedir.130 Unutulmamalıdır ki “Şeytan” adı, din terminolojisinde:
Vesvese veren, yoldan çıkaran, ayak kaydırmaya çalışan
ve daima suç işlemeye özendiren bir kişiliği sembolize eder. Bütün
bu nitelikler ancak akıl ve bilinçle birlikte söz konusu olabilir.
Âyetten çıkarılan bu sonuç ise cinlerin de aynen insanlar gibi akıllı
ve bilinçli olduklarını kanıtlamaktadır. Ayrıca, “Ben, cinleri ve insanları
ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”131 mealindeki âyet-i
kerime de bu gerçeği teyid etmektedir. Çünkü akıl ve bilince sahip
olmayan varlıkların kullukla mükellef tutulması düşünülemez.
Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin akıl ve bilinç sahibi olduklarına ilişkin
daha başka kanıtlar da vardır.
3- Cinlerden bir grubun Kur’ân dinledikleri, hatta o sırada
birbirlerine: “Susun, dinleyin!” diye uyarıda bulundukları, okuma
sona erince de kendi topluluklarına dönerek bu olayı anlatıp onları
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dâvetine uymaya çağırdıkları yine
Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.132 Bundan anlaşılıyor ki cinlerin
de mü’minleri ve kâfirleri vardır. Elbett ki buna bağlı olarak iyileri
ve kötüleri de vardır. Nitekim Cin Sûresi’nin 11-15. âyetlerinde
bu konu gâyet açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler sayesinde
cinlerin de aynen insanlar gibi mükellef olduklarını, Allah’ın (c.c.)
emir ve yasaklarına uyanlarının ödüllendirileceğini, suçlularının
ise cezaya çarptırılacağını anlıyoruz.
129 32/Secde, 13
130 6/En’âm, 112
131 51/Zâriyât, 56
132 46/Ahkaf, 29, 30, 31
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
4- Cinler insanları görür, Fakat insanlar cinleri göremezler “...
Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi görürler.”.
133 Yapıları bakımından sahip bulundukları ayrıcalıklar sayesinde
insanların yapamayacağı olağanüstü işleri başarırlar. Örneğin,
çok uzak mesafelere anında ulaşırlar. 134
Cinlerin gizliyi bildiklerine ilişkin kanaat doğru değildir. Gizliyi,
Allah’dan ve O’nun haberdar ettiği kimselerden başkası bilemez.
135 Bazı kimselerin, ilişki kurdukları cinler aracılığıyla gizli
şeyleri öğrendiklerine ilişkin kanaatin iç yüzü şöyledir:
Gizlilik, göreceli bir meseledir. Örneğin, birinin zihnindeki düşünce
ve inançlar, Allah’dan başka ne insan, ne de cin tarafından
asla bilinemez. Herhangi bir yerde gizli ya da saklı bir şeyi keşfetmeye
gelince bu, imkânlara ve şartlara bağlıdır. Araştırmak ve
araç kullanmakla gizli bir maddeyi, bir rezervi, ya da bir bilgiyi
elde etmek, yerine göre mümkün olabilir. Örneğin bir defineyi
ortaya çıkarmak için insan hangi yollara başvuruyor ise cin de aşağı
yukarı aynı yolları izlemek durumundadır. Şu varki cin, yapısı
itibariyle daha seri ve daha esnektir. Bu sayede insanın giremediği
dehlizlere, karanlık, dar, sarp ve çetin mevkilere cin rahatlıkla girebilir;
Yüksek, kuytu, derin, uzak ve elverişsiz arazilere ulaşabilir.
Fakat insanın, cinleri öyle her istediği konuda kullanabileceğine,
dilediğini onlara yaptırabileceğine ya da cinlerin, her istedikleri
şeyi yapabileceklerine ihtimal vermemek gerekir. Aksi halde onlarla
ilişki kuranlar, başta stratejik merkezler, devlet arşivleri, hazineler,
borsalar ve bankalar olmak üzere dünyadaki zenginlik ve
sır kaynakları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilecek ve
insanlığın nizam ve düzenini altüst edecek, dünyayı oyuncak haline
getireceklerdi. Cinler gerçekten aramızda dolaşıyor olsalar bile
onların da mutlak sûrette uymak zorunda oldukları kesin kayıtlar
ve kurallar, ya da asla aşamayacakları doğal engeller vardır.
5- Cinlerde üreme vardır, onlar da çoğalırlar.136 Ancak nasıl yaşadıklarını
ve nasıl çoğaldıklarını bilemiyoruz. Cinlerle evlilik kurduklarını
ileri süren insanlara inanmak güçtür. Özellikle Allah’ın
emir ve yasaklarına uymayan insanların hemen hepsi de şeytanların
etkisi altındadırlar ki şeytanlar cinlerin, ahlâksız, suçlu ve
günahkârlarıdır. Bunu Kur’ân-ı Kerim de doğrulamktadır. Ezcümle
133 7/A’râf, 27
134 27/Neml, 39
135 3/Âl-i İmran, 179; 6/En’âm, 50, 59; 7/A’râf, 188; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31,
123; 16/Nahl, 77; 18/Kehf, 26, 27/Neml, 65; 34/Sebe’, 14; 52/Tûr, 41, 53/
Necm, 35, 68/Kalem, 47, 72/Cinn, 26
136 18/Kehf, 50
CİN
- 37 -
En’âm Sûresi’nin 128’inci âyet-i kerimesi’nde: Allah Teâlâ’nın, bütün
cinleri ve insanları bir araya toplayacağı kıyamet gününde
cinlere, birçok insanları elde ettiklerini açıklayacağı ifade edilmektedir.
Yine aynı âyette onlarla dostluk kuran insanların da “Ey
Rabbimiz! -gerçekten- karşılıklı olarak birbirimizden yararlandık ve bize
verdiğin sürenin de sonuna ulaşmış bulunuyoruz.” diye itirafta bulunacakları,
o sırada Allah Teâlâ’nın da: “(öyle ise) Durağınız ateştir!”
diyeceği anlatılmaktadır.
Bu âyetin ışığında diyebiliriz ki birçok kimsenin insanlık kaydından
sıyrılmasında, çeşitli suç ve günahların işlenmesinde, vahşetlerin,
tecavüz ve katliamların arka planında cinlerin rol oynadıkları
ihtimali vardır.137
Cinlerin Varlıkları ve Bunun Delilleri:Cinlerin varlıkları Kitap
ve Sünnetle sâbittir.
1) Kitaptan Delili: Cin sûresine ek olarak, Kur’ân-ıKerim’in birçok
yerinde onlardan bahsetmiştir. Onlardan birkaçı:
“Ben cinleri ve insanları sadece bana ibâdet etsinler diye yarattım.”138
“Hani cinlerden bir grubu Kur’ân-ıdinlemeleri için sana yöneltmiştik.”139
2) Sünnetten Delili: Sünnet-i Nebeviye’de de cinlerin varlıklarını
isbat eden ve onlardan haber veren birçok hadis-i şerif vardır.
Onlardan bir kaçı:
“Rasûlullah (s.a.s.) ashâbından bir cemaatle birlikte Ukaz panayırına
gitmeğe kastederek yola çıktılar. O tarihte şeytanlara gökten
haber almak yasaklanmış; üzerlerine göktaşları atılmış, bunun
üzerine şeytanlar kavimlerinin yanına dönmüşler. Kavimleri onlara:
“Size ne oldu?” demişler. Şeytanlar: “Semadan haber almaktan
men edildik. Üzerimize göktaşları gönderildi.” diye cevap vermişler.
Kavimleri: “Bu mutlaka yeni meydana gelmiş birşeyden olacak.
Siz hemen yeryüzünün doğusunu batısını dolaşın da bakın semadan
haber almamıza mâni olan bu şey nedir?” demişler. Tıhame
taraflarını tutan takım Ukaz panayırına gitmekte olan peygamber
(s.a.s.) Nahle denilen yerde ashâbına sabah namazını kıldırırken
onun yanına uğramışlar. Cinler Kur’an’ı işitince onu dinlemişler ve
(birbirlerine) semadan haber almanızı engelleyen işte budur.” demişler.
Sonra kavimlerine dönerek: “Ey kavmimiz! Biz doğru yolu
gösteren şaşılacak bir kıraat dinledik. Ve ona iman ettik, bundan
137 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, 321-325
138 51/Zâriyât, 56
139 46/Ahkaf, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
sonra Rabbimize asla hiçbir şeyi şirk koşmayacağız.” demişler. Bunun
üzerine Allah Azze ve Celle Peygamberimize (s.a.s.): “De ki:
Bana cinlerden bir takımının (okuduğu) Kur’an’la dinledikleri vahiy olundu.”
âyetini inzâl etti. 140
Cinlerin Mükellef Oluşu: Cinler de dünya ve âhiret ahkâmı itibariyle
insanlar gibi mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir.
“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 141
“Ey cin ve insan topluluğu; size, içinizden, âyetlerimi anlatan ve şu
(korkunç haşr) gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler
gelmedi mi?” 142
“Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman
ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 143
“Şu vakti de hatırla ki, cinlerden bir kısmını Kur’an dinlesinler diye
sana sevketmiştik. Onlar (Peygamber’in huzurunda) Kur’an dinlemeye
hazır olunca (birbirlerine): “Susunuz (dinleyiniz)” dediler. Kur’an okunması
bitirilince de döndüler ve inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey
kavmimiz, dediler: Biz bir kitap dinledik. Mûsâ’dan sonra indirilmiş. O,
kendisinden öncekini tasdik ile hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor.
Ey kavmimiz, Allah’ın dâvetçisine icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan
bir kısmını mağfiret etsin ve sizi elem verici bir azaptan
korusun ve her kim Allah’ın dâvetçisi (Peygamberi)ne icabet eylemezse
arzda aciz bırakacak değildir. Ve ona ondan başka sahip olacak veliler de
yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet içindedirler.” 144
“Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları
göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama
Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi
nimetini yalanlıyorsunuz?”145
Bu âyetler her iki varlığın yaratılış gayesinin Allah’a ibâdette
bulunmak olduğunu ve âhirette sorumlu tutulacaklarını bildirir.
Peygamberimizi Kur’an okurken dinleyen bir kısım cinlerin,
kavimlerine vardıklarında şu sözleri söyledikleri haber verilir: “Biz
140 Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza Y., 66-67
141 51/Zâriyât, 56
142 6/En'âm, 130
143 72/Cinn, 13
144 46/Ahkaf, 29-32
145 55/Rahmân, 31-34
CİN
- 39 -
hakiki hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki o, hakka ve doğruya götürüyor.
Bundan dolayı biz de ona iman ettik. Rabbimize bundan sonra hiç
bir şeyi asla ortak tutmayacağız.”146 Bir başka âyet-i kerimede, peygamber
efendimizi dinleyen cinlerin bir kısmının salih müslümanlar
olduğu, bir kısmının böyle olmadığını söyledikleri beyan edilir.
“Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman
olanlar, işte onlar doğru yolu arayıp bulanlardır. Zulmedenlere gelince
onlar da cehenneme odun oldular.”147
İmam müslim’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerif’in meali şöyledir:
İbn Mesud diyor ki: “Bir gece Rasûlullah ile beraberdik, derken
aramızdan kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık, bulamadık. Bu
yüzden bütün geceyi endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabaha erdik.
Bir de baktık ki o Hira’dan geliyor. Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik,
aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde
geçti. Şöyle buyurdu: “Bana cinden dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim,
onlara Kur’an okudum.” 148
Cinlerin mü’min olanları mü’minlerle beraber cennette, kâfir
olanları kâfirlerle beraber cehennemdedir.
Cinler Gaybı Bilebilirler mi? Cinler gaybı bilemezler. Çünkü
gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak Allah, peygamberlerden
bazı seçkin kullarına bunun bilgisini verebilir: “...Gaybı bilen
ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”149 “...Eğer
cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” 150
Bazı sihirbaz ve büyücüler, cinlerin kâfir olanlarını kullanarak
kendilerine has bir yolla sihir ve büyü yaparlar. Sihir ve büyü yapmak
İslâm’a göre haramdır, büyük günahlardandır.
Rasûlullah Cinleri Gördü mü? Hadis râvileri Rasûlullah’ın (s.a.s.),
cin’i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler. Müslim’de,
Abdullah İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Peygamber Efendimiz
cinni’lerin dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad
etmiştir. Buhârî ve Müslim’in, İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise,
Hz. Peygamber ashâbıyla “Ukaz” panayırına giderken “Nahle”de
sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’an dinlemiş ve
müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber
Efendimize Cin sûresinin ilk âyetlerinde haber vermiştir. 151
146 72/Cinn, 1-2
147 72/Cinn, 14-15
148 Hasan Basri Çantay, Meal-i Kerim, 7/A’râf, 20: 3/1075
149 72/Cinn, 26-27
150 34/Sebe’, 14 ; bk. 72/Cinn, 8-10
151 72/Cinn, 1-3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlar: İbn
Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda, cinni görmemiş;
onların Kur’an dinleyip müslüman olduklarını, Cenâb-ı Hak
daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla İbn Mes’ud’un rivâyet
ettiği olay farklıdır. Nitekim İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Bir
gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu.
Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe
içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki Hîra tarafından
geliyor. “Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu
yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti.” şöyle buyurdu: “Bana
cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’an okudum.”
152
Cinlerin Yaratılışları, Özellikleri ve Mâhiyetleri: Cinler insanlar
gibi mükellef ve akıllı yaratıklardır. Fakat insan yapısından farklıdırlar.
Duyu organlarıyla anlaşılmazlar. Tabiatları üzere ve gerçek
şekilleriyle görünmezler.
Cinler insanlardan önce yaratılmışlardır, Kur’ân-ı Kerîm’de
çok zehirli, dumansız alevli bir ateşten yaratıldıkları haber verilir:
“Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık.” 153
Cinlerin erkek ve dişi olanları vardır. “İnsanlardan bazı kimseler,
cinlerden bazı kişilere (ricâle) sığınırlar…”154 âyeti bunu ifade eder.
Cinler de insanlar gibi evlenirler, çoğalırlar, zürriyetleri de olur,
yerler, içerler. İhtiyarı, genci vardır. Cinler de mükellef olup insanlar
gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar:
Cinlerin yaratılışları türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye
elverişlidir. Nitekim Kur’an’da ifade olunduğuna göre,155 Hz.
Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin,
daha sen makamından kalkmadan ben sana onu getiririm, benim
herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman (a.s.)
Kudüs’te, getirilecek taht Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek
büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Aslında görünmeyen
cinnin Hz. Süleyman’la karşılıklı konuşması ise onun gözle
görülebilecek bir sûrete girdiğini ifade eder. Süleyman peygamber,
cinleri ağır ve güç işlerde çalıştırmıştır. Cinler bir keresinde
Süleyman’a (a.s.) mahkûm olmuşlardı. “Süleyman (a.s.)’ın önünde,
Rabbı’nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim bizim em-
152 Kurtubî, el-Câmî'li-Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1967, 19/2 vd ; Şâmil İslam Ansiklopedisi,
1/315
153 15/Hicr, 27
154 72/Cinn, 6
155 27/Neml, 39
CİN
- 41 -
rimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık. Onlar Süleyman’a
kalelerden, heykellerden havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan
ne dilerse yaparlardı.” 156
Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete;
kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı,
kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir
ve yasaklarına uymak zorundadırlar. Kur’ân-ıKerim onların da kitabıdır,
onlar da Kur’ân-ıKerim’i dinlerler. “Ey cin ve insan topluluğu!
İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle
sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi mi?”157 “(Rasûlüm!) De ki:
‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle
söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade
güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) kimseyi
Rabbımıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız
(İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.
Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı
da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu,
biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve
meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler,
kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde,
(Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” 158
Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri: İnsanları aldatarak,
küfre ve sapıklığa yöneltmeğe ve onların ahlakını bozmaya
çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır. 159
Eskiden müşrikler, ilahî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple
korktukları cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani,
şeytan, peri, cin ve melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir
sandıkları esrarengiz ruhanî yaratıkları ilah kabul ederek, onlara
tapınırlardı. Her birine çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler,
câhiliyye Arapları ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar
olan cin ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar
uydururlardı.
Bazı insanların zannettiği gibi cinler ve şeytanlar, ne göklere
yükselirler, ne İlahî sırları kulak hırsızlığı yapıp öğrenerek yeryüzüne
inerler. Bu, onların ne görevidir, ne de buna güçleri yeter. Bununla
birlikte, insanların görmediği ve bilmediği bir çok manevî
156 34/Sebe’, 12-13; Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314 ; A. Lütfi Kazancı, İslam
Akaidi, Marifet Y., 101; Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza
Y., 65
157 6/En’âm, 130
158 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
159 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak
ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilasına düşmemeli,
kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf
kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir
ve bunların hepsi ilahî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki,
Allah’a ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar
ve istilalarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ıKerim’in nuru onları
yakar.
Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir: Saf ateşten yaratılan
ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı cinsten olduğu
Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları, varlıkları
Kur’an’la sabittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da “Cin
sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını Hz.
Peygamber de haber vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak,
muhkem âyetler ve sahih hadislerle var olduğu bildirilen cin ve
şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları olduğuna inanmamız
gerekir.
Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı,
aynı sebepten, varlığı şer’an sabit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez.
Çünkü bu husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir
bünyesi olabilir. Fakat bizim her bünyeyi görmemiz zaruri olmadığı
gibi, gördüğümüz cisimlerin de her cüz’ünü göremediğimiz
bilinen bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye
sahip birçok varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim
mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz.
Bu bakımdan, hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar
bulunduğu gibi, araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar
bulunabilir.
Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz
bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan
gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız ruhanî varlıkların
bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya
kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız gözümüzle veya
âletlerle görüp bildiğimiz şeylerden ibaret olduğunu sanmak, büyük
gaflet olur. Bu ise, yüce Allah’ın ilahî kudretini ve evrenin kapladığı
alanı bilmemekten başka bir şey değildir.
Şeytan-Cin İlişkisi: Şeytan da cinlerdendir. Allahu Teâlâ kendisini
Hz. Adem’e (a.s.) secde etmekle mükellef tutmuş; şeytan ise,
kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ileri sürerek
secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden
CİN
- 43 -
kovmuş o da kâfir olmuştur.160 Şeytanların amiri durumundaki
şeytana İblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara
başvurur. Ondan sakınmak gerekir: “Ey Âdemoğulları, Şeytana tapmayın.
Çünkü o sizi Rabbınız’dan ayıran bir düşmandır, diye size emretmedim
mi?”161 “Şeytan sizin için yaman bir düşmandır. Bu sebeple siz de
onu düşman edinin.” 162
Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır: “Allah sizden
her biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Size de mi yâ
Rasûlallah?” diye sorduklarında, Rasûlullah: “Bana da ancak Allah
ona karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o, bana ancak
hayır emrediyor.” Buyurdu.163
Cinleri Kabul ve Reddedenler: Felsefecilerin çoğu, özellikle
İbn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları bunu
kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler.
Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat
onlardan daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.
Buna karşılık peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip
olan milletler, cinlerin varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak
mâhiyetleri hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri;
cinler, havâî, yani rüzgârdan yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen
canlılardır, demişlerdir. Bazıları ise bunların, cevher olduklarını;
â’râz ve ecsâm olmadıklarını söylemişlerdir. Bu cevherleri de
mâhiyetleri muhtelif bazı kısımlara ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih
ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü, aşağılık ve kötülükseverdirler.
Sayılarını ancak Allah bilir.
Bazı fırkalar da cinlerin cisim olmakla beraber, mâhiyetlerinin
farklı, sıfatlarının bir olduğunu söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda
yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır.
Cinler; latif, kesif, ulvî ve süflî kısımlara ayrılırlar. Hevâî
cism-i latîflerin, mâhiyet itibariyle, diğer cisim türlerine benzemesi
imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların, kendilerine özgü
ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor işleri yapabilir,
çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâb-ı Allah’ın onlara bu
gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mâhiyet
itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını
söylemişlerdir. İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ile izleyicileri bu
görüştedirler.
160 2/Bakara, 34
161 36/Yâsin, 60
162 35/Fâtır, 6
163 et-Tâc, 5/233
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
Mu’tezile ise bu görüşü ve buna paralel olarak cinlerin varlığını
kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için bünyenin şart olduğunu,
zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir şart olarak
ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından reddedilmiştir.
Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı kitap
ve sünnet ile sâbit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar. 164
Şeytan ile Cin Hakkında Söylenenler: Zaman zaman şeytan ve
cin hususlarında çeşitli sorular sorulup, münâkaşalar yapıldığına
şahid oluruz. Cin ve şeytanı mikrop, bakteri gibi gözle görülmeyen
maddî küçük mahlûkatla te’vil etmeye çalışan imânı nâkıs dar
anlayışlar olduğu gibi, külliyen reddetme cihetine giden münkir
imansızlar da vardır. Hemen belirtelim ki, cin ve şeytanı mikrop,
bakteri, virüs gibi maddî varlıklarla karşılaştırmak, onlarla izah etmek
büyük hatadır, şahsî, beşerî, arzî bir te’vildir, dinî dayanaktan
mahrumdur. Yapılan açıklamaların semâvî ve mûteber olabilmesi
için Kur’ân veya sünnetten bir dayanağa sahip olması gerekir.
Cin ve şeytanın varlığını inkâr etmek küfürdür. İmanla bağdaşamaz.
Mâhiyetleri ile alâkalı açıklamalara gelince, bazı hususlarda
nas mevcut ise de, bazı hususlar kapalıdır ve âlimler de farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım merakı izâle edecek kadar
bazı açıklamaları kaydediyoruz:
Şeytan kelimesi, “salâh ve hayırdan uzak oldu” manasına gelen
şatane fiilinden müştak olduğu kabul edilir. Arap dilinde şer
ve kötülükte ileri giderek mensub olduğu sınıfta temayüz eden,
benzerlerinin dışına çıkan herşey için kullanılmıştır. Bu sebeple,
insan, hayvan vb. görünen mahlûkatın şerirlerine şeytan dendiği
gibi, görünmeyen mahlûkatın şerirlerine de şeytan denmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de insanî ve cinnî şeytanlardan muhtelif âyetlerde
söz edilmiştir. Hadislerde bir kısım kötülükler de şeytana teşbih
edilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) Şam’a geldiklerinde bindirildiği bir at,
altında çalım yapmaya başlayınca, hemen inmiş ve: “Beni bir şeytana
bindirdiniz” buyurmuştur.
Görünmeyen ve insanlara kötü telkînatlarda bulunarak onları
azıtan mahluk manasındaki şeytan, cin sınıfındandır. Bir başka
ifâdeyle bu mânâda şeytan cinlerin asi takımına denir. Ataları,
“Ben ateşten yaratıldım. Âdem ise topraktan yaratıldı, ateş topraktan
üstündür, dolayısiyle ben Âdem’den üstünüm” kuruntusuna
düşerek Cenâb-ı Hakk’ın “Âdem’e secde et!” emrine isyan eden
iblistir. Âlimler çoğunlukla “Şeytanlar cinlerin asi ve şer olanlarıdır”
demekte müttefiktirler.
164 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/315-316
CİN
- 45 -
Bazılarına göre cinlerin birçok sınıfı vardır: Mutlak zikredilince
cins sınıfı kastedilir, insanlarla beraber yaşayan cinnî’ye âmir, çocuklara
Musallat olan cinnîlere ervâh, bunların habis olanlarına
şeytan denilir. Kötülüğü bir derece artarsa mârid, daha da artarsa
ifrit denir.
Hadislerde, cin ve şeytan iki ayrı sınıfmış gibi ifâde edilmiştir.
Ancak meseleyi yakından tahlil eden muhakkık ulemâ, her ikisinin
de esâs itibâriyle bir nev’ olduğunu, biri kâfir kalarak şeytan, diğeri
iman ederek cin adını aldığını söylemiştir.
İblis’in lügat olarak iblâs kelimesinden geldiği kabul edilmiştir.
İblâs hayırdan me’yusiyet, pişmanlık ve mahzuniyet mânâsına gelir.
İblis de hayırdan son derece me’yus demektir. Çünkü Cenab-ı
Hakk, masiyeti sebebiyle bütün hayırdan mey’us, kovulmuş bir
şeytan kılmıştır. Şu halde iblisi de cinnîlerin bir sınıfı kabul etmek
gerekmektedir.
Ancak, cinlerin asılları hususunda da ihtilâf edildiğini belirtmemiz
gerekir. İbn Abbas (r.a.)’tan yapılan bir rivâyete göre, cinlerle
şeytanlar başka başka mahlûklardır. Cinlerin babası Cânn’dır.
İçlerinde mü’min ve kâfirleri vardır. Cinler ölürler. Şeytanların atası
ise İblis’tir, onlar ölmezler. Zamanı gelince ataları olan İblis’le
öleceklerdir.
Cinlerin asıllarıyla ilgili bir ihtilâf, âhirette hallerinin ne olacağı
hususuna da sirâyet etmiştir. “Cinler Cânn’ın neslidir” diyenlere
göre, onların mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir.
“Cinler İblis’in zürriyetidir” diyenlerden Hasan Basrî’ye göre
mü’minleri cennete gidecektir; Mücâhid’e göre mü’minleri de
cennete gidemeyecektir. Âhirette onlara tıpkı hayvanlara denildiği
gibi, “Toprak olun” denecektir. İmam Âzam’ın da bu görüşte
olduğu söylenmiştir, ancak onun hiçbir beyanda bulunmadığı da
söylenmiştir.
Şâfiî, Malik, İbn Ebi Leylâ gibi sâir ulemâ ise iyilerinin
mükâfaat, kötülerinin de azab göreceklerini söylemişlerdir. Cinlerin
mâhiyetini açıklama sadedinde yukarıda kaydettiğimiz, çeşitlerine
dikkat çekildikten sonra: “Nevilerin sayısını Allah Teâlâ’dan
başkası bilmez” de denmiştir. Bazıları: “Mâhiyetleri muhtelif cisimlerdir,
ancak onları müşterek bir sıfat birleştirir, o da mekânda
hâsıl olmaları, uzunluk, genişlik, derinlik gibi üç buuda sahip bulunmaları,
lâtif, kesif, ulvî, süflî kısımlarına inkisam etmeleridir”
demiştir.
Cinler hakkında ileri sürülen ilâve bir açıklama da şöyledir:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
“Latif ve hevâî bazı cisimlerin mâhiyet itibariyle diğer cisim nevilerine
muhâlif olmaları, onların, insanların mislini yapmaktan âciz
olacakları bazı acîb, yahud meşakkatli işler için hususi bir ilme ve
kudrete mâlik bulunmaları imkânsız değildir. Onlar muhtelif şekillere
bürünebilirler. Bütün bunlar, bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın
kendilerine verdiği kudret sayesindedir.”
Cinlerin bu insanüstü gücünden insanların istifâde edebileceğine
Kur’ân-ı Kerim’de işaret vardır. Nitekim Hz. Süleyman (aleyhisselam)
cinlerden istifade etmiş, emrinde istihdâm etmiş, onları
asker olarak165 müşâvir olarak,166 kullanmıştır.167
İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve
“nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz.
Peygamber’in (s.a.s.) bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen
ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah
arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,168 onları
Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar169 ve onlardan yardım dilerlerdi.
170
Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sâbittir. Hatta cinler hakkında
başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu
madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde
yüksek mertebe sahibi kimseler)’nın gördüğü varlıklar vardır
ki, bunlar melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli şekillere girecek vaziyette
yaratılmışlardır. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar.
Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne
iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde
bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek,
İslâm akîdesini zedeler. 171
Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, yalnızca insanlar ile çeşitlerini
dahi tam bilemediğimiz hayvanlardan ibâret değildir. Uzun
yıllar scientisme’i (bilimciliği) savunan ve “gözümüzle görmediğimize
inanmayız” diyen aydınlarda garip bir değişim başlamıştır.
Son yıllarda, uzayda canlıların bulunduğunu savunmak ve
165 27/Neml, 17
166 27/Neml, 38-39
167 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 4/347-349
168 37/Sâffât, 158
169 6/En'âm, 128
170 62/Cumua, 6
171 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
CİN
- 47 -
“ufo”ların marifetlerini gündeme getirmek moda hâline gelmiştir:
Televizyon kanalları “ufo” olduğu iddia edilen cisimleri yayınlamak
için birbirleriyle yarışmaktadır. Bazıları da cinlerin fotoğraflarını
çekmek için, sağa-sola koşmaya başlamıştır. Kendi mantıklarına
göre “sınır-ötesi” ilân ettikleri ve hayrete düştükleri bir âlemi
zorlamaktadırlar.
Gözle görülmeyen varlıkların başında cinler gelir. Cinlerin varlığı
kitap ve sünnet ile sabittir. Cinler de (tıpkı insanlar gibi) mükellef
olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: “Ey cin ve insan
topluluğu; size içinizden, âyetlerimi anlatan, hesap gününün geleceğini
haber veren ve sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” 172
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), cinleri görüp görmediği konusunda
muhaddisler farklı görüştedirler. Müslim’de, Abdullah İbn
Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) cinnîlerin
dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşâd etmiştir. Buharî
ve Müslimin İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) ashâbıyla Ukaz panayırına giderken Nahle’de sabah namazını
kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’ân dinlemiş ve müslüman
olmuştur. Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlamaktadır:
“İbn Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda
cinni görmemiş, onların Kur’ân dinleyip müslüman olduklarını
Cenab-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu hâdise, İbn
Mes’ûd’un rivâyet ettiği hâdiseden farklıdır. Nitekim İbn Mes’ûd
şöyle demiştir: Bir gece Rasûl-i Ekrem ile beraberdik. Derken aramızdan
kayboldu. Vâdilerde, dağlarda aradık, bulamadık. O geceyi
hep endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki
Hîra tarafından geliyor. Yâ Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık
bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti. Bunun
üzerine şöyle buyurdu: “Bana cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber
gittim. Onlara Kur’ân okudum.” 173
İnsanlarla cinler arasındaki münasebet süreklidir. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: “Allah sizden her
biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Siz de mi yâ Rasûlallah?”
diye sorduğunda, Rasûl-i Ekrem: “Bana da aynıdır. Ancak Allah ona
karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o bana ancak
hayrı söylüyor.”.174 Ehl-i sünnet akidesine göre, şeytan, insanın vücuduna
da, aklına da zarar verebilir. Tarih boyunca, değişik sebeplerle,
mecnun (cinlenmiş) diye vasıflandırılan ve aklî melekelerini
kullanamayan insanlara rastlanmıştır.
172 6/En' âm,: 130
173 İmam-ı Kurtubî, el-Câmiü 1i Ahkâmi'I-Kur'ân, Beyrut 1967, c. XIX, sh. 2 vd.
174 Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, c. V, sh. 233
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, insanlar ile hayvanlardan
ibaret değildir. Gözle görülemeyen veya akıl ile idrâk edilemeyen,
gaybî varlıklar da vardır. Scientisme’in iflasından sonra, televizyon
kanalları (medyumları ön plâna çıkararak) zûlme ve sömürüye
vesile olmaya başlamışlardır. Vesvese boyutunu aşan bu macera,
birçok aileyi perişan etmektedir. 175
Cin toplumlarına da, tıpkı insan toplumları gibi peygamberler
gönderilmiştir.176 Cinler son peygamber Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e vahyedilen Kur’an’ı da dinlemişlerdir.177 Bu dinleyiş, Hz.
Peygamber’e vahiy ile bildirilmiştir; Hz. Peygamber cinleri bizzat
gözüyle görmemiştir.178
Cinler bazı nebîler tarafından iş yapıp değer üretmek üzere
çalıştırılmışlardır. Bu çalışmalar içinde bazı cisimleri çok uzak mesafelere
anında gönderme faaliyeti de vardır. Tam bu noktada cevabının
ne olacağını bilemediğimiz şu ilginç soru akla gelebilir:
Acaba Kur’ân-ıKerim’de cin, başka gezegenlerden dünyaya gelen
veya gelecek olan varlıkların ortak adı olarak da kullanılıyor mu?
Hz. Süleyman’ın hizmetinde çalışan ve bir tür ışınlama gerçekleştiren
“cin ifriti” ile Süleyman Peygamber arasındaki konuşma179 bu
bakımdan çok dikkat çekicidir.
Cinlerin insana doğrudan musallat olabileceğine inanmak:
Cinlerin insana tasallutları, yine bir insan aracılığı iledir. Allah’a
inanan insanın cinlerin hiçbir kötülüğünden korkmaması gerekir.
180 Cin tasallutu diye andığımız şey, esasında, bu tasallutu bahane
ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa iten insan şerirlerinin
işidir. Bu hayallere kapılarak cinlerden kurtulmak için birtakım
insanlara sığınanlar, başlarına sarılmış belayı artırmaktan başka
bir şey yapmazlar.181 Yani, cin tasallutu yoktur ama cinleri bahane
ederek insanları sömürenlerin tasallutu vardır. Kur’an işte bu ikinci
tasalluttan korunmamızı istiyor.
Peygamberlerin bile her devirde hem insan şeytanlarından
hem de cin şeytanlarından düşmanları olmuştur.182 Bunlar, o elçiler
aleyhine birbirlerine yaldızlı sözlerle destek verirler. Ama bunu
kendi aralarında yaparlar, insana Musallat olamazlar. Cinler her
175 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., 88-91
176 bk. 6/En'âm, 130
177 46/Ahkaf, 29; 72/Cinn, 1
178 72/Cinn, 1
179 27/Neml, 39
180 72/Cinn, 13
181 bk. 72/Cinn, 6
182 bk. 6/En'âm, 112
CİN
- 49 -
türden insana vesvese verirler,183Yani insanın içine kötü fikirler
sokabilirler. Peygamberler bu vesveselerden, Allah’ın gönderdiği
vahiyle kurtulurlar. Diğer insanların bu vesveselerden kurtuluşu
ise peygamberlerin insanlığa ulaştırdığı vahiy ürünleri sayesinde
olacaktır. Yani cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi bozmaktan
kurtulmanın en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan
geçer. Bu yolun yerine üfürük, muska ve tılsım yolunu seçenlerse
belâdan kurtulamazlar. 184
Cinlerin gaybı bilebileceğine ve bazı kişilere de bildirebileceğine
inanmak: Kur’an bu konuda son derece sert bir uyarıda
bulunmaktadır: “Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o alçaltıcı azap içinde
bekleyip durmazlardı.”185 Cinlerin durumu bu olunca, cinlerle ilişkiye
girip onlardan gayba ilişkin bilgiler aldığını söyleyerek halkı kandıran
üfürükçü, yıldızcı ve bir kısım spiritüalist-medyum vs. kişilerin
hangi halde olduklarını iyi düşünmek lâzım...
Gaybdan haber verme pazarı, sömürü sektörünün en verimli
pazarlarından biridir. Bu pazarcılığın çok değişik görünümleri
vardır. Medyumluk, şeyhlik, cincilik, astroloji, değişik türde falcılık,
ruh çağırma vs. bu pazarın belli başlı vitrinleridir. Her biri kendi
vitrininde oturmuş, câhil ve duygusal halktan bir grubu başına
toplayarak onların ceplerini boşaltmaktadır. 186
İnsan, tek başına bu kâinatın sakini değildir; onun dışında
kâinatı canlandıran ve anlamlandıran başka varlıklar da mevcuttur.
O, şuurlu bir bakışla evrendeki bu varlıkları ve sırları anlamaya
çalışmalıdır. İşte görünmeyen varlık kategorilerinden birini de
cinler oluşturmaktadır. Cinlerin insanlarla müşterek yönleri olsa
da onlar ontik temeli insandan farklı, melekle insan arası bir çeşit
varlıklardır.
Doğruluğun kesin ve sabit kaynağı olan Kur’an, cinlerin hakikatini
ifrat ve tefrite düşmeden beyan etmiş; böylece insanları,
onların vehmedilen sultasından kurtarmıştır. Kur’an açısından cinlerin
de kendilerine özgü bir varlık yapıları mevcuttur.
Cin telâkkisi insanlık tarihinin her döneminde ve bütün kültürlerde
mevcuttur. Eski Asurlular ve Bâbilliler’de kötü ruh ve cinlere
inanılırdı. Sâmî kökenli kavimlerde cinlerin değişik sınıfları bulunduğu
kabul edilirdi. Eski Mısır’da cinler çoğunlukla yılan, kertenkele
gibi sürüngenlere benzetilirdi. Eski Yunanlılar’da da inıon adı
183 bk. 114/Nâs, 6
184 Y. N. Ö., İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? s. 141
185 34/Sebe', 14
186 Y. N. Ö, a.g.e., s. 223
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
verilen insanüstü varlıklar bulunduğu kabul edilir, bunlar İyi ve
kötü olarak ikiye ayrılırdı. Eski Romalılar’da da insanlara zarar verebilen
kötü ruhlar telâkkisi mevcuttu. Çinliler cinlerin her yerde
bulunduğu, iyilerinin ve kötülerinin olduğu kabul edilirdi. Özellikle
taoist rahipleri cinlerin zararlarından korunmak için muska
yazar, efsun yaparlar. Hintliler’de de iyi ve kötü cin telâkkisi mevcuttur.
İran kültüründe cin telakkisi Zerdüşt öncesinden gelir. Eski
Türkler’de cinler bütün hastalıkların kaynağı kabul edilir, bu cinler
Şaman tarafından hasta bedenlerden uzaklaştırılırdı.
İsrail kültüründe, daha çok İran’ın düalist sisteminin tesiriyle
kötü ruh ve cin anlayışı belirginleşmişti. Yahudiler cinlerin çöllerde
ve harabelerde yaşadığına inanırlardı. Yahudi kutsal kitaplarında
ağrı ve felaket veren, kan emen cinlerden söz edilir.187 Hıristiyan
kültüründe cin telakkisi daha çok Yahudilik etkisinde gelişmiştir.
Yeni Ahid, cinleri putperestlerin tanrıları188 bedensel ve ruhsal
hastalıkların kaynağı189 olarak gösterir. Bilhassa XII. Yüzyıldan itibaren
cin telakkisi hıristiyan sanatının önemli bir teması haline
germiştir. Avrupa’da ve daha sonra Amerika’da cadı ve büyücülük
büyük ilgi görmüştür.
İslâm’dan önce Araplar cinlere bazı tanrısal güç ve yetenekler
yükler, onlar adına kurban keserlerdi. Cinlerin kâhinlere gökten
haberler getirdiğine inanırlar; böylece Allah ile bu gizli varlıklar
arasında bir bağ kurarlardı.190 Câhiliye Araplan’nın bir kısmı şeytanın
şer tanrısı olduğuna inanır, melekleri Allah’ın askerleri, cinleri
de şeytanın askerleri sayarlardı.191 Kur’ân-ı Kerîm bu bâtıl inançları
reddetmiş, cinlerin de insanlar gibi Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldıklarını
haber vermiştir.192 Onlara da peygamber gönderilmiş,
içlerinden iman edenler olduğu gibi inkâr edenler de olmuştur.193
Hz. Peygamber ilâhî emirleri cinlere de tebliğ etmiştir. 194
Kur’an’ı Kerîm’de, Hz. Süleyman’la ilgili anlatılanlar dışında,
cinlerin insanlarla ilişki kurduğuna, insanlar üzerinde etkili olduğuna,
cinci, büyücü gibi bazı kişilerin cinlerin etkisini önlediklerine
dair hiçbir bilgi yoktur. Bazı âlimler, faiz yiyenlerin kıyamet
gününde mezarlarından şeytan çarpmış gibi kalkacağını bildiren
187 II. Samuel, 1/9; Süleyman'ın Meselleri, 30/15
188 meselâ bk. Rasûllerin İşleri, 17/18
189 Matta, 12/28; Luka, 11/20
190 bk. İbn Âşûr, VII, 405
191 bk. 6/En'âm, 100
192 51/Zâriyât, 56
193 6/En'âm, 130
194 46/Ahkaf, 29
CİN
- 51 -
âyete195 dayanarak cinlerin insanları etkileyeceğini ileri sürmüşlerse
de bunun temsilî bir anlatım olduğu açıktır. Cinlerin etkisini
önlemek için Felâk ve Nâs sûrelerini okumayı tavsiye eden bazı
hadisler196 dolayısıyla da cinlerin insanlar üzerinde etkili olduğu
yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bu tür hadislerin, aslında
fizyolojik sebeplerden kaynaklanan bazı hastalıklar veya bunalımlar
için psikolojik bakımdan bir yatıştırma ve terapi amacı
taşıdığı düşünülebilir. 197
Âlem, görünen ve görünmeyen varlıklardan oluşur. Duyular
vasıtasıyla idrâk edilebilen varlıklar âlemine “görünen âlem–
âlemü’ş-şehâde” adı verilir. Bu âlem cansız maddi nesneler, bitkiler,
hayvanlar ve insanlardan meydana gelir. Ancak görünen âlem
bile tümüyle maddi bir dünya değildir; o, maddi yapısının yanında
manevi olanı da içeren bir nitelik taşımaktadır.
Duyular vasıtasıyla idrâk edilemeyen ve insanın bilgi alanı dışında
kalan âleme de “görünemeyen âlem-âlemu’l ğayb” denir.
Bu âlemi oluşturan varlık kategorilerinin başında, iyi yönelimlerin
kişileştirilmiş, kusursuz bir güç ve mükemmellikle donatılmış
aktörleri olan meleklerle, kötü güç ve içsel yönelimlerin kişileştirilmiş
aktörleri olan cinler gelir. Hemen belirtelim ki âlemin bu
şekilde ikiye ayrılması, kozmosun kendi yapısı gereği değil, insana
göredir.
Tarih boyunca insanlar, cinlerin varlıkları, mâhiyetleri, iyi veya
kötü tesirleri gibi konularda farklı inanç ve anlayışlara sahip olmuşlardır.
Ancak burada değinilen inanç ve anlayışların hepsine
yer verilmeyecek, sadece İslâm öncesi Arap toplumunun cinlerle
ilgili inanç ve anlayışlarına kısaca değinilip konu Kur’an açısından
incelenecektir.
Câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir eden gizli
varlıkların mevcudiyetine inanırlar; cinleri, çölde özel bir vadide
yaşayan kabileler olarak tasavvur ederler ve bu vadiye “Abgar
Vadisi” adını verirlerdi. Cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak
kabul eden Araplar, onlarla Allah arasında soy birliğinin olduğunu
ileri sürerek cinleri Allah’a ortak koşarlar ve onlara taparlardı.
Yani onlar, görünmeyen ama etkileriyle kendilerini hissettiren bu
varlıkları, yaratıcı bir güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görürlerdi.
195 2/Bakara, 275
196 meselâ bk. Tirmizî, Tıb 16; Nesâî, İstiâze 37; İbn Mâce, Tıb 33
197 H. Karaman, M. Çağrıcı, İ.K. Dönmez, S. Gümüş, Kur’an Yolu, V/397-399
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle
savaşan, insana özgü fiziksel yapıya sahip olmadıklarından
yer ile gökyüzünü birbirinden ayıran sınırları geçen, gaybdan haber
veren, gizli olanı bilen ve bazı tabii olayları meydana getiren
varlıklardı. Ayrıca cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların
sûretine girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık
yerlerde yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına
inanılırdı. Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün
şer güçleri” gösteren kültürel bir kod haline gelmişti. İşte Kur’an,
Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola çıkarak cinleri
doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle hissettiren,
genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce ve davranışlarını
olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak tanıtmıştır.
Kur’an’a göre, cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etmek için
yaratılmışlardır. Bunun için cinler, melekler gibi masum olmayıp
insanlar gibi Allah’a iman ve ibâdetle yükümlüdürler. Onlar, bu
yönleriyle insana benzerler.
Cinler, insan türünün mevcudiyetinden çok önce “dumansız
ateş–nâr-ı semûm”den yaratılmışlardır. Cinlerin yakıcı ve her şeye
nüfuz edici dumansız bir ateşten yaratıldığını bildiren bu tabirler,
onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadeler
olarak değerlendirilebilir. Nitekim bazı İslâm âlimleri, cinlerin
gayr-i maddi (maddi olmayan) gaybi varlıklar olduğunu söylemişlerdir.
Fakat bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan,
ancak biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı olan
canlı ve gizli varlıklardır. Özellikle çağımızda, cinlerin mâhiyetinin
dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne
alınarak canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan,
ufolardan veya enerjiden yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren
mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri
sürülmüşse de bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye
gidememiştir.
Âyetlerde, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının
ötesinde bir bilgi verilmemiştir. Hz. Peygamber’in bir hadisinde de
“Meleklerin nurdan, cinlerin dumansız ateşten, Adem’in de topraktan
yaratıldığı” bildirilmiştir. Ancak cinler, Allah’a ibâdetle yükümlü
tutulduklarına göre; onların akıl, irade, şuur ve idrâk gibi
güçlere sahip varlıklar oldukları düşünülebilir.
Cinler, cins ve mâhiyet bakımından meleklerden ve insanlardan
ayrı yaratıklardır. İnsan için ulaşılmaz olan melekliğe karşı
cin, insanın dünyasına daha yakın bir varlık türüdür. Ama buna
CİN
- 53 -
rağmen cin, yine de insan değildir. Şu halde cin, ontik temeli insandan
farklı, fakat melekle insan arası bir çeşit varlık türünü oluşturmaktadır.
Cinler, gaybî varlıklardır. Bu tür varlıklar sadece vahiyle bilinip
ispatlanabilir; aynı şekilde onlara, vahyi verilerin teklifiyle inanılır.
Kur’an, cinlerin mevcudiyetini açık bir şekilde bildirdiğine göre,
cinlerin varlığını inkâr etmemek gerekir. Ne var ki, filozoflardan
bazıları, duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemedikleri gerekçesiyle cinlerin
varlığını kabul etmemişlerdir.
Kur’an’da belirtildiğine göre, cinler arasında kendilerine teklif
edilen dini sorumlulukları yerine getirenler kadar getirmeyenler
de vardır. Bu yüzden onların bazıları inkârcı bazıları da mü’mindir.
Cinlerin mü’min olmayanlarına cin şeytanları denir. Bunların en
önde geleni İblis’tir. O, inkârın, şerrin, fesadın ve her türlü kötülüğün
temsilcisidir.
İblis’in nesli, zürriyeti vardır. Âdem insanların atası olduğu
gibi İblis de cinlerin atasıdır. Bu yüzden cinler de insanlar gibi yer,
içer, kendi aralarında evlenip ürer, çoluk çocuk sahibi olabilirler
ve ölürler. Kâfir cinlerin ve onların atası olan İblis’in asıl rolü, insanları
aldatarak sapıklığa ve inkâra sevk etmek, insanların dünya
sınavında başarısız olmaları için çalışmaktır. Cinlerin doğaları gereği
kötü oldukları veya kötüye hizmet etmek için yaratıldıkları
söylenemez. Onlar da tıpkı insan gibi Şeytan’ın ayartılarına uyarak
isyan ve kötülüğe hizmet etmiş olurlar. Aslına bakılırsa İslâm’a
göre hiçbir varlık yaratılıştan kötü değildir. Şeytan bile kötü olarak
yaratılmamış, Allah’ın kendisine yaptığı teklifi kibri nedeniyle
reddettiği için ilâhi lânete uğramıştır.
Cinlerin, insanlarla çok yönlü münasebetleri vardır. Çünkü
bazı âyet ve hadisler, böyle bir ilişkinin olabileceğine işaret etmektedir.
Cinlerin inanmışları insanlara yararlı, inkârcıları da zararlı
olurlar. Cinler, özellikle kötü niyetli insanların Allah’a isyan
niteliği taşıyan eylemlerinde yardım aldıkları varlıklardır. Bu yüzden
halk arasında, büyücü veya cinci denen kimselerin insanların
kötülüğüne yol açacak şeyleri, cinlerle işbirliği yaparak manipüle
etmek sûretiyle başardıklarına inanılır. Aynı şekilde, kâfir cinlerin
etkisiyle ortaya çıkan kötü sonuçların önlenmesi için mü’min cinlerle
işbirliği yapılması da mümkün görülür. Fakat bu yol da fazla
tekin sayılmaz. Bu hususta, Kur’an okuma dışında herhangi bir
yola başvurmak doğru olmaz.
Cinler, insanların bilmediği bazı hususları bilebilirler; ama gaybı
onlar da bilemezler. Ayrıca cinler, insanlara nisbetle daha üstün
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
bir güce sahip olduklarından kısa sürede uzun mesafeleri kat edebilir,
insanlar tarafından görülmedikleri halde onlar insanları görebilirler.
Kur’an âyetlerinden, cinlere de peygamber gönderildiği anlaşılmaktadır.
Ancak, onlara gönderilen peygamberlerin insan
veya cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin
çoğu, cinlere kendi türünden peygamber gönderilmediği, insanlara
gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi
olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, onlar arasında cinlere
kendi türünden peygamber geldiğini savunanlar da vardır. Cin
ve insan topluluklarına kendi içlerinden peygamberler geldiğine
işaret eden âyete198 bakarak, cinlere gönderilen peygamberlerin
kendi türlerinden geldiğini savunan görüşün daha isabetli olduğunu
söylemek mümkündür. Hz. Muhammed’in insanlarla birlikte
cinlere de gönderilmiş bir peygamber olması ve Rasûlü’s-sakaleyn
ünvanı alması ise, ona has bir meziyet olarak algılanabilir. 199
“Duyularla doğrudan idrâk edilemeyen, insanlar gibi ilâhi buyruklara
uymakla yükümlü tutulan varlık türüne cin denir.” Ayrıca
“cin” kelimesi, melekleri de kapsayacak şekilde insan türünün
karşıtı olan ve görünmez varlıklar için kullanılan genel bir anlam
da taşır. Şu halde görünmeyen varlık anlamında her melek cindir,
fakat her cin melek değildir. Bu yüzden İslâm âlimleri, meleklerin
cinlerden ayrı bir tür olduğunu, cin kelimesinin insan ve melek
dışında üçüncü bir varlık türünün adı olarak kullanıldığını söylemişlerdir.
Kuran’da cin kelimesi, çeşitli anlamlara gelmektedir. Bunlardan
en çok kullanılanı, “insanın bedensel duygularının kavrayış
alanı dışında kalan ruhsal güçler veya varlıklar” anlamıdır. Bu anlam,
hem şeytani hem de melekî güçleri ihtiva etmektedir. Çünkü
onların tümü, duygularımıza kapalı olan varlıklar veya güçlerdir.
Kuran’da “cin” terimi bazen “duygularımıza kapalı bulunan,
ancak kendilerini bize tezahürleriyle duyuran temel tabiat güçlerini”
göstermek için de kullanılır. Ayrıca bu kelime, “insanın
şeytani güçlerle ilişkisinin sembolik olarak kişileştirilmesine”, yahut
“bir insanın esrarlı güçlerin etkisi altına girmesine” de işaret
eder. Cin kelimesi birkaç yerde de, “bizatihi görünmez olmayan,
ama o zamana kadar hiç görülmeyen ve bilinmeyen varlıkları da
ifade eder.” Son olarak cin kelimesi, “Kuran’ın ilk muhataplarının
bilincinde derin şekilde nüfuz etmiş bulunan bazı efsaneleri
198 6/En’am, 130
199 Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
CİN
- 55 -
hatırlatmak” maksadıyla da kullanılır. Kuran’ın bu kelimeyi kullanmaktaki
asıl amacı, cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların,
yanlış ve asılsız olduğuna dikkat çekmektir.
Çünkü câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir
eden gizli varlıkların mevcudiyetine inanırlar, cinleri de yeryüzünde
oturan ilâhlar olarak kabul ederlerdi. Onlar, cinlerle Allah
arasında soy birliğinin olduğunu ileri sürerek cinleri Allah’a ortak
koşarlar ve onlara taparlardı.
Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle
savaşan, bazı tabii olayları meydana getiren varlıklardı. Ayrıca
cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların sûretine
girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklarına,
insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına inanılırdı.
Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün şer güçleri” gösteren
kültürel bir kod haline gelmişti.
İşte Kuran, Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola
çıkarak cinleri doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle
hissettiren, genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce
ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak
tanıtmıştır.
Kuran’da yer alan cin konusunun, rasyonel bir tarzda yorumlanması
mümkündür. Ama bu, Kuran’ın temel amacı bakımından
gerekli değildir. Bu yüzden Kuran cin terimini, onların efsanevi
mâhiyetlerini doğrulama ya da yalanlama yönünde bir değerlendirme
ortaya koymadan, muhataplarının zihnine her türlü gücün
ve üstünlüğün tek sahibinin Allah olduğu fikrini yerleştirmek için
bir “ifade aracı” olarak kullanmıştır.
Kuran’da edindiğimiz bilgilere göre, cinler de insanlar gibi
Allah’a ibâdet etmeleri için yaratılmışlar, fakat onlar, insan türünün
mevcudiyetinden çok önce “yakıcı ve her şeye nüfuz edici
ateşten” var edilmişlerdir. Kuran’da varlıkları bildirildiği, akıl da
bunu imkânsız görmediği için, cinlerin varlığına inanmak gerekir.
Cinlerin mâhiyetine dair bilgilerin özeti ise şudur: Cinlerin “yakıcı
ve her şeye nüfuz edici ateşten” yaratıldığını bildiren tabirler,
onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadelerdir.
Ancak bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan,
fakat biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı
olan canlı varlıklardır. Özellikle çağımızda cinlerin mâhiyetinin,
dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne
alınarak, canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
ufolardan veya enerjiden, yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren
mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri
sürülmüşse de, bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye
gidememiştir.
Kur’an’da, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının
ötesinde bir bilgi mevcut değildir. Ancak cinler mükellef yaratıklar
olduklarına göre, onların şuur, idrâk ve irade gücüne sahip
varlıklar olmaları gerekir.
Kuran’daki âyetlerden, cinlere peygamber gönderildiğini de
anlıyoruz. Ancak onlara gönderilen peygamberlerin insan veya
cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin çoğu,
cinlere kendi türünden peygamber gönderilmediği, insanlara
gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi
olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, cinlere gönderilen peygamberlerin
kendi türlerinden olduğunu kabul etmek de mümkündür.
Hz.Muhammed’e gönderilen vahiylerin, cinleri de kapsaması, ona
has bir meziyet olarak algılanabilir.
Cinler, insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Bu
yüzden onlar, uzun mesafeleri kısa sürede alabilir, insanların bilmediği
bazı hususları bilebilirler. Fakat gaybı onlar da bilemezler.
Cinlerin insanlarla ilişkileri ve birbirlerine etkileri konusunda
da farklı görüşler vardır. Âlimlerin bir kısmı, insanlarla cinlerin birbirlerine
tesir etmelerini mümkün görürken, büyük bir kısmı, cinlerin
insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı görüşündedir.
Yine, cinlerin insanlara etkili olabileceği görüşünü paylaşanların
çoğu, cinlerin tesirinden kurtulmak veya ona maruz kalmamak
için, Kuran okuma dışında herhangi bir yola başvurulmasını tasvip
etmemişlerdir. 200
“Doğrusu insanlardan bazı kişiler, bazı cinlere sığınırlardı da onların
azgınlıklarını artırırlardı.”201 Bu âyette, insanlardan bazı kişilerin
cinlerden bazılarına sığındıkları; böyle yapmakla cinlerin kibir ve
taşkınlıklarını artırdıkları haber verilir. Cinlere sığınmak, onlardan
yardım veya himaye yahut maddî ve manevî ihtiyaçları karşılama
talebinde bulunmak demektir. Âyetin sonunda yer alan rehak kelimesi
ise, “taşkınlık, kibir ve büyüklenme” anlamında kullanılmıştır.
Çünkü câhiliye döneminde bazı müşrik Araplar, bir takım tılsım ve
efsunlarla cinlere sığınıp onları şımartıyorlardı. Bu anlayış, fazla
değişiklik göstermeden günümüzde de varlığını sürdürmektedir.
200 Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
201 72/Cin, 6
CİN
- 57 -
Zira bugün cincilere, falcılara ve medyumlara avuç dolusu para
akıtanlar ve falcılığı bir kazanç kapısı haline getirenler vardır. Bu
da, insanlardan bazılarının, cinlerin şerrinden yine bazı insanlara
yani cincilere sığındıklarını ortaya koymaktadır. Hâlbuki insanlar,
cinlerin şerrinden cincilere sığınacaklarına Allah’a sığınsalar, hem
daha doğru bir iş yapmış hem de paralarını cincilere kaptırmamış
olurlar. Ayrıca insan, başka birisinin kendisine üflemesiyle değil,
bizzat Kur’an’ı okuyup yaşayarak şifa bulabilir.
Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
C-n-n kelimesi, değişik türevlerle Kur’ân-ı Kerim’de toplam
olarak 201 yerde geçer. “Cinn” kelimesi, toplam 22 yerde zikredilir:
6/En’âm, 100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/
Kehf, 50; 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29;
46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
Yine, cinler anlamına gelen “Cânn” kelimesi ise toplam 7 yerde
zikredilir: 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15,
39, 56, 74.
Cinler ve cinnet/delilik anlamına gelen “Cinnet” kelimesi de
Kur’an’da toplam 10 yerde geçer: 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/
Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158,
158; 114/Nâs, 6. Aslında cinlenmiş demek olan ve mecnûn, deli,
akılsız anlamında kullanılan “Mecnûn” kelimesi ise toplam 11
yerde kullanılır: 15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân,
14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/
Tekvîr, 22.
Ayrıca aynı kökü paylaşan örtmek anlamındaki “cenne” kelimesi
bir yerde202 kalkan anlamına gelen “Cünnet” Kelimesi
Kur’an’da iki yerde203 kullanılır. Örtülü olan, cenîn (anne karnındaki
bebek) kelimesinin çoğulu olan “ecinne” kelimesi bir yerde.
204 Yine, aynı kökü paylaşan “(ağaçlarla veya duygulara) örtülü
ve bahçe anlamındaki “Cennet” kelimesi, Kur’an’da tekil ve çoğul
olarak toplam 147 yerde geçer.
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.
(Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi
onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa
bırak.” 205
202 6/En’âm, 76
203 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2
204 53/Necm, 32
205 6/En'âm, 112
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu
günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ Derler
ki: ‘Kendi aleyhimize şâhitlik ederiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve
kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şâhitlik ettiler.” 206
“Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi
görürler.”207
“Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır.”
208
“Âdem’e secde edin” demiştik. Secde ettiler, yalnız İblis etmedi. O,
cinlerdendi, Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz Benden ayrı olarak
onu ve onun neslini dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır.
Bu, zâlimler için ne kötü bir değiştirmedir!” 209
“Cinleri de daha önceden (deri gözeneklerinden) içeriye giren yakıcı
ateşten yarattık.” 210
“...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”
211
“Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık yol alan rüzgârı
da Süleyman’ın buyruğuna verdik ve O’na katran kaynağını akıttık.
Rabb’inin izniyle cinlerden kimseler O’nun huzurunda çalışırdı. Onlardan,
kim emrimizden sapsa ona harlı işkenceden tattırırdık.” 212
“Allah’la cinler arasında bir soy bağı icâd ettiler. Andolsun ki, cinler de
kendilerinin (hesap yerine) götürüleceklerini bilirler.” 213
“Hatırla ki, cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş
idik. Onun huzuruna geldiklerinde: ‘Susup dinleyin’ dediler. (Okunması)
bitirilince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler. Dediler ki: ‘Ey kavmimiz,
biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri doğrulayan,
hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz!
Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul edin ve ona iman edin, ta ki Allah
günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın.
Kim Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı)
âciz bırakıcı değildir. Onun ondan başka dost ve yardımcıları da olmaz.
İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’” 214
206 6/En’âm, 130
207 7/A’râf, 27
208 7/A’râf, 179
209 18/Kehf, 50
210 15/Hicr, 27
211 34/Sebe’, 14
212 34/Sebe', 12
213 37/Sâffat, 158
214 46/Ahkaf, 29-32
CİN
- 59 -
“Cinni de dumansız ateşten (mâric) yarattık.” 215
“Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları
göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama
Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi
nimetini yalanlıyorsunuz?”216
“Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım.”
217
“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten
biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona
İman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimıza asla şirk/ortak koşmayacağız. Doğrusu
bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek
aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler,
cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını
arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat
onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten
biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü
yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak
yoldan sapanlar da var.” 218
“Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman
ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 219
“ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”
220
“De ki: ‘Sabahın Rabbine sığınırım… Düğümlere üfüren üfürükçülearin
şerrinden.” 221
“İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya
çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların Rabbine, insanların
Melikine (mutlak sahip ve hâkim ve yöneticisine), insanların İlâhına sığınırım.”
222
215 55/Rahmân, 15
216 55/Rahmân, 31-34
217 51/Zâriyât, 56
218 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
219 72/Cin, 13
220 72/Cinn 26-27
221 113/Felak, 1, 4
222 114/Nâs, 1-6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
“Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de dumansız ateşten yaratıldı.
Âdem de size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” 223
“Şu bir gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma
muskası gibi şeyler şirkin görünümleridir.” 224
“Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne giysisine bir şey asan, şirke
bulaşmış olur.”
“Üstünde muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın; üstünde
nazarlık boncuk taşıyanı Allah korumasın!” 225
“Her birinizin melekten ve cinden bir arkadaşı vardır.” ‘Senin de cinden
arkadaşın var mı yâ Rasûlallah?’ dediler. “Benim de var, fakat
Allah yardım edip beni ona galip getirdi de müslüman oldu. Bana iyilikten
başka bir şey emretmez” buyurdu. 226
“Hz. Peygamber, Ebuzer’e: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın
mı?” diye sormuş, Ebuzer: ‘İnsandan da şeytan var mı?’ diye
sorunca, Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir: “Evet, onlar cin ve şeytanlardan
daha şerlidirler.” 227
Alkame anlatıyor: “İbn Mes’ud’a (r.a.) dedim ki: “Sizden kimse,
cin gecesinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e refakat
etti mi?” “Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak
bir gece O’nunla (aleyhissalâtu vesselâm) beraberdik. Bir ara onu
kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca:
“Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece,
geçirilmesi mümkün en kötü bir gece geçirdik. Sabah olunca,
bir de baktık ki Hira tarafından geliyor. “Ey Allah’ın Rasûlü, biz
seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi
mümkün en fena bir gece geçirdik” dedik. “Bana cinlerin dâvetçisi
geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’ân-ıKerim’i okudum” buyurdular. Sonra
bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.
Cinler kendisine yiyeceklerini sormuşlar. O da: “Elinize geçen, üzerine
Allah’ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir.
Her deve ve at mayısı da hayvanlarınızın yemidir” buyurmuşlar. Sonra
Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize şu tenbihte bulundu: “Sakın
bu iki şeyle (kemik ve kuru hayvan mayısı) abdest bozduktan sonra
223 Müslim, Zühd 60
224 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
225 Heytemî; Zevâcir, 1/130
226 Müslim, Münâfikîn 69; Dârimî, Rikak 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/385,
397, 401, 460
227 Nesâî, İstiâze 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/178
CİN
- 61 -
istinca etmeyin, çünkü onlar (cinnî olan) din kardeşlerinizin yiyecekleridir.”
228
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.), cinlere
Kur’ân okumadığı gibi, onları görmedi de. Rasûlullah (s.a.s.) bir
grup ashâbıyla Ukâz panayırına gitmek niyetiyle yola çıktı. Bu esnada,
şeytanlarla, semâdan gelen haber arasına engel konmuş idi.
(Bundan dolayı, mutad olarak semâdan haber getiren) şeytanlar
üzerine şahâblar (Şahâb: Geceleyin görülen ve yıldız kayması tabir
ettiğimiz, kozmoğrafyacıların da “atmosfere düşüp yanan göktaşı”
dedikleri şeydir.) gönderildi. Böylece şeytanlar kavimlerine (eli
boş ve habersiz) döndüler. Kavmi: “Ne var, niye (boş) döndünüz?”
diye sordular. Onlar: “Bizimle semâvî haber arasına mânia kondu,
üzerimize şahablar gönderildi. (Biz de kaçıp geri geldik)” dediler.
“Bu, dediler, yeni zuhur eden bir şey sebebiyle olmalı, arzın doğusunu
ve batısını dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin).”
(Yeryüzünü taramak üzere gruplar halinde yola çıktılar. Bunlardan)
Tihâme tarafına giden bir grup, (Ukâz panayırına giderken
yolda ashâbıyla sabah namazı kılmakta olan Hz. Peygamber
(s.a.s.)’e (Nehle denen yerde) rastladı. Kur’ân-ı Kerim’in tilâvetini
duyunca durup kulak kabarttılar. “Bizimle semâvî haber arasına
engel olan şey işte bu!” deyip kavimlerine döndüler. Onlara şöyle
dediler: “Biz hakikkaten hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a
ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona imân ettik. Rabbimize
(bundan sonra) hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız.” 229
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.s.) vahyederek
durumu bildirdi: “De ki: Bana şu hakikatler vahyolunmuştur: “Cinden
bir zümre (benim Kur’ân okuyuşumu) dinlemiş de (şöyle) söylemişler:
“Bize, hakiki hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a ve doğruya
götürüyor...” 230
Zührî (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir: “Dediler ki, biz (yıldız kaymalarına
dayanarak); “bugün büyük bir adam doğdu, bugün büyük
bir adam öldü” derdik. Hz. Peygamber (s.a.s.) şu açıklamayı
yaptı: “Yıldızlar hiç kimsenin hayatı veya ölümü için atılmazlar. Ancak
Rabbimiz, bir işe hükmetti mi, semâvat ehli birbirine haber verir. Böylece
haber dünya semâsına kadar gelir. Burada cinler haberi kapmak için kulak
kabartırlar ve onu dostlarına ulaştırırlar.” 231
228 Müslim, Salât 150 h. no: 450; Tirmizî, Tefsir, Ahkaf, h. no: 3254; Ebû Dâvud,
Tahâret 42, h. no: 85
229 72/Cin, 1-2
230 72/Cin 1-...; (Cin'in sözü 15. âyette biter); Buhârî, Tesfir Cinn 1, Ezan 105;
Müslim, Salât 149, h. no: 449; Tirmizî, Tefsir, Cinn, h. no: 3320
231 Müslim
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Cinler semâya yükselip, orada vahyi
dinliyorlardı. Bir tek kelime işitince, ona doksan dokuz tane de
(kendilerinden) ilâve ediyorlardı. O tek kelime hak, ilave edilenler
bâtıldı. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gönderilince, semadaki
yerlerine yükselmeleri şihablarla (göktaşları) önlendi. Bundan
önce gökte şihablar (bu kadar çok) atılmazdı. İblis onlara: “Nedir
bu? Herhalde mühim bir hâdise var!” dedi. Askerlerini gönderdi.
Onlar Rasûlullah’ı (s.a.s.) Mekke’de iki dağın arasında namaz kılyor
buldular. İblis’e tekrar dönüp gördüklerini haber verdiler. O
da: “Arzda meydana gelen hâdise işte bu! (Sizin semâdan haber
almanız bu sebeple engelleniyor)” dedi.” 232
“Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime
atıldı. Allah ona galebe çalmama imkân verdi. Ben de onu boğazından
yakaladım. Hatta onu, mescidin direklerinden birine bağlamayı
arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz onu göresiniz. Ancak, kardeşim
Süleyman’ın (a.s.) şu sözünü hatırladım: “...Ve benden sonra kimseye
nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et”233. Allah da onu hor ve hakir
olarak geri çevirdi.” 234
Hz. Aişe’nin rivâyetine göre bazı kimseler, Peygamber’e (s.a.s.)
kâhinlerden sorduğunda, “Onlar bir şey değildir” dedi. “Ama ey
Allah’ın Elçisi, demişler, onların söyledikleri çıkıyor? Peygamber
(s.a.s.) şöyle buyurdu: “O söz doğrudur. Cinni o sözü kapar, tavuğun
ötmesi gibi insan dostunun kulağına onu öter. Fakat şeytanlar duydukları
gerçek söze yüzden fazla da yalan katarak söylerler.” 235
“Allah gökte bir işe karar verirse O ‘nun kararına itaatle melekler, yalçın
kaya üzerindeki zincir (sesi) gibi kanatlarını çırparlar. Yüreklerinden
korku gidince: ‘Rabbiniz ne dedi?’ derler. ‘Gerçeği söyledi, O yücedir,
uludur’ derler. Onların sözlerini, kulak hırsızı (cinni) işitir. Kulak hırsızları
da şöyle birbirleri üzerine binmiştir -hadisi anlatan Süfyân, bu sırada parmaklarını
birbirine geçirmiştir-. Her duyan, sözü kendi altındakine ulaştırır.
Nihâyet söz düşe düşe büyücünün, ya da kâhinin diline düşer. Kâh
kulak hırsızı, duyduğu sözü, henüz atmazdan şihâbe/ışına yakalanır. Kâh
da şihâb/ışın yetişmeden sözü atar. Ama duyduğuna yüz tane de yalan
katar. Sonra ‘Falan falan gün, size şöyle şöyle demedi mi?’ denilir. Kulak
hırsızının gökten işit(ip kâhinin kulağına attığı söz doğru çıkar, (kattığı
yalanlar değil).” 236
232 Tirmizî, Tefsir, Cin h. no: 3321
233 34/Sâd, 35
234 Buhârî, Salât 75, Amel fi's-Salât 10, Bed'ül-Halk 11, Enbiyâ 40, Tefsir, Sâd;
Müslim, Mesâcid 39, h. no: 541
235 Buhâri, Tıb 46, Edeb 117, Tevhid 57; Müslim, Selâm 123; Ahmed bin Hanbel,
Müsned 6/87
236 Buhâri, Tevhid 32, Tefsir, Sûre 15, 34; Tirmizi, Sûre 34; İbn Mâce, Mukaddime
CİN
- 63 -
Rukyeden Nehiy
İmran İbn Husayn (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetimden
yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!”
buyurdular. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar kimlerdir?”
diye soruldu. Şöyle buyurdu: “Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye
başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine
tevekkül edenlerdir!” 237
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s)’ı işittim, diyordu
ki: “Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet
muskası) bir nevi şirk vardır.” Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbn
Mes’ud’a): “Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan yahudiye
gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi” dedi.
Abdullah İbn Mes’ud tereddüt etmeden, “Bu (ağrı) şeytanın işiydi,
o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda
sana Rasûlulullah (s.a.s.) gibi, şöyle söylemen kafidir: “Ezhibi’lbe’se
Rabbe’nnâs eşfi ente’ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen.
(Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan
başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa istiyorum.” 238
Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) nüşre hakkında
sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.” 239
(Nüşre rukye’nin bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu “Cin değmesine
mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir
rukye ve ilaç” olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye isimlenmesini,
onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp dağıtıldığına
(neşredildiğine) inanılması ile izah eder. Daha açık bir ifade ile
nüşre, cine tutulduğu zannedilen kimsenin cinlerini dağıtmak için
yapılan rukyeye denmektedir. Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir.
Nüşre denmesi de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla
inkişaf ettirilip açılmasından dolayıdır.)
İsa İbn Hamza anlatıyor: “Abdullah İbn Ukeym (r.a.)’ın yanına
girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “Temîme (muska) takmıyor musun?”
diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bundan Allah’a sığınırım.
Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: “Kim bir şey takınırsa,
ona havale edilir (şifâsız kalır, umduğuna eremez).”240
Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
el-Cin adıyla müstakil bir sûrenin bulunduğu Kur’ân-ı Kerim’de
237 Müslim, İman, 371, h. no: 218
238 Ebû Dâvud, Tıbb 17, h. no: 3883
239 Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868
240 Tirmizî, Tıbb 24, h. no: 2073
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
“cinne”, “cân” ve “cin” kelimeleri geçmektedir. Bunlardan “delilik”
anlamındaki “cinne” üç yerde “cin topluluğu”; “cân” iki yerde
“yılan”, beş yerde “cin” anlamına gelmektedir. Yirmi iki yerde
geçen cin kelimesi de melek ve insan dışındaki üçüncü varlık türü
karşılığında kullanılmıştır. Cin kelimesi sözlük ve terim mânalarıyla
çeşitli hadislerde de yer almaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de verilen bilgilere göre cinler de insanlar gibi
Allah’a kulluk etmeleri için yaratılmıştır. Cân, insan türünün mevcudiyetinden
önce yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten (nâr-ı
semüm, mâric) halkedilmiştir. Cinlere de peygamber gönderilmiş,
bir kısmı iman etmiş, bir kısmı kâfir olarak kalmıştır. Cinler insanlara
nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Meselâ kısa sürede
uzun mesafeleri katedebilir, insanlarca görülmedikleri halde onlar
insanları görür, insanların bilmediği bazı hususları bilirler; fakat
gaybı onlar da bilemezler. Gökteki meleklerin konuşmalarından
gizlice haber almak isterlerse de buna imkân verilmez. Evlenip
çoğalırlar. İblis de cinlerdendir ve insanların yanı sıra cinlerden de
yardımcıları vardır. Bazı cinler Hz. Süleyman’ın emrine girerek ordusunda
hizmet görmüş, mâbed, heykel, büyük çanak, kazan gibi
nesnelerin yapımında insanlarla beraber çalışmışlardır.
Hadislerde de cinlerle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Her
insanın yanında bir cin bulunduğunu, cinlerin mü’minlere vesvese
vermeye çalıştıklarını, ancak Kur’an okunan yerde etkilerini kaybettiklerini
ifade eden hadislerdeki cinler, Kur’ân-ı Kerîm’de “cin
şeytanları”241 olarak kendilerinden söz edilen kötü cinler olmalıdır.
Kulak hırsızlığı yapmak sûretiyle gökten haber alan ve doğru-yanlış
öğrendiklerini arkadaşları vasıtasıyla sihirbaz veya kâhinlerin
kalplerine ulaştıran cinler de aynı grupta mütâlaa edilebilir. Hz.
Peygamber cinlerle konuşmuş, hatta rivâyete göre namazını bozmaya
çalışan bir cini yakalamış ve onu ashâba göstermek için bir
yere bağlamak istemişse de daha sonra bundan vazgeçip serbest
bırakmıştır. Diğer bir rivâyete göre Rasûl-i Ekrem geceleyin
bir grup cinle bir arada bulunmuş, onlara Kur’an okumuş, sabah
olunca da durumu ashâbına anlatıp yaktıkları ateşin kalıntılarını
kendilerine göstermiştir. 242
Cinlerle ilgili âyet ve hadislerin yorumu İslâm literatüründe
kendine has bir yer işgal etmiş, ayrıca cinlere ve şeytanlara tesir
241 el-En'âm 6/112
242 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/153, 168; Buhârî, Menâkıbül-Ensâr 132,
Salât 75, Ezan 105, Tefsir 72/1-2, Tevhîd 7; Müslim, Zühd 60, Salât 149,
150, 260, Zikr 67, Mesâcid 39; Tirmizî, Tefsir 47
CİN
- 65 -
edip onları itaat altına alma yollarını konu edinen ve “ilmü’lazâim”
adı verilen bir bilim dalı da teşekkül etmiştir. Bu işlerle
meşgul olanlara Türkçe’de “cinci” denilir. İslâm kaynaklarında
cinlerin mâhiyeti ve mevcûdiyeti, özellikleri, insanlarla ilişkileri,
peygamberleri, âhiretteki durumları gibi hususlar onlarla ilgili
tartışmaların ana konularını oluşturmuştur. Yine bu kaynakların
bazılarına göre cinlerin mevcûdiyeti konusunda eski filozoflar
da fikir beyan etmişler, bir grubu duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemeyen
her şey gibi cinleri de inkâr ederken; bir kısmı cinlerin
varlığını kabul etmiş ve onlardan “ervâh-ı süfliyye” veya “ervâh-ı
mücerrede” diye söz etmiştir. İslâm filozoflarından Fârâbî, insanların
aksine, cinleri konuşmayan ve ölmeyen canlılar olarak kabul
eder. İbn Sînâ da cin kelimesine “çeşitli şekillere girebilen, şeffaf
yapılı ve konuşan latif canlı” anlamını verir. Ancak filozofa göre
bu tarif, cinin varlık olarak mâhiyetini açıklığa kavuşturmayıp sadece
cin isminin kavram olarak ne anlama geldiğini göstermektedir.
243 Fahreddin er-Râzî ile onun görüşüne katılan bazı âlimler
İbn Sina’nın bu açıklamasından hareketle onun, cinin sadece adını
kabul edip dış dünyadaki varlığını inkâr ettiği sonucuna varmışlardır.
244 Buna karşılık Elmalılı Muhammed Hamdi, haklı olarak, İbn
Sînâ’nın, mâhiyetleri hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olunamadığı
için cinlere ait gerçek bir tarifin yapılamayacağına işaret etmek
üzere söylediği bu sözden cinlerin varlığını inkâr ettiği sonucunun
çıkarılamayacağını belirtmiştir. 245
Kelâm âlimlerine göre cinlerin varlığı sadece vahiy yoluyla bilinip
ispat edilebilir, akıl da bunu imkânsız görmez. Mevcûdiyetleri
tartışma götürmeyecek şekilde Kur’an’la sabit olduğundan cinleri
inkâr edenlerin küfrüne hükmeden kelâm âlimleri cinlerin
mâhiyeti konusunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Bunları iki
noktada toplamak mümkündür.
1. Cinler kendi başına kaim olan gayri maddî cevherlerden oluşur.
Bu görüşü benimseyenlerden biri olan Gazzâlî’ye göre melekler,
cinler ve şeytanlar gayri maddî cevherden oluşmaları açısından
birbirlerine benzemekle birlikte -âraz oluş noktasında aralarında
benzerlik bulunan renk, ilim ve kudretin tür olarak birbirlerinden
ayrı oluşları gibi- farklılık arzederler.246
2. Cinler maddî cevherlerden oluşur. Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ve
Bâkıllânî başta olmak üzere bu görüşü benimseyen Eş’arîler’in
243 Tis’u Resâil, s. 62
244 Tehânevî, Keşşaf, "cin" md.; Mefâtîhu'l-Ğayb, XXX, 148
245 Hak Dini, VII, 5387
246 el-Madnûnü'l-Kebîr, s. 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
çoğunluğuna göre hayat için bünye şart olmadığından her şeye
gücü yeten Allah cinleri duyularla idrâk edilebilen bünyeleri olmaksızın
yaratmıştır. Hayat için bünyeyi şart koşan Mutezile
âlimleri ile Ebû Ya’lâ el-Ferrâ ise cinlerin basit cisimlerden ibaret
olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Haldun, duyularla algılanamadıklarından
ve neye delâlet ettikleri bilinemediğinden Kur’an’da
geçen melek, ruh, cin gibi kavramların müteşâbihattan kabul edilmesi
gerektiğini söyler.
Çağımızda cinlerin mâhiyetlerinin, “ateşe karışan” (mâric) varlıklar
olmaları247 dikkate alınarak karbon asidinden, “dumansız
ateşten yaratıldıkları göz önüne alınarak canlılığını ruhtan alan
ve ezelde var edilen ışınlardan, ufolardan veya enerjiden yahut
bazı hadislerde hastalıkların sebebi olarak gösterilmeleri dikkate
alınarak mikroplardan ibaret olduğu tarzında birtakım görüşler
ileri sürülmüşse de248 bunlar ilmî bakımdan temellendirilememiş
bazı teoriler niteliğindedir. Zira duyular ötesi varlıklardan olmaları
sebebiyle sadece nakil yoluyla doğru bilgi edinebileceğimiz cinlerin
mâhiyeti hakkında naslarda ateşten yaratıldıklarının ötesinde
bir bilgi mevcut değildir. Bazı Haşviyye mensupları hâriç İslâm
âlimlerinin hemen hepsine göre mükellef yaratıklar olan cinlerin
mükellefiyetin üstesinden gelebilmeleri için şuur, idrâk ve irâde
gücüne sahip olmaları gerekir ki bu hususu çağımızda ileri sürülen
görüşlerle bağdaştırmak mümkün görünmemektedir.
Kur’an’da verilen bilgilere dayanılarak cinlere peygamber
gönderildiği noktasında İslâm âlimleri arasında ittifak bulunmasına
rağmen bu peygamberlerin insan veya cin türünden oluşu
hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre cinlere gönderilen
peygamberin melek olması gerekir; diğer bir grup âlim
de gönderildiği topluluğun meleklerden değil insanlardan oluşması
sebebiyle insan topluluklarına yine kendi türlerinden peygamber
gönderildiğini bildiren âyetle249 insan ve cin topluluklarına
içlerinden peygamberler gönderildiğine işaret eden âyeti250
dikkate alarak cinlere gönderilen peygamberlerin cin türünden
olduğunu savunmuşlardır. Âlimlerin çoğunluğu ise cinlere kendi
türlerinden peygamber gönderilmediği, insanlara gönderilen
peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberleri olduğu
görüşündedir. Bir başka görüşe göre cinler arasından uyarıcılar
247 55/Rahmân, 15
248 Reşîd Rızâ, III, 96; VII, 319; VIII, 364; Evrin, I, 254; Ahmed Hulusi, s. 61-72;
Ayberg, II, 69-72; Ateş, s. 19-20
249 17/İsrâ, 94-95
250 6/En'âm, 130
CİN
- 67 -
seçilmiş, onlar da insanlara gelen peygamberlerden aldıkları bilgileri
cinlere tebliğ etmişlerdir.251 Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli milletlere
gönderilen peygamberlerin kendi içlerinden seçildiği ve kendi
dillerini konuştuğu önemle vurgulandığına252 ve “Ey cin ve insan
toplulukları! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?”253 mealindeki
âyetlerin mevcûdiyetine bakarak cinlere gönderilen peygamberlerin
kendi türlerinden olduğu tarzındaki görüşü tercih etmek
daha isâbetlidir.
İslâm âlimlerine göre cinler mutlak gaybı bilmemekle birlikte
uzun süre yaşadıkları ve meleklerden haber sızdırabildikleri için
insanların bilemediği bazı hususlara vâkıf olmaları mümkündür.
Bunun dışında cinlere ilişkin âyetleri yorumlayarak cinlerin insanlar
gibi doğan, yiyip içen, evlenip çoğalan, ölen ve hatta insanlarla
ilişki kurabilen varlıklar olduğu âlimlerin çoğunluğu tarafından
kabul edilir. Bazı kaynaklar, cinlerin yemek kokularıyla veya kemik
vb. yemek artıklarıyla yahut hayvan dışkısıyla beslendiğini naklederse
de tercih edilen görüşe göre kendilerine özgü bir tarzda
beslenirler. (Hadis rivâyetlerinde belirtilen kemik, yemek artıkları
ve hayvan dışkısıyla beslenenler, gözle görülmeyen gizli varlık anlamında
cin, yani “mikrop”tur, esas cinle ilgisi yoktur.) Yine kaynaklar
cinlerin insan şeklini alabildikleri gibi hayvanlardan yılan,
kedi, köpek ve inek şekline de girebildiklerini, dünyanın çeşitli
bölgelerinde özellikle dağlık yerlerde, harabelerde, denizlerde,
çöllerde, çöplüklerde ve mezarlıklarda yaşadıklarını da kaydeder.
Bu tür rivâyetlerin uydurma olup insan muhayyilesinin bir sonucu
olduğunu iddia etmek mümkündür.
İnsanların cinleri görüp göremeyecekleri hususu tartışmalıdır.
İbn Abbas’a atfedilen bir rivâyeti delil kabul edenlere göre Hz.
Peygamber dahi cinleri görmemiş, İbn Mes’ûd’a atfedilen rivâyete
göre ise Rasûl-i Ekrem cinleri görmüş ve onlarla beraber bulunmuştur.
Şafiî’nin, cin gördüğünü söyleyen birine ta’zîr cezasının
uygulanması gerektiğini söylediği, bazı hadisçilerin de böyle bir
iddia sahibinin adâlet (dürüstlük) sıfatını kaybettiğine hükmettikleri
nakledilir. Mu’tezile âlimleri, latif cisimlerden oluşmaları
sebebiyle cinlerin fiilen görülemeyeceğini, ancak görülmelerinin
teorik olarak imkânsız olmadığını kabul etmişlerdir. Cinlerin insanlarla
ilişkileri ve birbirlerine karşı etkileri hususunda da âlimler
arasında görüş birliği yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine göre insanlarla
cinlerin birbirlerine tesir etmeleri mümkündür. Zira Kur’an’da,
251 Râzî, XIII, 195
252 2/Bakara, 129, 151; 14/İbrâhim, 4
253 6/En'âm, 130
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
faiz yiyenlerin kıyamet günü şeytanın çarptığı kimselerin kalkışı
gibi kalkacakları belirtilmiş,254 bir hadiste de şeytanın insan bedeninde
kanın dolaştığı gibi dolaştığı ifade edilmiştir.255 Bu tür
nakiller yoruma tâbi tutulmadan zahiriyle benimsendiği takdirde
şeytanlar gibi cinlerin de insanları etkileyebileceği ve meselâ onları
saralı hale getirebileceği sonucuna varılabilir. Hz. Peygamber’in,
cinlerin insanlar üzerindeki etkilerinden kurtulmak ve onları tesirsiz
hale getirmek için Felak ve Nâs sûrelerinin, ayrıca Âyetü’lkürsî’nin
ve Bakara sûresinden bazı âyetlerin okunmasını tavsiye
etmesi de256 insanların cinlerin faaliyetlerine karşı kendilerini
savunabilecekleri şeklinde yorumlanmıştır. Ebu’1-Yüsr el-Pezdevî
gibi bazı sünnî âlimler, cinlerin sadece vesvese vermek sûretiyle
insanlara etkili olabileceğini kabul ederler.257 Cinlerin insanlar
üzerinde etkili olabileceğini benimseyenlerin bir kısmı bunun
daha çok sihir ve büyü faktörlerinde ortaya çıktığını söyleyerek
cinlerin bu nevi işlerde kullanılabileceğini ileri sürerler. Mânaları
anlaşılmayan “havas” ve “azâim” türünden bazı metinlerin okunması
yoluyla cinlerden faydalanma girişiminde bulunulmasına
huddâmcılık, bu işte kullanıldığı söylenen cinlere de huddâm denilir.
Ancak önde gelen âlimlerin çoğunluğu, cinlerin tesirinden
kurtulmak veya ona mâruz kalmamak için Kur’an okuma dışında
herhangi bir yola başvurulmasını tasvip etmemişlerdir. İslâm dininin
ana kaynaklarında bulunmayan azâim ve havassa dair bilgiler
daha çok Mısır, İran, Türk ve Hint bölgelerinde yaşayan eski kültürlerden
müslümanlara intikal etmiş ve halk arasında yaygın bir
şekilde benimsenen inançlar halini almıştır. Mu’tezile’den Amr b.
Ubeyd ve Kadı Abdülcebbâr gibi âlimler bu hususta sünnî görüşü
paylaşırken, büyük bir kısmı da cinlerin insanlar üzerinde hiçbir
etkisinin bulunmadığı kanaatini ifade eder. (Biz de cinlerin vesvese
verme dışında insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı
kanaatini taşıyoruz.)
İslâm âlimleri, cinlerden kâfir olanların cehennemde zemherîr
(şiddetli soğuk) türünden veya daha başka azap çeşitleriyle cezalandırılacağını
kabul etmelerine karşılık mü’min olanlarının
cennetle mükâfatlandırılması konusunda farklı görüşler ileri
sürmüşlerdir. Çoğunluğa göre İlâhî buyruklara itaat eden
mü’min cinler cennete girecektir. Ebû Hanîfe başta olmak üzere
diğer bazı âlimler ise mü’min cinlerin cehennemden kurtulmak
254 2/Bakara, 275
255 Buhârî, Ahkâm 21, Bed'ü'1-halk 11
256 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/144, 146; Buhârî, Vekâle 10; Tirmizî,
Fezâ'ilü'l-Kur'ân 1, 2, 3
257 Usûlü'd-dîn, s. 226
CİN
- 69 -
sûretiyle mükâfatlandırılmış olacağı, fakat cennete giremeyeceği
ve nihâyet hayvanlar gibi yok edileceği görüşündedirler. A’rafta
bulunacaklarını söyleyenler de vardır. Cennetle ilgili olarak
Kur’an’da ve hadislerde yer alan birçok nass, cinlere dair herhangi
bir ifade içermemektedir. 258
Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler
konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız
Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
gibi bazılarını beş duyumuzla asla algılayamadığımız, bazılarını
ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin
bilgiler ancak vahiy sâyesinde insana ulaşmıştır.
Şeytanlara gelince bunlar, cinlerin anarşistleri ve bozguncularıdır.
İnsanları yoldan çıkaranlar işte bunlardır. En büyükleri olan
İblis, vaktiyle Allah Teâlâ’ya karşı küstahlık etmiş, O’nun meleklere:
“Âdeme secde edin!” diye verdiği emre karşı gelmiş,259 bu
sûretle de kâfir (nankör)260 ve âsî261 olmuştur.
Cin ve Şeytan da Kur’ân-ı Kerîm’in bize bildirdiği diğer varlıklar
gibi birer gerçektirler. Orijinleri ve özellikleri nedeniyle insanlar
tarafından görülememeleri bazı kimselerde kuşku doğurmuş,
birçok kimselerde de bu yaratıklar daima merak konusu olmuştur.
Esasen bu merak normaldir. Çünkü insan, bizzat göremediği herhangi
bir şey hakkında haber aldığı zaman kesin olarak inansa bile
genelde onu doğrudan duyularıyla algılamak ister. Onun gerçek
olup olmadığını ancak bu şekilde anlayabileceğini sanır. Hâlbuki
bir şeyin gerçekte mevcut bulunması, onun mutlaka gözle görülmesine
ya da diğer duyularla algılanabilir olmasına bağlı değildir.
Nitekim normal insan gözü, 400 ila 700 milimikron arasındaki
ışık dalgalarını ancak fark edebilmekte, bu limitlerin dışında
kalan dalgaları ise değerlendirememektedir. Keza normal insan
kulağı 16 ilâ 20000 titreşimi duyabilmekte, bu limitlerin dışındaki
frekansları ise duyamamaktadır. Bununla birlikte sözkonusu ölçülerin
dışında kalan gerçeklerin birçoğuna inanabilmektedir.
İnanabilmek, akla bağlı olarak bir yeti olsa gerektir. Fıtratlarında
bu yetiye sahip bulunmayan insanlar ne kadar zeki ve
okumuş olurlarsa olsunlar vahyin haber verdiği gerçeklere inanmakta
sıkıntı çekerler. Bu nedenledir ki bazı kimseler melek, cin
258 Ahmet Saim Kılavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 5-10
259 2/Bakara, 34, 7/A’râf, 11; 15/Hicr, 31; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116;
38/Sâd, 74, 75
260 17/İsrâ, 27
261 19/Meryem, 44
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
ve şeytan gibi sırlı varlıklara bir türlü inanmak istemezler. Ancak
hemen kaydetmek gerekir ki bunlar, Yüce Kur’ân’ın haber verdiği
gerçek varlıklardır. Dolayısıyla imanın bir şartı olan meleklere
inanmak ne kadar önemli ise, cinlerin ve şeytanların varlığına da
inanmak o kadar önemlidir. Cin ve şeytana inanmak, “Kitaplara
İnanmak” şartının ayrıntılarındandır. Onun için cinlerin ve şeytanların
varlığını inkâr eden kimse İslâm Dini’nden çıkmak gibi imânî
bir tehlikenin içinde bulunduğunu bilmelidir! 262
Cin Konusunda Şirke Düşmek
Cinleri inkâr şirke düşürdüğü gibi, cinleri Allah’a şirk/ortak koşmak
da şirktir. Ayrıca, cinlerle uğraşan ya da cin konusunu istismar
eden bazı kimselerin de şirk içine düştükleri görülmektedir. Şirk
suçunun gerçekleşmesine neden olan sözler, eylem ve tavırlardan
konumuzla dolaylı da olsa ilgili olanları şöyle değerlendirebiliriz:
a) Her türlü büyü:
Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere üfleyip
düğümlemek gibi şarlatanlıklar; (çeşitli baharat, mum, kıl, kemik,
tırnak ve dışkı gibi) atık ve necis maddelerle yapılan maksatlı ve
gizli işler; Havâs denilen okuma, şekil, şema, yazı ve heykelcikler
bu bölüme girerler. Bu uğraşlar, sayılamayacak kadar çeşitlidir.
Kenzu’l-Havas (Gizli İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu’lu’
ve’l-Mercan gibi büyü kitaplarında bunların uygulama şekilleri ve
sözde sırları(!) anlatılmaktadır. Câhil insanların sırtından kolayca
geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından yapılan
bu büyülerin, geçici bir psikolojik yönlendirmeden başka gerçek
anlamda hiçbir etkileri yoktur.
b) Fal ve her türlü kehanet:
Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve eskiden
müneccimlik denilen astroloji (burçlar ya da yıldız falı), gerek daha
çok çingeneler tarafından yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el
ve ayna falı, gerekse şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu
kısma girmektedir.
Bazı kimselerin “Fala inanma, falsız da kalma” sözü açık bir
çelişkidir. Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan son derece
tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah konusu yapılamazlar.
Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu tür sözleri sarfedenlerin
yeniden Kelime-i Şahadet getirmeleri gerekir. 263
262 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 321-327
263 F. Aydın, a.g.e., s. 146-147
CİN
- 71 -
Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
İnsanoğlu maddî çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya da sorunlarını
çözemediği zaman bu kez gizli ya da gizemli yollara başvurur.
Bu tercihler eskiden beri insanlar arasında genel bir eğilimdir.
Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır. Ancak
gizemlilik daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu nedenledir ki
Kur’ân-ı Kerîm’in onayladığı, hatta mü’minleri dâvet ettiği “duâ”
hâriç, İslâm, büyü ve fal gibi gizemli yolların bazılarını en ağır suç
olan “küfür” diye nitelemiş ve kâfirlere lânet etmiştir. 264
İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla birlikte,
yaşadığı olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve sırlarına
bir türlü erişemediği o kadar çok şeyler vardır ki bunlar hakkında
bilginler, uzmanlar ve ilim adamları hâlâ susmayı tercih etmektedirler.
Nitekim telepatinin, hipnotizmanın, spiritüel enerjinin,
meditasyonun ve çeşitli alternatif tıp sistemlerinin içyüzleri hâlâ
bilinememektedir.
Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden, gerekse
amaçları itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar. O kadar
ki bunların bazıları, hayat ve kâinât olaylarının, şimdiye kadar
çözülememiş, belki de çözülemeyecek olan şifreleridir. Dolayısıyla
bilinsin ya da bilinmesin bunlar esasen birer realitedir. Ancak
gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda,
genellikle basit düşünen insanlardan çıkar sağlamak amacıyla
-sözde- gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, müneccimlik ve
medyumluk gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif
muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve bâtıl inanç olarak
değer(siz)lendirmiş, bunları yasaklamış ve bu işlerle uğraşanların
cezalandırılmasını öngörmüştür. Çünkü bu insanlarda fetişist
(müşrikâne) yaklaşımlar vardır.
Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar),
büyüye, amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren bir çare
olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere başvuranların da inancı
böyledir.
Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve belâlar yağdırmak
için silâh yerine büyüyü tercih eden insanın esasen ne istediğini
şöyle açıklamak mümkündür:
Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa
264 2/Bakara, 189, 161
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır. Hâlbuki büyüye başvurursa
-kendince- hiç kimsenin sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla
bu amacını gerçekleştirmiş olacaktır(!) Öyle ise büyüye inanan
insana göre hayat ve kâinat olaylarını büyü ile yönlendirmek
mümkündür. Bu ise Allah’ın (c.c.) kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini
tanımamak, daha doğrusu, büyü gibi bir araçla İlâhî
egemenlik sınırlarının delinebileceğine inanmak demektir. Bu
ise açık bir şirktir. Çünkü Allah’ın kâinât üzerindeki egemenliği
mutlaktır. Hiçbir şey bu egemenliğin dışında değildir, hiçbir olay
bu hâkimiyetten bağımsız olarak cereyan edemez. Her şeyi Allah
Teâlâ yönetmektedir.
Yarattığı ve yönettiği kâinat olaylarının, -gerek etki-tepki, gerek
sebep-sonuç, gerekse nötrleşme gibi- bilinen ve bilinmeyen fenomenleriyle
son derece karmaşık olan kozmozunu birbiriyle ilintili
yasalar zinciri çerçevesinde disipline eden yine Allah Teâlâ’dır. Şu
halde bu yasalara göre hareket edilmedikçe büyü ve fal gibi gizemli
çareler olduğuna inanılan hayalî yollarla amaca ulaşılabileceğine
inanmak, her şeyden önce çok yanlış bir şartlanma ve büyük
bir bilgisizlik örneğidir. Ondan sonra da Allah Teâlâ’ya karşı
bir başkaldırı sayılır ki bir anlamda bunun adı şirktir.
Örneğin define arayan bir insan, eğer elde ettiği bir krokiye
dayanarak, pusula ve dedektör gibi birtakım araçlar kullanarak
amacına ulaşmak istiyorsa bu insan, itikadî bakımdan herhangi
bir suç işlememektedir. Çünkü her şeyden önce aklını kullanmaktadır.
Akıl ise Kur’ân-ı Kerîm’e göre gerçekleri yakalamada başvurulacak
ilk ve en büyük araçtır. Çünkü akıl, sağlam, olgun ve
reşit insanın, (Allah Teâlâ tarafından belli kanunlarla çalıştırılan) beyin
mekanizmasında üretilmektedir. Bu açıdan define arayan Müslüman
insan, Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini kabul
etmiş demektir. Onun kullandığı pusula ve dedektör de yine Allah
Teâlâ tarafından insanoğluna sunulmuş çeşitli fizik, manyetik ve
elektronik bilimlerinin tespit ettiği İlâhî kanunlarla çalışmaktadır.
Dolayısıyla mü’min defineci, pusula, dedektör ve benzeri araçlar
kullanmakla yine Allah’ın mutlak egemenliğini tanımış demektir.
Hâlbuki bu araçların yerine fala başvuran insan, falcının bütün
bu kanunları delebilecek ve Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak
egemenliğinde O’na ortak olabilecek bir güce sahip bulunduğunu
bilerek veya bilmeyerek kabul etmektedir. Bu sûretle de şirk
koşmaktadır.
İnsan, itikadî yönü olmayan en ağır suçları bile işlerken son
derece büyük vebal ve günahların altına girmesine rağmen yine
CİN
- 73 -
de küfre ya da şirke saplanmaz. Hâlbuki itikadî yönü olan büyü
ve fal gibi fetişist anlamda öyle suçlar vardır ki, kişi onları, hiç
kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin göremeyeceği yerlerde ve
yalnız başına işlese bile Allah Teâlâ’ya ortak koşmuş olur ki bu
sûretle cinâyet işleyen bir kimseden daha çok Allah’ın öfkesini
hak etmiş olur. Bunun mantıklı sebebi acaba ne olabilir? Sebebi
gâyet açıktır.
Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken bile Allah tarafından
yaratılmış bulunan ve yine O’nun koyduğu belli yasalarla işlevini
yerine getiren akıl, silâh, tasarı ve planlı komplo projeleri
gibi araçlara başvurarak amacını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Bu insan, en çirkin, en korkunç ve en vahşi bir amacın peşinde
olmasına rağmen Allah’ın kâiinat üzerindeki mutlak egemenliğini
doğrularcasına O’nun koyduğu hayat kanunlarına göre davranmaktadır.
Hâlbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı bundan
çok farklıdır ve Yüce Allah’ı daha çok öfkelendirici bir anlam taşımaktadır.
Büyü yaparak veya yaptırarak birini kazanmak ya da
birine zarar vermek isteyen insan, keza büyü veya fal aracılığıyla
bilinmeyeni keşfetmeye çalışan insan, aslında Allah’a ait otorite
sınırları dışında çözüm arayan insan demektir, Bu ise bir anlamda
Allah’ın (hâşâ!) egemen olamadığı bazı bağımsız güçlerin
ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek kabul etmek
demektir. Belki bu nedenledir ki büyü, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça
küfür olarak nitelenmiştir.265 Küfür ise Allah’ın (c.c.) otoritesini
tanımamak anlamını taşır.
Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler (Büyü, fal, havas,
astroloji, râbıta, meditasyon vs.): Fetişist inançlara, Müslümanlar
arasında “Hurâfeler” ya da “Bâtıl inançlar” denir. Hurâfe: Uydurulmuş,
abartılmış, akla ve vicdana sığmayan asılsız inanç demektir.
Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına
gelir.
Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar (daha
doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü’minler) arasında bile bâtıl inanışların
tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir. İlginçtir ki
sahâbîlerden büyük şahsiyetler hâriç, diğerlerinin de zaman zaman
bâtıl inançlara kapıldıkları ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından
şiddetle uyarıldıkları bazı eserlerde nakledilmektedir.266 Ancak
sahâbîler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) uyarıları üzerine hemen tevbe
265 2/Bakara, 102
266 Hâfız bin Ahmed el-Hakemî, Meâricu’l-Kabûl, 1/273-274
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
etmiş ve kanaatlerini düzeltmişlerdir.
Yukarıda da açıklandığı üzere bâtıl inanç: Kulluk anlamını
taşıyan imânî bir mesele olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu
şeylere karşı aklı sıra mânevî çare diye başvurduğu birtakım
şarlatanlıklardır veya hayatta karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde
yardımlarını almak üzere evliyalar ve rûhâniler gibi
“yarıtanrı”lardan medet ummalar ve onlara yapılan duâ ve niyazlardır.
Elbetteki Müslümanlar arasında da, bu şarlatanlıklara meyledecek
ve ölülerden yardım dileyecek kadar basit düşünceli insanlar
vardır. İşin ilginç tarafı, bu insanların hepsinin de eğitimsiz olmadıklarıdır.
Medyumlardan medet uman, falcılara başvurup geleceğini
onlardan öğrenmek isteyen nice okumuş devlet adamlarının
yaşadığı skandallar, toplumu zaman zaman meşgul etmiştir. Evet,
insanlar baş edemeyecekleri güçlere ve nereden geleceğini tahmin
edemedikleri kaza ve belâlara karşı daima tedirginlik duyar.
Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sınırlı değildir.
Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi bir yerden gelebilecek
risk ve tehlikelere karşı önlem alma ihtiyacını duyar. Bu,
her insanın, ortama göre haklı olarak kapıldığı endişelerden kaynaklanmaktadır.
Ancak, örneğin sağlam kilitler kullanmak, değerli
eşyaları güvenilir kasalarda korumak, trafik kurallarına uymak,
aşı olmak ve bütün bunlardan sonra da duâ etmek ve Allah’a tevekkülde
bulunmak gibi endişeleri giderebilecek akılcı ve meşrû
önlemler varken; bazı kimseler, evlerinin, araç ve cihazlarının üzerine
nazar boncuğu, bebek pabucu ve nalçacıklar asmak, üstlerinde
çeşitli muskalar taşımak sûretiyle aklın ve Kur’ân’ın ölçülerine
sığmayan yollara başvurarak sözde mânevî önlem(!) almaya çalışmaktadırlar.
Bunlar bâtıl inançlardır ve şirktir!
Ne ilginçtir ki Kur’ân’ın feyiz ve nurundan yoksun bazı kimseler,
hayattaki muhtemel risklere karşı -duâ ve tevekkül hâriç- dindarlardan
daha akılcı ve daha meşrû yollara başvurarak önlemlerini
almaktadırlar. Nitekim Müslümansı topluluklar arasında yaygınlaşan
hurâfe ve bâtıl inançlar yüzünden, gerçek Müslümanlar her
münasebette, akılcı geçinen müşrikler tarafından küçümsenmekte
ve alay konusu olmaktadırlar.
Tekrar kaydetmek gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı kurşun
döktürmek, tütsü yapmak, sıtma için el bileğine, okunup düğümlenmiş
iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da dikiş makinesi ve
bilgisayar gibi cihazlara (kaza belâdan koruması için) nazar boncuğu,
nalça, bebek pabucu gibi tılsımlı sanılan şeyler takmak bâtıldır,
CİN
- 75 -
çirkindir, şirktir. Çünkü bu yollara başvuran insan aslında nalın,
pabucun, nazar boncuğunun, muskanın ve benzeri büyü araçlarının,
Allah’ın egemenlik sınırları dışında birer güç olduğunu kabul
etmiş sayılır ki bu, Allah’a açıkça ortak koşmaktan başka bir şey
değildir. Eğer bu insanlar yukarıda bir kısmı söz konusu edilen
büyü araçlarının, Kur’ân-ı Kerîm’de yerleri olduğuna inanırlarsa
bu takdirde de Allah’ın kitabında bulunmayan şeyleri ona mal etmekten
dolayı kâfir olurlar!
Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının gayret
ve propagandalarıyla şartlanan insanlar arasında, özellikle bâtıl
inanışlar daha çok yayılır. Şirke götüren bu tehlikeli anlayış ve kanaatler
o kadar çok ve yaygındır ki hepsini örneklerle sıralayıp
anlatmak imkânsızdır. Bunları, “nazar” gibi hak ve gerçek olan
inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın iki ölçüsü vardır.
Bunlar Kitap ve Sünnettir. Yani mânevî değer olarak tanıtılan herhangi
bir şeyin öyle olup olmadığı, ancak onun Kur’ân-ı Kerîm’e
ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatına uyup uymamasına göre anlaşılır.
Dolayısıyla Müslümanların her konuda olduğu gibi bu noktada
da başvuracakları mihenk taşları işte bu iki şeydir. 267
Cin Sûresi
Cin sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş ikinci sûresidir. Mekke’de
nâzil olmuştur. Yirmi sekiz âyet, iki yüz seksen beş kelime ve yedi
yüz elli dokuz harften ibarettir. Fâsılası “elif”tir. Cinlerden bahsettiği
için bu adı almıştır. Buna “Kul ûhiye” sûresi de denir.
Sûrenin ana konusu cinlerdir. Hemen ilk âyette şöyle denmektedir:
“(Ey Muhammed!) De ki; Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği
bana vahyolundu;’ Onlar şöyle demişlerdir; ‘Doğrusu biz, doğru
yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik de ona inandık; biz
Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.”
Eskiden beri insanlar cinlerin varlığı hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir.
Duygulara hitap eden bir zâhirî kısımdan, sûrenin
mevzûuna, mânâlarına, gösterdiği hedeflere baktığımızda, birçok
işaret ve ilhamlarla karşılaşırız.
Önce; müşriklerin inkâr ettikleri, bu hususta çetin mücadelelere
giriştikleri, ellerinde hiçbir delilleri olmaksızın ileri geri konuştukları
ve bazen de Muhammed’in (s.a.s.) onlara bahsettiği şeyleri
cinlerden aldığına dair yaygın kanaatlerini içine alan bilgiler
ve çoğu öteki âlemle ilgili, akaide dair meseleler yer almaktadır.
267 F. Aydın, a.g.e., s. 138-144
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
İnkâr edip mücâdele ettikleri meselelerden birine bizzat cinlerin
şehadet edinceye ve bu olay Muhammed’den (s.a.s.) duyuluncaya
kadar, Kur’an’dan haberleri yoktu. Kur’an’ı onlar işitince sarsılmış,
hayrete ve dehşete düşmüşlerdi. Gönülleri dolup taşmış; işittiklerini
saklamayacak, bildiklerini toparlayamayacak, hissettiklerini
hülâsa edemeyecek duruma gelmişlerdi. Tesiri altında kaldıkları
bu büyük hâdiseden, bütün kâinatta izlerini ve neticelerini bırakan
olaydan korku ve dehşet içinde kalmışlardı. Bu, bütün beşeriyetin
ruhunda derin izler bırakacak derecede, değerli bir şehâdet
idi.
İkinci olarak bu sûre ile cinler âlemi hakkında, önce muhataplarının
sonra da gelecek ve geçmiş bütün insanların ruhlarındaki
birçok vehimler düzeltilmekte; bu görünmeyen varlıkların hakikati
ortaya konulmaktadır.
Bu sûre Arap müşriklerinin ve başkalarının bu kâinatta cinlerin
kudreti ve hareket kabiliyetlerine dair inançlarını da düzeltmeyi
üstlenmektedir. Bu yaratıkların varlığını gelişigüzel inkâr edenlerin
durumuna gelince; bunların, bu derece kat’iyyetle inkârlarını
ve cinlerin varlığına inanmayla alay etmelerini ve hurâfe diye
isimlendirmelerini hangi esasa dayandırdıkları konusuna burada
eğilmek gerekmektedir.
Acaba bu inkârcılar kâinattaki bütün mahlûkatı biliyorlar da,
aralarında cinleri bulamadıklarından dolayı mı böyle söylüyorlar?
Şüphesiz bugün dahi hiçbir âlim bunu iddia edemez. Zira yeryüzünde
varlığı daha yeni keşfedilen canlılar pek çoktur. Ve hiçbir
kimse de iddia edemez ki bugün yeryüzündeki canlıların artık keşif
zincirinin halkaları kopmuştur veya yakında kopacaktır.
Bu sûre-i celile geçen sûrelere nispetle, ulûhiyyet ve ubûdiyet’in
hakikatini mevzu ederek İslâmî tasavvurun inşâsına büyük yer verip,
daha sonra da, kâinat ve mahlûklardan ve bunların arasındaki
sıkı alâkadan bahseder.
Cinlere ait sözlerde Allah’ın vahdaniyetine, zevce ve
evlât edinmesinin reddine, âhirette cezanın isbatına, Allah’ın
mahlûkâtından hiçbirinin O’nu yeryüzünde âciz bırakamayacağına,
O’nun elinden hiçbir kimsenin kurtulup kaçamayacağına ve
âdil cezasının erişemeyeceği hiç kimsenin bulunmadığına delâlet
ve şehadetler bulunmaktadır. Rasûlullah’a (s.a.s.) hitaplarda bu
hakikatlerin bazısının tekerrür ettiği görülmektedir! “De ki; ‘Ben
sadece Rabbime yalvarır ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.’ De ki ‘Ben
size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim.” De ki; ‘Beni
hiç kimse Allah’a karşı savunamaz ve ben O’ndan başka bir sığınak
CİN
- 77 -
bulamam.” Bunlar, cinlerin bu gerçekleri tam ve açık bir şekilde
şehadetle kabul etmelerinden sonra zikredilir.
Nitekim bu şehâdetler, ulûhiyetin sadece Allah’a mahsus olduğunu,
ubûdiyetin de beşerin erişebileceği en yüksek derece olduğu
beyan buyurulmaktadır: “Allah’ın kulu Muhammed, O’na ibâdete
kalkınca, neredeyse çevresinde keçeleşirler, birbirlerine girerlerdi...”
Tâkip eden âyette, Rasûlullah’a (s.a.s.) tevcih edilen hitapla,
bu hakikat tekid edilmektedir: De ki: “Ben size zarar vermeye de
iyilik yapmaya da kadir değilim.” “Gayb sadece Allah’a bırakılmıştır.
Cin tâifesi onu bilmemektedir. Yeryüzünde onlara kötülük mü
murad edildi yahut Rableri onlara bir iyilik mi dilemiş ki, doğrusu
biz bilemeyiz...” Peygamberler de gaybı, ancak Allahu Teâlâ’nın
bir hikmete mebni bildirdiği kadar bilebilirler: Ey Habibim! De ki;
“Size vaad olunan yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi kılmıştır
ben bilemem. Gaybı bilen Allah, gayba kimseyi muttali kılmaz. Ancak
peygamberlerden bildirmek istediği müstesna. O, her peygamberin
önünden ve ardından gözcüler salar.”
Sûrede işaret edilen olay, bir grup cinin Kur’an’ı dinlemeleri
olayıdır. Bu husustaki rivâyetler farklılık göstermektedir. İmam
Ebû Bekr el-Beyhâki “Delâilü’n-Nübüvve” adlı kitabında şöyle der:
Bize, Ebû Hasan Ali b. Ahmed b. Abdan, Ahmed b. Abid, İsmail
el-Kadı, Müsedded, Ebû Avane’nin Ebû Bişir’den, Said bin Cubeyr
İbn Abbas’tan naklettiklerine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.s.) cinlere Kur’an okumadığı gibi onları da görmemiştir.
Rasûlullah, yanında bir kısım ashâbı olduğu halde Ukaz çarşısına
gitmek üzere ayrılmışlardır. (Nahle denilen mevkide, sabah
namazını kıldıkları sırada okuduğu Kur’an’ı cinler dinlemişti). O
sırada şeytanların gökyüzünden almaya çalıştıkları haberler kesilmiş
ve üzerlerine de şihablar (alev) gönderilmişti. Bunun üzerine
şeytanlar kavimlerine dönerek: “Size ne oluyor?” demişlerdi.
Onlar da “gökyüzü haberi ile aramıza perde gerildi, İlâhî haberi
alamaz olduk. Ve üzerimize de şihablar gönderildi...” Gökyüzü
haberi ile aramıza giren mutlaka yeni bir hâdisedir. “Doğuya ve
batıya gidip araştırın bakalım” demişler; doğuya ve batıya giderek
gökyüzü ile aralarına giren şeyin ne olduğunu aramaya koyulmuşlardı.
Tihâme tarafına gidenleri, Ukaz pazarına gitmekte olan
Peygamber’i, Nahle denilen yerde ashâbıyla sabah namazını kılarken
buldular. Ve okuduğu Kur’an’ı işitip dikkatlice dinlemeye koyuldular.
“Allah’a yemin ederiz ki işte gökyüzü haberi ile aramıza
giren şey budur” dediler. Buradan da kavimlerine dönünce şöyle
dediler: “Ey kavmimiz biz şüphesiz, doğru yola götüren, hayrete düşüren
bir Kur’an dinledik de ona inandık. Biz Rabbimiz’e hiç bir kimseyi
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
ortak koşmayacağız...” Bu hâdise üzerine de Allah Teâlâ, Rasûlûne:
“De ki, cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği bana vahyolundu... “
ve Allah ona cinlerin sözlerini vahyetmiş oldu. 268
Diğer rivâyet ise şöyledir. Müslim Sahih’inde Âmir’den şöyle
rivâyet eder. Âmir dedi ki: Alkame’ye sordum: “İbn Mes’ud cin
gecesinde Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte mi idi?” Bu soru üzerine
Alkame şöyle cevap verdi!” Ben de İbn Mes’ud’a “Cin gecesinde
Rasûlullah ile birlikte sizden bir kimse var mıydı?” diye sordum.
İbn Mes’ud “Hayır” dedi fakat biz Rasûlullah’la birlikte bir gece
bulunurken birdenbire yanımızdan kayboldu. Yolları ve vadileri
aradığımızda; “her halde kaçırıldı “veya” öldürüldü” denildi. Böylece
çok korkulu bir gece geçirdik. Sabah olunca bir de baktık ki
Hira tarafından geliyor. İbn Mes’ud devamla, biz “yâ Rasûlallah!
Seni aramızda göremeyince aradık bulamadık böylece çok korkulu
bir gece geçirdik” dedik. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Bana
cin dâvetçileri geldiler. Onlarla beraber gittim ve onlara Kur’an
okudum.”
İbn Mes’ud der ki: “Bizi de oraya götürdü, onlardan kalan
bâkiyeleri ve ateş kalıntılarını gösterdi. Peygamber’e cinlerin yediklerini
sordular o da “üzerine Allah’ın ismi zikredilen ve sizin
yiyip de üzerlerinde fazla miktar et bıraktığınız bütün kemikler,
bütün deve ve at gübreleri... Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdular: “Artık bu ikisi ile taharetlenmeyin, zira onlar kardeşlerinizin
yediği şeylerdir.” 269
“İbn İshak’ın rivâyetine göre, hâdise, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sakif
ileri gelenlerinin üzerine musallat ettiği ayak takımından gördüğü
eziyetlerle, gönlü kırık olarak Taif’den dönüşünden sonra olmuştur.
Onun Rabbi’ne karşı yapmış olduğu bu hüzünlü ve sevgi
dolu duâdan sonra cinlerle karşılaşması hakikaten düşündürücü
ve ibret vericidir. Allah’ın cinlerden bir bölüğünü onunla karşılaştırmasında
ondan işittiklerini kavimlerine bildirmelerinde son
derece hikmetler vardır. Zamanı ve alâkası ne olursa olsun, bu büyük
bir hâdisedir. Muhtevâsı ve işaretleri bakımından da büyüktür.
Müteâkiben cinlerin Kur’an’dan ve dinden bahsedişleri de dikkati
çekmektedir. Biz bütün bunlara Kur’an’ı Kerîm’in bildirdiği gibi
iman etmekteyiz.
“(Ey Rasûlüm!) De ki: “Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği
bana vahyolundu. Onlar Şöyle demişlerdi. Doğrusu biz, doğru yola
götüren, hayrete düşüren, bir Kur’an dinledik de hemen O’na iman
268 Buhârî, Tefsir Sure, 72
269 Müslim, Salât, 150
CİN
- 79 -
ettik; biz Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” (1-2)
Doğrusu Rabbimiz’in yüceliği her yücelikten üstündür. O, zevce ve
çocuk edinmemiştir. (3)
Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah’a karşı yalanlar uyduruyordu. (4)
Doğrusu insanların ve cinlerin Allah a karşı yalan uydurabileceklerini
sanmazdık. (5)
Gerçekten, birtakım insanlar cinlerin bazısına sığınırlardı da onların
azgınlıklarını artırırlardı. (6)
“Doğrusu onlar da sizin Allah’ın kimseyi yeniden diriltmeyeceğini sandığınız
gibi zanda bulunmuşlardı. “ (7)
Bu başlangıcın, Rasûlullah’ı (s.a.s.) cinlerin kendisini dinlediklerini
bildiğini ve onlardan bir bölüğünün kendisinden Kur’an’ı
işittikten sonra vaki olduğunu da göstermektedir. Rasûlullah’ın
(s.a.s.) bu bilgisi, Allahu Teâlâ’nın vahyi ve olanlardan haberdar
etmesi ile mümkün olmuştur. Zira daha önce Rasûlullah (s.a.s.)
bundan haberdar değildi. Anlaşılan bu şekliyle bir defa vaki olmuş,
bilâhare aynı yerde onun bilgisi ve istemesiyle Kur’an’ı cinlere
okuması bir veya birkaç defa gerçekleşmiştir.
“Doğrusu biz hayrete düşüren bir Kur’an dinledik.” Onlarda bıraktığı
ilk tesir, şimdiye kadar alışık olmadıkları “hayrete düşüren” bir
şey olmasıydı. O, kalplerinde bir ürperme meydana getirmişti. İşte
bu hal, onu açık bir kalple, incelmiş duyguyla, derin bir zevkle dinleyip
duyan kimselerde Kur’an’ın bıraktığı bir tesirdir. Evet, hayrette
bırakır, zira ruhlara ve kalplerin derinliklerine işleyen güce,
fevkalâde bir câzibeye, büyük bir etkiye sahiptir. Hayrete düşürür.
Bu, cin topluluğu üzerinde bıraktığı tesirden fiilen de anlaşılmıştır
ki, onlar hakikaten bundan zevk almışlardır.
“Doğru yola götüren...” Bu da Kur’an’ın ikinci açık bir sıfatıdır.
Ve Kur’an’da bu özellik mevcuttur. Bunu cinlerden bir topluluk,
hakikatini kalplerinde buldukları anda hissetmişlerdi. “Rüşd” kelimesi,
geniş manası olan bir kelimedir. Kur’an bu sıfatıyla hidâyete,
hakka ve doğruya götürmektedir. Rüşd kelimesi bunlardan başka,
şu mânâları da ihtiva etmektedir. Olgunluk, üstünlük; hidâyete,
hakka ve doğruya ileten bir bilgi ve bu hakikatleri kalp gözüyle
görebilme idrâki... İşte bu vasıflarıyla kalpte öyle bir hal meydana
getirir ki; bu hal, sahibini hayra ve doğruya götürür.
“Ve biz O’na inandık.” Bu, Kur’an’ı dinledikten sonra sâlim bir
idrâkin gerektirdiği şey; yaratılışa uygun dosdoğru bir kabulden
ibarettir. Âyette zikredilen cinler ise, Kur’an’ı dinleyince hayrete
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
düşmüşler, büyülenmişçesine tesir altında kalmışlar; kendilerinden
geçecek kadar ruhî sarsıntı içine düşmüşlerdi. Sonra da bunlar
hakkı tanımış, kabul etmişler ve şuurlu bir şekilde “biz ona
inandık” diyerek imanlarını ilân etmişler; müşriklerin yaptığı gibi
ona karşı, ruhlarına tesiri sebebiyle, inad ve inkâr yoluna sapmamışlardı.
“Biz, Rabbimiz’e hiç bir şeyi ortak koşmayacağız.” İmanları açık,
sağlam ve hâlisâne idi. Vehme, şirke ve hurafeye bulaşmış değildi.
Kur’an’ın hakikatini idrâkten fışkırmış bir imanın da vasfı budur.
Kur’an’ın dâvet ettiği hakikat; şirke bulaşmayan bir tarzda Allahu
Teâlâ’nın vahdaniyetinden ibarettir.
Bundan sonra da cinler, Allah’ın hidâyeti karşısında kendi durumlarını
izah etmeye çalışmaktadırlar. Bundan onların da insanlar
gibi hidâyet ve dalâlet olmak üzere ikili kabiliyete sahip olduklarını
anlıyoruz. Bu topluluk, mü’minler olarak Rableri hakkındaki
inançlarından ve hidâyete eren ve dalâlete düşenler hakkında
besledikleri kanaatlerden söz etmektedirler.
“Doğrusu aramızda iyiler de vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır.
Bizler çeşitli yollarda olan topluluklardık. Yeryüzünde kalsak da Allah’ı
aciz bırakamayacağımız, başka yere kaçsak da O’nu aciz kılamayacağımız
gerçeğini şüphesiz anladık. Şüphesiz, doğruluk rehberi olan Kur’an’ı
dinlediğimizde ona inandık. Kim Rabbi’ne inanırsa, o ecrinin eksiltileceğinden
ve kendisine haksızlık edileceğinden korkmaz. İçimizde, kendini
Allah’a vermiş olanlar da yazık edenler de vardır. Kendini Allah’a veren
kimseler, işte onlar, doğru yolu arayanlar, ona lâyık olanlardır. Kendilerine
yazık edenlere gelince, onlar Cehennem’in odunları oldular.” (11-15)
Cinlerin bu açıklaması gösteriyor ki, içlerinde sâlihler de var,
sâlih olmayanlar da. İtaatkârı da var, zalimi de. Bunlar, cinlerin çifte
kabiliyette olduğunu; insanlar gibi hayra ve şerre kabiliyetleri
bulunduğunu göstermektedir.
“Mescidler şüphesiz Allah’a mahsustur. Öyleyse oralarda Allah’a
yalvarırken başkasını katmayın.” (18) Secdelerin veya secde mahalli
olan mescidlerin sadece Allah’a mahsus olacağı beyan buyurulmaktadır.
Böyle olursa gerçek tevhid mümkün olabilir, herkesin
mübtelâ olduğu her alâka, her kıymet ve her meyil geriye atılmış
ve hâlis ibâdetin sadece Allahu Teâlâ’ya mahsus olduğu gerçeği
ortaya çıkmış olur. Allah’a ibâdet ederken bazen insan, O’ndan
başkasına iltica ve kalbini açma durumuna girer.
Âyet, cinlerin sözü olduğu takdirde önceden geçen şu sözlerini
tekid etmiş olur: “Şüphesiz biz Rabbimiz’e hiçbir ortak koşmayacağız...”
CİN
- 81 -
Yani ibâdet ve secde yerinde ortak koşmayacağız. Bu, doğrudan
doğruya Allah’ın kelâmı ise cinlerin sözleri, Rablerine yönelmeleri
ve O’nu tevhîd etmeleri münâsebetiyledir. Bu da Kur’an üslûbuna
göre yerinde gelmiştir.
“De ki: ‘Size söz verilen yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi
kılmıştır, ben bilemem.’ Gaybı bilen Allah, gayb’a kimseyi muttali kılmaz.
Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır. Rablerinin
emirlerini tebliğ etmelerinden haberdar olmak için, her peygamberin
önünden ve ardından gözcüler salar, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır
ve her şeyi bir bir sayar.” Böylece ürpertici bir ifadeyle sûre son buluyor.
Başlangıcı da cinlerin uzun tafsilatlı ve büyük bir hayret ihtiva
eden sözlerinde ifadesini bulan korku, titreme, ürperme ve hayret
vericilikte olmuştu. Yirmi sekiz âyeti geçmeyen bu sûre şu gibi
esas hakikatleri ortaya koymaktadır: Bir müslümanın akîdesini
kuvvetlendirmeye yarayan şey; ona doğru, açık, ölçülü düşüncesini
hiçbir ifrat ve tefrite düşmeden, ruhunu bilgi ufuklarına kapamadan,
efsanevi vehimler peşinde koşmadan kendini inşa ve
tespit etme fırsatını vermektir. Kur’an’ı işitir işitmez iman eden ve
şu sözleri söyleyen cinler topluluğu ne kadar doğru söylemiştir:
“Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik
de hemen ona inandık... “ 270
Cinnet/Cünûn
Cin tutma, delilik, çılgınlık, davranış uyumsuzluğu, aklın zâil
olmasına cinnet diyoruz. Buna cünûn da denir. Cinnet Kur’ân-ı
Kerîm’de bu mânâda birkaç yerde geçer: “Yoksa O’nda Cinnet mi
vardır?”271 Diğer bir mânâsıyla; cin ve bu kelimenin çoğulu olarak
cinler veya cin taifesi demektir: “Cinlerden ve insanlardan.”272 Cinnet,
örtü ve gizlilik mânâsında değerlendirildiğinde; Cennet, cenân
(kalp), cünnet (koruyucu), cenîn ve mecnûn ile alâkalıdır.
Cinnet, dilimizde delilik mânâsına kullanılmaktadır. Cin çarpması
olarak da tanımlanmaktadır. Gözle görülmeyen varlık olan
cinlerin, insan vücuduna girerek, zarar verdiklerine inanan kimseler
vardır.
Cünûn (cinnet) hali, İslâm hukukunda önemli bir yer tutar.
Çünkü İslâm akıl dînidir. Ahkâmı da akılla anlaşılır. Cenâb-ı Hak
herkesi gücü yettiğince mükellef tuttuğundan İslâm fıkhı bu konu
üzerinde belli bir bölüm tahsis etmiştir. Fıkıhta bu konu ehliyete
270 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 316-318
271 34/Sebe', 8
272 114/Nâs, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
ârız olan haller diye adlandırılır. Bunlar, kişinin aklını gideren veya
azaltan hallerdir. İki kısma ayrılır:
1- Semâvî ârızlar: İnsanın kendi elinde olmayan: bunaklık, delilik,
unutkanlık gibi ârızlardır. 2- Mükteseb ârızlar: İnsanın kendi
elinde olan; cehâlet, sarhoşluk, zorlama gibi ârızlardır.
Semâvî ârızlardan olan delilik (cünûn) iki kısma ayrılır: 1-
Cünûn-ı mutbık: Kesilmeksizin sürüp giden akıl hastalığıdır. 2-
Cünûn-ı gayr-ı mutbık: Sürekliliği olmayan akıl hastalığına denir.
Cinnet; aklı örten, sağlam idrâki yok eden bir hastalıktır, demiştik.
Hasta, heyecan ve sarsıntı içindedir. Mecnun denilen hasta,
daima gayr-ı mümeyyiz çocuk hükmündedir. Kendisinden bedenî
teklifler düşer; fakat malî tekliflere muhâtap olur.
Ancak akıl hastalığının süreklilik miktarı ibâdetlerin cinsine
göre değişmektedir. Namaz yükümlülüğünün düşmesi için bunun
bir günden (24 saatten) fazla devam etmesi gerekir. Oruç için ise
tam bir ay devam etmesi şarttır. Ramazan ayı içerisinde geçici olarak
ayılıp kendine gelen kimse, daha sonra iyileşince Ramazan
orucunun hepsini kaza etmesi gerekir. Zekât yükümlülüğünün
düşmesi için ise akıl hastalığının bir sene devam etmiş olması şarttır.
Aksi takdirde zekâtını vermek durumundadır. Akıl hastalarının
sözlü tasarrufları mûteber değildir. Ancak hastalık nöbetlerinin
yokluğunda vâki tasarrufları geçerlidir.
Cinnet, atehle de alâkalıdır. Ateh; aklı örten ve sağlam idrâke
engel olan bir hastalıktır. Bu hastalığa tutulan Ma’tûh, temyiz gücüne
sahip değilse, mecnûn hükmündedir.273
Cünûn, edâ ehliyetini ortadan kaldırdığından, melankolik,
nevrastenik ve sar’alı kimseler, temyiz kudretine sahip olduklarında
tasarrufları geçerlidir.274 Mecnun ve ma’tuh ile ilgili hükümler
Mecelle’de geçmektedir.275
Tasavvuf dilinde cünûnun (cinnetin) cezbe ile bir yakınlığı vardır.
Halk indinde cezbe ve cünûn aynı şeyler telâkki edilmesine
rağmen, durum öyle değildir. Cünûn, kişinin yükselme yerine alçalması;
mânâsız ve olumsuz bir şekle düşmesidir.276
Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlerin dâvetinden ve özellikle Hz.
273 M. Ebu Zehra, Fıkıh Usûlü, İslâm Hukuku Metodolojisi, çev. Abdülkadir Şener,
Ankara 1973, 330; Ö. Nasuhî Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul
1967, I, 231
274 Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1978, 191
275 Ali Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İstanbul 1982, s.192, mad. 978, 979, 980
276 Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 319
CİN
- 83 -
Muhammed’in tevhid inancına yaptığı çağrıdan rahatsız olanların
bu seçkin kişilere yönelttikleri iftiralardan söz edilirken on bir
âyette mecnun kelimesi kullanılmıştır. Cünûnun terim anlamıyla
ilgili olarak yapılan değişik tarifler arasında yaygın olanı, Seyyid
Şerif el-Cürcânî’nin ef-Ta’rîfât’ında yer alan, “söz ve fiillerin nâdir
haller dışında normal cereyan etmesini engelleyen akıl bozukluğu”
şeklindeki tanımdır. Fıkhî sonuçları bakımından bir zihnî rahatsızlığın
cünûn kapsamında sayılmasını belirleyen unsur ise bu
hastalığın kişiyi temyiz gücünden yoksun kılıcı nitelikte olmasıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’e göre insanı insan yapan ve onu İlâhî buyruk
ve yasakların muhatabı kılan akıldır. Bu sebeple İslâm âlimleri
peygamberlerin özelliklerini açıklarlarken onların cünûndan
sâlim oldukları hususuna önemle işaret etmişlerdir. Akıl hastalığının
kaynağı, zekâ ile ilişkisi ve tedavisi konusuna insanlık tarihinin
çok eski dönemlerinden beri ilgi gösterilmiş, özellikle eski Yunan
fılozoflarınca bu hususta tarihî seyri içinde farklılıklar taşıyan değişik
görüşler ileri sürülmüştür. Ancak müslümanların konuya gerek
teorik gerekse pratik alanda gerçekçi ve insanî açıdan yaklaşma
noktasında önceliğe sahip oldukları kolayca söylenebilir. Daha
İslâm’ın İlk asırlarında akıl hastalığı ve hastaları hakkında seviyeli
eserlerin kaleme alınmış olması (fıkıh literatürü çerçevesindeki
incelemelerden ayrı olarak Ebü’l-Kâsım en-Nisâbûrî’nin ‘ükalâ’ü’lmecânîn
adlı eseri, bu konuda günümüze ulaşan güzel bir örnek
olarak zikredilebilir) ve akıl hastalarının tedavisine tahsis edilen
hastahaneler kurulmuş olması bu tesbiti doğrulayan delillerdir.
Akıl hastalığı ile İlgili hükümlere fıkıh kitaplarının değişik
bölümlerinde temas edilmesinin yanı sıra fıkıh usulü eserlerinde
“Semavî (insanların iradesi dışında oluşan) Ehliyet ârızaları” başlığı
altında cünûn hali özel olarak incelenmiştir.
Günümüz hukuklarında hâkim olan yaklaşım, tıbbın akıl hastalığı
kabul ettiği her rahatsızlığın kişinin fiil ehliyetini (özellikle
işlem ehliyetini) mutlaka ortadan kaldırmış sayılmaması yönündedir.
Buna göre akıl hastalığının bu anlamdaki ehliyeti etkileyebilmek
için temyiz gücünü, yani mâkul şekilde hareket edebilme
iktidarını, hastanın fiillerinin sebep ve sonuçlarını idrâk edebilme
kabiliyetini ortadan kaldıracak nitelikte olması gerekir. Meselâ
sara ve şizofreni tıp ilmi yönünden akıl hastalığı olmakla birlikte
kişinin sırf bu sebeple fiil ehliyetine sahip olmadığı söylenemez;
hukuken akıl hastalığı hükümlerinin uygulanabilmesi, bu hastalıkların
kişinin hukukî değerlendirmeye tâbi tutulan fiili işlediği
sırada temyiz kudretini ortadan kaldırmış olmasına bağlıdır. Bu
yaklaşım ile İslâm hukukundaki cünûn-ı mutbik ve cünûn-ı gayr-i
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
mutbik ayırımının temelindeki düşünce ve cünûna bağlanan fıkhî
sonuçlar arasında paralellik bulunduğu görülmektedir. Öte yandan
İslâm hukukunun, akıl hastalarının işlem ehliyeti bakımından
tam ehliyetsiz sayılması ve kural olarak bütün işlemlerinin geçersiz
kabul edilmesi noktasında Kara Avrupası hukuk çevresine dâhil
hukukların çoğunluğu ile birleştiği, akıl hastalarının yaptığı sözleşmeleri
hükümsüz değil, feshedilebilir nitelikte sayan ve fesih
imkânını da sadece kötü niyetli (akıl hastalığını bilen) kişiye karşı
tanıyan İngiliz hukukundan ise ayrıldığı tesbit edilebilmektedir.
Cünûn bir tasavvuf terimi olarak dervişliğin ilk, sekr halinin
son basamağını ifade eder.277
“Düşünmediler mi ki arkadaşları (Muhammed)de hiçbir cinnet yoktur,
o apaçık bir uyarıcıdır?”278 Cinnet, cin cemâati anlamına geldiği
gibi,279 cinin etkisi ile düşünce yetisinin örtülmesi, yani delilik anlamına
da gelir.
Müşrikler, Hz. Muhammed’i (s.a.s.), cinin etkisinde kalıp delirmiş
bir insan sanıyorlardı: “(İnkârcılar, Muhammed (s.a.s.) hakkında)
“Allah’a yalan mı uydurdu, yoksa kendisinde cinnet mi var?” (dediler).”
280; “O, kendisinde cinnet bulunan bir adamdır, başka bir şey değildir.
Hele bir süreye kadar onu gözetleyin.” 281
Hz.Muhammed’in (s.a.s.), öldükten sonra bedensel dirilmekten
söz etmesini, bir deli saçması sanıyorlardı: “O, size öldüğünüz,
toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman yeniden hayata çıkarılacağınızı
mı söylüyor, bununla mı sizi tehdit ediyor? Heyhat, heyhat, tehdit edildiğiniz
şey ne kadar uzak (ne olmayacak bir tehdit)!” 282
Aşağıdaki âyetler, Hz. Muhammed’i cinlerle ilişkili, onların etkisiyle
aklı karışmış sanan müşrikleri reddetmekte ve onun açık
anlatımlı bir peygamber olduğunu vurgulamaktadır: “De ki: “Size
bir şey öğütleyeyim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker durup düşününüz!
Arkadaşınızda hiçbir cinnet yoktur. O, çetin bir azabın arefesinde
sizin için bir uyarıcıdır.” 283; “Yoksa ‘Onda bir cinnet var’ mı diyorlar? Hayır,
o, kendilerine gerçeği getirdi, fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.” 284
Birinci âyette, bu savın sahiplerine, ikişer ikişer, teker teker
277 İbrahim Kâfi Dönmez, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 125-129
278 7/A’râf, 184
279 11/Hûd, 119; 37/Sâffât, 158; 32/Secde, 13
280 34/Sebe’, 8
281 23/Mü’minûn, 25
282 23/Mü’minûn, 35, 36
283 34/Sebe’, 46
284 23/Mü’minûn, 70
CİN
- 85 -
durup Hz. Muhammed’in (s.a.s.) durumunu iyice düşünmeleri,
onda delilik bulunmadığı, onun ileride bulunan şiddetli bir
azaba karşı uyaran bir peygamber olduğu; ikinci âyette de Hz.
Muhammed’in kendisinde cinnet bulunan bir şaşkın olmadığı, insanlara
gerçeği getiren bir uyarıcı olduğu, fakat hitabettiği insanların
çoğunun gerçekten hoşlanmadığı vurgulanıyor.
Evet, düşünenler, Hz. Muhammed’de delilik olmadığını, onun
cinlerle bir ilişkisi bulunmadığını anlar. Bir delinin ağzından bu
hikmetler çıkar mı? Bunu söyleyen, apaçık bir uyarıcıdan, bir Hak
elçisinden başkası olamaz.
