Gençler için Akaid

    Gençler için Akaid (1)

    Cuma, 05 Şubat 2021 13:59

    Gençler için Akaid

    Yazan

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    AKAİD
    “Gençler İçin”
    (Müslümanın İnanç Esasları)
    ahmed kalkan
    Kitabın İsmi
    GENÇLER İÇİN AKAİD
    (Müslümanın İnanç Esasları)
    Kitabın Yazarı
    Ahmed KALKAN
    Yayın Yeri ve Tarihi
    İstanbul, 2020
    Kaçıncı Baskı
    On Üçüncü Baskı
    Tashih
    Ahmed KALKAN
    Mizanpaj
    Asım ŞENSALTIK
    Kapak Tasarımı
    Asım ŞENSALTIK
    Yayıncı Sertifika No: 45372
    ISBN: 978-605-84022-7-0
    Matbaa:
    Lord Matbaacılık ve Kağıtçılık
    Davutpaşa Mah. Emintaş San. Sit. No:103/430 Topkapı/İstanbul Tel: (0212) 674 93 54
    Sertifika No:54501
    KALEMDER (Satış ve Dağıtım)
    Kalamder Adres: İstiklal Mah. Doğruyol Sok. No: 17 Ümraniye/İSTANBUL Tel: 0216 520 25 80 / 0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr/Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    MAR’UF YANINLARI (Satış ve Dağıtım)
    Soğuksu Mah. Şehit Mesut Birinci Cad. No: 119
    Canık/Samsun Tel:0545 585 10 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. / www.kitapbilir.com
    بسم الله الرحمن الرحيم
    الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı Kur’an’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden Kur’an’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle Kur’an ve
    5
    İçindekiler
    İÇİNDEKİLER
    Önsöz 12
    I. BÖLÜM
    Tevhid ve Tevhidi bozan Hususlar
    - ünite 1-
    Akaid Usûlümüz 20
    Akaid Nedir? 21
    Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı 21
    Akaid İlminin Konusu 22
    Akaid İlminin Önemi ve Gayesi 22
    Akaid Usûlü(Müz) Akaidde Ölçü 24
    (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-) 24
    İnanç Esaslarının Değişmezliği 37
    Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz! 40
    Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız 42
    Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez 49
    Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve Sünnete) Niçin Vahiy Denilmemeli? 51
    Rasulullah’ın Hüküm Koyması 59
    Peygamberimizin Hükümleri, Kur’an’dan Bağımsız Mıdır? 62
    Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye İtaat Gerekmez Görüşü 63
    Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği Hususunda Âyetlerden Deliller 63
    Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri 67
    Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler 70
    Halkımız ve İslâmî Duruş 75
    Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm Olarak Sunduğu Özellikler 78
    Âyetlerde Felâh/Kurtuluş 78
    - ünite 2 -
    Tevhid 80
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti 80
    İlâh Kavramı 83
    Tevhid’in Kısımları 87
    Rubûbiyet Tevhidi 89
    Ulûhiyet Tevhidi 90
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti 91
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele 92
    İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri 93
    6
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    - ünite 3 -
    Şirk 96
    Şirk; Lügat ve Terim Anlamları 96
    Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları 98
    Şirkin Çağdaş Yansımaları 99
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk 99
    Ekonomik Yorumlarda Şirk 102
    Şirk İçin Bazı Örnekler 106
    İttibâ Şirki 116
    Şirkin Zararları 119
    - ünite 4 -
    Küfür 122
    Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı Örtmek ve İnkâr Hastalığı 122
    Küfrün Sebepleri 128
    Şirk ve Küfürden Korunma Yolları 130
    - ünite 5 -
    Tekfir 133
    Tekfircilik Hastalığı 133
    Tekfir Konusunda Kurallar 134
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci 141
    Tekfirin Şartları 147
    Tekfir Konusunda Yöntem 148
    - ünite 6 -
    Nifak 150
    Nifak ve Münâfık Kavramı 150
    Nifakın Kısımları 151
    a) İtikadî (İnançla İlgili) Nifak 151
    b) Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak 152
    Nifakın Riyâ ile Alâkası 152
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması 153
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları 155
    Günümüzde Münâfık 155
    - ünite 7 -
    Tuğyân ve Tâğut 159
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti 159
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı 161
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır 162
    7
    İçindekiler
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı 163
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması 164
    Tâğut Kimdir? 165
    - ünite 8 -
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma 173
    İbâdet Kavramı 174
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır 178
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur? 181
    Allah’a İbâdet 182
    Allah’tan Başkasına İbâdet 183
    Tâğuta İbâdet 185
    Put Ne Anlama Gelir? 187
    Putperestlik 188
    Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma 191
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları 192
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma Konusu 194
    Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma 199
    Günümüzde Sığıra Tapma 202
    Sanatın Putlaştırılması 203
    Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi 207
    Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması 213
    Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma 214
    Burçlar 216
    Burç ve Yıldız Falının Hükmü 216
    Bilimin Putlaştırılması 218
    Putlara, Heykellere İbâdet 218
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler 222
    Saygı Duruşu Denilen Putperestlik 226
    Animizm (Ruhlara Tapma İnancı) 228
    Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır 231
    Putları Kırmak 234
    II. BÖLÜM
    İman Esasları
    - ünite 9 -
    Din 240
    Dinin Tanımı 240
    İslâm’a Göre Din Gerçeği 242
    8
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Diğer İnançlarda Din 243
    Dinin Kaynağı 244
    Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği 246
    Dinlerin Tasnifi 246
    Hak Din 247
    Muharref Dinler 247
    Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler) 248
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği 254
    Din ve Bilim 256
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini 258
    Bu Din Benim Dinim Değil! 260
    - ünite 10 -
    İslam Dini 262
    İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı 262
    İslâm’ın Mâhiyeti 262
    İslâm Dini’nin Gâyesi 267
    İslâm Dini’nin Hükümleri 267
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi 268
    İslâm’ın Rükûnları 269
    İslâm’ın Tebliği 272
    İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak 273
    - ünite 11 -
    İman 275
    İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı 275
    Kur’an’da İman Kavramı 276
    İmanın Dereceleri 277
    İmanın Artıp Eksilmesi 279
    İmanın Gerektirdikleri 280
    İman ve İslâm 283
    İman ve Amel 291
    İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar 294
    - ünite 12 -
    Allah’a İman 296
    Allah’a İman 296
    “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam 297
    Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil 298
    Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları 305
    Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi? 309
    Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi? 310
    9
    İçindekiler
    Allah Teâlâ’nın Birliği 312
    Müslümanın Allah İnancı 315
    Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır: 315
    Allah Teâlâ’nın Sıfatları 315
    a- Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye) 316
    b- Subûtî Sıfatlar 317
    Esmâü’l-Hüsnâ
    (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri) 318
    Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda Doğru Yoldan Sapmak 327
    Esmâyı Saymak ve Ezberlemek 329
    - ünite 13 -
    Meleklere İman 331
    Gayba ve Meleklere İman 331
    Meleklerin Özellikleri 333
    Dört Büyük Melek 333
    Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri 334
    Melek İnancının Etkileri 335
    Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşımve Bâtıl İnançlar 337
    - ünite 14 -
    Kitaplara İman 339
    Kitaplara İman 339
    Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-) 341
    Büyük Kitaplar 342
    Kitapların Gönderiliş Amacı 343
    Vahy ve Vahyin Çeşitleri 343
    Vahyin Çeşitleri: 343
    Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri 344
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz? 345
    - ünite 15 -
    Peygamberlere İman 355
    Peygamberlere İman 355
    Peygamberlerin Gönderiliş Amacı 359
    Peygamberleri Allah Seçer 360
    Nebî ile Rasûl Arasındaki Fark 360
    Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır? 361
    Son Peygamber 361
    Mütenebbî 362
    Peygamberlerin Sıfatları 362
    10
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    - ünite 16 -
    Âhirete İman 365
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti 365
    Âhirete İman 366
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları 370
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç 370
    Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı 373
    Amel Defterleri 373
    Mizan 374
    Cennet ve Cehennem 375
    Kur’an’da Cehennem Tasviri 375
    Cennetin Tasviri 376
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri 379
    Âhiret Şuuru 380
    - ünite 17 -
    Kader 384
    Kader Ne Demektir? 384
    Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı 386
    İnsanın Fiilleri 388
    Tevekkül 389
    Hayır ve Şer Kavramı 389
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır 391
    - ünite 18 -
    Velâ ve Berâ(Dostluk ve Düşmanlık) 399
    Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi 399
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Sözlük Anlamı 400
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Istılah Anlamı 400
    Allah’ın Velî Oluşu 402
    Tevhid, Şirkten ve MüşriklerdenBerî/Uzak Olmayı Zorunlu Kılar 405
    Müslümanların Düşmanları Kimlerdir? 407
    Ehl-i Kitaba Karşı Tavrımız Nasıl Olmalıdır? 409
    Allah İçin Dost Olmanın (Velânın) Gerektirdikleri 412
    Allah İçin Düşman Olmanın (Berânın) Gerektirdikleri 413
    Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet (Dost ve Dostluk) Kavramı 415
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır 423
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri 434
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki 436
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir? 439
    11
    İçindekiler
    - ünite 19 -
    Şefaat ve Vesile 443
    Şefâat Kelimesinin Anlamı 443
    Şefâatin Mâhiyeti 444
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması 449
    Vesile; Anlamı 455
    Kavram Olarak Vesile/Tevessül 456
    Tevessülün Çeşitleri 458
    - ünite 20 -
    Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb 463
    Cin ve Şeytan Kelimelerinin Lügat ve Terim Anlamları 463
    Şeytan ve Özellikleri 464
    Şeytanın Görevi 465
    Cinler ve Özellikleri 465
    Cinlerin Yaratılış Amacı 466
    Cinler Gaybı Bilebilir mi? 466
    Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri 467
    Şeytanın Yaratılış ve İnsanlara Vesvese Vermesinin Hikmetleri 467
    Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir 469
    Sihir (Büyü) 469
    Üfürükçülük 471
    Gaybı Bilme İddiası 472
    Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez 473
    Allah, Peygamberlerinden Dilediğini Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar 473
    - ünite 21 -
    İnançla İlgili Tartışılan Konular 475
    Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi? 475
    Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında Cuma Namazı Ve Diğer Namazlar 483
    Devlet Memurluğu Ve Yemin 488
    Yemin meselesine gelince… 492
    Memurluklar Arasında Fark 493
    Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek 496
    Oy Vermek Ve Demokrasiyi Desteklemek 499
    Oy Verenin Hükmü Konusunda Bazı Âlimlerin Görüşleri 502
    Oy Vermenin Hükmü 506
    Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak 508
    Askerlik 513
    Akideyle İlgili Yararlanılabilecek Kitaplar 518
    Sonsöz 529
    12
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Önsöz
    Bismillâh, el-hamdu lillâh ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh.
    Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla... Hamd olsun âlemlerin Rabbine.
    Salât ve selâm O’nun rasûlüne. Duâlar da O’nun dosdoğru yolunu
    izleyenlere...
    Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü.
    Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji,
    çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri
    bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye
    dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete
    itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an,
    aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği
    kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin
    başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece O’na
    kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an. Ve bu câhillik;
    beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde görevlerini
    yapmaması demektir.
    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
    bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti asra
    taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi
    iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak,
    ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz
    kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her
    zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için
    gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir
    yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin
    de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye
    önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan
    câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi,
    Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi
    için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
    13
    Önsöz
    Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din,
    bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler
    hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık
    sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz.
    Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek
    için tebliğini sürdürmüş, sonra da imanları kemâle erdirme
    gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak
    için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm
    çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini
    reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul
    ve reddedilmesi gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm
    Akaididir.
    Konuyla ilgili kitapların sayısı gözden geçirilince, Akaidle ilgili
    eserlerin yeterli olmadığı sonucuna varılabilir. Piyasada bulunan
    Akaid kitaplarının önemli bir bölümünün de, çok eski dönemlerde
    kaleme alınan eserler olduğu görülmektedir. Bu kitapların hemen
    hepsi bir mezhep akaidi özelliğinde olduğundan, farklı mezheplerin
    görüşlerini çürütecek antitez tavırlar ve bugün için gereksiz tartışmalar,
    Akaidi ilgilendirmeyen bazı felsefî konular içermesi yönüyle
    daha çok “Kelâm” kitabı mâhiyetindedirler. Dil ve anlatım yönünden
    kolay anlaşılabilir, içerdiği konular yönüyle gereksiz tartışmalardan
    uzak, tevhid ve şirkin güncel yansımalarına ışık tutacak mâhiyette
    İslâm Akaidi kitaplarının sayısı çok azdır.
    Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akaid”le ilgili eserlerin kiminde,
    gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş, mezhep
    tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır.
    Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması
    gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar yeterli şekilde
    gündeme gelmemiştir. Akaid, sadece inanılması gereken esasları değil;
    aynı zamanda reddedilmesi gereken esasları da düzenler. Ama
    unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin
    tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması
    gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve
    yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle İslâm Akaidi,
    beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan,
    mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır.
    14
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm Akaidini
    öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların
    hedefi olmalıdır.
    Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî
    yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman
    olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların
    yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı
    ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak
    hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/
    zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
    bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların
    tekfîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı
    mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara
    dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar
    arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren
    ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
    Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
    şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
    bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
    ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
    İşte bu düşüncelerden hareketle diyebiliriz ki, özellikle genç kardeşlerimizin
    ve cemaat halinde Akaid dersi yapan tevhidî duyarlılığa
    sahip kimselerin rahatlıkla anlayabileceği ve İslâmî eğitim çalışması
    yapan gençlerin ihtiyacını karşılayabileceği alternatif ders kitabı şeklinde
    bir esere ihtiyaç vardır ve bu âcizâne çalışma, bu ihtiyaca cevap
    verebilmek arzusuyla kaleme alınmıştır.
    Akaidle ilgili eserlerde genel kabul görse de, Kur’anî esaslara ters
    düşen hususlara yer verilmemiş, Kur’an’da olmayan ve vahiyle sağlaması
    yapılamayan bir konunun akaid konusu olmadığı anlayışıyla
    hareket edilmeye çalışılmıştır. Konuların yaşanılan hayatla irtibatı
    kurulmaya çalışılmış, imanı zedeleyebilecek tutum ve görüşler eleştirel
    bakışla ele alınmıştır. Kişisel okumalar yanında, eğitim çalışması
    yapan genç müslümanların da yararlanabilmesi için konular
    üniteler halinde değerlendirilmiş, gereksiz detaylardan kaçınılmaya
    gayret edilmiştir.
    15
    Önsöz
    Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp
    tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu
    işaret etmeyi temel görev bildim. Günümüz ortamında akaid
    yönünden ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş
    konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele
    almaya çalıştım. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle
    insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince
    tanımak gerekiyor. “Lâ” diyerek reddetmemiz gereken çağdaş
    sapmalara dikkat çekmek ve bu konuda çevremizden örnekler vermek
    gerekiyordu. Üniteleri tesbit edip içini doldururken “lâ ilâhe illâllah”
    esprisi içinde konuları ele almaya çalıştım.
    Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek
    şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuları işlemeye
    çalıştım. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya şuur vermek
    veya bilincini canlı tutmak amaçlarımızdan biri idi. Konuların
    sıralanışında da benzer hassâsiyet gösterildi. Önce tevhid, şirk gibi
    konular işlendi. Çünkü bu konular yeterince ve doğru olarak öğrenilmeden
    akaidin diğer konuları da yarım, tevhidî bilinçten uzak şekilde
    yanlış ve eksik anlaşılıp yorumlanabilirdi.
    Bazı kelimelerin imlâsı konusunda, belki kimi okuyucuların yadırgayacağı
    tarzda, gerekli gördüğüm “a” ve “i” harflerinin üzerine
    uzatma işareti koymayı tercih ettim. İnternetin ve telefon mesajlarının
    da etkisiyle Arapçadan dilimize girmiş olan çok sayıda kelimenin
    telaffuzunun bozulduğuna şâhit oluyoruz. “Din”in amaç, “dil”in araç
    olduğundan, güzel amaca ancak güzel araçlarla gidilebileceğinden
    yola çıkarak, özellikle Kur’an kelime ve kavramlarının doğru okunmasını
    sağlamak için özel gayret sarfetmeyi gerekli gördüm. Bunun
    yollarından birinin de Arapça ve Farsça’dan dilimize geçmiş bazı kelimelerin
    aslına uygun şekilde okunup telaffuz edilmesi için (her ne
    kadar harflerin üzerine uzatma ve inceltme görevi yapan işaret kalktı
    diye yarı resmî hatırlatmalar olsa da) uzatma işaretini alışılmadık biçimde
    sık kullandım. Çünkü çoğu okuyucunun uzatma konulmayan
    kelimelerde gerekli yeri uzatmadan okuduklarına, dilin gerçekten
    bozulduğuna üzülerek şâhit oluyoruz.
    16
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları
    akaid konusu olarak kabul edemediğim için kitaba almadım. Elinizdeki
    bu eser, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur, tevhidî
    bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış ve ahlâk
    kazandırma gayretine yönelik kaleme alınmıştır. Bu uğurda kitap,
    karınca kararınca da olsa katkıda bulunabilirse, okuyuculardan tek
    bir kişi bile bu kitap sâyesinde tevhidî bilince ulaşırsa, dünyevî amacına
    ulaşmış demektir; uhrevî ve esas amaç ise Allah’ın rızâsı.
    Kur’an dışında hiçbir kitap hatasız değildir. Gerek matbaa hatası
    da denilen teknik, imlâ ve tashih hataları, gerekse şahsımdan kaynaklanan
    değişik hatalar için okuyucunun hoş görüsüne sığınmıyor;
    hoş görülmeyip düzeltilmesi için bize uyarılarda bulunarak yardımcı
    olmasının her okuyucunun hem hakkı ve hem de görevi olduğunu
    ifade ediyorum. Yanlışlarımızı doğru bir üslûpla bize hatırlatacaklara
    şimdiden duâlar ve teşekkürler ediyorum. Hatalar bize, doğrular
    ve güzelliklerse Rabbimize ve O’nun dinine âittir.
    “Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme
    (affet).
    Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük
    yükleme.
    Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu
    tutma.
    Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun.
    Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.”1
    Tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın
    her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunan müslümanlara
    duâlar ediyorum... Tevhidi tüm anlam ve kapsamıyla dosdoğru
    anlayıp tüm cepheleriyle hayatına geçirmeye çalışan ve diğer
    1 2/Bakara, 286
    17
    Önsöz
    insanları buna dâvet edip, mücadelesini sadece tevhid düşmanlarına
    yönelten muvahhid mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed KALKAN
    Ümraniye, Ocak 2017
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.ahmedkalkan.net
    •

    ı. bölüm
    Tevhid ve
    Tevhidi Bozan Hususlar
    20
    - ünite 1 -
    Akaid Usûlümüz
    • Akaid Nedir, Akaidin Sözlük ve Terim Anlamları
    • Akaid İlminin Konusu
    • Akaid İlminin Önemi ve Gayesi
    • Akaid Usûlü(müz)
    • Akaidde Ölçü (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)
    • İnanç Esaslarının Değişmezliği
    • Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz!
    • Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Haber-i Vâhide (Âhad Habere) Bakışları
    • Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız
    • Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez
    • Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve Sünnete) Niçin Vahiy
    Denilmemeli?
    • Rasulullah’ın Hüküm Koyması
    • Peygamberimizin Hükümleri, Kur’an’dan Bağımsız mıdır?
    • Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye İtaat Gerekmez Görüşü
    • Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği Hususunda Âyetlerden Deliller
    • Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi?
    • Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri
    • Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler
    • Halkımız ve İslâmî Duruş
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    21
    Akaid Nedir?
    Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı
    İslâm inanç esaslarını konu edinen ilim dalına hicrî ikinci ve özellikle
    üçüncü asırdan bu yana genel kabul görmüş şekliyle Akaid denmektedir.
    Aslında akaid ve onun tekili olan akîde kelimesi Kur’an’da
    geçmemekte, sünnette iman esasları yerine kullanılmamaktadır.
    Tâbiîn döneminde “Fıkhu Ekber” de denilen bu ilme “ilmu’t-tevhid”
    de denilir. Ve bize göre en doğru adlandırma da bu sonuncusudur.
    Akaid yerine Tevhid İlmi veya İman Esasları, İslâm İnanç Sistemi
    gibi adlardan birinin bu ilim dalı için kullanılması hem işin aslını
    ifade etmesi, hem de günümüz insanının içeriğini anlaması yönüyle
    daha uygundur. Önce iman esaslarının ruhu, yani şuur veren canlılığı
    yok edilmiş, sonra içeriğinin Kur’an’a tümüyle dayanıp ona uyma
    şartı aranmayıp felsefeden etkilenen, mevcut düzenleri rahatsız etmeyecek
    şekle büründürülen bu ilmin isminin de cismine uyması
    şeklinde iman akaide dönüştürülmüştür.
    Sözlük anlamı olarak Akaid, düğümlemek anlamına gelen akd
    kökünden türemiş olan akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten
    türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye
    gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O
    halde Akîde gönülden bağlanılan şey demektir.
    Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi
    gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid
    ilmi denir.
    Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına,
    birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye),
    peygamberlerine, âhiret hayatına, kaza ve kadere, Kur’ân-ı Kerim’deki
    emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli
    esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren
    düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat
    şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.
    Gençler İçin Akaid
    22
    Ahmed Kalka n
    Akaid İlminin Konusu
    Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken
    esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de farklı
    yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan
    hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar,
    peygamberler, âhiret, küfür, şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da
    anlamı açık ve kesin hüküm ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.
    Akaid İlminin Önemi ve Gayesi
    Akaid, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde,
    bu yapının temelini akaid oluşturur. Nasıl ki, bir
    binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması
    mümkün değilse, Akaid ilmi olmadan da İslâm binasının
    yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.
    İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü
    inancıyla alâkalıdır. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve
    ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
    • Akaid ilmi sayesinde müslüman;
    • Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.
    • Ancak sağlam bir akaid bilgisi sayesinde insan, imanını taklîdden
    kurtarabilir.
    • Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden
    ve zararlı inançlardan koruyabilir.
    • Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç
    esaslarını savunabilir.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    23
    • Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin
    inanç sistemini savunur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki
    teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını
    ortaya koyar.
    İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini
    İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte
    pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını
    yönlendirir.
    İşte akaid ilminin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak
    dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli
    gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü
    sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden korumaktır.
    Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden
    kurtarmaktır.
    Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin
    sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet
    yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman
    sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir.
    İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti
    yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
    Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir.
    Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala,
    çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse,
    hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür
    değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır
    onlar.
    Gençler İçin Akaid
    24
    Ahmed Kalka n
    Akaid Usûlü(müz) Akaidde Ölçü
    (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)
    İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır.
    Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı
    belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya
    mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de akaid için kesin
    ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin
    itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler,
    tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu, iman etmekle
    mükellef bulundukları Kur’an âyetleridir.
    Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır.
    Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem
    de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.
    İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
    Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar,
    en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre
    sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda
    en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
    Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır.2 Kur’an’da yer almayan,
    Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle
    % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî
    esas olamaz. İman esaslarını Rabbimiz Kitabında açıklamıştır; biz
    Kur’an’ın bütün âyetlerine, bütün hükümlerine iman ederiz; İman
    etmemiz zorunlu olan bir konunun Kur’an’da yer alması gerekir.
    Kur’an’da yer almayan bir konu iman esası olamaz. Ana itikadî ilkeler,
    bütün peygamberlerin ortak mesajıdır. İmanî esaslar, peygamberlerin
    kendi koydukları ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere
    değişiklik göstersin. Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır.
    Bütün peygamberlerin ortak inancı olan iman esaslarının herhangi
    bir peygamber tarafından konulmuş veya ilave edilmiş olması
    elbette mümkün değildir. İnanç esasları konusunda Rasûlullah’ın
    2 ] Maalesef bu alanda yaz1lm1_ eserlerin çounda, Kur an da olmayan nice hususlar1n
    akaid ilkesi olarak kabul edildii gibi; bundan daha da fecî olan1; Kur an a ters nice hususlar
    akaid hükmü, yani inanç esas1 olarak belirtilmi_tir. 8] Bk. 2/Bakara, 286
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    25
    (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması
    için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası vaz’ eden
    değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.8 Yüce Rasûl,
    önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir: “Kur’an’a uymayı sana
    farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki:
    ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde
    olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını
    ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın
    kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık
    sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla
    müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp
    yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey
    yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”
    3
    “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
    Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan
    sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize
    (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye)
    emretmiş miyiz?”4
    “Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
    etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.
    Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan
    haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”5
    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın
    indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
    Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz
    bize, sizin amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir
    konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”6
    3 ] 28/Kasas, 85-88
    4 ] 43/Zuhruf, 43-45
    5 ] 33/Ahzâ, 1-3 12] 42/^ûrâ, 15
    6 ]Şûra, 15
    Gençler İçin Akaid
    26
    Ahmed Kalka n
    “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
    Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
    bana vahyolunana uyarım…” 7
    Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
    Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir;
    mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın
    ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara
    inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti
    zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir
    etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
    Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm
    inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve
    coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli)
    doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular,
    zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları
    bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe
    bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara;
    yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.
    “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka birşeye uymaz. Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 8
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir
    şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar
    zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 9
    “Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki
    onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar.
    Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 10
    7 ] 6/En âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmas1n1 emreden
    veya kendi az1ndan ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En âm, 50,
    106, 145; 7/A râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf,
    43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/K1yâme, 18
    8 ] 10/Yûnus, 36
    9 ] 53/Necm, 23
    10 ] 53/Necm, 27-28
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    27
    Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan sakındırmıştır:
    “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü
    zannın bir kısmı günahtır.”11 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle
    ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman
    ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.
    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
    Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler
    ve ihtilâflar, ölçüdeki genişliklikle ilgilidir. Farklı mezheb ve
    görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı,
    zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle
    oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine
    konulduğu eserlerden ibârettir.
    Akaidi Belirleyen Kur’an’dır.
    Yani, akaidde ölçü/kaynak/delil Kur’an’dır. Çünkü;
    Neye İnanıp Neyi Reddetmemiz Gerektiğiyle İlgili Kur’an’dan
    Hesaba Çekileceğiz.
    “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan
    hesaba çekileceksiniz.”12
    Kur’an’dan Başka İman Edilecek Başka Bir Söz mü Var ki İman
    Edilsin?
    “Fe bi eyyi hadîsin ba’dellahi ve âyâtihi yu’minûn / İşte bunlar, Allah’ın
    âyetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan
    ve O’nun âyetlerinden sonra hangi hadise/söze iman edecekler?”13
    “Fe bi eyyi hadîsin ba’dehû yu’minûn / Onlar artık ondan
    (Kur’an’dan) sonra hangi söze iman edecekler?”14
    11 ] 49/Hucurat, 12
    12 ] (43/Zuhruf, 44)
    13 ] (45/Câsiye, 6)
    14 ] (71/Mürselât, 50)
    Gençler İçin Akaid
    28
    Ahmed Kalka n
    Daha Önce Kitap Nedir, İman Nedir Bilmeyen Rasul,
    Kur’an’dan Uzaklaşmaması İçin Uyarılır.
    “İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik.
    Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur’an’ı),
    kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir
    nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun.”15
    “Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere
    döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin
    apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın
    sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir.
    O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten
    sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar.
    Rabbine dâvet et. Asla müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir
    ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından
    başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na
    döndürüleceksiniz.”16
    Kur’an, İhtilâf Edilen Hususları Açıklamak ve Doğru Yolu
    Göstermek İçin İndirilmiştir.
    “Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için
    ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak (huden
    ve rahmeten) indirdik.”17
    İman Esasları Kur’an’a Dayanmalıdır.
    Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır. (Maalesef bu alanda
    yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice hususların akaid
    ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî olanı; Kur’an’a
    ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir).
    Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan,
    Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm
    mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün
    15 ] (42/^ûrâ, 52)
    16 ] (28/Kasas, 85-88)
    17 ] (16/Nahl, 64)
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    29
    peygamberlerin ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları
    ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin.
    Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması
    için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası
    vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır18.
    Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir.
    “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet hepsi toplanıp
    Rablerinin huzuruna getirileceklerdir.”19 “Bu Kitâb’ı sana, her şey için
    bir açıklama, bir hidâyet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir
    müjde olarak indirdik.”20; “De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık
    bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini
    istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır.
    O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”21; “Hüküm
    ancak Allah’ındır”22; “Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben,
    bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Kendilerine
    kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?’
    Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse
    sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.“
    23 “Rasûl’ün görevi sadece ve sadece tebliğdir”24; “(O sayılı günler),
    insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden
    ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği
    Ramazan ayıdır.”25; “(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size
    haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…”26
    Rasûlullah (s.a.s.) Vahye (Kur’an’a) Uymakla Emrolunmuştur.
    “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
    Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan
    18 ] (Bk. 2/Bakara, 286)
    19 ] (6/En âm, 38)
    20 ] (16/Nahl, 89)
    21 ] (6/En âm, 57)
    22 ] (12/Yusuf, 40, 67)
    23 ] (3/Âl-i 0mrân, 20)
    24 ] (29/Ankebût, 18; 16/Nahl, 35)
    25 ] (2/Bakara, 185)
    26 ] (6/En âm, 151)
    Gençler İçin Akaid
    30
    Ahmed Kalka n
    sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize
    (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye)
    emretmiş miyiz?”27
    “Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
    etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.
    Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan
    haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”28
    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın
    indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
    Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz
    bize, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin
    amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah
    hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”29
    “…Andolsun, eğer sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların
    arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden
    olursun.”30
    “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
    Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
    bana vahyolunana uyarım…”31
    Kullarının neye inanması gerektiğine Allah karar verir.
    Allah iman esaslarını, bir peygamberine başka, diğerine başka
    esaslar olarak belirtmez. Peygamberlerine iman esası belirleme yetkisi
    vererek de her ümmetin iman esaslarının farklı olmasına izin
    vermez.
    27 ] (43/Zuhruf, 43-45)
    28 ] (33/Ahzâb, 1-3)
    29 ] (42/^ûrâ, 15)
    30 ] (2/Bakara, 145)
    31 ] (6/En âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmas1n1 emreden
    veya kendi az1ndan ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En âm, 50,
    106, 145; 7/A râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/ Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf,
    43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/K1yâme, 18). 38] (25/Furkan, 30)
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    31
    İman esasları zamana, yere ve şahsa göre değişmeyeceğinden, Hz.
    Âdem’den beri aynı iman esaslarına inanılmaktadır.
    Peygamberlerin hepsi tevhidi insanlara tebliğ etmişler, tek Allah’a
    kulluğa insanları çağırmışlardır.
    Peygamberimizin âhirette kavminden (ümmetinden) tek şikâyeti
    Kur’an’ı mehcur bırakıp ondan uzaklaşma olacak38
    Zan, Hakikat Bakımından Hiçbir Değer İfade Etmez. Mütevatirin
    Dışındaki Bütün Hadisler de Zan İçerir.
    Peygamberimizin bu rivayetteki kelimelerle bu sözü söylediği ihtimaldir,
    bu şekilde söylememiş de olabilir. Kendisinde hiçbir şüphe
    olmayan hüküm. Bu yönüyle iman kavramıyla eşanlamlı kabul edilmiştir.
    Kesin tasdik ancak konuyla ilgili kesin bir delilin olmasıyla
    gerçekleşir. Zira kesin olmayan delil üzerine kesin bir inanç bina edilemez.
    Onun içindir ki içinde zann olan rivayetler -ki âhad haber de
    onlardan sayılır- itikad haline getirilemez.
    “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.”32
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir
    şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar
    zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.”33
    Mütevâtir hadislerin akaidde delil olabileceği de yine âlimlerin
    görüşüdür. Bu görüşe katılmayanlar da vardır. Yani, hakkında bir
    âyet yoktur. Peygamberimizin bir sözü yoktur.
    Mütevâtir hadislerin akaidi belirlemede ölçü olması konusunu
    biraz açalım: Âlimlerin önemli bir kısmı akaidde mütevâtir hadislerin
    de aynen Kur’an âyetleri gibi delil olacağını ileri sürerler. Öncelikle,
    şunu açıklığa kavuşturmak gerekir: Hadis rivayetlerinin hangisi
    veya hangilerinin mütevatir olduğu ihtilâf ediliyorsa, mütevâtir
    olduğu mütevâtir olmayan hadisler akaidde nasıl delil olur? Yani,
    32 ] (10/Yûnus, 36)
    33 ] (53/Necm, 23)
    Gençler İçin Akaid
    32
    Ahmed Kalka n
    mütevatir olup olmadığı ulemâ arasında kesin olmayan rivayetlerin
    kimin belirlemesine göre mütevâtir sayılıp sayılmayacağı, ulemadan
    bazılarının katılmayıp bazılarının mütevâtir olduğunu iddia ettikleri
    hadis rivayetleri iman esaslarını belirlemede ölçü olmaz.
    Mütevâtir haberlerin tanımı konusundaki farklılıklar, haberi
    getirenlerin sayısı (4, 5, 7, 10, 12, 20, 40, 50, 70, 310, 1400, 1500),
    sayı gerekmediğini söyleyenler, mütevâtir olarak sunulan bir kısım
    haberlerin mütevâtir değeri taşıyıp taşımadığı konusundaki ihtilaflardır.
    İbn Hibban ve el-Hâris gibi hadis âlimlerine göre “mütevâtir
    hiçbir hadis yoktur.” İbn Salâh’a göre “Men kezibe aleyye…” hadisi,
    60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtir, el-Irâkî’ye göre mestlere meshetme
    hadisi 60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtirdir. İbn Hibban
    ve en-Nevevî’ye göre mütevâtir hadis son derece nâdirdir. İbn Hacer,
    “mütevâtir hiçbir hadis yoktur” iddiasına muhâliftir. Es-Suyûtî
    de, İbn Hacer’e katılmaktadır. İbn Teymiye, hâricîlerler savaşılmasını
    emreden hadislerin mütevâtir olduğunu ileri sürdüğü bilinmektedir.
    İslâm âlimleri arasında, mütevâtirin tanımı ve ulaşılma yolları konusunda
    ciddi usûl farklılıkları olduğu açıkça görülmektedir. Mütevâtir
    olduğu konusunda ittifak edilen bir tek hadis vardır. O da Peygamberimize
    söylemediği sözü isnad edenlerin cehennemlik olduğuna
    dair hadis. Bazı araştırmacılar da mütevâtir hadisin hiç bulunmadığını
    iddia ederler.34
    Mütevâtir olduğunda ittifak edilen hadis şudur: “Kim benim üzerime
    (bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın.”
    35
    Mütevâtir hadisler de akaidi belirler demenin pratik bir karşılığı
    yoktur. Çünkü mütevatir olduğunda ittifak edilen akaidle ilgili hiçbir
    hadis rivayeti yoktur.
    34 ] Bu konuda bkz. Mütevatir Hadis Var m1d1r? , Abdulhakim Beyazyüz, Haksöz,16
    Eylül 2018
    35 ] (Buhârî, 0lm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud,
    0lm 4, hadis no: 3651; 0bn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, 0lm 8, hadis
    no: 2796-2798). Bu hadisin kimi varyantlar1nda geçen müteammiden/kasden, bilerek
    ifadesinin, hadise sonradan ilave edilmi_tir. Hadisin asl1nda bu kelime yoktur.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    33
    Akidede İctihad ve Mezhep Olmaz, Olmamalıdır. Onun için ictihada
    dayalı mezhebî görüşler akideyi bağlamadığı için itikadda mezhep
    de olamaz. Bütün müslümanların akidesi birdir. İhtilaf ictihadî
    alanlardadır. Fıkhî konularda ihtilaf ve mezhep farklılığı caizken
    akidevî konularda mezhep, taklit ve ihtilaf asla caiz değildir. Bugün
    Müslümanların birbirlerini tekfir edecek kadar önemli gördükleri
    farklılıklar, akidenin Kur’an’a dayanmaması ve âhad haber başta olmak
    üzere, akaid âlimlerinin görüşlerinin dinin kendisi gibi, akidenin
    esası gibi kabul edilmesinden dolayıdır. Müslümanlar akidede
    kardeştirler. İctihadî ve zannî konulardaki farklılıklar bu kardeşliği
    bozmaz.
    Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm
    inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve
    coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli)
    doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular,
    zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları
    bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe
    bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara;
    yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.
    Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
    Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir;
    mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın
    ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara
    inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti
    zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir
    etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
    Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler
    ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki
    müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı,
    zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle
    oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine
    konulduğu eserlerden ibârettir.
    Gençler İçin Akaid
    34
    Ahmed Kalka n
    Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî
    yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman
    olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların
    yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı
    ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak
    hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/
    zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
    bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların
    tekfîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı
    mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara
    dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar
    arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren
    ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
    Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
    şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
    bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
    ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
    Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
    olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
    münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
    Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı
    reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça
    belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek
    gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı
    açıkça küfrünü ispatlmayan bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı
    gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler
    gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
    Kur’an’a ve Kur’an’daki esaslara iman eden hiçbir mü’min, Peygamberimize,
    Onun söylediği kesin olan sözlere itiraz etmez, kabul
    etmiyorum demez. Bir mü’min, hem Kur’an’a iman edecek, hem
    Kur’an’da “itaat edin, hakem kabul edin, örnek alın” denilen Peygamberimizi
    Kur’an’daki esasları açıklayan sözlerini, hükümlerini
    kabul etmeyecek, bu düşünülemez. “Senin haddine mi Kur’an’a arzetmek,
    bunu mezardakiler yapmış, hayatta olan kimselerin ilmi ne
    ki Kur’an’a arzetsin” demek de karşısındakinden önce Kur’an’a hakarettir.
    Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir. Kur’an, sadece müctehid
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    35
    seviyesindeki âlimlerin kitabı değildir. Kur’an furkandır, hakla bâtılı,
    doğru ile yanlışı ayırt eden kitaptır. Kur’an anlaşılsın diye, ölçü olsun
    diye indirildi. Her mü’min, kendi kapasitesi oranında Kur’an’ı anlar,
    anlamaya çalışır. Yanlış çıkarımlar olduğunda âlimler başta olmak
    üzere diğer mü’minler onun hatasını ilmî şekilde düzeltirler. Bir rivayetin
    Kur’an tarafından sağlama yapılmasından kimsenin rahatsızlık
    duymaya hakkı yoktur. Rivayetler Kur’an’a arzedilmeyecek de neye
    arzedilecek? Hadislerin Buhârî’ye ve benzeri hadis âlimlerine arzedilmesi,
    onların onayını alınca sahih, onaylarını almayıp bazı hadis
    âlimlerinin “zayıf ” veya “uydurma” dediği için sahih kabul edilmemesi
    gayet doğal karşılandığı ve usûle uygun görüldüğü gibi; hatta
    ondan da daha önemli olarak; Furkan olan Allah’ın kitabına arzedilmesi
    çok daha doğal karşılanmalı ve usûle uygun görülmelidir. Allah’ın
    kitabından daha doğru bir ölçü mü vardır? Sözlerin en güzeli
    ve en doğrusu Allah’ın sözü değil midir? Davranışlarımızı, yaşayışımızı,
    sözlerimizi Kur’an’a arzetmek zorunda değil miyiz? Rabbimiz
    Kur’an’a uymayan görüş ve inançlardan bizi hesaba çekmeyecek mi?
    Kur’an’ı temel ölçü kabul edip “geleneği de, hadis rivayetlerini de
    Kur’an’a arzetmeliyiz. “Peygamberimiz Kur’an’a ters bir söz söylemez”
    diyenlere, bu sözünden dolayı “hadis inkârcısı!” diyenler de büyük
    yanlış içindedir. Onlara tepkisel cevap olarak; “siz de Kur’an inkârcısısınız!
    Kur’an’ın tasvip edip etmemesini önemsemiyor, Kur’an’ı
    hakem olarak kabul etmiyorsunuz!” diyenler de yanlış içindedir. Bir
    hadis âlimi, “şu hadis sahih değildir” deyince onun sözü ölçü kabul
    edilecek, hiçbir şekilde kendisine hadis inkârcısı filan denilmeyecek;
    fakat, “Âlim yanılabilir, ama Kur’an yanılmaz; âlim mutlak bir ölçü
    değildir, ama Kur’an mutlak bir ölçüdür diyen suçlanacak; bu ilmîdir,
    ne insanî ve İslâmî. “Bu rivayet Kur’an’a (ayrıca; akla, ilmî veya tarihî
    gerçeklere) ters düştüğü için, Kur’an’a göre sahih değildir” denilince,
    bunun ilmî mütâleasını yapamıyorsa, karşı tarafın delilini çürütemiyorsa
    o delile teslim olmak düşer. Akaidle ilgili esaslar, üzerinde
    tartışma yapılacak konular değildir.
    Ebû Hanife, hadis rivayetlerini Kur’an’a arzedip Kur’an’a ters düşenleri
    kabul etmeme konusunda şöyle diyor:
    “Tekzip etmek, ancak “Ben Hz. Peygamber’in sözünü yalanlıyorum,”
    diyen kimsenin yalanlamasıdır. Lâkin bir kimse “Ben Hz.
    Gençler İçin Akaid
    36
    Ahmed Kalka n
    Peygamber’in söylediği her şeye iman ederim, fakat o kötülük yapılmasını
    söylemedi, Kur’ân’a da muhalefet etmedi” derse, bu söz
    o kimsenin, Hz. Peygamber’i ve Kur’ân-ı Kerim’i tasdik etmesi; Allah’ın
    Resulünü, Kur’ân’a muhalefetten tenzih etmesidir. Eğer, Hz.
    Peygamber, Kur’ân’a muhalefet etse ve Allah için hak olmayan şeyleri
    kendiliğinden uydursa idi, Allah onun kudret ve kuvvetini alır, kalp
    damarını koparırdı. Nitekim bu husus Kur’ân’da şöyle belirtilir: “Eğer
    peygamber söylemediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş
    olsa idi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da kalp damarını koparıverirdik.
    Sizin hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”36
    Allah’ın peygamberi, Allah’ın kitabına muhalefet etmez, Allah’ın
    kitabına muhalefet eden kimse de Allah’ın peygamberi olamaz. Onların
    rivayet ettikleri bu haber Kur’ân’a muhaliftir… Kur’ân-ı Kerim’in
    hilafına, Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi
    reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek
    değildir. Bilakis, Hz. Peygamber adına bâtılı rivayet eden kimseyi
    reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye
    râcidir. Hz. Peygamber’in söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız
    her şey can, baş üstünedir. Biz onların hepsine iman ettik,
    onların Allah’ın Resulü’nün söylediği gibi olduğuna şehadet ederiz.
    Keza Hz. Peygamber’in, Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine,
    Allah’ın kullarına ulaştırılmasını emrettiği bir şeye de mâni olmadığına
    şahitlik ederiz. O, hiçbir şeyi Allah’ın tavsif ettiğinden başka
    şekilde tavsif etmez. Yine şehadet ederiz ki O, bütün işlerde Allah’ın
    emrine muvafakat etmiş, hiçbir bid’at ortaya koymamıştır. Allah’ın
    söylemediği hiçbir şeyi de, Allah’a isnat etmemiştir. Bunun için Allah
    Teâlâ “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”37 buyurmaktadır.”
    38
    Peygamberimizin rivâyet edilen bu kelimelerle bu sözü söylediği
    kesin olmayan, Peygamberimizin bu şekilde söylediği zannedilen
    sözlerin Peygamberimizin sözü olmadığı gerekçesiyle, Kur’an’a
    ters gördüğü için, uydurma rivayetlerden sakınmak gerekçesiyle ve
    36 ] 69/Haakka, 45-47
    37 ] 4/Nisâ, 80
    38 ] İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, Tercüme: Mustafa Öz, 2. Bs, İFAV Yayınları, İstanbul,
    1992, el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 24-25
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    37
    ondan daha önemli ve eksiksiz, fazlasız, hatasız, yanlışsız ve lâ raybe
    fîh olan Kitab’ı öne çıkarıp onun ölçüleriyle rivayetleri tartalım.
    İnanç Esaslarının Değişmezliği
    a) İnanç esasları; zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre
    değişmez.
    Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya...
    inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de aynı
    esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin
    tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.
    Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve
    birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın
    varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine
    itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı
    Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:
    “Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a
    kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”39
    “Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’
    demesi için gönderdik..”40
    İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun.
    Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”41
    “Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin,
    âhiretgününe umut bağlayın.”42
    “Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
    başka bir amaçla göndermedik.”43
    39 ] 23/Mü minûn, 23
    40 ] 27/Neml, 45
    41 ] 29/Ankebût, 16
    42 ] 29/Ankebût, 36
    43 ] 4/Nisâ, 6
    Gençler İçin Akaid
    38
    Ahmed Kalka n
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’
    diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”44
    Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem
    evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm
    nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.
    Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez:
    “Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda
    din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir
    vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı;
    namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde
    bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin
    izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan
    bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf
    edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan
    heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek
    için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”
    İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk
    ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan
    oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi
    sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü
    reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.
    b) İnanç esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm
    dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden
    çıkarır.
    Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili
    emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım
    fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul
    ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum.
    Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu
    serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber mi çalıştı?”
    44 ] 16/Nahl, 36
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    39
    “Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden,
    kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten,
    onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan
    vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle
    bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”
    İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah
    Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de kınamakta
    ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul
    edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı yapmaktadır: “...
    Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka
    bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.”45
    Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini
    kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama, aynı zamanda, nefsimize
    ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip hiçbir ayırım yapmadan
    yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz:
    İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır
    geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr
    eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisinde insan kâfir
    olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur. Yani, Allah’a iman
    eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği
    için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr
    mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler
    için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir.
    Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
    olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
    münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
    Zanla bir kimsenin dinden çıktığına hükmetmek büyük yanlıştır,
    tekfirciliktir. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu
    gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr
    ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız.
    Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya
    da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme
    45 ] 2/Bakara, 85
    Gençler İçin Akaid
    40
    Ahmed Kalka n
    hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım
    menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
    Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz!
    Âhad haber derken ifade edilen “âhad”, bir, bir tek manalarına
    gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle mütevâtir derecesine
    yükselemeyen haberlere denir. Buna göre, bir nesilde bir tek râvî
    tarafından rivayet edilen habere haber-i vâhid adı verilir. Birkaç nesilde
    birer râvî tarafından rivayet edilmiş olan haberlere ise haber-i
    âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.
    İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e
    (s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif
    etmiştir.46 Daha sonraki devirlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan
    her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına
    ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edilen haberler için kullanılan
    bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka
    râvîden rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden,
    üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla
    sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır.
    Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada
    mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması gerekir. Bazı
    tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı
    olan kalabalık sayısına erişmemiş olması dolayısıyla haber yine âhad
    sayılır. Nitekim bazı hadis usulü kaynaklarında haberler, râvîlerinin
    sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir,
    ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve
    meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib,
    bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat
    mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet
    ettikleri haberlere denilmiştir.47
    İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir râvînin tek başına rivayet ettiği
    ve mütevâtirin şartlarını taşımayan haberler olarak tarif etmiş;
    46 ] Kifâye, 62
    47 ] Hadis Ist1lahlar1, 22, 23
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    41
    makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır. Bunlardan makbul
    âhad, amel edilebilecek ölçüde olanlardır. Merdud âhad ise mat’ûn
    (bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit edilememiş râvînin tek
    başına rivayet ettiği haberdir.
    Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak
    şartıyla çoğalırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve
    olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister
    bir, ister birden fazla olsun, dillerde dolaşan haberlerdir. Yukarıda
    özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur
    olmayan âhad grubuna girerler.
    İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil,
    zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı
    bu görüştedirler. Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve muhaddislerin
    büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için
    sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye
    göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî
    ilim ifade etmez.
    Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak
    bu çeşit haberlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle
    âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı
    vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle
    amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde
    olanlardandır. Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî
    konularda hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar
    râvî ile ilgilidir.
    Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güvenilir olması;
    doğru sözlü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi;
    lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği şekilde
    rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak
    ezberlemiş olması; yazılı olarak rivayet ediyorsa kitabını yanında bulundurması;
    tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel
    edilecek âhadin isnadının munkatı’ olmaması da şarttır.
    Gençler İçin Akaid
    42
    Ahmed Kalka n
    Özetle tekrarlayacak olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri
    adalet sahibi, isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği
    görüşündedirler. Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği
    görüşünde olanlar ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin
    taşıdıkları özellikleri taşımalarını; bir de konu veya delâlet itibariyle
    itikadı meselerle ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.
    Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve Ehl-i
    Sünnet kelâmcılarından bazılarına göre âhad haberler dinî meselelerde
    hüccet olamazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin
    hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mu’tezile, âhad haberlerin
    her çeşidiyle amel edilemeyeceğini ileri sürerken, “Bilmediğin
    şeyin peşine düşme”48; “Zan, gerçekten hiçbir şey ifade etmez”49
    mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca onlara göre kimi sahâbîler
    tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.
    Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız
    1- Kur’an, dinde tek belirleyici ve tek mutlak şâri olan Allah’ın
    tarihe ve topluma müdahale ederek, vahyin ölçüleriyle iman, akıl,
    şahsiyet, tasavvur ve hayatı yeniden inşa etmeyi hedeflediği, hak ile
    bâtılı ayıran bir furkan, karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir hidayet
    rehberidir. Bu sebeple de dinin belirlenmesinde özne kılınması,
    merkeze alınması gereken temel kaynağımızdır. Kur’an’ın delaleti
    zannî kısmı (ile hadislerin âhad haber alanı) ise, zan taşıdığı için,
    hoş görülmesi gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Dolayısıyla
    bu alanlardan çıkarılan sonuçların, yapılan yorumların mutlaklaştırılmaması,
    akîdeleştirilmemesi, dinleştirilmemesi gerekmektedir.
    Sabiteler, muhkem naslar alanındaki, akîde ortak paydasındaki birlik
    sağlandıktan sonra, yoruma açık, içtihat alanındaki farklılıklarımız
    zenginlik olarak kalacaktır.
    2– Ancak Kur’an, bir hayata inmiş ve o hayatın içine okunmuş,
    hayatın içinden okunmuş ve o ilk hayatı, Resulullah’ın (s.a.s.) ve
    ilk Kur’an nesli olan ashabının hayatını inşa ederek tamamlanmış
    48 ] 17/0srâ, 36
    49 ] 53/Necm, 28
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    43
    bir kitaptır. Bu sebeple de, o ilk hayattan koparılan, soyutlanan bir
    Kur’an anlayışı, bugün de hayatla bağı kurulamayacak teorik bir kitabın
    ortaya çıkmasına ve ilk şahitlikten kopularak, bugün hayata
    taşınması, sosyalleştirilmesi güç bir din anlayışının doğmasına yol
    açar. Hâlbuki, Resulün önderliğindeki ilk Kur’an neslinin hayatını,
    Resulün ve ilk neslin mücadele sünnetini dikkate alarak, vahyin ilk
    inşa ettiği hayatla iç içe geçmiş olarak Kur’an nüzul sırasıyla ve hakkıyla
    okunduğunda, yani Kur’an nüzul ortamı, kavramların nüzul
    ortamındaki karşılıkları, nüzul sebepleri bilinerek ve siyerle iç içe
    geçirilerek okunduğunda, bugün de hayatla bağı kurulacak pratik ilkeleri
    yakalamak ve ilk örneği bugünkü hayata taşımak mümkündür.
    Üstelik bu tür bir okuma, isabet kaydetmek için zorunludur. Böylesine
    nitelikli ve doğru bir okuma sonucunda, Kur’an talebesi müminler
    arasında dinin sabiteleri ve akîdesi alanında çok yüksek bir
    mutabakatın oluşması mümkün hale gelecektir.
    3– Bu sebeple, hiçbir mü’min, vahyin ilk şahidi olan Resulullah’ın
    (s.a.s.) Kur’an’da emredilen güzel örnekliğini dışlayamaz, onun
    Kur’an’ın uygulaması anlamındaki ve yaşanarak bugüne kadar mütevatir
    olarak intikal eden sünnetini reddedemez. Reddeden olursa
    şüphesiz ki, Kur’an’da yer alan Resule itaat hükmüne aykırı bir
    inançla mü’min olma vasfını kaybeder. Bu sebeple kesin bir delil
    olmadıkça hiçbir mü’min sünnet inkârcılığıyla suçlanamaz. Çünkü
    hiçbir mü’min bunu yapmaz. O halde bütün mü’minler hizbullah olmak,
    Allah taraftarı olmak zorunda oldukları gibi, bütün mü’minler
    sünnet ehli olmak ve Kur’an’a tâbi iseler ve Allah’ı seviyorlarsa Resulullah’a
    itaat etmek mecburiyetindedirler. Bu bakımdan bir kısım
    mü’minler sünnet ehli, bir kısmı ise sünnet karşıtı olarak nitelendirilemezler.
    4– Sünnet, vahiy değil, ancak vahyin denetimi altındaki Resulün
    uygulamasıdır. Yanlış yapıldığında Allah tarafından düzeltildiği için,
    Kur’an’la düzeltilmeyenler Allah’ın dolaylı onayını da almış sayılır.
    Sünnetin ilk kaynağı da Kur’an’dır. Sünnet; Resul’den bugüne milyonlarca
    insan tarafından yaşanarak ve mütevatiren intikal eden uygulamalardır.
    Resul, Kur’an’ı açıklama, tebliğ etme, yorumlama, içtihat
    ve uygulamalarıyla bize şahitliğini yapma, örneklik oluşturma,
    bize kitabı ve hikmeti öğreterek bizi eğitme, arındırma gibi oldukça
    Gençler İçin Akaid
    44
    Ahmed Kalka n
    önemli görev ve sorumluluklarla donatılmış ilk şahit, Kur’an ahlakıyla,
    en güzel ahlakla mücehhez bir Resuldür, Kur’an’la yolumuzu
    aydınlatan bir önderdir.
    5– Hadis ise, bu uygulamalarla ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözleriyle
    ilgili olarak anlam itibariyle intikal eden sözlü nakillerdir ki, daha
    çok âhâd haberlerden oluşur. Bu alan, gerek rivayet zinciri bakımından,
    gerek metin tahlili açısından tahkike muhtaç olan zan alanıdır.
    Bu bağlamda Buhari, Müslim gibi hadis âlimlerinin yerine getirdikleri
    çok büyük sorumluluk, her türlü takdir ve duayı hak etmektedir.
    Allah (c.c.) kendilerinden razı olsun, rahmetiyle muamele eylesin,
    onlar, rivayet zinciri ve senetleri açısından sahih olup olmadıklarını
    araştırarak yüz binlerce uydurma rivayeti ayıklayarak atmışlar ve
    bugün bizim işimizi kolaylaştırmışlar, bizleri içinden çıkamayacağımız
    büyük bir kaosun içine düşmekten korumuşlardır. Eğer bu güzel
    çalışmayı ve hurafe olanları ayıklamayı yapmamış olsalardı bugün
    500.000 ve üzeri rakamlarla ifade edilen bu rivayet birikimi içinde
    mahvolmuştuk. Ancak bu çalışmayı yapanlar da insandı ve bize aktardıkları
    3.000 civarında rakamlarla ifade edilen ve rivayet zinciri
    bakımından “sahih” olarak nitelenenler içinde de gerek kendi insani
    zaafları sebebiyle ya da tarihsel süreçte talebelerinin ilaveleriyle
    de olsa hâlâ bu sahih denilenler içinde de uydurma rivayetler yer
    almaktadır. Bugün Sahihler üzerinde yapılan araştırma ve tahlil sonucunda
    uydurma olanlar sahihler yanında çok düşük bir oranda
    kalmaktadır. Bu sonuç bile, Buhari ve Müslim gibi hadis âlimlerinin
    başarısız olduklarını değil, tam tersine o günkü zor şartlarda yaptıkları
    çalışmalar sonucu “sahih” olarak tespit ettiklerinin içinde, yüzyıllara
    yayılan aktarım süreçlerinde meydana gelebilecek muhtemel
    değişme ve ilavelere rağmen çok az uydurma rivayete rastlanması
    çok büyük bir başarı sağladıklarına delâlet etmektedir.
    Bugünkü şartlarda, Sahihlerde yer alan bütün rivayetlerin senet
    ve zincir bakımından “sahih” olduklarını kabul etsek bile, metin
    tahkiki ve tahlili yönünden bir inceleme yapmak da bizim sorumluluğumuzdur.
    Bu rivayetlerin, ahlakı Kur’an ahlakı olan Rasulullah’a
    (s.a.s.) ait olup olmadığının anlaşılabilmesi için Kur’an’a arzı şarttır.
    İmam Ebu Hanife’nin usulü bu konuda anlamlı ve yeterlidir. Bu bağlamda
    yapılan araştırma sonucunda, Kur’an’a, Resulün sünnetinin
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    45
    bütünlüğüne, Risalet misyonuna, ahlakına, akla ve mantığa, kevni
    ayetlere vb. uygunluk olduğu tespit edilirse, yine kesin olmamakla
    beraber Resule ait olduğu galip zannına, kanaatine ulaşılırsa, onunla
    amel edilir. Ancak gaybla ilgili rivayetler Kur’an’da yer almadıkça
    doğru olduğu iddia edilemez. Zan alanı olan bu alandaki haberler
    üzerine akıde bina edilemez. Resulden geldiği iddia edilen rivayetlerin
    tahkike tabi tutulması, bu bağlamda hadis usulü gereğince
    Kur’an’a arz edilmesi suretiyle metin tahkiki ve tahlili yapılması,
    şüphesiz ki, Resulü (s.a.s.) denetleme amaçlı olmayıp, Resul adına
    gelen haberlerin doğruluğunu ve Resule ait olup olmadığını tespit
    amaçlıdır. Ve bu çaba, ilmi birikimi olan her mü’min üzerinde büyük
    sorumluluktur.
    6– Din kuralları koyan vahiy Kur’an’da toplanmıştır. Ancak,
    Kur’an dışında, Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında
    olmayan) bir ilişki söz konusu olabilir. Resulullah (s.a.s.) ile
    Allah arasındaki Kur’an vahyi dışındaki bu muhtemel ilişkinin bizi
    bağlayıcılığı ise, ancak bilahare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da
    Resulün bir içtihadı ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa
    bizi bağlayıcı hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle
    bir iddia (yani Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu
    için değil, sadece Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması
    olduğu için ve Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın
    bütün yapıp ettiklerinin vahiy olduğunu (vahy-i gayri metluv) iddia
    etmek, hem Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb
    haberleriyle ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının
    Resulullah tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da
    sadece birkaç kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risalet görevinin
    tam anlamıyla yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına
    gelir. Diğer taraftan, Resulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip
    düzelten Kur’an ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi
    yönlendirip böyle yaptırdığı, daha sonra da uyarıp neden böyle
    yaptın diye eleştirdiği iddia edilmiş olur ki bu büyük çelişki olur.
    Ayrıca böyle bir iddia Resulü, bütün inisiyatif ve iradesini yok ederek,
    tamamen Allah tarafından yönlendirilen bir robot konumuna
    indirger ki, böyle bir Resulün bizim için güzel örneklik oluşturması
    tartışılır hale gelir.
    Gençler İçin Akaid
    46
    Ahmed Kalka n
    Diğer taraftan, bir rivayette yer alan ve Rasul’e (s.a.s.) ait olduğu
    ifade edilen söz ya da amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik
    ilhamı bulunsun, Allah (c.c.) tarafından korunmuş Kur’an’da yer
    almadıkça bu ilahi ilişki ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak
    aktarılan söz ya da amel Kur’an’a uygunsa Resule ait olduğu galip
    zannıyla onunla amel edersek inşallah Resule itaatin ecrini alırız.
    Bir de şu husus önemlidir; “gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında
    “gayri metluv vahiy” ya da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an
    hükümlerinden hareketle yaptığı içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine
    itaat etmeyecek misiniz? Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla
    arkasında “vahy-i gayri metluv” ya da “ilham” olduğunu iddia ederek
    değil, sadece Resul yaptığı ve söylediği için onun din konusunda
    yaptıklarını yapmalı, emirlerine itaat etmeli değil miyiz? O halde,
    gaybı taşlayarak Resulün yapıp ettiklerinin arkasında zanna dayalı
    ilahi yönlendirmeler aramak yerine, “Allah’a ve Resulüne itaat edin”
    ilahi emri gereğince, arkasında Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan,
    sadece Resulullah (s.a.s.) yaptığı ve söylediği için ona itaat etmenin
    Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun bilinciyle hareket etmeliyiz.
    7- Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba
    ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda ulaşacağımız
    yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak paydasında,
    sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır. Vahdet
    gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir. Kur’an’ın delaleti kati
    alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir sünnet mutabakat alanımızı
    oluşturmak durumundadır ve bu alanda farklılığa müsamaha
    edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş yapan akîdemiz de bu alanda
    teşekkül etmektedir.
    O halde tüm mü’minler, “ortak mütevatir “ diyebileceğimiz bir
    hat çizmeli ve bu hattın üzerinde yer alan ve her müminin mütevatir
    kabul ettiği Kur’an ve milyonlarca Müslüman tarafından yaşanarak
    aktarılan mütevatir sünnetin belirlediği dinin sabitelerinde ve akîdesinde
    mutabakat temin ederek tevhid merkezli bir vahdeti hedeflemeli,
    bu ortak mütevatir hattının altında kalıp zan içeren ve ağırlıkla
    ahad haberleri kapsayan alandaki farklılıklarımızı da hoş görüp
    zenginlik olarak telakki etmeliyiz. Ümmet olmak da, vahdeti temin
    etmek de ancak böyle mümkündür.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    47
    İnsanımızda değişik sebeplerden dolayı tevhidle ilgili birçok
    problemin varlığını kabul etmek zorundayız. Önce bunları tespit ve
    teşhis etmek ve sonra çözümlerini sunmak dâvâ adamı muvahhidler
    olarak hepimizin görevidir.
    Bir, bir tek manalarına gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle
    mütevâtir derecesine yükselemeyen haberlere denir. Buna
    göre, bir nesilde bir tek râvî tarafından rivayet edilen habere haber-i
    vâhid adı verilir. Birkaç nesilde birer râvî tarafından rivayet edilmiş
    olan haberlere ise haber-i âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.
    İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e
    (s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif
    etmiştir.50 Daha sonraki devirlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan
    her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına
    ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edilen haberler için kullanılan
    bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka
    râvîden rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden,
    üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla
    sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır.
    Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada
    mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması gerekir. Bazı
    tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı
    olan kalabalık sayısına erişmemiş olması dolayısıyla haber yine âhad
    sayılır. Nitekim bazı hadis usulü kaynaklarında haberler, râvîlerinin
    sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir,
    ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve
    meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib,
    bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat
    mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet
    ettikleri haberlere denilmiştir.51İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir
    râvînin tek başına rivayet ettiği ve mütevâtirin şartlarını taşımayan
    haberler olarak tarif etmiş; makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır.
    Bunlardan makbul âhad, amel edilebilecek ölçüde olanlardır.
    Merdud âhad ise mat’ûn (bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit
    edilememiş râvînin tek başına rivayet ettiği haberdir.
    50 ] Kifâye, 62
    51 ] Hadis Istılahları, 22, 23
    Gençler İçin Akaid
    48
    Ahmed Kalka n
    Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak
    şartıyla çoğalırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve
    olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister
    bir, ister birden fazla olsun, dillerde dolaşan haberlerdir. Yukarıda
    özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur
    olmayan âhad grubuna girerler.
    İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil,
    zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı
    bu görüştedirler. Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve muhaddislerin
    büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için
    sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye
    göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî
    ilim ifade etmez.
    Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak
    bu çeşit haberlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle
    âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı
    vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle
    amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde olanlardandır.
    Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî konularda
    hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar râvî ile
    ilgilidir. Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güvenilir
    olması; doğru sözlü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi;
    lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği
    şekilde rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak
    ezberlemiş olması; yazılı olarak rivayet ediyorsa kitabını yanında bulundurması;
    tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel
    edilecek âhadin isnadının munkatı’ olmaması da şarttır. Özetle tekrarlayacak
    olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri adalet sahibi,
    isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği görüşündedirler.
    Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği görüşünde olanlar
    ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin taşıdıkları özellikleri
    taşımalarını; bir de konu veya delâlet itibariyle itikadı meselerle
    ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.
    Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve
    Ehl-i Sünnet kelâmcılarından bazılarına göre âhad haberler dinî
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    49
    meselelerde hüccet olamazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin
    hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mûtezile,
    âhad haberlerin hiçbir çeşidiyle amel edilemeyeceğini ileri sürerken,
    “Bilmediğin şeyin peşine düşme”52; “Zan, gerçekten hiçbir şey ifade
    etmez”53 mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca onlara göre kimi
    sahâbîler tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.
    Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez
    Adına ister vahiy densin, ister ilham denilsin, isterse başka bir
    şey denilsin; Allah’ın birtakım konularda Rasûlüne Kur’an’da yer almayan
    konularda yardım etmesi, özel bir iletişim içinde olması göz
    ardı edilemez bir gerçekliktir. Peygamberin Kur’an dışında Allah ile
    teması olduğuna inanmak başka şeydir, sünnetin ve hadislerin tamamının
    vahiy ürünü olduğunu söylemek başka şeydir. Allahu a’lem
    söz konusu olan iletişimin muayyen konularla sınırlı olduğunu ve
    ümmeti bağlayıcı hususlar olmadığını kabul etmek daha doğru gözükmektedir.
    Öteden beri İslam ulemâsı sünnetin vahiy ile ilişkisini konuşmuşlardır.
    Peygamber (s.a.s.) efendimiz, kendisine inen Kur’an ayetlerini
    tebliğ, tefsir, tebyin ve tatbik ettiği gibi; birtakım hüküm ve
    esaslar sunmuş ve bazı icraatlarda bulunmuştur. Hz. Peygamberin
    bu tür emir, yasak, hüküm kabilinden uygulamalarının acaba kaynağı
    nedir? Acaba Hz. Peygamber bu tür talimat ve uygulamalarını
    Kur’an dışında Cenabı Hak’tan aldığı vahiy ve ilham ile mi gerçekleştirmiştir?
    Yoksa bunlar tamamen kendi rey ve içtihatlarından mı
    kaynaklanmıştır? Sünnetin bağlayıcılığı ve kıyamete kadar geçerliliği
    konusunu nasıl değerlendirmek gerekir? Bu ve benzeri sorular
    Müslümanların önünde duran ve sıhhatle cevaplandırılması gereken
    sorulardır. İslâm âlimleri, bu konularda ittifak edememişler ve birbirine
    zıt düşüncelerde kutuplaşmışlardır. Bu konuda geleneksel anlayış
    şu şekildedir:
    52 ] 17/İsrâ, 36
    53 ] 53/Necm, 28
    Gençler İçin Akaid
    50
    Ahmed Kalka n
    1- Birçok âlim sünnet tamamen vahiy mahsulüdür. Ancak bu
    vahiy bazı yönlerden Kur’an’dan farklıdır; zira Kur’an ayetleri levh-i
    mahfuzda yazılıdır, mu’cizdir ve ibadetlerde okunma özelliği vardır;
    fakat sünnet böyle değildir, ama bağlayıcılık açısından sünnet ile
    Kur’an arasında bir fark yoktur. Bu görüşü formüle etmek için vahiy
    konusunda bir de şöyle bir ayrım yapılmıştır:
    • Metluv vahiy (okunan vahiy)
    • Gayri metluv vahiy (okunmayan vahiy)
    Bu düşünceyi savunanlar Kur’an ve hadislerden deliller getirmişlerdir.
    “Andolsun Allah, rasulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı.
    Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde,
    saçlarınızı traş etmiş, kısaltmış olarak korkusuzca gireceksiniz. Fakat
    Allah sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih
    kıldı.”54
    Ayet, Resulün ashabı ile birlikte Mekke’ye gidip umre yapacağı şeklinde
    bir rüya gördüğünü teyit etmektedir. Bu husus Resul’e Kur’an yanında
    diğer direktif ve talimlerin de ulaştığı gerçeğinin bir delili olarak
    karşımıza çıkmaktadır.
    “Hani Nebi eşlerinden bazılarına gizli bir söz söylemişti de derken
    eşi bunu haber verip Allah da bunu ona açıklayınca o da o sözün bir
    kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. O, bunu eşine haber
    verince: ‘Bunu sana kim haber verdi?’ dedi. O: ‘Alîm ve Habir olan
    bana haber verdi.’ dedi.”55
    Allah’ın, Resul’e söylediği gizli sözün zevcesine diğerlerine açıkladığını
    Resul’üne haber verdiği bir Kur’an ayeti yoktur.
    “O zaman ki Allah size iki topluluktan birinin muhakkak sizin
    olacağını vaadetmişti de siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz.
    Allah ise kelimeleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin arkasını
    54 ] 48/Fetih, 27
    55 ] 66/Tahrîm, 3
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    51
    kesmek istiyordu.”56 Bedir savaşından sonra savaş ganimetlerinin dağıtılma
    anı geldiğinde savaşı yorumlayan enfal süresinin yukarıdaki
    ayeti nazil oldu. Vaad edilen şeyin ne olduğu resul’e Kur’an da bulunmayan
    doğrudan vahiy ile bildirilmiş olabilir.
    Ayrıca 33/Ahzâb 37; 14/İbrahim, 4; 16/Nahl, 44; 7/A’râf, 105; 33/
    Ahzâb, 21 vb. âyetleri de konuya örnek olarak gösterilmektedir. Tüm
    bu örnekler gramer yönünden incelendiğinde iddia edilen şeyi çağrıştırmadığı
    da iddia edilebilir. Ancak tüm bu yorumların da yanlış
    olduğu söylenemez. Bu görüşe ait delillerin bir kısmı kuvvetli delillerdir.
    Tabiî ki sünnetin tamamının bu şekilde oluştuğu iddia edilemez.
    Zira bu, Rasul’ü insan olmaktan çıkarmak anlamına gelir. Bu
    takdirde onun beşer olma özelliğini vurgulayan ayetleri görmezden
    gelmek gerekir ki bu da doğru değildir. Resul beşer olması hasebi ile
    bazı konularda yanlışlar yapmış ve vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli
    bir şekilde uyarılmıştır.
    Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve
    Sünnete) Niçin Vahiy Denilmemeli?
    “Rasul bir söz söylerken veya davranışta bulunurken aynen Kur’an
    vahyi şeklinde vahiy alarak bu sözü söylemiş, bu fiili işlemiştir.
    Kur’an’la hadis, vahiy olma yönüyle ikisi de aynıdır. Bütün hadisler
    vahiy ürünüdür.” şeklindeki genel kabul, doğru değildir. Sebeplerini
    maddeler halinde izah edeyim:
    Rasul, Yaratıcı’nın sözleriyle konuşan bir yarı-tanrı değildi; aynen
    bizim gibi bir beşerdi. Rasul’ün her hareketinin bir vahiy sonucu olduğunu
    iddia edenlerin onu melekler gibi iradesiz bir varlık olarak
    tasavvur etmeleri, melek konumuna çıkardıkları, onu, tercih yapamayan,
    her hareketi Yaratıcı tarafından programlanan bir makineye,
    bir robota dönüştürdükleri değerlendirilmeli; dolayısıyla, Kur’an’ın
    ve selim aklın gereği vahyi sadece Allah’ın kitabına hasretmelidirler.
    56 ] 8/Enfâl, 7
    Gençler İçin Akaid
    52
    Ahmed Kalka n
    Tevhid, Allah’ı zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde
    başka bir varlığa benzetmemek, bu konularda O’na hiçbir şeyi şirk
    (ortak, yardımcı, benzer, nidd) koşmamaktır. Tevhid, Allah’la kulları
    birbirine karıştırmamaktır, birbirine benzetmemektir. Bu kul,
    Peygamber de olsa böyledir. Allah’ın sözü ile Peygamber de olsa bir
    kul’un sözü karıştırılmamalıdır. Kur’ân furkandır.
    Vahy kavramının ağırlığı, ilâhîliği, kutsallığı kaybolmuş, insanların
    ağzından çıkan başka bir söz de Allah’ın sözüne benzetilebilmiştir.
    Peygamber de olsa, bir insanın sözü aynen Allah’ın sözü gibi vahiy
    olamaz. Peygamber de olsa bir kul ile Allah, nasıl birbirine benzetilemezse,
    Allah’ın sözü ile bir insanın sözü de benzetilmemeli. Bu,
    tevhid inancının zaruri gereğidir. Tevhid Allah’a benzer hiçbir şeyin
    olmadığına inanmaktır her şeyden önce. Vahiy Peygamberimizin de
    uyması gereken hususlardır. Bunlar Kur’an ayetleridir. Kur’an sık sık
    Peygamberimiz’e: “Sana vahy olunana tâbi ol”57 der.
    Kur’an, Sünnet ve hadisler, Peygamberimizin hadislerinin ve
    sünnetinin kaynağının vahiy mi, yoksa başka bir şey mi olduğunu
    belirtmiyor. Peki, Peygamberimizin ve ashâbın tavırlarından onların
    sünnet ve hadisi vahy kabul ettikleri mi, yoksa tam tersi mi anlaşılır?
    Ashabın da Peygamberimizin davranış ve sözlerinin kaynağı
    konusunda bazen tereddütler yaşadığı anlaşılıyor. Bunu, “bu senin
    re’yin (ictihadın) mı, yoksa vahiy mi?” diye sormalarından anlıyoruz.
    Mümkün onlar “bu vahiy mi?” diye sorarken, vahyin çeşitli anlamlarından
    birini (ilhamı) kast ediyorlardı. Ondan da emin değiliz.
    Ama şurası hakikattir ki ashâb, Peygamberimizin her sözünü ve her
    davranışını vahiy olarak algılamıyorlardı; burası kesin. Onların bu
    sorusuna Peygamberimiz de: O ne biçim soru, benim her sözüm ve
    davranışım vahiydir” diye cevap vermemişti. Tam tersine, meselâ
    Bedir’deki savaş için konuşlandığı yer hakkında kendi görüşü olduğunu
    söylemişti.
    Kur’an’ın emri gereği Rasulullah (s.a.s.) önemli işlerde ashâbıyla
    istişare ederdi. Ve bazen istişare ettiği kimselerin çoğunluğunun görüşü,
    kendi görüşünün zıddı olurdu. Peygamberimizin İstişaredeki
    57 ] (10/Yunus, 109; 33/Ahzâb, 2; 6/En âm, 106 vb.)
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    53
    çoğunluğun görüşünü uygulaması, kendi görüşünün vahiy olmadığı
    anlamına geliyordu. Hakkında vahiy olan bir konu istişare edilmez,
    edilse bile vahye ters uygulama olmaz. Meselâ, Rasulullah Uhud savaşını
    müdafaa harbi olarak mı, hücum harbi olarak mı yapmalarının
    daha iyi olacağı konusunda ashâbıyla istişarelerde bulundu. Ve
    kendi isteğine zıt olduğu halde, ashabın gençlerinin görüşleri doğrultusunda
    karar aldı. Eğer kendi isteği vahiy ise, ashâbına vahyin
    zıddını tercih etme hakkı verir miydi, verebilir miydi? Vahyin zıddına
    hareket hakkı var mıdır mü’minlerin?
    Ashâb, az sayıda da olsa, bazen Peygamberimize itaat etmede istekli
    olmamışlar, belirli bir süre içinde de olsa itiraz edip itaat etmedikleri
    olmuştur. Hudeybiye’de tıraş olmaları ve ihramlarını çıkarmaları
    emrinde olduğu gibi. Hz. Ebubekir ve Ömer gibi seçkin
    ashabın da böyle yaptığı değerlendirilince, Allah’ın razı olduğu bu
    öncü şahsiyetlerin vahye itaatsizlik yaptıkları değil, onların Peygamberimizin
    içtihadına karşı çıktıkları yorumu daha isabetlidir. Demek
    ki ashab, Peygamberimizin her sözünü ve uygulamasını vahiy olarak
    görmüyordu.
    İlk dönem vahiy algısına İbn Abbas’ın anlayışı örnek verilebilir.
    Kendisine “Tercümanu’l Kur’an” denilen ashâbın en âlimlerinden
    biri olan Abdullah ibn Abbâs (ö. 68/687) bu konuda bakın ne diyor:
    Kûfe’ye yerleşmiş Taifli sika hadisçi Abdulaziz ibn Rufey’ (ö. 130/747)
    ondan şu hükmü işitmiştir: “Lâ vahye illâ’l-Kur’an / Kur’an’dan başka
    vahiy yoktur.”58
    Hz. Ali: “Bende Kur’an’dan başka bir vahiy yok” diyerek vahyin
    Kur’an’dan ibaret olduğunu dolaylı olarak belirtmiştir.59
    Hadis yazmak isteyen bazı sahabîler, arkadaşları tarafından
    durdurulmuş ve onlara Hazreti Peygamberin hadis yazmaya izin
    vermediği hatırlatılmıştır. Zeyd İbn Sâbit’in, bu yasağı hatırlatarak
    Muâviye’yi hadis yazmaktan menetmesi, aynı konuda rivayet edilmiş
    58 ] Buhârî, 6830; Ebû Cafer Tahavî, ^erhu Mü_kili -Âsâr, tahkik ^uayb el- Arnavut,
    Muessesu r-Risâle, 1415/1994, c. 14, s. 466
    59 ] Buhârî, 111, 3047, 6903, 6915; Müslim, Kitabu’l- Hacc, 467, hadis no: 1370 84]
    el-Hatib, Takyîd, s. 33
    Gençler İçin Akaid
    54
    Ahmed Kalka n
    çeşitli haberlerden bir örnek teşkil eder.84 Bu son olay, Nübüvvetin
    ilk yılları değil, Muâviye’nin Mekke’nin fethinde Müslüman olduğu
    kesin olduğu için çok sonralarıdır, Zeyd bin Sâbit gibi önde gelen
    bir sahâbi, demek ki, hadis yazımını devamlı bir yasak olarak kabul
    ediyordu. Peygamberimiz hadis yazımı konusunda şunları söylemiştir:
    “Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur’an
    dışında bir şey yazmışsa imha etsin.”60 “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber
    yanımıza geldi ve “yazdığınız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz
    hadisler (sözler)” dedik. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Allah’ın
    kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın
    kitabı yanında başka kitaplaryazdıkları için yoldan çıktılar.” 86
    “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.”61
    “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak
    onlara izin verilmedi.”62
    Peygamberimiz, eğer hadisler vahiy ise onları yazdırarak koruma
    altına almamıştır. Ondan daha önemlisi Müslim’in rivayet ettiği hadiste
    “Kim Kur’an dışında bir şey yazdıysa yazılanların tümünü imha
    etsin” demiştir. Peygamber, hiç vahyi imha ettirir mi? Peygamber
    vahyi korumazsa, hele bir de imha ettirirse, böyle peygamber olur
    mu? Böyle peygamber olursa, imha ettirdiği vahiy olur mu?
    Peygamberimizin her konuştuğu vahiy ise, bu, resul’ü insan olmaktan
    çıkarmak anlamına gelir. O, kendisine vahiy monte edilip
    programlanmış bir robot kabul edilmiş olur. Bu takdirde onun aynen
    bizim gibi beşer olduğunu vurgulayan ayetleri yok saymak gerekir.
    Rasul beşer olması hasebi ile bazı konularda yanlışlar yapmış ve
    vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli bir şekilde uyarılmıştır. Rasûlullah’ın
    vahiyle bazı davranışları ve sözleri düzeltildiğine göre, onun sözleri
    ve davranışları vahiy ise; vahiy yanılmış, vahiy vahyi düzeltmiş olur.
    Peki, o düzelten vahye nasıl güvenilecek? Düzeltilen vahy yanıldığına
    göre, düzelten vahyin yanılmadığı nasıl kabul edilecek? Hiç vahiy
    yanılır mı, ya da yanılan şey vahy olur mu? Bir şey hem Allah’tan
    60 ] Sahihi Müslim Kitab-1 Zühd 72, Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/12, 21, 33 86] El
    Hatib, Takyid, sayfa 32
    61 ] Tirmizi, es-Sünen, K. 0lm
    62 ] Dârimî, es-Sünen, Mukaddime 42
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    55
    gelecek, yani Allah’ın vahyi olacak, hem de yanılacak; bu Allah’ın
    vahyini, o vahyi gönderen Allah’ı âciz gösteren büyük bir iftira olmaz
    mı? Resulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip düzelten Kur’an
    ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi yönlendirip
    böyle yaptırdığı, daha sonra da uyarıp neden böyle yaptın diye eleştirdiği
    iddia edilmiş olur ki, bu büyük bir çelişki olur.
    Necm sûresi 4. Âyetinde geçen “O vahyedilenden başkası değildir”
    ayeti, nice âlimlerin de ifade ettiği gibi, Kur’an ile ilgilidir. “O” zamiri
    Kur’an’a râcîdir. Yani Kur’an vahiyden ibarettir, anlamına gelir. Yoksa,
    “o ne konuşuyorsa vahiydir” diye anlaşılırsa, günlük hayatla ilgili
    konuşmaları, eşleriyle özel konuşmaları da mı vahiy kabul edilecek?
    Dinle ilgili konuşmaları denilecek olursa, peygamberimizin sözlerinden
    ve yaptıklarından hangileri din, hangileri özel ve dünyadır,
    bunu kim nasıl ayıracaktır? Kaldı ki, dinle ilgili bir söz söylerken her
    sözü vahiy olarak konuşmak zorunda olan, her soruya cevap vermek
    için vahyin gelmesini bekleyen ve bekleten bir kimsenin hayatı makineye,
    robota benzemez mi? Böyle bir makine, insana nasıl güzel
    örnek olur?
    Beşerî olan, bize ulaşması açısından zan ve şüphe içeren sözler lâ
    raybe fîh olan vahiyle eşit tutulabilir mi? Vahiyde şek ve şüphe olur
    mu? Vahyin zayıfı, uydurması olur mu? Vahy olan ifade, acaba şu
    kelime ile mi söylendi, bu kelime ile mi diye tereddüt edilir mi?
    Rasûlün konuştukları gayr-i metluv vahiy olduğu kabul edilince,
    özellikle tasavvufun önde gelenleri, kendi söz ve yazılarının da vahiy
    gereği olduğunu ileri sürebilmişler, vahy- i gayr-i metluv kapısının
    açılmasıyla kendi görüşlerini Allah’ın vahyi gibi halka sunmuşlardır.
    Celâleddin Rumî ile Said Nursi’yi bu konuda örnek verebiliriz.
    İskender Evrenesoğlu gibiler de işi daha belirgin hale getirmiş, kendisine
    vahiy olarak kitap indiğini çevresine inandırmış, kameralar
    karşısında vahiy alma(!) gösterilerinde bulunmuştur.
    Korunmamış kimi haberlerin/iddiaların Allah sözüymüş gibi aktarılması
    dinin zan ve şüpheye dayandığı gibi bir imaj doğuracaktır.
    Beşerî olanın ilahileştirilmesine yol açacaktır. İkisi de vahy denilerek
    sünnetin Kur’an’ı neshedebileceği, sünnetin merkeze alınıp Kur’an’ın
    Gençler İçin Akaid
    56
    Ahmed Kalka n
    te’vil edilebileceği, uygulamada hadislerin merkeze alınıp temel kabul
    edileceği, Kur’an’ın da daha geriye atılabileceği anlayışını oluşturduğundan,
    dolayısıyla Kur’an’ın mehcur bırakıldığı bir duruma
    sebep olunmuştur.
    Allah biraz sonra değiştireceği emri niye versin? Allah geleceği de
    bildiğine göre niye vahiy vahyi iptal etsin? Vahiy, vahyi iptal etmez.
    Vahiy, vahiyleri tasdik eder. Allah’ın son peygamber’e indirdiği vahyi,
    O’nun hükmü kıyamete kadar geçerli değil midir?
    Ashab, Peygamberimizin söz ve davranışlarını vahiy olarak algılamıyorlardı.
    Eğer vahiy olarak algılasalardı, Kur’an ayetleri için
    gösterdikleri özen ve gayreti hadisler için de gösterirlerdi. Gecelerini
    gündüzlerine katarak onları da ezberlemeye çalışır, Rasulullah’ın
    (s.a.s.) ağzından çıkacakları kaçırmamak için dizinin dibinden ayrılmazlardı
    ve Kur’an için dediklerini bunlar için de söylerler; “işittik
    ve itaat ettik” derlerdi. Ve biz de “bu rivayetlere vahiy demeyelim”
    diye teklif etmezdik, edemezdik.
    Eğer hadisler de vahiy ise, bilerek veya bilmeyerek, Rasul ve ashâbı,
    gelen vahiylere ilgisiz kalmakla, onların yazılmasını istemeyerek,
    onların yok olmasına göz yummuş olmazlar mıydı? Rasul,
    Allah’ın vahyi karşısında taraf tutmuş, ayrıcalık yapmış, bazısını gerekli,
    bazısını gereksiz görmüş olmaz mı? Rasul, gelen tüm vahiyleri
    titizlikle koruyup toplumuna ulaştırmışken, hadisler vahiy ise niye
    bunlara Kur’an’a karşı gösterdiği ilgiyi göstermemiştir?
    Vahiy kâtipleri hadisleri niye yazmıyordu? Hadisler vahiy ise,
    bunlar da Vahiy kâtibi ise, onları da yazmaları gerekmez mi idi?
    Hadisler vahiy ise Rasulullah vahyin bir kısmını (Kur’an’ı) yazdırdığı
    halde, diğer vahiyleri niye yazdırmıyordu? Vahiy olan Kur’an’ı
    ezberlettirdiği gibi diğer vahyi (hadisleri) niye ezberlettirmiyordu?
    Tam tersine, hem Peygamberimiz zamanında ve hem de dört halife
    döneminde hadislerin yazılması yasaklandı.
    Haydi, diyelim; Rasul ve ilk Müslümanlar vahye karşı böyle bir
    (hâşâ) zaaf gösterdiler, madem hadisler vahiy idi, o zaman Allah
    kendi vahyini niçin korumadı? Kur’an vahyini korumak için, onun
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    57
    yerine ulaşmasını engelleyenler için tehdit üstüne tehdit savuran
    Yüce Rabbimiz, eğer Rasulün sözleri (bir kısmı da olsa) vahiy ise, onların
    insanlara ulaşmamasına, kaybolmasına, niçin müdâhale etmemiştir?
    Allah’ın kendi vahyini korumaması veya vahiyleri arasında
    ayrım yapması mümkün olabilir mi?
    Rasulün sözleri de vahiy olsaydı, Kur’an ayetleri için gösterilen
    gayretin, özen ve titizliğin aynısını onlar için de göstermezler miydi?
    Ne yazıya geçirdiler, ne ezberlediler, ne öğretmek için özel öğretmenler
    ve özel ortamlar oluşturdular, ne de ileriye yönelik Müslümanlara
    bir tavsiyede bulundular. Kur’an ayetleri karşısında “işittik
    ve itaat ettik” dedikleri halde, Rasulün sözleri karşısında aynı şeyleri
    yaparlardı. Kendi fikirlerini söylediler, istişarelerde bulundular, bazen
    de itiraz ettiler.
    Rasulün söz ve uygulamaları vahiy olsaydı, Allah’ın bunların bazılarını
    desteklemesi, bazılarına da karşı çıkıp düzeltmesi sözkonusu
    olmazdı. Her ikisi de vahiy olduğuna göre bu, Allah’ın kendisini tasdik
    etmesi veya tekzip edip düzeltmesi anlamına gelirdi ki, bu durum
    Allah inancını temelden sakatlayan bir anlayış ortaya çıkarırdı.
    Bu da Kur’an’ın temel iddialarıyla çelişirdi. O yüzden Kur’an dışı vahiy
    yoktur, olamaz.
    Vahiyler, bütün insanlara tebliğ edilmesi gereken hakikatlerdir
    “Yâ eyyuharrasûlu belliğ mâ ünzile ileyke min rabbik. Ve in lem tef ’al
    femâ bellağte risâleteh” / Ey rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.
    Eğer tebliği görevini yapmazsan, risâlet görevini yapmamış olursun.”63
    Belli bir kişi veya zümreye tahsis edilen, bütün ümmete ulaştırılması
    istenmeyen hususlar vahiy olamaz.
    Vahiy, Allah’a ait kelâm, yani İlâhî sözlerdir. Peygamberin zihninde
    ortaya çıkan kendi beşerî kelamı değildir.
    Hz. Peygamber’e ait sözleri vahiy kabul etmek; “İn hâzâ illâ
    kavlu’l-beşer / Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.”64 diyen ve
    63 ] 5/Mâide, 67
    64 ] 74/Müddessir, 26
    Gençler İçin Akaid
    58
    Ahmed Kalka n
    Kur’an’da reddedilen müşriklerin iddialarıyla benzer bir sonuca götürürdü.
    Nice çalkantı ve zulümlere sebep olan ve tarihin derinliklerinde
    kalmış bulunan meşhur konuyu hepimiz biliriz: “Kur’an, Allah
    kelâmıdır, Allah’ın kelâmı ise O’nun sıfatıdır ve dolayısıyla mahlûk
    değildir.” Hadisler de vahiydir diyenler, aynı iddiayı hadisler için de
    yapabilirler mi? Peygamberimizin sözleri de mi mahlûk değildir?
    Tevhid; Allah’ı; zâtında ve sıfatlarında tek kabul etmek, O’na
    zâtında ve sıfatlarında ortak, eş, benzer kabul etmemektir. Hadisler
    de ayetler gibidir demek tevhidle bağdaşır mı? Biri Rab, biri kul olarak
    Allah ve Rasul nasıl birbirinden çok farklı ise, Allah’ın kelâmı
    ile Rasul’ün sözü de, yani âyet ve hadis de birbirinden çok farklıdır,
    benzer kabul edilemez. İkisi de vahiy ise, ikisine de aynı muâmele
    yapılması gerekir. Hâlbuki hadisleri namazda kıraat olarak okuyamayız.
    İbadet niyetiyle ve makamla okuyamayız.
    Bir rivayette yer alan ve Rasul’e ait olduğu ifade edilen söz ya da
    amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik ilhamı bulunsun, Allah
    (c.c.) tarafından korunmuş Kur’an’da yer almadıkça bu ilahi ilişki
    ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak aktarılan söz ya da amel
    Kur’an’a uygunsa Rasule ait olduğu galip zannıyla onunla amel edersek
    inşallah Resule itaatin ecrini alırız. Bir de şu husus önemlidir;
    “gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında “gayri metluv vahiy” ya
    da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an hükümlerinden hareketle yaptığı
    içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine itaat etmeyecek misiniz?
    Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla arkasında “vahy-i gayri metluv”
    ya da “ilham” olduğunu iddia ederek değil, sadece Rasul yaptığı ve
    söylediği için onun din konusunda yaptıklarını yapmalı, emirlerine
    itaat etmeli değil miyiz? O halde, gaybı taşlayarak Rasul’ün yapıp
    ettiklerinin arkasında zanna dayalı ilahi yönlendirmeler aramak yerine,
    “Allah’a ve Resulüne itaat edin” ilahi emri gereğince, arkasında
    Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan, sadece Rasulullah yaptığı ve
    söylediği için ona itaat etmenin Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun
    bilinciyle hareket etmeliyiz.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    59
    Din kuralları koyan vahiy, Kur’an’da toplanmıştır. Ancak, Kur’an
    dışında, Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında
    olmayan) bir ilişki söz konusu olabilir. Rasulullah ile Allah arasındaki
    Kur’an vahyi dışındaki bu muhtemel ilişkinin bizi bağlayıcılığı
    ise, ancak bilâhare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da Rasulün bir içtihadı
    ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa bizi bağlayıcı
    hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle bir iddia (yani
    Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu için değil, sadece
    Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması olduğu için ve
    Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın bütün yapıp ettiklerinin
    vahiy olduğunu (vahy-i gayri metluv) iddia etmek, hem
    Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb haberleriyle
    ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının Rasulullah
    tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da sadece birkaç
    kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risâlet görevinin tam anlamıyla
    yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına gelir.
    Rasulullah’ın Hüküm Koyması
    Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere ortaya
    koyduğu uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak
    davranışlar bütünüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri,
    İslâm’ın pratik ve örnek tatbikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş
    canlı bir Kur’an’dı, yaşayan bir İslâm’dı. Hz. Âişe (r.a.) anamızın meşhur
    sözünü hatırlayalım. Ona Hz. Peygamber’in ahlâkından sorulunca
    şöyle cevap vermişti: “O’nun ahlâkı Kur’an’dı.”65 Kur’an ve sünnet
    bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan delil olma özelliğini
    Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur’an’ın beyânı,
    onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.
    İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden
    farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır:
    “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden
    (temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi
    65 ] Müslim, Müsâfirûn 139; Ebû Dâvud, Salât 316; Nesâî, K1yâmu l-Leyl 2; Ahmed
    bin Hanbel, VI/54, 111
    Gençler İçin Akaid
    60
    Ahmed Kalka n
    öğreten rasûller gönderdik.”66 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında
    İlâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri
    mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını
    bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin peygambere
    tâbî olup ona yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını
    imtihan etmektedir.67
    Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere
    itaat etmek Allah’a itaat etmektir.68 Peygamberler bir şeye hüküm
    verdikleri zaman mü’minler “işittik ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e
    iman eden mü’minler, O’nun herhangi bir konuda verdiği
    hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle
    rızâ gösterirler.69
    Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu
    tâkip ederler.70 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.
    71 Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı
    her şeyden de kaçmak zorundadırlar.72
    Kur’an’ın Peygamberimiz’e yüklediği görevlerden biri vahyi/mesajı
    okuma ve beyan/açıklamadır “Ve Biz sana da bu Kitabı indirdik
    ki, kendilerine indirdiğimiz mesajı onlar(ın anlaması, yaşaması) için
    beyan edesin ve onlar da böylece belki düşünürler.”73 Peygamberimiz,
    beyan görevini ya eyleme dönüştürülerek açıklanması gereken mesajları
    eylemle açıklamak veya eylemi desteklemek amacıyla veya
    farklı konularda söylemle açıklayarak eksiksiz yerine getirmiştir.
    Bazı insanlar, Kur’an’cılık/mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti
    reddetmeye kalkmışlardır. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir
    tavırdır. Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren
    postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren
    66 ] 2/Bakara, 151
    67 ] 57/Hadid, 25
    68 ] 4/Nisâ, 59, 64
    69 ] 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
    70 ] 3/Âl-i 0mrân, 31
    71 ] 33/Ahzâb, 21
    72 ] 59/Ha_r, 7
    73 ] 16/Nahl, 44
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    61
    kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için
    çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin hedefini
    bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı
    nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini öğrenirler.
    Sünnet nedir? Bu konuda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım
    sözkonusudur. Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu
    savunmak veya sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel
    özelliği anlamak, ya da daha ileri giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz,
    kendisinin her davranışının sünnet sayılmaması gerektiği
    ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur.74 Peygamberimiz
    de bizim gibi bir insandı. Onun da beşer olarak, Arap toplumunun
    miladî 7. asırda yaşayan bir ferdi olarak yediği, giydiği ve yaşadığı
    bazı şeyler vardı ki, bunlar dinî bir amaçla yapılmamıştı. Meselâ Peygamberimiz
    sıcak iklimde yaşayan bir kimse olarak kavminin diğer
    insanları gibi hiç çorap giymemiştir. Çorap giymemek sünnet olarak
    kabul edilemez. Bir eş olarak hanımlarının bazı tavırlarına gücendiği
    için, bir kimsenin eşine gücenmesi sünnet olarak değerlendirilemez.
    Rasûlullah’ın hüküm koyması ve o hükümlere uyulması gerektiğiyle
    ilgili âyetleri görelim:
    “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık mü’min bir
    erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre seçme yapmaya (farklı
    bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve Rasûlüne karşı
    gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”75
    “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildikleri
    zaman mü’minlerin cevabı “işittik ve itaat ettik” sözünden başka
    bir şey olmaz. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve
    O’nun azâbından korunursa, işte sonunda kazanacak olanlar onlardır
    Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa,
    işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”76
    74 ] Bu konuyla ilgili bkz. Müslim, Edâhî 35/5; Ebû Dâvud, Salât 90, Hacc 50; 0bn Mâce,
    Hacc 81 vb. 101] 33/Ahzâb, 36
    75 Ahzab, 36
    76 ] 24/Nûr, 51-52
    Gençler İçin Akaid
    62
    Ahmed Kalka n
    “Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarındaki ihtilâflı konularda
    seni hakem yapıp, sonra da içlerinde hiçbir hoşnutsuzluk duymadan
    senin verdiğin hükme boyun eğip tam anlamıyla teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.”77
    Peygamberimizin Hükümleri,
    Kur’an’dan Bağımsız Mıdır?
    Peygamberimizin hükümleri, sünneti, Kur’an’dan bağımsız değildir.
    Ya Kur’an’daki hükümlerin izahı veya Kur’an’daki hükümlere
    kıyasla, Kur’an’dan yola çıkarak Rasulullah’ın ortaya koyduğu uygulamalardır.
    Yönetimle ilgili olarak; “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler”
    in hükmü Kur’an’da vurgulanır.78 Diğer hükümler câhiliyye
    hükmü olarak damgalanır. Rasulullah da Kur’an kanunlarına tâbi
    olmuş, o kanunları uygulamıştır. Rasulullah’ın hükümleri/kanunları
    da Kur’an’dan direkt veya endirekt alınmadır. Peygamberimizin
    hükümleri/kanunları Kur’an kanunu (onun açılımı, onun günlük
    hayata yansıması) olduğundan, Kur’an başka kanunlara kapısını
    tümüyle kapatır: “O, hiç kimseyi hükmüne (kanunlarına) ortak yapmaz.”
    79; “Hüküm (kanun koyma yetkisi), ancak Allah’ındır.”80; Bu iki
    âyet, mutlak olarak hüküm hakkına sadece Allah’ın sahip olduğunu
    bildirir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin
    diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!”81 Bu
    âyet, Kur’an’ın ve Rasulullah’ın temel fonksiyonlarını belirtir. Bu âyet,
    Rasûlullah’ın nasıl hükmettiğini açıklıyor. Rasul, Allah’ın Kitapta
    gösterdiği şekilde hükmetsin diye Allah, Kitabını göndermiştir.
    Bu ayet, mutlak hüküm koyma hakkının son tahlilde yalnızca
    Allah’a ait bir hak olduğunu gösteriyor. Peygamberimiz “sünnet” dairesinde
    hüküm koyma yetkisine sahip ise, bu, Allah’ın ona verdiği
    bir yetkidir ve Allah’ın ona gösterip öğrettiği gibi hükmetmek zorundadır.