Araplar, Peygamberimiz’in cinle ilişki kurduğunu, cinin etkisinde
bulunduğunu, söylediği sözlerin, kendisini hükmü altına alan
cinin sözleri olduğunu iddia ediyorlardı. İşte âyetlerde onların bu
iddiaları reddedilmekte, çokları hoşlanmasa da insanlara hakkın,
yani gerçek vahiy sözlerinin geldiği vurgulanmaktadır. Araplar,
Hz. Muhammed’i, bir şâir veya kâhin gibi görüyorlardı. Oysa ne
Hz. Muhammed, abartmacı bir şâ’ir, ne de Kur’ân hayallerle dolu
şâir sözleriydi:
“Biz ona şiir öğretmedik, zaten şiir ona yakışmaz da. O(na vahyedilen),
sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’ân’dır.” 285
“Muhakkak ki o (Kur’ân), âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Güvenilir
Ruh indirdi; Senin kalbine, uyarıcılardan olman için. Apaçık Arapça
bir dil ile. O, evvelkilerin Kitâblarında da vardır.” 286
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Her yalancı,
günahkâr kimseye iner. O yalancılar, (şeytanlara) kulak verirler, çokları
da yalan söylerler (yahut şeytanlar, meleklerin konuşmalarına kulak
verirler, fakat çoğunluğu da yalan söyler). Şâirlere gelince onlara da azgınlar
uyar.”287 âyetlerinde, Hz. Muhammed’e şiir öğretilmediği, şiirin
ona uygun olmadığı, ona vahyedilenin, şiir değil, bir öğüt ve
açık anlamlı bir okuma olduğu, bu vahiyleri, Güvenilir Rûh’un, Hz.
Muhammed’in kalbine, açık Arapça bir dille indirdiği vurgulanmaktadır.
288
Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları
Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde, Hicaz bölgesinde bir kısım
285 36/Yâsin, 69
286 26/Şuarâ, 192-196
287 26/Şuarâ, 221-224
288 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y., 4/ 439-441
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
Araplar da Melek-Cin ve Şeytan gibi rûhânî varlıklara ibâdet
ediyorlardı. Bunlardan, meleklerin Allah katında saygın bir yeri
olduğuna, bu yüzden kendilerinden daha şanslı olduklarına inanıyorlardı.
Eğer onlara ibâdet eder, hürmette kusur etmezlerse
onların, Alah katında kendilerine şefaat edeceklerini düşünüyorlardı.
“Câhiliye Araplarına göre melek, bir parça Tanrı niteliğinde
yahut Cin’in üstü olan, saygıya, hatta tapılmaya lâyık, fakat gözle
görülmez bir varlık idi. Fakat tabiatüstü varlıklar hiyararşisinde,
meleğin yeri belirlenmişti. O da: Câhiliye inancında bazen melek,
Allah ile insanlar arasında bir şefaatçi, ya da aracı idi. Çok kere de
kendisi tapınma objesi olarak kabul edilirdi.” 289
Melekleri tanrılaştıranlar, onlar adına yeryüzünde timsaller/
heykeller yapmışlardı.290 Yapılan bu timsaller, meleklerin yeryüzündeki
birer sembolleriydiler. “Biz onların sûretlerini yapıp, onlara
dişi isimler vererek tapındığımız zaman, Alah’ın katında bize
şefaatçi olurlar” diyorlardı.291 Hâlbuki bu düşüncelerinde dalâlet
içindeydiler. Kur’ân-ı Kerim’de bu husus dile getirilerek reddedilmiştir:
“Ve size: (Allah) melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin diye
emretmez...” 292
Câhiliye Arapları, cinleri de ulûhiyet derecesine çıkarıyorlar,
onları ilah ediniyorlardı. Kur’ân-ıKerim, onların cinler hakkındaki
inançlarını şöyle dile getirir: “Allah ile cinler arasında soy bağı icad
ettiler.”293 “Cinleri Allah’a ortak koştular, bilgisizce O’na oğullar ve kızlar
yakıştırdılar. Hâşâ O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.”294
Cinlerin gaybı bildikleri, insanlara zarar vermeye kadir oldukları,
hastalıkların çoğunun onlardan geldiği, tedavilerinin de ancak
cinlere yakın olmakla mümkün olacağı inancı da câhiliye halkı
arasında yaygındı. Bir kimse bir ev aldığı veya bir mal sattığı zaman,
evvela cinler için kurban keserdi. Bunu aldığı evde mutlu olmak,
sattığı maldan da hayrın azalmaması için yapardı.295 Cinlere
tapınma, ilâhî dinlerin tahrifinden geriye kalan bozuk bir inançtır.
Şeytana tapma, onu Allah’a ortak koşma konusundaki inançları
da, cinler hakkındaki inançlarından farksızdı. Câhiliyyeye göre
şeytanlar da cinlerde olduğu gibi, putların veya kutsal bildikleri
289 3/Âl-i İmran 80; İbn Kesir, Tefsir IV, 377; Yazır, M.H., a.g.e., VIII, 5381; İzutsu,
T., Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 19
290 Âlûsi, Bulûğu'l-Erab, II, 197
291 Yazır., M.H., Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4594; 39/Zümer, 3
292 3/Âl-i İmran, 80
293 37/Sâffât, 158
294 6/En’âm, 100
295 M.N. el-Câhız, Edyânu’l-Arab, s. 125-126
CİN
- 87 -
şeylerin içinde ikamet ederler, insanlara oradan hitap ederler, bazı
gaybî bilgileri onlara haber verirler, birtakım gizli konularda kendilerine
yol gösterirlerdi. Bu sebeple de ibâdet edilmeye saygı duyulmaya
lâyık varlıklar olarak görünüyorlardı. 296
Melek-Cin-Şeytan ve rûhânî varlıkları tanrılaştırma inancı,
aslında içinde bulundukları ortamın, kendileri üzerinde meydana
getirdiği menfi baskının neticesi olarak düşünülebilir. Hanif
dînînin gerçeklerinden uzaklaşan insanlar, geride bıraktıkları
kültürel mirasın izlerim, başka başka varlıklar üzerinde görme ve
böylece tatmin olma yoluna girişmişlerdi. Bu varlıklar bazen korku
ve dehşet saçan varlıklar, bazen de kendilerinden yardım ve
dostluk umulan varlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Pek tabiidir
ki, bu tür inançlar, beraberinde kehânet ve arâfet gibi düşüncelerin
doğmasını da mümkün kılmıştır. Bu işlerle uğraşan kimseler,
yegâne sığınak kabul edilmiştir.297
Yukarıda ifade edildiği gibi, bütün bunlar Kur’an ve Sünnet
tarafından reddedilmiş inançlardır. Şirk koşma en büyük günah
sayılmıştır.298
Câhiliyede Cin ve Şeytan İnancı: Câhiliye Araplarının cinler
hakkındaki inançları ise, melekler hakkında sahip oldukları inançların
zıddı idi. “Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
ve düşman kalmış tarafını (cinler ve şeytanlar) temsil ediyorlardı.
Hz. Peygamber’in bi’seti esnasında, cinler müphem ve gayr-ı
müşahhas ilahlar arasına girmekte idi.”299 Mekke Arapları, cinler
ile Allah arasında neseft karabati bulunduğunu söylüyorlar 300
ve onları Allah’ın şerikleri mertebesine çıkarıyorlardı.301 Cinlere
adaklar adayıp kurbanlar kesiyorlar302 ve onlardan yardım talep
ediyorlardı. 303
Câhiliye Araplarının bu konudaki inançları incelendiği zaman,
onların cinleri, muhtelif sûretlere girebilen varlıklar olarak telakki
ettikleri görülür. Bu cümleden olarak mesela, “Gûl”, onlar için
bir çeşit cindir. “Suûlat”, cindir. Bazı yılanlar (Engerek yılanı) ve ev
yılanları, cindir. Siyah köpek, şeytandır (cin nevinden) hırçın deve
296 Âlûsî, a.g.e., II, 197
297 İbn İshak, Sîre, s. 13; Mesûdî, Mürûcu'z-Zeheb, II, 173
298 4/Nisâ, 48; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.,
75-77
299 Macdonald, B.D., "Cin" maddesi, İ.A., III, 192
300 37/Sâffât, 158
301 6/En’âm, 100
302 6/En’âm, 128
303 72/Cinn, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
(hecin devesi) cindir gibi. Câhiliye Araplarına göre, cinler mutlak
olarak zararı dokunan, korkunç yaratıklardır. “Esas itibariyle
Tanrılar dost, cinler düşmandırlar.”304 Bu sebepten, kötülüklerin,
hastalıkların kaynağı cinlerdir. Aynı zamanda cinler, şairlerin ve
kâhinlerin de bilgi kaynağıdır.”305 Bir kimsenin şair olabilmesi için
görünmeyen dünya hakkında ilk elden bilgi sahibi olması gerekir.
Bu bilgi de kendi şahsî görüşü ile değil, cin denilen -onlara göreüstün
varlıkla derûni münasebetler kurmak sûretiyle elde edilir.” 306
Cinler ve şeytanlar hakkında garip akidelere sahip olan câhiliye
Arapları, bunları hep aynı cinsten sayıyorlardı. İblis-şeytan ve cin
kavramları, onların zihninde daha çok, kötülük, düşmanlık, korku
ve felaket çağrıştıran kelimelerdir. Bu korku ve endişe, onları,
bu tür varlıkların zararından korunmak için çeşitli sebeplere başvurmaya,
sevketmiştir. Bunlar arasında, büyüler, tılsımlar, onların
tasvirlerini yapmalar ve onları ilahlaştırmalar, onlara adaklar ve
kurbanlar kesmeler sayılabilir.307 Câhiliye Araplarının, cinler-şeytanlar
hakkındaki inançları, ülkemizde de hemen hemen aynıdır.
“Şeytan çarpmak”, “cin çıkarmak” gibi deyimler buna işaret etmektedir.
Cinlerin-şeytanların vereceği zarardan korunmak için
başvurdukları sebeplerden; onların tasvirlerini, timsallerini yapmak
ve onları ilahlaştırmak konusu ile kurban ve adak konusu
hâriç, büyü yapmak, tılsımlar yapmak gibi koruyucu çarelere -onlara
göre- başvurmak hemen aynıdır. 308
Hadislerde Cin ve Şeytan İnancı: Kur’an ve Sünnette, cin ve
şeytandan bahsedilmektedir. Kur’an’da cin kavramı, başlı başına
bir sûreye isim olarak verilmiş ve orada cinler konu edilmiş olduğu
gibi, ayrıca değişik yerlerde 22 yerde geçmektedir. Şeytan
kelimesi ise, gerek tekil olarak gerekse çoğul olarak Kur’an’da
88 yerde geçmektedir. Hz. Peygamber’in hadislerinde ise, her iki
kelime çok yerde konu edilmiştir. Yani Kur’an ve Sünnet, cin ve
şeytanın varlığını kabul etmektedir. Hatta onların yaratılış özelliklerinden
bahseder: Bu, Kur’an’da şöyle geçer: “Cinleri dumansız
ateşten yarattık.”309 Fahruddin Râzi, “Mükellef varlıklar dört gruptur;
Melekler, insanlar, cinler ve şeytanlar” şeklinde açıklamada
bulunduktan sonra, başka bir rivâyeti de naklederek: “Cinlerin iyi
ve kötü olanları vardır. Şeytanlar, cinlerin kötü olanlarına verilen
304 Hitti, P., Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 147-148
305 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, III, 269; Ateş. S., Yüce Kur'an'm Çağdaş Tefsiri, X, 98
306 İzutsu, T, Kur'an'da Allah ve İnsan, 159
307 6/En’âm, 100; Alûsî, a.g.e., III, 197
308 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 83-85
309 15/Hıcr, 27
CİN
- 89 -
isimdir” der.310 Kur’an ve hadislerde, şeytan, kötülük timsâli olarak
ele alınır.311 Cinlerden bahsedilirken ise, onların müslüman olanlarından,
Kur’an dinleyenlerinden söz edilmektedir.312 Fakat bununla
birlikte, cinlerin, câhiliye Araplarının korku ve dehşet saçan
varlıklar olarak kabul edilişleri şeklindeki inançlar da, bir kısım
hadislerde çok açık olarak görülmektedir. Yani Sünnet, cinlerin
korku, dehşet ve zarar veren yaratıklar oluşundan bahsetmektedir.
Bir iki örnek görelim:
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Gece karanlık olduğu
zaman yahut akşama girdiğiniz vakit- çocuklarınızı (dışarı çıkmaktan)
yasaklayın. Çünkü şeytanlar, o sırada dağılırlar. Geceden bir saat
geçince (dışarıdaki) çocuklarınızı (evlerinize) koyun. Allah’ın ismini
anarak -Bismilllâhirrahmânirrahîm- diyerek kapıları kapatın. Çünkü
şeytan kilitlenmiş kapıyı açamaz. Yine sizler Allah’ın ismini anarak
-Bismilllâhirrahmânirrahîm diyerek- kaplarınızın ağızlarını bağlayın.
Bismillâh diyerek üzerlerine enlemesine bir şey koymak sûretiyle de olsa
kaplarınızın ağızlarını örtün. Kandillerinizi söndürün.” 313
Kur’an ve Sünnet’e göre cinler de mükellef varlıklardandır. Bu
husus Kur’an’da “Ben insanları ve Cinleri bana ibâdet etsinler diye yarattım”
314 âyetiyle anlatılmıştır. Konuyla ilgili diğer bir âyet şöyledir:
“Ey muhammed, Kur’an’ı dinleyecek Cinlerden bir kısmını sana yöneltmiştik.
Onlar, Kur’an’ı dinlemeye hazır olunca birbirlerine: “Susun!”
dediler. Kur’an okunması bitince, her biri birer uyarıcı olarak milletine
döndüler.” 315
Yaratılış keyfiyeti ihtilaflı olmakla birlikte Kur’an ve Sünnet,
cin ve şeytanın varlığını kabul etmektedir. Cinler, öyle tamamen
korku timsâli değil, ama zararları da olabilen, Allah’ın yaratmış
olduğu, insanların göremediği bir çeşit varlıklardır.
Cinlerle İblis arasındaki ilişki konusunda ihtilâf vardır. İbn Abbas,
İbn Mesud, İbn Müseyyeb, Katâde, İbn Cerir gibi sahâbî ve
tabiîlere göre, cinler meleklerin bir çeşididir. İblis de bunlardan
gelmiştir. Bu görüşe göre cinler, meleklerden bir zümredir. Said
bin Cübeyr ve Hasan Basrî ise, İblis’in meleklerden olmadığını, Hz.
Âdem nasıl insanların aslı (atası) ise, İblis’in de, cinlerin aslı (atası)
310 F. Râzi, Mefâtihu'1-Gayb, I, 82
311 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64; 47/Muhammed, 25; 4/Nisâ, 60; 27/Nemi, 24; 29/
Ankebût, 38; 58/Mücâdele, 19
312 72/Cinn, 1-2
313 Müslim, Eşribe 15, 95
314 51/Zâriyât, 56
315 46/Ahkaf, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
olduğunu ileri sürmektedir.316 İkinci görüş, daha sahih kabul edilmektedir.
Cinlerin, yırtıcı hayvanların yaratıcısının İblis olduğu
inancı, müşrikler arasında yaygın olduğu sanılmaktadır. Bu inanç
mecusi görüşüne yakındır.317
Görüldüğü gibi cin ve şeytan hakkındaki gerek Kur’an ve gerekse
Hadisler, Câhiliye Araplarının inançlarının yanlış olduğunu
beyan ederek, doğrusunun nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş,
onların bu konudaki inançlarını ıslah ederek kabul etmiştir.
Melek, cin, şeytan gibi varlıklar hakkındaki Câhiliye inançlarına
benzer inançlar, eski Türkler arasında da görülmektedir. Hâlâ
bunların bir kısmı geçerliliğini devam ettirmektedir. Eski Türklerde
“İye” kavramı önemli bir yer işgal eder. “İye” Tanrının emri
dışına çıkmayan varlık demektir. İyeler çoktur. Yardımcı iyeler ve
kara iyeler diye kısımlara ayrılır. Yardımcı İye’ler, bir anlamda, Meleklere
tekabül eder. Kara iyelerin başında gelen “Erlik”, Şeytanın
fonksiyonunu icra eder. İnsanlara her türlü kötülük vermeyi ve
tuzak kurmayı amaç edinmiştir. Issız yerlerde, ırmak kenarlarında
ağıl, samanlık gibi yerlerde iskân eden kara iyelerden “Al karası”
(Al bastı da denir), Türk dünyasının hemen her yöresinde bilinmektedir.
Doğum yapan kadınlara, yeni doğan çocuklara musallat
olarak onlara zarar verir. O, insanları bunun kötülüğünden ancak
“Kam” adı verilen, Kâhin ve Büyücüler kurtarabilir. Bu inanca ülkemizde
hemen her yörede rastlanmaktadır. 318
Türklerdeki bu iye kavramının, kendilerinin sahip oldukları ve
muhtemelen de, tek Tanrılı bir dînî inançtan gelmiş olabileceğini
düşünüyoruz. Ancak bu inanç sisteminin keyfiyetinin ne olduğu,
meçhûlümüzdür. Bununla beraber, gerek İbrahim Kafesoğlu,
“Eski Türk Dînî” isimli eserinde, gerekse Hikmet Tanyu, Türklerde
Tek Tanrı İnancı” eserinde bu konuda ciddi araştırmalar yapmışlardır.
319 Fakat yine de kesin olarak “şöyle bir dînin inanç esaslarındandır.”
diyemiyoruz. Ne olursa olsun, hangi kelime ve kavramlarla
açıklanırsa açıklansın inaçlar arasındaki benzerlik, çok açık
olarak görülmektedir.
İslâm’da cin ve şeytan’ın zarar verebileceği kabul edilmiştir.
Ancak bunların zararlarından korunmak için, kâhin, büyücü,
kam gibi kimselere yahut onların yaptıkları tılsımlara güvenme
316 Ateş Süleyman, İslam’a İtirazlar Kur'an-ı Kerim'den Cevaplar, s. 47
317 Kurtûbî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur'an, IV, 2488
318 Kalafat, Y., Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri, s. 20-27
319 Kafesoğlu, İ. "Eski Türk Dini"; Tanyu, H. "Türklerde Tek Tanrı İnancı,
A.Ü.İ.F.Y.
CİN
- 91 -
reddedilmiş, gerçek sığınılacak gücün Allah olduğu her zaman
özellikle vurgulanmıştır. Bunun için gerek Kur’an’da320 ve gerekse
Hz. Peygamber’in hadislerinde sığınma (istiâze) örnekleri
verilmiş,321 o şekilde yapılarak Allah’a sığınılması istenmiştir.322
İfrît
İfrît, cinlerin reisi veya en güçlü, zeki, kurnaz ve zararlı olanına
verilen isimdir. İfrit kelimesinin menşei hakkında farklı görüşler
olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre “bir kimseyi yere serme,
toza toprağa bulama; çok istenen bir nesnenin zihinde hayal
edilip göze bu şekilde gözükmesi” anlamlarına gelen Arapça ‘afr
kökünden türetilmiş olup, “kurnaz, şerir, çetin, yaratılışı güçlü,
kızgın ve öfkeli kimse” mânasındadır. İfrit, bu anlamları dolayısıyla
cin ve şeytanlar için olduğu gibi mecâzî anlamda kötülük
ve şeytanlıkta aşırı giden insanlar için de kullanılır. İbn Kuteybe,
Zemahşerî, Râgıb el-İsfahânî ve İbnü’1-Esîr gibi müellifler kelimenin
taşıdığı “habîs, çetin, güçlü kuvvetli” anlamlarına dikkat çekerek
bunun hem şeytanı hem de bu karaktere sahip insan ve hayvanları
ifade edebileceğini belirtmektedirler. Nitekim Zü’r-rumme
bir şiirinde yaban öküzünü tasvir ederken, “O, gecenin karanlığında
ifritin izinde parlayan yıldız gibidir” diyerek ifrit kelimesini
cin için kullanır. Kisâî de Mesleme b. Abdül-melik’i överken onu
ifrite benzetip, “Onların şeytanı olan ifrit, sizin için bir mülkün
ve bir yerleşim yerinin olmadığını söylemiştir” der.323 İfrite bazan
nifrit ile beraber ikileme biçiminde de rastlanır. Bir hadiste, “Allah,
malı ve ehli konusunda belâ ve musibete uğramayan ifrit nifrit
kişiye buğzeder” şeklinde geçmektedir. 324
Ahd-i Atîk’te Hz. Süleyman ve Sebe melikesinden söz edilmesine,
Süleyman’ın şöhretini duyan melikenin ona büyük bir alayla
ve çeşitli hediyelerle geldiği, Süleyman’ın yanında çok sayıda ordunun
bulunduğu bildirilmesine rağmen325 cinlerden ve ifritten
bahsedilmemektedir. Eski Mısırlılar, kötü bir ölümle ölen kimsenin
ifrite dönüştüğüne ve onun ruhunun sık sık öldüğü yeri ziyaret ettiğine
inanırlardı. Câhiliye Arapları ise gözle görülmeyen varlıkları
“hin” ve “cin” olarak iki gruba ayırırlardı; cinlerin insanlarla beraber
oturanına “âmir”, çocuklara musallat olanına “ruh”, bunların
zâlim, bozguncu ve azgınlarına “şeytan”, kötülükte daha
320 72/Cinn, 6, 22; 114/Nâs, 6
321 Buhârî, Deavât 163; Tirmizî, Deavât 467, 473
322 Tirmizi, Deavât 490, 508; Ali Çelik, a.g.e., s. 85-90
323 Kurtubî, XIII. 203
324 İbnü'1-Esîr, "afr" md.; Lisânu'l-'Arab, "afr" md.
325 I. Krallar 10/1-4; II. Tarihler, 9/1-12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
aşırı gidenlerine “mârid”326 ve en güçlü, en kötü olanlarına da
“ifrit” adını verirlerdi.327 Buna göre ifrit “kötülük ve şeytanlıkta
çok aşırı gitmiş, tuttuğunu koparan; kuvvetli, becerikli, ele avuca
sığmaz bir hilekâr” demektir. İfritin asıl adının İbn Abbas’a göre
Sahr, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’ye göre Zekvân, Şuayb
el-Cübbâî ve Nehhâs’a göre Kuzen olduğu rivâyet edilirse de ifrit
kelimesi özel isim olmayıp bir varlık türünün belirtilen niteliklere
sahip olanlarını ifade ettiği için Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı gibi
çoğunlukla “cinden”, “insandan” vb. açıklamalarla kullanılmaktadır.
Bununla birlikte cin kavramındaki belirsizlik sebebiyle ifritin
mâhiyetini tam olarak tesbit etmek zordur. Bir taraftan gûl
ve sil’ât gibi ifritin de cinlerin bir türü olduğu belirtilirken, diğer
taraftan Kur’an’daki ifritin cinlerden bir taifenin özel adı olmayıp
Neml sûresinin 39. âyetinin baş tarafında da ima edildiği üzere
“âsi, mağrur” anlamına geldiği ileri sürülmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ifrit kelimesi bir defa geçmektedir.328 Burada
Hz. Süleyman’ın emrinde insan, kuş ve cinlerden orduların
bulunduğu bildirilmekte, Belkıs’tan haberdar olan Süleyman’ın
Belkıs’ın tahtını kısa zamanda kimin getirebileceğini sorması üzerine
“cinlerden bir ifrif’in, “Sen daha yerinden kalkmadan onu sana
getirebilirim” dediği haber verilmektedir. Aynı yerde ifrit, kendini
Süleyman’a tanıtırken güçlü ve güvenilir olduğunu belirtmiştir.
Kur’an’ın cinler arasında yer aldığını bildirdiği ifrit, Taberî’ye göre
cinlerin reisi veya onların en güçlüsü, Mücâhid ve Katâde’ye göre
en azgını, Ma’mer’e göre en zeki ve kurnazıdır. 329
“Cinlerden bir ifrit” ifadesi bazı hadislerde de geçmektedir. Ebû
Hüreyre’den gelen bir rivâyette cinlerden bir ifritin namazını ifsat
etmek için Hz. Peygamber’e musallat olduğu, Rasûlullah’ın onu
yakalayarak mescidin direklerinden birine bağlamak istediği, fakat
Hz. Süleyman’ın bir duasını hatırlayınca ifriti köpek kovar gibi
kovduğu bildirilmektedir.330 Bu hadisin farklı bir rivâyetinde ifritin
kedi sûretinde Hz. Peygamber’in karşısına çıkıp yüzüne bir ateş
parçasıyla çarpmaya kalkıştığı ifade edilmiştir. Hz. Âişe’ye atfedilen
rivâyete göre Rasûl-i Ekrem onu yakalayıp yere yatırarak hırpalamıştır.
Yahya b. Saîd’den nakledilen bir rivâyette Rasûlullah’ın
İsrâ gecesi cinlerden bir ifriti gördüğü kaydedilmektedir. 331
326 37/Sâffât, 7
327 Câhiz, I, 291; Cevâd Ali, VI, 709
328 27/Neml, 39
329 Taberî, XIX, 161-162; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 197
330 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298; Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40, Tefsir 38/2;
Müslim, Mesâcid 39
331 İmam Mâlik, el-Muvatta, Şi’r 10
CİN
- 93 -
Bazı İslâmî kaynaklarda anlatıldığına göre cinlerden olan ifrit
diğer cinlerdeki özellikleri taşıyan, onlar gibi irade sahibi, erkeği-
dişisi bulunan, çeşitli şekillere girebilen bir varlıktır. Câhiliye
dönemine ait bir kısım telakkilerin aksine Kur’an’da cinlerin güçlerinin
sınırlı olduğuna işaret etmek için “kitaptan ilmi olan kişinin”
332 Belkıs’ın tahtını ifritten daha çabuk getireceği vurgulanmıştır.
Halk edebiyatında ifrit dumandan yaratılmış dev gibi bir cin
olarak tasvir edilir ve bu özelliği sebebiyle onun sıkıştırılmış olarak
bir şişe içerisine konulup hapsedilebileceğine inanılır. Kur’an’da
yer alan, cinlerin “hâlis ateşten” yaratıldığı bilgisiyle333 halk edebiyatındaki
ifritin dumandan yaratıldığı inancı arasında bir ilgi
kurulabilir. İfritin kanatlı bir mahlûk olduğu, büyük bir güce sahip
bulunmasına rağmen bazı büyü vasıtalarıyla emir altına alınabildiği
yine halk edebiyatında rastlanılan telakkilerdir. Halk
kültüründe ifritin şekli, gücü ve yaptığı işler çerçevesinde oluşan
inançlar İslâmî kaynaklardan çok İslâm öncesi din, kültür ve medeniyetlere
dayanmaktadır.334
Peri
Peri, pek güzel olduğu kabul edilen bir cin tayfası ve özellikle
bunların dişi olanı hakkında kullanılır. Cin tayfasından olduklarından,
lâtif varlıklardır, görünmezler. İnsanların çok güzel olanları
hakkında da zaman zaman bu kelime kullanılır ve “peri yüzlü,
peri gibi” denilir. Halk arasında, bâzı ortamlarda yaşadıklarına
inanılır.
Cinlerin pek güzel olarak tasavvur edilen dişisi olarak kabul
edilen “peri” terimi, Türk Edebiyatında mecâzen çekici, güzel ve
akıllı kadın için kullanılır. Eski Türk Edebiyatında peri, ancak sihir
ve büyük yolu ile elde edilebileceği; çeşme, pınar ve hamamlarda
bulunabileceği, insanlarla ünsiyete gelmemesi, onlardan kaçması,
göze görünmemesi, son derece güzel ve tesirli oluşu, görenin
aklını başından alması, bazen insanları kendisine âşık edip
bağlaması, çeşitli kılıklara girmesi gibi inanışlar ile ele alınmıştır.
Daha çok sevgilinin güzelliğini anlatmak için kullanılır. Şairler genellikle
sevgililerinin güzelliğini dile getirmek için onları peri ile
kıyaslarlar. Peri, divan edebiyatında ve halk edebiyatında olduğu
gibi, Türk masal dünyasında da geniş yer tutmaktadır. Dede
Korkut Hikâyeleri’nden Tepegöz’de, Sarı Çoban, pınar başında
bir peri kızı ile birleşir. Masalların çoğunda peri, güzelliği kadar
332 27/Neml, 40
333 55/Rahmân, 15
334 Ali Erbaş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 516-517
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
iyilikseverliği ile dikkati çeker. Bütün bu özellikleri peri’nin modern
edebiyatta da kullanılan bir unsur olmasını sağlamıştır.
Gûl ve Gûlyabaniler
a) Câhiliyede Gûl İnancı: Câhiliye Araplarınca, tenha ve ıssız
yerlerde bulunduklarına inandıkları, değişik sûret ve renkli şekillerde
görünerek onları yoldan saptırıp helâk ettiklerini kabul
ettikleri, cin yahut şeytanlardan bir cins olarak bilinen hayâlî varlıklara
“Gûl” denir.335 Bunların dişilerine ise, “Suulât” adı verilir.336
İbn Sikkit (ö. 244/848) “insanı helâk eden her şey Gûl’dür.”der.337
Bunların bir yolcuya görünmesi, uğursuzluk kabul edilirdi. Bu
yüzden câhiliye Arapları, tenha ve ıssız yerlerin tekin olmadığına
her an karşılarına bir şeyin (Gûl) çıkabileceğine inandıklarından,
bu tür yerlerden geçerken “Bu vâdînin sahibine sığınıyorum” diyerek,
bir nevi onlardan, zarar vermemeleri için izin isterlerdi.338
Eğer yolda bir Gûl’a rastlanacak olsa, ne yapılacağı konusundaki
inançları ise şöyleydi: “Gûl’a rastlanınca onu bir darbede öldürmek
gerekir. Eğer ikinci darbe indirilirse, Gûl tekrar canlanır.” Bir
Arap şairi bunu şöyle dile getirir: “Gûl, bana dedi ki: İkinci defa
vur. Ben de ona yavaş ol, yerinde bekle hele. Zira ben (kılıcımı)
kalbe yerleştirirdim.” 339
Bir başka şair el-Behrânî, rastladığı bir Gûl ile mücadelesini
şöyle anlatır: “Ayın son günlerinde, gece zifiri karanlıkta Gûle bir
darbe indirdim, sanki toz duman oluverdi. İkinci defa darbemi
indirmiştim ki, (sanki bir) kuvvet onun ehlini koruyordu da (canlanıverdi).
Keşke o sağ elim kurusaydı da (o ikinci darbeyi indirmeseydim).”
340
Câhiliye Araplarının Gûl hakkındaki inançları o kadar ileri
gitmiştir ki, hatta Gûl ile evlenenler, onlardan çoluk çocuk sahibi
olanların varlığına dahi inanırlardı. Mesala, Amr bin Yerbu’ bunlardandı.
341
Amr bin Yerbu’ hakkında şöyle bir rivâyet vardır: “Amr bin Yerbu’
Gûl ile evlendi. Ondan çocukları oldu. Onun yanında uzun zaman
kaldı. Gûl memleketi tarafından şimşek çaktığı zaman, Amr’a
335 Kamus, III, 307; Alûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 340; Nevevî, Minhâc (Şerhu Müslim),
XIV, 216-217
336 Nedvî, İslâm Tarihi, Hazırlayan: E. Edib, I, 304
337 İbn Manzur, Lisân, XI. 507
338 İbn İshak, Sîre, s. 92; İbn Hişâm, Sîre, I, 201; İbn Manzur, a.g.e., XI, 508
339 Âlûsî, a.g.e., II, 343
340 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 344
341 Âlûsî, a.g.e., II, 340
CİN
- 95 -
şöyle derdi: “Onu bana gösterme (onu benden gizle). Eğer onu
bana gösterirsen, çocuklarını bırakır, memleketime -kavmimin
bulunduğu yere- doğru uçarım.” Bundan böyle ne zaman şimşek
çaksa Amr, ridasıyla onun gözünü örter ve ona şimşeğin çakmasını
göstermezdi. Derler ki bir defasında Amr bin Yerbu’ gaflet etti.
Gece şimşek çakmasına rağmen Gülün yüzünü ridasıyla örtmedi o
da uçup gitti. Uçarken şöyle diyordu: Amr çocuklarını sıkı tut. Ben
çakan şimşeğin yeryüzüne kaçan kıvılcımıyım... 342
Gûl ile evlenme, yani cinlerle evlenme inancı ülkemizde de
yaygındır. Ne var ki böyle bir olayı ispat etmek çok güçtür. Cinlerle
evlendiğini (Gûl de cin taifesinden kabul edildiğinden o da
buna dâhildir) iddia eden kimseler de bunu ispat edememekteler,
sadece bir iddiadan ibaret kalmaktadır. Onun için bu tür iddia sahiplerinin
ruhî bir rahatsızlıkları olduğu akla gelmektedir.
Türkçemizde Gûl’e, “Gûlyabâni” denildiği gibi, câdu (cadı),
hortlak da denilir. Bütün bunlar, Gûl cinsinden korkunç yaratıklar
kabul edilir.343 Câhiliye Araplarının sahip oldukları Gûl inancının
varlığı, Gûlyabâni şekliyle hemen aynı kabul edilmiştir. Bunun
içindir ki, ıssız, tenha, harabe ve çöplüklerden geçerken, Câhiliye
Araplarının yaptıklarına benzer şekilde “Tû destur!..” denilerek
geçilir ve böylece Gûlyabanilerin zarar vermesinden korunulacağına
inanılır (Türk Edebiyatında da konu edilmiş olan Gulyabânîler
hakkında H. Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabânî” isimli eserini de
hatırlıyoruz).344
b) Hadislerde “Gûl” İnancı: Câhiliye Arapları arasında yaygın
olan “Gûl” inancının Hz. Peygamber’in hadislerinde hem müsbet
hem de menfi yönleriyle konu edildiğini görmekteyiz. Yani bir kısım
hadislerde zahiren “Gûl”ün varlığı kabul ediliyor gibi anlaşılıyor
ise de, diğer bir kısım hadislerde onun tamamen reddedildiği
ifade edilmektedir. Konu ile ilgili hadislerden örnekler görmeye
çalışalım.
Ebû Eyyüb el-Ensârî’den yapılan rivâyette “Gûl” ile yapılan
bir mücadeleden bahsedilmektedir. Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin
içinde hurma bulunan bir duvar bölmesi vardı. “Gûl” gelir ondan
alırdı. Bundan Hz. Peygamber’e şikâyet etti. Bunun üzerine
Rasûlullah şöyle buyurdu: “Git, onu gördüğün zaman, ‘Bismillâh,
Peygambere icabet et!’ de.” Sonra Ebû Eyyüb, “Gûl”ü yakaladı.
Fakat bir daha dönmeyeceğine yemin etmesi üzerine onu bıraktı.
342 Alûsî. a.g.e., II, 340, 341
343 Ozon, M.N. Osmanlıca Türkçe Sözlük, s. 237
344 Ali Çelik, a.g.e., s. 133-136
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
Müteakiben Hz. Peygamber’e geldi, Rasûlullah ona: “Esirin ne
yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin
etti” dedi. Rasûlullah: “o yalan söyledi ve esasen yalan söylemeye
de alışıktır.” buyurdu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ü bir kere daha yakaladı,
o bir daha dönmeyeceğine yemin edince, onu yine serbest
bıraktı. Sonra Rasûlullah’a geldiği vakit; “Esirin ne yaptı?” diye
sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin etti. (bıraktım)”
dedi. Daha sonra “Gûl”ü üçüncü kez yakalayınca, ona “seni
Rasûlüllah’a götürmeden bırakmayacağım.” dedi. Bunun üzerine
“Gûl” mukabelede bulundu. “Ben sana bir şey söyleyeceğim...
Âyet’el-kürsî; Evinde bunu oku, ne şeytan ne de başkası sana yaklaşamaz.”
Ebû Eyyüb, Hz. Peygamber’e geldi. Rasûlullah ona: “Esirin
ne yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ün dediklerini anlattı.
Rasûlüllah: “Doğru söyledi, fakat kendisi yalancıdır” buyurdu.345
Tirmizi’nin346 “Bu hadis hasen-gariptir” diyerek naklettiği bu
hadise benzer, çok sayıda hadis nakledilmiştir. Muaz bin Cebel,
Ubey bin Kâ’b, Ebû Useyd ve Zeyd bin Sâbit’in de bu konuda benzer
rivâyetleri vardır.347 Ancak hadis metinleri ayrı ayrı incelendiği
zaman farklı ifadelere rastlanmaktadır. Şöyle ki: Bu rivâyetlerden
Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Ebû Useyd’in rivâyetlerinde geceleri hurma
çalan varlık için “Gûl” tabiri kullanılırken, Muaz bin Cebel bunun
için “Şeytan” kelimesini kullanmış, Ubey bin Kâ’b ise, yeni buluğa
ermiş delikanli biri olduğunu anlatarak ona “Sen cin misin, insan
mısın?” diye sorduğunu, Onun cin olduğunu söylediğini, çalmış
olduğu hurmaları elinden almak isteyince, ellerini uzattığında,
elinin köpek ayağına benzediğini, üzerindeki tüylerinin de köpek
tüyü gibi olduğunu belirtmektedir. Bu konudaki Ebû Hüreyre’nin
rivâyetinde ise: “Birisi geldi”, şeklinde meçhul bir şahıstan bahsedilmektedir.
348 Hadislerde anlatılan ortak konu ise, biriktirilmiş
zekât hurmalarının çalınması, çalanın yakalanarak Rasûlullah’a
götürülmek istenmesi sırasında onun, Âyet el-Kürsi’nin faziletini
haber vermesidir.
Tirmizi’nin naklettiği Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin rivâyeti hakkında
“Bu hadis Hasen-Garibtir” denilmiştir.349 “Garip hadislerin ise, metin
yönünden tek kalmış yahut isnadı tek kalmış hadisler olduğunu
biliyoruz.”350 “Garip hadisler içinde makbul olanları bulunmakla
345 Tirmizî, Sevâbu'l-Kur’an 158; Mübârekfûrî, Tuhfetü'l-Ahvezî, VIII, 183-184
346 279/892
347 Aynî, Umdetü'1-Kâri, XII, 144-148
348 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
349 Tirmizi, Sevâbu'l-Kur'an 158
350 Uğur, M., Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 102
CİN
- 97 -
beraber, ekseriyeti zayıftır. Bu sebepten tâbiîler, etbau’t-tâbiîn ve
daha sonraki nesillerin hadiscileri, garib hadislere pek rağbet etmemişlerdir.
351
Buhârî’nin zikrettiği Ebû Hüreyre hadisinin muallak olduğu
(Muallak Hadis: Hadisin baş tarafından bir veya peşpeşe birkaç
râvinin ismi söylenmeden, söylenmeyen sonuncu kişinin üst tarafındaki
kişiden rivâyet edilen hadistir.), hatta İbn Arabi’ye göre
Munkatı olabileceği ifade edilmiştir.352 Gerek Muallak ve gerekse
Munkatı Hadisler, zayıf hadisler grubundandır. 353
Hadisin rivâyet farkından doğan değişik ifadeler, râvilerin hurmaları
çalan hırsızın tayin ve tesbitinde kendi anladıkları gibi olayı
aktardıklarını anlıyoruz. Çünkü hurmaları çalan, kimine göre,
“Gûl” dür. Kimine göre, şeytandır. Kimine göre elleri köpek ayağına
benzeyen genç bir delikanlıdır, kimine göre de meçhul bir
şahıstır. Bu farklı ifadeler, her râvinin ya kendi hatırladığı veya
kafasında öyle şekillendirdiği bir varlık olarak anlatıldığına işaret
etmektedir.
Mezkûr hadislerin gerek ifade ettiği mânâdaki garabet gerekse
sened yönünden illetli olmaları, hatta Buhârî’nin naklettiği
Ebû Hüreyre rivâyetinde hadisin müdreç olduğunu hadis otoritelerinin
tesbit etmiş olmaları354 bu hadisleri daha ihtiyatlı olarak
ele almamızı gerektirmektedir. Yine Hz. Peygamber’in “Hastalığın
bizatihi sirâyeti yoktur, eşyada uğursuzluk yoktur, Gûl denilen
bir şey de yoktur” 355 hadisi de, kanaatimizi te’yid etmektedir.
Sünnet, Gûl inancını reddetmiştir.” Gûller sizi aldattığı zaman hemen
ezan okuyunuz.” 356 hadisi ise, daha çok sizin zihninize bu
tür düşünceler geldiği zaman onların vesvesesinden kurtulmak
için ezan okuyarak Allah’ı hatırlayınız, onların uyandıracağı kötü
duygulardan uzaklaşınız manasındadır. Yoksa Gûllerin varlığını
kabul etmek değil, bilakis yanlış düşüncelerden doğru düşüncelere
bir dâvet vardır. Bu hadis bize, ülkemizde yaygın olan ve halk
arasında Albastı veya Alkarası olarak bilinen ve çok kere de ezan
okumakla kendisinden kurtulunduğuna inanılan bir inancı da hatırlatmaktadır.
357
351 Uğur, M., a.g.e s. 139
352 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
353 Uğur, M., a.g.e., s. 139
354 İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, IV, 185
355 Müslim, Selâm, 107-108
356 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/305-382
357 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 136-140
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
Nazar Değmesi
“Nazar” Arapça’da bakış demektir. Türkçe’de de aynı mânâda
kullanılır. Bu umumi mânâsının dışında, yaygın bir inanışı dile
getiren terim olarak “Nazar değmesi”, az çok herkeste bulunan,
mavi gözlü kimselerde daha fazla bulunduğuna inanılan ve böyle
kimselerin bakışlarından fırlayan zarar verici, çarpıcı ve öldürücü
güç anlamındadır. 358
1- Câhiliyede Nazar Değmesi: Câhiliye Arapları arasında “Nazar
Değmesi” son derece yaygın bir inanıştı. Nazarının değmesi
konusunda bazı kimseler çok mâhir idiler. Bilhassa Benî Esed içinde
bu özellikteki insanlar çoktu. Hatta onlardan biri, semiz bir
deve veya yağlı bir sığır gördüğü zaman, cariyesinde: “Ey cariye,
Evden ölçeği ve paraları al, şu hayvanın etinden bize et getir” der.
(O sırada) hayvana nazar değer. Cariye, efendisinin dediklerini
evden alıp ayrılmadan hayvan, yere düşer, boğazlanır. Cariye de
onun etinden satın alır, getirirdi.359 Câhiliye Arapları, bir kimse hasedlikle
ve düşmanlıkla birine bakınca, o, bu bakış sebebiyle hasta
olurdu. Onlar bunun için: “Falana nazar değdi” derlerdi.360
Rivâyete göre Araplardan bir kimse, iki veya üç gün yemek yemez,
aç kalır. Sonra çadırının perdesini kaldırır, beklerdi. Oradan
bir deve veya bir koyun geçerken görürse: “Bu gün bu deveden
daha güzel bir deve görmedim” derdi. Böyle dediği hayvan, bir
kaç adım atar ve hemen düşer ölürdü.361 Bir Arap şairi şöyle der:
Bir (toplantı) mahal(lin)de karşılaşınca karşılıklı nazar ederek bakışınca,
basılan yer ayaklarının altından kayıverir. 362
İbn Abbas, bir topluluğa uğrayınca bakışlarıyla kendisini tehdit
edenler için şu şiiri söylemiştir: (Onlar) bana kızarmış gözlerle,
keçinin kasabın (elindeki) bıçağına baktığı gibi bana keçi bakışıyla
baktılar (yani korkak ve ürkek şekilde.) 363
Bunlardan açıkça anlıyoruz ki, “Nazar Değmesi”, Câhiliye
Araplarının çok yakından ilgilendikleri ve tesirinden korktukları,
öldürücü ve çarpıcı bir güçtür. Onlar bunu sadece bilmekle
kalmıyorlar, onun etkisinden korunmak için de birtakım tedbirlere
başvuruyorlardı. Bunların başında “Temâim” adı verilen 364
358 Yeni Türk Ansiklopedisi, VII/2607; Meydan Larousse, IX, 257
359 Bursevî, Rûhu'l-Beyân, X, 127; Emiroğlu, T., Esbâb-ı Nüzul, 38-39
360 İbn Manzur, Lisân, XIII, 301
361 Bursevi, a.g.e.. göst. yer; Emiroğlu, T., a.g.e. göst. Yer
362 Râzî, Mefatihu'1-Gayb, XXX, 1000
363 Râzî, a.g,e., göst. yer
364 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 7-9
CİN
- 99 -
nazarlıklar geliyordu. Ayrıca nazarı dokunan kimseye bir kap içinde
ellerini, ayaklarını ve izarının altını yıkamasını söylerler, o da
yıkar, bu yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin üzerine dökerek,
böylece nazardan kurtulunulacağına inanıyorlardı.365 Ayrıca Rukye
(okumak) de yapılıyordu. 366
Nazar değmesi inancı hemen bütün ülkelerde, kendine has
özellikler içinde görülmektedir. Dün olduğu gibi, bu gün hâlâ
Avrupa’da özellikle İtalya’da, Balkanlarda ve Rusya’da rastlanmaktadır.
367 Hatta Schwab’larda (Güney Almanya) çocukların alınlarına,
nazar değmesin diye insan pisliği sürüldüğü kaydedilmektedir.
368
Ülkemizde de, her bölgede nazar inancı yaygındır. Gök mavisi
rengindeki gözün, bakışının değmesi ihtimalinin daha büyük olduğuna
inanılır. Bunun içinde gök mavisi şeylerle nazar değmesinden
korunulacağı düşünüldüğünden, mavi boncuğa önem verilir.
Mavi boncuk, nazarlık olarak kullanılır. Bundan başka ülkemizde
nazar değmesinden korunmak için, yeşil kahve tanesi, eski para,
kurşun, çitlenbik kabuğu ve at nalı gibi şeyler de nazarlık olarak
kullanılır. Bu nazarlıklar, kullanıldıkları yere göre değişik şekillerde
asılır ve dikilir. Mesela, çocukların omuzlarına dikilir, hayvanların
alınlarına yahut boyunlarına asılır, evlerin veya binaların giriş
kapılarına konur. Yine ülkemizde nazardan korunma âdetleri arasında
sıkça görüleni, nazar uğrayana kurşun dökülmesi, başının
üstünden dua ile çevrilmiş tuzun ateşe atılarak patlatılması, üzerlik
otunun yakılarak dumanıyla tütsülenmesi gelir, bunlar yapılırken,
kendilerine has özel tekerlemeleri de unutulmaz. Şöyle ki:
Tuz patlatılırken: “Nazara bozara/Nazar edenin iki gözü bozara”
denir. Üzerlik otu tütsülenirken de: “Elemtere fiş/ Kem gözlere şiş;
Üzerlik otu çatlasın/Nazar eden patlasın.” 369
Bazı yörelerde nazar değmesinden korunmak için, nazarından
korkulan kişi, çocuğu gördükten sonra, hemen çocuğun yüzü
yıkanır, elbiseleri değiştirilir. Hatta dışarı giderken çocuğa siyah
lekeler sürülür. 370
365 Sofuoğlu, M., Sahih-i Müslim Terc, VIII, 37 -Dipnotta-
366 Müslim, Selâm hadis no: 1725
367 Tanyu, H. Türklerde Taşla İlgili İnançlar, s. 213
368 Tanyu, H. a.g.e. s. 213, -Eduarda Seliğman Der Böse Blyick Und Vermandes,
s. 219'dan naklen-
369 Yeni Türk Ansiklopedisi, Nazar mad.; Halıcı, Feyzi, Türk Halk Edebiyatı ve
Folklorunda Yeni Görüşler, (248-52). Mehmet Aydın'ın, "Konya'daki Manevi
Halk İnançlarının Dînler Tarihi açısından Tetkiki" isimli makaleden
alınmıştır
370 Ali Çelik, a.g.e., s. 192-195
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
2) Kur’ân-ı Kerim’de Nazar Değmesi: “O küfretmekte olanlar,
zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle yıkıp devireceklerdi.
‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için
bir öğütten başka şey değildir.” 371 Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde,
ona karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık sebebiyle
gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi bakarlardı. Bu âyet
onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu âyetin nazar
(göz değmesi) ile ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla
birlikte bu kanaat kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim
Şevkânî’nin aktardığına göre,372 çok yönlü bir âlim olan İbn
Kuteybe de âyette müşriklerin Rasûlullah’a nazar değdirmelerinden
söz edilmediğini, Rasûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların
ona kinle ve düşmanlık duygularıyla baktıklarının anlatıldığını
ifade etmiştir. Buna göre âyetin nazarla ilgisi yoktur.373
Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler: İbn Abbas, İbn
Mesud, el-A’meş, Ebu Vâil ve Müeahid: “le yuzlikûneke / Seni devireceklerdi”
anlamındaki buyruğu: “Canının çıkmasına sebep
olacaklardı” yani seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır.
el-Herevî dedi ki: Onlar gözleriyle sana bakıp duruyorlar.
Böylelikle sana besledikleri düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın
seni yerleştirmiş olduğu o üstün makamından kaydırmak, devirmek
istiyorlar, demek istemektedir. el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar,
diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve Said b. Cübeyr’den şöyle
açıkladıkları nakledilmiştir: Seni risâleti tebliğ etmek görevinden
alıkoymak istiyorlar; el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar; el-Müerric: Seni
yerinden kaydırıyorlar; en-Nadr b. Şumeyl ve el-Ahfeş: Seni fitneye
düşürüyorlar; Abdu’1-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle,
yan yan bakıyorlar; İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek
istiyorlar); Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar; el-Hasen ve İbn Keysan:
Seni öldürüyorlar diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi,
gözüyle beni öldürdü, tabirlerine benzemektedir.
Bu âyete nazar âyeti demek ve özellikle nazar duâsı olarak
kabul etmek doğru değildir. Kâfirler, peygamberimize o kadar kin
duyuyorlardı ki, Kur’ân’ı işittikleri zaman ona yiyecekmiş gibi bakıyorlardı.
Âyetin halk kültüründeki “nazar” denilen inanışla herhangi
bir ilgisi yoktur. Bu nedenle âyetin nazar duası diye okunması
temelsiz ve yanlış bir davranıştır. Çünkü dua, Allah’tan bir şey
istemektir. Bu âyette ise Allah’tan istenen herhangi bir şey yoktur.
371 68/Kalem, 51-52
372 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 319
373 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359-362
CİN
- 101 -
Allah’ın peygamberimize yaptığı bir açıklamayı içermektedir.
Âyette “leyuzlikune bi-ebsârihim / Neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi”
ifâdesinin, göz değmesi anlamına geldiği görüşünde
olanlar, görüşlerini hadislerle desteklemişlerdir. Fakat burada kastedilen,
Hz. Peygamber’e göz değeceği değil, kâfirlerin ona çok
kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek gibi bakmaları anlatılmaktadır.
Kelbî kelimesini “Neredeyse seni, mesajın tebliğ edilmesi görevinden
çevireceklerdi”, Hasan-ı Basrî: “Neredeyse seni gözleriyle
öldüreceklerdi” şeklinde mânâlandırmış, İbn Kuteybe ise: “Allah,
gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi
onlar da sana göz değdireceklerdi” mânâsını kast etmiştir. “Sen
Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke
ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi, demektir” demiştir.
İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, A’meş ve Mücâhid ise bu kelimeyi
“leyuzhikuneke” şeklinde okumuşlardır ki “seni helâk edeceklerdi”
demektir. 374
İbn Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar
değen bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi,
onların nazarının peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor.
Kastettiği şundan ibarettir: Sen Kur’an okuduğun zaman
onlar az kalsın seni düşürecek noktaya varacak kadar düşmanlık
ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.
Kuşeyrî nazar konusundaki hadis rivâyetlerinin bir kısmını pek
isabetli bulmamış ve şöyle demiştir: “İsâbet-i ayn (nazar değmesi),
ancak nazar edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden
gelen bir hayretle ona bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek,
bir şeye kızmak ve öfkelenmek sûretiyle nazar değmesi
olmaz. Hz. Peygamber’e kin ve nefret dolu gözle bakıyorlar ve ‘bu,
herhalde delinin biridir’ diyorlardı. O bakımdan Rasûlullah (s.a.s.)
Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz konusu
değildir.
İbn Kesir’in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan
kinlerinden ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara
karşı seni himaye etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.
“Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini
tebliğ görevinden çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni
gözleriyle öldüreceklerdi”, İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin,
beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz
374 Fethu'l-Kadîr: 5/277
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
değdireceklerdi mânâsını kast etmemiştir. Sen Kur’an okuduğun
zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki
neredeyse seni devireceklerdi” mânâsını vermişlerdir.
Mevdudi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Sanki bakışlarıyla yiyecekler”
Mekke kâfirleri o kadar kızgındılar ki, Kur’an’ı işittikleri
zaman Peygamber’i sanki gözleriyle yiyeceklerdi. Onların bu hali
İsra Sûresi 73. ve 77. âyetler arasında beyan edilmektedir.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Bu bakışlar
neredeyse Hz. Peygamber’in adımlarını etkileyeceklerdi. Sarsılmasına,
sürçmesine, dengesini ve gücünü kaybedip yıkılmasına
neden olacaklardı. Hiç kuşkusuz bu, onların bakışlarının taşıdığı
kin, kıskançlık, çekememezlik, kötülük, intikam, hırs, kızgınlık ve
zehirden çok daha etkin anlatımlı bir ifadedir. Bu zehirli ve kızgın
bakışlar, beraberinde iğrenç küfürler, âdi sövgüler ve aşağılık iftiralar
da taşıyor: “O delidir’ diyorlardı.”
Hârikalar saçan fırça bu sahneyi Mekke’deki genel davet sahnelerinin
arasından olağanüstü bir maharetle çizip evrensel perdede
tescil ediyor. Böyle bir sahne, ancak kalplerinden ve gözlerinden
böylesine kızgın ve aşağılık bir kin akan ileri gelen inatçı ve
suçluların yer aldığı bir halkada yaşanabilirdi.
“Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 375
Kâfirler, gözleriyle bile Peygamberimizi yok etmek istiyorlardı.
Bu Kur’ân’ın âyetlerini işittiklerinde gözleriyle Peygamberimizi
yemek istiyorlardı.
Bu günde aynısı değil mi? Allah’ın kelâmı her yerde okunmaya
başlıyor. Böyle olunca, birilerinin gözleri belermeye başlamıştır.
Gözleriyle müslümanları yok etmeye yöneliyorlar, ama Allah (c.c)
diyor ki; bu belirli grubun, belirli yörenin, belirli bir ırkın kitabı
değil, bütün âlemlere indirilmiş bir zikirdir, bir nasihattir, bir yol
göstericidir. İnsanların gönüllerini etkileyecek kelimeler ve iman
esasları canlı ve taze olarak hayata tümüyle yansıtılmasını beklerken,
yeryüzünü ıslah edip dünyanın ihtiyaç duyduğu huzur ve
İslâmî sistem bu Kur’an sayesinde mutlaka bir gün kurulacaktır.
Nazarın etkisini kabul etmeyenler, Kur’ân-ı Kerim’den yola çıkarak
önemli deliller ileri sürerler:
1- Allah, bizi haketmediğimiz bir nedenden dolayı, sırf birisi
baktı (nazar etti) diye cezalandırmaz. Cezalandırması, O’nun
375 68/Kalem, 52
CİN
- 103 -
adâlet anlayışına ters düşer.376
2- İnsanın başına gelenler, kişinin kendi yapıp ettiklerindendir.
377
3- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle baktık diye
onun başına gelenlerden biz soumlu tutulamayız.378
4- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle bakmak kınanmamıştır.
379
5- Allah isteyip uygun görmedikçe kimse sıkıntı ve zarar veremez.
380
6- Kötülüğü ve zararı başkasından bilmek Kur’ân’ın öğretisine
aykırıdır.381
7- Kur’ân’da nazara (bakışlardaki yıkıcılık) olur veren bir ifade
ve nesnel (somut) olarak kanıtlanmış ilmi bir bulg yoktur. 68/Kalem
Sûresi 51. âyeti de, İslâm düşmanlarının vahiy elçisi Muhammed’e
(s.a.s.) olan öfkelerini ve onu doğru yoldan kaydırma isteklerini
anlatmaktadır. Nitekim benzer ifadeler başka ayetlerde de vardır.
382
8- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak; sorumsuzluklarımızı,
başarısızlıklarımızı, eksikliklerimizi, hatalarımızı, kusurlarımızı
başkalarına yüklemektir.
9- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak, toplum içinde insanları
birbirine düşürmek, dedikodu ve bölücülük yapmak, dertlerimiz,
sorunlarımız, sıkıntılarımızın kaynağını yanlış yerde aramak
ve böylece sorunların katlanarak sürmesine neden olmaktır.
Nazara diğer bir kanıt olarak Kur’ân’dan Felak ve Nas sûreleri
getirilir. Bu iki sûrede de nazara doğrudan bir vurgu yapılmaz.
Felak sûresinde; kötülüklerden Allah’a sığınmadan söz edilirken,
kıskancın yapabileceği kötülüklerden de Allah’a sığınılır. İnsanların
birbirine yaptığı yüzlerce kötülük varken, nazarın akla
gelmesi dinin mantık dışına itilmek istenmesinden kaynaklannmaktadır.
376 11/Hûd, 101; 16/Nahl, 118; 43/Zuhruf, 76
377 42/Şûra, 30; 4/Nisâ, 79
378 52/Tûr, 21; 74/Müddesir, 38
379 3/Âl-i İmrân, 14
380 6/En’âm, 17-71; 7/A’râf, 191-198; 10/Yûnus, 18, 106-107; 21/Enbiyâ, 6; 22/
Hacc, 12-13; 33/Ahzâb, 17; 39/Zümer, 38; 46/Ahkâf, 4-5; 48/Fetih, 44
381 4/Nisâ, 78-79
382 17/İsrâ, 73-76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
Kıskançlığa en somut örnek, eşlerin veya sevgililerin birbirlerini
kıskanmasıdır. Bu kıskançlıkta eşler, acaba gözleriyle mi, yoksa
sözleriyle ve davranışlarıyla mı birbirlerini rahatsız ederler?
Hiçbir hasetçinin kıskanç bakışları (nazarı) insana uğursuzluk
getiremez. Eğer böyle bir imkân olsaydı, nazarı en fazla ideolojik
alanda kullanmak fonksiyonel olurdu. Silahsız sopasız, düşmanlarımızı
nazarla yere sermek oldukça keyif verici olurdu herhalde...
İktidar kavgasında muhalefet liderler de sanırım nazardan çokça
yararlanabilirlerdi.
Bunun da ötesinde, örneğin, zenginin malı züğürdün çenesini
yorar da nazarı oana bir zarar veremez! Nazar, ne hikmetse genelde
orta halli ailelerde ve özellikle günahsız yeni doğan çocuklara
değer!
Cenâb-ı Allah Âl-i İmrân sûresinin 110-120. âyetlerinde kıskanç/
kindar insanların şahsiyeletlerinden bir kesit sunmaktadır.
Bizim dışımızdaki inkârcıların bize olan kin ve kıskançlıklarından
dolayı parmaklarını ısırdıklarını bu âyetler bildirmektedir. Ama
sabreder ve Allah’tan korkarsak bunların hilesinin bize hiçbir zarar
veremeyeceği -çok şükür ki- müjdelenmektedir!
İslâmî kardeşliğin olmadığı dünyada insan insanın kurdudur.
Fakat insan hayatı, bir diğer insanın gözlerinden çıkacak “ nazar
manyetik dalgalarıyla”(!) tehlikeye düşecek kadar da pamuk ipliğiyle
bağlı olamaz, olmamalıdır.
Bu arada, eğer nazar varsa, Müslüman olmayanlar, Felak ve
Nas sûresi gibi duaları bilmediklerine göre, nazarla ilgili sorunlarını
nasıl çözecekler? Yoksa sadece Müslümanlara mı nazar değmektedir?
Müslüman olmayanları nazar etkilemez mi?
Allah dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir kimseye zarar veremez.
Bu konuda 10/Yûnus,102; 48/Fetih, 11 ve 72/Cinn, 21 gibi âyetlerin
dikkatlice okunması yararlı olur kanısındayız.
İnsanları, Allah’ın dışında, anlamsız korkularla zapt u rapt altına
almak, onlara yapılacak en büyük zulûmdür, diye düşünüyoruz.
Müslüman, Allah’ın izin vermediği bir biçimde, yani öyle bir
imkân tanımadığı halde, nazar gibi mevhum korkularla endişeye
kapılmamalıdır.
Bir kasabanın, bir ilçenin veya bir ilin tüm insanlarını incelemeye
alalım. Bakışlarıyla, bir binayı, bir ağacı, bir insanı deviren
kaç kişi bulabiliriz? Bakışlarıyla televizyonu yerinden indiren, arabayı
durduran, insanın kolunu-bacağını kıran, gözünü çıkaran, bir
elbiseyi yırtan, üzerimize taş fırlatan, altımızdan koltuğu çeken
kaç kişi vardır? Bu ve benzeri inançlar, halkı uyutan ve uyuşturan,
kendisinden ve kendi gölgesinden bile korkutan inançlardır.
CİN
- 105 -
Böylesi inancın yaygarasını koparanlar; nazar ve büyü teraneleriyle,
evinde eşya bozulunca faturayı komşuya, çocuk başarısız
olunca faturayı bir başkasına çıkararak halkı farkına varmadan
birbirine düşürmektedir. Çünkü onlara göre, nazarın kimde olacağı
belli olmaz, kimin kime zarar vereceği de belli olmaz. Onlar,
nazar, büyü vb. inançlarla insanların başarısızlıklarını, sıkıntılarını,
hastalıklarını ve zararlarını gizemli bir şekilde başkalarına yıkmakta,
sorumluluğu başkalarına yüklemekte ve insanları birbirlerine
düşman etmektedirler.
3) Hadislerde Nazar Değmesi: Hadislerde, nazar değmesi bir
vâkıa olarak anlatılmış ve onun, hak (gerçek) olduğu belirtilmiştir.
383 Konuyla ilgili hadislerden bazı örnekler görelim:
“Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı,
onun önüne nazar değmesi geçerdi.” 384
“Nazar, kişiyi kabre, deveyi tencereye sokar.” 385
“Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsa idi, nazar
değmesi geçerdi. Sizden yıkanmanız istendiğinde vücudunuzu yıkayın.”
386
Son hadiste geçen “Sizden yıkanmanız istenince (vücudunuzu) yıkayın”
sözünden maksad, yukarıda zikrettiğimiz, Câhiliye Arapları
arasında uygulanan ve kendisine “nazar abdesti” de denilen bir
çeşit, nazardan korunma âdetidir. Sünnetin de kabul ettiği anlaşılan
bu âdetin, nasıl yapıldığı hakkında değişik rivâyetler vardır. Bu
rivâyetlerden biri şöyledir: Bir kap içinde su doldurulur. Kap yere
konmaz, (ondan nazarı değen kimse) bir avuç alarak mazmaza
yapar ve suyu yine kabın içine püskürtür. Sonra aynı sudan alarak
yüzünü yıkar. Sonra sol eliyle su alır, sağ elini; sağ eliyle su alarak,
sol elini yıkar. Dirsekleriyle topuklarını yıkamaz, sonra bu şekilde
sağ ayağını sol ayağını yıkar. Sonra izarının altını (bazıları bunu
avret mahalli diye anlamışlardır) yıkar. Böylece yıkama işini bitirir.
Yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin arkasından döker. Nevevî
diyor ki bu mânâyı tahlil etmek ve hakikatini anlamak mümkün
değildir. Bizce bilinen şeylerin hepsinin sırlarına ermek aklın kuvveti
dâhilinde değildir. Onun mânâsını akıl almıyor diye de reddedilmez.”
387
Bununla beraber, nazarı değen kimsenin bu şekilde abdest
almaya mecbur edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf edilmiştir.
383 Müslim, Selâm, 41/11, 1719
384 Müslim, Selâm, 42/11, 1719
385 İbn Kesir, Tefsir, IV/411
386 Müslim, Selâm 42/11, 1719
387 Nevevî, el-Minhac, XIV, 172
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
Bazıları: Bir kimsenin nazarı değdiği anlaşılırsa, ondan korunmak
icap eder. O yerin halkı, onun nazarından korunmalıdır388 şeklinde
görüş ileri sürmüşlerdir. Hatta “Onun evine kapanmasını temin etmeli,
fakirse yetecek rızık vermeli” tarzında yorumlar yapılmıştır.
Fakat nazardan korunmanın en mâkul ve uygun olanı, bu konudaki
me’sûr duaları okumaktır.389 Bu duaların okunması, Hz. Peygamber
tarafından bizzat istenmiş390 ve öğretilmiştir. 391
Öğretilen ve okunması tavsiye edeline bu dualar, Allah’ın varlığını,
birliğini yani Tevhidi içeren ve sadece O’na sığınmayı anlatan
metinlerdir. Yoksa Câhiliye Araplarının yaptığı gibi, birtakım
“temâim ve nazarlıklarla, kâhinlerin, arrafların, afsuncuların, sihirle
uğraşanların, cinlerle irtibat halinde olduklarını iddia edenlerin
okudukları tekerlemeler değildir. Çünkü sünnetin koyduğu her
şey, Tevhid’i korumaya daima özen göstermiştir.
Nazar değmesi inancı, hemen her toplumda görüldüğünden,
kendine has karakter ve yorumlarıyla, yeni şekilleriyle bürünmüş
olarak ortaya çıktığından, menşeinin hangi toplum olduğunu
tesbit etmek oldukça zordur. Ancak psikolojik temelleri olduğu
muhakkaktır. Hatta şöyle de denilebilir: Belli bazı renklere karşı
hassas olan kimselerin, o renge sahip gözleri olan kimselerin bakışlarının
etkisinde kalabileceklerini düşünerek tedirgin olmaları
halidir. Olay, şuur altındaki hissiyatın açığa çıkması olarak da anlaşılabilir.
Hadiste geçen “Nazar Haktır” ifadesi de, bize böyle bir
etki altında kalmanın mümkün olduğunu anlatmak için söylenmiş
olabilir. 392
Bir şeye bakmak anlamına gelen nazar tasavvufta şeyhin,
mürşidin müridine, salikine, manevi yolla bakması, feyiz vermesi;
Türk kültüründe ise göz değmesi, bir olayı ve belli bir biçimde ele
alma demektir.
İslâmî kaynaklarda “isabet-i ayn” olarak geçen ve kültürümüzde
daha çok “nazar değmesi”, nazara gelmek, nazara uğramak,
göz değmek tabirleri kullanılan “nazar”, özellikle açık mavi
gözlü, keskin bakışlı kimselerin bir insana, hayvana veya güzel
bir eşyaya, âlete, işe vb. şeye bakması ile ona etki etmesi, zarar
vermesi, insanın hastalanması, eşlerin, ailenin, ortak iş yapanların
huzursuz ve geçimsiz olması, düzenin bozulması, işlerin kötüye
388 Davudoğlu, A. Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, IX/607
389 Müslim, Selâm 172; Buhârî, Tıb 24
390 Müslim, Selâm 1725
391 Müslim, Selâm 46-47/11, 1723
392 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 192-198
CİN
- 107 -
gitmesi anlamında kullanılmaktadır. Kötü gözle, kıskançlıkla bakmanın
etkili olduğu, insanın olumsuz yönde etkilendiği, hatta
hastalığa sebep olduğu yaşanan, bilinen, görülen, gözlenen bir
olgudur. Peygamber (s.a.s.) “Göz değmesi gerçektir”393 buyurmuştur.
Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri okunmak, Allah’a dua etmek
sûretiyle, nazar değmesinden kurtulmak mümkündür. Göz değmesi
ve psikolojik hastalıklara karşı rukye ile (okuyup dua ederek)
tedavi edebileceğine dair hadisler vardır.394 Peygamberimiz (s.a.s.),
“Allah’ım! Ey insanların Rabbi! Ey acıyı, sıkıntıyı, hastalığı gideren Allah,
bu hastaya şifa ver, çünkü sen şifa verensin, Senden başka kimse şifa
veremez. Bu hastaya öyle bir şifa ver ki, onda hiçbir hastalık kalmasın.”
diye dua etmiştir.395 Yine Peygamberimiz kötülüklere, kötü insanların
şerlerine karşı, “Yarattıklarının şerrinden tam kelimeleriyle
Allah’a sığınırım” şeklinde dua edilmesini, Allah’a sığınılmasını
tavsiye etmiştir. 396
Maddî manevî her türlü hastalık için, tedaviye başvurmak,
doktora gitmek asıldır. Ancak şifayı verenin, ilaçlarda devayı var
edenin Allah olduğu unutulmamalıdır. Göz değmesi, korkma vb.
psikolojik hastalıklarda kişi dua ederek, Allah kelâmı olan Kur’ân
âyetlerini ve sûrelerini okuyarak kurtulmaya çalışabilir. Ancak nazar
değmesin diye muska, nazar boncuğu denilen gök boncuk,
ağaç parçası, at nalı, kafatası vb. şeyler takmak, nazardan kurtulmak
için kurşun döktürmek, tütsü yapmak doğru değildir. Bunların
din ile tedavi ile bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz bu tür şeyleri
hoş görmemiş, nazarlık takılmasını men etmiştir.397
Sihir/Büyü
Sihir, yapılış şekli ve meydana getirdiği etki açısından, uzmanlık
gerektiren bir sanattır, inanç değil de sanat olan bu olayı, halk
inançları içinde görmek her ne kadar, ilk anda yadırganacak bir
husus ise de, meydana getirdiği etkinin şiddetinden dolayı, halkta
uyandırdığı tepki, ona âdeta inanç hüviyyeti kazandırmıştır. Biz
meseleye bu yönü itibariyle yaklaşarak sihri, halk inançları arasında
incelemeyi uygun bulduk.
Sihir, lügatte, “ne olursa olsun sebebi gizli olan şey” demektir.
Şer’î örfte ise, “sebebi gizli olmakla, hakikatin hilafına tahayyül
olunan yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan
393 Buhârî, Tıb 36; Ebû Dâvûd, Tıb 15
394 Ebû Dâvud, Tıb 18
395 Ebû Dâvud, Tıb 19; Buhârî, Tıb 38
396 Ebû Dâvud, Tıb 19
397 Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39); Dini Kavramlar Sözlüğü, D.İ.B. Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
eden herhangi bir şey” demektir. “Esrarengiz gizli sebeple incelik,
zahirî cazibe, hud’a kötü maksat, sihrin mâhiyetini teşkil eder. İnsafsızlık
ve ahlâksızlık sihrin köküdür.398
Türkçemizde sihir: “Büyü, cadılık, gözbağcılık olarak bilinir.”399
Bu işin bir çeşit illizyon (illustion) olayı olduğu da düşünülebilir. 400
1) Câhiliyede Sihir: Sihir, Câhiliye Araplarının inanç dünyasında,
etkin bir yere sahiptir. Onlar, görmedikleri bir şeyden ya da
alışmadıkları, duymadıkları şeylerden sözeden, konuştuğu konularda
birtakım gizli kapalı ya da şaşırtıcı yeni şeyler söyleyen birini
gördüklerinde onu, büyünün (sihrin) etkisine girmiş kabul ediyor,
onun büyülenmiş olduğunu söylüyorlardı. Duydukları bu yeni şeyler
onlar için, sanki sihirden başka bir şey değildi.401 Onlarda, şeytanlarla
büyü ve büyücüler arasında öğrenci-öğretmen ilişkisine
benzer bir ilişkinin olduğuna dair anlayış vardı. Büyücünün, kişi
ile hanımı arasını ayırabilme gücüne sahip olduğuna inanıyorlardı.
402 Cinlerin, dâhî kimselerle ilişki kurdukları şeklindeki Câhiliye
inancı, sihirbazların da tıpkı kâhinler gibi, cinlerle ilişki kurduklarını,
onları kendi işlerinde kullandıklarını ifade ederek insanlar
üzerinde etkili olmaya çalışmaları, Câhiliye Araplarını cinlerin, sihirbazlara
yardımcı olduklarını zannetmeye sevketmiştir. 403
Birtakım rivâyetlerden öğrendiğimiz gibi, sihir denilince ilk
akla gelen, Beni Züreyk’li bir Yahudi olan Lebid bin A’sam’ın Hz.
Peygambere sihir yaptığı rivâyetidir.404 Bu olayın varlığı tartışmalı
olmakla birlikte, anlaşılan şudur ki, sihir olayı Câhiliye Arapları
arasında yaygındı. Bu işi bilen, sanat edinmiş kişiler, o devirde çok
sayıda bulunuyordu. Kur’an’da: “Büyü, büyücü, büyülenmiş ve büyücüler”
kavramlarının, defalarca tekrar edilmiş olması, kâfirlerin,
Hz. Peygamber’i büyücülükle itham eden sözlerinin hikâye edilişi,
Arapların İslâm’dan önce, sihir ve sihirbazları bildiklerine ve onlarla
sıkı münasebet halinde olduklarına güçlü bir delildir. 405
398 Râğıb, Müfredat, s. 331; Yazır, M. H., Hak Dini
399 Kamus, I, 887-888
400 Redhause, English-Turkish Dictionary s. 483
401 7/A’râf, 132; 5/Mâide, 110; 10/Yunus, 76; 11/Hûd, 7; 27/Neml, 13; 26/ Şuarâ,
34; 38/Sâd, 4; 51/Zâriyât, 52
402 2/Bakara, 102
403 Taberî, Tarih, I, 445; İzzet Derveze, Asrun-Nebî, s. 294-298
404 Buhârî, Tıb 47, 49, 50, VII, 28-30; Cizye 14, IV 68, Edeb 56, VII, 88; Müslim,
Selâm 43, II, 719
405 İzzet Derveze, a.g.e., s. 271; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk
İnançları, Beyan Y., 199-201
CİN
- 109 -
2) Hadislerde Sihir: Büyü, afsun, nirenk ve füsun gibi tabirlerle
de ele alınan sihir,406 değişik münasebetlerle Kur’an’da iştikakıyla
birlikte 80’den fazla yerde geçmektedir.407 Hz. Peygamber’in hadislerinde
zikri geçen sihir, hüküm itibariyle, reddedilmiş, bu, “sihir
yahpmak şirktir”;408 “Sihre inanan cennete giremez” 409 şeklindeki hadislerle
ifade edilmiştir.
Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde, Hz, Peygamber’in kaçınılmasını
istediği yedi şeyden biri de büyüdür (sihirdir).410 Hadiste geçen diğer
altı şey ise: “Allah’a şirk koşmak, zina yapmak, faiz yemek,
yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadına iftira atmak).
Başka bir hadiste ise: “Kim düğüm bağlar, sonra da ona üflerse sihir
(büyü) yapmış olur. Sihir (büyü) yapan da şirke girmiş olur.” 411
Bu ve benzeri hadislerden de anlaşıldığı gibi, sihir yapmanın,
bununla meşgul olmanın haram olduğu, günah-ı kebâirden sayıldığı
görülmektedir. Bununla beraber konuya daha geniş açıdan
bakarak bu konuda farklı görüşler de ileri sürülmüştür. Bunlar genel
hatlarıyla şöyle hülasa edilebilir:
Farklı görüşler ileri sürenlerden biri Nevevî’dir.412 Şöyle der:
“sihir yapmak haramdır. Kebâirden olduğu hususunda icmâ vardır.
Rasûlullah (s.a.s.), sihir yapmayı yedi büyük günahtan biri saymıştır.
Bazı sihir vardır ki, onu yapmak küfürdür, bazısını yapmak ise
günahtır. Söz gelimi, içinde küfrü gerektiren söz ve fiil bulunan
sihir, küfürdür, bu şekilde olmayanlar için küfür hükmü verilmez.
Ancak sihrin öğrenilmesi de öğretilmesi de haramdır. Şâyet,
mâhiyetinde küfrü gerektiren bir şey varsa, bunu öğrenip öğretene
tevbe teklif edilir, tevbe etmezse öldürülür. Küfrü gerektiren
şey olmadığı takdirde, azarlanır (ta’zir edilir).” 413
Sihir konu edilince, Hz. Peygamber’e Lebid bin A’sam ve kızlarının
sihir yaptıkları rivâyeti hemen akla gelmektedir. Bu meselenin
aslı nedir? Konu ile ilgili rivâyetlerin durumu nasıldır? Bu
konuda kısaca durmak yerinde olacaktır.
406 Pakalın, M.Z., Osmanlı Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III., 211-217
407 7/A’râf, 115-116, 132; 20/Tâhâ, 55-56, 71; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yunus,
76-77, 81; 11/Hûd, 7; 21/Enbiyâ, 3; 26/Şuarâ, 40
408 Nesâî, Tahrim, 9/VII, 112
409 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 339; III, 33
410 Buhârî, Vesaya, 23/111, 195; Hudud, 44/VIII, 33; Tıb; 48/VII, 29; Müslim,
İman, 145/1, 92
411 Nesâî, Tahrim 19/VII, 112
412 ö. 676/1277
413 Nevevî, Minhâc, XIV, 176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
Hz. Peygamber’e Sihir Yapılmış mıdır?
Buhârî ve Müslim’in Hz. Âişe’den yaptıkları bir rivâyette şöyle
denilmektedir: “Hz. Peygamber’e (Yahudiler tarafından sihir yapıldı.
Öyle ki Rasûlullah (s.a.s.), yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine
düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken, Allah’a dua etti. Sonra
tekrar dua etti ve dedi ki:
-Ey Aişe, hissettin mi? Sorduğum hususta Allah bana bilgi verdi.
-Hangi hususta Ey Allah’ın Rasûlü? dedim.
-İki kişi bana gelip biri baş tarafıma diğeri ayak tarafımda oturdu.
Biri diğerine:
-Bu zatın rahatsızlığı nedir? dedi.
-Büyüdür, dedi. Önceki tekrar sordu: Kim yapmış?
-Lebid bin A’sam adındaki Beni Züreyk’li bir Yahudi, diye cevap
verdi. Öbürü:
-Büyüyü ne yaptı? dedi. Arkadaşı:
-Bir tarakla saç döküntüsünü, bir erkek hurma tomurcuğunun
içine (koyarak sihir yaptı) dedi. Diğeri:
-Pekâlâ, şimdi nerede? diye sordu. Arkadaşı; ‘Zervan kuyusunda’
cevabını verdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), ashabdan bir grupla birlikte
kuyuya gitti. Ona baktı, kuyunun üzerinde bir hurma vardı. Sonra
benim yanıma dönüp:
-Ey Âişe, Allah’a yemin olsun ki, kuyunun suyu, sanki kına ile
ıslatılmış gibi (bulanık,) ve (o kuyunun suyu ile sulanan) hurma
ağaçlarının başları da, sanki şeytanların başları gibiydi, dedi. Ben:
-Ey Allah’ın Rasûlü, onu (kuyudan) çıkardın mı? diye sordum.
-Hayır, dedi ve ilâve etti: Bana gelince, Allah bana afiyet lutfetti
ve ilâve verdi. Ben ondan halka bir şey gelmesine sebep olmaktan
korktum, kuyunun kapatılmasını emrettim de kuyu kapatıldı.414
Bu konuda başka bir rivâyet şöyledir: Zeyd bin Erkam naklediyor:
Rasûlullah’a (s.a.s.) sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta
düştü. Sonra Cebrail (a.s.) gelerek: “Seni Yahudilerden bir adam
zehirledi. Yaptığı sihir düğümünü falanca kuyuya attı.” dedi.
414 Buhârî, Tıb 47, 49, 50 VII, 28-30; Cizye 14/IV, 68, Edeb 56/VII, 88; Müslim,
Selâm 43/11, 1719
CİN
- 111 -
Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali’yi gönderdi. O, düğümü oradan çıkarıp
çözdü. (Sihir çözülünce) Rasûlullah (s.a.s), bağdan kurtulmuş
gibi kendine geldi. Rasûlullah (s.a.s.) bunu Yahudiye söylemedi ve
onun yüzünü hiç görmedi.415
Bazı rivâyetlerde, vak’a daha teferruatlı anlatılmaktadır.
Bunlardan birinde gelen ziyade, burada kayda değer. “Hurma
tomurcuğunun içerisinde mumdan bir timsal/heykel vardı. Bu
Rasûlullah’ın timsâli idi Timsale batırılmış iğneler vardı. Ayrıca
üzerinde on bir adet düğüm vurulmuş bir de kiriş vardı. Bunun
üzerine Cebrail (a.s.) Muavvizeteyn sûrelerini indirdi, bunlardan
bir âyet okundukça, bir düğüm çözüldü, bir iğne çıkarıldıkça onun
elemini hissetti, bunlar tamamlanınca rahatladı.”416
Bu olayın, hicretin yedinci senesinde Medine’de cereyan ettiği
ifade edilir. Bu konudaki rivâyetler, Buhârî ve Müslim’in dışındaki
başka kaynaklarda da yer almaktadır. Tartışmaya konu olan tarafı
ise: Hz. Peygamber’e gerçekten sihir yapılmış mıdır? Yapılmışsa,
bunun peygamberlik müessesesiyle bağdaşıp bağdaşmıyacağı hususudur.
Mâzirî (ö. 536/1142), Hz. Peygamber’e sihir yapılıp yapılmadığı
konusunda şu görüşleri savunur: “Rasûlullah’ın Cenâb-ı Hak’tan
naklettiği meselelerdeki sıdkı (doğruluğu) hususunda ve tebligatında
ismet’e (İlâhî korunmaya) mazhar olduğu hususunda delil
ikame edilmiştir. Pek çok mucize, O’nun tasdik edildiğine kesin
deillerdir. Aksine delil tecviz etmek bâtıldır. Ancak asıl gönderiliş
gayesinin dışında kalan ve peygamberliği de ilgilendirmeyen
bir kısım dünyevî işlere, bir insan olarak Hz. Peygamber dahi
mâruzdur, hastalıklar gibi. Öyleyse herhangi dünyevî bir meselede,
hakikat olmayan bir zanna düşürülmesi akıldan uzak değildir.”
Mâzirî ilaveten der ki: “Esasen Rasûlullah’ın zanna düşürülmesi
hususu, bazı rivâyetlere göre, zevceleriyle beraber olmadığı halde
beraber oldu zannına düşmüş olmasıdır. Bu çeşit zanlara, rüyada
insanlar sıkça düşer. Uyanık halde iken düşmesi de imkândan uzak
değildir.417
Muhammed Ebû Şehbe bu konuda, “Difâun ani’s-Sünne”418
isimli eserinde İbn Kayyım’ın (ö.751/1350) şu sözlerini kaydeder:
“Buhârî ve Müslim (sihirle ilgili) hadisin sahih olduğunda ittifak
415 Nesâî, Tahrîm 20/VII, 112
416 İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X, 188
417 İbn Hacer, Fethü'l-Bâri, X, 185
418 Türkçeye Mehmet Görmez ve M. Emin Özafşar tarafından "Sünnet Müdafaası"
adıyla 2 cilt halinde tercüme edilmiştir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
etmişlerdir. Ayrıca hadisçilerden hiç bir kimse, bu hadis hakkında
ileri geri laf etmemiştir. Hadis, tefsir, tarih ve fıkıh ehli tarafından
bilinen meşhur bir hadistir. Bu kimseler, böyle konuları Kelamcılardan
daha iyi bilirler. Sonra Rasûlullah’ın başına gelen sihir, gelip
geçici, Allah’ın kendisine şifâ verdiği bir hastalıktı. Bunda ise
ne bir ayıp vardır ne de bir kusur. Çünkü peygamberler de pekâlâ
hastalanabilirler, hatta bayılabilirler de...” 419
Kadi Iyaz konuya daha değişik açıdan bakarak, ‘’Sihir Hz.
Peygamber’in sadece vücudu ve âzâları üzerinde tesirini gösterdi,
onun temyiz gücünde ve düşüncesinde (yani aklında) göstermedi”
der. 420
Görüldüğü gibi görüşlerini sunduğumuz İslâm bilginleri, Hz.
Peygamber’e sihir yapıldığını, fakat onun peygamberlik görevini
etkilemediğini, sadece bir çeşit hastalık niteliğinde olduğunu belirtmektedirler.
İbn Kuteybe de aynı kanaattedir. 421
“Hz. Peygamber’e sihir yapılmıştır ve O da sihrin etkisinde kalmıştır”
şeklindeki bir inanç-etkilenme ister sadece bedenî yönden
olsun, isterse aklî yönden olsun peygamberlik müessesesi ile bağdaşmaz
diyen İslâm bilginlerinin başında Nazzam (ö. 221/835) gelmektir.
Mu’tezile, Hz. Peygamber’e sihir yapıldı demenin, Kur’an
âyetlerine aykırı olacağını savunarak “bu fikirde ısrar etmiş, sihirden
teessürün (etkilenmenin) mansıb-ı nübüvvete yakışmayacağını”
söylemişlerdir.422 İmam Maturidi’den (ö. 331/942) nakledildiğine
göre Ebû Bekir Esam burada merviy olan (rivâyet edilen) sihir
hadisi metruktür. Metruk Hadis: Hadiste yalan söylemek ithamına
mâruz kalan yahut söz veya fiilinde fıskı açığa çıkan yahut da çok
yanılma ya da gafleti fazla olan zayıf bir râvînin tek başına rivâyet
ettiği hadise denir.423 Çünkü bundan, kâfirlerin Hz. Peygamber’e
meshûr (sihirlenmiş) demelerinin sıdkı (tasdik edilmesi) lâzım gelecektir.
Bu ise Kur’ân-ı Azimü’ş-şân’ın nassına muhâliftir”424 der.
“Ancak şundan gaflet edilmemek lâzım gelir ki, (sihir yapıldı
ve Hz. Peygamber ondan etkilendi şeklinde nakledilen)
bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde bile,
Rasûlullah’a velev bir an için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka
itikadın vücûbunu ifade edecek kuvveti hâiz değildirler. Zira
esas itibariyle haber-i âhad hududunu geçmiş değildirler. Haber-i
419 M. Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası, II, 157-158; İbn Kayyım, et-Tefsir, 5 64-5
72'den naklen
420 İbn Hacer, a.g.e., X, 185
421 İbn Kuteybe, Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadis, s. 177
422 Yazır, M. H., Hak Dini Kur'an Dili, XI, 6356
423 Kemalü'ddin et-Tai, Rîsâletün fi Ulûmi'l-Hadis ve Usûlihi, s. 91; Uğur, M.,
Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 222
424 Yazır, M. H. a.g.e., IX., 356
CİN
- 113 -
âhad: Bir nesilde bir tek râvi tarafından rivâyet edilen habere,
haber-i vâhid; birkaç nesilde birer râvi tarafından rivâyet edilene
haber-i âhad denir.425 Haber-i ahad’ın sıhhati ise, itikadın cevazını
ifade etse bile, vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda itikadın
vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan dolayı
câiz bile olamayacağına dahi kail olanlar vardır.426 Muhammed
Abduh da konuya benzer ifadelerle temas ederek şu açıklamayı
yapar: “Nübüvvetin ne olduğunu ve onun gereklerini idrâk edemeyen
mukallidlerin büyük bir bölümü şöyle derler: “Rasûlulah’ın
büyülendiğine dair bize ulaşan rivâyetler sahihtir... Kuşkusuz bu
haberde geçen sihir, Kur’an’da varlığına işaret edilen sihir türlerinden
biridir.” Bakın, sahih din ve açık bir gerçek, mukallidlerin
nazarında nasıl bid’ate dönüşüveriyor. Bundan Allah’a sığınırız.
Sihrin sübûtu hususunda Kur’anla ihticac edip, Rasûlullah’ın sihirden
berî (uzak) olduğunu ifade eden mutlak âyetlerden nasıl yüz
çevirebiliyorlar?427
Bu âyetleri te’vil edip de, sihrin varlığını ispat ettiği söylenen
âyetleri neden te’vil etmezler? Kaldı ki müşriklerin maksatları ortadadır.
Onlar, Rasûlullah’ın şeytanla ilişkide olduğunu söylüyorlardı.
Bu ise oların nazarında sihir türlerinden biriydi. Rasûlullah’ı
büyülediği söylenen Lebid bir el-A’sam’m büyüsü de bu büyünün
aynıydı ve müşriklerin iddialarına göre Rasûlullah, bu büyünün
tesiriyle aklını ve idrâk gücünü karıştırmıştı.
İtikad edilmesi gereken husus; Kur’ân-ı Kerim’in kati olduğu
ve Allah Rasûlünden tevatüren bize kadar geldiğidir. Gerçekten
itikada lâyık olan onun ispat ettiği; îtikad edilmemesi gereken de
onun nefyettiğidir. Rasûlullah’ın sihirden ve büyülenmekten emin
olduğunu Kur’an ifade etmekte olup, onun büyülendiğine dair
iddiaları da, düşmanları olan müşriklere isnad etmekte ve onları
bu iddialarından dolayı kınamaktadır. Öyleyse, o kati sûrette büyülenmemiştir.
Sahih olduğunu varsaysak dahi, bu, âhad bir hadistir.
Akideye taalluk eden meselelerde ise âhad haberle amel
edilmez.428
Bununla beraber bu meseleyi Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid’at ve İ’tizal
meselesi gibi tasvir etmek de, sihri haddinden fazla büyütmek gibi
425 Kemalüddin et-Tâî, a.g.e.; s. 67; Uğur, M-, a.g.e. s. 1; Koçkuzu A.O., Rivâyet
İlimlerinde Haber-i Vâhidlerin İtikad ve Teşri Yönlerinden Değeri, s. 78-80
426 Yazır M. H., a.g.e., IX 6356
427 O âyetler: 17/İsrâ, 47; 25/Furkan, 8 -Âyetlerin meali: "Biz onların seni dinlerken,
ne sebeble dinlediklerini, kendi gizli konuşurken de zâlimlerin 'Siz
büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz" dediklerini gayet iyi
biliyoruz.” -17/İsrâ, 47-“...Ve zâlimler "Siz başka değil, sadece büyülenmiş
bir adama uymuyorsunuz" dediler" -25/Furkan, 8-
428 Mahmud Ebû Reyye, Advâ Ala's-Sünnetil-Muhammediye, terc. Muhammedî
Sünnetin Aydınlatılması, s. 3790-380, Muharrem Tan
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
bir ifrattan hâlî olmaz.429 Ancak bahsimize konu olması hasebiyle,
“Hz. Peygamber’e sihir yapılmış mıdır?” sualine cevap olarak sunduğumuz
bu açıklamalarda varılan sonuç, Muhammed Abduh’un
da gâyet açık olarak ifade ettiği gibi Rasûlullah’a büyü yapılmamış
olduğu kanaatinin daha makul olacağı yönündedir. Bu konudaki
hadisler te’vile muhtaçtır.
Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı müfessirler
bu konudaki hadis rivâyetlerini gösterirler. Peygamberimiz’in,
kendisine yapıldığı ileri sürülen büyüden kurtulması için bu iki
sûrenin indiği iddia edilir. Bu âlimlere göre bu sûreler Medine’de
nâzil olmalıdır. Çünkü Peygamberimiz’e büyü yaptığı ileri sürülen
Lebîd bin el-A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana geldiği ileri
sürülen bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu rivâyet sahipleri
belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir, Fîl sûresinden
sonra Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda Hz. Peygamber’e
sihir yapıldığından bahseden mezkûr rivâyetlerin bu sûrelerin inmesiyle
herhangi bir ilgisi söz konusu değildir.
Mu’tezile, bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in ismetine
aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir. Ehl-i
sünnet’e mensup bir kısım âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını,
büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu
söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer Esterebâzî ile hanefî
âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden İbn Hazm’ın
da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla bu âlimler de,
bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına,
Yapılmışsa Tesir Etmediğine Dair Deliller
Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr;büyülenmiş” dediklerini
ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu Kur’an vurgular:
“...Zulmedenler dediler ki: ‘siz olsa olsa, ancak büyülenmiş
(meshûr) bir adama uymaktasınız.’ Bir bakıver; senin için nasıl örnekler
verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.” 430;
“Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında
da o zâlimlerin ‘siz büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına
uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.” 431
Peygamberimiz, bir kâhin olmadığı gibi, mecnûn (cinlenmiş,
cinler tarafından deli edilmiş) de değildir: “ (Ey Muhammed!) Sen
429 Yazır, M. H. Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6357
430 25/Furkan, 8-9
431 17/İsrâ, 47
CİN
- 115 -
öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli.
Yoksa onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın felâketlerine çarpılmasını
gözetliyoruz’ mu diyorlar?” 432; “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti
sâyesinde- mecnun değilsin.”433; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız
(Muhammed) mecnun değildir.” 434
Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın koruyacağını
net biçimde ifade ediyor. “...Allah seni insanlardan korur.” 435
Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz: “...Yaptıkları,
sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa iflâh olmaz” 436;
“Mûsâ, ‘size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir
sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar/büyücüler iflâh olmazlar’ dedi.”437; “Onlar
(iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onun bâtıl
olduğunu mutlaka açığa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/bozguncuların
işini düzeltmez.”438 Hz. Peygamber’e büyü yapılıp bunun tesir
ettiğiyle ilgili rivâyetler, büyücülerin başarılı olamayacağını ifade
eden âyetlere ters düşmektedir. Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları
ortaya serilen büyücülerin Peygamber’e karşı başarılı olmaları
da düşünülemez.
Cinlerin ve büyük cin şeytanın gücü ve egemenliği yoktur:
Büyünün en etkin şekilde ve insana zarar verecek tarzda kullanılmasının
(kara büyü), kötü ve kâfir cinlerle yapılan büyü olduğu
söylenir. Hâlbuki kâfir ve şerli cinlerin lideri İblis’tir, şeytandır.
Onun, tüm insanlara ve özellikle mü’minlere karşı ne yapıp yapamayacağını
Kur’an tartışmaya gerek bırakmayacak kadar net bir
şekilde açıklar. “Kur’an okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş şeytandan
Allah’a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül
edenler üzerinde onun bir saltanatı/hâkimiyeti yoktur.”439 Allah, İblis’in
kıyâmet günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği ifade
şöyledir: “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfûzum
da yoktu. Yalnız, ben sizi (bâtıla) çağırdım (size vesvese verdim), siz de
bana hemen icâbet ettiniz.”440; “Doğrusu o Benim kullarım yok mu, ey
şeytan senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. (Çünkü onlar için)
vekil olarak Rabbin yeter.” 441; “Benim hâlis kullarıma karşı senin bir gü-
432 52/Tûr, 29-30
433 68/Kalem, 2
434 81/Tekvîr, 22
435 5/Mâide, 67
436 20/Tâhâ, 69
437 10/Yûnus, 77
438 10/Yûnus, 81
439 16/Nahl, 98-99
440 14/İbrâhim, 22
441 17/İsrâ, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
cün yoktur. (Senin gücün) ancak sana uyan azgınlara (yeter).”442; “Şeytanların
kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya
düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve
onların çoğu yalancıdır.” 443
Seyyid Kutub, bu konuda şöyle der: “Peygamberimiz (s.a.s.)
hakkında -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet
edilmiştir... Evet, bu türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf rivâyetler
peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki “ismet” sıfatına muhâlif
düşmektedir. Peygamber’in (s.a.s.) her sözü ve her hareketi birer
sünnettir ve şeriattır. Bu itikat esasıyla o hadislerin bağdaştırılması
mümkün değildir. Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir
yapılmış bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal
buyurarak onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını haber
verdi. Mezkûr hadisler Kur’an’daki bu habere de muhâlif düşmektedir.
Onun için bu rivâyetler uzak görülmektedir. İnanç ve akîde
ile ilgili meselelerde bu türlü “âhad” hadislerle hükmolunamaz.
Akaidde yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına gelince;
inanç mevzûunda sadece “mütevâtir” olan hadislerle amel edebiliriz.
Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir. Bütün bunların dışında
şunu da belirtelim ki, Felak ve Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil
olduğuna işaret eden zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil
olduğuna dair çok daha kuvvetli rivâyetler vardır; tercih edilen
rivâyetler de bunlardır.” 444
Mevdûdi de, Felak ve Nâs sûrelerinin Peygamberimiz’e yapıldığı
iddia edilen sihirle ilgisinin olmadığı kanaatini taşır. Bu konuda
şunları söyler: “Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerinin Mekkî
olduğu çok kuvvetle muhtemeldir. Hasan Basrî, İkrime, Atâ, Câbir
bin Zeyd ve İbn Abbas’dan bir kavle göre Mekke’de nâzil oldu.
Bu sûrelerin sadece sihir hakkında nâzil olduğunu düşünmeye;
Felak sûresinde sadece bir tek âyetin “Ve düğümlere üfleyip büyü
yapan üfürükçüleri şerrinden” 445 âyetinin sihirle ilgili olması, diğer
âyetlerin ise sihirle ilgili olmaması engeldir. Ayrıca Nâs sûresinin
bütününün de sihirle ilgisi yoktur. Dolayısıyla Mekkî olduğunu
söyleyenlerin sözü daha kuvvetlidir.” 446
Elmalılı Hamdi Yazır ise, Hz. Peygamber’e sihir yapılmasıyla
ilgili rivâyetler hakkında şunları söyler: “Bu rivâyetlerin hepsinin
sıhhati kabul edildiği takdirde bile Rasûlullah’a velev bir an için
442 15/Hıcr, 42
443 26/Şuarâ, 221-223; yine bk. 16/Nahl, 100
444 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
445 113/Felak, 4
446 Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, c. 7, s. 312
CİN
- 117 -
olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka itikadın vücûbunu ifade
edecek kuvveti hâiz değildir. Zira esas itibarıyla haber-i âhad
hudûdunu geçmiş değillerdir. Haber-i âhadin sıhhati ise itikadın
cevâzını ifade etse bile vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda
itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan
dolayı câiz bile olamayacağına kaail olanlar vardır. Nitekim
İmam Mâturidî’den nakledildiğine göre Ebû Bekir Esam, “burada,
rivâyet edilmiş olan sihir hadisi metrûktür, çünkü bunda kâfirlerin
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a meshûr demelerinin doğru olması gerekecektir.
Bu ise, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın nassına muhâliftir” demiştir.
447
Müfessir M. İzzet Derveze de, “Şeyhayn’ın Hz. Âişe’den naklettikleri
bu hadis rivâyeti karşısında hayret ediyoruz” 448 demektedir.
Hamdi Yazır, bu konuda, “Peygamber’e ‘sihirbaz’ ve nübüvveti
yönünden ‘sihirlenmiş’ diyenin küfründe şüphe yoktur. Burada
üç mesele vardın: Birincisi sihrin vukuu, ikincisi Peygamber’in bu
sihirden etkilenmesinin vukuu, üçüncüsü bu sûrelerin (Felak ve
Nâs) nüzûl sebebi olup olmaması... Peygamber’e bir sihir yapıldığına
ve O’nun hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteellim
(etkilenmiş ve acı duyup rahatsızlanmış) olduğuna itikad
etmek câiz olabilirse de, vâcip değildir” 449 demektedir.
Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin, bütün
peygamberlere, sâlihlere zarar vermeye, kendilerine büyük mülk
sağlamaya güç yetirebilmeleri gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş”
diyenleri reddetmektedir. Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin
Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin doğru olması gerekir
ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise Peygamberlik makamı için
câiz değildir. Peygamber’e büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin
getirdiği tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri, cin
ve büyü aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini söyletip yaptırabilir.
Rasûlullah’ın getirdiklerinin ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne
kadarının sihir etkisiyle söyletene ait olduğu bilinemez.
Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili
değildir. Bu sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden, her türlü
yaratıkların şerrinden Allah’a sığınmayı emretmektedir. Bundan
sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara kötülük aşılayan,
onları kötü yollara sürmeğe çalışan insan ve cin vesvecilerinden
447 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 9, s. 6356
448 İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs c. 1, s. 199-200
449 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 9, s. 6358
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
Allah’a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler, Felak ile Nâs
sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir. Cin ve insan vesvesecilerinden
Allah’a sığınmayı emreden Nâs sûresinin bu rivâyetlerde
anlatılan büyü olayıyla bir ilgisi yoktur.
Bu, özellikle Mekke’de müslümanları kandırıp İslâm’dan döndürmeğe
çalışan Mekke müşriklerinin telkinlerine, fiskoslarına işarettir.
Orada bir avuç müslüman, bir yandan her biri birer şeytan
gibi kendilerini dinlerinden döndürmek için kandırmağa çalışan
müşrik insanların, bir yandan da görünmez cin şeytanlarının kötü
vesvese ve telkinleriyle karşı karşıya idiler. Onun için Nâs sûresinde
müslümanlara cin ve insan şeytanlarının vesveselerinden Allah’a
sığınmaları emredilmektedir. Bu, Mekke şartlarında bir yandan
müşrik telkinleri, bir yandan da görünmez şeytan vesveselerinin
tesiri altında kalan bazı müslümanların durumlarını yansıtmaktadır.
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık.
Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...” 450 âyeti,
insan ve cin şeytanlarının, insanlara kötü düşünceler aşıladıklarını
bildirmekte, “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse
Allah’a sığın.”451 âyeti de bu gibi telkinlerden Allah’a sığınmayı emretmektedir.
Bu âyetlerin hepsi Mekke şartlarında inmiştir.
Ayrıca bu konudaki hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Çünkü
birinde büyü yapan Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin
antlısı (onlarla antlaşmalı) bir münâfık olduğu; bir başkasında ise
Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğunun, Peygamber’in
tarağındaki kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere verdiği,
yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır.
Hz. Peygamber’e hangi yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet
etmiştir? Gâyet ihtiyatlı hareket eden, kendisine gelen İbrânîce
mektupları dahi, güvenmediğinden dolayı yahûdilere okutmamak
için Zeyd bin Sâbit’e İbrânîceyi öğrenmesini emreden Peygamber
(s.a.s.) bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i ismetine alır?
Ona hizmet edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan
biri de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine ne
gerek vardır?
Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği,
siyerle ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği gibi,
Peygamber’in altı ay hasta yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir
şaşkınlık içine düştüğü de bilinmemektedir. Bu rivâyetlerin, büyünün
etkisini desteklemek ve insanları bundan korkutmak amacıyla
450 6/En’âm, 112
451 7/A’râf, 200
CİN
- 119 -
ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel düşünce
şudur: Büyü Peygamber’e bile tesir etmiştir; onun için büyücülerden
çekinmek lâzımdır.
Allah, Peygamberini insanların zarar ve şerlerinden koruyacağını
vaad etmiştir.452 Peygamber (s.a.s.), eğer yapılan büyünün
etkisinde kalıp, yapmadığını yaptı, yaptığını yapmadı zannedecek
kadar bir aklî denge bozukluğuna uğrarsa, ne onun mâsumluğu,
ne de vahiylerin korunma garantisi kalır. Peygamber (s.a.s.) elbette
böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir. Kur’an, Peygamber’e
büyülenmiş diyenleri “zâlimler” diye nitelendirmektedir. “O
zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!’ dediklerini biliyoruz...”
453; “O zâlimler: ‘Siz, sadece büyülü bir adama uyuyorsunuz’
dediler...” 454 Peygamber’e meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış
diyen kimseler zâlim olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı
hakkındaki bu rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu
çıkarıp uydurdukları senet zinciriyle Peygamber’in (s.a.s) seçkin
bir sahâbesine dayandıranlar, müslüman görünseler de, gerçekte
Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a tamamen
ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu dinamitleyen
bu yalanlara nasıl inanır?
Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas
büyü, cinlerin etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü cinleri
etkisi altına alıp büyülemek istediği kişiye kötülük yaptırır,
aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri kötü işler yapar. Yani,
büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün kötü etkisini
yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına girer. İsrâ
sûresinin 47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri Peygamber’in büyülü
olmadığını, ona büyü yapılmadığını, onun bu tür iftiralardan
uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in asla cinli olmadığını,
cinnin etkisi altına girmediğini bildiren birçok âyet de 455 bu
büyü yalanını reddetmektedir. 456
Kadı Iyâd ve benzeri bazı İslâm âlimleri, Peygamberimiz’e
yapılan büyünün Peygamber’in aklına, kalbine, itikadına değil
de bedenine, dış uzuvlarına tesir ettiğine dair iddialar sunar ve
bunların Peygamber’in diğer fizikî hastalıklardan sâlim olmaması
gibi, mâsumluğuna ve peygamberlik makamına zarar vermediğini
söyler. Bu görüş, tutarlı değildir. Çünkü hadis rivâyetlerindeki
452 5/Mâide, 67
453 17/İsrâ, 47
454 25/Furkan, 8
455 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
456 S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s. 194-195
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
büyünün etkisiyle ilgili en hafif ifade olarak, “kadınlarına varmadığı
halde vardığını, yapmadığı şeyi yaptığını sandığı ve bu halin
altı ay böyle sürdüğü” anlatılıyor. Bu, altı ay Peygamber’in hayal
gördüğü anlamına gelir. Bu, bir beden hastalığı değil; hâşâ
O’nun akıl gücünün zayıflaması, işlevini yapamaması demektir. Bu
esnâda O’nun, -hâşâ-gelen vahiyleri zaptedememesi, başka şeylerle
karıştırma ihtimali gündeme gelebilir. Hadis rivâyetlerinde yer
alan “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı
halde onu yaptığı hayali gelirdi” gibi “hayal görme” lafızlarından
anlaşılan bu olayın akıl ve zihinle ilgili bir husus olduğunu
tespit edebilmek için derin bir psikoloji bilgisine ihtiyaç olmadığı
ortadadır. Bugün, bir insanın hayal görme olayını kaslarıyla, kollarıyla,
bacaklarıyla değil; aklıyla, zihniyle, beyniyle gerçekleştirdiğini
herkes bilir.
Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e
sihir yaparak, halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini bağlamış,
hanımlarına yaklaşamamasını temin etmiştir. Büyü yoluyla,
Hz. Peygamber üzerinde böyle bir etki meydana getirilebildiğini
kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu hususu doğru kabul etmek,
yahûdi, kâfir ya da müşriklerin sihir/büyü yoluyla Hz. Peygamber
üzerinde istedikleri etkiyi meydana getirebildikleri düşüncesine
kapı açar. Büyü yoluyla Hz. Peygamber altı ay boyunca
iktidarsızlaştırılabildiği durumda O’nun mübârek hanımları olan
annelerimize kocalık haklarını yerine getiremiyor, onların cinsel
arzu ve ihtiyaçlarını gideremiyordu gibi iftiralara varacak yanlış
düşünce ve ithamlara yol açabilecek tehlikede bir bühtandır.
Ne Hz. Peygamber’in cinsel gücünün abartılmasına, insanüstü
boyutlara çıkartılmasına hizmet eden rivâyetlere, ne de O’nun
sihir yoluyla cinsel yönden iktidarsızlaştırılabileceği fikrine zemin
teşkil eden rivâyetlere itibar edilmelidir. O’nu değerlendirmek için
ifrat ve tefritlerden arınıp en doğru ve dengeli yolu tutmak gerekir.
Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetleri
toptan reddetmek, kanaatimize göre doğru değildir. Bunlar Hz.
Peygamber’in hayatı, mûcizesi, Allah’ın Onu düşmanlarının şerrinden
koruması açısından tarihî bir değere sahiptirler. Bu hadisler
bize, Hz. Peygamber’e, kimliği ne olursa olsun bir düşmanı tarafından
zarar vermek maksadıyla sihir yapıldığını haber veriyor.
Bu husus, tarihî açıdan doğru olabilir, kanaatimizce de doğrudur.
Çünkü sihir, çok eski çağlardan beri var olagelmiş bir uygulamadır.
Yahûdilerin bununla fazlaca meşgul oldukları, düşmanlarından
bu yolla intikam almaya çalıştıkları da bir gerçektir. Bu sebeple
Hz. Peygamber’e de zarar vermek kasdıyla Lebîb bin el-A’sam’a
CİN
- 121 -
başvurarak sihir yaptırtmış olabilirler. Bu rivâyetler olayın bu yönüne
işaret etmektedir. Bu durum, hadis rivâyetlerinin incelenmesinden
de anlaşılacağı gibi Allah tarafından Cebrâil vâsıtasıyla Hz.
Peygamber’e bildirilmiştir. Rasûlullah üzerinde bu sihrin bir etkisi
söz konusu değildir.
Allah (c.c.), bunu Hz. Peygamber’e bildirmek ve o büyüyü
atıldığı kuyudan çıkarttırmak sûretiyle, büyüyü yapan ve bundan
medet uman İslâm düşmanlarını rezil, rüsvay ve mağlûp etmeyi
arzu etmiş ve bunu gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber, Allah tarafından
durum kendisine bildirilince, yanına ashâbından bir grubu
almış, ya da bir ekiple Hz. Ali’yi göndermiş ve sihri yapan Lebîd
bin el-A’sam adlı yahûdinin arazisi içinde olduğu kaydedilen Zû
Ervân kuyusundan o büyüyü bulup çıkartmıştır. Bu büyüyü imhâ
için, halk arasında yaygın olan inanç doğrultusunda da hareket
etmemiş, buna gerek görmemiştir. Böylece sihirden medet uman,
ondan bir silâh olarak yararlanmak isteyen İslâm düşmanlarına,
maksatlarına eremeyeceklerini, bu tür şeylerin kendisine ve müslümanlara
herhangi bir tesir yapamayacağını, Allah’ın kendilerini
koruyacağını göstermiştir. Büyüyü yapan şahsı cezalandırmaya da
(onu kahramanlaştırmamak için) gerek görmemiş, böylece iyice
rezil olmasını, yahûdi ve müşrikler arasında itibardan düşmesini
sağlamıştır.
Bu rivâyetler bu yönüyle doğru olabilir. Ancak, bunlarda zabt
kusuru olduğu, bu sihrin etkisi konusundaki farklı ve çelişkili anlatımlardan
da anlaşılmaktadır. Rivâyetin metnini problemli hale
sokan ve âlimler arasında münakaşalara yol açan sihrin, Hz. Peygamber
üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğine dair ifadeler,
kanaatimizce daha sonra râvîlerin yaptığı açıklamalardır. Nitekim
râvîlerden Süfyan’ın, bu konudaki bir açıklaması, bu rivâyetlerden
birinin içinde yer almaktadır. Buna göre Süfyan, “İşte bu, sihirden
olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir”457 demektedir.
Ayrıca İslâm âlimlerinden Ebû Bekr Ahmed bin Ali el-Cessâs da
aynı görüşte olup, rivâyetleri problemli hale sokan bu ilâvelerin
aslının olmadığını, bunların sonradan râviler tarafından hadislerin
metnine eklendiğini söylemiştir.458 Büyünün Hz. Peygamber’e
tesiri konusundaki “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir
şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi. Kendisi hanımlarına
yaklaşmadığı halde, onlara yaklaşır durumda olduğunu zannederdi”
tarzındaki bu ifâdelerin râvî Hişam bin Urve’den, ya da
457 Buhârî, Tıb 49
458 Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an I/60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 122 -
babası Urve’den kaynaklanmış olması çok muhtemeldir. Urve’nin
veya Hişam’ın bu açıklamaları Hz. Âişe’ye mal edilmiş, onun sözlerinin
arasına dâhil edilmiş olabilir. Bu konularda ihtiyatlı davranmakta
yarar vardır.
Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde karşımıza
çıkacak bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının cinlerle irtibat
yoluyla, onları kullanarak yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddiada
bulunanlara göre cin, sihir yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte,
çarpmakta, hastalandırmaktadır ki, bunun isbâtı mümkün
değildir. Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya da şeytanların
vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır. Her iki
yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler kullanılarak sihirbazlarca
tesir edilmesi söz konusu olamaz. Rasûlullah’a, cinlerin
ya da şeytanların çarpmasını, ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin
bundan etkilenmelerini kabul etmek mümkün değildir.
Buna peygamberlik makamı engeldir, bunu tartışmaya gerek yoktur;
yukarıda zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır. Yine bazı
sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle şeytanın
şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 459
Sihrin Menşei/Kaynağı
Sihrin menşei konusunda ilk bilgileri Kur’ân-ı Kerim’den öğrenmekteyiz.
Kur’an’ın verdiği bilgi, Hz. Süleyman’ın (a.s.) peygamberliği
zamanında sihrin çok yaygın olduğu, şeytanlar tarafından
insanlara öğretildiği şeklindedir. 460
Sihrin kaynağı, şeytanlardır: İslâm Ansiklopedisi’nde, “Sihir”
maddesini yazan, D.B.Macdonald, sihrin kaynağı konusunda aynı
şeyleri ifade ettikten sonra, bu konuda daha geniş bilgiler vererek
sihrin menşeine, ruhlar ve cinler fikrini de eklemekte ve konuyu
uzun uzun tahlil etmektedir. Hemen her toplumda, Grekler’de
(Eski Yunan), Bâbil’de, Mısır’da, İran’da, Keldâniler’de, Hintlilerde
ve İbn İshak’a dayandırarak eski Türklerde (Meselâ, orduları yenmek,
düşmanları öldürmek, nehirleri geçmek ve kısa bir zamanda
uzak mesafelere gitmek vb. şekillerde) sihir olayının bulunduğuna
işaret eder.”461
İslâm öncesi Arabistan’da sihir, Arapların kendileriyle yakın
ilişki içinde bulundukları Yahudiler, İranlılar ve Yunanlılar gibi
459 Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-
Nisâ 4, hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A.Osman Ateş, Kur’an ve
Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 268-291
460 2/Bakara, 101
461 D.B. Macdonald "Sihir" maddesi, İ.A., X: 599-611
CİN
- 123 -
halklardan alınmış, aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır. Bunlar,
tütsüleme, tılsım, muska, okuyup üflemek (tabii ki sünnette
meşrû kılınan okuma şekli rukye, bunun dışındadır), yıldızlara
bakarak geleceği haber verme, içine yerleştirilen sayılar, yatay ve
dikey olarak toplandığı zaman hep aynı sayıyı ve harflerin gizli
değerlerinden yararlanarak geleceği okumak demek olan Cifir,
bu konuda kitaplar yazılmasına yol açmıştır.462
Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu anlamı veren
“Sihir”den söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi ; Maji”,
“Magic ; Mãcik” olarak geçer. Büyü -gizemli sanılan- ilkel bir çözüm
arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere büyünün temelinde
üç şey vardır: a) Gizemlilik iddiası, b) ilkellik, c) çözüm arayışı.
Bunlardan birincisinin açıklaması şöyledir:
Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün, herkes tarafından
anlaşılamayan, herkes tarafından bilinemeyen ve yapılamayan
birtakım esrarengiz ilişkilerden ve bu ilişkilere dayanan
formüllerden oluştuğu sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin
bir inanış ve kanaat olarak vardır. Ancak büyü, çeşitli şarlatanlıkların
bazı şekilleridir. Çünkü büyünün gerçek olduğunu kanıtlayan
bir kimseye rastlanmamıştır. Ayrıca büyünün bir aldatmaca
olduğunu Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır. Tâhâ
Sûresi’nin 57-72. âyetlerinde Hz. Mûsâ ile Mısır Firavun’u arasında
olup biten bir mûcize ile büyü mücadelesi canlandırılmıştır.
Bunlardan özellikle 66-69’uncu âyetlerde büyünün içyüzü bütün
çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde özet olarak
şöyle bir açıklama vardır:
Firavun’un büyücüleri Hz. Mûsâ’ya, önce hangi tarafın gösteriye
başlamasını sorunca Hz. Mûsâ: “Hayır, siz atın.” yani elinizdeki
sicimleri ve değnekleri atarak büyü gösterisine önce siz başlayın
dediği kaydedilmektedir. 66. ve 67’nci âyetler gösteriyi ve onu şaşkınlık
içinde seyreden Hz. Mûsâ’nın ruh halini anlatmaktadır. Bu
âyetlerin meâli şöyledir: “Bir de ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından
ötürü, sicimlerinin ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde
canlandırılıyordu.” “Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.”
66’ncı âyet-i kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye kadar
içyüzünü ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde canlandırılan
asılsız birtakım kımıldayışlar olduğunu ifade etmektedir. Sicimlerin
ve değneklerin, Hz. Mûsâ’nın hayalinde hareket eder gibi
göründüklerini kaydeden bu âyetlerden iki farklı anlam çıkarmak
mümkündür. Birincisi: Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte
462 Meydan Larousse, "Büyü" Mad. II 685; Ali Çelik, a.g.e., s. 201-211
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 124 -
hareket ettikleridir. İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü gibi
asılsız bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak dışıdır. Ama
bunu illüzyonistlerin yaptığı gibi bazı hilelere başvurarak yapmak
elbetteki mümkündür. Özellikle ilâhlık iddiasında bulunmuş mağrur
ve çağının en kudretli hükümdarı olarak Firavun’un, sahip bulunduğu
güç ve imkânlarla devrin profesyonel ve en mâhir büyücülerini
bularak bu hileleri yaptırması zor değildi. Kur’ân-ı Kerîm,
büyünün bir gözbağcılık, bir şaşırtma ve duyuları spekülatif yöntemlerle
aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A’râf Sûresi’nin
116’ncı Âyet-i Kerime’sinde açıklamaktadır.
Hz. Mûsâ tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri
istenince onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir etki uyandırdıklarını
Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır: “Mûsâ:
‘Siz atın.’ dedi. Onlar da hünerlerini ortaya atınca insanların gözlerini büyülediler.
Onları ürperttiler ve muazzam bir büyü ortaya getirdiler.” 463
Âyet-i kerime’deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.” ifadesi çok
açıktır ve bu olaydaki büyünün, gerçek değil, bilakis psikolojik bir
etki yaptığını ortaya koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu
ilâhî açıklamadan kolayca anlıyoruz ki büyünün birtakım hileler
olarak izahı vardır. Bununla birlikte hiçbir gizemli yanı da yoktur.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de sicim diye geçen şeylerin -söylentilere
göre - içleri birtakım kimyasal maddelerle doldurulmuş hayvan
bağırsakları olduğu ve gösteri sırasında bu maddelerin reaksiyona
girerek bağırsakların hareket etmesine neden oldukları ihtimali
bulunduğu gibi, büyücüler benzer bazı spekülatif işler de yapmış
olabilirler.
İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Mûsâ’nın hayalinde
hareket eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de vardır.
Şöyle ki:
Hz. Mûsâ, Firavun’un ve avanelerinin yanı sıra, kalabalık seyirci
karşısında ve belki de tek başına bulunmak gibi -peygamber
bile olsa- insan moralini olumsuz etkileyen bir konumda idi. Allah
Teâlâ’ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan Firavun’un, bu şedid
ve kanlı diktatörün karşısında bulunmuş olmak ve hele moral
verecek bir taraftar kitlesinden yoksun olmak gibi etkenler hesap
edilirse Hz. Mûsâ’nın bu olayda ne kadar zor dakikalar yaşadığını
tahmin etmek güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya
463 7/A’râf, 116
CİN
- 125 -
koymakta ve Tâhâ sûresinde şunları kaydetmektedir: “Bu yüzden
Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.” “Biz O’na, korkma dedik, asıl üstün
gelecek olan sensin sen!” 464
İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur. Onun
için büyü/sihir tamamen bir hile ve safsatadır.
Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından
ilkelliğidir. Evet, büyü, hem kaynakları, hem de yapılış ve
uygulaması bakımından ne vahye, ne de akla dayanır. Bilakis vahyi
ve aklı hiçe sayan rezil bir düşünce ürünüdür. Bu gerçeği anlayabilmek
için hiçbir incelemeye ve araştırmaya bile gerek yoktur.
Sadece bir tek büyücü görmek bile büyünün her bakımdan ne olduğunu
anlamak için yeterlidir. Bu sefil insanlar her türlü faziletten
yoksun oldukları gibi onlara inanan ya da tuzaklarına düşen
zavallılarda bile sağlıklı bir moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
Allah Teâlâ, yine Tâhâ Sûresinde: “Çünkü onların yaptığı bir büyü
hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!”465 buyurmaktadır.
Büyünün, etki yapmak bakımından bir “hiç” olduğunun,
bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
Büyü, amaç bakımından ilkel ve zararlıdır. Çünkü:
a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte, hatta
onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve câhil insan, gerçekleri anlayabilecek
bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları için, onların basit
düşünce yapıları büyücüler tarafından kullanılmaktadır. Bu ise insan
aklının küçümsenmesi demektir.
b) Büyü, akla dayanmadığı gibi vahye de dayanmamaktadır. Bilakis
vahiy, sihri “küfür” olarak mahkûm etmekte ve sihirbazı kâfir
olmakla suçlamaktadır. Büyü yapan insanın, İslâm Hukuku’nda cezası
pek ağırdır.
c) Büyü, insanların aldatılmasına ve kötü yönlendirilmelerine
neden olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta günah karşılığında
zarara uğratmaktadır.
Büyü, araç bakımından da ilkel ve zararlıdır: Türüne göre büyüde
kullanılan araçlar son derece iğrençtir. Katır toynağından,
karga beynine, kıldan dışkıya kadar, büyüde en pis ve en necis
maddeler kullanılır. Ne yazık ki bunların bir kısmı da insanlara şu
veya bu şekilde yedirilir.
464 20/Tâhâ, 67-68
465 20/Tâhâ, 69
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 126 -
Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli saygısızlıktır.
Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle harap olması istenen
mekânlar ve zarar görmesi istenen insanlar için yapılan büyülerde-
Allah’ın yüce adları ve âyet-i kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve
ayakkabı topuklarına, eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere
gizli şekilde yerleştirilmektedir.
Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm arayışı olmasıdır.
Çünkü büyü ile derdine derman arayan insan, eğer sorunun
çözümü için akılcı ve legal bir yol varsa bu yola inanmayacak
ya da güvenmeyecek kadar rüşdünü yitirmiş biridir. Eğer tamamen
çaresizlik içinde ise bunu, ikinci bir çaresizlikle birleştirecek
kadar Allah’ın feyiz ve nurundan uzak, bilakis dalâlet karanlığına
saplanmış biridir.
Bazı akaid yazarları tarafından, “Sihir haktır” şeklinde kullanılmış
olan sözden amaç şudur: Sihir (yani büyü) Kur’ân-ı
Kerîm’de sözü edilmiş ve işlenmiş bir konu olarak vardır. Elbette
ki büyü tarih boyunca insanları meşgul etmiş bir hâdisedir. En
uygar sanılan toplumlar içinde bile sihir yapan ve sihre inanan
insanlar bulunmuştur. Onun için sihrin bir toplum gerçeği olarak
var olduğunu inkâr etmek imkânsızdır.
İlginçtir ki bazı yazarlar da “Sihir haktır” sözüne, farklı bir
yorum getirmiş ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına inanmışlardır.
Eğer büyünün gerçek anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin
açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı.
Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman nice krallar
olmuştur ki bunların hepsi de sonunda hayal kırıklığına ve hüsrana
uğramışlardır. Büyünün bir tek kere dahi başarıya ulaştığı
kanıtlanamamıştır. Kaldı ki büyücülere meydan okuyan insanlar
hiçbir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe
uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu
ortaya koyan başlıbaşına bir kanıttır.
Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerîm’in 113’üncü Sûresi olan Felak
Sûresi’nin 4’üncü Âyet-i Kerime’sini göstererek büyünün şerri
hakkında bir kanaat ortaya koymak istemişlerse, hemen ifade
etmek gerekir ki bu âyet-i kerime’de şerrinden söz edilen büyü
değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren” büyücü kadınlardır.
Binâenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere kendini
vererek duygusal insanların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen
kadınlar (veya erkekler) bulunmuştur. Genelde câhil topluluklar
CİN
- 127 -
arasında faaliyet gösteren bu kimseler, iplik düğümlemek, bu
düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun dökmek ve
kehânetlerde bulunmak gibi bâtıl şeylerle bir yandan geçinmeye
çalışırken, bir kısım insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların
şerrine daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak küfürdür.
Yani İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli bir sebeptir. Bu ise
şer ve kötülüğün en tehlikelisidir. Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu
büyü karşılığında ücret vermek, hem işlediği bu ağır günaha
karşılık onu ödüllendirmek, hem zararlı bir faaliyete değer biçmiş
olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından
elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir, kötüdür. Rabb’imiz işte bütün
bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden kendisine sığınmamızı
istemiştir.
Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini kazanamamış,
vicdanlarda mahkûm olduğu için hep gizli yapılmış
ve büyü yapanların da yaptıranların da sonu daima pişmanlık olmuştur.
466
Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
Kehânet, gâibden haber vermek, falcılık, bakıcılık etmek demektir.
Bu işle uğraşan kimselere de kâhin denir.467 Kâhin, gizli,
geçmiş haberleri bir nevi kendi zannı ile (tahmini) haber veren
kimsedir. Geleceğe ait haberleri, yine zanna dayanarak haber veren
kimseye de Arrâf denir. Bu iki uygulama, bazen hata eder bazen
isabet eder.468 Kâhin lafzı, daha umumi olup, Arrâf lafzının
mânâsını da içine alır.469
1. Câhiliyede Kehânet ve Arâfet: Câhiliye Arapları arasında
kâhin, olağanüstü güçleri olduğuna inanılan, bu güçleri meslek
halinde kullanan ve hizmetlerine karşılık ücret alan kimselerdir.470
Gelecekte olacak şeyler hakkında haber veren ve sırları bilme
iddiasında olan, bu kimselerden bazıları, kendilerine haber getiren
cinlerden yardımcılarının olduğunu zannederler.471 Bazıları
da gaybî şeyleri bir kısım sebeplerin mukaddimâtı ile bildiklerini
iddia ederler. Muhtelif çeşitleri olan kehânetin bir kısmı cinlerle
466 Ferit Aydın, a.g.e., s. 311-317
467 Kamus, IV, 266; Fischer. F. "Kehânet" maddesi, İ.A. VI, 71
468 İbn Manzur, Lisan, XIII, 362-363; IX, 237; Râğıb, Müfredat, 265
469 Âlûsî, Bulûğul-Ereb, III, 269; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk
İnançları, Beyan Y., 211
470 İzutsu, T. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 163
471 Alûsî, a.g.e., III, 269-270
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 128 -
ilgilenmekle, bir kısmı tecrübe ile, bir kısmı da yıldızlarla uğraşmak
sûretiyle olur.472 Câhiliye Arapları özellikle kâhinlere saygıyla
bakıyorlar, onların sözlerini takdirle karşılıyorlar. Onları, ruhî hastalıkların
doktorları olarak görüyorlardı. Psikolojik sıkıntıların ve
ruhî problemlerin hepsinde onlara koşuyorlardı. Sarsıldıklarında,
sıkıntıya düştüklerinde dertlerini onlara anlatıyorlar, onların katında
huzur ve marifet olduğunu söylüyorlardı.473
Tarihî kaynaklar, bu inancın Araplar arasında yaygın olduğunu,
her mahalleye ait bir kâhinin bulunduğunu474 anlatarak Hicaz bölgesinde
bulunan meşhur kâhinlerin isim listelerini vermektedirler.
Bunlar arasında: İzzi Selemetü’l-Kâhin, Şıkk bin Enmar, Satıh
bin Mazin, Tureyfetü’l-Kâhin, Zebra, Hunafîr bin Te’em, Mûsâ bin
Mezür, Seleme el-Hemedânî, Sevad bin Kaarib, Fatma binti Mürri
Has’amiyye zikredilmiştir. 475
Araplara ait rivâyetlere dayanarak kâhinler ve kehânet hakkında
şu noktaları tesbit edebiliriz:
a) Araplar arasında kâhinliğin dînî bir özelliği yoktur.
b) Kâhinler, soru sahiplerinin sorunları üzerinde, sözlerini ve
cevaplarını, sıcak, coşturucu bir üslup içinde söylerler. Konuşmalarının
arasına birtakım imâlar yerleştirirlerdi ki, dinleyiciler, bunların
içinden kafalarındaki soruların cevaplarını bulabilirlerdi.
c) Gizli kapalı, secîli imâlar içeren sözleriyle, insanlara gaybî
olan şeyler hakkında bahsediyorlardı.
d) Onlar, insanları uyutarak ya da insanların kendileri, kuruntuya
kapılarak, hatta bizzat kâhinlerin kendilerinin de dillerinden
dökülen seciler ve tevriyeler nedeniyle, onlara tâbi olan
cinlerin olduğunu, kendilerine düşen görevde yardımcı oldukları
zehâbına kapılıyorlardı. Kendilerini izleyen bu cinlerin, göklere
kulak verip oradan haber çaldıklarını, getirip bu haberleri söylediklerine
inanıyorlardı.476
Görüldüğü gibi, kâhinlerin ilham kaynağı, cinler ve şeytanlar
idi. Buna bazı Kur’an âyetleri de delâlet etmektedir.477 Şöyle ki:
472 Âlûsî, a.g.e., III, 270
473 Derveze, İ. Asru'n-Nebî, s. 294; Ebû Ubeyde, Eyyâmu'l-Arab Kable'l-İslâm, I,
229
474 Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab I, 229; İbn Hişâm, Sîre, I, 204; İzzet Derveze.
a.g.e. s. 293
475 Âlûsî, Buluğu'1-Ereb, III, 269-288
476 İbn İshak, Sîre, s. 13; Süheylî, Ravdu’l-Unuf, II, 295; Mesûdî, Murûru’z-
Zeheb, II, 173; Fischer, A.. İ.A., VI, 71-72
477 15/Hıcr, 16-18; 37/Sâffât, 6-10; 72/Cinn, 8-9
CİN
- 129 -
“Andolsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakıp temâşâ edenler
için süsleyip donattık. Onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat
kulak hırsızlığı yapan olursa parlak/alevli bir ateş onu kovalar.”478; “Onu
inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar, o yüce âlemi asla dinleyemezler.”
479
Müslim, Abdullah bin Abbas’tan rivâyet edilen bir hadisi şöyle
anlatır: Peygamber’in Ensar’dan olan sahâbîlerinden biri, bana
haber verdi ki; kendileri bir gece Rasûlullah ile beraber otururken
bir yıldız kaymış da ortalık aydınlanmış. Rasûlullah da onlara:
“Câhiliye devrinde bunun gibi bir yıldız atıldığı/kaydığı zaman
sizler ne derdiniz?” diye sordu. Oradakiler: Allah ve Rasûlü en iyi
bilendir. Bizler, bu gece büyük bir kimse doğdu veya büyük bir
kimse öldü der idik, dediler. Rasûlullah: “şüphesiz ki bu yıldız hiçbir
kimsenin ölümü ve hayatı için atılmaz. Lâkin ismi çok mübarek
ve âlî olan Rabbimiz bir işe hükmettiği zaman Arşı taşıyan melekler
tesbih ederler. Sonra onların arkasından gelen semâ ehli tesbih
eder. Nihâyet bu tesbih şu dünya semâsının ehline ulaşır. Sonra
Arşı taşıyan meleklerin ardından gelenler, onlara: ‘Rabbimiz ne
buyurdu?’ diye sorarlar. Onlar da berikilere Rabbin buyurduğu
şeyi haber verirler. Böylece semâlar ahâlisinin bir kısmı diğerinden
haber ister. Nihâyet o haber şu dünya semâsına ulaşır. Bu esnada
cinler kulak hırsızlığı yapıp süratle bir şey kaparlar da bunu kendi
dostlarına ulaştırırlar. Ve bu yıldızla kendileri taşlanır. İşte bu vecih
üzere, yani kendisinden hiçbir tasarruf yapmadan getirdikleri şey
sabittir ve vâkidir. Lâkin onlar buna yalan karıştırırlar ve artırma
yaparlar.” 480
Bu hadiste de açıkça anlatıldığı gibi cinlerin/şeytanların kulak
hırsızlığı yaparak getirdikleri bilgileri, kendileriyle ilişki kuran
kâhinlere vermektedirler.
Kehânet ve arâfette bulunma vasıtaları; daha çok yıldızlara
bakma (Astroloji), kuş uçurma, fal okları çekme, problemleri
kâhin’e anlatma, çizgiler çizme, afsun yapma, dualar okuma (kendilerine
has tekerlemeler) gibi işlerdir. Bunun yanında tecrübî bilgiler
ve bazı tılsımlardan da faydalanmaktadırlar. 481
Kehânet ve arâfet inancı, farklı ifadelere bürünerek ülkemizde
de aynı muhtevâyı kapsar tarzda devam etmektedir. Halk
478 15/Hicr, 16-18
479 37/Sâffât, 6-10
480 Müslim, Selâm 124, 11/1450; Ayrıca bk. Süheylî, Ravdu'l-Umıf; I. 303; Aynî.
Ümdetü’l-Kari, VII
481 Âlûsî, Bulûğul-Erab, III, 269-306
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 130 -
arasında bu tür inançlara fazla rağbet edilmekte, cinci, muskacı,
afsuncu, üfürükçü gibi isimler altında faaliyet gösteren kişilere gidilmekte
ve problemlere çözüm aranmaktadır. Ülkemizde bu işle
uğraşan kişiler, halka güven telkin etmek için kendilerine “hoca”
ismi vermek sûretiyle bu işleri dînî bir iş gibi takdim ederek, halkın
mânevî duygularını istismar etmektedirler. 482
2. Hadislerde Kehânet ve Arâfet/Arraflık: Kâhin kelimesi,
Kur’an’da iki yerde geçmektedir. Bu âyetlerle Arap kâfirlerinin Hz.
Peygamber’e nisbet ettikleri, kâhinlik vasfı reddedilmektedir.483
Hz. Peygamber’in hadisleri de kehânet ve kâhinliği yermiş, yasaklamış
ve reddetmiştir. Kâhinlik yapmak, içki içmekle, sihir yapmakla
günah açısından eşit tutulmuştur.484 Bazı hadislerde kâhine gitmenin,
onu tasdik etmenin, Hz. Muhammed’e indirileni (Kur’an’ı)
inkâr etmek demek olduğu belirtilerek, küfürle nitelendirilmiştir.
485 Ayrıca “Hulvanul-Kâhin” adıyla, alınan kâhinlik üceretinin
de haram olduğu, özellikle vurgulanmıştır. 486
Câhiliye Arapları arasındaki yaygın inançlardan teşe’üm, sihir,
fal okları gibi, kehânet ve arâfet de Kur’an’ın temel espirisine
zıt düşmektedir. Bu açıdan Kur’an ve Sünnet, bu tür inançları ve
Allah’ın birliği ve mutlak hâkimiyeti konusunda şüpheye düşürecek
her davranışı yasaklamıştır.
Kaynaklar bize kehânetin Nuh Tufanı öncesine kadar uzandığını
haber vermektedir.487 Yunan, Mısır, Yemen ve Hicaz gibi
beldelerde kâhinlik ve kehânet biliniyordu. Kuzey Asya halkları
arasında da yaygındı. Şâmân diye bilinen kâhinler, eski Türk kavimleri
arasında kam diye de anılırdı. Kam, kâhin, sâhir (sihirbaz)
mânâlarını ifade ettiği gibi, hâzık doktor, âlim, filozof mânâlarına
da gelir. Şâmânın birinci görevi kehânette bulunmak, büyü ve afsun
yapmak gibi işlerdi. Onların bu işleri, yardımcı ruhlar vasıtasıyla
yaptığına inanılırdı. Ruhlar şâmâna yol gösterirler, kuvvet verirlerdi.
Kuş şeklinde tasavvur edilen yardımcı ruhlar, göklere çıkan
Şâmâna yardım ederlerdi.488
482 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 212-215
483 69/Haakka, 43; 52/Tûr, 29
484 Ahmed bin Hanbel, Müsned III, 14
485 Ahmed bin Hanbel, Müsned. II, 408. 429, 476; İbn Mâce, Taharet 122/1,
209; Ebû Dâvud, Tıb 21/IV, 22-226; Dârimi, Vûdu’ 1140 I/259; Nesai, Sehv 20/
III, 4-19
486 Buhârî, Büyû’, 113-III, 43; Müslim, Musâkat 39/11, 1198; Tirmizî, Nikâh 37/
III, 438; Nesâî, Buyû’ 91/VII, 309
487 İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, X. 182
488 Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 88-89
CİN
- 131 -
Görüldüğü gibi, eski Türklerde de değişik isimlerde, ama tamamen
kâhinlerin ve arrâfların fonksiyonunu yüklenmiş, cinler ve
şeytanlar yerine, yardımcı ruhlardan bilgi ve yardım aldığına inanılan
şahıslar bulunmaktadır.489
Kehânet, genel anlamda gelecekten haber vermek demektir.
Eskiden Tevhid Dininin, yozlaşarak asıllarını kaybeden ve birer
bâtıl din haline gelen uzantılarında din adamlarının yürüttüğü bir
meslek olmuştu. Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin “İstihâre Namazı”nı
rüya falı haline dönüştürüp bir kehânet aracı haline getirdikleri
gibi. Bu mesleği icrâ edenlere, literatürda “kâhin” denir. Genellikle
kurbanların parçalanan organları üzerinde çeşitli yorumlar
yapılarak bu meslek icrâ edilirdi.
Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir.
Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda sözü edilen
kehânetten farklıdır. Bunu bir hobi olarak yapanların yanı sıra
ücretle fala bakanlar da vardır. Hatta gelecekte yaşanacağını ileri
sürdüğü olaylar hakkında kitap yazanlar bile olmuştur. Yahudî kökenli
Fransız tıp doktoru Nostradamus gibi.
İslâm’ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber vermek
bâtıldır ve yasaktır. Falcı ve kâhin de aynen büyücü gibi
kâfirdir. Bunlara, yani bunların verdikleri gaybî haberlere inanan
da kâfirdir.
Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi ilmî
tahminleri elbette ki kehânet’in dışında tutmak gerekir. Çünkü
bunlar, hem birtakım araçlara ve ince hesaplara dayanmaktadır;
hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı sonuçlar elde ederek
insanlığı bundan yararlandırmak gibi olumlu amaçlar gütmektedir;
hem de adı üstündedir: “Tahmin”den ibarettir. 490
Tütsüleme inancı
Câhiliyede Tütsüleme: Hastalıkların tedavisinde uygulanan
usullerden biri de Tütsüleme’dir. Hastanın, ancak tütsülenirse iyileşeceğine
inanılır. Câhiliyede bilinen tütsülemelerin başında Ûdu
Hindî gelmektedir.