    Hüküm konusunda Peygamberimizin (s.a.s.) durumu bu
    77 ] 4/Nisâ, 65
    78 ] 5Mâide, 44, 45, 47
    79 ] 18/Kehf, 26
    80 ] 12/Yusuf, 40
    81 ] 4/Nisâ, 105
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    63
    iken, diğer insanların durumu, kendi başlarına hüküm koymaya kalkışmaları
    ne ile izah edilebilir.
    Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye
    İtaat Gerekmez Görüşü
    Peygamberimizin bazen nebî, bazen rasûl durumunda olduğunu,
    “rasul” olduğunda, ona itaat gerektiği, böyle bir konumda yanlış ve
    hata yapmadığı, mü’minleri bağladığı; ama nebî olduğu zaman böyle
    olmadığı, nebî olduğunda hata ve yanlış yapabileceği için o zaman
    ona itaat etmemizin gerekmediği ifade edilmektedir. Kur’an’da rasul
    ve nebî kelimelerinin kullanılışından bu anlaşılıyor demektedirler.
    Bu görüş, gittikçe yaygınlaşmakta ve kabul görmektedir. Bu anlayışın
    sünnete ve Peygamberimizin fonksiyonuna yönelik ciddi problemlere
    sebep olduğu ve ileride sünneti tümüyle reddeden büyük yanlışların
    adımı olacağı görülmektedir. Bu görüş, her şeyden önce yanlıştır.
    Kur’an’dan böyle bir anlayış çıkmaz. Tam tersine, Kur’an “Nebî”ye
    itaati emretmektedir.
    Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği
    Hususunda Âyetlerden Deliller
    “Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle,
    o ümmî nebîye ittibâ edip uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder,
    onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve
    pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır.
    Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona
    indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
    82
    Bu âyet, (aşağıda başka örnekleri gibi) hem rasulullah’ın aynı zamanda
    nebî olduğunu gösteriyor. Hem de o rasul-nebi’ye tâbi olup
    uyanların kurtulaşa erenler olduğu vurgulanıyor. “Er-Rasûl en’Nebiy”
    82 ] 7/A râf, 157
    Gençler İçin Akaid
    64
    Ahmed Kalka n
    bileşik iki sıfattır; daha doğrusu isim-sıfattır. Yani o, rasul-ümmî
    olan nebî … anlamına gelir.
    “(Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin
    hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği rasûlüyüm.
    O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde,
    Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî nebiye iman edin
    ve ona ittibâ edip uyun ki doğru yolu bulasınız.”83
    Âyetin sonundaki ifadeyi tekrarlayalım: “Resûlüne, o ümmî nebiye
    iman edin ve ona uyun ki hidâyeti/doğru yolu bulasınız.” Muhammed
    aleyhisselâm’ın ve diğer bazı peygamberlerin hem nebi ve hem
    rasul olduğunu belirten, dolayısıyla aynı şahsın birbirini tamamlayan
    iki ayrı ve birbirinden ayrılmayan özellik ve görevini anlatan
    rasullük ve nebîliğin aynı şahsın özellikleri olduğunu ve aralarında
    herhangi bir farkın olmadığını görüyoruz. Mü’minlerin hidayete ermeleri
    için Allah’ın rasulüne, o ümmî nebiye iman edip ittiba etmeleri,
    o nebiye tâbi olup uymaları gerekiyor. Bu âyet aynı zamanda nebî
    ve rasûl ayrımının genelde ve özellikle Muhammed aleyhisselâm’la
    ilgili özelde doğru olmadığını da içeriyor.
    “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak
    nebîler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri
    şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak
    olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda
    ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa
    düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların
    hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola
    iletir.”84
    Bu âyette Nebîlerin insanların ihtilaf ettiği şeyler hususunda aralarında
    hüküm vermek üzere kendilerine kitap verilen nebîler gönderildiğini
    ve o nebîlerin aynı zamanda (itaat edenleri) müjdeleyen,
    isyan edenleri uyarıp korkutan özelliğe de sahip oldukları ifade ediliyor.
    Nebîlere hüküm vermek üzere kitap indirilmiş ise, onlara iman
    83 ] 7/A râf, 158
    84 ] 2/Bakara, 213
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    65
    eden kimselere de kitapla aralarında hükmeden nebîlerine itaat etmek
    düşer.
    “Ey Nebî! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle
    kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak
    gönderdik.”85
    Nebî, bu âyete göre nebî, Allah’a davet ediyorsa, Allah’a davet
    eden nebî’ye itaat edilmez mi? İtaat edilmez ise, bu itaatsizlik Allah’a
    itaatsizlik olmaz mı?
    “Ey iman edenler! Seslerinizi, Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin.
    Birbirinize bağırdığınız gibi, ona yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz
    farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.”86
    Mü’minlerin seslerini Nebî’nin sesinden yükseltmesi yasaklanıyor.
    Sesin yükseltilmesi; onun sesini, onun dediğini, onun emrini
    bastırmaya çalışmak olarak ele alınmış; dolayısıyla Nebî’nin bir dediğini
    iki etmek, tekrar söyletmemeye çalışmak, onun emrine karşı
    farklı bir alternatif ileri sürmemek ve ona itaat etmek demektir. Bütün
    bunlar, Nebî’ye itaati farz kılmaktadır.
    “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır.
    (Allah’a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi.
    Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi.
    Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar
    Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan
    korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin.
    Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”87
    Bu âyette geçen nebîlerin özelliklerine bakılınca, onlara itaat etmek
    gerekmez diyebilir mi objektif ve insaflı bir insan?
    “Ey Nebî! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp
    85 ] 33/Ahzâb, 45-46
    86 ] 49/Hucurât, 2
    87 ] 5/Mâide, 44
    Gençler İçin Akaid
    66
    Ahmed Kalka n
    incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır,
    çok merhamet edicidir.”88
    Nebî’nin, ailesiyle birlikte mü’min kadınlara tesettüre uygun şekilde
    giyinmelerini emretmesi, ona itaat edilmesi için çok açık bir
    delildir. Burada Nebî’ye itaatsizlik, Allah’a itaatsizliktir.
    “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret)
    değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve nebîlere
    iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere,
    yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri
    için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren,
    antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta
    ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum
    ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a
    karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”89“…men âmene billâhi
    vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)” Bu
    âyette iyiliğin tanımı olarak bildirilen “Nebîlere İman”, onların varlığına
    ve Nebî olduklarına iman etmekle kâfi kabul edilen, herhangi
    aktif bir tavırsızlıktan öte; onlara itaat etmeyi vurgulayan bir uyarıdır.
    Nebîye iman, nebinin Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına
    verdiği hüküm hakkında ona güvenip teslim olmayı gerektirir.
    “Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir
    resûl, bir nebî idi.”90
    İsmail (a.s.) rasul-nebî idi. Allah ona rasul-nebî dediyse, o bazen
    sadece rasuldür, bazen sadece nebidir denilebilir mi? Bu konuda diğer
    nebilerin (diğer rasullerin) bu vasıflarının ayrılacağına dair nasıl
    bir delile sahipler?
    “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Rasul’e
    karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği
    yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”91
    88 ] 33/Ahzab, 59
    89 ] 2/Bakara, 177
    90 ] 19/Meryem, 54
    91 ] 4/Nisâ, 115
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    67
    Rasûlullah’tan bu yana gelen ashabın ve bize kadar her kuşaktan
    âlimlerin, müctehidlerin hiçbirinin böyle bir ayrıma gettiğine şahit
    değiliz. Tehdide dikkat çekiyoruz: Mü’minlerin yolundan başkasına
    uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.
    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat
    o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla
    bilendir.”92
    Bu âyette de Muhammed aleyhisselâm’ın hem Allah’ın rasûlü ve
    hem de nebîlerin sonuncusu olduğu vurgulanıyor. Yani, Allah ona
    hem rasul ve hem nebî diyor. Bu ikisini birbirinden ayırmak ve onu
    bazen sadece nebi, bazen sadece rasul kabul etmek, hangi delille
    mümkün oluyor?
    Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri
    KUR’AN’A BAKIŞ: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an akaidi”,
    “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı.
    Akaidde ölçü olarak;
    Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır,
    Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi,
    bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, bir
    konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması (İMANIN ARTMASI,
    NEBÎ-RASÛL FARKI örneğinde olduğu gibi),
    PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın nasıl
    kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin yine
    Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu gibi. Bazı
    mezhepler Kur’an’dan kaderin insanla ilişkili âyetleri, bazıları ise Allah’la
    ilişkili âyetleri ele alıp kader inancını bütüncül olarak Kur’an’a
    dayandırmamışlar.
    92 ] 33/Ahzâb, 40
    Gençler İçin Akaid
    68
    Ahmed Kalka n
    HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
    Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde
    temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili
    Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı verilmemesi,
    ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı.
    Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir,
    anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la
    tashih edilmeye gerek duyulmaz,
    MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini
    çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i Sünnet
    akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede Kur’an Akaidi, Nerede
    Allah’ın istediği Akaid?
    BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü.
    Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar, ictihadî,
    beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve delil
    olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli, bu
    yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli. Seyyid
    Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle ilgili, sosyal
    yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid hoca(ları)mızın
    yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan yola çıkarak
    farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir etmek başkadır,
    SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ
    GEREKEN ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ
    ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin
    görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli,
    HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/
    mirası,
    İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI,
    FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI
    (Kur’an’ın
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    69
    mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
    gereksiz izahlar, te’vil vb.),
    KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
    konuların girmesi,
    Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş
    Uydurma/
    Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad
    ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk
    Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü,
    Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı,
    Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler
    üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi,
    MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç
    yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi,
    TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi
    sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup,
    üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd
    ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/
    büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı,
    HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların
    putlaştırılması, yönetimle ilgili yanlış siyasi tavır vb.
    ŞUUR verme yok, sadece bilgi,
    TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki
    tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da
    ilk ve en önemli mesajıdır.
    Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan
    hemen hiç bahsedilmemesi,
    Gençler İçin Akaid
    70
    Ahmed Kalka n
    Kaidde mezhep olmaz. akaidde imam olmaz, akaidde ihtilaf olmaz.
    Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler
    İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını
    söylüyor93
    Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği ve Tevrat
    Kime veya Kimlere İndirildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve
    peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi
    hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de
    ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf
    ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak
    meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın
    Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu). Kur’an’da
    Hz. Musa’ya kitap verildiğinden bahsedilir, ama Tevrat verildiğinden
    bahsedilmez. Tevrat, müstakil olarak ele alınır ve onun nur ve hidayet
    olarak tavsif edildiğini görüyoruz. Ahd-i Atik de denilen Tevrat’ın
    ilk beş kitabının (suhufun) Hz. Musa’ya indirilen levhalardan
    ibaret olduğu, diğer kitap veya suhufun İsrailoğullarına gönderilen
    farklı peygamberlere indirildiği anlaşılmaktadır. Yani Tevrat, İsrailoğullarına
    gönderilen peygamberlere indirilen kitapların koleksiyonundan,
    toplamından ibarettir,
    • Velî ve Keramet Anlayışı,94
    • Şefaat Anlayışı,132 Vesile Anlayışı,95
    • Nesih Anlayışı,96
    93 ] bak. A. Kalkan, Bu kitap (Müslüman1n Akaidi), 0man -0man1n Art1p Eksilmesi-
    Konusu
    94 bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı
    95 bak. A. Kalkan, Bu kitap, Şefaat ve Vesile Konusu 133] bak. A. Kalkan, Bu kitap,
    Şefaat ve Vesile Konusu
    96 bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    71
    • Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı
    Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de sayılan
    esmâü’l-hüsnâ arasıda hayli fark vardır,97
    • Kader Anlayışı: Kur’an’da İman Esasları Arasında Sayılmaz,98
    • Şerrin Allah’a nispet edilme anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana Zıttır,
    99
    97 Tirmizî’nin Rivâyet Ettiği Meşhur 99 Esmâü’l-Hüsnâ’nın dışında, Kur’an’da 27 isim
    vardır. Allah isminden sonra Kur’an’da 968 defa tekrar edilen Rab ismi bile Tirmizî ve
    İbn Mâce’nin listelerinde yoktur. Tirmizî’nin rivâyet ettiği meşhur esmâü’l-hüsnâ listesinde
    geçtiği halde Kur’an’da zikredilmeyen 26 isim vardır. İbn Mâce (Duâ, 10) rivâyetinde
    bulunup da, Tirmizî’nin (Deavât, 82) meşhur rivâyetinde bulunmayan yine 26 isim
    vardır. Tirmizî rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de yer almayan isimler de 25 tanedir.
    98 Bak. Bu kitap, Kader bahsi.
    99 “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/kendindendir…”
    (4/Nisâ, 79)
    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla
    beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30)
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde)
    fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında
    görürler.” (30/Rûm, 41)
    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği
    nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” (8/Enfâl, 53)
    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde)
    fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41)
    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü
    fesada uğrardı; ama ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler
    olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak
    edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117)
    Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla ilgili bak.
    4/Nisâ, 62, 16/
    Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
    Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 251)
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ, 11)
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese
    sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25)
    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan
    men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız
    pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler
    Gençler İçin Akaid
    72
    Ahmed Kalka n
    • Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya
    İçinin Boşaltılması.100
    100 Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın isim-sıfatlarından
    biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır.
    O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/
    Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
    gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini,
    dilini kullanmaktadır.
    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/
    Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine
    en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm verme
    bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O,
    rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/ Nahl, 75).
    Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri
    içerir (39/
    Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen
    sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği,
    sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din, güzellikler
    sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en
    güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180;
    20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).
    Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi
    Kur’an kavramlarının hayatî önem taşıyanlarının hemen hepsinin içi boşaltılmış, Kur’an
    ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek ve örnekler üzerinde bu
    tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak başlı başına kitap, hatta kitapların konusu
    olacak kapsamda olduğundan, biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı
    Kur’an kavramlarını saymakla yetinelim:
    Allah (Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine
    tecelli ettiğini iddia etmek);
    atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters
    olduğu halde onları ölçü kabul etmek);
    bâtın (Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu
    iddia etmek); bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta
    bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin
    yollarını önemsememek);
    câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması);
    cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine cihadı sadece
    savaşla sınırlı tutmak);
    cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı
    vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek
    kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar),
    duâ (haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri
    şirk derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi);
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    73
    fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); hak ve bâtılı, hakka
    bâtılı karıştırmak, hakkı gizlemek;
    halife (Allah’ın halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları
    halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak);
    hastalık (Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere sıfat olarak
    verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek);
    Hızır (Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye
    ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek);
    İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde
    ibâdet olarak yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler);
    ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek ve bunların
    tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir tahsil için dinin temel farzlarını
    teferruat saymak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul
    etmek); istişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek;
    kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına boğmak);
    kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar
    kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile
    vermemek);
    millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde, kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan
    ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek);
    murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla
    dillendirip Kur’an kavramını tahrif etmek);
    nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak,
    derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/
    öldürmeye çalışmak);
    nesh (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu, sünnetin
    bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu iddia etmek);
    nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis rivâyetini ilmî yöntemlerle
    değil de rüyada, keşifte Peygamber’den rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî
    diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak;
    tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek);
    put ve puta tapma (resim ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden
    ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek, putçuları
    dışlamamak);
    rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi, müşâhede, muhâdese ve
    benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek;
    sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek);
    Gençler İçin Akaid
    74
    Ahmed Kalka n
    sevgi (ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin
    olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek);
    şefaat (haram ve şirk şefaat anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye
    benzer anlayışlar); şeriat (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi
    normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli
    olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla hükmedilmemesine ciddi
    bir tepkide bulunmamak);
    tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi aşıp insanları saptıran
    yöneticileri kapsam dışı bırakmak);
    takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen özellikler);
    tevbe (Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan
    karşısında yapmanın gereğine inanmak);
    tevekkül (Tedbire yapışmadan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti
    içinde olmayı tevekkül sanmak);
    tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk
    ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek);
    ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan cihadı bu kapsama almayıp sadece
    dünyevî alış-verişi ticaret saymak);
    ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara bu vasfı vermekten
    çekinmemek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek mü’minlerin
    vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları tanrılaştırır gibi yüceltmek);
    vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak
    yöntemler bulmak); zikir (Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece
    dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri
    zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/
    Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usullerle tuhaf tarzlarda
    zikir icat etmek);
    zulüm (sadece fiziksel eziyet anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı
    bu kavram dışına atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim sıfatını
    vermekten çekinmek); zühd (dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye
    etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ saymak)…
    Kavramların Tahrif Şekilleri
    a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî… olarak) içinin doldurulmaması:
    Tevhid, Şirk,
    b) Anlamının daraltılması: Zikir, İbâdet, İmâm,
    c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ, Zulüm,
    d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya, Halife örneğinde olduğu
    gibi.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    75
    Halkımız ve İslâmî Duruş
    1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden,
    yani mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları
    için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar,
    2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü
    yanlış. Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler,
    3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar.
    Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar, 101
    4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış.
    Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş,
    kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk
    koşmadan iman etmezler.” 102
    5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi gerekenleri
    bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli değil,103
    6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve
    yardımcı olma sözkonusu, 104
    7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet
    bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış, 105
    8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) terk edilmiş.
    Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca
    ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde
    öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya
    çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor,106
    101 ] Bak. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136
    102 ] 12/Yusuf, 106) Yine bak. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13
    103 ] Bak. 4/Nisâ, 13-14
    104 ] Bak. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18
    105 ] Bak. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92 144]
    Bak. 3/Âl-i İmrân, 104-105
    106 ] Bak. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15
    Gençler İçin Akaid
    76
    Ahmed Kalka n
    9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini
    müdafaa bile edemiyorlar,
    10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece
    aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda
    ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil,
    11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil,
    malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu,
    12. Âhirete (cennet ve cehenneme)yakînî iman ve âhireti öncelikleyip
    oraya hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı
    değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş,
    13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik
    (devletçi çizgi),
    14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak
    doğru kabul etme,
    15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman
    İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)leriyle
    doldurulmuş yapay din anlayışı,
    16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin
    olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır
    olma,
    17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi bağımlılığı,
    internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma,
    18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver”
    anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek. Ülkenin
    derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun laiklik
    gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay, Anayasa
    Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para babaları,
    Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın seçtikleri
    en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk bunun
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    77
    farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın indirdikleriyle
    hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte,
    19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına ters
    düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla, cihadla,
    açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri (hevâlarını
    tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri yapmadan
    sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor,
    20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma
    şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek Müslümanlık
    kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile ibâdetlerle
    dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve dindarlık
    anlayışı,
    21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara
    düşmanlık,
    22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında
    olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip önemsenmiyor,
    23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden
    kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş insanlar,
    24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere
    önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış,
    25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda,
    çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle
    kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım,
    26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli,
    ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her
    inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık
    tipli iki yüzlülük), iki yüz yüzlülük,
    Gençler İçin Akaid
    78
    Ahmed Kalka n
    27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde
    başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi hususlarda)
    Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını) Sezar’a
    verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması,
    28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor insanlar.
    Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab
    anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah, Nebî ve
    Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda,
    29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek,
    tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında ahkâm
    kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak,
    30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve
    onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 107
    Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm
    Olarak Sunduğu Özellikler
    1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ, 7-
    Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama, yaşama
    ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme.
    Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
    1- 2/Bakara Sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih
    amel (namaz, infak), takvâ,
    107 ] bak. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkun, 8
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    79
    2- 23/Mü’minûn Sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı
    (mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere
    riâyet, namazı koruma (ve devam), 3- 103/Asr Sûresi, 1-3. Âyetler:
    İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı tavsiye.
    80
    - ünite 2 -
    Tevhid
    • Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    • İlâh Kavramı
    • Tevhidin Kısımları
    a) Rubûbiyet Tevhidi, b) Ulûhiyet Tevhidi
    • Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    • Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    • İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
    • Ne Yapmalı?
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçede birlemek şeklinde ifade edilen tevhid, Arapça v-h-d kökünden
    türemiş bir mastardır. Tevhid sözlükte, bir şeyin bir olduğuna
    hükmetmek, onu bir olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak
    onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram
    olarak tevhid, mutlak anlamda Allah’ın bir olduğuna, O’ndan başka
    ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna
    inanmayı ifade eder. Tevhid; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde
    ve fiillerinde tek kabul etmek; eşi, benzeri, yardımcısı, ortağı, babası,
    oğlu olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti
    O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir.
    Tevhid, en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
    bütün yanlış ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün,
    tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır.
    ‘Tevhid’ aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara
    gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk
    dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk,
    81
    Ünite 2 Tevhid
    nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları bütün
    dinleri tanımlıyorsa; Tevhid de Allah’ın vahy yoluyla gönderdiği hak
    dini tanımlar. Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında
    ve fiillerinde “bir”lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus
    kılmaktır.
    Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün
    ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları,
    mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda
    yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline,
    yani şehâdet getirip mü’min olanlara; Allah’ı tevhid edip birleyen
    anlamında muvahhid denilir. Muvahhidler, tevhid gerçeğine bu
    bilinçle yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid
    ehli, yalnızca “Allah vardır” demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
    O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici,
    O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanır.
    İşte bu inanç, Tevhid Dininin özüdür.
    Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi tevhid inancı ve İslâm Dini,
    Tevhid Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu ifadeyi inanarak
    söylerse mü’min olur. Kelime-i Tevhid, İslâm’a giriştir. İslâm’a girdikten
    sonra İslâm’a ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur.
    Mü’min, bunları söyleyerek seçtiği dini ve bunun her türlü ilkesini,
    prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur. Allah’la ve diğer
    mü’minlerle bir antlaşmadır, söz vermedir tevhid.
    Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bütün
    kalbiyle Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığına inanır, bunu diliyle
    ilân eder ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi
    iki hüküm cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe” (ilâh
    yoktur), sonra da “illâ Allah” (sadece Allah vardır), yaygın söyleyişle
    “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur” denilir. Dikkat edilirse inanmanın
    ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları, ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya
    benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden silmek, sonra da tek
    Allah inancını kabul etmektir. Önce nefy, yani reddetme, sonra da
    tasdik, yani kabul etme söz konusudur. İslâm açısından son derece
    önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en
    önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı
    82
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    benimsemekten sorumludurlar. Tevhid, yaratılışın ve var olmanın
    en önemli olayıdır; yaratılış amacımız olan sadece Allah’a kulluk
    yapma bilincidir.
    Tevhid, aynı zamanda Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konudur.
    Hz.Muhammed (s.a.v.)’in mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
    şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir.
    Bu hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete
    (İslâm’a) katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur.
    İslâm’ın bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları;
    gönüllerine Tevhid inancı yerleşmiş muvahhidler tarafından hakkıyla
    yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi,
    Tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür irâdesi elinde bulunan
    insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır.
    Yaptığı tercihin, yani seçtiği inanç ve hayat tarzının sonucuna da
    katlanacaktır.
    Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in
    Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı
    da yalnızca “O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir” demek
    değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla
    gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu
    da kabul etmek demektir. Tevhid, aynı zamanda O’nun anlatıp
    uygulayarak gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği
    İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmektedir.
    O’nu tek önder ve rehber kabul edip O’nun izinden gitmeye çalışmak
    demektir. Rabbimiz, hükümlerini ve kullarından istediklerini
    rasulleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Kelime-i Tevhidi bilinçli
    şekilde söyleyen kimse, Allah’ın hükümlerini kabul ediyor ve o hükümleri
    hayatına uygulamaya karar veriyor, bu konuda her zorluğa,
    her çeşit imtihana hazır oluyor demektir.
    Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır. Ancak, bu kapıdan içeri
    girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir
    kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş
    demektir.
    83
    Ünite 2 Tevhid
    İlâh Kavramı
    İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid
    inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak
    gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman
    ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
    Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine
    yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği
    “elihe” fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtüp gizlemek,
    alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey,
    her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır.
    Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün
    ma’budların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile
    karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû
    ile boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç
    olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik
    mânâlarına da gelir, ki böylece ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık
    olduğu değerlendirilsin.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve
    ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere
    gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır,
    bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde,
    görmediği, tanımadığı bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde
    gördüğü hemen bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun
    farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına, yarattığına inanır. Bunlara
    benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce’
    (sığınak, kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
    ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını
    başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz
    insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya
    inanmadığını söylese bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı,
    84
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı
    “bir şey” mutlaka vardır. İşte o “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı
    Kerim ilginç bir örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini,
    kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın
    bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiçbir kural
    onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine” uyarlar. Kendi
    arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden
    üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar
    için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını)
    ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi
    olacaksın?”108 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
    var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş,
    bazılarına göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere
    göre madde, bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat
    (doğa), bazılarına göre devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük
    tanrılarıdır.
    Birçok ülkede tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi
    algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması
    gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar
    gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen
    heykellere insanlar taparcasına saygı göstermektedirler. Karşısında
    âyin şeklinde saygı duruşunda bulunmaktalar ve o heykeli kutsal kabul
    etmekte, yani putlaştırmaktalar.
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
    ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar
    ve mâbedler yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan,
    tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar,
    ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız
    veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykelleri ilâh
    kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi yapar
    kendi tapar.”
    108 25/ Furkan, 43
    85
    Ünite 2 Tevhid
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan
    Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun
    elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani
    kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na
    boyun eğmektedir. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu
    zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir
    benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin,
    ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı
    yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.
    İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama
    “Allah” birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün
    değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem
    hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine
    sahiptir.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırılan
    bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları
    işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez,
    itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın
    çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü
    bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları
    görmekteler.
    Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri,
    kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki
    inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın
    insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek,
    ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul
    etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
    Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
    ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber
    verildi. Rasûlullah (s.a.v.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu.
    Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri
    ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına
    ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle buyurdu:
    86
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar, fakat onlar
    halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
    bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
    getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu.109
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek
    veya kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah
    ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”110
    Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir
    hüküm var. Buna karşın aynı konuda başka bir kişinin, siyasî bir
    otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya
    ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları
    benimser, inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü
    veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
    haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
    yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz
    ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş
    kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir geçerliliği
    yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin
    koyduğu hüküm/kanun daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz
    onlara inanırız” derse, işte bu inanç başkalarını ilâh kabul etmektir.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar
    için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara
    ilâhlık vasıflarını da vermek olur, ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun
    koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve
    çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşidi bunlara
    kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere
    inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tâğûta küfredip inkâr
    etmeleri kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun önünde muhâkemeleşmek,
    onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki şeytan
    109 Tirmizî, Tefsîr 10, hadis no: 3292
    110 33/Ahzâb, 36
    87
    Ünite 2 Tevhid
    onları büsbütün saptırmak istiyor.”111; “Kim tâğûta küfredip onu inkâr
    ederek Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopması mümkün olmayan
    sapasağlam kulpa yapışmış olur.”112
    Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini
    bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz
    her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’
    diye vahyetmişizdir.”113; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin
    ve tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir
    peygambergönderdik.”114
    Tevhid’in Kısımları
    Tanımından da anlaşılacağı gibi, Tevhid üç kısımdır:
    1- Zât’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir benzerden,
    ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir. Allah (c.c.)
    aynı zamanda insanların bildiği gibi bir cisim, bir cevher (görünen
    bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir. “De ki O Allah bir’dir.”115;
    “Gerçekten, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.”116;“Allah’tan başka ilâh yoktur.”
    117
    2- Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık
    O’na sıfatlarında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları
    denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikleri akla gelir. Allah’ın
    sıfatları O’na aittir ve Kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı yoktur.
    Bazı sıfatlar sadece Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka hiçbir yaratıkta
    olamaz. Örneğin, “Beka/sonu olmamak” sıfatı gibi. Allah’ın
    sonu yoktur, O ölüımsüzdür, varlığı asla sona ermez. Allah (c.c.) bazı
    sıfatlarını yarattığı bazı varlıklara da vermiştir. Meselâ, “hayat/diri ve
    canlı olma” sıfatı gibi. Canlılar da hayat sahibidir, ama günün birinde
    111 4/Nisâ, 60
    112 2/Bakara, 256
    113 21/Enbiyâ, 25
    114 16/Nahl, 36
    115 112/İhlâs, 1
    116 37/Sâffât, 4
    117 3/Âl-i İmrân, 62
    88
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    onların hayatı sona erer. Hayvanlar ve insanlar “görme” sıfatına sahiptirler,
    ama onların görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır.
    Allah’ın görmesi ise tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya, bir
    organa muhtaç değildir.
    3- Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa
    çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir. Çevremizde
    ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar, Allah’ın
    yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir. Asıl yaratıcı
    Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla ilgili her
    şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı, bir yardımcısı
    veya bunlara benzer bir şey yoktur. Var eden de O’dur, öldüren de
    O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.
    Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmaktır; yaratma
    ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun yaratmada
    bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, organa, zamana da ihtiyacı
    yoktur. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’ demesidir;
    o da hemen oluverir.”118 Tevhid, Allah’ı “ulûhiyyette/ilâhlıkta” ve
    “rubûbiyyette/rablikte” tek ve bir bilmenin ifadesidir. Allah (c.c.) hem
    yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen,
    idare eden ve insanlar için hükümler koyan bir Rabdir.
    Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine zıt
    olacak şekilde, onları beğenmeyerek, “bana göre, bize göre, bizim
    sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine göre, filanca
    bilim adamına ve efendiye göre” gibi ölçüler Tevhid’e uymaz.
    Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ın Rabliğini tanımayanlardır.
    “…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”119 Burada söz konusu
    edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların yerine geçmesi
    için hüküm koyma ve Allah’ın dininin yerine başka dinler uydurma
    mantığıdır. Bu Tevhid’e kesinlikle aykırıdır.
    Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben ancak
    Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve Sana
    güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin. En
    118 36/Yâsin, 82
    119 6/En’âm, 62
    89
    Ünite 2 Tevhid
    güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun senin kanunlarındır.
    Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı
    koyacağım. Senin rızân için yaşayacağım, Senin emrine uymayan
    hiçbir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”
    Tevhid, yine, rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
    Rubûbiyet Tevhidi
    Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek için, rubûbiyet kavramının
    türediği “rabb” kelimesini iyi kavramak gereklidir. Rabb
    kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir. Terbiyenin yanında,
    aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, taahhüt
    etmek, kemâle erdirmek, tamamlamak, efendisi olmak, sorumluluğunu
    yüklenmek, toplamak, başkanlık etmek, sahip olmak, bakmak,
    büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek, yaptırabilmek,
    rızık vermek gibi mânâları kapsar.
    Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet (Rablik)
    sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır. Bütün bu
    sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan rubûbiyet sıfatlarında
    Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü her yönüyle yaratan,
    rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri idare eden, öldüren
    ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, yükselten ve alçaltan
    O’dur.
    Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah
    olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır.
    Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet etmeli ve
    O’na hiçbir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet tevhidi, fıtraten
    insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman müşrikler de dâhil
    olmak üzere (istisnâlar dışında) bütün insanlık tarafından kabul görmüştür.
    Tarih boyunca çok az insan rubûbiyyet tevhidinde sapıklığa
    düşmüştür. Mekke müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet sıfatlarını
    taşımadıklarını pekâlâ biliyorlardı. Fakat buna rağmen sahte ilâhlarına
    saygı ve tâzim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
    90
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan
    kimdir?’ diye sorarsan, şüphesiz ‘Allah’tır’ derler.”120; “De ki: ‘Size
    gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik bulunan
    kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün
    işleri kim idare ediyor?’ Hemen: ‘Allah’ derler.”121
    Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi
    sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz.
    Çünkü, yukarıda geçen âyetlerde ifade edildiği üzere Mekke müşrikleri
    de Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan
    var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icâbet eden vb.
    sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne var ki, putlarına/
    tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor, onları Allah’ı
    seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu halleriyle müşrik
    oluyorlardı.
    Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile
    kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid
    bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi
    için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine de iman
    etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?
    Ulûhiyet Tevhidi
    Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri ile ibâdet
    etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul
    etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır.
    Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin
    itaatte tek ve ortağı olmayan Allah’ı birlemektir.
    Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan biri
    bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, rubûbiyet
    tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara
    tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm koyucu olarak kabul
    120 29/Ankebût, 61
    121 10/Yûnus, 31; Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman,
    20
    91
    Ünite 2 Tevhid
    etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü yarattığını
    kabul etmelerine rağmen O’na oğul isnat ederek ve helâl-haram
    kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet
    tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en
    çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme: ‘Allah’a
    ibâdet edin ve tâğuta kulluktan sakının; sizin O’ndan başka ilâhınız
    yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.”122; “(Nuh):
    ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız
    yoktur’ dedi.”123
    Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan
    başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı
    içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp
    taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir,
    büyüktür.”124
    Tevhidin en açık tezâhürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya
    herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih
    etmektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri
    ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
    Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.”125
    Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin sadece
    Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin
    gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a kulluğa/
    ibâdet etmeye çağırmaktır.
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak
    esâret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması
    demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul
    122 16/Nahl, 36
    123 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için Bak. 7/A’râf, 65, 73, 85;
    12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2
    124 22/Hacc, 62
    125 2/Bakara, 165
    92
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek
    ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek;
    Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi,
    fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü
    altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her
    kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
    “Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”126 “Hüküm,
    hâkimiyet/egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/
    kulluk yapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”127 Bu âyetler
    şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine
    dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini
    kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının
    isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda
    fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu
    sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve
    insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve
    bu doğrultuda yaşayıp tavır koymaktır.
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
    gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
    bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse:
    ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.”128; “İman edenler Allah
    yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın
    dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”129
    Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu
    üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan câhilî
    ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar.
    Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akîde değil; eyleme yönelik, pratik çözüm
    yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akîdesi, yalnızca tabiat ötesi/
    126 17/İsrâ, 23
    127 12/Yûsuf, 40
    128 3/Âl-i İmrân, 64
    129 4/Nisâ, 76
    93
    Ünite 2 Tevhid
    metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda sözkonusu
    edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî
    sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı
    sunan, inkılapçı bir başkaldırıdır.
    Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye,
    şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim
    tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı,
    tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere
    karşı savaş açılır mıydı?
    Peygamberimiz’in, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk
    iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını
    yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idareyi
    ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu
    bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi.
    Kâfirler, kendine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi
    câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî
    rejimlerle sürekli ve amansız bir mücâdele içerisinde olacağını,
    kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesin bir şekilde
    anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı
    ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan
    Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve
    onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini
    açıkça ortaya koyuyor.
    İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
    Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
    1- Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği,
    ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği. Trafik
    polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere ve
    câhillere uygun ortam.
    2- Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır;
    devlet dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik
    94
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yaygaraları ve laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı
    ve sindirmesi. Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz
    akaid(!) Hâlbuki insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu
    inkâr etmek, ona küfretmek130, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul
    etmemek gerekli idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır;
    imana şirk karıştırmak gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan
    iman etmezler.”131; Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak
    şöyle buyruluyor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman
    ediyorlar…”132
    İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum ve
    kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini sarfederler.
    3- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat
    ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm karşıtlığını
    yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah yazısı
    ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.
    4- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet):
    İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm
    felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek.
    Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, cihad edilecek şahısları
    ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip sadece nefsiyle uğraşmak.
    Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel. Eski Türk dinlerinin kalıntısı
    ve geleneğin (atalar dininin) mirası.
    5- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.
    6- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı, muhâfazakâr,
    demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci din yaklaşımı,
    ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına girmek.
    Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin kurbanları.
    130 2/Bakara, 256
    131 12/Yusuf, 106
    132 4/Nisâ, 51; yine bak. 4/Nisâ, 60
    95
    Ünite 2 Tevhid
    7- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı.
    Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma,
    kâfirlere özenme ve benzeme.
    8- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten
    okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri…
    Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.
    9- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine
    güvensizlik, aşırı eleştiri.
    10- Kibir, gurur, istiğnâ.
    11- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf
    üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.
    12- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme;
    futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların
    etkisi.
    13- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki
    İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki…
    ilâhın farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi
    olduğu anlayışı.
    Ne Yapmalı?
    Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en
    çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le
    bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla
    bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz
    de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese
    tebliğ edebilmeliyiz.
    96
    - ünite 3 -
    Şirk
    • Şirk; Lügat ve Terim Anlamları
    • Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
    • Şirkin Çağdaş Yansımaları
    • Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
    • Ekonomik Yorumlarda Şirk
    • Siyasal Şirk Anlayışı da Bilimsel
    Kılıflarla Takdim Edilir
    • Siyasal Şirk
    • Şirk İçin Bazı Örnekler
    • İttibâ Şirki
    • Şirkin Zararları
    Şirk; Lügat ve Terim Anlamları
    Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve
    saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında
    veya fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye
    müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı
    ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm, bâkî
    gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip olabileceğine inanmak şirktir.
    Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi birini Allah’tan
    başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması
    için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah
    Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse,
    97
    Ünite 3 Şirk
    sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak
    tutmasın..”133
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile
    âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını
    elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”134
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
    ibârettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
    esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin
    önemi ve şirkten uzak durulması konusudur. Şirk sadece putlara
    tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi
    yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın
    hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
    birçok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine
    göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365
    tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat,
    Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeük ve Nesr isimli putlar
    vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert
    insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman
    geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Araplar bunlardan başka;
    güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı
    müşrikler ise, Melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve meleklere
    tapıyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının
    asıl nedeni; kendi nefsinin hevâsını ilâh edinmesidir. Bugünkü
    müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark
    yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
    karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini veya başka bir
    şahsı tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her
    ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin
    Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar,
    dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler
    koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
    133 18/Kehf, 110
    134 4/Nisâ, 48
    98
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-
    mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak
    da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer
    hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine
    göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi
    bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
    Kur’ân-ı Kerim’e göre şirk büyük günahtır,135 büyük bir zulümdür,
    136 aynı zamanda büyük cehâlettir.137 O yüzden şirk, ilme ve akla
    dayanmaz; şirk zanna göre harekettir.138 Apaçık sapıklık139 ve büyük
    bir alçaklıktır.140 Şirk âhiret inancıyla bağdaşmadığından dünya
    hayatına düşkünlüktür.141 Şirk, Kur’an’da halkı, sağlam temellerden
    uzak tutma olarak da tanımlanır.142 Takvâ gibi gerçek ve güzel korkulardan
    uzak olduğu için müşrik, kendi içini kemiren ve onurunu tümüyle
    yok eden çirkin korkulara mahkûm olur. Şirk, kalplerin korku
    ile doldurulması demektir.143 Müşrikler, Tevhid inancında olanlara
    karşı düşmanlık yaparlar.144 Bütün bu sebeplerden dolayı şirk insanı
    ebedî cehennemlik yapar. Cennetin kapıları onlara kesin olarak kapanır.
    145
    135 4/Nisâ, 48
    136 31/Lokman, 13
    137 21/Enbiyâ, 24
    138 6/En’âm, 116
    139 29/Ankebût, 5; 4/Nisâ, 116
    140 7/A’râf, 152
    141 2/Bakara, 96
    142 29/Ankebût, 41
    143 3/Âl-i İmran, 151
    144 5/Mâide, 82
    145 5/Mâide, 72
    99
    Ünite 3 Şirk
    Şirkin Çağdaş Yansımaları
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde,
    cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza
    etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir;
    esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde
    mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir.
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor.
    Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı.
    Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı
    mükemmel yaşayanlara şâhit olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor;
    hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların da
    önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin de yapabileceklerinin
    tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları
    değil; tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler,
    gönüller işgâle uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin
    de büyük bölümü bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu
    zâlimlerin safında arayıp ifsâdı ıslah zannediyor.
    Günümüzde sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların
    bazıları şunlardır:
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
    Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy
    kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem
    eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin
    güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın
    oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler
    câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu
    veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden
    günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye
    etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak
    başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma
    konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk
    100
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası
    ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle
    farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl
    mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet
    düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal
    toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve
    İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma,
    Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları
    simgeler karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer
    şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda
    doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak,
    öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez.
    Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da
    bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî
    bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan müslümanlar da
    dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda
    bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel
    günlerde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında
    bir tapınma ve âyindir.
    İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus,
    bireysel, sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve
    tevhidin ikamesidir. İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır
    aldığı için müslümanlar 20. y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden
    uzak yaşadılar. Put heykelleri ve putlaştırılma ihtimali olan
    resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci asırda, tâğutların ve
    onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıyla her çeşit
    putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.
    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye
    edip yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri
    kabul edilmeyince, O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan
    kişi rablik iddiasında bulunmuş, bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters
    eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören kişi de o şahsı rab kabul
    101
    Ünite 3 Şirk
    etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut hükmündedir ve
    Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu
    ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci
    ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele
    gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim
    kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden
    de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde
    şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü
    ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ
    yansıtılmamıştır. Burada, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları
    kastetmiyorum. Çok net olarak, “eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak
    şirk unsurları şunlardır” diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli,
    öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın
    ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının
    sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece
    başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa
    ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık,
    bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde
    ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile müsaade
    etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün
    ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak
    dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı
    hazırlansın.
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam
    biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları
    koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın
    âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür
    adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı
    gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete
    itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak
    “ilim”le karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır
    bunlar. Bırakın zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a
    102
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sığınmaktadır tek önderimiz.146 Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
    için vahiyle sağlamasının yapılması, hazmedilip özümsenmesi,
    posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip uygulanması gerekmektedir.
    Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına hizmet
    etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/
    salâhına hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi,
    hele kitap yüklü merkep147 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî
    kimsedir.148 O yüzden takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele
    vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle
    “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek, onu yönlendirmektir. Terbiye
    (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan mutlak terbiyeci/
    eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında olmasa
    bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
    bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan
    nesiller; tersine bir devşirme söz konusudur.
    Ekonomik Yorumlarda Şirk
    Günümüzde ekonomik yorumların çoğu da baştan sona şirk anlayışı
    içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil;
    medyanın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin
    hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün, para,
    mal ve nimetlerin Allah’a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik tevhid”
    anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de evrim geçirdiği,
    ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal toplumdan, kapitalist
    ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit tasnifi, insanların
    Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği iddiasını haklı çıkarmaya
    dayanır. İlk insanın, ilk peygamber ve ilk yaşama biçiminin
    vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en küçük bir teori ve ihtimal
    dâhilinde bile değerlendirilmez.
    Şirke dayalı düzenlerde ekonomiyle ilgili anlayış, Allah’ın hudûdunu
    tümüyle yok sayar. Piyasada helâl-haram ayrımı yoktur. “Paranın
    dini imanı olmaz” der bazıları. Tabii, bu ifade “ekonomik hayatta
    146 Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    147 62/Cum’a, 5
    148 35/Fâtır, 28
    103
    Ünite 3 Şirk
    haram-helâl önemsenmez” anlamında kullanılıyor. Paranın olmasa
    da, para sahibi insanın elbette dini imanı, haram ve helâl inancı olmalıdır.
    Kim ne alıp satarsa satsın, kim kimi nasıl kandırırsa kandırsın,
    haram ve ayıp sayılmayan iktisadî bir câhiliyede yaşıyoruz. Para
    kazanmak için her yol mubahtır kapitalist toplumda. Yeter ki, kanunların
    suç saydığı bir şey yapmasın, ya da yapıyorsa kılıfını uydursun
    insan. Vergisi verilen kazanç kutsal sayılır; İslâm’ın yasak saydığı
    işi yapsa da. Kapitalizm, en çirkin şekliyle piyasadadır. Asgarî ücret
    açlık sınırının bile altında kalmış kimin umurunda? Yedi milyondan
    fazla resmî işsiz var bu ülkede.
    Para putu herkesi peşinden koşturur; yerde sürünen paranın kulu,
    paraya secde etmiş olur. Faiz harammış; olsun, kimsenin aldırdığı
    bile olmaz. Kişi başına düşen banka sayısı Avrupa ortalamasından
    bile fazladır. Böyle İslâm dışı düzenlerde müslümanın helâl lokma
    kazanması, helâl ve temiz yiyecekler bulması, helâl yoldan (faize,
    bankaya bulaşmadan) zengin olması çok mu çok zordur.
    Nice haramlar kapitalist düzende gâyet doğal (helâl, meşrû) görülmekte.
    Nice “Müslümanım” diyen insan, “fâizsiz ekonomi mi
    olur?” diyerek, ya da bazı haramları savunup İslâm’ın zekât gibi bazı
    emirlerini inkâr ederek, önemsemeyerek küfre düşmektedir. Fâiz yanında,
    tahvil, haram sigorta, emeği sömürmek ve kul hakkına riâyetsizlik
    gibi nice haramlar vardır; bunları yasak olarak kabul etmemek
    insanı imandan çıkarır. İslâm’a karşı olan veya İslâm’ın yasak ettiği
    işlerde çalışmak, meselâ seks, zina, fuhuş, dans gibi eğlence dünyasından
    para kazanmak, içki ve uyuşturucu madde yapımı veya satımı
    İslâm’ın yasak ettiği, ama kapitalist sistemin câiz gördüğü alanlardır.
    Kişi, bu ve benzeri para kazanma yollarını normal görür, savunur, ya
    da bu devirde bunlar olmadan yaşanmaz diye düşünürse, İslâm’dan
    çıkmış olur. Yine ihtikâr (karaborsa), rüşvet, hırsızlık yapmak, çalıntı
    mal alıp satmak, ölçü ve tartıda hile, kumar, alışverişe hilenin,
    yalanın, yeminin karıştırılması da haram kabul edilmesi ve kaçınılması
    gereken hususlardır. Bunları normal görmek kişiyi tevhid inancından
    uzaklaştırır. Kapitalist düzenlerde insanlara dünya tutkusu ve
    mal yığma sevdâsı verilir; bu düzende dünyevîleşen insan, giderek
    maddeyi ve parayı kutsallaştırmaya başlar. Parayı kullanma yerine
    104
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    paranın kendini kullandığı azgın bir insan olur çıkar. Maddenin hâkimi
    değil, mahkûmu olur.
    Siyasal Şirk Anlayışı da Bilimsel Kılıflarla Takdim
    Edilir
    En iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve
    demokrasi olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğine,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen bu
    câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur.
    Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek demokrasinin
    kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu
    iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya
    katılır.
    Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayat, laik
    ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi
    ve din kurumları da laik düzenlemeye tâbidir. Dinlerin ortaya
    çıkışı, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında da doğal olarak
    şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber,
    ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce
    tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok
    sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
    Modern câhiliyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği devlet,
    din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve
    kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da
    sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez, muvahhid
    bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk şirk arasında
    istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi,
    Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları
    ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak
    istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar.
    “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
    uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir,
    oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere,
    105
    Ünite 3 Şirk
    meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara,
    sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar,
    şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde,
    üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
    dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak
    sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine
    karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar)
    kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez.
    Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir
    şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı
    (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le
    bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki
    şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin modern
    görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını
    taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını
    hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara,
    içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak
    koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal,
    siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların
    egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk
    tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında
    birşeyle izah edilemez.
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde
    kabul ediyorlardı.149 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar
    bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden
    doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak
    çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı olarak
    kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini
    ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların yaratıcılıklarından
    bahsediyor.
    149 Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    106
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şirk İçin Bazı Örnekler
    Bu şirk çeşitleri yanında, bazı inanç ve davranışlardan dolayı düşülen
    şirki, şu örneklerle ayrı ayrı ele almak da mümkündür:
    a) Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim,
    sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını
    bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece
    Allah’a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan
    bağımsız olarak başkasına vermek. Bunun sonucu olarak, Allah’a
    herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur, ki bu tevhidi
    bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle duâ
    edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyâmette
    onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”150
    b) Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek,
    Allah ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan
    başkasını mutlak kanun koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları
    ve kanun koyucuları benimseyip kabullenmek de insanı şirke sokar.
    Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp gönül rızâsı ile tâğutların hükümlerini
    uygulamak veya severek onlara tâbi olmak insanı tevhidden
    uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta
    kendileridir.”151; “Hüküm/egemenlik, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden
    başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte
    budur; ancak insanların çoğu bilmezler.”152; “Yoksa onların birtakım
    şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden
    kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).”153; “Hayır,
    Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni
    (Rasûlullah’ı) hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
    sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman
    etmiş olmazlar.”154 Allah ve Rasûlü’nün hükmüne teslim olmamak,
    İslâm’dan olan bir şeyden râzı olmayıp hoşlanmamak, Allah’ın haram
    150 7/A’râf, 180
    151 5/Mâide, 44
    152 12/Yûsuf, 40
    153 42/Şûrâ, 21
    154 4/Nisâ, 65; ve yine bak. 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36
    107
    Ünite 3 Şirk
    kıldığını helâl/serbest veya helâl kıldığını haram/yasak saymak da
    açık bir şirktir.
    c) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram
    kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi
    bozar, insanı şirke sokar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri
    bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin
    yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
    buyuruyor: “Hüküm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece
    kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”155; “Onlar
    Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler
    edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle
    emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”
    156
    d) Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin...
    gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek,
    şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları,
    Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu
    Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin
    kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı
    toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları,
    devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına
    izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan
    farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih
    eden kimse şirke girmiş demektir. Böyle bir kimse, kendisinin
    müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın birçok emirlerini yerine
    getirse ve bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir anlayışı, düşünce
    ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve Rasûlü bir
    işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi isteklerine
    göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse,
    apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”157
    e) Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen,
    yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan,
    155 12/Yûsuf, 40
    156 9/Tevbe, 31
    157 33/Ahzâb, 36
    108
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kâinatın idaresini elinde tutan zât demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir,
    dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zâtın da her şeyi
    gördüğünü, bildiğini ve evrende dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunuzannetmekşirktir.