Bu, Ûdu Hindî yahut Kust adı ile bilinen, buhur ya da ilaç olarak
kullanılan bir çeşit ot köküdür. İki türlüdür: Birisine, Kustu
Hindî, diğerine de Kustu Arabî derler. Kustu Hindî; siyaha meyilli,
hafif, galiz kokusu az, tadı acı olur. Kustu Arabî; lezzetli, ak, hafif
489 Ali Çelik, a.g.e., s. 216-217
490 Ferit Aydın, a.g.e., s. 317
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 132 -
kokulu olur. Mutlak olarak zikredilince anlaşılan Arabî olan cinsidir.
İçilmek yahut tütsülemek şeklinde kullanılır.491
Ûdu Hindî denilen ot kökü ile tütsülemenin Câhiliyedeki uygulaması
hakkındaki bilgilerimiz, bu konudaki Hz. Peygamber’in
hadislerine dayanmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ûdu Hindî kullanmaya
devam ediniz, Çünkü bunda yedi türlü şifa vardır...”492 buyurmuştur.
Bu hadis, Câhiliyede Ûdu Hindî’nin kullanıldığına açık bir
şekilde delâlet etmektedir. 493
Hadislerde Ûdu Hindî ile Tedavi Olmak: Bu konudaki rivâyetler
hemen hemen aynı mânâdaki rivâyetlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.),
bu hadisinde Ûdu Hindî’nin hangi hastalığa nasıl kullanılacağı
hakkında bizlere bilgi vermektedir:
“Ûdu Hindî kullanmaya devam ediniz. Çünkü bunda yedi türlü şifa
vardır. Uzre hastalığı (bademcik iltihabı) için buruna çekilir. Zâtü’1-cenb
(plorozi: Göğüs ve akciğeri birbirinden ayıran zarın iltihaplanması sonucu
oluşan hastalık) hastalığı için de su ile hastaya içirilir.” 494
Bu bitkinin Hicaz bölgesinde yetişip yetişmediğini bilmiyoruz.
Ancak lügat kitaplarımız bunun tarifini yaparken, Hindistan’dan
getirildiğini, buhur ve ilaç olarak kullanıldığını bildirmektedir. 495
Ümmü Kays binti Mıhsan şöyle demiştir: Ben küçük bir oğlumla
Rasûlullah’ın huzuruna girdim. Ben oğlumu, bademcik iltihabından
dolayı tedaviye tâbi tutmuştum. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: “Niçin bademcik iltihapları için böyle tedavi uygulamak
sûretiyle, çocuklarınızın boğazını elle sıkıştırıp acıtıyorsunuz? Şu
Ûdu Hindiyi kullanmaya devam edin. Çünkü bu Hind bitkisinde
yedi türlü şifa vardır...”496 “Zâtu’l-cenb’ten Kustu bahri ile ve zeytinyağı
ile tedavi olunuz.”497 Asr-ı Saâdette Arap kadınları eski bir
göreneğe göre parmaklarına bir bez parça sararak uzre (bademcik
iltihabı) hastalığına tutulan çocukların ağzına sokup bademciği
çıkarırlar ve kanını alırlardı. Fakat bu ameliyat en nazik tıbbî bir
müdahale olduğu cihetle Rasûl-i Ekrem bunu men edip: çocuklarınızı
bu yolla tedavi ederek azap etmeyin, Ûdu Hindî ile tedavi
edin, buyurmuştur.498
491 Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, Nihâye, III, 317; İbn Hacer, Fethu'1-
Bâri, X, 121
492 Buhârî, Tıb 10/VII, 14
493 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 261-262
494 Buhârî, Tıb 10/VII, 14
495 Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, a.g.e., III, 317; İbn Hacer, a.g.e., X,
121
496 Buhârî, Tıb 21/VII, 17
497 Müslim, Selâm, 87-88/11, 1735; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 356/IV,
369; Müstedrek, IV, 208; Tirmizî, Tıb 28, Hadis No: 2079/IV, 407
498 Miras, K. Tecrid-i Sarih Tere, XII, 79-80; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya RedCİN
- 133 -
Rukye İnancı
Rukye, kelime mânâsı itibariyle okuyarak tedavi etmek
mânâsında kullanılmıştır. Câhiliye Arapları arasında Rukye uygulaması
hem hastalık öncesi, hastalığa yakalanmamak maksadıyla
yapılırdı; hem de eğer herhangi bir hastalığa tutulunmuşsa bunun
tedavisinde kullanılırdı. Koruyucu hekimlik yönü, hastalık
gelmeden önce yapılır ve bir nevi ön tedbir olarak düşünülürdü.
Câhiliye Araplarına göre, hastalık nedenlerinin başında cinler, şeytanlar
ve kötü ruhlar gelmekteydi. İşte bunların vereceği zarardan
korunmak için, onların iskân ettikleri yerler olabileceği düşünülen
mekânlardan geçerken, “nazardan” korunmak için, zarar vermesinden
korkulan şeylerin zararından emin olmak için ve daha bir
çok konuda özel, belli duâlar okumak sûretiyle rukye yapılırdı.
Hz. Peygamber, hastalıkların gerçek sebebinin Allah’ın yaratması
ile olduğunu, görünen sebeplerin ise, O’nun koyduğu sünnetullahın
yerine getirilmemesinin bir ifadesi olarak anlaşılması gerektiğini,
bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak anlatmışlardır.
Temizlik kurallarına riâyet edilmezse, pislikten dolayı meydana
gelecek hastalıklara yakalanırız. İşte bu bir sünnetullahtır. Bunun
ihlâli ise, kişiyi hastalığa düşürür. Ama hastalığın gerçek yaratıcısı
Allah’tır. Bu temel düşünce mahfuz olmak şartıyla, içinde şirk unsuru
olmayan, şirki ihsas ettirici bir nitelik taşımayan rukyeler için
beis görülmemiştir.499
“Rukye”, bir işin meydana gelmesi için tabiatüstü güce başvurmak
mânâsına gelir. Eski türkçemizde kısmen Afsun kelimesiyle
karşılanır.500 İbnü’l-Esir, hastanın (şifa bulmak için) kendisiyle ilticada
bulunduğu afsun olarak açıklar.501 Rukyenin müsbet ve menfi
çeşidi bulunmaktadır. Onun müsbet yönü, “okuma, dua yoluyla
tedavi” şekli, menfi yönü ise Afsun olup daha ziyade büyücü ve
cadıların nâhoş işleri olarak görülmektedir. Öyleyse Arapçadaki
Rukye’yi hem afsunlama hem de dua ile tedavi diye anlamamız
daha uygun olacaktır.502
Câhiliyede Rukye: Rukye, Câhiliye devrinde mevcut olan bir
tedavi usûlüdür. Birçok hastalık ve zehirlenmelere karşı rukye yapıldığı,
bunu meslek edinen kimselerin bulunduğu bilinmektedir.
Câhiliye Arapları arasında Rukye’nin nasıl uygulandığı konusunda
dettiği Halk İnançları, Beyan Y., 262-263
499 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 287-288
500 Canan, İ. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, XI, 330
501 İbn Esir, en-Nihâye, II, 254
502 Canan, İ, a.g.e., XI, 330
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 134 -
Mücâhid ve İkrime’den yapılan rivâyetlerde bunun, daha çok iplik
üzerine yapılan rukye (okumalar) ve atılan düğümler şeklinde
olduğunu Taberî nakletmektedir.503 Câhiliyedeki Rukyelerin sihir
karışmış, şirki ihtivâ eden lafızlardan oluşmuş bir özellik arzettiğini,
bu konudaki hadislerin delâletinden anlamaktayız. Avf bin
Mâlik el-Eşca’nın şu rivâyeti bunu açıkça ortaya koymaktadır: Biz
Câhiliyede rukye yapardık. Daha sonra biz: “Yâ Rasûlallah, bunun
hakkında ne buyurursunuz?” diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.): “Rukyenizi
bana gösterin. Şirk olmadığı müddetçe beis yoktur.”504 buyurdu.
Câhiliye Rukyeleri sadece düğümlere yapılan üflemelerden ibaret
değildir. Bunun dışında bizzat hastanın kendisine, ağrı hissedilen
yere yapılacak okuma, üfleme ve benzeri başka şekiller de bulunmaktadır.
Teshir için Afsunlamak, büyüden kurtulmak için nüşre
yapmak, boncuk ve nazarlıklar kullanmak gibi rukye ile doğrudan
ilgili konular da burada zikredilebilir.505
Hadislerde Rukye: Hz. Peygamber’in hadislerinde rukye ile
ilgili farklı ifadeler bulunmaktadır. Bir kısım hadisler, bunu, tevekkül
inancına aykırı olması sebebiyle yasaklarken,506 diğer bir
kısım hadisler de Hz. Peygamber’in göz değmesine,507 her türlü
zehirli hayvan ısırmasına,508 yılan ve akrep sokmasına,509 vücudun
herhangi bir yerinde hissedilen ağrılara karşı510 rukye yapılmasını
(okuyarak şifa dilemek) tavsiye ettiği görülmektedir. Hz. Peygamber,
bu tür tavsiyeleriyle câhiliye Arapları arasında da yaygın olan
rukyeyi, onların anladığı mânânın dışında, yani Allah’tan başkasına
tevekkülü ve O’na şirk koşmayı ihsas etmemesi şartıyla tavsiye
etmiş511 ve kendileri de bizzat uygulamışlardır. Bu konuda bazı
hadisler şöyledir:
Rasûlullah, zevcesi Ümmü Seleme’nin (r.a.) evinde, yüzü sapsarı
kesilmiş bir kız çocuğu gördü ve onun için: “Bunda nazar vardır,
binaenaleyh bunun için rukye tedavisi yapın.”512 buyurdu. Enes
bin Malik: “Rasûlullah (s.a.s.) göz değmesinden, zehirli şeylerden,
503 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir -Bk. Felak suresi
504 Müslim, Selâm 64/11,1727
505 Alûsî, Buluğu'1-Erab, III, 5 vd.; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 372; Ebû
Davud, Tıb, 6, 18; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
Beyan Y., 264-265
506 Buhârî, Tıb 17/VII, 16; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 251-252; Hakim,
Müstedrek, IV 217
507 Müslim, Selâm 55-56, 59/11, 1725
508 Müslim, Selâm 52-53/11, 1724
509 Müslim, Selâm 61-63/11, 1726
510 Müslim, Selâm 54, 57-5/II, 1724-1725
511 Müslim, Selâm 64/11, 1727
512 Müslim, Selâm 64/11, 1727
CİN
- 135 -
yan tarafta çıkan sivilce ve yaralardan dolayı rukye yapmaya izin
verdi.”513 der.
Görüldüğü gibi, hadislerde, şirk olmadıkça, gerçek mânâsı itibariyle
tevekkülü ihlâl etmediği müddetçe, rukye yapmaya cevaz
verildiği anlatılmaktadır. Nevevî, ulema âyetlerle, zikirle rukye
yapmanın câiz olduğu konusunda icmâ bulunduğunu kaydeder.514
Bununla beraber “Sihir şâibesi olmamak üzere rûhî veya bedenî
salah için me’sûr duâlarla rukye câiz olmakla birlikte; istirka, yani
kendisini başkasına okutmak, rukye talep etmek, Allah’a sığınmak
ve duâ etmek için başkasının tavassutunu dilenmek mânâsını
tazammun etmek itibariyle şer’an memduh değildir. Allah’ın bilahesap
velâ-azap (hesapsız ve azapsız) Cennete girecek has kulları
ondan sakınırlar. Bundan dolayı Hanefi fikhında bu mesele şu
şekliyle yazılıdır: “Şâfî (şifa veren) ancak Allah Teâlâ olduğuna ve
devâyı ona sebep kıldığına îtikad ettiği takdirde tedavi ile iştigalde
beis yoktur. Ama şâfî (şifa verici) devâdır (ilaçtır, rukyedir vs.)
diye îtikad ederse, değil. Rukye, dindarlığın icabı, Şer’in emrettiği
bir şey değil, nihâyet bir müsaadedir. Asıl dindarlığın gereği, onu
terk ile Allah’a mütevekkil olmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na,
kendisi, doğrudan doğruya duâ ve ibâdet ile O’na sığınmayı bırakıp,
“ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem” diye
duâ dellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummağa kalkışmak,
dindarlığın icabı değil, câhiliye âdetidir.” 515
Bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunan merhum Elmalılı,
tefsirinde daha sonra şu görüşlere yer verir: “Sihir karışmayan,
yani şerr ü şeytanet için olmayıp da ondan tehaffüz (korunmak)
ve bir maraz veya âfete Allah’tan şifa niyazı için, kendine veya
başkasına hulûs-i kalp ve niyyyet-i salâh ile duâ veya âyet okuyup
üflemek kabilinden olsa nefeslerin cevazına işaret (vardır).
Çünkü bunda kimseyi izrar (zarara sokma) veya iğfal (kandırma)
veya Allah’tan başkasına teavvüz (sığınma) ve iltica mânâsı yoktur.
Rasûlullah’ın kendisine ve başkalarına bu sûretle okuyup üflediği
ve böyle hayır için rukyeye müsade eylediği sabit ve bu seseple
gerek rûhânî ve gerek cismâni nice hastaların şifâyâb olduğu da
vâki ve meşhuddur. Ancak, okuyuculukla sihirbazlık edenlerin de
şerrinden korunmak için bu âyeti516 hükmü ile sihir karışan rukyelerden
sakınılması lüzumu ihtar olunmuş (hatırlatılmış), Ukdeleri
(âyette geçen Ukad kelimesiyle ilgili), iplik düğümleri diye tahsis
513 Müslim, Selâm 58/11, 1725
514 Nevevi, Minhac, Şerhu Müslim
515 Yazır, M. H., Hak Dini Kuran Dili, IX, 6396-6399
516 Felak sûresi, 4. âyet
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 136 -
edenler de, böyle düğümlere üflemenin sihir kabilinden olduğunu
anlatmak istemişlerdir.” 517
Ülkemizde de yaygın olan rukye şekli, Hz. Peygamber’in tavsiye
edip cevaz verdiği değil de belki de sihir karışmış, Allah’a tevekkülü
bırakarak, bu işi yapanlara güvenme gibi duyguları ihsas
eder şekliyle görülmektedir. Hoca adı verilen, aslında hocalıkla
yani din dâvet ve tebliğiyle hiç bir ilgisi bulunmayan, sadece vicdanları
sömüren kötü niyetli kişiler tarafından icrâ edilmektedir.
Halk da bunların tuzağına düşerek sömürülmektedir. Ülkemizdeki
uygulama şekilleri itibariyle rukye, bazen muska, bazen mücerred
okuma, bazen üzerlik otu ve benzeri şeyler üzerine bazı tekerlemeler
söyleyerek hastayı onunla tütsülemek, suya, yumurtaya
üfleyerek onu hastaya içirip yedirmek yahut eğer hasta hayvan
ise, o okunmuş yumurtayı onun alnına çarpmak şeklinde olmaktadır.
Bütün bunlar, folklorik türden kültürel geleneklerdir. Dînî
hiçbir değeri yoktur. Din adına yapılıyorsa, en azından bid’at ve
hurâfedir.518
İnancın Menşei: İnanç olmaktan ziyade, daha çok tıb ve sağlık
açısından bir çeşit halk tedavi metodları arasında görülen ve gelenek
olarak devam eden bu tedavi şekli, halk üzerinde uyandırdığı
etki açısından, halk inançları arasında zikredilmiştir. Çünkü halk
dediğimiz insan katmanları: “eğer şöyle şöyle yaptırırsam şifa bulurum...”
şeklinde değişmez bir inanca sahip bulunmaktadırlar. Bu
inancın menşei ise, çok eskidir. Hemen her millette değişik türlerden,
ama esas itibariyle aynı temayı muhafaza eder şekliyle görülmektedir.
Eski Mısır’da, Bâbil’de, câhiliye Araplarında519 birtakım
fetişlerin muska, nazarlık olarak kullanılması şekliyle eski Türklerde520
kuzey Afrika uluslarında521 ve Avrupa ülkelerinde522 farklı
özelliklerde de olsa taşıdığı mânâ itibariyle aynen görülmektedir.
Burada Rukye başlığı altında câhiliye Arapları arasında yaygın
olarak gerek uğur bekleme, gerekse bir çeşit tedavi metodu
olarak, özellikle koruyucu hekimlik açısından kullanılan muska,
nazarlık yahut temâim adı verilen uygulama çeşitlerinden bahsetmeyi
uygun görüyoruz.
517 Yazır, M.H., a.g.e., IX, 6388
518 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 265-268
519 İnan, Afet, Eski Mısır Tarihi ve Medeniyeti, s. 245; Corci Zeydan, İslam Medeniyeti
Tarihi, II, 36-38; Dr. Ahmed Taha, Tıbbu'l-İslamî, s. 15, 23
520 Tanyu, Hikmet, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, s. 105
521 Prof. Ad. Westermarck, İslam Medeniyetinde Putlara Tapma Devri Kalıntılarından
Nazar Değmesi İnancı, Terc. Şahap Nazmi Coşkunlar, s. 9-10
522 Tanyu, Hikmet, a.g.e., s. 206, 213
CİN
- 137 -
a) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanların sokmalarına karşı zil
veya süs takınmak. Bununla zehirli hayvanların zararından korunacaklarına
inanılıyordu.523
b) Bir kimsenin kötü ruhların etkisinde kaldığından korkulduğu
zaman o kişiyi bazı şeylerle kirletmek sûretiyle, kötü ruhların
ondan uzaklaşacağını zannederlerdi. Bu kirleticiler arasında ölü
kemikleri, kadınların hayız kanlarını silip attıkları bezler bulunurdu.
524
c) Avâmiru’l-büyût olarak bilinen ev yılanları ile cinlerin zararından
korunmak için tavşan ayağını muska gibi takınırlar (veya
çocuklara asarlardı).525
d) Çocukları nazardan korumak için tilki ve kedi dişi takarlardı.
526 Yine çocuklardan nazarı defetmek için (Kahle) adı verilen
siyah boncuk da takarlardı.527
Muskalar (Temâim)
Bu da, özellikle psikolojik temelli hastalıklardan korunma,
sihir ve büyü tılsımlarının etkisinde kalmama, nazar değmesine
uğramama gibi rûhî mânevî hastalıklardan korunma amacıyla yapılan,
muhtelif şekilleri olan masgotlardır. Bunların bir kısmı, özel
bazı duâları yazma şeklinde olabilir. Bir kısmı da ilk anda dikkati
kendi üzerine çekmek sûretiyle zararlı bakışların veya tesirli sözlerin
etkisini kırmak amacıyla hazırlanmış boncuk, tavşan ayağı,
kurbağa kabuğu ve benzeri şeylerdir.528
Muskaların bir başka özelliği de sadece koruyucu hekimlikte
kullanılmış olmamasıdır. Bunun dışında kendisinden ve şerrinden
korktuğu kimsenin kötülüğünden emin olmak, sevip hoşlandığı
kimselerin de hoşnudluğuna ermek için yapılır. Boyna asılabileceği
gibi, parmağa takılabilir, evin, arabanın belli yerlerine konabilir.
Hayvanların alınlarına, boyunlarına bağlanabilir. Hemen her konuda
bir muska, bir boncuk kullanılmaktaydı.529 Yolculuğa çıkan
bir Arap, eğer hanımının kendisine ihanet etmesinden korkarsa
(Retm) adı verilen bir işlemi yapardı ki o da, yolda bir yerde ulu
ağaca bir ip bağlar, düğüm atardı. Dönüşünde o ip çözülürse ha-
523 Âlûsî, Buluğu’l-Erab, II, 304
524 Âlûsî, a.g.e., II, 319
525 Âlûsî, a.g.e., II, 324
526 Âlûsî, Bulûğu'l-Erab, II, 325
527 Âlûsî, a.g.e., II, I, 7; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
Beyan Y., 268-270
528 Âlûsi, Buluğu'1-Erab, II, 315-316; III, 5-7
529 Âlûsî, a.g.e., III. 5-7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 138 -
nımının kendisine ihanet ettiğine inanırdı.530 Bahsettiğimiz gibi
muskalar hastalıklara yakalanmamak, cinlerin perilerin zararından
emin olmak için de kullanılmaktaydı. Doğu toplumlarında
yaygın olan muska inancı ülkemizde de her bölgede kullanılmaktadır.
531
Hz. Peygamber’in sünnetinde muska ve temâim yasaklanmış,
buna inanan kimselerin şirk koşmakta oldukları ifade edilmiştir.
Çünkü Tevhid düşüncesi ihlâl edilmektedir. Şifayı da hastalığı da
veren Allah’tır. Allah inancı gölgede bırakılarak muska ve benzeri
şeylere önem vermek, tevhid ilkesine zıt, içinde şirk unsuru taşıyan
bir inançtır. 532
Üfürük ve muskadan medet ummak, Hz. Peygamber tarafından
şirk olarak tanıtılmıştır. Rasûlullah şöyle buyurur: “Şu bir
gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma muskası gibi
şeyler şirkin görünümleridir.” 533
Şu sözler de onun: “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne, giysisine
bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”; “Üstünde muska taşıyanın Allah
hiçbir işini tamamlamasın; üstünde nazarlık, boncuk taşıyanı Allah korumasın!”
534
Son Söz:
Kur’ân-ı Kerim, cinlerle ilgili olarak bize ihtiyaç duyacağımız
kadar bilgiler vermiştir. Onlarla daha geniş ve farklı şekilde ilişkilerimiz
sözkonusu olsaydı, bu konularla ilgili hukuku da Kur’an
bize tâlim ederdi. İnsanoğlu meraklarıyla da imtihan olmaktadır.
Gerek cin ve gerekse şeytan konusunda merak edilen birçok soru
bulunmaktadır. Bunların bir kısmına yukarıdaki açıklamalarda cevap
bulmuş olabilirsiniz; ama çoğuna, o sorulardan bahsettiğimiz
ve kendilerine işaret ettiğimiz halde tam bir cevap bulamayacak
veya âlimlerin ihtilâf ettiğine şâhit olacaksınız. Bu tür sorulara cevap
bulunabilecek kitaplar varsa da, bu cevapların ne kadar doğru
olduğu şüphelidir.
Mü’minler için gerçeğin taa kendisi olan Kur’ân, bu konularda
akla gelebilen soruların çoğu hakkında bir cevap vermez. Çünkü
her ne kadar insanın sınırsız merakı bu soruları doğuruyor ise de,
530 Âlûsî, a.g.e., II, 316
531 Yeni Türk Ansiklopedisi, VII, 2607
532 Ebû Dâvud, Tıb 9/IV, 201; Hâkim, Müstedrek, IV, 217; Ali Çelik, İslam’ın Kabul
veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 288-289
533 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
534 Heytemî; Zevâcir, 1/130
CİN
- 139 -
bunları mutlaka bilmek insan için gerekli değildir. Kur’ân, konuları,
insana yetecek sınırlar içinde ele alıp, merak edilen her şeye
cevap vermediği için, konuyla ilgili her şeyi anlatmamıştır. Ama bu,
Kur’ân’da olanların dışında bir bilgi ve gerçek olmadığı mânâsına
gelmez. Ama gerçek diye sunulanların hangilerinin doğru olduğunun
tesbiti çok zordur. Bu yüzden Kur’ân’da olanla yetinmek,
Kur’ân dışındaki bilgilere ihtiyatlı yaklaşmak, Kur’ân’da olanı da
doğru anlamaya çalışmak gerekir.535 Özellikle gaybla ilgili konularda
merakımızı dizginlemek ve yanlış inançlardan korunmak
için Kur’an’da bilgi verilmeyen konularda susmak veya en azından,
Kur’an’a ters düşebilecek yorumlardan kesinlikle kaçınmak
en doğrusudur.
En Son Söz: Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
535 Lütfullah Cebeci, Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Şule Yayınları, İstanbul
1998, s. 398
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 140 -
Cin Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
C-n-n Kelimesi, Değişik Türevlerle Toplam 201 Yerde Zikredilir:
A “Cinn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 6/En’âm,
100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/Kehf, 50; 27/Neml, 17,
39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât,
56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
B Cinler Anlamına Gelen “Cânn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
7 Yerde): 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15, 39,
56, 74.
C Cinler ve Cinnet/Delilik Anlamına Gelen “Cinnet” Kelimesinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/
Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158, 158; 114/
Nâs, 6.
D Aslında Cinlenmiş Demek Olan, Mecnûn, Deli, Akılsız Anlamında Kullanılan
“Mecnûn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 11 Yerde):
15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân, 14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/
Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/Tekvîr, 22.
E C-n-n Kökünden Gelen Diğer Kelimeler:
a Örtmek Anlamındaki “Cenne” Kelimesi 1 Yerde (6/En’âm, 76)
b Kalkan Anlamına Gelen “Cünnet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 2 Yerde): 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2.
c Örtülü Olan, Cenîn (Anne Karnındaki Bebek) Kelimesinin Çoğulu Olan
“Ecinne” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 1 Yerde): 53/
Necm, 32.
d (Ağaçlarla veya Duygulara) Örtülü ve Bahçe Anlamındaki “Cennet” Kelimesinin
Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 147 Yerde).
F Cin Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a Cinler: 6/En’âm, 100, 112, 113, 128; 7/A’râf, 27, 179; 15/Hıcr, 17, 18, 27; 26/
Şuarâ, 212, 221, 223; 27/Neml, 39; 34/Sebe’, 12, 14; 37/Sâffât, 7-10; 46/
Ahkaf, 29-31; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15; 72/Cinn, 1-15, 19, 25; 114/
Nâs, 1-6.
b Cinlerin Yaratılışı: 6/En’âm, 100; 55/Rahmân, 15.
c Cinler ve İnsanlar, İbâdet İçin Yaratılmıştır: 51/Zâriyât, 56-57; 72/Cinn, 16-
17.
d İman Eden ve Etmeyen Cinler: 72/Cinn, 11-14.
e Mü’min Cinler: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-15.
f Kâfir Cinler: 72/Cinn, 4-7, 15.
g Cinlerin Kur’an Dinlemeleri: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-2, 13, 19.
h Gökte Kulak Hırsızlığı Yapan Cinler ve Yıldızlarla Koğulmaları: 15/Hıcr, 17;
26/Şuarâ, 212; 37/Sâffât, 7-10; 67/Mülk, 5; 72/Cinn, 8-9.
i Cinler Gaybı Bilmezler: 34/Sebe’, 14; 72/Cinn, 10.
k Cinlere Sığınmak ve Onlardan Yardım Beklemek: 72/Cinn, 6.
l Cinlerin Birçoğu Cehennemliktir: 7/A’râf, 179.
m İfrît: 27/Neml, 39.
CİN
- 141 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil b. İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
2. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Cin-Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
3. Cin ve Şeytanlardan Nasıl Korunmalıyız? Vahid Abdüsselâm Bali, Uysal
Kitabevi Y.
4. Cinler ve Kötülüklerinden Korunma Yolları, Abdu’l-Hamid b. Abdu’r-
Rahman es-Suheybânî, Guraba Yayınları
5. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil bin İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
6. Kur’an ve Hadislere Göre Cinler Büyü, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
7. Cinlerin Esrarı, İmam Şiblî, terc. Muhammed Ferşad, Ferşat/Merve Y.
8. Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
9. İnsan ve İnsanüstü Ruh, Melek, Cin, İnsan, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
10. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Kitsan Y.
11. Cinlerin Âlemi, Ahmet Cemil Akıncı, Demir Kitabevi Y.
12. Cinler Âlemi, Sırları ve Gizlilikler, M. Aşur, Pamuk Y.
13. İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, Arif Coşkun,
Enes/Yâsin K.Evi
14. Vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Y.
15. Âyet ve Hadislerin Işığında Nazar-Göz Değmesi, Bayram Altan, Altın
Kalem Y.
16. Nazar ve Büyü (Etkileri Korunma Yolları), Bayram Altan, Veli Y.
17. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y.
18. İslâm medeniyetinde Putperestlik Devrinden Kalma İtikadlar: Cin ve Kötü
Göz, Westormorek, çev. Şahab Nazmi Coşkunlar, Doğan Güneş Y.
19. Ruhçu Yanılgı, René Guénon, çev. Lütfi Fevzi Topaçoğlu, İz Y.
20. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyim el-Cevziyye, İz Y.
21. İğâsetü’l-Lehfân min Mesâyidi’ş-Şeytan, İbn Kayyim el-Cevziyye, tahkik:
Muhammed Seyyid Keylânî, Matbaatü Mustafa el-Bâbî, Mısır, 1381
22. İslâm Kültür Tarihinde Maji, Manfred Ullman, çev. Yusuf Özbek, İz Y.
23. TDV İslâm Ansiklopedisi: Azâim md. (Süleyman Uludağ)
24. Şamil İslâm Ansiklopedisi
25. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
26. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
27. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
28. İslâm İtikadında Şeytan, İlyas Çelebi
29. Şeytanca Protokoller, Adil Gökburun, Şahsi Y.
30. Şeytanın Tuzakları: İnsanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim El-Cevziyye,
Uysal Kit. Y.
31. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
32. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
33. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
34. Şeytanizme Rağmen İslâmi Uyanış, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
36. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. / Büruc Y.
37. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
38. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 142 -
39. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
40. Şeytanın Enâniyeti, Hârun Yahya, Vural Y.
41. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
42. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
43. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
44. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
45. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fâhirettin Yıldız, Bir Y.
46. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
47. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
48. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
49. Tefsirde İsrâiliyyat, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 136-161
50. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y. s. 248-257
51. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, İz Y. s.
137-145
52. İlim ve Din Açısından Mûcize, Osman Karadeniz, Marifet Y. s. 48-85
53. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mûcize, Kerâmet, Sihir),
Bakıllânî, Rağbet Y. s. 97-129
54. Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. s. 13-36
55. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. s. 34-49; 58-67
56. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y. s. 89-98
57. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. (Nazar:) s. 247-263; (Ruh, Cin,
Reenk.)160-186
58. Gerçek Din Bu, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
59. İslâm Açısından Sihir, Yusuf Özbek, İz Y.
60. Kur’ân-ı Kerime Göre Sihr (Büyü), Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
61. Büyü, Sihir, Fal, Yıldızname, Kehanet, Nazar, Sevim Asımgil, İpek Y.
62. Nazar Değme Hakkında Bir Risâle, Süheyl Ünver
63. Psiko-Sosyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı, Kemal Çakmaklı,
Seha Neşriyat
64. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Büyü, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan,
Karizma Y.
65. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Fal, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan,
Karizma Y.
66. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Cinler, Giovanni Scognamillo - Arif
Arslan, Karizma Y.
67. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Kehânet, Arif Arslan – Hakan Yılmaz,
Karizma Y.
68. Falcılık ve Kehânet (Dünü, Bugünü ve İslâmî Hükmü), Bayram Altan, Çelik Y.
69. Kehânetler ve Kâhinler, Elvan ve Gündüz Öğüt, Ege Meta Y.
70. İslâm’da ve Eski Ortadoğuda Cin ve Ruh İnançları, Ernest Zbinden, Yeni
Ufuklar Neşriyat
71. Varlığın Metafizik Boyutları, I, II, M. Fethullah Gülen, Feza Gazetecilik A.Ş. Y.
72. Büyük Günahlar, Hafız Zehebi, Temel Neşriyat
73. Altıncı Duyu (Duyu Ötesi Algı), Brian Ward, Remzi Kitabevi Y.
74. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Es-Seyyid Ali
Göleli, Şüheda Y.
75. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, A. Kasapoğlu, 80-87
CİN
- 143 -
76. Sihir, Tılsım, Büyü, Cemal Anadol, Kamer Neşriyat
77. Sihirbazlık Kılavuzu, Herbert L.Becker, Gün Y.
78. Her Yönüyle Sihirbazlık Öğretiyoruz, Ali Özoğlu, İlgi Y.
79. Büyü Nasıl Yapılır, Nasıl Hissedilir, Nasıl Bozulur; Hanife Tezer, Ataman Elk. Y.
80. Büyü, Bilim ve Din, Bronislaw Malinowski, Kabalcı Y.
81. Gizli İlimler Hazinesi 1-8, Mustafa İloğlu, Özel Y.
82. Yıldızname, Câfer-i Sâdık, Esma Y.
83. Yıldızname ve Büyü, Robert Fleury, Kıbele Y.
84. Doğu Büyüsü, İdris Şah, Gizem/Say Y.
85. 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Sedat Veyis Örnek, Gerçek Y.
86. Anadolu Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
87. Sevgi Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
88. Din ve Büyü, Claude Levi-Straus, Yol Y.
89. Hintlilerde Ak ve Kara Büyü, Paul Dare, Ruh ve Madde Y.
90. Psişik Gücünüz, Carl Rider, Say Y.
91. Psişik Becerinizi Geliştiriniz, Enid Hoffman, Ruh ve Madde Y.
92. Psikiyatri, Ayhan Songar
93. Psikiyatri, Özcan Köknel, Nobel Tıp Kitabevleri Y.
94. Psikiyatri ve Düşünce Dünyası Arasında Geçişler, Erol Göka, Vadi Y.
95. Psikanaliz ve Psikoterapi, Orhan Öztürk, Alfa Basım Yayım
96. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Ferşat Y.
97. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
98. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.
99. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, İnsan Y.
100. Hipnotizma, Recep Doksat, Kader Basımevi
101. Hipnotizma, Vural Okur, Şahsî Y.
102. Hipnotizma, Cemil Sena Ongun, Dün ve Bugün Y.
103. Hipnoz Sayesinde Mucize Tedaviler, Hikmet Saim, Venüs Y.
104. Ruh ve Kâinat, Bedri Ruhselman, Gayret Kitabevi Y.
105. İpnotizma ve Telkinle Tedavi, Alfred Brauchle, Bozak Y.
106. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
107. Medyum ve Medyumluk: Haksöz s. 138-139
108. Vesvese, Mehmet Paksu, Nesil Y.
109. Binlerce Senedir İnsanların İgisini Çeken Burçlar Nedir? Sevim Asımgil,
Furkan Bas. Y.
110. Saatlerin Hazinesi, İslâm’da Burçlar ve Yıldızlar, Muhyiddin İbn Arabî,
Sümer Kit.
111. A’dan Z’ye Astroloji, Nuran Tuncel, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
112. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed es-Sâyim, Mütercim: Doç. Dr. M. Ali
Kapar, Uysal Kitabevi, Konya 1994
113. Şeytanın Tuzakları, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi
- 145 -
ŞEYTAN – İBLİS
•
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
•
İblis/Şeytan ve Özellikleri
•
İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi
•
Şeytana Mühlet Verilişi
•
İblis ve Faaliyet Alanı
•
İblis’in Başvurduğu Yöntemler
•
Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
•
Şeytanın Görevi
•
Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
•
Her insana Bir Şeytan Verilişi
•
İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
•
Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma
•
Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti
“Ve o zaman meleklere (ve cinlere): “Âdem’e secde edin!“ dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.“ 536
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
‘İblis’, kelime anlamı yönünden, hayırsız olan, zarara uğrayan, şaşkınlığa düşen manalarına gelmektedir. İblis kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde geçer. Şeytana, işlediği hatanın onu sonsuza kadar hüsrana (zarara) uğratması sebebiyle ‘İblis’ denmiştir. İblis, Şeytanın Kur’an’daki özel adıdır. İblis, insanı kıskanması yüzünden Allah’a karşı gelen ve O’nun huzurunda küstahlık yapıp kibirlenen ve bu yüzden de kovulan (racim olan), insanın en önemli düşmanıdır.
“Şeytan“ ise, uzaklaştı mânâsındaki “şatane“ fiilinden türemiştir. Yandı anlamındaki “şâta“ fiilinden türediğini öne süren bazı âlimler de vardır. Şeytan kelimesinin aslının “Satan“ olup, bunun İbrânîce olduğu, rakip, muhalif gibi anlamlara geldiği, Tevrat’ta da bu anlamda kullanıldığı da ileri sürülür. Şeytan, cinlerden ve insanlardan en şerli (en kötü) yaratıkları nitelemek için kullanılan bir kavramdır. “Şeytan“ ve çoğulu olan “şeyâtîn“ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 88 yerde geçmektedir. Şer’î istılâhta,
536 2/Bakara, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 146 -
Yüce Allah’ın Hz. Âdem’e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için
ilâhî rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan cinlerin
inkârcılarından gizli bir varlıktır.
Kur’an, şeytanla İblis’in fonksiyon bakımından aynı olduklarını
gösteriyor. Şeytan, İblis’in faal hale geçişinde aldığı ad, kuvvetlerinin
tümüne verilen ad; İblis de şeytan denen şer kuvvetin
kaynağı, babası olan varlığın özel adıdır. Hz. Âdem’in cennetten
çıkmasına sebep olan şeytanın, İblis’ten başka ‘Azâzil’, ‘Adüvvullah’
gibi adları da vardır. İblis, şeytanî bütün faaliyetlerin beyni ve
babası konumundaki varlıktır.
İblis/Şeytan ve Özellikleri
İblis ateşten yaratılmıştı ve cinlerdendi.537 Hz. Âişe (r.anha)’nin
rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler
nurdan yaratıldılar. Cinler zehirli ateşten. Âdem ise, size özellikleri söylenen
şeyden (topraktan) yaratıldı.“ 538
Evrende Hz. Âdem’den önce yaratılmış melek ve cin adında
iki varlık mevcuttu. 539
Ruhanî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah’a itaat
ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler,
yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar.
İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar,
insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi
ruhanî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların
hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a
isyan edenleri de vardır. Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince,
mü’mini de kâfiri de olan ruhanî varlıklar anlaşılır.
Hz. Âdem’e secde emrine kadar, hissiyatına/nefsine dokunan
bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu âna kadar,
Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre
mi hareket ettiği bilinmiyordu. İlk imtihanında kaybetti; Âdem’e
secde emri, onun hissiyâtına ters düştü. Emri yerine getirmekten
kaçındı.
Eski adı Azâzil olan olan şeytan, Hz. Âdem’e secdeyi kabul
etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve
üzüntü duyan“ anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da
537 18/Kehf, 50; 15/Hıcr, 27; 55/Rahman, 15
538 Müslim, Zühd 10, Hadis no: 2294, 4/2294
539 Bkz. 2/Bakara, 31; 15/Hicr, 26-29). Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup
idi (18/Kehf, 50
ŞEYTAN
- 147 -
“beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın“ diyerek hükümsüz bir bahane
ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve Hz.Âdem’i cennetten
çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır.
Dolayısıyla İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan
verilen iki isimdir. Kur’an’da Hz. Âdem’e secde söz konusu
olan bütün âyetlerde özellikle “İblis“ kelimesinin kullanılmış olması,
bu görüşü desteklediği gibi, âyetlerde kullanılan kelimelerin
yerli yerince seçilişi ve Kur’an’ın yüce üslûbu hakkında bir fikir
de vermektedir.
“Şeytan“ kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan,
şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir.
Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa
da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü
ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan
uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı
olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı
görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile
bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir
kuvvet, kötü ve habis ruh anlaşılır.
İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta her
cins, bir “ilk fert“ ile başladığından, “şeytan“ denilince, bu cinsin
ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis“ akla gelir. İblis,
şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen
ve insan neslinin ilk ferdi Âdem’e (a.s.) secde etmeyen İblis, ilk şeytandır,
şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere,
‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti.
O, cin’den idi. Rabbinin emrine karşı gelmişti.“540 Şeytan, kötülüğün,
küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık
şeytandır. Allah şeytana kıyamete kadar yaşama hakkı vermiştir.
Yani kıyamete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını
doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
Şeytan, insanı hak yoldan, selim fıtrattan aldatma ve çarpık
gösterme sayesinde uzaklaştırabilmektedir. İnsanı gurura, hayale,
çirkini güzel görmeye sevk eden şeytan iç dengeleri alt üst eder
ve gerçeğin çehresini değiştirir. İnsanın doğruyu-yanlışı, hakkıbâtılı
fark edememesi böyle başlar ve bu gidiş, sapma, uçuruma
yuvarlanmayla son bulur. Şeytanın kullandığı en büyük silâh, insanı
gurura sevketmektir. Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu
aldanışla eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın başarısı,
onun kuvvetinde değil; insanın kuvvetlerini, insanın aleyhine
540 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 148 -
kullanabilmesinden kaynaklanıyor. “Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur,
onları hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan
başka bir şey vaad etmez.“541 Şeytanın bu gururu istismar etmesine,
daha ilk insanın sürçmesi anlatılırken dikkat çekilmiştir. 542
Şeytan, insanı Allah yolunda infak etmekten fakirlikle korkutarak
caydırdığı gibi 543; bâtıl yolda saçıp savurmayı, israfı körükler.
“Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridir ve şeytan,
Rabbine karşı çok nankördür.“544 Aynı şekilde şeytan her türlü haramı
ve aşırılığı, fahşâyı, sosyo-psikolojik bozuklukları emreder.545 Şeytanın
yaydığı bozukluklardan biri de fâizdir. Fâiz yiyenler, şeytanın
çarpmasına uğramış kişilerdir. 546
İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi
Allah, Hz. Âdem’i yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi.
Âdem’in yaratılışı bitince Allah, meleklere ‘Âdem’in önünde secde
edin’ diye emretti. Hepsi secde ettiler ama İblis secde etmedi. Secde
etmeyişinin sebebini de şöyle açıkladı : ‘Ben ateşten yaratıldım,
Âdem ise topraktan yaratıldı. Ateş topraktan üstündür.’ Allah, bu
isyanından dolayı İblis’i kovdu. İlâhî rahmetten ve huzurdan kovulan
İblis, insanları saptırmak, kandırmak ve ‘hidâyet’ yolundan
şaşırtmak üzere Allah’tan izin istedi. İblis’e bu izin verildi. İblis, kıyamete
kadar gücü yettiği ölçüde insanları kandırıp kendi emrine
çekmeye, onlara günah işletmeye devam edecekti. Bu konuyu
Kur’an’dan takip edelim:
“Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere) ‘Âdem’e secde edin’ dedik.
İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece
kâfirlerden oldu.“ 547
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere
‘Âdem’e secde edin’ diye emrettik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. Fakat
o secde edenlerden olmadı.
Allah (şeytana) buyurdu ki: ‘Sana emrettiğim vakit seni secde etmekten
alıkoyan nedir? (İblis:) ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni
ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın’ dedi.
Allah, ‘Öyle ise, dedi. Oradan (cennetten veya meleklerin içinden)
541 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
542 Bkz. 7/A'râf, 20
543 2/Bakara, 268
544 17/İsrâ, 27
545 2/Bakara, 268; 24/Nur, 21
546 2/Bakara, 275
547 2/Bakara, 34
ŞEYTAN
- 149 -
in. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın!’
İblis, ‘Bana, (İnsanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver’
dedi.
Allah ‘Haydi sen mühlet verilenlerdensin’ buyurdu.
İblis: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları
(İnsanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım.
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın!’
dedi.
Allah buyurdu: ‘Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan!
Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.’
(Allah buyurdu ki:) Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, dilediğiniz
yerden (bol bol) yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden
olursunuz.
Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese
verdi ve ‘Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz
diye sizi bu ağaçtan men’etti, başka bir sebepten değil’ dedi.
Ve onlara, ‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.
Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini taddıklarında çirkin
yerleri, avret mahalleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından
üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: ‘Ben sizi o
ağaçtan men’ etmedim mi ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim
mi?’ diye nidâ etti.
(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer
bizi bağışlamaz ve bize merhamet edip acımazsan mutlaka ziyan edenlerden
oluruz.’
Allah buyurdu: Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde
bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.
‘Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız’
dedi.
Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek
elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın
âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).
Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin
yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 150 -
çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi,
sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları,
iman etmeyenlerin dostları kıldık.“ 548
Allah, Hz. Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini
öğretmiş, onu yeryüzüne halife tâyin etmişti. İblis bunu görünce
kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Hz. Âdem’e verdiği
bu ilâhî emaneti, yani insan olarak yeryüzündeki ‘halifelik’ emanetini
anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden Âdem’e secde etmedi.
İblis, aynı zamanda Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını
göremeyip, kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Öyleyse kim
nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı
var demektir. İblis, Allah’ın iradesini sevgi planında da görememiştir.
O Allah’ı hakkıyla sevebilseydi, Allah’ın severek yarattığı
Âdem’e secde ederdi. İblis, sevgiyi nefrete çevirmenin ilk örneğidir.
İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün
görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır.
Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, herbirinin kendine
ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı,
kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Bugün, kendini mal, yüz
güzelliği, makam, ırk, soy, sınıf veya ülke olarak üstün görenlerin
mantığı İblis mantığıdır.
İblisin en önemli hatası Allah’ın hükmüne aykırı şekilde kıyas
etmesidir. Yani kendi aklınca, ‘ateş topraktan üstündür; dolayısıyla
kendisi de Âdem’den üstündür.’ Hâlbuki o durumda Allah’ın
kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula düşen, mutlak Yaratıcı
karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i kıskanan
İblis isyan etti ve sonsuza kadar lânetlendi. İblis, bu kıyası hangi
ölçüye göre yaptı? Kendi aklına, kendi küçük mantığına göre
mi, yoksa Allah’ın ona verdiği ölçüye göre mi? Allah ona öyle bir
ölçü ve kıyas etme görevi vermemişti. O, boyundan büyük bir işe
kalkıştı; Âdem’i küçük görüp secde etmek istemezken, aslında
Allah’a karşı böbürlendi ve O’nun apaçık emrine karşı geldi. 549
Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.550 Böylece
o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında
olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah
olduğu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in halifelik ve ilâhî ruh
548 7/A’râf, 11-27
549 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 284-285
550 38/Sâd, 71-85
ŞEYTAN
- 151 -
taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden
gelmişti. Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet
görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri
bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, ilâhî hükümleri,
kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen
bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli
idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî
özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis
tarafından böyle atılıyordu.
Bu anlayış, şeytana Allah’ın huzurundan kovulma, rahmetinden
ümit kesme ve kıyamete kadar Allah’ın lânetini hak etme
dışında hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin
ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla
şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi
sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine
tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Mesele,
sadece Allah’ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan
değildi; Mü’min insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor,
ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile
tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın
farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme,
özür dileme yerine itirazı ve hayatı tercih etti.
Ateş ve toprak karşılaştırması bize gösteriyor ki, varlık sırrı,
toprakta ve onun sembolleştirdiği çile alçak gönüllülük, ezilmişlik,
hizmet ve didinmededir.
Şeytana Mühlet Verilişi
Hz. Âdem’e secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu
ilâhî rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan,
helâk edilebileceğini düşünmeye başladı; hayatından endişe etmeye
başladı. “İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet
ver.“551 diye Allah’a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden
maksat, sûr’a ikinci üfürülüş zamanıdır552. Bu şekilde mühlet
istemekle tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını
biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu
ölümsüzlük isteği, “...belirli bir zamana kadar“ kaydıyla, “Sen mühlet
verilenlerdensin!“553 şeklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan
maksat ise, sûr’a birinci üfürülüş zamanıdır.554 Bununla o, zillet ve
551 7/A'râf, 14
552 39/Zümer, 68; 83/Mutaffifîn, 6
553 7/A'râf, 15
554 27/Neml, 87
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 152 -
hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de
bu oldu.
Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah’ı ve öldükten
sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi Âdem’in nesli ve zürriyeti
olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir
gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü,
Allah’ı ve âhireti inkâr şeklinde değil; teklif edilen emrin gereğini
yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.
Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp
tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha
da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir
hedef seçti. Bu hedef, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmasına sebep
olan insandı. Gönlünü intikam duyguları bürümüştü. Cüretkâr bir
edâ ile bu duygularını Yüce Allah’a şöyle açıkladı: “Beni azdırdığın
için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim
ve onların hepsini saptıracağım.“555
Görüldüğü gibi, Yüce Allah, isyanından dolayı şeytanı hemen
huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını
anlayıp tevbe imkânı tanımış; fakat o inat ve küfründe ısrar edince,
bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı plânlarını şöylece
sıralayıvermişti: “Hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz.
Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır.“556 “Yerilmiş ve koğulmuş
olarak defol! Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi
cehenneme dolduracağım.“ 557
Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebasından olup onun
âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi şeytana,
Allah’ın hâlis kulları üzerinde etkili olabilecek hiçbir güç verilmemiştir.
Dolayısıyla düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana
karşı olan insan, “Allah’ın kulu“ sıfatını koruyacaktır. Şeytana âit
bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir. 558
İblis ve Faâliyet Alanı
İblis, Allah’ın doğru yolunun üzerine oturup, insanlara her
yönden yaklaşıp onları kandırmaya çalışacağına söz verdi.559 İblis
böylece düşmanını seçti, faaliyet alanını belirledi. Onun düşmanı,
yaratılmasıyla ve secde emriyle kendisinin racîm olup
555 15/Hıcr, 39
556 15/Hıcr, 42
557 7/A'râf, 18
558 Elmalılı, c. 3, s. 2138
559 7/A'râf, 17
ŞEYTAN
- 153 -
kovulmasına sebep olan insanın bizzat kendisi, gönlü, kafası, nefsi
ve onun bulunduğu her yerdi. İblis, bütün gücünü kullanarak,
bütün imkânlarını seferber ederek, düşmanlarını azdırmaya, isyana
sürüklemeye ve kendine bağlamaya gayret edecektir. Kabilesini
(askerlerini), dostlarını, cinlerden ve insanlardan yardımcılarını
devreye sokacak, bu iş için kullanacaktır.
insanın iç dünyası, bu anlamda bir mücadele, bir savaş alanıdır.
Onun içinde iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. İblis, sürekli
kötülüğe olan meyilleri ön plâna çıkarmaya çalışacak, ona
sürekli kötülükleri telkin edecektir. Ona bu faâliyet iznini veren
Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya
uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygara kopar, mallarda ve
çocuklarda onlara ortak ol ve onlara vaadlerde bulun (söz ver). Şeytan,
onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.“560 Bu İblise verilmiş olan
bir emir değil; ‘haydi elinden geleni ardına koyma, yapabileceğini
yap, serbestsin’ demektir.
Hayatımızla, ibâdet ve inançla, haram ve helâl hükümleriyle
ilgili kesin söz Allah’a aittir. Bu gibi konularda kendine göre dinler
ve inanışlar uyduranlar İblisin arkadaşları, dostları ve askerleridirler.
Allah’tan insanları kandırmak için izin alan İblis, işe ilk defa
Âdem’i ve onun eşini kandırmakla başladı. Âdem’i, ‘yasak ağacın
meyvesinden yerseniz cenette ölümsüz olursunuz’ fitnesiyle ve Allah
adına yemin ederek kandırdı. Yasak meyveyi yiyen ilk insanlar
Cennetten çıkarıldılar ve dünyaya gönderildiler.
Âdem tevbe etti ve bağışlandı.561 Âdem’in günahı nefsine aldanması
idi. Bir anlık kanma sebebiyle işlenen günahları Allah bağışlardı.
Ama şeytanın günahı nefse aldanmanın ötesinde Allah’ın
emrini beğenmemek, kendini O’nun karşısında güçlü görmek,
Allah’ın emrini bilerek dinlememek idi. Bu hata bağışlanmazdı.
İblis, Kur’an’da ‘şeytan´olarak da anılıyor. Şeytan, bütün kandırmaların,
bütün kötülüklerin, bütün hak yoldan saptırmaların
ortak adı olmaktadır. Bu mânâda birçok şeytan olabilmektedir.
İblisin dünyada insanları kandırıp günaha ve isyana götürme faaliyetlerine
artık şeytanî işler dememiz mümkündür.
Şeytan, itaat etmeye de isyan etmeye de, yani hayır işlemeye
de şer işlemeye de meyilli yaratılan Âdemoğlunu, kendi tarafına
çekmeye, ona günah işletmeye çalışır. Ancak onun Allah’a hakkıyla
560 17/İsrâ, 64
561 2/Bakara, 37
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 154 -
teslim olmuş kullar üzerinde bir hâkimiyeti, bir gücü yoktur:
“Meleklere, Âdem’e secde edin! Demiştik. İblisin dışında hepsi secde
ettiler. İblis, ‘Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?’
Dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer
beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime
bağlayacağım!
Allah buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem
hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza!
‘Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla
onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine
vaadlerde bulun.’
Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey va’detmez.
Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın
(hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.“ 562
İblis’in Başvurduğu Yöntemler
İblis insanları kandırmak için yaklaşırken birçok yöntem kullanır.
Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Şeytan her şeyden önce bir vesvesecidir. Vesvese; fısıltı, hışırtı
gibi gizli seslere denir. Gönülde birbiri arkasından gelip tekrar
eden gizli söze vesvese denir. Şeytan insana sokulur ve tıpkı nefis
gibi ona sinsi bir şekilde vesvese verir, onu kandırır, ona telkinde
bulunur. 563
2- İblis insanları Allah’ın rahmetinin ve affının geniş olması ile
aldatır ve onları günah işlemeye teşvik eder. Onlara sanki ‘yiyin,
için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız, Allah nasıl olsa affedicidir,
sizi de affeder’ der. Kur’an, bizi bu noktada da uyarmaktadır:
“...Sizi ğarûr/aldatıcı, sakın Allah’a güvendirerek aldatmasın.“ 564
3- İblis’in bir diğer yöntemi insanlara Allah’ın adını ve O’nu
hatırlamayı unutturmasıdır.565 Allah’ı unutanlar, kuşkusuz O’nun
hükümlerini kulak arkası ederler, emirlerini kaale almazlar, nefislerinin
isteklerine karşı çıkmazlar; âhiret azabını hatırlamazlar,
cennetteki nimetleri akıllarına getirmezler. Ne Allah’ın azabından
korkarlar, ne de O’nun vereceği mükâfatları beklerler.
562 17/İsrâ, 61-65
563 114/Nâs, 4-6
564 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
565 58/Mücadele, 19
ŞEYTAN
- 155 -
4- İnsanları özelllikle mal ve dünyalıklar konusunda korkuya
düşürür. Onların dünyalıklara hırslarının artması için fakirliği silâh
olarak kullanır, cimriliği ve aç gözlülüğü teşvik eder. Maldan ve
dünyalıklardan başka bir kutsal tanımayan insanlar elbette İblis’in
istediği noktaya gelen kimselerdir. İblis, bu gibi kimseleri çok rahat
güdebilir. Onlara çok rahat kötülükleri yapmalarını emreder.
566
5- İnsanların aralarını açmaya çalışır. Sürekli kavga, savaş, anlaşmazlık,
fitne, güvensizlik, birbiri hakkında kötü düşünme tam
da İblis’in arzu ettiği şeydir. İblis, insanlar arasında fitne çıkarmaktan
asla vazgeçmez. 567
6- İblis, kendine bağladığı, Hakk’tan yüz çeviren kimselerin
yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam olduğunu,
inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık bulunmadığını
onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini allayıp pullar.
Böylece onların bu kötülüklere devam etmelerini sağlar. 568
7- Şeytan ve onun yardımcıları olan cinler ve insanlar, diğerlerini
kandırmak için süslü ve yaldızlı sözler söylerler. İddialarını
ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı kendilerine göre deliller getirirler,
her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Çekici, hoşa giden,
gönle rahatlık veren, ama aslında saptırıcı ve çarpık sözler kullanırlar.
Avlarını bu yöntemle avlamaya çalışırlar. 569
8- İblis, insanları kendi yoluna davet etmek için birtakım araçlardan
yararlanır. Bu araçların başında içki, kumar ve putlara tapmak
gibi şeyler gelir.570 Bu gibi şeyler, esasen şeytanın pis işlerindendir.
Bunlardan sakınmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak
anlamına gelir. İçki ve kumar gibi alışkanlıklara dalanların akıl ve
şuurları yerinde olmadığı için şeytanın oltasına kolay takılırlar. Bütün
kötülüklerin anası olan içki şeytanın işini kolaylaştırır. 571
Şüphesiz ki İblis’in en önemli tuzaklarından biri de içki ve
uyuşturucudur. Günümüzde içkinin ve uyuşturucunun çokça tüketildiği
toplumlarda şeytanın saltanatı ve düzeni hâkimdir. O
toplumlarda yaşayan insanların çoğu, şeytanın iki ayaklı askerleri
haline gelmişlerdir.
9- Büyüklenme, istikbâr etme, kendini müstağnî görme, yani
566 2/Bakara, 268
567 17/İsrâ, 53
568 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
569 6/En'âm, 112-113
570 5/Mâide, 90-91
571 A. Osman Ateş, Şeytan, s. 214
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 156 -
Allah’ a muhtaç olmama duyguları da şeytanın önemli araçlarından
biridir. Şüphesiz büyüklenmek, İblis’in ahlâkıdır. O bu duygu
ile insanları Allah’ın huzurunda boyun eğmekten, O’nun emirlerine
uymaktan uzaklaştırır. Aldatıcı bir gururla onlara istiğnâ, yani
Allah’a ihtiyaç duymama duygusu telkin eder.
İblis bunlara benzer kendine ait tuzaklarla, verdiği vaadlerle,
söylediği yalanlarla, süslediği zevk ve tutkularla, kendine bağlı
olanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmaya çabalar. 572
Unutmamak gerekir ki İblis’in Allah’ın sâlih kulları üzerinde
bir gücü yoktur. O ancak kendine bağlı olanları yönlendirir, istediğini
yaptırır. İblis yalnızca davet eder, özendirir, teşvik eder. Ona
aldananlar, onun yolunu izler. 573
Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
Allah tarafından kıyametin kopmasına kadar kendisine mühlet
verilen İblis, insana nasıl yaklaşacağını yemin ederek şöyle dillendiriyordu:
“İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları
(insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde
tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından,
sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden
bulamayacaksın.’ dedi.“574
Şeytan, insanları kandırıp saptırmak için bütün yolları deneyeceğini
açıkça söylemektedir. “Bütün cephelerden, her taraftan,
yani gücümün yettiği her yerden, insanın hangi tarafını, hangi
duygusunu zayıf bulursam; o taraftan sokulacağım. Vesvese vereceğim,
kendime dâvet edeceğim. Benim dâvetime uymazsa hiç
olmazsa Allah’a isyan etmesini ona fısıldayacağım, yani günahkâr
olması için elimden geleni yapacağım.“ diye söz vermiştir. Şeytan
bunu yapabilecek mi? Buna gücü yetecek mi?
Aslında onun zorlayıcı bir gücü yoktur.575 Ama o nereden öğrenmişse;
insanın karakterini, kötülüğe ve iyiliğe, hayra ve şerre
meyilli olarak yaratıldığını biliyordu. Ondaki kötü meyillere, aşırı
isteklere hitap edecekti. Aklını kullanmayanlar ile sonunu düşünmeden
zevklerinin peşinden gidenler, onun süslü sözlerine kanacaklardı.
İbn Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre, “önlerinden
572 Zübeyir Yetik, Şeytan, s. 97-107
573 H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 139-141
574 7/A'raf, 16-17
575 15/Hıcr, 41-42
ŞEYTAN
- 157 -
yaklaşacağım“ demek, onları dünyaya düşkün edeceğim; “sağlarından
yaklaşacağım“ demek, din işlerinde, ibâdet ve amellerinde
onlara şüphe vereceğim; “sollarından yaklaşacağım“ demek, onlara
günah işlerinde azgın bir iştah (şehvet) vereceğim, anlamına
gelir. 576
Katâde de diyor ki: “Onlara önlerinden gelecek ve âhiret yok,
yeniden diriliş yok, cehennem yok, cennet yok diyeceğim. Arkalarından
gelip; dünya tutkularını süsleyip, allayıp pullayıp onları
bu gibi zevklere dâvet edeceğim. Sağlarından gelip, ibâdetleri
(hasenâtı) zor göstereceğim, geciktirmeye çalışacağım. Sollarından
da yaklaşıp, günahları zevkli ve süslü gösterip onlara günah
işlemelerini tavsiye edeceğim.“ 577
Şeytan ve dostları, insanlara (özellikle müslümanlara) daha çok
sağdan yaklaşırlar, onları din ile din motifleriyle aldatırlar. Nice
zâlim sömürücü ve diktatörler, kitleler üzerindeki hâkimiyetlerini
sürdürebilmek için dindar görünürler, dinî motifleri kullanırlar.
İslâm’a bağlılık ve saygıları olmadığı halde kitleleri susturabilmek
için dinî sloganlara başvururlar. Allah’ın âyetlerini çıkarları, düzenlerinin
devamı için kullanmaktan çekinmezler.
Şeytan ve dostları, insanlara önlerindeki âhireti mümkün olduğu
kadar unuttururlar. Hayatın yeme-içme ve zevklenmek olduğunu
aşılarlar. Birkaç günlük dünyayı boş geçirmemek için nefsin
istediklerini ona vermek gerektiğini iddia ederler. Onları dünyaya
ve bitmez tükenmez tutkulara bağlarlar. O tutkuların peşinden
bir ömür sürmelerini temin ederler. Ölümü ve ölümden sonrasını
unutturmaya, boş hayaller peşinde koşturmaya çaba gösterirler.
İblis ve yandaşları insana soldan yaklaşarak, küfrü, şirki, isyanı
zararsız göstermeye çalışırlar. İslâm’ın kötü (münker) dediklerini
insanlara sevimli, câzip olarak sunarlar. İçki, kumar, uyuşturucu,
zina, hak yeme, çılgınca eğlenmeyi, hayatın gayesi olarak sunarlar.
Allah’ı hatırlamayı unuttururlar. O’na ibâdet etmeyin, yasaklarından
kaçmayı zor ve ağzın tadını kaçırıcı, eğlenme ve zevki
engelleyici olarak gösterirler. Akla gelmedik şeytanî metodlarla,
hile ve tuzaklarla insanları Allah yolundan uzaklaştırmak için gayret
ederler.578
İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma ve
şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak, İslâm’ı
576 İbn Kesir, 2/9
577 İbn Kesir, 2/9
578 M. Alagaş, Şeytan ve Dostları, s. 27-52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 158 -
samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır.
İnsan, imtihan için yaratılmıştır. Ya hayr işleyerek râzı olunan
kulların arasına katılacak; ya da şer işleyip cezayı hak edecek. Nefsi
onu kötülüğe de iyiliğe de götürebilir. Şeytanın ve nefsin faaliyetleri
imtihan olmanın bir gereğidir. Sıkıntı, meşakkat olmadan
imtihan olmaz. İşte bu noktada Allah’ın hikmeti ortaya çıkmaktadır.
Allah dileseydi ne şeytan olurdu, ne de kullar günah işleyebilirlerdi.
Ancak, dünya hayatı imtihan içindir. İnsan, birtakım
denemelerden geçecek ve makamını kendisi kazanacaktır.
Şeytan, yani İblis; insanın içine fısıldar, vesvese verir, insanı
hayallere sürükler, hayırlı işleri yapmamaya, şerli işleri yapmaya
davet eder. İnsanın içinde kötülüğe dâvet eden her çağrı, her
duygu şeytandandır. O ve kabilesi insanları, onların görmeyecekleri
yerden gözetlerler. Ancak o ve kabilesi, inkârcıların dostudurlar.
579
O, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından
sokulur; onların Allah’a şükredici olmamaları için çalışır.580 Bu
amacına ulaşmak üzere atlılarını ve yayalarını seferber eder, onlara
karşı yaygara koparır, onlara mal ve çocuklarında ortak olmaya
kalkışır. 581
Şeytan, müslümanları hayır yapmaktan alıkoymaya çalışır.
Zekât ve sadaka verenleri ‘fakir olacaksınız’ diye korkutur582.
Şeytan, insanlara her türlü ahlâksızlığı emreder583. Onlara içkiyi,
kumarı, zinayı süslü gösterir, böylece insanları Allah’ı anmaktan
uzaklaştırır.
Şeytan, insanlara Allah’ı ve O’nun kitabını hatırlamayı unutturur.
Böylece onları daha iyi kontrol altına alır ve hata yaptırır.
Şeytan, Allah’ın gücünü ve kaderini unutturarak evrendeki olayları,
insan hayatında olanları tesadüflere bağlar ve insanları bunlara
inanmaya çağırır. Böylece Allah’ı hatırlarına getirtmez. Şeytan,
kendi yolundan gelenlere; başkaları üzerine haksızlık yapmaya,
onların elindekine göz dikmeye dâvet eder. İnsanlar arasında anlaşmazlıkların
kavgaların çıkmasına sebep olur. 584
Şeytanın işi fesat ve fitnedir. O, insanlar içinden kendine
yandaşlar (veliler) bulur ve birçok işini onlara yaptırır. “Şeytanın
579 7/A'râf, 27
580 7/A’râf, 17
581 17/İsrâ, 64 ve Müslim, Münafikûn 66, 68, Hadis no: 2813, 4/2167
582 2/Bakara, 268
583 2/Bakara, 288
584 H. K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 286
ŞEYTAN
- 159 -
evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı
zayıftır.“585 Aslında şeytanın hilesi zayıftır. “Şeytanın dostlarına karşı
savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“586 Onun insan
üzerinde herhangi bir gücü yoktur: “Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde
senin hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak
Rabbin yeter.“587 Fakat insan, şeytanın fısıltılarına, kandırmacalarına,
vesveselerine; hoşuna gittiği için kanmaktadır.
Yeryüzünde şeytana tâbi olup da Allah’ın dininden yüz çevirenlere
Allah; ‘Hizbü’ş şeytan-şeytan taraftarı’ demektedir: “Şeytan
onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar,
hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki hizbü’ş-şeytan mutlaka
kaybedenlerdir.“588 Demek ki, yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanı
başarıp başaramamasına göre, insan ya şeytanın, ya da Allah’ın
hizbinden olmak durumundadır.
Şeytanın Görevi
Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları
doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun
görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp
reddedenler de olacaktır.
Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu
bizlere defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyamete kadar devam
edecektir. Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız
ve kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi halde biz de onun gibi
Allah’a isyan edenlerden oluruz.
“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana
ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size,
kötülüğü, hayâsızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.“
589
Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım“
dememekte, bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.
“Allah onu (şeytanı) lânetledi; o da: ‘Yemin ederim ki kullarından bir
pay edineceğim’ dedi. Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş
kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların
kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara
585 4/Nisâ, 76
586 4/Nisâ, 76
587 17/İsrâ, 65
588 58/Mücâdele, 19
589 2/Bakara, 168-169
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 160 -
emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ (dedi). Kim Allah’ı bırakır
da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. Şeytan
onlara söz verir, vaadde bulunur, onları ümitlendirir ve kuruntulara düşürür.
Ancak bu vaad sadece aldatmadan ibarettir. Onların varacağı yer
cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.“ 590
Bu âyetler, aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının
mümkün olduğunu da gösterir. Yine bu âyetler, imansızlıkla
şeytanlık, imansızlarla şeytanlar arasında bir yakınlık olduğunu
ve şeytanın imansızların velîleri, âmirleri, işverenleri, başlarına
Mûsâllat yakınları ve arkadaşları olduğunu gösterir.
Allah’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O’nun koyduğu
yasakları çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın
tuzağına düşecekleri591, şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin,
sonunda şeytanın kendilerini istilâ etmesine ve kayıtsız
şartsız şeytanın esiri olmalarına engel olamayacakları bildirilmiş592
ve “...eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.“593 buyrulmuştur.
Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
Şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de Kur’an’da
şöyle belirtilmiştir: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu
O işitir ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir
vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.“ 594
“Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu
şeytanın, iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir
nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak
koşanlar üzerindedir.“ 595
Allah’ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini, şeytan, bizzat
kendisi de itiraf etmiştir.596
Âyetlerden de anlaşılıyor ki, Allah’a içtenlikle iman ederek
ibâdet eden insanlar üzerinde, tabanca kurşununa karşı çelik
yelek giyilmiş gibi şeytanın hiçbir etkisi olamamaktadır. Allah’a
iman edip emirlerine uyan ve Peygamberimiz’in (s.a.s.) gösterdiği
yoldan giden kişiler, şeytana galip gelmişler demektir. O halde,
590 4/Nisâ, 117-121) Ayrıca bkz. 18/Kehf, 50; 35/Fâtır, 6
591 43/Zuhruf, 39
592 58/Mücadele, 19
593 6/En'âm, 121
594 7/A'râf, 200-201
595 16/Nahl, 98-100
596 15/Hıcr, 28-43; 17/İsrâ, 61
ŞEYTAN
- 161 -
şeytana boyun eğmemenin tek yolu, Allah’a samimi olarak inanmak
ve ibâdetleri tam yapmak, Peygamber’in gösterdiği yoldan
ayrılmamaktır. Her işimize başlarken de şeytandan Allah’a sığınıp,
Allah’ın ismini anmalı; “eûzü besmele“ ile başlamalıyız.
Her insana Bir Şeytan Verilişi
Yüce Allah insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi,
onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren,
münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir şeytan da vermiştir.
Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiçbir ayırım
yapılmamıştır. Şöyle ki: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin
şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi
bozuk, dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler.“597 Yani ima ve işaretlerle
öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sade dışındaki
süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar.
Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanın yanında bir şeytan
vardır.“ buyurmuş, “Senin de mi ey Allah’ın elçisi?“ diye sorulduğunda,
“Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana
teslim oldu.“ Cevabını vermiştir. 598
Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile
şeytanın tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına
şeytanî metodlarla hayâsızlığa götürenler günümüz dünyasının
birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu iletişim araçları da aynı görevi
üstlenmiş durumdadır. Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle
desteklediği gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana
düşen görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
İman ve amel yönünden zayıflık, Allah’ın affı ve merhametinden
ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik,
yerli yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik,
başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa,
gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlara haddinden
fazla katılık, aldatma, yalan iddia, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma,
infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala
düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma... Nefis bu hastalıklardan
kurtulup mutmain olunca, içini Allah’ın zikri, şeytandan sakınma,
güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, Allah’a
yönelme gibi insanın mâneviyatını güçlendiren ve rûhî kalitesini
597 6/En'âm, 112-113
598 Müslim, Münâfikun 11; Ahmed bin Hanbel, VI/115; Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
6/ 40-41
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 162 -
yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan
artık çekinmeye başlar ve onunla karşılaştığı yolunu değiştirir. Nitekim
Hz. Ömer bunun en güzel örneğidir. Hz. Peygamber ona
hitaben şöyle demiştir: “Ey Hattâb oğlu Ömer, şeytan asla seninle karşılaşmaz.
Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir
yola yönelir gider.“ 599
Şeytana Uyanların Durumu ve
Âhirette Hesaplaşma
Hz. Âdem’in yaratılışı ile meydana gelen bu imtihanda, şeytanın,
nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makamdan
şekavetin en aşağı mertebesine düşmesi ne kadar acıklı ise; hiç
şüphe yok ki, meleklerin secde ettiği varlık olmak şerefine mazhar
olan insanın, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna
uyarak o ulvî makamdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi
ondan daha acıklı olacaktır. Allah kıyamet günü, insanları doğru
yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: “...Ey cin topluluğu!
insanların çoğunu yoldan çıkardınız...’ insanlardan onlara uymuş
olanlar, ‘Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin
ettiğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah, ‘Cehennem, Allah’ın dilemesine
bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır’ der.“600 İnsanlara
hitaben de: “...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin
için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim
mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez
miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bu gün, inkârcılığınıza
karşılık oraya girin.“601 buyurmuştur. Diğer bir kıyamet sahnesinde
de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: “İş
olup bitince şeytan: ‘doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size
söz verdim ama sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu;
sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil; kendinizi kınayın.
Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak
koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir
azâb vardır’ der.“ 602
Şeytanın Yaratılış ve insanlara
Mûsâllat Olmasının Hikmeti
İnsanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı
doğru yoldan çıkararak küfre ve dalalete sevke çalışmak olduğu
599 Buhârî, Fedâilü'l-ashâb 6; Müslim, Fedâilü's-sahabe 2; Ahmed bin Hanbel,
I/171, 182
600 6/En'âm, 128
601 36/Yâsin, 59-64
602 14/İbrâhim, 22
ŞEYTAN
- 163 -
anlaşılan şeytan, acaba niçin yaratılmıştır? Bu konuda şu hikmetler
sayılabilir:
a- Allah, eşyayı zıdlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden
ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin.
Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden
biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil
yaratılmıştır.
b- Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah’ın
üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntakîm, Adl, Dâll, Şedîdü’l-ıkab,
Serîu’l-hisâb, Hâfid, Râfi’, Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecellî
edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler, taalluk
edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şâyet ins ve cin,
melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.
c- Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’ın hıfz, afv, mağfiret,
rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtivâ eden
kemâl sıfatlarının ve isimlerinin tecellî etmesi mümkün olmazdı.
Peygamberimiz, bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir:
“Eğer sizler, hiç günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi
de, fertleri günah işleyip mağfiret dileyecek ve Allah’ın kendilerine mağfiret
edeceği bir kavim getirirdi.“ 603
d- Şeytan yaratılmamış olsaydı, insan için Allah’a ibâdet ve itaattan
söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fiillerin ibâdet, tâat,
hayır ve hasen oluşu ancak zıdlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara
şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır.
Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için
şarttır. Fakat bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse,
insanın iyi ve yüce bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine
engel olur. İslâm, bu duygu ve arzuları görmezlikten gelmez;
ama bunlara istikamet ve sınır çizer. İnsanın bu cins duygu ve arzularını
kontrol etmesi, yöneleceği yeri helal olanlara göre belirlemesi
ve haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya
ulaşırsa, ne bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana
zarar verebilir. Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, manevî
cephesinin emrine girer ve onun yükselmesine hizmet eder. İnsan
için bir sınanma alanı olan bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek
için melek, vicdan, fıtratın varlığı nasıl lüzumlu ise; fizikî varlığı
için de onun süflî arzularını kamçılayan kuvvetler, kontrol altına
603 Müslim, Tevbe 2; Tirmizî, Cennet 2, Deavât 98; Ahmed bin Hanbel, I/289,
II/309
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 164 -
alınmak şartı ile zararsız; hatta faydalı olabilir.
Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız
Âdem’e vesvese verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır.
Onun niyeti, insanoğlunu parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını
uyandırarak, onu yanlış yola sevketmektir. İnsan, ruhî gelişmesinin
ilk aşamasında, şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları
susturmak için onunla savaşmak zorundadır. Fakat insan, bu
mücadelede azimli olursa, ilâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı
yenecektir. İnsan, bu safhayı atlatıp galip çıkar, ihlâs sahibi samimi
mü’min olursa, artık yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da
kâmil imana sahip ihlâslı insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla
imtihan edildiği ve onu sürekli yendiği için, şeytan böyle bir insanın
–istemese de- takvâsını, derecesini artırmış olur. Bu düşman
sayesinde insan, meleklerden de üstün seviyeye çıkar. Şeytan ve
onun içimizdeki vesvesesi olmamış olsaydı, insanın bu yücelmesi
de mümkün olmayacaktı. “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde
kim ona uyar, yolundan giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar mahzun
da olmayacaktır.“ 604
Allah’ın sevgi ve rahmetinden uzak kalan İblis (şeytan) kıyamete
kadar düşmanı olduğu Âdem’i, yani insanı kandırmaya ve
saptırmaya devam edecektir.
İnsana yakışan, düşmanına karşı uyanık olmasıdır. Allah’ım!
Senin dostlarını ve bizim gerçek dostlarımızı bize sevdir. Düşmanlarımızın
peşinden gitmeyecek kararlılık, ihlâs ve basiret ver!
604 2/Bakara, 38
ŞEYTAN
- 165 -
İblis-Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
A İblis Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 2/Bakara, 34; 7/A’râf,
11; 15/Hıcr, 31, 32; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 26/Şuarâ, 95; 34/
Sebe’, 20; 38/Sâd, 74, 75.
B Şeytan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara,
36, 168, 208, 268, 275; 3/Âl-i İmrân, 36, 155, 175; 4/Nisâ, 38, 60, 76, 76,
83, 117, 119, 120; 5/Mâide, 90, 91; 6/En’âm, 43, 68, 142; 7/A’râf, 20, 22,
27, 175, 200, 201; 8/Enfâl, 11, 48; 12/Yûsuf, 5, 42, 100; 14/İbrâhim, 22; 15/
Hıcr, 17; 16/Nahl, 63, 98; 17/İsrâ, 27, 53, 53, 64; 18/Kehf, 63; 19/Meryem,
44, 44,45; 20/Tâhâ, 120; 22/Hacc, 3, 52, 52, 53; 24/Nûr, 21, 21; 25/Furkan,
29; 27/Neml, 24; 28/Kasas, 15; 29/Ankebût, 38; 31/Lokman, 21; 35/Fâtır, 6;
36/Yâsin,60; 37/Sâffât, 7; 38/Sâd, 41; 41/Fussılet, 36; 43/Zuhruf, 36, 62; 47/
Muhammed, 25; 58/Mücâdele, 10, 19, 19, 19; 59/Haşr, 16; 81/Tekvîr, 25.
C Şeytan Kelimesinin Çoğulu Şeyâtîn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 14, 102, 102; 6/En’âm, 71, 112, 121; 7/A’râf,
27, 30; 17/İsrâ, 27; 19/Meryem, 68, 83; 21/Enbiyâ, 82; 23/Mü’minûn, 97;
26/Şuarâ, 210, 221; 37/Sâffât, 65; 38/Sâd, 37; 67/Mülk, 5.
D İblis Konusunda Âyet-i Kerimeler
a İblis: 2/Bakara, 34; Nisâ, 118-119; A’raf, 11-18; Hıcr, 28-38; İsrâ, 61-63; Kehf,
50; Tâhâ, 116; Sebe’, 21; Sâd, 71-81.
b İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50;
Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
c İblis’in Cennetten Koğuluşu: A’raf, 11-18; Hıcr, 34-35; İsrâ, 62-63.
d İblis Lânetlenmiştir: Hıcr, 35; Sâd, 78;
e İblis’e Mühlet (Süre) Verilmesi: A’raf, 14-15; Hıcr, 36-38; İsrâ, 62; Sâd, 79-
81.
f İblis’e Verilen Fırsatın Hikmeti: Sebe’, 21.
g İblis Allah’ın Rahmetinden Koğulmuştur: Nisâ, 118-119; A’raf, 18; İsrâ, 62-
63; Sâd, 77.
B Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Şeytanın Ateşten Yaratılışı: A’raf, 12; Hıcr, 27; Sâd, 76.
b Şeytan, insan ve Cin’den Olabilir: En’am, 112-113; Nâs, 6.
c Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar: Hıcr, 17-18; Şuarâ, 212; Saffat, 7-10;
Mülk, 5; Cin, 8-9.
d Şeytan, insanlara Düşmandır: Bakara, 168, 208-209; En’am, 142; A’raf,
16-17, 27; Yusuf, 5; Hıcr, 39 40; Tâhâ, 116-117; Hacc, 52; Fâtır, 6; Yâsin,
60-61; Zuhruf, 62.
e Şeytan Kötülüğü, Hayâsızlığı ve Allah’a Karşı Gelmeyi Emreder: Bakara,
169; Nisâ, 14, 118-119; En’am, 128; A’raf, 200; Nûr, 21; Sâd, 82-83.
f Şeytan, insanların Kalbine Vesvese Verir: Nâs, 5.
g Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrak Ederler: A’raf, 201; Hıcr, 39-
40; İsrâ. 65.
h Şeytan, insanları Kuruntulara Düşürür: Nisâ, 119-120; A’raf, 20-21; İsrâ,
63-64.
i İnsan ve Cin Şeytanları, Düşmandır: En’am, 112.
j İnsan ve Cin Şeytanları, Aldatmak İçin Yaldızlı Lâflar Söyler: En’am, 112-113
k Şeytana Uymak: Bakara, 208-209; Nisâ, 38, 119-120; En’am, 128, 142;
A’raf, 18; Hıcr, 41-44; İsrâ, 63-64; Kehf, 50-51; Nur, 21; Şuarâ, 221-223;
Lokman, 33; Fâtır, 5; Sâd, 84-85; Fussılet, 36; Zuhruf, 36-39.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 166 -
l Şeytanın, Mü’minler Üzerinde Hiçbir Hâkimiyeti Yoktur: Hıcr, 42; Nahl, 99-
100; İsrâ, 65; Sâd, 82-83.
m Şeytanın Arkadaşlığı: Nisâ, 38; Fussılet, 25; Zuhruf, 36-38; Kaf, 27.
n Şeytanın Aldatmasının Etkili Olduğu Kişiler: Hacc, 52-55.
o Şeytan, Kâfirlerin Dostudur: Bakara, 257; Nisâ, 38, 76; En’am, 71; A’raf, 27,
201-202; Enfâl, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuarâ, 221-223; Fussılet, 25.
p Şeytan, Münafıkların Dostudur: Mücadele: 19-20; Haşr, 16-17.
r Şeytandan Allah’a Sığınmak: A’raf, 200; Nahl, 98; Mü’minun, 97-98;
Fussılet, 36; Nâs, 1-6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-277
3. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 64-65
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s.
96-99
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342;
380-386
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1,
s. 176-178
9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 505-506; c. 3, s. 1335-1336
10. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 173-
181
11. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y. s. 249-265
12. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235- 275
13. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 58-59; c. 6, s. 38-42
14. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
15. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-
153
16. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
17. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 284-287
18. Hz Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 111-144
19. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
20. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. / Büruc Y.
21. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
22. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
23. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
24. Şeytanizme Rağmen İslâmî Uyanış, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
25. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
26. Vesvese -Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Basım Yayım
27. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
28. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
29. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
30. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
31. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
ŞEYTAN
- 167 -
32. Şeytanın Tuzakları: insanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim el-Cevziyye,
Uysal Kitabevi Y.
33. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
34. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
36. Şeytanın Enâniyeti, Harun Yahya, Vural Y.
37. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
38. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
39. İnsan ve insanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -21-
SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-21-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
İman sevgi ve buğzdur. “Lâ ilâhe illâllah” red ve kabul olduğu kadar nefret ve sevgidir. Rahmet, af, mağfiret, tevbelerin ve duaların kabulü gibi özellikler Allah’tan kullara sevgiyi gösterdiği gibi, hiçbir şeyi Allah’a şirk koşmamak ve ibâdeti sadece O’na tahsis edip kulluk yapmak da sevginin tezahürüdür. Demek ki sevgilerin en temeli, en yücesi, Allah sevgisidir. Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek. Allah’tan râzı olmak ve Allah’ı râzı etmek. Diğer sevgiler, bu sevgiyi gölgelendirmeyecek, geri plana attırmayacak.
Sevgi itaat ister. Sevgi varsa itaat de vardır: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 1 İmanı sevdiğimiz gibi imanlıyı da sevmek zorundayız. Birbirimizi sevmeden cennete giremeyeceğimizi belirtmiş Rasûl; bütün mü’minleri Allah için sevmeliyiz.
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan, mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
İtaat ve isyan yönüyle şirk, günümüzde en çok gördüğümüz şirk çeşidi. “Ey iman edenler! Kâfirlere itaat ederseniz, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 2 İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaati tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti seçmiş olur.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.” 3
1 3/Âl-i İmrân, 31-32
2 3/Âl-i İmrân, 149
3 24/Nur, 47
Sevgi ve itaat, imanın test edilmesi, imanın ispat edilmesidir. Yine, Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
İsyanınız kâfirlere, tâğutlara, zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz Rabbinize olsun!
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ / 9
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti / 9
Allah Sevgisi / 11
Sevginin Dereceleri / 15
Allah’ın Kulu Sevmesi / 16
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri / 18
Sevginin Esası ve Sebepleri / 19
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur? / 20
Sevgi İmanın Göstergesidir / 28
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı / 29
Allah Kimleri Sever? / 34
Allah Kimleri Sevmez? / 35
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı / 37
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi / 43
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir / 43
Sevginin Zirvesi: Takvâ / 51
Sevgi Toplumu / 58
Tutku (Çarpık Sevgi) / 61
İSYAN - İTAAT / 79
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti / 79
İsyanın İki Yönü / 80
Ma’siyet Ne Demektir? / 82
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti / 84
Tâat Ne Demektir? / 85
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı / 86
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan / 89
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler / 92
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler / 99
Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları / 104
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk / 107
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları / 111
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir / 113
Nerdesin Ey Güzel İsyan? / 116
- 9 -
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
•
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
•
Allah Sevgisi
•
Sevginin Dereceleri
•
Allah’ın Kulu Sevmesi
•
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri
•
Sevginin Esası ve Sebepleri
•
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur?
•
Sevgi İmanın Göstergesidir
•
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
•
Allah Kimleri Sever?
•
Allah Kimleri Sevmez?
•
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
•
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
•
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
•
Sevginin Zirvesi: Takvâ
•
Sevgi Toplumu
•
Tutku (Çarpık Sevgi)
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 1
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
Mahabbet (Türkçe söylenişiyle muhabbet), sevmek demektir. Mahabbetullah da, Allah’ı sevmek anlamındadır. Mahabbet, “hubb“ (h-b-b) kökünden gelir. Hubb saf sevgiye denir. Araplar, dişlerin parlaklığı için aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habâb denir. Buna göre mahabbet, susamışlıktan (fazla arzudan) kalbin kaynaması, taşması, sevilene ulaşmak için çırpınmasıdır. Habâbu’l-mâ’, suyun fazlasına denir. Mahabbet de kalpteki düşüncelerin en baskını olduğundan h-b-b ile ifade edilmiştir. Türkçede mahabbetin (muhabbetin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk, daha aşırısına sevdâ/tutku denir. Sevgi anlamına gelen bu
1 2/Bakara, 165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına
da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.2
Bu ikinci anlamını da gözönünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki
sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür.
Sevgi; Sevme duygusu, bir kimseye veya bir şeye muhabbet
besleme hissi. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan fıtrî bir duygudur.
Sevgi, topluma huzur ve barışı getiren birleştirici bir unsurdur.
Kur’an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü’minin gönlü
sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık, kâfirlerin özelliklerindendir.
Allah Teâlâ, iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları
bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir: “Ve kalplerinin arasını sevgi ile
birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların
kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi...“
3
Dinde sevgi iki türlüdür: Kulun Allah’ı sevmesi, Allah’ın kulu
sevmesi. Allah’ı sevmek, yani mahabbetullah, herkesin, elde etmek
için ardından koştuğu yüce bir mertebedir. Makamların en
yücesi, derecelerin en yükseğidir. Kalplerin azığı, ruhların gıdası,
gözlerin bebeğidir. Mahabbet, bir hayattır, onsuz insan ölülerden
sayılır; bir nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en
büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Allah Teâlâ; zâlimleri,
fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri
sevmez. Buna karşılık, takvâ sahiplerini, tevbe edenleri,
sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibâdetlerini
yapanları, tevekkül edenleri sever. Yüce Allah; “De ki: ‘Eğer Allah’ı
seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.“
4 buyurmuş ve Allah sevgisine ancak O’nun emirlerine uymak, Peygamberinin
yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir.
Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir.
Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah
için sevmemelidir. Allah’ın sevdiklerini sırf Allah rızâsı için sevmek,
sevmediklerinden yine O’nun rızâsını umarak kaçınmak gerekir.
Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, kıyâmet gününde:
‘Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka
gölge bulunmayan bir günde Arş’ın gölgesinde gölgelendireceğim.’ buyurur.“
5
2 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
3 8/Enfâl, 63
4 3/Âl-i İmrân, 31
5 Müslim, Birr ve Sıla, 161
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 11 -
Abdullah bin Ömer şöyle söyler: “Allah için sev, Allah için buğzet,
Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın
dostluğuna ancak bu şekilde erişilir.“ Müslüman, sevilmesi gereken
her şeye ve herkese karşı, her türlü çıkar düşüncesinden uzak,
sırf Allah rızâsı için, samimi bir sevgi beslemelidir. İnsan ruhunu
olgunlaştıran mânevî gıdalardan biri olan sevgi, özellikle çocuklardan
esirgenmez. Çocuk ruhunda her türlü iyiliği filizlendirecek
olan şey sevgidir. Sevgiden mahrum olarak yetişen çocuklar katı
yürekli ve zâlim olmaya daha yatkındırlar. Bu mahrûmiyet, onların
ruhunu kesinlikle olumsuz yönde etkiler. 6
Allah Sevgisi
Muhabbetullah, yani Allah sevgisi; nefsin, zât ve sıfatlarıyla
mükemmel olan Allah’a meyletmesidir. Sevginin meydana gelmesinde
ön şart, sevilen varlığın tanınmasıdır. Allah’ın künhünü
(nitelik ve niceliğini) akıl ile idrâk mümkün değil ise de, zâtının
kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O’nu tanımak, O’na inanmayı
ve sevmeyi gerektirir. İslâm düşünürü İmam Gazâlî, kişiyi Allah
sevgisine götüren beş sebepten bahseder:
a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever;
yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu
durum, insanı Allah’ı sevmeye götürür. Çünkü kendisini ve Rabbinı
bilen, varlığının devam ve kemâlinin kendinden değil; Allah’tan
olduğunu bilir. İnsanı yoktan var eden, yaşatan, kemâl sıfatlarını
yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve güzelliğe ulaşma sebeplerini
yaratan, bu sebepleri kullanmaya hidâyet eden Allah’tır.
Yoksa insanın kendi başına ne varlığı, ne de devam ve kemâli
olabilir. Varlıklar arasında kendi kendine var olan yalnız Allah’tır.
O’ndan başka her şey, O’nun kuvvet ve kudretiyle vardır. Başkasından
meydana gelen kendi zâtını seven bir ârif, onu meydana getireni
ve (inanıyorsa) kendini yoktan var edip yaşatan ve bizâtihî
kaim olup başkalarını da yaşatanı elbette sever. O’nu sevmemesi,
kendine ve Rabbine olan cehâletinden ileri gelir. Muhabbet,
mârifetin meyvesidir, onun için mârifetten sonra gelir. Mârifet
(Allah’ı tanıma) olmazsa muhabbet de olmaz. Mârifet zayıf olursa
muhabbet de zayıf olur. Bunun için Hasan-ı Basrî: “Rabbini bilen
O’nu sever; dünyayı bilen ondan nefret eder“ demiştir.
b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı
konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan,
kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda
6 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 393-394
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
bulunanı sever. Bu sevgi, Allah’ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün
bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah’tır. Bunlara ilâveten
insanlara her çeşit nimetleri veren yine Allah’tır. “Allah’ın verdiği
nimetleri sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.“7 Çok kere Allah’ın nimetleri
bir insan kanalıyla diğerine intikal eder. Nimetin gerçek
sahibi ise Allah’tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan
malı yaratan, o maldaki tasarrufun kudret ve irâdesini o adama
nasip eden, kişiyi nimet verene karşı sevdiren, O’nu da diğerine
karşı meylettiren muhakkak ki yine Allah’tır. Allah’ın bu sebepleri
onda yaratması ve malını ona vermesinin kendi hakkında hayırlı
olmasını bildirmekle onu bu işi yapmaya mecbur etmiş ve adamın
da muhâlefet etme imkânı kalmamıştır. Demek ki; asıl ihsanda bulunan,
onu bu işe mecbur edendir. Onun eli ise ihsânı yapmakta
bir vâsıtadır. Demek ki; kişinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o
adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah’ı sevmeyi gerektirir.
c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği
yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa
bile adâleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle
tanınan bir idâreci insanların sevgisini kazanırken, bunun
zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır.
Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir.
Bu sevgi, ihsandan bir fayda görmeyende de görülür. Bu üçüncü
sebep de yalnız Allah’ı sevmeyi gerektirir. Zira O, kendi fazlından,
önce bütün mahlûkatı yarattı. Onların zarûrî ihtiyaçları olan organlarını
tamamladığı gibi, zarûrî olmadığı halde ihtiyaç olduğu
sanılan sebepleri yaratmakla onları nimet ve refaha kavuşturdu.
Sonra ihtiyaçlarından fazla olan birtakım süs ve ziynetlerle onları
güzelleştirdi. İnsan hayatı için zarûrî olmayan gerek fizikî güzellikleri
ve gerekse tabiatta olan dış güzellikleri yaratan Allah, bu
yönüyle de sevilmeye en lâyık olandır.
d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız
güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfatları
itibarıyla güzeldir. Çirkinlik, bir noksanlıktır. Noksanlık Allah’a yakışmaz.
Allah’ın her sıfatı kemâl noktasındadır. Âlim, bilgili, kudretli,
cömert insan; şahsî menfaati olmasa bile diğer insanlar tarafından
sevilir. Kişileri sevdiren, onlardaki bu güzel sıfatlardır. Oysa
sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah’ın aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese
dahi edilebilecek olgunlukta değildir. Hâlbuki bu sıfatları
da insana bahşeden yine Allah’tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye
hak kazanan bir varlığa mukabil Allah’ın daha çok sevilmesi gerekir.
Çünkü Allah herkesten daha çok âlim, daha kudretli, daha
7 16/Nahl, 18
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 13 -
cömerttir. Eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Her
şeyi yoktan var eden, varlığında başkasına muhtaç olmayan, fazl,
celâl, cemâl, kudret ve kemâl sahibidir. Şâyet ilminden dolayı bir
âlimin, kudretinden dolayı bir kaadirin, olgunluğundan dolayı bir
kâmilin, bağışlayıcılığından dolayı bir bağışlayanın, ihsanından
dolayı bir varlığın sevilmesi gerekiyorsa bütün bu sıfatlar en kâmil
derecede Allah’ta vardır. Dolayısıyla bu yönü itibarıyla da en çok
sevilmeye lâyık olan yine Allah’tır.
e) İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir.
Aynı cinsler birbirleriyle münâsebet kurarlar. Bu münâsebet
zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins, şekil ve sûret sözkonusu
değilse de, kul ile Allah arasında gizli bir münâsebet
vardır. İnsanın, Allah’ın güzel vasıflarıyla vasıflanması emredilir:
“Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın“ gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf,
hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak, onlara öğüt
verip doğru yola getirmek, bâtıldan uzaklaştırmak ve benzeri
dînî faziletlerdir. Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel
münâsebetler de vardır. “Ona şekil verip rûhumdan üflediğimde...“8
Bu üstün münâsebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle
emrolunmuşlardır. Yine insan, özel münâsebet neticesi, yeryüzünde
halîfe9 olarak yaratılmıştır. Bu tür münâsebetler de insanın
Allah’ı sevmesini gerektiren sebeplerdir. Bütün bunların dışında
kul Allah’ı, O’ndan gelecek bir nimet karşılığı değil; O yalnızca
Allah olduğu için sevmelidir. O’nu sevmenin ilk alâmeti O’na inanmak
ve kayıtsız şartsız emirlerine itaat etmektir. “De ki: ‘Eğer Allah’ı
seviyorsanız bana (Hz. Muhammed’e) uyun ki Allah da sizi sevsin...“10 Bu
âyet, Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin şartı olarak
Hz. Peygamber’e mutlak itaati öngörüyor.
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) itaat, esasta onu elçi olarak gönderen
Allah’a itaattir. Ona isyan ise Allah’a isyandır. İsyan ile sevgi
bir arada bulunamaz. Allah’ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi
gerektirmez. Ancak, yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan
gibi sevmek küfürdür. Hristiyanlar Hz. İsa’yı Allah gibi, Allah’ı
sever gibi sevdiklerinden küfre girmişlerdir. “İnsanlardan bazıları,
Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever
gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden)
çok daha fazladır...“ 11
8 15/Hıcr, 29
9 2/Bakara, 30
10 3/Âl-i İmrân, 31
11 2/Bakara, 165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği; O’na
iman, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve
şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, iman ve İslâm’ından
dolayı kınayıcının kınamasından korkmamaktır.12 Hiç kimsenin
sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: ‘Eğer babalarınız,
oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size
Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise,
artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu
hidâyete erdirmez.“ 13
Allah’ı sevmek, zamanla O’nun tarafından sevilme nimetini
kazandırır. Allah’ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntüsünden
kurtulmuş olur. “İyi bil ki Allah’ın dostlarına/sevdiklerine korku
yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 14 Kul, sevgisiyle Allah’a itaat eder,
farz ibâdetlerin yanında nâfile ibâdetlerle de Allah’a mânevî yakınlık
kazanmaya çalışır. Nihâyet İlâhî lütuf ile Allah’ın sevgisine
lâyık olur. Eşyaya benzemekten münezzeh olan Allah bir kulunu
sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı
olur. Yani kul, Allah’ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini
istediği şeyi işitir, tutmasını istediği şeyi tutar... Daha açık ifadeyle
Allah sevdiği kuluna daima râzı olduğu işleri yapmayı nasip eder.
Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını
söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir.
Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olmamalıdır.
Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ızdırap
kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan
insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah’a ve
âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul
eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah’ı ve
âhireti inkâr kadar kolay değildir.
Kâfir için sevdiklerinden ayrılma ve ızdırap kaynağı olan
ölüm, mü’min için sevdiğine kavuşma ânıdır. İman; sadece mârifet
ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgunlaştırır. Allah’ı ve
Rasûlullah’ı her şeyden daha çok sevmek, mü’minin imanının
kemâlini gösterir. “Nefsim hâriç, seni her şeyden daha çok seviyorum
ya Rasûlallah!“ diyen Hz. Ömer’e, Peygamberimiz (s.a.s.):
“Beni nefsinden/kendinden de çok sevmedikçe kâmil mü’min olamazsın, ey
Ömer!“ demişti. Hz. Ömer de: “Seni kendimden de çok seviyorum
12 5/Mâide, 54
13 9/Tevbe, 24
14 10/Yûnus, 62
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 15 -
ey Allah’ın Rasûlü“ deyince Peygamber Efendimiz “Şimdi oldu ey
Ömer!“ buyurmuştu.
Yukarıda işaret edildiği gibi Peygamber’i sevmek, insanlığının
ötesinde, Allah’ın elçisi olduğu içindir, yani Allah onu sevdiği içindir.
Yine, cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda
bulunmak üzere her şeyini bağışlayan Hz. Ebû Bekir’e Peygamberimiz:
“Geride ailene ne bıraktın?“ diye sorunca, “Allah ve Rasûlünün
sevgisini bıraktım, ey Allah’ın Rasûlü“ diyerek imanın sevgi ile
doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir. Hz. Peygamber
(s.a.s.) de şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni
sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et
ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde)
soğuk sudan bana daha sevimli kıl.“ 15
Sevginin Dereceleri
Sevgi, kalpteki kuvvet ve zaaf derecesine göre çeşitli isimler
alır. Mahabbetin ilk derecesi “alâka“dır. Kalp, sevilene yapışıp bağlandığı
için, sevginin bu düzeyine alâka denmişir. Sevginin ikinci
derecesi “irâde“, yani kalbin sevdiğini istemesi, ona yönelmesidir.
Üçüncüsü: “sabâbet“ yani sargın eğilim; kalbin, uzakta olan sevgiliye
doğru, suyun tepeden aşağı akması gibi akmasıdır. Dördüncüsü
“ğarâm“dır. Bu da kalpten hiç ayrılmayan, alacaklının borçluya
yapışması gibi sahibine yapışan sevgidir. Suçluya yapışacak cehennem
ateşine de ğarâm denmiştir: “Onun azâbı ğarâmdır.“16 Beşincisi:
“Vedâd“dır. Bu da sevginin çok temiz ve hâlisine denir. Bunun için
Allah’ın en güzel isimlerinden biri de el-Vedûd’dur. Çünkü en hâlis
sevgi, O’nun yaratıklarını sevmesidir. Altıncısı “şeğaf“tır. Şeğaf,
kalbi istilâ eden, yahut kalbin içinden ta dış zarına kadar taşan
sevgiye denilir. Yedincisi “ışk“tır ki sahibinin sonucundan endişe
edilen bir sevgidir. Türkçede buna sevdâ, daha ileri derecesine
kara sevdâ denilir. Sekizincisi “teteyyüm“dür. Teteyyüm, tapmak,
küçüklenmek, daha doğrusu taparcasına sevmek demektir. Dokuzuncusu:
“Teabbüd“dür. Teabbüd, teteyyümün üstünde bir sevgidir.
Bu sevgi, taparcasına sevmek değil, sevdiğine fiilen tapmaktır.
Sevgilisi, onu tamamen kendisine kul yapar. Artık onun, kendisine
ait bir şeyi kalmaz. Açık ve gizlide ne varsa hepsi sevgilisinin olur.
İşte kulluğun hakikati, bu tür bir sevgidir. Onuncusu, “hullet“dir.
Bu da sevenin ruhunun içine, kalbinin hücrelerine işleyen, orada
sevgiliden başkasına hiç yer bırakmayan sevgidir.
15 Tirmizî, Deavât 72, 73; Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ans. c. 1, s. 120-121
16 25/Furkan, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
Allah’ın Kulu Sevmesi
Kul, Allah’ı sevdiği gibi, Allah da kulunu, yarattığını sever.
Özellikle insanın, öteki yaratıklar içinde ayrı bir yeri vardır. Çünkü:
“Biz gerçekten Âdemoğullarına çok ikram ettik, onlara çok değer
verdik...“17 âyeti ile Allah, insanoğlunu değerli yarattığını, ona çok
ikramda bulunduğunu bildirmiştir. Allah’ın kulunu sevdiğini belirten
çokça âyet vardır. Allah’ın, takvâ sahibi, iyilik eden, tevbe
eden, içini dışını temizleyen, âdil, sâlih kullarını sevdiğini Kur’an
vurgulamaktadır. Bazı âyetler de Allah’ın fesâd, fısk, kibir, zulüm,
saldırganlık gibi kötü işleri yapan kullarını sevmediğini belirtmektedir.
Âl-i İmrân sûresinin 31. âyetinde de Allah’ın kulu sevmesi,
kulun, Peygamberine uyması şartına bağlanmıştır.
Peygamberimiz (s.a.s.) de: “Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu
yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/
anarsa, Allah onu sever.“18 buyurmuştur. Bir rivâyette de: “Kulum
Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana
yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum,
Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli
Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle
yürür.“ 19 buyrulmuştur. Yine birçok hadiste Allah’ın sevdiği işler
anlatılmış; “Allah’ın en çok sevdiği işler şu, şudur“ denilmiştir. Bütün
bunlar, Allah’ın, kullarını sevdiğini kanıtlamakta ve vurgulamaktadır.
Muhabbet yüce bir haldir. Allah, kulunun kendisini sevdiğini;
kendisinin de kulunu sevdiğini bildirmiştir. Allah, kulunu sever,
kul da Allah’ı sever. Sevgi hali, kulu, Allah’a saygıya, O’nun rızâsını
üstün tutmağa, O’nun yolunda sabra, Allah’a kavuşmağa, O’nsuz
kararının kalmamasına, kalbi sürekli Allah’ı anmağa ve onunla
kaynaşmağa sevk eder.
Gazâlî şöyle diyor: “Kulun Allah’ı sevmesi, mecâz değil; gerçektir.
Çünkü dilde muhabbet, nefsin, kendisine uygun bir şeye
duyduğu eğilimdir. Işk (Türkçe’de aşk) ise, bu eğilimin aşırı derecesidir.
İyilik ve güzellik nefse uygunluktur; güzellik ve iyilik, bazen
baş gözüyle, bazen de basîretle (gönül gözüyle) algılanır. Sevgi
ise, her ikisi ile algılanabilir, sadece söze mahsus değildir. Fakat
Allah’ın kulu sevmesi, bu anlamda olamaz. Bütün bu kavramlar
da öyledir. Allah’tan başkası hakkında bir mânâ ifade eden
kavramlar, Allah hakkında başka bir mânâ ifade eder. Yaratanla
17 17/İsrâ, 70
18 İbn Mâce, Zühd 16
19 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 17 -
yaratıklar arasında en ortak isimlerden olan “varlık“ bile Yaratan
ile yaratıklar hakkında aynı anlamı vermez, herbiri için ayrı bir
anlam kazanır. Çünkü yaratıkların varlıkları, Allah’tan alınmıştır.
Tâbi’ varlık ile tâbi olunan varlık bir olamaz. Ortaklık, sadece kelimededir,
anlam farklıdır.“ 20
Genel olarak Yaratanla yaratıklar arasında, özellikle de Yaratanla
insan arasında sevgi, kâinatın temel yasalarından biridir.
Yüce Allah, eserlerini, fiillerini görmek, isim ve sıfatlarıyla görünmek
için kâinatı yaratmıştır. O, yaratıcıdır, rızık verendir, kısandır,
açandır, yükseltendir, azîz edendir, alçaltandır, zelîl edendir; diğer
isim ve sıfatların sahibidir. Eğer yarattığı kimse yoksa yaratması,
kuru bir isimden ibaret kalır. Rızık verdiği kimse yoksa rızık verici
sıfatı eyleme çıkmaz, potansiyel bir güçten ibaret kalır. Öteki isim
ve sıfatları da böyle, ancak tatbikatla, eyleme çıkmakla kuvveden
fiile geçmiş, görünmüş olur. İşte Yüce Allah, isimlerinin ve sıfatlarının
görünmesi için âlemleri yaratmıştır. “Ben, cinleri ve insanları sadece
Bana kulluk etmeleri için yarattım“ 21 âyetinde bu gerçeğe işaret
edilmiştir. Çünkü ibâdet edilmek, bilinmenin en ileri sonucudur.
Demek ki Allah, şânının bilinmesi için evreni yaratmıştır. Hakk’ın
bilinme ve ibâdet edilme irâdesi, parça parça her yaratığında görünen
sevgiyi içermektedir.
Maddî yaratıkların en küçük parçası -bildiğimize göre- atomdur.
Atomun yapısını bilen insan, merkezdeki çekirdek ile onun
çevresinde korkunç sür’atle dönen elektronlar arasındaki câzibeyi
yani sevgi bağını anlar. Şimdi sevgi, kâinatın en küçük parçasına
hâkim olduğuna göre, o zerrelerin birikiminden oluşan kâinat cisimlerinin
hepsine de hâkimdir. Demek ki kâinatın yapısı, isim ve
sıfatlarını seven Allah’ın sevgisinden taşan bir sevgi üzerine kuruludur.
Akıl, nakil, fıtrat, ibret, zevk ve vicdan kalıntıları hep kul ile
Rab, yaratılan ile Yaratan arasında iki yönlü muhabbetin varlığını
gösterir. Allah’ın yaratması, doğru yolu göstermek için emirler
vermesi, peygamberler göndermesi, davranış ve eylemlere sevap
ve ceza belirlemesi hep muhabbetinin, yaratıkları kollamasının
eseridir. Yaratıcının, yarattığını sevmesi, kendi zâtını ve fiillerini
sevmesi demektir. Yaratılanın, yaratanı sevmesi ise, eksiğin
kemâle eğilimidir; Elektronun çekirdeğe, gezegenlerin güneşe;
güneşin sistemiyle birlikte tâbi olduğu galaksi merkezine çekimi
gibi. Çünkü yaratığın varlığı, hayatı ve eylemleri hep Yaratan’a
20 İhyâu Ulûmi'd-Dîn, IV/302-303
21 51/Zâriyât, 56
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
bağlıdır. Yaratanın sevgisi, yaratılanın, özellikle de tam bilinç sahibi
insanın hücrelerine, ruhuna karıştırılmıştır. Mahlûkatın hamuru,
Hâlik sevgisiyle yoğrulmuştur. Allah cinleri ve insanları Kendisine
kulluk etmeleri için yaratmıştır.22 İbâdet, sevginin en son derecesidir.
Kulluğun gerçeği sevgidir. Sevgisiz inâbe, rızâ, hamd ve şükür,
havf ve recâ mümkün değildir. “Allah, İbrâhim’i halîl edinmiştir.“23
Âyette geçen hullet de sevginin en olgunudur. Sevgi, kalpte şevk,
üns, inbisât ve rızâ gibi haller doğurur.
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı
Sevmesinin Belirtileri
Allah’ın, kulunu sevdiğinin ilk belirtisi, onu yaratması, ona varlık,
sağlık vermesi, hayatını sürdürebileceği nimetleri lutfetmesidir.
Ayrıca kulunu doğru yola iletmek, dünyada ve âhirette mutsuzluğa
düşmesini önlemek için ona verdiği akıl gücü, irâde özgürlüğü
yanında peygamberler, ıslahatçılar göndermesi de Allah’ın sevgisinin
bir sonucudur.
Dünyada yaratıkların en değerlisi ve şereflisi olarak yaratılan
insanın asıl yaratılış nedeni, yükselip kemal kazanmasıdır.
Kul, kazandığı kemâl ölçüsünde sonsuz âhiret hayatında mutlu
olur. Kemâl kazanmak da olayların sınavlarından geçmekle mümkündür.
İşte Allah, sevdiği kulunu çeşitli meşakkatlerle, belâlarla
sınavlardan geçire geçire olgunlaştırmak ister. Peygamberimiz
(s.a.s.): “Allah bir kulu severse onu dener. Kul, sabrederse onu seçer;
râzı olursa tertemiz yapar.“24 buyurmuştur. Âlimlerden biri de: “Sen
kendini, O’nu sever; O’nu da seni sınar görüyorsan, anla ki O seni
temizlemek istiyor“ demiştir.
Allah kulunu çeşitli belâlarla, zorluklarla, musîbetlerle dener.
Kul, çeşitli belâlarla denendiği halde sabreder, Allah’a sığınırsa
temizliği artar, Allah katında derecesi yükselir. Dünya, başlı başına
bir imtihan alanıdır: “Allah, sizin hanginizin daha güzel iş yapacağınızı
denemek için ölümü ve hayatı yarattı.“25; “Andolsun, sizi korku,
açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz;
sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: ‘Biz Allah içiniz
ve biz O’na döneceğiz!’ derler. İşte Rablerinden bağışlama ve nimet hep
onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.“ 26
22 51/Zâriyât, 56
23 4/Nisâ, 125
24 Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs
25 67/Mülk, 2
26 2/Bakara, 155-157
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 19 -
Allah’ın, kulu çeşitli belâlarla, sıkıntılarla sınaması, kulun değersizliğine
değil; tersine Allah katındaki değerine işaret olabilir.
Zira çekilen güçlük oranında yüksek dereceler elde edilir. Belâlar
Allah’ın sınavı olduğu gibi, nimet bolluğu da O’nun sınavıdır. O,
kimini bolluk ile kimini darlık ile dener. Kulun nimetlere şükretmesi,
sıkıntılara, darlıklara katlanıp sabretmesi, Allah’ın kendisini
sevdiğinin belirtilerindendir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’ın murâdını,
kendi isteklerine üstün tutması; Allah’ı, kendi canından fazla
sevmesi, gerektiğinde canını Allah yolunda fedâ etmekten kaçınmamasıdır.
Çünkü “Allah, harçla kaynatılmış binâlar gibi kendi yolunda
saf bağlayarak çarpışanları sever.“27; “Allah, cennet karşılığında,
mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar,
öldürürler ve öldürülürler.“ 28
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’tan başka
her şeyi, O’nun uğrunda fedâ etmesidir. Sevginin alâmeti, sevdiğini,
nefsinden üstün tutmandır. Allah’a ibâdet eden herkes seven
değildir. Seven, yasaklardan kaçınandır. 29
Sevenin gönlü, sevgiliden başkasıyla huzura eremez. Nitekim
Yüce Allah: “Onlar ki inandılar ve kalpleri Allah’ı zikredip anmakla huzur
bulur. İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.“30 buyurmuştur.
Ebû Bekir Sıddık (r.a.) da: “Allah’ın hâlis sevgisini tatmak, kişiyi
dünya peşinde koşmaktan alıkor. İnsanlar içinde yalnız bırakır
(bedeni halk içindedir, ama gönlü yalnız Allah iledir)“ demiştir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri, dünyanın elden çıkmasına
üzülmemek, Allah’ın zikri dışında geçen saatlere üzülmek,
ibâdetleri yüksünmemek, zevk alarak yapmak, Allah’ın yaratıklarına
şefkatli, acımalı olmaktır. Yine belirtilerden biri de, sevgilisinin
rızâsından başka bir kaygısı, düşüncesi olmamaktır. Çünkü
Allah’ın rızâsı, nimetlerin en büyüğüdür.
Sevginin Esası ve Sebepleri
İnsan ancak bildiğini, tanıdığını sever. Sevgi sebepleri çeşitlidir.
Şöyle ki:
1) Nefsi Koruma: Canlının ilk sevgilisi, kendi canı ve organlarının
sağlığıdır. Sonra malını, çocuklarını, akrabasını ve dostlarını sever.
27 61/Saff, 4
28 9/Tevbe, 111
29 bk. 5/Mâide, 54; 48/Fetih, 29
30 13/Ra'd, 28
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
2) İyilik Görme: İnsan, ihsânın (iyiliğin) kölesidir. Yalnız insan
değil; hayvanların çoğu da öyledir. Kendisine iyilik edeni sever,
kötülük edenden hoşlanmaz.
3) Güzellik: Sevginin gerçek sebebi güzelliktir. Güzelliği algılayan
herkes, ondan yararlanamaz, ama güzeli, sırf güzelliği için
sever ve yanında bulunmak ister. Güzelliği algılamak, lezzetin ta
kendisidir, bizâtihî istenen bir şeydir. Güzellik, başka bir nedenle
değil; sırf kendisi için sevilir. Yüce Allah, bütün güzelliklerin kaynağıdır.
Bütün güzellikler O’nun zâtında toplanmıştır. O’nun güzelliği,
gerçek güzelliktir. Başkasının güzelliği, izâfî (göreceli)dir.
Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber: “İnnallahe cemîlun yuhıbbu’lcemâl
-Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 31 buyurmuştur.
4) Sevenle Sevilen Arasındaki Gizli İlişki: Bazen iki kişi birbirini
sever de bu sevginin sebebi güzellik ya da haz (pay alma, zevk)
olmaz. Bu iki kişi, ruhları arasındaki bağ dolayısıyla birbirlerini
severler. Peygamber (s.a.s.) buna şöyle işaret buyurmuştur: “Ruhlar
bir arada bulunan topluluklardır. Tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar
ayrılır.“ 32
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının
Kullanılması Doğru mudur?
Arapça aslı ışk olan “aşk“, sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi“ anlamındadır.
Aşk, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşmesi“ demektir.
Lügat kitaplarında aşk kelimesinin sözlük anlamının, aynı
kökten olup “sarmaşık“ anlamına gelen “aşeka“ ile yakından ilgili
olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi,
onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi
de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu
için bu duyguya aşk denilmiştir. Ayrıca hem tatlı hem de
ekşi olan bir meyve çeşidine de “uşuk“ denilir.
Müslümanların literatüründe aşk, İlâhî ve beşerî olmak üzere
başlıca iki anlamda kullanılmış, İlâhî aşka genellikle “hakiki aşk“,
beşerî aşka da “mecâzî aşk“ denilmiştir. İlâhî aşk, geniş ölçüde
tasavvufta işlenmiştir. Kelâma dair bazı kaynaklarda, tasavvuftaki
aşk anlayışı tenkit edilmiştir.
Kur’an ve sahih hadislerde “aşk“ kelimesi geçmez. Sevgi,
Kur’an ve Sünnette çoğunlukla “hubb“ ve “muhabbet“, bazen
31 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
32 Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
Hanbel, II/295, 527, 537; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 8-17
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 21 -
de “meveddet“ kelimeleriyle ifade edilir. Allah sevgisiyle ilgili
olarak Peygamberimiz gibi. Sahâbe ve ilk zâhidler de “aşk“tan
kesinlikle söz etmemişler, bu kelimeyi İlâhî sevgi anlamında hiç
kullanmamışlardır. İlk defa hicrî II. (milâdî VIII.) y.y.da Allah ile kul
arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nâdiren de olsa “aşk“ kelimesinin
kullanılmaya başlandığını gösteren rivâyetler vardır. Baklî’nin
naklettiğine göre mutasavvıflardan Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî, “Ben
Allah’a âşığım, O da bana âşıktır“ dediği için kâfir olduğuna hükmedilerek
memleketinden kovulmuş, daha sonra idam edilmek
üzere cellâdın önüne çıkarılmış ve son anda asılmaktan kurtulabilmiştir.
33 Bu rivâyetten de anlaşılacağı üzere âlimler, hatta ilk dönemlerde
mutasavvıfların büyük çoğunluğu, Allah sevgisini ifade
etmek üzere Kur’an ve Sünnette yer alan hub ve muhabbet yerine
“aşk“ kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlar; Râbia el-Adeviyye,
Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansur gibi sevgi temasını
işleyen ilk sûfiler, aşk yerine, “hubb“ kelimesi ve türevlerini
kullanmayı tercih etmişlerdir.
Hâris el-Muhâsibî, es-Sülemî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hakîm et-
Tirmizî, Ebû Nasr es-Serrâc, el-Kelebâzî, Ebû Nuaym, el-Kuşeyrî,
Hücvirî, Gazzâlî gibi mutasavvıf yazarlar da eserlerinde aşk kelimesine
ya hiç yer vermemişler veya nâdiren kullanmışlar, bunun
yerine Allah sevgisi konusunu hubb ve muhabbet terimleriyle
anlatmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan Kuşeyrî’nin naklettiğine
göre Allah ile kul arasındaki sevginin aşk kavramıyla ifade edilmesine
karşı olan şeyhi Ebû Ali ed-Dekkâk bu görüşünü şöyle açıklamıştı:
Aşk aşırı sevgi, yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir.
Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna
olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu
sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve
lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de
aşk diye adlandırılamaz. 34
Hücvirî, tasavvuf şeyhlerinin aşk konusunda farklı görüşler taşıdıklarını
belirterek başlıca görüşleri şöyle açıklar: Bir zümreye
göre aşk, sevgilisinden ayrı düşenin bir nitelidir. Kul da Allah’tan
ayrı kaldığına göre onun Allah sevgisine aşk demek câizdir. Buna
karşılık Allah hiçbir şeyden ayrı ve uzak bulunmadığına göre
O’nun sevgisi aşk kelimesiyle ifade edilemez. Başka bir görüşe
göre aşk sınırı aşma demek olduğu, Allah da sınırsız varlık olduğu
için O’na duyulan sevgi hiçbir şekilde aşırı olamaz; dolayısıyla
aşk diye adlandırılamaz. Hücvirî, dayandıkları çeşitli gerekçeleri
33 Baklî, Şerh-i Şathiyyât, s. 165
34 Kuşeyrî, Risâle, s. 615
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
de sıralayarak müteahhirînin, Allah’a duyulan sevginin muhabbet
terimiyle ifade edilmesi gerektiği, bunun yerine aşk kelimesini
kullanmanın câiz olmadığı görüşünü benimsediklerini belirtir. 35
Muhyiddin İbü’l-Arabî, ibâdetin aslının da sevgi olduğunu
söyler. Onun içindir ki sevgisiz ibâdet makbul olmaz. Çünkü sevgi
en yüce ibâdettir. Aşk makamı mâbud olma makamıdır. Bir “sevgi
dini“nden de bahseden İbnü’l-Arabî, dinin de kıblesinin de sevgi
olduğunu ifade etmiştir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, açıkça “aşk
dini“nden bahsederek aşktan başka din ve mezhep tanımadığını
ifade etmiştir. (O yüzden Mevlânâ’nın bağlıları, Mevlânâ için “aşk
peygamberi“ -ki, bu ifade, Mevlâna müzesinin kapısında da yazılıdır-,
mezarı için de “aşk kâbesi“, “âşıkların kıblegâhı“ derler.)
İbnü’l-Arabî’den önce de başta “Sultânu’l-Âşıkîn“ (Âşıklar Sultanı)
diye meşhur olan İbnü’l-Fârız ve Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr olmak
üzere birçok büyük mutasavvıf, peygamberlerinin ve kıblelerinin
aşk olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu inanç, Yunus Emre
ve Niyazi-i Mısrî gibi mutasavvıf Türk şâirleri tarafından da dile
getirilmiştir. İnanç farkı gözetmeden yetmiş iki millete bir gözle
bakmayı, herkesi aşk dergâhına dâvet etmeyi sağlayan mânâdaki
sevgi anlayışıdır.
Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî, Attâr,
Rûzbihân-ı Baklî, İbnü’l-Fârız ve Celâleddin-i Rûmî gibi mutasavvıflarda
aşk çok ağırlıklı konudur. Hatta bunlar nazarında her şey
aşktan ibârettir. Varlık hakkındaki açıklamaları tamamıyla aşka
dayanır. Bunlar bir çeşit aşk metafiziği kurmuşlardır.
Mutasavvıflar, baştan beri akılla Allah’a varılamayacağını,
O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Onlara
göre; Mirac’da sözkonusu edilen Cebrâil aklı, Refref aşkı temsil
eder. Cebrâil Hz. Peygamber’i bir noktaya kadar götürebilmiş,
daha ileri götürmesi için onu Refref’e teslim etmişti. Demek ki
Allah’a giden yolda akıl, belli bir yerde durmak zorundadır; bu
noktadan itibaren insanı Allah’a götüren aşktır. Mutasavvıflar,
aşk ile mânevî miraç yapılabileceğini söyler, kendilerinin böyle
miraçları bulunduğunu ileri sürerek buna “mi’râc-ı aşk“ adını
verirler. Mecnun ve Leylâ gibi aşk hikâyelerini İlâhî aşkın değişik
bir biçimi olarak gören, bu âşıkları bir bakıma örnek alan Allah
âşığı mutasavvıflara göre bütün âlem, aşk esasına göre kurulduğuna
ve çalıştığına göre bu esasla uyuşmayan İblis’in ve cehennem
telâkkîlerinin değişik bir yorumu olması gerekir. Hallâc ile
başlayan ve Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî
35 Keşfü'l-Mahcûb, s. 401
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 23 -
ve Attâr gibi mutasavvıflar tarafından geliştirilen bu yeni yaklaşımda
İblis’in bütün hal ve hareketleri onun Allah’a olan aşkıyla
izah edilmiştir. Buna göre eğer mâşuku uğrunda en büyük azaba
katlanmak aşk ise, bunu en iyi şekilde İblis yapmıştır.36 Peşinden
cebirciliği (Cebriyyeciliği, kaderin elinde oyuncak olunduğu anlayışı)
de getiren bu aşk çerçevesinde İblis’in Allah’a âşık olduğunu
iddiâ etmek, mutasavvıflar için fazla zor olmamıştır. (Zaten daha
önceden, Hallâc-ı Mansûr gibi nice mutasavvıflar tarafından İblis
en büyük tevhid eri kabul ve ilân edilmişti. Çünkü o, Âdem’e secde
etmeyi Allah’ın emrine rağmen reddetmiş, cennetten kovulma
pahasına Allah’tan başkasına secde etmeyi kabullenmemişti.)
Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak
için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden
misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mumateş,
gül-bülbül ve bâde misalleridir. Baştan beri mutasavvıflar
ya konusu kadın ve beşerî aşk olan şarkı ve gazelleri İlâhî aşka
uygulamışlar veya Attâr, Abdurrahmân-ı Câmî ve Mevlânâ’da
olduğu gibi İlâhî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir.
Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u bunun en güzel örneklerinden
biridir. Bu sebeple konusu Allah aşkı olan gazel, kaside ve
mesnevîlerde dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boş,
işve ve cilve gibi hoşa giden yanları, hal ve hareketleri sembolik
ve mecâzî anlatım unsurları olarak bol bol kullanılmıştır. Gül ve
bülbül de mutasavvıfların en çok kullandığı misallerden biridir.
Bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aştaki ızdırabı, bülbülün
yanık nağmeleri âşığın feryat ve figânıdır. Pervane ve mum misali
de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında
durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece
ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve
sevgilisi uğrunda kendini fedâ ederek fenâ mertebesine ulaşır. İnsanı
kendinden geçiren ve aklı baştan alan özelliğiyle şarap (mey,
bâde) da aşk bahçesinde mutasavvıflar tarafından çok kullanılmış,
kadeh, sâkî ve meyhane gibi şarapla ilgili kelimelere geniş yer verilmiştir.
Mutasavvıflar, İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha
çok teşbih ve temsillerle anlattıklarından tasavvuf edebiyatı bir
mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir. Bazı hallerde bir
manzûmenin İlâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dâir olduğunu
anlamak çok zordur.
36 bkz. Abdülhüseyin Zerrînkûb, s. 106-109
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
Aşk Güzel Bir Duygu mudur?
Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi
âlimler, bir taraftan mutasavvıfların bu konudaki görüşlerini ciddî
şekilde tahlil ve tenkit etmişler, diğer taraftan konu ile ilgili kendi
görüşlerini geniş olarak ortaya koymuşlardır. Genellikle onlar kelime
ve kavram olarak “aşk“ı reddeder, yerine “muhabbet“i koyarlar.
Onlara göre aşk, şer’an da aklen de kötü, muhabbet ise hem
din hem akıl yönünden faydalı ve güzel bir duygudur. İbnü’l-Cevzî,
Zemmü’l-Hevâ adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşka kadar
varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide
tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit
edip şer’î hükümlerini tâyin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel
sûretlere meftûn olmaktır. Câzip ve güzel sûretlere düşkün ve
tutkun olana “sûrî âşık“ denir. Sûretler fâni olduğu gibi onlara
bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları
yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman
bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar,
sûretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine
ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği
severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle
alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve sûretten ziyade ilim ve
mârifetten hoşlanırlar.
İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’e göre aşk insanı
insan yapan aklı, fikri ve muhâkemeyi yok eder. Çünkü aşk bir
çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar
çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü
olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali birbirine
zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için
şuur ve idrâk halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya
hâkim olmasına fazîlet, duygunun akla hâkim olmasına
rezîlet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan
makbul bir şey değildir. Gerek irâdelerine hâkim olamayıp
arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrâk halini
kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta
daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Hâlbuki fazîlet
ifratla tefrit arasında bulunan itidâl halidir. Şu halde aşk bir fazilet
değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük
ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.
Tasavvufî aşkın karşısında olan âlimler aşkı elem, ızdırap,
uykusuzluk, iştahsızlık gibi patolojik tezâhürlerle kendini belli
eden, cinnet ve intihara kadar götüren rûhî ve bedenî hastalıklara
yol açtığını dikkate alarak selim fıtrata da aykırı bulmuşlardır.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 25 -
İbnü’l-Cevzî aşk yüzünden intihar eden veya cinâyet işleyen kimseler
bulunduğunu belirterek çeşitli isimler sayar ve örnekler verir.
37 Telbîs İblîs’te mutasavvıfların aşk anlayışını tenkit eden İbnü’l-
Cevzî’ye göre muhabbet, iyi bir duygu olmakla birlikte, onun aşırı
şekli olan aşk kötüdür. Zira aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır
eder. Bu sebeple aşkla başlayan ve gerçekleri görmeme esasına
dayanan birleşme ve beraberlikler ayrılık ve hüsranla neticelenir.
Aşkı uğurunda katil olanlar, intihar edenler bulunduğu gibi, bu
yolda din değiştirenler de az değildir.
Aşkı, “nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir“ diye tarif
eden İbn Teymiyye’ye göre aşk, rûhî ve kalbî bir hastalıktır. Beden
üzerindeki tesiri arttıkça cismânî bir hastalığa da dönüşebilir.
Kendini aşka kaptıran hüsrâna uğrar. Aşk bir irâde bozukluğu
ve hastalığıdır. Aşkı, mâşuku tasavvur etmekten hâsıl olan mahayyile
bozukluğu olarak görenler de vardır. Aşk bir kimal hali
olmadığı için Allah’ın vasfı değildir. Allah âşıktır veya mâşuktur
denemez. Bu durumda kulun Allah sevgisi ancak muhabbet diye
adlandırılabilir. İbn Teymiyye sûrî aşka (beşerî aşka) da şiddetle
karşı çıkmıştır. Zira aşk, önce kişinin dinini ve nâmusunu, sonra
aklını ve sıhhatini tahrip eder. Ona göre kalp Allah’ı sevmek için
yaratıldığından O’ndan başkasını kayıtsız şartsız olarak sevemez.
Allah’ı ihlâsla sevdiği için Hz. Yûsuf, Züleyhâ’ya âşık olmamıştı.
Züleyha müşrik olduğu için Hz. Yusuf’a âşık olmuştu. Aşkın
yegâne sebebi tevhid ve imandaki eksikliktir. Allah’tan korkmak
ve O’na gönül vermek, O’ndan başkasına gönül vermeye engeldir.
Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim, aşk konusunda
İbn Teymiyye’yi tâkip eder. Ona göre konusu şekil ve sûret
olan olan sûrî (beşerî) aşk, büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi
tahrip eder. Ruhu Allah’tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir,
esârete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna “kulun kölen olayın,
kurbanın olayım“ diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu
ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek, kişiyi o şeye
bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah’ın kulu olan ve
yalnız O’nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir
insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun irâdesinin ve
hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ,
“Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi?“38 diyerek aşkın sapıklık
olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, “Mü’minler Allah’ı şiddetle
37 Zemmü'l-Hevâ, s. 458-465
38 45/Câsiye, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
severler.“39 meâlindeki âyet, “mü’minler, Allah’ı müşriklerin putları
sevdiklerinden çok daha fazla severler“ mânâsına gelir. Müşriklerin
putları sevmeleri sahte, mü’minlerin Allah’ı sevmeleri samimi
ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla
bir ilgisi yoktur. Ebû Ya’lâ el-Mevsılî, Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’nin,
“Ben Allah’a âşığım, O da bana“ sözü hakkında, “Bu, Hulûliye’nin
sözüdür“ demişti. İbn Kayyim de Nûrî’ye şiddetle hücum ederek
aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını,
ayrıca Allah’ın sıfatlarının nakle dayandığını ve tevkıfî olduğunu
belirtmiştir. Buna göre, “O sever“ denilebilir ama “âşık
olur“ denilemez. Übnü’l-Cevzî, Gazzâlî’nin, “İlâhîler Allah’a âşık
olanın aşkını pekiştirir“ sözüne temas ederek, “Bu çirkin bir sözdür.
‘Allah’a âşık oldum’ demek, vehim ve vesveseden başka bir
şey değildir“ demiştir.
İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi müelliflerin
tasavvufî aşka hücum ederek onu şiddetle reddetmeleri sırf bir
tepkiden ibâret kalmamış, aşkı reddederken muhabbet unsurunu
bütün genişliği ve derinliğiyle işlemişler ve İslâm dininin bir
sevgi dini olduğunu naklî delillere bağlı kalarak izah etmişlerdir.
Öte yandan tabii bir şekilde cereyan eden beşerî aşkı da anlayışla
karşılamışlar, ancak bunun ifrâta götürülmemesi ve tabii sınırları
içinde bırakılması lâzım geldiğini ifade etmişlerdir.
Zemahşerî, Mâide sûresinin 54. âyetini tefsir ederken, kulun
Allah’ı sevmesini O’na itaat etmesi, rızâsını gözetmesi, gazabını
ve azabını gerektirecek hal ve hareketlerden sakınması şeklinde
izah eder. Ona göre Allah’ın kulunu sevmesi ise, amel ve ibâdete
karşılık olarak onu en güzel şekilde mükâfatlandırması, böyle
kullarına yüksek makamlar vermesi, onları övmesi ve kendilerinden
râzı olması mânâsına gelir. Mu’tezile mutasavvıfların anladığı
mânâdaki dinî ve İlâhî aşkı Hanbelîller gibi şiddetle reddeder.
Büyük müfessir Zemahşerî, İlâhî aşktan bahseden mutasavvıfları
insanların en câhili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun
en menfur ve en rezil kişileri olarak tavsif eder. Ona göre aşk
ve muhabbeti kendi dinleri olarak ilân eden mutasavvıflar, vaaz
meclislerinde ve raks meydanlarında “şâhid“ adını verdikleri oğlanlar
hakkında söylenen birtakım şarkılar okunursa vecde gelmiş
gibi kendilerinden geçerek nâralar atarlar. Zemahşerî bunlara,
“Allah, meclislerini ve raksettikleri yerleri târumar ederek virâneye
çevirsin!“ diye bedduâ eder. 40
39 2/Bakara, 165
40 el-Keşşâf, I/647
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 27 -
Şîî âlimlerden Ahmed el-Ahsâî, sevgide en ileri ve aşırı noktaya
kadar götürülen ve aşk adı verilen şeyin şeytanca bir çılgınlıktan
ibaret olduğunu belirtir. Ona göre Yüce Allah’ı en kuvvetli ve
en harâretli bir şekilde seven Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Ehl-i beyti
olduğu halde, onlar bu sevgilerini ifade etmek için hakikat, ne de
mecaz olarak aşk kelimesini kullanmamışlardır. Çünkü o zaman
aşk sadece aşırı cinsî sevgiyi ifade ediyordu, hatta mala ve dünyaya
âşık olmak gibi ifadelere bile rastlanmıyordu. Ahsâî’ye göre
aşk, sûfîlere has bir ibâdet olup Allah bundan münezzehtir. Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Ehl-i beyti bundan tenzih etmek gerekir. 41
Hem İlâhî, hem de mecâzî anlamda aşk, edebiyatın ana temalarından
birini oluşturmuş, bu kavram etrafında geniş bir aşk
edebiyatı meydana gelmiştir. Edebiyatta ve tasavvufta “aşk“, bazen
her iki anlamda ve birbirine karıştırılarak sunulmuş, İslâm’ın
en temel konusu olan “tevhid“ hassâsiyetiyle ilgili zihinlerin ve
gönüllerin bulandırılmasına sebep olmuştur. İslâm’ın çok kesin
olarak yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı içki, mubah gibi
de değil, bir fazîlet unsuru olarak sunulmuş ve İlâhî aşk anlamında
kullanılmıştır. Tasavvufî kitaplarda, tasavvufî şiirlerde “şarap“,
“bâde“, “mey“, “meyhane“, “sâkî“ gibi kelimeler İlâhî aşkı anlatmak
için kullanılan en güzel kelimeler olarak değerlendirilmiştir.
“Aşk“ ve “âşık olmak“ denilince, insan zihninde tümüyle dünyevî
ve nefsî/hevâî özellikler çağrıştığı halde, bunu yaratıklara hiçbir
yönüyle benzemeyen Allah için hiç tereddüt etmeden kullanabilmişlerdir.
Sonra, bu edebiyatın adına da İslâm edebiyatı diyebilmişlerdir.
Süleyman Çelebi, Mevlid diye bilinip ibâdet kasdıyla ve kutsal
kitap gibi okunan Vesiletü’n Necat adlı kitabında, Cenâb-ı Hakk’ın
Hz. Peygamber’e; “Ben sana âşık olmuşam ey Nebî“ şeklindeki
ifadesi, Divan edebiyatına tasavvufun bu tür etkilerinden biri olarak
değerlendirilir. Samed olan Allah’ın bir kuluna âşık olmasını
düşünmek, bunu dillendirmek İslâm’ın Allah ve tevhid inancıyla
nasıl ve ne kadar bağdaşır? Bir kadının yanağından, dudağından,
saçından, belinden... bahsedeceksiniz, sonra bunların Allah
aşkını ifade eden mazmumlar, mecâzî ifadeler olduğunu kabul
edeceksiniz. Peygamber ve ashâbı Allah sevgisini bu şekilde mi
dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı?
Allah sevgisini belirtmek için lügatlarda şaraptan, kadın
yanağı ve dudağından başka kelime mi kalmadı? Bunun faydası,
gereği nedir, zararı ve sakıncası nedir? Ve “atalarımız ne yaptıysa,
bir hikmeti vardır, biz de o yoldan yürümeliyiz, en azından
41 Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 11-16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
bunları eleştirmemeli, yaptıklarına İslâmî sıfatı yakıştırmalıyız“ mı
denilmelidir? “O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında
bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın
indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu
da bulamamış idiyseler?“ 42
Sevgi İmanın Göstergesidir
Rasûlullah (s.a.s.), Allah’ı her şeyden çok sevmeyi, imanın şartı
saymıştır. Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili
olmasıdır“ 43 buyurmuştur. Yine sevgi ile iman arasındaki ayrılmaz
bağı şu şekilde vurgulamıştır: “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine
her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.“44; “Kul beni
âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
etmiş olmaz.“45; “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve
Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup
buğzetmektir.“46; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna
dikkat etsin!“ 47
Bu hadisler, “Peygamber, mü’minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir.“
48 Ve “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz
ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah
yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye
kadar bekleyin...“ 49 âyetlerine uygundur.
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Allah bir kulu sevince,
Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!“ der. Cebrâil de
onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (İnsanlar da onu
severler).“50 Bu hadis-i şerifin bir benzeri Kur’an’da şöyle ifade edilir:
“Rahmân, iman edip sâlih amel işleyenler için (gönüllere) bir sevgi
koyar.“51 Bu âyet de, yukarıdaki hadisi teyid etmektedir.
42 2/Bakara, 169-170
43 Ahmed bin Hanbel, IV/11
44 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
45 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
46 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
El-Kebîr
47 Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
48 33/Ahzâb, 6
49 9/Tevbe, 24
50 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
51 19/Meryem, 96
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 29 -
Mü’minler Arası Sevgi: Mü’minler, sevgide, dostluk ve kardeşlikte,
tıpkı parçaları birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam
bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine
bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir âzâsı rahatsız
olduğunda nasıl ki bütün vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa,
bir tek mü’minin -dünyanın ta öbür ucunda bile olsa- çektiği
acıyı, duyduğu ızdırabı diğer mü’min kardeşleri derinden hisseder.
Mü’minlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber
(s.a.s.) şöyle ifade etmektedir: “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları
birbirini bütünleyen bir binâ gibidir.“ 52
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de sevgi anlamında daha çok “Hubb (H-b-b)“
kelimesi kullanılır. Bu kelime ve türevleri, toplam 83 yerde geçer.
Bunun yanında, yine sevgi anlamında “meveddet (v-d-d)“ kelimesi
28 yerde ve “ülfet (e-l-f)“ kelimesi ise 8 yerde kullanılır.
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan
sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri
zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu
ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 53
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Hoşlanmadığınız
nice şeyler vardır ki, sizin için daha hayırlıdır. Sevdiğiniz nice şeyler de
vardır ki, o da sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.“ 54
“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş
altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı
sevgi/düşkünlük, insanlara ziynetlendirildi, çekici kılındı. Bunlar, dünya
hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.
De ki: ‘Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için
Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler,
tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah
kullarını çok iyi görür.“ 55
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir.
De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki
Allah kâfirleri sevmez. “ 56
52 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
53 2/Bakara, 165
54 2/Bakara, 216
55 3/Âl-i İmrân, 14-15
56 3/Âl-i İmrân, 31-32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça “iyi“ye
eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.“ 57
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
yolu bulasınız.“ 58
“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar (kâfirler/müşrikler, münâfıklar) sizi
sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız;
onlar ise, sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında
da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.
De ki: ‘Kininizde (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini
hakkıyla bilmektedir.“ 59
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
Allah’ın cezası çetindir.“ 60
“Yahûdiler ve hristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler.
De ki: ‘Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz
de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine
azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a
aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.“ 61
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın
lütfu ve ilmi geniştir.“ 62
“Allah ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya
kapılırsınız da rüzgârınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü
Allah sabredenlerle beraberdir.“ 63
“Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa
hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah,
onların arasını sevgi ile birleştirdi...“ 64
57 3/Âl-i İmrân, 92
58 3/Âl-i İmrân, 103
59 3/Âl-i İmrân, 119
60 5/Mâide, 2
61 5/Mâide, 18
62 5/Mâide, 54
63 8/Enfâl, 46
64 8/Enfâl, 63
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 31 -
“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost
olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.“
65
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa (istahabbû
-küfrü imandan çok seviyorlarsa-), babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî/
dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.“
66
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.
Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“ 67
“Onun içinde (Mescid-i Dırârda) asla namaz kılma! İlk günden takvâ
üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha
doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri
sever.“ 68
“(Yusuf:) ‘Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden
daha sevimlidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
ve câhillerden olurum!’ dedi.“ 69
“Dünya hayatını âhirete tercih edenler (yestehıbbûne -dünyayı
âhiretten daha fazla sevenler-), Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini
isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir dalâlet/sapıklık içindedirler.“
70
“Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller
yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.“ 71
“Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Mûsâ’yı
sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, Benim
düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen)
ve Benim nezâretimde yetiştirilmen için sana Kendimden sevgi verdim.“ 72
“İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır.
Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp
şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun
65 8/Enfâl, 73
66 9/Tevbe, 23
67 9/Tevbe, 24
68 9/Tevbe, 108
69 12/Yûsuf, 33
70 14/İbrâhim, 3
71 19/Meryem, 96
72 20/Tâhâ, 38-39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken
o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.“ 73
“(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine
hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.“ 74
“O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi
nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet
koymasıdır.“ 75
“Süleyman: ‘Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi zikretmek/anmak
için istedim’ dedi...“ 76
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O
zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna
ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.“ 77
“Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...“ 78
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu
araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra
yaptığınıza pişman olursunuz. Bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şâyet
o, birçok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş
ve onu gönüllerinize sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da
size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu, Allah’tan
bir lütuf ve nimettir. Allah alîmdir, hakîmdir. Eğer mü’minlerden iki grup
birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını ıslah edip düzeltin. Şâyet biri ötekine
saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer
dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın.
Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler.
Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamete
ulaşasınız. Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın.
Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya
almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın,
birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne
kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir. Ey iman
edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.
73 25/Furkan, 26-29
74 28/Kasas, 56
75 30/Rûm, 21
76 38/Sâd, 32
77 41/Fussılet, 34-35
78 48/Fetih, 29
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 33 -
Biriniz, ölmüş kardeşinin etinin yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.
O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul
edendir, çok merhametlidir. Ey İnsanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir
dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere
ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvâlı
olanınız/O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, her şeyden
haberdardır.“ 79
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında
olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında
olanlardır.“ 80
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş
olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret
içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden
korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.“ 81
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şâyet onlar sizi
ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.“ 82
“Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk
meydana getirir. Allah, her şeye gücü yetendir. Allah çok bağışlayan,
çok merhamet edendir. Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı
yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle
din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa
işte zâlimler onlardır.“ 83
79 49/Hucurât, 6-13
80 58/Mücâdele, 22
81 59/Haşr, 9
82 60/Mümtehine, 1-2
83 60/Mümtehıne, 7-9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte
bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan
cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük
kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve
yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.“ 84
“Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini)
seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.“ 85
“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin
bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.“ 86
“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, Allah sevgisiyle yemeği yoksula,
yetime ve esire yedirirler.“ 87
“Hayır! Doğrusu siz malı aşırı biçimde seviyorsunuz.“ 88
“... Andolsun ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna
kendisi de şâhiddir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.“ 89
Allah Kimleri Sever?
İhsan Sahibi Muhsinleri (Güzellik Sergileyen, Allah’ı Görür
Gibi O’na Kulluk Yapanları): “Allah yolunda infak edin, mal ve paralarınızı
harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü
hareketinizde ihsan/güzellik sergileyin, dürüst davranın, çünkü Allah
muhsinleri (dürüstleri, Allah’ı görür gibi O’na kulluk yapanları) sever.“ 90
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak edip harcarlar;
öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel
davranışta bulananları sever.“ 91
Tevbe Edenleri ve Temizlenenleri: “... Allah çokça tevbe edenleri
de sever, çokça temizlenenleri de sever.“ 92
“... Onda (Takvâ mescidi olan Mescid-i Kubâ’da) temizlenmeyi seven
adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.“ 93
84 61/Saff, 10-13
85 75/Kıyâme, 20-21
86 76/İnsan, 27
87 76/İnsan, 8
88 89/Fecr, 20
89 100/Âdiyât, 6-8
90 2/Bakara, 195
91 3/Âl-i İmrân, 134). Yine bkz. (3/Âl-i İmrân, 148; 5/Mâide, 13, 93
92 2/Bakara, 222
93 9/Tevbe, 108
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 35 -
Rasûlullah’a Tâbi Olup Uyanı: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son
derece bağışlayıcı ve merhametlidir.“ 94
Takvâ Sahibi Muttakîleri, Sakınanları: “Hayır! (Gerçek onların
dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınır, takvâ
sahibi olursa, bilsin ki Allah müttakîleri sever.“ 95
“... Allah (haksızlıktan) sakınan müttakîleri sever.“ 96
“... Allah (ahdi bozmaktan) sakınan müttakîleri sever.“ 97
Sabredenleri: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah
erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına
gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah
sabredenleri sever.“ 98
Tevekkül Sahiplerini, Kendisine Dayanıp Güvenenleri: “O vakit
Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba,
katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde
onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış. Kararını
verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, mütevekkilleri,
Kendisine dayanıp güvenenleri sever.“ 99
Âdil Olanları: “... Eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hükmet.
Allah âdil olanları sever.“ 100
“Her işte adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.“ 101
“... Allah, adâletli olanları sever.“ 102
Kendi Yolunda, Kenetlenmiş Gibi Saf Bağlayarak Savaşanları:
“Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları
sever.“ 103
Allah Kimleri Sevmez?
Aşırı gidenleri: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş
açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.“ 104
94 3/Âl-i İmrân, 31
95 3/Âl-i İmrân, 76
96 9/Tevbe, 4
97 9/Tevbe, 7
98 3/Âl-i İmrân, 146
99 3/Âl-i İmrân, 159
100 5/Mâide, 42
101 49/Hucurât, 9
102 60/Mümtehıne, 8
103 61/Saff, 4
104 2/Bakara, 190
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
Fesâdı/Bozgunculuğu: “... Allah fesâdı/bozgunculuğu sevmez.“ 105
Fâsidleri/Bozguncuları: “... Allah fesadçıları/bozguncuları sevmez.“ 106
“... Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah,
müfsidleri (bozguncuları) sevmez.“ 107
Günahlarda Israr Eden Nankörleri, Fâizle Uğraşanları: “Allah
fâizi (ondan gelen kârı) tüketir/mahveder (fâiz karışan malın bereketini
giderir); sadakaları ise arttırır/bereketlendirir. Allah, nankörlükte ve günahta
ısrar eden hiç kimseyi sevmez.“ 108
Kâfirleri, Allah’a ve Rasûlüne İtaat Etmeyenleri: “De ki: ‘Allah’a
ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.
“ 109
“... Şüphesiz O (Allah), kâfirleri sevmez.“ 110
Zâlimleri: “... Allah zâlimleri sevmez.“ 111
“... Doğrusu O (Allah), zâlimleri sevmez.“ 112
Şımarıkları: “... Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.“ 113
Kendini Beğenip Böbürlenen Kimseleri: “... Allah kendini beğenen
ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.“ 114
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek
yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.“
115
“... Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.“ 116
Müstekbirleri, Büyüklük Taslayanları: “Hiç şüphesiz Allah, onların
gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, müstekbirleri/büyüklük
taslayanları asla sevmez.“ 117
105 2/Bakara, 205
106 5/Mâide, 64
107 28/Kasas, 77
108 2/Bakara, 276
109 3/Âl-i İmrân, 32
110 30/Rûm, 45
111 3/Âl-i İmrân, 57, 140
112 42/Şûrâ, 40
113 28/Kasas, 76
114 4/Nisâ, 36
115 31/Lokman, 18
116 57/Hadîd, 23
117 16/Nahl, 23
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 37 -
Hâin Günahkârları: “Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü
Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.“ 118
“... Allah, hâin ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder, onları
sevmez.“ 119
“... Allah hâinleri sevmez.“ 120
Kötü Sözün Açıkça Söylenmesini: “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini
sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işiten
ve bilendir.“ 121
Sınırı Aşanları: “Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize)
haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.“ 122
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi
aşanları sevmez.“ 123
İsrâf Edenleri: “... İsrâf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri/isrâf edenleri
sevmez.“ 124
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
“El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)“ 125
“Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş
olmaz.“ 126
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok
sevmedikçe imanın tadını bulamaz.“ 127
“Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete
giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.“ 128
“Mü’minin mü’mine karşı durumu (bağlılığı), bir parçası diğer parçasını
sımsıkı kenetleyip tutan/bütünleyen binâ gibidir.“ Hz. Peygamber,
bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek
kenetledi. 129
118 4/Nisâ, 107
119 22/Hacc, 38
120 8/Enfâl, 58
121 4/Nisâ, 148
122 5/Mâide, 87
123 7/A'râf, 55
124 6/En'âm, 141, 7/A'râf, 31
125 Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165
126 Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
127 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
128 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
129 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
“Mü’minler birbirini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta
bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer
organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.“ 130
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.“
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de
sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.“ 131
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz,
onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren
kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı
giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini
giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o
kimsenin ayıp ve kusurunu örter.“ 132
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez
ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı
ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer
olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.“ 133
“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak
için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize
darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın.
Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir.
Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir
görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki-
Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye
şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana
haramdır.“ 134
“Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin,
birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları,
Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir.
Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük
olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın
canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve
130 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
131 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
33; İbn Mâce, Mukaddime 9
132 Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 60; Tirmizî, Hudûd
3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
133 Tirmizî, Birr 18
134 Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn
Mâce, Duâ 5
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 39 -
kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha,
birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.
Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.“ 135
“Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.“ Bir
adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim;
ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?“ dedi. Peygamberimiz:
“Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki
bu ona yardım etmektir“ buyurdu. 136
“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde
Allah da onun ayıbını örter.“ 137
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir.
Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.“ 138
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm
varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden
önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı
zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri
yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun
üzerine yükletilir.“ 139
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah
için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle
erdirmiş, olgunlaştırmıştır.“ 140
“Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü
buğz et; bir gün dostun olabilir.“ 141
“Birbirinizle kinleşmeyin, haset etmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin.
Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz...“ 142
“Bir kişiye, müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter.“ 143
“Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni
135 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
136 Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten 68
137 Müslim, Birr 72; Buhârî, Mezâlim 3; Ebû Dâvud, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19;
İbn Mâce, Mukaddime 17
138 Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2;
Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
139 Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
140 Et-Tâc, c. 5, s. 78
141 Tirmizî, Birr 60
142 Buhârî, Edeb 57, Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24
143 Müslim, 1, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden,
âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli
kıl.“ 144
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve
Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.“ 145
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça
iman etmiş olmaz.“ 146
“Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe
iman etmiş olmaz.“ 147
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 148
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.“
149
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
etsin!“ 150
“Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir,
uyuşmayanlar ayrılır.“ 151
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de
sev!“ der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur
(İnsanlar da onu severler).“ 152
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir
kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.“ 153
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse
Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.“ 154
144 Tirmizî, Deavât 72, 73
145 Ahmed bin Hanbel, IV/11
146 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
147 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
148 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
149 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
El-Kebîr
150 Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
151 Buhârî, Enbiyâ 2, 3; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
Hanbel, II/295, 527, 537
152 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
153 Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
154 İbn Mâce, Zühd 16
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 41 -
“Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle
de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı
Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür.
Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o
Benimle yürür.“ 155
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen
ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a
sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere
harb ilân eder.“ 156
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah
hatırlanır, zikredilir.“ 157
“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama“ 158
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı
ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına
rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir
şekilde kurtarmak mümkün olmaz.“ 159
Nebî (s.a.s.) Ali’nin (r.a.) oğlu Hasan’ı öpmüştü. O sırada Akra
İbn Hâbis de Peygamberimiz’in yanında bulunuyordu. Akra: “Benim
on tane çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim“ dedi.
Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp:“Merhamet etmeyen kimseye
merhamet olunmaz“ buyurdular. 160
Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna
geldiler ve “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?“ diye sordular.
Peygamberimiz: “Evet“ buyurdu. Onlar: “Fakat biz, Allah’a
yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz“ dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
“Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne
yapabilirim ki!“ buyurdu. 161
“İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.“
162
155 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
156 Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
157 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
158 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
Hanbel, 3/225
159 Tirmizî, Zühd 64
160 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12
161 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164; İbn Mâce, Edeb 3
162 Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
“Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nûru da
namazdır.“ 163
“Birbirlerini seven (erkek ve hanım)ler için, nikâh/evlilik gibisi görülmedi.“
164
“Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.“
Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?“ diye sorunca, şöyle buyurdu:
“Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.“ 165
“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
onun gibidir.“ 166
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta
ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca
‘yerhamukelllah’ demek.“ 167
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim
celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin
bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.“ 168
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var
ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler
bile onlara gıpta ederler.“ 169
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne
şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği
sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.“ Orada bulunanlar
sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir
misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine
bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir.
Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar
bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; İnsanlar üzülürken
onlar üzülmezler.“ Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın
velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 170
“Din nasihatten (samimiyetten) ibarettir!“ Yanında bulunanlar; ‘kim
için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah
için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman,
163 Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1; Ahmed bin Hanbel, III/128, 199, 285
164 İbn Mâce, Nikâh 1
165 Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
166 Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
167 Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
168 Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
169 Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
170 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc.
10/142
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 43 -
müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona
zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse
bunu onda izâle etsin (gidersin).“ 171
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
Sevgi, varlık sorusunun cevabı. Sevgi, mahlûkat ağacının tohumu.
Sevgi, yüreğin ölümsüz meyvesi. Sevgi, Yaratan ve yaratılanıyla
varlığın ortak sesi. Sevgi, insanın, harcadıkça çoğalan tek
sermayesi.
Sevgi, varlık sorusuna nasıl cevap olabilir? Şöyle ki: Olmayan
bir şeye sevgi duyulmaz, sevmekten söz edebilmek için “diğeri“
gerekli. Süje olmadan objeyi kim bilir? Sevginin sözkonusu olduğu
bir yerde elbette sevenlerle sevilenlerin varlığı kaçınılmazdır.
Ortada olmayan bir şeye sevgi duymak abes olur.
İşte bunun için sevgi, varlık sorusunun cevabıdır. Sevgiyi bilen,
sevecek, onu paylaşacak birini arar. Çünkü sevginin en güçlü
tezâhürüdür paylaşmak. Sevgiyi paylaşmak isteyen yaratmak gibi
bir güce sahip değilse eğer, varlık içerisinden bir “diğeri“ni bulup
sevgiyi onunla paylaşacaktır. Yok, bu zat yaratma gücünü elinde
tutan Allah ise, elbette sevilen ve seven birilerini yaratıverecektir.
“O’nun işi, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ demektir, hemen
oluverir.“ 172
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
Her şeyin olduğu gibi sevginin kaynağı da Allah’tır. Sevgi çağlayanının
kaynağında O vardır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük
sevgi okulları (din) O’nundur. Dünyanın görüp göreceği en
yetenekli sevgi öğretmenleri (peygamberler) O’nun okulunun
mezunlarıdır. Sevginin ölümsüz kitabını yine O yazmıştır. Çünkü
O; Vedûd’dur, yani “çok seven.“ Yalnız o kadar mı? Elbette değil;
aynı zamanda O “çok sevilen“dir. Nedeni yine aynı: Çünkü O;
“Vedûd“dur. Kendi dilinden, kendisini öyle tanıtmaktadır; kendisini
tanıyabileceğimiz en sağlam kaynakta, Kur’an’da: “Rabbinizden
mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin! Doğrusu Rabbim çok merhamet
eden, çok sevendir.“173; “O (Allah) bağışlayandır, sevendir.“ 174
O’nun sevmesinin öbür adı “cennet“tir. Sevginin çözülüp eşyaya
dönüşmesidir cennet. O yalnız seven, yalnız sevdiren değil;
171 Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
172 36/Yâsin, 82
173 11/Hûd, 90
174 85/Bürûc, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
aynı zamanda sevindirendir de. Neyle olacak, cennetle elbette.
Hem, çok sevenin, çok sevilenin, çok sevindirmemesi düşünülebilir
mi? O hem çok seven, hem de çok sevilendir. “Vedûd“ ism-i
celîlinin gramatik özelliğidir bu. Feûl vezninden mübâlağa sîgası,
anlam olarak hem etken hem de edilgen bir yapısı var. Yani fâil
olarak “çok seven“ anlamına geldiği gibi, mef’ûl olar olarak “çok
sevilen“ anlamına da gelir. Allah’ın Vedûd olması demek, O’nun
çok seveceği ve O’nu çok seven birilerinin olması demektir. İşte
bunun içindir ki, sevgi varlık sorusunun cevabıdır.
Sevgi, üflenen ruh gibi, özü İlâhî olan değerlerden biridir. Sözkonusu
değerlerin çok azı Yaratanla yaratılan arasında paylaşılır.
Paylaşılan bu değerlerin başında gelir sevgi. Yaratıcımızı tanıma
hususunda bize kılavuzluk eden diğer sıfatlara benzemeyen farklı
bir boyutu vardır Vedûd sıfatının. Örneğin Merhamet Edendir
(Rahmân), Bağışlayandır (Rahîm), fakat merhamet edilmeye ve
bağışlanmaya muhtaç değildir. Affeder (Ğafûr), affedilmez; Hükmeder,
hükmolunmaz; Doyurur (Râzık), doyurulmaz... Bu gibi
sıfatlar hem fâil hem mef’ul anlamıyla Allah için kullanılamaz.
Bunları böyle kullanmak, kişinin imanını tehlikeye sokacak küfür
sözler arasına bile girebilir. O’nun kendisi için seçip beğendiği
“Vedûd“ isminin işte bu açılardan farklılığı vardır. Allah, sevgiyi
kullarıyla paylaşmakta “O onları, onlar da O’nu sevmektedir.“ 175
Diğer nimetlerine karşılık olarak “ûbûdiyet (kulluk)“ isterken,
sevgi nimetine aynı cinsten karşılık beklemektedir. Bu mânâda bir
başka örneği daha yoktur sevginin ve sevgi rakipsizdir. Yaratan
onu varlığın ortak değeri kılmıştır. Doyurmuş, doyurulmayı istememiş;
vermiş, almayı istememiş; yaşatmış, yaşatılmayı istememiş;
korumuş, korunmayı istememiştir. Fakat sevgiye gelince iş değişmiş,
onu tüm varlığa şâmil kılarak, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.
Sevgi Mahlûkat Ağacının Çekirdeğidir: Kur’an’da sevgi üç ayrı
terimle ifade edilir: Muhabbet, meveddet, ülfet. En çok kullanılan
da birinci sıradaki “hubb (ha-be-be)“ kökünden türetilen terimlerdir.
Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum,
öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla
Kur’an’da da kullanılmıştır.176 Bu ikinci anlamını da gözönünde
tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir,
özüdür. Varlığın yaratılış hikmeti, insanın varoluş illetidir.
Her şey değerini ve ömrünü illetinden alır. İlleti ölümsüz olan
değerlerin kendisi de ölümsüzdür; Allah için sevmek gibi. İlleti
175 5/Mâide, 54
176 bk. 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 45 -
ölümlü olan değerlerin mâlûlü de ölümlüdür; kul için sevmek gibi.
Ancak seven (Vedûd) var oldukça sevgi de var olacak; O, bu ölümsüz
illetle yaratmasına devam edecektir. “O her an yeni bir iştedir
(Hayatı her an tazelemekte, yaratmaya devam etmektedir).“ 177
Mahlûkatın sebebi olan sevgi tohumunun ekilebileceği en verimli
toprak gönüldür. Adını sevgi koyduğumuz çandır tohumlar
değil de Vedûd olan Allah’ın bağışladığı cins tohum; hamı alınıp
nadaslanmış, taşı ayıklanıp keseği kırılmış, emek ve işçilikle sürülüp
gözyaşıyla sulanmış selîm bir kalbe ekilirse, gönül harcadıkça
çoğalan bitmez tükenmez bir sevgi ambarına dönecek; bu tohum,
bire on değil; bire bin, bire yüz bin veren gönül toprağının ölümsüz
hazinesi olacaktır. İnsan gönlünün bu ölümsüz meyvesinden
tam verim alabilmek için üç şey gerekli: Cins bir tohum (sevgi),
bakımlı bir tarla (kalp), fedâkâr bir bahçıvan.
En kötü kalpazanlık, sevgi kalpazanlığıdır. Karşılıksız çek kesen
türedi tüccar gibi karşılıksız sevgi imal eden türedi sevgi tâcirleri
yaptıkları kalpazanlığın adını “insanlık sevgisi“ ya da “hümanizm“
koyabilirler. Nasıl olsa bir faturası yok bu “kalp sevgi“nin. Kalpazanlığın
bir başka türü de sevgiyi donun içinde aramaz, ya da
günümüzde olduğu gibi fuhşun adını sevginin zirvesi olan “aşk“
koymak.
Ortalığı sahte sevgilerin ve sevgi sahtekârlarının kapladığı
bir çağda gerçek sevgiyi ancak vahyin kılavuzluğunda bulabiliriz.
Çünkü vahiy, hem sevenlerin ve hem sevilenlerin en yücesi olan
Allah’ın kelâmıdır; sevgiyi sevgiyle yaratan Allah’ın...
Sevgi Mihenk taşıdır: Evrenin yaratılış hikmeti, insanın ölümsüz
devleti, mü’minin dünyadaki cenneti, varlığın tek ortak serveti
olan sevgi, aynı zamanda İlâhî vahyin de çatısını oluşturur. Bu
çatı “sevmek“ ya da “sevmemek“ üzerine kurulmuştur. Bu İlâhî
üslûp, sevginin “belirleyici“ olduğu sonucuna götürüyor bizi. Sevgi,
Allah’ın kişiyi vurduğu mihenk taşıdır. Evrenin sahibi, kendisine
karşı isyan etme, karşı gelme yetisiyle donattığı insanı kahretmekten,
ateşe atmaktan, azab etmekten daha çok “sevmemek“le korkutup
uyarıyor. Allah’a itaatin illeti sevgi olarak belirirken, itaatsizliğin
illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor.
Korku mu? O var, olmalı da; ancak illeti azap, gazap ya da
cehennem olmak yerine, yine “sevgi“ olmalı. Bu sayılanlar O’nun
sevmemesinin bir sonucu değil midir? Allah’a duyulan korkunun
temelinde cezaya çarptırılma korkusu değil de O’nunla kendisi
177 55/Rahmân, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
arasındaki sevgiyi yıpratma korkusu, illeti sevgi olan korkudur ki,
istenilen de budur ve “takvâ“ bunun adıdır.
Allah, kitabını sevmek ve sevmemek üzerine binâ etmiştir. Şu
âyetlerde sevginin insanın amellerinin belirleyicisi olarak nasıl
kullanıldığına bakalım:
“Allah hâinleri sevmez.“ 178
“Allah tevbe edenleri sever.“ 179
“Allah fesatçıları sevmez.“ 180
“Allah müttakîleri sever.“ 181
“Allah haddi aşanları sevmez.“ 182
“Allah dengeli (âdil, kıst) olanları sever.“ 183
“Kuşkusuz Allah ihânette ilerlemiş günahkârı sevmez.“ 184
“Allah, yolunda kurşunla kaynatılmış sağlam duvar gibi saf halinde savaşanları
sever.“ 185
“Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.“ 186
“Allah (her türlü pislikten) temizlenip arınanı sever.“ 187
Hepsi bu kadar değil elbet. Sevgi ekseni etrafında dönen
bu âyetleri çoğaltmak mümkün. Bunlardan başka sevginin belirleyiciliğine,
sevginin başöğretmeni ve insan sevgisinin ufku
Rasûlullah’ın ve ashâbının hayatından da çarpıcı örnekler bulabiliriz.
Kişinin niteliğinin tesbitinde sevginin belirleyici bir unsur
olduğunu Allah Rasûlünde de görüyoruz. O, dışarıdan bakınca
sahibini negatif konumlara oturtacak kimi davranış sahiplerini,
sözkonusu olumsuz davranışlarıyla değil de sevgileriyle değerlendirmiştir.
Ashâbı arasında olumsuz davranış sergileyen kimilerine
karşı oluşan muhâlefeti dengelemek ve aşırı gidenlere unutulan
bir boyutu daha hatırlatmak için birçok olayda “Hayır! O kardeşiniz
Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurmuştur. Rasûlullah’ın sevgiyi
178 8/Enfâl, 58
179 2/Bakara, 222
180 5/Mâide, 54
181 3/Âl-i İmrân, 76
182 3/Âl-i İmrân, 57
183 5/Mâide, 42
184 4/Nisâ, 107
185 61/Saff, 4
186 4/Nisâ, 36
187 9/Tevbe, 108
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 47 -
belirleyici olarak gösterdiği birçok örnekten Buhârî ve başkalarının
naklettiği yalnızca birini aktarmakla yetinelim. Hz. Ömer anlatıyor:
“Allah Rasûlü zamanında Abdullah isminde “eşek“ lakaplı biri
vardı. Hareketleri ile Peygamberimizi güldürürdü. İçki içtiği için
Efendimiz ona sopa attırmıştı. Yine bir defasında içki içerken yakalanmış
ve sopa yemişti. Onun birkaç kez sopa yediğini gören
biri: “Allah lânet etsin! Ne kadar da çok içiyor“ dedi. Allah Rasûlü:
“Sus, ona lânet etme! Bilmiyorsun ki o, Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurdu.
Bu tavır, ameli hiçe sayan ters yönde bir dengesizliğe delil olamaz
elbet. Çünkü bu örneğin kendisi, bir ifrâtın, bir dengesizliğin
Allah Rasûlü eliyle önlenmesidir. İnsanları zaaflarından dolayı
mahkûm ederek kimi çok güzel hasletlerini görmezden gelmeyi
reddediyordu. Lâneti hak etmemiş birine lânet etmeyi hoş görmemişti
Rasûlullah. Belki bununla onun duâya ihtiyacı olduğunu,
affa ve rahmete ihtiyacı olduğunu îmâ etmişti. Elbette böylesi örnekler
ameli sıfıra çıkaran Mürcie dengesizliğine delil olamazlar.
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.“188 Sevginin
belirleyiciliğine güzel bir örnek de bu âyet-i kerime. Kişi sevmediğine
de itaat eder; ama eğer seviyorsanız itaat edin, yani itaatinizin
illeti Allah sevgisi olsun.
İtaat edin ki sevginiz lafta kalmasın, ödeyin onun bedelini.
Sevdiğiniz Zat’ın hatırı için Rasûl’e itaat etmekle sevginizi yürek
ülkenizde iktidara geçirin; iktidarsız sevgi olmaktan kurtulup iktidarlı
sevgiye dönüşsün. O zaman ne mi olacak? Sevginizi Allah’a
ispatlamış olacaksınız, onun bedeli olan itaati ödeyerek yapacaksınız
bunu. İşte o dem Allah da sizi sevecek; yalnızca o kadar mı?
Değil elbet, o da sevdiğini sana ispatlayacak, silecek günahlarını,
bağışlayacak seni. Senin Allah’a olan sevginin ispatı “itaat“ iken
Allah’ın sana olan sevgisinin ispatı da “mağfiret“ olacak. Bu sevgi
sürdükçe senin itaatin artacak, senin itaatin arttıkça onun bağışı
ve rahmeti artacak. İşte sana müthiş bir formül. Bu formülden haberi
olmayan insanların yakalarından tutarak sars onları ve onlara
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız...“ Ve yine de ki onlara: Kim Allah’a
sahip, o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
Sevmek ve Adamak: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse
(bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak
188 3/Âl-i İmrân, 31
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir.
(Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından
korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.“ 189
Allah’ın yolundayken O’ndan yüz çevirenlerin ilk yitirdiği şeyin
“sevgi“ olduğunu anlıyoruz. Önce sevgiyi kaybediyorlar, Allah
onları sevmiyor, onlar da Allah’ı. Ve arkası geliyor. Çünkü sevgi
diğer eylemlerin illeti. İllet yok olunca mâlûlün durması için hiçbir
sebep kalmıyor. Mü’minlere karşı yumuşak başlı olması gerekirken
tam tersi bir tavra giriyor: Sebebi sevgisizlik. Kâfirlere karşı
izzetli olması gerekirken, tam tersi bir tavır alıyor; sebebi yine
aynı. Sevginin, Allah’a olan sevginin en yüksek ifadesi olan cihadı
terkediyor. Bedeli “can“ ve “kan“ olan bir sevgiden yoksun kalınca,
o bedeli ödeyecek güç bulamıyor kendinde. Çünkü artık “Beni
seven ve benim sevdiğim Allah ne der?“ yerine, “falan ne der?“
sorusu geçiyor. O güne kadar sevdâsı uğruna kınayıcının kınamasından
korkmazken, o sevginin yok oluşuyla kınanmak korkusu
gibi aşağılık bir duyguya teslim oluyor. Dün sevgi sâyesinde özgürken
bugün sevgisizlik çukurunda nefsin, şeytanın, eşyanın ve çevrenin
esiri oluyor. Dün sevgi sâyesinde üreten ve veren biriyken
bugün sevgisizliğin pençesinde sürekli tüketen ve alan derekesine
düşüyor.
Sevmek vermektir, sahip olduğunuz en değerli varlığı, yüreğinizi
vermek... Vermek denilince, öyle çıkarıp sunmak değil;
paylaşmak anlamında vermek. Kişi, başkasına veremediğinin,
“diğeri“yle paylaşamadığının sahibi değildir. Ya da kişinin sahip
olduğu şey başkasına verebildiği şeydir. Bundan dolayı yüreğine
sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın
sevebilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin
iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz.
Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor,
“sevdim“ diyorsa, sevdiğine sahte adresli dâvetiye çıkartıyor demektir.
Vereceğiniz şey ne kadar değerliyse, onu vereceğiniz yer de o
kadar yüce olmalı. Daha doğru bir deyişle, verdiğinizin kıymetini
bildiğiniz ölçüde seçersiniz verilecek yeri. Sevginin adanabileceği
en büyük kapı Allah’ın kapısıdır. Sevgiyi o kapıya adamak, ona en
yüksek değeri biçmektir. Sizden olan bir şeyi ölümsüzleştirmektir.
Çünkü bir adağın sorumluluğu, adandığı andan itibaren, adandığı
kapıya geçer.
189 5/Mâide, 54
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 49 -
Sevmek adamaktır. Adağın tasarrufu, adandığı kapıya aittir.
Eğer sevginizi bir ölümsüze adamışsanız onu da ölümsüzleştirmişsiniz
demektir. Allah’ı sevmek, sevgiyi ölümsüzleştirmektir. İlleti
ölümlü olan sevginin kendisi de ölümlüdür. İlleti ölümsüz olanın
kendisi de ölümsüzdür.
Söz buraya gelmişken, yanlış bir kanaate değinmek istiyorum.
Bu kanaatte sevgi, şahsiyet geliştirici ve kişiye varlığını duyumsatıcı
bir üretim aracı değil; seveni sevdiğinde yok edici (fenâ) bir
tüketim aracıdır. Kişiyi olgunlaştıran ve ona şahsiyet kazandıran,
sevgiyi sevgi olmaktan çıkarıp tutkuya dönüştüren ve onu bir can
kurdu gibi insanı yiyip bitiren bir heyûlâ olarak tarif eden bu anlayışın
vardığı son durak vahdet-i vücut dengesizliğidir. Hintli bilge
Tao Tse’de görüldüğü gibi pisliğin içinde bile (hâşâ) tanrının görüldüğünü
söylemeye kadar vardırılan bu yamuk felsefe, Kur’an’ın
öngördüğü “Hâlık-mahlûk“ ikilemine taban tabana zıttır.
Sevmek, bazılarının iddiâ ettiği gibi yok olmak (fenâ) değil;
aksine “sevmek, var olmaktır“, varlığından haberdar olmaktır, kişinin
kendi varlığını ispatlamasının en kestirme yoludur. Çünkü
sevgi, şahsiyeti koruyarak bütünleşmektir. Birbirinde yok olmak
değil; birbirinde var olmaktır. Yok olma (fenâ) faraziyeleri, sevgiyi
tek yönlü kabul ederek sevenin sevdiğinde yok olacağını iddiâ
eder. Hâlbuki sevgi çift yönlüdür. Bu gerçek Allah’la kul arasındaki
sevgide bile geçerlidir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı.“190 Sevgi
bir başkasına hulûl (girme, onda yok olma) değil; bir başkasında
kişinin benliğini duyumsaması, varlığının farkına varmasıdır.
Bir sevgi ki ferde kendi kimliğini kaybettiriyorsa o sevgi, sevgi
değil girdaptır, karşıdaki de sevgili değil üzerine konan canlıyı
eritip sindiren ve canavar bitki olarak bilinen Nepentes çiçeğidir.
Kişiyi sevdiğinde kaybeden bir sevgi üretici değil; tüketici bir sevgidir;
Züleyha’nın Yusuf’a (a.s.) olan sevgisi gibi. Hem kendisi tükenir
hem de karşısındakini tüketir. Çünkü o sevdâya kara çalınmıştır;
kontrolden çıkmış, “ak sevdâ“ iken “kara sevdâ“ olmuştur.
Kur’an’da Züleyha için geçtiği gibi yakıp tüketen bir şey olmuştur:
“Sevda onun bağrını yakmış, dediler.“191 Evet, onu tüketmiş, o da kendisini
tüketenden intikam almak istemiştir. Tabii bu intikam dönüp
onu tüketmek biçiminde gösterecektir kendini. Onca sevgisine
rağmen mi? Evet, onca sevgisine rağmen yapmak isteyecektir
bunu.
190 5/Mâide, 54
191 12/Yusuf, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
Böylesine bir sevgi kimse için meşrû değildir. Meşrû sevgi, aklı
baştan almaz; tersine aklı lâyık olduğu yere koyar. Bazılarının
iddiâ ettiği gibi Allah sevgisinden dolayı akıl yitirilmez. Allah’ı
seven O’nun yerli yerinde yarattığı ve hikmetle yerleştirdiği aklı
nasıl yerinden eder? Nasıl sevdiğini söylediği Zat’ın hikmetine
müdâhale edebilir? Böylesi bir şey, Züleyha’nın Yusuf’a sopa çektirmesi
ve bunu da, sevgi adına, sevginin üst sınırı olan aşk adına
yaptığını iddiâ etmesi kadar abestir. Evet, bu tüketiciliğin de bir
sevgi çeşidi olduğunda şüphe yok. Fakat normal ve üretici değil,
anormal ve tüketici bir sevgidir bu. Eğer istediğini elde etseydi
Züleyha, o sevgi hem kendisini hem karşısındakini yakacaktı.
Allah’ı sevmek adına, Allah’ın sevdiği gibi yarattığı insanın
dengesini bozmak, imrenilecek bir şey olsaydı, bu işi öncelikle
Allah’ı onun kadar hiç kimsenin sevemeyeceği Rasûlullah ve ashâbı
yapardı. Rasûllerin bizden çok daha bilip tanıdıkları Allah Teâlâ’yı
gereği gibi sevmemeleri düşünülemez. Allah’ın kendilerinden râzı
olduğu, kendilerinin de Allah’tan râzı olduğu sahâbe için de geçerli
aynı şey. Sevdikleri Allah ve Rasûlü yoluna sevginin en büyük
bedeli olan can ve kanlarını koyan sahâbe içerisinden belki her
türlüsü çıkmıştır, ama Allah aşkından deli-divâne olduğu söylenen,
çok sevdiklerini bildiğimiz bu iki varlığa karşı duydukları aşk
yüzünden aklını kaçırıp “meczup“laşan biri çıkmamıştır. Kimdir
Allah’ı Rasûlullah’tan (s.a.s.) daha çok sevdiğini iddiâ eden? Bunu
söylemeye kimin dili varabilir? Hem en güzel örneğimiz olan Allah
Rasûlü’nün ve onun ellerinde yetişen neslin bu konudaki tavrı
bizler için takip edilecek en doğru yol değil midir?
Allah’ı ruhuyle sevenlerin, kalbiyle sevenlerin aklını başında
bırakır sevgi. Allah’ı aklıyla sevenlerin aklı ise başlarından gider.
Çünkü sevgi, “bilmek“ değil; “tanımak“tır, akıl bunu kaldıracak
kapasitede değildir: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez. Zira
bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez.“ Evet, akıl terazisi bu kadar
ağırlığı kaldıramayacak, ince bir yerinden kırılıverecektir.
Adresleri doğru tesbit etmek gerek. Sevginin yerini, adresini
de doğru tesbit etmek gerek. Bildiğimiz bir şey var: Allah sevgisini
en üst düzeyde yaşayan Rasûl ve ashâbı arasından mecnun
ve meczubun çıkmadığı. Yine bildiğimiz bir şey var: Allah
Rasûlünün ve ashâbının Allah’ı çok, hem de pek çok sevdiği ve
sevginin yüksek bedelini ödemekten bir an bile kaçınmadığı.
İslâm’daki cihad farîzası, kulun Allah’a olan sevgisinin en yüksek
tezâhürüdür. Çünkü sevginin büyüklüğü fedâkârlıkla orantılıdır.
Kişinin sahip olabildiği en büyük değer “can“dır. Sahip olduğu
o değeri en çok sevdiğini iddiâ ettiği Zat’ın yoluna sevgisinin
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 51 -
bedeli olarak koyar, O’na bu şekilde ispat eder sevgisini. Değilse
ispat edilmemiş sevgi kof bir sevgidir, kuru bir iddiâdan öte bir
değeri yoktur. Onu ne Yaratan ve ne yaradılan ciddiye alır.
Bu durumda varacağımız en doğru hüküm şudur: Allah’ı çok
sevenler kendini Allah’a, O’nun yoluna adayanlardır. Bu yüzden
şehâdet en büyük sevgidir, şehid ise sevgisini/coşkusunu kanıyla
ve canıyla ispat etmiş ölümsüz sevendir. Bu sevgi, öyle bir sevgidir
ki; bu sevgi uğruna bir kez değil; bin kez ölünür. Bu sevgi
insana: “Gül yüzlü güzel ölüm / Seni bin kez ölürüm.“ dedirtir.
Bu sevginin Peygamber dilindeki ifadesi budur; sevgisini kanıyla
ispat eden şehidin, bu eylemi dönüp dönüp tekrarlama isteğidir.
Hem, doğrusu da öyle değil mi?
Sevgini ispatlamak için gerekirse İbrâhim gibi ateşin ortasına
kaldırıp atacaksın kendini. Senden istenildiğinde böyle ispat
edeceksin sevgini. Elbet O da ispat edecek, seni sevdiğini, kabzasından
tuttuğu ateşe emrederek: “Yâ nâru kûnî berden ve selâmen
alâ İbrâhîm.“192 diyecek. Ateş de sahibinin bu emrini tutup sevgiyi
yakmaya güç yetiremeyecek; seven ve sevilene soğuk ve serin
olacaktır. Fakat buna rağmen bu sevgiyi yıpratırım diye tir tir
titreyeceksin. Hem canını adayacak, hem korkacaksın; hem ateşe
atlayacak, hem de sevgiyi kaybetmekten korkacaksın; işte budur
takvâ. 193
Sevginin Zirvesi: Takvâ
Takvâ kelimesi, “sakınmak“ biçiminde çevrilir Türkçeye.
Takvânın ne olduğunu bilmek, ancak yaşamakla mümkün. Ama
takvânın salt korku demeye gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu
kavramın içerdiği anlamlar içinde, tabii korku da var. Ancak bu
korku; ateşten, cehennemden, azabdan, kahrdan korkmak değil.
Bu tür korkuya “havf“ derler ki, onda sevgi aranmaz.
Ya nedir? Takvâdaki korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi
yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; O sevmeyecek
diye korkmaktır. Yanmanın en büyüğü O’nun sevmemesidir. İşte
takvâ, kişinin Allah’la arasında oluşturduğu sevgiyi yıpratmamak
için tetikte durması, o sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda
vedûd olan Allah’ın değil yasaklarını; O’nun hoşlanmama
ihtimali olan şeyleri bile terkeder. Değil O’nun emirlerini; O’nu
hoşnut edeceğini sandığı tüm eylemlere sarılır. Bütün bunları yaparken
de başka hesaplar yapmaz. Yalnızca sevgiyi korumayı, onu
192 21/Enbiyâ, 69
193 M. İslamoğlu, Yürek Devleti, s. 83-96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
yıpratmamayı amaçlar. Takvâda, titreyişin illeti ödül ya da ceza
değil; sevgidir.
Takvâ sevginin zirvesidir. Sevgi, umut, korku... Bu üçlünün
insan ruhunda meydana getirdiği hâlettir. Sevgi, umut, korku;
üçü birlikte yalnızca Allah için duyulur. Bunların üçünü birden
Allah’tan başkasına tahsis etmek, tahsis edilen o şeyi “ilâh“ edinmektir.
İnsan birini yalnız sevebilir, bu akîdevî bir mesele teşkil
etmez. Ya da birine umut besleyebilir veyahut birinden korkabilir.
Ancak bu üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis edemez. Bunu
yapmak O’na eşler (endâd) bulmak demeye gelir. Fakat bunları
tümüyle Allah’a tahsis etmek kişiyi övgüye en lâyık makama ulaştırarak
“müttakî“ yapar. Bu üç ayrı ruh hali insandaki üç farklı
bilincin dinamiğidir; ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyet bilincinin...
Değil bunların üçünü birden Allah’tan gayrıya tahsis etmek,
mü’minin bir başkasını Allah’ı sever gibi sevmesine bile Allah’ın
rızâsı olmamaktadır. Böyle bir durumu “kendisine ortak koşmak“
olarak adlandırmaktadır. Cenâb-ı Hak, “İnsanlardan kimi Allah’tan
korkar gibi, hatta daha fazla İnsanlardan korkmaya başladılar: ‘Rabbimiz
niçin bize savaşı farz kıldın? Bize biraz daha süre tanısaydın olmaz
mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır; takvâ sahibi için âhiret daha
iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.“194 Evet, Allah’ı sever gibi sevenlerin
durumunu belirten âyetin üslûbuyla, Allah’tan korkar gibi
korkanların durumunu belirten âyetin üslûbu arasında çok açık
bir fark vardır. Yanlış sevginin cezası, yanlış korkunun cezasından
kıyas götürmeyecek kadar büyük. Allah’ı sever gibi sevmek
adeta şirkle tanımlanırken, Allah’tan korkar gibi korkmak sadece
yeriliyor. Bu da sevginin azametine çarpıcı bir örnek.
Sevgiye tanınan bu ayrıcalık da gösteriyor ki, o, duyguların
en yücesidir. Yerini bulduğunda sahibini de yüceltir. Tersi de geçerli
elbet; yerini bulmadığında ise sahibini aynı oranda alçaltır.
Onu yerli yerinde harcamayan harcanacaktır.
Alçak gönüllülük, sevginin yücelttiği kişilerde görülen bir erdemdir.
Bunun tersi olan kibir ve gurur ise sevgi yoksulluğunun
doğal sonucudur. Kerim âyetteki sıralama bunun en güzel delilidir:
“O onları sever onlar da O’nu. Mü’minlere karşı alçak gönüllü,
kâfirlere karşı izzetlidirler.“ Evet, mutlak alçaklık anlamına gelen “zillet“
bile sevginin yanına gelince kanatlanıp yükseliyor ve sahibini
de yükseltip övülen bir erdeme dönüşüyor; rezîletken fazîlet oluyor.
Aynen alçaklık gibi. O da öyle değil mi? Tek başına alçaklık iğrenç
bir durumken, gönlün, sevginin toprağı olan gönlün yanına
194 4/Nisâ, 77
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 53 -
gelince birden kanatlanıp fazîlete dönüşüyor, alçak+ gönül, yani
alçak gönüllülük bir meziyet oluyor. Asıl alçaklık tevâzu gösterilecek
yerde tevâzu göstermemek oluyor, mü’mine karşı kibirlenmek,
gururlanmak oluyor. Bunun temeli de sevgisizliğe dayanıyor.
Yine âyetin devamından anlıyoruz ki kâfirlere karşı gösterilen
şecaat ve cesaretin kaynağı da sevgidir. Sevgi insanı taraftar
yapar. Kimin olacak, elbette sevdiğinizin taraftarı. Eğer sevdiğiniz
Allah ise, siz de Allah taraftarı (hizbullah) olacaksınız. Bu
durumda sevdiğinizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman
olacaksınız. Kâfirler karşısında ödleklik ve pısırıklık sergilemenin
illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor bu durumda. En büyük
alçaklık, illeti sevgisizlik olan korkudur. Özetle sevmek cesarettir.
En iyisi sen başka şeyden değil; sevmemekten, sevememekten
kork. Tabii bir de sevgiyi yerli yerine koyamamaktan, her
derde devâ olan bu ilacı bir intihar âleti olarak kullanmaktan
kork. Sevgi gibi kökü İlâhî olan bir duyguyu yanlışa âlet ettiğinde
Allah’ı karşında bulacaksın. İşte bu noktada Allah kıskançtır.
Rasûlullah’a dayandırılan bir haberde: “Saad kıskançtır, ben
Saad’dan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır“ buyrulur.
Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Ğayûr“dur, yani “kıskanç“.
Kulunu ulûhiyet ve rubûbiyet noktasında başkasından kıskanma
olayı. Salt kendisi için yaratıp herbir şeyi emrine verdiği kullarının
kendisi dışında ya da kendisiyle birlikte başka ilâh edinmelerini
(şirk) işte bu yüzden affetmemektedir. Ğayûr olduğu için,
Vedûd olduğu için çok sevdiği kullarının bu konudaki yanılgılarını
kat’iyyen affetmemekte, bunun dışındakilerini affedebileceğini
söylediği halde sırf bunu (şirki) affetmeyeceğini bildirmektedir.
Rabb-i Rahîm’in bu gayretine rağmen insanın kendisine vesenden,
sanemden, tâğuttan, canlıdan, cansızdan, ideolojiden,
teknolojiden, özetle O’nun dışındaki herhangi bir şeyden ortaklar
bulmasını affetmez. Affetmemekle kalmaz; çok şiddetli bir biçimde
cezalandırır. Sevgi (iman) yükselmektir, öyle yükselmek ki
gökleri geçmek, zamanı ve mekânı geçmek. İşte budur Allah’ın
kuluna olan sevgisi. Kul O’na ortak koşmakla bu sevgiye ihânet
ederse bu, o kulun, o muazzam yükseklikten düşmesi anlamına
gelir ki, bu düşüşün dehşetini haber vermekten diller âciz kalır.
Sevgiyi yitirenin halini güzel özetlemiş Seyrânî:
“Zor gönülden düşme gökten düşmenden, ben bilirim.
Kalb-i sultandan düşen kul parçasından pâre bul.“
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
Cibt gibi insanın kendi cinsinden birini, sanem gibi elleriyle
yaptığını, vesen ve tâğut gibi özel ya da tüzel kişilik sahibi otoriteleri,
hevâ gibi düşünce, sistem, ideoloji ve ekolleri “rab“ edinmenin
Allah’ı nasıl gazaba getirdiğini doğrudan Rasûlullah’ı
muhâtap alan ve insanı iliklerine kadar titreten şu âyette görebiliriz:
“Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Sonra rezil bir şekilde
kovularak cehenneme atılırsın.“195 Ömründe puta tapmamış ve daha
sonra da tapmayacağı kesin olan Rasûlullah’ın gönlünü sâbit tutması
için büyük sevgisine halel getirmemesi için bir uyarıydı bu.
Uyarı üslûbunun sertliği aynı zamanda sevginin de büyüklüğünü
gösteriyordu.
Kimi, Nasıl Sevmek? “Kimi sevmek“ sorusuna doğru cevap
bulmak yetmiyor, “kim için sevmek“ sorusunu da doğru cevaplamak
gerekiyor. Eğer birincisini doğru cevaplamak yetseydi şeytan
kovulmazdı. O Allah’ın rabliğini hiçbir zaman inkâr etmedi, lâkin
o Allah’ın sevdiğini sevmedi, hatta onu (Âdem) hasetledi, Allah’ı
ondan kıskandı. Bu kıskançlıkla diğerini karıştırmayalım. İkisi arasında
illet farkı var; yine “sevgi“. Ğayûr’un kıskançlığının illeti sevgi
iken, “ğarûr“un (şeytanın) kıskançlığının illeti “sevgisizlik“tir.
Sevgisizlik ise hasedin öbür adıdır. O’nu sevmek yetmez, sevdiğini
de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi,
ne kadar seveceğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları
iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına
da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma.
Sevginin kontrolünü elden bırakma, ne ne kadar pay ayıracağını
iyi bil. Buyurun sevginin İlâhî taksîmâtına:
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini (gazabını) getirinceye
kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“196 “Babalar“
diye başlıyor âyet ve sıralıyor kişinin Allah’tan, Rasûlünden ve
Allah yolunda cihaddan daha fazla sevebileceği şeyleri, kendisini
bu üç sevgiliden alıkoyabilecek olan engelleri ya da sevgi kantarının
topuzunu kaçırma ihtimali olan değerleri. Kur’an’ın dilinde,
bu sayılanları Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan
daha fazla sevmek fâsık olmanın yeterli delilidir. Bu âyet, sevgide
dengenin nasıl sağlanacağını öğretiyor bize, bu dengeyi bozanları
tehdit ediyor.
195 17/İsrâ, 39
196 9/Tevbe, 24
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 55 -
Allah bu saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîlerini sevgi
sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı.
Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sınadı. Rasûlullah’ı
yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler
(Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler
sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için,
Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi.
Ama sonunda oldu. İbrâhim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan
sevgiye verilmiş bir ödüldü.
İnce bir nokta var: Babayı, kardeşi, kadını, hısım akrabayı saydığı
halde anneyi saymıyor âyet. Babayı saydığı halde anneyi saymamasının
nedeni, baba sevgisinin şartlı sevgi oluşundan. Baba
sevgisi, kazanılan bir sevgidir, umutlar gerçekleşmediği zaman
yiter. Evlâdından beklentileri vardır babanın, kendisinin gerçekleştiremediklerini
o gerçekleştirecektir, babasının kutsallarını
koruyacak bir haleftir. Gereğinde çocuğunu Allah’tan ve O’nun
yolundan alıkoyar. Eğer yukarıda sayılan emellerinin gerçekleşmesine
evlâdının Allah yolunda oluşunu engel olarak görüyorsa
gözünü kırpmadan yapar bunu. Hatta daha ileri gider, kendi kutsalları
ve atasının kutsalları adına Allah’a karşı, Rasûl’e karşı savaştırır
onu. Baba evlâdıyla arasındaki sevgiyi emellerinin gerçekleşmesi
uğrunda kullanamazsa sevgisi azalır, hatta tümden yitebilir.
Fakat anne sevgisi öyle değildir. O kazanılmış değil; verilmiş
bir sevgidir. O sevgide kayıt ve şart yoktur, baba gibi birtakım beklentileri
sevgisine temel yapmaz. Eğer birtakım şartlar ileri sürmüşse,
bu şartlar babada olduğu gibi “atalık“ hesapları yüzünden
değil; tamamen onun iyiliğine olacağını sandığı içindir. Babada
“ben“ ağır basarken anada “o“ ağır basar.
Günümüzde birçok ana baba farkında olarak ya da olmayarak
evlatlarının katili oluyorlar. Evlatlarını Allah’tan kıskanıyorlar.
Allah’ın dininden kıskanıyorlar. Ve Allah’tan daha çok seviyorlar
onları. Daha doğru bir deyişle Allah’ı onlardan daha az seviyorlar.
Elbet Gayûr olan Allah da buna râzı olmuyor, yalnız kendisi
için yarattığı bir şeyin yine yarattıklarınca kendisinden (Yaratanından)
esirgenmesine, kıskanılmasına râzı olmuyor ve sonunda
alıyor ellerinden. Onun gerçekte kime ait olduğunu böylesine sert
bir ihtarla hatırlatıyor bazen ebeveynlere. Anne babalar Allah’tan
kıskanarak, onlar Allah’ı sever gibi severek evlâtlarının sonunu
hazırlıyorlar. Bu yanlışı bazen de eşler yapıyor. Eşler Allah yolunda
birbirleriyle yarışa çıkmış iki atlet gayreti içerisinde olması gerekirken
o yola dikilen birer engel oluyorlar. Böyle olunca da Allah
kendi koyduğu sevgi ve merhameti alıyor, yani kendi yuvalarını
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
kendi elleriyle yıkıyorlar, kendi huzurlarını kendi elleriyle kaçırıyorlar.
Evet, Allah’ın koyduğu sevgiyi... Âyete buyurun; hem de
sevgiye “âyet“ diyen âyete: “O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle
kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması
ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.“ 197
Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan sevgi’yi O’nun yolunda kullanmak
varken o sevginin sahibine karşı silâh olarak kullanmak ne
hamâkat! Ailelerin yanlışı, kendilerini önce eş sonra kul saymalarında.
Genellikle babaların hoşuna gitmekte önce evlat sonra kul
tavrı. Bu ise, Allah’ın râzı olmayacağı bir durum; dahası inanan
birinin almaması gereken bir tavır:
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.“198 Çağdaş insanın Allah’a
inanışı câhiliye müşriklerinin Allah’a inanışına nitelik yönünden
çok benziyor. Çünkü sevgi değil ihtiyaç belirliyor Rable olan ilişkileri.
Çünkü insan “Ey Allah’ım, Sana muhtacım, çünkü Seni seviyorum“
deme yerine; “Seni seviyorum, çünkü Sana ihtiyacım var“
demeye getiriyor.
Câhiliyyede de, müşrikler kendilerini Allah’a yaklaştırdığını
iddiâ ettikleri putlarını savaş, kıtlık ve salgın hastalık zamanlarında
hatırlarlardı. O sıkıntı geçince, dün ölürcesine yalvardıkları
tanrılarını ertesi gün unuturlar, hayatın akıntısına tekrar dalarlardı.
Allah’a taptığını iddiâ eden günümüz insanının da yaratıcısıyla
ilişkisi buna benzemiyor mu? Bu ilişkinin temeli sevgiye değil;
ihtiyaca dayanmıyor mu? Dahası açınız çağdaş insanın gönlünü,
onu kaptırdığı şeyler arasında Yaratıcı’nın kaçıncı sıraya geldiğine
bakınız. Hatta gönlüne tıkıştırdığı bir yığın dünyalık arasında
Yaratıcı’ya bir yer ayırıp ayırmadığına bakınız.
Bir Meş’ale Ki Mevlâ Yaka, Üflemekle Sönmez: Sevgi, verilen
bir şey mi, kazanılan bir şey mi? Bu soruya “her ikisi de“ biçiminde
cevap vermek mümkün. İhlâs da öyle değil mi? Kitab’ta her
iki anlamıyla birden kullanılır: Muhlisîn (ihlâsı kazananlar), muhlasîn
(ihlâs verilenler). Elbet sevginin en garantilisi Allah tarafından verilen
sevgidir. Bu çok çeşitli alanlarda kendini gösterir. Meselâ iman
konusunda: “... Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde
süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar
bunlardır.“199 Sevgi, bu anlamda hidâyetin öteki adı olmuştur. Bir
197 30/Rûm, 21
198 2/Bakara, 165
199 49/Hucurât, 7
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 57 -
şeye sahip olmakla, sahip olunan bir şeyi sevmek arasında fark
olmalı. İmanı sevmek, imanlı olmaktan öte bir olay olsa gerek.
İmanı seven biri, onun üzerinde titreyecek, hatırını sürekli hoş
tutacak, uğrunda büyük fedâkârlıklara katlanacaktır. İmanı sevmek,
imanın düşmanları olan küfürden, fısktan, isyandan nefret
etmeyi gerekli kılıyor. İlkini sevdiren Allah bu sonuncusundan da
kulunu nefret ettiriyor. Bu durumda nefret de sevginin kaçınılmaz
unsuru oluyor.
“Her şey zıddıyla kaim“ ilkesine göre zaten sevmeyenin nefret
etmesi, nefret etmeyenin sevmesi düşünülemez. Ancak nefretin
meşrûlaşması illetinin “sevgi“ olmasıyla mümkündür. Süsleme
olayının sevmekle doğrudan ilgili olduğunu bu âyetten anlıyoruz.
Obje (iman)’yi süsleyip güzelleştirmek yetmiyor, subjenin de güzel
olması gerekiyor. Daha açık bir deyişle, baktığımız güzel olmalı,
fakat bakışımız da güzel olmalı. İşte bunun için Allah imanı süsleyip
güzelleştirirken bakışı da ihmal etmiyor. Yamuk bir bakış eğriyi
doğru, doğruyu eğri gösterecektir sahibine. Kötülüklerin çirkin
gösterildiği bir bakış doğru bir bakış demektir. İşte bunu yapıyor
Allah.
İman için sevgiden belirleyici olarak söz eden Kur’an, küfür
için de aynı ölçüyü koyuyor: “Küfrü sevmek...“ “Ey iman edenler!
Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler/
dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır, dost tutarsa işte zâlimler
onlardır.“200 Çifte standardı tabiat haline getiren günümüz insanının
yaşadığı vahim çelişkiyi ortaya koyan bu âyet gerçekte yaygın
bir ikiyüzlülüğe parmak basıyor. İnandığını iddiâ ettiği halde imana
karşı küfrü sevenlerin, küfrü destekleyenlerin, küfrü savunanların
baba-kardeş de olsalar, imanı sevenler tarafından velî ve dost
edilmemelerini tavsiye ediyor.
Sadece imanı sevip küfrü sevmemek yetmiyor, imanlıyı sevmek,
kâfiri ve onların dostlarını da sevmemek gerekiyor. Onlar
isterse inandıklarını iddiâ etsinler, imana ve imanlıya dost olamazlar,
velî olamazlar. Çünkü imanlı olmak yetmiyor, imanı sevmek
de gerekiyor. Bu da yetmiyor, onun düşmanları olan inkâr,
günah ve Rasûlüne isyanı sevmemek gerekiyor; karanlıkla aydınlığı
birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Verilen sevgiden söz ediyorduk. Daha önce sevgiyi Allah’ın
kendinden üflediği ruha benzetmiştim. Bakınız âyete, âdetâ
O’ndan bir parça olarak söz ediyor sevgiden: “Gözümün önünde
200 9/Tevbe, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
büyütülesin diye senin üzerine Benden bir sevgi bıraktım.“201 Rûhu herkes
taşırken sevgi daha özel bir ilişki gerektiriyor ve onu bazıları
taşıyor. İnsanın erebileceği en büyük saâdet O’ndan bir sevgiyi
üzerinde taşımasıdır. Sözkonusu bu sevgiyi taşıyacaklarda aranan
özellikler, yani O’ndan bir sevgi taşımaya lâyık olabilmek şartları
şöyle tesbit ediliyor: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için Rahmân
bir sevgi yaratacak.“202 Bir şey dikkatimizi çekiyor; Kur’an’da nerede
Allah’ın sevmesinden söz edilse, bu âyette olduğu gibi, hemen
yanı başında rahmetten, bağıştan söz ediliyor.203 Sevgi Allah’ın
rahmet kalemleri içerisinde baş sırayı oluşturuyor. Bu nedenle de
sevgiden mahrum olmak, rahmetten mahrum olmak anlamına
geliyor.
Sevgi barıştır, üstelik barışın en büyük teminatıdır. Elbette sevginin
de bir teminatı olması gerek. İşte teminatı da Rabbimiz veriyor:
“Ve onların kalplerinin arasını (sevgi ile) uzlaştırdı. Sen yeryüzünde
bulunan her şeyi verseydin yine onların kalplerinin arasında ülfeti oluşturamazdın,
fakat Allah onların kalplerinin arasını uzlaştırdı.“204 Gönül
ferman dinlemiyor ve sevgi henüz borsalara düşmedi. İki insan
birbirini kaç para verseniz sever? Ya da seven iki insan hangi bedeli
ödeyince terkeder bu sevgiyi? Fiyatı nedir kalbin ve onun en
soylu meyvesi olan sevginin?
Gönüllere söz geçirecek olan sultanlar ve fermanlar değil;
yalnızca o gönlün sahibi olan Allah’tır. O’nun bir vasfı da
“Mukallibu’l-Kulûb (Kalpleri evirip çeviren)“dir. Eğer o gönüllerde
sevgi meş’alesini tutuşturmuşsa bir, dünya bir araya gelse,
söndüremeyecektir o meş’aleyi. Şair de öyle demiyor mu: “Bir
şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.“ 205
Sevgi Toplumu
“Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun
nimeti sâyesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun
kenarındaydınız, Allah sizi (illeti sevgi olan bir topluluk içine katarak)
ondan kurtardı.“206 Sevgisizliğin İlâhî lisandaki tasviri “ateş çukurunun
kenarında olmak.“ Öyle ki yarım adım daha atınca kendinizi
yalnızlık ve sevgisizlik çukurunda bulabilirsiniz. Allah sâyesinde
yalnızlıktan kurtulup sevgiyi tattınız. Sevginin vazgeçilmez
201 20/Tâhâ, 39
202 19/Meryem, 96
203 Bkz. 11/Hûd, 90; 85/Bürûc, 14
204 8/Enfâl, 63
205 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 96-107
206 3/Âl-i İmrân, 103
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 59 -
unsurunun “diğeri“ olduğunu konuya girerken söylemiştik. En
büyük toplumsal rahmet olan “ülfet“in (kelime anlamı olarak
birbirine geçirmek, aradaki boşlukları doldurmak demeye gelir.
İman edenlerin kalplerine Allah’ın yerleştirdiği kardeşlik sevgisidir.)
önşartı nedir, biliyor musunuz? Birlikte olmaktır, topluca sarılmaktır,
yani cemâdât değil; cemaat olmaktır. Aynı âyetin girişini
okuyalım: “Ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılın, bölünmeyin. Allah’ın
size olan nimetini hatırlayın.“207 Evet, Allah’ın hatırlamamızı istediği
nimetin ülfet olduğunu âyetin devamında gördük. İşte sevgi nimetinin
şükrü öncelikle sevgide birliğin sağlanmasıdır. Herhalde
kimse sevginin olmadığı bir yerde vahdetten söz edemez.
Cemaat, sevginin bir araya topladığı ülfet adlı yürek devletini
kurabilmiş insanlar topluluğudur; yüreklerini paylaşanların,
ülfet kimliğiyle vizesiz gümrüksüz birbirlerinin gönlüne özgürce
yol bulanların topluluğudur. Ümmet işte bu toplulukların oluşturduğu
okyanusun adıdır. Böyle bir topluluğun fertleri yürek ülkelerinde
muhabbeti iktidar etmişlerdir. Sevgi toplumunda fertler
birbirlerinin gönlünü, hayat denizinde kopan ya da kopacak olan
fırtınalara karşı, emin bir liman, selâmetli bir sığınak, bereketli bir
barınak bilirler.
Sevgi toplumunda insan insanın kurdu değil; insan insanın
cennetidir. Sevgi iksirinin cennet haline getirdiği yüreklerinde
konuklarlar birbirlerini. Öyle bir yürek ki, çarşılarında sevgi satılır,
terazilerinde sevgi tartılır, ancak karşılığında para değil yine sevgi
alınır. Sevgilerinin faturası yine sevgidir. Çok kere severler ve sevgilerini
bezlederler, fedâ ederler. Sevgi toplumunda insanlar yeni
tanıdıkları her “insan“a yeni nâzil olmuş bir âyet gibi bakarlar.
Sevgi toplumunun fertleri, yüreğin işlevini iyi bilirler, onu nükleer
bir güç merkezi gibi kullanırlar. Sorunlarını sevgiyle çözmeye
çalışırlar. Kendi aralarındaki kavgaları sevgiden, tokatları ise şefkattendir.
Olağanüstü durumlarda sevgilerini tümden silmezler,
parantez içine alırlar. Bu da üç günü geçmez, geçemez. Dövmeleri
gerekiyorsa nefret ettikleri için değil; sevdikleri için döverler. Birbirlerini
tezgâhlarına koyup tüketmezler, gönüllerine ekip o münbit
toprakta üretirler.
Sevgi toplumunda yüreklere asılan “sevgili pankart“ta şu yazılıdır:
“Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe
de cennete giremezsiniz.“208 Bu sözün sahibi olan sevginin
başöğretmeni, ashâbına ara ara sevgi dersi veriyordu. Bir gün Hz.
207 3/Âl-i İmrân, 103
208 Buhârî, İman
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
Ömer’in elini eline almış, “tamam, şimdi oldu“ deyinceye kadar
onun yüreğine sevgi akıtmıştı. 209
Sevgi, peygamberlerin ve onların dâvet mirasını üstlenenlerin,
dâvetlerine muhâtap olanlardan istedikleri tek karşılık idi. Tüm
nebîlerin dâvetleri karşılığında bir ücret istemedikleri Kur’an dilinden
sık sık vurgulanır. Çünkü maddî karşılığı olmayan bir eylem,
fedâkârlık ve samimiyetin en büyük delilidir. Peygamberler kendilerini
çağırdıkları şeyde samimi olduklarını insanlara hatırlatmak
için ücret almadıklarını, ecri yalnızca Allah’tan beklediklerini sık
sık vurgulamışlardır. Bütün bunlara karşın insanlardan bir tek şeyi
istemelerine izin verilmiş. Ne demek “izin verilmiş“; istemeleri
Allah tarafından tavsiye ve teşvik edilmiş, bu mükteseb bir hak
olarak görülmüş. Nedir o bir tek şey? Tahmin edeceğiniz gibi yine
“sevgi“: “De ki: ‘Ben buna karşılık sizlerden bir ücret istemiyorum. İstediğim
yalnızca yakın bir sevgidir.“ 210
Sevmek kaynaşmaktır. İnsanların birlikte olmalarının illeti
sevgi olursa o birlikteliğin ömrü de sevginin ömrüne eş olacaktır.
Sevmek vahdetin ta kendisidir. Seven insan, cemaat ırmağına
dökülen bir katre olmayı kabullenmiş demektir. Çokta yok olmaz,
teki çoğa karıştırarak çokta var olur, kendinden olanların içinde
kendini bulur. Değil mi ki balık gölde yetişir? O sevgi çağlayanları
ümmet okyanusuna dökülür. O okyanusta bir damlanın hükmü
ne mi olacak? İşte öyle değil. O öyle bir damla ki aynı zamanda
bağrında okyanusu, yani ümmeti taşımaktadır.
Sevmek çoğalmaktır; artmak, üremektir. Tarihte sevgiyi katleden
birçok düşünce, yaşam biçimi ve sistem gelmiş geçmiştir, fakat
insanlığın değişmez değerlerini paraya tahvil eden, fazîlete dayalı
bir ahlâkı yıkıp üretim ve tüketime dayalı bir “ahlâk“ı ikame
eden; sevgi, fedâkârlık, samimiyet gibi erdemlerin yerine, gösteriş
ve ikiyüzlülüğe dayalı diplomasiyi yerleştiren kapitalizm gibisi
gelmemiştir.
Reklâm ve propagandaya dayanan çağdaş dünya sistemi,
sevgi gibi paraya dönüştürülemeyen değerlere hasımdır. Onu
tahrip etmeyi, bunu beceremezse tahrif etmeyi amaçlar. Onu
yok etmeyi beceremez, çünkü sevgi yok edilemez. Ne ki ikincisinde,
yani sevginin tahrif edilip sahte sevgileri, bol reklamla
pazarlama işinde başarılı olmuşlardır. Fuhşun, çarpık ilişkilerin,
putperestliğin adını aşk ve sanat koymayı başarmışlardır. Bu
209 Müslim
210 42/Şûrâ, 23
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 61 -
sâyede sevgi, tüketime elverişli bir hale getirilmiştir. Artık insanlığın
yüce değerlerinden biri olan sevgiyi tutsaklık aracı olarak
kullanmak mümkün olacaktır. 211
Tutku (Çarpık Sevgi)
Gerçekte sevgi, özgürlüğün üst sınırıdır. İnsanı mahkûm eden
duyguya sevgi denmez, tutku denir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak
gerek. Sevgi ile tutku birbirinden tamamen farklı şeyler.
Sevmek bir şeyin içinde olmaktır. Tutku ise bir şeye kapılmaktır; bir
sele, bir kalabalığa, bir rüzgâra kapılır gibi kapılmak...
Sevmek özgür kılar, tutku tutuklar. Tutkusunu sevgi zannedenlere
söylüyorum: Elinizi kolunuzu bağlayan, irâdenize söz
hakkı tanımayıp onu teslim alan, aklınızın dizginlerini eline geçiren,
sizi uysal bir binek gibi istediği tarafa sürükleyen şey en
büyük özgürlük demek olan sevgi olabilir mi?
Tutkunun bir türü de tiryâkiliktir. Bir tiryâki, bana tiryâkisi olduğu
şeyi sevdiğini söylüyorsa ben bunu “tutku“ olarak anlarım
ve onun tutkuyu sevgi sandığı sonucuna varırım. Bu tiryâkilik her
zaman aynı şeyde ortaya çıkmaz, farklı farklı şeylerde tezâhür
edebilir. Kadın ya da erkek, bir zombi gibi kendisini esir edip ardından
sürükleyen şeyin adını aşk koymaktan gizli bir haz duyarlar.
Gerçek aşkın, saf aşkın iyi şöhretinden böyle istifade ederler.
Hâlbuki bu aşk değil; tutkunun ta kendisidir. Çünkü gerçek aşk
insanı kendi cinsinin elinde oyuncak etmez, insana özgürlük bahşeder
ve aşkınlık kazandırır.
Gerçek aşkı tanımayanlar iki kişilik divâneliklerin adını aşk
koymakta ısrarlıdırlar. Bu durum psiko-patolojik bir vak’adır. Aslında
tutku olan bu tip “aşk“lar çoğunlukla yalnızlığı yüksek dozda
yaşayan fertlerde görülür. Bu tipler çektikleri aşırı rûhî yalnızlığı
hafifleten birini bulduğu zaman, ilk anda kronik yalnızlığını
hafifleten o kişiye karşı duydukları minnet hissini aşk zannederler.
Uzun zamandır uçsuz bucaksız yüreğinde bastırdığı yalnızlık acısını
dindiren bu unsura karşı duyulan minnet ve şükran hissidir bu.
Aşk zannedilen bu hissin güçlü olması, sevginin şiddetinin ölçüsü
değil; daha önceki yalnızlığın derecesinin büyüklüğüdür. Yeni
durumda, yalnızlık açısından değişen pek bir şey yoktur aslında.
Evvelce tek kişilik olan yalnızlık, şimdiki durumda çift kişilik yalnızlığa
dönüşmüştür. Tabii, bu tutku platonik (tek yanlı) değilse.
211 M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 107-111
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Platonik aşklar genelde hayal gücüyle orantılı olarak büyürler.
Bu tip sevgilerin çoğu hayalî sevgidir. Sevgi hayal olduğu sürece
katlanılır. Fakat sevgi insanlar arasında yaşanılan bir olgu haline
gelince, aradığını bulmuşluğun korkusuyla donar kalır kahramanımız.
Çünkü gerçekte onun aradığı, sevginin kendisi değil şöhretidir.
Onu bir avuntu aracı olarak kullanmaktadır. Deniz kartpostallarında
hayalî geziye çıkan adam gibi sevgilinin kendisine değil,
fotoğrafına tutkundur. Bu tip sevgilerin diğer bir boyutu da, insanın
kendi sorunlarını çözmek yerine, kendinden, kendi gerçeklerinden
kaçmak için başkalarıyla ilgileniyor görünmeyi seçmesi.
Kendi sorunlarının tümü yüzüstü dururken sevdiğini zannettiği
insanın sorunlarını çözmeye çalışır ve bunun adını da “fedâkârlık“
koyar. İşte bu, insanın kendisinden kaçışıdır. Tabii, sonuçta hiçbir
sorun da çözülmüş olmaz.
Cinsellik, alkol, uyuşturucu, mecnunluk ve serserilik aşkın doğal
birer sonucu gibi gösterilir çarpık sevgide. Bu kocaman bir aldatmacadır.
Bunlar olsa olsa doyumsuz birinin, kendisini içine atıp
kaybolacağı bir girdap arama çabasıdır. Bu tip sevgilerde sevilen
bir “girdap“ görevi görür. O âdeta bir intihar ağacıdır. Bütün bunlar,
sevgi ve aşk değil; tutkunun farklı yansımalarıdır. Böyle birinin
mâşûkuna bakması bir tiryâkinin tiryâkisi olduğu şeye bakması
gibidir. Yalnızlığını, içki şişesinde balık olma düşüncesiyle gideren
bir ayyaşla, yalnızlığını bir kadının cinselliğinde giderme düşü gören
bir tutkun’un ruh halleri birbirinden farklı değildir.
Hâlbuki sevginin dinamiği ruhtur ve ruhun cinselliği yoktur.
İnanan ruhuyla sever. O sevgide, ön planda olan cinsellik değil;
ruhun, yani “üflenen öz“lerin birbirlerine karşılıklı olarak duydukları
iştiyaktır. Saf (rûhânî) sevginin altında buzağı (cinsellik)
arayan tipler ruhuyla değil; aklıyla, ya da daha başka yerleriyle seven
tiplerdir. Sevgiyi hep cinsellik olarak algılayanlar, rûhânî sevgilere
de “libido“ gözlüğünden bakarlar. İman edenlerin birbirine
kardeş kılınması, işte o “üflenen öz“ün bedendeki egemenliğini
kabul etmek (iman)tir. Bu egemenliği kabul edenler kardeş kılınmış
olurlar.
Birçok kişi cinsel arzuyu kafalarında sevgi ile özdeşleştirdikleri
için birbirlerine duydukları bedensel isteği kolayca “sevgi“ ya da
“aşk“ sanabilmektedirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile illeti cinsel
arzu olan bir sevginin ömrünü ve değerini varın siz hesaplayın.
Kaldı ki bu, sevgi değil; iki kişilik bencilliktir; çift kişilik yalnızlıktır.
Bencil kişi, aslında değil başkasını, kendisini bile sevemez. Yaygın
kanaatte olduğu gibi, bencillik kişinin kendisini sevmesi değildir.
Belki kendi kalbî beceriksizliğinin üzerine egosunu giydirmektir.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 63 -
O üretememenin acısını, ilgisini kendi şahsına tahsis ederek çıkarır.
Yalnızca tek bir kişi tarafından tüketilecek kadar kısır bir yüreğin
ürününe, nasıl “sevgi“ diyebiliriz?
Sevgi bir ummandır; yüzölçümü sınırsız olan bir yüreği bir kişiye
tahsis etmek sevgiyi hadım etmektir. Benliğinin dikenli tellerinden
kurtulup o yüreğin kıyılarına gelip dayanan herkesin girme
hakkı vardır oraya. Sevginin sadece kendisine tahsis edilmesini Allah
bile kullarından istememiştir. Onun istediği, sevgide başka bir
şeyin kendisine denk tutulmaması, en çok kendisinin sevilmesidir:
“İman edenler ise en çok Allah’ı severler.“ 212
Çağdaş insanın aşk adını verdiği yalnızlıkta, iki kişi dünyayı,
Allah’ı, Rasûlü karşılarına alıp bir ltd. şirket kurarlar. Bu iki kişilik
şirketin adına da sevgi derler. Çağdaş insanın hastalıklarından
biri de sevmeye değil; sevilmeye, beğenilmeye çalışması. Bunun
için olmadık kılıklara girmesi, bir yığın maskeler edinip; insanlara
gerçek yüzünü değil; maskeli yüzünü göstermesi ve sonunda
maskesini kendi gerçek yüzü sanması. Sen oradan geçiver. Sevgiyi
üretecek olan yine sevginin kendisidir. Etken ol, önce sev, sonra
ne yaparsan yap.
Romanlara, filmlere konu olan ve adına “büyük aşk“ denilen
çarpık sevgi bir tür tapınışa kapı aralıyor. Tutkuda taraflar birbirlerini
sevme değil; birbirlerine tapınma yarışına girince, aşk bir fetişizme
dönüşüyor. İnsanoğlu tarih boyunca putunu hep kendisi
yapmış ve dönüp kendisi tapmıştır. Bu kadim tutkunun bir devamı
oluyor bu iş. Put edinilen sevgilinin kendisi değil; bizzat tutku
yani “hevâ“ oluyor. Tutkusunu (hevâ) tanrı edinmekten Kur’an’da
da söz ediliyor: “Tutkusunu tanrı edinen kimseyi görüyor musun?“213
Gerçek sevginin yüceltici gücü olduğu gibi, çarpık sevginin de aynı
oranda alçaltıcı özelliği vardır. Birincisinde insan kendisini bulurken,
ikincisinde kendisini yitirir. Sevdiğini ilâh edinen, onu tefekkür
eder, onu zikreder, onu tesbih eder, onu görür, onu yaşar. O
artık sevgili olmaktan çıkıp bir çeşit “ilâh“ olur. Ve zaten bu sayılanlar
da bir tür tapınış yöntemleri değil midir?
Kahramanımız en büyük yanlışı sevgi dağılımında yapmıştır.
Yalnızca Allah’a verilebilecek payı kendi cinsine ayırmış, tutkusunu
tanrı edinmiş ve onu “Allah’ı sever gibi sevmiş“tir. Böyle bir
tavra karşı Ğayûr olan Allah’ın muâmelesi biraz farklıdır: “Allah
onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde
212 2/Bakara, 165
213 25/Furkan, 43
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
vardır.“214 Burada bir noktayı hatırlatmak gerek: Tutkusu insana
olan biri, tutkusu eşyaya olan birinden çok daha ehvendir. Hiç değilse
insan mahlûkatın şereflisidir. Ya mahlûkatın şerefsizine vurgun
olup onu “ilâh“ edinenler? Çoğu kez, çarpık da olsa, su katılmadığı
zaman sevgi, insana doğru adresi buldurabilir. Sevmeyi
öğrenmiş bir yürek, yanılgısını anlayıp gerçek sevgiliyi farkedince
O’na yönelecektir. O zaman geçmiş acı tecrübe mükemmel bir iç
zenginliğin kazanılmasında başrolü oynayacaktır. Gerçeğiyle, sahtesiyle
sevgiyi hiç tanımayan insanın sözünü etmeye bile hâcet
yok, çünkü onun “insan“lığı tartışılır.
Bu konuda son söz yine âyetin: “Rabbiniz sadece kendisine
tapmanızı emretti.“215 Putlaştırılan sevgide sevgililer birbirlerinde
olağanüstü şeyler görmeye başlarlar. Tıpkı Kur’an’ın dediği gibi:
“Belki yardım olunurlar diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.“216 Sonunda
ne mi olacak? Onu da aynı kaynaktan öğrenelim: “(O putlaştırdıkları)
kendilerine yardım edemezler, tersine kendileri onlar için hazır
kıta askerdirler.“217 Hele tek taraflı tutkularda bu gerçek kendini
ne kadar açık bir biçimde gösteriyor. Sevgili adını verdiği ikonu
memnun etmek için yaptıklarının yarısını Allah için yapsa, belki
de O’nu râzı edecek. Bu serüven bazen tarafların birbirlerinden
yok oluşuyla son bulur. Maddî ya da mânevî intihar...
Çağdaş sistem insana ruh açlığını fark ettirmemek için ha bire
oyuncak üretiyor. Aile bağlarını, toplum bağlarını, sosyal erdemleri
zayıflatıp yok ederek bireyi önce yalnızlığa itiyor. Ardından
yalnızlığını hatırlayıp onu yenmeye çalışanların rotasını saptırıyor,
ona yaşına göre oynayacağı oyuncaklar imal ediyor. O zavallı
da bunları değiştire değiştire oynuyor, oyalanıyor. Bu oyuncaklar
ona yalnızlığını geçici bir süre unutturabilir, bir uyuşturucu etkisi
yapabilir. Asıl tehlike, bu oyuncakların ardındaki gizli maksadı
göremeyip onlara güvenerek, insanın, sevebilecek yerlerini yok
etmesidir. Bir kez toplumu bu hale getirirlerse gerisi kolay. Böylesi
bir toplumda insanlararası ilişkilerin illeti sevgi değil; menfaattir.
Herkes ikiyüzlü değil; iki yüz yüzlüdür. Olanca münâfıklığıyla sergilenen
çağdaş ilişkilerdeki yapmacı “kibarlık“a budalaca katlanmak
zorundadırlar. “Katlanmak“ ne kelime, kendisi de aynı oyunu
karşısındakine karşı oynamak zorundadır. Belirleyici gücünü
sevginin oluşturmadığı çağdaş ilişkiler tüketim, gösteriş, reklam
ve sahtekârlık üzerine kurulmuştur. Bireyi makinenin bir parçası
214 2/Bakara, 7
215 12/Yusuf, 40
216 36/Yâsin, 74
217 36/Yâsin, 75
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 65 -
haline getiren sistem, onun şahsiyetini hedeflemiştir. Onu en şerefli
yaratık makamından indirip eşyalaştırma ve eşyayı da onu
indirdiği makama geçirmek ister. Senden kutsadığı eşyayı tüketmeni,
yalnızca tüketmeni ister.
Bu bir yabancılaştırmadır; her şeyden önce insanın kendisine
karşı yabancılaştırılması, öz benliğine karşı yabancılaştırılmasıdır.
Böyle biri için sevgi, karın doyurmayan bir ayrıntıdır. Yabancılaşmış
tip, her şeye midesinden baktığı için, her şey orayı doldurduğu
oranda ya da bir eşya gibi tepe tepe kullanıldığı oranda kıymetlidir.
Ruhun varlığından haberi olmayanlar, ruhun açlığını nereden
bilsinler? Çağdaş sistemin bu sapıklığına bilimsel bir temel
hazırlamaya çalışan kapitalizm dininin sahtekâr peygamberleri,
kendilerine ilk hedef olarak sevgiyi seçmişlerdir. Bunlardan biri
olan Freud’a göre, tüm içgüdüsel arzular hiçbir engelleme ile karşılaşmadan
tatmin edilince mutluluk ve ruh sağlığı kendiliğinden
sağlanacaktır. Hiçbir ahlâk kuralı tanımayacaksınız, tüm toplumsal
değerleri reddedeceksiniz, dinin ilkelerini rafa kaldıracaksınız,
tüm eylemlerinizin itici gücü şehvet olacak, her türlü arzunuzu
her çeşit yoldan tatmin ederek mutlu olacaksınız.
Bu tezin bilimsel olup olmadığı üzerinde durmuyorum; ne olduğu
ortada zaten. Fakat bunun hiç de böyle olmadığını Freud’u
yetiştiren toplum bile anlamış durumda. İnsanı mutlu eden, şehvet
ve cinsel arzularının engellenmeden tatmini değil; bir dâvâya inanarak
inancını hayatında yaşayabilmesidir. O dâvâ eğer dünyevî
ise dünyada mutlu olur, eğer iki cihan mutluluğu istiyorsa o dâvâ
İslâm olmalıdır. Bu tez, kimin ekmeğine yağ sürüyordu? Elbette
kapitalizmin. Bu sömürü düzeninin insanın maddî ve mânevî tüm
ihtiyaçlarını karşılayıp onu mutlu etmeye yeteceği ispatlanmaya
çalışılıyordu. Ağababaların dünyayı daha iyi sömürebilmesi için
insanların aklını fikrini uçkuruna takması isteniyordu. Patronlar
bunu Freud aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Böylelikle kapitalizmin
insan sorunlarını çözmede daha kapsayıcı bir hale geldiği
vurgulanacaktı. Freud’a göre; insan doğuştan yarışmayı sever ve
birbirlerine karşılıklı nefretle doludur. Erkekler ise hep birbirlerini
kıskanırlar.
Darwin de bu bilimsel sömürü korosuna en güçlü olanın yaşamını
sürdürdüğü ve geliştiği teziyle katıldı. Hayatı tesadüfle
açıklayınca başka türlüsünü söylemesi de mümkün değildi zaten.
Böylelikle hayatın dinamiği, hak değil; güç olmuş oluyordu. Kaba
kuvvet, yaşamın kaynağına kocaman cüssesiyle gelip kuruluveriyordu.
Freud kapitalizmi psiko-sosyal alana taşırken, Darwin de
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
bu sömürü dinini biyolojik alana taşıdı. Sonuçta ikisi de aynı hedefe
ateş ettiler, sevgiye...
Putperest Batı medeniyetinin (Batı, toplum ve sistem olarak
tarihinin hiçbir döneminde muvahhid olmamış, aldığı hakikatleri
tahrif ederek almıştır) üzerinde yükseldiği felsefe budur. G. Leonard
kendi toplumunu şöyle değerlendiriyor: “Bu toplum, dünyayı
bir yörüngeye sokabilir, aya ulaşabilir, ama iki insan için birbirini
boğazlama isteği duymadan bir hafta süreyle birbirleriyle uyum
içinde yaşamanın yolunu henüz bulamadı.“
Onların bu hastalığı hangi topluma bulaşmadı ki? Şimdi nefreti
insanın değişmez karakteri olarak tanımlayan Batı her yerde;
Batı içimizde, çünkü nefret içimizde. Onun girdiği yerde sevgi yaşayamaz,
zaten o da yaşamadı. Sevginin sahibi, kendisinden yüz
çevirenden aldı, onu tanıyanlara verdi. Tarih boyunca böyle olmuştur
bu. “Ey iman edenler, sizden kim yolundan dönerse Allah öyle
bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da O’nu.“ 218
Sevmek fedâkârlıktır, verdikçe, harcadıkça çoğalır. Kimi harcamaların
sonu tükeniş ve yoksulluk olabilir. Fakat sevginin bizzat
kendisi zenginliktir. Bu yüzden sevebilen insan iki dünyanın
en zengin insanıdır. Çünkü gerçek zenginlik vermektir, veren el
olmaktır. Üreterek vermekten kazanılan ruh olgunluğu başka bir
şeyden kazanılamaz, hele tüketerek harcamaktan hiç.
Züleyha alıyordu, tüketici bir sevgiydi onunkisi, zaten arzusu
da buydu: Yusuf’u tüketmek. Yakub (a.s.) veriyordu, üreticiydi
onun sevgisi. Seviyor ve veriyordu. Gözlerini verdi, değerli bir varlığı
olan gözlerini. Sevginin bedeli olmuştu bir çift göz, onun karşılığında
sevgi de kendi bedelini Yakub’a ödedi; gözün göremediğini
gören bir burun vererek. Sevginin, sevip fedâ edene ödediği
bir bedeldi bu.
Tüketici sevgiyle üretici sevgi arasında bir fark vardı: Şefkat.
Birinin illeti şehvet iken, diğerinin illeti şefkat idi. Allah’a olan
sevgisini öz yavrusunu gözünü kırpmadan fedâ ederek ispatlayan
İbrâhim’e, sonunda sevgi aracı olan İsmâil’in iâde edildiği gibi,
Yakub (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun)’un bedel olarak
ödediği gözleri de sonunda kendisine iâde edildi.
Şehvete dayalı cinsel sevgi aslında arzunun aklı ve duyuları
hükmü altına alıp kalbi yanıltmasıdır. Bunun benzeri hayvanlarda
da görülür. Bu tip bir arzu tatmin edilmezse ihtirasa dönüşür.
Sadistçe duygular işte bu tatmin edilmeyen ihtirasın insanı teslim
almasının sonucudur.
218 5/Mâide, 54
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 67 -
Sevginin Tezâhürleri: Sevgiyi besleyen yan kaynaklar vardır.
Bunlar olmadan sevgi tek başına uzun süre ayakta duramaz. Sevginin
saçakları bu kaynaktan beslenirse o sevgi sağlam ve uzun
ömürlü olur. Bunlar emek, ilgi, tanıma, sorumluluk ve saygıdır.
Emek: En doğal sevgi, emeğe dayanan sevgidir. Çünkü bu
tür sevginin içerisinde ilk kalemi şefkat oluşturur. Allah’ın kuluna,
ananın evlâdına, bahçıvanın çiçeklerine, mimarın eserine olan
sevgisi de bu tür bir sevgidir. Seven sevdiğine emek vermiş, kendisinden
bir şeyler katmıştır. İnsanlar ekmekle doyar, emekle büyür,
sevgiyle yaşarlar.
İlgi: İlgi de sevginin tezâhürlerindendir. Bir şeyi sevip de ona
ilgi göstermemek düşünülemez. Meselâ Allah’ı sevdiğinizi söylüyorsun
ama O’nun emirlerine ilgisiz kalıyorsanız, bu sevgi kupkuru
bir iddiâ olur. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah
da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet
edendir.“219 Evet, yaratıcınız sevginizi ispatlamanızı istiyor, bunu
sevdiklerini de severek yapmanızı, onlara uyarak yapmanızı istiyor.
O’nun sevdiklerine itina göstererek, O’nun koyduğu kuralları
hayata hâkim kılarak yapmanızı istiyor. Unutanların unutulacağını
bilmenizi istiyor: “Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu.“ 220
Tanıma: Sevginin tezâhürlerinden biri de tanımadır. Tanıma
yöntemlerinin içinde en kolayı sevgiyle tanımaktır. Bunlar içiçe
eylemler. Sevdiğiniz kadar tanırsınız; tanıdığınız kadar seversiniz.
Fakat toplum tanımadan sevenlerle, sevdiğini iddiâ edenlerle
dolu. Bunu nasıl beceriyorlar, bilemiyorum doğrusu. Zaten bu tip
sevgilerin ömrü de olmuyor, tanıyıncaya kadar sürüyor. Buna şıp
sevdilik derler. Bir de tanıdıkça artan sevgi vardır ki, böyle biri
olmak büyük bir lütuftur. Allah da tanındıkça sevilir. Sevgi, tanımanın
en kestirme yoludur, demiştik. Çünkü sevmek, sevilmeyi
gerektirir. Bu eylemin karargâhı yürektir ve sevmek insanın kırkıncı
odası olan yürekte birini konuk etmektir. İnsanın sırrı işte o
odadadır. İnsanı tanımak için orayı görmek gerekli, yani sevilmek
gerekli. İnsana tanınmak içinse orada görmek, yani sevmek gerekli.
Elinde sevginin giriş kartını taşımayan, o odaya orduyla gelse
dahi giremeyecektir, göremeyecektir, tanıyamayacaktır.
Sorumluluk: Sevgi sorumluluk ister. Zaten sevmek, başlı başına
bir sorumluluk değil midir? Sorumsuz insanlar tutulabilir, vurulabilir,
lâkin sevemezler. Çünkü sevgi kazanılması zor, muhâfazası
ise daha zor bir olaydır. Onu korumak ve kollamak insana birtakım
219 3/Âl-i İmrân, 31
220 9/Tevbe, 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
ek yükümlülükler getirir. Yani engin bir sabır işidir sevgi. Sorumluluğun
zıddı yetersizliktir. Bir insana, sırf kendi kendine yetmediğin
için bağlıysan, o sevgi bir gün bir yerlerinden dökülüverir.
Sorumluluk en fazla eşler arasındaki sevginin çimentosudur. O
giderse aile binası ikisinin de başına yıkılacaktır.
Saygı: Kişi sevdiğini saymıyorsa ona bir gün sevginin faturasını
çıkartabilir, hatta sevdiği kişiyi tezgâhına koyup pazarlayabilir. Bu
ona duyduğu sevginin sırtından geçinmektir ki, pek hoş karşılanmaz.
Sevmek, sevilenin özgürlüğüne, şahsiyetine saygıyı gerektirir.
Dengesizliğe varan saygısız sevgi, içerisinde sevileni esir alma,
onu tutsak etme arzusunu barındırır. İşte bu yamuk arzu, ancak
saygıyla önlenebilir. Sevdiğini nesneleştirmekten kaçınabilen çok
az insan vardır. Sevilenin nesneleştirilmesinin en etkili tedbiri saygıdır.
Çünkü insan bir nesneyi sevebilir, fakat bir nesneye saygı
duyamaz. İşte bu nedenle saygı, sevginin kişisel bir sömürüye dönüşmesini
önleyen yegâne unsurdur.
Sevgi öğretilebilir mi? Ne münâsebet, elbette öğretilemez, fakat
yaşanır. Ancak, insanın sevme yeteneğini keşfetmesi, bu gizli
hazineyi ortaya çıkarması için, içinde taşıdığı mükemmel donanımı
görmesi, belki eğitimle sağlanabilir. Sevgiyi öğretmenin en
garantili yöntemi sevmek ve sevgi temelleri üzerinde yükselen
model bir toplum oluşturmaktır.
Kur’an sevgiden bu kadar çok söz ederken, sevgi bizim hayatımızda
ne kadar yer tutmakta? Sevebilecek yerlerimizi ellerimizle
hâlâ yok etmemişsek, haydi, hep birlikte sevgi oluğunun altına tutalım
başlarımızı. Bilelim ki, İslâm’ın ve insanın ortak düşmanları
önce sevgiyi katlettiler ve yerine nefret tohumları saçtılar. Bombalarını
coğrafyamızdan önce yüreklerimize attılar ve oradan başladılar
işgale. Yaşadığımız bu diz boyu sefâlet neyin sonucudur
sanıyorsunuz? Sevginin kanı dökülmüşse bir yüreğe, o yüreğe bir
daha bahar gelir mi hiç? Sevgi güllerini yolan eller kurumaz mı
hiç? Ondan geriye buğz, hased, kin, sûizan, kapris, ihtiras kalacaktır.
Sevginin yerini bu sayılanlar aldığı zaman gelsin gıybetler,
gelsin iftiralar, dahası gelsin hamâkatten kaynaklanan ihânetler
ve acımasızca kıyımlar.
Evet, yakıtı tükenmiş bir yürekle bu dünyanın en zor yokuşunda
nereye kadar çıkabilirsiniz ki? Kalp öyle bir taşıyıcı ki, taşıdıkları
arasında iman var, Kur’an var, basîret var, firâset var, cemaat
var -kırıp bitirmemişse tabii- ümmet var. Nüfusu milyarları bulan
bu ülkenin yüzölçümü henüz hesaplanabilmiş değil. Bütün bunlar
bir yana, orası Mekânsız’a mekân olacak kadar, O’nu orada
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 69 -
ağırlayacak kadar büyük. Bu sınırsız coğrafyada, bu sınırsız yükü
çekebilecek taşıtın yakıtı da sınırsız olmak gerek. İşte o yakıt
“sevgi“dir. Değilse, o muazzam yüke yürekten başka hangi araç,
sevgi’den başka hangi yakıt dayanabilir? Bir sonsuz’u taşıyan sonsuz
bir araca, sonsuz bir yakıttır sevgi.
Onun için diyoruz ki “önce sev...“ Kardeşini sevdin mi bir kez,
kötülük yapamazsın ona. Eğer mü’minler elimizden, dilimizden
emin olamıyorlarsa, sevgisizlik yüzündendir. Sevginin “cennet“
demeye geldiğini, sevginin “iman“ demeye geldiğini bir daha
dinleyelim Rasûl’ün dilinden: “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş
olamazsınız; iman etmedikçe cennete giremezsiniz.“
İnsanın insana sunabileceği en ölümsüz hediyedir sevgi. Bir
asrı asr-ı saâdet eden işte budur. Onlar sevgiyi öyle yüksek dozda
yaşadılar ki, sonraki nesiller onların bu sevgi stoğunu yüzyıllardır
harcaya harcaya bitiremedi. Buyurun, kuşağımızla biz bu sevgiyi
tüketen değil; üreten olalım. Öyle üretelim ki, sonraki kuşaklara
bile yetsin bu sevgi. Eğer dünyadaki insana ve insandaki dünyaya
varlığın harcadıkça çoğalan ortak sermâyesi sevgi hâkim olmayacaksa,
nasıl sağlanacaktır insanın mutluluğu? Ve yüreklerin işgal
altında olduğu bir toplumda sevmeyi neyle, nasıl becerecektir insanlar?
221
Sevginin Tezâhürü; Dostluk
ve Dostun Nitelikleri
Kur’an’ın haber verdiği velîde/dostta bulunan nitelikleri,
Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira dostu tanımadan istenilen
hedefe ulaşmak mümkün değildir.
a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir.
Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün
ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece
O’dur. 222
b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru
bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar
vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen,
yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.223 Böyle bir dost, rahmet
peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 224
221 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 111-125
222 Bkz. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45;
6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
223 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
224 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
c- Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın
rızâsının dışına çıkmayan225 ve her konuda örnek olarak insanların
hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan,
sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir.
Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların
hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle
velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve
mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla
yardım içinde olabilenlerdir.226 Kur’an, bu durumda olanları
mü’min olarak değerlendirir.
e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.227
Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların
birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 228
Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir.
Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları
da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
a- Müslüman olmak,
b- Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
c- Namaz kılmak,
d- Zekât vermek,
e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 229
Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır.
İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir
müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî
çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği
oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu
ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel
ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması
düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması
için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu
225 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân,
150; 22/Hacc, 78
226 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
227 Bkz. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
228 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
229 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 71 -
özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara
ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
“Kişi, sevdiğiyle beraberdir.“ 230
“Bir şeyi aşırı sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar.“ 231
“Allah için sevişen iki din kardeşi buluştukları zaman, biri diğerini
yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü’min bir araya gelirse,
Allah Teâlâ, birini diğerinden faydalandırır.“ 232
“Allah için birbirlerini sevip dost olanlar, kıyâmet gününde arşın
gölgesinde, nurdan minberlere kurulup oturacaklardır.“ 233
“Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin, Allah Teâlâ dünya ve
âhirette kusurlarını örter.“ 234
“Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize şefkat göstermeyen
Bizden değildir.“ 235
“Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine
O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde
erişilir.“ 236
“Zâlimi seven kimse, Kâbe’de duânın mutlaka kabul olunduğu
yer olan makam-rükün arasında 70 yıl kalıp ibâdet etse dahi,
kıyâmet günü, Allah onu sevdiği zâlim ile beraber kılacaktır.“ 237
“Kul, aslında cehennemlik bir adamı, Allah’ın rızâsına uygun,
hayırlı bir iş yaptığını gördüğü için sevmiş olsa, bu yüzden Allah
onu mükâfatlandırır. Yine kul, aslında cennetlik olan bir adamı,
Allah’ın rızâsına aykırı, kötü bir iş yaparken görüp buğzetmiş olsa,
bundan dolayı da yine Allah onu mükâfatlandırır.“ 238
“Allah için dost olanların sevgisi, sebebi devamlı olduğu için
devam eder. Dünya için dost olanların sevgisi ise, sebebi fâni ve
devamsız olduğu için kısa sürer. Bir an gelir ki son bulur.“
“Allah sevgisinin alâmeti, muvâfakat, yani emredilene uyup,
peki demektir.“
230 Hadis-i Şerif rivâyeti
231 Hadis-i Şerif rivâyeti
232 Hadis-i Şerif rivâyeti
233 Hadis-i Şerif rivâyeti
234 Hadis-i Şerif rivâyeti
235 Hadis-i Şerif rivâyeti
236 Abdullah bin Ömer
237 Abdullah İbn Mes'ûd
238 Muhammed bin Hanefiyye
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
Bir zat, Muhammed bin Vâsi’ye: “Ben seni Allah rızâsı için seviyorum“
demişti. O da şu karşılığı verdi: “Madem O’nun için beni
seviyorsun. O da seni sevsin!“ Sonra şöyle duâ etti: “Ey Allah’ım!
Senin için halk tarafından sevilirken, aynı zamanda Senin sevmediğin
bir kulun olmaktan Sana sığınırım.“
Mü’min mü’mine mü’mince bakarsa nice güzellikler, sevilecek
pekçok yönler görecek ve sevecektir. Her şeyden önce güzellik,
bakan gözde; sevgi, seven gönüldedir.
“İnsanoğlu böyledir işte, hep sevilmek ister. Fakat sevilmek için
önce sevmek ve sevilmeyi hak etmek gerek.“
“Bir insanın iki sevgisi olamaz; Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.“
“Temiz ve berrak bir sevgi, ruhtaki bütün korkuları filtre eder.“
“Mıknatısın demiri çektiği gibi, insanoğlu da kendisini sevene
karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti,
dünya zevklerinden, onu yedirip içirmesinden dolayı değildir.
Aralarındaki bu bağ, Allah’ın kalbe koyduğu akrabalık, annelik
sevgisi sebebiyledir.“
“Allah sevgisi, itaate sarılmak, aykırılıklardan ayrılmaktır.“
“Sevilmek için önce sev ve sevimli ol.“
“Seviniz, insan hayatında bundan güzel bir şey yoktur, Sevilmesi
gereken zâtı gereği gibi sevmek, devamlı bir mutluluktur.“
“Eğer bir kimseyi, kimse sevmiyorsa, bunun sebebini araştırmalıdır;
eğer bir kimseyi herkes seviyorsa, bunun sebebini de araştırmalıdır.“
“Ana babalar, çocuklarından yedikleri tokatların sebebini, onları
çok fazla, yani ölçüsüz sevmelerinde aramalıdır.“
“Büyük işlerden hiçbiri sevgisiz başarılamamıştır.“
“İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen, insanlara kendisini
sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz.“
“Sevgiyle bakılan her şey güzeldir.“
“Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan ve kötülük gördüğünde
eksilmeyendir.“
“Sevgi, rûhun güzelliğidir.“
“Çok şeyi sevmezsen, çok şeye üzülmezsin. Fâni şeyleri aşırı sevmek,
boş şeyler için üzülmek demektir.“
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 73 -
“Her şeyden bıkılabilir, ama sevgiden asla!“
“Sevginin karşılığı yine sevgidir.“
“Sevgi, bir çeşit savaştır.“
“Sevgi, kalbin göklere yükseldiği altın merdivendir.“
“Beşerî aşk, insanın her şeyini kilitleyen anahtar olabilir; İlâhî
sevgi, insanın her şeyini açan/çözen anahtardır.“
“Kendi isteğiyle sevilmek kolay değildir, ama saygı uyandırmak
kolaydır.“
“Sevgi, güneş gibidir; kör bile hisseder.“
“Dünya sevgisi, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.“
“Sevgi, insanı sürükleyip götüren eşi bulunmaz bir taşıttır.“
“Güzel değil batmakla kaybolan mahbûb/sevgili. Çünkü zevâle/
yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz. Ebedî sevgi için yaratılan
ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez, sevilmemeli.“
“Dünya için sevişenlerin araları, zamanla bozulur; Mevlâ için
sevişenlerin araları ise hiç bozulmaz.“
“Niçin başın göklerde, ne arslansın ne devsin;
Mü’minleri sev, Allah da seni sevsin.“
“Her kime nasib olsa Kâbe, Hüdâ dâvet eder,
Herkes sevdiğini hânesine dâvet eder.“
“İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini.
Yâr et bize erdirdiklerini.“
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Sevgi Konusunda Âyet-i Kerimeler
A Sevgi Anlamında Hub (H-b-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 83 Yerde): 2/Bakara, 165, 165, 165, 177, 190, 195, 205, 216, 222,
222, 276; 3/Âl-i İmrân, 14, 31, 31, 32, 57, 76, 92, 119, 119, 134, 140, 146,
148, 152, 159, 188; 4/Nisâ, 36, 107, 148; 5/Mâide, 13, 18, 42, 54, 54, 64, 87,
93; 6/En’âm, 76, 141; 7/A’râf, 31, 55, 79; 8/Enfâl, 58; 9/Tevbe, 4, 7, 23, 24,
108, 108; 12/Yûsuf, 8, 30, 33; 14/İbrâhim, 3; 16/Nahl, 23, 107; 20/Tâhâ, 39;
22/Hacc, 38; 24/Nûr, 19, 22; 28/Kasas, 56, 76, 77; 30/Rûm, 45; 31/Lokman,
18; 38/Sâd, 32, 32; 41/Fussılet, 17; 42/Şûrâ, 40; 49/Hucurât, 9, 12; 57/Hadîd,
23; 59/Haşr, 9; 60/Mümtehıne, 8; 61/Saff, 4, 13; 75/Kıyâme, 20; 76/İnsân, 8,
27; 89/Fecr, 20, 20; 100/Âdiyât, 8.
B Sevgi Anlamında “Meveddet“ (V-d-d) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 28 Yerde): (2/Bakara, 96, 105, 109, 266; 3/Âl-i İmrân 30, 69,
118; 4/Nisâ, 42, 73, 89, 102; 5/Mâide, 82; 8/Enfâl, 7; 11/Hûd, 90; 15/Hıcr, 2;
19/Meryem, 96; 29/Ankebût, 25; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb,20; 42/Şûrâ, 23; 58/
Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 1, 1, 2, 7; 68/Kalem, 9; 70/Meâric, 11; 85/
Bürûc, 14.
C Sevgi Anlamında “Ülfet“ (E-l-f) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 8/Enfâl, 63, 63, 63; 9/Tevbe, 60; 24/
Nûr, 43; 106/Kureyş, 1, 1.
D Allah Sevgisi
a Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/
Enbiyâ, 90.
b Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.
E Rasûlullah Sevgisi
a Peygamberimiz, Mü’minler İçin Nefislerinden daha İleridir: 33/Ahzâb, 6.
b Peygamberimiz’e Salevât Getirmek: 33/Ahzâb, 56
c Peygamberimiz’e Saygı Göstermek: 49/Hucurât, 1-5; 58/Mücâdele, 12-13.
d Peygamberimiz, Ümmetinin Üzerine Düşkündür: 5/Mâide, 118; 9/Tevbe,
128.
F Mü’minlerin Birbirini Sevmesi
a Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
b Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
c Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
d Mü’minlerine Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71,
119; 5/Mâide, 55.
e Mü’minlere Tevâzu Göstermek: 15/Hucr, 88; 26/Şuarâ, 215-217.
f Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
g Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
G Mal Sevgisinde Aşırılık
a Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
b Mal Sevgisini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün
Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl,
8-11; 96/Alak, 6-8.
c Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih,
15, 49/Hucurât, 14, 16-17.
d Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
H Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 75 -
İ Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
K Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.
L Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın
Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehine, 3; 63/Münâfıkun, 9.
M Ana-Babayı ve Diğer Akrabayı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda
Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
N Kâfir Ana-Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 31/Lokman, 15.
O Dost ve Dostluk
a Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
b Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107,
120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf,
196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
c Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160;
6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
d Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
7.
e Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
f Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide,
55; 9/Tevbe, 16.
g Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
h Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
16, 71, 119.
i Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ,
83.
k Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
l Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
m Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-
150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23;
13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
n Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
o Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41,
52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
p Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/
Mümtehine, 13.
r Hristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
s Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ,
44-45; 5/Mâide, 57-59.
P Arkadaş ve Arkadaşlık
a Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
b Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
119; 26/Şuarâ, 83.
c Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
R Kardeşlik ve Barış
a Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
b Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
c Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
d Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
e İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
f Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
g Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
h Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 471-478
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 117-118
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 319-320
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 324-328
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 668-675
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 280-
281
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 179-190
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s.
565-580
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 439-442
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 276
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 157-158
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 123-124
13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 45
14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 135-
142
15. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 204-205
16. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 393-398
17. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 175-
179
18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 5-27
19. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (S. Uludağ, İ. Kutluer, M.Uzun), c. 4, s. 11-21
20. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c.5, s. 393-394; c. 1, s. 120-121; c. 3, s. 302-
305
21. Yeni Ansiklopedi, Timaş Y. c. 3, s. 1217-1224
22. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 531-556, 438-441, 313-317
23. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. s. 506-513
24. Müslüman Şahsiyeti, M. A. Haşimi, Risale Y. s. 137-164
25. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazali, Vahdet Y. s. 201-224, 249-265, 17-21
26. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 199-206
27. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
28. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 19-20
29. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 67-
30. Hadis ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 77-97
31. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. s. 243-256
32. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları Y. s. 43-45
33. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler, Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman,
Özel Y. s. 37-53
34. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 325-331
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 77 -
35. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
s. 232-237
36. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 225-229
37. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 134-136, 255-257
38. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 37-42, 49-82
39. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 205-208
40. Musâhabe, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Erkam Y. c. 1, s. 11-32; c. 2, s. 149-
164, 97-110
41. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 113-130
42. Hayâtü’s-Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevi, İslâmî Neşriyat, c. 3, 100-117 ; c. 2, s.
474-664
43. İlmihal, İslâm ve Toplum, İSAM Y. c. 2, s. 523-531
44. İhyâu Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. u533-648
45. Medâricu’s Sâlikîn, İbn Kayyim el-Cevziyye, c. 3
46. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-159
47. Işığın Göründüğü Yer, Fethullah Gülen, Nil Y. s.34-38, 102-107
48. Gafletten Kurtuluş, Tenbihu’l-Ğâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 553-
559
49. Sevgi Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.
50. Sevgi Medeniyeti, Raşid Küçük, Rehber Y.
51. Sevgi Zaferdir, Mahir Duman, Gençlik Y.
52. Sevgi Atmosferi, Servet Engin, Adım Y.
53. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
54. Başarı Yolunda Sevginin Gücü, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
55. Muhabbetulllah (Allah’ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.
56. Sevmek Ölmekle Başlar, Murat Başaran, Zafer Y.
57. Sevgi Yumağı, Nurcan Sevinç, Nesil Basım Yayın
58. Sevgi Yolu, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
59. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
60. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, M. Abdullah Yemani, Erkam Y.
61. Sevgili Kasidesi, Fatih Okumuş, Denge Y.
62. Sevgi, Leo Buscaglia, Çev. Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitabevi Y.
63. Sevgi İçin Doğmak, Leo Buscaglia, Çev. Mehmet Harmancı, İnkılap Kitabevi Y.
64. Sevgi Dünyasına Giden Yol, M. Scott Peck, Çev. Azize Bergin, Altın Kitaplar Y.
65. Sevgi Korkudan Özgürleşmektir, Gerald Jampolsk, Çev. Salih Serin, Kuraldışı Y.
66. Sevgi: Özgürlüğe Giden Yol, Peter Lauster, Çev. Nurettin Yıldırım, Doruk Y.
67. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Ercih Fromm, Çev. Yurdanur Salman, Payel Y.
68. Sevme Sanatı, Erich Fromm, Akış Y./Payel Y./Say Y./Star Yaprak Y.
69. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
70. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
71. Uhuvvet Risalesi, B. Said Nursi, Envâr Y./Sözler/Yeni Asya/İhlas-Nur Neşriyat
72. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
73. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
74. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Bakış Y.
75. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
76. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
77. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
78. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
79. Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş Y.
80. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
81. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y.
82. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
83. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
84. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
85. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
86. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
87. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
88. Meşreb mi Tefrika mı? Mustafa Akgün, Özel Y.
89. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
90. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
91. İslâm’da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.
92. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
93. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.
94. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y. s. 75-83, 90-95
95. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
s. 232-237
96. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 139-160
97. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 436-444
98. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 334-
339, 330-331, 58-65
99. Hoşgörü: Nereye Kadar? Din ve Zorlama Veysel Kasar, Köprü, Kış 97
100. Din ve Fıtrat, s. 170-191
101. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 188-199
- 79 -
İSYAN - İTAAT
•
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
•
İsyanın İki Yönü
•
Ma’siyet Ne Demektir?
•
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
•
Tâat Ne Demektir?
•
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
•
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
•
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
•
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
•
Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları
•
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
•
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
•
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
•
Nerdesin Ey Güzel İsyan?
“Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, ‘Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın’ dediniz. Mûsâ ise (onlara): ‘Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.’ dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 239
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
“İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. İsyan edene “âsi” denir. Allah’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınmak, Allah’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapmak, İslâmî literatürde “isyan”dır.
Meşrû (dine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, İslâmî kanunlara uymayan kimselerin yaptığı da bir isyandır. Bu çeşit isyankâra “bağî” denilir. Hz. Musa’nın değneğinin adı da “asâ” idi. Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Musa’nın
239 2/Bakara, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavuna
karşı O’nun haklı isyanını sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun
peygamberine itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a 240 isyan,
Hz. Mûsa’nın mucizesi olmaktadır. Hz. Mûsa’nın asâ mûcizesi,
aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyamı, onlara sopa göstermeyi
ve isyanı da içermektedir.
Bilindiği gibi, Hz. Musa, Firavun’un tanrılığına ve saltanatına
isyan etmişti. Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına
kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız
yere hükmediyordu. Hz. Musa ise Allah’tan aldığı emirle ona
karşı gelmiş, ona itaat etmemişti. İşte Hz. Mûsa’nın elindeki asa,
zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
Şeytan, Allah’ın ”Âdem’e secde edin” 241 emrine karşı gelerek ilk
isyan eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden
olumsuz anlamda isyanın piri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsa’nın isyanı
ise müspet ve güzel bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem
olumlu bir manaya, hem de olumsuz bir manaya gelebilir.
Hz. Âdem’in yasak meyveyi yemesi de bir itaatsizlikti. Bu, beşer
olmanın sonucu idi. O, hatasında direnmedi ve tevbe etti. Hâlbuki
şeytan isyanını sürdürdü, inatlaştı, hatta isyanını, isyana yönelten
hevâsını/kötü duygularını ilâh haline getirdi.
İsyanın İki Yönü
İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı
vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun
ilkelerine, müslüman yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar.
Peygamberler ve onların izinden giden mü’minler, kötülüklere ve
Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler, onlara ve onların
zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya
çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut
yönetimlerin uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan
etmemek, korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri
ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı
durdurur. Peygamberlerin en temel özelliklerinden
birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma
mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile yani isyanla
başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan sözkonusudur tevhid mesajında.
Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler
240 Bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
241 2/Bakara, 34
İSYAN - İTAAT
- 81 -
bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. Firavun
da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa, esas isyan
edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, devrimci/inkılâpçı bir ruh ve
mûcizevî özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten,
zararı hem kendine hem çevresine bulaştıran bir isyandı.
Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası
Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak
eksiklik olur. Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a
itaat etmeyen birisine kocası da olsa, devlet başkanı da olsa isyan
ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal
gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan
ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’
demişti.” 242
Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi
Mûsâ’ya iman ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir.
Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında
bırakılarak ona işkence edilmiştir. İman edip Allah’ı itaat edilecek
tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz kalan Âsiye,
Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.
Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le
birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.
243 İsyan edilmesi gerekenlere, sıf bedel ödemenin dünyevî
zorluklarından dolayı itaatte kusur etmeyenler, Âsiye gibi zâlim
ve tâğutlara isyan edemeyenin erkek mi ürkek mi olduğunu değerlendirmelidirler.
İsyan kelimesinin olumsuz anlamı, Allah’a ve O’nun peygamberlerinin
yoluna karşı çıkıştır. Allah’a kulluk yapması için yaratılan
insanlardan bir kısmı, Allah’ın emirlerine, bile bile karşı gelmekte
ve isyan etmekteler. Bundan dolayı da günah kazanmaktalar. Bu
tür isyan, şeytanî isyandır.
Mü’minler, Allah’tan kendilerine bir emir geldiği zaman şöyle
derler:“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine
(bağışlamana) sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.”244 Allah’ın emirleri
karşısında alaycı bir tavır takınan, yahudileşenler de “dinledik
ve isyan ediyoruz.”245 derler ve seviyelerinin ne kadar alçak olduğunu
ortaya koyarlar. Mü’min, Allah’a itaat konusunu, geleceğe,
umut ve temennilere bırakamaz. Bilir ki, Peygamber’in ifadesiyle
242 66/Tahrim, 11
243 Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
244 2/Bakara, 285
245 2/Bakara, 93
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
“heleke’l müsevvifûn, sevfe’ciler/yarıncılar (itaati yarınlara bırakanlar) helâk
oldu.” Şeytan, bâtılı sevdiremediği kişiye, hakkı yarınlara bıraktırarak
onun günü kaybetmesine uğraşır. Ertesi gün de kaldığı yerden
devam eder: Yarınlar bitmedi ya... Büyük hedefler ve idealler
uğruna, yarın çok büyük eylem ve faâliyetler yapacağı ümit
ve temennisiyle günler şeytana itaatle geçer gider. Ama gerçek
mü’min Allah’ın emri kendine ulaşır ulaşmaz ‘dinledim, duydum
ve itaat ettim’ der, hemen o saniye eyleme geçmiştir bile. Az sonraya
bırakamaz, “az sonra” kendisi için olmayabilir çünkü.
Mü’min, kendi görüş, davranış ve seçme tercihini Rabbinden
yana kullanır, Rabbinin doğru hükümlerine teslim olur. Her konuda
O’nun ölçüsüyle hareket eder, O’nun emirlerine boyun eğer.
Peygamberi aracılığıyla gönderdiklerine itaat eder. “Allah ve Rasûlü
bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle mü’min kadına, o işte
kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan
ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” 246
Aldanan, unutan, gaflete düşen ve inanmayan kimseler,
Allah’a itaat etmezler, O’nun ilkelerine isyan ederler. Bunlar,
Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini yeterince takdir edemeyen ve aklını
yerli yerinde kullanmayanlardır. Bunlar, dünyada huzurdan
mahrum yaşadıkları gibi, âhirette de azap içinde olacaktır. Allah’a
ve peygambere isyan edenler, kendi arzularını (hevâlarını) üstün
görüp Allah’ın Rabliğini ve büyüklüğünü takdir edemeyenlerdir.
İsyan edenler, yanlışlar içinde yüzen, kendine ve başkalarına zulmeden
ve yeryüzünde sürekli fesat/bozgunculuk çıkaran kimselerdir.
İlk isyancı şeytandır. Öyleyse kim aynen onun gibi kibirlenerek
Rabbine itaatsızlık ederse, onda şeytan ahlâkı var demektir.
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
uzaklaşmasına sebep olur. Mü’minler, ancak zararlı, yanlış, bâtıl
ve sapık fikirlere, inançlara, sistemlere isyan ederler veya en azından,
itaat etmezler. Allah’a hiç isyan etmeyen melekleri 247 düşünürler.
Her anlarını Allah’a ibâdet ve itaat içinde değerlendiren ve
toplumlarındaki zâlim ve tâğutlara baş kaldıran peygamberleri 248
örnek alırlar.
Ma’siyet Ne Demektir?
“Ma’siyet”, isyan kökünden türemiş bir kavramdır. “Ma’siyet”,
baş kaldırmak, isyan etmek, sınırları çiğnemek, Allah’ın ve
246 33/Ahzâb, 36
247 66 Tahrim/6
248 16/Nahl, 36
İSYAN - İTAAT
- 83 -
Rasûlü’nün emrini dinlememek demektir. En geniş anlamıyla
“ma’siyet” günahlara dalmayı, Allah ve Rasûlüne karşı gelmeyi,
helâl ve haram sınırlarını aşmayı ifade eder.
İnanması, teslim olması ve itaat etmesi gereken insanın, inkârcı
olması ve Allah’ın emirlerini dinlememesi ma’siyet olduğu gibi;
inandıktan sonra da birtakım haramları işlemesi yine ma’siyettir.
Kur’an, bu kelimeyi isyan edenler, haddi aşanlar, sınırları çiğneyenler
hakkında kullanır. Onların yaptıkları fiiller, itaat emrinin
dışındadır. İtaatı terkedip, emirlere karşı gelene âsi oldu denir.
Onun bu yaptığı karşı gelme, emri dinlememe, konulan kurala
aykırı hareket etme fiiline de ma’siyet denilir.
Kur’an, ma’siyet sahiplerini uyarıyor ve tehdit ediyor. Onları
bu davranışlarından vazgeçirmeye davet ediyor. Çünkü her türlü
ma’siyet insana iki dünyada da zarar verecektir. Kur’an-ı Kerim,
ma’siyet kelimesini iki yerde kullanır ve ‘peygambere karşı gelme’
şeklinde bir ifadeyi dile getirir. 249
Dinin kötü dediği fiiller, nüanslarına ve işlevlerine göre
Kur’an’da farklı kelime ve kavramlarla anlatılmaktadır. Ma’siyet
kelimesinin bunların birçoğu ile yakından ilgisi vardır. İnsanların
yaptığı zulüm, fücur, fısk, zenb (günah), kibir, tekzib (yalanlama),
ism (günah), hata ve seyyie (günah ve kötülük) gibi yanlış davranışlar
ma’siyet kategorisine girer. Bütün bunlar kötü davranışlardır.
Bu ma’siyetleri işleyen kimseler, dünyada zararlarını gördükleri
gibi; esas olarak âhirette büyük cezayı hak ederler.
Ma’siyete düşmek, isyan hali üzere olmak, bunu bir ahlâk haline
getirmek müslümana yakışmaz. Müslüman, İslâm’a inanan ve
Allah’a itaat sözü veren ve bunu amelleriyle gösteren insandır; o
ma’siyetin her türlüsünden kaçınmaya gayret eder.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:“Ma’siyet konusunda
kullara itaat edilmez. İtaat, mârufadır.” 250 Ana-babaya itaat Allah’ın
emridir. Ancak ana-baba günah işlemeyi, Allah’a isyanı emrederse
onlara bu konuda itaat edilmez. Yine müslümanları yönetenler
onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a aykırı bir
hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. Bir başka
deyişle “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 251
249 Bk. 58/Mücâdele, 8-9
250 Buhârî, Cihad 107, 4/60; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
251 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
“İtaat”, kulun yaratıcı karşısında olması gereken durumunu
açıklayan önemli bir kavramdır. İnsan, kul olarak Yaratıcısının
karşısında ne yapacaktır? Onun rolü nedir? Rabbi ondan ne gibi
tavırlar beklemektedir? İtaat, sözlükte inkıyad etmek, yani boyun
eğmek demektir. Emre uyma, sözü dinleme, alınan emri yerine
getirme, verilen emre göre hareket etme anlamlarına da gelir.
Türkçede kullanılan itaat kelimesi de aynı anlamdadır.İtaat eden
kimseye “mutî” denilir. Aynı kökten gelen “tâat” kelimesi, emredileni
yerine getirme, denileni yapma demektir. İtaat’ın karşıtı
“isyan”dır. Ayrıca serkeşlik ve muhalefet de onun zıddıdır.
Allah, yarattığı ve nimet verdiği kullarının kendisine isyan değil;
itaat etmelerini istemektedir. Eğer insan, tek ve gerçek ilâh
olarak âlemlerin Rabbine itaat etmezse; başka ilâhlara itaat edecektir.
Bu da onu sapıklığa ve zarara uğratacaktır. Allah, kendisine
itaatı emrettiği gibi, kendi adına bazı kimselere de itaat etmeyi
kullarına emretmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine
ve sizden olan emir sahiplerine (sizin gibi mü’min olan yetkililere) itaat
edin.…” 252
Peygambere itaat, O’nun yolunu takip etmek, Allah’a itaat gibidir;
O’na karşı gelmek de Allah’a isyan gibidir.253 Allah’ın adıyla
ve O’nun emirleri doğrultusunda iş yapan bütün yetki sahiplerine,
dinin sınırları içerisinde kalmak şartıyla itaat edilir. 254Müslümanları
yönetenler onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a
aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. 255
Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.256 Peygamberimiz
(s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat etmişse mutlaka
Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan
etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat
etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” 257
Müslümanlar, “ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı,
yani günah bir şeyi emrederse onlara uymayacaklarına göre;
kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine hiç itaat edemezler.
Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini örnek almazlar.
252 4/Nisâ, 59
253 4/Nisâ, 80
254 Buharî, Ahkâm 4, 9/79; İbn Mâce, Cihad 39, hadis no: 2859-2862, 2/954
255 İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
256 Buhâri, Cihad 109, 4/60; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
257 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138
İSYAN - İTAAT
- 85 -
Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri üzerinden
gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini
benimsemek, ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa
bile yerine getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey
iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba
itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
geri çevirirler.” 258
Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen,
onların hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın
ölçüleri yerine -çağdaşlık kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini
alan kimseler bu tehlikeyi yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen
bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara -Kur’an’ın ölçülerine rağmen-
sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden
döndürürler, kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar
büsbütün kaybetmiş olurlar.259 Şeytanın dostlarına itaat edenler
şirke düşerler.260 Müşrikler, inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar,
ehli kitap olanlar, itaat edilmeye lâyık değillerdir. Onların din görüşü,
hayata bakışları, hükümleri yanlıştır; gittikleri yol bâtıldır,
dalâlettir.
İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah
keşke Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik”
diyecekler.261 Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasûlü Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e
uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük bir kurtuluşla kurtulacaktır. 262
Tâat Ne Demektir?
“Tâat”, emredileni yerine getirme, denileni yapma, boyun
eğme, özellikle ilâhî emirlere uyma, takvâ, ibâdet anlamlarına gelir.
Tâat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 3 âyette geçer. 263
“(Münâfıklar) Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde
mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah’a
yemin ettiler. De ki: ‘Yemin etmeyin. Tâat (itâatiniz) mâlûmdur!
Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”264Âyetten anlaşıldığına
göre, itaat edeceğine en ağır yeminlerle söz vermek, fakat
258 3/Âl-i İmran,100
259 3/Âl-i İmran, 143
260 6/En’âm, 121
261 33/Ahzâb, 66
262 33 Ahzab/71; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 320-323
263 4/Nisâ, 81; 24/Nûr, 53; 47/Muhammed, 21
264 24/Nûr, 53
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
sözlerini yerine getirmemek münâfıkların özelliğidir. Nitekim
hadis-i şerifte, münâfıklığın belirtilerinden birinin de sözünde
durmamak olduğu açıklanmıştır. “(Onların vazifesi) tâat (itaat) ve
güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a sadâkat gösterselerdi,
elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”265 Âyette, vazifeleri
itaat ve güzel söz söyleme durumunda olanların isteklerinde
samimi olmaları gerektiği vurgulanır. Peygamberimiz, “Allah’a
isyanda tâat yoktur.” buyurmuştur. Burada, ma’siyet olan şeyi emrettikleri
zaman, emir sahiplerine itaat edilmemesi kast edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
İtaat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 129 yerde geçer. İsyan kelimesi
ise 32 yerde kullanılır. İtaatın Kur’an’da bu kadar yerde bahsedilmesi
de gösteriyor ki, bu çok önemli bir ibâdettir. Kur’an’ın
bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin
vesilesi olduğu gibi,266 cennetin267 ve inkârcılara karşı kazanılacak
zaferin de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar
ve ziyanların sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla268ve
cehennemle269 sonuçlanan âdiliktir.270 Allah’a ve Rasûlüne
itaatten yüz çevirmek, mü’minlik iddasına ters düşer.271 Kalabalığa,
çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan sapmayı sonuçlandıran
bir tehlikedir. 272
İtaat kavramı, Kur’an’da bütün temel boyutlarıyla ele alınır.
İtaat edilmesi gerekenler, itaat edilmeyecekler, itaatin ve isyanın
sonuçları, âyetlerde çok açık bir şekilde izah edilir.
“Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahûdiler, ne de hıristiyanlar
senden râzı olurlar. De ki, ‘doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen
ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki
Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 273
“Onlara (müşriklere) ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar,
‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları
bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 274
265 47/Muhammed, 21
266 3/Âl-i İmrân, 132
267 4/Nisâ, 13
268 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
269 4/Nisâ, 14, 115
270 11/Hûd, 59
271 24/Nûr, 47
272 6/En’âm, 116
273 2/Bakara, 120
274 2/Bakara, 170
İSYAN - İTAAT
- 87 -
“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana)
sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.” 275
(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da
sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet
edicidir. De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 276
“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek
Allah’a teslim olmuşlardır.” 277
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir
gruba itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
geri çevirirler.” 278
“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki size merhamet edilsin.” 279
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o
takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 280
“Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne
itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve
Peygamberi’ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı
kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” 281
“Küfür yoluna sapıp Peygamber’i dinlemeyenler o gün yerin dibine
batırılmayı temenni ederler ve Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler.” 282
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir
sahiplerine (müslüman yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu
Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha iyidir.” 283
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’
denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.”
284
“Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi
için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler
275 2/Bakara, 285
276 3/Âl-i İmrân, 31-32
277 3/Âl-i İmrân, 83
278 3/Âl-i İmran,100
279 3/Âl-i İmrân, 132
280 3/Âl-i İmrân, 149
281 4/Nisâ, 13-14
282 4/Nisâ, 42
283 4/Nisâ, 59
284 4/Nisâ, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi
Allah’ı ziyadesiyle affedici, merhamet edici bulurlardı. Hayır! Rabbine andolsun
ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra
da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla
kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 285
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 286
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
seni onların başına bekçi göndermedik.” 287
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar
ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız
ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir.” 288
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.
Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
dikkat et.” 289
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan, seni Allah’ın
yolundan saptırırlar. Onlar, zandan/tahminden başka bir şeye tâbi olmaz,
yalandan başka (söz de) söylemezler.” 290
“(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
rüsvaylıktır.” 291
“...Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzularına uymuş
ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” 292
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ diyorlar;
ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
değillerdir.” 293
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
kurtulanlardır.” 294
285 4/Nisâ, 64-65
286 4/Nisâ, 69
287 4/Nisâ, 80
288 4/Nisâ, 115
289 5/Mâide, 49
290 6/En’âm, 116
291 9/Tevbe, 63
292 18/Kehf, 28
293 24/Nûr, 47
294 24/Nûr, 51-52
İSYAN - İTAAT
- 89 -
“...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
295
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
296
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
297
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize
ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.
‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden
kov.” 298
“Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen ona
uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” 299
“...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 300
“...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 301
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
mutlaka bana isyan etmiş olur.” 302
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
Rasûlallah?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
295 24/Nur, 63
296 25/Furkan, 27-29
297 33/Ahzâb, 36
298 33/Ahzâb, 66-68
299 45/Câsiye, 18
300 59/Haşr, 7
301 72/Cin, 23
302 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138; İbn Mâce, Cihad 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
giremez).” 303
“Bir müslümanın, bir günah işlemekle emrolunması dışında, hoşlandığı
ve hoşlanmadığı her hususta müslüman emîrine itaat etmesi gerekir.
Bir günah işlemekle emrolunduğu zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur.”
304
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 305
“Ma’siyet/Allah’a isyan konusunda kullara itaat edilmez. İtaat,
mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 306
“İçinizde Allah’ın Kitabını ayakta tuttuğu (onunla amel ettiği) ve sizi
Allah’ın kitabı ile sevk ve idare ettiği müddetçe, başınızdaki emîr, başı
simsiyah üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir köle de olsa dinleyin ve itaat
edin.” 307
“Başınızdakilerden kim size Allah’a isyan etmeyi emrederse, sakın o
hususta ona itaat etmeyin.” 308
“Ubâde bin Sâmit’ten (r.a.): Rasûlullah’a (s.a.s.) kolaylıkta ve zorlukta,
hoşumuza giden ve gitmeyen hususlarda, onun korunup kollanmasında,
Allah katından bir burhanla apaçık bir küfrünü görmediğimiz sürece
verilmiş olan emirde/işte çekişmeyeceğimize ve kınayanın kınamasından
çekinmeksizin nerede, nasıl olursa olsun hakkı söylemek üzere işitip itaat
etmeye bey’at ettik.” 309
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur. O der ki: Bir münâfık
ile bir yahudi arasında husûmet vardı. Yahudi, ‘haydi gel,
Muhammed’e gidelim’ derken, münâfık, ‘hayır, gel Kâ’b bin el-
Eşref’e gidelim’ demişti. Ancak, yahudinin ısrar etmesi üzerine
münâfık Hz. Peygamber’in huzurunda muhâkeme olunmayı kabul
etti ve onunla birlikte Hz. Peygamber’in huzuruna vardı. Hz. Peygamber,
yahudinin lehine hüküm verdi. Rasûlullah’ın huzurundan
çıkarlarken münâfık; ‘ben bu hükme râzı değilim. Haydi, gel Ebû
303 Buhârî, İ’tisâm, 12
304 İbn Mâce, Cihad 40
305 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
306 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 38-
40; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
307 Buhâri, Ahkâm, 4; S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 12/314, Fethu’l Bâri, 13/108
308 İbn Mâce, Cihad 40
309 Buhârî, Ahkâm, S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 293-294, Fethu’l Bâri,
13/5; Müslim, hadis no: 1709
İSYAN - İTAAT
- 91 -
Bekir’e gidelim’ dedi. O da yahudi lehine hüküm verdi. Münâfık
buna da râzı olmayarak; ‘haydi gel, Ömer’e gidelim’ dedi. Hz.
Ömer’in yanına gittiler. Yahudi, Hz. Ömer’e; ‘Peygamber’e gittik,
O’nun verdiği hükme râzı olmadı. Sonra Ebû Bekir’e gittik, onun
verdiği hükme de râzı olmadı’ diyerek durumu anlattı. Hz. Ömer,
münâfığa ‘öyle mi?’ diye sordu. Münâfık ‘evet’ dedi. Hz. Ömer
(r.a.); ‘öyleyse ikiniz, ben yanınıza gelinceye kadar biraz bekleyin.
Şimdi hemen gelip aranızda hükmedeceğim’ diyerek eve girdi. Kılıcını
alarak münâfığın boynunu vurup onu öldürdü ve dedi ki:
‘Allah’ın hükmüne ve O’nun Rasûlü’nün hükmüne râzı olmayanın
hakkında işte ben, böyle hüküm veririm!’ Yahudi kaçtı. Bunun
üzerine şu âyet nâzil oldu: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe
iman etmiş olmazlar.”310 Bu olay üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz.
Ömer’e hitâben buyurdu ki: “Sen fâruk’sun! (Hakla bâtılı ayıransın)”
İşte Hz. Ömer, o günden itibaren “el-Fâruk” diye isimlendirildi. 311
“Bir kere Nebî (s.a.s.) uyurken yanına birtakım melekler gelerek bunlardan
bazıları: ‘Bu zat uyuyor’ dedi; bazıları da: ‘Gözü uyuyor, fakat kalbi
uyanıktır’ dedi. Bunun üzerine bu melekler (birbirlerine) ‘bu dostunuzun
üstün sıfatı vardır, haydi siz de bunun yüce mevkiini hârici bir örnekle
temsil edin’ dediler. Fakat bazıları; ‘iyi ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları
da: ‘Hayır, O’nun gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır’ dediler. Bunun
üzerine melekler; ‘Bu zâtın hâricî benzeri, şu kimsenin misali gibidir ki, o
kimse yeni bir ev yaptırır, o evde bir velîme ziyafeti tertip edip (bu ziyafete)
insanları dâvet etmek için bir dâvetçi gönderir; bu dâvetçinin dâvetine
kim icâbet ederse, o (mükemmel) eve girer ve (mükellef) ziyafeti yer. Kim
de dâvetçinin dâvetine icâbet etmezse o eve giremez, ziyafet yemeklerini
de yiyemez.’ Bunun üzerine melekler, yine birbirlerine: ‘Haydi bu temsili
bu zâta izah edin de anlasın’ dediler. Fakat yine bunlardan bazıları, ‘iyi
ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları da ‘hayır, gözleri uyuyor, fakat kalbi
uyanıktır’ dediler. Bunun üzerine melekler (kendi aralarında temsili izah
ederek): ‘O ev cennettir; dâvetçi de Muhammed (s.a.s.)’dir. Kim O’na itaat
ederse Allah’a itaat etmiştir. Kim de O’na âsi olur, baş kaldırırsa Aziz
ve Celil olan Allah’a âsi olmuştur. Hz. Muhammed insanların arasını ayırt
etmiştir (itaat ve isyan şiarını bildirip inananları, inanmayanları birbirinden
ayırt etmiştir).” 312
310 4/Nisâ, 65
311 Müslim, A. Dâvudoğlu Terc. 10/146; Ebû Dâvud, Sünnet 6, hadis no: 4607;
Tirmizî, İlm, 16, hadis no: 2815; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42, 43;
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, 4/1753-1754
312 Buhâri, İ’tisâm 2; Tedrîc-i Sarih Terc. c. 12, s. 403-404
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler; Allah, peygamberler ve
müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.
a- Allah’a İtaat: Kâinatı yoktan var eden ve yöneten Allah’a
kayıtsız şartsız itaat edilmelidir. Mü’min, Allah’a ve O’ndan gelen
hayat kanunlarına itaat etmek için iman eden insandır. O’nun
emirleri ve yasaklarına itaat edilmedikçe iman, en küçük bir sarsıntıda
yıkılmaya mahkûm olacak şekilde zayıftır. Allah’a itaat,
emrettiği her konuda yerine getirilmelidir. Kişisel, sosyal, ailevî ve
siyasî, vs. bütün konularda Allah’ın emirlerine itaat, Allah’a iman
etmenin zarurî gereğidir.