    158
    f) Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı:
    Eğiten, yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir.
    Allah’tan başka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak
    benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum,
    yine açık bir şirk olur. “Onlar, Allah’tan başka âlimlerini, din adamlarını
    ve Meryem oğlu Mesih’i kendilerine rab edinmişlerdi. Hâlbuki
    onlar da tek bir ilâha kulluktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı.
    Zira O’ndan başka ilâh yoktur. O, koştukları şirklerden münezzehtir.”159
    İnsanların Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği
    Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zâtlara
    yönelip onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden
    kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldıklarını
    helâl kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab edinmiş
    olurlar.160
    Kur’ân’ın temel konusu olan tevhidle, bunun Peygamberî izah ve
    uygulamasıyla yetişmiş Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi zâtlar, yöneticiliklerinde
    kendilerini rab olarak kabul etmemelerini insanlara
    öğretmişlerdi. İlk halife: “Eğer ben Allah’ın yolundan ayrılırsam,
    bana itaat etmeniz gerekmez” demişti. İkinci halifeye halkın içinden
    herhangi bir genç çıkıp, “Ey Ömer, Allah’ın yolundan ayrılırsan, seni
    bu kılıçlarımızla doğrulturuz” diyebilmişti. Hz. Ömer ise, bu tevhidî
    şuur dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu.
    g) Yakınlaştırma ve Vâsıta Anlayışıyla; Şefaatçi Kabulü ile Düşülen
    Şirk: “Dikkat edin, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine
    birtakım dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye
    kulluk ediyoruz’ derler.”161; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar
    ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bi-
    158 Bak. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6
    159 9/Tevbe, 31; ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110
    160 Bak. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292
    161 39/Zümer, 3
    109
    Ünite 3 Şirk
    zim şefaatçilerımizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde
    bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/
    ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”162
    h) Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/
    arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah’ın
    buyruklarını insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile
    insanlar arasında bu anlamda aracılar yoktur. Kul ile Allah arasına
    ibâdet yönüyle hiç kimse giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir
    ve onu görür. Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Kul
    duâ ettiği zaman, Allah onun duâsını ânında işitir. Allah’ı hakkıyla
    takdir edemeyen câhiller ise, kulu Allah’a yaklaştıracak aracı zâtların
    olduğuna inanırlar, böylece şirke düşerler. Yanlış bir örnekle doğruluklarını
    isbatlamaya kalkışırlar: “Bir vatandaşın cumhurbaşkanı
    ile görüşebilmesi için aracılara, cumhurbaşkanına yakın zâtlara ihtiyaç
    duyulur da, âlemlerin rabbi olan Allah ile görüşebilmek için
    aracılara ihtiyaç duyulmaz mı?” derler. Elbette cumhurbaşkanı ile
    herkes görüşemez, aracılara ihtiyaç duyulur. Çünkü cumhurbaşkanı,
    bir anda ancak bir kişiyle görüşebilen, bir kişiyi duyabilen âciz
    ve zavallı bir varlıktır. Milyonlarca vatandaşı bir anda kabul etmesi,
    onları görmesi ve işitmesi, özel dertlerine çözüm getirmesi mümkün
    değildir. Fakat, Allah bundan âciz midir ki aracılara gerek duysun! O,
    bir anda bütün kâinatı ve yarattığı varlıkları görür ve duyar. O, semî’
    ve basîrdir. Çünkü O, İlâhtır. Gerçek İlâh, âcizlik göstermez, eksik ve
    noksanlıktan uzaktır. Kul ile Allah’ı karşılaştırıp kıyas ederek böyle
    bir şirki, ibâdet gibi insanlara sunmak, şeytanın evliyâsının bir tuzağıdır.
    Bu tuzağa düşmemek için uyanık olmak, Allah’ın kitabını okumak
    ve anlamak gerekir. Allah Kitab’ında ne buyuruyor: “Rablerinin
    huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Ki onların
    Allah’tan başka velîleri ve şefaatçileri (aracıları) yoktur. Umulur ki sakınırlar.”
    163; “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben şüphesiz onlara
    yakınım. Bana duâ edenin, duâ ettiği zaman duâsına cevap veririm.
    O halde onlar da Benim çağrımı kabul etsinler ve Bana inansınlar ki
    doğru yolu bulabilsinler.”164
    162 10/Yûnus, 18
    163 6/En’âm, 51
    164 2/Bakara, 186
    110
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    i) Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve
    Münâfıkları Velî/Dost Edinmek: Sevgi, güvenme ve yardım bekleme
    gibi duyguların bir araya gelip kaynaşmasından velî/dost edinmek
    adı verilen yakınlık doğar. Allah, Kur’an’da velî, dost ve yardımcı
    olarak kendisinin yeterli olduğunu belirtir “Allah sizin düşmanlarınızı
    sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir
    yardımcı olarak da Allah kâfidir.”165 İnsan için Allah’tan başka gerçek
    anlamda dost ve yardımcı yoktur. “Gerçek şu ki, göklerin ve yerin
    mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve
    yardımcınız yoktur.”166 Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek
    açık bir şirktir: “Ey iman edenler! Yahûdilerle, hıristiyanları dost
    edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost
    edinirse, o da onlardandır.”167; “Ey iman edenler! Sizden önce Kitap
    verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları ve kâfirleri
    dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.”168
    k) Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke
    Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına
    secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan
    başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar. “De ki, şüphesiz benim
    namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi
    olan Allah içindir.”169; “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden
    yardım ister, medet umarız (Ey Allah’ım!)”170; “Allah ile beraber başka
    bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azâba uğratılanlardan olursun.”171;
    “Allah’tan başkasına (yalvarıp) duâ edenden daha sapık kim vardır?
    Yalvardıkları o kimseler kıyâmet gününe kadar onlara cevap veremezler
    ve onların duâlarından habersizdirler.”172; “Allah’tan başka duâ ettikleriniz
    sizin gibi kullardır.”173; “Allah’ı bırakıp da duâ ettikleriniz size
    165 4/Nisâ, 45
    166 9/Tevbe, 116
    167 5/Mâide, 51
    168 5/Mâide, 57
    169 6/En’âm, 162
    170 1/Fâtiha, 5
    171 26/Şuarâ, 213
    172 46/Ahkaf, 5
    173 7/A’râf, 194
    111
    Ünite 3 Şirk
    yardım etmeye muktedir olamazlar; Onlar, kendilerine bile yardım
    edemezler.”174
    İlâhî gücün tamamı Allah’ın elindedir. O’ndan başka böyle bir
    güce sahip kimse yoktur. Duâ elbette, güç ve kudret sahibi, yardım
    etme ve tasarruf sahibi olma gibi şartları taşıyan kimseye yapılır.
    Müşrikler, Allah’ın dışında, bu tür şartları, vasıfları üzerinde taşıyan
    zâtların olduğuna inanırlar. Onlara yönelerek medet umar, duâ ve
    niyaz ederler. Tevhîdî bir imana sahip olan, şirklerden arınmış bir
    mü’min ise yalnızca Allah’a yalvarır, ihtiyacını O’na arzeder ve yalnızca
    mutlak anlamda O’ndan yardım diler. Müşrikler, yardım ümidiyle;
    ölülere, mezar taşlarına, türbelere ve kutsal saydıkları yerlere
    giderek orada çeşitli ibâdetler yaparlar, onlar için adaklar ve kurbanlar
    keserler, çaputlar bağlarlar, şekiller çizerler, orada medfun olan
    yatır veya evliyâ dedikleri zâtlara duâ edip arzularına nâil olmak isterler.
    İnsanların çoğu, bilmeden bu tür şirke düşer. Câhillik, insanı
    şirke götüren en kolay, en kestirme yoldur. Hele İslâm dışı bir çevrede,
    İslâm’ı yozlaştıran ve tahrif eden bir anlayışın hâkim olduğu,
    gerçek dinin mahkûm olduğu ortamlarda bu yol daha hızla kişiyi
    şirke ulaştırır.
    l) Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara,
    Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın
    hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi
    Allah’a ortak koşmuş olur. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip
    bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası,
    ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en
    şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla
    gâfil değildir.”175
    “...Sakın dinlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası, kendi
    elindekiyle sevinen müşriklerden olmayın.”176
    m) Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara
    Hakaret Etmek: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan,
    174 7/A’râf, 97
    175 2/Bakara, 85
    176 30/Rûm, 31-32
    112
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    elbette, ‘biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile,
    O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna)
    özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.
    Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu
    olduklarından dolayı azâb edeceğiz.”177
    “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: ‘Allah’ın âyetlerinin
    inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar
    bundan başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kâfirlerle
    beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette
    Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”178
    n) Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven
    Duymak: “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz..”179
    “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir
    şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a
    tevekkül etmelidirler.”180
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
    onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım
    etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma
    hazır askerlerdir.”181
    o) Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi,
    İdeolojiyi Aşırı Şekilde Severek Putlaştırmak: “(İbrahim onlara)
    dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet/sevgi
    uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...”182
    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar,
    benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin
    ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba
    177 9/Tevbe, 65-66
    178 4/Nisâ, 140
    179 5/Mâide, 23
    180 9/Tevbe, 51
    181 36/Yâsin, 74-75
    182 29/Ankebût, 25
    113
    Ünite 3 Şirk
    uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın
    olduğunu ve Allah’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir
    bilselerdi.”183
    “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik.
    Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için
    sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme.
    Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.”184
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a
    şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara
    tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin
    hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.”185
    p) Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine
    İnanmak: Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan,
    mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak İlâh
    sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir varlık hiçbir
    sûrette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da veremez. Böyle
    bir güce peygamber de sahip değildir.
    “De ki: ‘Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime (bile) herhangi bir
    fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim
    elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı,
    ben sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
    186
    “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.”187
    r) Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: Kur’an’dan, Allah’ın
    âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön vermek,
    yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek de
    şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a
    183 2/Bakara, 165
    184 29/Ankebût, 8
    185 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205
    186 7/A’râf, 188
    187 5/Mâide, 76
    114
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kulluk eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan
    da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu
    lider ve büyüklerinin kulu olur.
    “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.
    Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!”188
    “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?”189
    “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve
    suçlu bir kavim oldunuz.”190
    “...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem
    ateşinin dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.”191
    s) İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk: Tâğutların Hükmünü Allah’ın
    Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını
    İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek:
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın
    izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/
    dinî kural kıldılar).”192
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar)
    edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a
    ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh
    yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”193
    t) Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü
    Emretmek: “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil),
    birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
    ederler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları
    188 28/Kasas, 87
    189 45/Câsiye, 23
    190 45/Câsiye, 31
    191 2/Bakara, 39
    192 42/Şûrâ, 21
    193 9/Tevbe, 31; Ve Bak. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
    115
    Ünite 3 Şirk
    terketti, hidâyet ve yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların ta
    kendileridir!”194
    u) Korku Yönüyle Şirk: “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak
    tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde
    ve yerde ne varsa O’nundur. Din de (itaat ve kulluk da) sürekli olarak
    O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?”
    195; “Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla
    korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici
    yoktur.”196
    “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını (veya, sizi kendi dostlarından)
    korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın,
    Bendenkorkun.”197
    Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebileceğini düşünerek,
    onlara kulluk edebilirler. Hz. Hûd (a.s.)’a onlar şöyle diyorlardı:
    “Tanrılarımızdan biri seni çarpmıştır’ demekten başka bir şey
    söylemeyiz.”198 Buradaki “çarpmak”, daha ziyade “deli etmek” ve benzeri
    şekilde zarar vermekle izah edilmiştir.
    ü) Cibt ve Tâğuta da İnanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler,
    Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt;
    büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet
    gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış,
    azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış,
    düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında
    olmayan hususları ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara
    Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara
    aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir
    nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl
    tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir.
    Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek
    194 9/Tevbe, 67; Ve Bak. 5/Mâide, 78-79
    195 16/Nahl, 51-52
    196 39/Zümer, 36
    197 3/Âl-i İmrân, 175
    198 11/Hûd, 54
    116
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bir yardımcı bulamazsın.”199; “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere
    iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde
    mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu
    tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek
    istiyor.”200
    v) Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk,
    y) Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının
    Olduğunu, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların
    Bilebileceğini İddia Etmek,
    z) Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini
    Helâl Saymak.
    İttibâ Şirki
    İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak
    mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. İtikad ve ibâdet
    şirki kısmen bilindiği halde, ittibâ şirki nedense hemen hiç gündeme
    getirilmez. Aslında, bırakın câhilî eğitim kurumlarını, câmilerde
    bile (istisnâlar dışında) tevhidden, şirkten pek bahsedildiği olmaz.
    Olursa bile yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye
    özen göstermek adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hak ketmedilerek...
    Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar “Müslümanım”
    diyenler tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların
    kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin
    yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle
    de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların
    düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin
    de kurtulması mümkün değildir.
    Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine
    ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında
    siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal
    199 4/Nisâ, 51-52
    200 4/Nisâ, 60
    117
    Ünite 3 Şirk
    eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki
    silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle
    (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan
    mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini,
    ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir
    silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı
    oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz
    senedir uygulanan Batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk
    düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler,
    hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”
    201 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet asrının
    anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları
    sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye
    yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri
    teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
    önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide
    vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide
    atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi
    “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek
    ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid, bir zaman
    konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu
    değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından
    hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey
    iman edenler, iman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil
    anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat
    edin).”202
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler
    inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona.
    Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde
    201 26/Şuarâ, 227
    202 4/Nisâ, 136
    118
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal
    etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye uyarılır. Kur’an,
    insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı
    bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve
    yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası
    O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en
    büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan
    ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir;
    ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında,
    sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu,
    hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.203 “Tâğuta kulluk/
    ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler!
    Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”204 Bunun
    için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
    Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları
    tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) de kavmini bu esasa
    çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında
    sana şefaatçi olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu.
    Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi
    kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için
    mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla,
    yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.
    Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı:
    Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın
    tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı,
    Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları
    vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve
    itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla
    Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin
    bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
    sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
    203 Bak. 33/Ahzâb, 44
    204 39/Zümer, 17-18
    119
    Ünite 3 Şirk
    Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların
    varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve
    Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması, helâl haram tayin
    etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul
    etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri,
    sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil,
    yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa
    ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele
    ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu
    mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    Şirkin Zararları
    İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere
    (imana ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliye
    eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir;
    ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır,
    bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir.
    Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar,205
    onların duyu organları da ârızâlı ve görev yapamaz durumdadır.206
    Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri,
    207 birer pisliktirler.208 Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp
    mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu
    veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına
    duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir.
    Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anarşi, düzensizlik
    ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/
    tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup
    205 Bak. 2/Bakara, 10
    206 Bak. 2/Bakara, 18; 7/A’râf, 179
    207 Bak. 7/A’râf, 179
    208 Bak. 9/Tevbe, 28
    120
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    gitmişti.”209 Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik
    vardır.
    Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip
    sayabiliriz:
    • Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
    • Arınmış nefsi yok eder.
    • İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.
    • Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
    • Amelleri boşa çıkarır.
    • İnsanın ebediyyen cehennemde kalmasına sebep olur.
    • Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
    • Büyük bir zulümdür.
    • Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
    • İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından
    daha önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah,
    şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir.
    “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan,
    şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan
    olursun.”210
    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
    başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan
    209 21/Enbiyâ, 22
    210 39/Zümer, 65
    121
    Ünite 3 Şirk
    kimse büyük bir günah ile (Allah’a) iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/
    eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”211
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
    ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
    esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin
    önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    211 4/Nisâ, 48 ve 116
    122
    - ünite 4 -
    Küfür
    • Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı
    Örtmek ve İnkâr Hastalığı
    • Küfrün Sebepleri
    • Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin
    İtikadî Durumu
    Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı
    Örtmek ve İnkâr Hastalığı
    Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’
    demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu
    örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına,
    karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da
    kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü
    için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın varlığını,
    âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten
    gelip örterek inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
    Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: Küffâr, kâfirûn, kefere) denilir.
    Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır. Kâfir;
    gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir. Yaratıcı’nın
    en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman, peygamberlik,
    din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten gelmek
    kâfirliğin en belirgin şeklidir.
    Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki
    güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten
    gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak
    123
    Ünite 4 Küfür
    görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir.
    Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın,
    fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün
    organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm
    vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını
    mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun
    alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.
    Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir
    ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi; ikrah, yani şiddetli
    zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terketmeyi de içine alır.
    İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib de (yalanlama) kalple, sözle
    veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah/zorlama
    olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür
    sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa
    vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir.
    İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay
    etmenin, küçümsemek ve hafife almanın, bunları bozmaya çalışmanın
    en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız kalpte gizlenen
    küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak açıklanan ve ilan edilen
    küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün olur? Ancak, o sözlü veya
    fiilî küfür izhârı, “kalbi imanla dolu olduğu halde inkâra ikrah olunan,
    zorlanan değil”212 diye şer’î istisnâyı bildiren bu âyet gereğince zarûrî
    bir zorlamaya dayanması hâriçtir. Fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür),
    iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak
    fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile, fiilin yokluğu arasında büyük
    fark vardır. Meselâ, namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır.
    Namaz kılmamak küfür değilse bile, haça tapmak kesin küfür
    olur. Bu bakış açısından, amelin terkinin fiilî yalanlama olup olmadığı
    şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında
    ihtilâf edilmiştir. Hâlbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden,
    aynı şekilde Mushaf ’ı çirkefe atmak, güneşe tapınmak, putlara veya
    heykellere saygı duruşunda bulunup önlerinde kıyâma veya secdeye
    durmak, küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâlı da
    haram saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu
    212 16/Nahl, 37
    124
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    belli bulunan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarûreti
    yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilâf edilmemiştir.
    Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın
    küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar edilerek
    kötüye kullanılmıştır. Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz’î
    (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terketmek, biri
    de terketmeyi alışkanlık edinmektir. Meselâ, bazen namaz kılmayan
    ile, namazı terketmeyi alışkanlık haline getiren arasında büyük
    fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin -beşer
    hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla ters değildir. Şu
    halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat ameli terki alışkanlık edinen,
    namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen, alnı secde görmemiş,
    ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların
    kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e ve peygamberlere,
    Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazifelere imanı bulunduğuna
    nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak
    şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan, birinin
    bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek şeylerin
    hiçbirine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak
    da küfürdür.
    İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle küfrü
    beşe ayırmışlardır:
    1- Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş
    olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek,
    2- Küfr-i cühûd: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille
    inkâr etmek,
    3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikati bilip dille de zaman zaman itiraf
    etmek, fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek,
    4- Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat
    kalben inanmamak,
    125
    Ünite 4 Küfür
    5- Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehâlet sebebiyle
    zarûrât-ı diniyyeden olan şeyleri inkâr etmesi. Günümüzde en yaygın
    küfür çeşidi budur.
    Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında
    şu kısımlara ayrıldığını söyleyebiliriz:
    a- Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen
    kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm’ı tebliğ
    ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilâh bilmiyorum”
    213 demişti. Yani, “kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim”
    diyordu.
    b- Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, inandığını Ebû Tâlip gibi ikrar da
    eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul edemez.
    c- Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez; münâfıklar
    gibi.
    Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene
    “münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir. İki
    veya daha çok ilâh olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak koşan
    kimseye “müşrik”; Yahûdilik veya hıristiyanlık dinine bağlı olanlara
    “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.
    İman esaslarından birini bile olsa inkâr etmek küfürdür. İslâm’da
    iman konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi
    birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı
    Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve yasağını
    bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilâve etmek, Kur’an’ın
    kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile, ya da dinden olan bir hükümle
    alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi iman dairesinden
    çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde bildirilen
    ve üzerinde ihtilâf bulunmayan İslâmî emir ve yasaklardan
    birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi yasakları helâl
    saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını işleyip, farzlarını
    213 28/Kasas, 38
    126
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yerine getirmemek, onları küçümsemekten, inanmamaktan kaynaklanıyorsa,
    bu durum da küfürdür. Kısaca, Allah’ın emir ve yasaklarını,
    bütün İslâmî hükümleri kabul ederek İslâm’ı bir nizam olarak
    görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını reddetmek veya İslâm’ın,
    çağımızda uygulanmasının mümkün olmadığını ileri sürerek
    bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür; bunu yapan kimse kâfir
    olur.
    İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla
    hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına
    rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile, iman bakımından taviz
    veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azâbına müstahak
    olmuş olurlar.214 Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz. Muhammed’e
    (s.a.v.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her türlü küfre ve
    nifaka karşı nefretle direnç göstermek, her mü’minin baş görevi ve
    ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.
    Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek, şartlar
    ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve yasakları
    çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.215 Bütün nimetlerin
    Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara ulaştığına,
    Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine, dolayısıyla
    Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık aramamak gerektiğine
    bütün varlığımızla inanmamak da küfre götürür.216
    Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için değil
    de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış şeklidir.
    217 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve ölümü,
    âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat, vatan,
    bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun emri ve
    yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır. Mü’min, bu
    sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun izin verdiği şekilde
    yüceltir ve Allah’ın izni doğrultusunda, izin verdikleri uğrunda
    mücâdele verir.
    214 Bak. 2/Bakara, 217
    215 Bak. 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31
    216 16/Nahl, 53; 65/Talak, 3
    217 Bak. 6/En’âm, 162; İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205
    127
    Ünite 4 Küfür
    Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken; Allah’tan
    gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek, yasaklar
    koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul etmek
    de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet yalnız Allah’a
    aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları ile çelişen
    ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların İslâm açısından meşrû
    olabileceğine inanmak, böyle düşünmek kesinlikle küfürdür.218
    Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık,
    istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat edilmesine
    izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine ve gayr-ı
    İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm nizamına
    teslim olmayan kendi nefsine, İlâhî kanunlar açısından değerlendirme
    yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm dışı temeller
    üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah’a isyan hususunda
    insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur.219
    Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet,
    miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği
    ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül rızâsıyla-
    düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın kanunlarının
    geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.220
    İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir tek
    hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani “artık
    kısas fikri geçerliliğini kaybetti; fâiz yasağına yer yok; kadınların örtünmelerine
    ne lüzum var?; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin korumasına
    aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada sakınca
    yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır” gibi ve benzeri fikirlerin bir
    tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür. Onun
    bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.221
    218 Bak. 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67
    219 Bak. 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9
    220 Bak. 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60
    221 Bak. 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20
    128
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Küfrün Sebepleri
    a- Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük
    taslama gelir.222 İblis’in Âdem için Allah’a secde etmemesinin sebebi
    de kibir idi.223
    b- Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de
    Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı kibri
    yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak” olan durumdur.
    224
    c- Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir.
    Özellikle Yahûdi ve Hristiyanlar, bekledikleri son peygamberin
    kendi içlerinden değil, Arap kavminden çıkmış olmasını hazmedemediler
    ve inkâr ettiler. Oysa peygamberi kendi öz çocuklarını
    tanıdıkları gibi tanıyorlardı.225
    d- Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde
    inatbaşgösterir.226
    e- Utuv ve tuğyân (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah
    içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve azgınlık
    sebebiyle Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp, meydan
    okuyarak küfrün alçaklığına saplanıyorlar.227
    f- İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini
    yeterli görmesi ve kendi dışında İlâhî bir güce ihtiyacı olmadığını
    zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda,
    insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar ve
    yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır.228
    222 39/Zümer, 59; 40/Mü'min, 27
    223 38/Sâd, 72-74
    224 42/Şûrâ, 27; 28/Kasas, 76-77
    225 Bak. 2/Bakara, 146, 109
    226 2/Bakara, 98
    227 10/Yûnus, 11
    228 96/Alak, 6-8
    129
    Ünite 4 Küfür
    g- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini
    tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir. Bu
    da küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir insan,
    Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz.229
    Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman
    olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki
    insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme,
    güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve
    hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada, okullarda, hatta kimi
    câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu
    sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen
    hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip
    değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak
    gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği
    gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine
    karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir
    hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ
    edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın
    kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi,
    bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için idamı hak eden duruma
    düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara
    karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması
    gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara
    ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel
    kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan
    olmasını beklemek idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/
    gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin
    önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın
    kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve
    bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle
    nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı
    dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı,
    tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine;
    ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor.
    Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli
    229 40/Mü'min, 35
    130
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları kurtarmaya,
    ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği
    gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için.
    Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış
    gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş
    gibi olur.230
    Şirk ve Küfürden Korunma Yolları
    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve Allah’ın
    râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği İslâm dini
    üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük emelidir. Yüce
    Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin ümmetlerine tavsiye
    ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa
    öylece, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün.”231
    Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî
    mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının bağışlanabilmesi, ancak
    mü’min olarak, muvahhid olarak Yüce Allah’a herhangi bir şeklide
    herhangi bir şeyi, bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı,
    ideoloji ve putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır.
    Çünkü kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.232
    Kim de Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a
    hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.233
    Bu büyük gerçeği Kur’ân’ın hemen hemen her sayfasında çeşitli
    şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde müslümanın
    iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek imanını
    her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona herhangi bir zarar
    getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini harcaması gerekmektedir.
    İmanı korumak ve şirkten korunup küfre yaklaşmamak
    için gerekli olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:
    230 5/Mâide, 32
    231 3/Âl-i İmrân, 102
    232 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve
    4/Nisâ, 48, 116
    233 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151; Tir
    mizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
    131
    Ünite 4 Küfür
    Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
    Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve
    ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret
    harcamak,
    Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
    kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde
    geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın
    ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak, bu
    uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
    Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek,
    onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün tutmak,
    onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların rızâlarını
    esas almak,
    Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini
    baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer
    hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel
    bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından
    tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve cihadı,
    kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
    İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde
    bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
    Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve
    benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak,
    imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek için
    Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ bâbından
    elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah (s.a.v.) duâlarında:
    “Sonrası küfür olmayan bir iman” ister234; her namazın akabinde
    234 Tirmizî, Deavât 30
    132
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”235; “küfürden ve borçlanmaktan”
    Allah’a sığınırdı.236 Hz. Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün
    mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a
    sığınmak yer almaktadır: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım,
    bilmediklerimden de Senden af dilerim.”237
    235 Nesâî, İstiâre 16, 29
    236 Nesâî, İstiâze, 16, 29
    237 Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, Şafak Y, s. 351-354
    133
    - ünite 5 -
    Tekfir
    • Tekfircilik Hastalığı
    • Tekfir Konusunda Kurallar
    • Tekfir Konusunda Yöntem
    • Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
    • Tekfirin Şartları
    Tekfircilik Hastalığı
    Tekfîr: Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. Bazı müslümanlar,
    kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini
    hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım
    Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit
    ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm
    toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik
    anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur.
    Genelde tekfir hâdisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından
    gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları bizlerin
    aynı safta olmasını engellememelidir.
    Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm
    dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların
    bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden ötürü
    tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır. Tekfirci
    akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar,
    İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük
    mü Hareket ediyorlar, yoksa gurup, mezhep taassubu, intikam ve sığ
    düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir hastalığına yakalanan bir
    Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve
    134
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla
    yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
    Hâlbuki yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne
    itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız
    da gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”
    238; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden
    ayrılmayınız… Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle
    kardeş oldunuz.” 239
    Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen kâfirdir.”
    hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir olduğu
    bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.
    Tekfir Konusunda Kurallar
    1- Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri ayrı
    ayrıdır. Fiille fâil farklıdır.
    2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan
    geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez. Hâricîlerin tekfir
    edilmemesi örneğinde olduğu gibi.
    3- Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için
    mâzeret olabilir.
    4- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden
    kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe durumunda
    düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha büyük bir suçlamadır.
    5- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden çıkar.
    İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı veya
    zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.
    238 8/Enfâl 46
    239 3/Âl-i İmran 103
    135
    Ünite 5 Tekfir
    6- Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye
    doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak inanç
    esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere bağlı bütün
    Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip içeriğine
    iman eden, zarûrât-ı diniye adı verilen İslâm’ın temel hükümlerini
    kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine Ehl-i Sünnet
    karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edilemeyeceği hususu,
    Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer almaktadır.
    7- Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri de
    budur. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin
    hukukî ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe
    göre, Allah’ın hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle
    mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça kişinin
    suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i zimmet
    asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen sâbit
    oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
    8- Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye
    edilmiştir.
    Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz zan,
    haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.” 240
    Yine Kur’an, sûi zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder:
    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir
    kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini
    arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…” 241
    9- İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?”
    diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki
    feci durum değerlendirilmelidir.
    10- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suç da şüphe ile
    düşmelidir.
    240 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
    241 49/Hucurât, 12
    136
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)” 242
    11- Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez.
    12- İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir.
    13- Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk büyük ve küçük küfür
    (veya şirk) diye ikiye ayrılır. Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de
    bazen nankörlük anlamında kullanılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara
    gelebilir.
    14- Kâfirde mu’min amelinden bazıları, onu mu’min yapmadığı
    gibi, bazen mü’minde de kâfir ameli bulunabilir; bu da mu’mini kâfir
    yapmaz.
    15- Bazen bir fiil küfür olduğu halde, işleyen kâfir olmayabilir.
    16- Bir kâfiri mu’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı kâfir
    saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir.
    17- Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ashâbına
    bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına izin
    vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama, savaşta “lâ ilâhe illâllah” diyen
    birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde azarladı.
    18- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ
    tekûlû li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mu’minâ tebteğûne arada’l-
    hayâti’d-dünyâ… (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
    göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 243
    19- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu
    halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner:
    “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir
    olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona
    242 Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
    243 4/Nisâ, 94
    137
    Ünite 5 Tekfir
    dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen
    kâfir olur).” 244
    “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında
    bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 245
    20- Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini
    kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini güder.
    Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde bazen
    imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…Kocalarınıza
    karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 246
    21- Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir. Bu
    sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu şehâdet
    veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan kimsenin
    niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması istenmelidir.
    22- Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslümanlığıyla
    ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
    kadar hak ve doğru kabul edilir. Bir kimse hakkında şüphe ve zan ise,
    hakikati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir, yalan sayılır.
    23- “Luzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.” H.
    Karaman bu usûl kuralını şöyle açıklar: “Bir kimsenin belli bir davranışı,
    dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “bunu ancak kâfir
    olan yapar, söyler” kanaatini veriyorsa buna “küfr-i luzûmî” denir.
    Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor
    yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir. Eğer şahıs,
    yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektirdiğini, müslümanın
    dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla
    mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor
    demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.
    Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli, samimi
    müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve “birbirlerine karşı
    244 Buhârî, Edeb 73; Muslim, İman 111
    245 Buhârî, Edeb 44
    246 Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Kusûf 9, Nikâh 88; Muslim, Kusûf 17, h. no 907;
    İman 132, h. no 79
    138
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    merhametlidirler”247 ferman-ı İlâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri
    sürmek, uyarmak... mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek
    câiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır
    (küfrü benimsemesidir), yahut da söz ve davranışının İslâm içinde
    kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.
    Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması,
    müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa
    sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş
    olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği
    müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden
    çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz (böyle bir kimse tekfir
    edilemez). Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından
    önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları,
    Allah ve Rasûlu’nun (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir,
    ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek, te’vil sahiplerini İslâm
    ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk
    getiren bir hüküm olur.
    Te’vîl, kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin
    üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç
    itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa bu te’vil sahipleri
    ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez
    (Çünkü bunlar akaidî bir sapma içindedir). İhtilâf vahye öncelik
    vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikali; ki,
    bu ancak hadisler için söz konusudur), yahut usûlünce yorumdan
    kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve gereklidir.
    Tekfir ve usulsüz tenkit... Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına
    uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor,
    dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım müslümanları parçalıyor,
    birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da
    kapatıyor.” 248
    247 48/Fetih, 29
    248 Hayreddin Karaman
    139
    Ünite 5 Tekfir
    24- Şirke bulaşan veya akîde ve amelinde şirk izleri bulunan her
    kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah mânâsıyla “müşrik”
    diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele ona da
    yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa, ancak, tevhid inancını temel
    inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah’ın kitabı’nı
    daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri şirke
    dayalı kimseler müstehaktır.
    Küfre girip kâfir oldukları halde249 Yahudi ve Hristiyanlar için
    Kur’ân-ı Kerim’de muşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstılah, “ehl-i
    kitap” ıstılahı kullanılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece
    telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların onlarla
    olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden ayrı ele alınmıştır.
    “Allah’a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin.”
    250 diyen Kur’an’ımız Kitap ehlinden olan, İncil’e veya Tevrat’a
    inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruhsat
    vermiştir.251 Ayrıca, Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara
    helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine
    kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size
    helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” 252
    Ancak, bütün bunlara rağmen Eğer Yahudi ve Hristiyanlar gerçekten
    de müşrik olarak görülse idi, onların da kadınlarıyla evlenmek
    kendiliğinden haram olurdu. Aynı şekilde Ehl-i Kitab’ın kestiklerinin
    hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır. Böyle bir
    ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına
    rağmen tevhidi, asıl din olarak kabul etmektedirler. Bundan
    dolayı onlara Müslümanlarla aralarında eşit olan kelimeye, tevhid’e
    gelmeleri için çağrı yapılır:253 “Deyin ki, “Bize indirilene de size indirilene
    de inandık. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir...” 254
    Bunun aksine, Allah Teâlâ “muşrik” ıstılahını şirki asıl din olarak
    benimsemiş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber
    249 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
    250 2/Bakara, 221
    251 5/Mâide, 5
    252 5/Mâide, 5
    253 3/Âl-i İmran, 64
    254 29/Ankebut, 46
    140
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Efendimiz’e (s.a.v.) şöyle itiraz ediyorlardı: “Tanrıları tek bir tanrı mı
    yapıyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir” dediler.” 255 Onlar dinin akîde
    ve amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul
    etmiyorlardı: “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince “hayır biz
    baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız’ derler.” 256
    25- Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin görevi
    tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların
    hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden
    kurtarmaktır.
    26- Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm mahkemesi
    karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre girip girmediğine
    Ulu’l-emr veya nâibi; İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise,
    mür’minlerin kendi içlerinden seçtiği imam karar verir.
    27- Mü’min süpürücü değildir. O, her şahıs hakkında özel hüküm
    vermenin gereğine inanır. Bilir ki, içinde doksan dokuz câninin yanında
    bir mâsum insan olan bir gemi varsa, aralarında tek bir mâsum
    olduğu için o geminin batırılması câiz olmaz. İçinde taş var diye
    pirinci atmadığı gibi, hatta taşların içinde pirinç varsa onu da ayıklar.
    28- Tevhid konusunda aşırı hassâsiyet, tekfir konusunda da aşırı
    ihtiyat gerekir. Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek bir konuda
    kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı da olsa riskli
    söz ve davranışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek gerekir. Tekfir
    konusunda ise, bir söz veya davranış yüzde bir ihtimalle küfür sayılmayabilen
    bir şey ise, muhâtabı tekfir etmemek şiarımız olmalıdır.
    İtici değil, çekici olmalıyız. Mıknatıs gibi olmalıyız; içinde az da
    olsa iman cevheri olan bize yaklaşmalı. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı;
    nefret ettiğirici değil, müjdeleyici olmalıyız. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın;
    müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 257
    255 38/Sâd, 5
    256 2/Bakara, 170; Mevdûdi, Fetvalar, Nehir Yay, c. 2, s. 125-129
    257 Buhârî, İlim 11; Muslim, Cihad 5
    141
    Ünite 5 Tekfir
    Ağzından köpük saçarak kendi anlayışı dışındaki tüm Müslüman
    ve cemaatleri ağır ifadelerle suçlayıp eleştirerek hayırlı bir yere varılamaz.
    Kardeşlik ve ümmet hukukuna riâyet edilmeden Allah’ın râzı
    edilmesi mümkün değildir.
    Tek önderimiz Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Nefsim yedinde
    olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz.
    Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman
    birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı
    yayın.”258; “(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine
    hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın
    diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 259
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
    Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme
    mercii, kuşkusuz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken, gerek
    irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında
    işlem yapmak ve suçluyu cezalandırmak yalnızca İslâm devletinin
    güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir. Bu yetkiyi şahıslar
    kullanamazlar. Günümüz dünyasında bir İslâm devleti bulunmadığına
    göre bu konuda fazla bir şey söylemek gereksizdir.
    Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan çıkmış
    olan kimse, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her mü’min için
    büyük risk taşır. Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan (mu’min)
    kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması gerekmektedir.
    Şu var ki, mü’min insan, ne kadar dikkatli yaşamaya özen gösterirse
    göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı sorunlarla karşılaşabilir
    ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte tekfîr suçlaması, dâru’l-harp
    anlayışı ve Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı tartışmaları bu
    sorunun sonuçlarındandır.
    Çünkü bu sorunlar, esasen, -tur’de yaygınlaşan- üç yapay din
    ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu üç din,
    258 Buhârî, Edeb 27; Muslim, Birr 66, İman 93, hadis no 54
    259 Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
    142
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tekrar edelim ki, Popüler Türk Müslümanlığı, Alevilik ve İdeolojik
    Milli Türk Dini’dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç yapay dinin çatışma
    ortamında âdeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç dinin
    bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar sıkıntı
    çekerler. Örneğin, “helâl, haram, farz, vâcip, sünnet, gayb, vahy,
    tâğut, şirk, küfür, ilhâd, nifak, irtidâd, zendeka ve bid’at” gibi kavramlar
    hakkında bir laikçi, bir komünist, bir mitüdist, bir Alevi, bir
    mistik ne bilir? Türkilye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan
    bu insanlar, yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri doğru
    tanımlarıyla birlikte bir kez bile duymamış olabilirler. Bu ihtimal çok
    büyüktür. Üstelik bu ülkede devleti hep bu câhiller yönetmektedir.
    Hâlbuki mu’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez
    epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgilerin çoğu zararlı olmasına
    rağmen okullarda zorla okutulmakta ve mü’min ailelerin çocukları
    bu zararlı bilgileri not ve diploma için öğrenmek mecburiyetinde
    bırakılmaktadırlar! Mu’minler, bu büyük riske karşı önlem alabilmek
    kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez bilgi sahibi
    olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de mu’minler bu kaygı
    ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın inanışlar zamanla
    büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline gelmişlerdir. Nitekim
    Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik, Kadyanîlik ve Bahaîlik bu
    sayede İslâm’dan ayrı birer din olduklarını zamanla ilân etmek zorunda
    kalmışlardır.
    Bilgisiz sürüler tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay dinlerin
    kalabalık bağlıları arasında, mü’min kişi şu üç şeyden birini seçmek
    zorundadır:
    a) Takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir ve
    bu suretle İslâm’dan çıkacaktır,
    b) Toplumdan tamamen soyutlanacaktır,
    c) Diğer dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın değerlerini
    savunmak zorunda kalacaktır.
    143
    Ünite 5 Tekfir
    Üstelik bu üç tercihten hiç biri, mü’min kişinin sıkıntılarını ve
    sorumluluklarını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik
    tehlikelere karşı koruyamamaktadır.
    Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği tur gibi
    ülkelerde “mü’min kişi nasıl yaşamalıdır, ne yapmalıdır, küfre düşmemek
    için nasıl korunmalıdır ve onu bunu sık sık kâfirlikle suçlamaması
    için nasıl bir çözüm bulunmalıdır?” gibi sorular oldukça büyük
    önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî değerleri
    çiğneyerek dinden çıkarken, başkalarını da ilgilendiren hukukî birçok
    sorunun ortaya çıkmasına da neden olmaktadırlar. Yani çok açık
    şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu gibi durumlarda,
    “herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç kimse başka birine dinî
    baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık, herkes serbestçe ibâdetini
    yapıyor” gibi istismara ve kandırmaya yönelik sloganlardan yola
    çıkıp sanal mâzeretlere sığınarak kimse mevcut tecavüzleri örtbas
    edemez. TC yasaları da bu konularda mü’minlerin uğradığı haksızlıkları
    önlemekten son derece uzaktır. Hatta bu yasalar, mü’minlere
    ait hakların açıkça çiğnenmesini özendiren veya en azından kolaylaştıran
    bir zihniyetle hazırlanmışlardır. Bu gerçeği karşılaştırmalı
    çarpıcı örneklerle kanıtlamak mümkündür.
    Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle İslâm’ın
    hak ile bâtılı, haram/yasaklı ile mubah/yasal olanı birbirinden
    ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl bir sorumluk
    yüklediğini bilmek ön koşuldur. tur toplumu, bu ince noktadan
    tamamen habersizdir denebilir. Sorunların büyük kısmı da işte
    buradan kaynaklanmaktadır.
    Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamıştır.
    Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla,
    dinden çıkmakla suçlamamıştır. Buna karşın, “alkollü içki içmek suç
    değildir?” diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa bile)
    İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz. Ne var
    ki mesele bununla da bitmemektedir. Konunun ayrıca sosyolojik
    bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun buradan kaynaklanmaktadır.
    Örneğin bir “vatandaş” mevcut kanunlardan cesaret aldığı
    için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü, Müslümanlara
    144
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir ve herkes tarafından
    duyulacak şekilde hiçbir neden yokken, şu hakaretleri pervasızca savurabilir:
    “Ben özgürüm, burası Türkiye! Alkollü içki içmek neden yasak
    olsun, kim bunları söylüyor?! Bunlar gerici ve yobazdır, bu örümcek
    kafaları ezmek lâzım! Bunlar hangi çağda yaşıyor?...”
    Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak,
    leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizli muâmelede bulunmak,
    israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak (örneğin, kendisine
    oy vermek, düşünce ve kanaatinde onu desteklemek), namaz kılmamak,
    Ramazan orucunu mâzeretsiz tutmamak, farz olmuşken zekât
    vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok fiil, İslâm’da yasaklanmış
    ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki, (küfre götüren suçlar
    hâriç) bunların herhangi birini veya birkaçını işlemekle Müslüman
    kimse (genel kanaate göre) dininden çıkmış olmaz. Fakat Müslüman
    kişi bu suçlardan hiç birini bir kerecik işlemese bile bunlardan birinin
    İslâm’da haram ve yasak olmadığını eğer inanarak söylerse İslâm
    dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.
    Bugün, Türk insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden sarf
    ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok çarpık davranış
    vardır ki, bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara karşı
    ağır hakaret suçları oluşturmaktadır. Bu suçlardan ise hukukî sonuçlar
    doğmaktadır. Üstelik tâğûtî yasalar bu sözleri ve davranışları suç
    saymamaktadır. Peki, böyle bir toplumda Müslüman kişi kendini nasıl
    savunabilecek, nasıl koruyabilecektir? Binlerce insan tarafından
    hemen her gün sıkça tekrarlanan o kadar çeşitli sorgulama, eleştiri,
    demeç ve açıklamalar vardır ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük
    hakaretler içermektedir. Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır:
    Türk toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda
    belirgin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar arasında
    Türkçe konuşmaktan başka hemen hemen hiçbir ortak payda bulunmamaktadır.
    Bu kamplar her ne kadar sayıca çok iseler de, genelde
    145
    Ünite 5 Tekfir
    dört dinsel kesim olarak belirgin çizgilerle birbirlerinden ayrılmışlardır.
    Bunlar:
    1) Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’minler,
    2) Popülist Müslümanlar (bütün tarikatçılar),
    3) Aleviler,
    4) Mitüdistler (Milli Türk dininin bağlıları).
    Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’min bir kişi; -bu gibi sözleri
    sarf eden veya Allah’a, Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan ya da
    Kur’ân’ın içeriği üzerinde spekülasyon yapan ya da helâl şeyi haram,
    haramı da helâl diye niteleyen- bir kimseyi asla Müslüman sayamaz.
    Çünkü İslâm dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla
    (İslâm devlet mekanizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği
    kadar (kendi özgürlüğü ve güvenliği açısından) mu’min kişi, şu
    önlemleri almak durumundadır:
    1) Eşi ise, bu olaydan sonra nikâhının çözüldüğüne inanmak zorundadır.
    Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez (Eşi yeniden
    İslâm’a dönerse, nikâhını yenilemelidir),
    2) Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur,
    3) Mu’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun
    veya bulunmasın- onun kestiği hayvanın etini yiyemez,
    4) Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz,
    5) Şahitliğini kabul edemez,
    6) Vasiyetini yerine getiremez,
    7) Günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edemez,
    8) Cenazesini İslâmî usûllere göre teşyî edemez,
    9) Onun mal varlığına vâris olup olmayacağı ise oldukça ihtilâflıdır.
    Bu konuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.
    146
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı
    birkaç söz ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından
    başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.
    Bu sorun, en kısa tâbirle şudur: Kendini Müslüman sanan milyonlarca
    insan, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir azınlığı
    mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri gibi yorumlamaya,
    çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır. Üstelik
    bu insanlar bununla da yetinmemektedirler. Halktan bazılarının da
    desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici bir çoğunluğa sahip bulundukları
    için, hem siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan egemen ve
    üstün konumda oldukları için bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye
    de çalışmaktadırlar. İşte tekfîrciliğin tur’de hortlamasının temel
    nedeni budur. Çünkü, (popülist Türk muhafazakârlar, mistikler,
    ırkçılar, aleviler ve laikçi mitüdistler) eğer mü’minleri kışkırtarak,
    suç imal ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride,
    hem de dış dünyaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir.
    İşte bu nedenle tur’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve
    komplo teorileri hazırlanmış ve uygulanmıştır. Hizbullah senaryosu
    gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam edecektir.
    Bahane ve suç adları da hazırdır: “Tekfîrci, terörist, Hizbullahçı,
    el-Kaideci...”
    Bu gerçekler, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmektedir.
    Eğer bu noktadan yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu bakımından
    herkese yöneltilecek insanî birtakım mesajlar bulunmaktadır.
    Şimdi de bu mesajları “Tekfirin Şartları” kapsamında iletmek
    gerekmektedir.
    147
    Ünite 5 Tekfir
    Tekfirin Şartları
    Burada, önce ilgili taraflara önemli mesajlar yöneltilmiştir. Bu
    mesajlar, tekfîr sorununa bağlı olarak her iki karşıt kampa yöneliktir.
    Bunlardan biri, tekfîrci azınlıktır; ikincisi ise onların karşısında
    yer alan karma çoğunluktur. Bu çoğunluğu oluşturan kampları şöyle
    sıralamak mümkündür. (Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan, fakat strateji
    ve mücadele metodu bakımından tekfîrcilerden ayrılan mü’min
    azınlık, bütün mistikler, popülist Türk muhafazakârlar, aleviler ve
    laikçi mitüdistler...)
    Müslüman olduğunu sanan (veya ileri süren) bir insanı, şer’î bir
    nedenle kâfir diye suçlamak ve onun İslâm’dan çıktığına hükmedebilmek
    için, kişide sekiz niteliğin bulunuyor olması şarttır. Bunlar;
    akıl, bülûğ, iman, ilim, basîret, ahlâk, yetki ve yöntembilimdir.
    Bu vasıflardan yoksun bulunan insanın, çeşitli nedenlerle onu
    bunu rasgele kâfirlikle suçlaması çok yanlıştır ve büyük sorunlar doğurabilir.
    Bu nedenle kendisi de dâhil olmak üzere, birçok mâsum
    insan, sebepsiz yere zarar görebilir. Böyle bir karanlık yolu seçmeye
    ve zaten karışık olan ortamı daha çok karıştırmaya ise hiç kimsenin
    hakkı yoktur. Çünkü aslında birilerinin çıkıp din adına ahkâm
    keserek ortaya bir kıvılcım atmasını altın bir fırsat olarak bekleyen
    milyonlarca insan bu ülkede yaşamaktadır. Üstelik çoğunluktaki bu
    kalabalıktan her kişi, mistik ya da ideolojik başka bir kampa bağlı
    olmasına rağmen bu amacı öbür insanlarla paylaşmaktadır. Bütün
    mistikler, ırkçı muhafazakârlar, aleviler ve lâikçi mitüdistler bu
    amaçta ortaktırlar.
    Tekfîrciler, her şeyden önce bu dev cephe karşısında hangi bilgi,
    hangi yetki ve hangi güçle herkese kâfirlik suçunu yapıştırabileceklerini
    çok iyi düşünmelidir.