Evet, Allah vardır, birdir, yaratandır. Ezelî ve ebedî olandır.
Gören, işiten, dilediğini istediği anda ve şekilde yapmaya gücü
yetendir. Mâziyi, hali, istikbali ve yarattığı insanların hayatlarını
tanzim edecek kanunları en iyi bilen, emirler ve yasaklar koymaya
yegâne yetkili olandır. Mü’min olabilmek için Allah’a bütün bu
ölçüler çerçevesinde inanmak gerekir. Allah’ı en bilgili ve kudretli
Rab kabul edip de, tatbik olunması için koyduğu emirleri ve yasaklarını,
uygulanmasına gerek olmayan yasalar dizisi olarak görmek
veya çevremize bu tür bir görüşün insanı olduğumuz fikrini
verdirebilecek yaşantı biçimlerinin içine düşmek, fiilen O’na inanmamaktır.
O yüzden gerçek anlamıyla Allah’a iman, ancak Allah’a
itaatle gerçekleşir. Bunun içindir ki, O’nun emirleri ve yasaklarına
kayıtsız şartsız itaat etmek mecburiyetindeyiz. “Gücünüzün yettiği
kadar Allah’tan korkun/sakının. (Emirlerini) dinleyin ve itaat edin. Kendi
iyiliğiniz için infak edin/Allah için harcayın. Nefsinin cimriliğinden korunan
kimseler kurtuluşa ererler.” 313
b- Rasûl’e İtaat: Bilindiği gibi, peygamberlere iman, temel
iman esaslarındandır. Tevhid kelimesinin, şehadet andının ikinci
bölümü Hz. Muhammed’i Allah’ın peygamberi olarak kabul etmektir.
Onu peygamber kabul etmek de, hayatımızda hiçbir fonksiyonu
olmayan kuru bir vicdan işi değildir. Hz. Muhammed’e
(s.a.s.) iman, ona itaat etmek içindir. “Biz her peygamberi, ancak
Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik...”314 Çünkü O,
yalnız inanılmak için değil; fiilen önder edinilip itaat edilmek için
gönderilmiştir. Ona itaat etmedikçe gerçekten O’nu rehber tanımış
olmayız. Çünkü O’na inandığımızı ifade ettiğimiz halde, nefsî
arzularımıza tâbi olmak, toplumun olumsuz akışını izlemek, çeşitli
bâtıl düzenlerin kurucuları ve temsilcilerine itaat ederek onların
313 64/Teğâbün, 16
314 4/Nisâ, 64
İSYAN - İTAAT
- 93 -
izlerini takip etmek, fiilen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mukaddes
önderliğini yalanlamaktır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle
buyurmuştur: “Sizden birinizin nefsi, getirip tebliğ ettiğim İslâm dinine
(ve benim hayat önderliğime) istekle tâbi olmadıkça gerçekten iman etmiş
olamaz.”
Mü’min olarak vazifemiz, Allah’a ve elçisine kayıtsız şartsız
itaat etmek, bunun için de İslâm’ı aşkla şevkle yaşamaktır. Biz,
O’na, sevmek ve itaat etmek için iman ettik. Eğer kişisel hayatımızı,
âilevî yaşantımızı, iş ve davranışımızı peygamberimizin yaşayışına
uygun hale getirmezsek, sosyal ve siyasal hayatımızı O’nun
tebliğ ettiği ve bizzat yaşayarak örneklerini sergilediği sisteme
göre tanzim etmezsek, O’na inanmamızın ne anlamı olacaktır?
Kendi arzularımızı mâbutlaştırdıktan, şunun bunun ardından sürüklendikten,
toplumun olumsuz etkilerine tâbi olduktan sonra,
aziz peygamberimize iman etmenin pratik hayatta elbette ki hiçbir
önemi kalmayacaktır. 315
Rasûlullah’a itaat etmeyip, O’nun dâvetine icâbet etmeyenler,
hevâlarına/kötü arzularına tâbi olan kimselerdir ve sapıktırlar. 316
Kur’an’da Allah’a ve peygambere itaat, çoğu yerde birlikte ele
alınmakta veya birbiriyle ilgisi gündeme gelmektedir. Kur’an’da
açıkça belirtilmektedir ki, peygamber’e itaat, Allah’a itaat demektir.
Allah’a olduğu gibi, peygambere itaat de imanın bir göstergesi
ve sonucudur. Mü’minler, Allah’a ve Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ve
gönülden itaat ederken, münâfıklar, iman konusunda olduğu gibi,
itaat konusunda da kaypak ve çifte standartlıdır. İtaat, merhamet
kaynağıdır.
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 317
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
seni onların başına bekçi göndermedik.” 318
“(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
rüsvaylıktır.” 319
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’
315 Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, 2/173-174
316 28/Kasas, 50
317 4/Nisâ, 69
318 4/Nisâ, 80
319 9/Tevbe, 63
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
değillerdir.” 320
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
kurtulanlardır.” 321
“...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
322
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
323
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
324
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler.” 325
“...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 326
“...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 327
Rasûlullah’a itaatin önemiyle ilgili hadis-i şeriflere bakarsak,
bu itaatin imanla direkt bağlantılı olduğunu, peygambere itaatin
Allah’a itaatin gereği olduğunu görürüz:
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
mutlaka bana isyan etmiş olur.” 328
320 24/Nûr, 47
321 24/Nûr, 51-52
322 24/Nur, 63
323 25/Furkan, 27-29
324 33/Ahzâb, 36
325 33/Ahzâb, 66
326 59/Haşr, 7
327 72/Cin, 23
328 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138
İSYAN - İTAAT
- 95 -
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
Rasûlallah?” diye sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
giremez).” 329
c- Ulu’l-emr’e İtaat: İtaat edileceklerin üçüncüsü, mü’minlerden
olan emir sahibi, mü’minlerin ulu’l-emridir. “Ey iman edenler! Allah’a
itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (müslüman yöneticilere)
de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a
ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların
tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
daha iyidir.” 330Ulu’l-emre itaat, ilk iki itaat gibi kayıtsız şartsız değil;
ulu’l-emrin Allah’a ve Rasûle itaatiyle kayıtlı ve şartlı bir itaattir.
Emir sahipleri Allah’a itaat sınırını aşıyorlarsa ma’siyettedirler.
Ma’siyette olana da itaat değil; itaatsizlik vaciptir. Ayrıca, herhangi
bir “emir sahibi” değil; müslüman bir ulu’l-emre itaat emredilmektedir.
Bu âyette emredilen itaatle ilgili dikkat edilecek bazı hususlar:
a) Allah’a ve Rasûlüne itaat emri verilirken; Allah ile Peygamber
hakkında “itaat edin” anlamına gelen “etîû” emri tekrarlanmış;
“ulu’l-emr/emir sahipleri” hakkında bu emir tekrarlanmamıştır.
Müfessirlere ve fukahâya göre bunun anlamı ve sebebi şudur:
Allah’a ve Peygambere itaat, kayıtsız şartsızdır. O bakımdan onlar
hakkında bu emir tekrarlanırken; “emir sahipleri” hakkında bu
emir tekrarlanmamıştır. Çünkü ulu’l-emre itaat, şeriatin çerçevesinde,
mâruf ölçüler içerisinde sözkonusudur. Bu ölçü ve çerçevenin
dışında kalan emir ve hükümlere, itaat etmemekten başlayarak,
gerektiğinde ve şartların uygun olması halinde ayaklanarak
karşı çıkmak ise; bir hak değil; bir görevdir.
b) Kendilerine itaat edilmesi bu ölçü ve çerçeve içerisinde
sözkonusu olan ulu’l-emr hakkında ikinci kayıt, “minküm = sizden”
kaydıdır. Yani ulu’l-emriniz müslüman olup sizinle onlar arasında,
yani yönetilen olarak sizlerle, yöneten olarak onlar arasında
herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, çözüm için başvuracağınız
mercî, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’ nün sünneti olacaktır.
Câhilî hüküm, gelenekler, görenekler vs. olmayacaktır. “Sizden”
yani mü’min olmayanların ise, esasen sizin üzerinizde velâyet hak
329 Buhârî, İ’tisâm, 12
330 4/Nisâ, 59
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
ve yetkileri olmadığından,331 onları “ulu’l-emr/emir sahibi” olarak
kabul etmeniz, hiçbir şekilde düşünülemez. Dolayısıyla bu tür
gâsıb, fâsık ve fâcir yönetim ve yöneticilerle ilişkiler, bu âyetten
başka muhtevâya sahip âyetler tarafından ele alınmıştır; onlara
göre düzenlenmelidir.
c) Bu tür anlaşmazlık halinde âyet-i kerimede dile getirilen
yolu izlemenin Allah’a ve âhiret gününe imanın bir gereği olduğunu
görüyoruz. Dolayısıyla kim Allah’a ve âhiret gününe iman
ettiğini söylüyorsa, anlaşmazlıklarının çözümü için âyetin zikrettiği
mercîlerden başkasına müracaat edemez. 332
Allah’a, Rasûlü’ne itaati ve onlara itaat üzere olan müslümanlardan
olan ulu’l-emre itaati emreden bu âyetin yorumunda
Mevdûdî, şu açıklamaları yapar:
Bu âyet, İslâm’ın bütün dinî, kültürel ve siyâsî sisteminin temelini
teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli
düsturdur. Bu âyetten, aşağıdaki prensipler çıkarılabilir:
1- İslâm sisteminde, tek gerçek otorite olan Allah’a itaat edilmelidir.
Bir müslüman, her şeyden önce Allah’ın kuludur, diğer
bütün özellikleri, bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert
veya toplum olarak bütün müslümanlar, ilk olarak Allah’a bağlıdırlar,
tüm diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü
tüm insanlar Allah’a verdikleri söze/ahde sâdık kalmak zorundadır.
Başka birisine bağlılık ve itaat, ancak Allah’a itaati engellemeyecekse
kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan tüm
öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu
bir hadisinde şöyle açıklamıştır: “Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde,
yaratıklardan hiçbirine itaat edilmez.”
2- İslâm dininin ikinci önemli prensibi Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
itaat ve bağlılıktır. Bu itaat, sadece peygamberlik kurumunun bir
gereği değil; Allah’a itaat etmenin de tek çıkar yoludur. Allah’ın
Rasûlü’ne itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah’tan gelen emir ve
direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde biz ancak
O’nun Rasûlü’ne itaat ederek Allah’a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin
başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl ile aradaki bağı
koparmak, O’nu gönderen Allah’a başkaldırmak demektir. Bir
hadis-i şerif, bu konuyu şöyle açıklar: “Kim bana itaat ederse Allah’a
itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.”
3- Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra, bunlardan daha aşağı
331 3/Âl-i İmrân, 118
332 M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, 80-81
İSYAN - İTAAT
- 97 -
derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslümanların kendi
aralarında seçip yetki verdikleri yöneticilere bağlılıktır. “Ülülemr”
(kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır.
Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar.
Din âlimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki
kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler. Kısacası,
müslümanlar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese
itaat edilmelidir. Onlar a) Müslümanlardan oldukları, b) Allah’a
ve Rasûlü’ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müslümanların
toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart,
onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar, hem Kur’ân-ı
Kerim’de açıkça ortaya konmuş, hem de Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından
açıklanmıştır. Aşağıda şartların gerekliliğini belirten Hz.
Peygamber’den birkaç hadis zikrediyoruz:
a) “Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine
yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat
etmesi gerekir. Eğer emîr, ona günah olan bir şeyi yapmasını emrederse,
o yöneticiyi dinlememeli ve emirlerine de itaat etmemelidir.” 333
b) “Günah olan bir konuda bir kimseye itaat etmek haramdır; itaat,
ancak doğru olan şeylerde zorunludur.” 334
c) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin başınızda
doğru olduğu kadar yanlışı da uygulayan yöneticiler bulunacaktır. (Böyle
bir durumda) kim yanlış olan şeylerden nefret ederse, sorumluluktan kurtulacaktır.”
Ashâbdan bazıları: “Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak
mıyız?” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.): “Namazı kıldıkları
müddetçe, hayır!” diye cevap vermiştir.335 Yani, eğer namazı terkederlerse,
bu onların Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ettiklerinin açık bir
göstergesi olacaktır.
d) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin en kötü yöneticileriniz,
sizin nefret ettiğiniz ve sizden nefret eden ve sizin bedduâ
ettiğiniz ve size bedduâ eden yöneticilerdir.” Ashâbdan bazıları: “Ey
Allah’ın Rasûlü, böyle yöneticilere karşı başkaldırmayacak mıyız?”
diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Aranızda namazı
ikame ettiği müddetçe, hayır!”
Bir öncekinde koşulan namaz şartı, bu hadiste daha açık bir şekilde
belirlenmektedir. “c” hadisinde, ferdî olarak namaz kılan bir
yöneticiye karşı ayaklanılmaması gerektiği hükmü çıkıyor. Fakat
333 Buhâri, Müslim
334 Buhâri, Müslim
335 Müslim
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
“d” hadisinde yöneticilerin İslâm toplumunda namazı ikame edip
onu temel direklerden biri yapmaları şart koşuluyor. Bu bir başka
hadiste de şöyle ifade ediliyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bizden bazı
şeylerle ilgili olarak bağlılık yemini aldı. Bunlardan biri de, başımızdaki yöneticilerde
apaçık küfür alâmetleri görmeden onlara karşı gelmememizdi.
O (küfür alâmetlerini gördüğümüz) zaman Allah huzurunda (başkaldırmamız
için) geçerli bir nedene sahip olabiliriz.” 336
4- Mutlak ve sürekli bir prensip olarak konulan dördüncü husus
ise, Allah’ın emirlerinin ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin,
(yani Kitap ve Sünnetin) hükümlerin tespitinde ve İslâm dininde
tek ve nihâî otorite olduğu noktasıdır. O halde müslümanlar arasında
veya yönetici ile yönetilenler arasında herhangi bir mesele
ortaya çıktığında, hepsi birden Kur’an ve Sünnet’e başvurmalı ve
O’nun verdiği karara boyun eğmelidirler. Bu nedenle İslâm’ı, diğer
İslâm dışı sistemlerden ayıran ana sebebin, Allah’ın Kitabı’nı ve
Rasûlü’nün sünnetini nihâî otorite olarak kabul edip, bu ikisine
başvurulması ve onların hükmüne boyun eğilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Âyetin ilk bölümünde Kur’an, İslâmî bir yapının dört asıl ilkesini
ilân eder ve ikinci bölümde bu ilkelerin altında yatan hikmeti
öğretir. Müslümanlara, gerçekten mü’min iseler bu dört ilkeye
uymaları emredilir; aksi takdirde onların şehâdetleri şüpheli olur.
Daha sonra onlara hayat sistemlerini, refahlarının dayanağını teşkil
eden bu dört temel ilkeye dayandırmaları öğretiliyor. Çünkü
sadece bu ilke, onları bu dünyada doğru yola götürüp âhirette de
mutlu bir hayata ulaştırabilir.
Bu tavsiyenin, yahûdilerin ahlâkî ve dinî durumlarını eleştiren
pasajdan sonra geldiğine ve müslümanları belirsiz bir şekilde onların
kötü durumlarına karşı uyardığına dikkat edilmelidir. Bu, şu
anlama gelir: Ne zaman bir toplum Allah’ın Kitab’ı ve Rasûlü’nün
Sünnet’ini fırlatıp atar, Allah ve Rasûlü’ne isyan eden lidere
uyar, Kitap ve Sünnet’in hüküm vermesini istemeksizin yönetici
ve dinî liderlere düşüncesizce itaat ederse, İsrâiloğullarının kötü
âkıbetine uğramaktan kurtulamaz. 337
Tefsirlerde Kur’an’daki “ulu’l-emr” (emir sahibi) kavramıyla
kast edilen anlamın şu insanlar olduğu ifade edilmiştir: 1- Âmirler,
2- Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, 3- Hulefâi Râşidin, 4- Bütün ensâr
ve muhâcirler, 5- Bütün ashâb, 6- Sahâbe ve tâbiîn, 7- Halkı idare
eden müslüman ve akıllı kimseler, 8- Ulemâ ve fukahâ (İslâm
336 Buhâri, Müslim
337 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, 1/370-373
İSYAN - İTAAT
- 99 -
âlimleri, müctehid ve fıkıhçıları), 9- Seriyye kumandanları (cihad
emirleri), 10- İlim ehli ve Kur’an ehli olanlar, 11- Bütün iş başında
bulunanlar (yöneticiler). Genel kabul gören anlayış, sonuncu şıktır.
İbn Münzir şöyle der: “Sözü dinlenir bütün ilim ehli, kâfir bir
kimsenin hiçbir suretle müslümanlara hükmetmesinin câiz olmadığı
hususunda icmâ halindedirler.”338 Kadı Ebû Ya’lâ şöyle der:
“İmam (yönetici), müslüman iken dinden çıkıp kâfirleşirse, imamlıktan
da çıkar. Bu konuda âlimler arasında ihtilâf yoktur.”339 Kadı
Iyâz şöyle der: “Kâfir bir kimseye verilen imamlık (yöneticilik)
bey’atının geçerli olmadığı, önce müslüman olan imam (yönetici)
kâfirleşirse, imamlığının düşeceği, bu durumda ona itaat etmenin
gerekmediği ve kendisini düşürmenin vacip olduğu konularında
âlimler arasında icmâ vardır.” 340
İbn Hacer de şöyle der: “İmam (yönetici) kâfirleşirse, imamlık
ehliyeti düşer. Bu durumda müslümanların gücü yeterse, onu indirmeleri
vaciptir. Buna güçleri yetmezse, o yerden hicret etmeleri
lâzımdır. Bu ikisinden hiç birini yapmayıp umursamazlık gösterirlerse
günahkâr olurlar.”341 el-Kirmânî şöyle der: Namazların cemaatle
kılınmasını ve gerektiği zaman cihad yapılmasını temin ettiği
müddetçe, zorbalık yapan imama, günahların dışında kalan hususlarda
itaat etmek fakihlerin (fıkıh âlimlerinin) icmâıyla lâzımdır.
İllâ ki, kendisi açık bir şekilde küfre kaysın. Bu takdirde, ona hiçbir
konuda itaat câiz değildir. Bundan da ötesi, gücü yetenlerin
onunla mücadele etmesi vaciptir.” 342
İtaat edilmesi ve uyulması gereken konularla ilgili olarak
Kur’an’ın emrettiği hususlardan biri “vahy”e uymak,343 diğeri
“şeriat”e344 tâbi olmaktır ki, bu iki itaat, Allah’a itaat etmenin kapsamına
girmektedir.
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
a- Kâfirlere: “Kâfirlere itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı
olanca gücünlü büyük bir savaş ver (büyük cihad yap).” 345
Allah’a itaat, nasıl iman gereği ise, kâfirlere itaat de küfre yol
açacak bir isyandır: “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz,
338 İbnü’l Kayyim, Ahkâmu Ehli’z Zimmeh, 237
339 Ebû Ya’lâ, el-Mu’temed fî Usûli’d-Din, 243
340 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 12/229
341 İbn Hacer, Fethu’l Bârî, 13/123
342 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 10/169; A. el-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, 426
343 33/Ahzâb, 2
344 45/Câsiye, 18
345 25/Furkan, 52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”346 Bu
âyetin yorumunda, kâfirlere ve tâğutlara ölümü pahasına itaat
etmeyen şehid müfessir Seyyid Kutub, şunları söyler:
Allah; iman edenleri kâfirlere itaat etmekten nehyediyor.
Allah’a küfredenlere itaatin âkıbeti, acıklı bir hüsrandır. Bunda,
hiçbir kâr ve fayda yoktur. Böyle bir hareket, ökçelerin üstünden
gerisin geri küfre dönmektir. Mü’min, ya küfür ehli kâfirlerle cihad
ederek, bâtıl ve bâtıl yolunda olanlarla kavga ederek, yolunda
yürür; yahut da -neûzü billâh- ökçesi üstünde gerisin geri
küfre döner. Tabii ki, her ikisinin arasında durup hem durumunu
muhâfaza etmek, hem dinini korumak muhaldir (mümkün değildir).
Küfürle, şerle, dalâletle, bâtılla, putçulukla çarpışmayan kimse,
horlanıp zelil olacak, mağlûp olup gerisin geri küfre, şerre,
dalâlete, bâtıla, putçuluğa mutlaka dönecektir! İtikadı ve imanı,
onu kâfirlere itaatten, onların sözünü dinlemekten, onlara güvenmekten
alıkoymayan kimse, ilk andan itibaren -hakikatin- itikadından
ve imanından sıyrılıverir. Bir itikad sahibinin itikadının
düşmanlarına dayanması, onların vesveselerini dinleyip emirlerine
itaat etmesi, rûhî hezimetten başka bir şey değildir. Bu ilk başlangıçta
bir hezimettir; en sonunda onu bu hezimetten, gerisin
geri küfre dönmekten hiçbir şey alıkoyamaz. İsterse ilk adımlarında
bu çirkin sonuca doğru yol aldığını hissetmesin... Mü’min itikadı,
teslim olduğu kumanda mevzuunda, dininin ve kumandanının
düşmanlarıyla meşveret edemez. Şâyet onları bir kerecik olsun
dinlerse, ökçesi üstü küfre dönmenin yolunu tutmuş demektir...
Fıtrî ve pratik bir hakikat... Allah, mü’minlere bu hakikati tenbih
ediyor. Allah, onlara iman adına sesleniyor...
“Ey iman edenler, kâfirlere itaat ederseniz, ökçelerinizin üstünden sizi
geriye çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” 347Ökçesi üstü
imandan küfre dönme ziyanından daha büyük hasar olur mu?
İman ziyanından sonra, ne kazanç olabilir? Şâyet küfredenlere itaate
meyletmeye sevk eden âmil, onların himayesini temenni edip,
yanlarından nusret (yardım ve zafer) dilemekse, işte bunlar, işte
onlar... Âyet o safhayı da açıklıyor, nusret ve himayenin hakikatini
onlara hatırlatıyor: “Hâlbuki Mevlânız Allah’tır. Ve O, yardımcıların en
hayırlısıdır.”348 İşte mü’minin, yanından zafer dileyeceği, himayesini
talep edeceği yön burasıdır... Sahibi Allah olan kimsenin, Allah’ın
346 3/Âl-i İmrân, 149
347 3/Âl-i İmrân, 149
348 3/Âl-i İmrân, 150
İSYAN - İTAAT
- 101 -
yaratıklarından sahip aramaya ne ihtiyacı vardır? Yardımcısı Allah
olan kimse, kulların yardımına hiç muhtaç olur mu? 349
b- Ehl-i Kitaba: “Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden
bir gruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfir olmaya çevirirler.”
350
c- Münâfıklara: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfir ve münâfıklara
itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve her şeyi yerli yerince yapmaktadır.”
351
d- Kendisini Allah Yolundan Uzaklaştıran ve Saptıran Liderlere
ve Büyüklere: “Allah, kâfirlere/inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde
sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar,
bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün, ‘keşke
Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik’ derler. Şöyle derler:
‘Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (efendilerimize) ve büyüklerimize itaat
etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap
ver, onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” 352
e- Şeytana ve Şeytanın Dostlarına: Şeytanın dostlarına itaat,
şirke kapı açar, insanı müşrik yapar: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan
kesilen hayvanlardan (onların etlerinden) yemeyin. Çünkü onu yemek
fısktır/Allah yolundan çıkmaktır, günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına,
sizinle mücadele etmeleri için fısıldarlar/telkin ederler. Eğer onlara itaat
ederseniz şüphesiz siz de müşrik/Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” 353
İnsanın şeytana uyması ve onun adımlarını takip etmesi,354
ona itaat ederek onun çağırdığı yola gitmesi demektir. Şeytanın
emrine uyarak Allah’tan başka tanrılar edinmenin bizzat şeytana
ibâdet/kulluk olarak adlandırılması,355 ona itaat edip uymanın
tehlikesi için yeterlidir.
f- Günahkârlara ve Nankörlere: “Rabbinin hükmüne sabır göster.
Onlardan günahkâr veya nankör olana itaat etme.” 356
g- Yalancılara: “Yalancılara (hakikati yalan sayanlara) itaat etme.
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
357
349 Seyyid Kutub, Fî Zılâlil Kur’an, 2/482-483
350 3/Âl-i İmrân, 100
351 33/Ahzâb, 1
352 33/Ahzâb, 64-6
353 6/En’âm, 121
354 2/Bakara, 102, 168, 208; 4/Nisâ, 83 vd.
355 19/Meryem, 44; 36/Yâsin, 60
356 76/İnsan, 24
357 68/Kalem, 8-9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
h- Ahlâksızlara: “Çok yemin eden, diliyle iğneleyen, kusur arayıp
devamlı kusur arayıp kınayan, kovuculuk eden/durmadan laf götürüp getiren,
iyiliği daima engelleyen, mütecâviz/aşırı giden, suç işleyen/günaha
bulanmış, kaba, haşin ve alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla
damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları (yandaşları)
vardır diye sakın itaat etme.” 358
i- Gâfillere, Zikirden (Allah’ı anmaktan ve Kur’an’dan) Gaflette
Olanlara: “...Kalbini zikirden/Bizi anmaktan (ve Kur’an’dan) gâfil
kıldığımız (unutturduğumuz), hevâsına/kötü arzularına uymuş ve işi gücü
aşırılık olan kimseye itaat etme.” 359
j- Namaza Engel Olanlara: “Namaz kılmaktan men edene asla
itaat etme. Sen secde et ve Rabbine yaklaş.” 360
k- Aşırılara, İsrafçı ve Fesatçılara: “Yeryüzünde fesad çıkarıp/
bozgunculuk yapıp da ıslah etmeyen/dirlik düzenlik vermeyen müsriflerin
(aşırıların ve beyinsizlerin) emrine itaat etmeyin.” 361
l- Şirke Zorlayan Ana-Babaya: “Biz insana ana-babasına iyi davranıp
iyilik yapmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan
bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
itaat etme.”362; “...Önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede
bulunduk. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy.” 363
m- Halka, İnsanların Çoğuna, “Çoğunluğun İstediği Olmalı”
Anlayışına ve Zanna: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek
olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan (kesin olmayan
bilgiden) başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz) söylemezler.”
364; “Bilin ki içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde
size itaat etseydi, şüphesiz sıkıntıya, kötü/zor duruma düşerdiniz.” 365
Hakikat adına hiçbir şey ifade etmeyen zannın366 peşine düşmek,
insanı Allah’a şirk/ortak koşmaya367 kadar götürür. Allah’a
şirk koşmanın ve sahte tanrılara tapınmanın, zanna tâbi olmanın
dışında hiçbir dayanağı yoktur.
358 68/Kalem, 10-14
359 18/Kehf, 28
360 96/Alak, 19
361 26/Şuarâ, 151-152
362 29/Ankebut, 8
363 31/Lokman, 14-15
364 6/En’âm, 116
365 49/Hucurât, 7
366 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 2
367 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus,35-36, 66
İSYAN - İTAAT
- 103 -
n- İnsanların ve Bilmeyenlerin Hevâlarına/Kötü Arzu ve İsteklerine:
“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet
ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin
bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse
bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
belâ etmek ister. İnsanların çoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.
Yoksa, onlar (İslâm öncesi) câhiliyye yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan
bir topluma göre, hüküm/kanun ve yönetim yönünden Allah’tan daha
güzel kim vardır?”368; “Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen)
sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma.” 369
Allah’ın yolundan sapmanın en büyük sebeplerinden biri olan
hevâya 370 tâbi olmayı Kur’an, şirkin temel etkenlerinden biri olarak
görmektedir. “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?”371. Allah’ı bırakıp
sahte tanrılar edinmenin, aslında hevâyı ilâh edinme olduğunu
görmekteyiz. Müşrikler, zanna uymanın yanında hevâlarına
uyan kimseler olduğu için372, Kur’an, onların hevâlarına itaat edilip
uyulmaması gerektiğini sık sık tekrar eder373.
o- Allah’a ve Rasûlüne İsyanı (Haram Olan Bir Şeyi) Emreden
Kim Olursa Olsun, Ona: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat
edilmez.”374 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda kullara
itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 375Hz.
Ebûbekir’in halife seçildiğinde ashâba seslenişi: “Allah’a ve Rasülüne
itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam,
bana itaatiniz gerekmez!”
Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.): “Peygamber (s.a.s.), Ensar’dan bir
kişiyi seriyye emîri yaptı. Seriyyedekiler emîri kızdırdılar. O da
şöyle dedi: ‘Bana odun toplayın’, onlar da topladılar ve tutuşturmalarını
emretti; onlar da tutuşturdular. Sonra emîr şöyle dedi:
‘Rasûlullah (s.a.s.) “dinleyip itaat etmenizi” emretmedi mi?’ Onlar
da ‘evet’ dediler. O da, ‘o zaman ateşe girin’ dedi. (Râvi şöyle) diyor:
Birbirlerine baktılar ve ‘Muhakkak ki biz Rasûlullah’a (s.a.s.)
ateşe düşmemek için sığındık’ dediler. O zaman emîrin kızgınlığı
geçti ve ateşi söndürdü. Peygamber’ in yanına geldiklerinde
O’na durumu anlattılar. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ateşe girmiş
368 5/Mâide, 49-50
369 45/Câsiye, 18
370 38/Sâd, 26
371 25/Furkan, 42; 45/Câsiye, 23
372 7/A’râf, 126; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 16
373 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48, 49, 77; 6/En’âm, 56, 150 vd.
374 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
375 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 39;
İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
olsaydınız, ebediyyen oradan çıkamazdınız. Muhakkak ki itaat mârufta/
iyilik ve meşrûluktadır.” 376
Rasûlullah burada itaatın sınırını belirlemektedir. O da, itaatın
mârufta olduğu sürece geçerli olacağıdır. Mâruf dairesi dışına
çıktığında emredilen iş, Allah’ın gazabına çevrilmiştir ve Allah’a
isyanda yaratılana itaat yoktur. İtaat etmemiz gereken birçok şey
vardır. Bunlar: İslâm devletinde halifeye ve valilere, anne babaya,
hanım kocasına, köle efendisine, hizmetçinin hizmetini gördüğü
kimseye, İslâm askerinin müslüman komutanına, öğrencinin hocasına,
işçinin mükellef olduğu işverene... Hz. Ebûbekir’in hilâfete
geldiğinde söylediği sözde halife; halkın, başkanlığına itaat sınırını
belirlemiş, körü körüne bir itaat emretmemişti. Şüphesiz itaat
Allah’ın emrettiği şeylere yahut mârufun içeriğindeki şeyedir. Fakat
mâruf mefhumunun dışına çıkana itaat yoktur.
Halife veya devletin birinci sorumlusu, halka te’vili olmayan
bir ma’siyet emrederse buna itaat edilmez. Allah’tan sonra itaati
en çok hak eden anne babaya itaat gelmektedir: “Rabbin yalnızca
kendisine itaat etmeyi ve anne babaya iyiliği emretti.”377 Anne babaya
büyük itaati tavsiye ettikten sonra, çocuklarına ma’siyeti emretmeleri
durumunu istisna ediyor ve şöyle diyor: “Annen ve baban;
hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için sana karşı bir çaba
harcarlarsa bu durumda onlara itaat etme.” 378
Küfürde Önderler ve Onların
İzinden Giden Uyduları
İnsan psikolojisi, etkileşime açıktır; insanın diğer insanlardan,
çevrelerinden etkilenmesi sosyolojik bir vâkıadır. Toplumların, kitlelerin
de önderlerine tâbi oldukları gerçeğini de hemen herkes
gözlemleyebilir. Halk, bazen onlara hayran olur, taklit eder, bazen
emir alır, itaat eder ve isteyerek veya istemeyerek yönetilir, yönlendirilir.
Halkın kendi kendini yönetimi gibi aldatıcı slogana rağmen,
demokrasilerde bile itaat edenler ve itaat edilenler, uyanlar
ve uyulanlar diye toplum iki sınıftan ibarettir.
İşte bu yığınların hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluğunu
büyük çapta önderler yüklenecektir. “Bir fenalığa sebep olan, onu
işleyen gibidir” hükmünce, kötülüğe önder olup çığır açan kimseler,
öncülük yaptıkları toplumların günah yüklerinden de pay alacaklardır.
Tarihin her döneminde dalâlet ehlinden, milletleri saptıran,
376 S. Buhâri, Fethu’l Bâri, 7145; el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/226
377 17/İsrâ, 23
378 31/Lokman, 15; Abdülhamid Bilali, Eğitici Dersler, 75-76
İSYAN - İTAAT
- 105 -
ideolojik bâtıl inançlarını otoriteleri ve yönetimleri sayesinde toplumların
bütün kesimlerine derece derece empoze eden önderler
ve elebaşılar çıkmıştır. Bazı gafil toplumlar da bu dalâlet öncülerini
gözlerinde büyütmüş, kahraman yaftası altında yücelttikçe
yüceltmiş, onlara büyük bir coşku ile itaat edip tâbi olmuştur.
Bazı uluslar, uyanıp akıllarını başlarına alarak o sahte kahramanları
yerle bir etseler ve bir zamanlar taptıkları heykellerini devirseler
de, bazı toplumların uyanışı bu dünyada olmayıp âhirete
kalmaktadır. Fakat oradaki uyanışları da, “Ey Rabbimiz, biz önderlerimize
ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi hak yoldan saptırdılar”379
demekten ileriye gitmeyecek, dünyadayken itaat edip peşinden
gittikleri önderlerine kendilerine verilen azabın iki katını vermesi
ve lânet etmesi için Allah’a yalvaracaklardır.380 Bu fâni dünyada,
kendilerine ümit bağlayarak siyasî, idarî ve ekonomik bakımdan
itaat edip uydukları, müslümanlara rağmen tercih ettikleri, “bizi
kurtardı”, ya da “kurtaracak” dedikleri, âdeta takdis edip dokunulmaz
ve hata etmez saydıkları, ilkelerini, görüşlerini ilâhî ve
nebevî bildirinin üstünde tutarak ilahlaştırdıkları o önderleri, büyük
hesap gününde en büyük düşmanları haline gelecektir.
Kalabalıkların şuursuzca itaat edip izini takip ettikleri reislerine,
“Siz olmasaydınız elbette biz mü’min olurduk!”381 şeklinde suçladıkları
zaman, o itaat ettiklerinden alacakları karşılık da: “Size
hidâyet geldiği zaman, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suç
işliyordunuz!”382 cümlesinden ibarettir. Toplumlara tahakküm eden
bu müstekbirlerle itaatkâr uyduları arasındaki bu tartışma, uyduların
şöyle demesiyle sona erecek: “Hayır, öyle değil! Gece gündüz
(sizin işiniz) hile ve tuzak kurmaktı. Allah’ı inkâr etmemizi, O’na eşler koşmamızı
bize emrederdiniz!” 383
İşte beşerî düzenlerin hepsinde görüldüğü üzere, âdeta bir
sürü gibi yönetilenler, hak nizama gözlerini ve gönüllerini kapayanlar,
yanlışlık ve haksızlık karşısında hiçbir tepki göstermeyip
kalabalığa uyanlar, hakka karşı olduğu halde otoriteye itaat edip
boyun eğenler... sonunda yönetici önderlerine, şöyle diyecekler:
“biz size uymuştuk, şimdi bize gelen bu ateş azabından küçük bir parçayı
olsun bizden savabilir misiniz?” 384
379 33/Ahzâb, 67
380 7/A’râf, 38
381 34/Sebe’, 31
382 34/Sebe’, 32
383 34/Sebe’, 33
384 14/İbrahim, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
Toplumlar, genellikle meliklerinin dini üzeredirler. Meliklerin
gidişatı, dünya görüşleri, tercihleri, değer yargıları, tebaalarına
da yansımaktadır. “Ennâsü alâ dîn-i mülûkihim: İnsanlar meliklerinin
dini üzeredir” hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir. Bilindiği gibi, insanlar
İslâm fıtratıyla doğuyor; dünyaya doğuştan inkârcı olarak
gelmiyorlar. Sonradan aile, çevre, ortam, eğitim ve yönetim, onların
mü’min kalmalarında ya da münkir olmalarında az veya çok
etkili oluyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, itaat konusu, dünyada
onurlu bir şekilde yaşamanın, âhirette ateşten korunmanın temel
dinamiklerindendir. Allah, Firavun ve adamları hakkında, “Biz onları,
insanları ateşe çağıran önderler yaptık.”385 buyuruyor. Bu liderlerin
insanları ateşe çağırması demek, onları cehenneme götürecek
fiilleri yapmaya dâvet etmeleri ve buna vesile olmaları demektir.
“Günü geldiğinde, her sınıf insanları önderleri ile birlikte çağıracağız.”386
O gün, her insan topluluğu, ilâhî ya da şeytânî önderlerine nisbet
edilerek çağrılacak. Meselâ “ey Firavun itaatkârları” , “ey Nemrut
uyduları”... diye dâvet edilecek. Ayrıca, dinlerine, kitaplarına, taraftarlıklarına
nisbet edilerek çağrılacaktır.
Allah Rasûlü’nün, “Kişi dostunun dini üzeredir; onun için her biriniz
kime dostluk ettiğine iyi baksın” sözünden de anlıyoruz ki, insanlar,
önderlerinin sadece şahsına değil; görüşlerine de dost oluyorlar,
itaat edip bağlanıyorlar. Onların yollarını kendilerine izlenilecek
yol edinmek suretiyle, bâtıl dinlerini kendilerine din ediniyorlar.
Dünyadaki ideolojik veya hevâî temele dayalı işbirlikleri, kesinlikle
görüş beraberliğine delâlet ediyor. Bunun için Yüce Hakk’ın
fermanı, “toplayın o zâlimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri, aynı
yoldaki arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları”387 şeklinde
tecelli edecek.
Dünyadaki etkileme, tahakküm vâkıası ve itaat anlayışı o derece
açık ve enteresandır ki, ilâhî adâlet gününde bunu mütegallibelerin
(haksız olarak ve zor kullanarak hükmedenler) yüzüne
çarpan taklitçi ve itaatkâr uyduları, sanki bugün yaşanan “oyun”u
dile getiriyor gibidir. Şöyle diyor, itaat edip tâbi olanlar, itaat ettiklerine:
“Siz bize sağdan gelirdiniz (suret-i haktan görünüp vesvese
verir, telkinde bulunurdunuz) derler.”388 Güvendiğimiz yönden bize
sokulup propaganda yapardınız. Siz bize hak cihetinden gelir,
bâtılı bize süslü gösterirdiniz. Bizi hidâyet yoluna uymaktan alıkoyardınız.
Bize din taraflısı görünerek yaklaşır, sahte delillerle
385 28/Kasas, 41
386 17/İsrâ, 71
387 37/Saffât, 22-23;
388 37/Saffâft, 28
İSYAN - İTAAT
- 107 -
aldatırdınız diyecekler. Zamanlar, metodlar ve imkânlar değişse
bile, aldatmadaki asıl unsurun nasıl her devirde birbirine benzediği
hayret vericidir. Yöneteni ve yönetileniyle, itaat edileni ve edeniyle,
yönlendireni ve kandırılanıyla hepsi “o gün azabda müşterek/
ortaktırlar.” 389
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
İnsanımıza abdesti bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler
anlatılamadığı, anlatılmasına izin verilmediğinden, tam tersine,
her çeşit günah ve isyan için, “bunlar imanı bozmaz, bunlar
olmadan da müslümanlık olur” diyerek insanları her çeşit isyana
rağmen Allah’ın affına güvendirerek kandıran kimselerin 390aldattığı
insanımızın mü’mine benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez.
Olayın iman boyutu, kabul ve itaat sözü olan “illâ Allah”
tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ ilâhe” ile ilgili
tevhid penceresinden bakışla uzun bir ufuk turu ile çağdaş yaşam
değerlendirilebilir.
Biz olayın bir başka yönünü vurgulamış olalım: İbadette esas
olan itaattir. Bir başka deyişle Allah’a ibâdet, O’nun emir ve yasaklarında
sadece O’na itaat etmektir. Allah’ın emrine boyun eğmeğe
yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına yönelerek onların
icad ettiği helâl ve haramlara uyan kişilerin inançlarında –her ne
kadar aksini iddia etseler de- Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetine
yer yoktur. O, eylemleri ve isyanlarıyla mutlak otorite anlayışına,
ilâhlık ve rablik makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta
ona yöneliyor. Mü’min olmak ve mü’min kalmak için mutlak anlamda,
kayıtsız ve şartsız itaatin yalnız Allah’a yapılması gerekir.
Âlemlerin rabbı olan Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir.
Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii alanda bu rabliğe karşı çıkabilir.
Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın hükmüne göre değil;
kendi iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu zâlim insan,
yeryüzündeki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar.
Bunun için Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar.
Böylece insan, kendi arzularını ilahlaştırmış olur. Arzularının
doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde
rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat
edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve
pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Dinin
389 37/Saffât, 33; Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, 92-97
390 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah’a
rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu gayrı meşru hükümlerine
seve seve uyup itaat edenlerin, “Allah’ın rablığına ve ilahlığına
inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslâm; rab olarak
sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk vecibelerini yerine
getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara itaat
edilmesini de ister. Bunun için, insanlar, Allah’ın kesin olarak bildirdiği
hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının
ortaya koyduğu hükümlerine isteyerek itaatleri halinde, her ne
kadar dâvâları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri
ilâhla, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları ilâhlar aynı değildir.
Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın ilâhlığını
ve rablığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek
çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka rabların emirlerine ve
hükümlerine teslim olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun maruz
kaldığı en büyük tehlike; Allah’ı günlük yaşantılarında rab kabul
edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman olduklarını
söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve yasaklarını bir
tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayri meşru hükümlere gönüllü
olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını rab edinmiş
olurlar.
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan,
mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her
şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet
anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için
bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak
isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan,
Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini
ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
Rabliğin birkısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri,
ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları,
Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların
pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabblar olduğuna
inanıyorlar veya Allah’ın rabblığına teorik olarak inansalar da
pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabblığına teslim oluyorlar.
İşte rabb konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklerde geçen, dünyaya,
insanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan
bir Allah inancı. Yani göklerin rabbı. Hâlbuki Allah, göklerin, yerin,
bütün âlemlerin rabbıdır.
İSYAN - İTAAT
- 109 -
Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hatem, boynunda altından
bir haç olduğu halde Rasülüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz
ona: “Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada
Rasülüllah “Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve rahiplerini Allah’tan
başka rabblar edindiler.”391 mealindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey
Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, rahiplere ibâdet etmediler ki (onları
rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristiyan
rahipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helal kıldığını haram; haram
kıldığını da helal saydılar. Onlar da bunlara uyup itaat ettiler. İşte onların
bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.
392 Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab
edinmiş olmak için ona hemen rab adını vermiş olmak şart değildir.
Bu rab edinme, tabii ki onların önünde secde etmek, onlara
doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Allah’tan
başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba
katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda
Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan
başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab
edinmek ve onlara tapmak demektir.
Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah’ın
emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri
benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uyup itaat
etmek de öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden
fazla değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş
ve fikirlerini benimsemek olduğu için, bir şirk çeşididir. Onların
sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terketmenin puta ve
tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi açıktır. Hakkı batıl, batılı
da hak yapmaya çalışıp, insanlara helali haram, haramı da helal
tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmi haysiyetten
uzak birer tâğutturlar. Bunlara uyup itaat etmek de onları
rabb kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın hükmüne
değil de onların isteklerine itaat ederek onlara Allah’a tapar
gibi tapmış olanlardır.
Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz.
Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın
olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat
ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Hani meşhur fıkradaki ifadeyle,
taşlar beşerî yasalarla bağlı ve itler de “özgürlük tanrısı”nın salıvermesiyle
her önüne gelene saldırmak için ortalıkta koştururken,
391 9/Tevbe, 31
392 Tirmizî, Tefsir 9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
fincancı katırları ürkütme riskini göze alamayanlarca bu çeşit şirke
vurgu yapılamamakta, hatta bu şirk canavarı, ehlîleştirilmiş ve
mâsum gösterilmektedir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp
yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem
yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça
ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda
insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacaklar bile
kalmayacaktır.
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler;
o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”393; “Rabbinizden size indirilene
(Kur’ân’a) uyun. Ondan başkasını evliyâ/dostlar edinip peşlerine düşmeyin.
Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”394; “Bunlar, Allah’ın (koyduğu)
sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse Allah onu, zemininden
ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte
büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
alçaltıcı bir azâb vardır.” 395
İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu”
olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı tercih edince de,
“emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti
seçmiş olur.
Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın
gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile
bağlılığın ifadesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün
verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına
şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine
giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe
sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu
kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun
imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü
o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine
getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o,
onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan
öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki
onlar, mü’min değillerdir.”396 “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik
derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar
393 3/Âl-i İmrân, 149
394 7/A’râf, 3
395 4/Nisâ, 13-14
396 2/Bakara, 8
İSYAN - İTAAT
- 111 -
mü’min değillerdir.”397; “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat
ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’
diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
sağırlar ve dilsizlerdir.” 398
Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor.
İmanının gerçek olup olmadığı ortaya çıksın diye mü’min,
Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir
imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz,
kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/
sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”
399
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
İtaat ve isyan, insanlar için imtihan konuları olduğundan,
nefse zor gelir. Bâtıla isyan, irâde gücünün göstergesidir. Nefsin
hevâsına, kötü arzularına isyan etmek, yani olumlu isyan da savaş
kadar zor olduğundan, geleneksel İslâmî kültürde “büyük cihad”
sayılmıştır. İnsan, hevâsını/kötü arzularını mı, yoksa gerçek ilâh
Allah’ı mı ilah kabul ediyor; bu itaat ettiği mercî ile ilgilidir. İtaatin
her türlü şartta, her çeşit zorlukta ve kayıtsız şartsız, pazarlıksız
uygulanması gerekir. Bazı küçük zorluklara göğüs gererek yapılan
itaat, belki münâfıklar tarafından da gösterilebilir; oysa zorluk ve
sıkıntıya rağmen itaat, mü’minlere hastır. Kur’an’da münâfıkların
Allah yolunda girişilecek mücadeleyi zor görerek geride kaldıkları
bildirilir. Ancak, eğer “yakın bir yarar ve orta (zorlukta) bir sefer
olsa, geleceklerdir400. Mü’minin sahip olduğu en önemli özelliklerden
biri, itaatini her durumda korumasıdır. Rasûlullah bir hüküm
koymuş, bir karar vermişse, mü’min, kendi basit çıkarlarına aykırı
da olsa buna itaat eder. Kur’an, münafıklarla mü’minleri itaat konusunda
farklı davranışlarıyla bize tanıtır. 401
İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan
da kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber
bulunurlarsa her ikisi de eksiktir, yok sayılır. Bazı insanlar,
övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları yok” diye
bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi insan olduğu
vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı
397 24/Nur, 47
398 8/Enfâl, 20-22
399 29/Ankebut, 2-3
400 9/Tevbe, 41-42
401 24/Nûr, 47-54
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı
değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır.
Yani, itaatsizlik de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen
biri, isyan içinde demektir, isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları
olmasın.
Yine, Allah’a itaatla birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği,
itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz.
Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden
Allah’a imanın geçerli olmadığı 402 gibi, tâğuta isyan olmadan,
tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez.
Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden
kimse, O’na kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu
duyarak gösterecektir. İtaat olmadan cennet yoktur.403
Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak, onlara hayat verecek
şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir itaat. “Ey
iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve
Rasûlü’ne icâbet edin.” 404
Allah’a itaati terkeden isyankâr ve kendine zulüm/yazık
edenlere dünyevî cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir.
“Zâlimlerin bir kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”405 İnsanlar
bozuldukları, Allah’a âsi oldukları zaman, onların kötüleri
başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.” 406
Allah’a ve Rasûlü’ne itaat, namaz ve zekâtla da yakından ilgilidir:
“Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki size merhamet
edilsin.”407; “...Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 408
Allah’a gerçekten iman etmiş kimse, yaratılış amacının sadece
Allah’a ibâdet olduğu409 bilincindedir. O, namazını, ibâdetlerini,
hayatını ve ölümünü hep âlemlerin Rabbi için,410 O’nun rızâsı
doğrultusunda geçirmeye söz vermiştir. Mü’minin hayatı, tümüyle
ibâdet olduğundan/olması gerektiğinden, itaat ve isyanı da
402 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
403 4/Nisâ, 14
404 8/Enfâl, 24
405 6/En’âm, 129
406 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
407 24/Nûr, 56
408 58/Mücâdele, 1
409 51/Zâriyât, 56
410 6/En’âm, 162
İSYAN - İTAAT
- 113 -
namazına benzeyecektir. Namazı, Allah’ın istediği gibi kılmakla
nasıl ibâdet yapılmış oluyorsa, Allah’a herhangi bir konuda itaat
de ibâdettir. Namaz kılarken imama uyup itaat ettiği gibi, büyük
imam olan müslüman yöneticiye, yani ülü’l emre de öyle itaat
edecektir. Namaz kılarken, kendinden daha âlim ve takvalı olsa
da imamın yanlışına uymadığı, onu gerektiği şekilde düzelttiği
gibi, yöneticisinin de yanlışlarını ikaz edecek, düzeltecektir.
Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne
yaparsınız?” diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa
kalkıp “Allah’a ve Rasûlüne azıcık muhâlefet etsen, itaatten
kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz!” diye cevaplaması,
Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi, örnek alınma gereği duyulmadan,
sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
Bilindiği gibi, Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı
konuşmada şunları söyledi: “İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım
halde başınıza getirildim. İyi davranırsam bana yardımcı olun;
saparsam düzeltin beni. Doğruluk emanet, yalan hıyânettir. İçinizdeki
güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür.
İçinizdeki güçlü de, Allah’ın izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar
benim yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terketmesin; çünkü
onu terkeden bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür.
Allah’a ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a
âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:“Gökte ve yerde her ne varsa
hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Böyle olduğu
halde onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki O’na
döndürüleceklerdir.”411 Âyette “isteyerek” kelimesi “itaat” kelimesiyle
ifade edilmektedir. Bunun anlamı yerde ve gökte olan şeyler,
ister Allah’a gönülden teslim olarak itaat edici olsunlar, isterse
bundan hoşlanmasınlar; her şey O’na teslim olmak zorundadır.
Peki, gökler ve yeryüzü, gönül rızası ile severek ve isteyerek mi;
yoksa istemeyerek, zoraki ve mecburen mi Allah’a ve O’nun yasalarına
uyuyorlar? Cevabını, onları sadece dış görünüşüyle ve çok
yüzeysel ve de kısmî olarak tanıyan bizim verebilmemiz beklenmez.
Tüm yarattıklarını en iyi tanıyan O’dur. “Hiç yaratan bilmez
mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”412
Öyleyse cevabı O’ndan öğrenelim: “Sonra buhar halinde olan göğe
yöneldi, ona ve yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi. Her
411 3/Âl-i İmrân, 83
412 67/Mülk, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
ikisi de: ‘İsteyerek/itaat ederek (tâiîn) geldik’ dediler.”413 Burada dünyanın
ve göklerin Allah tarafından kendilerine yüklenen görevlerin
gereğini isteyerek, seve seve yerine getirdikleri vurgulanmaktadır.
Bu âyette geçen “kerhen = istemeden, zorla” ifadesinin karşıtı,
itaat kelimesinin kökü olan “tav’an = isteyerek” kelimesi olduğu
gibi; aynı zamanda “isteyerek” anlamı verilen “tâiîn = gönülden
itaat ederek” kelimesinin kullanılışıdır. Bu kullanım, Kur’an’ın
itaat kavramı hakkındaki mantığını gösterir: İçlerinde, hoşlanmadıklarını
gösteren bir sıkıntı duyarak, gönülsüz bir şekilde uyar
gözükmenin “itaat” olarak kabul edilmediği; ancak, gönülden
boyun eğerek, tam bir teslimiyetle414 boyun eğmeye “itaat” dendiğidir.
Bu özellikleri taşımayan, yani gönülden ve severek yapılmayan
bir uymanın/zarurî teslimiyetin, itaatkâr mü’minlerin değil;
münâfıkların tavrı olduğudur.
Allah’a itaat, evrenle uyum içinde ve onlarla kardeş olup bütünleşmedir.
İnsan dışında bütün varlıklar Allah’a itaat etmektedirler.
Bütün evren, gökler, yer ve buralarda bulunanlar, Allah’a
teslim olmuşlar, O’na secde etmişler ve O’nun emrine itaat edip
uymuşlardır 415. “Sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar (kalpleriniz)
şimdi katılıkta taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var
ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır/
kaynar(gözyaşı döker). Taşlardan bir kısmı da haşyetle, Allah korkusuyla
yukarıdan aşağı düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil
değildir.”416;“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu,
Allah korkusundan huşû ile baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu
misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”417 İnsan kadar yüce vasıflarla
donatılmamış, yer ve gök Allah’a isteyerek itaat ettiği, bu
coşkusunu sergilediği halde, insanın itaat etmemesi uygun olur
mu? O takdirde en güzel biçimde yaratılan418 insanın, yeryüzüne
halife419 olması mümkün olur mu? O zaman esfel-i sâfilîn/aşağıların
en aşağısına420, en alçak yere/cehenneme lâyık olmaz mı?
Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi itaat, Allah’ın ve Rasûlü’nün
verdiği hükme rızâ göstererek gönülden bir teslimiyetle boyun
eğme anlamını taşımaktadır. Allah’a ve Peygamber’e gösterilecek
itaatin; zoraki, yapmacık, gösteriş için, istemeye istemeye
413 41/Fussılet, 11
414 4/Nisâ, 65
415 3/Âl-i İmrân, 83; 13/Ra’d, 15; 41/Fussılet, 11
416 2/Bakara, 74
417 59/Haşr, 21
418 95/Tîn, 4
419 2/Bakara, 30
420 95/Tîn, 5
İSYAN - İTAAT
- 115 -
yapılması itaat sayılmaz. İtaatin içten, gönülden gelmesi gerekir.
Mü’min, peygamberin yolunun, onun sünnetinin doğru olduğuna
kesin olarak kanaat etmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ve sıkıntı
duymamalıdır. Gönülsüz bir itaat, Kur’an’da imansızlık göstergesi
olarak değerlendirilir: “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe
iman etmiş olmazlar.” 421
Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirmek, insanın küfrünü
gerektiren bir durumdur: “De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer
yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 422 Mutlak otorite
Allah’tır. O’nun izni, bir şeyi meşrû, helâl, mubah kılar; izin vermediği,
yasakladığı bir şeyi de meşrû ve normal kabul etmek, mutlak
ve nihâî otorite olan Allah’ın bu yetkisini başkalarına vermektir.
“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları
mı vardır?” 423 Allah’ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte
Allah’tan başkasına, Allah’ın kendilerine itaati yasakladıklarına
yönelerek onların icat ettiği İslâm’a ters kuralları benimseyerek
onlara itaat eden kimse, diliyle farklı iddiada bulunsa da, şirk içindedir.
Allah’tan başkasına ve O’nun izin vermediği kişi ve ilkelere itaatin,
insana huzur vermediği nice acı tecrübelerle görülmektedir.
Allah’a ve Allah rızâsı için O’nun müsaade ettiklerine itaat, hayat
verici, mutlu edici, iki cihanda aziz eden bir itaattir. Dünyada huzur
ve âhirette kurtuluş ancak bu itaatle gerçekleşir. Çünkü itaat,
imanın gereğidir. Allah’a itaat etmeyen, Rasûlullah’tan, müslüman
emir sahiplerinden, ya da kâmil mü’minlerden ayrı bir yola
sapan kimsenin varacağı yer, cehennemdir: “Kendisi için doğru yol
belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan
başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o,
ne kötü bir yerdir.” 424 “Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
alçaltıcı bir azâb vardır.” 425
Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların fesat ve
kargaşadan kurtulmaları için, düzen ve âdil otoriteye, sadakat ve
itaate zaruret vardır. İnsanlar toplum halinde tâatsiz yaşayamaz.
Problem, kime ve niçin itaat edilmesi konusunda düğümlenir.
421 4/Nisâ, 65
422 3/Âl-i İmrân, 32
423 42/Şûrâ, 21
424 4/Nisâ, 115
425 4/Nisâ, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
İnsanların, kendileri gibi zaaflara sahip, bazı konularda kendilerinden
daha kötü bir insana itaat etmeleri, kısmî faydaları yanında
daha büyük zararlara yol açmaz mı?
Tarihten günümüze binlerce defa görülmüştür ki, zulmün,
diktatörlüğün, tuğyanın, müstekbirliğin, sömürünün, yani şirk ve
küfrün bütün farklı çizgilerinin temel sebebi, otorite hususu, emir
ve itaat konusundaki gayr-ı meşrû/bâtıl ve yanlış anlayışlardır. İnsanın
insana ilâhlık taslamasına, onu emir kulu kabul edip istediği
gibi yönetip yönlendirmesine kim izin vermektedir? Özgürlük ve
demokrasi taraftarları da bu konuda, insanın şerefini koruyan ve
zulmü önleyen tatmin edici cevaplar verememektedir. İtaatsiz yaşanmıyor
ve insana itaat de nice probleme sebep oluyorsa, çözüm
nedir?
Tartışılmaz üstünlüğü olan, tüm insanlardan daha yüce, insandaki
eksiklik ve yetersiz bilgi, zulmetme eğilimi gibi hiçbir zaafı
olmayan, insanın her yönünü insandan daha iyi bilen Allah’a itaatin
dışında bir çözüm olamaz. O, hem insanları, hem tüm evreni
yaratan ve onlara hükmedendir. İtaat edilmeye lâyık tek varlıktır.
Allah’ın dışında mutlak itaat edilmeye lâyık kimse yoktur; O’ndan
başkasına itaat, ancak O’na itaat sayıldığı yerlerde, yani yetkisini
ve sınırını O’nun belirlediği ve O’na itaat edenlere itaat ölçüsünde
doğru olacaktır. O’nun dışında kimse kimseye rablik yapamaz,
ilahlık taslayamaz. İnsanların insanlara haksız hükmü tahakkümü
doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir.
Şu bunalım çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak,
saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için
bundan başka çözüm yoktur.
Nerdesin Ey Güzel İsyan?
Olumlu İsyan: Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken
yerlere gösterildiğinde cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle
büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış düşmanlara, iç düşmanlara,
şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya münâfığa, yani her
çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsaade etmediği durumlardaki
isyan ise, fesattır, fitne ve terördür. İsyanın gerektiği yerleri tespit,
İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice
cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör
ve fundamentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de,
namaz kılmayan veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi
Allah’a isyankâr, yani fesatçı, terörist bir kimse kabul edilir.
Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati
şiar edindiği yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek
İSYAN - İTAAT
- 117 -
olduğu gibi; şirkin ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre
şartlarında mü’mine yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik” , yani
“dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!” demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır.
İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın temel tavrı ile
İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette aynı değildir.
Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye
döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan,
manası şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan
adları değiştirirdi426. Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan
eden kadın” anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir.
Müslüman olmuş bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.)
onun adını Cemile olarak değiştirdi ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.
427. Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen “Firavun’un
hanımı” nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan övgüyle söz
etmiştir 428. Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış olmaz:
İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat
edenlerden teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük
bir yanlıştır. Ama Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin
egemen olduğu ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak;
dünyevî açıdan riskli olsa da en temel, kurtuluş için en emin tavır,
Rasûlullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru yoldur.
Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından
her çeşit tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören,
“gelene ağam, gidene paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz,
dolayısıyla kişiliksiz insan değildir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan
bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen,
silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler” etrafını kuşattığından,
en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara karşı mücadele
ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i
anilmünker” yapmak mecburiyetindedir. Tevhid eri olabilmek için;
Allah’ın dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî,
fikrî, nefsî... alanlardaki tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun
her tezâhürüne, endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin
her çeşidine tavır almak olmazsa olmaz bir zarûrettir. Muvahhid
olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca ölmek için tâğutlara,
zorbalara, ilahlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası Allah’a
itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır takınılmadan,
izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min
426 Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
427 Müslim, Âdâb 14, 15; İbn Mâce, Edeb, hadis no: 3733; Tirmizî, Edeb, hadis
no: 2840; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
428 Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
ölmek de mümkün değildir429. Trafik ışığı olarak kırmızı lamba konusunda
itaatsizliğin cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu
helal-haram hududuna itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır
dersiniz?
İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı.
Küfre isyan edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
Zâlim otoritelere karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel
destanlarını tevhid yolunun önderleri yazmıştır. Nemrutlara itaat
etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara başkaldıran Mûsâ,
câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki ve en güzel
savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed...
Yeşiller, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri...
kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları
kırkı bulur bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran,
sloganlar atıp tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana
giden yolu açanları sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak
masal gibi değerlendirirler. Onların çoğu, zenginliğin
ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde dünyevîleşme çarkında
veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere hoşgörüler
dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya özen
göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini
ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip,
suya sabuna karışmadan temizlik(!) peşinde.... Allah’a iman ettiği
halde tâğuta kulluk yapmak, küfre dolaylı da olsa hizmet etmek,
Allah’a itaat etmeyene muhâlefet bile yapamadan ot gibi yaşayıp
gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire itaat edip emir
kulu olmak, bütün bunlar Allah’a hakkıyla kul olmak isteyen bir
müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken,
üstad Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize
edilmiş bulabileceği bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve
bu dengenin kayboluşunu şöyle açıklar:
“Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan
sonra cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği
işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve
onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi
ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle bulunduğu yerden kımıldamıyor,
eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri
bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları düzelt’
diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu
429 2/Bakara, 256
İSYAN - İTAAT
- 119 -
kötü işten kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği
yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir
şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez
tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini
söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı
ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından böyle davrananların
kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için
kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz
kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok
acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğünüz
zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar’ dersiniz. Bu
yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek
yatar. 430
Bir örnek de M. İslâmoğlu hoca’dan: Allah’a inandığını söylediği
halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu askerin durumu
gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı verdikten
sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle
komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya
inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır.
İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların
cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.431
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
uzaklaşmasına sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her
şekilde kuşatılan günümüzün müslümanı, müslüman kalmak ve
müslüman ölmek için ateşten gömlek giymeye hazır olmalıdır.
“Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu
iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat ve isyan sınavlarını
başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi
isyandır.
Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik”
deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş,
kural ve kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!”
deyip sözünün eri olan cihad erlerine selâm olsun.
İsyanınız kâfirlere, tâğut ve zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz
Rabbinize olsun!
430 Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77, Mevdûdi’nin Fundamentals
Of İslâm adlı eserinden naklen
431 M. İslâmoğlu, İman Risâlesi, 345
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
İsyan ve İtaatle İlgili Âyet-i Kerimeler
A İsyan Kelimesinin Kökü Olan A-s-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 32 Yerde:) 2/Bakara, 61, 93; 3/Âl-i İmrân, 112, 152; 4/Nisâ, 14,
42, 46; 5/Mâide, 78; 6/En’âm, 15; 10/Yûnus, 15, 91; 11/Hûd, 59, 63; 14/
İbrâhim, 36; 18/Kehf, 69; 19/Meryem, 14, 44; 20/Tâhâ, 93, 121; 26/Şuarâ,
216; 33/Ahzâb, 36; 39/Zümer, 13; 49/Hucurât, 7; 58/Mücâdele, 8, 9; 60/
Mümtehıne, 12; 66/Tahrîm, 6; 69/Haakka, 10; 71/Nûh, 21; 72/Cinn, 23; 73/
Müzzemmil, 16; 79/Nâziât, 21.
B İtaat Kelimesinin Kökü Etâa Fiili ve Değişik Çekimlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 74 Yerde:) 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 32, 50, 100, 132,
149, 168; 4/Nisâ, 13, 34, 46, 59, 59, 64, 69, 80, 80; 5/Mâide, 7, 92, 92; 6/
En’âm, 116, 121; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 90;
23/Mü’minûn, 34; 24/Nûr, 47, 51, 52, 54, 54, 54, 56; 25/Furkan, 52; 26/
Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 150, 151, 163, 179; 29/Ankebût, 8; 31/
Lokman, 15; 33/Ahzâb, 1, 33, 48, 66, 66, 67, 71; 40/Mü’min, 18; 43/Zuhruf,
54, 63; 47/Muhammed, 26, 33, 33; 48/Fetih, 16, 17; 49/Hucurât, 7, 14, 17;
58/Mücâdele, 13; 59/Haşr, 11; 64/Teğâbün, 12, 12, 16; 68/Kalem, 8, 10; 71/
Nûh, 3; 76/İns3an, 24; 96/Alak, 19.
C İsyan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah’a İsyan: 4/Nisâ, 14; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe, 63; 13/Ra’d, 18;
72/Cin, 23.
b Peygamber’e İsyan: 4/Nisâ, 14, 42, 80, 115; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe,
61, 63; 22/Hacc, 78; 33/Ahzâb, 36; 72/Cin, 23.
c Şeytan İsyanı Emreder: 2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118-119; 6/En’âm, 128;
7/A’râf, 200 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82-83.
d Haksız İsyan ve Haksız Tecavüz: 7/A’râf, 33.
D İtaat Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah’a İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 69-70; 5/Mâide,
92; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 13/Ra’d, 18; 24/Nûr, 52, 54; 33/Ahzâb,
71; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 64/
Teğâbün, 12.
b Peygamber’e İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 31-32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 64, 69-
70, 80; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157-158; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 24/
Nûr, 51-52, 54, 56; 33/Ahzâb, 36, 71; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/
Mücâdele, 13; 59/Haşr, 7; 64/Teğâbün, 12.
c Müslüman Emir Sahiplerine İtaat: 4/Nisâ, 59; 6/En’âm, 165.
d Mü’minlerin İtaati: 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 16-17; 6/En’âm, 165; 24/
Nûr, 51.
e İtaat Edenlerin Özellikleri ve Mükâfatı: 22/Hacc, 34-35.
f Kâfirlere İtaatten Sakınmak: 3/Âl-i İmrân, 149; 18/Kehf, 28; 25/Furkan, 52;
28/Kasas, 86; 33/Ahzâb, 1-3, 48; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsan, 24; 96/Alak, 19.
g Münâfıklara İtaatten Sakınmak: 33/Ahzâb, 1-3, 48.
E Biat (İtaat Sözü Vermek)
a Peygamber’e Biat Etmek: 48/Feth, 10, 18.
b Biatı Bozmak: 48/Feth, 10.
c Rıdvan Biatı: 5/Mâide, 7; 48/Feth, 10, 18-21.
d Mekke’nin Fethi Günü, Peygamberimiz’e Kadınların Biatı: 60/Mümtehine, 12.
İSYAN - İTAAT
- 121 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 342-345
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 370-373
3. Fî Zılâlil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 481-484
4. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 234-235; 244-245
5. Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 521-557
6. Peygamberimizin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s.
69-79
7. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 206-216; 267-274
8. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 320-323, 386-387
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 94-101
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 425-519
12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 32-35
13. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
14. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 331-340
15. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 70-75, 80
16. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 528-536
17. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 89-99
18. Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y. s. 221-244
19. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 342-353
20. Kur’an’da İnsan ve Toplumu, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 91-98, 249-259
21. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 173-177; 178-182
22. İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir, Fethi Yeken, Özgün Y.
23. Evet Adım İsyan, Nazrul İslâm, Fide Y.
24. İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu, Dergâh Y.
25. İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Erich Fromm, Yaprak Y.
26. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
27. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
28. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l Hasan Ali Nedvî, Akabe Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -20-
BEL’AM
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
BEL’AM
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-20-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Âlimler ve âmirler… Sağlam olurlarsa bütün toplumun sağlam olacağı iki ana direk. Sorumlu olduklarını unutup sorunlu olurlarsa, toplumlarının sorunları bitmeyecek, feci sonları yaklaşacaktır. Âlimler âmirlerin emrine girdiklerinde hem kendileri, hem âmirleri ve hem de toplum ifsad olur. Karşılığında alınan ücret, âhirette kaybettiklerinin yanında semenen kalîlâ, çok az bir karşılık olur. Ahmakça bir tercihtir bu. Ama maalesef tarihten günümüze bu ahmaklıkları yapmayanlar yok denecek kadar az olmuştur. Kur’an’da ismi geçmemesine rağmen, özellikleri anlatılan Kitab bilgisine rağmen azgınlaşan kimse için Tevrat’taki isim meşhur olmuştur: Bel’am. Bel’am, bir şahıs olmaktan ziyade bir karakter, bir tip rolü üstlenir. Her devirde dünyevîleşen, dünyayı âhirete değişip tercihini fânîden yana yapan zihniyetin adı Bel’am veya Sâmirî’dir.
Devletin gönüllü kölesi, esiri olan Bel’am, A’râf sûresinde köpeğe benzetilir. Önüne atılan bir kemik uğruna zâlim sultanlara bekçiliği ve sâlih insanlara hırlamayı sürdüren köpektir onlar. Cuma sûresinde eşeğe benzetilen tip de yine taşıdığı ilimden yararlanmayan benzer özellikleri gösteren karakterdir.
Devlet yöneticileri, pek severler kendilerine ve düzenlerine hizmette kusur etmeyen bu yalaka tipleri. Eskiden saray mollası denilen şimdiki ifade ile devlet âlimi, daha doğrusu emir kulu olan bu devlet memurları, Allah’ın seçkin kulu olmak yerine, zâlim rejimin askeri, bekçisi, hizmetçisi olmayı tercih etmiş bir din tüccarıdır. Günümüzde hazır Yâsin, okunmuş Kur’an hatmi satan, mevlitçi, menfaatçi tipler, düzenin dinine hizmet ederken Allah’ın dinine ne kadar ihanet ettiklerini düşünmüyorlar bile.
Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan, Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismidir Bel’am. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul etseler de, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Tarihselciliği savunurlar, dinin ahkâmının günümüzde uygulanma zarûretini görmezlikten gelirler. Günümüzde, zâlim devleti güçlendirecek tarzda resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmet ettirmeye
çalışan çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar, tâğut’a itikad ve iman etme noktasında titizdirler. Kraldan fazla kralcıdırlar. Hakla bâtılı karıştırıp sentez yapmaktan çekinmezler. Tevhid, şirk, irtidâd, tâğut gibi itikadî; demokrasi, anayasa, meclis, parmak hesabıyla kanun koyma, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeme gibi şirk ahkâmı; fâiz, kredi, borsa gibi ekonomik; okullardaki tören denilen âyinler ve vahyi reddeden müfredat ve müşrik insan yetiştirme sistemi gibi eğitim konularında bu alanlarla ilgili İslâm’ın kırmızı çizgilerini açıklamaktan korkarlar, ketm etmenin lânetlik suçunu işlemekte bir beis görmezler.
İşte bu gaflet cephesinin içyüzü, bu kitabın sayfalarında…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
BEL’AM:
Bel’am Kimdir? / 10
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse / 12
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi / 15
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık / 18
Bel’am; Bir Din Tüccarı / 19
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler / 22
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu / 26
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet / 35
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler / 52
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi / 72
İlme İhânet Edenler / 83
- 9 -
BEL’AM:
KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
•
Bel’am Kimdir
•
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
•
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
•
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
•
Bel’am; Bir Din Tüccarı
•
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
•
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
•
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
•
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
•
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
•
İlme İhânet Edenler
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.”
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.”
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 1
1 7/A’râf, 175-178
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların
(Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca
kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış
olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu
doğru yola iletmez.” 2
Bel’am Kimdir?
Bel’am; Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat
etmiş olan ilim adamıdır. A’râf suresinin 175-176’ncı âyetleri
münâsebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan
Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’nın, İsrâiloğulları’ndan,
Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş,
ilim ve irfan sahibi, duâsı müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı
bulunan ve fakat sonradan itaatsizliğe düşmüş bir kimse olduğu
şeklinde rivâyetler vardır. Her ne kadar Lût’un (a.s.) kızlarından
biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun yahûdiler tarafından
müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir.
3
Bel’am’a konu teşkil eden âyet meâlleri şöyledir: “Onlara, şeytanın
peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan
olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık;
fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan
da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu
kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 4
Bel’am’la ilgili olarak İslâmî kaynaklarda şunlar anlatılmaktadır:
“Rivâyete göre Mûsa (a.s.), Ken’âniler’in Şam’daki topraklarına
girmişti. Bu sırada Bel’am, el-Belkâ köylerinden Bal’â’da bulunuyordu.
Ken’âniler’den bazıları Bel’am’ın yanına gelerek: “Ey
Bel’am, Mûsa İbn İmrân İsrâiloğulları’nın başında olduğu halde
bizi yurdumuzdan sürmek ve öldürmek üzere geldi. Bizim ülkemize
İsrâiloğulları’nı yerleştirecek. Senin kavmin olan bizlerin ise
yerleşecek bir yerimiz yok. Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin.
Onları defetmesi için Allah’a duâ et”, dediler. Bel’am: “Yazıklar
olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü’minler de onunla
beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana
Allah öğretti” diye red cevabı verdi. Kavmi duâ etmesi hususunda
2 62/Cum’a, 5
3 Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî,
Mefâtîhu’l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, “Bel’âm İbn
Bâura” Mad.
4 7/A’râf, 175-176
BEL’AM
- 11 -
ısrar ettiler. Bel’am da eşeğine binerek, İsrâiloğulları’nın çıkmakta
olduğu dağa doğru ilerledi. Bu dağ, Husban dağıdır. Biraz gittikten
sonra eşeği yere çöktü. Eşeğine binerek biraz ilerledikten
sonra hayvan yine çöktü. Bel’am biraz evvelki gibi hareket ettikten
sonra tekrar hayvanına bindi. Biraz yol alınca eşek yine çöktü.
O, yine eşeği yerinden kalkıncaya kadar dövdü. Nihâyet eşek,
Bel’am aleyhinde bir delil teşkil etsin diye, Allah’ın izni ile konuşarak
şöyle dedi: “Ey Bel’am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde
durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah
elçisi ile mü’minler senin kavmin aleyhinde duâ etmektedirler.”
Fakat Bel’am, buna aldırış etmeden eşeğini döverek yoluna devam
etti. Nihâyet eşek onu Husban dağına çıkardı, Mûsâ’nın (a.s.)
ordusunun ve İsrâiloğulları’nın karşısına götürdü. Bel’am onlara
bedduâ etmeye başladı; fakat İsrâiloğulları’na beddûa ederken
Allah onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi. Yanında bulunan
halk, onun kendi aleyhlerine bedduâ etmekte olduğunu görünce:
“Ey Bel’am! Ne yaptığını biliyor musun? Sen İsrâiloğulları’na hayır
duâda, bize bedduâda bulunuyorsun” dediler. O: “Ben bunu kendi
ihtiyarımla yapmıyorum, Allah dilime hâkim oldu” dedi. Bunun
üzerine dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. Sonra kavmine:
Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan
başka çare yoktur...” dedi. 5
Her ne kadar müfessirler âyetlerin nüzûl sebebi olarak daha
çok Bel’am’ın ismi üzerinde durmuşlarsa da, sözkonusu âyetlerle
anlatılmak istenenin Bel’am olduğu yolundaki rivâyetleri ve
onunla ilgili olarak anlatılan kıssaları doğrulayacak -güvenilir- hiç
bir eser yoktur. Aynı şekilde yalnız Bel’am’ın, âyetlerin nüzulüne
sebep teşkil etmiş olması da doğru değildir. 6
Öte yandan, âyetlerde bahsi geçen kişinin, Bel’am’ın dışında,
Ümeyye İbn Ebi’s-Salt, er-Râhib Ebû Amr, İsrâiloğulları’ndan duâsı
makbul bir kişi, münâfık olan her kişi veya yahûdi, hristiyan ve
haniflerden olup da Hakk’tan ayrılan herkes olduğu şeklinde de
rivâyetler vardır. 7
Öyle anlaşılıyor ki âyetler, Bel’am ve hareketleri itibariyle
onun gibi olan herkese şâmildir. Çünkü Allah’ın âyetlerini
5 Taberî, a.g.e., IX, 124-126; Râzî, a.g.e., XV, 54; İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-
Târih, Beyrut 1385/1965, I, 200 vd; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Riyad
1966, I, 322 vd.
6 Kasımî, Mehâsinü’t-Te’vil, VII, 2906
7 Taberi, a.g.e., IX, 119 vd; Râzî, a.g.e, XV, 54; Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut
1366/1947, II, 78; Mes’üdî, Mürûcü’z-Zeheb, Mısır 1384/1964, I, 52; İbni Kesir,
a.g.e., I, 322
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
yalnız bir veya birkaç kişiye hasretmek doğru olmaz; onlar geniş
kapsamlıdırlar. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu;
Bel’am’la ilgili olarak söylenen ve İslâmî kaynaklara girmiş olan
bilgilerin büyük çoğunluğunun İsrâiliyyâta dayanmış olmasıdır.8
Çünkü İslâmî kaynaklarda zikredilen bilgiler -bazı isim ve ifade
değişiklikleri hâriç- Kitab-ı Mukaddes’te geçen bilgilerin tamamen
aynısıdır. 9
Ancak Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini
tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere
yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve
asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir.
İnsanları “Allah (c.c.) adını kullanarak”’ aldatan, hevâ ve heveslerini
tatmin için “Tevhid akîdesini” tahrip eden “Bel’am’ın”
etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan
güç, “Bel’am”dır.
Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a
küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan
ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan,
Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi
Bel’am’dır. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği
hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi”
gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi
kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmetçi kılmaya çalışan
müesseseler olmak üzere, çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar
“çok dindar” görünmekle birlikte, tâğut’a itikad ve iman etme
noktasında titizdirler. “Ulü’l-Emr” kavramını İslâm’a karşı ayaklanan
güçlere izâfe ederek, mü’minleri yanıltırlar. İşte bunlar çağdaş
Bel’am’lardır. 10
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
Bel’am, Tevrat ve İslâmî kaynaklarda, önceleri iyi bir mü’min
iken, daha sonra Hz. Mûsâ ve kavmi aleyhine hile tertiplediği için
cezâlandırıldığı rivâyit edilen kişidir. Müfessirlerın çoğunluğuna
göre Kur’ân-ı Kerim’de ismi zikredilmeksizin, 7/A’râf, sûresinin
175-176. âyetlerindeki ifadelerde kendisinden söz edilen kişi Belam
bin Bâûrâ’dır. Kaynaklarda Bel’am, Bel’âm, Bel’âm bin Bâurâ,
Bel’am bin Eber veya Bel’âm bin Bâûrâ’ şeklinde kaydedilen bu
8 D. B. Macdonald, İ A, II, 464-465; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Ankara
1979, s. 242
9 Kitabı Mukaddes, İstanbul 1981, Sayılar XXII, 2-41; XXIII 1-30; XXIV, 25;
XXII, 16; Yeşu XXIV, 9
10 Ahmed Güç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 221-222
BEL’AM
- 13 -
kişi,11 Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçmektedir.12 Ve peygamber13
diye takdim edilen Bel’am’ın kehânetlerine büyük önem
verilmektedir.14 Bel’am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivâyet
halinde nakledilir ki, bu rivâyetler birbirinden farklıdır.15 Elohist
denilen rivâyete göre o Ârâmî veya Amorî bir kâhindir. Tanrı’ya
inanmakta ve O’ndan ilham almaktadır. Moab Kralı Balak’ın
İsrâiloğulları’na lânet etmesi husûsundaki ısrarlarını ancak Tanrı
tarafından müsaade edilince kabul eder.16 Yahvist denilen rivâyete
göre ise o Midyanlı (Medyen’li) bir kâhin olup17 Balak’ın dâvetine
Tanrı’nın izni olmaksızın icâbet etmiştir.18 Tevrat’taki kıssaya
göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrailoğulları’nın çölde Ken’an
diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır.
İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel’am’ı dâvet
eder. Zira Bel’am’ın mübârek kıldığı mübârek olmakta, lânetlediği
ise lânetlenmektedir.19 Bel’am ise Rabden alacağı emre göre hareket
edeceğini bildirir; ne var ki bu konuda kendisine müsâade
verilmez. Moab kralının ikinci defa ısrârı üzerine yine Rabbe
danışan Bel’am’a bir rivâyete göre gitme izni verilir,20 diğer bir
rivâyete göre ise o, izin verilmeksizin yola çıkar.21 Yolda eşeği melek
tarafından durdurulur. Sonra yoluna devam eder ve Balak’a
sadece, Allah’ın kendisine söyleteceği şeyleri söyleyebileceğini
ifâde eder. Söylediği dört meselin hepsinde de kralın beklediğinin
aksine, İsrâiloğulları’na lânet edeceğine onları mübârek kılar.22
Bel’am, Allah’ın lânet etmediğine lânet edemeyeceğini, Rabbin
bedduâ etmediğine bedduâda bulunamayacağını, O’ndan emir
aldığını, Allah’ın sözlerini işittiğini, yüce olanın bilgisini bilen kişi
olduğunu, Rabbin sözünden öteye geçemeyeceğini ifâde eder.23
Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel’am’ın İsrâil’e düşman
olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla
zinâ ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde Bel’am’ın
bir hilesi olarak gösterilir.24 Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı ka-
11 Taberî, Tefsir, IX/82; Kurtubî, Tefsir, VII/319
12 Sayılar, 22/5), Kâhin (Yeşu), 13/22
13 Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15
14 Sayılar, 22/6
15 Sayılar, 22-24
16 Sayılar, 22/5-21
17 Sayılar, 31/8
18 Sayılar, 22/22-34
19 Sayılar, 22/6
20 Sayılar, 22/20
21 Sayılar, 22/22
22 Sayılar, 23/7-10, 18-24; 24/3-9, 15-24
23 Sayılar, 23/8, 20; 24/4, 12, 16
24 Sayılar, 31/16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
dınlarla zinâ etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini
sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezâlandırılacaklarını
öğreten Bel’am’dır.25 Bel’am ile ilgili kıssada bu husûsa yer verilmez,
ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zinâ ettikleri, onların
ilâhlarına eğildikleri ifâde edilir.26 Bel’am İsrâiloğulları tarafından
öldürülmüştür. 27
İslâmî kaynaklar umûmiyetle yukarıda meâli verilmiş olan
7/A’râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin
Tevrat’ta da zikredilen Bel’am bin Bâûrâ olduğunu, söz konusu
âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâîloğulları’ndan bahsedilmesinin
de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye bin
Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu’mân bin Sayfî er-Râhib olduğuna dâir
görüşler de vardır. 28
İslâmî kaynaklarda Bel’am bin Bâûrâ ile ilgili çeşitli rivâyetler
yer almaktadır. Bu rivâyetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı
Kerim’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla
savaşmak için hazırlanması üzerine Bel’am’ın kavmi ona durumu
anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için duâ etmesini isterler.
Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan
Bel’am bu isteği reddeder. Allah’ın kendisine Mûsâ’ya bedduâ
konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri
çevirirse de, kavmi onu hediyelerle kandırıp bedduâ etmesini sağlarlar.
Ancak Allah bu bedduâyı onun kavmine çevirir; Bel’am’ın
da Allah tarafından bir cezâ olmak üzere dili göğsüne doğru sarkar.
Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel’am, hiç olmazsa
kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na
karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim, kadınları
süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına
gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten
Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zinâ etmiş ve bu yüzden
İlâhî bir cezâ olmak üzere baş gösteren vebâ salgınında 70.000
kişi ölmüştür. 29
Bir başka rivâyete göre ise Bel’am Hz. Mûsâ’ya bedduâ edemeyeceğini,
çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha
gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a’zam’ı okuyarak Hz.
Mûsâ’nın şehre girmemesi için duâ etmiş, duâsı kabul olunmuş ve
25 Vahiy, 2/14
26 Sayılar, 25/1-3
27 Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22
28 Taberî, Tefsir, IX/83, Kurtubî, Tefsir, VII/320, İbn Kesîr, Tefsîr, III/507; Sa’lebî,
Arâisu’l-Mecâlis, s. 182
29 İbn Kesîr, Tefsir, III/511; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
BEL’AM
- 15 -
böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ,
Bel’am’dan ism-i a’zam ile imanın alınması için duâ etmiş ve ilgili
âyette belirtildiği gibi Bel’am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır. 30
Bel’am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken’ânîler’den veya Yemenli olduğu,
ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a’zam”, “suhuf”
veya “kitap” olduğu da rivâyet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik
verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik
verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından
bu rivâyete itibar edilmemektedir. 31 gerekmektedir.
Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel’am bin Bâûrâ
olduğuna dâir bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten
sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade
edilmektedir. Mutasavvıflar ise Bel’am bin Bâûrâ’yı, kibir ve
dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak
takdim etmektedirler. 32
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
Bel’am’la ilgili olduğu değerlendirilmesi yapılan âyet meali
şudur: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan
olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik.
Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun
durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp
solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin
durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 33
Âyetlerde, Hz. Peygamber’den, geçmişte yaşanmış bir olayın
kahramanını anlatması isteniyor. Olayın kahramanının adı geçmiyor.
Onun yerine, tavır ve davranışı geçiyor. Kur’an’ın üslûbu budur.
Nedeni de, dikkatler özel isimler, özel yerler, özel zamanlar
ve toplumlar üzerinde değil de, tavırlar üzerinde yoğunlaşması
içindir. Âyetin çizdiği hastalıklı tipin belirgin özellikleri şunlardır:
Kendisine mûcize, vahiy, kitap, ya da birtakım olağanüstü ve herkeste
olmayan yetenekler verilen bir ulu, önder ve âlim kişi, daha
önce bu İlâhî ödülü hak eden bir davranış içerisinde olduğu halde
sonradan bozuluyor. Kendisine verilen âyetlerle amel etmeyip
onlara sırtını dönünce, şeytanın askeri oluyor. Vahiyden uzaklaştıkça
azgınlaşıyor. Âyetleri ihtirasları uğruna kullanıyor.
30 Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
31 Kurtubî, Tefsir, VII/320; İbn Kesir, Tefsir, III/509
32 Encyclopédie de l’İslam, Leiden, 1954, I/1014; Ömer Faruk Harman, TDV
İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 389
33 7/A’raf, 175-176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
Azgınlığının temel sebebi makam-mevkî, mal-mülk, şöhretservet
sevdâsı. O, dünyalığı Allah’a tercih edip Allah’ın verdiği
âyetleri menfaat temininde kullanınca, Allah da ona verdiği
âyetleri, o âyetlerle gelen tüm meziyet ve faziletleri alıyor. Adam
şahsiyetini kaybederek, “köpek gibi”, bir çanak yal uğruna her
türlü zillete eyvallah eder hale geliyor. Kovsan da, sevsen de, dövsen
de onun için fark etmiyor. Tabiatı köpekleştiğinden, kendisini
tutanla kendisini iten arasındaki farkı göremeyip, her ikisine
de dilini sarkıtıp soluyor. Âyette yapılan bu keskin tasvir, “İşte
âyetlerimizi yalanlayanların hali budur” cümlesiyle tamamlanıyor. Hz.
Peygamber’e de bu kıssayı anlatması emrediliyor ki, bu âyetlerin
nâzil olduğu Mekke döneminin sonlarında tıpkı bu adam gibi bilgi
ve hikmet sahibi olup da ilmini şeytana satan kimseler “belki
düşünür, öğüt alırlar” diye...
Âyette geçen şahsın gerçek kimliği hakkında farklı rivâyetler
var. Bel’am bin Baura (Eber), Ümeyye bin ebi’s-Salt es-Sakafî, Ebû
Amir bin Sayfî bu isimlerin başında geliyor. Bel’am, âyette anlatılan
kıssanın gerçek sahibi ve mâzideki sebeb-i nüzûlü, Ümeyye
bin Ebi’s-Salt, haldeki sebeb-i nüzûlü, Ebû Amir ise istikbaldeki
sebeb-i nüzûlüdür.
Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin
büyük bir çoğunluğu, kıssası anlatılması istenen bu adamın,
Benï İsrail bilginlerinden Bel’am bin Baura olduğunu kabul ederler.
Mücâhid, Abdullah bin Amr, Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır
diyorlar. Said bin Müseyyeb ise Ebû Âmir’de karar kılıyor. 34
Tevrat ve İncil’de Bel’am, Boer oğlu Balam olarak geçer. 35
İslâmî kaynaklarda anlatılan rivâyetler de, Tevrat’ta verilen Bel’am
portresiyle uyuşmaktadır. Tevrat’ta anlatılanları biraz daha detaylandıran
İslâmî rivâyetler de Bel’am’ın resmî din adamı kimliğini
tescil eder. Duâsı makbul bir bilgin olan bu kişi, kavminin ısrârı
üzerine Hz. Mûsâ’ya bedduâ etmiş, o yüzden dili göğsüne kadar
sarkmış.
Moab’lılar, “onlara bedduâ et” dediler. O dedi ki: “Benim
elimde olmayan bir şeyi bana emrediyorsunuz.” Onlar dediler:
Eğer Rabb’in onlara bedduâ etmenden hoşlanmazsa daha önce
olduğu gibi bundan seni alıkoyacaktır.” Başladı İsrâiloğullarına
bedduâya. Lâkin onlara bedduâ ederken dili sürçüp kendi halkına
bedduâ ediyordu. Kendi halkının zaferi için duâ etmek istediği
34 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 6/118-121; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an,
7/319-320
35 Kitab-ı Mukaddes, Sayılar, 22-23
BEL’AM
- 17 -
zaman da, dili sürçerek Allah’ın izniyle Mûsâ ve ordusunun muzaffer
olması için duâ ediyordu. Toplumu: “Sen onlara değil, bize
bedduâ ediyorsun” dediklerinde, “Benim dilim bundan başkasına
dönmüyor. Kaldı ki onlara bedduâ etseydim bile kabul olunmayacaktı”
diye yakındı. “Lâkin” dedi, “size bir yol göstereyim. Eğer
yaparsanız onları yenersiniz. Allah zinâya çok gazaplanır. Eğer
onlar zinâya düşürülebilirse, helâk olurlar. Allah’ın onları bu şekilde
helâk etmesini umuyorum. Kadınlarınızı çıkarıp onların üzerine
gönderin. Onlar yılları yollarda geçmiş seferî bir toplumdur;
bu yüzden zinâya meyledip helâk olmaları daha kolaydır. 36
Bundan sonrası kolay oldu. İsrâiloğulları, peygamberlerini
dinlemeyerek Moab’lı fahişelerle zinâya koştular. Moab’lı fahişelerin
sunduğu putlara adanmış muhtemelen mikroplu etleri
yedikleri için İsrâiloğulları içerisinde salgın bir hastalık çıkmış ve
kitlesel ölümlere (Taberî’ye göre 70 bin) sebep olmuştu. Âyetteki
“hevâsına uydu” ibâresini Kurtubî “mala çok düşkün olan hanımının
müslüman İsrâiloğullarına bedduâ etmesi için yaptığı ısrarlı taleplere
uymuştu” şeklinde açıklar. 37
Tüm bu bilgiler, 7/A’râf 175-176. âyetleri desteklemektedir.
Âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna hükmetmek, -diğer
şahısların âyette belirtilen tüm özelliklere sahip olmadığı için- en
uygun görünmektedir.
Âyetlerin sebeb-i nüzûlü olarak görülen ikinci isim de Ümeyye
bin Ebi’s-Salt es-Sekafî. Olumsuz bir prototip olan “Bel’am” tipini
iyi tanımak için Ümeyye’den kısaca söz etmemiz gerekecek:
Tâif’teki Sakîf kabilesinin en ünlü şâiri olan Ümeyye bin Eb’s-
Salt bi’setten önce hanîf olarak bilinenler arasındaydı. Rasûlullah
onun şiirini dinlerdi. Hatta birgün onun şiirini dinledikten sonra
“Onun şiiri müslüman olmuştu” buyurur. Hadisin bir başka varyantında
şöyle bir ziyâde var: “Keşke kendisi de müslüman olsaydı.”38
Müslim’deki bu ibâre, İbn Mâce’de temennî edâtıyla “neredeyse
müslüman olmuştu” biçiminde gelir. 39
İbn Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuarâ adlı eserinde Ümeyye bin Ebi’s-
Salt’ın şiirlerine üç sayfa ayırmış. Oradan öğreniyoruz ki Ümeyye
câhiliyye Araplarından tamamen farklı bir inanca sahipti. “İlâhu’lâlemîn”
olarak andığı Allah’tan “ferdun ve muvahhadun: Bir
başına ve tek” olarak söz eden Ümeyye; cennete, cehenneme,
36 Taberî, Câmiu’l Beyân, 6/123
37 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 7/322
38 Müslim, Kitâbu’ş-Şiir, 41-1
39 İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3757
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
meleklere, peygamberlere inanmaktadır. “O yeryüzünün tamamına
egemendir” dediği Allah’ı “göklerin ve yerin meliki” olarak
anar. İbranca ve Süryanca’ya vâkıf olup Tevrat ve İncil’i asıllarından
okuyabilmektedir.
Câhiliyye döneminde hiç puta tapmayıp içki içmemiştir.
İslâm’ın zuhûrunda 8 yıl Bahreyn’de ikamet etmiştir. Rasûlullah’ın
nübüvvetini haber alır-almaz Mekke’ye gelen Ümeyye, onun ağzından
Kur’an’ı dinlemiş, Kureyş müşrikleri kendisine fikrini sorunca
da “O hak üzeredir” demiştir. Kendisine “O halde niçin ona
tâbi olmuyorsun?” denildiğinde “Onun işinin neticesini görünceye
kadar bekleyeceğim” demiştir.40 Dayısının iki oğlu Bedir’de
Rasûlullah’a karşı savaşmış ve öldürülmüşlerdir. Kendisi için de
sahâbe “aduvvullah: Allah’ın düşmanı” lakabını benimsemiştir.
Hasta yatağında şöyle söylediği rivâyet edilir: “Bu hastalığın beni
öldüreceği muhakkak. Ben Hanîf dininin doğru olduğunu biliyorum.
Ama Muhammed’e karşı içimdeki kuşku beni bırakmıyor.” 41
Ümeyye’ye herhangi bir kitap, vahiy ya da mûcize verilmediği
konusunda herkes müttefik. O halde âyette “kendisine âyetlerimizi
vermiştik” denilen kimse Ümeyye olamaz. Üçüncü ihtimal olan Ebû
Âmir bin Sayfî, gündeme Medine’de girmiştir. Hâlbuki âyetler
Mekkî’dir. Sonuçta âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna
hükmetmemiz
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
Bel’am tipi, tahrifin prototipidir. Kur’an, Tevrat, İncil ve İslâmî
kaynaklarda yazılanlardan yola çıkacak olursak bu tipin temel
özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Bel’am ırkçı bir tiptir: Müslüman İsrâiloğullarına ve Hz.
Mûsâ’ya karşı putperest Moab’ lıları ve onların putçu yöneticisi
Balak’ı sırf kendi kavmi ve ülkesi olduğu için destekledi. Hakka
karşı, “bizden” gerekçesiyle bâtılın yanında yer aldı.
2- Dünyacı bir tiptir: Kendisine verilen İlâhî emânete ihânet
ederek, şöhret, servet gibi geçici dünya nimetleri uğruna onları
fedâ etti. Dinini satıp dünyasını aldı. Bir çanak yal uğruna, sahibinin
onca itip kakmasına kuyruk sallayan köpek gibi, bir miktar
dünyalık uğruna ilminin izzetini sattı.
3- İlmini zâlim/kâfir yöneticilerin hizmetine veren resmî ulemâ
tipidir: Kendisine “yukardan” gelen emirleri, Allah’tan gelen
40 Zirikli, el-A’lâm, 2/23
41 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 108
BEL’AM
- 19 -
emirlere karşı da olsa uygulayan, bu yüzden de âyette “tutsan
da itsen de dilini sarkıtıp soluyan köpek” olarak tanımlanan yüzsüz
ve onursuz, “evet efendim”ci bir tip. Şairin “Köpektir zevk alan
sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten” mısraında ifâde ettiği gibi, sadâkati
cinâyet derecesinde midesine bağlı bir tip.
4- İlkesiz, makyavelist bir tip: Ulusal birliği ve ülkenin bütünlüğünü
korumak için, kendi kutsal değerlerini de hiçe sayarak,
her yolu meşrû gördü. Bu cümleden, muhtemelen zührevî ve bulaşıcı
hastalığa yakalanmış Moab’lı fâhişelerin İsrâiloğulları’yla
zinâ yapması fikrini ortaya attı. Harp halinde dahi, yöneticileri,
ilkeli, insan hak ve onuruna saygılı davranmaya dâvet edeceği
yerde, önce o hak ve onuru kendisi çiğnedi. Kendisine verilen akıl
âyetini, şeytanın hizmetinde kullandı.
Bu sayılan özellikler, kimde bulunursa, o kendi yaşadığı çağın
ve toplumun Bel’am’ıdır. Kur’an, onun için yer, zaman ve şahıs
ismi vermez. Çünkü bu tipler, her yerde ve her zamanda bulunabilir.
Onları görünce tanımamız için özelliklerini sıralar. 42
Bel’am; Bir Din Tüccarı
Sahip bulunduğu ilim hazinelerine karşılık, “dünya” için
“din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda azgın
yöneticiler ve tâğutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren, dini
ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zâlimlerin buyruğuna ve
boyunduruğuna sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
Tâbiri câizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı,
Allah adına mücâdele veren ve halk katındaki itibarını bahane
ederek tevhid mücâdelesine karşı direnen bir azgın! Bir kısım
müfessirler, bu âyetin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu
beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
nübüvvet görevi verilmeden önce “hanif”lerden olduğu, Allah’ın
kısa bir süre içerisinde peygamber göndereceğini söyleyip durduğu
halde, gurura kapılıp ona iman etmediği bilinmektedir.
Rivâyetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı tariften çok, onun
prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin husûsî
olması, hükmün umûmî olmasına engel değildir. Kıyâmete kadar
Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı
ortaya konulmaktadır. İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan,
hevâ ve heveslerini tatmin için tevhid akidesini tahrip eden
Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
42 Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temayülü, s. 241-247
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza
eden bir mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğûtî
düzenin sâdık bekçisi ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde
Bel’am sadece bir kişi değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar
çetesi tâğûtî düzen tarafından örgütlenmiş bulunan bir haydutlar
çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğûtî düzen içerisindeki kiralık
din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğûtî düzenin
kendisidir. Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır.
Bel’amlar çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
7/A’râf sûresindeki âyetleri dikkate alarak Bel’am’ın vasıflarını
şöyle sıralamak mümkündür:
Bel’am, Allah’ın âyetlerini bilen bir âlimdir.
Bel’am, Bildiği Allah’ın âyetleriyle amel etmekten vazgeçip,
bunların yerine şeytanın rehberliğine sığınan kimsedir.
Bel’am, Allah’ın rızâsı yerine, gazâbına müstahak olmuştur.
Bel’am, dünyevî menfaat için imanını ve ilmini satan bir din
hâinidir.
Bel’am, Firavunî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere hırlayan
bir köpektir.
Bel’am, Allah’a tâbi olmak yerine kendi hevâsına tâbi olmuştur.
Bel’am, Allah’ın yasalarını yalanlaması nedeniyle köpeğe
benzetilmiştir.
Bel’am, sadece Firavun dönemine mahsus bir şahsiyet değildir.
Aksine ümmet-i Muhammed içerisinde de ortaya çıkmış ve daha
da çıkacak olan bir şahsiyettir.
Bel’am, ümmet-i Muhammed’e düşman, ümmet-i Muhammed
de Bel’am’a düşmandır.
Bel’am, Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından kötülüğü beşeriyete
bildirilen bir fitne ve fesad odağıdır.
Bu vasıflar kimde bulunursa o bir Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninin
kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir din vardır.
Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar, her
yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar.
Tâğûtî düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye
çalışırlar. Tâğûtî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen
köpekler gibi kuyruk sallarlar. Tâğûtî düzenin hatırı için İslâm
BEL’AM
- 21 -
dinine eklemede ve çıkarmada bulunurlar.
Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması
ve iktidarının devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün
İslâm coğrafyasının siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete
bağlı din serbest, dine bağlı devlet yasaktır. Dine bağlı devletin
zarûretinden bahsedenler zindanlarda, devlete bağlı dini anlatanlar
ise kürsülerdedir.
Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir. Köpek, ev sahibinin
itikadî yapısına bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında
evi bekler ve eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara
karşı direnir.
Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman
câhiliyye bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine
uygun olduğunu iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar.
Câhiliyye düzeninde tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise
bu uydurulan kanunları müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar
emir verirler, Bel’amlar emre itaati sağlarlar. Câhiliyye düzeni için
Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi bir kişinin kapısını bekleyen
bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani, câhiliyye düzeninin
ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması
zarûridir.
İslâm coğrafyasında siyasî otoriteyi elinde bulunduran müşrik
otoriteler, bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun,
tüfeğin yapamadığını Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un
siyasî ihtirasını ve Karun’un câhilî sermayesini; insanları Allah
adına aldatarak koruyan mel’undur. Bel’am, bir anlamda bilimin
mücessem put haline gelmesidir. Çünkü Bel’am, Hz. Mûsâ ile
karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını kullanarak
mücâdele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse;
hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan
almıştır denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin
önündeki en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün
tâğûtî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını
verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğûtî düzenin kendisi bir fitnedir.
Bu fitneyi muhâfaza etmeye çalışan Bel’am ise başlı başına bir
pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin Mesleme
(r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki âlimlerden, pislik
üzerindeki sinek daha güzeldir.” 43
43 Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası,
s. 103-107
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri;
Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 44
“(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde,
insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor
musunuz?” 45
“Ey iman edenler, onların (yahûdilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz?
Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice
anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi.” 46
“Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için
‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından
ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!”
47
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir.
Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta
olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 48
“İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan
azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 49
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten
sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem
de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını
düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü
Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 50
“Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler
yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten
başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne
de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar
doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azâbı satın
almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azâbın
sebebi, Allah’ın, Kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı
yorum yapıp) Kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın
içine düşmüşlerdir.” 51
44 2/Bakara, 41-42
45 2/Bakara, 44
46 2/Bakara, 75
47 2/Bakara, 79
48 2/Bakara, 85
49 2/Bakara, 86
50 2/Bakara, 159-160
51 2/Bakara, 174-176
BEL’AM
- 23 -
“Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği
gizliyorsunuz?” 52
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu
kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
kadar kötü!” 53
“Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene,
tam bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın
âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/
ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 54
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar
kâfirlerin ta kendileridir.” 55
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 56
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.
Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı.
Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 57
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket).
Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o
zâlimler topluluğu ile oturma.” 58
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt
verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de
belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri
unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta
oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 59
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım
52 3/Âl-i İmran, 71
53 3/Âl-i İmran, 187
54 3/Âl-i İmran, 199
55 5/Mâide, 44
56 5/Mâide, 67
57 5/Maide, 78-79
58 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
59 7/A’râf, 164-165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da
alırlar. Acaba Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine
dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz
alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı?
Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.
Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” 60
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda
azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı
ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da,
kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur
ki düşünür, ibret alırlar.”
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu
ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa,
işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 61
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahûdi bilginlerinden) ve
(hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla
yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp
biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı
müjdele!” 62
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık
kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü
emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten
alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak
husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.
Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 63
“Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız
hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı
emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim!
Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa
ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size
yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.
Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat
60 7/A’râf, 169
61 7/A’râf, 175-178
62 9/Tevbe, 34
63 9/Tevbe, 67
BEL’AM
- 25 -
başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız
O’na döneceğim.” 64
“(Ey Rasûlüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı)
onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir
nasihattir.” 65
“(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere Bize isnat
etmen için seni, neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve
ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecek-tin. O
takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık;
sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 66
“Sabah-akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle
birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zînetini/süsünü isteyerek gözlerini
onlara çevirme. Kalbini, Bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız,
kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 67
“(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret
istemiyorum, ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
istiyorum.” 68
“Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar
ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese)
yeter.” 69
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır
(onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da
Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 70
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların
sözlerine kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.”
71
“Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar.” 72
64 11/Hûd, 87-88
65 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak
benzer ifadeler için bk. 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6/En’am, 90.
66 17/İsrâ, 73-75
67 18/Kehf, 28
68 25/Furkan, 57
69 33/Ahzâb, 39
70 35/Fâtır, 10
71 36/Yâsin, 21
72 43/Zuhruf, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
“Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve
kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?” 73
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük
altında ezilmişler midir?” 74
“Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz
hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 75
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan
en sevilmeyen bir şeydir.” 76
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların (Kitab’ın
hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan
eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu
ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” 77
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak
iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler
hâriçtir.” 78
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü
Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
“İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
takan adama benzer.” 79
“Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa
etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep
edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe
(müstahaktır).” 80
“Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan
duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” 81
“İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinânın çoğalması
kıyâmet alâmetlerindendir.” 82
73 45/Câsiye, 23
74 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
75 53/Necm, 28
76 61/Saff, 2-3
77 62/Cum’a, 5
78 103/Asr, 1-3
79 İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 224
80 İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
81 Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
82 Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
BEL’AM
- 27 -
“Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca
insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak;
onlar da bilgileri olmadığı halde fetvâ verecekler. Onlar bu sûretle
hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 83
“Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyâmet gününde
ateşten bir gem vurulacaktır.” 84
“Kıyâmet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür.
Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen
ma’rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O
da: ‘Evet, ben ma’rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine
ben, münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim’ der.” 85
“Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura
benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak
olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine
faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar,
ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isâbet eder ki, kıraç
ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın dinini
anlayıp da Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan
ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen
hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir.” 86
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun
her sözü aleyhinedir.” 87
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
sözü, hakkı haykırmaktır.” 88
Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş
vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur?”
diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve
adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 89
83 Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
84 İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651,
2787; Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658
85 Buhâri, Fiten, 17, hadis no: 46, Bed’u’l-Halk 10; Müslim, Zühd 7, hadis no:
51 -2989-; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
86 Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
87 İbn Mâce, Fiten 12
88 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
89 Nesâî, Bey’at 37
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki
yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir
kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler
su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt
katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda
oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte
oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa
hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri
kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 90
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap
verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 91
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya
iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında
üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
edilmez.” 92
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka
birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun
şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı
işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı
gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi.
Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.” Sonra
Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas
etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle
lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını
aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun
Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin.
Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür
ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer
onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her
şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri
dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”93
Bu âyeti okuduktan sonra Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır,
zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde
tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına
lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 94
90 Buhârî, Şirket 6
91 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
92 Tirmizî, Fiten 9
93 5/Mâide, 78-81
94 Ebû Dâvud, Melâhim 17
BEL’AM
- 29 -
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla
birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların
kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle
idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup
oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin
ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak
üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 95
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz
siz şu âyeti okuyor (fakat yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz
yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa
düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır
ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”96
Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki
insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün
insanları gazâba uğratması pek yakındır.” 97
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce
Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 98
“Cenâb-ı Hakk’ın benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her
peygamberin ashâbı ve havârileri (kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan
samimi ve seçkin çevresi) vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine
ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir
ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara
karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse
mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 99
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz.
Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur.
İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak
kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.”
(Sahâbîler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu
ki: “Namaz kıldıkları müddetçe hayır!” 100
95 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
96 5/Mâide, 105
97 Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
98 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
99 Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
100 Müslim, İmâre 63
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi
sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını
dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi
günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 101
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği
gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir
şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı
çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin
günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”
102
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan
değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 103
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi
takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği
sıfat) kendine döndürülür.” 104
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 105
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
gölgesi altındadır.” 106
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları
bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz.
Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu.
107
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı
insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 108
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği
gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 109
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın
olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek
için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek
için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat
101 Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
102 Müslim, Zekât 69
103 Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
104 Buhârî, Edeb 44
105 Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
106 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
107 Tefsir-i Kebir, II/482
108 Tefsir-i Kebir, II/482
109 Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
BEL’AM
- 31 -
parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan
kimselerdir.” 110
“Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.” 111
“Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.” 112
“Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak
sûretiyle) yemeyin!” 113
“Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın,
onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin,
onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 114
Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de,
bana bir yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde:
“Onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben
de sahibine geri verdim. 115
Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim.
Bu öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye
etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla
ben savaşlarda Allah yolunda ok atacağım’ dedim. Bununla beraber,
Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim. Rasül-i Ekrem cevaben şöyle
buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyâmet gününde boynuna ateşten bir halka
takmasını arzu edersen kabul et!” 116
“Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten
bir yay kılâde yapıp boynuna takar.” 117
Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin, öğretmenlerine
hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir. ‘Bunların hediye
edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok, yay sahibi
mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç
sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de
mâlik olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye
(çöl) halkından idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek
hocalarına yay hediye etmek istedikleri anlaşılıyor. 118
110 Tirmizî, Birr 71
111 İbn Mâce, Mesâcid 14
112 Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
113 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Heysemî, M. Zevâid, VI/168
114 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü’l-Evtâr,
V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
115 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
116 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
117 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
118 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
“Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
Kıyâmet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat
meydanına gelir.” 119
“Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek,
Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.”
120
İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
“Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir
başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır: “Dünyanın sonunda
birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar. Allah’ın kelâmını
okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından
öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün. Çünkü onları
öldürmek, Kıyâmet gününde ecir olacaktır.” 121
Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu
açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın ikinci kısmıyla,
yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi şudur: Kur’an okuma,
Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi, ya da benzeri
bir şey için olacaktır.” 122
“Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya
metâı/malı elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde Cennetin kokusunu
duyamaz.” 123
“Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle
Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”
124
“İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya
da halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah
(c.c.) Cehenneme sokacaktır.” 125
“Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan
sûretinden çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler)
siciline girer.” 126
119 Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
120 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49;
Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
121 Buhâri, Tecrid-i Sarih, IX/301; XI/248
122 Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
123 Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
124 Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
125 İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
126 Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
BEL’AM
- 33 -
“Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/
ışık temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min
olduğu halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde
kâfir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir
şeye karşılık satarlar.” 127
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının
yanında kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı,
onların amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz.
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden
(boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip
geçtiği gibi dinden çıkacaklar...” 128
“Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle
(bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde
hayırdan eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize
hitab edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 129
Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar
Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan
sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na âidiz ve O’na döneceğiz.
Peygamber Efendimiz’i şöyle derken işitmiştim: “Pek yakın
bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler.
Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.”
130
“Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların
lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir
kavim gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların
üslûbu ile okurlar. Ama okudukları hançerelerinden (boğazlarından)
öteye geçmez. Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri
fitne ile dolmuştur.” 131
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden
değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına
yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde
onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse
havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 132
127 Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
128 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
129 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
130 Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin
Nevevî, s. 29
131 Beyhakî, Şuabu’l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I/43
132 Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında
fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden
kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden
bir tâviz kopararak verirler.” 133
“Ben bir müşrikten yardım almam!” 134
“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.” 135
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten
makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir
ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan
hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat
kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 136
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
gölgesi altındadır.” 137
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”
138 buyurdu.
“Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 139
Ebû Hüreyre’nin, şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer Allah’ın
Kitabındaki şu iki âyet olmasaydı, size hiç bir hadis rivâyet etmezdim”
Ebû Hüreyre, ilmi gizlemeyle ilgili yukarıdaki iki âyeti140 okumuştur.
141
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
sözlerinle değil.”142 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati:
“Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan
ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan
olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk
olursun.” 143
133 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir;
Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars’dan-
134 Müslim, hadis no: 151
135 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
136 Ahmed bin Hanbel, III/120, 231, 239
137 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
138 F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
139 Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
140 2/Bakara, 159 ve 160
141 Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, c. 1, s. 115
142 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
143 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
BEL’AM
- 35 -
Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta
ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun
eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile
ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere
göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine
karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin
hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın
kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.)
siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 144
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) iki şeyden birini
yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı
sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah
ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını
çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış;
Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah
için vermiştir.” 145
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan
kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde
susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir.
“Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (âlimlerin yaptıkları, câhillerin
delîlidir) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler.
Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır.
Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 146
İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu
defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz.
Bileyi taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez.
İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur.
Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan
kurtulamaz. 147
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
“Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din,
dine ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek
ve dindarlık” mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime,
“muâmelât”a karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde
ve yaşadığımız coğrafyada terim olarak, başta anayasa
olmak üzere laik yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili
144 Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
145 Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
146 Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
147 Gazâlî, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 1, s. 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
devlet bakanlığına) bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan
“Diyanet İşleri Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu
anlamda kullanacağız.
İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma,
zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı
olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini
zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek
tatbik edilmesi gerekir.
Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına
almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin
dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular.
Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken,
“hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen
gösterdiler.
Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine
uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle
ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve
müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar.
Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap
sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
oyuncak haline gelmiş oluyordu.
Kim başa gelirse gelsin; ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar,
ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden
güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din,
yani Diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır.
Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün
İslâm topraklarında geçerlidir. Yani, her ülkede devletin kontrolünde
olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin
dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur.
Diyânet için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir.
Çünkü devlet ne derse Diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu
kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın
hükmü ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını
inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler.
Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 148
148 2/Bakara, 85
BEL’AM
- 37 -
Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün
isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten
itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit
vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir
kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi,
medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı
azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla
eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi.
Bunun yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak
Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde
olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir
teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak
bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin
birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı
zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal
etmediler. Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için
dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için de dini kontrol altına
alan bir teşkilât kurmaları gerekiyordu.
Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan
her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek
zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri
olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak
abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına,
hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir.
Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu
sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza
eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara
şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde
tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından
ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı
icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma
açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden,
böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte.
Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından
bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah
için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.
Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların,
dinini devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri
bastırmaktadır.
Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç)
herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman
hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri
müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak
istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın
sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma
geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette
kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar,
âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu
unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek
verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi,
müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman
bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte.
Diyânet Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir
kitabı beraberce okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere
ısrarla tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış
bir kitaptır:
“1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu
yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve
ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde
siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz
olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan
devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir.
Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli
ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan,
başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette
ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz
kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle
olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz.
Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer
tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle
hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına
bağlıdır.
2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket
ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak,
hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir.
BEL’AM
- 39 -
Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve
dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes,
malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan
yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket
içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu
orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen
vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı
yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli
hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir
kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız
vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta
ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi,
âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i
âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları
affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla
kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad
ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir,
alçaklıktır, büyük günahtır.” 149
Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle
O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir.
Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde
etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu
yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden
bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan
sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan
kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana
İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde
bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider
olabilir? Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden,
kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara
anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran
sözde imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin
ayarladığı sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli
değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir.
Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan
korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar,
insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
149 Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç
dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri
değilken bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek
inanmayan kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların
çoğu da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli
Diyanet memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler,
devletin temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke
sürdüklerinin farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan
memnun; laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara,
müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet
resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe
ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden
aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu
diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine
kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük
fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat,
orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar,
devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi
kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde
memnun oluyor.
Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları
neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya
çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç
çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin
dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin
despotluğuna ses çıkarmayan, onun ikiyüzlü yönetimine hizmet
eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum,
düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun
kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır.
Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri
İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur.
Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat,
mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara
göre halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri
saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen,
Diyanet aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her
şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak
BEL’AM
- 41 -
üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir.
Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır,
zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve
onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin
demekten çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene
kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına
da olsa devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı
istisnâlar olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan
yanadır. Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır.
En ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından
önce Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir
maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki
mevcut komünist rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist,
bölücü olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde
de olmasına şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah
için kıyam eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından
halka bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek
ki Rus keferesi bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından
memnunluk duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde
bir Diyanet teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a
saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde
düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun,
kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu
heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada
bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça
hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint
asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz.
Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman
neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane
ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması,
görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka
neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara
olmadık iftiralar atan, Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin
yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak
Dini müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan”
rolünü üstlenmektedir.
Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf
uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen
bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri tartışılamaz.
Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine göre
câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.150 “Ey
iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi eğlence
ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü’min
iseniz Allah’tan korkun.” 151
İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik
İslâmizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da
Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün
İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır.
İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği,
bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine
“Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast
ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği
emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına
yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır.
Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din görevlisidir.
Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini kast
ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak
Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca yoktur.
Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi türde,
hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını
bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden
önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet
dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm
dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu
grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler.
Bu da müslümanların cezâsı olarak yetmektedir.
Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin
içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu
yolla insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine
Bel’amlar bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden
itibaren, Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ
döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri
bu yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun önüne
sürmüşlerdir. Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili
150 Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s.
55-69
151 5/Mâide, 57
BEL’AM
- 43 -
olduklarını yaymaya ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya
çalıştılar. Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak,
halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki
tüm küfür sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve
namaz memurları sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler
içinden birkaçına değinelim:
Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek
için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen,
diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler
vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık
müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını
yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki
muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist
düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte
ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca
tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi
altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum,
laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı
medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır.
Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın?
Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı
gâyet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak
müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu
gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir.
Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri
halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık
görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet
telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına
aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için
kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde
oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar.
İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin
uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde
anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının
mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda
Anayasanın Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize
ışık tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında
geçirdiği evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel
teşkil eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı
bırakıldığını şöyle anlatıyor:
“Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara
itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir
inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle
çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma
girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği
laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken,
müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş
oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen,
resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet
olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için
gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 152
Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı.
Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin
karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki
gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği
şu ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini
ayırmak şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din,
insanların iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da
kurallara bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe
doğru atılan her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya
kadar varıyor.” 153
Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel
kaldırılmalı, ama çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü
böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar
verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu:
İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak
kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı,
bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine
getirmeliydi. Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin
laik sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine
getirdiğini de Soysal şöyle ifade ediyor:
152 Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y., s. 171
153 Mümtaz Soysal, a.g.e., s. 172
BEL’AM
- 45 -
“Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare
içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin,
yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha
sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir
anlam taşıyamaz.” 154
Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş
amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi,
dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya
ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye
ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun
için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların
nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun
konuşup konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek
Diyanetin temel görevidir.
Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu
yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle
kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri
dinî cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında,
bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin
birçok bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak
vermiştir. Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü
kadar bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli
altı bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu.
Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının
gelirlerinin de eklenmesi ile bir müdürlük seviyesindeki Diyanet
örgütünün bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında,
Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında
az bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca
imkânına rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu,
gönlünden cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye
rağmen kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden
ve baskı yapmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla,
dini toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak
devlete tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak
büyük başarı elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak
olursak, sonuç daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya,
250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist
ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve
154 M. Soysal, a.g.e. s. 174
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü,
88 bin çalışanı ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki
imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir.
Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını,
Diyanet örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle,
Diyanet’in aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin
zavallı elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi,
generallerin rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla
olduğunu ve rejimi nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet
örgütü, içerideki dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte,
generallerin dış düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar.
Diyanet teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve
başarılı görevleri için aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı
varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima
üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”155
İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine
tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde
tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel
suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri,
işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması
sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven
kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun
bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden
onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu?
Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın
anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve
Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin
işine son verdiler.
Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul
ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz
kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları
uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir.
Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya,
bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle
çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini
gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
verileceğini de ortaya koymaktadır.
İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır.
“Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir.
155 9/Tevbe, 33
BEL’AM
- 47 -
Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen
risâlet zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri
için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan
bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı
için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün;
inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”156 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet
konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya
işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine
ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların
çoğu bilmezler.” 157
Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah,
indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını,
hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini
emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak
üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği
ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/
arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
seni saptırmamalarına dikkat et.” 158
Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların
ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir:
“Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen
bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”159 Yüce
Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek,
ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek
ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra
hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni
değil mi?” 160
Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında
İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten
geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması
gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık
156 16/Nahl, 36
157 12/Yûsuf, 40
158 5/Mâide, 48-49
159 5/Mâide, 50
160 95/Tîn, 7-8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm
koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 161
İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması
için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte
ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır.
Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu
felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine
dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar,
görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla
emredilenleri yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen
görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları
halde, bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını
halka ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını
bildikleri söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki
veya üstündeki âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı
Kerim’deki iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri
sürekli okuyarak; içki, kumar, zinâ, fâiz ve hâkimiyetin Allah’a
ait olduğuyla ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak
kendilerine verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin
böyle yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik
düzendir. Ancak şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık
delillerin tümünün açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere
lânet edileceğini bildirmektedir:
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça
belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.”162; “Allah’ın indirdiği
Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar
karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyâmet günü Allah
onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar
için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete
karşılık olarak da azâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne
kadar da dayanıklıdırlar!” 163
Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla
mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının
çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini
saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar.
161 2/Bakara, 256
162 2/Bakara, 159
163 2/Bakara, 174-175
BEL’AM
- 49 -
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü
kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
kadar kötü!” 164
Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin
sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle
mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak,
kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular.
Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması
için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara
bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat
kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan
kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı,
ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara
itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği
kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen
olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara
hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına
engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti:
“Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”165; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya
sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne
kötüdür!”166 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden;
bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
bilerek hakkı gizlemeyin.” 167
Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları
işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun
hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler.
Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız.
O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!”168
Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket edenler için
164 3/Âl-i İmrân, 187
165 5/Mâide, 79
166 9/Tevbe, 9
167 2/Bakara, 41-42
168 15/Hicr, 91-94
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin isteklerine
göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin âhiret
cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitabın bir
kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın
cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde
de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.”
169
Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya
farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını
Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış
oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade
etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenâze namazları ile ilgili
tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların,
fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları
başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin
(daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını
kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra
da bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun
şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir.
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”170
Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik
sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını
ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket
ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına
atmış oluyorlar.
Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul
eden müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu
grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları
ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları
sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce
Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını
satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç
yardım edilmez.”171; “Ancak, tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar
başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli
olanım.”172; “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
169 2/Bakara, 85
170 9/Tevbe, 84
171 2/Bakara, 86
172 2/Bakara, 160
BEL’AM
- 51 -
rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah,
yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 173
Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden
güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce
Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık
endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet
görevlisi bulunmaktadır. 174
Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan,
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki
hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”,
“Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”,
“Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini
Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”,
“Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat
ve Tekniğe Verdiği Önem”.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan
ve kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye
not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak
yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler”
adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve
Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir
Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”,
“Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet
Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”,
“30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık
Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”,
“Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
“Turizmin Önemi”.
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz
yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini
reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)
alıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız. Dinimizi,
düzenin resmî kurumlarından ve din tüccarı Bel’amlardan
değil; temiz kaynağından; Kur’an’dan, sahih sünnetten ve takvâ
sahibi âlimlerden öğreneceğiz.
173 2/Bakara, 85
174 Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün
peygamberlerin ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır.
Söz ve amel, ancak ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce
gelir. İlim, amelin rahberi ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden
önce gelmesinin nedeni, akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde
sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru ve
yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul
olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile
önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin
oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama,
dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim merkezli bir gayret
ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.175 Her ne
kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas
gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız
Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve
maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada yarar sağlamaktadır.
Yine, bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü,
hüküm istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek
şekilde Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete
uygun bir şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu
ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî
birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe öncülük
etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin
vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”,
tevhidî gerçekleri, peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle
topluma ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî
hareket içinde tevhidî şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması
ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin güçlenmesi yolunda
harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim
adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha
fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında
ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm,
başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır.
“Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunması176 Kur’an’da işaret
edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa
175 12/Yusuf, 44, 45
176 12/Yusuf, 76
BEL’AM
- 53 -
olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle
donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin
de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece kültür
zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel
ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat
ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca
ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik dönemlerde,
bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara karşı, kalemi ve lisanıyla
Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan Ahmed İbn
Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde
her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir.
İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine
göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde
bulunan ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir
âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız
kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında
bu mes’ûliyet artar.
Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin
kalkınması ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma
görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini,
öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket
etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma
ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım
kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları,
onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da
ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle
gerçekleşmelidir. Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır
ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim adamlarının tek başına bu işin
altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu,
birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun
sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal
hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda
yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel
birikimin sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere
de ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro
misyonu açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında,
aydın ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda
da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı
zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle
tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
ulemâ var olan bilgisiyle, diğer aktivist Müslümanlarda var olan
ilmiyle, diğer aktivist Müslümanlar da var olan tecrübe ve yetenekleriyle
yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde
ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla
birlikte her ulemânın aktivist, her aktivistin de belli oranda ilimle
kuşanması gerekir.
Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir
toplumda farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır.
Küfrün egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm
devletinde yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok
ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en
âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları harekete
geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır: 1- İlmî
tevhid, 2- Amelî tevhid. (Faydalı ilim ve sâlih amel).
Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü
denetleme gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara
uygun bir şekilde yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite
sapmasını engelleme, hareket önderlerinin fevrî ya da usûle
aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme gibi fonksiyonları
da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini alan
bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini
muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her
türlü potansiyeli bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne
almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun,
dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini
sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda
“ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz
düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri
konusunda şiddetle ikaz etmiştir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti
Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte
onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.
Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır;
onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça
merhamet edenim.” 177
Yahya b. Muaz şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed’in (s.a.s.)
ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler. Çünkü anne
ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden
korurlar.” 178
177 2/Bakara, 159-160
178 Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, Bedir Y., c. 1, s. 37
BEL’AM
- 55 -
Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sahibi bir
anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri
yapıyorlarsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet
için istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı,
peygamberlerin varisleri olduklarının şuurunda ve idrakindedirler...
Onların her biri, ümmet için çoban olduklarının ve kendilerine
vacib olan sorumluluklarının farkındadırlar...
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor
Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altındakinden
sorumlusunuz.” 179
Bir anne ve babanın evladından sorumluluğundan daha çok
âlim, ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının
sıhhatinden, hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından,
eğitim ve öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlakından,
iktisadî hayatından, meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden
sorumlu ise, âlim de ümmet için aynı sorumluluğu taşımaktadır...
Çünkü ümmetin genel velayeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır...
İslâmın âlimleri, ümmetin sağlığından, hastalığının sıhhatli tedavisinden,
ekonomisinin helâl üzere devam etmesinden, yabancı
unsurlardan temizlenmesinden, düşman saldırısından korunmasından,
eğitim ve öğretim, edeb ve güzel ahlâklı olmasından
sorumludurlar... Ümmet hayatının Allah’ın hükümlerine ve
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetine uygun olmasından muttakî ulemâ
sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise,
âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her
şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını
işgal eden müstekbir egemen tağutlardan tamamen
uzaklaşmış ilişkisini kesmiş ve onlarla asla uzlaşmayan taviz vermeyen
ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçülerince çözebilir...
Çözülen problemlerin hayatta uygulanışının örneğini yine
muvahhid ulemânın ortaya koyması icab eder... Eğer bilgi yüklü
kişiler, ümmete rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa,
onlar, gerçekten âlim olamazlar... Âlimler, Allah’dan
gereği şekilde korkar ve kendilerine yükletilen sorumluluğunun
idrakinde oldukları için vazifelerini yerine getirirler... İmanı sağlam
bir şekilde ilmiyle âmil olmayan kişiler, sadece bilmekten dolayı
âlim olamazlar...
Ebû’d Derda (r.a.) şu tesbitte bulunmuştur: “Öğrenci
179 Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim,
Kitabu’l-İmâre, B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928;
Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.
108, Hds. 212
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
olmadıkça ilim sahibi olamazsın. Kendisiyle amel etmedikçe ilimden
dolayı da âlim olamazsın.”180 İbn Mübarek (rh. a.) ise şöyle
der: “Âlim, okumaya devam ettiği müddetçe âlimdir. Ne zaman
âlim olduğunu zanneder ve ilmini arttırmaktan vazgeçerse, işte o
zaman câhil olur. 181
Kendisini sorumlu olarak kabul eden muttakî âlim, kendisine
yalnız ve yalnız Rasûlullah’ı (s.a.s.) önder ve hayat örneği edinmiş,182
Rabbi Allah’ı sevdiği için O’nun emriyle Rasulüne (s.a.s.) uymuş,183
zamanın en uyanığı olan bir kişidir. Yalnızca Allah’dan korkan ve
ne olursa olsun, neye malolursa olsun, Allah’ın ayetlerini dosdoğru
okuyup beyan eden,184 onları asla dünya malına ve menfaatına
değişmeyen izzetli ulemâ, okudukları Rabbleri Allah’ın kitabına
göre “Rabbânîler” olmuşlardır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Öğrendiğiniz ve ders verdiğiniz
Kitaba göre Rabbanîler olun.”185 Bu âyeti açıklayan İslâm
ulemâsı şunları demişlerdir: ed-Dahhâk (rh.a.): “Kur’ân’ı okuyan
herkese fakîh olmak bir borçtur” der. Hasan (rh. a.): “Hâkimler
ve âlimler” demiştir. Said b. Cübeyr (rh. a.) ise, rabbanîler için:
Âlimler, fakîhler, demiştir. 186
İbn Abbas (r. anhumâ): “Rabbânîler olunuz” demek, hâkimler
ve fakîhler olunuz demektir, dedi ve: “Rabbânî, insanlar üzerinde
ilim ile siyaset icrâ eden ve büyük ilimden evvel, küçük bilgilerle
terbiye eyleyen kimseye denir, demiştir.187 İmam Taberî,
“Rabbâniyyîn” kelimesi hakkında şunları söylemiştir: “Rabbaniyyîn
kelimesi, ‘Rabbâniyyun’ kelimesinin çoğuludur. Bunun mânâsı ise,
insanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idâre
eden, demektir. Bu nedenle, âlimler de, fakîhler de, hikmet sahipleri
de, liderler de, eğiticiler de, “Rabbaniyyîn” kelimesinin ihtiva
ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü bunlardan her biri, kendi ihtisasları
alanında insanları yetiştirirler, eğitirler, işlerini düzeltirler,
sevk ve idare ederler. 188
180 Dârimî, Mukaddime, B. 29, Hbr. 299
181 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 152
182 Bk. 33/Ahzâb, 21
183 3/Âl-i İmrân, 31
184 2/Bakara, 41
185 3/Âl-i İmrân, 79
186 Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr 334-336; İmam Kurtubî, el-Câmiu li-
Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 259
187 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11, -Bab başlığında-
188 et-Taberî, a.g.e., c. 2, s. 301
BEL’AM
- 57 -
Rabbimiz Allah, rabbânîlerin durumlarını ve vazifelerini şöyle
beyan buyurur:
“Nice Peygamberlerle birlikte birçok Rabbânî (bilgin)ler savaşa girdiler
de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı
ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı
bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna
karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi. Böylece
Allah, dünya ve âhiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte
bulunanları sever.”189; “Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram
yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları
ne kötüdür. Bilgin-yöneticileri (rabbâniyyun) ve yüksek bilginleri (ahbâr)
onları, günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı
değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” 190
Bütün izzetin Allah Teâlâ’ya âit olduğunu191 ve Allah’a gerçekten
iman edip sâlih amel işleyen mü’minlerin de izzet sahibi
şahsiyetler olduklarını192 bilen ilim sahipleri, her ne olursa olsun
hakkı ve adâleti savunmaları, bâtılı ve zulmü ortadan kaldırmaları
gerekir... Kesinlikle bâtılı hakka, zulmü adâlete karıştırmamalıdırlar...
Ak, ak olmalı, kara da kara olmalı bilenlerin katında ak
ile kara karıştırılacak olursa, ne ak kalır, ne de kara kalır... İkisinin
karışımından ne ak, ne de kara olan gri ve grinin tonları meydana
gelmiş olur... Bu, hak ile batılı karıştırmaktır... Hak ile bâtılı birbirine
karıştıranlar ve bu ihâneti hak olarak gösterenler, ya cidden
câhildirler, ya da korkunç hâindirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Ey Kitab Ehli, niçin hakkı bâtıl ile
karıştırıyor ve bildiğiniz hâlde hakkı gizliyorsunuz?”193; “Hakkı, bâtıl
ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki,) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”194
Muttakî âlimler, hakka karıştırılmış bâtılı, hakkın içinden söküp
çıkaran ve hakkın üstüne atılan bâtıl perdesini kaldırıp hakkın
apaçık ortaya çıkmasını sağlayan mücâhid kişilerdir... Ümmet-i
Merhumenin içinde kıyâmete kadar bu şahsiyetlerden birçokları
bulunacak ve hiç noksan olmayacaktır...
Muğire b. Şu’be’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Ümmetimden bir tâife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye (yani
kıyâmet kopuncaya) kadar hak üzerinde birbirine yardımcı olmakla devam
189 3/Âl-i İmrân, 146-148
190 5/Mâide, 62-63
191 bk. 4/Nisâ, 139
192 bk. 63/Münâfıkun, 8
193 3/Âl-i İmrân, 71
194 2/Bakara, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
edecek ve bunlar, (muhâlefet edenlere) daima galib olacaklardır.”195
İmam Buhârî: Bunlar, ilim sahipleridir, demiştir;196. İmam Tirmizî
şöyle diyor: Muhammed b. İsmail (Buhârî), Ali el-Medinî’den naklen:
Onlar hadisçilerdir, dedi.
Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olmuştur: İmam Ahmed b.
Hanbel: “Bunlar, ehl-i Hadis değilseler, kimler olacağını ben de
bilmiyorum, demiştir. İmam Nevevî şöyle der: “İhtimal ki, bu tâife,
muhtelif mü’minler arasına dağılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler,
birtakımları fukahâ ve hadis ulemâsı, kimisi zahid, kimisi emr-i
bi’l-ma’rûfu yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunmaları
lazım gelmez. Bilâkis muhtelif yerlerde bulunurlar.” 197
Çağından ve toplumdan sorumlu olduğunun idrakinde olan
mücâhid âlim şahsiyet, dünyevîleşmemek için elindeki bütün gayreti
sarfeder... O ilmini Allah yolunda kullanmak isteyen, gayesi
Allah’ın rızâsını kazanmak ve insanların iman üzere olmaları için
hidayetlerine vesile olmayı arzu eden bir kişiliğe sahibdir... Onun
tek gayesi, Rabbi Allah’ın kendisinden razı olacağı gibi bir hâl
ve tavır içinde olup gerekli kulluk vazifelerini yerine getirmektir...
Allah’ın rızâsını kazanmak için kullandığı ilmiyle, bütün insanlık
âlemine hizmet edip onlara hidayet rehberi ve hidayet vesilesi
olmak ister... İlmiyle âmil olan âlimler, bu iyi niyet ve bu ihlâs ile
hareket ettikçe kıymetleri artar...
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), bu konuya dikkat çekerek şunları
beyan ediyor: “Eğer ilim ehli, ilmi(n değerini) koruyup onu
liyakatli olanların yanına koymuş olsalardı, ilim sayesinde zamanlarındaki
insanların büyükleri olacaklardı. Lakin âlimler, ilim vasıtasıyla
dünya ehlinden birtakım menfaatler sağlamak için ilmi,
değerlendirmeden dünya ehline mebzulen vermeye giriştiler. Bu
sebeble dünya ehli yanında âlimlerin değeri de düştü. Ben, Peygamberiniz
(s.a.s.)’den şöyle buyururken işittim: “Kim çok arzuları
tek arzu -âhirete ait arzu- hâline döndürürse Allah, onun dünyaya aid
arzusu için yeterlidir. Ve kim ki, dünya ahvali hakkındaki arzuları dağılırsa
veya arzular kendisini dağıtırsa, onun dünyanın hangi deresinde helâk
olduğuna Allah, iltifat etmeyecektir.” 198
195 Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B. 10, Hds. 42, Kitâbu’t-Tevhid, B. 29, Hds. 85,
Kitâbu’l-Menâkıb, B. 28, Hds. 141
196 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 53, Hds. 170-171; Kitâbu’l-İman, B. 71, Hds. 247;
Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Fiten, B. 1, Hds. 4252; İbn Mace, Mukaddime, B. 1, Hds.
10, Kitabu’l-Fiten, B. 9, Hds. 3952; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 2287
197 Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Terc. ve Şerhi, İst. 1983, c. 9, s. 141
198 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 257, Kitâbu’z-Zühd, B. 2, Hds. 4306
BEL’AM
- 59 -
Çağının problemlerini çözmekten ve toplumları maddî veya
manevî krizlerden kurtarıp istikamet üzere olmalarına yardımcı
olmaktan sorumlu olan muttakî ulemâ, bu sorumluluğunu her
zaman ilk planda tutmalıdır... O, bunca bilgisiyle bilmezler gibi
davranmamalı ve dünyevîleşmemelidir... Onun tek gâyesi Allah
olmalıdır... Murâdı, Allah’a kul olup O’nun rızâsını kazanmaktır...
Ebû Osman Said b. İsmail el-Hîrî (rh.a.) şöyle demiştir: “Her bir
şeyde muradı Allah olmayan kimsenin, her işte var olan ilâhî hazdan
nasibi eksik olur. Bu sebeble, nihâî düşünce ve maksat, hep
yüce Allah olmalıdır. Her şeyde gayesi ve hedefi Allah Teâlâ olan
insan, sadece yüce Allah ile sükûna erer ve iç huzuru bulur. Çünkü
Allah Teâlâ’nın eşi ve benzeri yoktur ki, bir başkasında sükûna
ersin. O’ndan daha yüce bir zat yoktur ki, nihâî düşünce ve arzularını
bir başkasına çevirsin. İşte bu sebeblerden dolayı, gerçek ve
en güzel kalb huzuru ve sükûnu sadece yüce Allah ile bulunur.” 199
Çağından sorumlu olan âlim, bu inanç ve bu duygularla hareket
etmesi gerekir... O, yüksek bir vicdana, kuvvetli bir imana
sahib olan bir kişidir... Bundan dolayı hiçbir haksızlığa, zulme ve
sömürüye rızâ gösteremez... Hak çiğnenirken seyirci olamaz!..
Her zaman ve her mekânda, yeryüzünün zorba güçlerine rağmen
hakkın gereğini yerine getirir, adâletle davranır ve hep mazlumun
yanında yer alıp zâlime karşı çıkar...
Bu kesin inançtan dolayı ashâb-ı kiramdan Ebû Zerr (r.a.) ensesini
göstererek şöyle demiştir. “(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya
koysanız, ben de Rasûlullah’dan işitmiş olduğum bir sözü, siz işinizi
tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi, yani ilân edeceğimi
bilsem yine infaz ederim.” 200
Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “İnsanlar: ‘Ebû Hüreyre, çok hadis
rivâyet ediyor’ deyip duruyorlar. Hâlbuki Allah’ın kitabın’da şu iki
âyet olmasaydı hiçbir hadis nakletmezdim: “Gerçekten, apaçık belgelerden
indirdiklerimizi ve insanlar için Kitab’da açıkladığımız hidayeti
gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün)
lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler
ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince;) artık onların tevbelerini kabul
ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, bağışlayanım.”201 Muhâcir kardeşlerimizi,
çarşılarda alış-veriş etmek meşgul ederdi. Ensar kardeşlerimizi
de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebû Hüreyre
ise, karın tokluğuna Rasulul-lah’dan ayrılmazdı da, onların hazır
199 Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 81, no: 119
200 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11 -Bab başlığında-; Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hbr.
551
201 2/Bakara, 2/159-160
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
bulunmadığı meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemedikleri
sözleri bellerdi.” 202
Çağın problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid
âlim, problemleri çözerken, toplumun sıkıntısını giderirken,
insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye çalışır... Onları ilgilendirmeyen,
hatta duyduklarında kendileri için fitne olabilecek
hakikatları “Bir hakikattır, gizli kalmamalı” iyi niyetinden hareketle
açıklaması gerekmez... Her doğrunun kabul göreceği bir
zamanı ve bir mekânı vardır... Zamansız ve mekânsız, yani yersiz
söylenen doğru, muhatabta herhangi bir yankı uyandırmaz, hatta
onun için bir fitne olur... Onun için doğruları, doğruların kabul
edilecek yerlerde ve onun kıymetini bilen toplumlarda söylemek
gerekir... Söylenen doğruyu, eğri anlayacak ve yanlış değerlendirecek
bir toplumda söyleyen kişi, sözünde hata etmez fakat yeri
müsaid olmadığı için yanlış anlaşılır... Bundan dolayı, bazı hakikatların
söylenecek zaman ve mekânı iyi ayarlanması gerekir... Bu
da, âlim için bir sorumluluktur... Eğer toplumun, kulluk vazifesini
yaparken bu hakikata ihtiyacı yok ise, bu hakikat ziyade bir şey
ise ve muhâtabın bunu anlayacak kabiliyeti yok ise, o hakikatın
söylenmesine ihtiyaç yoktur!..
Bundan dolayı Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:
“Rasûlullah’dan (s.a.s.) iki kap ilim belledim. Bunlardan birisini
neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazım
kesilirdi.203 Yaşadığı çağın önderleri ve içinde bulundukları
toplumun hidayet rehberi olan muttakî ulemâ, maddî ve manevî
sorumluluğundan dolayı hakikatları gizleyemezler... Yalnız hangi
hakikatı, nerede ve kimlere beyan edeceklerinin çok iyi hesabını
yaparlar... Faydalı olan şeyleri anlatır ve yayarlar...
Mücâhid ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyu yüklenmiş olduğu
ağır vazifesinin sorumluluğunu idrak etmiş ve üzerine düşeni
yerine getirmeye gayret etmişlerdir... Âlimlerin kıymeti, ilimlerinin
gereği olan sâlih ameli işlemek ve istikamet üzere olmaktan
ileri gelmektedir.
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kıyâmette âlimlerin mürekepleri ile şehidlerin kanları tartılır. Âlimlerin
mürekkepleri ağır gelir.” 204
202 Buhârî, Kitâbu’l-İlm, B. 43, Hbr. 59, Kitabu’l-Muzâra’a, B. 21, Hds. 29; Müslim,
Kitâbu Fedâilu’s-Sahâbe, B. 35, Hds. 2492; İbn Mâce, Mukaddime, B.
24, Hbr. 262; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 176, Hbr. 96 ve 107
203 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 42, Hbr. 61
204 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
BEL’AM
- 61 -
Muttakî âlim, kendisine ve diğer insanlara faydalı ilmi elde
eder, ilmini hayır yolunda sarf ederek toplumuna faydalı olmaya
çalışır... Faydasız olan şeylerin peşine düşmez ve insanlara fayda
vermeyecek şeyleri beyan etmez... Sadece konuşmuş olmak için
konuşmaz, her konuştuğu şey bir hikmet ve hayırdır... Eğer hikmet
ve hayır konuşulacak ortam yok ise, susar ve onun bu susması
da başlı başına bir hayırdır...
Abdullah İbn Abbas (r. anhumâ), Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve
cihad mektebinde eğitim ve öğretim görüp her biri bir insan-ı kâmil
olan ashâb-ı kiram’ı şöyle anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbı kadar
hayır olan hiçbir topluluk görmedim. (Rasûlullah) vefat edinceye
kadar O’na hepsi Kur’ân’da bulunan sadece on üç mes’ele sormuşlardı:
“Sana, haram olan o ayı sorarlar.” 205 Ve: “Sana, kadınların ay hâlini
de sorarlar.” () âyeti bunlardandır. (İbn Abbas, sözünün devamında)
şöyle dedi: “Onlar, başkasını değil, sadece kendilerine fayda verecek
şeyleri sorarlardı. 206
Ammar b. Yâsir’den (r. anhumâ) bir mes’ele soruldu. O da: Bu,
henüz meydana geldi mi? diye sordu. (Soranlar:) Hayır, dediler.
(Ammar, o zaman) şöyle dedi: “(O halde) meydana gelinceye kadar
bizi (rahat) bırakın! Sonra meydana geldiğinde sizin için onu
(hâlletme) zahmetine gireriz.” 207
es-Salt b. Rasîd (rh.a.) anlatıyor: Ben, Tâvus’a bir mes’ele sordum.
Bana: “Bu, meydana gelmiş mi?” dedi. “Evet” dedim. “Vallahi
mi?” dedi. “Vallahi!” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Arkadaşlarımız,
Muaz b. Cebel’den bize haber verdiler ki, o şöyle
demiştir: “Ey insanlar, belânın (hükmünde) başınıza gelmesinden
önce acele etmeyiniz. Çünkü siz, şayet onun (hükmünde), başınıza
gelmesinden önce acele etmezseniz, müslüman-ların içinde
(kendilerine bir şey) sorulduğu zaman (cevabı) isâbetli kılacak,
söz söylediği zaman doğruya ulaştıracak, kimseler bulunmaya devam
edecektir.” 208
Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; İmam Gazalî,
İhyâ, c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
205 2/Bakara, 217
206 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; Gazalî, İhyâ,
c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
207 Dârimî, Mukaddime, B. 18, Hbr. 125
208 Dârimî, Mukaddime, B. 19, Hbr. 155, B. 17, Hbr. 118
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
İlmiyle âmil olan muvahhid âlimler, mes’eleleri tartışma ortamına
getirmez ve onu ehli olmayanlarla konuşup ayağa düşürmezler...
Onlar, insanlara hangi mes’eleyi arzedecekler ise, onun
Kur’ân’dan, Sünnet’ten, İcmâ’dan ve Kıyas’tan delilini beyan eder,
bu deliller sonucu şu görüşü benimsediklerini açıklarlar... Buna,
herhangi bir itiraz olursa, yine delillerle konuyu aydınlatırlar...
Hele hele ilmi olmayan ve usûlden anlamayanlarla ilmi herhangi
bir mes’eleyi, tartışmak şöyle dursun konuşmaya bile yanaşmazlar.
İlmî mes’eleler, ancak ehli olan ve takvâ sahibi ilim adamlarıyla
konuşulup görüşülür... Ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmak,
ilme büyük bir saygısızlık ve zulüm olur...
Muttakî âlimin, ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmayı
reddetmesi, onları küçük gördüğünden veya gururlu-kibirli oluşundan
değil, ilmin kıymetini bilip ilme karşıki hürmetinden ileri
gelir... Âlim şahsiyetin, ehil olmayan kişilerle ilmî bir mes’elenin
görüşülmesini uygun görmemeleri, muvahhid mü’minlerin önderi
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir emrinden dolayıdır...
Enes b. Malik (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların
boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” 209
Bundan dolayı âlimler, ilmî mes’eleleri uygun olmayan ortamlarda
beyan etmekten çekinirler... Ve kendileriyle tartışmak
isteyen ehil olmadıkları gibi haddlerini de bilmeyen kişilerle muhatab
olmaz, onlarla tartışmazlar!..
Enes b. Malik’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bâtıl ve haksız yolda iken mücâdeleyi bırakana cennetin kenarında,
hak yolda iken cidalı (tartışmayı) terk edene cennetin ortasında ve huyunu
güzelleştirene cennetin en yüce mevkiinde köşk yapılır.” 210
İbn Abbas’dan (r.anhumâ); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kardeşinle münâkaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona,
yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!”211 Ebû Umâme’den (r.a.):
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiçbir kavim hidayete erdikten
sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle mücâdele ve çekişmelerde
bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.)
şu âyeti okudu: “Onu, yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek)
209 İbn Mâce, Mukaddime, B. 17, Hds. 224
210 İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 51; Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57,
Hds. 2961; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Edeb, B. 8, Hds. 4800
211 Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2063
BEL’AM
- 63 -
verdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavimdir.” 212
Ehil olmayan insanların yanında ilmî hakikatların konuşulması
bir fitneye yol açar konusunda, önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)
bir ibretli örnek vermektedir... Ebû Hüreyre’nin rivâyetiyle şöyle
buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı
dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şerr
(yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu,
şu adamın durumuna benzer ki, çobanın yanına varır ve: ‘Ey çoban,
bana, koyunlardan kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver!’ diye talepte
bulunur. Çoban da: ‘Git de, koyunların en iyisinin kulağından tut (götür)!’
der. Bunun üzerine adam, gidip sürünün köpeğinin kulağından
tutar.” 213
Bu tipte ve bu düşüncede olan kişiler, her zaman ve her toplumda
bulunması ihtimal dâhilindedir... Bunun için bu konuda
hassas olmak gereklidir... Sorumlu âlimin görevi çok ağırdır... Bir
yandan nefsiyle cihad ederken, diğer yanda her türlü kötülük ve
kötülerle mücâdele içinde olmalıdır... Muttakî âlim, hiçbir zaman
“Bana ne!” dememeli ve vazifesini ihmal etmemelidir... Her zaman
ilmiyle âmil olan ihlâs sahibi olma şahsiyetinde bir kusur etmemelidir...
Merhamet olunmuş ümmetin müctehid âlimlerinden İmam
Hasan el-Basrî (rh.a.), şu ibretli tesbitte bulunmuştur… Şöyle diyor
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): “İlim sahibleri dışında olan insanların
tümü helâke uğramışlardır. İlim sahibi olanların da amel edenleri
dışındakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerin de ihlâslıları
dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlâslılar ise, büyük bir tehlike
ile karşı karşıyadırlar.” 214
Sehl (rh.a.) şöyle demiştir: İlmin hepsi dünyalıktır. Âhiret için
olanı, kendisiyle amel edilendir. Amelin hepsi havadır. Ancak
212 43/Zuhruf, 58; İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 48; Tirmizî, Kitâbu Tefsîri’l-
Kur’an, B. 44, Hds. 3468
213 İbn Mâce, Kitâbu’z-Zühd, B. 15, Hds. 4172; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid, c. 1, s.
60, Hds. 256; Ebû Ya’lâ’dan. Aynı eserin, c.1, s .412, Tahric: 256’da aynı hadisin,
Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 405, ve 508’de olduğu beyan
edilmiştir.
214 Said Havva, el-Esas Fi’s-Sünne - İslâm Akaidi, çev. M. Ahmed Varol, Vdğ.,
İst.1992, C.10, Sh.11. Not: İmam Hasan el-Basrî (rh. a.)’ın bu sözleri, bazı kitaplarda
veya bazı kişiler tarafından hadis olarak rivâyet edilmişse de, hadis
olmadığı ve hiçbir mûteber hadis kaynağında bulunmadığı ehil olan
âlimler tarafından beyan olunmuştur. Sağanî (rh.a.) bunun için: İftira edilmiş/
uydurulmuş bir hadistir/sözdür, demiştir. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c.
2, s. 312, no: 2796; Şevkânî, el-Fevâidu’l-Mecmua fi’l-Ehâdisi’l-Mevzûa, Kahire,
1960, s. 257; Sâğanî, Risâle fi’l-Mevzuat, Mısır, T.Y., s. 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
Allah rızâsı için olan başka. İnsanlar hep ölüdürler, yalnız âlimler
ölü değil. Âlimler de sarhoşturlar, yalnız amel edenler müstesnâ.
Amel edenler de aldanmıştır, yalnız ihlâs ile amel edenler başka.
İhlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır. 215
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), sorumluluğunun ve vazifesinin şuurunda
olan muttakî âlim şahsiyet için şunları beyan ediyor: Akıllı
ve âlim kişi odur ki, dünyasını harab eder ve harab ettiği dünyanın
enkazı üzerine âhiretini inşâ eder. Âhiretini harab edip de bunun
enkazı üzerine dünyasını inşâ etmez.216 Başka bir beyânında
şöyle diyordu İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): Hakikaten kişi, ilimden
bir konuyu elde edip, onunla amel ederdi de bu, onun için dünya
ve içindekilerinin kendisinin olması, sonra da bunları âhiret (yoluna)
vermesinden daha hayırlı olurdu. (Önceleri) adam, ilim tahsil
ettiği zaman bunun (te’sirinin) onun basiretinde, huşû’unda, dilinde,
elinde, namazında ve zühdünde görülmesi gecikmezdi. 217
Fudayl b. Iyaz (rh.a.), sorumlu ulemânın vazifesinin ne kadar
çetin olduğunu ve vazifesini hakkıyla yapanların azınlıkta kaldığını
beyan ile şunları söylemiştir: Şimdiki zamanda üç şeyi aramayınız,
zirâ bulamazsınız: İlmi, ameline mutabık olan âlim aramayınız,
zirâ böyle birini bulamaz ve âlimsiz kalırsınız. Ameline
muvâfık ihlâsı bulunan bir âmil aramayınız, zirâ böylesini bulamaz
ve amelsiz kalırsınız. Kusursuz dost aramayınız, zirâ böyle
birini bulamaz ve dostsuz kalırsınız. 218
Ümmetin derdiyle dertlenen ve zulme uğramış, toprakları
işgal edilmiş mustaz’af mü’min müslümanlara rehberlik eden
muttakî ulemâ böyle ciddî beyanlarla yolumuzu aydınlatmakdadır.
İlim, amel etmek ve dünya-âhiret faydası için öğrenilir... Dünyada
iman üzere, izzet ve şeref üzere bir hayat sürmek için ilme
ihtiyaç vardır... Kendisiyle amel edilen ilim, âmil olan kişiyi ebedî
saâdete ulaştırır, âhiretini ma’mur yapar...
Safvan b. Assal el-Muradî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’ın (s.a.s.)
yanına geldim. O, kırmızı bürdesine yaslanmış vaziyetteydi. O’na:
‘Yâ Rasûlullah, ben, ilim öğrenmeye geldim’ deyince, Rasûlullah
(s.a.s.): “Merhaba, ilim öğrenmek isteyen kişi. İlim öğreneni melekler,
kanatlarıyla kuşatırlar. Sonra onun öğreneceği şeye olan sevgilerinden
215 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 156; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Prof. Dr.
Yakup Çiçek, İst. 1999, c. 2, s. 201; Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 2,
s. 296 (Kısmen
216 Ferideddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, çev. Doç. Dr. Süleyman Uludağ, İst.
1991, s. 83
217 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391
218 Feridüddin Atar, a.g.e, s. 136
BEL’AM
- 65 -
dolayı, dünya göğüne ulaşıncaya kadar birbirlerinin üzerlerine yığılırlar.”
219
İlmiyle âmil olan ve sorumluluğunun şuurunu idrak eden muvahhid
ve mücâhid âlimler, hep beraber Allah’ın ipine sarılıp220
Rabbimiz Allah’ın şu emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardır...
Bu günün İslâm ulemâsı, selefleri olan muttakî âlimler gibi, sorumluluğu
kuşanmış, vazifesini idrak ederek ümmetin kurtuluşu için
var gücüyle çalışmaktadır. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:“Sizden
hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden)
sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”221;
“Allah’a çağıran, sâlih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben müslümanlardanım.’
diyenden daha güzel sözlü kimdir?” 222
Zulme ve Zâlime Karşı Ulemâ
Emirü’l-mü’minin İmam Ali İbn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir:
Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil! Bâtıla yardım eden,
hakka zulmeder!223 Yegâne hayat nizamı İslâm’a katıksız iman
eden ve imanın gereği olan hayat tarzını yaşayan her muvahhid
mü’min müslüman, Emirü’l-mü’minin İmam Ali’nin (r.a.) beyan ettiklerine
gönülden inanmış ve beyan etmiştir... Kıyâmete kadar da
aynı ilkeye inanır ve beyan etmeye devam eder... Bu hakikat, muvahhid
mü’minlerin var olma sebebidir. Yegâne Rabbimiz Allah’a
gerçek kul olanlar, yani yalnızca O’na ibâdet edenler, zulme ve
zâlime karşı mazlum ve adâletin yanındadır... Batılın her türlüsü
olan câhiliyye âdetlerini ayakların altına almıştır... Haktan ve hakikattan
yana bütün imkânlarıyla çaba gösteren mü’min müslümanlar,
haksızlığa karşı susmamış, her zamanda ve her mekânda
hakkı haykırmıştır... Haksızlığa karşı susmak, zulme ve sömürüye
rızâ göstermek, muvahhid mü’minlerin var oluşlarına aykırıdır...
Bir yerde bir muvahhid mü’min var ise, orada hakkın, adâletin
ve hayrın temsilcisi var demektir... Muvahhid mü’min bulunduğu
yerde Allah’ın şahidi ve İslâm’ın temsilcisidir...
Üstad Ebû Ali Dakkak (rh.a.) şöyle söyler: “Hak çiğnenirken
susan, dilsiz şeytandır.” 224
219 Hâfız el-Munzirî, Terğîb ve Terhîb, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., c. 1, s.
128, Hds. 9; Ahmed bin Hanbel, Taberânî, İbn Hıbban ve Hâkim rivâyet etmişlerdir.
Hâkim: Senedi sahihtir, demiştir
220 Bk. 3/Âl-i İmrân, 103
221 3/Âl-i İmrân, 104
222 41/Fussılet, 33
223 Nehcü’l-Belâğa, s. 431
224 Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, 3. baskı, İst.
1991, s. 258. Not: Ebû Ali Dakkak’ın bu sözü, halk arasında: “Haksızlığa
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Bâtıla, zulme, haksızlığa ve hayrın ortadan kaldırılmasına ses
çıkarmayan, buna razı olanın, şeytana tabi olduğu apaçıktır... Bu
kişi ya cinlerden, ya da insanlardan şeytan olanların225 emrine
girmiş ve onlarla beraber hakka ve adâlete karşı çıkıp hakikata
ihânet etmiştir...
Muvahhid mü’minlerden hiçbiri böyle bir zillete düşemez...
Hele hele muttakî âlimler, böyle bir zelil durumu asla kabul edemezler...
Onlar, mallarını ve canlarını verirler de, hak din olan
İslâm’dan asla taviz vermezler... Onlar, Allah’ın dini olan İslâm’ı
canlarından daha kıymetli bilir ve her zamanda, her mekânda
onu savunurlar... Onlar, İslâm’ı savunurken, İslâm düşmanları veya
adâletten sapan zâlimler tarafından öldürülmenin, en yüce mertebe
olan şehadet olduğuna katıksız iman etmişlerdir... Muttakî
âlimler, Allah’dan gereği şekilde korktukları için, başkalarından
asla korkmazlar!..
Câbir (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Kıyâmet günü Allah katında şehidlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib
ile zâlim bir idareciye ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kötülükten
sakındıran ve bu yüzden o idarecinin öldürdüğü kimsedir.” 226
Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Cihadın en efdalı, zâlim sultanın veya zâlim emirin yanında söylenecek
adâletli sözdür.” 227
Muvahhid ve muttakî âlimler, peygamberlerin gerçek
vârisleridirler... Peygamberler (Allah’ın salât ve selâmı cümlesinin
üzerine olsun), nasıl davranmışlar ise, onların varisleri olan âlimler
de o şekilde davranmalıdırlar... Bu, onların devraldığı mukaddes
mirasın vazgeçilmez şartıdır!.. Amr İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor:
Ben, câhiliyye devrinde iken, bütün insanlığın dalalette
bulunduğunu ve hiçbir doğru yolda olmadıklarını biliyordum.
(Çünkü) insanlar, putlara taparlardı. Derken işittim ki, Mekke’de
bir zat (çıkmış) birtakım haberler veriyormuş. Hemen devemin
üzerine atlayarak, O’na geldim. Bir de baktım Rasûlullah (s.a.s.)
karşı susan, dilsiz şeytandır” şeklinde ve hadis olarak söyleniyorsa da, hadis
değildir. Rasûlullah (s.a.s.)’in hadisleri arasında böyle bir söz yoktur ve
hiçbir mûteber kaynakta yer almadığı beyan olunmuştur.
225 bk. 114/Nâs, 6
226 Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 476, Hds. 2380
-4747-, Hakim’in Müstedrek’inden; el-Munzirî, a.g.e., c. 4, s. 506, Hds. 8
227 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4344; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten,
B. 12, Hds. 2265; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4011-4012; Nesâî,
Kitâbu’l-Biât, B. 37, Hds. 4191; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 164, Hds.
100; Kuzâî, a.g.e., s. 231, Hds. 791; Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 347, Hds. 724
-1246-, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 19’dan
BEL’AM
- 67 -
gizlenmiş. Kavmi, O’nun aleyhinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun
üzerine kalbim yumuşadı.
Mekke’de O’nun yanına girerek, kendisine: ‘Sen, nesin?’ dedim.
“Ben, Peygamberim” cevabını verdi. ‘Peygamber ne demektir?’
dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Beni, Allah gönderdi” buyurdu. ‘Seni, ne
ile gönderdi?’ dedim. “Allah beni, akrabaya yardım edilmesi, putların
kırılması, Allah’ın bir tanınması, O’na, hiçbir şeyin şirk/ortak koşulmaması
(vazifesi) ile gönderdi.” buyurdu. 228
İşte yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) mirası budur!..
Ve işte Rasûlullah (s.a.s.) ve diğer peygamberlerin varisleri olan
muttakî ve mücâhid İslâm ulemâsının bu mirasa sahib çıkarken
ortaya koydukları tavır!..
Zulme ve zâlime karşı muttakî ulemânın tavrından, örnek olmak
üzere birkaç tanesini burada kaydediyoruz...
1) Esma’î anlatıyor: Atâ b. Ebi Rabah (rh.a.), Emevîlerden Abdulmelik
b. Mervan’ın huzuruna çıktı. Abdulmelik, muhteşem bir
vaziyette kürsüsünde oturuyordu. Her kabilenin ileri gelenleri
etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hacc mevsimine tesadüf etmişti.
Atâ’yı görünce, hemen O’nu yanına alarak köşküne oturttu
ve ne istediğini kendisinden sordu. O da: ‘Ey mü’minlerin emiri,
Allah’ın ve Rasûlü’nün hareminde Allah’dan kork ve bu harem-i
şerifleri imar eyle! Muhâcir ve Ensar çocukları hakkında da
Allah’dan kork! Zirâ sen, bu mecliste onların sayesinde oturdun.
Ayrıca sınır boylarında bulunanların da haklarına riâyet et! Zirâ
onlar, müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idaresini araştır.
Çünkü onlardan yegâne mes’ûl olan sensin. Kapındakilerin hakkına
riâyet et! Kapına gelenlere kapını kapama!’ dedi.
Abdulmelik: ‘Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim!’
dedi. Sonra oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak:
‘Senin, bizden istediklerinin hepsi başkaları nâmınadır.
Biz, bunlara söz verdik, fakat kendi nâmına bir istekde bulunmadın.
Kendin için ne istiyorsun?’ dedi. O da: ‘Hayır, ben, insanlardan
bir şey istemem!’ dedi ve oradan ayrıldı. Abdulmelik: ‘Zâten
seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir’ dedi.
Bir gün Velid bin Abdulmelik, kapıcısına: “Kapıda dur ve oradan
ilk geçen zatı huzuruma getir, onunla konuşalım” dedi. Kapıcı,
bir müddet bekledikten sonra oradan Atâ bin Rabah’ın geçmekte
olduğunu gördü. Fakat kapıcı bunu tanımıyordu. Ona: “İhtiyar,
Emiru’l-mü’minin seni çağırıyor, içeri buyur!” dedi ve Atâ da içeri
228 Müslim, Kitâbu Sıfati’l-Musâfirîn, B. 52, Hds. 294
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
girince “Ey Velid, sana selâm!” dedi. Velid, kapıcıya kızdı: “Ben
sana, bir adam gönder, sohbet edelim” dedim. Sen ise, Allah’ın
bana revâ gördüğü “Emirü’l-mü’minin” unvânını bile çok gören
bir adamı huzuruma getirdin” dedi. Kapıcı da: “Başka bir gelen
olmadı, ne yapayım?” dedi. Sonra da Atâ ile sohbete başladı. Atâ,
sohbeti esnasında Velid’e: “Cehennemde “Hebheb” adında bir
vâdi var, zâlim hükümdarlar orada yanacaklar” dedi. Bunu duyan
Velid, kapının eşiği önünde oturuyordu, hemen bayıldı ve yere
düştü. Ömer b. Abdulaziz: “Emir’i öldürdün!” diye şaka yaptı. Bunun
üzerine Atâ, Ömer’in bileğini sıkıca kavradı ve: “Ey Ömer, iş
ciddidir, şakaya gelmez” dedi ve oradan ayrıldı. Ömer, diyor ki:
“Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.” 229
2) Ebû Câfer Mansur, (tabiîn’den) asrının büyük âlimi Tâvus’u
huzuruna dâvet etti. Tâvus, Mâlik b. Enes’le (rh. aleyhim) onun
yanına gittiler. Bir müddet beklediler. Sonra Ebû Câfer Mansur,
Tâvus’a döndü ve: “Bana, baban İbn Keysan’dan rivâyette bulun”
dedi. Tâvus: “Ben, babamın Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadisi
rivâyet ettiğini duydum: “Kıyâmet günü azap yönünden insanların en
şiddetlisi, Allah’ın mülkünde idarecilik yapıp adâletine zulüm karıştıran
kişidir.” Bir müddet bekleştiler. Mâlik bin Enes: “Elbisemin eteklerini,
Tâvus’un kanıyla kirlenmesinden korkarak topladım. Sonra
Ebû Cafer, O’na döndü ve: “Bana öğüt ver, ey Tâvus” dedi: Tâvus:
“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını
görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e? Ki şehirler içinde onun bir
benzeri yaratılmış değildir. Ve vâdilerde kayaları oyup biçin Semud’a? Ve
kazıklar (ehramlar) sahibi Fir’avn’a? Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.
Böylece oralarda fesâdı yaygınlaştırıp arttırmışlardı. Bundan dolayı, Rabbin,
onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi. Çünkü senin Rabbin,
gerçekten gözetleme yerindedir.” 230
Malik b. Enes: “Tâvus’un kanının bana bulaşması endişesiyle
elbisemin eteklerini topladım.” Devamla, “Ebû Câfer Mansur, bir
müddet daha konuşmadan durdu. Sonra dönerek: “Bana hokkayı
veriniz” dedi. Bir müddet daha durdu. Hava iyice elektriklenmişti.
Tâvus’a dönerek: “Ey Tâvus, şu hokkayı bana ver” dedi. Tâvus vermekten
çekindi. Ebû Câfer: “Niçin onu bana vermiyorsun?” Tâvus:
“Onunla Allah Teâlâ’ya karşı günah olacak bir iş yapmandan korkuyorum.
O takdirde ben, o günahta senin ortağın olmuş olurum”
dedi. Ebû Câfer bu sözü işitince: “Yanımdan kalkınız” dedi.
Tâvus: “Bugüne kadar emrine karşı gelmemiştim” dedi. Mâlik bin
Enes şöyle devam ediyor: “Bu zamana kadar Tâvus’un bu derece
229 Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst.1987, c. 2, s. 839-840
230 89/Fecr, 6-14
BEL’AM
- 69 -
büyüklüğünü bilmiyordum. Bu şiddetli öğüde karşı Mansur’un cevabı
sadece “Kalkıp gidiniz” oldu. 231
3) Haccac, Hasan el-Basrî’yi çağırttı ve: “Allah, onları mahvetsin,
para uğrunda müslümanları öldürdüler’ diyen sen misin?”
deyince, Hasan (rh.a.): “Evet, ben söyledim!” dedi. Haccac: “Niçin
söyledin?” diye sordu. Hasan: “Çünkü Allah Teâlâ, bildiklerini
söyleyip gizlemeyeceklerine dair âlimlerden söz almıştır” dedi.
Bunun üzerine Haccac: “Sesini kes, diline sahip ol! Bir daha senden
böyle sözler duymayayım, yoksa kelleni vücudundan ayırırım”
dedi.
Hâlid ez-Ziyad’ı (rh.a.) Haccac’a getirdiler. Haccac: “Hâlid sen
misin?” “Evet, benim. Ne soracaksan sor! Çünkü ben Makaam
denen mevkide üç hususta Allah’a söz verdim. Birincisi: Sorulana
doğru cevab vereceğim. İkincisi: Belâya sabredeceğim. Üçüncüsü
de: Âfiyete şükredeceğim” dedi. Haccac: “Benim hakkımdaki görüşün
nedir?” “Sen, Muhakkak ki, yeryüzünde Allah’ın bir düşmanısın.
Haramın perdesini yırtan ve bâtıl töhmet üzerine kan
akıtan bir zâlimsin!” “Hükümdar Abdulmelik bin Mervan hakkındaki
görüşün nedir?” “O, senden daha büyük bir mücrimdir. Sen
ise, onun günahlarından birisin.”
Bunun üzerine Haccac: “Buna, şiddetli bir işkence yapın!”
dedi. Ve şiddetli işkenceler neticesinde kamışı yukarıdan aşağı ikiye
bölerek etlerinin arasına sıkıştırdı ve kamçı ipi ile sıkıca bağlayarak
vücudunu didik didik ederek etlerini parça parça kopardılar.
Artık nefes saymakta olduğunu Haccac’a haber verdiklerinde, o:
“Atın onu sokağa!” dedi. Kendisi, bu işkenceye karşı kat’iyyen sesini
çıkarmadı. Bu manzarayı haber veren Câfer diyor ki: “Yanına
gittim. Benden, bir yudum su istedi ve suyu içince öldü ki, kendisi
henüz 18 yaşında idi. Allah rahmet etsin. 232
4) Ümmetin mutlak müctehidlerinden İmam Şâfiî (rh.a.) anlatıyor:
Amcam Muhammed b. Ali bana anlattı ve dedi ki: Abbasî
halifelerinden Ebû Câfer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum.
Mecliste İbn Ebi Züeyb de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan
bin Zeyd de Medine valisi idi. Gıfârîlerden bazıları, vali hakkında
şikâyette bulunmak üzere Halifeye müracaat ettiler. Hasan
bin Zeyd: “Bunları, İbn Ebi Züeyb’den sor, ey mü’minlerin emiri”
dedi. Halife de O’na: “Ne diyorsun bunlar hakkında?” diye sordu.
Bu zât ise: “O adamlar, insanlara eziyet eden ve insanlar için
231 Abdulaziz el-Bedrî, İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, çev. Mehmet Bıyıklı -
Kemal Solak, İst. 1989, s. 114-116
232 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 842-843
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
bolca dedikodu yapan kimselerdir” dedi. Bunun üzerine Halife,
Gıfârîlere: “Dediğini duydunuz ya!” dedi. Gıfârîler: “Ona bir de
Hasan bin Zeyd’i sor” dediler.
Halife ona: “Hasan bin Zeyd hakkında ne diyorsun?” diye sordu.
O da: “Hasan hakkında, haksız hüküm verip nefsinin arzularına
uyan bir kimse olduğuna şehâdet ederim” dedi. Bunun üzerine
Halife, Hasan’a: “Söylediğini duydun mu? Bu iyi bir insandır”
deyince, Hasan halifeye: “Ondan bir de kendini sor” dedi. Halife
de, ona: “Benim hakkımda görüşün nedir?” diye sordu. O zât:
“Beni affet! Bunu, benden sorma!” deyince, Halife: “Allah adına
soruyorum, bildiğini söyle!” dedi. O zât: “Sanki kendini bilmiyormuşsun
gibi bana Allah adına yemin verdirerek, soruyorsun” dedi.
Halife de: “Allah adına bildiğini haber ver!” diye ısrar edince, O
da: “Ben şehâdet ederim ki, kapında zulüm gözle görülecek şekildedir”
deyince, Ebû Câfer, yerinde doğruldu ve kalkarak İbn Ebi
Züeyb’in kafasına elini koydu, kendisine doğru çekti ve: “Ben bu
makamda oturmasam, Fars, Rum, Deylem ve Türk’ün intikamını
senden alırdım” dedi.
İbn Ebi Züeyb: “Ey Mü’minlerin Emiri, Ebû Bekr ve Ömer de
(Allah onlardan razı olsun) bu makamda oturdu, hakkı aldı ve
onu müsâvî olarak taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şehirlerine
kadar zaptettiler, onların burunlarını kırdılar” deyince, Ebû Cafer,
İbn Ebi Züeyb’in başını bıraktı ve: “Vallahi, senin doğru konuştuğunu
bilmesem senin kelleni vururdum!” dedi. İbn Ebi Züeyb: “Ey
mü’minlerin emîri, vallahi ben, oğlun Mehdî’den daha çok senin
iyiliğini isteyen bir kimseyim” dedi. İbn Ebi Züeyb, oradan ayrıldıktan
sonra Süfyân-ı Sevrî ile karşılaştı. Süfyan: Senin, bu zâlime
söylediklerinden çok memnun oldum. Fakat “Oğlun Mehdi” sözünden
üzüldüm, dedi. İbn Ebi Züeyb: “Allah, seni mağfiret etsin,
hepimiz hidâyette değil miyiz?” diye cevap verdi. 233
5) Zâhir, Şam’da Tatarlara karşı savaşa çıkmak istediğinde
âlimlerden harpte kullanmak üzere halktan mal almanın câiz
olduğu hakkında fetvâ istedi. Bunu Şam İslâm hukukçularına
yazdı. Onlar, câiz olduğuna dâir fetvâ verdiler. Bunun üzerine
Zâhir: “Görüşünü almadığımız başka bir âlim kaldı mı?” diye sordu.
Ona: “Evet, Üstad Muhyiddin Nevevî görüşünü açıklamadı”
dediler. Zâhir, onu istedi. Muhyiddin Nevevî, Zâhir’e geldi. Zâhir,
ona: “Sen de, diğer İslâm hukukçuları gibi görüşünü açıkla!” dedi.
Üstad Nevevî, görüşünü açıklamaktan çekindi. Zâhir: “Görüşünü
açıklamamanın sebebi ne?” dedi. İmam Muhyiddin Nevevî (rh.a.):
233 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 845-846
BEL’AM
- 71 -
“Ben senin Emir Bunduktar’ın kölesi olduğunu bilirim. Senin hiçbir
şeyin yoktu. Sonra Allah Teâlâ, sana mal-mülk ihsan eyledi. Seni,
padişah yaptı. Şu an senin, bin tane kölen, her bir kölenin altın
sırmalı elbiseleri ve ayrıca senin iki yüz câriyen ve her bir câriyenin
de bir sürü mücevherâtı olduğunu işittim. Şimdi sen, bunların
hepsini harcar, sadece bukağılarıyla kölelerini ve mücevherâtsız
elbiseleriyle câriyelerini bırakırsan, ben de o zaman halktan mal
toplamanın câiz olduğuna dâir fetvâ veririm.”
Zâhir, Muhyiddin Nevevî’nin (rh.a.) bu cevabına çok kızdı:
“Yurdum (Şam)’dan çık!” diye haykırdı. Nevevî: “Baş üstüne!”
deyip Neva’ya gitti. Fakîhler: “O bizim büyük âlimlerimizden,
sâlihlerimizden ve kendisine uyulması gerekenlerdendi” dediler.
Zâhir onun Şam’a geri gelmesini istedi. Ona, dönmesi için mektup
yazdı. Fakat Üstad Nevevî dönmedi ve: “Orada Zâhir olduğu müddetçe
oraya girmem!” dedi. Bir ay sonra da vefat etti. Halife, özrünün
kabülünü istedi. Çünkü o, ilim ve takvâ yönünden Muhyiddin
Nevevî’nin kim olduğunu ve ne derece büyük âlim olduğunu
öğrendi. Fakat Nevevî, direterek halifenin özrünü kabul etmedi.
Bununla, açıkca halifeye bir ders vermek istedi. Âlimler, yöneticilerin
hiçbir müslümana kötülük yapmamalarını istiyorlar. 234
6) “Âlimlerin Ahlâkı” adlı kitabın yazarı şöyle anlatıyor:
Bana, saygıdeğer arkadaşım Muhammed Fehmi Nadur Paşa, Ahmed
Bedevi Efendi’den, o da babasından, babası da dedesinden
nakletti. Dedesi, Hidiv İsmail zamanında Ezher Üniversitesi’nin
profesörlerindendi. Mısır’la Habeşistan arasında harp başladığında
ordu komandaları arasındaki ihtilaftan dolayı Mısır ordusu
ardı ardına mağlub oldu. Hidiv İsmail’in buna canı çok sıkıldı.
Sıkıntısını gidermek için bir gün Şerif Paşa ile birlikte çıktı. Şerif
Paşa: “Senin başına bir musibet geldiğinde bu belâyı gidermek
için ne yaparsın?”
Hidiv İsmail: “Ey Efendimiz, başıma bir musibet geldiğinde,
Allah Teâlâ bana, en muttakî âlimlerin duâ etmesini tavsiye
ediyor. Böylece Allah Teâlâ, musibetimi giderir. Hidiv İsmail, Ezher
Üniversitesi’nin rektörü ile konuştu. Rektör, O’nun için ilmi
ile âmil muttakî âlimleri topladı. Ezher Üniversitesi binasındaki
eski kubbenin altında duâ etmeye başladılar. Fakat bütün bu
olanlar yanında yenilgiler devam edip gidiyordu. Yanında Şerif
Paşa olduğu hâlde Hidiv İsmail, âlimlerin yanına gitti ve onlara
kızarak şöyle dedi. “Bu yaptığınız ya duâ değil veya siz ilmi ile
âmil âlimlerden değilsiniz. Allah Teâlâ, ne sizin sebebinizle, ne de
234 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 140-142
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
duânızla belâları ve yenilgiyi giderecek değildir.
Âlimler, bu hitap karşısında çok üzüldüler ve mahcup oldular.
O anda cemaatin arkasında bir âlim, ona şöyle hitap etti: “Senin
yüzünden bu belâlar, ey İsmail!... Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
bize naklonuldu: “Ya iyilikle emreder ve kötülükten nehyedersiniz
veya Allah Teâlâ, size en şerrlilerinizi musallat eder. İyileriniz Allah’a
duâ eder, fakat duâları kabul olunmaz.” 235
Diğer âlimler, korkudan titremeye başladılar. Şerif Paşa ile Hidiv
İsmail, bir tek kelime söylemeden çıkıp gittiler. Âlimler, bunu
söyleyen âlimi kınamaya ve azarlamaya başladılar. Onlar, bu
hâldeyken Şerif Paşa geri göndü: “Hidiv İsmail’e o sözleri söyleyen
âlim kimdir?” diye sordu. O âlim: “Benim!” diyerek ayağa kalktı.
Şerif Paşa, onu aldı ve götürdü. Âlimler onu kınamadan vazgeçip
kendisiyle vedâlaşmaya başladılar. Dönmesini ummuyorlardı
bile. Onun, geri gelmesi için duâ ediyorlardı. Şerif Paşa ile o, Hidiv
İsmail’in sarayına gittiler. Hidiv İsmail, selâmlığında oturuyordu.
Ön tarafında bir koltuk vardı. Âlim, o koltuğa oturdu.
Hidiv İsmail: “Bana, Ezher Üniversitesi’nde söylediğin sözleri
tekrar et!” dedi. Âlim, söylediği sözleri ve hadisi tekrar etti. Ayrıca
hadisin açıklamasını da yaptı. Hidiv İsmail, ona: “Ne yaptık ki, bu
belâlar başımıza geldi?” diye sordu. Âlim: “Efendim, kanunlarınız
Şer’î ve Medenî diye birbirine karışmadı mı? Fâizin helâllığına dair
kanun çıktı. Zinâ, ruhsatlı değil mi? İçki, serbest değil mi? Ve değil
mi?... Değil mi?... İnkârı gayr-ı kabil haramları ona bir bir saydı ve
devamla: “Nasıl Allah’tan yardım beklersin?!” dedi. Hidiv İsmail:
“Ne yapalım? Avrupalılarla karıştık. Bu ise, onların medeniyetidir.
Âlim: “O takdirde, âlimlerin mahâreti ne olabilir ki?!” Hidiv
ismail, uzun zaman başını eğerek kaldı, konuşmadı. Sonra âlime:
“Doğru söyledin, doğru söyledin!” dedi. Ayrıca Hidiv İsmail, o
âlime ayda 30 Mısır Lirası maaş bağlanmasını emretti. Daha sonra
âlim, Ezher Üniversitesi’ne döndü. Ondan ümit kesen arkadaşları,
sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi sevindiler... 236
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
Muvahhid ve muttakî âlimler, Ümmet içinde hayra çağıran,
iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, Allah’a davet edip sâlih
amellerde bulunan izzetli şahsiyetlerdir... Onlar, Rabbimiz Allah’ın
235 Hadisi, Evsat’ta Taberânî ve Bezzar rivâyet etti. Benzer bir hadis için bk.
Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 9, Hds. 2259; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds.
4004
236 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 142-144; Âlimlerin Ahlâkı, s. 101-102’den
BEL’AM
- 73 -
kendilerine vermiş olduğu ilim nimetiyle âhiret yurdunu arayan,
dünyadaki sorumlu oldukları vazifelerini unutmayanlardır... İlmin
felâketi, onu unutmak ve terk edip amel etmemektir... İlim,
ehli olmayana rivâyet edilip öğretildi mi kaybolup gider... Böyle
bir hareket ilmi zayi eder...237 Ehli olmayanların yanında oldukça
hayra değil, şerre kullanılır... İnsanlığın faydasına değil, zararı için
harcanır... Sanki gözü dönmüş ve insan öldürmekten şeytanî zevk
alan katilin eline en sağlam silâh vermeye benzer, ehli olmayana
ilim öğretmek!...
Elde etmiş olduğu ilmin ehli olan ve sorumluluğunu idrak
eden muttakî ulemâ, Allah’dan gereği gibi korkan, ilimlerini Allah
yolunda insanlığın hidâyeti ve selâmeti için kullanan kişilerdir...
Onlar, ilimlerini dünya menfaatı karşılığında satmayan, bu
hatâya düşmeyen, her zaman haktan ve adâletten yana olanlardır...
Kalbleri iman dolu ve dipdiri!.. Çünkü onların bütün gayesi,
Allah’dır... Âhiret ameli karşılığında, asla dünya malını tercih etmeyenlerdir...
Onlar, helâl kazanç sonu elde edilen mal ve mülkü,
âhiret yatırımı olarak Allah yolunda sarf edenlerdir...
Malik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor:
Âlime verilen ceza hakkında el-Hasanu’l-Basrî’ye sordum.
“Kalbinin ölümüdür” dedi. “Kalbinin ölümü nedir?” diye sordum.
“Âhiret ameli karşılığı dünyayı istemektir” dedi. 238
Âhiret ameli karşılığında dünya malı ve dünya menfaatı elde
etmeye çalışan ilim sahibi kişilerin kalpleri ölür... Kalbleri ölünce
de, sahib oldukları ilimden herhangi bir hayır görmezler... Böylece
hayırsızlaşır ve topluma faydaları dokunmadığı gibi kötü örnek
de olurlar... Bunca ilimleriyle dünyevîleşen, dünyayı âhirete
tercih edenler, kim ki, kendilerine arzuladıkları dünya malı ve hedefledikleri
makamı verirse, onun emrine girerler... İşgal edilmiş
İslâm topraklarında egemen olan müstekbir tağutî yönetimlerin
emrine âmâde olan “din adamı” lakablı ve sıfatlı birçok insanın
bu durumda olduğunda hiç şüphe yoktur... Bu tip insanlar, tahsil
etmiş oldukları İslâmî ilimlerden dolayı mustaz’af ve mazlum halk
arasında belli bir itibarı olan kişilerdir... Bilgilerinden dolayı bazı
akademik ünvanlara da sahib olmuşlardır... Bütün bunlara rağmen
işgal kuvvetleri olan egemen tağutların emrine girmiş, müstekbir
zâlim yönetimlere göbek ve mide bağıyla bağlanmışlardır...
237 Bk. Dârimî, Mukaddime, B. 51, Hds. 630; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı
Terc. Ve Şerhi, c. 1, s. 25, Hds. 7 -12-; İbn Ebî Şeybe –İbn Mesûd’dan-
238 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 331, Hbr. 1514; Ahmed bin
Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 376, Hbr. 1503
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Egemen işgalci tağutlar, bunların vasıtasıyla sömürdüğü ve esir
ettiği İslâm topraklarındaki mazlum müslümanları çok daha rahat
bir şekilde ezmekte ve kanlarını emmektedirler...
Dinlerini ve âhiretlerini, dünya menfaatı karşılığında hebâ
edenlerin durumlarını, Rasûlullah (s.a.s.) net bir şekilde bildirmiştir...
Abdullah İbn Abbas (r.anhumâ)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurur: “Şüphesiz benim ümmetimden bazı insanlar, dinde fıkıh bilgisine
sahib olduğunu iddia edecekler, Kur’ân okuyacak ve diyecekler
ki:‘Biz, emir (yönetici)ler sınıfına varıyor, dünyalıklarından yararlanıyoruz.
Fakat dindarlığımız hususunda onlardan uzak durup (bu yönden bize bir
zarar ilişmiyor)’ derler. Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi mümkün
değildir. Katad (adındaki dikenli ve meyvesiz ağaç)dan geven dikenlerinden
başka (bir meyveyi) toplamak mümkün olmadığı gibi,
emir (yönetici)lere yaklaşmaktan bir şey toplanamaz. Ancak...” 239
Önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerinde beyan buyurdukları
dünyevîleşen ilim adamları, bugünün işgal altındaki İslâm
topraklarında yaşayan ve egemen tağutların emri altına girip
hizmet ettikleri iddiasıyla kendilerini savunanlardan başkası mıdır?..
Onların, “her ne kadar egemen tağutî sistemlerin memuru
olmuşlarsa da, bu yol ile halka hizmet edip onların yetişmesine
çalıştıklarını” beyan etmelerine karşı önderimiz Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyuruyorlar: “Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi
mümkün değildir!” Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olunmuştur:
Miftâhu’l-Hâce yazarı diyor ki: “Hadisten kasdedilen mânâ şudur:
Kur’ân okuyan, fıkıh bilgisi olduğunu iddia eden bazı kimseler,
zarurî ihtiyaçları ve önemli bir işleri olmadığı hâlde emirler
sınıfının yanına giderek, fazilet ve ilim sahibi olduklarını açıklar,
birtakım mal ve makam koparmak isterler. Bu tip kimselere: ‘İlim
ile bu nevi davranışlar birbiri ile bağdaşmaz, niçin böyle hareket
ediyorsunuz?’ denildiği zaman, şöyle cevaplarlar: ‘Biz, emirlere
varıp onların dünyalıklarından yararlanırız. Ama dinî vecibelerimiz
bakımından onlardan uzak dururuz...’ Hâlbuki yekdiğerine
zıt iki şeyi toplamak imkânsızdır. Katad, dikenden başka meyvesi
olmayan bir ağaçtır. Bu ağaçtan meyve olarak dikenden başka bir
şey toplamak mümkün değildir. Emirlere yakınlıktan bir semere
beklenemez. Beklenen şey, ne olabilir?
Hadiste Peygamber’in (s.a.s.) sözünde, emirlerden alınabilen
şey, yani müstesnâ anılmamıştır. Ravî: ‘Anılmak istenen şeyin,
“hatâlar” olduğunu sanıyorum, diyor. Şu hâlde onlara yaklaşmaktan
beklenebilen semere, hatâlar ve günahlar olmuş olur. Sindî
239 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 255; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 164, Hds. 7
BEL’AM
- 75 -
(rh.a.) diyor ki: “Emirlere yaklaşmanın, Katad ağacından diken
toplamaya benzetilmesi ile onlara yaklaşmaktan dinî yönden zarar
etmekten başka bir sonuç alınmayacağına işaret ediliyor. Çünkü,
kişi için Allah tarafından takdir edilmiş olan rızık ve menfaatlar,
behemhâl sahibini bulacaktır. İster emirlerin kapısına gidilsin,
ister gidilmesin netice değişmez. O hâlde onların kapılarına gidilmekle,
yeni bir kazanç sağlanacak değildir. Ama bununla beraber
dinî yönden zarara uğramak da vardır. Şöyle de söylenebilir: İlâhî
takdir, meçhulumuz olup dış görünüşe göre emirlerin sohbetinde
bulunmak ve onlarla ihtilat yapmak sûretiyle elde edilen dünyalık
menfaat, bu ilişkilerle uğranılan zarar muvacehesinde çok cüz’i
olduğu için yok gibidir. Dolayısı ile zarardan başka bir şey kalmamış
sayılır.” 240
Ubey İbn Kâ’b’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Bu ümmete, yükseleceklerini, mal-mülk ve kuvvet sahibi olacaklarını,
zâlim krallarının kendilerine boyun eğeceklerini ve yeryüzüne hâkim
olacaklarını müjdele. Artık kim âhiret için yapmış olduğu amelleri dünya
çıkarlarına âlet yaparsa, o kimsenin âhirette nasibi yoktur.” 241
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
kendisi ile Allah’ın rızâsı aranan ilimlerden bir ilmi, dünya malından bir
şey elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu alamaz.”
242
İbn Ömer (r.a.) dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kim
Allah’dan başka bir şey için ilim taleb ederse veya o ilimle Allah rızâsından
başka bir maksad edinirse, cehennemden olan üzerine hazırlansın.” 243
Yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu beyanları, bu apaçık
ikazları karşısında her vicdan sahibi elini vicdanına koysun ve
Rabbimiz Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her akıl sahibi
kişi aklını kullanıp düşünsün! İslâm topraklarını işgal etmiş
ve şirk ideolojisinin mensubları olan egemen tağutların hizmetinde,
müstekbir zâlimlerin emrinde bulunan ilim ehli insanların
durumu nedir? Onların, dünya menfaatı karşılığında itaat ettikleri
hükümlerin onlardan istedikleri nelerdir? Onlar, bu gayr-ı
İslâmî hükümlere boyun bükerken neler kaybediyorlar? Buna
240 Haydar Hatipoğlu, S. İbn Mâce Terc. ve Şerhi, ist. 1982, c. 1, s. 420-421
241 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 69, hds. 4; Ahmed bin Hanbel, Hakim, Beyhakî ve
İbn Hıbbân’dan. Hakim: Hadisin isnâdı sahihtir, demiştir.
242 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 12, Hds. 3664; İbn Mâce, Mukaddime, B. 23,
Hds. 252; Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hds. 263; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 161,
Hds. 1; İbn Hıbban ve Hakim’den
243 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 258; Tirmizî, Kitâbu’l-Ilm, B. 6, hds. 2793
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
karşılık onların ellerine ne geçiyor? Onlar, bu tavırlarıyla İslâm’a
ve mü’min müslümanlara ne fayda sağlıyor, ümmetin kurtuluşu
için ne katkıda bulunabiliyorlar?... Acaba mü’min müslümanların
esaretten kurtulmalarına mı yarıyor onların böyle davranmaları,
yoksa işgalci egemen tağutların halk üzerindeki zulme dayalı
egemenliklerinin daha sağlamlaşmasına mı yarıyor?
Bütün bu soruların cevaplarını, iman sahibi, vicdan sahibi ve
akıl sahibi olanların ciddî ciddî düşünüp araştırıp doğru bir şekilde
verirlerse, ancak hakikat apaçık anlaşılacaktır!... Doğru cevab
verebilmek için doğru bir ölçü ile ölçmek gerekir... Dosdoğru ölçü
ve adâlet terazisi, İslâm’dır... Rabbimiz Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı
Kerim ve önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünneti değişmez, eskimez
ve zamanı geçmez, bütün çağları kapsayan bir ölçüdür... Eğer
Kur’ân ve Sünnet ölçüsünce olaylar değerlendirilecek ve mazlum
ümmetin meselesi topyekün düşünelecek olursa, hayırlı bir sonuç
elde edilir... İşte o zaman ilmini kötüye kullanan âlimlerden dolayı
yazık olmuş ümmet244 esâretten kurtulur, hürriyetine kavuşur...
İlim adamlarının kalbini öldüren, onların âhiretini hebâ eden
dünyevîleşmek konusunda selef ulemâsı ümmet-i merhumeyi
uyarmıştır! Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Sizi, gençleri
ihtiyarlatan, ihtiyarları çökerten ve adet hâline gelen bir fitne
(zulüm, taşkınlık ve İslâm’a uymayan kötülükler) kaplar ve bir gün
daha da ileri giderse ne yaparsınız?” Dinleyenler: “Bu, çok çirkin
bir şeydir” dediler. İbn Mes’ud da: “Bu, ne zaman olacak biliyor
musunuz?” dedi ve şöyle devam etti: “Bu fitne, aranızda güvenilir
kişilerin azaldığı, amirlerinizin çoğaldığı, anlayışlı âlimlerin azaldığı,
okuyucularınızın çoğaldığı, ilimler, din için değil de dünya
menfaati için öğrenildiği ve âhiret amelleri ile dünya menfaatı
kazanılmağa çalışıldığı zaman çıkacaktır. 245
Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Tâlib (r.a.), âhir zamanda
olacak fitneleri anlatırken, İmam Ömer (r.a.): “Bu fitneler ne zaman,
belirtileri nedir yâ Ali?” diye sordu. İmam Ali: “İlim, din için
değil, dünya menfaatleri için öğrenildiği ve âhiret amelleriyle
dünya malı kazanılmağa çalışıldığı zaman!” diye cevap verdi, 246
Süfyan (rh.a.) şöyle diyor: “Hiçbir kulun ilmi artıp, sonra
da dünyaya karşı isteği artmamıştır ki, onun, Allah’tan uzaklığı
244 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 422, Hds. 3838 -9654-; Hâkim’in Müstedrek’inden
245 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, sh. 165, Hbr. 9; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
rivâyet etmiştir
246 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 166, Hbr. 10; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
rivâyet etmiştir.
BEL’AM
- 77 -
artmış olmasın.”247 İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) de şunları beyan
ediyor: “Bu ilimden bir şeyin peşine düşüp de onunla Allah katında
olanı isteyen kimse, inşaallah (isteğine) kavuşur. Kim de onunla
dünya(lık) isterse, işte vallahi, onun bundan nasibi (sadece) budur.”
248
Dünyanın serveti, şöhreti, malı, mülkü, makam ve mevkileri
ayaklarının altına serildiği hâlde dünyevîleşmeyen, aksine âhireti
tercih ettikleri için dünyayı ellerinin tersiyle reddeden muttakî
âlimler, bu ümmet içinde her zaman var olmuşlardır... Onlar, dinlerini
ve ilimlerini dünya menfaatı karşılığı zâlim yöneticilerin
emrine vermemiş, aksine o zâlimlere karşı bütün imkânlarıyla
mücâdele etmişlerdir...
Bu muvahhid, mücâhid ve muttakî âlimlerden birisi, tabiin
ulemâsından Said b. Müseyyeb’dir (rh.a.). Devrinin Emevî halifelerinden
Abdulmelik b. Mervan’ın adâletten sapan yönetimini
reddetmiş zulme dayalı uygulamalarının karşısına dikilmişti... Abdulmelik
b. Mervan’ın O’na karşı sunduğu birçok dünyalık tekliflerinin
hiçbirini kabul etmemiş, ilmini, gaye edindiği Allah yolunda
sarf etmişti...
İmam İbn Kesir kaydediyor: “Abdulmelik, Said’in kızını oğlu
Velid’e istedi. Ancak Said, kızını Velid’e vermek istemedi. Abdulmelik
de bir yolunu bulup O’na tuzak kurdu ve onu kırbaçladı. Bu
olay şöyle olmuştur: Abdulmelik’in zamanında Velid, bey’at için
Medine’ye geldiğinde Said, bey’ata yanaşmamıştı. Bunun üzerine
Medine Valisi Hişam b. İsmail, onu kırbaçlıyarak, Medine sokaklarında
dolaştırmış, kılıç çekmiş ve tehdit etmişti. Ancak o, yine de
kendisini eziyete maruz bırakıp sarstıklarında bir kadın görmüş
ve ona: ‘Ey Said, bu ne rezâlet?’ diye sormuş, Said de, ona şu cevabı
vermişti: ‘Aslında biz, rezâletten kaçıp şu gördüğün hâle mâruz
kaldık.’ Yani, Abdulmelik’i ve adamlarını sevseydik, o zaman hem
dünya, hem de âhiret rezaletine mâruz kalırdık.
Said, sırtına koyun postu giyerdi. Elinde ticaret için kullandığı
bir mikdar sermayesi vardı ve şöyle derdi: ‘Allahım, sen de biliyorsun
ki, ben cimrilikten veya hırstan ötürü bu sermayeyi edinmedim.
Dünya sevgisi ve şehvetlerine kavuşmak arzusuyla da bu
sermayeye sahib olmadım. Ancak ben, Allah’ın huzuruna varıncaya
kadar Mervan oğullarına yüzsuyunu dökmemek için bu sermayeyi
edindim ki, âhirette Cenâb-ı Allah, benimle Mervan oğulları
arasında hükmünü versin ve bu para ile de akrabalarıma yardımcı
247 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 392
248 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 260
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
olayım, yoksulların hukukunu ödeyeyim. Dullara, fakirlere, düşkünlere,
yetimlere ve komşulara bu maldaki haklarını vereyim.
İşte bu maksatla bu sermayeyi edindim.” 249
Bütün hayatını Allah yolunda fedâ eden, Allah’ın rızâsından
başka bir gayesi olmayan, zâlim iktidarlara karşı boyun bükmeyip
onlarla amansız mücâdeleyi girişen ve hep mazlumun yanında,
İslâm milletinin hizmetinde olan muttakî âlimlerden birisi de Şehid
İmam Ebû Hanife Numan b. Sâbit’tir (rh.a.)...
Emevîler ve Abbasîler döneminde yaşayan Şehid İmam Ebû
Hanife (rh.a.) her iki iktidar döneminde de zulme ve işkenceye
maruz kalmıştı... Devlet, İslâm Devleti olmasına rağmen iktidarda
bulunan hükümetler ve başlarındaki sultanlar, adâletten sapmış,
iktidarlarını zulümle, fısk ve fucurla devam ettiriyorlardı... Şehid
imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) onların bu zülum idarelerine
karşı çok sert tavır almış, onların uygulamalarının İslâm’a uymadığını
beyan etmiştir.
İktidarda bulunanlar, Şehid İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) bu
sert tavırlarını yumuşatmak O’nu kendilerine bağlayıp hizmet ettirmek
için devletin en üst makamlarında görev teklifinde bulunmuşlardı...
Şehid İmam’a bu görevlerden herhangi birisini kabul
ettirecek olurlarsa, ümmetin nezdinde meşru bir hükümet olduklarını
isbat edeceklerdi... Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.), onların
bu ihânet planlarını bildiği için hiçbir görevi kabul etmedi...
Mekkî, “Menakıb-ı Ebû Hanife” adlı eserinde aynen şöyle
diyor: “Emevîler zamanında İbn Hübeyre, Kûfe valisi idi. Irak’da
kaynaşmalar baş gösterdi. Irak fukahasını kendi ka-pısında topladı.
Aralarında İbn Ebi Leylâ, İbn Şübrüme, Davud b. Ebi Hind
gibi ulemâ vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi.
Ebû Hanife’yi de davet etti. Mührü, onun eline vermek istedi. Ebû
Hanife’nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmayacak,
Beytu’l-mal’den çıkan her mal, Ebû Hanife’nin elinden
çıkmış olacaktı.
Ebû Hanife, bunu kabul etmedi. İbn Hübeyre: ‘Eğer kabul etmezse
O’nu döverim!’ diye yemin etti. Fukahâ arkadaşları, Ebû
Hanife’ye: ‘Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et.
Biz, senin kardeşleriniziz. Hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz,
fakat kabulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık’
dediler. Ebû Hanife şu cevabı verdi: ‘Vâsıt Mescidi’nin kapılarını
249 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye -Büyük İslâm Tarihi-, c. 9, s. 168-169
BEL’AM
- 79 -
saymayı bana teklif etse ona, onu da yapmam. Nasıl olur da bu
ağır işi kabul ederim. O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını
yazacak, ben de ona mühür basacağım ha! Vallahi, böyle
bir işe katiyyen girmem!’ İbn Ebî Leylâ: ‘Arkadaşımızı bırakalım!
O, haklıdır, hatâ başkasının’ dedi.
Ebû Hanife’yi hapse attılar. O’na, her gün dayak atıyorlardı.
Cellât, İbn Hübeyre’ye gelerek: ‘Bu adam, kırbaçtan ölecek’ dedi.
İbn Hübeyre: ‘Söyle O’na, bizi yeminimizden kurtarsın’ dedi. O da,
Ebû Hanife’ye bunu söyleyince: ‘Câminin kapılarını saymamı istese
yine yapmam’ dedi. Sonra Cellât, İbn Hübeyre ile görüştü: ‘Bu
mahpusa bir nasihatçı yok mu? Mühlet istesin ki, vereyim’ dedi.
Ebû Hanife’ye haber gönderdiler: ‘Arkadaşlarımla istişâre yapayım,
bakayım’ dedi. İbn Hübeyre, tahliyesini emretti. Ebû Hanife,
hapisten çıkınca atına bindi, Mekke’ye kaçtı. Bu hâdise, 130 senesinde
idi. Mekke’de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar
orada kaldı. Ebû Cafer Mansur zamanında Kûfe’ye döndü.” 250
Şehid İmamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.), Emevîlerin iktidarında
vazife almadığı gibi, Abbasîlerin iktidarında da hükümetin
herhangi bir kademesinde vazife almayı reddetmişti... Şehid
İmam (rh.a.) ile O’na kadılık vazifesi vermek isteyen Abbasî Halifesi
Ebû Cafer Mansur arasında geçen şu ibretli tarihî olayı burada
aktarmakta fayda umarız...
“Ebû Hanife, Mansur tarafından çağrılarak, kadılık teklif edilmişti.
İmam, kabul etmedi. Halife de: ‘Seni, bu makama getireceğim,
diye yemin etmişti. Halifenin teşrifat memuru Rabi’ (ki, Ebû
Hanife için iyi niyet beslemeyen bir kimseydi), İmama: ‘Görmüyor
musun? Halife yemin etti’ dedi. Ebû Hanife: ‘Mü’minlerin emiri,
yemin kefâretini vermeye benden daha kadirdir’ dedi. Bunun üzerine
İmam, hapse atılmıştı. Hapisten tekrar çıkarılarak aynı teklif
yapıldı. Ebû Hanife, şöyle diyordu: ‘Allah’tan kork! Ben, kendime
güvenemiyorum. Kadılık emânetini de Allah’tan korkan birisine
ver. Ben, buna lâyık değilim, yapamam.’ Halifenin canı sıkılmıştı.
‘Yalan söylüyorsun! Sen, bu işe lâyıksın’ dedi. (Ebû Hanife, bunu
bekliyormuş gibi:) ‘İşte hükmü kendiniz verdiniz. Yalan söylediğini
ikrar ettiğiniz bir kimseye kadılık emânetini nasıl verebilirsiniz?
Bununla beraber ben, Arab değilim. Arab olmayan bir kimsenin
kadılık makamına getirilmesine râzı olurlar mı?’ dedi. İmam, bütün
bu teklifleri reddetmesi üzerine hapse atılmıştı. Hapishanede
250 Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanife, c. 2, s. 23-24’den; Muhammed Ebû Zehra,
Ebû Hanife, çev. Osman Keskioğlu, Ank. 1997, s. 46-47; İbn Haceri’l-Heysemî,
Menâkıb-ı İmam-ı Azam, çev. Ahmet Karadut, Ank. 1983, s. 159-160
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hapishanede, dayaktan mı, yoksa zehirlenerek
mi vefat etti?...” 251
İşte şehid imamımız İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) tavrı ve
işte çağımızda O’nun mezhebine bağlı olduğunu beyan eden ve
İslâm topraklarını işgal etmiş müstekbir egemen tağutların emrine
âmâde olan ilim ehli olanların tavrı!? Müstevlî ve müstekbir
gayr-ı İslâmî iktidarların emrine giren, onların memuru olan ve
kendilerine verilen maaşlarla zor geçinen din adamları ile ilim
adamlarının durumu nerede, her ne olursa olsun zulüm iktidarların
emrine girmeyi reddeden İmam Said b. el-Müseyyeb (rh.a.) ile
Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.) nerede?...
İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İnsanoğluna beş şeyden hesab sorulmadıkça, onun ayakları kıyâmet gününde
Rabbinin katından ayrılmayacaktır. (Bunlardan biri de şudur:)
öğrendiği ilimde nasıl davrandığından.” 252
İlim ehli olan bir kişi, dünya hayatında ilmini nerelerde harcadığının
ve bunca ilim ile nasıl davrandığının hesabını, âhirette
Rabbinin huzurunda verecektir... Eğer dünya hayatında iken sorumluluğunu
yüklendiği ilmini gereği gibi kullanıp onunla amel
etmiş ve Allah’ın rızâsını kazanmış ise, elbette çok iyi bir mükâfat
ile karşılığını görecektir... Eğer sahib olduğu ilim ile dünya menfaatını
hedeflemiş ve yeryüzünün müstekbir egemen tağutlarının
emrine girerek, mazlum insanların ezilmesine, sömürülmesine ve
uyutulmasına yardımcı olmuş ise, elbette ilme yaptığı bu ihâneti,
âhirette İlâhî adâletin tecelli ettiği Rabbinin huzurunda cezâsız
kalmayacaktır!...
el-Avas b. Hakim, babası Hakim’den (r.a.): Bir adam,
Rasûlullah’a (s.a.s.) şerri (kötüyü ve kötülüğü) sormuş. Bunun üzerine
O, üç defa olmak üzere şöyle buyurmuş: “Bana şerri sormayınız,
bana hayrı sorunuz.” Sonra da şöyle buyurmuş: “İyi bilin ki, kötünün
en kötüsü, âlimlerin kötüleridir. İyinin en iyisi de, âlimlerin iyisidir.” 253
251 İbn Haceri’l-Heysemî, Menâkıb-ı İmam-ı Âzam, çev. Ahmet Karadut, Ank,
1983, s. 161-162; Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 328-329’dan; Muhammed
Ebû Zehra, Ebû Hanife, s . 66
252 Tirmizî, Kitâbu Sıfati’l-Kıyâme, B. 1, Hds. 2531-2532; Taberânî, Mu’cemu’s-
Sağir Tercümesi, c. 2, s. 205, Hds. 522; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 72, Hds.
76; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 180-181, Hds. 6; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm,
s. 174, Hds. 89
253 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 376; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 183, Hds. 10,
Bezzar’dan (Bazı lafız değişiklikleriyle); Ebû Nuaym el-Isfahânî, Hilyetu’l-
Evliyâ - Sahâbe’den Günümüze Allah Dostları-, çev. Said Aykut, Vdğ., İst.
1995, c. 1, s. 391
BEL’AM
- 81 -
Toplum içindeki iyiliğin egemen olması, ya da kötülüğün galib
gelmesi, o toplumdaki bilen ilim adamlarının durumuna bağlıdır...
Çünkü ilim adamları, doğruyu ve yanlışı iyice tanıyan, onları
birbirinden ayırabilen kişilerdir... Doğrunun ve iyiliğin hayrını,
faydasını, yanlışın ve kötülüğün şerrini, zararını çok iyi bilenler
oldukları için onlar hangi tarafı tercih eder, onu yaşar ve topluma
örnek olurlarsa, toplumda egemen olan o hâl olur...
İlmi elde etmeye çalışan ve ilim sahibi olanlar, imanlı, akıllı
ve ibâdet ehli olurlarsa, ancak ilmin hakkını verir, hem kendileri
hem de diğer insanların faydalandıkları bir durum sergilerler.
Muvahhid ve muttakî âlimler, ilmin, aklını kullanmayan ve ibâdet
ehli olmayanların eline geçmesinden çok korkmuşlardır... Zeki ve
fasık insanların ilmi öğrenmeleri, toplum içinde korkunç bir tehlike
arzeder... Onlar, aklını kullanamayan fakat zeki kişilerdir, aynı
zamanda fısk ehli olmaları, ilimlerini dünya menfaatı için kullanmalarını
gündeme getirir... Dünyevîleşen bu ilim adamları, her
şeyde kendilerine bir menfaat sağlamaya çalışırlar... Böylece hem
kendilerini, hem de diğer insanları ifsad ederler...
Tabiîn’in büyük müctehid âlimlerinden eş-Şa’bî (rh.a.) şöyle
demiştir: “Bu ilmi, ancak kendisinde iki haslet, yani akıl ve ibâdet
birleşmiş olan kimseler tahsil ederdi. Çünkü (öğrenci) ibâdetli
olup akıllı olmazsa: ‘Bu sadece akıllıların ulaşabileceği bir iştir’
der ve tahsili bırakır. Şayet (öğrenci) akıllı olup ibâdetli olmazsa:
‘Bu, sadece ibâdetlilerin ulaşabileceği bir iştir’ der ve tahsili bırakır.
eş-Şa’bî, sonra şöyle dedi: “Yemin olsun ki, ben onu (yani ilmi)
bugün, kendisinde bunlardan hiçbiri, ne akıl, ne ibâdet bulunan
kimselerin tahsil etmekte (öğrenmekte) olmasından korkmuşumdur.”
254
Akıllı, şuurlu ve gerçeği idrak eden kişilerin, ilim tahsil etmesi
ve onu elde etmeleri sonucu âlim olmaları, içinde bulundukları
toplumun faydasınadır... Bu şahsiyetlerin muttakî mü’minler
olması, bu faydayı kat kat arttırır... Çünkü faydalı ilim, imanın
emrine girdiği zaman vicdan ile kaynaşır... İmanlı ve vicdanlı bir
muttakî âlim veya âlimler, toplum için hidayet ve saadet rehberleri
olurlar... İlmiyle âmil olanlar, insanlık âlemini, maddî ve manevî
her türlü krizden kurtarır, selâmete ulaştırıp istikamet üzere hayat
sürmelerine vesile olurlar...
Eğitim ve öğretim yoluyla elde ettikleri ilmi, ya terk etmek, ya
da gereğini yapmamakla ondan uzaklaşmak, büyük bir felâkettir...
254 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 377
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
Böyle olanlar, hüsranda oldukları gibi, kendilerini örnek edinen
insanları da felâkete sürüklerler...
Cerir İbn Hazim (rh.a.) anlatıyor: Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)
insanları öğrenir ve öğretir vaziyette gördüğü zaman, el-Hâris İbn
Kays’a (r.a.): ‘Ey Hâris, insanların tatbik etmek için öğrendiklerini
mi zannediyorsun?’ diye sordu. el-Hâris: ‘Hayır, vallahi, öyle zannetmiyorum.
Fakat onları, öğreniyor ve terk ediyorlar, zannediyorum’
dedi. Bunun üzerine İbn Mes’ud: ‘Vallahi, zannedersem
doğru söylüyorsun’ buyurdu. 255
Dünyevîleşmek için yegâne hayat nizamı ve Allah katında yalnızca
tek din olan İslâm’dan256 herhangi bir şeyi terk edenlerin içine
düşmüş oldukları buhranı şöyle beyan ediyor Emirü’l-mü’minin
İmam Ali bin Ebi Tâlib (r.a.): “İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak
için dinlerine aid bir şeyi terk ettiler mi Allah onları, ondan daha
zararlı bir şeye uğratır.” 257
Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), ilmin kaldırılması veya
ilimle amel edilmeyip terk edilmesini kıyâmet alametlerinden
olduğunu beyan buyurmuştur... Hak din olan İslâm ilimle bilinir,
ilimle tanınır... İlmin kaldırılması, İslâm’ın gerek ferd, gerekse toplum
hayatının üstündeki yaptırım gücünün zorba tağutlar tarafından
kaldırılması demektir... İlmin terk edilmesi, İslâm’ın terk
edilmesi ile sonuçlanır... İslâm, terk edildi mi ilim de terk edilmiştir!..
İlim ve İslâm beraberdirler... Birisi gitti mi, diğeri de onun peşinden
gider... İkisi, bir bütündür ve asla parçalanmazlar... Parçalandıkları
takdirde, yani ilim İslâm’sız ve İslâm ilimsiz bırakıldı mı,
gerek ferde, gerekse topluma câhiliyye egemen olur ve bu durum,
hem ferd, hem de toplum için korkunç bir felâket hâline gelir...
Tâbiîn’in meşhur âlimlerinden Muhammed b. Sirin (rh.a.) şöyle
diyor: “Şüphesiz ki, bu ilim dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden
aldığınıza dikkat edin!” 258
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurdu Rasûlullah
(s.a.s.): “İlmin kaldırılması, cahilliğin meydana çıkıp kökleşmesi, şarabın
içilmesi, zinânın aşikâre olup çoğalması, erkeklerin azalıp kadınların çoğalması,
kıyâmet alâmetlerindendir.” 259
255 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hbr. 820
256 3/Âl-i İmrân, 19
257 Nehcu’l-Belâğa, s. 390
258 Müslim, Mukaddime, B. 5; Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391; Bkz. Ahmed
Davudoğlu, a.g.e., c. 1, s. 39, Dipnot: 133
259 Buhârî, Kitâbu’l-Muharribîn, B. 5, Hds. 7, Kitâbu’l-İlm, B. 22, Hds. 22-23;
Müslim, Kitâbu’l-İlm, B. 5, Hds. 9; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 30, Hds. 2301;
BEL’AM
- 83 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerindeki “ilmin kaldırılması”
gerçeği, ilmiyle âmil muttakî âlimlerin ölümü olarak da beyan
olunmuştur...260 Muvahhid ulemânın ölümüyle yerlerini dolduracak
yeni âlimler yetişmezse, onların boş kalan yerlerini cahiller
doldurur... İnsanlar, onları âlim zanneder... Onlar da, heva ve
heveslerine göre insanlara fetvâ verip onları sapıtırlar... Böylece
cehâlet topluma hâkim olur ve toplumun kıyâmeti kopar!...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Âhir zamanda birtakım kişiler çıkacaklardır ki, dini, dünyaya
alet edecekler ve insanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürüneceklerdir.
Dilleri, şekerden tatlı, fakat kalbleri kurt kalbidir. Allah şöyle
buyurur: ‘Benim hilmim (genişliğim)e mi mağrur oluyor, yoksa bana karşı
cüretkârlık mı gösteriyorsunuz? Kendi adıma yemin ederim ki onlara,
kendilerinden bir fitne göndereceğim ki, içlerinden halim (geniş) olanı
(bile) şaşkına çevirecektir.”261 Dini, dünyaya alet edip dünyevîleşen,
böylece dünya menfaatını âhirete tercih eden ve bunca bilgisiyle
sorumluluğunu bir yana bırakarak egemen müstevli tağutların
emrine giren ilim adamlarının korkunç hâlini beyan buyuran
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinden sonra şu ikaza kulak verelim!...
Yahya b. Muaz er-Râzî (rh.a.) dünya âlimlerine şöyle hitab ediyor:
“Ey âlimler, köşkleriniz Kayser’lerin sarayı, evleriniz Kisra’nın
evi, elbiseleriniz Vezir Tahir’in elbiseleri, ayakkabılarınız Câlut’un
ayakkabıları, binitleriniz Karun’un binitleri, kap-kacak mefruşatınız
Fir’avn’ın mefruşatı, yeyip içmeniz câhiliyye devrinde olduğu
gibi, tuttuğunuz yol, şeytanet yolu! Nerede kaldı İslâmiyet!?” 262
İlme İhânet Edenler
İlim sahibleri dünyevîleştikleri, bildikleriyle amel etmedikleri
ve ilimlerini çok değersiz dünya menfaatına sattıkları zaman,
ilme en korkunç ihâneti yaparlar... Onların bu ihânetinden dolayı
karada ve denizde fesad olur, büyük felâketler ortaya çıkar... Hem
kendileri sapar, hem de peşlerine takılan insan kitlelerini saptırırlar...
Bu ihânet, ilmi, cehâlete çevirir... Bir cahilin yapacaklarını, bir
ilim sahibine yaptırır... İlim sahibi olan kişi, ancak cahillerin yapabileceği
yanlış ve zararlı işler yapmaya başlar bu ihânet sonucu!...
İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 4045; Bkz. Ahmed Davudoğlu, a.g.e.,
c. 10, s. 665
260 Bk. Ahmed Davudoğlu, a.g.e., c. 10, s. 665
261 Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 46, Hds. 2515; Abdullah İbnü’l-Mübârek,
Kitâbu’z-Zühd, s. 25, Hds. 50
262 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 155
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
Büyük bilginlerden birine: “Bilgi, ne vakit cehâletten kötü
olur?” diye soruldu. Âlim de cevap olarak şöyle demiş: “Bilginin
gereğine göre amel edilmediği vakit, cehâletten daha kötü
olur.” Mü’minlerin emiri İmam Ali’nin de (r.a.), şöyle dediği anlatılır:
“Hakkı bilip tasdik ettikten sonra sapıklığa dönen bir kimse,
Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmaktan çok uzak bulunmaktadır.
263
İlim ehli olanlar, ilimlerini dünya menfaatını elde etmek için
kullanacak olurlarsa, ya halkın emrine, ya da müstevli müstekbir
tağutî yönetimlerinin emrine girer ve onların kendilerine verdikleri
dünyalık maaşlarla, makam ve ünvanlarla oyalanır haktan
uzaklaşırlar... Onlar, bu inanç ve tavırlarıyla Allah Teâlâ’yı mutlak
Rezzak olarak kabullenme konusunda çok büyük bir hatânın içine
düşer ve gerek egemen zâlim tağutların maaş vermelerine, gerekse
halkın sadakası, zekâtı ve diğer yardımları onlar için bir rızık
kapısı olmaktadır... Bu rızık kapısının kapanmaması için, kendilerine
bu kapıyı açıp onları menfaat-landıranların her isteklerine
boyun eğen ilim adamları, zulmün, cehâletin, fısk ve fucurun yayılmasına
hem yardımcı olur, hem de göz yumarlar... Onların aralarında
her şeye rağmen vicdan azâbı çektikleri için bazı doğruları
söyleyenler ve halka nasihatta bulunanlar varsa da, kendi sorumluluğunu
unuttuğundan, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmediğinden,
onun nasihatı yerine bulmayan, hiç tesiri olmayan bir
nasihattır... Konuşan vaiz ve dinleyen cemaat, günlük vakitlerinin
bir miktarını tatlı bir sohbete ayırmışlardır. Allah’ın ayetlerini ve
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerini dinler, sahte bir manevî hava kendilerini
bürür, camiiden veya sohbet yerinden ayrıldıktan sonra o
güzel sözler orada kalır, yine herkes eski hâline döner... Çünkü görülen
ve bilinen hakikat odur ki, ne konuşan, ne de dinleyenlerin
bir inkılab istekleri yoktur... Onların, içinde bulundukları câhiliyye
değerlerini, İslâm değerleriyle değiştirme gibi bir çabaları gündeme
gelmiş değildir... Hayatlarındaki câhiliyye değerlerini giderip
onların yerine İslâmî değerleri hakim kılma diye bir arzu oluşmamıştır
kendilerinde!...
Vâiz, alacağı maaşı hak etmek, memur olan ilim adamı maaş
kademesini yükseltmek için konuşur, anlatır... Dinleyenler ise,
kendisiyle amel etmeyecekleri ve edemeyecekleri tatlı ve güzel
sözler işitir, kendilerini iyi saran bir sohbet dinlemiş oluyorlar...
Çünkü anlatılan ayet ve hadisleri amel hâline getirecek herhangi
bir karar vermiş değiller... İslâm’ı hayata egemen kılacak bir birlik
263 Ebu’l-Kasım Rağıb el-Isfahânî, Tafsîlu’n-Neş’eteyn ve Tahsîlu’s-Saâdeteyn,
Mutluluğun Kazanılması, çev. Lütfi Doğan, İst. 1974, s. 178
BEL’AM
- 85 -
ve beraberlikleri oluşmuş değil... Aralarında İslâm kardeşliği, akide
birliği, usûl ve hedef bütünlüğü meydana gelmemiştir... Camiler
ve mes-cidler, belli vakitlerde birbirini tanımayan, aralarında
akidevî ve sosyal irtibat bulunmayan insanların yalnızca namaz
kılmak için dolup, geldikleri gibi boşalıp gittikleri yerler hâline
gelmiştir... Camilerde ve mescidlerde görevli olanlar maaşlarını
almaya hak kazanırken, namaz için gelen diğer insanlar da adet
edindikleri bir ameli işlemiş ve dağılmışlardır... Böyle mi olmalıydı?!...
Kulluk vazifesini yerine getirmeyen, yaratılış gayesini unutan
ilim ehli olanlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinde şöyle beyan
olunmuşlardır... Enes b. Mâlik’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurur: “Mi’rac gecesi bir kavme uğradım. Ellerinde ateşten
makaslar vardı ve dudaklarını parçalıyorlardı. ‘Kim bunlar?’ dedim.
‘Bunlar, yeryüzünde kitabı okudukları hâlde, insanlara vaz-u nasihat
edip, iyiliği emreden, kendilerini unutan kimseler (hatibler)dir. Hiç akıllarını
kullanmıyorlar mı? denildi.” 264
Usâme bin Zeyd’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kıyâmet gününde bir kişi getirilir, cehennemin içine atılır da, cehennemde
onun barsakları derhâl karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi, (barsak
etrafında) değirmen eşeğinin değirmende dönüşü gibi döner. Bunun
üzerine cehennem ahalisi, o kişinin başına toplanır da: ‘Ey filan, senin
hâlin nedir? Sen, bize (dünyada) iyilikle emreder ve bizleri kötülükten
nehyeder değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet) ben, size iyilik emrederdim,
fakat onu kendim yapmazdım. Yine ben, sizleri kötülükten nehy ederdim
de onu, kendim işlerdim, diye cevab verir.” 265
Velid b. Ukbe’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cennetlik
olan bazı insanlar, (dünyada kendilerine va’z ve nasihat eden) cehennemlik
olmuş insanların yanına giderler ve onlara: ‘Ne yaptınız da
cehenneme girdiniz? Vallahi biz, cennete sırf sizden öğrendiklerimizle
girdik’ derler. Onlar da: ‘Biz söylerdik, ama dediklerimizi yapmazdık’ derler.”
266
264 Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 76, Hds. 244; Abdullah İbnü’l-
Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 206, Hds. 819; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 178,
Hds. 2; İbn Ebî Dünya, İbn Hıbban ve Beyhakî’den
265 Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Halk, B. 10, Hds. 76, Kitâbu’l-Fiten, B. 17, Hds. 46;
Müslim, Kitâbu’z-Zühd ve’r-Rikak, B. 7, Hds. 51; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 205-207 ve 209
266 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 181, Hds. 7; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den; Şâtibî,
el-Muvâfakat -İslâmî İlimler Metodolojisi-, çev. Dr. Mehmet Erdoğan,
İst.1990, c. 1, s. 53 (Ebû Hüreyre’den; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 27, Hbr. 64 -İmam eş-Şa’bî’nin beyanı olarak-)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
Cündüb b. Abdullah el-Ezdî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: “İnsanlara hayrı öğretip de kendisini unutan âlimin durumu,
insanları aydınlatıp da kendisini yakan kandilin durumuna benzer.” 267
Ebû Hüreyre’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kıyâmet günü, insanlardan azâbı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda
vermeyen âlimdir.”268 Mansur b. Zazan’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu: “Cehennemde azab görenler, bazılarının pis kokusundan
rahatsız olunca: ‘Kahrolasın! Ne yaptın ki, pis kokunla bizi rahatsız
ediyorsun? Azâbımız bize yetmez mi?’ derler. O da: ‘Ben, âlimdim, fakat
ilmimden faydalanmadım’ der.” 269
Bildikleriyle amel etmeyen, ümmet-i merhûmenin derdiyle
dertlenmeyen, tek vücud olan mü’minlerin arasında yerini alamayan,
takvâ ve iyilikte müslümanlarla yarışa çıkamayan ilim sahibi
kişiler, bildikleri ile dünyalığa yönelip dünyayı âhirete değiştikleri
zaman bu hâle düşmektedirler... Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.),
hem onları, hem de ümmeti uyarmaktadır... Âlimlere, bildiklerini
yanlış yerde kullanmasınlar, kendilerinin ve ümmetin kurtuluşu
yolunda ilimleriyle çaba göstersinler diye tavsiyede bulunan
Rasûlullah (s.a.s.) ümmete de yanlışlıkları, hatâları ve isyanları, elleriyle,
dilleriyle, kalpleriyle düzeltmelerini emretmiştir... 270
Her tavsiyesi, ümmetinin faydasına, iyiliğine bir emir olan
Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve ilim mektebinde yetişmiş olan
ashâb-ı kiram (Allah cümlesinden râzı olsun,) âlimin sorumluluğunu
hakkıyla kavramış ve ilmin gereğini yerine getirmeye en son
imkânlarını kullanarak çaba göstermişlerdir...
Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle diyor: “Kıyâmet günü insanların Allah
katında makamca en şerlisi, ilminden faydalanmayan âlimdir.”271
Mâlik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor: Ebû’d-Derdâ (r.a.) dedi ki: “Kimin
ilmi artarsa, ağrısı (korkusu) artar.” Yine Ebû’d-Derdâ şöyle dedi:
267 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 184, Hds. 13; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’de isnâdı,
“Hasen”dir der; Aynı eser, c. 1, s. 183, Hds.11; Bezzar’dan Ebû Berze, r.a.)’ın
rivâyetiyle; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 295, Hds. 3467 -8134-; Ayrıca c. 1, s.
220, Hds. 417 -761-; İbn Kanî’nin Mu’cemi’nden; İmam er-Rûdânî, a.g.e., c.
1, s. 61, Hds. 262; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 296, Hbr. 1122
-Basra ulemâsından Cundeb’in sözü olarak-
268 Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 479, Hds. 357; el-Munzirî, a.g.e., c. 1,
s. 184, Hds. 15, Beyhakî’den; Kuzâî, Şihâbu’l-Ahbâr Tercümesi, s. 210,
Hds. 708; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 297, Hds. 606 -1053-, İbn Adiyy, el-
Kâmil’den
269 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 187, Hds. 21, Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî’den
270 Bk. Müslim, Kitâbu’l-İman, B. 20, Hds. 78; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 10, Hds.
2263; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4340
271 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 23, Hbr. 40; Dârimî, Mukaddime,
B. 27, Hbr. 268
BEL’AM
- 87 -
“Bana (hesab gününde): ‘Ne bildin?’ denilmesinden dolayı nefsime
karşı endişe etmiyorum. Fakat bana: ‘Ne amel ettin?’ denilmesinden
endişe ediyorum. 272
Muaz İbn Cebel (r.a.) şöyle diyor: “İstediğiniz kadar biliniz! Allah
Teâlâ, (bildiğinizi) yapıncaya kadar, ilim karşılığında asla size
ecir vermeyecektir.”273 Emîru’l-mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab
(r.a.) şu nasihatta bulunmuştur: “Üç şey için ilim öğrenme ve üç
şey için de ilmi terk etme! Mücâdele, övünmek ve riya için ilim öğrenme!
Öğrenmekten utanarak, veya lüzumu yok ya da bilmesem
de olur, demek sûretiyle de ilmi terk etme!..” 274
İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen tağutî güçlere karşı
mazlum ve mustaz’af müslümanların yanında yerini almadıkça
hiçbir ilim ehli sorumluluktan kurtulamaz!.. Bu dünyada onlar
için bir zillet ve âhirette ise, Allah’ın azâbı vardır!... Onlar, ilimleriyle
ümmet potasında bulunmalı ve üzerlerine düşen vazifelerini
hakkıyla yerine getirmelidirler... Bunu yapmayacak olurlarsa,
onların ilimlerinin kendilerine ve diğer insanlara hiçbir faydası
olmayacağı gibi, felâkete götüren zararlı olur... Onların ilimleri,
İmam Ömer (r.a.)’ın beyan ettiği gibi yalnızca mücâdele, övünmek
ve riya için elde edilmiş ilim hâline gelir... Bu yanlışlığın maddî ve
manevî sorumluluğu çok ağırdır...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurur Rasûlullah
(s.a.s.): “Kıyâmet gününde insanların üzerine ilk hüküm verilecek olanı,
şehid düşen bir adamdır... Bir de ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân’ı okuyan
bir adamdır. Bu da, getirilerek (Allah) kendisine nimetlerini tarif edecek,
o da onları tanıyacaktır. ‘Bunlar hakkında ne yaptın?’ diye soracak. O
adam: ‘İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızân için Kur’ân’ı da okudum’
diyecek. Hak Teâlâ: ‘Yalan söyledin! Lâkin sen, ilmi, âlim desinler diye
öğrendin. Kur’ân’ı da ‘O, kaarîdir’ denilsin diye okudun. Gerçekten denildi
de’ buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.” 275
272 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 269; Abdulah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 23, Hbr. 39; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 199, Hbr.
730; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 182, Hbr. 9, Beyhakî’den
273 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitabü’z-Zühd, s. 27, Hbr. 62; Ahmed İbn Hanbel,
Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 265, Hbr. 1009; Ebû Nuaym el-Isfahânî, a.g.e., c.
1, s. 385
274 Gazâlî, a.g.e., c. 3, s. 266
275 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 43, Hds. 152; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 35, Hds.
2489; Nesâî, Kitâbu’l-Cihad, B. 22, Hds. 3123; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c.
2, s. 322; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 63, Hds. 1, İbn Hıbban’dan s. 66, Hds. 2; İbn
Huzeyme, Sahih’inden; İmam Buhârî, Halku Ef’ali’l-İbâd -Hadis-i Şerifler Işığında
İlâhî Kelâmın Müdafaası-, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, s. 104, Hds. 335
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
İlmiyle amel etmeyip sahib olduğu ilimle dünya malı ve menfaatını
tercih ederek zulmün, fısk ve fucurun yapılmasına katkıda
bulunan ilim sahibleri için şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
bundan sıyrılıp uzaklaşmış, şeytan, onu peşine takmıştı. O da sonunda
azgınlardan olmuştu.
Eğer Biz dileseydik, onu, bundan yükseltirdik. Ama o, yere meyletti
(veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne
varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp
soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan
topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar ki,
düşünsünler.
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin
örneği ne kötüdür.
Allah kime hidayet verirse o, artık hidayeti bulmuştur. Kimi şaşırtıp
saptırırsa, artık onlar da hüsrana uğrayanlardır.” 276
İmam İbn Kesir bu âyetlerin tefsirinde şöyle der: “Allah Teâlâ
şöyle buyuruyor: Âyetlerimizi yalanlayan kavmin misali ne kötüdür.
Yiyecek ve şehvetini giderecek şeyleri elde etmekten başka
bir düşüncesi olmayan köpeklere benzetilmiş olmaları, onlar için
ne kadar kötüdür. İşte kim ilim ve hidayet sahasından çıkar, nefsinin
arzusuna yönelir ve şehvetlerine tabi olursa, o köpeğe benzer.
Onun hâli ne kadar kötüdür.” 277
Rabbimiz Allah, bildiğiyle amel etmeyen ve ilmini yanlış yerlere
kullanıp zararlı olan ilim adamları hakkında şöyle buyuruyor:
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet
ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
kitab yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan
kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete
erdirmez.” 278
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir:
“Yahûdîler, Tevrat’takilerle, yani Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
iman etmeleri gerektiğini bildiren hükümlerden istifâde etmeyince,
ilmî kitabları taşıyan ama o kitablarda ne var-ne yok bilmeyen
eşeğe benzetilmişlerdir. Me’ânî âlimleri şöyle demişlerdir: Bu
benzetme, Kur’ân’ın mânâsını anlayıp da onunla amel etmeyen
276 7/A’râf, 175-178
277 İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 7, s. 3167
278 62/Cum’a, 5
BEL’AM
- 89 -
ve Kur’ân’dan, ona ihtiyacı olmayanların yüz çevirişi gibi, yüz
çeviren kimseler için yapılmıştır. İşte bundan ötürü, Meymûn b.
Mihran: ‘Ey Kur’ân ehli Kur’ân sizin peşinize düşmezden (sizden
hesab sormazdan) önce, Kur’ân’ın peşine düşün, ona tâbi olun!’
demiş, sonra da bu âyeti okumuştur.” 279
Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), zâlim, fâsık ve fâcir yöneticilerin
kapılarına giden, onların emrine giren, ilimleriyle onların zulmüne
destek olup fısk ve fucurlarına ortak olan ilim ehli kişilerin
içine düştüğü kötü durumu şöyle beyan buyuruyor: İbn Abbas
(r.anhuma)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Çölde oturan
kimse(nin huyu) sertleşir. Av peşinde gezen gafilleşir. (Fâsık) sultan(ların
kapısın)a giden fitneye düşer.” 280
Peygamber’den (s.a.s.) (rivâyet edilen bu) müsedded hadisi
bir de mânâ olarak Ebû Hüreyre’den (r.a.) (rivâyet olunmuştur.
Ebû Hüreyre (r.a.) bu hadisi:“Kim (devamlı olarak zâlim) idareci ile
düşer-kalkarsa, fitneye düşer.” (anlamına gelen lafızlarla) rivâyet etti.
(Daha sonra bu rivâyetine şu mânâya gelen cümleyi de) ilâve etti:
“Kul, (zâlim) sultana yaklaşmakla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey
kazanmaz.” 281
Bu hadisin şerhinde şu açıklamalar yapılmıştır: “Ulemânın
zâlim ve fâsık idarecilerin kapılarına gidip, onlarla düşüp kalkmaları
yasaklanmıştır. Çünkü zâlim sultanlar veya idareciler, zulümlerine
devam ederlerken ulemânın onlarla düşüp kalkması, bu
zulmü onların da tasvib etmesi anlamına gelir ki, bu durum, zâlim
idarecilerin ve zulümlerinin halkın tümü tarafından benimsenip
tasvib edilmesine sebep olur. Oysa ulemâ, hakkı ve adâleti koruyup
yaşatmakla, halk da, hakkı ve hakikatı öğrenmek için onlara
müracaat etmekle mükelleftir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de:
“(Allah), kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz’, diye söz almıştı.”282 buyurarak ulemâya,
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (mes’eleyi bilenlere) sorun.”283 buyurmak
sûretiyle de ulemânın dışındaki halka bu mükellefiyetlerini
bildirmiştir.
Ebû Zerr Gifârî (r.a.), Hz. Seleme’ye şöyle demiştir: “Ey Seleme,
(zâlim) sultanların kapısına gitme! Çünkü sen, onların
279 Fahruddin er-Râzî, a.g.e, c. 21, s. 480
280 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hds. 2859; Neseî, Kitâbu’s-Sayd ve’z-
Zebâih, B. 24, Hds. 4289; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 59, Hds. 2357
281 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hbr. 2860
282 3/Âl-i İmran, 187
283 21/Enbiyâ, 7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
dünyalığından bir şey elde edemezsin. Fakat onlar senin, onların
dünyalığından daha faziletli olan dinini alırlar.” 284
Kâ’b b. Ucra’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Dinleyin!
Benden sonra (zâlim) idareciler çıkacağını işittiniz mi? Kim onlara
yaklaşır, yalanlarını doğrular, zulümlerine yardımcı olursa, o kimse, benden
değildir, ben de onunla değilim. (Âhirette de) Havz’ın başında yanıma
gelemez. Kim onlara katılmaz, yalanlarını doğrulamaz, zulümlerine
yardımcı olmazsa, o kimse, bendendir, ben de onunlayım. Havz’ın başında
da yanıma uğrayacaktır.” 285
Yegâne hayat nizamı İslâm, yeryüzündeki zulmün her türlüsünü
kökten söküp kaldırmak ve onun yerine adâleti yerleştirmek
için inzâl olmuştur... İslâm’ın hedefi budur!... İslâm Dini’nin hedefi
zulmü ortadan kaldırmak ve zâlimi ıslah etmek iken, kendisini
İslâm’a mal etmeye çalışan, müslüman olduğunu beyan eden ilim
ehli, nasıl oluyor ki, zâlim egemenlerin ve ezici zulmün yanında
yer olabilir?... Yer alanların, durumu ve hükmü nedir?... Ümmü
Seleme’nin (r.anhâ) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Sizin üzerinize birtakım emirler tayin edilecektir. Siz, onları bilip itiraz
edeceksiniz. O hâlde her kim kerih görürse beraat etti, her kim itirazda
bulunursa kurtuldu demektir. Lâkin kim rızâ gösterir de tâbi olursa (günaha
girer ve cezâ görür).” Ashâb: “Ya Rasûlullah, onlarla savaşmayalım
mı?” demişler. (Rasûlullah:) “Hayır, namaz kıldıkları müddetçe!”
buyurmuş. 286
Zâlimin her türlü zulmünü kerih görüp ona itiraz eden, eliyle,
diliyle ve kalbiyle değiştirmeye çalışanlar kurtulurlar... Fakat kim
ki, zâlimin zulmüne karşı çıkmaz, itiraz etmez ve onu değiştirmeye
çaba harcamaz, aksine zâlime zulmünde yardımcı olursa, o
kimse de zâlim gibidir, zulme ortaktır... İslâm, bu tip zâlimlere
ortak olan, dolayısıyla zulüm işleyen kimseleri, kim ve ne olursa
olsun reddeder... Özellikle bunlar, ilim ehli kişiler iseler, onları asla
kabul etmez ve suçlarının çok daha korkunç, cezalarının çok daha
ağır olduğunu beyan eder...
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazan’dan Allah’a sığınınız!”
284 Ebû Davud Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel - Hüseyin Kayapınar, İst.
1991, c.11, s. 38-39
285 Nesâî, Kitâbu’l-Biat, B. 36, Hds. 4190; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 61, Hds.
2360; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 398, Hds. 115; el-Munzirî, a.g.e., c.
4, s. 451, Hds. 5, Ahmed bin Hanbel’den c. 4, s. 452, Hds. 6-7; Taberânî, İbn
Hıbban, Ahmed bin Hanbel ve Ebû Ya’lâ’dan
286 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 16, Hds. 63
BEL’AM
- 91 -
Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazen
nedir? diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.), onlara cevaben: “Cehennemde
öyle bir deredir ki, cehennem her gün dört yüz defa ondan
(Allah’a) sığınır.” buyurdu. Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, kimler bu dereye
girer?’ diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.): “O dere, amelleri ile
riyâkârlık eden Kur’ân okuyucuları için hazırlanmıştır. Allah’ın en çok
öfkelendiği kurrâlardan (Kur’ân bilen âlimlerden) bir kısmı da,
şüphesiz emirleri (yöneticileri) ziyâret eden kurrâlardır.” buyurdu.
(Râvî) el-Muhâribî dedi ki: “Emirlerden maksat, zâlim olan
emirlerdir. 287
el-Hasanü’l-Basrî’den (rh.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bu ümmet, Kur’ân okuyanları emirlerine (idarecilerine) meyletmedikçe,
sâlihleri, facirlerini ‘temizsiniz’ diyerek tezkiye etmedikçe, hayrı,
yani iyi işleri bol olanları, şerri bol olanları batıl zanlara sevk etmedikçe,
Allah’ın eli ve himayesi altındadırlar. Fakat bunları yaptıkları zaman Allah
elini onlardan kaldırır ve onların üzerine zorba olanlarını musallat eder
ve bunlar da onlara, azâbın en kötüsünü tattırırlar ve Allah da onlara,
ihtiyaç ve fakirlik de vurur. Ve kalblerini korkuyla doldurur.” 288
Muttakî ulemâ, halktan ve egemen yöneticilerden müstağnî
olmalıdır... Eğer halka ve egemen yöneticilere maddî bir bağ ile
bağlanacak olursa, onlara boyun büker, ihtiyaçlarından dolayı
onların emirlerine girer... Bundan dolayı adâletli davranamaz!..
Halkın ve egemen yöneticilerin arzularına göre hareket eder...
Verdiği fetvâlar, halkın ve egemen yöneticilerin menfaatlarına
aykırı olamaz... Halk facir, egemen yöneticiler de zâlim tağutlar
oldukları bölgelerde, onlara muhtaç olup emirlerine giren ilim
ehli olan kişiler, hatâ üstüne hatâ yapar, zilletin en aşağılık olanına
düşerler...
Şu apaçık bir hakikattir ki, ümmet içinde iki sınıf insanın düzelmesi,
ümmetin düzelmesidir... Onların bozulması, ümmetin bozulup
bozguna uğramasıdır... Bunlar: Umerâ ve ulemâdır... Yani
egemen yöneticiler ve âlimler...289 Egemen yöneticiler ve âlimler,
katıksız iman ehli ve sâlih amel işleyenler olduğu müddetçe ümmet,
adâlet üzere olur, huzur ve saadet bulur... Eğer egemen yöneticiler,
adâleti, ihsanı, vicdanı terk eder, İslâm’dan uzaklaşır ve
Kur’ân’dan saparlarsa, o bölgenin âlimleri de onların memurları
olur, zulümde onlara yardımcı olurlarsa, ümmet, bozguna uğrar...
287 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 256; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 36, Hds.
2490
288 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hds. 821
289 Bk. Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 20, Dipnot: 19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
Son yüz yıldan bu yana ümmet, bu korkunç felâketi yaşamaktadır...
Bu felâket ve bu bozgunun bitmesi için, umerâ ve ulemânın
tekrar İslâm’a dönmesi gerekir... Bütün gayr-ı İslâmî işlerden, yöntemlerden,
ideolojilerden vazgeçip katkısız bir şekilde İslâm’a teslim
olunca, zulüm, felâket ve bozgun biter...
Bu konuda ilim ehline çok büyük görevler düşmektedir... Onlar,
bir yanda halkı eğitip şuurlandırırken, diğer yanda zulüm
eden zâlim yöneticilerin ıslahına çalışacaklardır... Zâlimlerin zulmünü
gidermeye çalışacak, adâletin tekrar hâkim olması için çaba
göstereceklerdir... Muvahhid ve muttakî âlimin ölümü, âlemin
ölümü olduğu gibi, âlimin yanılması da insan kitlelerinin yanılması
ve hatâ etmesi demektir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“(Bir âlimin verdiği) yalnız fetvâ yüzünden hatâya düşen kişiye günah
yoktur. Bütün vebal, yalnız fetvâ veren (âlim)in boynunadır.” 290
Muaz b. Cebel (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Sizin için üç şeyden korkuyorum: Âlimin hatâsı (zellesi), münâfığın
Kur’ân’ı âlet ederek mücâdeleye kalkışması, dDünya nimetlerinin
size açılması.” 291
Ziyad b. Hudayr (r.a.) anlatıyor: “Bana, Ömer (r.a.): ‘Biliyor
musun İslâm’ı ne yıkar?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim. Şöyle açıkladı:
Onu, âlimin hatâsı (sürçmesi), münâfığın Kur’ân vâsıtasıyla
mücâdelesi, saptırıcı önderlerin hükmü!” 292
İmam Ömer (r.a.), Temimü’d-Dârî’ye (r.a.) gelip: “Âlimin
kayması nedir?” diye sordu. O da, şu cevabı verdi: “Âlim, insanlarla
birlikte kayar. Fakat insanlar da ona tutunurlar. Âlimin, o
hatâsından dönüp tevbe etmesi mümkündür. Fakat insanlar, o
yanlış harekete tutunmaya devam ederler.” 293 Emirü’l-mü’minin
İmam Ali (r.a.) şöyle der: “Hikmet sahibi kişilerin sözleri doğruysa
devâdır, yanlışsa hastalık. İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup
bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa
fayda vermez.” 294
290 İbn Mâce, Mukaddime, B. 8, Hds. 53; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 8, Hds.
3657; Dârimî, Mukaddime, B. 20, Hds. 161-162
291 Taberânî, Mu’cemus-Sağîr, c. 2, s. 395, Hds. 690; Kuzâî, a.g.e., s. 211, Hds.
712
292 Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hbr. 220; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 327, Hbr. 1475
293 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 321, Hbr. 1449
294 İmam Ali, Nehcü’l-Belâğa, s. 417
BEL’AM
- 93 -
Sorumluluğunun ve vazifesinin farkında olan âlim, çağındaki
her mes’ele ile ilgilenir, kendisindeki İslâmî ilimlerle çağın ilimlerini
ve teknolojisini birleştirmeye gayret eder... Sorumlu muttakî
âlim, çağının insanlarını ilgilendiren her türlü ilimle ve problemlerle
ilgilenir, bu konularda problemlere çözümler üretir... Siyasetten
ekonomiye, eğitimden hukuka ve sanayiden teknolojiye
bütün sosyal ve insanî mes’eleler muttakî âlimlerin mes’eleleridir.
Onların ilgi alanlarına girmeyen hiçbir hayatî ve insanî mes’ele
yoktur... Muvahhid ulemâ, bütün bu hayatî ve insanî mes’eleleri
yaratılış gayesi doğrultusunda, İslâmî ölçülerle ele alır ve en doğrusunu
ortaya koyarak adâletin sağlanmasına çaba gösterirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu? Şübhesiz, temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünürler.”295;
“Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o
görmeyen (âmâ) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipbleri öğüt alıp
düşünebilirler. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri
kesin sözü (misakı) bozmazlar.” 296
Peygamberlerin gerçek varisleri olan muttakî âlimler, peygamberlerin
yolundan giderek içinde bulundukları toplumlarda
hidayet rehberi olurlar... Hakka davet ettikleri toplumlara, varisleri
olduğu peygamberler gibi seslenir ve onları hakikatı beyan
ederler: “Ey kavmim, ben sizden, buna karşılık, bir mal istemiyorum.
Benim ecrim, yalnızca Allah’a aiddir.” 297; “De ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz
nedir söyler misiniz? Ya ben, Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem
ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size
yasakladığım şeylere (kendim sahiblenmek sûretiyle) size aykırı düşmek
istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir.
Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na içten
yönelip dönerim.” 298
Sorumluluğun şuurunda olan ve vazifesini gereği gibi yapmaya
son imkanına kadar çaba gösteren muttakî âlimler, bu şekilde
davranırken, ilme ihânet edip ilimlerini dünya menfaatı karşılığında
satan ve Allah’ın apaçık ayetlerini gizleyenlerin durumu
nedir?.. Allah’ın ayetlerinde bu ilim hainlerinin durumu şu şekilde
beyan olunmuştur: Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten
apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitabta açıkladığımız
hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
(bütün) lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını)
295 39/Zümer, 9
296 13/Ra’d, 19-20
297 11/Hûd, 29
298 11/Hûd, 88
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince) artık onların tevbelerini
kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.”299; “Allah’ın
indirdiği kitabtan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az
(bir şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir.
Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onlar için acı bir azap
vardır. Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın
almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar. Bu, Allah’ın kitabı şübhesiz
hak olarak indirmesindendir. Kitab konusunda anlaşmazlığa düşenler
ise, uzak bir ayrılık içindedirler.”300; “Hani kendilerine kitab verilenlerden:
‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu, gizlemeyeceksiniz’ diye
kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu, arkalarına attılar ve ona karşı az bir
değeri satın aldılar. O aldıkları şey, ne kötüdür.” 301
İmam Kurtubî (rh.a.) tefsirinde, Bakara Sûresinin 174. âyetini
tefsir ederken şöyle der: Bu ayet-i kerime her ne kadar yahudî
âlimleri hakkında ise de, elde edeceği dünyalık sebebiyle kendi
isteğiyle hakkı gizleyen müslümanları da kapsamına alır.302 İmam
Taberî diyor ki: Âyet, her ne kadar bu özel kişilere işaret etmekte
ise de hükmü, Allah’ın insanlara açıklamasını farz kıldığı bilgileri
saklayan herkesi içine almaktadır. İslâm Dini, Allah’ın insanlara
gönderdiği bilgileri onlardan gizlemeyi yasaklamış ve bunu yapanların
lânetleneceklerini beyan etmiştir. 303
İbn Kesir (rh.a.) Âl-i İmrân Sûresi’nin 187. âyet-i kerimesini
tefsir ederken şunları kaydediyor: “Bu ifâde, Ehl-i Kitab’ı azarlama
ve tehdiddir. O Ehl-i Kitab ki, Allah Teâlâ, peygamberlerinin
dilinden Muhammed’e (s.a.s.) iman edeceklerine, insanlar arasında
O’nun adını anıp yücelteceklerine ve Peygamber olarak Allah
Teâlâ kendisini gönderdiğinde O’na uyacaklarına dair söz almıştı.
Onlar ise, bunu gizlediler, basit dünyevî bir haz, alçak ve boş bir
karşılık ile O’nun dünya ve âhirette va’d etmiş olduğu hayra karşı
çıktılar. Verdikleri söz ve biat ne kötü oldu. Bu âyette aynı zamanda
bilginler uyarılmakta ve Ehl-i Kitab’ın gittiği yoldan giderek,
onların başlarına gelen akibetin kendi başlarına gelmesinden ve
bu sebeble insanların onların yoluna girmesinden sakındırılmaktadır.
Âlimlere düşen sahib oldukları, faydalı ve salip amellere ileten
ilmi, etraflarında bulunanlara bolca vermeleri ve bilgilerini
saklamamalarıdır.” 304
299 2/Bakara, 159-160
300 2/Bakara, 174-176
301 3/Âl-i İmrân, 187
302 Kurtubî, a.g.e., c. 2, s. 479
303 Ebû Câfer Muhammed bin Cerir et-Taberî, a.g.e., c. 1, s. 384; Ayrıca bk.
Fahruddin er-Râzî, a.g.e., c. 4, s. 109
304 İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 1502-1503
BEL’AM
- 95 -
İlmi gizleyip halka anlatmayanlar veya İslâm topraklarını işgal
eden müstevli egemen tağutların emriyle ve onların zâlim yönetimlerine
zarar vermeyecek şekliyle ilmi yorumlayarak halka açıklayıp
onları yanıltanlar, ayet-i kerimelerde böyle anlatılmıştır...
Önderimiz Rasûlullah da (s.a.s.), ilmî hakikatları, dünya menfaatı
karşılığında saklayanların kıyâmetteki azablarının çetin olacağını
beyan buyurmuştur...
Ebû Hüreyre (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:
“Hıfz ettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, kıyâmet
günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu hâlde (mahşere)
getirilir.” 305
Eyyüb (rh.a.) anlatıyor: el-Kasım (b. Muhammed b. Ebû Bekr)’e
(bir şey) sorulduğunu işitmiştim (de) o, şöyle cevab vermişti: “Vallahi
biz, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Bilseydik ne (bunu) sizden
saklardık, ne de (bunu) sizden saklamamız bize helâl olurdu.” 306
İman ve vicdan sahibi olan ilim sahibi bir kişi, ilmini saklayamaz!..
İlmiyle, hem kendi amel eder, hem de diğer insanların ondan
faydalanmasını ister... Her şeye rağmen ilmini yayan ve toplumun
rehberliğinde bulunan âlimler çağlar boyu var olmuş ve var
olmaya devam edecektir de!... Her ne kadar ilme ihânet edenler
olmuşsa da, ilme sadakat gösterenler de azınlık da değildirler...
Onlar, birer hazine olan ilimlerini, Allah yolunda her muhtaç olana
sarf etmişlerdir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Kendisinden istifâde edilmeyen bir ilmin misali, kendisinden Allah
yolunda harcama yapılmayan bir hazinenin misali gibidir.” 307
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Altını ve gümüşü biriktirip
de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara, acı bir azâbı müjdele.” 308
“Kendilerine kitab verdiklerimiz, O’nu (Peygamberi) çocuklarını tanır
gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü bildikleri hâlde mutlaka
gerçeği gizlerler.” 309
305 İbn Mâce, Mukaddime, B. 24, Hds. 261; Tirmizî, Kitâbu’l-İlm, B. 3, Hds. 2787;
Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 9, Hds. 3658; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s.
169, Hds. 105; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182, Hds. 142; el-Munzirî,
a.g.e., c. 1, s. 172-173, Hds. 1-4, İbn Hıbban, Beyhakî ve Hakim’den
306 Dârimî, Mukaddime, B. 17, Hbr. 113; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182,
Hbr. 139
307 Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hds. 562; İbn Hacer el-Askalânî, Metâlibu Âliye,
c. 3, s. 63, Hds. 3026; Ayrıca bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 499
308 9/Tevbe, 34
309 2/Bakara, 146
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
“Onlar cimrilikte bulunurlar, insanlara da cimriliği emreder(önerir)
ler ve Allah’ın, fazlından kendilerine verdiğini gizli tutarlar. Biz, o
kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.” 310
Yezid b. Ebi Habib (r.a.) şöyle anlatır: Âlim ve fakîh bir kimsenin
imtihanı, kendisinin yerine konuşacak biri olduğu hâlde,
dinlemekten daha çok konuşmanın ona hoş gelmesidir. Çünkü
dinlemekte, selâmet ve ilimce artma vardır. Kulak veren, zaten
konuşmanın ortağıdır. Konuşmakta ise, Allah’ın koruması müstesna
şaşırmak, zînetlenmek, fazlalaştırmak veya eksiltmek vardır.
Bu âlimlerin bir kısmı, insanların bir kısmını, “şerefleri ve ileri gelmeleri
sebebiyle” kendisiyle konuşmaya daha çok hak sahibi sayar
da, miskinleri hakir görür, onları ilme layık görmez. Âlimlerden,
ilmini saklayan ve öğretmeyi kayıp görenler de vardır. İlmin, ancak
kendisinde bulunmasını arzu eder. Onlardan bir kısmı, ilimde
sultan gibi davranır ve bir sözünün reddolunmasına kızar. Onlardan
bir kısmı, kendini fetvâ makamına tayin eder de şayet ona,
bilmediği bir mes’ele getirilirse, “bilmiyorum” demekten utanır,
atar ve böylece lüzumsuz külfete girenlerden yazılır. Onlardan bir
kısmı, her işittiğini rivâyet eder. O kadar ki, sözünün desteklenmesi
için yahudî ve hristiyanların sözlerini rivâyet ederler. 311
Yezid b. Ebi Habib’in (r.a.) bu beyanları, ilme ihânet eden ilim
ehlini çok güzel bir şekilde açıklamaktadır!..
Rabbimiz Allah’ın: “Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar
içleri titreyerek korkar.”312 diye vasıflandırdığı muttakî âlimlerden
sunulan birkaç örnekte görüldüğü gibi, yalnızca Allah’dan korkan
âlimler, topluma hidayet rehberleri olabilirler... Onlar, hakikatları
apaçık izah edebilirler... Onlar, Allah’dan başkasından korkmadan,
gerek egemen yöneticilerde, gerekse yönetilen halk kitlelerindeki
noksanlıkları görür, teşhisini kor ve tedâvi yöntemlerini beyan
ederler...
Şehid imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) korkunun psikolojik
ve sosyolojik yönlerini şöyle beyan eder, “el-Âlim ve’l-Müteallim”
adlı eserinde: “Talebe: “Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba
bir şeyden korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir
olur mu?” Âlim (rh.a.): “Bir insanın korkması ve umması, iki değişik
durumda bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse,
onun Allah’ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeye
muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda ise, bir
310 4/Nisâ, 37
311 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 24, Hbr. 48
312 35/Fâtır, 28
BEL’AM
- 97 -
kimse, hayrı Allah’tan umduğu yahut Allah’ın kendisini başkalarının
eline düşürmek, veya bir şeyi sebep kılmakla vereceği belâdan
endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse, kâfir
olmaz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının
kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini,
devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda
kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah’tan ummaktadır.
Kendisini, evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını,
içtiği ilaç vesilesiyle şifâ ihsan etmesini Allah’tan ümit eden kimse
kâfir olmaz.
İnsan bazen şerrden korkar. Allah’ın kendisini kötü şeylerle
mübtelâ kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah’ın Rasul seçtiği
ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Mûsâ (a.s.), Allah ile arasında
hiçbir elçi olmadan: “Beni, öldürmelerinden korkarım.”313 demişti.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), (hicret esnâsında) mağaraya saklanmıştı.
Bu durumda, onlar için küfür, kat’iyyen bahis mevzuu olamaz.
Kezâ insan, yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya
evinin yıkılması, sel âfeti ve zarar verecek yiyecek ya da içeceklerden
korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hâli
değil, ancak korkmak ârız olmuş olur.
Talebe: “Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu
mahlûklardan, Allah’tan korktuğundan daha çok korkan
mü’minin durumu nedir? Bunu açıklayın.” Âlim (rh.a.): “Mü’minin,
Allah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur. Zirâ mü’min
şiddetli bir şekilde hastalandığı yahut Allah’tan gelen kötü bir
musîbete uğradığı zaman bile gizli veya açık olarak: ‘Yâ Rabbi, ne
kötü yaptın!’ demez. Bunu, içinden de söylemez. Buna mukabil
Allah’ı daha çok zikreder. Eğer bu musîbetin yüzde biri, dünya
hükümdarlarından birisinden gelmiş olsa idi, o kimse, güvendiği
kimselere hükümdarın duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve
lisanı ile ifâdeden çekinmezdi. Hâlbuki mü’min, gizli, âşikâr, sıcak,
soğuk her yerde Allah’ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının
emirleri ise, gizli, açık, isteyerek, ya da istemeyerek her hâl ve
kârda gözetilmez. Meselâ, bazen mü’minin soğuk bir gecede yıkanması
gerekir. Hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah’tan
başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah’tan korktuğu için
gusleder. Kezâ, şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu
hâlde orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı hâlde Allah’ın
emrini gözetir, sabreder. Allah’tan korktuğu için feryad etmez.
Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu
müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün
313 28/Kasas, 33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
bunlardan anlıyoruz ki, mü’minin, Allah’tan daha çok korktuğu
hiçbir varlık yoktur.” 314
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Âlim, ilmiyle Allah rızâsını aradığında her şey kendisinden saygıyla
karışık bir korku duyar. Fakat ilmiyle mal yığmak istediğinde kendisi,
her şeyden korkar.” 315
Muttakî ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyunca icrâ ettiği
ve ümmet için başarılı olduğu asil vazifesini, bugünde yerine getirmekle
mükelleftir... Dünyanın neresinde olursa olsun, sorumlu
muttakî âlimler, mutlaka hep beraber Allah’ın ipi olan Kur’ân’a
sarılarak, Sünnet üzere yaşamaları ve bir araya gelip, bir bilek bir
yürek olarak ümmetin velâyet hakkı gereği “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i
oluşturmaları gerekir... Yetkili muttakî âlimlerden meydana gelen
ümmetin “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i “önderliği” gündeme getirerek,
koparılmış olan başı, çırpınan başsız gövdeyle birleştirecektir...
Böylece, bir vücudun organları olarak, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından
tarif edilen muvahhid mü’minlerin her biri, ümmet vücudundaki
aslî yerini almış olacaktır...
Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (tek
yumruk hükmünde)dirler.” 316
Ümmetin velâyetini ehline teslim edecek ve hidâyet önderleri
konumunda olan muttakî ulemâ, İslâmî ilimlerini çağın sosyal ve
fen ilimleriyle birleştirip teknoloji ile barışık bir hayatı gündeme
getirmeleri gerekir... Hayatî her konuda ilerinin ilerisinde birer
önder olan muvahhid âlimler, bulundukları toplumlarda her yönleriyle
örnek şahsiyetler olup her biri birer hidâyet rehberleridir...
Allah’ın izni ve yardımıyla ulemânın tevhid ve sâlih amel üzere
insanlara önder olmaları, karanlığa gömülmüş çağı aydınlatacak
ve câhiliyyenin insan fıtratına aykırı bütün değerlerinden insanları
kurtaracaktır!... Kalplerdeki, beyinlerdeki ve yaşanan hayattaki
bütün câhilî değerler yerlerini, insan fıtratına uygun fıtrat dini
olan İslâmî değerlere bırakacaktır... İslâmî değerler, hayata egemen
olacak ve insanlık İslâm’ın aydınlığında, Kur’ân ve Sünnet
rehberliğinde huzur, barış ve saâdete kavuşacaktır...
314 İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 1981, s. 36-38
315 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 8, Hds. 2739 -5667-; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs’den. Hadis,
zâiftir. Geniş bilgi için bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 371, Hds. 5657
316 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Cihad, B. 147, Hds. 2751; İbn Mâce, Kitâbu’d-Diyet, B.
31, Hds. 2683; Neseî, Kitabu’l-Kasâme, B. 8, Hds. 4707-4708; Kuzâî, a.g.e., s.
59, Hds. 118
BEL’AM
- 99 -
Yaşadıkları çağda ve toplumda, toplumsal önderlik vazifesini
yüklenmiş olan şuurlu ulemâ, çağından sorumlu olduğu idrâkiyle
hareket edip, her şeye ve herkese karşı görevlerini hakkıyla yerine
getirmeye çalışmalıdır... Görevin şuurlu ve hakkıyla yapılması,
özlenen, arzulanan ve beklenen hayırlı sonucu verecektir. Çağın
ve ümmetin problemlerini, İslâmî ölçülerde çözmeye ve hayırlı bir
sonuca bağlamaya ehil (Ehl-i Hâl ve’l Akd) olan muttakî ulemânın,
mü’min müslümanlara önder olup her türlü krizden kurtulmaya
ve kurtarmaya çalışması gerekir... Ümmetin velâyeti, tabii olarak
muttakî ulemâ’ya aittir... Üstlendikleri velâyet hakkını gereği gibi
yerine getirmeleri ve önderlik konusunu asla ihmal etmemeleri
lâzımdır... Dünya barışının ve insanlık huzurunun şartı budur!.. 317
Tefsirlerden İktibaslar
Mevdûdi der ki:
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan da onu peşine takmıştı. O da sonunda
azgınlardan oluvermişti.
“Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti
(veya yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu üstüne varsan da
dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu
böyledir. Artık gerçek olan haberi onlara aktar. Umulur ki düşünürler.” 318
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat..”:
Âyet metninin ifadesine göre, âyette geçen kişi misal olsun diye
uydurulmuş hayali bir şahsiyet değil, aksine gerçekten yaşamış birisidir.
Allah ve Rasûlü, o kimsenin ismini anmadılar, zira olayın
aktarılmasından umulan gaye isim zikredilmeden de gerçekleşmektedir.
Böylece, adını zikrederek ona lüzumsuz bir şöhret sağlamaktan
kaçınmak için, o kimsenin adı gizlenmiştir. Gerek Kur’an
ve gerekse hadis-i şeriflerde genellikle nezih ifade üslubuna sık sık
rastlanmaktadır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet, ibret alınması
için, kötü bir örnek olarak naklettikleri şahsın ismini zikretmemişlerdir.
Mamafih, yine de bazı müfessirler, eski zamanlarda veya Hz.
Peygamber (s.a.s.) devrine ait bazı hususî isimler zikretmişlerdir.
Mesela bazıları, Baura’nın oğlu Bel’am’ın ismini, diğer bir kısmı
da Ümeyye bin Essalt ve Seyf ibn er-Rahib’in ismini zikrederler.
Fakat gerçek şu ki, Kur’an ve Hadis, âyette geçen şahsın kimliğini
317 Kul Sadi Yüksel, Çağ ve Ulemâ, Misyon Y., s. 75-151
318 7/A’râf, 175-176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
tanıtmamıştır. Bu yüzden, bu hâlâ sırdır, ama bu örnek aynı davranışı
sergileyen herkes için geçerlidir.
“…Onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına
bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.”: Bu paragraf
çok önemli bir konuyu içerdiği için, geniş izahlar gerektirir.
Kötü örnekler olarak gösterilmiş olan şahsın, Allah’ın vahyi hakkında
malumatı vardı ve Hakikati de bizzat tanıyordu. Bundan
dolayı, haklı olarak sahip olduğu bilginin onu, bâtıl olduğunu bildiği
yoldan koruması ve doğru olduğunu bildiği yola sevk etmesi
beklenmişti. Sonra, vahye uygun hareket etmesi icabınca Allah da
onu, üstün insan mevkiine çıkartacaktı. Fakat o, dünya menfaatlerine,
hırs ve rahatına yönelip çeşitli günahlara kapılarak bu behimî
arzuların hırsına öyle yenik düştü ki, sonunda bütün yüce olan
şeyleri bir kenara iterek tüm aklî ve ahlakî terakki yetilerini boşa
harcadı. Böylece bilgisinin isteklerine uygun gözetmesi gereken
bütün sınırları aştı. Hemen yanı başında hazır beklemekte olan
Şeytan da, ahlakî zaafları nedeniyle kasden ve amden Hakk’tan
yüz çevirdiğini görünce, derhal onu kendi azdırma ve saptırması
altında tümüyle iradesini ve aklını yitirmiş insanların arkadaşlığına
katılıncaya, onu bu dereceye düşürünceye kadar kovalar.
Allah böyle bir kimseyi, hırs ve şehvette tıpkı bir köpeğe
benzetmiştir. Zira köpek bu tip karakteriyle meşhurdur. Dışarıya
sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu
gösterir, kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak
o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla,
onu dişler. Kendisi gibi daha birçok köpeğin doymasına yetecek
bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü
sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka hiçbir köpeği buna
ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir belirgin özelliği de şehvete
aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine
telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan işte
böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da sadece
midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine
düşecektir.
Yine Mevdûdi, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde şöyle der:
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalan
saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zâlim olan bir
kavmi hidâyete erdirmez.” 319
319 62/Cum’a, 5
BEL’AM
- 101 -
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların…”: Bu
cümle biri umumi, diğeri hususi iki anlamı birden tazammun eder.
Umûmi anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve
ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının
bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.”
Hususi anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları
nedeniyle, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten önce uymalıydılar.
Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamber’in (s.a.s.) geleceği müjdesi
verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın,
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten daha fazla karşı
çıkmışlardır.
“…Yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin
durumu gibidir.”: Yani, tıpkı ne taşıdığını bilmeyen üzerine kitaplar
yüklü merkep gibidirler. Yahûdiler de, adeta bir merkep
gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar
tevdi ettiğini bilmemektedirler.
“Allah’ın âyetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar
kötüdür.”: Yani onların durumu merkepten daha beterdir; zira
merkep kendisine şuur verilmediği için mazurdur. Ancak onlara
şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna
rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz.
Peygamber’i (s.a) bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamberler,
Tevrat’a göre hak bir peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları
şeklindeki iddiaları da mazeret değildir, aksine onu anlıyor
ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar. 320
Elmalılı der ki:
175: Ey Resulüm, onlara hatırlat ve kendilerine şu alçağın kıssasını
da oku ki, o alçağa âyetlerimizi vermiştik, ilmî ve dinî haysiyeti
vardı. İşte o alçak, âyetlerimizden sıyrıldı çıktı da onu şeytan
kendisine uydurdu, o da sapıklardan biri oldu.
176: “Ve eğer dileseydik hiç şüphesiz Biz onu o âyetlerle yükseltirdik.
Lâkin o alçak, yere saplandı, dünya ve sefâlete meyletti,
kendi hevâ ve hevesine uydu da o âyetlerden sıyrıldı, dinden çıktı,
alçaldıkça alçaldı. Demek ki, yükselmesine İlâhî irâde meydan vermedi,
kendi haline bırakıldı da bu düşüşten kurtulamadı. Bunun
Hz. Mûsâ zamanında İsrâiloğulları âlimlerinden Bel’am b. Ebr veya
Ken’anîler’den Bel’am b. Baura namında birisi olduğuna veya
Araplar’dan Ümeyye b. Ebissalti Sakafî hakkında nazil olduğuna
320 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
dair birkaç rivâyet vardır. Bel’am’ın bazı ilâhî kitaplara bilgisi vardı,
duâsı makbul bir veli iken Arz-ı Mukaddes’e girme meselesinde
Hz. Mûsâ’nın veya Yûşâ’nın aksine dünya sevgisi ile zorbalara
arka çıkmıştı. Ümeyye b. Ebissalt da bazı din kitaplarını okumuş
ve bir peygamberin geleceğine inanmıştı, o gelecek peygamberin
kendisi olması ümidine kapılmıştı. O sırada Hz. Muhammed’e peygamberlik
verilince hasedinden dolayı küfre sapmıştır. Diyebiliriz
ki, asıl kıssa Bel’am olduğu halde nüzul sebebi Ümeyye olmuştur.
Fakat âyet şunu gösteriyor ki, kıssadan maksat herhangi bir şahsın
tarifi değil, onun halini dile getirmek ve karakterini söz konusu
etmektir. Mademki, o hevâ ve hevesine uydu, dinden sıyrılıp çıktı
ve insanlık bakımından alçaldı, işte artık onun temsili bir köpek
temsili gibidir, sen onu sevk etsen de kehler, bıraksan da kehler,
yani onu yorsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da
dilini çıkarıp solur, hiçbir zaman ıstıraptan, acıdan kurtulamaz.
Köpeğin en aşağılık hali de başka hiçbir hayvanda bulunmayan
bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş
olan bu aşağılık hali gibidir. Yani alçalmanın en son kertesidir.
“Onları uyarsan da, uyarmasan da birdir.”321 İşte bu mesel âyetlerimizi
inkâr eden o kavmin meselesidir ki onlar, “Tevrat’ı miras alan ve
onu şu alçak dünyanın çıkarlarına değişen o bozuk nesildir.” O
inkârcı kavimdir. İşte sen onlara bu kıssayı anlat ki, belki biraz düşünürler.
İçlerinde bundan ders alacaklar bulunur. Yani sen, bu ihtimali
de hesaba katarak anlat. 322
Yine Elmalılı, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Bu âyette ilmiyle amel etmeyenlerin kınanması için buyruluyor
ki; kendilerine Tevrat yükletilmiş, öğretilip mânâsıyla amel
etmeleri teklif edilmiş olup da sonra onu yüklenmemiş; içindekini
anlayıp gereğince istifade ve amel etmemiş bulunanların meseli
yani mesel haline gelmiş tuhaf halleri ki, bilginiz, kendimizi
Allah’a adamışız ve okur-yazarız diye yüklerle kitap sırtlanmış oldukları
halde, Tevrat’ın ve Beni İsrail peygamberlerinin, o Allah’ın
bir fazlı olan ümmi Nebî’si son peygamber hakkındaki haberlerine
itibar etmemiş, ahkâm ve ahlâkıyla doğruluk dairesinde amel
etme cihetine gitmemişlerdir. Böyle kimselerin hali o eşeğin haline
benzer ki sifirler, yani koca koca kitaplar taşır da içindekinden
hiç haberi olmaz, istifade etmez. Burada zikredilen “esfâr”
tâbirinde Tevrat’ın kısımlarına esfâr denildiğine işaret vardır. Bak
Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin meseli ne çirkindir! Burada
ilmiyle amel etmeyenlerin hepsinin hâl ve mesellerinin böyle
321 2/Bakara, 5
322 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
BEL’AM
- 103 -
çirkin olduğuna bir uyarı vardır. Allah da zâlimler topluluğunu
hidâyete erdirmez. Doğru yola çıkarmaz. Kendilerine hakkın delilleri
gösterildiği halde onlara inanmayıp da tasdik yerine tekzibi
koyan haksızların, o doğru yolu bulmaları, murada ermeleri
mümkün olur mu? 323
Seyyid Kutub, 7/A’râf sûresinin 175-176. âyetlerinin tefsirinde
der ki:
Bu sahne gerçekten hayret verici bir sahnedir. Bu dilin düşünce
ve tasvir yönünden zenginliğine dayalı, son derece yeni
bir manzara tasvir etmektedir. Burada yüce Allah bir insana
âyetlerini veriyor, üstün nimetleriyle onu donatıyor, ilminden ona
bir pay veriyor. Doğru yolu seçmesi, kendisi ile bağ kurması ve
yükselmesi için gereken en güzel fırsatı sağlıyor. Fakat o, bunların
hepsine rağmen, görüyorsunuz ya, bu işten sıyrılmak istiyor. Sanki
o, etine yapışık bulunan deriden sıyrılır gibi bu âyetlerden sıyrılıyor.
Çırpınarak, zorlanarak ve büyük bir çabayla ancak bunu üzerinden
atabiliyor. Bedenine yapışık halde bulunan derisinden bir
canlının yüzülmesi gibi bir sıyrılıştır bu. İnsanın bünyesi derinin
bedeni sarması gibi Allah’a iman duygusuyla sarılmış değil miydi?
İşte o, buna rağmen gördüğünüz gibi Allah’ın âyetlerinden sıyrılıyor,
kendisini koruyan örtüyü, bedenini muhafaza eden zırhı
atıyor, arzu ve isteklere uymak için doğru yoldan sapıyor, aydınlık
ufuklardan yuvarlanıyor, kapkaranlık çamura gömülüyor. Ve artık
şeytanın bir oyuncağı durumuna düşüyor. Şimdi artık hiçbir koruyucu
onu korumuyor. Kimse şeytandan onu muhafaza etmiyor. Ve
o, şeytana uyuyor. Şeytana bağlanıyor. Şeytan ona egemen oluyor.
Sonra bir de bakıyoruz ki, biz uğursuz, çirkin ve korkunç bir sahne
ile karşı karşıyayız. İşte şimdi biz bu tuhaf yaratık ile karşı karşıyayız.
Yeryüzüne çakılıp kalmış, çamura batmış bir yaratıktır bu.
Bir de bakıyoruz ki, bu yaratık köpek şekline girmiş, kovulsa da
kovulmasa da solumasını sürdüren bir köpek şekline. Bu hareketli
manzaraların hepsi birbirini izliyor, arka arkaya geliyor. İnsanın
hayatı burada olayı somut bir şekilde izliyor. Zaman zaman tepki
gösteriyor, hayret ediyor, heyecana kapılıyor. Bu sahnelerin sonuna
yani ardı arkası gelmeyen solumalar sahnesine gelindiğinde,
sahnenin tamamını kuşatan gizli direktiflerle dolu bulunan yorum
geliyor:
“İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu hikâyeyi onlara
anlat, ola ki, üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine
zulmeden toplumun durumu ne kötü bir örnektir!” İşte onların örneği
budur. İnsanı doğru yola ileten âyetler, imanı aşılayan direktifler
323 Elmalılı, a.g.e.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
onların fıtratlarına ve bünyelerine ayrıca çevrelerini kuşatan bütün
varlıkların yapılarına da yerleştirilmiştir. Buna rağmen onlar
bunların hepsinden sıyrılmışlar. Sonra onların şekilleri değişmiş,
hayvanlaşmışlar. Bünyeleri çirkinleşmiş “insan”lık konumundan
hayvanların düzeyine düşmüşler... Çamurda debelenen köpeğin
seviyesine inmişler. Hâlbuki onların imandan kanatları vardı. Bunlarla
yüce âlemlere açılabilirlerdi. Ne var ki, onlar bu güzel makamdan
alçakların alçağı bir dereceye yuvarlanıyorlar!
“Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden toplumun durumu
ne kötü bir örnektir.” Bu örnekten daha kötü bir durum düşünebilir
mi? Doğru yoldan ayrılıp haktan uzaklaşmaktan daha çirkin
bir şey var mıdır? Yeryüzüne çakılıp kalmaktan, arzu ve isteklere
bağlanmaktan daha kötü ne olabilir? Bu hareketleriyle kendi nefislerine
zulmeden insandan daha fazla nefsine zulmeden birisi
düşünebilir mi? Kendisini koruyan örtüyü çıkarıp atan, bedenini
muhafaza eden zırhtan sıyrılan, böylece kendisini şeytanın oyuncağı
haline getiren ve ona bağlayan, şeytana binek yapan, onu
yeryüzüne çakılıp kalan şaşkınlık ve kararsızlık içindeki hayvanlar
âlemine sürükleyen ve sürekli köpeklerin soluyuşu gibi soluyan bir
hayvan haline getiren kişiden daha zâlim kim vardır?
Bu durumun nitelendirilmesi ve tasviri konusunda Kur’ân-ı
Kerim’in eşsiz, hayret verici ifade tarzından başka hangi söz bu
kadar eşsiz ve hayret verici ifade gücüne sahip olabilir? Sonra...
Bu sadece okunan bir haber midir? Yoksa çoğu zaman bir realite
olarak gerçekleştiğinden dolayı haber şeklinde verilen bir örnek
midir? Bu açıdan aktarılan bir haber midir?
Bazı rivâyetlerin kayıtlarına göre bu İsrailoğulları’nın Filistin’e
girmelerinden önce orada yaşayan iyi bir insanın haberidir.
Rivâyetler, bu adamın şaşkınlığa ve sapıklığa düşüşünü detaylarına
varıncaya kadar verirler. Bu rivâyetlerde olay öyle bir üslûpla
dile getirilmiştir ki, onun yahûdi kültürünün bir parçası olmadığını
söylemek çok zordur. En azından olayın tüm detaylarının kesinliği
sözkonusu değildir. Ayrıca bu rivâyetlerde birtakım farklılıklar ve
çelişkiler de vardır ki, bunlar aynı konuda daha fazla dikkatli olmamızı
gerektirmektedir. Rivâyete göre bu kişi İsrailoğulları’ndan
biri olan Bel’am b. Bâûrâ’dır. O’nun Filistin’in zorba yerlilerinden
biri olduğu da rivâyet edilmiştir. Araplar’dan Ümeyye b. Sait olduğu
da gelen rivâyetler arasındadır. Bu rivâyete göre ise, bu adam
Peygamberimiz’in (s.a.s.) çağdaşı olan, fâsık olan Ebû Amir idi.
Mûsâ’nın (a.s.) çağdaşı olduğu da rivâyet edilmiştir. Bir rivâyete
göre ise İsrâiloğulları’nın şehre girmeyi reddetmelere üzerine, kırk
yıllık çöl hayatından sonra İsrâiloğulları’nın zâlimleriyle savaşan
BEL’AM
- 105 -
Yûşâ bin Nûn zamanında yaşayan bir adamdı. Hatırlanacağı gibi
Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre, onlar peygamberleri Hz.
Mûsâ’ya (a.s.) şöyle demişlerdi: “Git sen Rabbin ile birlikte savaş, biz
burada kalıyoruz.” 324
Ona verilen bu âyetlerin tefsirinde, onların kendisiyle duâ
edildiğinde kabul edilen “Allah’ın İsm-i A’zamı (en yüce adı) olduğu
da rivâyet edildiği gibi, Allah tarafından gönderilen bir kitap
olduğu ve onun da bir peygamber olduğu bildirilmiştir... Bundan
sonra haberin detayları birçok açıdan farklılık göstererek uzayıp
gider.
Bu nedenle biz “Fî Zılâl’il Kur’an’da” izlediğimiz metoda
bağlı olarak bu rivâyetlerin hiç birine dalmayı uygun görmedik.
Ayrıca Kur’an’ın metninde bunların hiçbiri yer almıyor. Bu konuda
Peygamber’e (s.a.s.) kadar varan sağlıklı bir hadiseye rastlayabilmiş
değiliz. Dolayısıyla biz bu haberin ötesini araştırmaya
gerek görmedik. Burada Allah’ın âyetlerini apaçık olarak gördükleri
halde, bu âyetlerin gösterdiği yolda yürümeyip onları yalan
sayanların durumu gözler önüne serilmektedir. Bu olay insanın
hayatında ne de çok gerçekleşiyor. Allah’ın dininin bilgisi kendilerine
bağışlandığı halde bu bilgiler doğrultusunda hareket etmeyenler
ne de çoktur! Onlar bu dini bilgiyi, hükümlerin yerini
değiştirmek ve onunla arzu ve isteklerine uymayı sağlamak için
vasıta kılıyorlar. Onlar bu bilgilerini kendi hevâ ve hevesleri ve
dünya hayatının nimetlerine sahip olduklarını zannettikleri efendilerinin
arzu ve istekleri doğrultusunda kullanırlar.
Nice din bilgini tanıyoruz ki, Allah’ın dinini gerçek anlamda
öğrendiği halde ondan sapar. Onu olduğundan başka türlü açıklar.
Bu bilgisini bilinçli tahrifler, yeryüzünün geçici hükümdarlarının
keyfine göre fetvâlar için kullanır! Bu tahrifler ve fetvâlarla
Allah’ın hâkimiyetini ve O’nun yeryüzündeki bütün mukaddeslerini
çiğneyenlerin saltanatını sağlama almaya çalışır!
Biz bu bilginler içinden; yasama Allah’ın haklarından biridir,
bu hakka kendisinin sahip olduğunu iddia edenlerin ilâhlık iddiasında
bulunmuş olacaklarını, ilâhlık iddiasında bulunanların ise
kâfir olduklarını, ayrıca o kişilere bu hakkı verenlerin ve onların
peşinden gidenlerin de kâfir sayılacaklarını bilen ve söyleyen kimseler
gördük. Bununla beraber bu gerçeği bilmelerine ve dinde
bu gerçeği bir zarûret olarak öğrenmelerine rağmen bu din bilginleri,
yasama hakkını kendinde gören ve bu hakkı iddia etmekle
ilâhlık iddiasında bulunan zâlim idarecilere duâ ederler. Bizzat
324 5/Mâide, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
kendilerinin küfürlerine hüküm verdikleri bu insanlara duâ ederler
ve onlara “müslüman” adını yakıştırırlar!... Onların bu yaptıklarım,
en ideal İslâm olarak gösteriyorlar. Yine bunların bazılarını
gördük ki; bir sene faizin bütün çeşitlerinin haram olduğunu
yazdıkları halde, başka bir sene onun helâl olduğunu yazmaya
başlarlar. Yine bunların öylelerine rastladık ki, insanlar arasında
fuhşun ve ahlâksızlığın yayılmasına ön ayak oldukları gibi, bu çirkefin
üzerine din örtüsünü, dini unvanları ve alâmetleri çekmeye
çalışırlar.
Bu ise: “Ona âyetlerimizi sunduk, fakat o onların içinden sıyrılıp çıktı.
Arkasından şeytan onu peşine taktı da, azgınlardan oldu.” âyetini
doğrulayan bir delilden başka bir şey değildir. Bu yüce Allah’ın
kendisinden söz ettiği haber sahibinin hayvanlaşmasından başka
nedir ki?: “Eğer dileseydik, bu âyetler aracılığı ile onun düzeyini
yükseltirdik, fakat o, yere saplandı kaldı. Onun durumu üstüne
varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp horlayarak soluyan
köpeğin durumu gibidir.” Eğer Allah dileseydi, kendisine verdiği
âyetlerin bilgisiyle onu yükseltirdi. Ne var ki, Yüce Allah bunu
istememiştir. Çünkü âyetleri bilen bu adam, dünya hayatının rahatını
tercih etmiş, âyetlere değil de arzu ve isteklerine uymuştur.”
Bu, Allah’ın kendi bilgisinden bir miktarını verdiği halde, bu
bilgiden yararlanmayan, iman yolu üzerinde doğru bir istikamete
yönelmeyen, horlanmış bir biçimde şeytanın peşine düşmek ve
sonuçta şekil değiştirerek hayvanların mertebesine inmek için
Allah’ın nimetinden sıyrılan herkesi kapsamına alan bir örnektir!
Sonra ardı arkası kesilmeyen köpek solumaları nedir acaba?
Kur’an’ın arzettiği manzaranın tasvir gücünden ve haberin vurgularından
da anlaşıldığı gibi, bu solumalar dünya hayatının geçici
güzellikleri peşinde koşarken yaşanan solumalardır... İşte dünyanın
bu geçici zevklerine takılanlar, Allah’ın kendilerine verdiği
âyetlerden sıyrılmak isteyenlerdir. Dünya malının peşine düşen bu
insanlara öğüt verilse de verilmese de, onlar bu solumalarından
vazgeçmeyecekler ve onlar sürekli olarak bu hal üzere devam
edip gidecekler.
Dünya hayatı her yerde, her zaman ve her toplumda bu örneği
sürekli olarak gözlerimizin önüne getirir. Hatta birçok zaman
geçmesine rağmen insanın gözleri hangi bilgine takılsa,
onun durumunun da aynı olduğunu görür. Allah’ın âyetlerinden
sıyrılmayan, dünya hayatının rahatına dalmayan, arzu ve isteklerin
peşinde sürüklenmeyen, şeytanın boyunduruğuna râzı olmayan,
egemenliği ellerinde bulunduranların sahip oldukları dünya
BEL’AM
- 107 -
malının peşinden ha bire solumayan, Allah’ın kendilerini koruduğu
çok az bir kesim hâriç!
Bu varlığı ve meydana gelişi hiçbir zaman kopukluğa uğramayan
bir örnektir. Belli bir kuşakta meydana gelen bir olayla asla
sınırlı değildir! Yüce Allah, Peygamberimize -salât ve selâm üzerine
olsun- bu örneği Allah’ın âyetlerinin kendilerine gönderildiği
kavmine okumasını istiyordu ki, onlarda bu âyetler kendilerine
verildikten sonra ondan sıyrılmasınlar. Sonrakiler için de ders
olsunlar. Ardarda gelen nesiller tarafından okunsunlar. Allah’ın
ilminden bir şey öğrenenler bu çirkin âkıbete uğramaktan sakınsınlar,
Ardı arkası kesilmeyen bir soluyuş içine girmesinler. Hiçbir
düşmanın düşmanına dahi reva görmediği biçimde kendi kendilerine
zulüm etmesinler. Çünkü bu uğursuz akıbet ile kendi kendilerinden
başka kimseye zulmetmiş olmazlar!
Günümüzde bu tip âlimlerden öylelerini gördük ki, Allah korusun
kendi kendilerine zulmetmek için büyük bir ihtirasla ortaya
atılıyorlar veya cehennem çukurundaki yerlerini kendileriyle
beraber yarış halindekilerden birinin almasından korkan adamın
hali gibi, bu işe dört elle sarılıyorlar! Cehennem’deki bu yerini
garantiye almak için her sabah biraz daha ilerliyorlar! Bu dünya
hayatının sonuna kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen salyalı
solumaları ile bu emellerinin peşinde koşup duruyorlar!
Allah’ım sen bizleri koru! Ayaklarımızı kaydırma! Üzerimize
sabır yağdır! Ve müslüman olarak canımızı al!
İman ve Hayat Düzeni: Bu İlâhî haberin ve bu haberi bildiren
Kur’an’ın ifade tarzı üzerinde bir başka açıdan durmak istiyoruz.
Bu örnek sahibini şehevi arzu ve isteklerin ağırlığından korumayan,
dünya hayatının ağırlığından ve cazibesinden onu kurtarmayan,
hevâ ve hevesine uymaktan şeytana bağlanmaktan, onun
yolunu izlemekten, bu hevâ-heves yolları ile onun peşinde sürüklenmekten
alıkoymayan bilginin örneğidir.
İşte ilim insanı korumadığından dolayı, Kur’an’ın yolu, müslüman
nefisleri ve islâmi hayatı oluşturmak için kendisine has bir
metot izler. Bu metot, ilmi sırf bilmek şeklinde ele almaz. Aksine,
ilmi vicdan âleminde ve pratik hayatta hedefini gerçekleştirmek
için hareketli, itici ve sıcak bir inanç sistemi olarak ele alır.
Kur’an’ın hayat sistemi akideyi, ilmi araştırmalar şeklinde
hazırlanmış bir “teori” olarak ele almaz. Böyle bir inanç sistemi
sırf bilgiden ibarettir. Vicdan dünyasında ve hayat alanında etkili
olamaz. Bu kuru bir ilimdir. Sahibini keyfi arzularının peşine
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
düşmekten korumaz, Şehevi arzuların baskısından hiçbir şeyi hafifletmez.
Şeytanı da kovmaz. Aksine onun yolunu açar ve insanı
ona köle haline getirir!
Aynı şekilde Kur’an’ın hayat yolu bu dini, “İslâm Nizamı”,
“İslâm Fıkhı”, “İslâm İktisadı”, “Tabiat Bilimleri”, “Psikolojik Bilimler”
alanında yapılan etütler şeklinde sunmuyor. Bu dini kültürel
etütlerin hiçbiri şeklinde takdim etmiyor!
Kur’an’ın hayat sistemi dini, itici, harekete geçirici, diriltici,
yükseltici bir inanç sistemi şeklinde sunuyor. Kalbe ve akla yerleştikten
sonra pratik uygulamasını gerçekleştirmek için harekete
iten bir güç kaynağı olarak görür akideyi. Bu akide ölü kalpleri
diriltiyor, canlandırıyor, harekete geçiriyor ve ilerletiyor. İnsanın
fıtratındaki alıcı-verici cihazları uyarıyor. İnsanı Allah’a verdiği ilk
söze döndürüyor. İnsanın hedeflerini ve değerlerini yüceltiyor. Artık
çamurun cazibesi onu üzerine bindirmiyor ve onu asla dünya
malına bağlamıyor.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi teori ve düşünce için bir metot
olarak takdim ediyor. Bu insanların düşüncelerinden apayrı ve
tamamen farklı bir metottur. Çünkü bu metot insanları, arzu ve
isteklerin oyuncağı ve bedenlerin ağırlığı ve şeytanın aldatmaları
altında oluşturdukları metotların kusurlarından, yanlışlıklarından,
sapıklıklarından kurtarmak için gönderilmiştir!
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi gerçeğin bir ölçüsü olarak
sunuyor. İnsanların akıllarını ve duygularını bununla bir sisteme
bağlıyor. İnsanların yönelişlerini, hareketlerini ve düşüncelerini
bununla kontrol ediyor ve ölçüye vuruyor. Artık buna göre, bu
ölçünün kabul ettiği şeyler doğrudur. Onları sürdürmek gerekir.
Yine bu ölçünün reddettiği şeyler yanlıştır. Onlardan vazgeçmek
gerekir.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi bir hareket metodu olarak
takdim eder. Bu metot, insanları kendi programına ve kendi ölçülerine
göre adını adım yücelerin yücesine doğru yükseltir, ilerletir.
Realiteye dayalı bu hareket esnasında insanların hayat sistemini
ve hukuklarının temellerini, iktisatlarının, sosyal yapılarının ve siyasetlerinin
ilkelerini belirler. Bu ilkelere göre şekillenmiş akılları
ile kanunî ve fıkhî yasalarını tespit eder. Fizik ve psikolojik bilimlerine
bu ölçülere göre biçim verir. Realiteye dayalı pratik hayatları
neyi gerektiriyorsa onları düzene koyar. Onlar, detaylara ilişkin
kanunları ve hükümleri belirlerken içlerinde akidenin sıcaklığını
ve itici gücünü, şeriatın ciddiyetini ve realitesini, hayatın gerçek
ihtiyaçlarını ve direktiflerini derinden hisseder!
BEL’AM
- 109 -
İşte Kur’an’ın hayat yolu, müslüman nefisleri ve İslâmî hayatı
bu metot ile şekillendiriyor. Sırf etüd etme amacına yönelik teorik
araştırmalara gelince bu ilim, sahibini yeryüzünün ağırlıklarından
arzu ve isteklerin itici gücünden ve şeytanın aldatmasından koruyamaz.
Beşer hayatı için yararlı bir şey takdim edemez! 325
Burada âyetin akış seyri, bu manzarada tasvir edilen örnek
üzerinde bir değerlendirmede bulunmak için kısaca duruyor.
Allah’ın kendisine âyetlerini verdiği halde, onlardan sıyrılan
adamın hareketi üzerine hidâyetin Allah’ın hidâyeti olduğunu,
Allah’ın kendisini hidâyete ilettiği kimsenin gerçekten hidâyet
üzere bulunduğunu, Allah’ın saptırdığı kimsenin ise hüsrana uğradığını
ve hiçbir şey kazanmadığını belirtiyor.
“Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa
işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.” 326 Yüce Allah aşağıdaki âyetlerde
belirttiği gibi doğru yolu bulmak için çalışanları hidâyete erdirir:
“Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz.”327;
“Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
değiştirmez.”328; “Nefse ve onu şekillendirene, ona kötülüğünü ve korunmasını
ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen kurtulmuş, onu
kirletip örten ziyana uğramıştır.” 329
Aynı şekilde kendisi için sapıklık yolunu seçen, doğru yolun
delillerinden ve imanın direktiflerinden yüz çeviren, kalbini, kulaklarını
ve gözlerini onlara karşı kapayanları da yüce Allah sapıklığa
iter. Âyetlerin devamında bu noktaya ışık tutan bir âyet
vardır: “Andolsun ki, birçok cini ve insanı cehennemlik olarak yarattık.
Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar, gözleri var, fakat
görmezler, kulakları var, fakat işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler,
hatta hayvanlardan da daha sapıktırlar. Onlar gaflet içindedirler.”
330
Ayrıca: “Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da bu hastalıklarını
arttırmıştır.”331; “Allah kâfirleri ve zâlimleri ne bağışlayacak, ne de doğru
yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada
ebedî olarak kalacaklardır...”332 âyetleri de bununla ilgilidir.
325 En’âm Sûresinin girişine bk.
326 7/A’râf, 178
327 29/Ankebût, 65
328 13/Ra’d, 11
329 91/Şems, 7-10
330 7/A’râf, 179
331 2/Bakara, 10
332 4/Nisâ, 168-169
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
Hidâyet ve sapıklığa değinen bütün âyetleri göz önünde bulundurup
bunların anlamları arasındaki ahenge dikkat edersek,
önümüzde tek bir yol netleşir. Hiç şüphesiz önümüzde netleşen
bu yol, hem İslâmî fırkaların kelâmcıları, hem hristiyan teolojisi,
hem de bir dizi felsefi akımlar tarafından genel olarak kaza ve
kader konusunda körükledikleri tartışma ortamından tamamen
uzaktır.
Yüce Allah’ın insan denen varlığın kaderini sürüklenmeyi dilemesi,
yüce Allah’ın bu insanı hem hidâyeti hem de sapıklığı kabul
edebilecek iki yönlü bir yetenek üzere yaratmasıdır. Bununla
beraber insanın fıtratına, tek olan ilâhlık gerçeğini kavrayabilme
ve ona yönelebilme yeteneği yerleştirmiştir. Sapıklığı ve hidâyeti
birbirinden ayırıcı nitelikteki aklı ona vermiştir. Buna ilave olarak
bozulduğunda fıtratını uyarmak, saptığında aklına doğru yolu
göstermek için, apaçık delillerle peygamberler göndermiştir. Şu
kadar var ki, tüm bunlardan sonra insanın kendisi ile yaratıldığı
hem hidâyet hem sapıklık niteliğine sahip olan bu iki yönlülük,
bu iki yetenek, Allah’ın dilemesine uygun biçimde işler.
Aynı şekilde yüce Allah’ın dilemesi O’nun takdirine hükmeder.
Buna bağlı olarak doğru yola ulaşmak isteyen ve bu yolda çaba
sarf edenleri hidâyete erdirir. Kendilerine verilen akıllarını, peygamberin
mesajlarına serpiştirilen hidâyete iletici âyetleri kavramayan,
görme ve işitme cihazlarının aktif bir biçimde kullanmayanları
da sapıklığa iter, saptırır.
Her hal u kârda Allah’ın dilediği olur, ondan başkası olmaz.
Meydana gelen her olay, O’nun takdiri ile olur. Başkasının kuvveti
ile değil. İşlerin bu şekilde düzenlenmesi Allah’ın böyle olmasını
dilemiş olmasındandır. Allah’ın takdiri bir şeyin olmasını gerektirmedikçe,
hiçbir şey olmaz. Buna göre varlık âleminde, işlerin
kendisine uygun olarak meydana geldiği başka bir irade yoktur.
Olayları meydana getiren Allah’ın takdirinden başka bir kuvvet
yoktur ortada. İşte bu gerçeğin çerçevesinde insan kendi isteğine
göre hareket eder. Doğru yola ulaşması veya sapıklığa düşmesi de
bu çerçevede meydana gelir.
İşte Kur’ân-ı Kerim’in bütün âyetlerini karşılaştırarak ve onların
arasındaki ahengi göz önünde bulundurarak elde edilen
İslâmî düşünce budur. Pek tabii olarak bu düşünceye varabilmek
için, âyetleri ayrı ayrı ekollerin ve akımların isteklerine uygun biçimde
ele almamalı, onların bir kısmını diğer bir kısmına karşı delil
olarak ileri sürmemeli ve onları çarpıştırma yolu bırakılmamalıdır.
Şimdi incelediğimiz âyet-i kerimede deniyor ki: “Allah, kimi
BEL’AM
- 111 -
doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa, işte onlar hüsrana
uğrayanlardır.” Bu âyete ve Allah’ın az önce açıkladığımız
yasasına göre,.hidâyete erdirdiği kimse gerçekten hidâyete kesin
bir şekilde erişmiş, yolu bilen, yol üzerinde yürüyen ve âhiret
gününde kurtuluşa eren biri olmuştur. Allah’ın yine bu yasalara
göre saptırdığı kimse de hüsrana uğramıştır. Her şeyi kaybetmiştir.
Hiçbir şey kazanmamıştır. Ne kadar mala, mülke sahip olsa da, ne
kadar imkân elde etse de bunların hepsi boşa gidecek veya bunların
hepsi boştur! Bu sapık yola giren adamın, özünü kaybetmiş
olması açısından meseleye baktığımızda da durumun böyle olduğunu
görürüz. Kendi kendisini kaybeden adam ne elde edebilir,
neyi kazanabilir!
Yine Seyyid Kutub, 62/Cum’a, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Kitap Yüklü Eşekler: Bundan sonra yahûdilerin Allah’ın
emânetini taşıma hususundaki görevlerinin sona erdiğini ifade
ediyor. Çünkü onların artık bu emâneti yüklenecek kalpleri yoktur.
Zira bu emâneti ancak diri, keskin anlayış ve kavrayış sahibi, bilinçli,
duyarlı kendini yüklendiği göreve adayan kalpler taşıyabilirler.
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların
durumu, sırtına kitap yüklü eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların
durumu ne kötüdür. Allah zâlimler topluluğunu doğru yola
iletmez.” 333
İsrailoğulları Tevrat’ı yüklendiler. Şeriat ve akidenin emâneti
ile yükümlü oldular. “Sonra O’nu taşımadılar.” Zira emâneti yüklenmek;
anlamak, öğrenmek ve kavramakla başlar. Emânetin
gereğini hem iç dünyada hem de dış dünyada gerçekleştirmek
için çalışmakla sona erer. Ne varki İsrail oğullarının Kur’ân-ı Kerim
tarafından aktarılan ve tarihi gerçeğinden de ortaya çıktığı
gibi, hayatları onların bu emâneti takdir ettiklerini, onun gerçek
yüzünü kavradıklarını ve onu pratik hayatlarında yaşadıklarını
göstermemektedir. Bu nedenle onlar koca koca kitaplar taşıyan
eşeklere dönmüşlerdir. Sadece onların ağırlığını taşımışlar, onlara
sahip çıkmamışlardır. Onun amacına katkıda bulunmamışlardır.
Bu tablo çirkin ve iğrenç bir tablodur. Kötü ve çirkin bir örnektir.
Bununla beraber doğru bir gerçeği dile getiren bir tablodur.
Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun durumu örneği
ne kötüdür: “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
İnanç emânetini yüklenip sonra onun gereğini yerine getirmeyenler,
pek çok nesiller boyunca bozulan ve bu zamanda yaşayanlar,
333 62/Cum’a, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
müslümanların adlarını taşıdıkları halde onların yaptıklarını yapmayanlar,
özellikle Kur’an’ı ve kitapları okudukları halde içindekilerle
amel etmeyenler, gereğini yerine getirmeyenler, evet
bunların hepsi önce Tevrat’ı yüklenip sonra gereğini yerine getirmeyenler
gibidirler. Tıpkı koca koca kitapları taşıyan eşekler gibi.
Bu tür insanlar çok hem de pek çoktur! Çünkü mesele taşınan ve
okunan kitaplar meselesi değildir. Önemli olan bu kitaplardakini
güzelce kavramak ve gereğini yerine getirmektir, anlamak ve yaşamaktır.
Yahûdiler, -bugün de kendilerini öyle kabul ettikleri gibi-
Allah’ın seçkin milleti olduklarını iddia ediyorlardı. Kendilerinin
dışında kalanlara ise “Cuyim” yani diğer milletler veya bilgisizler
diyorlardı. Bu nedenle diğer milletlere karşı dinlerinin hükümlerine
uymalarının gerekmediğini ileri sürüyorlardı. “Ümmîlere
(kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur.”334
Yahûdilerin buna benzer hiçbir delile dayanmadan Allah adına uydurdukları
yalana dayalı nice iddialar vardır. Bu nedenle surenin
burasında karşılıklı bedduâlaşma gündeme geliyor. Bu karşılıklı
bedduâlaşma hem onlara, hem hristiyanlara hem de Mekke’deki
müşrik Araplara yöneltilmişti. 335
Ali Küçük der ki:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz
âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat.”336 Bu
bölümde Rabbimiz Allah’ın âyetleri kendisine verilmiş, Allah’ın
âyetlerine ulaşmış, âyet bilgisine, kitap bilgisine ulaşmış bir insan
tipini anlatıyor. Kendisine âyetlerimiz ulaşmış bir kimsenin haberini
de anlat peygamberim. Onun haberini de oku, onun durumunu
da anlat insanlara. Bu oku emri Rasûlullah’a vahyen gelen
Kur’an’ın Peygamber tarafından tebliğini emreden bir ifâdedir.
Rasûlullah’a emredilen bu hususun aynı zamanda onun şahsında
bizim için de bir emirdir. Öyleyse Peygamber tarafından bize
nakledilen bu kitabın âyetlerini biz de hem kendimize hem de
çevremize okumakla, duyurmakla mükellefiz. Hele hele şu anda
haber peşinde koşan haber meraklılarına daha çok duyurmak zorundayız.
Evet, bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyetlerle
ilgi kurmuş, anlamış ama ne yazık ki bu insan bildiği, tanıdığı o
Allah âyetlerinden sıyrılmış. Bu adam âyetlere sahipti. Allah’ın
âfâkî ve enfüsi âyetlerini çok iyi biliyordu. Ama ne yazık ki bu
334 3/Âl-i İmrân, 75
335 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’ân
336 7/A’râf, 75
BEL’AM
- 113 -
adam bildiği âyetleri terk etti, âyetlerden sıyrılıp çıktı da şeytana
tâbi oldu. Şeytan da onu peşine taktı ve o kimse sonunda azgınlardan
oluverdi. Demek ki burada çok önemli bir haber var. Rabbimiz
bize çok önemli bir haberden söz ediyor. Çünkü “Nebe’”
çok büyük bir haber demektir. Rabbimizin bu konuyu anlatmak
için seçtiği bu kelimenin yapısından da anlıyoruz ki demek ki bu
konu sürekli hâfızalarımızda canlı tutmamız gereken, ciddi ciddi
kulak vermemiz ve sürekli kendisiyle meşgul olmamız gereken bir
haberdir. Kendimiz bu haberi okuyacağız, bu haberden haberdar
olacağız ve sürekli çevremizi bu haberden haberdar edeceğiz. Karımıza,
kızımıza, eşimize dostumuza bu haberi götürecek ve onların
gündemlerini de bu haberle oluşturmaya çalışacağız. Çünkü
bizim her anımızı ilgilendiren bu büyük haber yanında gazete haberlerinin,
kanalizasyon haberlerinin hiç bir önemi yoktur. Eğer
biz bize düşmanlığa soyunmuş bu şeytan vahiylerinin haberlerine
zaman ayıracak olursak bilelim ki Rabbimizin bu haberlerini tanımaya
zamanımız da kalmayacaktır gücümüzde. Hâlbuki direk
bizim imanlarımızla, bizim Cennetimizle, bizim dünya ve ukbâ
saâdetimizle ilgili olan bu haberleri öğrenmeden başka haberlerin
peşinde koşmak câiz de değildir.
Evet, işte bakın Rabbimizin okuyun dediği büyük bir haber.
Bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyet bilgisini elde
etmiş, kitabı tanımış, sünneti tanımış ama o âyetlerin içinden
sıyrılıp çıkmış adam. Peki, kim bu adam denilmiş. Bu kimse için
Bel’am denilmiş. Bel’am bin Baura Hz Mûsâ (a.s.) ümmetinden,
İsrail oğullarından âlim bir kimseydi. Kitap bilgisine, Tevrat bilgisine
sahip bir kimse olmasına rağmen kendisini düzene angaje
ettiği için, sırtını düzene dayadığı için düzenin keyfine göre ya
da kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre
Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlama
ve âyetlerin içinden sıyrılıp çıkma cinnetine kapılmış bir adam.
Kimileri de burada anlatılan kişinin Ümeyyetübn Ebî Salt olduğunu
söylemişler. Bu adam da Rasûlullah döneminde yaşamış
bir adamdı. Bu adam da Rasûlullah’ı tanıyordu, bekliyordu, hatta
peygamberimizin özellikleri konusunda şiirler yazarak nerede
kaldı? Beklenen Nebi geç kaldı diyerek onun özlemini terennüm
ediyordu. Nihâyet Allah’ın Rasulü Mekkede Kureyş içinden zuhur
edince de Rasûlullah hakkındaki tüm bu bilgilerinden sıyrılarak
gurura, kibire kapılarak ona imandan vazgeçiverdi. Hatta bu kimse
hakkında Rasûlullah Efendimiz’in: “Şiiri iman eden, ama kendisi
iman etmeyen adam” diye söz ettiğini biliyoruz.
Bakın dikkat ediyorsanız âyet-i kerimede “ Seleha, inseleha”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
kelimesi kullanılmış. Seleha kelimesi aslında derinin vücuttan yüzülmesi
sıyrılıp çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu mânâ içinde
düşündüğümüz zaman adam böyle bildiği Allah âyetlerinden
topyekün sıyrılıp çıkıyor. Tıpkı derisi yüzülen beden gibi. Derisi
yüzülmüş, kendisini dış etkenlerden koruyacak deri desteğini kaybetmiş
bir vücut gibi Allah âyetlerinden sıyrılıp çıkmış. Öyle değil
mi? Derisi yüzülmüş bir vücut dış etkenlere karşı kendisini koruyabilme
özelliğini kaybetmiş demektir. İşte tıpkı böyle bir vücut
gibi kendisini tehdit eden tüm tehlikelere karşı, tüm şerlere karşı
kendisini koruyacak âyetlerin desteğini kaybetmiştir. Kendisini
azaptan, ateşten ve Cehennemden koruyacak olan âyetlerin içinden
sıyrılıp çıkmış, âyetlerin korumasını kaybetmiştir.
Tabii adam böyle yapınca da, bildiği tanıdığı Allah âyetlerinden
soyutlanınca da, hayatını Allah âyetleriyle düzenlemekten vazgeçip
âyetlerden habersiz bir hayat yaşamaya yönelince, Allah yasalarını
bir kenara bırakıp kendi hevâ ve hevesleri istikametinde
bir program izlemeye başlayınca da şeytan onu ayartıp peşine takıverdi
ve azgınlardan oluverdi. Elbette böyle bir adamın başka
yapabileceği bir şey yoktu. Hani bir söz vardır; “şeyhi olmayanın
şeyhi şeytandır” diye. Birileri bunu hadis diye kendi sistematiklerinde
kullanmaya çalışsalar da hadis değildir bu söz, ama şöyle
anlarsak yerinde bir sözdür her halde: Yani şeyh olarak, mürşid
olarak kılavuz olarak Allah’ın Kitabıyla tanışamamış birisinin şeytana
tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
Bakın Rabbimiz Kitabının başka bir yerinde bunu şöyle anlatır:
“Rahman olan Allah’ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak
bir şeytanı arkadaş veririz.” 337 Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirir,
Rahmân’ın zikrine karşı kör davranırsa. Kim Rahmân’ın zikrine
karşı körlük ederse. Rahmân’ın zikri Kur’an demektir, Rahmân’ın
zikri, Rahmân’ın hayatın her bir kademesinde bizden istediği kulluk
demektir. Evet, kim Rahmâ’ın hayatın her bir kademesinde
kendisinden istediği kulluğa karşı kör ve ilgisiz davranırsa vahye
karşı Kur’an’a karşı körlük ederse. “Aşâ” Esasen gözde meydana
gelen bir çeşit zayıflık ve hastalık demektir. Bir çeşit görme bozukluğu
demektir. Kim ki Rahmân’ın zikri olan Kitabını görmezlikten
gelir gözünü ona karşı kör yapar ve kitaptan habersiz bir hayat
yaşamaya kalkışırsa, Kur’an’a göz yumar Kur’an’ı gözardı ederse.
Ya da Kitaba karşı gözünü bozar, bakışını bozarsa. “Biz kim
bu kitabı anlamak kim! Biz nerede bu Kitabı anlamak nerede?
Bu Kitabı ancak büyük zâtlar anlar! Onu anlamak şöyle dursun
onu elimize almaya bile lâyık değiliz!” diyerek kim ki Kitaba karşı
337 43/Zuhruf, 36
BEL’AM
- 115 -
bakışını bozarsa biz de ona bitişik, ona yapışık, onun yanından
hiçbir zaman ayrılmayan bir şeytanı arkadaş yaparız diyor Rabbimiz.
Ona bir şeytanı Musallat kılarız ki o ondan asla ayrılmaz. Bu
şeytan onun ayrılmaz arkadaşı oluverir. Hem de böyle “nukayyız”
yaparız. Yani ona bitişik, ona yapışık olarak o şeytanı onun
üzerine kabuk bağlatırız. Âdetâ şeytan bir kabuk gibi onu çepe
çevre sarıverir. Hani tohumlar, yavrular kendilerini çepeçevre saran
kabuğu yırtarak, bu esâretten kurtularak dünyaya gelirler ya,
işte bu adamlar da böyle kendilerini şeytana esir ediyorlar, onun
esiri olarak sıkıntılı bir hayata râzı oluyorlar sonunda. Yani şeytan
onların etraflarını sararak onları esir ediyor, onlar üzerinde sulta
kuruyor, onları hâkimiyetleri altına alıyor.
Allah’la beraber olmayan, Rahmân’ın zikrinden i’râz eden,
vahye karşı kör davranan vahiyle hareket etmeyen kişinin sonucu
budur işte. Yani Kur’an’ın vahyin alternatifi budur. Rahmân’ın
vahyiyle beraber olmayan kişi elbette şeytanın esiri olacaktır. Çünkü
o kişi Allah’la beraber olmamayı istemiştir. Allah’ın âyetleriyle
beraber olmak istememiştir. Rahmanın zikrinden yüz çevirmiştir.
Rahmanın rahmetinin gereği kendisi için açtığı rahmet kapısını
örtmüş, vahyi örtmüş, güneşe karşı körlük etmiş kişidir. Basîreti
kapanmış artık böylece Kur’an’dan uzaklaşan bir kişinin şeytana
yaklaşması da kaçınılmaz olacaktır.
Kur’an’ı tanımayan Kur’an’la beraber olmayan bir adam ne
yapar da başka? Hayatında amel edecek kitabı olmayan bir adam
ne yapar? Ya bizzat şeytanın ya da yeryüzündeki iki ayakları şeytanların
kulu kölesi olur. Nisâ suresinde bu husus şöyle anlatılır:
“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp,
inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür
ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” 338
Yine, Saff suresinde: “Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalblerini
saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan milleti doğru yola eriştirmez.”339
Fussılet sûresinde de bu saptıranların sadece şey-tanlar olmadığını
iki ayaklı şeytanların da insanlara Musallat kılınıp onları hak
yoldan saptırdıkları anlatılır. 340
Allah’ın âyetlerini bildiği halde onlarla ilgilenmeyip onlardan
sıyrılıp, onlardan habersiz bir hayat yaşamaya çalışan bu adam
338 4/Nisâ, 115
339 61/Saff, 5
340 41/Fussılet, 25
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
üzerinde şeytan hâkimiyet kurdu. Boşlukta yakaladığı bu adamın
boğazına bir ip takıp onu gemledi. Boynundaki kulluk ipinin ucunu
Allah’a vermeyen kişi elbette onu birilerine vermek zorunda
kalacaktı. Allah’a kulluktan kaçan kişi elbette birilerinin kucağına
düşecekti. Allah vahyine teslim olup hayatını onlarla düzenlemeye
yanaşmayan kişi elbette birilerinin âyetlerine teslim olmak
zorunda kalacaktı. Evet, Allah’tan kaçan kişi mutlaka ya cin şeytanlarının
ya da insan şeytanlarının ağına düşmek zorunda kalacaktır.
İşte Allah âyetlerinden sıyrılan, Allah âyetlerinin desteğini
kaybeden bu adam sonunda ipinin ucunu şeytanlara kaptırarak
azgınlaşarak onların gideceği yere doğru, ateşe doğru, Cehenneme
doğru hızla ilerlemeye başladı. Allah diyor ki: “Dileseydik, onu
âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu.
Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali
böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 341
Eğer isteseydik biz onu o âyetlerle yükseltirdik. Biz dilemiş
olsaydık, o kişi kendisi adına bunu dilemiş ve tercih etmiş olsaydı,
adam gibi ilgi kurduğu tanıdığı âyetlerle yükselmeyi düşünseydi
Biz hem bu dünyada hem öbür tarafta onun derecelerini ve şânını
şerefini yüceltirdik. Eğer o Allah âyetlerine yapışıp hayatını onlarla
düzelseydi Biz de onu onlarla yüceltirdik.
Demek ki âyetin ifadesinden anlıyoruz ki bu Kitabın âyetleri
yükselme sebebidir, rif’at sebebidir. Yeryüzünde insanlara yükseklik
kazandıran, insanları yücelten, insanlara incelik ve yücelik
kazandıran Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın kitabını tanıyan en yücedir,
Allah’ın Kitabından haberdar olan en şereflidir. Allah’ın Rasulü
de bu hususta şöyle buyurur: “Oku ve yüksel! Oku ve yücel!” Evet,
Kitabı okuyan, Kitabı tanıyan, Kitapla hareket eden, Kitapla hayatını
düzenlemeye çalışan kişi yeryüzünün en üstünü, en şereflisi
ve en izzetlisidir. Evet işte bu adam da dileseydi, isteseydi bildiği
tanıdığı kitabın âyetleriyle yücelecekti, şeref kazanacaktı ama ne
yazık ki bu adam:
Lâkin o arza çakılıp kalmayı, yere çakılıp kalmayı, arzla bütünleşmeyi,
toprakla öpüşüp yerlerde sürünmeyi, izzetini, şerefini,
değerini ayaklar altına düşürmeyi tercih etti. Kendini yere atmayı
tercih etti. Hem dünyada hem de ukbâda şeref ve haysiyetini
ayaklar altına düşürmeyi yeğledi. Çünkü onun tüm derdi, tüm
arzusu, tüm hemmi ve kıblesi dünya idi. Tüm plan ve programı
dünya ve dünyalık üzerine kurulmuştu. Dünya malına mülküne
341 7/A’râf, 176
BEL’AM
- 117 -
tamah ederek dinini dünyasına feda ediverdi. Dünyası adına dinini
satıverdi. Allah âyetleriyle yücelmeyi terk etti de dünyaya
çakılı kalıverdi. Dünyaya kazık çakma sevdâsına kapıldı da Allah
âyetlerinin kendisinden istediği kulluktan vazgeçiverdi. Elbette
gözünde dünya kıble olmuş bir adamın Allah dinine de Allah
âyetlerine de ayıracak zamanı kalmayacaktı. Dünyayı kıble edindi
de ona ulaşabilmek için dinini de, izzetini de şerefini de satıverdi.
Hevâsına tabi oldu. Hevâ ve heveslerini putlaştırdı. Allah’ın
âyetlerinin içinden sıyrılıp çıktığı için, Allah’ın âyetlerinin korumasından
mahrum kaldığı için, sap gibi ortada ve boşlukta kaldığı
için, hayatını düzenleyecek Allah âyetleri güdümlü vahiy kaynaklı
bir programı kalmadığı için elbette artık onun yapabileceği başka
bir şey yoktur. Artık böyle bir adam Şeytanların maskarası olmaktan
hevâsına takılmaktan kurtulamayacaktır. Alçak dünyanın
alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam
verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım
diye, toprakla bütünleşeceğim diye, evim, apartmanım, arsam,
dükkânım, tezgâhım olacak diye bir ömür boyu çırpınıp duracaktır
artık. Arzusu, hevesi, hevâsı, keyfi kendisine neyi fısıldamışsa,
nefsi neyi istemişse onların peşinde kendi kendisini helâk edecek
bir hayatın içinde yuvarlanıp gidecektir artık Cehenneme kadar.
Allah diyor ki:
İşte böylelerinin meseli, misali köpek misali gibidir. Bunlar
tıpkı köpek gibidirler. Üzerine gitsen de üstüne varsan da, kendi
haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara
bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.
Bunlar köpek tabiatlı insanlardır. Burada Rabbimizin bu tip
insanları köpeğe benzetmesini bir kaç vecihte anlamaya çalışıyoruz:
Bildiğimiz gibi köpek hiç bir zaman doyuma ulaşamayan, bir
türlü doyma bilmeyen, sürekli ciğeri açlıkla yanan bir hayvandır.
Doyumsuzluğu simgeleyen bir hayvan tipidir köpek. Şehvetine ve
boğazına düşkünlüğü yüzünden başına gelmedik kalmaz köpeğin.
Bu doyumsuzluğundan ötürü onun üzerine bir taş atsanız
bile acaba yiyecek bir şey mi atıldı diye onun peşinde koşturur.
“Yelhes” diyor Rabbimiz. Yani, zirve noktasında zilletin ve sıfırı
tüketmenin ifadesi. Üzerine varsan da solur, serbest bıraksan da.
Üzerine gidilip zor durumda bırakıldıklarında da solurlar, kendilerine
herhangi bir baskı yapılmayıp serbest bırakıldıkları zaman
da solurlar. Yani o kadar hoş anlatıyor ki Rabbimiz zamanımızda
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
Allah’ın âyetlerini bilen, kitabın âyetlerini tanıyan, dinden diyanetten
haberdar olan kimi prof, kimi doktor, kimi doçent, kimi
müdür ve amirler görüyoruz ki bugün tıpkı burada anlatılan
köpek gibi din adına türlü türlü naneler yemektedirler. Allah’ın
lutf u keremiyle kitap ve sünnet bilgisine ulaştıkları halde kitabın
âyetlerinden sıyrılarak köpekliğe özenmektedirler. Üzerlerine
varsan da solurlar varmasan da solurlar. Üzerlerine gidilip baskı
yapılsa da pes ifadesi gösterirler kendi kendilerine iken de. Yani
zorlanmadıkları zaman da aynı tavrı sergilerler. Yani mecbur değillerken
bile teslimiyet izhar edip el kaldırırlar. Hani bir soruşturma,
bir sıkıştırma söz konusu olduğu zaman neyse de hiç bir baskıya
maruz değillerken bile yine düzen adına, yine güçlüler adına
dini yamultmadan yana, dini zâlimler lehine bozmadan yana bir
tavır sergiliyorlar. Dinlerini dünyaları adına satmış, üç kuruşluk
dünya menfaati için dinlerini dünyaları haline getirmiş, dinlerini
dünyalarına yama yapmış, dünyalık bir kısım makamlar adına
Allah âyetlerinden uzaklaşmış, konumlarımız sarsılacak endişesiyle
Allah âyetlerini her yerde gündeme getirmekten korkan, bu
korkularından ötürü gündeme getirmedikleri âyetlerden kopmuş,
uzaklaşmış, Allah âyetlerini kendileri için işlemez hale getirmiş bu
insan tiplerinin böylece köpekleştiklerine şâhid oluyoruz bu gün.
Ne atarsan kendilerine onu yiyecek bir şey zannederler. Daima
kendi çıkarlarını düşünürler. Herhangi bir kapıdan kendilerine
bir şeyler geldimi belki ileride bunun devamı gelecektir diye o
kapıya sadık kalmaya özen gösterirler. Başka bir kapıdan biraz
fazlası geldiği zaman önceki kapıyı unutup bu defa da oraya sadık
kalırlar. İşte Allah kapısını unutmuş, Allah âyetlerinden uzaklaşmış
başka kapılarda kemik arayan materyalist insan tipleri.
Hangi kapıdan ne atılacak diye o kapılar hatırına dini gündeme
getirmeyerek ya da o kapıların istediği biçimde Allah’ın âyetlerini
yorumlayarak bekleşip dururlar. Devletten bir makam koparabilme
hatırına Allah’ın dinini eğip bükerler. Zâlim iktidarların bozuk
düzen düşüncelerine, İslâm dışı hayatlarına Kur’an’dan ve sünnetten
destekler bulmaya çalışırlar. Allah âyetleriyle zâlimleri desteklemeye
çalışıyorlar.
Bu köpeklerin bir özelliği de Allah’ın dini gündeme geldiği
zaman, Allah’ın yüce âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın sistemi
ortaya konulduğu zaman, sistem için bir tehlike söz konusu olduğu
zaman her birinin bir inden ulumaya, ürmeye başladığını
görürsünüz. Birisi çıkıp Allah âyetlerini gündeme getirdiği zaman
buna tepki olarak bu köpeklerden bir tanesinin ürmesiyle ötekilerin
de hep bir ağızdan onu takıp ettiklerini ve o müslümanın
BEL’AM
- 119 -
sesini soluğunu boğmaya ve meydana getirdiği tesiri silmeye çalıştıklarını
görüyoruz.
İşte bizim âyetlerimizi yalanlayan bir toplumun misali budur.
Evet, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip oldukları halde, kitap
sünnet bilgisini elde etmiş oldukları kalde onları bir kenana bırakıp,
onları yalan sayıp, yok farzedip, onların defterini dürüp kendi
hevâ ve hevesleriyle bir hayat yaşayan insanların durumu budur.
Hayatlarını Allah’a ve peygambere sormadan yaşayan insanların
durumu budur. Allah için bu âyetlerle kendimizi bir sorgulayalım.
Eğer şu anda müslümanız diyen bizler Allah’ın kitabıyla ve Rasulünün
sünnetiyle ilgisiz bir hayatın içindeysek, hayatımızı kitap
ve sünnete sormadan yaşıyorsak veya kitabı bildiğimiz tanıdığımız
halde, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip olduğumuz halde
yine de kitap kaynaklı bir hayata yanaşmıyorsak o zaman bilelim
ki bizler de bildiğimiz o âyetlerle yücelmek yerine, dünya ve
âhirette şerefli bir hayata talip olmak yerine dünya ve âhirette
rezil bir hayatın mahkûmu olanlardan olacağız demektir. Allah
âyetlerini bırakır da hevâ ve heveslerimiz istikametinde bir hayat
yaşamaya kalkışırsak o zaman bilelim ki biz de köpekliğe râzıyız
demektir Allah yâr ve yardımcımız olsun. Allah bize basîret ve
şuur versin inşallah.
“Âyetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir
misaldir!”342 Bizim âyetlerimizi yalanlayan, yalana çıkaran, boşa
çıkaran, âyetleri yok farzeden, âyetlerimizi geçersiz hale getiren,
işlemez hale getiren âyetlerimizden habersiz bir hayat yaşayan
böylece nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, kendi
kendilerini boşa harca-yan kimselerin ne kötü bir misali vardır.
Bunlar kendi kendilerine yazık eden insanlardır. Kendilerini olmamaları
gereken makamda tutan ve Cehenneme götürüp atan
insanlardır bunlar. Kendi kendilerini götürüp uçuruma atan insanlardır.
“Allah’ın doğru yola sevkettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı
kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.” 343 Kim hidâyette olmayı dilemiş,
tercihini hidâyete kullanmış Allah da ona hidâyet etmişse
onu hidâyete erdirmiş, kim de dalâleti, sapıklığı tercih etmiş Allah
da onu saptırmışsa işte onlar kaybedenler mahvolanlardır, hüsrana
mahkûm olanlardır.
Rabbimiz önce henüz onları yaratmadan onlardan söz alıyor
sonra onları semî’ ve basîr kılıyor, hidâyeti anlamaya ve kabule
342 7/A’râf, 177
343 7/A’râf, 178
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
hazır hale getiriyor, mayalarını hidâyetle yoğuruyor, sonra onlara
yaratılış öncesi verdikleri misaklarını hatırlatıcı kitaplar ve
peygamberler gönderiyor. Kâinatta kendilerine Allah’a verdikleri
bu misaklarını ilân edici, onları kulluğa teşvik edici binlerce görsel
âyet yaratıyor. Bu âyetlere intikal edebilecek göz, kulak, kalp,
akıl veriyor. Adeta onları bu misaklarına zorluyor, kul olmaları için
lehlerinde bu kadar imkânları hazırlıyor. Bütün bu hazırlanmış
imkânlara rağmen yine de onlar hidâyeti değil de sapıklığı tercih
etmişlerse o zaman da hem dünyada hem de âhirette hüsrâna uğrayanlardan
olduklarını, kaybedenlerden olduklarını, kendilerini
boşa harcadıklarını haber veriyor Rabbimiz.
Evet, Allah kime hidâyet edip yol göstermişse onu hidâyete
erdirmiştir. Allah hâdîdir. Allah yol göstericidir. Kitaplar ve peygamberler
de yol göstericidirler bu mânâda. Cenâb-ı Hak kitaplar
ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırır. Rabbimizin
kulların gönderdiği kitap ve peygamberler Onun kullarına
açtığı rahmet kapılarıdır. Bu anlamda hidâyet herkese açıktır.
Yani Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “ Hüden linnas” Bütün
insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel
manada hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın
hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede
eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya
yanaşmayacaktır. Bakıyoruz hâdi kelimesi, hüden kelimesi
Kur’anda onbeş ayrı manada kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat
hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz
hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden
olarak ne Peygamberimiz’in, ne Kâbe’nin ne de Kur’an’ın bizzat
kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine
vardıramaz meseleyi. Yani gerek Kur’an ve gerekse Peygamberimiz
bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil bu imanı
insanlara tanıtmak-la mükelleftirler. Öyleyse kimse Kur’an’a yanaşmadı
mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan
kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir.
Çünkü “Hüden linnas” dır Kur’an. Ama “Hüden lil müttakin”
dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yani herkese yol gösterecek
kapasitede değil. Yani herkes bununla yol bulmak istemez, herkes
buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvâlılara yol
gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hatta
yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını arttıracaktır.
BEL’AM
- 121 -
“Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır.”344 Demek ki Allah hidâyeti
isteyenlere kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle
hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik inşirah
verir, hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların
ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir,
şeytan ve ordularına karşı onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp
onun yerine cesaret koyar, Cenneti sevdirir, Cehennemden
nefret ettirir, rızâsıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı,
orucu, zekâtı, helâlleri sevdiklerini sevdirir sevmediklerine
karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin
hidâyet cümlelerindendir. İşte kendileri kendi özgür iradeleriyle
hidâyeti istemiş olan kullarına böylece hidâyetini ulaştırır Rabbimiz.
Ama ötekilere, yani sıfırı tüketenlere, iflâs edenlere gelince
bunlar iradelerini sapıklıktan yana kullanan kimselerdir. Allah’ın
kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından
girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade etmek istemeyenler,
kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler,
Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar kendi
fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da
onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların,
hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukbâda da
kaybedenlerden olmuştur.
Fahreddin Yıldız der ki:
Yüz yetmiş beş ve yüz yetmiş altıncı âyetlerde, aklını ve iradesini
yanlış yönde kullanıp inanma ihtiyacına kulak tıkayan insanın durumu
tasvir edilir. Allah’ın âyetlerini göz ardı eden insan, ciddi hataya
düşer. Zira şeytan yetişip onu yakalar; o da vahim bir sapışla
ciddi hataya düşen kimselerden olur.
Âyetlerde tasvir edilen insan tipi, ilahî mesajı anlayan fakat
ona yanaşmayan kimsenin durumunu anımsatır. O, hep dünyaya
sarılıp yalnızca kendi heves ve arzularının peşinden gittiği için,
kışkırtılan köpeğe benzer; kendi haline bırakıldığında da, üzerine
varıldığında da hemen hırlar. Aslında bu benzetmeyle, inkârcı insanın
bunalımlı hali gözler önüne serilmektedir. Çünkü inanmamış
insan, harici şartlar ne olursa olsun, dâima ruhsal huzursuzluğun,
aklı ile bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın kaosunu
yaşar. Bu yüzden inkârcı tipler, inanmış bir insanın eriştiği zihinsel
berraklıktan ve ruhsal dengeden yoksundurlar. Sonuçta inanmış
insan yücelir, maddeci değerlere gömülüp ruhen yoksullaşan kimse
de kendi kendini tüketmiş olur.
344 17/İsrâ, 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 122 -
178’inci âyette de, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp işledikleri
haksızlıklarla kendilerini yıkıma götüren toplumların vahim durumu
dile getirilir. Bu âyet, Allah’ın dinini hayatın dışında tutan
kişi ve toplumların, sürekli bunalım içinde olacakları ve çöküşü
yaşayacakları mesajını verir. Bu mesaj, Allah’ın kitabı kendisine
geldiği halde ondan yüz çeviren ve kendi değerini düşüren her
fert ve toplum için geçerlidir.
178 ve 179’uncu âyetlerde, hidâyet ve dalâlet gerçeğine; insan
olmanın gereklerini yerine getirmeyen kimselerin, hayvanlardan
daha aşağı dereceye düşeceklerine dikkat çekilir. Kâinatta her şey,
Allah’ın yasaları doğrultusunda gerçekleşir. Allah, insanları doğru
yola veya sapıklığa zorlamaz; aksine özgür bırakır. Bunun için
âyetlerde cebre delâlet eden herhangi bir işaret yoktur. Zira insan
irâdesinin özgürlüğü tartışma dışıdır. Aksi halde insanın tüm sorumlulukları
düşer ve varlık sebebi anlamsızlaşır. Şu halde, aklını
ve iradesini doğru kullanan insan hidâyete erer; yanlış kullanan
da sapıklığa düşüp şaşkın ve perişan olur.
Burada, insan olmanın icaplarını yerine getiremeyen kimseler
kınanır. Bunların, kalpleri olduğu halde anlamadıkları, gözleri
olduğu halde görmedikleri, kulakları olduğu halde işitmedikleri
belirtilir. Aslında her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre
âyetin asıl maksadı, insana yakışır biçimde anlamak, görmek ve
işitmektir. Öyleyse kurtuluşu isteyen her insan, kalbini ve gözünü
açıp hakkın sesine kulak vermelidir. Zira kalbi ve gözü kapalı,
kulağı da hakikate tıkalı olan insan, yaratılış gayesini gerçekleştiremez
ve Allah’ın kendinden istediği onur burcuna yükselemez;
aksine esfel-i sâfilîn yolcusu olur ve en derin çukurlara yuvarlanır.
Muhammed Esed der ki:
175 / Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara
atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara: Şeytan yetişip yakalar
onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider.
176 / İmdi, Biz eğer dileseydik, onu âyetlerimizle yüceltir, üstün kılardık:
fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin
peşinden gitti.
Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini
sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim âyetlerimizi yalanlamaya
kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı
anlat, ki belki derin derin düşünürler.
177 / Âyetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür:
BEL’AM
- 123 -
çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.
178 / Allah kime yol gösterirse, gerçekten doğru yola erişen işte
odur: O’nun sapıklık içinde bıraktığı kimselere gelince, büyük kayıp içinde
olanlar da işte böyleleridir!
“Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan
kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara”: Lafzen, “onun haberini/
durumunu onlara ilet.”
“Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir
sapışla sapıp gider.”: Lafzen, “ciddî bir hataya düşen kimselerden
oldu”. Metnin aslında bu âyetin tamamı geçmiş zaman kipindedir;
fakat âyetin açık anlamı genel bir gerçeğin ifadesi durumunda
olduğu345 ve bazı müfessirlerin ileri sürdüğü gibi, bilinen belirli
bir kişiyi îma etmediği için, onu geniş zaman kipiyle aktarmak
daha uygun geldi bize. Burada sözü edilen insan tipi, ilahî mesajı
anlayan ama buna rağmen, bir sonraki âyette işaret edildiği gibi,
“dünyaya fazla sarılması”, yani hayata maddeci, “dünyevî” bir açıdan
bakması yüzünden hakkı kabule yanaşmayan kimsedir. 346
“Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar,
kendi haline bıraksan da.”: Tutum ve davranışları yalnızca dünyaya
bağlı/dünyaya bağlayıcı arzularının ona günübirlik “fayda” ya
da “zarar” olarak gösterdiği şeyler tarafından belirlendiği için, bu
bölümde anlatılan insan tipi, haricî şartlar ne olursa olsun, daima
aklıyla bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın ve dolayısıyla içsel
huzursuzluğun, hayalî korku ve kuruntuların kurbanı durumundadır.
Bunun için de, inanmış bir kişinin inanç yoluyla eriştiği zihnî
berraklıktan, ruhî dengeden yoksundur. 347
Muhammed Esed, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde de şunları
söyler:
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış
olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz
bulunan) merkebin durumuna benzer.
Allah’ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır,
çünkü Allah rehberliğini böyle zâlim bir halka ihsan etmez!” 348
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların
durumu...” Daha önceki pasajda işaret edilen, Allah’ın vahyinin
345 Karş. Katâde, ‘İkrime ve Ebû Müslim’in beyanına dayanarak Râzî
346 Karş. 27:82’deki “yerden çıkarılan yaratık” temsîli.
347 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
348 62/Cum’a, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 124 -
hem kutsal bir emânet hem de bir lütuf olduğu düşüncesiyle bağlantılı
olarak söylem, şimdi de, Yahûdilerin Tevrat sonrası dönemde
gösterdikleri, bu emânete ihânet problemine geçmektedir.
Onlara, Allah tarafından, O’nun birliği ve benzersizliği mesajını
bütün dünyaya ulaştırma görevi emânet edilmişti. Ama onlar,
Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub soyundan gelmiş olmaları sebebiyle
kendilerini “Allah’ın seçilmiş toplumu” olarak gördüklerinden ve
dolayısıyla, ilahî mesajın başka bir toplum için değil yalnız kendileri
için geldiğine inandıklarından bu görevi yerine getiremediler.
Bundan dolayı, peygamberliğin İsrâiloğullarına mensup olmayan
herhangi bir kimseye verilmiş olması ihtimalini inkâr ettiler 349 ve
böylece Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini, bizzat Tevrat’ta
bile o’nun gelişi ile ilgili açık bir haber bulunmasına rağmen, reddettiler.
350 Onlar, Hz. Mûsâ’ya indirilen ilahî kelâmın temel anlamını
böylece çarpıtmak suretiyle, bizzat kendileri ondan gerçek
bir manevî fayda elde etmeyi ve onun öğretilerine uygun şekilde
yaşamayı sağlayamadılar. 351
“İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği
halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları
zelil ve perişan eder.” 352
“Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da
Allah üzerinize zâlim bir sultanı Musallat kılar.” 353
“Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden
maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları,
günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde
onları kötülüklerden men etmemektir.” 354
“İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların
hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 355
“Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı,
insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider
ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.” 356
“Randevuya daima vaktinde gelmek, ötekinin gecikmesini yüzüne
vurma sanatıdır.”
349 Karş. 2:90 ve 94 ve dipnotlar 75 ve 79
350 Bk. 2:42, not 33
351 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
352 Cerir bin Abdillah
353 Ebû ‘d-Derdâ
354 Ebû Ümâme
355 Hadis-i şerif rivâyeti
356 Hz. Ali
BEL’AM
- 125 -
“Nasihat, dünyanın en pahalı hazineleri kadar kıymetli olduğu
halde, ekseriyâ pek ucuza satılır.” 357
“Dostlarının, yerinde nasihatlerine kulak asmayanlar düşmanlarını
memnun ederler.”
“Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir.”
“İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan
hayvanlar senden üstün olurlar.” 358
“Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı,
bize hizmet etmeli.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” (Ebû Ali Dakkak)
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak,
susacak yerde lâkırdı etmek. 359
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
“Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez;
fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
“Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır;
ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
“Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 360
“Dünya için din fedâ olunmaz.”
“Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz
mahlûktur.”
“Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha
tesirlidir.”
“Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir
koruyucusunu gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
“Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir,
göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine
gece yapar.”
“Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan
357 Hz. Ali
358 Şeyh Sâdi
359 Şeyh Sâdi
360 Atasözü
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 126 -
âcizlik, muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve
dinin hayata yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun!
Zira ölüm, âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle
dine çağırıyorlar ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu
ilân ediyorlar.”
BEL’AM
- 127 -
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A İlim Konusunda Dikkat Edilecek Hususlarla İlgili Âyet-i Kerimeler
a Allah’tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76; Lokman,
34.
b İnsana Bilmediğini Öğreten Allah’tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110;
Haakka, 51; Alak, 5.
c Firâset: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
d İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum’a, 5.
e Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
f Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
g Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En’am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman,
20; Mü’min, 83.
h İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
i Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
j Kitap Yüklü Eşekler: 62/Cum’a, 5
k Kitap Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse (Bel’am): 7/A’râf, 175-178
B HakaBâtılı Karıştırma ve Hakkı Ketm Etme (Gizleme) Konusuyla İlgili
Âyetler
a Allah, Takvâ Sahiplerine Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29;
92/Leyl, 5-7.
b Hak ile Bâtıl Karşılaştırması: 2/Bakara, 42, 159-160, 174; 3/Âl-i İmran, 71,
187.
c Hakkı Gizlemek: 2/Bakara, 42.
d Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: 2/Bakara, 159, 174.
C İyiliği Emretmemek, Hakkı Gizlemek, Başkasına Emrederken Kendini
Unutmak Konusunda Âyet-i Kerimeler
a İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
b Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
c İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262-264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât,
17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
d İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd,
88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5. Kitap Verilenlerden İman
Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı:
3/Âl-i İmran, 114.
e İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak
Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
f Kötülüklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85; 16/Nahl, 25; 39/Zümer, 15.
D Tahrif Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Tevrat, Yahûdilerin Tahrifine Uğramıştır: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i
İmrân, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
b İncil, Hıristiyanların Tahrifine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide,
110.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ahmed Güç, Şamil Y., c. 1, s.
221-222
2. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ömer Faruk Harman, TDV Y., c.
5, s. 389
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 128 -
3. Tefsirde İsrâiliyât, Abdullah Aydemir, DİB Y., Ank. 1979, s. 237-244
4. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y., 16. bs. İst. 1997, s.
63-65
5. Bel’am, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1986
6. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1990, s. 129-140
7. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., 13. bs. İst. 2002
8. Yahûdileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., İst. 1995, s. 51-58,
241-247
9. Hadislere Göre Yahûdi ve Hıristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan
Y., İst. 2003
10. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y., İst.
1980
11. İlmi Kuşanmak, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Yl, İst. 2001
12. Çağ ve Ulemâ, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Y., İst. 2002
13. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1989, s. 192-102
14. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda/Ölçü Y., İst. s. 369-379
15. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1990, s.
103-107
16. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Sâlih Asğar, Hanif Y.,
İst, 1994, s. 166-176
17. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
18. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y., İst. 1993
19. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y., 2. bs. Erzurum, 1994, s. 55-69
20. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y., Ankara 1997,
s. 155-171, 254-261
21. İslâm Ülkelerinde İdeolojik Savaş, Çev. Akif Nuri, Çığır Y., İst. 1977
22. Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, İsmail Kara, Risale Y., İst. 1987
23. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri, I-III, Hasan Hüseyin Ceylan,
Rehber Y., 20.Bs. İst. 1993
24. Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının İslâm’a Bakışı, Ahmet İshak Demir,
Yayınlanmamış Doktora Tezi, Mrm. Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000
25. Türk Aydınının Din Anlayışı, Necdet Subaşı, Yapı Kredi Y. İst. 1996
26. Son Asır Türk Aydınının Kur’an’a Bakışı, Yitik Masumiyet, Ahmed Bedir,
Merkür Y., İst. 2003
27. Yeni Türkiye’de İslâmlık, Gotthard Jaschke, Türkçesi: Hayrullah Örs,
Bilgi Y., Ankara 1972
28. Osmanlı’da Modernleşme Sancısı, H. A. Ubicini, çev. Cemal Aydın,
Timaş Y., İst. 1998
29. Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Süleyman Seyfi
Öğün, Dergâh Y., İst. 1992
30. Türkiye’de Anti-Materyalist Felsefe, Neşet Toku, Beyan Y., İst. 1996
31. Modern Türkiye İçin Din’de Reform: Kemalizm I-II, Osman Nuri Çarman,
Tan Matbaası, İst. 1958
32. Türküm Diyenler İçin: Arapça Kur’an Okunamaz: Okunacağını İleri
Sürenlere Reddiye, Osman Nuri Çarman, İst.
33. Yükseliş Savaşımızda Jüpiter: Kur’an’da Atatürk ve Rus-Çin
İşkencesinde Türklük, Engin Arın, Atatürkçülük Kültür Y. İst. 1971
BEL’AM
- 129 -
34. Dinde Değil; Kur’an’da Reform, Nuray Pekdemir, Su Y., İst. 2000
35. Türk İnkılâbına Bakışlar, Peyami Safa, Ötüken Y., 5. Bs. İst. 1999
36. Türk İnkılabı, Celal Nuri İleri, Hazırlayan: Recep Durmaz, Kaknüs Y., İst.
2000
37. Atatürk Devri Fikir Hayatı, Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Y., Ank.
1992
38. Atatürk ve Din, İsmail Yakıt, Süleyman Demirel Ün. Y. İsparta 2000
39. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y., Ankara
40. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
41. Hutbeler, D.İ.B. Y., Ankara 1973
42. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y., Ankara 1981
43. Hümanizm ve Atatürk Devrimleri, Yümni Sezen, Ayışığı Kitapları, İst.
44. Türkçe İbadet, M. Enes Ergene, Feza Gazetecilik A. Ş. İst. 200
45. Din’de Reform Mes’elesi, Kemal Edib Kürkçüoğlu, Güzel Sanatlar
Matbaası, Ank. 1957
46. Kur’an’la Uyarmak, Orhan Tutar, Kardeşlik Y. İst. 2004, s. 240-245
47. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y., Ankara 1997
48. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y., Terc. Ali Genceli, İst. 1972
49. Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler, Rızâ Zelyut, Alan Y., İst.
1986
50. Şerait’ten Laikliğe, Sadık Albayrak, Sebil Y., İst. 1977
51. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Şahsi Y., İst. 1973
52. Devrimler Cinâyeti, Şapka Devrimi, Dil Devrimi, Burhan Bozgeyik,
İttihad Y., İst. 1993
53. Devrimlerin Deviremediği, A. Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., İst. 1980
54. Devrimler ve Gerici Tepkiler, Sadık Albayrak, Araştırma Y., İst. 1990
55. Bazen Hazin, Bazen Rezil; Bu Vatanı terk edenler, Vehbi Vakkasoğlu,
Yeni Asya Y., İst. 1975
56. Önce Alkışladılar, Sonra Öldürdüler, Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., 4.
bs. İst. 1976
57. Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Terc. İslâm Özkan,
Ekin Y., İst. 1996
58. Dini Tamir Dâvâsında Din Tahripçileri, Ahmed Davudoğlu, Sağlam
Kitabevi Y., 4. bs. İst. 1980
59. Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., İst.
1978
60. Tarih Boyunca Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.,
İst. 1977
61. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., 5. bs.
İst. 1977
62. Tarihte ve Günümüzde Bağnazlık ve Yobazlık, Mustafa Özçelik, Şahsi
Y., İst. 1995
63. Davet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Terc. Bilal Çakmaklı, Seçkin Y.,
2. bs. İst. 1988
64. Din Bürokrasisi, Davut Dursun, İşaret Y., İst. 1992
65. Türkiye’de Din-Devlet İlişkileri ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Şahsi Y.,
İsmail Kaya, İst. 1998
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 130 -
66. Ulema ve Dinî Otorite, Derleme, Heyet, Türkçesi: Kutlukhan Eren, İnsan
Y., İst. 1995
67. Osmanlı ve Safevilerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, Terc. Muhlis
Canyürek, Denge Y., İst. 1992
68. İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, Abdülaziz El-Bedrî, Kültür Basın Yayın
Birliği, İst. 1989
69. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyûmî, Terc. Nureddin Demir,
Eksen Y., İst. 1990
70. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y., 4. Bs. İst. 1990
71. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y., 7. bs. İst. 2000
72. Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Jale Parla, İletişim Y., İst. 1985
73. Modernizme Geçiş Sürecinde İslâm Dünyası, İra M. Lapidus, çev. İ. Safa
Üstün, Mrm. Ün. İlâhiyat Fk. Vakfı Y., İst. 1996
74. Oryantalizm ve Oryantalistler: Yararları, Zararları, Mustafa Sibai, Terc.
Mücteba Uğur, Beyan Y. İst. 1993
75. Oryantalizm, Edwvard Said
76. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. İst.
77. Vahiyden Kültüre, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y., İst. 1991
78. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Vahyin Dininden Sapmalar, Hurafeler, Bid’atler,
Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y., 3. bs. İst. 2000
79. Hilâfetin İlgâsının Arka Planı, Mustafa Sabri Efendi, çev. Oktay Yılmaz,
İnsan Y., İst. 1996
80. İslâmî Hareket ve Özeleştiri Üzerine, Halis Çelebi, Terc. Metin Parıldı,
Rey Y., Kayseri
81. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Terc. A. Osman Kara,
Ravza Y., İst.
82. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Fersat Y.. 2. bs.
1990
83. İslâmî Hareket ve Problemleri, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y., İst. 1996
84. İslâm Tarihinin İlk Asrında İktidar Mücâdelesi, Adnan Demircan, Beyan
Y., İst. 1996
85. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebû’l-Hasan Ali el-Hasanî en-
Nedvî, İslâmî Neşriyat
86. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
87. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
88. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
89. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
90. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
91. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
92. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
93. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
94. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
95. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
96. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza,
Sönmez Neşriyat
97. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
98. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
99. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
BEL’AM
- 131 -
100. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
101. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
102. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
103. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
104. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
105. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
106. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
107. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
108. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
109. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
110. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
111. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
112. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar,
İFAV Y.
113. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
114. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Vaaz ve Kıssacılık, Hasan Cirit,
Çamlıca Y., İst. 2002
115. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice
Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y. İst. 2001
116. Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı
Rivâyetler, Muhittin
117. Uysal, Yediveren Y., Konya 2001
118. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
119. Kur’ân-ı Kerim’de Yahûdiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet
V. Y.
120. Kur’an ve Sünnete Göre Yahûdilik ve Münâfıklık, Mustafa Özçelik,
Sabır Y.
121. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y., İst. 1998
122. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst.
1993
123. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
124. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
125. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
126. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
127. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
128. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
129. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı
20, Kasım 92
130. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
131. İslâmizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
132. Müsteşriklerin Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Yaklaşımları,
Sâlih Akdemir, Ank. Ün. İlâhiyat Fak. Dergisi, sayı 31, sayfa 180-210,
1989
133. Yarım Fakih Din Yıkar, Ali Suavi, Hazırlayan: Mehmet Görmez,
İslâmiyat, 1, Sayfa 87-98, Ocak-Mart 1998
134. Kur’an’a Karşı Suikasd, Eşref Edip, Sebilürreşad, 11, 252, sayfa: 18-22,
Eylül 1957
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 132 -
135. Kur’an Çevirmeleri Neden Yanlışlarla Doludur, İsmayıl Hakkı
Baltacıoğlu, Yeni Adam Dergisi, 758, s. 4-5, Eylül 1957
136. İki Müslümanlık, Hüseyin Cahit, Fikir Hareketleri 66, sayfa 211-212, 24
Kanunu Sânî 1935
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -19-
ZULÜM ve İSTİKBÂR
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
ZULÜM ve İSTİKBÂR
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-19-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Adâlet ve zulüm kavramları, tarihsel süreç içinde ciddi ölçüde anlam kaymasına uğramış kelimelerin başında gelir. Zulüm kavramının anlamı daraltılmış, adâlet kavramı da hiç de âdil olmayan yerlerin dağıtabileceği bir lutuf gibi algılanmaya başlamıştır. Vahyin, Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında, onlara ters ve tümüyle zıt kurumların kararları ve verdiği hükümler “adâlet” diye kabul görmeye başlamıştır. Şirkin en büyük zulüm olduğu (31/Lokman, 13) halde şirkin hâkim olduğu ve İlâhî hükümlerle hükmedilmeyen yerlerden adâlet beklenilmeye başlanmıştır. Zulüm kavramının da anlam sahası iyice daraltılmıştır. Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir.
Adâlet hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermek; zulüm ise, hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermemektir. Bu tanımlarda bilinmesi ve uygulanması gerekli olan husus, bir şeyin neyi hak ettiği, hak edenin hak ettiği ölçünün ne olduğudur.
Sık sık kullanılan kelimeler olduğu halde, adâlet ve zulüm, Kur’an’ın içini doldurduğu gibi kullanılmıyor. Bu yanlış kullanımla bu kavramlara ve bu kavramlarla ifade edilen hususlara zulmedilmiş oluyor. İnsanın kendine (nefsine) yapmış olduğu zulüm ise, hiç izah edilmiş bir kavram değil. Eşitlik ile adâletin karıştırıldığı da çokça görülen bir durum. İnsanlar dünyada adâletin nice durumlarda uygulanmadığını görünce, hâşâ Allah’ın adâletini sorgulamaya başlıyor. Dünyanın imtihan, âhiretin de ödül ve ceza yeri olarak mutlak adâletin tecelli edeceği yer olduğunu kabulde zorlanıp dünyada iyilerin hep ödül alması, kötülerin de cezasız kalmasını bekleyen nice insan, bu beklentileri çıkmayınca Allah’ı inkâr etmeye kadar işi götürüyorlar. Böylece kendilerine zulüm ve yazık etmiş oluyorlar.
İşte bu kitapta adâlet ve zulüm kavramları enine boyuna işlenmeye çalışılıyor. Ayrıca ikinci bölümde “İstikbâr” kavramına açıklık getiriliyor. Zulmün temel sebebi kibirdir, istikbârdır. Büyüklenme ve büyüklük taslamadır. Ama kendisi gibi âciz bir insanın önünde küçülmeye râzı olan “müstaz’aflar”dır onların azmasına ve ezmesine sebep olanlar. Onlar sırtlarında taşıdıkları için zâlim müstekbirlerin boyları büyük gözükür. Sırtlarından alaşağı edip
yere çaldıkları zaman müstekbirlerin ne kadar güçsüz ve âciz oldukları ortaya çıkar.
Her türlü zulme ve her tipten zâlime, her tipteki müstekbire karşı insanca tavrını gösteren, yeryüzündeki fitneyi ve zulmü kaldırmaya çalışan mücahid yiğitlere selâm olsun.
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
ZULÜM - ZÂLİM / 9
Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti / 9
Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet / 11
Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir / 12
Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı / 15
Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı / 20
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı / 22
Zulmün Çeşitleri / 24
Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti / 27
Zâlim ve Zulüm Mantığı / 28
Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri / 31
Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti / 33
Zulmün Cezası / 35
Zulme Râzı Olmamak / 39
Zâlime Karşı Tavır / 42
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR / 55
İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti / 55
İstikbâr Duygusu / 56
Müstekbir / 58
Müstekbirlerin İlki İblistir / 59
Müstekbir Tipler / 61
Müstaz’af / 64
Müstekbir ve Müstez’af Ilişkisi / 65
Müstaz’af Insan Grupları / 68
Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap / 71
İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri) / 73
İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler / 74
- 9 -
ZULÜM - ZÂLİM
•
Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
•
Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
•
Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
•
Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
•
Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
•
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
•
Zulmün Çeşitleri
•
Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
•
Zâlim ve Zulüm Mantığı
•
Zâlim Tipleri
•
Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
•
Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
•
Zulmün Cezası
•
Zulme Râzı Olmamak
•
Zâlime Karşı Tavır
“Kırk gece (söyleşmek için) Mûsâ ile sözleşmiştik. O (huzurumuza gelmek üzere aranızdan) ayrıldıktan sonra, zâlimler (kendilerine kötülük edenler) olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” 1
Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her tipteki zâlimlere karşı çıkmak, İslâm Dini’nin en önemli emirlerinden biridir. İslâm’ın hâkim olması için de tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır. Bunu gerçekleştirmek için, önce zulüm ve zâlim kavramlarının iyi bilinmesi gerekir.
“Zulüm” sözcüğünün mastarı olan ‘zulmet’, nûr’un (ışığın) olmama durumudur, yani karanlıktır. “Zulüm”, kavram olarak, karanlık, haksızlık, hakkı yerine koymama, baskı, şiddet, hak yeme, eziyet ve işkence demektir. Zulm’ün halk arasındaki en yaygın mânâsı, haksızlık, baskı, işkence ve gaddarlıktır. Zulüm, bu anlamları kapsamakla beraber, Kur’an’da ve İslâm literatüründe daha geniş anlamlara gelmektedir.
Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden
1 2/Bakara, 51
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
başka bir yere koymaktır.” Yani, hak edenin hakkını vermemek,
haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu sınırı,
haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak zulümdür.
Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden
başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma
esasına dayanır. Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür.
İslâmî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î hükmünden başka
bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir. Zulüm, başkasının mülkünde,
onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm, yerli yerine
koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak
anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur” dan yoksun
olmaktır. Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında
bir yere koymaktır. Yukarıda geçen anlamların hepsinde de bu
tanımın işaretlerini görmek mümkündür.
Allah (c.c.) mutlak olan tek varlıktır. Varlığın ve ışığın kaynağıdır.
Nûr bir anlamda varlığı, zulmet (karanlık) ise yokluğu temsil
ederler. Nûr (ışık) görmeyi sağlar, yolları aydınlatır, eşyanın nasıl
olduğunu anlamamızı temin eder. Karanlık ise bunun karşıtıdır.
Karanlık (zulmet) hem yokluktur, hem korkudur. Zulmet insanların
yollarını şaşırmalarına sebep olur, karanlıkta onlar ne yapacaklarını
bilemezler, karanlık içinde sağa sola yalpa yapıp dururlar.
Allah (c.c.) insanları doğru yola (hidayete) sevketmek için gönderdiği
Din’e, ‘Nûr’2, bu Din’in kitabı olan Kur’an’a da yine ‘Nûr’
demektedir.3 Böylece ‘nûr’ İslâm’ın sembolü, ‘zulmet’ ise İslâm’ın
dışındaki inançların sembolüdür. Zulüm, yapısı gereği karanlıkları
ifade eder. Bu karanlıklar, inkâr, şirk, isyan gibi şeyler olduğu gibi;
haksızlık, işkence ve tecavüz de olabilir. Bunların her biri karanlık
gibidir, hakkın yerine konulmamasıdır; aydınlık gibi insana rahatlık
veren bir şey değildir. İnsanların uydurduğu dinler ise karanlıktır,
tümüyle zulmet’tir. Bu dinleri icat edenler ve bu bâtıl dinlere
uyanlar, devamlı karanlık içerisinde oldukları için, bocalar dururlar,
yanlış yollarını bir türlü düzeltemezler.
Zulüm, böylesine karanlık olan yolu, gidişi, anlayışı benimsemektir.
Allah’a ait ilâhlık hakkını başkasına vermektir. Haklının
hakkını vermeyip, ona haksızlık yapmaktır. Sapıklığı, isyanı, nefse
uyup da azmayı seçmektir. Eldeki servet ve iktidarla şımarıp insanlara
baskı uygulamak, onların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz
etmektir.
2 9/Tevbe, 32
3 5/Mâide, 44-46
ZULÜM - ZÂLİM
- 11 -
Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
Zulüm, hakkı yerli yerine koymamak, yer ve zaman, nitelik
ve nicelik olarak yanlışlık yapmak ve sapkınlığa düşmek, az veya
çok tecavüzde bulunmaktır. Bu anlamda zulmün karşıtı adâlettir.
Adâlet: Bir işi yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli
yerinde yapmak hak sahibine hakkını vermek, hak ve hukuka
uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına gelir. İnsan-eşya
ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın
devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye
adâlet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği
şekilde yerine getirmektir. Yine adâlet, zâlimlerin cezalandırılması,
her ferdin lâyık olduğu mükâfatını veya cezasını almasıdır. Zulmün
ve haddi aşmanın zıddıdır. Lügat olarak, hakkaniyet, doğruluk
ve müsâvat gibi anlamlara gelir. Kötülükten arınmış vicdanın
ifrat ve tefritten uzak olarak itidal çizgisinde gördüğü her çeşit
meşrû (şer’î) hareket mânâsına da kullanılır. Allah’ın indirdikleriyle
hükmedilen darü’l-İslâm’a “darü’l-adl” de denilir. Çünkü İslâm
dini, Allah’ın indirdiği ile hükmetmektir ki, esasen adâlet budur.
İmam Şâfii, er-Risale adlı kitabında “adâlet, Allah’ın emrine uygun
şekilde amelde bulunmaktır.” diye adâleti tanımlar.
Düzgün ve usûlüne uygun olmayan şey zulüm iken, bunun
tersi adâlet; şaşırtmak, bozmak, yoldan çıkarmak, karartmak zulüm
iken; tersi adâlettir. Adâlet, dengedir, orta yoldur, itidalden ve
orta yoldan ayrılmamaktır. Dosdoğru, düzgün ve tam yapmaktır.
Bir yönetim ilkesi olarak adâlet, iki kişi ve bireyle toplum arasındaki
ilişkilerde ilâhî yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını
tam olarak ödemek; suçluya cezasını vermede gevşeklik yapmamak
demektir.
“Allah adâlete uyanları sever.”4; “Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle
gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adâlet ölçüsünü indirdik ki, insanlar
adâleti yerine getirsinler.”5; “De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti.” 6
Kur’an’da tâğutun huzurunda muhâkeme olmak ve tâğuttan
adâlet beklemek haram kılınmıştır.7 Çünkü tâğutlar, Allah’ın indirdiği
hükümlerle değil; kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan
kanunlarla hükmederler. Bu ise adâlet değil; zulümdür. İslâm topraklarında
adâlet mefhumu korkunç değişikliğe uğramıştır. Tâğutî
iktidarlar, kendi kanunlarını, “adâlet” kavramını kullanarak
4 60/Mümtehıne, 8
5 57/Hadid, 25
6 4/Nisâ, 105
7 4/Nisâ, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
kitlelere kabul ettirmek gayretindedirler. Dolayısıyla zulüm,
adâlet olarak sunulmaktadır. Müslümanlar “adâlet” ve “zulüm”
kavramlarının mahiyetini kavradıkları ve bu istikamette görevlerini
yerine getirdikleri zaman, gerçek bir inkılab ortaya çıkar.8
Nice insan, eşitlikle adâleti karıştırıyor, aynı zannediyor. Hâlbuki
mutlak eşitlik, yani her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması,
adâlete zıttır. Eşit olmayan konularda insanlara eşit davranmak
da adâlet değil; zulümdür.
Allah (c.c.) kendi sözünün (Kitab’ının) doğruluk bakımından
da adâlet bakımından da tastamam olduğunu belirtiyor.9 Öyleyse
adâlet ve doğru olmak, O’nun sözüne (Kitab’ına) uymakla gerçekleşir.
Kur’an’a göre gerçek adâletin ölçüsü hakka uymaktır.10
Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime aitse onu sahibine
vermek, hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakkı
ölçü almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adâlet yerine
getirilir.
İslâm, hakların yerine ulaşması için adâleti emrederken ilâhî
adâletin de âhirette herkese hakkını vereceğini, hiç kimseye haksızlık
yapılmayacağını bildiriyor.11 Mahkeme işlerindeki adâlet;
hak ile, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek şeklinde anlaşılmıştır.
Adâletle hükmedin diyen âyetler bunu emretmektedir.12 İman
edenlerin her konuda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeleri Rabbimizin
emridir. Bunu yapmayanlar zâlim, fâsık veya kâfir olurlar.13
İnsanlar arasında hükmederken, hakemlik yaparken, hak konusunda
karar verirken, hatta çocukları eğitirken bile adâletli davranmak
İslâm’ın getirdiği önemli bir prensiptir.
Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
Allah (c.c.) insanları doğru yola (hidayete) sevketmek için gönderdiği
Din’e, ‘Nûr’14 bu Din’in kitabı olan Kur’an’a da yine ‘Nûr’
demektedir.15 Böylece ‘nûr’ İslâm’ın sembolü, ‘zulmet’ ise İslâm’ın
dışındaki inançların simgesidir. Zulüm, yapısı gereği karanlıkları
ifade eder. Bu karanlıklar, inkâr, şirk, isyan gibi şeyler olduğu gibi;
haksızlık, işkence ve tecavüz de olabilir. Bunların her biri karanlık
gibidir, hakkın yerine konulmamasıdır; aydınlık gibi insana
8 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 30-31
9 6/En’âm, 115
10 7/A’râf, 159
11 21/Enbiyâ, 47; 10/Yûnus, 54
12 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 52
13 5/Mâide, 44, 45, 47
14 9/Tevbe, 32
15 5/Mâide, 44-46
ZULÜM - ZÂLİM
- 13 -
rahatlık veren bir şey değildir. İnsanların uydurduğu dinler ise
karanlıktır, tümüyle zulmet’tir. Bu dinleri icat edenler ve bu bâtıl
dinlere uyanlar, devamlı karanlık içerisinde oldukları için, bocalar
dururlar, yanlış yollarını bir türlü düzeltemezler.
Zulüm, böylesine karanlık olan yolu, gidişi, anlayışı benimsemektir.
Allah’a ait ilâhlık hakkını başkasına vermektir. Haklının
hakkını vermeyip, ona haksızlık yapmaktır. Sapıklığı, isyanı, nefsin
hevâsına uyup da azmayı seçmektir. Eldeki servet ve iktidarla
şımarıp insanlara baskı uygulamak, onların haklarına ve hürriyetlerine
tecavüz etmektir.
Adâlet, doğru oluşu zihinde sabitleşmiş şeydir. Düzgün ve usulüne
uygun olmayan şeye ‘cevr’ (haksızlık ve eziyet) denir. Doğruluk
ve düzgünlük kavramları, sapmazlığı ve şaşmazlığı da içerisine
alırlar. Adâletin anlam sahası içinde doğruluktan söz ederken;
haksızlıktan uzak olma, hakkaniyet sahibi olma manalarına da
işaret etmiş oluruz.
Said b. Cübeyr, ‘adl’ kavramını anlamını soran Halife
Abdülmelik’e (öl. 705) şöyle cevap verdi:
“Adl (adâlet) dört kısımdır: Birinci mânâsı; Allah’ın emrine uyarak
hükmedilirken adâletli davranmak, yani insaflı olmaktır.16
İkinci mânâsı; sözde, konuşmada, haberleşmede adâlet olması.
Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Konuştuğunuzda ölçüyü aşmayın.”17
Üçüncü mânâsı; kurtuluşun sebeplerine sarılma, yani doğru
davranışlara, sâlih amele yönelme anlamındaki adâlet.18
Dördüncü mânâsı; Allaha eş koşmaktan sakınmaktır. “… Ne var
ki kâfirler Allah’a (muâdil) eş bulurlar.”19
‘Adl’ üzere yaratılan insanın da20 yeryüzünde ‘adl’ üzere davranması
gerekiyor. Çünkü adâlet; insan, toplum ve tabiat hayatının
nizamını (düzenini) sağlar. Bu adâleti sağlayacak olan da Tevhid
Dini’dir. Evrendeki mizan’ı (ölçüyü, dengeyi) koyan Allah (c.c.)
olduğuna göre,21 insan ve toplum hayatındaki dengeyi ve adâleti
de ancak O’nun koyduğu ölçüler sağlayabilir.
16 4/Nisâ, 54
17 6/En’âm, 152
18 2/Bakara, 123
19 6/En’âm, 1
20 82/İnfitâr, 6-7
21 55/Rahmân, 7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
İslâm Toplumunda Adâlet
İslâm toplumunun temelinde Kitap ve Mizan vardır. Müslümanlar
Kitab’a uyarak, Mizan’ı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp
aşırılığa, yanlış yollara sapmazlarsa, kıst’ı (adâleti) sağlarlar.
Mizan’ın dengesi bozulduğu zaman, adâlet kaybolur gider. İnsanlar
en tabii haklarını bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü
ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar. Kitab’ın yanında indirilen
‹demir’ güç anlamında alınırsa, şöyle demek mümkündür:
Güç ve iktidar adâletin emrinde olmalıdır. Bunu sağlayacak olan
da insanların Kitab’a ve O’nun hükümlerine uyup, mizan’ı yani
ölçüyü korumalarıdır. O zaman hukukun üstünlüğü sağlanır ve
insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun üstünde
gören güçler, adâlet anlayışını çiğner geçerler.
Kur’an’ın emrine göre mü’minler, bütün davranışlarında
adâletli olmak zorundadırlar. Adâletli davranış kişinin kendi yaratılışındaki
dengeye ve düzene uyum sağlatır. Ölçülü hareket şüphesiz
insana mutluluk kazandırır, çevreye zarar vermekten kurtarır.
İnsan hayatına denge ve olgunluk ancak adâletin her sahada
uygulanması ile mümkün olur.
İslâm ümmeti ‘vasat bir ümmettir.’22 Buradaki ‹vasat’ kelimesini
tefsirciler ‹adâlet’ ile açıklamışlardır.23 Buna göre İslâm toplumu,
dengeli, aşırılıklardan uzak, adâleti yerine getiren uyumlu bir
toplumdur.
İslâm’a göre bütün insanlar bir ana-babadan meydana geldikleri
için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Doğuştan herkes
eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim Allah’tan hakkıyla
çekinip korunursa onun derecesi daha üstün olur. 24
Adâlet aynı zamanda takvâya yakın olmanın şartlarından birisidir.
“Ey iman edenler, adâletli şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta
tutanlar olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adâletten ayırmasın. Adâlet
yapın ki o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korunun. Şüphesiz Allah, yapmakta
olduklarınızdan haberdar olandır.” 25
Dikkat çeken bir nokta da şurasıdır ki Allah (c.c.) kendi sözünün
(Kitabının) doğruluk bakımdan da adâlet bakımından da
tastamam olduğunu belirtiyor. Öyleyse adâlet ve doğru olmak,
O’nun sözüne (Kitabına) uymakla gerçekleşir.
22 2/Bakara, 143
23 Tabatabâî, El-Mizan, 1/323. S. Kutub, fi-Zılali’l Kur’an, 1/130. İbni Arabî,
Ahkâmu’l Kur’an, 1/61. Mevdudî, Tefhimu’l Kur’an 1/123
24 49/Hucurat, 13
25 5/Mâide, 8
ZULÜM - ZÂLİM
- 15 -
Kur’an’a göre gerçek adâletin ölçüsü hakk’a uymaktır.26 Hak
neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime aitse onu sahibine vermek,
hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakk’ı ölçü
almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adâlet yerine getirilir.
İslâm, hakların yerine ulaşması için adâleti ve kıst’ı emrederken
İlâhî adâletin de Ahirette herkese hakkını vereceğini, hiç
kimseye haksızlık yapılmayacağını bildiriyor. 27
Fıkıh açısından adâlet, mahkemede şahitlik eden şahitlerin ve
hükmeden hâkimlerin adil olmalarıdır. Kur’an, insanlar arsındaki
davaların çözüme kavuşturulabilmesi için ancak adâlet sahibi
kimselerin şahitliklerinin geçerli olabileceğini açıklıyor.28 Mahkeme
işlerindeki adâlet; hak ile hükmetmek şeklinde anlaşılmıştır.
Adâletle hükmedin diyen âyetler bunu emretmektedir,29 İman
edenlerin her konuda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeleri Rabbimizin
emridir. Bunu yapmayanlar zalim, fâsık veya kâfir olurlar.30
İnsanlar arasında hükmederken, hakemlik yaparken, hak konusunda
karar verirken, hatta çocukları eğitirken bile adâletli
davranmak İslâm’ın getirdiği önemli bir prensiptir. Adâlet ise,
öncelikle, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmektir. Allah’ın indirdiği
hükümler adâlet, o hükümlerin dışında kanunlarla insanları yönetenler
zâlim,31 Allah’ın hükümleri dışındaki hükümler/yasalar
da zulümdür. Şirk en büyük zulüm,32 ancak Allah’ın hükümleri ise
adâlettir.
Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
Kur’an’ın çok kullandığı kelimelerden biri de “zulüm” kelimesidir.
Aynı kökten gelen türevleriyle birlikte üç yüz on beş yerde
geçmektedir. Dilimize Arapça’dan giren bu kelimenin esas anlamlarını
en güzel Arapça ile inzâl edilmiş Kur’ân-ı Kerim’de buluruz.
Kur’an’da zulüm, hepimizin bildiği eziyet, işkence ve haksızlık yanında,
esas olarak hakkın zıddı, haktan sapma ve haddi aşma anlamlarıyla
kullanılır. Bu yüzden; Allah’ın koyduğu sınırı (hududu)
aşanlar zâlimdir.33 Allah’ın yasakladıklarını yaparak, insanlar kendi
(nefis)lerine zulmederler.34 Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları
26 7/A’râf, 159
27 21/Enbiyâ, 47; 10/Yûnus, 54
28 65/Talâk, 2
29 4/ Nisâ, 58; 5-Mâide, 52
30 5/Mâide, 44, 45, 47
31 5/Mâide, 44
32 31/Lokman, 13
33 2/Bakara, 229
34 2/Bakara, 35, 131
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
dost edinenler de zâlimdir.35 Çünkü “kâfirler (in tümü) zâlimdir.”36;
“Şirk en büyük zulümdür.”37; “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler,
zâlimlerin ta kendileridir.” 38
Kur’an’da zulmün değişik dozdaki anlamlarını ifade eden başka
kelimeler de kullanılır. Bunları şu şekilde sayabiliriz:
Bi ğayr-i hakk: Haksız yere anlamındaki bu terkip, zulümle aynı
anlamda birçok âyette geçer. 39
Bağy: Haksızlık, azgınlık, her türlü tecavüz, haddi aşma, aşırılık
konularında zulüm anlamına gelir. 40
Adv, adî, i’tedâ, mu’tedî: Bu kelimeler, haddi aşmak, hakka tecavüz
etmek, hakkı ve Allah’ın sınırlarını çiğnemek ve haksızlık
manalarında zulüm anlamı ifade eder. 41
İsrâf ve müsrif: Haddi aşmak, aşırı gitmek ve haddi aşan ve
taşkınlık eden manalarında zulümle aynı anlamda kullanılır. 42
Azâb, azzebe: Zulmün ileri şekli olan işkence ve işkence etmek
anlamındaki bu kelimeler de zulüm mânâsında kullanılır. 43
Kur’an’da Zulmün Anlamları
Zulm’ün Kur’an’da üç anlamda kullanılığını söyleyebiliriz.
1- Karanlık anlamında, nûr’un (ışığın) karşıtı olarak: “Hamd
gökleri ve yerleri yaratan, zulumâtı (karanlıkları) ve nûr’u (ışığı) var kılan
Allah’a aittir.” 44
2- Küfür, şirk, isyan ve fısk anlamında: “Hani Lokman oğluna
öğüt vererek demişti ki; “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Hiç şüphesiz ki
şirk, gerçekten büyük bir zulüm’dür.”45; “Bizim âyetlerimizi yalan sayanlar
35 9/Tevbe, 23
36 2/Bakara, 254
37 31/Lokman, 13
38 5/Mâide, 45
39 Bk. 2/Bakara, 61; 3/Âl-i İmrân, 21, 112, 181, 155; 6/En’âm, 93; 7/A’râf, 33,
146; 28/Kasas, 39; 41/Fussılet, 15; 42/Şûrâ, 42; 10/Yûnus, 23; 22/Hacc, 40; 40/
Mü’min, 75
40 Bk. 2/Bakara, 173; 6/En’âm, 145-146; 16/Nahl, 90, 115; 28/Kasas, 76; 38/Sâd,
22, 24; 42/Şûrâ, 28, 39, 42; 49/Hucurât, 9
41 Bk. 2/Bakara, 229; 10/Yûnus, 90; 65/Talâk, 1
42 Bk. 39/Zümer, 53; 40/Mü’min, 28
43 7/A’râf, 141; 12/Yûsuf, 25; 20/Tâhâ, 47; 18/Kehf, 87; 14/İbrâhim, 6; 29/
Ankebût, 10; 38/Sâd, 41; 27/Neml, 21; 24/Nûr, 2
44 6/En’âm, 1; Zulmün bu anlamı için diğer örnekler olarak bk. 39/Zümer, 6; 6/
En’âm, 59, 63; 2/Bakara, 19; 13/Ra’d,16; 24/Nûr, 40 v.d.
45 31/Lokman, 13
ZULÜM - ZÂLİM
- 17 -
zulumât (karanlıklar) içerisinde sağırdırlar, dilsizdirler…”46; “Elif. Lâm. Râ.
Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları zulumât’tan (karanlıklardan)
Nûr’a (İslâm’ın aydınlığına), O güçlü ve hamde lâyık olan’ın yoluna çıkarman
için sana indirdik.” 47
3- İnsanlara karşı yapılan haksızlıklar ve baskılar anlamında:
Haksız yere adam öldürmek,48 hırsızlık yapmak,49 Allah’ın koyduğu
sınırları aşmak, böylece insanların hakkına tecavüz etmek,50
başkasının malını gasbetmek,51 ilâhlık taslamak veya halkına baskı
ve işkence etmek,52 başkasının hakkını fâiz yoluyla elinden almak,
fâiz yemek,53 mü’minlere baskı ve şiddet uygulamak, onları
yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak,54 müstaz’af kimselerin hakkını
yiyip onlara baskı uygulamak55 bu gibi zulüm örnekleridir.
Kur’an, ısrarlı bir şekilde ve sık sık Allah’ın kullarına zulmetmediğini,
asla zulmetmeyeceğini, kullarına hiç bir şekilde haksızlık
yapmayacağını haber veriyor. İnsanların dünyada karşılaştıkları
geniş çaplı cezalar, sıkıntılar, zorluklar ve huzursuzluklar kendi
yaptıkları yüzündendir. Âhirette hesaptan sonra alınacak sonuç,
kavuşulacak ceza da yine insanların kendi hak ettikleridir, amellerinin
karşılığıdır. Allah (c.c.) kimseye zulmetmez, fakat insanların
bir kısmı kendi kendilerine zulmederler. 56
“Kırk gece (söyleşmek için) Mûsâ ile sözleşmiştik. O (huzurumuza
gelmek üzere aranızdan) ayrıldıktan sonra, zâlimler (kendilerine kötülük
edenler) olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” 57
“Allah’ın mescidlerinde, Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların
harâb olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır? Aslında bunların
oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur).
Bunlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.” 58
46 6/ En’am/ 39
47 14/İbrahim, 1-2; Ayrıca: 2/Bakara, 59, 165; 3/Âl-i İmran, 117, 135; 4/Nisâ,
168; 7/A’râf, 103, 162, 165; 11/Hûd, 67, 94; 51/Zâriya, 59 vb.
48 5/Mâide, 27-29
49 12/Yusuf, 75
50 65/Talak, 1
51 38/Sâd, 24
52 7/A’râf, 103
53 2/Bakara, 279
54 22/Hacc, 39
55 4/Nisâ, 75
56 2/Bakara, 57; 7/A’râf, 160; 9/Tevbe, 70; 29/Ankebût, 40; 3/Âl-i İmran, 25,
161; 6/En’âm, 160; 45/Câsiye, 22. v.d.
57 2/Bakara, 51
58 2/Bakara, 114
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
“...Allah tarafından indirilmiş bir şâhitliği (insanlardan) gizleyenden
daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 59
“İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler
edinir de onları, Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı
daha çok severler. Keşke zâlimler, azabı gördükleri zaman (anlayacakları
gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabına dayanmanın
zorluğunu önceden anlayabilselerdi.” 60
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alışveriş, dostluk ve iltimas bulunmayan
gün (Kıyâmet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak
edin (Allah yolunda harcayın). Kâfirler/gerçekleri inkâr edenler, elbette
zâlimlerdir.” 61
“Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na şirk/ortak koşmaları
sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakından korku salacağız. Gidecekleri
yer de cehennemdir. Zâlimlerin varacağı yer, ne kötüdür!” 62
“...Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar
zâlimlerin ta kendileridir.” 63
“Kim Allah’a karşı yalan sözlerle iftira edenden veya O’nun âyetlerini
yalanlayandan daha zâlimdir? Şurası iyi bilinsin ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.”
64
“De ki: Söyler misiniz bana! Size Allah’ın azabı ansızın veya açıkça
gelirse, zâlim toplumdan başkası mı helâk olur?” 65
“...Kim Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha
zâlimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın
en kötüsüyle cezalandıracağız.” 66
“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
kardeşlerinizi veliler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî/dost edinirse,
işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 67
“Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Onlar
(Kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler, şâhitler de, ‘işte bunlar
Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’ diyecekler. Biliniz ki, Allah’ın lâneti
zâlimlerin üzerinedir. Onlar (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu
eğriltmek isteyenlerdir.” 68
59 2/Bakara, 140
60 2/Bakara, 165
61 2/Bakara, 254
62 3/Âl-i İmrân, 151
63 5/Mâide, 45
64 6/En’am, 21
65 6/En’am, 47
66 6/En’âm, 157
67 9/Tevbe, 23
68 11/Hûd, 18-19
ZULÜM - ZÂLİM
- 19 -
“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde
yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size
yardım edilmez.” 69
“Şüphe yok ki Allah, adâleti, ihsânı (iyiliği), akrabaya vermeyi (yardım
etmeyi) emreder. Fahşâyı (çirkin işleri), fenalık ve azgınlıkları/zorbalıkları
yasaklar. Size öğüt vermektedir; umulur ki düşünür ve tutarsınız.” 70
“Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi
önde gelenlerine emredeceğiz. Böylelikle onlar, onda bozgunculuk
çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın
ederiz.” 71
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi
elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır? Biz onların kalplerine,
bu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik.” 72
“Zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur.” 73
“Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve
zulme uğradıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zâlimler, hangi
inkılâpla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” 74
“Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine hak gelmişken onu yalan
sayandan daha zâlimi kimdir? Cehennemde kâfirlere yer mi yok?!” 75
“...Allah’a şirk/ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.” 76
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden
daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki Biz, günahkârlara, ettiklerinin
karşılığı olan cezayı vereceğiz.” 77
“Zâlimler için koruyucu bir dost da, sözü yerine getirilen bir şefaatçi de
yoktur. (Allah) gözlerin hainliklerini ve göğüslerin saklamakta olduklarını
bilir.” 78
“Onlar(mü’minler), bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman, birbirlerine
yardım ederler. Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar
ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette O, zâlimleri
69 11/Hûd, 113
70 16/Nahl, 90
71 17/İsrâ, 16
72 18/Kehf,57
73 22/Hacc, 71
74 26/Şuarâ, 227
75 29/Ankebut, 68 ve benzeri: 39/Zümer, 32
76 31/Lokman, 13
77 32/Secde, 22
78 40/Mü’min, 18-19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
sevmez. Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, böyle hareket edenlerin
aleyhine bir yol (mes’ûliyet) yoktur (Onlar kınanmaz ve cezalandırılmazlar).
Sorumluluk ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız
yere taşkınlık edenlere yönelir. İşte böylelerine acı bir azap vardır. Kim
sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.
Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Göreceksin
ki zâlimler, azabı görecekleri zaman, ‘geri dönülecek bir yol var
mı?’ diyecekler... Kesinlikle bilin ki, zâlimler sürekli bir azap içindedirler.” 79
“...Kim tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” 80
“İslâm’a çağrılırken Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?
Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola erdirmez.” 81
“...Kim Allah’ın hududunu/sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendisine zulmetmiş
olur.” 82
“O (Allah), dilediğini rahmetine dâhil eder. Zâlimlere gelince, Allah,
onlar için elemli/ acıklı bir azap hazırlamıştır.” 83
Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
Bir hadis-i rivayette şöyle buyrulur: Rasûlullah (s.a.s.), Allah
Teâlâ’dan rivâyet ederek şöyle buyurdu: “Allah buyurdu ki: ‘Ben zulmü
kendime haram ettim; Onu, sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse
sakın birbirinize zulmetmeyin!” 84
“Allah, zâlime muhakkak ki, mühlet verir de onu yakalayacağı zaman,
göz açtırmadan aniden yakalar.” Bu ifadeden sonra, Rasûlullah şu
âyeti okudu: “Onlar zulüm işlemekte iken ülkeleri (veya kuşakları) yakaladığı
zaman Rabbinin yakalayıvermesi işte böyledir. Gerçekten onu
yakalaması pek acıklı, pek şiddetlidir.” 85
“Mazlumun (bed)duâsından sakın. Çünkü mazlumun duası ile Allah
arasında (kabule mâni olan) hiçbir perde/engel yoktur.” 86
“Üç kimsenin duası red olunmaz: Orucunu açarken oruçlunun duası,
adâletli yöneticinin, bir de mazlumun duası. Allah (c.c.) mazlumun duasını
göklerin üstüne yükseltir ve duâ için gökyüzü kapıları açtırılır. Allah Teâlâ
79 42/Şûrâ, 39-45
80 49/Hucurât, 11
81 61/Saff, 7
82 65/Talak, 1
83 76/İnsan, 30
84 Müslim, Birr, 15, hds. no: 2577, 4/1994
85 11/Hûd, 102; Buhâri, Tefsir 161, hds no: 206; Müslim, Birr 61, 62 –2583- ; İbn
Mâce, Fiten 22, hds no: 4018)
86 Buhâri, Mezâlim 9, hadis no: 9, Cihad 180; Müslim, İman 7, hadis no: 19,
1/150; Ebû Dâvud, Zekât 5, hadis no: 1584; Tirmizî, Zekât 4, -625-
ZULÜM - ZÂLİM
- 21 -
da: ‘İzzetime andolsun ki, bir süre sonra da olsa sana yardım edeceğim’
buyurur.” 87
“Müslüman, diğer müslümanların onun elinden ve dilinden emin
oldukları kimsedir.” 88
Peygamberimize, “hangi cihadın daha faziletli olduğu” soruldu.
Buyurdu ki: “Zâlim bir sultanın (yöneticinin) yanında hakk kelimesini
konuşmaktır.” 89
“Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim
ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” 90
“Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat
eder.” 91
“İnsanlar, bir zâlimi görür, ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen
hepsi cezalanır.” 92
“Allah’ım, benim işitme ve görme duygularımı düzelt ve onları bana
vâris kıl (ölünceye kadar sahih ve sağlam olsunlar). Bana zulmedene karşı
bana nusret ver (yardım et) ve zâlimden intikamımı bana göster.” 93
“Kim bir kardeşinden haksız olarak bir şey almışsa (dinar ve dirhem
olarak) kıymetlenmeden aynı gün iâde etsin.(Aksi takdirde) Eğer iyi bir
ameli varsa, ondan haksızlık ettiği kadar alınır; yoksa, kardeşinin günahından
ona yüklenir.” 94
“Üzerinde (bir din kardeşinin) kendisine zulüm veya malına tecavüzden
doğmuş bir hak bulunan kimse, dinar ve dirhem (para) bulunmayacak
gün (kıyâmet) den önce, bu gün dünyada mazlumdan o hakkı bağışlamasını
istesin. (Helâllaşmadığı takdirde) zâlimin sâlih ameli varsa ondan
zâlimin zulmü miktarı alınır (da mazluma verilir). Eğer zâlimin haseneleri
(sevapları) bulunmazsa, mazlumun seyyielerinden (günahlarından) alınıp
zâlim üzerine yükletilir.” 95
“Müflis (iflâs eden) kimdir bilir misiniz?” Ashâb: ‘Bizim aramızda
müflis, hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir’ dediler. Bunun
üzerine: “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde
87 Tirmizî, Deavât 129, Hadis no: 3598, 5/578
88 Buhâri, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64, 65; Ebû Dâvud, Cihad 3;
Tirmizî, Kıyâme 53, İman 13
89 İbn Mâce, Fiten 20, Hadis no: 4012, 2/1330
90 İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089; Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
91 Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih
92 Tirmizî; Tuhfetu’l Ahvezî Şerhu Câmiu’t Tirmizî, 8/423
93 Buhâri, Edebu’l-Müfred, 82, hadis no: 649-650
94 Buhâri, Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, c. 5, s. 161
95 Buhâri, Mezâlim 10; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 1, hds no: 2534
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna
zina isnadında bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini
dövmüş olarak gelecek; buna hasenâtından, şuna hasenâtından
(sevaplarından) verilecektir. Şayet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse,
onların günahlarından alınacak ve bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme
atılacaktır. (İşte müflis budur.)” 96
“Kıyâmet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta
boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” 97
“Şüphesiz ki zulüm, kıyâmet gününde zulumât/karanlıklar (olacak)dır.” 98
“Kim arzdan bir parça yeri haksız zabt ederse, (kıyâmet gününde) yerin
yedi katı halka gibi onun boynuna geçirilir.” 99
“Kim yemini ile bir müslümanın hakkını elinden alırsa, o kimseye Allah,
cehennemi vâcip kılmış, cenneti de haram etmiş demektir.” Bu söz
üzerine ashabdan bir zât: ‘Pek az bir şey olsa da mı ya Rasûlallah?’
diye sormuş, Rasûlullah da (s.a.s.): “Misvak ağacından bir çubuk dahi
olsa (yine böyledir)” buyurmuştur. 100
“Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm
vardır ki, Allah onu affeder. Bir zulüm vardır ki, Allah onun mutlaka hesabını
sorar. Allah’ın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah ‘şirk, büyük
bir zulümdür’101 buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm; kulların kendi
nefislerine karşı işlediği zulümdür. Rableri ile kendi aralarındaki işlerde
(emre itaat ve yasaklardan kaçınmak noktasında) yaptıkları hatalardır.
Allah’ın hiç bırakmayıp, mutlaka hesabını soracağı zulüm ise kulların birbirlerine
karşı hayâsızlıklarıdır. Allah, bunların hesabını sorar ve zâlimleri
cezalandırır.” 102
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
Câhiliyyenin adâlet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla
ve çifte standartlı nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece
fizikî bir yaptırım olarak ve hiç sebep yokken yapılan bir haksızlık
olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle müslüman müstaz’aflara
inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul bile etmez.
96 Müslim, Birr ve’s-Sıla, 59 hadis no: 2581
97 Müslim, Birr ve’s-Sıla, 60, hds no: 2582; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 1, hds no:
2535
98 Buhâri, K. Mezâlim ve’l-Gasb, 8, hadis no: 8; Müslim, K. Birr ve’s-Sıla, 57,
hadis no: 2579
99 Buhâri, K. Mezâlim ve’l-Gasb, 13-15; Müslim, K. Müsâkat, 137, 142 hadis
no: 1610, 1612
100 Müslim, İman 61, hadis no: 218; Nesâi, Âdâbu’l-Kudât, 30 hds no: 5384
101 Lokman, 13
102 Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, I/508
ZULÜM - ZÂLİM
- 23 -
Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları zulmün
farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan
dâvetçilere ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları
çokça görülür. Allah’a şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu
hiçmi hiç düşünüp kavramazlar. Müslüman olduğunu iddia eden
câhiliyye mensupları, müşrikçe inanç ve yaşayışı, küfür ahlâkını
(ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların bunlara tavır
almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
Câhiliyyenin zulüm hakkındaki anlayışını Kur’an’dan bir örnekle
sergileyelim: Kur’an’a göre put kırmak değil; puta tapmak
zulümdür, hem de en büyük zulüm. Müslüman da zulme tepki
gösteren kişidir. Zâlimin zulmüne engel olmak, kahramanca bir iş
kabul edilmesi gerektiği halde, Hz. İbrahim’in putları kırmasının,
putperest câhiliyye mensuplarınca bir zulüm olarak nitelendiğini
Kur’an bize haber verir. “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Kim cür’et etti
ilâhlarımıza bunu yapmaya! Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler.”103
Görülüyor ki, zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak, putperestlerin
bakış açısından büyük bir zulüm olarak değerlendirilmektedir.
İzutsu bu konuda şunları söyler: Zulüm, esasen kişinin meseleye
bakış için seçtiği mihenge/ölçüye göre izâfî/görecelidir.
Kâfirlere göre putların tahribi bir zulüm eylemi teşkil etmektedir.
Zira, müşrikler açısından bakıldığı zaman, bunun yapılması için
hiçmi hiç neden yok iken, mü’minler açısından aynı hareketi haklı
gösterecek birçok sebep bulmak mümkündür. Benzer biçimde,
müslümanların, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için kâfirler
tarafından evlerinden çıkarılmaları onlar için, hiçbir haklı sebebe
dayanmayan inkârı imkânsız bir zulüm fiilidir. Ancak, kâfirlerin
bakış açısından, İslâm’ın tek Allah inancı, kendilerinin mü’minlere
karşı bu şekilde davranmaları için yeterli sebebi rahatlıkla sağlamaktadır.
104 “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğradıkları
için (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma
mutlak surette kadirdir. Onlar ki, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için
haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.” 105
Firavun’un İsrâil oğullarını köleleştirmesi, erkek çocuklarını öldürüp
kız çocuklarını sağ bırakmaya varan zulümleri,106 Firavun
ve ona bağlı olanlarca normal bir durum olarak kabul edilirken;
bu apaçık zulme karşı çıkan Hz. Mûsa, fitne ve fesad çıkaran bir
103 21/Enbiyâ, 59
104 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dini ve Ah. Kavramlar, s. 226
105 22/Hacc, 39-40
106 Bk. 2/Bakara, 49-51
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
nankör olarak nitelenir.107 Meselenin hakikatini ve içyüzünü Hz.
Mûsa Firavun’un suratına şöyle çarpar: “O başıma kaktığın nimet,
İsrâiloğullarını köle yapman (yüzünden)dir.” 108
Kur’an, şirkin ve dolayısıyla zulmün sebeplerinden birinin,
ataların yolunu körü körüne sürdürme ve taklit olduğunu belirtir.
Geleneği sürdürme alışkanlıkları, câhiliyye tarafından bir hak
ve haklılık olarak benimsenir. O yüzden câhiliyye düşüncesinde,
zulüm normal bir vaka, câhiliyye yönetiminde de doğal bir icraat
olarak kabul edilir. Zulme adâlet, adâlete de zulüm dendiği, kavramların
ters yüz edildiği de sıkça görülür.
Câhiliyye anlayışında câhiliyyet hamiyyeti/taassubu söz konusudur.
109 İster haklı ister haksız olsun, yakın akrabasını, hatta
kendi sülâlesini, hemşehrisini, vatandaşını kayırma duygusu vardır.
Dolayısıyla “kendi yakınları, hata etmez, zulm etmez, her zaman
haklıdır; ona karşı olanlar da her durumda zulüm içindedir” anlayışı
câhiliyyenin bu konudaki yaklaşımlarından biridir.
Zulmün Çeşitleri
Zulümden bahseden âyetlere ve hadislere baktığımız zaman
üç türlü zulümden söz etmek mümkündür:
a- İnsanın Allah’a Karşı İşlediği Zulüm
Bu, insanların Allah’a şirk koşmaları veya küfr içinde, inkârcı
olmalarıdır. Nitekim Kur’an’ın birçok âyetinde zulüm, kâfirlerin
bir özelliği olarak geçmektedir. Kur’an birçok yerde kâfirlere ve
müşriklere zâlim demektedir.
“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte emniyet/
güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.”110 Bu âyet nazil
olunca, imana zulüm karıştırma meselesi sahabelere ağır geldi.
Peygamberimiz’e dediler ki: “Kim imanına zulüm karıştırmayabilir?”
Peygamberimiz şöyle buyurdu: “İş böyle değildir. Siz Lokman’ın
(a.s.) oğluna, ‘Ey oğlum, Allah’a şirk koşma, şüphesiz şirk en büyük zulümdür’
111 sözünü işitmediniz mi?” 112
Allah’ı inkâr ederek ilâhlık dâvâsına kalkışanların bu tavrı
da bir zulümdür. Çünkü onlar böylelikle Allah’ın ilâhlık hakkına
107 26/Şuarâ, 18-19
108 40/Mü’min, 26; 26/Şuarâ, 22
109 48/Fetih, 26
110 6/En’am, 82
111 31/Lokman, 13
112 Buhâri; Müslim, nak. Muht. İbn Kesir, 3/65
ZULÜM - ZÂLİM
- 25 -
tecavüz etmektedirler.113 Bunun tipik örneği Firavun’un yaptıklarıdır.
114 Peygamberlerini dinlemeyen, onların getirdiği âyetleri yalan
sayanların bu hareketi bir zulümdür.115 Bu gibi inkârcı zâlimler
hak ettikleri cezaya daha dünyada iken kavuşurlar.116 Kendi
hevâlarına uyup da Allah’ın vahyine itaat etmeyenler de zulüm
içerisindedirler.117 Allah’ı bırakıp başka putlara (ilâhlara) ibâdet
edenler de zulmetmiş olurlar.118 Allah’a iftira etmek, O’nun adına
din uydurmak da zulümdür. 119
Örneklerde görüldüğü gibi zulüm; küfrün ve şirkin diğer adıdır.
İnkârcıların ve müşrilerin yaptıkları yanlışlık ‘zulüm’, kendileri
de ‘zâlim’ diye niteleniyor. Onların yaptığı karanlığa davetiyedir.
Onlar bir taraftan Allah’ın zulmet (karanlık) dediği çıkmazları tercih
ederken, bir taraftan da Rablik ve ilâhlık hakkını başka varlıklara
vermektedirler. Bütün zulümlerin temelinde insanın Allah ile
olan ilişkisini yerli yerine oturtmaması vardır. Bu sebepledir ki şirk,
küfür, yalanlama, fısk ve cehaletin her türlüsü Kur’an’da zulüm
olarak tanımlanır.120 Şirk ve küfür gibi zulümler içinde bulunan insanın
günahlarını Allah bağışlamayacaktır.121 Çünkü şirk ve küfür
büyük bir zulümdür. Biliyoruz ki, ilâh, rab ve melik olma Allah’ın
hakkıdır ve insanın yalnızca Allah’ı rabb, ilâh ve melik olarak tanıması
gerekir. Bu hakkı sahibine vermeyen insan, birinci derecede,
yani en büyük zâlimdir. 122
b- İnsanlar Arasındaki Zulüm
Zulüm, aynı zamanda insanların diğer insanlara, içinde yaşadıkları
topluma ve tabiata, diğer canlılara karşı işledikleri suçlar,
haksızlıklar ve tecavüzlerdir. Bu bir anlamda kişi ve kamu haklarının
ihlâlidir. Bu ihlâli ister kişi yapsın, ister bir topluluk, isterse
siyasî otoriteler yapsın; hepsi zulümdür. Bütün diktatörler, bütün
despot ve baskıcı rejimler zulme başvururlar, elleri altındaki insanların
haklarını gasp ederler. Kurulan zulüm düzenleri insanların
en doğal haklarını vermezler, onlara baskı ve şiddet uygularlar.
113 21/Enbiyâ, 29
114 7/A’râf, 103
115 11/Hûd, 37
116 11/Hûd, 67, 94; 17/İsrâ, 59
117 30/Rûm, 29
118 37/Saffât, 22
119 3/Âl-i İmrân, 94
120 6/En’âm, 68, 93; 9/Tevbe, 23; 21/Enbiyâ, 2, 3, 5; 22/Hacc, 52-53; 39/Zümer,
32; 11/Hûd, 18-19; 2/Bakara, 114; 4/Nisâ, 168
121 4/Nisâ,168
122 31/Lokman, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
Allah (c.c.) insanın cüz’î iradesini eline vermiş, ona müdahale
etmemiştir. Bunun anlamı; dileyen iman eder, dileyen etmez.
Sonucuna katlanmak şartıyla dileyen ibâdet eder, dileyen etmez.
Allah (c.c.) kendi yarattığı ve ni’met verdiği insanın iradesine ipotek
koymamıştır. Ancak insanların kurduğu nice zulüm sistemleri
başkalarının iradelerine müdahale ederler. Onlara ‘şöyle inanacaksınız,
böyle düşüneceksiniz, şöyle giyineceksiniz, böyle yaşayacaksınız’
diye dayatırla r. Şüphesiz bu zulümdür.
İnsan hakları ihlâlleri, tabiatın acımasızca tahribi, hayvanların,
ormanların, yeşil alanların ve yeraltı zenginliklerinin yağmalanması
birer zulümdür. Kişinin mahkemede, iş yerinde, başka yerlerde
hakkını alamaması zulümdür. Başkalarının hakkına engel olmak,
rüşvet, torpil veya benzeri yollarla başkalarına ait bir hakkı
almak, görevi kötüye kullanmak, emanate ihanet etmek zulümdür.
Bütün işkence şekilleri, inançlara saldırılar, inançları yaşamanın
önündeki engeller, kişilerin kimliğini ifade etmelerine engel
olma, ırk ve bölge ayrımcılığı, sınıf kavgaları, dilleri ve kültürleri
yasaklamak, ırk, dil ve renk gibi farklı dünyevî ve maddî unsurları
yükseklik veya aşağılık sebebi saymalar birer zulümdür. Resmî ideolojilere
inanmayanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmak, onların
haklarına engel olmak, onlara tepeden bakmak da zulmün
başka bir çeşididir. Yine, adam öldürmek, hırsızlık yapmak, gasp,
soygun, baskı ve şiddet; zulümden başka bir şey değildir.
İnsanlara en güzel hayatı İslâm gösterdiği gibi, insanlar arasında
adâleti de ancak İslâm’ın kuralları sağlayabilir. İslâm, insanların
haklarını ve bu haklara riayet etmeyi en güzel şekilde göstermiştir.
Allah’ın hükümleri, hayatı düzene koyan hükümlerdir.
Bundan dolayı kişi veya siyasî otorite olarak, Allah’ın indirdiği
hükümlerle hükmetmemek zulme sebep olur. Buna sebep olanlar
da zâlimlerdir. 123
c- İnsanın Kendi Kendine Zulmü
İnsanın kendi kendine zulmü, ya şirke veya küfre bulaşarak
olur, ya da inandığı halde Allah’a isyan ederek, yani günah işleyerek
olur. Nitekim Hz. Âdem ve eşi, cennetten, orada yaptıkları
hata sebebiyle çıkınca şöyle dua ettiler: “Rabbimiz, biz nefislerimize
zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve rahmet etmezsen, gerçekten
zarara uğrayanlardan oluruz.”124 Mü’minler, nefislerine zulmettikleri
veya bir çirkin iş (fâhişe) işledikleri zaman hemen Allah’ı hatırlayıp,
123 5/Mâide, 44
124 7/A’râf, 23
ZULÜM - ZÂLİM
- 27 -
bağışlanma isterler. Buradaki nefse zulmetmek, günah işlemek
anlamındadır. 125
Kur’an, gerek dünyada gerek âhirette azabı hak edenlere
Allah’ın kesinlikle zulmetmediğini, fakat onların kendi kendilerine
zulmettiklerini ısrarlı bir şekilde vurgular. “Allah, insanlara hiç bir
şeyle zulmetmez. Fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.” 126
Kendilerine kitap gönderilen insanların kimi nefsine zulmeder,
kimi de Allah’ın izniyle hayırda öne geçer127. Mü’min olduğu halde
günah işlemek, hata etmek veya isyanda bulunmak suretiyle
nefsine zulmedenler, Allah’ı Ğâfur (bağışlayıcı) ve Rahim (rahmet
sahibi) olarak bulurlar. 128
Hz. Al i şöyle der: “Bir kimse birine zulmettiği veya bir kötülük
yaptığı zaman, hakikatte kendisine zulmetmiş olur. Çünkü
Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da: “Kim iyilik yaparsa, kendisinin lehine; kim de
kötülük yaparsa, kendisinin aleyhinedir.”129 buyurmuştur.
Ülkelerin, toplumların ve uygarlıkların çöküş nedeni zulümdür.
Toplum içerisinde servetiyle şımaranlar, ellerine iktidar gücünü
geçirenler adâletle iş görmezlerse zulme saparlar. Zâlimler
hevalarına (kendi nefislerinin arzularına) uyarlar. Onlar, akıllarını
yerli yerinde kullanmayan cahillerdir. Tuğyan eden, azıp yoldan
çıkan tâğutlar da zulüm yapmaktan geri durmazlar. Onlar adâlet
ölçülerine zaten uymazlar. Bulundukları konuma, sahip oldukları
güce ve iktidara hak ederek gelmedikleri için, bunları korumak
üzere devamlı zulme başvururlar. 130
Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
‘Zâlim’, zulmet mastarının fâil (özne) ismidir. ‘Zâlim’, zulmeden,
zulüm işleyen kimse demektir. Zâlim, zulmün taşıdığı bütün
olumsuz anlamların bizzat yapıcısı, meydana getiricisidir. Zulüm,
esas itibariyle çok olumsuz bir eylemdir ve ‘zâlim’ de bu olumsuz
eylemin öznesidir. Günlük dilde zâlim; merhametsiz, haksızlık yapan,
gaddar ruhlu, işkence eden, baskı yapan kimsedir. Zâlim, hak
sahiplerine hakkını vermediği gibi, baskı ve şiddetle başkalarının
hakkına tecavüz eder, onlara kötülükte bulunur. Günlük dildeki
125 3/Âl-i İmrân, 135; ayrıca bk. 4/Nisâ, 64, 110
126 10/Yûnus, 44; ayrıca bk. 9/Tevbe, 70; 29/Ankebût, 40; 2/Bakara, 57; 7/A’râf,
160; 16/Nahl, 33, 118 vd.
127 35/Fâtır, 32
128 4/Nisâ, 110
129 41/Fussılet, 46
130 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 786-788
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
bu kullanım, Kur’an’daki kullanımla karşılaştırınca yanlış değil;
ama eksik bir anlamdır.
Mevdûdi, zâlim kelimesini şöyle açıklar: Arapça zâlim kelimesi
çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Zulüm, “bir hak veya görevi
ihlâl etmek”tir. Zâlim ise, bir hak veya görevi ihlâl eden kişidir.
Allah’a isyan eden bir kişi üç temel hakka tecavüz etmiş demektir.
İlk olarak o, itaate lâyık olan Allah’ın haklarına tecavüz etmiştir.
Daha sonra isyanına âlet ettiği tüm eşya ve varlıkların, örneğin
kendi organ ve yetilerinin, diğer insanların, işlerine yardım eden
meleklerin ve zulmü sırasında kullandığı bütün her şeyin haklarına
tecavüz etmiş olur. Çünkü bütün bunların, Allah’ın dileği doğrultusunda
kullanılmaya hakkı vardır. Son olarak, kendi haklarına
tecavüz etmiş olur; çünkü kendi nefsinin de kendisi üzerinde, kendisini
ziyana uğratmaktan korumak gibi bir hakkı vardır. Kendisi
isyan etmek suretiyle Allah’ın azâbına uğradığında da, kendisine
zulmetmiş olur. Bu nedenle Kur’an, günahı, birçok yerde zulüm
olarak niteler.131
Kur’an, ‘zulüm’ ve ‘zâlim’ kavramlarını çok sık kullanmaktadır.
Zâlim kelimesi öncelikli olarak, inkârcıların önemli bir sıfatıdır.
Aslında küfür ve şirk en büyük zulümdür. Bu anlamda müşrikler
zâlimlerin ta kendileridir. Çünkü Allah’a ait olan ilâhlık hakkını
yerine getirmiyorlar, bu hakkı inkâr etmek veya birden fazla ilâh
tanımak suretiyle başkalarına veriyorlar. Onların içinde bulundukları
küfür ve şirk hali karanlıktan başka bir şey değildir. Zulüm
zihniyeti taşıyanlar hem kendileri için hem de başkaları için karanlık
taşırlar, karanlık üretirler, karanlık işler çevirirler. Çevrelerinde
hep karanlık vardır. Yaptıkları işlerin aydınlık bir yönü yoktur.
Zâlim ve Zulüm Mantığı
Zulüm, yaratılış düzenindeki uyumu, imar ve ıslahı bozmaktır.
Öyleyse bu anlamda en büyük zâlim, kötü insandır. Yaratılış düzenini,
tabiatı ve toplum bünyesindeki dengeyi hep bu kötü insan
tipi bozmaktadır.
Göklerin ve yerin Nûr’u olan Allah,132 nûr saçan bir kandil (çerağ)
olan Peygamberi aracılığıyla,133 yine Nûr olan, baştanbaşa aydınlık
olup insanları aydınlığa çağıran bir ilâhî kitap gönderdi.134
Bu ilâhî kitap ve Allah’ın nûr olan elçisi bütün insanları Nûr’a, yani
131 Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 1, s. 65
132 24/Nûr, 34
133 33/Ahzâb, 46
134 5/Mâide, 15
ZULÜM - ZÂLİM
- 29 -
aydınlığa, her şeyin en güzeline, doğrusuna, Hakka ve adâlete,
karanlık gibi olmayan iyiliklere dâvet ediyor. Allah böylece insanları
karanlıklardan (zulumât’tan) Nûr’a (aydınlığa) çıkarmak istemektedir.
135
Bütün bunlara rağmen bu Nûr’u görmek istemeyenler, bu
Nûr’un getirdiği düzeni beğenmeyenler, iradelerini ve isteklerini
bu Nûr’a bağlamayanlar, kendi hevalarına (aşırı istek ve arzularına)
uyarak, kendileri karanlıkta kaldıkları gibi, çevrelerini de karartırlar.
İnsanın benliğinde ve yeryüzünde dengeyi kurmak için
gönderilmiş olan ilâhî ilkeleri, yaşama düzenini reddederler. Haddi
aşarlar, yoldan çıkarlar, ölçüsüz hareket ederler, bozgunculuk
yaparlar ve olması gereken dengeyi bozar, kaosa, haksızlığa, zulme
ve adâletsizliğe yol açarlar. İşin garibi bu gibi insanlar, kendileri
-Kur’an’ın deyişi ile- karanlıkta (zulumât’ta) oldukları, üzerinde
bulundukları yol ve anlayış zulüm olduğu halde, onlar bu kötü
durumlarını görmezler, Allah’ın dinine karanlık, insanları Allah’ın
dinine dâvet edenleri de karanlık davetçisi diye suçlarlar. Kimileri
de ya kör inadı sebebiyle, ya da aşırı cahil olması yüzünden,
Allah’ın insanlar için seçtiği aziz İslâm’ı ortaçağ karanlığı gibi zanneder.
Hâlbuki Allah (c.c.) kendi doğru yoluna, İslâm’a nur/aydınlık;
diğer yollara da karanlıklar demektedir. İşte bu tür insanların
yaptıkları zulüm; kendileri de zâlimdir.
Zâlim Tipleri
Üç çeşit zâlim vardır. Birincisi: Allah’a karşı isyan eden kâfir
veya Allah’a ortak koşan müşriktir. Allah’ın âyetleri kendisine hatırlatıldığı
zaman kibirlenerek yüz çeviren inkârcılar zâlimdirler.136
Allah’ın âyetlerine yalan veya uydurma diyenler de aynı durumdadırlar.
137 Allah (c.c.) hakkında kafasına göre yalan uyduran ile ‘ben
vahy aldım, Allah’ın gösterdiğini aynen gösteririm’ diyen iftiracı
da zâlimdir.138 Allah (c.c.)’ın yolunu tıkamak isteyenler ile, mescidleri
tahrib eden veya oralarda Allah’a ibâdet edilmesini engelleyenler
de zâlimdir. 139
Şirk, şüphesiz en büyük zulümdür.140 Şirk koşan müşrikler de
zâlimlerin ta kendileridir. Allah (c.c.), Mûsâ (a.s.) Tûr dağında iken
buzağıyı ilâh edinip tapınanlara da zâlim demektedir. Çünkü
135 2/Bakara, 267
136 18/Kehf, 57
137 62/Cuma, 5; 39/ Zümer, 32
138 6/En’âm, 93
139 2/Bakara, 114
140 31/Lokman, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
onlar, insan eliyle yapılmış bir heykeli ilâh haline getirmişlerdir.141.
Kim Allah’a ortak koşup müşrik olursa, Allah ona Cennneti yasak
edecek ve bu gibi zâlimlerin yardımcıları olmayacaktır. 142
İkincisi: Toplum ve kişi haklarına tecavüz edenlerdir. Bu kamu
haklarına saldırı ve kişinin -ister doğuştan ister sonradan elde
ettiği- haklarını gasbetme, kişiye veya kamuya her türlü işkence,
baskı ve hak ihlâli şeklinde ortaya çıkar. Hak ve adâleti dağıtma
makamında olanlar, adâletten ayrılırlarsa; zâlim olurlar.
Devlet otoritelerinin fertlere ve toplumlara yaptıkları zulümleri
de bu kategoride değerlendirmek mümkündür. Halkına zulmeden,
onların haklarını vermeyen, toplum düzenini sağlamak
için gönderilmiş olan Allah’ın hükümlerini uygulamayan bütün
kişi ve rejimler zâlimdirler.143 Zulmün kişiden kitleye, kitleden kişiye
doğru gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Zulüm zulümdür.
Kur’an, servet ve nimet sebebiyle şımaran, kendini büyük gören
sonra da insanlara hükmetmek isteyenlere ‘teref’ demektir.
Bu gibiler servetin sağladığı güçle insanlara tahakküm etmeye
yeltenirler, onların haklarını ellerinden alırlar ve onları ‘müstaz‘af’
haline getirirler. Otorite gücüyle, malıyla veya başka bir şeyle kibirlenen
ve kendilerini yüce görenlerin diğer adı ‘müstekbir’dir.
Onlar bu kibirleriyle şımarırlar, üstünlüklerini göstermek için despotluk
yapar ve insanların haklarına tecavüz ederler, onları kendi
çıkarları için kullanmak isterler. Bunların yaptıklarının zulüm
olması açısından, kişi ve kurum olması arasında, özel veya tüzel
kişilik olmasında fark yoktur.
Tuğyan edenler/azgınlığa düşenler de, insanlar üzerinde rablik
taslamaya kalkarlar ve böylece onlara hükmetmek, onlara kendi
düzenlerini benimsetmek isterler. Şüphesiz onlar da zâlimlerin ta
kendileridir144. Kim olursa olsun toplumun ve kamunun haklarına
tecavüz edenler, onların haklarını vermeyenler, hakların kullanımını
rüşvet, torpil, baskı, şiddet ve terörle engelleyenler zâlimdirler.
Yine, halkını Allah’ın indirdikleriyle yönetmeyip onlara haksızlık
ve adâletsizlik yapanlar ile, mahkeme ve hukuk işlerinde ilâhî yasaları
uygulamayarak adâletten ayrılanlar da zâlimdirler.
Üçüncüsü: Kendi kendine zulmeden zâlimler. Bu, kişinin
Allah’a karşı hata işleyerek içine düştüğü günahkârlık, ya da bedenin
veya ruhun hakkını vermeyerek, kendi bünyesindeki dengeyi
bozmaktır. Hz. Âdem (a.s.) Cennette yasak meyveyi yedikten
141 2/ Bakara, 51, 92-93; 7/A’râf, 148
142 5/Mâide, 72
143 5/Mâide, 45
144 53/Necm, 52
ZULÜM - ZÂLİM
- 31 -
sonra yaptığı hatası için ‘kendi nefsime zulmettim’ demiştir.145
İnkârından veya günahından dolayı azabı hak edenler, kendi kendilerine
zulmedenlerdir. Allah onlar hakkında, “Allah onlara zulmetmedi,
fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.” demektedir. 146
Kur’an, muttakîlerin özelliklerini sayarken, “çirkin bir hayâsızlık
işledikten ve nefislerine zulmettikten sonra Allah’ı hatırlayanlar, tevbe
edenler” demektedir. Bu anlamda günah işlemek nefse karşı yapılmış
bir zulümdür.147 Allah (c.c.), Kitab’ı kullarından seçtiği kimselere
miras kılmıştır. Onlardan kimileri nefislerine zulmederler, kimileri
orta bir yol izlerler, kimileri de hayırda yarışırlar.148 Kitab’a
inandığı ve onu hayat kaynağı bildiği halde, Allah’ın koyduğu
sınırları aşanlar kendi nefislerine karşı zâlim olurlar.