    Görüldüğü üzere bu noktada, tekfîrciler tamamen haklı bile olsalar,
    yapabilecekleri hemen hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla bu küçük
    azınlık, önce haklı olup olmadığını aşağıdaki şartları inceleyerek
    sabırla kendine bir test uygulamalıdır. Bu şartları özet olarak şöyle
    sıralamak mümkündür:
    148
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tekfir Konusunda Yöntem
    Söz konusu belirsizliğin doğurduğu bu kesin sonuç, ikinci derecede
    birtakım sonuçlar daha doğurmuş ve doğurmaktadır. Bunlar da
    yöntem bakımından özet olarak şöyle açıklanabilir:
    a) Ümmet (fiilen) yoktur diye bütün dünya müslümanları tekfîr
    edilemez. Buna rağmen, kuşku yoktur ki, bütün müslümanlar
    Ümmetin yeniden yapılandırılmasından sorumludurlar ve (bir çeşit
    “gebermek” anlamına gelen) câhiliye ölümüyle ölebilecekleri tehdidi
    altındadırlar “Kim boynunda (ulu’l-emr’e) bey’at olmadan ölürse,
    câhiliye ölümüyle ölmüş olur.” 260 Ancak bu tehdit, onların tümünün
    kâfir olduğu anlamına gelmez.
    b) Bir mu’minin, ailesi ve yakın çevresi içindeki kimselerden birini
    tekfîr etme sorumluluğu, öncelikle o mü’minin kendisine aittir.
    Muctehid sıfatına hâiz uzmanlar dışında kalan üçüncü şahısların
    ona yönelik yapacakları uyarılar kesin birer tekfîr kararı sayılamaz.
    c) Tekfîr kararı (delilleriyle birlikte) tebliğ edildikten sonra
    muhâtap eğer küfründe ısrar edecek olursa ancak o zaman tekfîr geçerli
    sayılır.
    d) Şâhitsiz ve belgesiz tekfîr edilen kişi eğer yanlış anlaşıldığını
    ileri sürerek bilinçli şekilde hiç küfre girmediği yolunda kendini savunacak
    olursa, bunu kanıtlaması için kendisinden ayrıca delil istenemez.
    Aksine onu tekfîr eden kişinin pişmanlık duyması, ondan
    özür dilemesi ve tevbe etmesi gerekir.
    e) Mu’min iken küfre açıkça girmiş olsa bile mürtedin ve mürted
    hükmündeki kişinin, İslâm hukukunda ön görülen cezası, hiçbir kişi
    ve örgüt tarafından infaz edilemez. Bu yetki sadece ve sadece İslâm
    Ümmeti adına İslâm Devleti organlarına aittir. Hatta bizzat devlet
    başkanının, (Halifenin, Cumhurbaşkanının...) ve Şûrâ meclisinin
    onayı şarttır.
    260 Buhârî, Ahkâm 4; Muslim, el-İmâre 58, h. no 1851
    149
    Ünite 5 Tekfir
    f) Dünya müslümanlarının günümüzde uğradığı soykırım, cinâyet,
    işgal ve tecavüzleri içeride kolaylaştıran iktidarlara, ordulara ve
    örgütlere karşı savaş kapsamında verilecek tekfîr kararları, bütün
    tevhid ehlinin geçici şûrâsı tarafından onaylanınca meşrûluk kazanır.
    Bu gibi olağanüstü ortamlarda İslâm mucâhidleri, gerilla birlikleri
    ancak aralarındaki âlimlere danışarak tekfîr kararları alabilirler.
    g) Gerek İslâm devletinin organları, gerekse munferit olarak kişiler,
    hiç kimse hakkında Allah adına tekfîr kararı alamazlar. İslâm
    Devleti, Ümmet adına tekfîr kararı verebilir ve infaz eder. Kişiler de
    sadece kendi adlarına tekfîr kararı verebilir ve sadece (pasif savunmada
    bulunabilirler), hiçbir sûrette infaza yetkileri yoktur!
    h) Tekfîr, İslâm’da bazen sırf siyasî, bazen sırf hukukî, bazen de
    hem siyasî hem hukukî mâhiyeti olan çok yönlü bir meseledir. Tekfîr
    kararı asla bir aforoz değildir. 261
    261 Ferid Aydın, Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme
    150
    - ünite 6 -
    Nifak
    • Nifak ve Münâfık Kavramı
    • Nifakın Kısımları
    • a- İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
    • b- Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
    • Nifakın Riya ile Alâkası
    • Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    • Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    • Günümüzde Münâfık
    Nifak ve Münâfık Kavramı
    Nifak: ne-fe-ka kökünden türemiştir. Nefeka kelimesi: Eşyaya
    rağbeti olmak, tükenmek, azalmak, ruhu çıkmak, ölmek, tünel, tarla
    faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi gibi anlamlara gelir.
    İnfak kelimesinin de türediği nefeka kelimesinin bitmek, tükenmek,
    azalmak ve ölmek anlamlarından yola çıkarak; münâfıkların
    bitmişliğini, tükenmişliğini, imanda azalmayı ve ölü bir kalbe sahip
    oluşlarını ifade için bu kelime seçilmiş olmalıdır. Münâfık, nifak
    kelimesinin ism-i fâilidir; yani nifak yapan, nifak sahibi demektir.
    İstılah (terim) anlamı ise, bazı sebepler yüzünden İslâm’a girip zâhiren
    müslüman görünmek, içten içe ise kâfirliğini gizlemektir. Yani
    dıştan müslüman gözüküp içinden inanç ve düşünce olarak küfürde
    olmaktır. Bu tanım ve yargı, içinde gizlediği şey, iman esaslarına
    ait bir inkâr ve yalanlama olan, itikadî münâfıklık içindir; bu kimse,
    hâlis münâfıktır. Eğer içinde gizlediği şey, İslâm inanç esaslarının
    inkârının dışında başka bir husus ise, yani sadece amelle ilgili nifak
    alâmetlerine sahip ise, o ancak, Allah’a karşı işlenmiş bir günah olur.
    151
    Ünite 6 Nifak
    Bazı Arap dilcilerinin tespitine göre; nifak, nâfika kelimesinden
    türemiştir. Nâfika, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin yuvasının
    iki kapısı vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar.
    Köstebek, çıkacağı bu kapıyı, başıyla vurup dışarı çıkmasına imkân
    verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası sezemez. Kendisini
    tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş kapısı istikametinden
    gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak
    için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika denir. Kelimenin kaynağını
    bu şekilde tespit, münafığın teşhisine çok yarayacaktır. Çünkü beşer
    suretindeki münâfık, bir tarafıyla dine girerken, daima kendisi için
    sakladığı diğer yönden de ondan çıkar. İçinden inanmadığı halde,
    inanıyor gözüken birine münâfık denilmiştir; çünkü küfrünü örter,
    gizler. Böylece sırf zâhirî lafız ve kımıldanışlarla İslâm’ın içine girip
    bu aldatıcı gösteriş içinde küfrünü gizlediği için, bir tünele giren ve
    onun içinde gizlenen köstebeğe benzetilir. Kalbinde nifak hastalığı
    olanlar, köstebekler gibi yer altı faâliyetlerinde bulunmayı meslek
    edinmişlerdir. Münâfık, girdiği kapının dışında tıpkı köstebek gibi
    aksi bir taraftan kaçış yolu bulur, dinden çıkar. Nitekim münâfıklarla
    ilgili şu âyet-i kerime bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Eğer sığınacak
    bir yer veya (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir
    delik bulsalardı; koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.”262
    Nifakın Kısımları
    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da kendine
    göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana
    grupta toplanır.
    a) İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
    Mutlak anlamda nifak dendiği zaman bu kısım kastedilmiş olur.
    Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de münâfıklar ve onların vasıfları belirtilirken
    meselenin daima itikadî yönüne işaret edilmiştir. Bu duruma
    göre münâfık denince: İslâm toplumu içinde can ve mal emniyetini
    sağlamak; evlenme, boşanma, miras, ganimet gibi müslümanların
    262 9/Tevbe, 57
    152
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sahip olduğu her türlü nimetlerden istifade edebilmek veya birtakım
    gizli yollar ve entrikalarla İslâm toplumunu içten yıkmak için, asıl
    mahiyetini ustaca gizleyip kalben inanmadığı halde müslümanlara
    karşı kendisini inanmış gösteren kimse anlaşılmalıdır. Bu türlü nifak;
    doğrudan doğruya küfür olduğu için sahibini ebedî azâba götürür.
    Hem de cehennemde en şiddetli azâba uğrayacak grup bunlardır.263
    b) Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
    İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili olan nifakın bu çeşidi,
    küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman
    olduğu halde, imanla ilgili olmamak şartıyla yalan, emânete hıyânetlik,
    sözde durmama, hile ve riyâ gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde
    taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim
    olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı halde bir
    mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak
    alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
    Nifak, kalpte, inançta olursa küfür; amelde olursa suçtur, günahtır.
    Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu bakımdan
    bir insanın, inanç yönünden nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik
    ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları
    sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda
    münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. Hadis-i
    şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf
    aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça,
    o kimseye münâfık denmemelidir. Ama, bu vasıflara sahip isek,
    bunların büyük günahlar olduğunu aklımızdan çıkarmamalı, hemen
    bunlardan tevbe etmeli; çevremizde bu vasıflara tümüyle sahip insanlardan
    da kendimizi korumaya çalışmalıyız.
    Nifakın Riyâ ile Alâkası
    Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek bakımından nifak
    ile riya (ikiyüzlülük) arasında sıkı bir ilgi vardır. Münafığın temel
    263 4/Nisâ, 145
    153
    Ünite 6 Nifak
    vasıflarından biri ikiyüzlü riyakâr, içi başka dışı başka olmasıdır. Bu
    özellikler müslümanda olmaması gereken çirkin sıfatlardır. Bununla
    beraber, her münâfık, aynı zamanda mürâîdir; fakat her mürâî,
    münâfık değildir. Riya, imana muhalif olmayarak bazı amelde de
    olabilir. Asıl münâfıklık ise, akidenin hilafına imanda mürâîliktir.
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    Kur’an-ı Kerim, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere
    üç grupta toplar. Bakara suresinin ilk beş âyeti mü’minlerden ve
    özelliklerinden bahsederken, sonraki iki âyet264 kâfirlerden, ondan
    sonraki 13 âyet de265 münâfıklardan ve onların özelliklerinden bahsetmektedir.
    Küfür, bütün inkâr çeşitlerini içine alan ve nifaka göre
    daha şümullü olan bir kavramdır. Nifak ise, genel anlamdaki bu küfrün
    en bayağı ve en iğrenç şubelerinden birisidir. Bu bakımdan her
    münâfık, aynı zamanda kâfirdir; fakat her kâfir, münâfık değildir.
    Kâfirlerde bulunmadığı halde sırf münâfıklara has bazı çirkin vasıflar
    vardır. Bunlar:
    Münâfık, câsus gibi kendini gizleyerek her topluma karışıp insanları
    aldatmak ister. Kâfir ise her haliyle bellidir.
    Kâfir mert; münâfık ise nâmert karakterlidir; kaypak ve kalleştir.
    Kâfir kendi menfaati için imanı konusunda yalana tenezzül etmez,
    hakkına râzı olur. Yani menfaat uğruna küfründen taviz vermez.
    Münâfık ise bunun aksinedir.
    Münâfık, kâfirin aksine, inanmış gözükerek inkârına bir de istihza
    karıştırır ki, böylece küfrü katmerleşmiş olur. Mü’minlere karşı
    inanmış gözükmekte bir nevi onları alaya alma anlamı vardır.
    264 2/Bakara, 6, 7
    265 2/Bakara, 8-20
    154
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların vasıfları daha çok belirtilmekte
    ve mü’minlere, onlardan şiddetle sakınmaları ve tedbirli olmaları
    tavsiye edilmektedir.266
    Müslümanlar için en tehlikeli olan grup münâfıklardır. Çünkü
    onlar, bize benzer, bizim gibi görünür, bizim toplantılarımıza katılır,
    fikir beyan eder. Hacca gider, bazen namaz kılar, ama bizim gibi
    iman etmez. Sadece kendi basit çıkarlarını düşünür. Küfürlerine bir
    de hile ve alay karıştırdıkları için münâfıklar, kâfirlerin en âdi, en bayağı
    ve en alçaklarıdır. Münâfıklar, kâfirlerin aksine, müslümanlarla
    iç içe yaşadıkları ve her an, insan ruhunun en aziz gıdası ve beşer
    hayatının vazgeçilmez unsuru olan imanın nice olumlu tecellilerine
    yakinen şahit oldukları halde bile gerçek imana eremeyip daima zikzaklar
    içinde yaşamaları, onların ne kadar idrakten ve kalbî duyarlılıktan
    mahrum olduklarını gösterir. “Doğrusu münâfıklar, cehennemin
    en alt tabakasındadırlar. Onları (kurtarmaya) bir yardımcı da
    bulamayacaksın.”267
    Ayrıca, nifak hastalığının tedavisi, küfür illetinden daha zordur.
    Çünkü münâfık, hasta olduğu halde doktorun önünde hastalığını
    gizleyen kimseye benzer. Kâfirin hastalığı meydanda olduğu
    için, birtakım yollarla kendisine yaklaşılıp tedavisi mümkün olabilir.
    Münâfık ise, kapısı penceresi belli olmayan yuvarlak, yamuk bir kişilik
    (kişiliksizlik) olduğundan kendisine nüfuz etme yolu bulunamaz.
    İslâm davasına zararları açısından ise, münâfıkların kâfirlerden daha
    tehlikeli olduğu münakaşa götürmez bir gerçektir. Vücudun zayıf
    ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu içinde daima onların
    kritik anlarını fırsat telakki edip her türlü mel’aneti yapan münâfıklar;
    bizim davamızın baş düşmanlarıdır. Nerede, ne zaman ve nasıl
    karşımıza çıkacakları belli olmadığı için kendilerine karşı tedbir
    alma imkânı da olmamaktadır.
    266 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 2, s. 27
    267 4/Nisâ, 145
    155
    Ünite 6 Nifak
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    Münâfıklar, her ne kadar mü’min sıfatını taşımıyorlarsa da, insanların
    gözünde kesin kâfir sıfatını da taşımazlar. İç dünyalarındaki
    dalgalanma, bazen iman yönüne, bazen da küfür yönüne yelken açar.
    Tabii ki durum, Allah katında münafığın küfür safında olduğu gerçeğini
    değiştirmez. Yalnız toplum içinde, kalplerindekini sakladıkları
    için müslümanmış gibi muamele görürler. Bu durum, eylem olarak
    fesat, anarşi, terör çıkarmadan oturdukları zaman için geçerlidir.
    Fesat çıkarmaya, toplumun huzurunu bozmaya yönelik hareketlere
    giriştikleri anda onlara gereken ceza verilir. Her ne kadar sessizce
    oturdukları zaman onlara müslüman muamelesi yapmak gerekirse
    de, bu onlarla dost olmayı, velâyet bağlarını gerektirmez. Onlardan
    her zaman sakınmak, temkinli olmak müslümanların yararınadır.
    Onların getirdikleri haberlere araştırmadan inanmamak gerekir.
    Yoksa toplumu ifsad edici sonuçlar ortaya çıkabilir. “Ey Peygamber,
    kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et, onlara sert davran. Onların barınakları
    cehennemdir. Ne kötü yer!”268; “Ey Peygamber, Allah’tan sakın,
    kâfirlere ve münâfıklara itaat etme!” 269; “Kâfirlere ve münâfıklara itaat
    etme, eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah
    yeter.“ 270
    Günümüzde Münâfık
    Münâfıklığın İslâmî bir toplumun oluşumu ile ortaya çıktığına
    göre, günümüzde de İslâm egemenliği altında yaşamadığımız düşünüldüğünde,
    münâfıklar bugün de var mıdır? Bunları hangi ölçüye
    göre tespit edeceğiz?
    İçinde yaşadığımız dünya, İslâmî kurallar üzerinde ayakta durmuyor.
    Zâlimlerin, sömürücülerin ve aldatıcıların tahakkümü ve
    zorbalığı ile cahillerin ifsad ettiği dünyamızda buna dur diyecek
    bir etkin İslâmî toplum da mevcut değil. Fakat Kur’an’da ve sünnette
    tanıtılan nifak özelliklerine sahip münâfık karakterli insanların
    268 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
    269 33/Ahzâb, 1
    270 33/Ahzâb, 48
    156
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    oldukça fazla olduğunu görmemek için çok cahil veya kör olmak
    gerekiyor. Münâfıkların, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde de bulunmasının
    sebebi, toplumların geleneksel de olsa, arı duru ve tevhide
    dayalı olmasa da bir İslâmî kültüre sahip olmaları, birtakım normlar
    oluşturmuş ve bu toplum içinde insanların bunlara uymak zorunda
    kalışı münâfık tavırları ortaya çıkarır. Örneğin oruç yemenin çok
    ayıp sayıldığı Anadolu’nun bazı bölgelerinde oruç tutmayan ve gönlünde
    oruca bir saygısı olmayan kimseler bile oruç tutuyor görünürler.
    İslâm’a saygılı ve dinî duyguları güçlü olan kitlelerin oylarını alabilmek
    için seçim dönemlerinde camilere giden, namaz kılan, ezan
    okunurken konuşmasını kesip dinleyen, konuşmalarında Allah’ın
    adını sıkça anan politikacılar, seçildikten sonra başörtü düşmanlığı,
    laikliğin savunuculuğunu yapıyorlarsa, Allah’ın indirmediği yasalara
    ses çıkarmıyorlar, hatta kendileri böyle yasalar çıkarıyor ve tâğutun
    hükümleriyle hükmediyorlarsa... münâfıkları çok uzaklarda, sadece
    Medine’lerde aramamak gerekiyor.
    Münâfıklığın karakteristik özelliği, iki yüzlülüktür. Günümüz
    tabiriyle çifte standartlıktır. Müslüman müşterileri çekebilmek için
    İslâmî kıyafetlere bürünen tezgâhtarlar bulundurup, ölçü ve tartıda
    adaleti gözetmeyen, insanları sömürmek için her yolu meşru gören,
    yalan söyleyen, aldatan tüccar ve esnaflar her tarafta boy atarken,
    münâfıkları uzayda mı aramak gerekiyor? Müslümanlarla birlikte
    olduğu zaman İslâmcı kesilen, onlardan ayrıldığında İslâm dışı hayat
    sürenlerle bir araya gelince, müslümanların arkasından konuşan,
    onların taklidini yaparak eğlenen ve onları karalayan kimselerin
    münâfık olma ihtimali büyüktür. Müslümanların dikkatle sakınmaları
    gereken münâfıkların başında İslâmî grupların, cemaatlerin
    içine sızan ajan-provakatör münâfıklar gelir. Bunlar, müslümanların
    arasını açmak, onları birbirine düşman ederek güçlenmelerini ve
    tehdit unsuru olmalarını önlemek için çalışırlar. Müslüman cemaatlerin
    birbiri aleyhinde asılsız yalanlar ve iftiralar üretirler.
    Müslüman, münâfıklık özelliklerini bilmeli, bu tür özellikleri taşımaktan
    şiddetle kaçınmalı ve bu tür özellikleri taşıyan kimselerle
    dostuk ve velâyet bağı kurmamalıdır. Yoksa zamanla onun davranışlarında
    da aynı tür özellikleri görmek kaçınılmazdır. İnsanı nifaka,
    münâfıklığa sevkeden şey dünyevî menfaatler ve şeytanî telkinlerdir.
    157
    Ünite 6 Nifak
    Dünyanın gelip geçici, âhiretin ise kaçınılmaz son olduğunu aklından
    çıkarmayan müslümanlar şeytanın etkisinden kolay sıyrılarak
    nifaktan uzak durabilirler. Ama, dünyayı Allah’tan çok seven, âhireti
    aklına getirmeyen kimseler, Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerini
    söyleseler bile bu onlara bir fayda sağlamaz. “İnsanlardan bazıları
    Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerini söylerler; oysa onlar mü’min
    değillerdir. Onlar, Allah’ı ve mü’minleri aldatmağa uğraşırlar; fakat
    kendilerinden başkalarını aldatamazlar da farkında olmazlar.” 271
    İslâm ile küfür arasındaki mücadele Kıyâmete kadar devam edecektir.
    Kâfirlerin verdikleri mücadele yöntemlerinden biri de nifaktır.
    İslâm itikadını içten yıkıp, ümmeti birbirine düşürerek parçalamak
    için, müslümanların arasına satılık uşaklar vasıtasıyla girerek
    faaliyet gösterirler. Bu nifak hareketleri, asr-ı saadetten günümüze
    kadar devam edegelmiştir. Kur’an ve hadisler, her dönemde görülecek
    bu fitneci tavırları, komplo ve ifsad hareketlerini uzun uzun
    üzerinde durarak mü’minlere haber veriyor. Münâfıkların şeytanî
    oyun ve hileleri için mü’minler uyarılarak, onlara karşı uyanık olmaya
    çağrılıyor.
    Bir kimsenin münâfıklığına kesin olarak hükmetmemiz her zaman
    mümkün olmamakla beraber, nifak alâmetlerini taşıyan kimselere
    saygı ve sevgi göstermek, onları sırdaş ve dost kabul etmek
    caiz değildir. Onlara liderlik, yöneticilik gibi görevler vermemiz,
    kurda kuzuyu teslim etmekten daha az bir tehlike değildir. Onlara
    toplum içinde şahsî itibar sahibi olmalarına zemin hazırlayacak ilgi
    ve teveccühden kaçınmak şarttır. İzzet, şeref ve itibar sadece Allah’a,
    Rasülü’ne ve mü’minlere ait olduğu halde; münâfıkların kof ve yaldızlı
    varlıkları önünde küçülüp onları efendi, sayın denilecek saygın
    mevkie getirenler, onları sevenler, beraber olanlar o zümreye dahil
    olanlardır. Kişi sevdiği ile beraberdir.
    Tavuklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin
    rejimi diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak
    için münâfıklar tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları ve
    soytarı sahneleri iletişim kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir.
    Özellikle seçim zamanlarında veya iş başındaki aktörlerce
    271 2/Bakara, 8-9
    158
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta, oyunlarla, hilelerle
    toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları, maskelerinin
    düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır. Bunun için
    de gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını savunur
    gözükmekte ve müslüman rolüne girmeğe çalışmaktadırlar. Politika,
    günümüzde nifakın en etkin alanlarından biridir. Düzen de her
    zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen cahil kitleyi kandırabillmek
    için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman
    zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları, verilen tavizler, nifak
    düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri başarılı birer aktör olan
    münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık oyunu, cahil
    müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm
    adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta;
    dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun
    uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.
    “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” Müslümanlar, üç buçuk
    münafığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu
    değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın
    en sinsi ve en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak ve
    onların oyununu bozmak zorundayız. Müslümanların hâlâ birtakım
    canbazlık ve sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı olmağa hakkı
    yoktur. Her şeyden evvel müslüman, ferâset sahibidir. Herkesin ve
    her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî sezgi gücüne,
    yani ferâset ve basirete erdirecek Kur’an’a sarılmalıyız.
    159
    - ünite 7 -
    Tuğyân ve Tâğut
    • Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    • Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    • İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
    • Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    • Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
    Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    • Tâğut Kimdir?
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin
    normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyânla
    ifade edilmiştir. “Su tuğyân ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden
    (gemi)de taşıdık.”272 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye
    tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır
    tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması
    demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki,
    kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması
    itibariyledir; onun için Rabbine itaatı ve sürekli kulluk sınırı içinde
    bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu
    aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyâna düşmüş,
    Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte
    Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir. Tâğût,
    tuğyânı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır.
    272 69/Haakka, 11
    160
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tuğyân, istikametten bir sapmadır.273 Tuğyâna sapmanın musallat
    edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale
    esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı
    ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları
    “tuğyânları içinde oynayıp oyalanan gâfiller” olarak tanıtır.274
    İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî
    zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve
    yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret,
    ilim ve dilediğini yapabilme güç ve irâdesine sahip olanın yalnızca
    Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için tuğyâna
    açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır
    tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve
    heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyân halidir. Bu
    tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın,
    yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rızâ göstermemeyi,
    kendi üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece
    kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi,
    yeryüzünde çalım satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası
    velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların
    vasıflarından sayar.275
    Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyân, hak hukuk ve sınır tanımamak,
    inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir
    göstermek ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara
    acımamak ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak
    O’na ortak koşmak, kısacası nefsinin, hevâ ve hevesinin
    peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.
    Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyân olarak belirtilir.276
    Tuğyân, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen,
    273 11/Hûd, 112
    274 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
    275 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/ Mü'min, 75; 8/
    Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    276 79/Nâziât, 17, 21-24
    161
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol.
    Aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.”277
    Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyândır. İsrail
    oğullarına verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda
    tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden
    yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazâbıma çarpılmayasınız.
    Gazâbımı hak eden, şüphesiz mahvolur.”278
    Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adâletsizlik de tuğyândır. “Sakın
    dengeyi bozmayın. Ölçüyü adâletle tutun ve eksik tartmayın.”279 Buradaki
    ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak
    biçiminde de anlaşılmıştır.
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve
    yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle
    ölçü ve haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen
    hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyân türü, genelde yönetici ve
    emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki
    azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilendirir. Siyasî
    otoritenin tuğyânı, bazen insanı rubûbiyet iddiasına kadar götürür.
    Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma diliyle) veya
    nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik iddia etmekle olur.
    “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbinizim’dedi.”
    280
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyânıdır.
    Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet
    dâvâsı güdecek kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek
    ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir.
    Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt almak için, Firavun’un
    277 11/Hûd, 112
    278 20/Tâhâ, 80-82
    279 55/Rahmân, 8-9
    280 79/Nâziât, 23-24
    162
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tuğyânını ve bu azgınlığı yüzünden başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır.
    Bu da insanların çoğunun otorite tuğyânıyla imtihana tâbi
    tutulduğunu gösterir. “Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi
    ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyân
    etti (azdı).”281 Buradaki tuğyânı, hem Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara
    karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya
    karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek
    sûretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rab’lik) iddia ederek tuğyânın zirvesine ulaştı.
    O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine,
    kendi kanunlarına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters
    düşenlere itaat etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini
    yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî’nin yorumuna göre Firavun,
    rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye eden, büyütüp
    geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size âlemde emredecek ve yasak
    koyacak da ancak benim!”
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
    İrem’e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları
    oyan Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı.
    Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların
    üzerine azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.”282
    Bunlar ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara
    eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
    sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence
    edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır,
    o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok
    olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve
    çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
    Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da
    haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    281 79/Nâziât, 15-17
    282 89/Fecr, 6-14
    163
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyânın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri
    olan şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyân, küfür,
    şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir
    zulümdür.”283 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek
    ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyândır.
    İman açısından tuğyân içinde bulunan kimsenin, uygulama bakımından
    da zâlim olması doğaldır. Firavun’un tuğyânı buna örnektir.
    Uygulama açısından tuğyân ise, zulüm ve haksızlıktır. Özellikle
    yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek bazı gerekçelerle(!)
    adâletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir. Zaten,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.
    284 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar,
    özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye
    (sultânun câirun) karşı hakkı söylemek, mazlumları savunmak
    ve zulme engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın
    en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.”285
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen
    güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden
    mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki
    fakih ve muhaddislerin, Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin
    sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine’nin ünlü fakihi Said
    bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen, mal-mevki
    ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi itibarından
    yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve
    onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı
    reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi
    âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve
    nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı
    ve şehid edildi.286
    283 31/Lokman, 13
    284 5/Mâide, 45
    285 İbn Mâce, Fiten 20
    286 Yusuf el-Karadavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâ
    ğut adıyla kitaplaştırmıştır.
    164
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine
    âlet olmamak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebû Hanife
    de işkenceyle şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik
    bin Enes de Halife Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.)
    taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı.
    Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve işkence gören,
    hatta idam edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki
    âlimleri göz önüne getirirsek, hemen meşhur bütün âlimlerin isimlerini
    saymak gerekecektir: Said Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca,
    Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub,
    Abdülkadir Udeh, Mevdûdi, Ali Şeriati, İmam Humeyni, Muhammed
    Bâkır es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyân (zulüm), ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran
    yöneticilerin yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu
    hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek
    adâlete sarılmak sûretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar
    (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi için de, öncelikle
    sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir. Adâletin gerçekleşmesi
    buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adâlet; onun zıddı
    ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin
    ta kendileridir.”287
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
    Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    Tuğyânkâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi
    tuğyânlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların
    dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece
    diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın
    hükmünü bırakır, tuğyânkârların hükümleriyle muhâkeme olunmak
    ister ve böylece tuğyânkârlara hem ibâdet etmiş, hem de onları velî
    edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan birinci tür, yani tuğyânkâr
    287 5/Mâide, 45
    165
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyânlarını haklı çıkarmaya,
    dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye girişen
    insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani
    tâğut bir yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da
    olabilir. Tâğut, kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır.
    Kendisi zulümât, yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden
    gidenleri de baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.288 Böylece, tâğutun
    peşinden gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş289
    olurlar. Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’ tavrıyla tâğuta küfretmeleri,
    onu tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme
    olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.290
    Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri böylelerinin
    ancak tuğyân ve küfrünü arttırır.291 Böylelikle, şirk toplumunun üzerine
    oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani hevâ ve
    hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış olur;
    tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına geçer.292
    Tâğut Kimdir?
    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
    gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a
    isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
    alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her
    varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında
    herhangi bir şey olması farketmez. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun
    ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’ diye
    (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”293 İnsanlar, sadece
    Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır.
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut
    288 2/Bakara, 257
    289 5/Mâide, 60
    290 4/Nisâ, 60
    291 5/Mâide, 64
    292 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 320-321
    293 16/Nahl, 36
    166
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yolunda savaşırlar.”294 Yani insanlar ya Allah’a ibâdet edecekler veya
    tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
    kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz
    mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine
    boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek,
    lanetlemekle) emrolunmuşlardır.”295 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün
    bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır:
    Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim
    İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede296
    Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle
    beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından ve
    Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre
    (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını
    Allah reddetmektedir.”297
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
    rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
    Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler, bu
    noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
    sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile, İslâm’ın dışındaki
    bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen
    bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin
    galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır
    ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine
    “hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister
    bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin
    insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının”298
    diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sâbittir. Tâğutun hükümlerini inkâr
    294 4/Nisâ, 76
    295 4/Nisâ, 60
    296 4/Nisâ, 60
    297 İbn Kesir, Tefsir, 1/519
    298 16/Nahl, 36
    167
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen kimse, ne kadar âlim
    olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez.299
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır.
    Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve
    imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan
    her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından
    alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir,
    düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde
    olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır, sadece
    Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna
    göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur.300
    Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli
    olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut,
    Allah’a ibâdetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a
    has kılmayı, Allah ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve
    insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para,
    ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu
    da bu kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdûdi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan
    herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın
    kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya
    zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve
    O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tâğuttur.
    Böyle bir kimse; şeytan, râhip, dinî veya politik lider, kral veya bir
    devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe Allah’a
    inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır.
    Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun
    kölesi olur.301 Tâğut, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar
    veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah’ı tek
    hâkim/egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite olarak tanımayan hüküm
    sistemleri de kastedilir.302
    299 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 316-317
    300 2/Bakara, 256
    301 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 202
    302 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
    168
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
    her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam
    tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
    Zira insan, Ulûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal edip, adâletin
    ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak kendi egemenliğini
    ileri sürerse tuğyân etmiş ve kendi haddini aşmış demektir.
    Böyle bir şey, tuğyândır ve böyle iddialar ileri sürenler tâğî denilen
    haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi olanlar şirk
    içerisindedirler, küfür içerisindedirler.303
    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler,
    rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
    Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat
    ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda
    muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız
    Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır.
    Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını
    düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve itaatten
    yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz.304
    Nisa, 76. âyetine göre tâğut; Allah’a karşı olanların, uğruna savaştığı
    şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut,
    itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız
    itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere O’ndan dolayı
    itaat edilir. Bu tür itaatler, meşrûiyetini Allah’tan alırlar. Kur’an, Allah’tan
    başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak nitelemektedir.305
    İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa, itaat tâğuta itaatin
    ta kendisi olmaktadır.306
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adâletsizliğin,
    putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza gelen
    tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun ilan
    eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir eşya, bazen bir
    ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut,
    303 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, Hikmet Y., c. 3, s. 269
    304 Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Y., s. 57
    305 16/Nahl, 36
    306 4/Nisâ, 60
    169
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha doğrusu tâğut, insanla
    Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak isimdir. Allah’ın
    koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyân etmiştir. İşte tâğut, o insana
    bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat
    eden de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona
    itaat eden de münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur.307
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık,
    aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut,
    tuğyânı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
    olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
    bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
    bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden
    habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta,
    İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi birlikler,
    beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik
    bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle
    olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ,
    Muhammed İkbal, emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü
    düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler
    parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu
    deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun
    dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor.308
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna mukabil,
    tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist, sosyalist
    vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
    itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim, insanların
    maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia ederek, insanlar
    üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik etmeye gayret
    ederse “ilâhlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim de bunların bu iddialarını
    doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa, tevhid akîdesini parçalamış,
    ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine dâhil olmuş demektir.
    Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri” iyi değerlendirilmeli, isimleri
    307 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 70
    308 2/Bakara, 257; Kur'an'ın Temel Kavramları, 562
    170
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
    olmak ve onların yerine geçmek üzere doktrinler imal eden, bu
    doktrinleri insanların hayatına tatbik edeceğini ilân eden insanların
    tâğut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bugün dünyada insanların
    beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki meclisler,
    konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış
    görünmektedirler.309
    Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
    tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya
    tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı kendisi
    için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin
    çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir. İşte Kur’an, şirk
    dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
    bakımdan profan/bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır. Bu
    kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
    diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere ters
    düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında yer verebilmektedirler.
    Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre yer verilmesi
    İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa siz
    Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
    bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyâmet
    gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.”310
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
    Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin yerleştiği
    kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve münâfıktan
    farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç dünya görüşünden
    veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun bir şahsiyete sahip
    olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka felsefelere, herhangi
    bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç duymaması, mü’minin
    309 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, Düşünce Y., s. 140
    310 2/Bakara, 85
    171
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir inanç, bir pratik; kısacası bir
    sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün beşeriyet, Tevhid dininden
    uzaklaşarak, yeryüzünde egemen olan tâğutların dinine sapmış
    bulunuyor. Müslümanlık iddiasında bulunan yığınların Allah’a değil;
    tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez bir gerçektir. Bu gerçekten
    hareketle Kur’an’ı öğrenmek, mânâsının derinliklerine dalmak ve
    onu pratik hayatlarına indirgemek isteyen her müslümanın, tâğut
    kavramının gerçek anlamını kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları
    ve kurumlarıyla birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla
    göstermesi itikadî bir sorumluluktur.
    Tâğut tanımına girenler şunlardır:
    a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
    b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan
    düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
    c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
    d- Şeytan tâğuttur.
    e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün
    rejimler tâğuttur.311
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici
    zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
    kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ
    ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem
    olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın
    hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet:
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.
    İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
    de onlardır.”312 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir
    durumdan söz etmek mümkün değildir!
    311 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 869
    312 39/Zümer, 17-18
    172
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “İiman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
    savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi
    zayıftır.”313
    313 4/Nisâ, 76
    173
    - ünite 8 -
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına
    İbâdet/Tapma
    • İbâdet Kavramı
    • İbâdet, Hayatın Tüm Alanını Kuşatır
    • Herhangi Bir Eylem, Nasıl İbâdet Olur?
    • Allah’a İbâdet
    • Allah’tan Başkasına İbâdet
    • Tâğuta İbâdet
    • Put; Anlam ve Mâhiyeti
    • Putperestlik
    • Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
    Bâtıl Tanrı Anlayışları
    • Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı
    ve Puta Tapma Konusu
    • Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
    • Günümüzde Sığıra Tapma
    • Sanatın Putlaştırılması
    • Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp
    Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
    • Arzın/Ülke Topraklarının
    Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
    • Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme İddiâsı ve
    Yıldızları Putlaştırma
    • Putlara, Heykellere İbâdet
    • Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
    Tanrı veya Peygamber Diyenler
    • Saygı Duruşu Denilen Putperestlik
    • Animizm (Ruhlara Tapma İnancı)
    • Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır
    • Putları Kırmak
    174
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İbâdet Kavramı
    “Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”314
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana, “Ey
    Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben; “Allah
    ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki
    hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamalarıdır.”315 buyurdu.
    İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu
    göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir. İslâmî ıstılahta ibâdet:
    Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun
    emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine
    getirilen her türlü harekete ibâdet denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın
    râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir. İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de
    hiçbir zaman sadece namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında
    kullanılmamıştır. İbâdet dinin tamamıdır. Din ise hayatın
    programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler. Yemek yemek,
    devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk, mâlî işler... kısaca hayatın tamamı
    dindir, dinin tamamı da ibâdettir.
    İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
    1-) Kul olmak, kulluk etmek,
    2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
    3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak),
    4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
    5-) Yönelmek, meyletmek.
    İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç,
    kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve bağımsızlığından
    ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet
    314 51/Zâriyât, 56
    315 Buhâri, Cihad 71; Müslim, İman 49; Tirmizî, İman 18, h. no: 2781; İbn Mâce, Zühd
    35, h. no: 4296
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    175
    Ünite 8
    ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla, isteyerek ona boyun eğmesidir.
    İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir.
    Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler
    diye yaratmıştır.316 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin bir ihtiyaçtır.
    İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece O’na kul
    olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun olarak ve
    O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.317 Aksi halde insan
    maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun, Allah’a ibâdet
    etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.
    Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür.
    Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”318 “Sana ölüm
    gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”319; “Şüphe yok ki Allah, benim de
    Rabbim, sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru
    yol budur.”320 Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır.
    Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, Biz
    her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber
    gönderdik.”321
    İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani Allah’a
    ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede O’na
    boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için kulun, Allah’ı
    her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük tanıyıp âzamî
    derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku ile ümit arasında
    olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya diktatörden duyulan
    korku gibi değildir. Müslümanın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme
    korkusudur.
    İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her
    şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman,
    316 Bak. 51/Zâriyât, 56
    317 Bak. 13/Ra’d, 28
    318 11/Hûd, 123
    319 15/Hicr, 99
    320 3/Âl-i İmrân, 51
    321 16/Nahl, 36
    176
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi ve kalbini
    temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel bir vâsıta
    ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir, Allah’a
    yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın istediği ve Peygamberimiz’in
    uyguladığı gibi olması lâzımdır. Yoksa ibâdet insana
    bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ “namaz kişiyi bütün kötülüklerden
    alıkoyar.”322 buyuruyor. Hâlbuki, bugün pekçok müslüman
    namaz kıldığı halde birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor.
    Elbette ki bu durum, onların namazlarının Allah katında
    kabul görmediğinin göstergesidir.
    Fâtiha sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım
    dileriz.”323 âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir.
    Bunun mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak
    vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı;
    sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması
    gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel şekilde
    ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde, Peygamberi
    örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra kudreti sonsuz
    olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları yüceltecektir.
    Çünkü, Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet Allah’ın, Rasûlünün
    ve Müslümanlarındır.324
    İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz
    şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir.
    Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.”325
    İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bud (ibâdet edilen) yalnız
    Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs. gibi
    fiillerden ibaret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır; tamamı
    değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın tamamını
    içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için yapılması gerektiği
    hususu üzerinde Kur’ân-ı Kerim hassâsiyetle durmaktadır: “O
    (Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru
    322 29/Ankebût, 45
    323 1/Fâtiha, 5
    324 63/Münâfıkun, 8
    325 Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud, Sünnet
    16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    177
    Ünite 8
    din budur.”326; “Ey Âdem oğulları, şeytana ibâdet etmeyin diye size
    emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”327; “De
    ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
    emrediyorsunuz, ey câhiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden
    olun.”328; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel
    bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak
    tutmasın.”329; “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet
    etmem...” 330
    Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece Kendisine
    yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun
    bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve rûhumuzu
    kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi
    istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine
    kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet, rubûbiyet ve
    ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün
    sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
    “Mistik anlayış; ibâdeti, hayattan el etek çekip inzivâ ve riyâzet yoluyla
    Allah’la birleşme şeklinde tanımlamaktadır. Bu anlayışa göre
    bireylerin toplumsal sorumlulukları ihmal, hatta inkâr edilerek nefsi
    arındırma öne çıkarılmaktadır. Bu anlayış, birçok farzı terk ederken;
    nâfile, hatta uydurma ibâdetleri ön plana çıkarmaktadır. Vahdet-i
    vücud nazariyesine inananlar daha da ileri giderek, fenâ fişşeyh,
    fenâ firrasûl mertebesini aşıp fenâ fillâh derecesine yükselenler için
    ibâdetin sözkonusu olmadığını ön görürler. Zira bu son mertebe artık
    Allah’la birleşme aşamasıdır. Mistik akım, kulluğu sadece şeklî
    bazı ibâdetlerden ibâret saydığı için dünya hayatına ilişkin İslâmî
    kuralları kulak ardı eder. Bu yüzden yeryüzünün zâlim, fâsık veya
    kâfir yöneticiler tarafından ifsâdına ses çıkarmaz. Tarihsel süreç
    içinde hep bu tavrı gösterdikleri gibi, günümüzde çok sayıda şeyhin
    Batı emperyalizminin yerli işbirlikçileri olan siyasi partilere yakın
    326 12/Yusuf, 40
    327 36/Yâsin, 60
    328 39/Zümer, 64-66
    329 18/Kehf, 110
    330 109/Kâfirûn, 1-6)
    178
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    durmaları, izzeti bu partilerin liderlerine yakın olmakta aramaları
    bu görüşü doğrulayan açık örneklerdir.”331
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
    İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın
    azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe
    ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve
    azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve
    yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri
    birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller
    -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır.
    “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn Allah içindir. O’nun
    hiçbir ortağı yoktur.”332 Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor;
    fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün,
    hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah’a yöneltilmiş bir
    ibâdet olmasıdır. Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu
    kapsıyor.
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
    yarattım.”333 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete
    hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî
    farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması
    durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır. Şeklî ibâdetler
    namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi
    kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün
    alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan yarattığı
    melekler ibâdet edebilir.334 Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik
    ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan bir aklı
    vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah’ı tesbih edemez.
    Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye
    ancak gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmış-
    331 Ömer Faruk Köse, İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Fecr Y., s. 155-156
    332 6/En'âm, 162-163
    333 51/Zâriyât, 56
    334 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    179
    Ünite 8
    tır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif
    etmiyor. Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır.
    Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır. Peki, bu, istenilen
    ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu,
    ancak ibâdetin mânâsının genişleyip yeryüzündeki insanın bütün
    eylemlerinin ona dâhil olmasıyla gerçekleşir. Bu da her türlü amelin
    tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda
    mümkündür.
    Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü
    gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir
    ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda
    siyaset ibâdettir.
    İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa;
    para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa;
    kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî
    birikimler ve para ibâdettir.
    Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka
    dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince
    yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya
    ve güzele teşvik ettiğinde.
    Kısaca, Rasûlülllah (s.a.v.)’ın ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük
    her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta eşinin
    ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
    Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster
    klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra
    edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.
    İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının
    yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi,
    kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın
    kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar
    korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır.
    Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
    180
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki
    hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has kılar.
    Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet
    ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler,
    anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde
    buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden geçmekte, ayılıp
    bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta bu sahte ilâhların
    önünde kendinden geçen insanlardaki huşû ve gönülden bağlılık
    nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde bile yok.
    Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz;
    Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için.
    “Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince,
    kişi bulunduğu yerde namazını kılar.”335 “Mescidlerimiz işgal altında!”
    demiş olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-
    i Aksâ gelecek. Veya Allah’ın değil; tâğutların emrinde memur
    olan bazı bel’amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler,
    devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice imamlar
    papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta). Ama bizim kastımız,
    daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla dolu. Yeryüzü
    mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden temizlenme
    çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz ve
    gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez. “Mescidler Allah’a aittir.
    Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin.” 336
    Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira
    bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir.
    Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her
    şeyini düzene koymak için gelmiştir.337 Bundan dolayı bu dinde dünya
    ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında
    çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde yaşarlar.
    “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve ahlâksızlıktan) ve kötülükten
    men’ eder.”338 Dünyada kötülüklerden menediyor, âhirette
    ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz kılar. Aynı zaman-
    335 Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
    336 72/Cin, 18
    337 Bak.57/Hadîd, 25
    338 29/Ankebût, 45
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    181
    Ünite 8
    da fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya hayatını
    ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da
    “umulur ki korunursunuz” denilir.339 Dünyada korunup (takvâ sahibi
    olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata
    erişirsiniz. Zekâtın emredildiği âyetlerde340 geçen temizleme, çoğaltıp
    arttırma, zenginin fakire bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara
    dağıtılması dünyada yapılır; âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi,
    27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı
    anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.
    Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle yapışan
    bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya için bir
    amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî, sadece
    dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim Rasûlüllah
    (s.a.v.) buyuruyor ki: “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında
    sevap vardır.” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona
    duyduğu şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona sevap olur? Cevaben
    buyurdu ki: “Ne dersiniz, şayet harama gitseydi günah olmayacak
    mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap vardır.”; “Sizden birinizin
    evliliğinde sadaka sevabı vardır.” 341 Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler
    bile aynı anda hem dünyevî, hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet)
    oluyor. 342
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
    Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört
    şart vardır:
    İman, meşruiyet, usûl-metod, niyet. Bir fiilin ibâdet olabilmesi
    için doğru iman başta gelen şarttır. İkinci şart ise, o yapılan işin tâat
    cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet kelimesi itaat anlamına gelir.
    Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü bir emir veya meşrû gördüğü
    mubah bir iş olması gerekir. Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın
    339 2/Bakara, 183
    340 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
    341 Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû' 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168)
    342 Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
    182
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    istediği, Rasûl’ün uyguladığı biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü
    şart da niyettir. Allah’ın rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine
    çıkarır. Allah’a yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek
    gayeler, bir eylemi ibâdete dönüştürür.
    İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa gider.
    343 Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a
    ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir.
    Meselâ, namazı Allah’ın istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı şekilde
    değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar. İbâdette
    niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Ameller, ancak niyetlere göredir.”344
    buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a kurbet ve itaatten başka bir maksatla
    yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ niyetsiz aç durmak oruç
    değil, niyetsiz Mekke’ye gidip ziyaretlerde bulunmak da hac değildir.
    Allah’a İbâdet
    Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a ibâdet”ten söz
    edilmiştir. İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.345 Bütün peygamberler,
    insanları Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri gibi,346 kendileri
    de O’na ibâdet etmişlerdir.347 Kur’an’da hem “ey insanlar” hitâbıyla,348
    hem de “ey mü’minler” hitâbıyla349 Allah’a ibâdet etmek emredilmiş ve
    ibâdetin ihlâsla,350 hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnız Allah’a yapılması
    istenmiştir.351 Allah’a ibâdetten bahseden âyetlerdeki ibâdet kavramı,
    genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı bilmek, O’na boyun eğmek,
    iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını ifade eder.
    Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar etmek,
    peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî vahye
    343 5/Mâide, 5
    344 Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
    345 51/Zâriyât, 56
    346 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
    347 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
    348 2/Bakara, 21
    349 22/Hac, 77
    350 98/Beyyine, 5
    351 4/Nisâ, 36
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    183
    Ünite 8
    iman etmek, O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl ve haram,
    emir ve yasak bütün hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın râzı olduğu
    şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere şükretmek, musibetlere
    sabretmek, insanların haklarına riâyet edip onlara şefkat ve
    merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
    Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç,
    hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret,
    ahde vefâ, yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından sonuna
    kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riâyeti,
    sınırlarını korumayı içine alır.
    Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet, ahlâk,
    muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı kolaylaştırmak
    içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet” kavramının
    mânâlarından tamamen ayrı demek değildir. Çünkü Kur’an’ın
    amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah’a kulluk etmektir.
    Bu itibarla Kur’an hükümlerinin hepsi “ibâdet” kavramına
    dâhildir.
    Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden
    kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü ibâdetin
    temel anlamı, Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat de iki
    şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.
    Allah’tan Başkasına İbâdet
    Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten söz
    edilmiştir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri
    için yaratmıştır.352 Fakat, imtihanın gereği olarak onları bu
    konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh
    olarak Allah’ı tanıyıp kabul edenler ve sadece O’na ibâdet edenler
    olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah’a ortak edip onlara ibâdet
    edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’den itibaren insanlara
    elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları Allah’tan
    başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır. “Andolsun Biz,
    352 51/Zâriyât, 56
    184
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    her millet içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a ibâdet)ten kaçının diye
    bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, onlardan
    kimine de dalâlet hak oldu.” 353
    Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar,
    sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani ma’bûd, rab ve ilâh
    edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde Allah’tan
    başkaları354, Allah’tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye gücü
    yetmeyenler355, işitmeyen, görmeyen ve insanlara hiçbir şey kazandırmayanlar356,
    Allah’tan başka tapınılan putlar/evsân357, heykel şeklindeki
    putlar/asnâm358, sahte tanrılar/ilâhlar359, heykeller360, tâğut361,
    şeytan362, ataların taptığı şeyler363, Allah’a ortak koşulanlar364, cinler
    365, insanlar366, melekler367, Allah’tan başka dost tutulanlar368, Allah’tan
    başka ilâh diye isimlendirilen putlar369, kâfirlerin taptığı şeyler370, elle
    yontulup yapılanlar371 olarak zikredilmişlerdir.
    Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına ibâdet;
    insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler,
    sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek,
    onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ
    edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip
    saygı göstermek, Allah yerine ma’bûd edinilen kimselerin emir ve
    353 16/Nahl, 36
    354 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
    355 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
    356 19/Meryem, 42
    357 29/Ankebût, 17
    358 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
    359 43/Zuhruf, 45
    360 21/Enbiyâ, 53
    361 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
    362 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
    363 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
    364 10/Yûnus, 28
    365 34/Sebe', 41
    366 23/Mü'minûn, 47
    367 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
    368 39/Zümer, 3
    369 12/Yûsuf, 40
    370 37/Sâffât, 161
    371 37/Sâffât, 95
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    185
    Ünite 8
    yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına
    gelir.
    Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek
    anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke müşrikleri
    Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlar,
    ama bir tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini Allah’a
    yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı. Kur’an’da
    bu husus, şöyle bildirilmektedir:
    “...Allah’tan başka evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf
    bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”372
    “Hâlbuki insanı Allah’a yaklaştıran iman ve sâlih ameldir.”373
    “Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veren şeylere ibâdet
    ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”
    374
    Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri
    göğü yaratttığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı
    bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir
    varlığa tapmamak ve tâğutu reddetmek demektir.
    Tâğuta İbâdet
    “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
    diye bir elçi gönderdik.”375 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda
    Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu
    âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi
    istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere
    müjde var.”376 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle
    372 39/Zümer, 3
    373 34/Sebe' 37
    374 10/Yûnus, 18
    375 16/Nahl, 36
    376 39/Zümer, 17
    186
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı
    size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
    maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların
    yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”377
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
    şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah
    ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut;
    hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen
    her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program
    ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık;
    otoritesini Allah’ın sisteminden almayan her idare, Allah’ın
    otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.
    378
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o
    kimseye İbâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi,
    tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan
    eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına
    kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut, Allah’a karşı
    haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık veya
    komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını
    zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin
    bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması
    tâğut için bir ibâdettir.379
    Tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi
    canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat
    etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının
    hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı
    şirke, küfre götürür.
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
    Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları
    tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık
    377 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257;
    4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    378 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    379 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    187
    Ünite 8
    kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
    yapışmış olur.”380
    Put Ne Anlama Gelir?
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî
    her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir.
    Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı
    haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam,
    para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için
    put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara
    ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla
    olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş
    ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk.
    Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar,
    tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
    için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli
    olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili
    bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır.
    Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu,
    düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü
    en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna,
    yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putları, heykellerin
    de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde
    380 2/Bakara, 256
    188
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz?
    Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.”381
    Putperestlik
    İnsanların, Allah Teâlâ’ya yapmaları gereken ibâdet, göstermeleri
    gereken saygı, sevgi ve korkuyu, Onun dışında herhangi bir mahlûku
    ma’bûd kabul ederek ona yöneltmeleri haline putperestlik denilir.
    Put, âyet ve hadislerde “sanem” ve “vesen” şeklinde de isimlendirilmektedir.
    “Asnâm/putlar”, “sanem” kelimesinin çoğuludur.
    İbnul-Esîr, en-Nihâye, adlı kitabında “sanem” kelimesini; “Allah’tan
    başka ilâh edinilen şey” diye tanımlamaktadır. Bu da müşriklerin
    taptıkları putlar anlamına geldiği gibi, Allah’ın nizamına ve hâkimiyetine
    engel olan tüm tâğutlar mânâsınadır. Allah’ın nizamına ne
    şekilde olursa olsun engel olan ve bu mânâda putlara, heykellere ve
    büstlere değer veren kimseler de aynen putperest müşrikler gibidirler.
    Namaz kılsalar, oruç tutsalar, hac yapsalar da, onlardan hiçbir
    farkları kalmaz.
    Yine İbnül-Esîr, şöyle demektedir: “Vesen” ile “sanem” arasında
    fark bulunmaktadır. Vesen; insan sûreti ve şekli gibi taştan, ağaçtan
    ya da toprağın herhangi bir madeninden yapılan cüsseli şeydir ki; bir
    yere dikilir, müşrikler tarafından buna tapınılır, ibâdet olunur. Sanem
    ise; cüssesiz şekilden ibarettir. Kimi lügatçılar ise bu iki kelime
    arasında herhangi bir ayrım gözetmeyip her iki kelimeyi aynı anlamda
    ve birbirlerinin yerinde kullanmaktadırlar.
    Âdem (a.s.) eşi ile birlikte yeryüzünde hayatını sürdürürken nesilleri
    çoğalıp artmıştı. Bu ilk nesil, tek bir ümmet olup, aynı dine ve
    aynı ma’bûda tâbi olarak, doğruluk ve istikamet üzere idiler. Allah
    Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah Peygamberi
    müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri
    hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak
    kitaplar indirdi.”382
    381 37/Sâffât, 95-96
    382 2/Bakara, 213
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    189
    Ünite 8
    Puta tapıcılık sadece İslâm öncesi Arap toplumuna has bir olay
    değildir. Çağımızda da putçuluk daha değişik görünümler altında
    varlığını sürdürmektedir. Putçuluk, yalnızca sert bir taştan yapılmış
    heykel önünde eğilmek ve ona tâzim göstermek olarak ele alınırsa,
    kuşkusuz büyük bir yanılgı içine düşülür. Kaldı ki, müşrik Arap toplumunun
    elleriyle yaptıkları putlara gösterdikleri saygıyı bu çağda
    da görmek mümkündür. Hattâ bu tür putçuluk bu gün fazlasıyla
    hüküm sürmektedir. Put, putlaştırmak isteyenlerin arkasına gizlendikleri
    birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir. Yoksa putun
    mutlaka bir ağaçtan dikilmiş yahut bir taştan yontulmuş olması zaruri
    değildir. Allah’ın dışında tapınılan her şey puttur. “Allah”ı bırakıp
    da kendilerine kıyâmete kadar cevap veremeyecek şeylere tapanlardan
    daha sapık kimdir?”383 Allah tarafından gönderilmiş bir delil
    olmaksızın, O’ndan başkasına itaat eden, bir hükme sahip olduğuna
    inanan, O’ndan başkasına duâ edip bir şey isteyen, Allah’a şirk koşmuştur.
    Dolayısıyla putçuluğun şirkle ve küfürle yakından bağlantısı
    vardır. Puta tapan bir kimse hem Allah’a şirk koşuyor, hem de küfre
    giriyor demektir.
    Göklerde ve yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak
    Allah’tır; yaratma O’na mahsustur; bütün nimetler O’nun kudret
    elindedir; bütün işler yalnızca ve yalnızca O’na aittir; kuvvet ve çare
    O’nun hükmündedir; göklerde ve yerde olan her şey ister istemez
    O’na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. İşte bunun için
    O’ndan başka ilâh yoktur. Kur’ân-ı Kerim, insanların ibâdet ettikleri
    şeylerin Allah’ın kulu ve O’nun karşısında aciz olduklarını açıkladıktan
    sonra, insanları ve cinleri ibâdet kelimesinin muhtelif mânâlarıyla
    yalnız Allah’a ibâdete, sadece O’na kulluk etmeye, ancak O’na
    itaatte bulunmaya, kişinin O’ndan başkasını tanrı kabul etmemesine
    ve ibâdetin hangi çeşidiyle olursa olsun O’ndan başkasına tapılmamasına
    çağırıyor: “Andolsun ki, Biz her ümmete, Allah’a kulluk edin,
    putlara tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...”384
    Aslında insanların Allah’tan başka birine ya da bir puta tapmasının
    asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle,
    Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur.
    383 46/Ahkaf, 5
    384 16/Nahl, 36; Eymen ed-Dımaşkî, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 206-209
    190
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
    karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin
    aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın,
    yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler
    de, O’nun tasarruflarında ortak anıyorlar, dünya ile ilgili işlerde
    Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde
    şirkin aldığı görünüm budur.
    Tekrar edelim: Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı
    maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı
    kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer
    hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevk ederse, yerine
    göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey
    insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerimin birçok âyetinde Allah Teâlâ, insanları şirke
    düşmemeleri hususunda uyarır.“O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben
    O’na ortak koşmanızdan masumum, de.”385
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar
    ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar
    ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade
    Karunlar, yani zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara
    itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı
    olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve
    tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız
    Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler.
    Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit
    olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine
    kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar,
    kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit
    ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini
    isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında
    kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk
    ettiği düzenin adıdır.
    385 6/En’âm, 19
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    191
    Ünite 8
    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım,
    beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki
    bu putlar, birçok insanı saptırdı.”386 âyette belirtildiği üzere, İbrâhim
    (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a
    duâ etmiştir.
    Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
    ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
    esas, tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu
    tevhidin önemi ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece putlara
    tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi
    yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın
    hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
    birçok ilâha/tanrıya inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine
    göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde
    360 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lât, Menât,
    Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suvâ, Yeûk ve Nesr isimli putlar
    vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert ve
    sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve
    zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bunlardan
    başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı.
    Bazı müşrikler ise, melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar
    ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka
    bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir.
    Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler
    arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır.
    Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh
    olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar
    her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren
    ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında
    386 14/İbrâhim, 35-36
    192
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine
    hükümler koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
    Bâtıl Tanrı Anlayışları
    Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen varlıklardan
    bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır: “Allah’tan
    başka taptıkları”387; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları”388;
    “Allah’a şirk koştukları”389; “Şirk koştukları şeyler”390; “Allah’tan başka
    benimsedikleri”391 tarzında fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda
    birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh”392; “âlihe -ilâhlar-”393; “endâd
    -eş ve denkler-”394; “esnâm -heykelden putlar-”395; “evsân -putlar-”396;
    “temâsîl -heykeller-”397; “şürekâ -ortaklar-”398; “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-”
    399; “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar-”400; “erbâb -rabler-”401; “evliyâ
    -velîler, dostlar, yöneticiler-”402; “emsâl -eşler, benzerler-”403; “tâğût
    387 25/Furkan, 17
    388 7/A’râf, 194
    389 28/Kasas, 68
    390 7/A’râf, 190
    391 45/Câsiye, 10
    392 15/Hicr, 96
    393 21/Enbiyâ, 36
    394 2/Bakara, 165
    395 7/A’râf, 138
    396 22/Hacc, 30
    397 21/Enbiyâ, 52
    398 13/Ra’d, 16
    399 2/Bakara, 23
    400 39/Zümer, 43
    401 12/Yûsuf, 39
    402 29/Ankebût, 41
    403 16/Nahl, 74
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    193
    Ünite 8
    -azgın yönetici-”404; “cibt -putlar-”405; “ensâb -dikili taşlar, putlar-”406;
    “veled -çocuk-”407; “sâhibe -eş, hanım, zevce, tanrıça-”408.
    Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde yüzlerce
    defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an şirkin
    her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa, sadece zuhur ettiği bölgede,
    birtakım özel isimlerle belirtilen “Menât, Hubel, İsâf vb.” putları hedef
    almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması için yukarıda
    anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın, ulûhiyete tahsis
    edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma, hâkimiyet, velâyet
    vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu bakımından, birinci
    dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür yandan Kur’an, bâtıl
    ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken genel olarak,
    onların adlarından değil; mâhiyetlerinden bahseder. (Arabistan’da o
    dönemde tapılan tanrılardan bazılarının özel isimleri -el-Lât, el-Uzzâ,
    Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.) Şu halde, o, aslında
    ulûhiyet bakımından yok olan o varlıkları muhâtap, bir muârız, bir
    rakip veya düşman gibi telâkkî ederek birtakım belirli fertlere değil;
    insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları yaygın olan mâhiyetlere hücum
    etmiştir. Mâhiyetler üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi
    vermek değil; onların eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını
    belritmeye yönelmiştir.
    Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve sahte
    tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı varlık
    tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında, Arabistan’da
    rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği ile
    açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınflandırılabilir:
    Hayat sahibi varlıklar
    İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen
    cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)
    404 2/Bakara, 256
    405 4/Nisâ, 51
    406 5/Mâide, 90
    407 72/Cin, 3
    408 72/Cin, 3
    194
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe),
    c) Hükümdar-tanrı (Firavun)
    Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)
    Cansızlar
    Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e) ağaç
    (el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)
    İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b)
    ensâb
    Mücerred Varlıklar
    a) Nefsin hevâsı, b) şâri’, c) dehr, d) seneviye.409
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı
    ve Puta Tapma Konusu
    Kur’ân-ı Kerim’de put anlamındaki “sanem” kelimesinin çoğulu
    “esnâm” 5 yerde geçer.410 Yine put anlamındaki “vesen” kelimesinin
    çoğulu evsân ise 3 yerde zikredilir.411 Heykel anlamındaki timsâl kelimesinin
    çoğulu temâsîl kelimesi iki yerde kullanılır. Bunlardan biri,
    put anlamı yüklendiğinden olumsuz tavır alınmasını gerektirecek
    şekildedir.412 Diğeri ise, Süleyman (a.s.)’ın cinlere sanat eseri olarak
    yaptırdığı heykellerdir ki, put özelliği olmadığından olumludur.413
    Kur’an’da putperestliğin genel adı olan “şirk” ve türevleri 168
    yerde geçer. Şirk ve puta tapma ifâdeleri geçmese bile, âyetlerin çok
    büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle, putlarla ve putçularla
    mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, putperestleri ve
    her çeşit müşriği, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan, insanlar için
    409 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 339-340
    410 6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138; 14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71.
    411 22/Hacc, 30; 29/Ankebût, 17, 25.
    412 21/Enbiyâ, 52
    413 34/Sebe’, 13
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    195
    Ünite 8
    zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik olarak nitelendirir.
    414 Kur’an’da putperestlik ve şirk, herhangi bir şeyi, kavramı
    veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından
    Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya göstermektir.
    Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış
    ve O’ndan başka ilâh/tanrı olmadığını kesin ifadelerle bildirmiştir.
    İlâh, Allah’ın Kur’anda bildirilen özelliklerine sahip olan varlıktır.
    Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir
    varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la
    birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan
    başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir, putperestliktir. Kur’ân-ı Kerim’de
    birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri, hiçbir
    şeyi putlaştırmamaları husûsunda uyarır.
    Kur’ân-ı Kerim’de, şirkin çeşitlerine göre ayrı ayrı isimlendirildiği
    görülür; “Vesen” küçük putlara verilen isimken, şekilsiz putlara “sanem”
    denilir. Yönetici putlar ise “tâğut” olarak isimlendirilir. “Erbâb”
    ise, üstün meziyetler ve ilâhî vasıflar yakıştırılarak putlaştırılıp tanrılaştırılan
    varlıklara verilen isimdir. Bu kelime, ilâh/tanrı seviyesine
    getirilen puta duyulan sevgiyi de ifâde eder. Peygamberlerin ve sâlih
    insanların ilâhlaştırılması da genellikle bu kelime ile anlatılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de putlar, sebep oldukları zararlar açısından konu
    edilir ve insanlar dünya ve âhiret güzellikleri için putlara tavır almaya
    çağrılır. Putperest müşrikler, putları şefaatçi kabul ederler.415 Putperest
    müşrikler, meleklere cinsiyet yakıştırırlar.416 O yüzden putlara
    yücelik atfeden müşrikler, Allah’a iftira etmiş olmaktadırlar.417 Putperestler,
    çocuklarına putlarının adını da verdikleri olur.418 Putlar,
    hiç kimseye zarar ve fayda veremezler.419 Bırakın başkalarına, putların
    kendilerine bile faydaları dokunmaz.420 Putların hiçbir şey yaratmadıkları,
    buna güçlerinin olmadığı belirtilir.421 Putların kimseye
    414 9/Tevbe, 28
    415 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44
    416 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28
    417 6/En’âm, 138-139, 143-144
    418 7/A’râf, 190-191
    419 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71 vb.
    420 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35
    421 7A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21
    196
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    rızık veremediği, veremeyeceği ifâde edilir.422 Putlar, yapılan duâlara
    cevap veremezler.423 Aslında, kendilerine yanlış yere tapılan putların
    rabbinin de Allah olduğu vurgulanır.424 Putların kendilerine tapanlardan
    bile habersiz olduğu belirtilerek akıllı insanların böyle âciz
    durumdakilerden medet ummalarının mümkün olamaycağı vurgulanır.
    425 Onlar hiçbir şeye sahip değildirler,426 kendi hayatları bile
    yoktur ki, bir şeye sahip olsunlar, onlar diri değil ölüdürler.427
    Böylesine âciz varlıklar olan putlara putlara tapmaktan sakınmak
    gerekir.428 Putlara tapmak haramdır.429 Putlar, kıyâmet günü kendilerine
    uyanlardan uzaklaşacaklardır.430 Arap putperestlerinin çok sayıdaki
    putları arasından, önemseyip öne çıkardıkları putların isimlerini
    zikreder. Bunlar, Lât, Uzzâ ve Menât putlarıdır.431
    Putlara tapanlar gerçekte putlara tâbi olmuyor, zanlarının peşinden
    giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere
    kulluk yapmış oluyorlar.432 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, putlara
    sövmekten sakınmayı tavsiye eder.433 Örnek peygamber Hz. İbrâhim’in
    putlarla mücâdelesini ve ateşe atılma pahasına onları yıkıp
    devirmesini ayrıntılı biçimde gündeme getirir. İbrâhim (a.s.), babası
    Âzer’e tek ilâh olarak sadece Allah’ı kabul edip yalnız O’na ibâdet etmeyi,
    putlara tapmaktan vazgeçmeyi samimi dille anlatıp onu dâvet
    ettiği halde, ondan büyük tepki görür.434 Aynı dâveti İbrâhim (a.s.),
    kavmine de ulaştırır ve aynı tepkiyle karşılaşır.435 İbrâhim (a.s.), kavmine
    karşı akıl yolu ile Allah’ı arayıp ispat eder, onların da akıllarını
    422 29/Ankebût, 17
    423 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14
    424 53/Necm, 49
    425 46/Ahkaf, 5
    426 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20
    427 16/Nahl, 21
    428 17İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9
    429 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39
    430 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30 vb.
    431 53/Necm, 19-20
    432 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3
    433 6/En’âm, 108
    434 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf,
    26-27; 60/Mümtehine, 4
    435 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 29/Ankebût, 16-18, 24-26; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    197
    Ünite 8
    kullanıp sahte tanrılardan kurtulmalarını tavsiye eder.436 Kafalarındaki
    putları kırmaya güç yetiremeyen Hz. İbrâhim, en sonunda kavminin
    taptığı putları baltayla kırar ve büyük tepkiyle karşılaşır.437 O,
    Kâbe’yi de putlardan temizler.438 Tevhid konusunda münâzara ettiği
    Nemrut tarafından putlara karşı çıkmanın bedelini ödemek üzere
    ateşe atılır, ama her şeye gücü yeten Rabbi tarafından ateş ona soğuk
    ve selâmet yapılır.439 Safını putlardan yana koyup bâtılın yanında
    mücâdele eden Nemrut ise helâk olur.440
    Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a endâd/
    denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun cezâsının
    da büyük olacağını belirtir.441 Kur’an, somut putlar yanında soyut
    putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp ilâhlaştırmak
    tehlikesi de sözkonusudur.442 Put diye şeytana tapanlar da vardır.443
    Tüm putlar, putlaştırılan özelliklerden uzaklaştırılması istenen
    insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve isimleriyle
    tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde ve ısrarla
    gündeme getirir.444 Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha
    iman edip O’na kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin
    çağlar boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur.445
    Bütün İlâhî dinlerin de aslı İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları
    reddedip tek Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır.446
    Çünkü tevhidden başka her şey bâtıldır.447
    436 6/En’âm, 76-79; 21/Enbiyâ, 58-67; 26/Şuarâ, 70-82
    437 21/Enbiyâ, 52-68; 37/Sâffât, 88-97
    438 22/Hacc, 26
    439 21/Enbiyâ, 68-71; 29/Ankebût, 245; 37/Sâffât, 97-98
    440 21/Enbiyâ, 70
    441 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe', 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9
    442 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    443 4/Nisâ, 117
    444 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73;6/En'âm,
    19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/ Hacc, 34; 23/Mü'minûn,
    116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4
    445 2/Bakara, 133; 7/A'râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl,
    2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü'minûn, 23; 41/Fussılet, 6. Tevhid dini ise İslâm'dır:
    6/En'âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11
    446 6/En'âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü'minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A'lâ,
    14-15, 18-19
    447 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6
    198
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an, bütün bu gerekçelerden dolayı, insanlığa muvahhid olup
    Allah’ı birlemeleri çağrısını yapar.448 Yüzümüzü tevhid dinine döndürmemiz
    istenir.449 Allah’ın yolunu (tevhid’i) tâkip etmek emredilirken,
    başka yolları tâkip etmek (her çeşit put ve putçularla iyi ilişkiler)
    de yasaklanır.450 İster putlara tapmak yönüyle olsun, ister başka
    çeşitte; şirk büyük bir zulümdür.451 Allah, kendisine şirk koşmayı kesinlikle
    affetmez.452 Müşriklerin temel özellikleri, Allah’tan başkasını
    tanrıedinmeleridir.453
    Kıyâmet günü putlar da, küfür önderleri ve öncüleriyle birlikte
    cezâlandırılacaklardır.454 Putlar, müşrikler tarafından da âhirette
    inkâr edilecektir.455 Kur’ân-ı Kerim, Kıyâmet günü putların durumuyla
    ilgili de geniş bilgiler verir.456
    Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin putperest ve her çeşit müşrikle
    ilişkilerinin nasıl olmasını da belirler. Müşriklerin dostluğu yoktur,
    mü’min onları dost kabul edemez.457 Putperest müşrikler, mü’minleri
    ateşe çağırırlar.458 Putperestlerden yüz çevirmek emredilir.459 Müşriklerden
    korkulmaz, korkulmamalıdır.460 Çünkü putperest ve her
    çeşit müşrik, mü’minlere zarar veremez.461 Putperestlere ve her çeşit
    müşriklere karşı mücâdele edilmeli, savaşılmalıdır.462
    448 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30
    449 10/Yûnus, 105
    450 6/En'âm, 153
    451 31/Lokman, 13
    452 4/Nisâ, 48, 116
    453 2/Bakara, 165; 3/Âl-i imrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136 vb.
    454 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    455 30/Rûm, 13
    456 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    457 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-
    75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9
    458 2/Bakara, 221; 17/İsrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13
    459 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât,
    173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer,
    6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10
    460 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Sâffât, 171-175
    461 37/Sâffât, 160-163; 52/Tûr, 42
    462 9/Tevbe, 5-6, 11-12
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    199
    Ünite 8
    Kur’an’da Allah, ibâdetin sadece Kendisine yapılmasını emretmektedir.
    İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm
    eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu
    kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği
    yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul
    yapmış demek olur. Dolayısıyla putlaştırma, önce insanın kendisine
    hakarettir; en güzel şekilde yaratılmış olan insanın kendi cinsinden
    veya kendinden de aşağı olanların yanında alçalması, onlardan daha
    aşağıları tercih etmesi demektir. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet
    ve ubûdiyeti bizim yalnızca Kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada
    bütün sahte ilâh ve rableri reddederek her çeşit puttan ve putlaştırmadan
    yüzçevirmemizi istiyor.
    Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
    Hayvanları kutsallaştırma ve hatta onlara tapma, eski câhiliyye
    dönemlerinde, insanlığın ilkel dönemlerinde mi kaldı zannediliyor?
    Okullarda ve “câhil”lerin eserlerinde, Dinler Tarihi diye resmî söylemlere
    uygun bazı ders kitaplarında yazılıp okutulduğu gibi; ilk
    insanların dini şirk değildi; insan kendi kendine din kavramını
    icat etmiş, yavaş yavaş geliştirmiş de değildi. Tabiat güçlerini kutsallaştırmakla
    din ihtiyacını tatmin etmeye başlamış, korkularını
    bununla yenmiş ve sonra hayvanları tanrı kabul etme aşamasına
    geçmiş, çok tanrılı dinlerden kademe kademe tek yaratıcı fikrine
    yönelmiş değildi. İlk insan, bilindiği ve tüm müslümanların
    inandığı gibi ilk İslâm peygamberi idi ve tevhid dinini Allah’tan
    aldığı vahiy doğrultusunda diğer insanlara bildirmiş ve uygulamıştı.
    İnsanlar, uzun dönem muvahhid olarak yaşadıktan sonra;
    tevhide gereken önemi vermekte ihmalkâr davranıp dünyevîleştikleri,
    yönetici ve varlıklı kişilerin saptırmaları karşısında gerekli
    tavrı gösteremedikleri için, yavaş yavaş putçuluğa kaymışlar ve
    halifesi olarak yaratıldıkları eşyanın ve hayvanların kulları haline
    gelmişlerdir.
    Tarihte nasıl tevhid önemsenmeyip egemen çevrenin ve müşrik
    yöneticilerin etkisi ve yönlendirmesiyle, insan kendi şerefini unutup,
    basit maddeden ibaret heykellere ve kendinden çok zayıf hayvanlara
    200
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tapmaya başladı ise, günümüz câhiliyyesinde de benzer durum söz
    konusudur. Küfür ve şirk cephesinde değişen bir şey yoktur. Savaş
    yaparken, ön safa karşıdaki düşmanın taptığı veya kutsal saydığı
    hayvanları koyarak, düşmanları kendi tanrılarına karşı silâh kullanma
    gücünü gösteremeyince kolaylıkla mağlûp eden açıkgöz savaş
    taktikleri tarihte kalmış olabilir. Ama günümüzde yine hayvanlar savaşlara
    konu olabilmektedir. Amerika’nın Irak’a saldırmasının haklılığı
    olarak Saddam’ın petrol kuyularını sabote etmesi sonucu petrole
    batmış karabatak kuşu, tv.lerde bıkılmadan onlarca defa gösterilir.
    Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin boynuzlu geyiğinin
    heykeli bulunur ve nice insana göre şehrin sembolü kabul edilir.
    İstanbul’da Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde bir
    boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta olmayan bir heykeltraşın
    elinden çıkmıştır; yani böğürmesi bile olmayan dolayısıyla sanat
    eseri bile sayılamayacak basit bir heykel!
    Toplumun en fazla ilgilendiği alanlardan birinin politika, diğerinin
    futbol olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur. Bazı
    politik partilerin sembollerinin hayvan olduğunu görüyoruz.
    Futbol klüplerinin de çoğunun bir hayvanla sembolize edildiğine
    şahit oluyoruz. Bozkurt, hâlâ bazılarınca kutsal bir semboldür,
    Türklere çıkış yolunu göstermeye devam eder. At, eski Türklerin
    kutsadığı bir hayvan olduğu gibi, günümüzde nice fedâkârlıklara
    da kır at için katlanılır. İslâm’a irtica adıyla karşı çıkanlar, yahudi
    kültürünün açık etkisinin görüldüğü “barış güvercini”ni partileri
    için amblem ve sembol olarak kullanır. Bu arada arı ve yunus balığını
    unutmamak gerekiyor; eski partilerden birinin sembolü koç,
    bir diğerinin de horoz olduğunu da hatırlatalım. Tabii, bu kadar
    hayvanların sembollüğüyle sürüye dönen yere bir çoban gerekecektir;
    Çoban Sülü’ler sürüleri gütmek için otuz sene işbaşında
    kalır.
    Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya çalışır; derken Kara
    Kartal hücuma geçer. Bazı oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini
    sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli Horozları ve Bursa
    Timsahları da birbirlerini yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına
    da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de Anadolu
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    201
    Ünite 8
    kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ hayvanlardan yararlanarak
    kehânetlerde bulunur. İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar,
    şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları kullanır.
    Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu olmaya devam ederken,
    bazılarının başına yine talih kuşu konar. Bazı ev ve işyeri kapılarına
    Anadolu’da hâlâ at nalı, koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin
    kaza ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın binaya, insanın
    alnına sürülmesi gerektiği inancı devam eder.
    Fakir gariban vatandaşlardan bazıları çıkar, “doğuda insan olmaktansa,
    Hindistan’da inek olmayı tercih ederim” der. Avrupa’da
    hayvanlara verilen değerin burada insanlara verilmediğini görenlerden
    kimi, eğer reenkarnasyon gerçekse, ikinci olarak Avrupa’da
    bir ev köpeği olarak dünyaya gelmek istediğini belirtir. Çünkü sosyetenin
    Paris’ten getirttiği mama ile beslenen lüx salonlarda yaşatılıp
    özel kuaförlere götürülerek sık sık bakımı yaptırılan sosyete köpeği
    için harcanan parayı gariban rüyasında bile görememektedir.
    Süsleme sanatlarında çiçeklerle hayvanlar yine başrolü oynamaya
    devam ederler. İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân), Dudu
    (papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin, Doğan, Tuğrul (ak doğan),
    Esed (aslan) gibi isimler konulmaya devam edilir. Soyadlarının
    önemli bir bölümünü hayvanlar teşkil eder. Aslan gibi cesur insanımız
    arı gibi, karınca gibi çalışkandır. Öyle değil mi ya, aslan yatağından
    belli olur. Sözü uzatmak ve ona buna sataşmak zararlıdır; Çünkü
    bülbülün çektiği dili belâsıdır. Katır gibi inatçı olmaktansa; kuzu gibi
    uysal olmak daha az zararlıdır. Bilindiği gibi yürük at, yemini kendi
    arttırır. Balık kavağa çıkınca doğan aslan parçası çocuğun, kaz gibi
    aptal değil; tilki gibi kurnaz olduğu, şahin bakışlarından anlaşılmaktadır.
    Hümanizmin, insancıllığın modası geçti, şimdi insanlar, hayvancıl
    takılmaktadır. Hayvan hakları savunucuları sık sık medyaya
    konu olur. Koyunların kurban olarak kesilmesine barbarlık diyen
    barbarlar çıkıyor, hayvan hakları için sokağa dökülüyor. Denilebilir
    ki, akrabaların haklarını savunmak suç mudur? Doğru; onlar, maymundan
    türemişlerdir; Orta Asya Türkü gibi kurttan değil. Zaten insanı
    da, konuşan hayvan, düşünen hayvan diye tanımlamıyorlar mı?
    202
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Vejetaryen modası genişleyeceğe benzemektedir; hayvancıllar, helâl
    et yerine haram birayı tercih etmekteler. Bazı hayvanlarca, maskara
    maymunun, insanın atası olarak kabul edilmesi, onu kutsallaştırmak
    kabul edilebilir.
    Günümüzde Sığıra Tapma
    Günümüzde hâlâ sığırlara tapıldığını, özellikle Hindistan’ın bazı
    bölgelerinde ineğin kutsal kabul edilip dokunulmazlığı olduğunu
    biliyoruz. Bir Hintli’nin inek ve onun ferci hakkında dört ciltlik bir
    kitap yazdığını söylersek, gerisini siz tahmin edebilirsiniz. İnsan, ancak
    bu kadar aşağılara yuvarlanabilir463. Kur’an, kalbi olduğu halde
    fıkhetmeyen, akletmeyen, kulakları olup da hakkı duymayan, gözleri
    olduğu halde hakkı görmeyen, yani iman etmeyen kimselerin
    hayvan gibi, hatta daha aşağı olduğunu haber verir464. İnsanlık şerefini
    unutup hayvanlara (ineğe, inek fercine, fareye, bokböceğine
    varıncaya kadar) tapan, dolayısıyla kendisini kutsallaştırdığı hayvanlardan
    daha aşağıda kabul eden canlıların varlığı, heykellerin
    ve hayvanların kullarının günümüzde bile bulunması, Kur’an’ı nasıl
    doğrulamakta, Kur’an’ın evrensel ve çağlar üstü kitap olduğunu nasıl
    ispatlamaktadır? Kur’an’ın en uzun sûresi olan Bakara sûresine bu
    adın verilmesine sebep olan Bakara ve ıcl’e tapma olayının tarihsel
    ve güncel ve de evrensel boyutları değerlendirildiğine, olayın sadece
    Mısır civarında ve Hz. Mûsâ dönemine has tarihî bilgi olarak değil;
    her dönem ve her coğrafyaya şâmil bir problemin vurgulanması olarak
    görüyor ve Kur’an’a saygımızın bir kat daha arttığına inanıyoruz.
    Hindistan’da, câmiiye giren ineği kovalayan müslümanların, dokunulmaz
    tanrıya dokunup onun rahatını bozdu diye öldürülmesine
    hâlâ devam edilmektedir. Tabii et ihtiyacı veya kurban için bir sığır
    kesmeye görsün bir müslüman; tanrıya uzanan eller kesilecektir.
    İneğin kutsallığı günümüzde de sürdürülür. İnek, ana yola çıkmışsa,
    trafiği altüst edebilir. Tren yoluna yatınca, ineğin özgür isteğine
    kimse müdâhale etmeden, seslenmeden insanlar, tanrılarının yoldan
    463 95/Tîn, 5
    464 7/A’râf, 79
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    203
    Ünite 8
    kalkmak için keyfini bekleyecektir. İnek tanrı, trafiğe, günlük hayata
    müdâhele etmektedir; gel de Hindistan’da laikliği uygula bakalım!
    Ama laikler Hindistan’daki ineğe müdâhale edilmesinin gerektiğini
    savunmazlar; onlara göre, ineğe ve inekliğe müdâhale eden müslümanlara
    tavır alınmalıdır sadece.
    Eski dönemlerde sığıra tapılmasında temel espri, onun bereketi,
    bolca süt ve et verdiği için rızkı/gıdayı temsil etmesidir. Günümüzde
    de sosyalistler emeği, kapitalistler ekmeği, eskilerin ineği sembol
    kabul etmesi gibi kutsallaştırırlar. Bu anlayışa göre dünya, sadece Allah’a
    kulluk için yaratıldığımız, âhiretin tarlası bir sınav alanı değil;
    geçim dünyasıdır. Ekmek parası için her yol mubahtır. Bu inanca
    göre elbette çalışmak İbâdettir; namaz gibi başka İbâdetlere gerek
    yoktur veya geçim endişesinden ona sıra gelmemektedir. İhtilâl paşası
    Evren, kendisini devlet başkanı seçtirdikten sonra yaptığı halka
    karşı bir konuşmasında şu örneği veriyordu: Bir rafta ekmek varsa,
    onu almak için boyu yetişmeyen bir kimse, başka bir şey yok ve sadece
    Kur’an varsa, onun üzerine basar ve ekmeği alır; ama yukarıdaki
    Kur’an’ı almak için ekmeğin üzerine ayağını basamaz. Çünkü ekmek,
    halkın da anlayışına göre kutsaldır, hem de Kur’an’dan daha kutsal!
    Ekmek, günümüzde rızkı, bereketi, maddî doyumu, materyalizmi
    simgelemektedir; eskiden sığırı kutsal sayanların da gerekçeleri bunlar
    idi. Ekmek parası kazanacağım diyerek her yolu mubah gören
    ekmeği/geçimi kutsallaştıran insanın durumu, ineği kutsal gören insandan
    pek farklı değildir.
    “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Hâlâ
    akıllanmazmısınız?” 465
    Sanatın Putlaştırılması
    Hedefini yitirmiş, boşvermiş insanların toplumudur câhiliyye.
    Yaratılış sebebini bilmeyen insan, niçin yaşadığını da bilmeyecektir.
    Ot gibi yaşayacak, amaçsız, idealsiz bir hiç olarak yaşadıktan sonra,
    anlayışına göre yine bir hiç olacak, toprağa karışacaktır. Bazıları
    465 21/Enbiyâ, 67
    204
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    daha idealisttir. Kendilerine göre bir ülküleri vardır. Bu ülkünün başında
    kendisi, egosu olduğundan savunur idealini. Kendi menfaati,
    kendi vatanı, kendi ırkı, kendi tarihi, kendi coğrafyası, kendi rejimi,
    kendi prensipleri, kendi takımı, kendi şarkıcısı, kendi sanatı... Bunların
    ne kadarı tümüyle kendine âittir; orası ayrı bir konu. Ama o
    aslında ben merkeziyetçilikle kendini putlaştırmaktadır.466 Rabbini
    de kendini de tanımamıştır. Bazıları ise ezilmiş, sömürülmüş, kandırılmıştır.
    Kendinde ilâhlık göremeyecek darbeler yemiştir. O da piyasadaki
    ilâhların bir veya birkaçına kul olacaktır. Câhilî insan için
    kaçınılmaz bir durumdur bu. İnsan, Allah’a hakiki anlamda iman
    etmiyorsa, ya kendini güçlü görüp ilâhlık taslayacak, ya da kendi
    üzerinde ilâhlık taslayanları kabul edip onların kulluğuna girecektir.
    Câhilî toplumlarda sanatkâr ilâh taslağıdır; Sanat da.
    Sanatın Putlaştırılması: Sanatın genel olarak putlaştırılması gibi,
    sanat dallarının çoğu, hem de birkaç yönden put görevi üstlenmiştir.
    Heykellerin çoğunun ve bazı resim, hatta fotoğrafların put olduğunu
    bilmeyen yoktur. Tâğutların resim ve heykelleri böyle olduğu
    gibi, sâlih insanların heykel veya resmi bile olsa, saygı duyulur, tâzim
    edilirse put olmaktan kurtulamaz. Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in heykel
    ve resimlerinin bu konumda olduğunu hepimiz biliyoruz.
    Canlı resmi, özellikle insan figürlü resimler, tarihî süreç içinde
    Müslümanlarca yasak kabul edilmiştir. Özellikle heykel için bu
    yasaklık daha net ve daha tartışmasızdır. Tevhid inancının temel
    esaslarını korumak, bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle
    yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye
    döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte.
    Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın
    heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya
    kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar
    sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasak sayılması için
    diğer hikmetler.
    466 Bak. 25/Furkan, 43
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    205
    Ünite 8
    Günümüzde müzikholler, gazinolar âyin yerleri haline gelmiş,
    boşvervemiş gençlik sanatçı denen tuhaf yaratıkların, onlara göre
    müzik ilâhlarının önünde huşû ile eğilerek onların kulu olmuş durumunu
    ancak tapınma ile izah edebiliriz. Sanat tanrısının bir el hareketiyle
    alkış veya dans şeklinde cemaat halinde yapılan tapınmaları,
    ibâdet coşkusuyla kendinden geçen, ayılıp bayılmaları, yani sanat dininin
    durumunu putlaştırma örneği olarak görmemek mümkün değildir.
    Renkli basında veya TV.lerin eğlence programlarında meşhur
    sanatçılardan bahsedilirken, onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar
    bulunamaz. Onlar göklere çıkartılır. “Yıldız”dır, “star”dır onlar;
    “sanat güneşi”dir. (Bu sıfatlar da gök cisimlerine tapan topluluklardan
    miras kalan isimlendirmelerdir.) Bunlar da yetmez. Açıkça gençliğin
    seks ilâhesi, müzik tanrısı gibi tanrılık unvanları resmen verilir. Öyle
    ya, Türkiye gibi müslümanların, nüfusun % 99’unu teşkil ettiği iddiâ
    edilen bir yerde, meselâ Sultan Ahmet Câmiinde yatsı namazında
    yüz kişiyi bulamazken, otuz-kırk bin kişi bir stadyumu, dilinden de
    anlamadığı bir batılı zibidi veya fâhişeyi dinleyip seyretmek için gecenin
    geç saatinde doldurabiliyorsa, nüfusun müslümanlara oranı
    da, ibâdet konusu da düşünülmeye değer değil midir? “Müslümanım”
    diyenlerin yarısından çoğu namazsız-niyazsız yaşayabiliyorken;
    müziksiz, kasetsiz, T.V.siz yapamıyorsa, “en büyük filân, başka
    büyük yok!” diye sanatçının büyüklüğünün ilanı, ezan seslerindeki
    “Allahu Ekber” ifâdesini çoktan bastırıyorsa, kitlelerin dini ve bu dinde
    sanatın rolü tekrar sorgulanmalı değil midir?
    Sanatın putlaştırılması durumunda İslâm’ın ve müslümanların
    tavrı çok kesindir: Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği
    ve sadece sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle
    bakan, eleştirmeyen Kur’an’ın,467 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi
    üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle
    mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı timsâl (heykel) kelimesini
    Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına ve kavmine:
    ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’
    demişti.”468 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put haline
    dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzünden
    467 Bak. 34/Sebe', 13
    468 21/Enbiyâ, 52
    206
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din aynı din,
    heykel aynı put; ama müslümanlar...)
    Hz. Ömer (r.a.) devrinde fethedilen İran’da dünyaca şöhreti olan,
    paha biçilmez kıymette, dillere destan sanat şaheseri bir halı vardır.
    Hz. Ömer’e götürülen ganimetlerin arasında o halı da mevcuttur.
    Herkes Hz. Ömer’in o halıyı kime vereceğini, nerede kullanacağını
    büyük bir merakla beklemektedir. O, gözlerde çok büyütülen, çok
    fazla sevilen böyle bir halının putlaştırıldığını, dolayısıyla sanat eseri
    ve güzel olma vasfını kaybettiğini iyi bildiğinden bu eşsiz halıyı
    et doğrar gibi bir-iki santimetrekarelik küçük parçalara böler. Onu
    ele geçiren ashâba taksim eder, dağıtır. Bu büyük bir sanat eserine
    hakarettir, alay etmedir, doğru. Bir doğru daha var ki, din putlaştırmaya
    giden yolları böyle keskin kılıçla kesmeyi emreder. Yine aynı
    zâtın, altında birçok meşhur ashâbın bey’at ettiği Kur’an’da anlatılan469
    ağacın, sonradan saygı duyulup onun arkasında namaz kılınmaya
    başlandığını, ziyâret edildiğini, kutsandığını görünce hemen ağacı
    kökünden söktürüp yaktığını ve buna hiçbir sahâbînin itiraz etmediğini
    hatırlayalım.
    Bugünkü bazı mezarlar (yatırlar) ve türbelerin halk için, resmî
    türbenin de askerler ve devlet erkânı için tapınak halini görseydi
    o Fâruk, kılıcını sadece bu mimarî yapıları yıkmaya değil, “müslümanım”
    dediği halde buralardan kurtuluş bekleyen, adaklar adayıp
    duâlar eden, türbeleri mescid (tapınak) yapan, ölü ve mezar kullarının
    kellelerini devirmeye de kullanırdı. İlâhlaştırılan, tapınılan sanatçılara
    karşı, putlaştırılan sanat dallarına karşı müslüman; fârûkî
    tavrını, tevhîdî bilincini göstermek zorundadır.
    Günümüzde sanat denilince akan sular durur. Bazı açıkgözler
    çirkefliğe sanat damgasını vurunca, artık ayıp, günah, yasak hiçbir
    uyarının önemi ve yaptırım gücü yoktur. Sanat denilince her şey
    mubahtır. Sanat dininde haram diye bir hükme rastlanmaz. Çağdaş
    insan, sanatın kutsallığına inanmalıdır; sanatçıların da ulûhiyetine.
    Eskiden olduğu gibi, “dinin sanatçısı” yoktur artık; “sanatçının dini”
    vardır; özel bir din, sanat dini.
    469 48/Fetih, 18
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    207
    Ünite 8
    Bir de elfâz-ı küfür meselesi var. Sinema filmleri ve tiyatro sahnelerinde
    müslümanların gözü önünde pervâsızca en galiz küfürler,
    dinle alay etmeler ve söyleneni, tepkisizce dinleyeni küfre sokan sözler.
    Hele müzik parçalarının önemli bir kısmında feleğe, kadere çatılan,
    Allah’a şirk koşulan sözler...
    Yer yer “Allah” lafzı, sarhoş ağız ve kulaklara meze. Allah adını haram
    eğlencelere katmak, haram söz ve işlerin arasında, içinde Allah
    adı geçen, meselâ “Allah Allah” şarkısı söylemek... Allah’la alayın bu
    derecesini Ebû Cehil’lerde bile göremezsiniz. Peki, bunları zevk alarak
    dinleyen, içinde küfür lafızlarının geçtiği arabesk veya diğer müzik
    parçalarını, bir müslümanın Kur’an’dan aldığı hazza benzer bir
    coşkuyla dinleyip seyredenler kimler? Bunların durumu, hükmü? Ya
    bu cinâyetlere katılmamakla övünen, imanları elinden alınan zavallı
    kalabalıklara kurtarıcı mesaj veremeyen müslümanlar!
    Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp
    Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
    Hz. İbrâhim’in tevhid mesajını ilettiği toplumun yıldıza, aya ve
    güneşe tapanlar olduklarını, Hz. İbrâhim’in bunların ilâh olamayacağına
    dair aklî deliller sunmasından anlıyoruz. Irak’ta yaşayan Kildanîlerin
    bu inancı ve bâtıl tanrıların durumları anlatılır ki, düşünülsün;
    bu tür şirkten vazgeçilsin.470
    Fahreddin Râzi, heykellerden yapılmış putlara tapmanın, temelde
    yıldızlara tapmanın sembolü olduğunu ifade ederken, yıldızlara
    tapmanın özelliklerini de açıklar: Âlimlerin pek çoğu şunu söylemişlerdir:
    Bazı müşrik insanlar, bu âlemin durumlarının değişmesinin
    yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğuna inanmışlardır.
    Bu inançta olanlar, yıldızların durumunu gözetleyerek bu dünyada
    meydana gelen mutluluk ve mutsuzlukların, yıldızlardaki talihlerine
    bağlı olduklarına inanmışlardır. Onlardan bir kısmı, yıldızların
    varlıklarının zatları gereği olduğuna, bu âlemleri de onların yarattığına
    inanmışlardır. Yine onlardan bir kısmı, bu yıldızların en büyük
    470 Bak. 6/En'âm, 76-79. âyetler
    208
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilâhın mahlûkları olduğuna, bu yıldızların da âlemin yaratıcısı olduğuna
    inanmışlardır. Birinciler, bu yıldızların gerçekte ilâh olduklarına,
    ikinciler de onların, Allah ile insanlar arasında vâsıta olduklarına
    inanmışlar, böylece onlara ibâdet ve inkıyatla meşgul olmuşlardır.
    Sonra ise, yıldızların çoğu zaman gözlerden gizli olduklarını görünce,
    onlar nâmına bazı putlar edinmişler ve bu putlara ibâdetleriyle
    de bu gök cisimlerini kast ederek ve yıldızların görünmeyen gölgelerine
    yaklaşarak putlara tapınmaya yönelmişlerdir. Derken zaman
    uzayınca, yıldızların isimlerini aradan çıkarıp sadece bu heykellere
    tapınmaya başlamışlardır. İşte bunlar, gerçekte yıldızlara tapan kimselerdir.
    471
    Kur’ân-ı Kerim, güneş ve ayın Allah tarafından hizmete âmâde
    kılınmasını, O’nun büyük nimetlerinden olarak zikreder.472 Onların
    sayma ve ölçü vesileleri olmak,473 aydınlatmak474 gibi faydaları vardır.
    Bütün özellikleriyle, Allah’ın âyetlerindendirler.475 Bunlar, belirli bir
    zamana kadar görevlerini yapacak, süreleri dolunca dürülüp toplanacaklardır.
    476 Allah, güneşe ve onun kuşluk zamanındaki parlaklığa
    kasem etmekle477 ona bir değer verdiğini gösterir. Öyleyse insan onlara
    değil; onları yaratan ve teshir eden Allah’a şükür ve ta’zim etmelidir.
    Kur’an, Sebe’ halkının güneşe tapmalarını vesile ederek, bu ibâdetin
    sapıklık olduğunu söyler.478 Bir âyette de, bütün insanlara, mutlak
    olarak şunu ilân eder: “Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah’ın varlığının
    âyetlerinden/belgelerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer
    Allah’a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin.”479 Burada
    şöyle bir işaret bulunabilir: Bu varlıklara tapanların en azından
    büyük bir kısmı, Allah’a inanıyor ve ibâdet ediyorlardı, dolayısıyla
    bu gök cisimleri, bağımsız tanrılar değillerdi. Fakat onlara tapan-
    471 Fahreddin Râzi, Mefatihu'l Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 2, s. 134
    472 16/Nahl, 2; Zümer, 5
    473 6/En'âm, 96
    474 10/Yûnus, 5; 71/Nuh, 16
    475 41/Fussılet, 37
    476 81/Tekvir, 1
    477 91/Şems, 1
    478 27/Neml, 24-25
    479 41/Fussılet, 37
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    209
    Ünite 8
    lar, onları ibâdetlerinde şerik/ortak koşuyorlardı. Allah, bu yaratıklara
    tapınmayı bırakıp, ibâdetin onları yaratan’a tahsis edilmesini
    emrediyor. İslâmiyet, tapınma secdesi olmasa bile, öbür mahlûklar
    gibi bunlara da ta’zimi yasaklamıştır.480
    d- Gök’e Tanrılık İsnâdı, Eski Türklerin Gök Tanrısı: Şamanlık
    inancına bağlı Türklerin Gök Tanrısı anlayışında gök, cisimleştirilmiş,
    somut tanrısal bir varlık olarak kabul edilmiştir.481
    “Gök Tanrı” anlamında eski Türkler, “Tengri” “Tangrı” diye isimlendirdikleri
    bir iyilik tanrısına inanıyorlar, bunun gök olduğunu
    kabul ediyorlardı. Orta Asya Türklerine göre bu Gök Tanrı; yeryüzünün,
    insanların ve görünür görünmez her varlığın yaratıcısıdır.
    İnsanların yaşantıları arasında dengeyi o sağlar, O, bütün kâinatın
    efendisidir.482 (Türkçe “Tanrı” kelimesi, aslında bu şirk unsuru olan
    Gök Tanrı anlamında olduğundan Allah için kullanılmamasını tavsiye
    ederiz.)
    Gök Tanrı kültünün hemen bütün Orta Asya Türk toplumlarında
    çok köklü bir inanç olması sebebiyle etkisi, İslâm sonrası dönemde
    dahi kendini göstermiştir. Bu kültün İslâmî döneme mahsus bazı
    metinlerde de ortaya çıktığı müşahede olunmaktadır.483
    Günümüzde Gök ve Gök Cisimlerinin Putlaştırılması: “Gök Tanrı”
    inancının çok eski dönemlerde kaldığı, artık güneşe, aya, yıldızlara
    kimsenin tapmadığı gibi anlayışlar, kesinlikle doğru bir yargı değildir.
    Şirk cephesinde yeni bir şey yok. Kur’ân-ı Kerim de bu yüzden
    “güneşe ve aya secde etmeyin.”484 demekte; günümüzdeki insana da bu
    mesajı iletmektedir. Türklerin Gök Tanrı’larının çoktan ölüp tarihin
    çöplüğüne gömüldüğü anlayışıyla ilgili bir yargıya varıp varmamak
    için gelin, bu konuda aynamızı topluma tutalım:
    Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan yani modern
    müneccimlerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan
    480 Suat Yıldırım, a.g.e., s. 367
    481 Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, s. 214
    482 Bektaşi Menakıbnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, s. 30
    483 A.g.e.s., 32
    484 41/Fussılet, 37
    210
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin tümünde her gün burç ve
    fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda “yıldızınız diyor ki”, “burcunuz”,
    “elektronik burç falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi köşelere
    ne demeli? (Bu hurafeler, irtica kavramına girmediğinden kimsenin
    bir şey dediği yok. Peki müslümanların da mı diyeceği yok?!)
    Günümüz ve Modern Müneccimlik: Müneccimlik, sanıldığı
    gibi tarihe karışmış değil; sadece modernleşmiştir o kadar. (Müneccim:
    Yıldızların hareketlerinden ahkâm çıkaran kimseye verilen addı.
    Şimdi bu işle uğraşanlara astrolog veya medyum deniliyor. Astrolog:
    Yıldız falına bakan kimse demektir. Horoskop denilen yıldızların,
    burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları
    kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında
    hüküm çıkartırlar. İlm-i nücum denilen bu bilime(!) şimdi astroloji
    denilmektedir.) Eski Yıldızname’lerin yerini günlük burçlar, astrolojik
    hurafeler almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum
    olmuştur artık. (Yıldızname: Yıldızların hareketleri ile insanların
    kaderi arasında var olduğu iddia edilen ilişkileri konu edinen kitap,
    astroloji kitabı, horoskop vb. haritalar, fallar)
    Günümüz ve Yıldız: Açıkça kâfir olanların yanında, nice “Müslümanım”
    diyen insan, hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde
    etkili olduklarına inanmaktadır. İki kişi, birbirleriyle iyi anlaşıp geçinemiyorsa
    suç onların değildir; sebep yıldızlardır: Yıldızları barışmıyordur
    da onun için. Birisi, ün mü kazanmıştır, talihi açılıp meşhur
    mu olmuştur; öyleyse onun yıldızı parlamıştır. Herkesçe sevildiği
    için onun yıldızı dişidir de o yüzdendir bu sempatiklik. Yok, itibardan
    düşer, ününü yitirerek eski şöhreti kalmazsa, sebep; onun yıldızı
    sönmüştür. Artık o yıldızı düşük biridir. Biri ölünce, onun yaşayında
    etkili olan yıldızı, onu terkederek başka diyara göçtüğü için o ölmüştür.
    O zaman bir yıldız kaydı denilir. Müneccimin, kâhinin; geleceği
    (her şeyi değilse bile, çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle
    ilgili değerlendirmelerde bulunanlara sen müneccim misin, nereden
    biliyorsun, diyesorulur; ‘adam sanki kâhin’ denilir.
    Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder; onların
    Rasulleri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve cincilerdir.
    Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar, bu mesajları
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    211
    Ünite 8
    “yıldızınız diyor ki...” , “burcunuzun durumuna göre başınıza şu, şu
    gelecek” diye insanlara para karşılığı tebliğ edilir ki, bu mesaja göre
    bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
    Haberden, fikirden daha çok magazine yer veren, yani hangi sanatçı(!)
    nın karnı ağrıdığından, hangisinin ayakkabısın ne renk olduğundan
    bahsedip dört bir yanından resimleyen gazeteler, bir bahane
    bulup/uydurup çektikleri resim için yazacakları yazılarda bu iffetsizleri
    topluma örnek olarak lanse etmeye çalışırlar. Tabii televizyonların
    nice programında da göstere göstere ve haramları cilalayarak
    bu meşhur edilen sanatçılar konu edilirken onlar yere sığdırılamaz,
    göklere çıkarılır. Onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulunamaz.
    “Yıldız”dır onlar, “star”dır, “sanat güneşi”dir. Bu sıfatlar, gök cisimlerine
    tapan topluluklardan miras kalan isimlendirmelerdir.
    Günümüz ve Felek: “Felek”: Gök, gökyüzü, semâ, her gezegene
    mahsus gök tabakası, yörünge gibi anlamlara gelir. Çoğulu “eflâk”tır.
    Felekiyat: Gök bilgisi, astronomi ilmi demektir. Felekî: Felekle alakalı,
    yani astronomi ile ilgili anlamına gelir. Felekiyun: Astronomi/
    gök bilimi ile uğraşanlar demektir. Kur’an’da felek kelimesi, iki yerde
    geçer. Bu iki âyette felek; küre, yörünge anlamında kullanılır. “Ne güneşin
    aya erişmesi kendine yaraşır, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir.
    Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedir.”485 “O, geceyi, gündüzü,
    güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir felekte/yörüngede yüzmektedir.”486
    Şimdiki bilim açısından geçersiz olan ve bizim açımızdan da bâtıl
    görüşe, Batlamyus teorisine göre, bütün felekleri saran en büyük ve
    en yüksek feleğe, Atlas feleği denir. Atlas feleği dönerken diğer sekiz
    feleği de kendi istikametinde dönmeye zorlar. Bu dönüş büyük
    bir özellik taşır. İnsanların talihleri, refah ve mutlulukları üzerinde
    değişken ve aksi durumlar ortaya koyar. İşte felekler üzerine şikâyetin
    arka planında bu anlayış vardır. Eski zamanlardaki bâtıl inanışa
    göre, güneş feleğin ve göğün sultanıdır. Diğer gezegenler de onun
    çevresinde birer vazife ve hizmet görürler. Buna göre ay vezir, Utarid
    kâtip, Merih başkumandan, Müşteri kadı, Zühal bekçi, Zühre de çalgıcıdır.
    İlk yedi felekteki gezegen yıldızların insanlar üzerinde hayırlı
    485 36/Yâsin, 40
    486 21/Enbiyâ, 33
    212
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve hayırsız tesirleri olur. Bu tesirler, o yıldızın etkisinde doğan kişiler
    üzerinde değişik haller ortaya koyar. Meselâ Merih ile Zuhal uğursuz,
    Güneş ile Müşteri uğurlu yıldızlardır. Diğerleri ise bazen uğurlu,
    bazen uğursuz olurlar. Bu bâtıl inanca göre bu yıldızların yeryüzüne
    hâkim oldukları aylar, günler ve saatler vardır. Uğurlu saatler ve
    uğursuz saatler, böylece insanlar ve onların üzerinde etkili olurlar.
    İnsanlar da bu saatlerde başlarına gelenler için şikâyet eder veya
    memnuniyet bildirirler.487
    Yıldızların insanın kaderine hakim oldukları inancı, feleğin kader
    mânâsını kazanmasına yol açmıştır. Araplar, bu anlamda feleğe dehr,
    İranlılar çarh derler. Bu felek teorisinin, gök cisimleri ve gök hadiselerinin
    insanın kaderine hakim olduğu anlayışı ile birlikte eski bâtıl
    dinlerde de büyük bir yer ayrıldığını görüyoruz. İslâm kaynaklarının
    haber verdiği Sabiîler (Yıldıza tapanlar) bunlardır. Bu bâtıl inanışlara
    göre yıldızların kimi uğurlu, kimi uğursuzdur. Yıldızların her biri
    belli günlere ve saatlere hakimdir. İlm-i nücum veya yıldız falı ile
    uğraşanlar, insanın doğduğu gündeki yıldızların veya burçların durumuna
    bakarak insanın sağlığını, ahlâkını, başarı derecesini, kısaca
    kader ve talihini keşfetmeye çalışırlar.
    Edebiyatta felek, daha çok şikâyet yerine kullanılır. Edebiyatın feleğe
    karşı tutumu olumsuzdur. Çünkü felek, kıyıcı, zâlim ve hilekârdır.
    Sözüne güven olmaz. Kimse onun elinden aman bulmamıştır.
    Aşığı sevgilisinden ayıran, insanı mihnete gark eden, tam amacına
    ulaşacağı sırada talihini ters çeviren felektir.
    İlkel bâtıl dinlerden, bâtıl inanışlardan, mitolojiden ve efsanelerden
    kaynaklanarak halk muhayyilesinde oluşan felek-kader münâsebeti,
    feleğin halk arasında kambur felek, kahpe felek gibi tâbirlerle
    anılmasına, feleğin çemberinden geçmiş gibi deyimlerin oluşmasına
    sebep olmuştur. Rüzgâr gülü’ne eskiden çark-ı felek denirdi.488 Şimdi
    bu ad, daha çok kumar oynamak için döndürülen yuvarlak masaya
    denmektedir.
    487 İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Y. s. 165
    488 Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y., c. 3, s. 179 vd
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    213
    Ünite 8
    Duymuşsunuzdur, nice insan, şartlar uygun gidersa, bir terslik
    çıkmazsa anlamında felek yâr olursa der. Güzel, keyifli (daha çok da
    haram eğlencelerle) bir gece veya gün geçirirse felekten kâm aldığını
    söyler; veya anlayışına göre felekten bir gece (gün) çalmıştır. Haksızlığa,
    zulme, felâkete uğradıysa, feleğin sillesini yemiştir. Talihsizlikten
    yakınıyorsa, bunu feleğe küsmekle ifadelendirir. Kendi tecrübeleri ile
    hayatın iyi ve kötü yönlerini bilen ve her işin altından kalkanlara feleğin
    çemberinden geçmiş denir. Bahtsız kimselere felek düşkünü dendiği
    olur. Dönek, sözünde durmayan anlamında felek meşrep denilir.
    Şaşkınlıktan veya korkudan ne yapacağını bilemez hale gelen insan
    da feleğini şaşıran kimsedir. Ters döndüğü için, bu kadar kutsal gücü
    olduğu halde kahpe felektir; gök kubbesinin yuvarlaklığından dolayı
    da kambur felektir. İstediğine istediğini yapar bu felek: Ah bu kambur
    felek; kimine karpuz yedirir, kimine kelek! Kimine ceket giydirir, kimine
    yelek!
    Arzın/Ülke Topraklarının
    Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
    İnsan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır.
    İslâm’ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için
    çalıştığı gibi, dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu
    vardır. Bir insan, doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından,
    tercihinde olmayan bir konudan dolayı ne ayıplanır, ne de
    şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil de; çok farklı hatta sevmediğimiz
    bir yerde dünyaya getirebilirdi; Diğer insanların oralarda
    dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi, yoksa şimdi
    yaşadığımız yerin mi kutsal olması gerekecekti? Müslüman için
    tüm arz Allah’ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti,
    orada inanılıp uygulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde
    yaşayan insanların inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir.
    Bu arada nice insanın hadis diye ileri sürdüğü “Hubbu’l vatan mine’l
    îman (Vatan sevgisi imandandır) ifadesinin hadis olmadığını,
    mevzû/uydurma olduğunu söyleyelim.489 İnsanın ırkına, doğduğu
    489 Bak. Uydurma Hadisler, Harun Ünal, Basiret Y., I/39-44; Aliyyü’l Kari, Uydurma
    Olduğunda İttifak Edilen Hadisler, İnkılâb Y., s. 126; Sehâvî, Makasıd, s. 183; Suyûtî,
    214
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah için değil
    de; o toprak parçası için ölümü göze alabilecek hale gelmesi, vatanın
    -üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi
    bu açıdan değerlendirilmelidir. Vatan kelimesi Kur’an’da geçmez.
    İslâmî açıdan yurt veya vatan “dâr” kelimesiyle ifade edilir. İslâm
    toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için “dârulİslâm”, müslümanların
    idare ve hâkimiyetleri altında olmayan yerler ise “dârulharp”
    kabul edilir. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede dinî inanç, dinini
    koruma ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse, gücü yetiyorsa
    cihad ederek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri
    alması veya gücü yetmiyorsa, bunları koruyup dinini yaşayabileceği
    yere hicret etmesi gerekir. Cihad ve Hicret’in Kur’an’da ve sünnette
    çok büyük önemi vardır.
    Ayrıca, içinde Kâbe’nin bulunmasından dolayı müslüman açısından
    dünyanın en kutsal yeri sayılmaya müsait olan bir vatanda,
    Hak dinin yaşanamadığı için oradan hicret eden Rasûlüllah ve ashâbının,
    aynı zamanda gerçek vatanları olan Mekke’deki yönetime
    karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmamalıdır. Şu âyet; vatan, cihad
    ve hicret kavramları açısından değerlendirilmelidir: Nefislerine yazık
    eden kimselere, canlarını alırken melekler: ‘Dünyada ne işte idiniz?’
    derler. Bunlar; ‘biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış çaresiz kimseler idik’
    diye cevap verirler. Melekler: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret
    etseydiniz ya!’ derler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü
    bir gidiş yeridir.”490 Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin
    mücâdelesinin Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların
    cennetle müjdelenen şehitler olabileceğini Rasûlullah’ın
    hadislerinden öğreniyoruz.
    Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme
    İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma
    Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olaylara,
    yıldızlara bakarak haber vermektir. Hz. Peygmaber’in bu konuyla
    ed-Düreru’l-Muntesıre, s. 108; Sâğânî, Mevduât, s. 53; Semhudî, Gammaz, s. 60; İbnü’d-
    Deybâ, Temyîz, s. 77, Aliyyu’l-Kari, Kübrâ, s. 189; Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, I/413.
    490 4/Nisâ, 97
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    215
    Ünite 8
    ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi
    geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’
    diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”491 Yine
    bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber
    vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.”492
    Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini gözlem
    ve araçlarla inceleyen astronomi ilmi hakkında değildir. Bu ilim, ilkeleri,
    kuralları ve araçları olan bir ilimdir. Kur’an zaten, baştan sona
    insanları gözleme, düşünmeye, araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye
    dâvet etmektedir. Ancak, ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak,
    insanı şirke götürür. Çünkü gaybı bilen sadece Allah’tır.
    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan
    çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht,
    uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için
    birtakım garip yollara başvurarak bunlardan anlam çıkarma ve kişilik
    okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda
    vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia
    edene de falcı, medyum denir.
    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye,
    yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç
    zar (veya ok) çekerler, yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların
    birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim
    nehyetti” veya “yapma” diye nehy kelimeleri yazılı olurdu; biri de
    boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir
    çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi.
    Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar,
    putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki,
    kurtuluşaeresiniz.”493
    491 Buhârî, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525)
    492 Ebû Dâvud
    493 5/Mâide, 90
    216
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Burçlar
    Yüce Allah, kerim kitabında gökte burçlar yarattığını söyler.494
    “Burçları olan semâya andolsun ki...”495 diye buyurur. Allah, gökte
    burçlar yarattığını söylerken, gökle ilgili “es-semâvât” şeklinde çoğul
    değil de; “es-semâ” şeklinde tekil olarak kullanır. Burada semâ, bildiğimiz
    en yakın semâ (dünya semâsı) demektir. Burç; yüksek köşk,
    bina ve kale anlamlarına gelir. Semâdaki burçlar ise; gökte durumları
    birbirlerine göre aynı kalan yıldız toplulukları demektir. Müfessirler,
    âyetlerde geçen semâdaki burçları tefsir ederlerken, bunları büyük
    yıldızlar, ya da semânın kapıları diye tercüme etmişlerdir. Gökte
    yıldızların araştırılıp üzerlerinde düşünülmesi için burç taksimlerini
    İdris (a.s.)’ın yaptığı söylenir. Yerin haritasında şehirler, kasabalar
    ve bunlardaki yüksek binalar, nasıl bir alâmet ve işaret ise, gökteki
    yıldızlar ve yıldız takımları da böyle birer işarettir. Güneş’in bir yıl
    içinde görünürde içinden geçtiği farz edilen gök kuşağı ve bunun
    yanlarında bulunan takım yıldızları (Zodyak takım yıldızları)na
    Burçlar kuşağı da denir. Burçlar kuşağı, 30 derece uzunluğunda 12
    bölgeye ayrılmıştır. Bu 12 burcun teşkil ettiği alana Burçlar bölgesi
    denilir. Güneş’in ilkbahardan itibaren bir yol boyunca, sırasıyla takip
    ettiği takım yıldızlarına eskiden beri hamel (koç), sevr (boğa), cevza
    (ikizler), şeretan (yengeç), esed (aslan), sünbüle (başak), mizan (terazi),
    akreb (akrep), kavs (yay), cedi (oğlak), delv (kova), hût (balık)
    isimleri verilmiştir.
    Burç ve Yıldız Falının Hükmü
    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin
    itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan
    bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca
    taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini
    diktikleri “sebaî” gezegenlerin durumlarına göre, yeryüzünde
    meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım
    hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar
    gelmişbulunmaktadır.496
    494 15/Hicr, 16; 25/Furkan, 61
    495 85/Bürûc, 1
    496 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. 7, s. 5208
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    217
    Ünite 8
    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber
    vermektir. Hâlbuki, Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin
    bilemeyeceğini, peygamberlerle melekler dahi kendilerine vahyedilmedikçe
    gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir.
    “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”497;
    “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”
    498; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.” 499 âyetleri
    buna yeterli delildir.
    Kendilerine “arrâf ”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları
    ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri
    Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir.
    “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul
    olmaz.”500; “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki
    Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.”501
    Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini
    okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern câhiliyyenin
    yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan birtakım gazete ve
    televizyon programcıları, her gün yıldız falı hurafesiyle insanların
    kaderi hakkında birtakım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir
    bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların
    ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir
    atma, saçma ve aldatmadan ibarettir.
    İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan
    bilerek onlardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür
    ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir.502
    Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için, uzman kişilerle
    istişare yaptıktan sonra istihâre yapması meşrûdur, sünnettir.
    Bunun, İslâm’da yasak edilen falcılık ve kehanetle hiçbir ilgisi yoktur.
    497 27/Neml, 65
    498 6/En'âm, 50
    499 7/A'râf, 188)
    500 Müslim, Selâm 125
    501 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed
    bin Hanbel, II/ 408
    502 Elmalılı, a.g.e., c. 7, s. 5207
    218
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”503 Ne dersiniz,
    put sadece câhiliyye Araplarına mı aitti? “Gök Tanrı” inancı, çok eski
    dönemlerde mi kalmıştır, bizim bulunduğumuz yerlerden çok uzakta
    mıdır bu bâtıl ve ilkel şirk? Yoksa, “ne yapalım, bu anlayış ve deyimler
    atalarımızdan bize mirastır, devam ediyor, etsin!” mi denilecek?
    “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman
    onlar, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler.
    Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”504 Artık
    güneşe, aya, yıldızlara, feleğe kimsenin tapmadığı görüşüne ve bu
    görüşün hepimize yüklediği sorumluğa ne dersiniz? Her tarafı küfür
    ve şirk yangını sarmışsa, tv. ile evlerimize kadar tutuşturulmaya çalışılıyorsa,
    hepimize düşen görevler nedir?! Haydi görev başına!
    Bilimin Putlaştırılması
    Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah’tır.505 Vahyi indiren Allah
    olduğu gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme
    yetenekli kılan da Allah’tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle
    övünmez.506
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar.
    Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür.
    507
    Putlara, Heykellere İbâdet
    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları
    ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim’in
    andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya
    503 12/Yûsuf, 106
    504 2/Bakara, 170
    505 6/En’âm, 59; 67/Mülk, 14; 8/Enfâl, 73; 4/Nisâ, 26; 7/A'râf, 52;
    506 Bak. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109
    507 Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, bak. Bu kitapta “İslâm’da Bilgi Kaynakları” ünitesi
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    219
    Ünite 8
    çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel
    olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
    sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş ve
    madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
    biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir.
    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
    nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için,
    putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda gizli olduğuna
    inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu
    bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir
    kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik İslâm’dan
    önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da
    putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci
    kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
    kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde
    delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a
    mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı
    Allah’tır.” 508
    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki)
    ben, sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız
    sizi öldürecek olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam
    emredildi.”509 Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ
    etmek ve yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette,
    508 37/Sâffât, 95-96
    509 10/Yûnus, 104
    220
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Yüzünü Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”510
    denildikten sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek
    olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman
    sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun.”511 buyrulmuştur.
    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
    etmekten men olundum.”512 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı
    verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek
    anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda
    onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim göstermek
    olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk513, hak yoldan sapmak
    ve hidâyete erenlerden olamamaktır.514 Allah’tan başkasına tapanlar
    câhil kimselerdir. “Ey câhiller! Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
    bana emrediyorsunuz?” 515
    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
    dokunmayan,516 rızık vermeyen,517 insan eli ile yapılan518 işitmeyen ve
    görmeyen,519 bir şey yaratamayan,520 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
    boş isimler,521 uydurma tanrılar,522 heykeller 523 ve putlar 524 olarak
    nitelendirilmişlerdir.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
    durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
    onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz
    de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...)
    510 10/Yûnus, 105
    511 10/Yûnus, 104
    512 6/En’âm, 56; 40/Mü'min, 66
    513 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
    514 6/En'âm, 56
    515 39/Zümer, 64
    516 10/Yûnus, 18
    517 16/Nahl, 73
    518 37/Sâffât, 95
    519 19/Meryem, 42
    520 46/Ahkaf, 4
    521 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
    522 37/Sâffât, 86
    523 21/Enbiyâ, 52
    524 14/İbrâhim, 35
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    221
    Ünite 8
    İbrâhim (a.s.), büyük bir put hariç diğer putları kırdı. Kavmi, putların
    kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu
    yapan zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi
    ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri
    yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey
    İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine
    İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere
    mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh
    olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”525; “Ey babacığım!
    İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere
    niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 526
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları527 heykellerin
    (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri
    ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
    medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma
    ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete
    sürüklemiş, dünya 528 ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar529
    Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka ibâdet
    ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gireceksiniz.”
    530 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize
    ibâdet edin!” 531 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 532
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet
    edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin
    taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
    düşman/karşı olacaklardır.” 533
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
    525 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    526 19/Meryem, 42
    527 14/İbrâhim, 35
    528 11/Hûd, 109
    529 21/Enbiyâ, 98
    530 21/Enbiyâ, 98
    531 39/Zümer, 15
    532 37/Sâffât, 22-34
    533 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    222
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı
    olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı
    göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak
    anlamlarını ifade etmektedir.
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu
    gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan,
    tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi,
    ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma
    şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca
    bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten
    maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça
    boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel
    boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük
    problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda
    olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini
    kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın
    dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir.
    Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak
    nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan
    taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi?
    İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 534
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
    Tanrı veya Peygamber Diyenler
    Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan İslâm
    âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar. Bazı
    devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!) âmentüyü
    şöyle yazarak ilân ettiler: “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini
    yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
    yüce kanunlarına, mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
    iman ederim.”
    534 Bu konuda Kur'an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/
    Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    223
    Ünite 8
    Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
    yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
    isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri şöyle yalakalık
    yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden, / Gazi
    bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz üstü geldim, gözlerim
    dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler Gazi’nin kulu. / Cemâlini
    vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır şimdiden o
    manzara.”
    Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
    anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
    esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
    inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin özel
    âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim: Türkün
    Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
    / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz: Ankara.
    Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek bin canla,
    inandım…”535 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni Âmentüsü de
    şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan
    var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına
    ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman ederim…”536 Bir
    başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı ve Âmentüsü: “Kemalizm,
    Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin prensipleri,
    Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm dininin esaslarını öz
    dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun, parti her şey vatan
    içindir.” 537
    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren putperestliğini
    şu şiiriyle topluma haykırdı: Çankaya; “Burada erdi Mûsâ / Burada
    uçtu İsa / Bülbül burada varsa / Hürriyet için öter. / Ne örümcek,
    ne yosun / Ne mûcize, ne füsun... / Kâbe Arab’ın olsun / Çankaya
    bize yeter.”
    535 Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11
    536 bkz. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5
    537 Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı 1, s.
    1-3 vd
    224
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı, bu türden putperest hezeyanlarla
    doludur. En az bu örnekler kadar putperestlik kokan, tarikat
    şeyhi ve parti başkanı Haydar Baş’ı, nice halkın kitaplarını okuyup
    cd’lerini izlediği kedicik besleyen Adnan’ı da günümüz putperestleri
    arasında seçkin yerleri olduğunu unutmamak gerekiyor. Son asırların
    en büyük tâğutundan bahsederken huşû içinde “Hazreti Atatürk”
    demekten utanmaz. Diğeri de Mısıroğlu’nun ç ile başlayıp ş ile biten
    ve orta harfi de ü olan üç harflik bir kelimesini hak ediyor. Harun
    Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor
    ki, takıyye yapmıyor, basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini
    dosta-düşmana haykırıyor. İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir
    Dindar Atatürk.”538 Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu,
    gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile
    ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan
    nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
    anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri olmalı.
    Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak”539 Zâten ne kadar
    aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız
    için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette
    kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”
    540 Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve
    millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da
    doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!”
    541 Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan
    hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı
    ki yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik”542 Atatürk’ün
    askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk”543 Atatürk’ü iyi
    anlayan, onun ne kadar samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii
    ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış
    yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa
    538 Kültür Y., İst. 2002
    539 Kültür Y., 2002
    540 Kültür Y., İst. 2001
    541 Araştırma Y., 2002
    542 Araştırma Y., 2002
    543 Kültür Y., İst. 2002
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    225
    Ünite 8
    dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi”544
    Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla da hızını
    alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç
    duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi.”545 Anlaşılıyor ki, bu tür kitapların
    devamı da gelecek.
    1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi dindar
    gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi bir-iki
    modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din Eğitimi
    546 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
    bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler kaybettirdiğini
    görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor. Psikoloji ile
    ilgili bazı güzel kitapları da bulunan Abdurrahman Kasapoğlu’nun
    Atatürk’ü Kur’an’a tam bağlı bir Müslüman gösterme gayretleri ise
    akademisyenlerin Kemalizm putunun nasıl kurbanı olduklarını
    gösterme açısından mânidardır. “Atatürk’ün Kur’an Kültürü” adıyla
    yazdığı eserde Kasapoğlu, cehennemle cenneti karıştırırcasına
    akılla, gerçekle bağdaşması mümkün olmayan sözler söyleyebiliyor:
    “Atatürk’ün hayatının her evresinde, sözlü ya da davranışsal olarak
    Kur’an kültürünün etkisine rastlarız. Onun Kur’an’la ve Kur’an kültürüyle
    ilişkili olduğunu gözlemledik. Atatürk’ün devrimci kişiliği
    Kur’an’ı anlama ve Kur’an kültürünü sağlıklı yaşama konusunda da
    kendini göstermiştir. Atatürk Kur’an’ın anlaşılması ve Kur’an kültürünün
    yaşanması konusunda Türk milletine rehberlik etmiş ve cesur
    adımlar atmıştır. Onun attığı adımlar, Türk milletinin dinî hayatına
    yeni bir canlılık getirmiştir. Kur’an kültürünün Atatürk’ün nasıl bir
    etkibıraktığı…”547
    Diyanet İşleri Başkanlığı da atasını hiç unutmaz. Arada sırada
    onun ne kadar dindar ve İslâm’a hizmet ettiğini anlatmaya yönelik
    kitaplar yayınlayarak putperestliğe çağdaş örneklik yapar. 2007 yılında
    hazırlanan “Doğumunun 125. Yılı anısına” ithafıyla “Din, Bilim,
    Uygarlık ve Atatürk” adlı 25 ayrı makaleden derlenen Diyanet’in
    dergilerinde yazılan yazıların bir araya getirilmesiyle oluşan kitabını
    544 Vural Y., İst. 2000
    545 2 cilt, Araştırma Y.
    546 DİB Y., Ank. 1982
    547 Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Y., Önsöz
    226
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    da putperestlik ve tâğutseverliğe örnek eserler arasında sayabiliriz.
    Atatürk’ün kurduğu bir teşkilatın Atatürk çizgisinde faaliyet yaptığının
    örnekleri olarak algılayabiliriz bu tür çalışmaları.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
    Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete
    lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide
    rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta
    ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah sevgisine eş bir
    sevginin endâd/şirk olduğunu bilir Müslüman.548 Bırakın herhangi
    bir tâğutu övmeyi, hatta bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile
    aşırı övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
    kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
    Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu
    ve rasûlüdür’ deyin.” 549
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin
    Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”550; “Mü’minler
    ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan
    korkun ki, merhamete erişesiniz.”551; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a,
    Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…”552; “O (Allah), gerek bundan
    önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını
    verdi…” 553 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 554
    Saygı Duruşu Denilen Putperestlik
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları
    simgeler karşısında Müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer
    şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta namazda
    doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak,
    548 2/Bakara, 165
    549 Buhârî, Enbiyâ 48
    550 21/Enbiyâ, 92
    551 49/Hucurât, 10
    552 3/Âl-i İmrân, 103
    553 22/Hacc, 78
    554 3/Âl-i İmrân, 19
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    227
    Ünite 8
    öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç
    alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir
    törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî bir
    kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan Müslümanlar da dinlerinin
    câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda
    bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin
    kutsal günlerinde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu
    tür tavırlar, aslında bir tapınmadır. Anıtkabirdeki böyle bir törende,
    Mahmut Kaçar adlı bir muvahhid müslüman; “Siz bu törenlerle
    mezarları putlaştırıyor, ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun
    size bir faydası yoktur. Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!”
    demişti. Zamanın cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân
    edilivermişti. Ayrıca, Bu tavrının bedelini dört yıl kadar hapis yatarak
    ödemişti.
    Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan dönünce
    veya Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden önce
    Kâbe’nin içindeki Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona bağlılıklarının
    ifâdesi olarak saygı gösterirlerdi. Böylece işlerinin düzgün
    gideceğine inanırlardı. Mekkeliler de, bu psikoloji ile Kâbe etrafında
    dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor ve fakat put heykellerine
    de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi bir Mekke’li, seyahate
    çıkınca veya seyahatten dönünce yahut önemli bir işe başlayınca,
    Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara
    saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden
    önce heykellere saygı duruyorlardı. Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar,
    önemli toplantılarından önce de bu heykellere karşı saygıya
    durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.
    Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen
    şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine
    ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a
    inanmak ve fakat O’nu inkâr edenlerin hükümlerini inanarak kabul
    etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a inandık” deyip putların
    önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar etrafında dönmek;
    o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak;
    güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun
    228
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan
    beklemek!
    Animizm (Ruhlara Tapma İnancı)
    Tabiatla ilgili olaylara ve tabiat cisimlerine tapma dini. Animist:
    Animizmi benimseyen, animizmi savunan. Animizm anlayışına
    göre, ata ruhları ve fetişlere tâzim etme geleneği puta tapıcılığın ve
    politeizmin temelini oluşturmuştur. Animizm, insanın çevresinde
    bütün şeylerin ruhlu olduğu inancıdır. E. B. Taylor 1871’de, İlkel Kültür
    adlı çalışmasında, animizmin insanlık terazisinde düşük kabileleri
    karakterize ettiğini ve buradan yüksek modern kültürlere kadar
    yükseldiğini söyler. Ona göre, ilkellerin çevrelerindeki hayvan, bitki,
    ağaç, taş, toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini ruhlu
    sayma inancını dile getirir.
    Animizm, gizemciliği ön plana alan bir şirk anlayışıdır; ataların
    ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inanış
    biçimidir
    ve kritik yapabilecek muhayyileye hitap eder. Bu nedenle filozoflar
    tarafından
    ileri sürülenin tam tersine, ilkel değil, bilakis gelişmiş
    ve
    çağdaş bir şirk türüdür. Çünkü animist insan doğrudan veya dolaylı
    olarak
    ruha tapar
    ve ruhun bir sır olduğunu bilir.
    Ruhun bu ayrıcalığına, vicdanında yer verebilecek kadar ince
    düşünebilen
    insan, karmaşık objelere
    ve madde
    ötesi âlemlere karşı
    ilgi duyan insan demektir. Böyle bir düşünce ise gelişmiş
    bir yargıyı
    kanıtlamaktadır.
    Dolayısıyla din denen olayın, insanlık tarihinde ilk
    defa ataların ruhlarına
    tapmak şeklinde ortaya çıktığını ve dolayısıyla
    animizmin, ilkel dinlerin
    ilk şekli olduğunu
    ileri sürenler hem
    burada, hem de dinin, sırf bir düşünce
    ürünü olduğu noktasında
    yanılmışlardır.
    “Animizm” terimi latince “anima”dan gelmektedir ki Batı dillerinde
    hayvan anlamını veren “animal” sözcüğü de bu kökten gelir.
    Temelde hayvan veya animal, canlı demektir. Dolayısıyla canlılığın
    kaynağı
    olan ruha tapınmaya bu ilgiyle “animizm” denilmiştir.
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    229
    Ünite 8
    Tevhid dininin
    yozlaşmasındaki
    faktörlerin başında animist
    yaklaşımlar
    gelir. Yani “vahiy” denen ve peygamberler aracılığıyla
    gelen İlâhî mesajlar doğrultusunda insanlar
    başta yalnız Allah’a ibâdet
    ederlerken
    çeşitli
    sebeplerin
    etkisi altında bazı şahsiyetleri yüceltmeye
    ve onlara bir zaman
    sonra mitolojik birtakım kimlikler mal
    etmeye çalışırlar.
    Bu yüceltilmiş
    insanlar ölünce ruhları şâd olsun
    diye ilk başlarda düzenlenen masum törenler zaman içinde farklı
    içerikler
    kazanarak onlara tapınma törenlerine
    dönüşür. Kur’ân-ı
    Kerîm’de bu konuda canlı örnekler vardır.555
    Henüz tazeliğini koruyan Kur’ân-ı Kerîm’in içinde en ufak bir değişiklik
    söz konusu olmamasına rağmen, İslâm Dünyasının mensupları
    arasında
    da animist eğilimler hızla yayıldığına göre eski dinlerin
    türlü türlü yorumlarla
    ne hale gelmiş olabileceklerini tahmin etmek
    hiç de güç değildir.
    Bugün İslâm’ımsı dünyanın her yerinde geçerli bir din modeli olarak
    benimsenmiş bulunan “İstimdatçı” mistik inanışlar bu gerçeği
    çok çarpıcı bir şekilde kanıtlamaktadır. İstimdat, uluların, erenlerin,
    yani velilerin ruhlarından
    medet ve bereket dilemektir. Animizmin
    mabetleri
    olan tekkelerin
    ve anıt mezarların içi, tevhidin merkezleri
    olan camilerin içinden çok daha coşkuludur,
    çok daha faaldir. Binlerce
    türbede yatan insanlardan hiçbirinin: “Ben öldükten
    sonra üzerime
    türbe yapınız.” dediği asla kanıtlanmadığı
    halde bu yapıların,
    İslâm’a rağmen gerçekleştirilmiş olması ve hergün yüzbinlerce
    insan
    tarafından
    ziyaret edilerek buralarda kurbanlar kesilmesi ve çeşitli
    dileklerde
    bulunulması,
    animist inancın nasıl yerleşip kemikleştiğini
    çok açık şekilde ortaya
    koymaktadır.
    Animist bir temele dayanan inanışlar, her milletin zaman içinde
    geleneklerinin,
    dünya görüşünün, tarihî gerçeklerinin ve genel
    kültürünün
    etkisi
    altında farklı biçimler alabilir.
    Örneğin, sözde İslâm’ı kabul etmiş milletlerden bazıları âlimlere,
    (ya da âlim kisvesinde gördükleri tarikat şeyhleri gibi adamlara),
    kahramanlara
    ve ozanlara kutsal kimlikler mal etmiş, onlara,
    555 71/Nûh, 23. Bu âyette geçen putlar ve bunların Nuh (a.s.) zamanında yaşamış sâlih
    insanlar olduğu, daha sonra tanrılaştırıldığı hakkında bak. İbn Kesir Tefsiri, ilgili âyetin
    açıklaması.
    230
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    öldükten sonra “evliyâ” ya da “ulu önder” gibi sıfatlar takarak bu şahısları
    olağanüstü yüceltmeye çalışmışlardır. Bu topluluklar, ancak
    Allah’a gösterilebilecek derecedeki saygıyı ölmüşlerine gösterdikleri
    için İslâm dininden çıkmışlardır.
    İster bilinçli, ister bilinçsizce olsun bu tür inanışlara sapmış bulunan
    insanlar, kendilerini müslüman sanıyor olsalar bile mü’min
    olduklarını asla kanıtlayamazlar. Dolayısıyla İslâm fıkhının belli
    yasalarına göre mü’minler, bu sınıfa giren müşriklere karşı dikkatli
    olmak durumundadırlar!
    Gerçekte animizm çok açık bir şirktir, geçmişlere saygı olarak
    açıklanması mümkün değildir.
    Animistlerin masum sanılan bazı yorumları ise özetle şöyledir:
    “Bugünlere gelmemizde atalarımızın büyük emeği vardır. Bu toprakları
    ‘Allah, Allah!’ diyerek yalın kılıçla onlar fethetti. Bu cennet vatanı
    bize emanet eden onlardır. Dolayısıyla biz onlara saygı ve sevgi
    borçluyuz.”
    Aslında bu sözlerin hepsi de güzel ve doğru şeylerdir. Aynı zamanda
    tevhid inancıyla hiç çelişmemektedir. Ancak işin içyüzü daha
    başka türlüdür.
    Onlara karşı gönüllerde yatan inançlarla bu masum
    sözler hiç de birbirine
    uymamakta, biri, diğerini kesin şekilde
    yalanlamaktadır.
    Gerçekte mü’min ataları sevmek ve saymak: Ancak onları rahmetle
    anmakla;
    Allah’ın merhametine her zaman muhtaç olduklarına,
    ölmüş ve Rabb’leriyle artık başbaşa kalmış bulunduklarına,
    bu insanların
    hepsinin de -herkesçe sanıldığı gibi - istisnasız kurtulmuş,
    cennetlik
    evliyalar olmayabileceklerine,
    herkes gibi onların da
    Allah’a hesap
    vereceklerine, belki çoğunun
    cennete bile giremeyeceğine,
    durumlarının
    tamamen meçhulümüz
    olduğuna, hatta onların
    soyundan gelip
    gelmediğimizi bile kesinlikle
    bilemediğimize,
    onun
    için sadece onları
    değil, bütün Müslümanların
    ölmüşlerini
    hayır ve
    dua ile anmamız
    (yani günahlarının afolması için Allah’a yalvarmamız)
    gerektiğine
    inanmakla olur. Onlara gerçek saygı ve sevgi işte
    ancak böyle olabilir.
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    231
    Ünite 8
    Aksine üzerlerine koca koca kubbeler, hem de insanlardan manevî
    baskıyla
    alınan paralarla, vergilerle kale gibi anıtlar dikerek,
    sandukalar yaparak şebekelerine
    çaput bağlayıp yüz sürerek, anılarına
    görkemli törenler düzenleyip
    Firavunlara yapıldığı gibi huzurlarında
    saygı duruşunda bulunularak,
    onlardan
    himmet ve bereket
    bekleyerek, bizleri muradımıza
    erdirmeyi
    isteyerek,
    sorunlarımızın
    çözümlenmesinde bize yardımcı
    ya da ilham
    kaynağı olmalarını dileyerek,
    onlara yazılı dilekçeler sunarak, hele savaşlarda ordularımızın
    ön saflarında düşmana karşı çarpıştıklarına inanarak (ki ordu böyle
    bir şeye hiç inanmaz) onlara saygı göstermek ise yüce Allah’a ağız dolusu
    sövüp saymaktan farksızdır!
    İşte gerçek animizm
    budur.556
    Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır
    Hz. İbrâhim’in yaşadığı döneme göz attığımızda, toplumun bütün
    siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının şirk esası üzerine
    kurulduğunu açıkça görmek mümkündür. İbrâhim (a.s.)’in doğduğu
    Ur şehrinde, tarihçilerin belirttiğine göre beş bin tane tanrı mevcuttu.
    Nüfusun ekseriyeti ticaret ve sanayi ile uğraşmaktaydı ve dolayısıyla
    bütünüyle maddeci bir zihniyete sahipti. Her maddeci toplum
    bireyleri gibi onların da başta gelen eğilimi, servet sahibi olmak ve
    lüks bir hayat yaşamaktı. Hal böyle olunca, İbrâhim (a.s.)’in getireceği
    tevhid inancı, sadece memleketin bir sınıfını veya putperest inancı
    değil; bütünüyle ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yapısını
    değiştirecekti. Bu amaçla, İbrâhim (a.s.)’in dâvetini kabul etmek,
    toplumu temelden değiştirmek ve yepyeni temellere oturtmak demekti.
    Bu da o toplum için ağır bir teklifti. Çünkü, bireysel ve toplumsal
    alanların tümünde anlayış, teori ve pratik olarak tümüyle
    şirke gömülmüş bir toplumu ıslaha çalışmak, onları İslâmî anlamda
    değiştirip dönüştürme gayreti, gerçekten ağır bir yüktür. Böylesine
    çile ve cefa ile karşı karşıya gelecek bir elçinin daha küçük yaşta iken
    Rabbi tarafından terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi gerekirdi. Çünkü
    elçiye yüklenen görev ve emânetler, kabiliyet ve enerji ister, güç ve
    potansiyel ister.
    556 Ferit Aydın, a.g.e., s. 133-135
    232
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İbrâhim (a.s.), tevhid emânetini yüklenince, ilk uğraşı, toplumun
    putperestliğini yok etmek ve onları İslâm’a çağırmak olmuştu. Bu dâvete,
    en yakınlarından başladı: “Babasına dedi ki: ‘Babacığım! Duymayan,
    görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?
    Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle
    ise bana uy ki, seni düz yola hidâyet edip çıkarayım. Babacığım! Şeytana
    kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu.
    Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını
    olmandan korkuyorum.’ (Babası:) ‘Ey İbrâhim! dedi; sen benim tanrılarımdan
    yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni
    kovar, taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!”557
    Bu mesaj, hem babasına, hem babasının şahsında topluma idi.
    İbrâhim (a.s.)’in yaptığı bunca dâvet, ne yazık ki şirke batmış kalplerin
    derinliğine ulaşmıyor, onlara fayda sağlamıyordu. Kendilerini yıllar
    boyu şirk bataklığı içinde görmüş putperestlerin kalpleri, gözleri ve
    kulakları bunca uyarıya rağmen görmüyor, duymuyordu. Artık ihtarlar,
    ikazlar, dâvet ve tebliğler fayda sağlamıyordu. Onlar o kadar
    azgınlaşmışlardı ki İbrâhim (a.s.)’in şaka yaptığını sanıyor ve onun
    dâvetini hafife alıyorlardı. “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip
    tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki:
    ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız
    da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği
    mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin
    Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik
    edenlerdenim.”558
    Onlar körü körüne, heykellere tapıyorlar, bu konuda atalarının
    izini takip etmekten başka bir gerekçe de ileri süremiyorlardı. Onlar
    fikren ve rûhen ölmüş, hurâfe ve geleneklerin, örf, âdet ve an’anelerin
    altında ezilip duruyorlardı. Onun için de İbrâhim (a.s.)’in dâveti
    karşısında “şaka mı ediyorsun?” diyorlardı. İşte şirk, bid’at ve hurâfelere
    boğulmuş toplumların hali bundan farklı olamaz. Onlar duyu ve
    duygulardan o kadar mahrumdurlar ki, kendi putları gibi putlaşmış,
    robotlaşmış ve kendi putlarından farkları kalmamıştı.559
    557 19/Meryem, 42-46
    558 21/Enbiyâ, 52-56
    559 Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Denge Y. s. 42-44
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    233
    Ünite 8
    Hz. İbrâhim, aklî ve mantıkî delillerle, putperestlikten ve yıldızlara
    tapmaktan vazgeçirmek için giriştiği tevhid mücâdelesi sonunda
    kavmini susturmuş ve cevap veremez bir hale getirmiştir. Ama ne var
    ki bütün bu deliller karşısında şirksiz bir inançla Allah’a yönelmesi
    gereken bu insanlar; günümüzde de olduğu gibi, kendilerini sorgulayacak
    yerde “ilâhlaştırdıkları atalarının” ve “kutsal kemiklerin” arkasına
    sığınma açmazına düşmüşler, suçu onlara atarak sorumluluktan
    kurtulmaya çalışmışlardır.
    Kur’an, hâlâ şirklerinde inat göstererek atalarını taklit bahanesine
    sarılmış olan bu insanların savunmalarını şöyle yansıtır: “İbrâhim,
    babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz
    ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler. İbrâhim: ‘Peki,
    dedi; yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut, size fayda ya da
    zarar verebiliyorlar mı?’ Şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, ama biz babalarımızı
    böyle yapar bulduk.”560; İbrâhim dedi ki: ‘İyi ama, ister sizin,
    ister önceki atalarınızın; neye taptığını (biraz olsun) düşündünüz mü?
    İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim
    dostumdur).”561; “İbrâhim’i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: ‘Allah’a
    kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu
    sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor,
    asılsız sözler yaratıyor/uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp
    da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında
    arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.”
    562
    Hz. İbrâhim’in bu çağrısı; hiçbir bilgiye ve düşünmeye dayanmadan
    katı bir tutuculukla atalarını taklit eden bu insanları, geçmişin
    esâret zincirlerinden, gelenek pençesinden kurtararak İslâm’ın ışığında
    yeniden uyandırmak, vicdanlarındaki hürriyet duygularını
    harekete geçirerek özgürce düşünmelerini temin etmek içindir. Ne
    var ki bu insanlar, gerçeklerden kaçarak, ruhlarından İslâm’ın hidâyetini
    uzaklaştırarak “kemiklere sığınıyor” ve Hz. İbrâhim’in çağrısını
    cevapsız bırakıyorlar. Ama Peygamber ve Kitap; kendilerine “Allah’ın
    indirdiklerine uyun” deyince, “hayır, biz atalarımızı üzerinde
    560 26/Şuarâ, 70-74
    561 26/Şuarâ, 75-77
    562 29/Ankebût, 16-17
    234
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bulduğumuz yola (dine, ilkelere, ideolojiye) uyarız” diyorlar. Kur’an,
    böyle diyenlere şöyle sesleniyor: “Peki, ya ataları bir şey düşünmeyen,
    doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?”563; “Ya şeytan onları alevli
    azâba çağırıyor idiyse?!”564
    Şüphesiz insanlar, atalarıyla, atalarının kemikleriyle uğraşmaya
    harcadıkları ümit ve enerjileri, kendilerini tanımaya ve oluşun çileli
    yolunda yürümeye harcadıklarında talih ufku aydınlanacak, vahyin
    hayat düzeni yeniden kurulacak; saâdet, asra taşınacaktır.565
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
    biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
    Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?”566; “Selâmun alâ İbrâhîm:
    ‘İbrâhim’e selâm olsun!”567
    Putları Kırmak
    Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi,
    ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir.
    Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir.568
    Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği
    yeterlidir. Bu niyet tashihi kişininn her şeye, herkese ve tüm
    olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah
    gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek
    aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk
    de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama
    yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de ümit
    kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem de tek
    etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman
    ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir.
    Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a
    563 2/Bakara, 170
    564 31/Lokman, 21
    565 Necmettin Şahinler, Tek Başına Bir Ümmet, Beyan Y. s. 93-9
    566 21/Enbiyâ, 67
    567 37/Sâffât, 109
    568 14/İbrâhim, 22
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    235
    Ünite 8
    bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet
    ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını, hidâyetini
    ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici
    olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap
    şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları
    bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz
    kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığınarak olabilecek en
    büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan ittika ederse
    (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba
    katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
    ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.”569
    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır.
    Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz.
    Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini
    denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan
    darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler
    yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmaktır.
    Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların yıkılması
    çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak için,
    niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı
    büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm
    olarak belki eski yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile,
    tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid
    insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım
    insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece
    Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece
    binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek
    için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır,
    yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?”570 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece
    kendisini Yaratan’a teslim olur.571
    569 65/Talâk, 2-3
    570 12/Yûsuf, 39
    571 H. Yahya, Şirk, s. 90, 92
    236
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi
    tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
    heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı
    bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık
    bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa
    sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı
    göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a
    yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun
    oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların
    büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza
    kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir
    kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim
    denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne
    getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey
    İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara
    sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına
    dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra
    tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
    pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
    da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak
    mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere!
    Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu
    da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik
    ve esenlik ol!’ dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz
    onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve
    Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye
    ulaştırdık.”572
    Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Sâffât
    sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un)
    milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına
    ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka
    birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi
    hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar,
    onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle
    beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim
    572 21/Enbiyâ, 51-71
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    237
    Ünite 8
    yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp
    gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş
    çelenkleri, yemekleri görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’
    dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp
    geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları
    kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?!
    Oysaki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için
    bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak
    kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.”573
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
    biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
    Siz aklınızı kullanmaz mısınız?”574
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
    secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet
    ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve
    tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
    Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim (a.s.)’ın izinden giden tüm put düşmanlarına
    selâm olsun!