Müslüman olsun, inkârcı olsun; kim Allah’ın koyduğu sınırlara
tecavüz ederse, kim Allah’ın hükmünün dışında iş yaparsa o
zâlimdir.149 Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kâfirler
Allah’ın koyduğu ölçüleri, sınırları hiç tanımazlar, inanmazlar ve o
ölçüleri kaale bile almazlar. Zaten kim Allah’ın koyduğu hükümleri,
ölçüleri tanımazsa inkârcı olur. Bütün inkârcılar da zâlimdirler.
Mü’minlerden bazıları ise, Allah’ın koyduğu ölçüleri kabul etmekle
beraber, nefislerine karşı zulmederek o ölçüleri uygulamakta
hata yapıp günaha düşebilirler. Böyle yapanlar da ‘fâsık’ olurlar. 150
Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
Bu zâlimlerin hiç bir velileri (yardımcıları) ve şefaatçileri yoktur.
151 Zâlimler zulümlerine devam ettikleri ve kötü huylarından
vaz geçmedikleri için Allah (c.c.) onlara hidâyet vermez, yol göstermez.
152
Allah (c.c.) zâlimleri kesinlikle sevmez.153 Allah zâlimleri sevmediği
gibi, aynı zamanda onları lânetlemektedir.154 Onların sonları
gerçekten çok kötü olacaktır.155 Zâlimler için bir kurtuluş da
mümkün değildir. 156
145 7/A’râf, 23; 28/Kasas, 16
146 11/Hûd, 101; 43/Zühruf, 76; 3/Âl-i İmrân, 117; 16/Nahl, 33
147 3/Âl-i İmrân, 133-135
148 35/Fâtır, 32
149 2/Bakara, 229
150 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 766-771
151 2/Bakara, 270; 5/Mâide, 72; 40/Mü’min, 18
152 2/Bakara, 258; 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 28/Kasas, 50; 46/
Ahkaf, 10
153 3/Âl-i İmrân, 57; 42/Şûrâ, 40
154 7/A’râf, 44; 11/Hûd, 18
155 3/Âl-i İmrân, 151; 5/Mâide, 72; 42/Şûra, 21, 45
156 6/En’âm, 135; 12/Yusuf, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
Mü’minler zâlimlere sevgi besleyemezler, onları veli/dost kabul
edemez, onlara hiç bir konuda yardımcı olamazlar. Müslümanların
düşmanlığı da ancak zâlimleredir157.
Yukarıda belirtildiği gibi, müşrikler ve kâfirler zâlimdirler. Zaten
Kur’anî anlamda zulüm, bu iki tipin en önemli özelliğidir. Onlar,
bir şeyi ait olduğu yerden alır başka yere koyarlar. Onlardan
bir kısmı, azarak, haddini aşarak insanlara zulmeder, haklarını ellerinden
alır. Onlar, Allah’ın ölçülerini dinlemez, kendi hevâlarına,
kendi görüşlerine uyarlar. Onlar, karanlığın ve adâletsizliğin
reklâmcılarıdır.
Allah’a, çocuk isnat ederek, ortağı, eşi, yardımcıları var diyerek
iftira edenler,158 Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler,
Peygamber’e uymayan ve itaat etmeyenler,159 ilimsiz mürşidlik
taslayıp insanları saptıranlar,160 Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı halde
sırtını dönüp gidenler veya âyetleri reddedenler,161 yetim hakkı
yiyenler,162 Allah’a ait şahitlikten kaçanlar,163 aralarında hükmedilmek
üzere Allah ve Rasûlüne çağrıldıkları halde yüz çevirenler,164
Allah’ın âyetleriyle mücadele edenler,165 tevbe etmeyenler,166
müslümanları yurtlarından haksız yere çıkaranları dost bilenler,167
yahudi ve hırıstiyanları Allah’ın yasağına rağmen velî/dost
edinenler,168 Allah’ın âyetleriyle alay edenler,169 kâfirlikte direnen
ana babayı ısrarlı bir şekilde velî/dost edinenler170 zâlimlerdir.
Kur’an, mü’minlere zâlimler hakkında net bir tavrı emrediyor.
Zâlimler, insan, toplum, yönetim, hüküm hayatında ve evrende
dengeyi bozarlar. Haksızlık ve adâletsizliğe sebep olurlar. Onlar,
Allah’ın sevmediği kimselerdir. İslâm, zâlimlerin doğru yolu bulmalarının
metodunu çizdiği gibi, onlarla nasıl mücadele edileceğini
de göstermiştir. Ancak İslâm, onlara meyletmeyi, onları velî/
dost edinmeyi kesinlikle yasaklamaktadır: “Zulmedenlere meyil/eğilim
göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka veliniz
157 2/Bakara, 193
158 2/Âl-i İmrân, 94; 6/En’âm, 21, 93, 144; 29/Ankebût, 68; 61/Saff, 7
159 17/İsrâ, 47
160 6/En’am, 144
161 18/Kehf, 57
162 4/Nisâ, 10
163 2/Bakara, 140
164 24/Nûr, 50
165 29/Ankebût, 49
166 49/Hucurât, 11
167 60/Mümtehıne, 9
168 5/Mâide, 51
169 6/En’am, 68
170 9/Tevbe, 23
ZULÜM - ZÂLİM
- 33 -
yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.”171 Peygamberimize, “hangi
cihadın daha faziletli olduğu” soruldu. Buyurdu ki: “Zâlim bir sultanın
(yöneticinin) yanında hakk kelimesini konuşmaktır.” 172
Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
Mazlum, ‘zulm’ kelimesinden türemiştir. Zulme uğrayan, kendisine
zulmedilen demektir. Bilindiği gibi, insan bünyesinde ve tabiatta
dengeyi bozmak, itaat etmesi gerekirken etmemek, Allah’a
kulluk yerine başka tanrılara ibâdet etmek, bir kimsenin hakkını
vermesi gerekiyorken vermemek, bir kimseye baskı ve işkence
uygulamak, orta yolu izlemesi gerekirken haddi aşmak, günah
işleyerek kendi insanlık onuruna zarar vermek gibi şeyler birer
zulümdür.
Mazlum kavramı daha çok, baskı ve işkenceye uğrayan, kendisine
haksızlık yapılan kimse demektir. Mazlum durumunda olan,
aslında haksızlığı, baskıyı, cezayı hak etmemiş kimsedir. Ancak
adâleti uygulamayan, insanlara karşı istikbar eden ve onlara haksızlık
yapan, insanların haklarını zorla ellerinden alanlar başkasına
zulmederler ve onları mazlum konumuna getirirler.
Mazlum kimseler; zulme/haksızlığa uğramışlar, hakları gasb
edilmiş, müstaz’af durumuna düşürülmüş insanlardır. Öyle zavallı
bir duruma düşmüşlerdir ki, hakkını bile savunamayacak bir zayıflıktadırlar.
Mazlumların hakları zorla ellerinden alınmış, baskı ve
işkencelere uğramışlardır. Hak etmedikleri bir cezaya çarptırılmışlar
veya hakir görülüp hakarete uğrayarak haysiyetleri zedelenmiş,
zenginliklerine ve mallarına tecavüz edilmiştir.
Allah katında en büyük günahlardan biri zulm etmektir. “İyi
bilin ki Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.”173 Bu demektir ki insanların
mazlum konumuna düşürülmeleri en büyük günahlardan biridir.
Zulmün olduğu yerde mazlum da vardır, ama adâlet yoktur.
Adâletin olmadığı yerde insanlar haklarına kavuşamazlar, o yerde
huzur ve mutluluğun olması mümkün değildir.
İslâm’ın korunmasını istediği beş şey: -Din, Mal, Can, Nefis ve
Nesil emniyeti- kişi ve toplum hayatının temelidir. İnsan hakları
dediğimiz şeyler de bu beş şeyin etrafında toplanır. İnsan doğuştan
ve sonradan birtakım haklara sahiptir. Onlara bu hakları vermemek
zulümdür.
171 11/Hûd, 113
172 İbn Mâce, Fiten 20, Hadis no: 4012, 2/1330
173 11/Hûd, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
Zâlimlerin yüzünden nice mazlum acı çekmiş, perişan olmuş,
haklarından mahrum kalmıştır. Tarihte nice zâlimlerin yüzünden
kitleler ve fertler sayısız zulümler görmüşler, nice insanlar en temel
haklarından mahrum kalmış, nice insanların insanlık onuru
ayaklar altında çiğnenmiştir.
Günümüzde insan haklarından çok söz edildiğine şahit oluyoruz.
Bu elbette kötü bir şey değildir. Ancak, bir yandan da zâlimler
zulümlerine devam ediyor. İnsan haklarından söz edenler, zulüm
karşısında çifte standart uyguluyorlar. Güçlüler ve zenginler, fakirleri
ve zayıfları ezmeye devam ediyor. Zayıf ülkelerin mazlumlarını
pek savunan yok. Güçlü ülkeler kendi çıkarlarını savunan
zâlimlere arka çıkıyorlar. Mazlumlar kendi yandaşları değilse ilgi
göstermiyorlar.
Tarihî emperyalizm ve sömürgecilik, geçmişte çok zulümler işlemiş,
pek çok insanı mazlum yapmıştı. Bugün de o çirkin emperyalizm
ve sömürgecilik en vahşi bir şekilde devam ediyor. Yeryüzünde
bir yığın insan en temel haklarından mahrum yaşıyor.
Dünyanın bazı yörelerinde zenginler ve zâlim yöneticiler, kendi
vatandaşlarına baskı ve zulüm yapıyorlar. Böyleleri kendi halkına
zulmetmekten, onların haklarına tecavüz etmekten adeta
vahşi bir zevk alıyorlar. Bazıları, başka insanların vatanlarını, topraklarını,
evlerini işgal ve gasp ediyorlar, bu cinayetlerine karşı çıkanları
ya acımasızca sindiriyor, öldürüyorlar, ya da çeşitli yöntemlerle
susturuyorlar, onları terörist ilan ediyorlar. Bazıları da, devlet
ve makam imkânlarını kullanarak, rüşvet ve torpille, adamını bularak
başkalarının hakkına tecavüz ediyor, haklarını savunamayan
kimseleri mağdur edebiliyorlar. Bu sebeplerden dolayı niceleri
mazlum konumuna düşüyorlar.
İslâm, zulmün her çeşidini yasaklamakta; müslümanlara, bütün
zulümleri ortadan kaldırmak için çalışmalarını farz kılmakta;
mazlumlara arka çıkılmasını emretmektedir. Kur’an, zâlimleri
lânetliyor; adâleti yüce bir değer olarak ortaya koyuyor ve adâleti
ayakta tutmaları için müslümanlara çağrı yapıyor. 174
Müslüman, kimden gelirse gelsin zulme karşıdır. Mazlum kim
olursa olsun onun yanındadır. İslâm’a göre, zulmetmek haram olduğu
gibi, zulme uğramak da, zulmü kabullenmek de yoktur. Yani
haksızlığa râzı olmak, zulme ve zâlimlere ses çıkarmamak, onların
yaptıkları zulümleri seyretmek de câiz değildir. Zâlimlerle mücadele
etmek, onların zulümlerine engel olmak, hem mazluma bir
174 5/Mâide, 8
ZULÜM - ZÂLİM
- 35 -
yardımdır, hem de zâlimin düzelmesini sağladığı için ona da bir
yardımdır. İslâm’a göre mazlum, hakkı alınıncaya kadar güçlü ve
üstün insandır. Zâlim ise, mazlumun hakkı kendisinden alınıncaya
kadar en zayıf ve aşağı kimsedir.
Allah (c.c.) zulme uğrayanların (mazlumların) duasını kabul
eder. Onların duası ile Allah arasında bir perde yoktur. 175
Hz. Ali (r.a.) “Zulmün iki unsuru vardır, zâlim ve mazlum. Zâlim,
zulmettiği için; mazlum da zulme rızâ gösterdiği için zâlimdir” der.
Mü’minler zâlim de mazlum da olmamalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de de,
“Ne zulmedersiniz, ne de zulme uğrarsınız.”176 buyrulmaktadır. Şu halde
zâlimin zulmüne rızâ gösteren ve onu zulmünden alıkoymak
için ellerinden geleni yapmayan insanlar da zulümde ortaktırlar.
Allah, sözün bağrılıp çağrılarak söylenmesini hoş görmediği
halde, zulme uğrayanın bunu açıkça ve her yerde söylemesine izin
vermiştir. Bunun da ötesinde, mü’minleri överken, onların bir zulme
uğradıklarında elele verip yardımlaşarak zâlime karşı çıktıklarını
ve zulmü defettiklerini belirtir: “Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler,
Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıktan sonra yardımlaşanlar
başka.”177; “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez, ancak zulme
uğrayanlar hariç.” 178
Zulmün Cezası
Hakkın/doğrunun ve adâletin ölçülerini koyan Allah, zâlimleri
cezalandırmak suretiyle adâleti gerçekleştirmiş olur. Çünkü O,
Âdil-i mutlaktır. Zulmün cezası esas olarak âhirette verilecektir.
Çünkü bu dünya, ödül ve ceza yeri değil; imtihan yeridir. Hesap ve
mahkeme âhirette görülecek, hak edenlere cezaları orada verilecektir.
Ancak, bazı azgın zâlimlerin cezası dünyada verilmeye başlanır.
Çünkü cezası en çabuk ve hatta daha dünyada iken verilen
suçlardan biri ve en önemlisi, zulüm; özellikle başkalarına yapılan
zulümdür. Zulmün bazısı affedilebildiği gibi, bazısı da kesinlikle
azabı, hem de ebedî azabı gerektirir. Zulmün affı ise, tevbeye
bağlıdır. Zâlimlerin tevbesini kabul, Allah’a kalmıştır.179 Allah, insanların
zulümlerine rağmen onları bağışlayabilir. Cezalandırması
da çetindir.180 Zulmedenler, âhirette, yeryüzündeki herşeyi, azabın
175 Müslim, İman 7, Hadis no: 19, 1/50; Ebû Dâvud, Zekât 4, Hadis no: 1584,
2/104; Tirmizî, Zekât 4, Hadis no: 625, 3/21
176 2/Bakara, 279
177 26/Şuarâ, 227
178 4/Nisâ, 148
179 3/Âl-i İmrân, 128
180 13/Ra’d, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
fidyesi olarak vermeye râzıdır. Ama artık onların hiçbir fidyesi kabul
edilmez. 181
Günah işleyip kendisine yazık eden, nefsine zulmedenler, af
dilemeli, tevbe etmelidir: “Kim zulmettikten sonra tevbe eder ve halini
düzeltirse, Allah da tevbesini kabul eder.”182. “Ve onlar, bir fâhişe/kötülük
yaptıklarında veya nefislerine/kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp
günahlarından dolayı hemen tevbe, istiğfâr ederler. Zaten günahları
Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde
bile bile ısrar etmezler.”183 Bu tevbe ile affedilen zulüm, başkalarının
hukunun çiğnendiği, başkalarına karşı yapılan zulüm değildir. Bu
tür zulmün affedilmesi için, o kişinin hakkını helâl etmesi şarttır.
Allah, zâlimleri sevmediği 184 gibi, onlardan intikamını alır.185
“...Biz ahâlisi Zâlim olanlardan başkasını helâk edici değiliz.”186 Bu dünyada
helâke uğrayan Nûh kavmi, suda boğulmayla,187 Âd kavmi,
korkunç sesli azgın kasırgaya tutulmakla,188 Lût kavmi üstlerinden
taş yağmasıyla,189 Medyen halkı depremle190, Eyke’liler buluttan
ateş yağmasıyla,191 Firavun ve adamları suda boğulmakla192 helâk
olmayı hak etmişlerdir. Yoksa “Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” 193
Zâlimin Dünyada Cezalandırılması: Her zaman değilse de,
zâlim, başkasına yaptığı zulmünden dolayı, daha dünyada iken
ceza görür. Buna şu hadis delil olmaktadır: “Allah’ın, âhirete saklamakla
beraber, bağy ve sıla-i rahim gibi daha dünyada iken sahibine cezayı
lâyık gördüğü hiçbir günah yoktur.”194 Allah, bağy, yani zulüm ve
İslâmî yönetime karşı gelmek, bir de sıla-i rahim, yani başta anne
baba olmak üzere akrabalarla ilişkiyi kesmek gibi bir günahın cezasını
Allah esas olarak âhirete bırakmakla birlikte, işleyene âcilen
verdiği başka bir günahın cezası yoktur. “Mazlumun bedduasından
sakınma”yı emreden hadis de, bu cezanın âcilen verildiğini
hatırlatır.
181 10/Yûnus, 54; 39/Zümer, 47
182 5/Mâide, 39
183 3/Âl-i İmrân, 135
184 3/Âl-i İmrân, 40, 57
185 15/Hicr, 78-79
186 28/Kasas, 59
187 23/Mü’minûn, 28
188 23/Mü’minûn, 41
189 11/Hûd, 82
190 7/A’râf, 91
191 26/Şuarâ, 189
192 7/A’râf, 136
193 18/Kehf, 49
194 Ebû Dâvud; Avnu’l Ma’bûd, Şerh-i Sünen-i Ebî Dâvud, 13/244
ZULÜM - ZÂLİM
- 37 -
Fakat bu dünyevî durum; “her zâlim, daha dünyada iken hemen
cezalanır”, şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, zâlime mühlet
vermesi (imhâl), Allah’ın sünnetindendir. Onu cezalandırmayı ihmal
etmesi sözkonusu değildir; ama imhâl etmesi mümkündür.
Bazen onu dünyada cezalandırmaması, bizim bilmediğimiz, ama
Allah’ın bildiği, ona nimet verip zulmünü ve küfrünü arttıracak
fırsat vererek hak ettiği azabını artırması gibi bir hikmetten dolayıdır.
Veya o mazlum başkalarına zulmetmiştir de, düştüğü durum,
onun zulmünün bir cezası olarak karşısına çıkmıştır. Ya da Allah,
zâlimin ileride düzelip samimi bir tevbe edeceğini veya mazlumun
kendine zulmedenden ileride hakkını alacağını biliyordur.
Allah’ın zâlimin cezasını geciktirmesi veya âhirete bırakmasında
başka hikmetler de olabilir. Bütün hikmetleri kavramamıza imkân
yoktur. Ancak, zulüm, yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi, zulmü
yapana cezanın tez gelmesini sağlar. Zulme uğrayanın duası da
makbuldür; Ki o, çoğu zaman kendisine zulmedene âcil bir intikamla
beddua eder.
Allah, Bazen Bir Zâlimi Diğer Bir Zâlimin Üzerine Musallat
Ederek Cezalandırır: Allah’ın zulüm ve zâlimler hakkındaki bir
sünneti/kanunu da, bireyleri birbirine zulmeden bir toplumun
başına, yaptıklarının bir cezası olarak, zâlim bir yöneticiyi ve yönetimi
Mûsâllat etmesidir. “İşte kazandıkları (günahları)ndan ötürü
zâlimlerden bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız.”195 Dolayısıyla
Allah, zulmün cezası olarak, zâlimi zâlime Mûsâllat kılar, o
da onları zillet ve felâkete götürür. Nefsine zulmeden günahkâr
zâlim, halkına zulmeden zâlim yönetici ve ticaretinde insanlara
zulmeden hilekâr tüccar gibi bütün zâlimler bu âyetin tehdit eden
kapsamına girmektedir. Fahreddin Râzi, bu âyetin tefsirinde şöyle
der: Âyet gösteriyor ki, halk ne zaman zâlim durumda olurlarsa,
Allah onlara başka bir zâlimi Mûsâllat eder. Bu zâlim yöneticiden
(ve yönetimden) kurtulmak istedikleri zaman da zulmü terkederler.
Hadis-i şerifte: “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” buyrulmaktadır.196
“Zâlim, Allah’ın kılıcıdır. Yoldan çıkmış azgınları onunla cezalandırır; sonra
o zâlimden de intikamı alır.” Bu, zâlimler için bir tehdittir. Eğer zulmünden
vaz geçmezse, Allah ona diğer bir zâlimi Mûsâllat eder.
“De ki: ‘Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimlerden başkası
mı yok olur!” 197
Zâlimler Kurtulmazlar: Allah’ın zulüm ve zâlimler hakkındaki
sünnetinden birisi de, onların, âhirette kurtulmayacakları gibi,
195 6/Enâm, 129
196 Tefsir-i Âlûsi, 8/27
197 6/En’âm, 47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
dünyada da iflâh olmamalarıdır. “De ki: ‘Ey kavmim, gücünüz yettiğince
yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı yapıyorum. Yakında (dünya)
yurdu(nu)n sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak ki zulmedenler,
kurtuluş yüzü görmezler!” 198
Nice Kavim Kendi Zulümleriyle Helâk Olmuştur: Zulüm ve
zâlim konusundaki sünnetullahın biri de toplumların kendi zulümleriyle
helâk olmalarıdır. Bu kanunun izahı kabilinden Kur’an’da
pek çok âyet bulunmaktadır: “Böylece (hiç bir fert kalmamak üzere)
zulmeden toplumun kökü kesildi.”199; “Zâlimlerden başkası mı helâk
olur!”200; “...Zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk ettik, (onları
helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri
böyle cezalandırırız.”201; “(Halkı) zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından
da başka nice topluluklar vücuda getirdik.” 202
Zâlim Toplumların Helâkı İçin Belli Bir Ecel (Süre) Vardır: Zâlim
milletlerin yok olması için belli bir ecel söz konusudur. “Her ümmetin
takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri
kalırlar, ne de ileri giderler.”203 Zâlim milletler, belli bir süre yaşarlar,
sonra ecelleri gelir, yok olurlar. Tıpkı ömrünün müddeti bitip eceli
geldiğinde bir insanın ölüp yok olması gibi. Bunu şöyle izah etmek
mümkündür: Bir millet içerisinde zulüm, insandaki hastalık gibidir.
Hastalık, kendisi için takdir edilen sürenin bitiminden sonra hastanın
ölümünü hızlandırır. Bu sürenin bitimiyle artık onun ölüm
zamanı yaklaşmıştır. Aynı şekilde millet içerisinde zulüm, Allah’ın
ecel olarak bildirdiği belirli müddetin bitmesiyle yıkıma, yok olmaya
götüren zulüm mikroplarıyla o milletin helâkını hızlandırır.
Allah’ın milletlerin ecelleri için koymuş olduğu müddet, adâlet ve
zulüm gibi âmillere bağlıdır. Bütün zâlimleri cezalandırma hususunda
O’nun sünneti/kanunu böyledir. Bu her zaman için geçerli
bir kanundur. 204
Bir Devlet, Küfür İle Ayakta Durabilir Ama Zulümle Duramaz:
“Halkı sâlih ve muslih (ıslahatçı) olduğu halde Rabbin bir haksızlık ile memleketleri
(yıkıp) helâk etmez.”205 Bir devleti, yalnız küfrü sebebiyle
helâk etmesi, Allah’ın sünnetinden değildir. Fakat devlet, küfrüne
zulüm eklerse durum farklı olur.
198 6/En’am, 135
199 6/En’âm, 45
200 6/En’âm, 47
201 10/Yûnus, 14
202 21/Enbiyâ, 11
203 6/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49
204 Abdülkerim Zeydan, İlâhi Kanunların Hikmetleri, s. 150-158
205 11/Hûd, 117
ZULÜM - ZÂLİM
- 39 -
Devletin zulüm sebebiyle helâk olması konusunda Abdülkerim
Zeydan şöyle der: Aslında devletin zulmü bertaraf edip
mazlumları himaye ederek zâlimleri cezalandırması beklenir. O
yüzden zulmün en ağır ve en acı olanı, seni korumakla yükümlü
olandan gelen zulümdür. Zulmün bu ve diğer çirkin çeşitlerini bizzat
devlet uygular veya göz yumar, yahut yardımcı pozisyonunda
bulunursa, halkın zihninde kötü bir izlenim bırakır; devlet hakkında
var olan ümitleri korku ve endişeye dönüşür ve devlete olan
güvenleri sarsılır. Ayrıca bu durum, onları devleti önemsememeye,
idareyi zayıflatmaya, yönetimin devamından yana olmamaya ve
onu müdafa etmemeye sevkeder. Daha kötüsü, onları devletin
yıkımını, düşman istilâsıyla bile olsa yok olup gitmesini isteme
gibi bir düşüncenin kucağına atar. Sonra da lisan-ı halleriyle şöyle
derler: “Devlet, artık bizim için güven duyduğumuz, himaye
gördüğümüz, haklarımızın korunması konusunda huzur içinde
olduğumuz ve zâlimlerin düşmanlıklarına meydan verilmeyen büyük
bir ev durumunda değildir.” Zulüm, bilfiil devlet eliyle devam
ederse, zâlimler himaye görür, zulümleri örtbas edilirse, iş, devleti
kendilerine düşman gören insanlarla işbirliği yapıp devleti yıkmak
üzere harekete geçen mazlumlara kalır. Zulmederek halkını bu
hale düşüren, bu konuda zâlime yardımcı olan ve zulme engel
olmayan devletin durumu budur.” 206
Zulmün Cezasından Ümmeti Korumanın Yolları: Zulüm, ümmetin
helâkine sebep olunca, zulme râzı olmamak, zâlime karşı
çıkmak, zulmüne engel olmak, ona boyun eğmemek ve meyletmemek
şer’an vâciptir. Ümmet ancak bununla içine düştüğü zulmün
sebep olduğu helâkten ve hak ettiği cezaya çarpılmaktan
kurtulur.
Zulme Râzı Olmamak
Zulüm yapana zâlim, zulme uğrayana da mazlum denildiğini
hatırlayalım. Zulme rızâ da zulümdür. Bir zâlimin zulmüne engel
olmak için çalışmamak, susup oturmak, onun zulmüne ortak olmak
demektir. Zulümle mücadele yalnızca mazlumların görevi değildir.
İnsanlık onuru taşıyan, insan haklarının değerini bilen herkes
zulümle ve zulmün uygulayıcısı zâlimlerle mücadele etmelidir.
Kur’an, mü’minlere, zulme uğrayanlar uğruna mücadele etmeyi,
hatta savaşmayı emrediyor.207 Zulme karşı mücadele edenler
haklıdırlar ve onlara bir kınama yoktur. Ama zâlimler için en
206 Abdülkerim Zeydan, a.g.e. s. 161-162
207 4/Nisâ, 75
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
uygun cezalar vardır.208 Zulmedenler, tevbe edip zulümlerinden
vazgeçmedikçe ve hakları sahiplerine vermedikçe, kendileri için
bir kurtuluş yoktur. Zâlimin sonu kötü; zulmün sonu çöküştür. 209
Mü’minler, birbirlerinin dostu olan yahudi ve hıristiyanları
dost edinemez, onları dost edinen onlardandır. Allah zulmeden
kimseleri doğru yola eriştirmez.210 Mü’minlerle din uğrunda savaşanları,
onları yurtlarından çıkaranları ve çıkarılmasına yardım
edenleri dost edinmek haramdır. Onları dost edinen zâlimdir.211
Böyle olmayanlara iyi ve âdil davranılır, çünkü Allah iyi ve âdil
olanları sever. Mü’minler, küfrü imana tercih eden babalarını ve
kardeşlerini de dost edinemez. Onları dost edinenler, kendilerine
zulüm/yazık etmiş olurlar212. Zâlimin dostu yine bir zâlimdir.213 Allah,
zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü, diğer bir kısmına
Musallat eder. 214
İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık
edenlere karşı durulmalıdır.215 Bozgunculuğa engel olunmalıdır.
Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenlere uyanlar
suçludur.216 Cehennem görevlilerine; zulmedenleri, onlarla işbirliği
edenleri cehenneme atmaları emredilir: “(Allah, meleklerine
emreder:) ‘Zâlimleri, onların arkadaşlarını/işbirliği edenleri ve Allah’tan
başka tapmış oldukları putları toplayın. Onlara cehennemin yolunu
gösterin. Böylece onları tutuklayın, çünkü onlar suçludurlar.”217 Hz.
Peygamberimiz’e (ve dolayısıyla bütün mü’minlere) zâlimlerden
uzak durma emri verilmiştir: “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya)
dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan
uzak ol (meclislerini terk et). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan
sonra (hemen kalk) o zâlimler topluluğu ile oturma.”218 Zulmedenlerden
değil; Allah’tan korkmak gerekir.219 Zâlimlere yönelinmez,
mü’minlerin Allah’tan başka dostu yoktur, aksi halde yardım da
görmezler.220 Zâlimler için Allah’a başvuruda bulunulmaz. 221
208 42/Şûrâ, 42
209 6/En’âm, 135; 28/Kasas, 37
210 5/Mâide, 51
211 60/Mümtehine, 9
212 9/Tevbe, 23
213 45/Câsiye, 19
214 6/En’âm, 129
215 42/Şûrâ, 42
216 11/Hûd, 116
217 37/Saffât, 22-24
218 6/En’âm, 68
219 2/Bakara, 150
220 11/Hûd, 113
221 11/Hûd, 37); 23/Mü’minûn, 27
ZULÜM - ZÂLİM
- 41 -
Kur’an’ın insanlara gönderiliş sebeplerinden biri de, yaptıklarından
vazgeçsinler diye zâlimleri korkutmak ve tehdit etmektir. 222
Her gece yatmadan önce, Rabbimizle ahdimizi tazeliyor, Vitr
namazında Kunut duâlarıyla O’na söz veriyoruz: “Yâ Rabbi! Sana
karşı fücur işleyen günahkârları, zâlim ve fâcirleri hal’ edeceğiz
(makamlarından alaşağı edip indireceğiz). Onları terk edeceğiz.”
Mü’min, sözünde duran kimsedir; hele Allah’a verdiği sözden hiçbir
şekilde caymaz. Eğer bu konuda gücü yoksa, küfre boyun eğip
zillet içinde, ezilmiş ve müstaz’af olarak zâlimlerin emrinde ve
zulmünde yaşamaktansa Allah’ın geniş arzında daha müslümanca/
özgürce yaşayabileceği yere hicret etmelidir. Zulme uğratıldıktan
sonra, Allah yolunda hicret edenleri, Yüce Allah, dünyada
güzel bir yerde yerleştirir, âhiret ecri ise daha büyüktür223. Zulüm
beldesinden göç etmeyip, orada müstaz’af (zavallı/ezilen) olarak
yaşamayı da, kendine zulüm olarak adlandırır, bunların sorumlu
tutulacağını belirtir.224 Buna göre, zulme rızâ gösterip karşı çıkmamak
da bir çeşit zulümdür, zâlimle işbirliğidir.
Kur’an’ın savaşa izin veren (seyf/kılıç) âyetinin gerekçesi, zulme uğramaktır:
“Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme/haksızlığa
uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe
yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. Onlar, başka
değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından
çıkarılmış kimselerdir.”225 Savaş sırasında zulmedenlerden başkasına
düşmanlık yoktur. 226
Zulme karşı savaşmak, yalnızca zulme kendisi uğradığında gerekli
değildir. Yardım talebinde bulunan müstaz’afların yardımına, bir insanlık
borcu olarak koşulur: “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz!
Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip
çıkan gönder, bize katından bir yardımcı lutfet’ diyen zavallı erkekler,
kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Bu çağrıya
uymayıp, savaştan kaçmaya hakkınız yok). İman edenler Allah
yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda
savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; Şüphe
yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 227
Allah’a ve peygamberine itaatsizlik, zulmün görüntüsü ve isbatıdır.
Süpheşiz ki ölçüyü (hükmü ve ilkeleri) Allah ve Rasûlünden
222 46/Ahkaf, 12
223 16/Nahl, 41
224 4/Nisâ, 97
225 22/Hacc, 39-40
226 2/Bakara, 193
227 4/Nisâ, 75-76; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, s. 260-261
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
almayanlar, onların hükümleriyle hükmetmeyenler zulme mutlaka
bulaşırlar. “Bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Her kim Allah’a ve Rasûlune itaat
ederse, onu altından ırmaklar akan Cennetine kabul edecektir. Kim de
Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve O’nun sınırlarına (İslâm’ın ölçülerine)
tecavüz ederse, onu sonsuza kadar kalmak üzere ateşe atacaktır.”228
Allah’ın sınırlarına da ancak zâlimler tecavüz ederler. 229
Mehmed Âkif, zulme tepki hakkında şunları haykırır:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdımı, hatta boğarım,
Boğmasam da hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum.
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördümmü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım:
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu,
İrticâın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?” 230
Zâlime Karşı Tavır
Kur’an zâlimlere karşı mücadele etmeyi, yeri gelince de savaşmayı
meşrû, hatta olmazsa olmaz görüyor. Aslında, yeryüzündeki
savaşların, fitnelerin, karışıklıkların asıl sebebi zâlimlerin zulümleridir.
Onlara karşı insan onuru taşıyan herkesin mücadele etmesi
gerekir.231 Zulme rızâ göstermek, zâlimlerin yaptıklarına ses çıkar-
228 4/Nisâ, 13-14
229 65/Talak, 1
230 Mehmed Âkif Ersoy, Safâhat, s. 400
231 4/Nisâ, 75
ZULÜM - ZÂLİM
- 43 -
mamak da zulümdür. Kur’an, zâlimlerin yanlarında oturmayı bile
hoş görmüyor, yasaklıyor.232 Peki, onları benimseyerek, onlara yaltakçılık
yaparak, onlardan bir menfaat umarak, yaptıklarını onaylarcasına
onlarla birlikte olanlara, hele onlara yardımcı olan ve
onları çeşitli yollarla destekleyenlere ne demeli? Elbette onlar da
zâlimlerdendir.
İslâm’a göre zâlimin tanımı gayet açıktır: Allah’ın indirdiği
hükümlerle hükmetmeyen, o hükümleri uygulayarak adâleti sağlamak
bir tarafa, onları korkusuzca inkâr eden, onlara düşmanlık
yapan, o ilâhî ölçülerin hayata hâkim olmaması için her türlü
çabayı gösteren; bu inkârcı kafa yapısına sahip olduktan sonra
insanlara zulmeden, onların haklarını elinden alan, ya da onların
haklarına ulaşmalarına engel olan herkes zâlimdir.233 Bu zâlimler
Allah yolunun düşmanları oldukları gibi, insan haklarının da düşmanıdırlar.
Çünkü onlara göre kendi çıkarları ve keyifleri her türlü
hakkın üzerindedir. 234
İlâhî vahyin ve peygamberlerin en önemli hedefi, insan toplumunda
adâleti ikame etmektir. Kâinatın bütününde kaos değil;
uyum ve düzen hâkimdir. Oysa insan eli ve insan müdahalesi olan
doğada ve toplumda bozulmalara rastlamaktayız. İşte adâletin/
dengenin bozulması olgusuna zulüm, ilâhî dengenin korunmasına
da adâlet diyoruz. İnsanoğlu, tabiatı ve yaratılışı itibariyle iki
eğilimlidir. Bu yüzden adâlete de, zulme de meyledebilir. Rabbimiz,
insanı kaostan arındırarak tabiatı âhenkli bir şekilde insanlara
emanet etmiştir. İnsanın temel görevlerinden biri de, dengeyi
koruyarak bozulmayı, bozgunculuğu engellemektir. Çünkü dengeyi
bozmak, emaneti korumamaktır, yeryüzü halifeliğine uygun
davranmamaktır. Bilindiği gibi, insan toplumunda ilâhî hukuka
uygun davranmak adâlet; ilâhî hukuka/şeriate aykırı davranmak
ise zulümdür.
Müslümanlara, hayatın bütün alanlarındaki zulme karşı, ellerindeki
tüm imkânlarla mücadele etmeyi Kur’an emretmektedir.235
Bu mücadele, mü’minlerin toplu eylem gerektiren görevleridir.
O yüzden mü’minler cemaat ve teşkilât olmalı, her çeşit zulme
karşı tek vücut ve saf halinde bir araya gelip yardımlaşabilmelidir.
Kur’an’a inananlar, Kitab’ın insanlar arasında Allah’ın gösterdiği
gibi hüküm vermek ve yaşanmak, topluma hâkim olmak üzere
indiğinin bilincinde olmalıdırlar.
232 6/En’âm 68
233 5/Mâide, 45
234 Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 769-770
235 2/Bakara, 29; 31/Lokman, 20; 10/Yûnus, 55, 66
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
İnsanın yaratıldığı günden bu yana kesintisiz olan tek mücadele,
tevhidle şirk arasındadır. Bu, aslında adâletle zulüm arasındaki
mücadeleden ibarettir. Çünkü bu mücadelede müşriklerin safı
hep zâlimlerin yanıdır. Taşıdıkları şirk ve küfür hastalığının sonucu
olarak, müşrikler ve kâfirler, adâlet çağrısı yapan peygamberler ve
onların yolunu takip edenlerden rahatsız olmuşlardır. Bazen bu
rahatsızlıklarını haksız yere öldürmeye kadar götürürler. “Allah’ın
âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve
adâleti emreden insanları öldürenler (yok mu); onlara acı bir azabı müjdele!”
236
Müşriklerin bu tavırlarının evrensel olduğunu yakından gözlemleyebildiğimiz
bir tarih kesitinde yaşıyoruz. Sistemin asgari
ücret zulmünü, hukuk tanımazlığını, din emniyetini yok edişini,
irtica adıyla müslümanlara ve İslâm’a saldırmaları ve haksız kazancı
teşvik edişini, yargısız infaz ve öldürmeleri, kadın ve erkeklerin
iffetleriyle yaşama haklarını yok edişlerini, kamuya açık alanlarda
ve özellikle üniversitelerde başörtüsüne izin verilmemesini eleştirip
tepkisini ortaya koyanları hapis, işkence ve çeşitli zulümler
beklemektedir.
Allah’ın âyetlerini yalanlayanlara karşı hak ve adâleti ayakta
tutması gereken İslâm ümmeti, Kur’ânî akîde temelinde bir araya
gelerek yeryüzündeki zulmü ortadan kaldırmakla vazifelidir.
Kur’ânî akîde temelinde hareket eden, itidalli, orta yolu esas alan
bu topluluk, sayıları kaç olursa, imkânları ne olursa olsun, haktan
ayrılmadan bâtılla/zulümle mücadeleden geri durmamalıdır. Kendi
nefislerine ağır gelse de, kendi kişiliklerine karşı olsa da, ilâhî
gerçekleri savsaklamadan yürürlüğe koymalıdırlar. Hakkı hâkim
kılmaya çalışmak, zulmü engellemek, hakka uygun âdil hükümler
vermek, bu topluluğun vazgeçilmez bir ilkesi olmalıdır.
Mü’minler, temellerini Kur’an’da buldukları ilkelerle yeryüzünden
zulmü söküp atmalı, yerine adâleti ikame etmelidirler.
Adâleti ayağa kaldırma görevi müşrik ve münâfık gruplara bırakılamayacak,
ertelenemez aslî bir farîzadır. Adâletin gereğince
ikamesi, ancak temelini ilâhî hukuktan almasıyla mümkündür.
Şurası da unutulmamalıdır ki, beşer zihni adâletin net ölçülerini
belirleme ve her çeşidini tespit konusunda âcizdir. Günümüzde
neredeyse halkı müslüman olan bütün ülkelerde batı hukukunun
laik karakterinin işgalini görmekteyiz. Bu etki dolayısıyladır ki,
laik kurallar İslâmî adâletin gündeme gelmesini ve uygulanmasını
engellemektedir.
236 3/Âl-i İmrân, 21
ZULÜM - ZÂLİM
- 45 -
Şüphesiz Kur’an, insanlar arasında adâleti sağlamak için indirilmiştir.
Bu konudaki ölçüler gayet nettir. Mü’minler, insanlar arasından
çıkarılmış vasat/orta yolda bir ümmet olarak adâleti ikame
etmede tanıklık ve örneklik etmekle yükümlüdürler. Bunun gereği
olarak zâlimleri, fıtratına ve Allah’a ihânet edenleri dost tutmamak,
onlara taraf olmamak, yeryüzündeki zulmü/ haksızlıkları
ortadan kaldırmak, temel bir kulluk görevimizdir. 237
Toplumsal ve Siyasal Zulme Karşı Yardımlaşmak: “İnsanlar,
bir zâlimi görür, (önlemeye güçleri yettiği halde) ona engel olmazlarsa,
bundan dolayı hemen hepsi cezalanır.”238 Zulümden uzak yaşamak,
zâlime boyun eğmemek ve ona karşı direnmek, birey olarak engel
olamayacakları zulme karşı yardımlaşmak mü’minlerin İslâmî
kimlikleri açısından olmazsa olmazları arasındadır. “Bir zulüm ve
saldırıya uğradıkları zaman, birbirlerine yardım ederler.”239 Kurtubî, bu
âyeti şöyle açıklar: “Yani, zâlimler tarafından zulme mâruz kaldıklarında
teslimiyet göstermezler.”240 Sahih-i Buhâri’de İbrahim en-
Nehâî’nin şöyle dediği kayıtlıdır: “Ashab horlanmaktan, zelil bir
duruma düşürülmekten hoşlanmazlardı. Ama güçlü olduklarında
da af ederlerdi.” 241
Zulmedenlere Az da Olsa Meyletmek: Ümmeti helâke ve cehenneme
sürükleyen şey, sadece zulmü işlemek değil; aynı zamanda
zulüm işleyenlere az da olsa meyletmektir: “Sakın zulmedenlere
en ufak bir meyil duymayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka
dostunuz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez.”242
Zemahşerî, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Meyl etmenin yasaklığı;
zâlimlerin arzularına boyun eğmeyi, onlarla beraber olmayı,
sohbetlerine katılmayı, ziyaretlerinde bulunmayı, dalkavukluk etmeyi,
yaptıklarına rızâ göstermeyi, onlara benzemeyi, şekilleriyle
şekillenmeyi, övgüyü andıran ifadeler kullanmayı ve tasvip anlamı
taşıyacağı için onların süs ve giyimlerine özenip en küçük bakışı
bile kapsamaktadır. Rükûn, az bir meyil demektir. Âyette “zulmedenlere”
denilip de “zâlimlere” denilmemesinin inceliğini de
düşünmek gerekir. (Zulmü kendisine âdet edinenlere zâlim denir;
zulmü âdet edinmediği halde en ufak bir zulme yeltenene dahi
hafif bir meylin olmaması gerektiğine işaret edilmiştir.) 243
237 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz, 71, s. 38-41
238 Tirmizî; Tuhfetu’l Ahvezî Şerhu Câmiu’t Tirmizî, 8/423
239 42/Şûrâ, 39
240 Kurtubî 16/39
241 Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, 5/99
242 11/Hûd, 113
243 Tefsir-i Zemahşerî, 2/433
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
Zâlimlere meyleden onlardan olur. Zâlimlere verilen ceza,
ona da verilir. Bunları ateş cezasından kurtaracak dostları da
olmayacaktır. “Rabbimiz! Sen kimi ateşe koyarsan, artık onu rüsvay/
perişan etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.”244 Peygamber
Efendimiz’in zâlim yöneticilere yardımcı olma konusundaki hadisleri
meşhurdur: “Benden sonra birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır.
Kim onların yalanlarını tasdik eder ve yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı
olursa Benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse Benim
havzımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez
ve onlara zulümlerinde yardımcı olmazsa, o, Bendendir; Ben de onunla
beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında Bana ulaşacaktır.” 245
Zâlime Yardımcı Olmak: Bütün şekil ve türleriyle zâlime meyletmek
caiz olmadığına göre, zâlimin zulmüne yardım etmek haydi
haydi caiz olmaz. Zâlime yardım edenler, aynen onun gibi zâlim
olurlar. “Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse,
o kimse İslâmiyet’ten çıkmıştır.”246 Zâlim bir yönetici, çevresinin
ve yandaşlarının yardımıyla zulüm yapmaya imkân bulur, yoksa
yalnız kendisi bunca zulmün hakkından gelemez. Hangi şekliyle
olursa olsun, zâlime yardım câiz değildir. Çünkü bu, onu desteklemek,
zulmünü icrâ etmesine müsaade etmek demektir. Bu sebeple
zâlim yöneticiye azap geldiği zaman, aynı şekilde (bu zulümleri
onaylayan) yardımcılarına ve memurlarına da gelir. Çünkü onlar
da onun kadar zâlimdirler.
Nitekim Firavun’a gelen azap, avanesine de gelmişti. “Gerçekten
Firavun, Hâmân ve askerleri hatalıydılar/yanılıyorlardı.”247 Allah,
hepsini bu âyette “hata” vasfı ile bir araya getirmiştir. Hataları,
Firavun’un zulmetmesi, yardımcısı Hâmân ve askerlerinin de buna
yardımcı olmalarıdır. Bu sebeple azap Firavun’a inince, yardımcılarına
da inmişti: “Biz hem onu, hem de askerlerini yakaladık. Onları
denize atıp boğduk.”248; “Biz onu ve askerlerini tuttuk, denize attık; bak o
zâlimlerin sonu nasıl oldu!”249 Allah, hepsini “zâlim” olarak vasıflandırdı.
Firavun’a ve ona yardım ettikleri için askerlerine “zâlimler”
diyerek hepsini aynı azapla helâk ettiğini Rabbimiz haber vermektedir.
Zâlime Duâ Etmek: Zulmün devamına, zâlimin zulmüne
imkân bulacak tarzda yaşamasına duâ edilemez. “Zâlimin bekası
244 3/Âl-i İmrân, 192
245 Tirmizî; Nesâi; Tâc Tercümesi, c. 3, s. 106
246 Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
247 28/Kasas, 8
248 Zâriyât, 40
249 28/Kasas, 40
ZULÜM - ZÂLİM
- 47 -
için duâ eden kimse, Allah’ın mülkünde O’na âsi olunmasını istemiştir.”250
Süfyanu’s Sevrî; “Çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir zâlimi
görürsek ona su verelim mi?” diye soranlara: “Hayır!” cevabını
vermişti. “Ama ölür” denilince de, “Bırakın ölsün!” demişti.251 Allah
Teâlâ, Hz. Nuh’a; “Zâlimler için Bana duâ etme, hiç yalvarma!”252
ihtarında bulunmuştur.
Müslüman Cemaatin Zâlimlere Meyletmeye Benzer Davranışlardan
Sakınması: Müslüman cemaatin, iyi niyetle de olsa,
zâlimlere meyletme anlamı taşıyan davranışlardan son derece
kaçınması lâzımdır. Çünkü iyi niyet, bazen belli şartlar dâhilinde
sahibinden günahı kaldırsa da yanlışı doğruya; haramı helâle çevirmez.
Onun için, özellikle cemaat liderinin ve kadrosunun, zâlim
yöneticilerin arasında bulunması, onları tasvip etmediğini ilan etmeksizin
onlarla birlikte halkın önünde görülmesi, cemaatin zâlim
idarecilere dalkavukluk ettiği veya onları desteklediğinin intibaını
vererek insanları samimiyetlerinde şüpheye düşürücü davranışlarda
bulunması caiz değildir. Aksi halde onlar, kendi sorumluluklarına
cemaati de ortak ederler.
Müslüman cemaate düşen, halkın kusur ve yükümlülüklerini
ümmete göstermesidir. Halkın kusurları, zâlim idarecinin karşısında
susmak, eğilmek, ona meyletmek ve destek olmak suretiyle
zulmüne yardımcı olmalarıdır. İşte onların bu kusurları olmasa,
zâlim, yetkisini kötüye kullanmayacak ve zulmünü sürdüremeyecekti.
Müslümanlara düşen, zâlimi zulme götüren bütün sebepleri
ortadan kaldırmaya ciddi bir gayretle yükümlülüklerini yerine getirmektir.
Ayrıca, zâlim yöneticiyi onaylamama, ona olan fiilî hoşnutsuzluğu
hayata geçirmek için gerekli gücü oluşturma ve fiilen
zulmü ortadan kaldırma gibi sorumlulukları da yerine getirmesi
gerekir.
Allah, hayat kanunlarını ve toplum içerisindeki genel sünnetlerini
insanlar için devre dışı bırakmaz. Kaldı ki, onların durumları,
Allah’a Rasûlullah’tan ve O’nun arkadaşlarından daha
sevimli değildir. Allah onların çektiği eziyet ve Allah yolunda
karşılaştığı musibetleri, yeryüzünden zâlimleri ve tâğutları kaldırmak
için Allah’ın yardımına mazhar oluncaya kadar olağanüstü
fedâkârlıklarını bize anlatır. Müslümanların, tâğutları ve zâlim
idarecileri etkisiz ve yetkisiz kılmak için tüm güçlerini harcamaksızın
onlardan rahatsızlık duyarak yalnız “of!” çekip üzüntülerini
250 Beyhakî, Şuabu’l İman; Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
251 Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
252 23/Mü’minûn, 27
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
dile getirmeleriyle veya onların müslüman olduklarını delillendirip
durmalarıyla sorumluluktan kurtulamayacaklarını bilmeleri
lazımdır. Bazı insanlar kendileri evlerinde oturup, müslümanlıklarıyla
övünüp dururken, Allah’ın zâlim idarecileri yok etme gereğinden
bahsederler. İsterler ki, Allah meleklerini göndersin de
melekler onların yerine savaşsınlar, zâlim idareciyi bertaraf etsinler,
neticede onun şerrinden onları kurtarsınlar. Hayır! Yok öyle
şey! 253
En büyük zulüm şirk olduğuna254 ve en büyük zâlimin de müşrik
olduğuna göre, en vahşî zulmün bedenlere değil; ruhlara yapılan
olduğunu unutmamalıyız. Bedene yapılan zulüm, en kötü
ihtimalle, sadece dünya hayatını kaybettirdiği halde; ruhun hak
nizamdan mahrum bırakılması ise sonsuz mutluluğu kaybettirmek
demektir. En acımasız cânî, en büyük zâlim, insanları Allah’ın
dininden alıkoyanlardır. İslâm’ın bireysel ve toplumsal alanda
egemen olmadığı bir yerde adâletten bahsetmek abestir ve aldatmacadır.
Özel ve tüzel kişiliğin, bir kurumun veya yönetici bir grubun
şahsî veya toplumsal muâmelesinde âdil olma niteliği kazanabilmesi
için, her şeyden önce “müslüman” vasfına sahip olması
şarttır. Çünkü İslâm’sız bir statüye göre işleyen bir mekanizma ile
adâlet sağlanamaz ve dağıtılamaz. Nasıl bir hüküm verilirse verilsin,
mutlak surette zulüm işlenmiş olur. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler,
zâlimlerin ta kendileridir.” 255
İslâmsız insanın yaptığı her şey nefsine, icraatı da diğer insanlara
ve topluma zulümdür. Egemen durumda ve hüküm mevkiinde
ise, kâfir ve müşrik insanın varlığı bile zulümdür. Çünkü
bu insan, kendine yazık ederek kendini bozmakta, toplumu bozmakta
ve dünyayı fesada vermektedir.256 İslâm’da savaş, insanları
zorla dine sokmak için emredilmemiştir. Fitne ve zulmü ortadan
kaldırmaya çalışmak için savaş emredilmiştir. Dinlerini yaşama ve
dine dâvet konusunda müslümanlara engel olan, insanların hürriyetlerini
kısıtlayan güç odaklarına karşı savaşmak farzdır. Kur’an,
mazlumların, ezilenlerin, sömürülenlerin hakkını korumak için
müslümanlara mücadeleyi emreder. 257
253 Abdülkerim Zeydan, A.g.e. s. 165-174
254 31/Lokman, 13
255 5/Mâide, 45
256 Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, s. 70-71
257 4/Nisâ, 75
ZULÜM - ZÂLİM
- 49 -
“Bütün dünyayı verseler ve buna karşılık bir karıncanın ağzındaki
dâneyi almamı isteseler, bu zulmü yapmam!” 258
“Zulmün ve kötülüğün küçüğüne büyük nazarla bakmayan,
daha büyüğüne uğrar.”259
“Zâlimler için yaşasın cehennem!”
“Tükürün, zâlimlerin hayâsız yüzlerine!” 260
Zulme rıza göstermek, tepki göstermemek de zulümdür; fakat
zâlimlikle mazlumluktan birini tercih etmekten başka yol yoksa,
mazlumluğu tercih et!
“Mazlum olarak ölmek, zâlimce yaşamaktan daha hayırlıdır.”
“Zâlimin zulmü varsa, mazlûmun da Allah’ı var.
Etme zâlim bu zulmü, yarın Hakk’ın divanı var.”
“Sakın zulm ve cefâya mâyil olma;
İden bulur, meseldür; gâfil olma!”
“Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa;
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.”
“Zâlim olsa ne rütbe bî-pervâ; Yine bünyâd-ı zulmü bir yıkarız.
Merkez-i hâke atsalar da bizi, Kürre-i arzı patlatır çıkarız.”
“Muîn-i zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir.
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insafa hizmetten.”
Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ;
Tallahi le-kad âserekâllahu aleynâ.”
“Zâlim yenilince, bil ki, ‹mazlûmum’ der.
Bir fırsat bulsa zulmü tekrar eyler.
“Zâlimin yeme taâmın key sakın,
Semtine varma, ana olma yakîn.”
“Zulüm eken isyan biçer.”
“Âdilin hiddetinden değil; zâlimin tebessümünden kork!”
258 Hz. Ali (r.a.)
259 Hz. Ali (r.a.)
260 Said Nursi
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
“İnsanın dev kadar kuvvetli olması, fevkalâde bir şey, fakat bu
kuvvetini dev gibi kullanması, zâlimliktir.”
“Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.”
“Haksızlık etmek, iyi adamın elinden gelmez.”
“Cezâların en korkuncu, insanın haksız olduğunu anlamasıdır.”
“Eski haksızlığa boyun eğmekle bir yenisini dâvet edersin.”
“Zulm ile yapılan çabuk yıkılır.”
“Zulüm ile âbâd olanın âkıbeti berbat olur.”
“Zulüm ile dünya harab olur.”
“Zâlim, ettiğini bulur.”
“Zâlimin hasmı Allah’tır.”
“Mazlum eşeğe herkes biner.”
“Mazlumun âhı yerde kalmaz.”
“Mazlumların âhı, yeri göğü titretir.”
“Mazlumun âhı, yerde kalmaz, indirir şâhı.”
“Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.”
“Olmak istersen cihande eğer makbûl-i ins ü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin!”
“Mazlum ayağa kalkmadıkça zâlim diz çökmez.”
Onurlu insanların tavrı şu olmalıdır: “Kim olursa olsun mazluma
yardım etmek, kimden gelirse gelsin zulme karşı olmak.”
Kur’an’ın zâlimler hakkında tehdit edici bir uyarısı şöyle:
“Zulmedenler nasıl bir inkılâpla devrileceklerini (yakında) bileceklerdir!” 261
261 26/Şuarâ, 227
ZULÜM - ZÂLİM
- 51 -
Zulüm ve Zâlimle İlgili Âyet-i Kerimeler
A Zulüm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 289
Yerde): 2/Bakara, 35, 51, 54, 57, 57, 59, 59, 92, 95, 114, 124, 140, 145, 150,
165, 193, 229, 231, 246, 254, 258, 270, 272, 279, 279, 281; 3/Âl-i İmrân, 25,
57, 86, 94, 108, 117, 117, 117, 128, 135, 140, 151, 161, 182, 192; 4/Nisâ,
10, 30, 40, 49, 64, 75, 77, 97, 110, 124, 148, 153, 160, 168; 5/Mâide, 29,
39, 45, 51, 72, 107; 6/En’âm, 21, 21, 33, 45, 47, 52, 58, 68, 82, 93, 93, 131,
129, 135, 144, 144, 157, 160; 7/A’râf, 5, 9, 19, 23, 37, 41, 44, 47, 103, 148,
150, 160, 160, 162, 162, 165, 177; 8/Enfâl, 25, 51, 54, 60; 9/Tevbe, 19, 23,
36, 47, 70, 70, 109; 10/Yûnus, 13, 17, 39, 44, 44, 47, 52, 54, 54, 85, 106; 11/
Hûd, 18, 18, 31, 37, 44, 67, 83, 94, 101, 101, 102, 113, 116, 117; 12/Yûsuf,
23, 75, 79; 13/Ra’d, 6; 14/İbrâhim, 13, 22, 27, 34, 42, 44, 45; 15/Hıcr, 78; 16/
Nahl, 28, 33, 33, 41, 61, 85, 111, 113, 118, 118; 17/İsrâ, 33, 47, 59, 71, 82,
99; 18/Kehf, 15, 29, 33, 35, 49, 50, 57, 59, 87; 19/Meryem, 38, 60, 72; 20/
Tâhâ, 111, 112; 21/Enbiyâ, 3, 11, 14, 29, 46, 47, 59, 64, 87, 97; 22/Hacc, 10,
25, 39, 45, 48, 53, 71; 23/Mü’minûn, 27, 28, 41, 62, 94, 107; 24/Nûr, 54; 25/
Furkan, 4, 8, 19, 27, 37; 26/Şuarâ, 10, 209, 227, 227; 27/Neml, 11, 14, 44,
52, 85; 28/Kasas, 16, 21, 25, 37, 40, 50, 59; 29/Ankebût, 14, 31, 40, 40, 46,
49, 68; 30/Rûm, 9, 9, 29, 57; 31/Lokman, 11, 13; 32/Secde, 22; 33/Ahzâb,
72; 34/Sebe’, 19, 31, 42; 35/Fâtır, 32, 37, 40; 36/Yâsin, 54; 37/Sâffât, 22, 63,
113; 38/Sâd, 24; 39/Zümer, 24, 32, 65, 69; 40/Mü’min, 17, 18, 31, 52; 41/
Fussılet, 46; 42/Şûrâ, 8, 21, 22, 40, 41, 42, 44, 45; 43/Zuhruf, 39, 76, 76; 45/
Câsiye, 19, 22; 46/Ahkaf, 10, 12, 19; 49/Hucurât, 11; 50/Kaf, 29; 51/Zâriyât,
59; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 52; 59/Haşr, 17; 60/Mümtehıne, 9; 61/Saff, 7, 7;
62/Cum’a, 5, 7; 65/Talâk, 1; 66/Tahrîm, 11; 68/Kalem, 29; 71/Nûh, 24, 28;
76/İnsan, 31.
B Zulmün Zıddı Adâlet Anlamında “Adl” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 28 Yerde): 2/Bakara, 48, 123, 282, 282; 4/Nisâ, 3, 58, 129,
135; 5/Mâide, 8, 8, 95, 95, 106; 6/En’âm, 1, 70, 70, 115, 150, 152; 7/A’râf,
159, 181; 16/Nahl, 76, 90; 27/Neml, 60; 42/Şûrâ, 15; 49/Hucurât, 9; 65/Talâk,
2; 82/İnfitâr, 7.
C Adâlet Anlamında “Kıst” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 25 Yerde): 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 18, 21; 4/Nisâ, 3, 128,
135; 5/Mâide, 8, 42, 42; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 29; 10/Yûnus, 4, 47, 54; 11/
Hûd, 85; 21/Enbiyâ, 47; 33/Ahzâb, 5; 49/Hucurât, 9, 9; 55/Rahmân, 9; 57/
Hadîd, 25; 60/Mümtehıne, 8, 8; 72/Cinn, 14, 15.
D Zulüm Konusuyla İlgili Âyetler
a Zulüm İle Mülk Yaşamaz: 11/Hûd, 117; 14/İbrahim, 45.
b Allah Zulmü Yasaklamıştır: 16/Nahl, 90.
c Allah, Haksızlık Etmez: 3/Âl-i İmrân, 108, 182; 4/Nisâ, 40; 10/Yûnus, 44; 41/
Fussılet, 46.
d Zulme Karşı Koymak: 22/Hacc, 39.
e Zulme Karşı Birleşmek: 42/Şûrâ, 39.
f Kötülükle Nefsine Zulmedenler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân, 135; 5/Mâide,
51; 10/Yûnus, 44; 16/Nahl, 33; 49/Hucurât, 11.
g Zulmetmeyen Toplumları Allah, Zulüm İle Yok Etmez: 11/Hûd, 117; 28/
Kasas, 59, 29/Ankebût, 40; 30/Rûm, 9-10; 35/Fâtır, 43; 46/Ahkaf, 35.
E Zâlim Konusuyla İlgili Âyetler
a Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmeyenler Zâlimdir: 5/Mâide, 45; 61/Saff, 7.
b Allah’tan Yüz Çevirenler Zâlimdir: 32/Secde, 22; 61/Saff, 7.
c Zâlimler Hidâyete Eremezler: 9/Tevbe, 109; 61/Saff, 7; 62/Cuma, 5.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
d Zâlimlere Karşı Misilleme Yapmak: 42/Şûrâ, 40-43.
e Zâlimlerin Dostluğu Yoktur: 11/Hûd, 113.
F Zâlimlerin Cezasıyla İlgili Âyetler
a İnkâr Ederek Zâlim Olanlar ve Cezaları: 2/Bakara, 165, 254; 5/Mâide, 29;
6/En’âm, 33; 10/Yûnus, 39, 52; 11/Hûd, 19, 113; 14/İbrahim, 22; 19/Meryem,
72; 21/Enbiyâ, 29; 25/Furkan, 37, 207; 40/Mü’min, 52; 42/Şûrâ, 8,
21-22, 42; 68/Kalem, 12.
b Zâlimlere Verilen Mühlet (Süre): 11/Hûd, 100-102; 14/İbrahim, 42-43; 16/
Nahl, 61.
c Zâlimler Lânetlenmişlerdir: 7/A’râf, 44; 11/Hûd, 18.
d Zâlimler, Kurtuluşa Eremezler: 6/En’âm, 21, 135; 12/Yûsuf, 23; 28/Kasas,
37.
e Kıyamet Günü Zâlimler Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsterler:
14/İbrahim, 42-44; 25/Furkan, 27; 39/Zümer, 24.
f Mü’minlere Zulüm Yapanların Cezası: 85/Bürûc, 10.
g Allah, Zâlimlerin Kimini Kimine Mûsâllat Eder: 6/En’âm, 129.
h Allah, Zâlimleri Başarıya Ulaştırmaz: 2/Bakara, 258; 6/En’âm, 21; 14/İbrahim,
27; 46/Ahkaf, 10.
i Zâlimler, Allah’ın Rahmetine Eremezler: 2/Bakara, 124.
j Allah Zâlimleri Affetmez: 4/Nisâ, 168-169; 5/Mâide, 72.
k Allah’ın Azabı Zâlimleredir: 6/En’âm, 47; 11/Hûd, 100-102, 117; 22/Hacc,
45; 27/Neml, 52; 29/Ankebût, 40; 32/Secde, 22.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 322
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 65
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 148
4. Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 2, s. 395-396;
542-543
5. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 49-51
6. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 105-106
7. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. S. 421-422; 486-488
8. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Zulüm, Veli Ulutürk), Risale Y. c. 4, s. 285-289
9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 766-771; 783-790
10. Safahat, Mehmet Âkif Ersoy, İnkılâp ve Aka Kitabevi Y. s. 400
11. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 235-261
12. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 311-318
13. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 519
14. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 346-350
15. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 212-213
16. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 478-481
17. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 108-111
18. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 67-71
19. Kur’an’da İman Pskilolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 211-
219
20. Kur’an’da Karakter Eğitimi, Mûsâ Kâzım Gülçür, Işık Y. s. 26-28
ZULÜM - ZÂLİM
- 53 -
21. İlâhi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s.
146-174
22. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 177-180
23. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 221-230
24. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 433-489
25. Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y. s. 91-99
26. Kur’an’da Zulüm Kavramı, Ahmet Şişman, Beyan Y.
27. Zulüm, Mehmed Zahit Kotku, Seha Neşriyat
28. Vahye Göre Büyük Zulüm, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
29. Kur’an’a Göre Zulüm Açısından Allah ve İnsan, İsmail Karagöz, Çelik Y.
30. Kanunların Zulmü, Oğuz Özbek, Doğan Güneş Y.
31. İslâm ve Yürürlükteki Kanunlar, Abdülkadir Udeh, İİFSO Y.
32. Zulme Boyun Eğmeyenler, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
33. Zulme Karşı Direniş, Mustafa Ramazanoğlu, Şahsî Y.
34. Zulmü Alkışlayamam, Yener Karadeniz, Gonca Y.
35. Zâlimler İçin Yaşasın Cehennem, Zekeriya Usluer, Anahtar Y.
36. Peygamberimiz’e ve Ashabına Yapılan İşkenceler, Asım Uysal, Uysal Kitabevi Y.
37. Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
38. Zâlim Yahudi, Yusuf Yılmaz, Risale Y.
39. Devrimler Cinayeti, Burhan Bozgeyik, İttihad Y.
40. İnkılâb Kurbanları, Hüseyin Yılmaz, Timaş Y.
41. Kara Kitap, Eşref Edip, Abdullah Işıklar Kitabevi Y.
42. Son Devrin Din Mazlumları, NecipFazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
43. Yakın Tarihin Din Mazlumları, Mustafa Necati Bursalı, Vural Y.
44. Batının İslâm’la Kavgası, Asaf Hüseyin, Pınar Y.
45. Vahşi Batı, Sedat Cereci, Şule Y.
46. İslâm Dünyasını Saran Ateş Çemberi, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
47. İslâm’da Adâlet Kavramı, Macid Hadduri, Yöneliş Y.
48. Adl-i İlâhî, Murteza Mutahhari, İşaret Y.
49. Duygu Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 97-106
50. Zulüm Kavramı, Vahdettin Işık, Haksöz 70 (Ocak 97), s. 44-45
51. Büruc Suresi ve İşkence, Cengiz Duman, Haksöz 41-42 (Ağustos-Eylül 94) s.
66-68
52. Yeryüzünde İlâhî Adâleti Uygulama Görevi Mü’minlerindir, Fevzi Zülaloğlu,
Haksöz 71 (Şubat, 97
- 55 -
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
•
İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
•
İstikbâr Duygusu
•
Müstekbir
•
Müstekbirlerin İlki İblistir
•
Müstekbir Tipler
•
Müstaz’af
•
Müstekbir ve Müstez’af İlişkisi
•
Müstaz’af İnsan Grupları
•
Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
•
İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri)
•
İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
“Ve o zaman meleklere (ve cinlere): “Âdem’e secde edin!” dedik, İblis hâriç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve istikbâr etti (büyüklük tasladı, kibrine yediremedi), kâfirlerden oldu.” 262
İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
“İstikbâr”, kibir, kökünden türeyen bir kavramdır. ‘İstikbâr’ sözlükte büyüklenme, kendini büyük görme, böbürlenme, insanları küçük görme anlamlarına gelir. Kavram olarak istikbâr; Allah’a karşı kendini yeterli görerek isyan etme; Allah’ın hâkimiyetini reddetme, insanlara karşı kibirlenerek onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışıdır. Bir başka deyişle ‘istikbâr’; kendini büyük görerek inatçı bir şekilde hakk’ı kabul etmekten çekinmektir. Kur’an-ı Kerim’de isim ve fiil halinde 48 yerde geçer. Karşıtı olan istiz’âf ve müstaz’af kelimeleri ise 13 yerde geçmektedir.
Kibir, tekebbür ve istikbâr birbirine yakın anlamlara sahiptir. Bu kelimeler, ‘büyük olma’ anlamına gelen ‘kebüra’ kökünden türemiştir. Aynı kökten türeyen bütün kelimelerde büyüklük veya büyüklenme ile ilgili anlamlar vardır.
Kebir: Büyük,
Kebîra: Büyük şey, çoğulu ‘kebâir’,
Ekber: Daha büyük, en büyük,
Tekbîr, Allahu Ekber/Allah en büyüktür demek,
262 2/Bakara, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
Kibriyâ: Büyüklük, yücelik, ululuk; ki yalnızca Allah’a isnad
edilir, Allah’tan başka hiç kimseye bu sıfat verilemez,
Tekebbür: Büyüklenme, kibirlenme,
Mütekebbir: Kendini halkın en efdali, en üstünü sayan, kendinden
başka hak tanımayan anlamındadır. Bu sıfat da yalnızca
Allaha mahsustur. Çünkü bütün faziletler O’na aittir, bütün güç ve
kuvvet O’nun elindedir.
Müstekbir ise; büyüklenen, kibirlenen, kendini üstün gören
demektir.
İlk müstekbir, yani ilk büyüklük taslayan İblis’tir. O, Allah’ın
secde emri karşısında kibirlendi ve secde etmekten yüz çevirdi.263
“Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere) ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis
hâriç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve istikbârda bulundu/büyüklük
tasladı, böylece kâfirlerden oldu.” 264
“Âyetlerimizi yalanlayıp, onların karşısında istikbâra/büyüklenmeye kapılanlar,
işte onlar ateş halkıdır.”265
“Küfredenlere gelince; Âyetlerimiz size okunuyordu da, siz istikbârda
bulunup (karşılarında büyüklenip yüz çevirerek) mücrim bir topluluk oldunuz,
değil mi?” 266
“Ne zaman canınızın istemediği şeyleri söyleyen bir rasül gelmişse ona
karşı istkikbârda bulundunuz/büyüklük tasladınız.” 267
İstikbâr Duygusu
‘İstikbâr duygusu’, büyüklük kuruntusudur. İstikbâr edenlerin
hiç biri aslında büyük değillerdir. Onları büyük ve yüce yapacak bir
özellikleri de yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu kuruntusu
içerisindedirler. Allah (c.c.) şeytana soruyor: “Sen büyüklük
mü taslıyorsun (istikbâr mı ediyorsun) yoksa gerçekten sen üstün olanlardan
mısın?”268 Demek ki şeytanın yücelikle bir ilgisi yok. O kendinde
bir üstünlük gördü, büyüklendi ve Rabbinin emrini dinlemedi.
Bazı insanlar ellerindeki güçlerle, dünyalıklarla veya saltanatla
(devlet gücüyle) kendilerini üstün görürler. Allah karşısında kul
olduklarını unuturlar da kendilerini Allah’tan müstağni sayarlar
263 2/Bakara, 34
264 2/Bakara, 34
265 7/A'râf, 36
266 45/Câsiye, 31
267 2/Bakara, 87
268 38/Sâd, 75
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 57 -
(O’na ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı, Âhirete inansa bile,
yine kendilerinin kurtulacağını düşünürler. Çünkü onlar, ellerinde
her çeşit güç ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti inkâr
ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı olduğunu kabul ederler.
Sahip oldukları mal, çocuklar ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu
dünyalık ve güçle insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları
köleleştirmeye çalışırlar. İsteklerine kavuşmak için zorbalığa
ve zulme başvururlar. Böylece haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler.
Arzularını gerçekleştirmek yolunda hiç bir yasak ve günah
tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına göre yön
vererek ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve kullanmak
isteyerek Rabliğe yeltenirler.
Böyle kimselere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı zaman ‘bunlar
da neymiş’ der, alay eder ve aldırmazlar. Peygamberleri ve onların
yolunu izleyenleri dinlemezler. Allah’ın huzurunda secde yapmayı
kibirlerine yediremezler, ibâdet onların nefislerine çok ağır gelir.
Allah’ın hükümleri ve ilkeleri karşısında çok inatçıdırlar. Onlar aslında
hem hasta ruhlu insanlardır, hem de zayıf karakterlidirler.
Ancak zayıflıklarını haksız yere kibirlenerek kapatmaya çalışırlar.
Allah’ın âyetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten
‘istikbâr’ duygusudur. Aynı duygu; Allah önünde ibâdet
etmekten de hoşlanmaz. Diğer insanları küçümsemek, onlara
tepeden bakmak, onlardan tiksinmek, onlara hakeret etmek ve
onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında da istikbâr
anlayışı vardır.
Yeryüzünde zulme sebep olan, orasını ifsâd eden ve zayıfları
ezen kimseler de yine bu istikbâr duygusuna sahip olanlar ve bu
yüzden taşkınlık yapanlardır.269 İstikbâr sahibi müstekbirler, insanlara
karşı ‘bağy’ işlerler. Onlara karşı böbürlenip haksızlıkta bulunurlar,
onlara hükmetmeye kalkışırlar. İstikbâr sahiplerinin tipik
özelliklerinden biri de kendi ‘hevâ’larına uymalarıdır. Onlar, kendilerini
güçlü ve üstün gördükleri için ilâhî yasaları tanımazlar ve
akıllarına estiği gibi hareket ederler. İnsanlara kötülük yapmak
için başvurulan çeşitli hile ve kurnazlıkların arkasında istikbâr vardır.
270 Yeryüzünü zulüm ve kahırla dolduran ve kitleleri ezen ordular
da istikbâr ordularıdır.271
269 28/Kasas, 39
270 Bk. 35/Fâtır, 43; 31/Lokman, 7; 63/Münâfıkûn, 5
271 Bk. 28/Kasas, 39; 25/Furkan, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
İstikbâr duygusu/müstekbirlik, inkârcıların özelliğidir.272 Dünyada
Allah’a ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr edenler için alçaltıcı
bir azap vardır.273 Allah’ın âyetlerine karşı istikbâr edenlere
göğün kapıları açılmayacak, onlar deve iğnenin deliğinden geçinceye
kadar Cennet’e giremeyecektir. Onlar için Cehennem’de
ateşten yataklar hazırlanmıştır.274 Allah’a karşı ibâdet etmeye
istikbâr duygusu yüzünden yanaşmayanların sonları da cehennem
olacaktır. 275
Kullara yakışan, Rablerinin huzurunda ‘kul’ olarak haddini
bilmek, bulunduğu konumu doğru tesbit etmektir. Allah’ı tek rab
olarak bilip verdiği nimetlere şükretmektir. Güçsüz, zayıf, yaşamak
için başkasına muhtaç ve nihâyet ölümlü olan insanın kibirlenmeye,
iblis gibi Allah’a isyan edip karşı gelmeye hakkı yoktur.
İstikbâr edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler. Bu nedenle
Allah (c.c.) kesinlikle istikbâr edenleri sevmez. 276
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah (c.c.) şöyle
diyor: ‘Büyüklük (kibriya) elbisem, azamet (ululuk) da gömleğim (gibidir).
Kim bu iki şeyde benimle yarışırsa onu Cehennem’e atarım’.” 277
Kur’an-ı Kerim’de istikbârın tipik örneği Firavun’dur. O kendini
büyük, güçlü ve yıkılmaz saltanat sahibi görerek ilâhlığa kalkıştı,
Hz. Musa’nın davetinden yüz çevirdi. Hz. Musa’nın çağrısına uyarak
Allah’ın önünde secde etmeyi gururuna yediremedi. Allah’ın
hükmüne uymaya tenezzül etmedi.
Günümüzde büyüklük taslamanın (istikbârın) yansımalarını
her yerde görmek mümkün. Zenginler, makam sahipleri, koca
koca şirketleri ve fabrikaları olanlar, sistemler, devlet düzenleri,
uluslararası kuruluşlar, devlet yöneticileri, sultanlar, krallar, şöhrete
ulaşanlar ve daha niceleri ‘istikbâr’ ediyorlar. Allah’a ve O’nun
koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve büyüklük duygusu
içerisinde kendilerine ve diğer insanlara zulmediyorlar.278
Müstekbir
Yeryüzünde haksız yere istikbâr edenlere (büyüklük taslayanlara)
müstekbir adı verilir. Bunlar, kendilerinde bir üstünlük
272 7/A’raf, 36, 75-76; 28/Kasas, 76-77
273 46/Ahkaf, 20; 40/Mü'min, 60
274 7/A’râf, 40-41
275 40/Mü'min, 60
276 16/Nahl, 23
277 Ebû Dâvud, Libas 29, Hadis no: 4090, 4/59. Bir benzeri için Bk. Müslim, Birr
ve Sıla 136, Hadis no: 2620, 4/2023; Ibn Mâce, Zühd 16, Hadis no: 4174,
2/1397; Ahmed bin Hanbel, 2/248, 376, 414, 444
278 H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 317 vd.
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 59 -
olmadığı halde büyüklük duygusuna kapılıp, doğru yoldan çıkan
kimselerdir. Zayıf karakterlidirler, ama bu yönlerini insanlara karşı
böbürlenerek gidermeye çalışırlar.
Esasen Allah ‘ekber/en büyük’ olduğu için büyüklük hakkı da
O’nundur. ‘Kibriyâ/büyüklük’ sıfatına sahip olan sadece O’dur.279
Ancak, bazı insanlar bu gerçeği görmek istemezler. Ellerinde dünya
malı, biraz güç ve kuvvet vardır, belki de iktidar makamındadırlar.
Onlar, bu tür şeylere aldanarak büyüklük duygusuna düşerler.
‘Biz her şeye sahibiz’ anlayışı taşırlar. Sahip oldukları şeylerin
kendilerine yettiğini, Allah’a muhtaç olmadıklarını, her şeye güç
yetirebileceklerini varsayarlar. Bu duygular yüzünden yeryüzünde
haddi aşarlar, başkalarına hükmetmeye ve onları kullanmaya
yeltenirler. Kimileri ilâhlığa soyunur, rablik taslamaya başlar. Bu,
şüphesiz azgınlığın son noktasıdır.
Müstekbirler, zayıf bırakılmışları (müstez’af olanları) sömürürler.
Onların boyun eğmişlikleri üzerine iktidarlarını sürdürürler.
Onların emeği ve kanı üzerine saraylar yaparlar. Onların hizmetleri
ve kölelikleri sayesinde eğlence, zevk ve sefa içinde ömür sürerler.
Müstekbirler; zor kullanarak, zulmederek, hile ve tuzaklarla
insanlara üstünlük sağlarlar.
Kur’an’da ilginç bir örnek anlatılmaktadır:“Gökte olanlar, yerde
olan yürüyenlerden bir kısmı ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar
asla istikbâr etmezler (büyüklük taslamazlar).”280 Hâlbuki müstekbirler,
Allah’ın âyetlerine karşı kibirlenirler ve onları yalanlarlar.281 İçlerinde
sakladıkları büyüklenme hastalığı yüzünden Allah’a kulluktan,
O’na itaat etmekten yüz çevirirler.
Müstekbirlerin İlki İblistir
“Allah, ‘Ey İblis! Iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan
nedir? İstikbârda mı bulundun (büyüklük mü taslıyorsun) yoksa gerçekten
yücelerden mi oldun?’ dedi. İblis, ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni
ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi.” 282
Yeryüzünde İblis’in yolunu izleyip onun gibi büyüklenmeye
kalkıp, Allah’a itaatten yüz çeviren zalimlere Allah, devamlı uyarıcılar
(peygamberler) göndermiştir. Peygamberler onları Allah’a
davet etmişler, tuttukları yolun yanlış olduğunu anlatmaya çalışmışlardır.
Ancak peygamber olarak gönderilen kimselere ilk karşı
279 45/Câsiye, 37
280 16/Nahl, 49
281 7/A’râf, 36
282 38/Sâd, 75-76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
çıkanlar halk arasında mal ve makam sahibi müstekbirler olmuşlardır.
“Bir peygamber size canınızın istemediği bir şeyi getirdiği zaman
istikbâr etmediniz mi (büyüklük taslamadınız mı)? Kimini yalanlıyor, kimini
öldürüyordunuz.” 283
Bu müstekbirler, peygamberlerin davetlerini, ellerindeki
malları ve makamları koruma için reddediyorlardı. Çünkü sahip
oldukları konum, onlara insanları sömürme, onlara hâkim olma
imkânını veriyordu. Müstekbirler, Peygamberlerin davetine her
yola başvurarak karşı koymaya çalışırlar. Gelen peygamberi ve
onun davetini yalanlarlar, peygamberi kendi memleketinden sürerler,
kimilerini de öldürmeye kalkışırlar.
İslâmî dâvet, insanlar arasında haksız sınıflaşmayı, sömürüyü,
soy sop veya mal ve makam üstünlüğünü, zulmü ve baskıyı yasaklıyor.
Adâleti ve insanlar arasında eşitliği getiriyor. Üstünlüğün
takvada ve diğer insanlara iyilik yapmada olduğunu bildiriyor. Fakat
müstekbirlere göre kendileri ya mal, ya makam, ya güç, ya da
soy bakımından en üstündürler. Müstekbirler, mutlak hâkimiyetin
Allah’a ait olduğunu kabul etmezler. Onlar Tevhid Kelimesindeki
gerçeği reddederler. “Onlara lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur)’
denildiğinde şüphesiz istikbâr ederler (büyüklük taslarlar).” 284
Onlar, insanları ezmek için her yolu caiz görürler. Emirleri altına
aldıkları insanları zayıf bırakırlar (müstez’af yaparlar) ve onları
istedikleri gibi yönlendirirler285. Onlar, kendilerinde olan güzel
özelliklerden dolayı değil; ellerindeki makam, mal, güç gibi dünyalıklar
yüzünden insanlardan üstün oldukları anlayışındadırlar286.
Onlar, kendi otoritelerine, düzenlerine ve fikirlerine karşı gelen
hiç bir kimseden hoşlanmazlar. Kendi düzenlerini yıkacak her
çabayı yok etmek için uğraşırlar. Onlar, Allah’ın peygamberlerle
gönderdiği dine inanmamak için her türlü bahaneyi bulurlar, imanı
ve iman edenleri küçümserler. 287
Müstekbirlik; zulüm, bağy ve tuğyan sonunda ortaya çıkan bir
vahşettir. Her müstekbir, haksız yere kibirlenen, gururlanan ve insanlar
üzerinde kayıtsız şartsız hüküm sürmek isteyen isyankârdır.
“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri/müstekbirleşenleri, âyetlerimi anlamaktan
çevireceğim.”288 Müstekbirlik, Allah’a ait olan bir yetkiyi
ve hakkı kendi kudreti ve iradesi altına almak niyetini hayatına
283 2/Bakara, 87
284 37/Saffat, 35
285 31/Lokman, 6
286 41/Fussilet, 15
287 46/Ahkaf, 11
288 7/A’râf, 146
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 61 -
ve davranışlarına dayanak kıldığından ilâhlık dâvâsına kalkışmak
demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, isterse söylemesin,
istikbâr ilâhlık iddiası demektir. Müstekbirlerin amacı, Allah’ın
yerine kendilerinin insanların hayatına hükmetmesidir. Müstekbir
bu gayesini gerçekleştirmek için, insan neslini, bitkileri ve hayvanları
tüketecek kadar fesadını yaygınlaştırabilir.289
Her müstekbir, hem kâfir ve hem de zâlimdir. Şeytan, kibirlendi
ve kâfir oldu. Ancak kâfirlikten önce müstekbir oldu.290
Kâfirliğin yolu istikbârdan geçmektedir. Allah’a karşı baş kaldıran
ve Allah’ın kanunlarını beğenmeyen herkes müstekbirdir. 291
Müstekbirler insanlar arasında sayıca azdırlar. Ancak dünyaya
aşırı bağlıkları nedeniyle, Allah’tan çok kendilerinden korkan
zayıf, güdülmeye hazır, tepkisiz yığınların boyun eğişlerinden
yararlanırlar. Müstekbirler tarafından çeşitli oyunlarla, baskı ve
tuzaklarla sindirilen geniş halk kitlelerindeki bu korku, istikbâr
edenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Köleliği ve sürünmeyi kader
bilen kimseler, başlarına kim gelirse gelsin, ne olursa olsun ses çıkarmazlar.
Bulabildikleri küçük dünyalıklar onların sesini kısmaya
yeter.
İslâm, bu müstekbir mantığını ve ahlâkını tanıyıp ona düşmemeyi
tavsiye ediyor. Ayrıca, yeryüzünde haksız yere istikbâr edip
insanları sömüren, onlara baskı uygulayan ve haklarını ellerinden
alan müstekbirlere karşı durmayı da öğütlüyor. Bu karşı koyuş ‘Allah
adının büyüklüğü- Allahü ekber’ ve Tevhid kelimesindeki şuur
ile olabilir.
Müstekbir Tipler
Kur’an, hayalî insan tipleri çizmiyor. Müstekbirler soyut varlıklar
değillerdir. Onların bir kısmı tarihte yaşamış, bugün de yeryüzünün
her tarafında olabilecek kimselerdir. Müstekbir kafa
yapısına ve tavrına sahip sayısız örneği çevrenizde görebilirsiniz.
Zenginliğin ve makamların şımarttığı niceleri vardır ki; hem başkalarına
zorla tahakküm ederler, hem toplumun huzurunu bozarlar,
hem de kendilerini ağırdan satarlar. Herkesin kendi emirleri
altında, bütün geçim kaynaklarının kendi kontrollerinde olmasını
isterler.
Fertler müstekbir olduğu gibi, düzenler, kavimler, meclisler
de müstekbir olabilir. İslâm’ın dışındaki bütün sistemler müstekbir
289 28/Kasas, 4
290 Bk. 2/Bakara, 34
291 Bk. 45/Câsiye, 8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
kabul edilir. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zâlimlerin
ta kendileridir.”292 Her beşerî ideoloji, Allah’a baş kaldırıp Allan’ın
hüküm ve kanunlarını beğenmeme sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bunun için komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve diğer izmler müstekbirdir.
Bugün bazı ülkelerde yürürlükte olan zulüm düzenleri tipik
‘istikbar’ örneğidir. Zengin ülkelerin kendi aralarında kurdukları
birlikler, ürettikleri politikalar dünyayı daha iyi kontrol altında
tutma, daha iyi sömürme amacına yönelik değil midir? Birçok
uluslararası teşkilat ne işe yaramaktadır? Bu teşkilatlar zulme
uğrayanlara yardım etmeyi beceremezken, karar almak üzere bir
araya gelemezken; çıkarları sözkonusu olunca dünyayı nasıl da
ayağa kaldırıyorlar? ABD’nin ve pek çok batılı ülkenin bu anlamda
müstekbir olduğu açıktır.
Bazı ülkelerdeki diktatörlerin, sulta ve despot yönetimlerin
kendi halklarına ve ilâhî vahye karşı tutumları; müstekbirlerin karakterlerini
göstermektedir. Onlar, kendi saltanatları ve çıkarları
için zulümden ve baskı yapmaktan geri durmazlar. Kendi menfaatleri
uğruna halklarının haklarına tecavüz ederler. İktidarlarını
sürdürebilmek için her yola başvururlar. Allah’ın insanlar için koyduğu
ölçülere kulak asmazlar.
Bütün müstekbirler, Allah’a itaat etmekten, O’nun önünde
boyun eğmekten yüz çevirirler. Allah’ın hükümlerini ve âyetlerini
dikkate almazlar. Çünkü kendilerini güçlü görürler, büyüklük taslarlar.
293
Kur’an’da şeytanın ve kâfirin önemli bir özelliği olarak anlatılan
istikbâr/büyüklük taslamak, çeşitli şekillerde tezâhür edebilir.
Bir kişinin ya da grubun, toplumun diğer birey ve kesimlerine
karşı kibirlenip gurura kapılmaları ve onlarla ilişkilerini kendi
büyüklükleri temelinde sürdürmek istemeleri şeklinde olduğu
gibi, toplumun büyük bir kısmının, azınlığa karşı veya Kur’an’da
belirtildiği şekliyle peygambere ve müslümanlara karşı büyüklük
taslaması ve onları küçük görmeleri şeklinde de tezâhür edebilir.
Bir başka büyüklenme biçimi ise, bir toplumun veya devletin, başka
bir topluma üstten bakması, kendini efendi, öbürünü hizmetçi
görmesidir. Bütün bu özellikler, istikbâr kapsamındadır. Tarih
boyunca olduğu gibi, bugün de birçok toplumda her üç istikbâr
türünü görmek mümkündür.
292 5/Mâide, 45
293 A.g.e. s. 467 vd.
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 63 -
İstikbâr psikolojisinde aşırı önyargılılık, tarafgirlik, bencillik,
bağnazlık, yeni görüşlere açık olmamak gibi özellikler bulunur.
Dolayısıyla, büyüklenen insanın ayırıcı özelliği, onun objektif görüşten
uzak durmasıdır. Bu uzaklığın nedeni, kibir ve gururdur. Bu
psikolojiyle inanmadıkları içindir ki, Kur’an, kâfirleri müstekbir
olarak adlandırmakta294 ve küfrün kaynağının büyüklenmek olduğunu
belirtmektedir.
İstikbâr ve müstekbirin olduğu toplumlarda bir ezenle bir
ezilenin olması, yani ezen/sömüren ve ezilen/sömürülen şeklinde
iki sınıfın oluşması kaçınılmazdır. Nitekim Kur’an, müstekbirlerden
söz ettiğinde, karşıtı olarak müstaz’aflardan da söz eder.
Âyetlerde ele alınış biçimiyle Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri,
güç, yetenek ve becerileri kendilerinden sayarak başka insanların
boyunlarına binen müstekbirlerin diğer insanlara karşı davranışlarına
istiz’af (zayıf görme), zayıf görülen insanlara da müstaz’af
denmektedir. 295
Müstekbirler, toplumun zayıf kimselerini ezer, zayıf olmayan
kitleleri zayıf bırakmak için onlara ekonomik ve siyasî baskı yaparlar.
296 Peygamberlerin dâvetleri onların kaçışlarını arttırırken297,
müttakîler ve mü’min müstaz’afların imanını arttırmıştır. Müstekbirler,
rasüllerin tehditlerini ve uyarmalarını alayla dinlerler298 ve
peygamberlere (ve mü’minlere) “ya dinimize girersiniz, ya da sizi
şehirden çıkarırız” derler.299 Onlar için verilen her ikaz, kendileri
için eğlencedir300. Dâvete kulaklarını tıkar, hiçbir şey duymamış
gibi davranırlar. Küfür örtüleri hidâyete ulaşmaları için engel teşkil
eder.
Allah’ın azabına aldırış etmeyen bu sömürgen kimselerin yanılgısı,
aslında gücü olmayan şeytanın emrini dinlemeleridir.301
Mücadele saflarında şeytanın tarafını tutması, kendisinin zayıf
olduğunun en açık alâmeti iken, mal ve evlât çokluğuyla övünmesi302,
müstekbirlerin paranoyak kimseler olduğunu da düşündürüyor.
Onlar hastadırlar, zayıftırlar. Çünkü halkın tevhîdî bilince
ulaşmasından korkmaları ve bunun da kendilerinin sonu olduğunu
bilmeleri, müstekbirleri gece gündüz hile ve desise kurmaya
294 16/Nahl, 22-24
295 Ejder Okumuş, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, s. 122-123
296 7/A’râf, 75
297 71/Nuh, 6
298 7/A’râf, 77; 21/Enbiyâ, 2
299 7/A’râf, 88
300 21/Enbiyâ, 2
301 14/İbrahim, 22
302 41/Fussılet, 15
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
yöneltmiş ve insanların Allah’a şirk koşmalarını emretmeye başlamışlardır.
Kur’an, müstekbirlerin karakter yapılarını anlatmaktadır ki,
her dönemde ve her coğrafyada yaşayan insanlar, mücadelelerinde
bir konum belirlesin ve karşılaştıkları sorunları çözebilsin.
Kur’an’da anlatılan müstekbir ifadesi, eski dönemlere ait tarihsel
bir olgu değil; tüm zamanlar için kullanıbilen bir ifadedir.
Bugün mazlum ve mahrum bırakılmış, ezilmiş ve sömürülmüş
halklara zulmeden tâğûtî sistemlerin Kur’an’da anlatılan müstekbir
portresinden ne farkı vardır? Kaldı ki, biz müstekbiri asıl
bugün tanımlamakla mükellefiz. Yaşadığımız hayat şartlarını tüm
acımasızlığıyla ağırlaştıran, fıtratımıza uygun İslâm sisteminin kurulmaması
için var gücüyle çalışan, Allah’ın diniyle alay eden düzen
ve işbirlikçileri, Kur’anî ifadeyle müstekbirlerden başka bir şey
değildir.
Rasüllerin mirasçısı olan mü’minleri sevmemek, onlarla alay
edip onları ezmeye ve sömürmeye çalışmak, müstekbir olmanın
en açık ifadesidir. Vesvesesini şeytandan alan, halkın üzerinde görünmez
bir baskı oluşturan ve gece gündüz kurduğu desiselerle
insanları rablerine karşı isyana ve küfre çağıran medya, müstekbirlerin
Kur’an’da ifadesini bulan mü’minlerle alay etme misyonunu
eksiksiz yerine getiriyor. 303
Müstaz’af
‘Müstaz’af’, ‘za’af’ kökünden türemiştir. ‘Za’af’, kuvvetli olmanın
zıddıdır, zayıf oldu demektir. Za’af sahibi kimseye, yani kuvvetli
olmayana ‘za’if’ denilir ki, Türkçede ‘zayıf’ şeklinde söylenmektedir.
‘Za’af’, bedende, nefiste, akılda, düşüncede, bir şeyin
nitelik ve niceliğinde olabilir. Kişinin bulunduğu statüde, bilgi ve
görüşlerde de olabilir. ‘Müstaz’af’, ‘istaz’afe’ fiilinin fail ismidir.
‘İstiz’af’ sözlükte, zayıf görmek, zayıf bırakmak, zayıf bir hale getirmek,
zillete düşürmek (aşağılamak) demektir.
Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerle şımaran, kibirlenip
‘müstekbir’ olanlar, bazı insanların boyunlarına binerek onlara
karşı zalimce davranırlar, onları aşağı görürler. Onlara hükmedebilmek
için onları zayıflatmanın yollarını ararlar. İşte müstekbirler
tarafından aşağı görülüp, sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere
‘müstez’af’ denilmektedir.
303 Eşref Altaş, Haksöz, sayı 44, s. 41
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 65 -
Müstekbir ve Müstez’af Ilişkisi
Müstez’af’ı iyi tanımak için ‘müstekbir’leri iyi bilmek gerekir.
Çünkü bu iki kavramın kullanılış yerleri ve durumları birbiriyle ilgilidir.
Allah’tan gelen vahyin ve bu vahyi tebliğ eden peygamberlerin
karşısına hep ‘müstekbir’ tipli insanlar çıkmışlardır. Onlar,
Allah’ın peygamberlerinin davetine uyan müstez’afları aşağı
gördüler, onlara zulmettiler ve girdikleri yoldan çevirmeye çalıştılar.
Kur’an, İlâhî davete uyanlar ile ona karşı çıkanları ‘müstez’afmüstekbir’
bağlamında değerlendiriyor. Allah (c.c.), kendi davetine
uyup kendi doğru yoluna giren ve asla müstekbirlere boyun
eğmeyen müstez’afların yanında yer alıyor. Onları yeryüzüne ‘halife’
(imam) yapmakla müjdeliyor. 304
İslâm’ın ilk dönemlerinde Mekke’de, Hz. Muhammed’in davetine
uymaktan başka suçu olmayan fakir ve güçsüz müslümanlar,
Kur’an’da haber verilen bu müstez’afların örneklerindendir. Onlar,
o günün müstekbirleri olan Mekke devletinin ileri gelenleri
tarafından zulme uğruyorlar, işkenceye tabi tutuluyorlar, horlanıp
aşağılanıyorlardı. Mekke’li müşrikler, onlara karşı kibirleniyorlar,
gücün ve iktidarın kendilerinde olduğunu hesaba katarak, emirleri
altındaki insanların neye inanacaklarına dahi karışıyorlar, kendi
dinlerinden veya ideolojilerinden çıkanlara zulmedip baskı uyguluyorlardı.
İslâm toplumu dışındaki bütün cahili toplumlarda, baskı uyguluyanlar
ile baskı uygulananlar, yani kendilerini her bakımdan
üstün sayanlar ile onların halk dediği zayıf bırakılmışlar bulunur.
Modern toplumlarda bunu farklı bir biçimde görmekteyiz. Modern
toplumlarda zenginler ve fakirler sınıfı, yönetilenler ile yönetenler
sınıfı, yüksek tabaka ile alt ve orta tabaka grupları bulunmaktadır.
Kendilerini biraz yukarı statüde görenler, Kur’an’ın
anlattığı ‘istikbâr’ sınıfına girerler.
Câhiliye toplumlarında güç ve imkânları ellerinde tutanlar diğerlerine
karşı üstünlük sağlamaya, onları etkileri altına almaya
çalışırlar. Bu güçlüler zamanla ‘istikbâr’ ederler ve insanı gütmek,
sömürmek, kullanmak veya istedikleri gibi yönetmek için onları
‘müstez’af’ hale getirirler. Müstez’aflar, müstekbirler tarafından
kahır altında tutulan, hor ve zelil yapılan, zayıf bırakılan kimselerdir.
Bu zayıf bırakmanın en önemli sebebi müstekbirlerdeki haksız
kibir ile insanları istedikleri gibi yönetme arzularıdır. 305
304 7/A’râf, 137
305 H. K. Ece, a.g.e. 470 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Dünyanın günümüzdeki yapısı içerisinde, zayıf bırakılmış
mustaz’af kitlelerin, kendilerini ezen zorbalara karşı mücadelesi,
ancak müstaz’af halkın tevhîdî bilince sahip olmalarıyla mümkün
olacaktır. Hak ve bâtılı birbirinden ayıramayan müstaz’aflar, müstekbirlerin
hilelerine kurban gidecek306 ve böylesi müstaz’afların
Allah’ın huzurunda şikâyetleri de bir anlam ifade etmeyecektir. 307
Kur’an’da bize anlatılan müstaz’af–müstekbir mücadelesinin
şartlarını bilmemek, bizi bu mücadelede amellerimizi bâtılın pisliğinden
uzak tutacak ve amellerimize bâtılın karışmasını önleyecek
bir bilinçten mahrum bırakacaktır. Rabbimiz, kitabında nebevî
mücadelenin nasıl olması gerektiğini boşuna anlatmamış, bilâkis
onları okuyalım, üzerlerinde düşünelim ve günümüz mücadelesine
ışık tutalım308 istemiştir. Tâğûtî sistemleri ayakta tutan kimseler,
güçsüzlüklerinden şikâyet eden309 zâlim müstaz’aflardır.310
Müstaz’af olan ve fakat müstaz’af olduğunun bilincinde olmayan,
müstekbirlerin peşine takılmış, onlardan medet uman311 kitlelerin
dünyada ve âhirette karşılaşacakları çetin azabı hatırlatmak, üzerimize
düşen sorumluluktur.
Tâğutun en örgütlü biçimi olan İslâm dışı düzenler, tüm kurum
ve kuruluşları ile ordusu, bankası, medyası ve tüm işbirlikçileriyle
mü’minlere saldırmakta ve onları çeşitli hile ve desiselerle
güçsüz bırakmak istemektedir. Güçsüz bırakılan halkların ve baskı
uygulanan insanların tevhîdî mücadele içerisinde var olan safı ise,
inkılâpçı-ıslahatçı müstaz’afların yanıdır.
Zâlimlere başkaldırıp inkılapçı bir tavır takınması mümkün olmayan
zavallı kadın, çocuk ve ihtiyarları ve aklî kapasitesi düşük
olanları, Kur’an, “zavallı müstaz’aflar” olarak bize sunmaktadır. 312
Bugün yeryüzünün birçok yerinde katledilen, savaşacak silâh
ve güce sahip olamamış, duâ etmekten, yardımcı istemekten313
başka çaresi olmayan insanlar, zulme başkaldıramadıklarından
mâzurdurlar. Onların bu feryadlarını görmezlikten gelmek, “yeni
dünya düzeni” müstekbirlerinin ve işbirlikçilerinin müstekbir
olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat eli silâh tutan ve yardım
gücü yerinde olan, başkaldırma gücüne sahip insanların ve
306 34/Sebe’, 31-33
307 34/Sebe’, 31-33
308 22/Hacc, 46; 15/Hıcr, 75; 12/Yusuf, 11
309 4/Nisâ, 97
310 34/Sebe, 31
311 34/Sebe’, 31-33
312 4/Nisâ, 75
313 4/Nisâ, 75
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 67 -
düzenlerin ilgisizliği ise, müstekbirlerin zulmüne ortak olmak demektir.
Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad
çıkmasın diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi sabır diye tahayyül
eden, görevlerini ve özellikle emr-i bil ma’ruf ve nehy-i
anil münkeri terkeden, güçleri varken başkaldırmayan insanlar
ise zâlimdirler. Aslında kendileri de müstaz’af oldukları halde,
müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden dolayı
Allah bu gibileri zâlim müstaz’aflar diye nitelemektedir. Zâlim
müstaz’aflar, istikbâr düzenini ayakta tutanlardır. Firavun, kendisinden
ve mele’sinden güçlü binlerce köleyi ve halk kitlesini nasıl
idare etmektedir. Onlara piramit adı verilen ve bir mezardan/anıtkabirden
başka bir şey olmayan dağları nasıl kurdurmaktadır?
Firavun, onların bilinçlerini dondurmuş, büyüsüyle (medyasıyla)
onları uyuşturmuştur. Halkın dinî hassasiyetlerine cevap verecek
bir kurum oluşturmuş (Bel’am) ve bu kurum, Allah’ın kitabından
konuşuyormuş gibi hareket ederek insanların başkaldırı ve
eleştiri hakkını da elinden almıştır. Düzen; vahyi bir kenara atıp
nefsini yücelten, âhireti değil; dünyayı ön plânda tutan, şeytana
uyan ve aynı zamanda Allah’a yönelen insanları saptıran, işi gücü
tâğutlara itaat edilmesi gerektiğini yineleyen bezirgân tipli din
adamını/Bel’am’ı yetiştirdimi artık kitleleri uyuşturup saptırması
çok basit olmaktadır.
Tâğûtî istikbârın oluşturduğu düzenin bu noktasından sonra,
tüm kitlelerle “itaat” için uğraşmasına gerek kalmamıştır artık.
Kitleleri düşünmekten ve zulmü görmelerini engellemekten
sorumlu medya (sihirbazlar), kitlelerin fıtratlarına yönelişlerini
çarçur edip saptırmaktan sorumlu, “uyarsan da uyarmasan da
dilini sarkıtıp soluyan köpek”314 gibi şeytana tâbi olan Bel’amlar,
kitlelerin ekonomik işlerle ve dünya malıyla oyalanmalarını sağlayan
Karun’lar, tâğûtî düzenin devamını sağlamakta, kitlelerin
her alandaki fıtrata yönelişlerini saptıran müstekbirler artık müstaz’afları;
devleti ve vatanı korumaya çağırırken Allah ve Rasülüne
değil; şeytana uymayı, Allah’a nankör davranmayı emrederler.
Şeytanın zulmünün ve işbirlikçilerinin aslında hiçbir gücü
yoktur. Onları güçlü kılan, apaçık bir şekilde, zulme rızâ gösteren
müstaz’af, fakat zâlim kimselerdir.
Ulu’l-emr kavramını fesâda uğratmış ve zulüm ve istikbârlarını
ulu’l-emr diye müstaz’af insanlara sunmuş müstekbirlere itaati bir
görev sayan kimsenin Allah’ın huzuruna çıktığında “emîrlerimize
314 7/A’râf, 176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar.”315 demekten
başka ileri süreceği hiçbir mâzereti yoktur. Zâlim müstazâflar bu
halleriyle ezildiklerinin bile farkına varamamışlardır. Kolektif bilinçlerini
üç beş mutlu-putlu azınlığa terketmiş ve onları denetleme
imkânını dahi elde edememiş insanlar, âhirette Rablerine
şikâyetlerini arzederken neye uğradıklarını şaşırmış görüntüsü
vereceklerdir. 316
Müstaz’af Insan Grupları
Kur’an-ı Kerim, müstaz’afları, içindeki bulundukları duruma,
müstekbirler karşısındaki tutumlarına göre üç gruba ayırmaktadır:
Birinci grupta olanlar, uzun zaman boyunca vahiy’den uzak
kalarak müstekbirlerin yönetimi altına düşenlerdir. Bunlar müstekbirler
tarafından aşağılanmış ve zulme uğramışlardır. Eğer
Allah’tan bir davet gelirse bunlar, o davete hemen uyarlar, müstekbirlere
karşı gelirler. Bu gibi müstaz’aflar, samimi bir şekilde
müslüman olurlar, zalimlerin baskı ve işkencelerine rağmen dinlerini
terketmezler. Güç, mal ve toplumsal statü açısından ileri bir
seviyede olmadıkları için, müstekbirler onlara hep baskı yapmak,
onları istedikleri gibi yönetmek arzusundadırlar. Ama onlar peygamberleri
dinlerler, müstekbirlerin alay, kınama ve işkencelerine
aldırmazlar. Kur’an, böylesine müstaz’af olanlara yeryüzünün önderliğini
haber veriyor: “Muhakkak ki Firavun yeryüzünde kibirlendi
ve halkını bölük bölük (grup grup, parça parça) yaptı, onlardan bir grubu
‘müstez’af’/güçsüz görüyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ
bırakıyordu. Doğrusu o müfsitlerdendi (ifsâd edicilerden/bozgunculardandı).
Biz ise diliyoruz ki, yeryüzünde ‘müstaz’aflara lutfedelim, onları
imamlar (önderler) yapalım ve (yeryüzüne) vârisler kılalım.” 317
İkinci grup müstaz’aflar, korku, dünyalık çıkarlar, Allah’ın
sözüne güvenmeme veya başka za’aflar sebebiyle müstekbirlerin
yaptıklarına karşı çıkmazlar. Onların yaptıkları fesatlara ve
kibirlenmelere razı olurlar. Müstekbirlerin kuyruğuna takılırlar.
Müstekbirler onları hor görmelerine rağmen, onların peşinden
ayrılmazlar, seslerini çıkarmazlar. Kur’an, onların âhirette suçu
birbirlerinin üzerine nasıl atacaklarını anlatıyor.318“Melekler kendi
nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman, derler ki: ‘Ne
ile meşguldünüz?’ Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmış (müstaz’af)
kimselerdik’ derler. (Melekler de) ‘Oradan hicret etmeniz için Allah’ın arzı
315 33/Ahzâb, 67
316 E. Altaş, Haksöz, 44, s. 42
317 28/Kasas, 4-5; Ayrıca bkz . 7/A’râf, 137
318 34/Sebe’, 31-35
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 69 -
(yeryüzü) geniş değil miydi?’ derler. İşte onların barınma yerleri cehennemdir.
Ne kötü yataktır o.” 319
Âyetler, güçleri olduğu halde müstaz’aflığa râzı olan, pısırık ve
zillete boyun eğenleri tehdit ediyor. Onların arkadaşları (velileri),
peşlerinden gittikleri müstekbirlerdir. Müstekbirlerden kurtulmak
ve istikbâra son vermek için gerekeni yapmayanlar, aynen müstekbirler
gibidir; Onların zulmünde pay sahibidirler. Bu yüzden
varacakları yer cehennemdir. Bu çeşit müstaz’aflar, yüzleri ateşte
çevrildiği gün, şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Biz, yöneticilerimize
(sâdetenâ) ve büyüklerimize (küberâenâ) itaat etmiştik. Fakat onlar bizi
yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir
lânete uğrat.” 320
Bu müstaz’af kitlelerin uyarılmaya, zihinlerinin âdeta şoke
edilmeye ihtiyaçları vardır. Uyarılmadıkları sürece, yaşadıkları hayat
tarzının mümkün olan tek hayat tarzı olduğunu düşüneceklerinden
farklı bir hayat tarzı arayışına girmeleri hemen hemen
mümkün olmaz. Ancak uyarıldıktan sonra, kendilerinden seçim
ve tercih yapmaları beklenir. Çoğunlukla sıhhatli tercihleri olduğu
da söylenemez. Uzun bir süreç boyunca alıştıkları düşünce ve
davranışlar, onların zihnî ve ruhî hayatlarında uyuşturucu izler
bırakmıştır. İşte böyleleri Kur’an’a göre en az müstekbirler, yani
kendilerini saptıranlar ve ezenler kadar ağır bir sorumluluk altındadırlar.
321 Bu zayıf bırakılmış büyük kitle, sahip oldukları potansiyel
güçleri harekete geçirmedikçe, müstekbirler baskı ve sömürülerine
devam edecek, bunun da tarihsel bir kader olduğunu telkin
edeceklerdir. Baskı altına alınıp güçten düşürülmüş bu müstaz’af
kitle; çağın sihirli aynaları olan medya ile psikolojik, ahlâkî ve kültürel
araçlarla uyuşturulup miskinleştirilmiştir. Eğer onlar kendi
potansiyel güçlerinin farkına varsa, zaaflarını yense, günün birinde
zorbaların baskı rejimlerine karşı direnmeyi göze alacaklar ve
zincirlerini kıracaklardır.
Üçüncü grup müstaz’aflar, hiç bir çareye gücü yetmeyen, bir
çıkar yol bulamayan çocuk, kadın ve erkeklerdir. Bunları Allah’ın
affetmesi umulur.322 Allah (c.c.) böylesine ‘müstez’af’ kalmış kimseler
uğruna cihad edilmesini emrediyor:“Size ne oluyor ki, Allah yolunda
ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından
bize bir veli (dost) kıl, katından bize bir yardımcı gönder’ diyen müstaz’af
erkek, kadın ve çocuklar için cihad etmiyorsunuz?” 323
319 4/Nisâ, 97
320 33/Ahzâb, 67
321 34/Sebe’, 31-33
322 4/Nisâ, 88-89
323 4/Nisâ, 75
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
Bunlar, aslında müstekbirlerin zulmüne râzı değillerdir. Onların
peşinden de gitmemektedirler. Ancak güçleri, imkânları yoktur.
Hicret ve cihad edecek güçleri yoktur. Bu nedenle istikbâr
edenlere karşı bir şey yapamamaktadırlar.
Müstaz’afların bu zayıf hallerinin sebeplerinden birisi müstekbirlerin
kibirleri, zulümleri ve sömürüleridir. Müstekbirler, elleri
altında kullanabilecekleri zayıf insanlar yoksa, nasıl kibirlenecekler?
Kimleri hükümleri altına alıp, baskı uygulayacaklar?
Birinci gruptaki müstez’af insanlar, bu zalim müstekbir gruba
karşı mücadele etmekten asla geri durmazlar. Onlar, Allah’ın
verdiği ölçülere bağlı kalarak, yeryüzünü bu zalim müstekbirlerin
baskısından temizlemeye çalışırlar. Onlar, Allah’a itaat ettikleri ve
müstekbirlere karşı çıktıkları için, Allah (c.c.) onları yeryüzünde
insanlara önder yapar.
Müstekbir, kibirlenen ve büyüklük taslayan demek olduğundan
bu vasıf kâfirlerin temel vasfıdır. Kur’an’ın ifade ettiği anlamda
bir kibir müslümanda bulunamaz. Yine, hadis-i şeriflerde
de kibir, küfür alâmeti olarak vurgulanır: “Şüphesiz kalbinde zerre
kadar kibir olan kimse cennete giremez.” Bunun üzerine ashabtan
biri: “İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister (bu
da mı kibir olur?) deyince Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Şüphesiz
Allah güzeldir, güzelliği sever; kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları
küçümsemektir.”324 Hadis-i şerifte zikredilen kibir, insanı Hakk’a
düşman yapan kibirdir. O yüzden kibirlilik ve istikbâr, imanın zıddı
ve karşıtıdır. Büyüklük taslamak, ubudiyetin/kulluğun hakikatine
aykırıdır. Secde ile simgelenen ibâdet, tevâzuun göstergesi, secde
etmemek de istikbârın yansımasıdır.325
Bundan dolayıdır ki, namazın, ezanın ve bayramların alâmeti
ve şiarı tekbir olmuştur. İnsan, tekbirleri ile Allah’ın büyüklüğünü
vurgulamakta ve büyüklük sıfatını kendisinden nefyedip uzaklaştırmaktadır.
Rükû ve secdelerde de aynı tezellül ve tevâzu ifadesi
vardır. Kibir ise bu yüceltmeye tamamen engel olan bir haldir.
Hatta kibirli insan, kendini yücelten ve Rabbin azametini kabul
etmeyen insandır ki, bu da ancak küfrün sonucudur.326
Câhiliyye toplumlarında iki sosyolojik toplum karşı karşıyadır:
Müstekbirler-Müstaz’aflar. Temelde sağlıksız ve çelişkili kutupların
yer aldığı böyle bir toplumda müstekbirleri; idarî, siyasî ve fikrî
324 S. Müslim, Nevevi Şerhi, c. 2, s. 89
325 Bk. 2/Bakara, 34
326 Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s. 53
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 71 -
zümrelerden oluşan “mele’” ile ekonomik zümrelerden oluşan
“mütref” sınıflar oluşturur. Bunların karşısında, bu sınıfların ezdiği
biyolojik, rûhî ve zihnî güçsüzlük içinde olan mustaz’aflar vardır.
Geçmişte olduğu gibi, modern çağda da, özellikle dev iletişim
teknolojisini ve araçlarını, eğitim kurumlarını, sanat ve spor
alanlarını kontrol eden iktidar seçkinlerinin, bütün bir toplumu,
hatta tüm ulusları ve dünyayı her gün biraz daha güçten düşürerek,
zaaflarını arttırıp kolayca kumanda ederek yönlendirdikleri
söylenebilir. 327
Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
Allah, müstekbirleri sevmez, kalplerini mühürler, doğruya
eriştirmez: “Hiç şüphe yok ki Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını
da bilir. O, müstekbirleri/ büyüklük taslayanları asla sevmez.”328
Büyüklük taslayanların kalbi mühürlenir: “Allah, büyüklük taslayan
her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler.” 329
Müstekbirlere Dünyevî Azap: Çöküşe uğrayan toplumların
başta gelen özellikleri istikbâr ve ona bağlı olarak peygamberlere
karşı çıkıştır. Büyüklenerek kendilerini yücelten, hem Allah’a, hem
de küçük gördükleri insanlara karşı kibirlenerek kendilerini öne
çıkaran toplumlar, büyüklenmeyle birlikte getirdikleri aşırı sosyal
farklılaşma ve çözülme, haktan sapma, şımarma, zulüm, baskı ve
işkence, hoşgörüsüzlük, toplumsal birliği bozma, ekonomik gücü
tekelleştirme ve nihâyet kendilerini bunlardan vazgeçirmek için
gelen peygamberi ve Allah’tan getirdiği âyetleri alaya alıp tahkir
etme gibi olumsuz davranışları yüzünden helâk edilmişler, ortadan
kaldırılmışlardır. 330
Âd kavmi, büyüklenerek Allah’ın âyetlerini yalanladığı için,
dondurucu kasırga (sarsar) azabına uğradı.331 Semûd kavmi, müstekbirliğin
sonucu olarak bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü
çöküverdiler.332 Hz. Şuayb’ı ve iman edenleri tehdit eden Medyen
halkının bu müstekbirliği yüzünden bir sarsıntı tuttu, oldukları
yerde diz üstü çöküverdiler; sanki hiç yaşamamış gibi oldular,
izleri bile kalmadı.333 Müstekbirlerin en önemli sembol tipi olan
327 Ali Bulaç, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, s. 82
328 16/Nahl, 23
329 40/Mü’min, 35
330 E. Okumuş, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, s. 125
331 41/Fussılet, 15-16
332 7/A’râf, 77-79
333 7/A’râf, 91-93
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
Firavun ve çevresi, bunun karşılığını gördü: Önce su baskını, çekirge,
haşerât ve kurbağa istilâsını ve kan musallat oldu. Bunlardan
kurtulurlarsa iman etme sözü verdikleri halde, yine sözlerinden
cayarak inanmadılar; Sonunda denizde boğuldular. 334
“Zâlimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara:
‘Haydi (bakalım, bizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah’a karşı
gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr etmenizden/
kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!’
derken onların halini bir görsen!” 335
Uhrevî Azap ve Cehennnem: Şeytanî bir dürtü olan istikbâr,
insanı kötü eylemlere sürükleyerek, biraz önce belirtilen dünyevî
azap ve sıkıntılardan ayrı olarak, âhiret hayatını da zindana çevirmektedir.
İman edenlere ödülleri, Allah’a kulluktan çekinenlere ve
büyüklük taslayanlara cezaları verilecektir: “Mesih de, Allah’a yakın
melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim O’na kulluktan
çekinir ve istikbâr eder/büyüklük taslarsa, bilsin ki O, hepsini huzuruna
toplayacaktır. İman edip sâlih amel işleyenlere ecirlerini tam olarak verecek
ve onlara lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluğundan
yüz çeviren ve müstekbirlik yapanlara/büyüklük taslayanlara gelince, onlara
elem/acı verici şekilde azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah’tan
başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulurlar (Kendilerini Allah’ın azabından
kurtaracak bir kimse bulamazlar).” 336
İstikbâr ederek büyüklük taslamış şımarık zenginlerin feryadı,
âhirette onlara hiçbir yarar sağlamaz: “Sonunda, refah ve bolluk içinde
şımarık varlıklılarını azapla yakaladığımız zaman feryad ederler. Onlara
şöyle deriz: ‘Bugün boşuna feryâd edip sızlanmayın. Zira bizden yardım
göremeyeceksiniz. Çünkü âyetlerimiz size okunurdu da siz, buna karşı
müstekbirce kibirlenip büyüklenerek arkanızı döner, geceleyin hezeyanlar
savurur, ağzınıza geleni söylerdiniz.” 337
“İnkâr edenler, ateşe arzolundukları gün, onlara şöyle denir: ‘Dünyadaki
hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini
sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere istikbâr edip büyüklük
taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz.”
338
334 7/A’râf, 132-137
335 6/En’âm, 93
336 4/Nisâ, 173
337 23/Mü’minun, 64-67
338 46/Ahkaf, 20; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 284-288
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 73 -
İstikbârın Sembol Tipleri
(Müstekbirlerin Duayenleri)
Kur’an’da, özellikle şeytan,339 Firavun ve yardımcıları Karun,
Hâman,340 mele’ (ileri gelenler/etkili ve yetkili çevreler),341
İsrailoğulları,342 kâfirler, müşrikler343 ve münafıklar344 istikbârın
sembol tipleri olarak öne çıkarılır.
“Karun, Firavun ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki Musa onlara
apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde istikbârda bulunmuşlardı/
büyüklük taslamışlardı. Oysa (azâbımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.” 345
Özellikle Firavun’un çevresindeki etkili ve yetkili kişiler olan
Hâman ve Karun örnekliğinde açık bir şekilde görüldüğü gibi,
müstekbirler iki grupta değerlendirilebilir. Biri, ileri gelenler anlamında
olan “mele”; diğeri refah ve servet sahibi “mütref” zümreler.
Müstekbir prototiplerden Hâman, mele’ sınıfını; Karun da
mütref sınıfını temsil eder. Bu anlamda ilki siyasî, dinî ve idarî kategoriyi;
ikincisi de ekonomik kategoriyi ve bu kategoriler içinde
yer alan güçleri ifade eder. Mele’; önde gelenler, askerî, bürokratik
ve politik çevrelerdir. Bir ülkenin yöneticileri ve yönetimde
etkili olan askerî ve sivil çevreler, medyayı, köşe başlarını tutmuş
zümreler mele’ kategorisine girer.
Tarihte mele’ dediğimiz bu sınıfların, çoğunlukla istikbâr ederek
Allah’ın hükmüne karşı çıktıklarını ve peygamberleri çeşitli sıkıntılara
ve işkencelere uğrattıklarını gözlüyoruz. Bundan dolayı
Kur’an’da mele’ ile istikbâr arasında yakın bir ilişki kurulmuştur. 346
Bu çevrelerin peygamberlere karşı çıkarken öne sürdükleri
gerekçe, peygamberlerin çevrelerine halktan, sıradan insanları,
köle ve yoksulları toplamış olmaları ve bu sınıfları yönetime ortak
etmek istemeleridir. Mele’ olanlara göre, bu insanların siyasal
katılımda bulunmaya hakları yoktur. Çünkü bunlar, aşağılık, sıradan,
görüş beyan etmekten yoksun ve ayak takımı sürülerdir.347
Bu sürüler, ancak seçkin çevrelere hizmet etmek, onlara boyun
339 2/Bakara, 34, 7/A’râf, 11; 38/Sâd, 71-75
340 23/Mü’minun, 45-48; 7/A’râf, 132-133; 10/Yûnus, 75-93; 28/Kasas, 39-42, 78-
84; 29/Ankebut, 39
341 37/Saffat, 35-36; 7/A’râf, 74-79, 88-93
342 2/Bakara, 87-88
343 40/Mü’min, 56; 41/Fussılet, 38; 74/Müddessir, 11-26
344 63/Münâfikun, 5-6
345 29/Ankebut, 39
346 7/A’râf, 75, 88
347 11/Hûd, 27
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
eğmekle yükümlüdürler. Aslında bu değerlendirmelerinin temel
sebebi, dünyevî çıkarları, sömürü hortumlarını kaybetme endişeleridir.
Müstekbirler sınıfının diğer bir kategorisi de, ekonomik gücü
elinde bulunduran mütref zümresidir. Bunlar, bir ülkenin mâlî,
ticarî ve ekonomik hayatını kontrol eder, bu konumları onlara büyük
bir refah, servet ve güç katar. Adâletli olmayan bir bölüşüm
sisteminin emek sömürüsüne dayalı yapısı, böyle zümreleri besleyip
ortaya çıkaran en büyük etkendir. Bir kere servet ve refahı
ellerine geçirdilermi, artık bu zümrelerin istikbârı/büyüklük göstermeleri,
Allah’ın hükümlerine isyan etmeleri, yoksulları ve emek
sahiplerini koruyan İslâmî sisteme karşı çıkmaları kaçınılmazdır.
Bundan dolayı, tarih boyunca yoksullardan, güçsüz ve köle sınıflarından
yana olan peygamberlere karşı ilk baş kaldıranların bu
sınıflardan olması şaşırtıcı değildir. 348
Kur’an’a göre mütref ve mele’, karşılıklı ilişki ve işbirliği içinde
müstekbirler sınıfını meydana getirerek yoksul, güçsüz ve köle
sınıfları olan müstaz’aflara karşı birleşirler. “Derin devlet” denen
şey, bu istikbâr koalisyonundan başka bir şey değildir. Bu derin
toplumsal çelişki, ikincilerden yana tavır koyan her peygamberin
gelişinde istisnasız bütün dehşetiyle ortaya çıkmış, çatışmalara yol
açmıştır. Bu, toplumların sosyolojik realiteleridir. 349
“Kavminin mele’inden/ileri gelenlerinden, istikbâr edenler/büyüklük
taslayanlar, içlerinden müstaz’aflara/zayıf görülen iman edenlere dediler
ki: ‘Siz Sâlih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?
(Buna inanıyor musunuz?)’ Onlar da, ‘Şüphesiz biz O’nunla gönderilene
iman edenleriz,’ dediler. Müstekbirler/büyüklük taslayanlar da
dediler ki: ‘Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz.” 350
“Kavminin mele’inden/ileri gelenlerinden, istikbâr edenler/büyüklük
taslayanlar dediler ki: ‘Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman
edenleri memleketimizden çıkaracağız, yahut dinmez döneceksiniz. (Şuayb)
dedi ki: ‘İstemesek de mi?” 351
İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan
Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
Melekler istikbâr edip büyüklenmez, Allah’ı tenzih eder ve
O’na secdede bulunurlar: “Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O’na
348 17/İsrâ, 16; 34/Sebe’, 34
349 Ali Bulaç, S. B. Ansiklopedisi, c. 3, s. 84
350 7/A’râf, 75-76
351 7/A’râf, 88
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 75 -
kulluk etmekten istikbâr etmezler/büyüklenmezler. O’nu tesbih eder ve
yalnız O’na secde ederler.”352; “Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve
bütün melekler, istikbâr etmeden/büyüklük taslamadan Allah’a secde
ederler. Çünkü onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne
emrolunursa onu yaparlar.” 353
Gerçek mü’minler, istikbâr/büyüklük duygusuna kapılmazlar:
“Âyetlerimize ancak, o kimseler iman ederler ki, bu âyetlerle kendilerine
öğüt verildiğinde istikbâr etmeden/büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar
ve Rablerini hamd ile tesbih ederler. Onların, vücutlarını yataklarından
uzaklaştırıp korkuyla, umutla Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz
rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar
için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını kimse bilmez.
Öyle ya; mü’min olan, fâsık/yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar, elbette
bir olmazlar. İman edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için
yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.” 354
İstikbâr ve istiz’âf, İslâm’ın onaylayamayacağı bir durumdur.
Müstekbirler müstaz’afların kanı, eti, kemiği ve alın teri üzerinde
köşklerini yükseltirler. İstikbâr, Allah’a şirk koşmaktan başka
bir şey değildir. Allahu ekber/Allah’tan başka büyük yoktur, tek
büyük olan Allah’tır ilkesini inkârla, Allah’ın kibriyâsını reddedip
sahip oldukları iradeyi kötü yolda kullanan müstekbirler, sayıca
çok az olmalarına karşın, özellikle Allah’a olan iman ve güvenlerinin
za’fından ve dünya hayatını âhirete tercih etmelerinin sonucu
Allah’tan çok büyüklük taslayanlardan korkmalarından ötürü
istikbâra ses çıkarmayan müstaz’af yığınlarının sessizliğinden ve
kölece boyun eğişlerinden yararlanırlar. İslâm bir yandan mücadelesini
istikbâra ve müstekbirlere karşı yöneltirken, öte yandan köleliğin
içlerinde âdeta ayrılmaz bir nitelik haline geldiği müstaz’af
kitleleri ayaklandırmaya ve “Lâ ilâhe illâllah, Allahu Ekber” ilkeleri
çerçevesinde başkaldırmaya çağırır. Böylece başlayan bir mücadelede,
istikbâra karşı koyuşta ve bu karşı koyuşun getirdiği zorluklara
sabreden müstaz’afları Allah, yeryüzünün doğularına ve
batılarına vâris kılar, müstekbirlerin yalancı cennetlerini târumar
eder, saraylarını başlarına geçirir. Ama eğer müstaz’aflar istiz’âfa
râzı olup giderlerse hem dünya hayatında mezellet ve meskenetin
pençesinde bayağı bir hayat sürerler, hem de âhirette müstekbirlerle
birlikte ateşe atılırlar. 355
352 7/A’râf, 206
353 16/Nahl, 49-50
354 32/Secde, 15-19
355 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 377
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
“Allah için tevâzu gösteren kimseyi Allah yükseltir; büyüklük taslayanları
ise Allah alçaltır.”
“Büyük olmak için küçükleşen ne insanlar var!”
“Müstekbirler, omuzlarımızda taşıdığımız için büyük gözükürler;
fırlatıp atınca yerde sürünmeğe başlarlar.”
“Müstekbirler, önlerine diz çöktüğümüz için büyüktürler; o
halde biz de ayağa kalkalım!”
“Küçüklerin istikbârı / büyüklük taslamaları kadar tehlikeli bir
şey yoktur.”
“Başını semâya çarpmaktan bermûtad cüceler korkarlar.”
“İnsan, gayesi nisbetinde büyüktür.”
“Alçak yerde tepecik, kendini dağ sayar.”
“Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştün zaman o kadar az incinirsin.”
“Kavakların dikliğine, boylarının uzunluğuna bakıp onları
önemli bir şey sanmayın. Bütün kibirli, meyvesiz ve gölgesiz yaratıkların
başları bulutlarda sallanır.”
“Bir insanda kendini yüksek görme ve hırs, söz söylerken soğan
gibi kokar.”
“Kibirlenip büyüklenenin
Aldanma dünyasına.
Dünya benim, diyenin
Gittik dün yasına.”
“Kibri terkeyle dost,
Dime ‘benem’
Gönlünün mescidinde
Koma sanem”
“Önü bir damla pis su, sonu leş, ortası ... torbası olan, nasıl
büyüklük taslar?”
“Topraktan yaratılan insan, toprak gibi tevâzu sahibi olmazsa,
aslından/insanlığından çıkmış olur.”
“Kibirliye karşı kibirlilik vaciptir.”
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 77 -
Bizi, müslümanlığımızdan dolayı küçük göreni, “hayvandan
aşağı”356, “yaratıkların en şerlisi”357, bir “pislik”358 “sağır, dilsiz, kör
ve akılsız” 359 görmek zorundayız.
“Müstekbir, kalbindeki hastalığın360 gözüne de yansıdığı361 kimsedir.
O yüzden gözleri sirk aynaları gibi çarpık gösterir. Küçüğü
büyük, büyüğü küçük gösteren çukur ve tümsek aynalar gibidir
bakışları. Kendilerini dev aynasında, başkalarını da cüce görmeleri
bundandır. Hakkı bâtıl ve bâtılı da hak görmeleri de aynı hastalığın
belirtisidir.
Türkçe’ye Yunanca’dan giren “manyak” kelimesi, müstekbir
kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Bu, müstekbir için zorlama bir
abartı ifadesi değil; gerçek bir tanımdır. Şöyle ki, “megalo”, büyük
demektir; psikolojik bir hasta/ruh hastası olan “megaloman”:
Megalomani’ye, yani büyüklük kuruntusuna tutulmuş kimse anlamına
gelir. “Megalomani”: Kendini büyük görme hastalığı, büyüklük
kuruntusu manasınadır. “Mani” ve “manya”: Saplantı, iptilâ,
tutku, düşkünlük şeklinde ortaya çıkan delilik haline verilen addır.
“Manyak” da, Manya’ya (delilik gibi bu psikolojik hastalığa)
uğramış ruh hastası demektir. Dolayısıyla “manyak” kelimesinin
Türkçedeki tüm olumsuz anlamları, istikbâr/kendini aşırı beğenme
hastalığının bir göstergesi ve sonucudur. Yani tüm müstekbirler
manyaktırlar. Bunun için olsa gerektir; tımarhanedeki delilerin
çoğu, kendilerini meşhur büyüklerden biri gibi görür ve gösterir.
Deli bile, kendini akıllı gösteren meşhur delilerle/müstekbirlerle
kendisi arasındaki yakın bağı görebilmektedir.
Gerçek anlamda büyümektir; kendimizi Allah için âciz/küçük
görmek.
Gerçek anlamda küçülmektir; kendimizi büyük görmek.
Seni küçük görenlere/müstekbirlere karşı görevin: Onun terazisinde
ağır gelmek için uğraşman; ama bunu kendi hastalığın
olarak değil, onu hastalıktan kurtarmak için yapmaktır.
Seni büyük görenlere/müstaz’af mü’minlere karşı görevin:
Muhâtabın kendisini çok küçük görmesine engel olarak kendine
zarar vermesinin önüne geçmek, aynı zamanda seni büyüklenip
böbürlenmeye götürerek sana zarar vermesine mâni olmaktır.
356 7/A'râf, 179
357 8/Enfâl, 55
358 9/Tevbe, 28
359 2/Bakara, 171; 8/Enfâl, 22
360 2/Bakara, 10
361 2/Bakara, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
“Mazlum kardeşinize de zâlime de yardımcı olunuz.” Zâlime
nasıl yardımcı olabiliriz? “Zulmüne engel olarak!” Müstekbir için
de aynı yardım sözkonusu.
Kibirli, bizim sayemizde (bizim ona bu fırsatı vererek, ona karşı
küçüklüğü/köleliği kabullenmemizden dolayı) büyüklenmemeli;
büyüklük taslayanlara hadlerini bildirebilmeli ve acziyetlerini
gösterebilmeliyiz.
Ölçü belli: “Kâfirlere karşı şiddetli/çetin; kendi aralarında
merhametli olmak.” 362 “Mü’minlere karşı alçak gönüllü/şefkatli;
kâfirlere karşı onurlu ve zorlu olmak.” 363
Ve... Büyüklük taslamanın sonu ile ilgili 2 uzak tarihten, 2 de
yakın tarihten ibret:
Şeytan: İstikbâr etti/kibirlenip büyüklük tasladı; herkesin hakaretle/
lânetle andığı aşağılık mahlûk oldu.
Firavun: İstikbâr etti, hem de “ben sizin en yüce rabbinizim”
diyecek cür’et gösterdi364; Herkese secdede ve küçülmüş vaziyette
teşhir edildi.
Superman (süpermen) filmlerinin insanüstü güçleri olan süpermeni/
sahte ilâhı (bu filmin kahramanı Cristopher Rewe, attan
düştü, tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu.
Muhammed Ali Clay: Müslüman olduğu ve en büyük olanın
kim olduğunu bildiği halde, “en büyük benim” demenin cezası
olarak alzheimer hastalığına tutuldu, dili zor konuşur, eli zor hareket
eder hale geldi.
Günümüzün müstekbir karakterli kişi ve gruplarını yakından
tanımak için Kur’an’a bakmak yeterlidir. Yine bu zalimlerin
müstez’af haline getirdikleri zayıfları Kur’an’dan tanıyoruz. Yapılacak
iş, müstez’aflara destek olmak, onları savunmak; her türlü
meşru aracı kullanarak müstekbirlerin baskı ve zulümlerini önlemeye
çalışmaktır. Unutmamak gerekir ki, geniş kitleleri istikbâr
ile sömüren zâlim azınlık, müstaz’afların kurtuluşu sağlayacak
tevhîdî çözümlere asla yanaşmayacaktır. Yine unutulmaması gerekir
ki zâlimlere az da olsa meyil, ateşin dokunmasına sebeptir.
“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde
yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım
edilmez.” 365
362 48/Fetih, 29
363 5/Mâide, 54
364 79/Nâziât, 24
365 11/Hûd, 113
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 79 -
“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyen/böbürlenmeyen
ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (En güzel) âkıbet,
takvâ sahiplerinindir.” 366
Ezilen, zulme uğrayan kitlelere, zulme uğradıklarını hatırlatmak,
onları mustaz’af olduklarının bilincine vardırmak, vahyî
sorumluluğumuzun gereğidir. Müslüman, Allah’ın sevmediği insanlara
en küçük muhabbet besleyemez. “Şüphesiz Allah müstekbirleri
sevmez.”367 Müstekbirlerin istikbâr ellerini kesmek müslümanın
temel görevlerinden biridir.
366 28/Kasas, 83
367 16/Nahl, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
İstikbâr-Müstekbir Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A İstikbâr ve Bunun Fiil Olarak Kullanımının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
42 Yerde): 2/Bakara, 34, 87; 4/Nisâ, 172, 173; 5/Mâide, 82; 6/En’âm,
93; 7/A’râf, 36, 40, 48, 75, 76, 88, 133, 206; 10/Yûnus, 75; 14/İbrâhim, 21;
16/Nahl, 49; 21/Enbiyâ, 19; 23/Mü’minûn, 46; 25/Furkan, 21; 28/Kasas, 39;
29/Ankebût, 39; 32/Secde, 15; 34/Sebe’, 31, 32, 33; 35/Fâtır, 43; 37/Sâffât,
35; 38/Sâd, 74, 75; 39/Zümer, 59; 40/Mü’min, 47, 48, 60; 41/Fussılet, 15, 38;
45/Câsiye, 31; 46/Ahkaf, 10, 20; 71/Nûh, 7, 7; 74/Müddessir, 23.
B Müstekbir Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6
Yerde): 16/Nahl, 22, 23; 23/Mü’minûn, 67; 31/Lokman, 7; 45/Câsiye, 8; 63/
Münâfıkun, 5.
C İstikbâr ve Müstekbir Konusunda Âyet-i Kerimeler
a İstikbâr: Bakara, 34, 87; Nisâ, 172, 173; Mâide, 82; En’am, 93; A’raf, 36,
40, 48, 75, 76, 88, 133, 206; Nahl, 49; Enbiyâ, 19; Yûnus, 75; İbrâhim, 21;
Mü’minûn, 46; İsrâ, 111; Furkan, 21; Ankebut, 39; Sebe’, 31-33; Secde,
15; Saffat, 35; Ahkaf, 10, 20; Ğâfir, 43, 47-48, 60; Fussılet, 15, 38; Kasas,
39; Sâd, 74-75; Müddessir, 23; Zümer, 59; Nuh, 7; Câsiye, 31;
b Müstekbir: Nahl, 22-23; Lokman, 7; Mü’minun, 67; Câsiye, 8; Münâfikun, 5
D Kibir Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah, Kendini Beğenenleri Sevmez: Nisa, 36-37; Nahl, 23; Lokman, 18;
Hadîd, 23.
b Kibirlenerek Allah’a Kulluktan Çekinmek: Nisâ, 172-173; A’raf, 146-147;
Secde, 15; Zümer, 60, 72; Mü’min, 35, 76.
c Allah’ın Âyetlerini Kibirlerine Yediremeyenler: A’raf, 36, 146-147, 206;
Nahl, 4k8; Fussılet, 37-38.
d Münafıklar, Kibir Yüzünden İmandan Kaçarlar: Bakara, 206; Münâfikun,
5-6.
e İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50;
Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
f Allah’ı Unutarak Gurura Kapılmak: Tevbe, 25-26.
g Kibirle Yürümekten Sakınmak: İsrâ, 37; Lokman, 18.
h Kibirden Sakınmak: Lokman, 18; Fâtır, 10.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
53. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
54. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s . 272-274
55. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
56. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
57. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1,
s. 96-99
58. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342;
380-386
59. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1,
s. 174-178
60. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 222-223; c. 4, s. 389-391
61. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 3, s. 81-84
62. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 104-
107
63. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 371-378
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 81 -
64. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 275-295
65. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 317-320; 467-472
66. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 135-150
67. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 50-55
68. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 122-127
69. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 191-192
70. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 342-343
71. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 166-172
72. Haksöz, sayı 44 (Kasım 94), s. 41-42
73. Mustaz’af - Müstekbir, İmam Humeyni, çev. Serdar İslâm, Objektif Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…