    573 37/Sâffât, 83-98
    574 21/Enbiyâ, 67

    ıı. bölüm
    İman Esasları
    240
    - ünite 9 -
    Din
    • Dinin Tanımı
    • İslâm’a Göre Dinler
    • Diğer İnançlarda Din
    • Dinin Kaynağı
    • Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği
    • Dinlerin Tasnifi:
    • Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    • Din ve Bilim
    • Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini
    • Bu Din Benim Dinim Değil!
    Dinin Tanımı
    Din kelimesi “deyene” kökünden oluşmuş bir kelimedir. Sözlük
    anlamı olarak din; boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, âdet
    edinmek, boyun eğdirmek, hesaba çekmek, cezâ ve mükâfat vermek,
    egemenlik, mülk, hüküm, idare etmek anlamlarına gelir.
    Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla
    hayırlı olan şeylere sevkeden İlâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin
    vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah Teâlâ tarafından
    vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret saâdetine
    çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, iman ve ihsandan
    oluşan hayat şeklidir (Bu tanımların tümü vahye dayalı hak dinin,
    yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır).
    Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
    241
    Ünite 9 Din
    Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler
    dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez. “İyi bilin ki, hâlis
    (gerçek) din Allah’ındır.”575
    Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl
    dışı değildir. Din akıl sahibi olmayan çocukları, delileri sorumlu tutmaz.
    Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların
    özgür irâdelerine bağlıdır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile
    bâtıl açıkça ayrılmıştır.”576
    Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele
    iletme hususunda onların şahsi kanaatlerini değil; genel ve değişmez
    evrensel yaradılış kanunlarını esas alır. Bu esaslar: din, akıl, can, mal
    ve nesli koruma şeklinde formüle edilen esaslardır.
    Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve
    sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini bildirir.
    İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir.
    Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir yaşayış biçimi vardır.
    Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir din görüşü
    ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din olayının
    Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç
    gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzumesi olduğu
    şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar, resmî ideolojinin
    din tanımı da budur.
    Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren bir
    hâdisedir. Bu hâdisede insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar
    için dinî duygulardan faydalanmak, en açık ifâdesiyle dini istismar
    etmektir. Yine bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on
    575 39/Zümer, 3
    576 2/Bakara, 256
    242
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    dört asır önceki dinî hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan
    hükümlerle mümkün olacaktır.
    Rabbimiz, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya ve
    yorumlamaya kalkışan böylesi kimselere, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça
    şöyle buyurmaktadır: “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?
    Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.”577
    Bu âyet-i kerimede hem bu kimseler itham edilmekte ve hem de
    Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek mercinin yine Allah ve
    Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı yegâne
    din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği zaman, aldatılmakta
    olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine
    yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
    İslâm’a Göre Din Gerçeği
    Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm
    için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki
    veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini
    belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzumesidir. Yani, üstünlüğü
    kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din
    denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir
    dindir” görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî
    ıstılahta veya diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel
    ifâdeyle Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların
    münâsebetlerini tanzim eden nizamdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz bir
    düzeni ifâde edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen dört unsurdan
    meydana gelir:
    1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
    2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
    577 49/Hucurât, 16
    243
    Ünite 9 Din
    3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî
    nizam,
    4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin
    verdiği mükafaat veya karşı gelmek sûretiyle isyan etmeğe
    verdiği cezâ.
    Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen da tüm
    bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır.
    Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiğigörülür.
    578
    Kur’an, din konusunda iki tehlikeden bahseder. Bunlardan biri
    dinde azgınlık edip aşırı gitmek, dine ilâve etmektir. “De ki: Ey kitap
    ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin...”579
    Diğer tehlike ise, dinin koyucusu ve sahibi olan Allah’a din öğretmektir.
    “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?...”580
    Diğer İnançlarda Din
    Her toplumda din kelimesini ifâde etmek için farklı kelimeler
    kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet,
    korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu inançlara
    göre din şu alanları kapsar:
    Din; insanın kutsal şeylerle olan ilişkisidir.
    Din; rûhî varlıklara olan inançtır.
    Din; mutlak itaat duygusuna dayanır.
    Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
    578 Geniş bilgi ve ilgili âyetler için Bak. Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan
    Yayınları, s. 99 - 111
    579 5/Mâide, 77
    580 49/Hucurât, 16
    244
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Dinin Kaynağı
    Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak
    mümkündür:
    1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan düşünce.
    2) İnsanın her şeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın
    ürettiğine inanan görüş.
    Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe
    göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın
    içindedir. İnsan ilkel döneminde tabiat ve tabii hadiseler karşısında
    çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna inanmış
    ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış, böylece
    putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın ilk dinine
    animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların, bedensiz
    varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı doğurmuş, buradan
    yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare eden çeşitli tanrıların
    varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların birleştirilmesiyle
    tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tarafından uydurulup
    üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları şöyle maddeleştirilebilir:
    “Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan
    bağı içinde akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde
    gösterirlerdi.”
    “Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen
    saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde dinin
    temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul ettiği
    şeydir.”
    “Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı
    bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
    245
    Ünite 9 Din
    “Din: İnsanın kendi düşüncesini insan üstü bir plana aktarmasıyla
    ortaya çıkmıştır. Yani insanların rûhun ölmezliğine inanmaları, adâlete
    olan susamışlıkları, insanların bir adâletin tecellisine olan inançları
    din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.
    “Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi,
    ruhsuz dünyanın rûhudur. Din halkın afyonudur.”
    “Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve çok
    tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de insanla
    birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil, bizzat
    insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabii bilimlerin gelişmesiyle
    insan, tabiat üstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat olaylarına bilimsel
    açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini yitirecek,
    insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır.”
    Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, dini kabul etmeyen,
    ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş olan
    insanların ortak inancıdır.
    İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı
    dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları
    müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda
    ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek
    tanrılıdır.Yani tevhid dinidir.
    Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap inancı,
    peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde değişmemiş,
    sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz Âdem’den,
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar tüm peygamberlerin
    getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.
    Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar
    hak dinden uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara, ağaçlara,
    hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya başlamışlardır.
    Hak dinlerde meydana gelen bu sapmayı ortadan kaldırmak için Allah
    Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler göndermiş,
    bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar tekrar dâvet etmişlerdir.
    246
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru gelişme
    gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm i’tikadında
    insanlığın ilk dini tevhid dinidir.
    Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği
    Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile
    yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve her
    yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir. Bu
    ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delilidir. Dolayısıyla din
    duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim
    Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak dine,
    Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın
    yaratması değiştirilemez.”581
    Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, (İslâm) fıtrat(ı) üzerine
    dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahûdi ise, onu yahûdi;
    hristiyan ise, hristiyan yapar.”582 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
    Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın
    yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına
    şâhit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve onunla
    birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve rûhî yapısı itibarıyla dine muhtaçtır.
    Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye, giyime,
    korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Mânevî varlığının devamı için de
    dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını düşünen insanlar,
    hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli kimselerdir.
    Dinlerin Tasnifi
    Kur’an’a göre dinler üçe ayrılır:
    1- Hak Din (İslâm Dini),
    2- Muharref Dinler,
    3- Bâtıl Dinler.
    581 30/Rûm, 30
    582 Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    247
    Ünite 9 Din
    Hak Din
    Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara
    bildirilen, hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze
    kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya
    görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri, ibâdet
    anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi, kanunları
    ve cezâları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere Allah’ın gönderdiği
    din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere günün şartlarına
    göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akîde (inanç) ise, bütün peygamberlerde
    aynıdır.
    Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
    Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını
    gösteren peygamberler vardır.
    Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük kitap-)
    veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere inen
    henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.
    Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç vardır.
    Akla, ve kesinliği ispatlanmış ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey
    yoktur.
    Muharref Dinler
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın
    gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş
    şeklidir. Yahûdilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
    Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan
    sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek
    isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak
    için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan
    kaldırmak için de iki seçenek vardır:
    248
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir
    dini de ortadan kaldırmak.
    b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen,
    kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan
    reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen
    yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece
    hem câhil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de
    değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği
    yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merasim ve törenlere
    katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını
    söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır.
    Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi
    çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu
    dinlere muharref dinler denir.
    Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
    Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun
    ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü
    bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri,
    eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm,
    sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler
    ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
    Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin, birtakım
    maddecilerin işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını,
    değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç söz
    konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler, yaratılışlarının
    zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu dinlerde,
    ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen
    ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır. Ama
    hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur.
    Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip, onların
    hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur (Adlarına çoğunluk ve
    249
    Ünite 9 Din
    çoğulculuk rejimleri denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde
    de durum farklı değildir).
    İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına
    geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri (dinler)
    sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslâm’a düşmanlık olduğundan,
    Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan, anarşistler
    olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah ediciler olarak
    göstermişlerdir.583
    Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler
    (ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların
    hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını bile
    mutlu edemediği, özgürlük, hak ve adâlet veremediği gibi; insanların
    çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu, kölesi yapmıştır.
    Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma
    dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun olan
    dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak ortaya çıkan
    komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik dinidir)
    70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin çöplüğüne atılmışlardır.
    Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini yine kendi elleriyle
    yıkıp yeni yeni dinler edinmektedirler. Bir zamanlar elleriyle
    yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları atacak çöplük arayan
    insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini koymayı daha ne zamana
    kadar sürdürecektir?
    Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak
    ifâde ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları
    kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin
    dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre
    belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu
    cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
    İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik
    adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan
    toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu
    583 Bak. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
    250
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı veya
    dokunulmaz olan sınıflar yoktur. Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu
    hükümlerden herkes memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite
    veya siyasî iktidar adına insanları ezmek, insanları sömürmek
    isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü
    yürürlükte olan İlâhî hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları
    ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir.
    Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan
    İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip,
    İlâhî hükümleri rafa kaldırarak, insanların yaşam şeklini belirleyecek
    yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamaktır. İnsanların
    yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamak!
    Bu ne demektir? Bu, en açık ifâdesiyle, yeni bir din ortaya
    koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların yaşam şeklini, hayat nizamını
    belirleyen hükümler manzumesi olduğundan; İslâm’ın hükümlerini
    reddedip, bu İlâhî hükümlere zıd hükümler koymak; İslâm’ı
    beğenmeyip, İslâm’ı reddedip, yeni bir din oluşturmaktır.
    Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz.
    Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin
    nedeni de, insanların hak dinden sapmaları, hak dini tahrif
    etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler türetmeleridir.
    Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken, Allah
    (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı dinler göndermiş
    değildir!
    İşte insanların, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak
    ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya
    çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan İslâm gerçeğine göre bâtıl
    dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce değişik izm’ler, değişik
    ideolojiler denilse de, İslâm’a göre bunlar birer dindir; bâtıl dindir.
    Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense sadece
    âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alâkalı
    görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semâvî olan
    Yahûdiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri halde, değişik
    dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu dikkatlerden
    251
    Ünite 9 Din
    kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının temelini
    oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini almasa dahi,
    gerçekte birer dindirler. Dolayısıyla dini olmayan hiç kimse yoktur.
    Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat
    şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili
    boyut olduğu gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta
    ve hatta dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha
    önce gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî
    boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifâdeyle kişinin ayakları
    dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
    Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını
    dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat
    şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam
    biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin
    yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru
    veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere
    “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma şartı
    yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet
    etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu
    hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir: “De ki,
    ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz
    tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de
    benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim
    bana.”584
    Nitekim aynı örnek Kur’ân-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında da
    bulunmakta, Yusuf (a.s.)’ın yanında bulunduğu hükümdarın düzenine,
    yönetim hukukuna “din” denilmektedir: “İşte biz Yusuf için böyle
    bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek
    cezâya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”585
    Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi,
    Kur’ân-ı Kerim’e göre yegâne din İslâm değildir. “Allah katında
    din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”586 âyet-i kerimesini ileri sürerek “Al-
    584 109/Kâfirûn, 1-6
    585 12/Yûsuf, 76
    586 3/Âl-i İmran, 19
    252
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    lah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka bütün yönelişler,
    bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir” demek; bu âyeti,
    Kur’ân-ı Kerim’e zıt yorumlamak demektir. Bu âyet-i kerimeden anlamamız
    gereken gerçek; Allah katında geçerli ve makbul olan din,
    Allah katında hak olan din, sadece ve sadece İslâm’dır.
    Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan
    başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz.
    İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer
    din olduğu gibi, semâvî bir dinin insanlar tarafından parçalanan,
    tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim yukarıda
    verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbimizın kelâmı olan
    Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin hayat şekline, hükümdarın
    yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif
    eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine “din” denilmektedir. O halde
    İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri
    itibariyle hak olan Yahûdilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlâhî dinlerin
    aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifâdesi olan İslâm,
    Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak dindir.
    İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına
    rağmen, en genel ifâdesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik
    ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir. Kimilerimizin
    aklına şu soru gelebilir: Mâdem birçok ideolojiler ve birçok
    izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor da, başka
    başka isimlerle adlandırılıyor?
    Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini belirlemeyi
    amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî, iktİsadî,
    sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin
    tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara “din” denilmiyor?
    İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere bilmem
    ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni; yönettikleri
    halkın iki ayrı din vakıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması
    içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı
    tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir
    din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya
    253
    Ünite 9 Din
    türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi
    isimler takmaktadırlar.
    Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın karşıtı
    olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören
    her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu bâtıl dinlere
    inanmak, bu bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek ve bu
    bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji veya bu izm’dir”
    demek arasında hiçbir fark yoktur.
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O,
    âhirette de kayba uğrayanlardandır.”587
    İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havvâ validemizle başlayan
    bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan ve hem
    de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine yönelik
    bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında hak din vardır.
    İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam; hak olan
    din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan ortaya çıkan dinlerdir.
    Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan,
    bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken,
    hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl dinleri
    genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine bâtıl ceset
    giydirildiğini görürüz. Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya
    hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan
    bâtıl dinler, insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine
    neden olmuştur.
    Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi
    sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları
    içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir. Zamanımızdaki
    zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir etmek ve
    Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak için, yeni bir peygambere
    gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) efendimizle birlikte gönderilen
    Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile elimizde
    587 3/Âl-i İmran, 85
    254
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının (Kur’an ve Sünnet)
    elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler karşısında İslâm dinini
    yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir.588
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak
    onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler.
    Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve müslüman
    olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına uygun
    davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak olan hukuk
    ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına göre belirlenmek
    durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve hayat sistemleri,
    yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği takdirde tavır
    belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların iman açısından
    değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
    Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan câhil müslümanların, tanımadıkları
    bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede
    zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı
    olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir.
    Yani biraz müslüman, biraz laik, biraz materyalist... karma dinler
    içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak
    iman ederler.”589
    Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı hükümleri
    kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri
    reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında ortaya
    çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara dair
    değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir, ideoloji ve
    sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar üzerinde uygulama
    alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor, hatta bunların
    varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve tehlike teşkil ediyorsa,
    müslüman olarak görevimiz daha da büyük olacaktır.
    588 M. Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, İnsan Dergisi Y.
    589 12/Yûsuf, 106
    255
    Ünite 9 Din
    İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslâmî, câhilî ve
    müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç ve
    düzenlere karşı akîdesinin gösterdiği doğrultuda gereken mücâdeleyi
    vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir. İnsanlar tarafından oluşturulan
    dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın vahiyle bildirdiği
    din olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Allah’tan bir yol gösterici olmadan,
    yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?”590
    Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere
    göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun kurallarına,
    hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü bir yol
    yoktur.
    İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş
    oldukları inanç ve hayat düzenlerinin, ideoloji, politika, ahlâk ve
    yaşayış şekil ve üsluplarının ifâdesi olarak “din”in, Allah tarafından
    kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli olan dinin
    İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din arayanın, İslâm’dan
    başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin bu arayış ve
    benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını, bu dininin
    Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.591 Allah’ın dininden
    başka bir din, O’nun insanlar için teklif etmiş olduğu hayat düzeninden
    başka bir hayat düzeni, O’nun istediğinden başka inanç sistemi
    ve ideolojileri seçip benimsemek, kısacası Allah’ın dini İslâm’dan
    başka bir din arayışına girmek, fıtrata ve Allah’ın kâinata egemen
    olan kanunlarına ters düşmektir. “Göklerde ve yerde ne varsa ister
    istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken, onlar Allah’ın dininden
    başkasını mı arıyorlar? Hem onlar O’na döndürüleceklerdir.”592
    Allah, dinini kemale erdirdiğinden, bu dinin eksiksiz olarak ve
    bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle
    uygulanmaya konulması gerekmektedir. “Ey iman edenler!
    Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın.
    Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size bunca deliller
    geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz mutlak Gâlib
    590 28/Kasas, 50
    591 Bak. 3/Âl-i İmran, 19 ve 85
    592 3/Âl-i İmran, 83
    256
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve Hâkim olandır.”593; “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz
    da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların
    cezâsı, dünya hayatında rezil ve rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette
    de azâbın en şiddetlisine uğratılmaktan başkası değildir. Allah,
    yaptıklarınızdan gâfil değildir.”594
    Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına
    tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında kalan her
    türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer
    ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından
    kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya imkân yoktur.
    Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a iman edilmiş,
    tâğut, ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup
    İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına çıkılmış olur: “Artık hak
    ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse
    kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi
    işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları
    karanlıklardan aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur,
    onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir.
    Onlar orada temelli kalacaklardır.”595
    Din ve Bilim
    Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu belirtelim.
    İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi
    olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın sorunu olmuştur.
    İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
    1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis,
    Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
    593 2/Bakara, 208-209
    594 2/Bakara, 85
    595 2/Bakara, 256, 257
    257
    Ünite 9 Din
    2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik,
    Biyoloji, Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
    3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih,
    Antropoloji vs.
    Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım sözkonusu
    değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü... sınıf
    ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı âyetler
    topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini
    insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması sonucu
    ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu ortaya
    çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri anlamaya çalışmak
    süretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm ilimler değerli ve
    tüm âlimler hürmete layıktır.
    Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada yürütülmelidir.
    Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse,
    insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı gibi insanlığı
    türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı kuranlar
    Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.
    Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir sinek
    kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş,
    bulut, rüzgâr, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden gökyüzüne
    her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir işaret
    olduğunu söylüyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir.
    Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir.
    Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla ki, bu
    ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler de iman
    sahibi olmalıdır. “Gerçek anlamda iman edenlere, yeryüzünde ve
    kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?”
    596 “O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın
    596 51/Zâriyât, 20-21
    258
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz.
    Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?”597
    Din, maaddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan, ölçülebilme,
    gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan,
    şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer âlem
    hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması gerektiğini
    açıklar.
    Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği olan bu âleme
    dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu kuralları araştırır,
    keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya çıkarır. Bilim elde
    edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak var olduğuna,
    b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna, c) Bu âlemin
    anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
    Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini,
    bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan
    ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey
    düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının
    yoluna uyacaklar)?”598 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur:
    “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve
    rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.”599
    Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın
    içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek
    gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de
    bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve
    itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
    597 41/Fussilet, 53
    598 2/Bakara, 170
    599 10/Yûnus, 100
    259
    Ünite 9 Din
    siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde
    çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
    de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin
    de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde
    bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve
    sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından
    geçirmeden kabul etmemek gerekir.
    İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin
    değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken
    özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri
    gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin
    pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen
    kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir tablonun
    sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da
    hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini
    beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe
    şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme
    kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların,
    O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.”600
    Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının
    yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak,
    ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına
    tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a
    karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık atalar
    dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın
    ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için
    de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın
    dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız.
    “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir
    din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün
    delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete
    uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı
    bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben
    size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem
    (yine mi bana uymazsınız?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu
    600 13/Ra’d, 11
    260
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.”601 “Onlar bir kötülük
    yaptıkları zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu
    emretti’ derler. De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz
    şeyleri mi söylüyorsunuz?”602
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden
    halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sahiplerinin
    yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur. Bu sahte
    dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile mümkün değil.
    Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı olunabilir. Bugün
    hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan radyodan, TV’den,
    kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın
    tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
    Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni
    Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit
    edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki
    dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet
    çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına
    uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere
    ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar
    yetiştirmek.
    Laiklik, batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış ve
    o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı ülke
    laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için çok
    yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda... Laikliği
    batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman bir
    toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun yolu aranıyor.
    Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden fethetme yolunu
    denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din dersi koyarken, maksatları,
    dini yaymak ve güçlendirmek değil; halkın elindeki kitabı
    601 43/Zuhruf, 22-24
    602 7/A’râf, 28
    261
    Ünite 9 Din
    almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı kendileri yazıp
    öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek.
    Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din
    devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için
    imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu.
    Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan gibi (hatta
    dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle müslümanca
    gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği için, öldükten
    sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara, tanrının tüzel
    kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik filan
    değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi aslında.
    262
    - ünite 10 -
    İslam Dini
    • İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamları
    • İslâm’ın Mâhiyeti (İçeriği)
    • İslâm’ın Gayesi
    • İslâm’ın Hükümleri
    • İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
    • İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
    • İslâm’ın Tebliği
    • İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
    İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek
    anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe
    dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
    İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla
    insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak
    hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları
    kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir
    sistemdir, kanundur.
    İslâm’ın Mâhiyeti
    İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına
    teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.603
    İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından
    603 Bak. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
    263
    Ünite 10 İslâm Dini
    ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır.
    Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü
    bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
    Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat
    etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay,
    yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve
    hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak
    demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat
    ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına
    şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde
    ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na
    döndürülüp götürüleceklerdir.”604 Bu âyette gökte ve yerde olanların
    teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan,
    İşte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm
    teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz.
    İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm,
    imanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet,
    yani imansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar
    inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği
    şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği,
    başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman”
    olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin)
    geçerli olabilmesi için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam
    bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.
    İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslâm’ı
    seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan
    artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan,
    dünyada halife olur.
    İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir.
    Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir.
    Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir.
    İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu
    dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da
    hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır,
    604 3/Âl-i İmran, 83
    264
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vacip veya farz mıdır; yapılan
    herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç,
    ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren
    başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm
    vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola
    çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar:
    “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için
    gönderdik.”605 Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler
    hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin müctehid âlimleri, kitap
    ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
    Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan
    biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir
    (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in
    (s.a.v.) O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak,
    zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”
    606
    Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu
    olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş
    esas, İslâm’ın temelleridir ama, İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin
    sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu
    beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında
    ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan,
    hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel ve binadan meydana
    gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili
    İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslâm’ı tümüyle
    tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.
    Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye
    ayırabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine
    binâen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih.. İslâm,
    şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslâm;
    namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara
    İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise, bu
    605 16/Nahl, 89 ve yine Bak. Yusuf, 111
    606 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    265
    Ünite 10 İslâm Dini
    temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar
    İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik
    nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs.
    İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır (Müeyyide:
    Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini temin eden
    kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler; cihad, marufu
    emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar, Allah’ın dünya
    ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde İslâm; inanç, ibâdet,
    hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
    İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve
    nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir.
    Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü
    dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm, genel nizam, hayatın
    her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle
    tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana
    sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm, Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm
    (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk, muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin
    bütünüdür.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç
    ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak
    adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır.
    Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince,
    İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla
    câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi
    içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de,
    mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik
    insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini
    de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar?
    İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan daha
    güzel kim vardır?”607
    İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye
    vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
    607 5/Mâide, 50
    266
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
    bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki
    câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allah
    Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde bulunanları
    affeder ama, inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç ve ibâdetleri olan
    kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle affetmez.
    “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğiniaffeder.”
    608
    Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
    alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
    almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın
    bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
    bunu yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir
    şey değildir. Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır.
    Allah sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”609 Her müslümanın,
    câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın
    bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel
    bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye
    çalışmalıdır.
    İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muamelâta
    dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye
    düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker
    çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da
    namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden
    söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken,
    hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen
    söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında ne kadar
    çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne kadar çok
    müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak özellikleri,
    İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.610
    608 4/Nisâ, 48
    609 2/Bakara, 85
    610 Bak. Din ünitesi
    267
    Ünite 10 İslâm Dini
    İslâm Dini’nin Gâyesi
    İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır.
    Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret
    saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini
    ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saâdetlere ulaştırır.
    Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı olduğundan, kişinin
    mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslâm, bu hedefi
    gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara
    şer’î hükümler denir.
    İslâm Dini’nin Hükümleri
    İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
    a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi
    gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi,
    neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, iman
    esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan
    temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.
    b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması
    gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını
    ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler
    denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek
    gibi.
    c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî ilişkileri
    açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve vicdanın
    terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe,
    kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.
    d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): iman, ahlâk ve şahsî amel gibi
    konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini
    ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma, miras
    dağıtımı, ticarî ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun ve
    kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir.
    268
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bu dört hüküm (iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün
    ve homojen bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle
    olmasına rağmen, özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla
    (muâmelâtla) ilgili hükümleri terk ettikleri veya terk ettirildikleri
    için İslâm’ın bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak
    yaşanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, imanî konular saptırılmış,
    ameller (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa
    edilen bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar
    İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
    Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı
    zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi bir şeyle
    (düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de bütünlüğü
    ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar. İslâm sosyalizmi,
    Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı iki şeyin bir araya
    getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması demektir.
    İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her
    yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi
    dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü kapsar
    ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar
    insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür.
    İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz veya
    herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları, hurâfe ve
    bid’atları kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış eksiksiz bir
    nizamdır.
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi
    a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.611 İnsanlık dünyaya
    peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve
    insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlerle
    (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde
    aynı olmuştur.
    611 Bak. 2/Bakara, 130 - 133
    269
    Ünite 10 İslâm Dini
    b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti.
    Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani
    tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyâmete
    kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
    c) Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin
    tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh edip
    ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed
    (s.a.v.)’in şeriatidir.
    d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önce Allah (c.c.) tarafından
    gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
    İslâm’ın Rükûnları
    İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına
    ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı
    ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu
    tutmak.
    Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen hadis-
    i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel üzere
    bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak İslâm’ın
    beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz. Şehâdet veya
    tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel ilkelerini)
    daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu ibâdetlerin önemine
    binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte
    amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette tanımlayabileceğimiz
    rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz.
    Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh, İlmihal kitaplarında ve
    Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
    Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir.
    Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun
    olması, ikincisi; niyetin Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla, bu
    bilinçle olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan birini taşımazsa
    Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i sâlihten
    270
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce Rabbimiz buyuruyor
    ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih amel işlesin,
    Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...”612
    Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu
    ameller Allah’a, âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i
    şehâdetin (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle
    meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini ve
    bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim olma demek
    olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz İslâm’ın olamayacağı
    ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden dolayı
    birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı onu imana yaklaştırır,
    bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da özellikle âhiret hayatında
    vereceği faydadan bahseder. “Andolsun Asra ki, Muhakkak insan
    ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip amel-i sâlih işleyenler,
    birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.”613
    Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı
    Allah, iman ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah
    rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o
    kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe
    o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel için
    ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır.614
    Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun, Cenâb-ı
    Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine itaatı, Şeriata
    boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek hayırlı
    bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.
    Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir. İbâdetlerin
    de başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar İslâm’ın
    temelleridir. Bu ibâdetlerde ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle
    câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur hadiste bu
    ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
    612 18/Kehf, 110
    613 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bak. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29;
    16/Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
    614 Bak. 3/Âl-i İmran, 85
    271
    Ünite 10 İslâm Dini
    İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle
    olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu
    ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu
    ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce imanî esaslara, sonra
    ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik olduğu halde, insanın
    imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök salması mümkün değildir.
    Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne uzandığı
    günümüzde namaz başta olmak üzere ibâdetlere gevşeklik gösteren
    insanların imanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz
    ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok
    zordur. Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.
    Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi
    vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alâmet
    olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde
    namazda ihmal câizdir. Onu terk etmek ve bu konuda tembellik göstermek
    münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine
    ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan kulluğunu ve
    kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan bir ibâdettir.
    Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve kötülüklerden
    meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da birçok âyet
    vardır.615
    Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder, nefsi
    kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini
    bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlâs,
    irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât, müslüman
    için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan
    mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin ise
    bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla daha iyi kavrar.
    Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih etmektir.
    Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal adâletin
    sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın amelî eğitimidir.
    Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde
    kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri
    yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah sevgisi ve O’nun
    615 Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ, 103,
    142; 29/Ankebût, 45...
    272
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu
    sâlih amellerin başında gelir.
    Amelin imanla münâsebetini ileride geniş olarak işleyeceğiz.
    İslâm’ın Tebliği
    İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ edilmelidir.
    Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp
    sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar
    mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip
    kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.”616 âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir. İslâm,
    herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere götürülmelidir.
    Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu durum
    mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
    İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu kimseye
    ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını
    sağlamaktır. İslâm, hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir güç
    İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar,
    ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına yapsınlar;
    her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir. Çünkü Allah
    Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını
    ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır.
    Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanısınlar,
    öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hâkimiyet
    ve sultasından, değer verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan,
    babalardan, efendilerden ve bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp,
    hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hâkimiyeti olan İslâm’a
    ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve bütün peygamberler de bunun için
    gönderilmişlerdir.
    616 3/Âl-i İmran, 104
    273
    Ünite 10 İslâm Dini
    İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke “Lâ
    ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve hâkimiyeti
    sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte
    inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında da kanun
    ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh olmadığına
    şehâdet etmek, böyle kâmil bir şekilde olmadıkça Allah’a ve İslâm’a
    saygısızlık yapılmış olur.
    Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir.
    Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında
    Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın hükmünü
    kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.
    Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasûlullah
    (s.a.v.)’dır. Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet kelimesinin ikinci
    rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Rasûlüdür.”
    617 İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi.
    Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği zaman, en mütekâmil
    bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu nizam budur.
    İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden ibâret
    değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen
    mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak
    bir arada bağdaşamaz.
    İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de
    yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama
    tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla,
    kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket eden bir
    cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini oluşturur
    ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden
    seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder,
    617 48/Fetih, 29
    274
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”618 “İşte böylece sizleri
    orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek)
    olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye...”619
    618 3/Âl-i İmran, 110
    619 2/Bakara, 143
    275
    - ünite 11 -
    İman
    • İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
    • Kur’an’da İman Kavramı
    • İmanın Dereceleri
    • İmanın Artması, Eksilmesi
    • İmanın Gerektirdikleri
    • İman ve İslâm
    • İman ve Amel
    • İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
    İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
    Sözlük anlamı olarak iman: İman, emn kökünden bir mastardır.
    Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek
    itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek
    anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı
    karşılar.
    Terim olarak iman: Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından
    getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak
    tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır.
    İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na
    yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek,
    getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek,
    O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip bağlanmak
    ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven
    vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem
    276
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi
    başkalarına güven veren demektir.
    Kur’an’da İman Kavramı
    İman kelimesi Kur’an’da 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü
    olan “emn” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır.
    Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler
    olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir.
    Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde
    ediyor.620 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi
    Cebrail’in de emin olduğunu belirtiyor.621 Yine Kur’an, insanın
    büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen varlık
    olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi
    edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.622 İman sahibine mü’min
    denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan
    biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı
    olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi
    ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam
    olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden
    fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih
    etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.”623
    İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin
    vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış
    oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini
    de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye ifâde edilen
    çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin iman edecek,
    salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye
    başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı
    620 7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
    621 26/Şuarâ, 193
    622 Bak. 33/Ahzâb, 72
    623 2/Bakara, 165
    277
    Ünite 11 İman
    bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına
    da götürecektir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”624
    “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
    en büyük mükâfaat sizindir.”625
    “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği
    Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini,
    kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son
    derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”626
    “Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini
    isterim” diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
    Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya
    döndürmeniz değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasullere
    imanetmenizdir...”627
    İmanın Dereceleri
    1. İcmâlî İman: İman edilecek esaslara kısaca ve toptan iman
    etmektir. Yani, Allah (c.c.)’ın göndermiş olduğu haber ve hükümlerin
    hepsine birden inanmaktır. Bu da “lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-
    Rasûlullah” cümlesi ile ifâde edilir. İmanın en basit mertebesi
    budur. Çünkü bu iki cümlede iman edilmesi gerekli olan her şey özet
    olarak bulunmaktadır.
    2. Tafsîlî İman: İman edilecek esasların herbirine açık ve geniş
    bir şekilde iman etmektir. Allah’a ve Peygambere imandan sonra,
    Peygamberin haber verdiği hüküm ve esasları teker teker öğrenip
    onların hak olduklarını tasdik etmek tafsili imandır.
    624 2/Bakara, 41
    625 3/Âl-i İmran, 179
    626 4/Nisâ, 136
    627 2/Bakara, 177
    278
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve
    O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik
    etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine
    getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip,
    bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek,
    güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı
    gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına
    güven veren insandır.
    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binası
    ve üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri,
    sûrenin son âyetinde de perçinlenir: “O Rasûl, kendisine Rabbinden
    indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun
    meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasullerden
    hiçbirini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz
    mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır, derler.”628 “Gaybe iman”
    olarak tavsif edilen bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde
    topluca veya tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir. “Elinizdekini
    tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”629; “Allah’a
    ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız en
    büyük mükâfaat sizindir.”630; “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine,
    Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba
    iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve
    âhiret gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş
    olur.”631; “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
    değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasullere iman etmenizdir...”
    632
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.633 İmandan yoksun kalanları Kur’an,
    628 2/Bakara, 286
    629 2/Bakara, 41
    630 3/Âl-i İmran, 179
    631 4/Nisâ, 136
    632 2/Bakara, 177
    633 Bak. 2/Bakara, 256
    279
    Ünite 11 İman
    hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.634 Fakat, ne yazık ki, insanlığın
    çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.635
    Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velîsi olarak nitelendirilmiştir.
    636
    İmanın Artıp Eksilmesi
    İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum olarak
    kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve zayıflaması
    yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür. Münâfık
    karakterli kimselerde imanın azaldığı ve küfre yaklaştığı görülür.
    Gerçek mü’minlerde ise imanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi, olgunlaşması
    göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça görebiliriz: “Bir sûre
    indirildiği zaman, münâfıklar arasında ‘bu sûre, hanginizin imanını
    artırdı?’ diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını artırmıştır
    ve bunu birbirlerine müjdelerler.”637; “Onlara bazı kimseler, ‘insanlar
    size karşı birleştiler, onlardan korkun.’ demişlerdi de bu, onların
    imanını artırmış ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.’ demişlerdi.”
    638; “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”639;
    “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir,
    kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.”
    640; “Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını
    artırsın.”641; “Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını
    vermiştir.”642; “Allah, onları küfürleri dolayısıyla lânetlemiştir. Bu sebeple
    çok az inanırlar.”643
    İman muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken
    hususlara parça parça peyderpey inanma gibi bir artış veya bunda
    634 Bak. 8/Enfâl, 55
    635 Bak. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; Yusuf, 16, 103
    636 Bak. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    637 9/Tevbe, 124
    638 3/Âl-i İmran, 173
    639 33/Ahzâb, 22
    640 8/Enfâl, 2
    641 74/Müddessir, 31
    642 47/Muhammed, 17
    643 4/Nisâ, 46
    280
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet ve
    bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî iman, kısmî küfür demektir.
    Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman edilmesi
    gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla ya tam
    iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması küfür olmasını
    değiştirmez. “Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr
    (inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayatında
    zillet, kıyâmet gününde azâbın en şiddetlisine uğratılmaktır.”644
    Hoşuna giden şeylere iman eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri
    inkâr eden, ancak arzularını ilâh edinen menfaatperest kimsedir.
    İmanın Gerektirdikleri
    İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mükâfat
    sağlar. Hiçbir hayalin ulaşamayacağı güzellikler yurdu cennet bedava
    değildir. Kur’an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna
    dikkat çeker.
    “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden
    inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Andolsun, Biz onlardan
    öncekileri de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.”645
    “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve
    ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenlerimüjdele”
    646
    “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına
    gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
    Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı
    ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
    ne zaman?!’ dediler. Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.”647
    644 2/Bakara, 85
    645 29/Ankebût, 2
    646 2/Bakara, 155
    647 2/Bakara, 214
    281
    Ünite 11 İman
    Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de kınayanların
    kınamasına ve haksız eleştirilere aldırmamaktır ki, Kur’an,
    bunu şöyle ifâde eder:
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah,
    sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli),
    kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah
    yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar
    (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
    verdiği lütufdur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.”648
    “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size
    karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dekilerinde bu, onların
    imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbünallahu ve ni’me’l vekîl’,
    yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler.”649
    Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve
    sabrı tavsiye etmeleridir.650 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden
    olanlar, yani mü’minler olacaktır.651 Mü’min erkekler ve
    mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve
    kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.652 Mü’minler, birbirlerinin
    ancak kardeşleridir.653 İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan
    akraba, yakınlığı ne olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu
    olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar
    yerine getirilir ama, gönül dostu olarak benimsenemezler.654
    Kur’an, böylece kan bağlarından ayrı, şuur beraberliğine dayalı bir
    akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir.
    Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz
    olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi
    akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir.
    648 5/Mâide, 54
    649 3/Âl-i İmran, 173
    650 Bak. 103/Asr sûresi
    651 Bak. 3/Âl-i İmran, 28
    652 Bak. 9/Tevbe, 71
    653 Bak. 49/Hucurât, 10
    654 Bak. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
    282
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya
    kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır.
    İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi
    boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu,
    onun iman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı fiziğin dar
    ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren
    muharrik güçtür. İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan
    insan, bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve
    diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla
    paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
    Akıl imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi
    olmak insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi
    hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir.
    Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan daha
    tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl, kimi zaman haddini
    aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi “amaç” olur. Aklın
    putlaştırılması, ilâhlaştırılması, İşte bu durumun bir sonucudur. Aklın
    imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı bir yerde dengeler
    bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya da iman akılsız kalmıştır.
    İman şereftir. Bugün müslümanın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır.
    Bunun farklı tezâhürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik,
    zillet ve meskenettir.
    Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden,
    müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar
    edebilecek bir imana sahip olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri
    sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir. Tabii olay, sadece kâfiri
    sevmek sınırında kalmayacak; onun küfrüne lâkayıtlıkla başlayan
    süreç küfre rızâ ve küfre gıpta etmenin ardından küfre sevgi ve
    hayranlığa kadar varacaktır. Küfre rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre
    hayran olmak nedir? Başka değil, bu bir akîde sorunudur ve çözümü
    de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı
    olan imanla. Ve elbette İslâm’ı olan imanla...
    283
    Ünite 11 İman
    İman ve İslâm
    “Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz,
    fakat ‘İslâm olduk’ deyiniz. Çünkü daha iman kalplerinize girmedi.”
    655 Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini
    tamamlayan, lakin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar
    olarak kullanılmaktadır. Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman
    olduk” demektir ve imandan farklı olarak değerlendirilmiştir. Bunu,
    Buhârî ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir:
    Sâd b. Ebi Vakkas’tan: “Allah Rasûlü bir topluluğa ganimet
    paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni şaşırttı. Kalktım
    ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay vermediniz? Vallahi
    ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah Rasûlü şöyle cevapladı:
    “Hayır, belki müslim!” Sâd üç kez aynı sözü söyledi ve üçünde
    de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah Rasûlü buyurdu ki:
    “Ey Sâd, kuşkusuz ben bir adama ondan daha çok sevdiklerin dururken
    yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından daha
    hayırlıdır.”656 Hadisin devamında Zührî’nin bir açıklaması var: “Biz
    görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman ise ameldir.”
    İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman
    erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”
    657 Allah Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm,
    dışta ve görünürde; iman, içte ve kalpte olandır.”658 Bu hadiste de
    iman ve İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lâkin
    birbirinin aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla
    İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili,
    sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların sultasına
    kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine bina edildi:
    Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan
    orucu.”659 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü
    organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli
    655 49/Hucurât, 14
    656 Buhârî, İman 27
    657 33/Ahzâb, 35
    658 Ahmed bin Hanbel, Müsned
    659 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 19-21
    284
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i
    şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in
    O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye
    bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç olur.
    Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da bunların
    tümünün zâhirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde
    insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil; “şehâdet etmek”
    şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan zâhirî bir eylemdir,
    yani ameldir; dilin ameli.
    O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk
    eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak,
    şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip
    olmak demektir. İslâm, imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı,
    Cebrâil, Allah’ın Rasûlü’ne bir “iman nedir?” bir de “İslâm nedir?”
    diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi. Hem
    sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın birbirinin aynı olmadığına
    bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda “Allah’a,
    meleklere, kitaplara, Rasullere, âhirete ve kadere iman etmek”660
    olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda “namaz,
    zekât, oruç ve haccı” zikretmiştir.661
    İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir. Bu
    nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni
    “iman”la değil; “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman,
    müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”662
    Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin müslüman toplumla
    ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin başında gelmektedir.
    Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan yola çıkarak şu
    cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selâmet) eren, insanların
    da elinden ve dilinden selâmette olduğu; varlığı, bireysel ve toplumsal
    barışın (selâm) garantisi ve bu garantiyi, karşılaştığı her insana
    selâm vererek peşinen taahhüd eden insandır. İşte bu hadis, mü’min
    bireyin sözkonusu barış garantisinin taahhüdüdür. Onun için selâm
    660 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1, Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4695;
    Tirmizî İman 27-38
    661 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1
    662 Buhârî, İman 10
    285
    Ünite 11 İman
    vermek “en hayırlı İslâm” olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye
    sordu: ‘Hangi İslâm daha hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun,
    ister tanı ister tanıma selâm (barış ve güven taahhüdü) verirsin,
    İşte en güzel İslâm budur.”663
    İslâm’ın en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde
    içi boşaltılmış ve öz mânâsından soyutlanmış bir şekilde geleneksel
    bir dil alışkanlığı olarak verilmesi, rûhundan soyutlanan diğer imanî
    ve İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür.
    Oysa ki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır.
    Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir)
    kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir.
    Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezâhürü
    olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezâhürüdür.
    Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür,
    lâkin makbul değildir. Hucurat sûresinin 14. âyet-i kerimesi
    de bunun delilidir.
    Bugün de iman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği
    halde, kendilerini “müslüman” olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye
    girerler. İman etmeden “İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda
    mütâlea edilir:
    1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği Hucurât,
    14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi bilinen mânâda
    münâfık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden
    imana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine teslim olmuş
    insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların iman olarak
    niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm” olduğunu izah etmiş ve
    iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min olabileceklerini,
    şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş ve ardından
    şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz, O
    yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok
    merhametlidir.”664
    663 Ebû Davûd, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20
    664 49/Hucurât, 14
    286
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler:
    Bu da iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki,
    birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler imandan
    habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken; ikinciler
    bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve bunu da
    “iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman tipi olan
    münâfıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine getirmedikleri
    için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münâfıklar gibi) münâfık
    olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde
    dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları
    için müslüman olmuşlardır. Şu âyet, bu tür münâfıklığı iyi
    açıklamaktadır: “Onlar ki inandılar, sonra inkâr ettiler; daha sonra
    inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.”665
    Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman
    tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır.
    İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir.
    Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak kullanılır;
    “iman şeriatı” biçiminde değil. İman ise “hakikat” ile eşleştirilir
    ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati” değil. İslâm’sız
    imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur. Hakikatsiz
    şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik ve
    sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşrûiyetini İslâm’dan
    alırsa makbul olur.
    İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin aynısıdır.
    Halkın dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn, ameli
    ilgilendiren (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.
    Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden
    iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya
    çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm
    ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; imanla ameli ayırmak, imanla
    İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne iman kalır, ne
    İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icmâ etti: İman, İslâm’dan; İslâm
    da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman ve İslâm mânâ olarak
    ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar, inkıyad, itaat, boyun
    665 4/Nisâ, 137
    287
    Ünite 11 İman
    eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve Rasûlü’nü tasdik eden;
    Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.”666
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. imanın gerçeği
    de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın
    ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği
    anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhit olarak, bütün
    benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine giriyorum.”
    demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri
    doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş
    demektir. Aslında onun imanı, kendi arzularının otorite
    olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi
    isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini
    kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı
    onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
    “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman
    ettik’ derler; Hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.”667
    “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
    bir grup, bunun ardından yüzçevirir, bunlar mü’min değillerdir.”668
    “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken,
    itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’ diyenler
    gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
    sağırlar ve dilsizlerdir.”669
    Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen,
    aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahluklar olarak tanımlıyor.
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve
    ancak O’na teslim olmuş olarak can verin.”670 İman, gerçek olup olma-
    666 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; İman Risalesi, M. İslâmoğ
    lu, Denge Y., s. 302-308
    667 2/Bakara, 8
    668 24/Nûr, 47
    669 8/Enfâl, 20-22
    670 3/Âl-i İmran, 102
    288
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    dığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar,
    ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi
    zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik.
    Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve
    elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”671
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir.
    Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli
    yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan
    iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve
    isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”
    672
    İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku
    saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle
    ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden
    ibâret değildir. “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak
    iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah ve
    Rasûlünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve
    Rasûlü’nün her şeyden sevimli olması lâzımdır. Bu sevginin mutlaka
    amel ve fiillerle isbâtı lâzımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz.
    Allah’ı ve Rasûlünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın
    tebliğâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle
    buyurmaktadır. “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz,
    eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz
    ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun
    Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık
    Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu
    hidâyete erdirmez.”673 İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a
    karşı sevgi, Rasûlü’ne karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile
    tamamlanır.
    Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa,
    o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasûlü’nün her
    671 29/Ankebût, 2-3
    672 49/Hucurât, 7
    673 9/Tevbe, 24
    289
    Ünite 11 İman
    şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi
    3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”
    674; “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan,
    kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
    etmişolamaz.”675
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
    gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede,
    yeryüzünde zulmü ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir.
    Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede,
    haram ve helâle ittiba etmede de iman kendini göstermelidir. Allah,
    imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu
    amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın
    rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir
    ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah
    yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında
    sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”676
    İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç
    değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın
    meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında olduğumuzu
    bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk
    eder ve O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği
    risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden
    korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin
    sıfatıdır.”677
    İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy,
    en temiz, en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya
    aracılar koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir
    şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir.
    Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    674 Buhârî, İman 14; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10; Nesâî, İman 2
    675 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10
    676 49/Hucurât, 15
    677 33/Ahzâb, 39
    290
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
    zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden
    ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne
    itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, İşte bunlar
    kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”678
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve
    mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme
    özgürlüğü) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak
    ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.”679
    “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
    şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı
    yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.”680
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
    hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre
    hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
    Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a
    iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini
    şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi,
    hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü
    olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan
    amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen
    kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da
    bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel
    ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini
    sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlâkla bezenmemiş
    iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin,
    mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi
    olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde
    iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih
    678 24/Nûr, 51-52
    679 33/Ahzâb, 36
    680 4/Nisâ, 65
    291
    Ünite 11 İman
    amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı
    da unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan
    daha zordur.” sözü meşhur olmuştur.
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen
    tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle
    iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an,
    amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta
    kinaye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah
    imanlarınızı zâyi edecek değildir.”681 Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”
    dır.
    Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok
    rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel iç içe: “Nebî’ye
    soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman”
    buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad” buyurdu.
    Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır üzere
    yapılmış bir hac.”682 Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan
    Allah’a yemin olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve
    evladından daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.”683 Allah
    yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi
    yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman
    ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer
    ümmetime lâzım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım.
    Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp
    bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.”684 Hayâ
    da imandandır: “Hayâ imandandır.”685
    Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır:
    “Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için
    681 2/Bakara, 143
    682 Buhârî, İman 26
    683 Buhârî, İman 14
    684 Buhârî, İman 37
    685 Buhârî, İman 24
    292
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.”686 Allah Rasûlü, imanın
    parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde
    amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman
    yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi,
    çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”687 Bu hadiste
    nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile, amelî iman olan “eziyet veren
    şeyi ortadan kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
    geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
    İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
    yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç
    “iman nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah
    Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a iman
    etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?”
    ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu
    ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan
    orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.”688
    İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbâtı, vahyin
    hayata dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir
    düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akîde, dilde söylenilegelen
    kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman
    olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin
    iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir amel.
    “Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine
    hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek
    tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.”689; “Mü’minler ancak o
    kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş
    (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin almadan
    gitmezler.”690
    686 et-Tâc, c. 5, s. 78
    687 Buhârî, Mezâlim 24; Müslim, İman 58
    688 Buhârî, İman 53
    689 32/Secde, 15
    690 24/Nûr, 62
    293
    Ünite 11 İman
    Konumuzun eksenini teşkil eden “amel” den kasıt, Allah’a itaattir.
    Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nâfile olan ameller değildir; Allah’ın
    emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun
    emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan,
    kendisine hayatî önemi olan bir plânı verdikten sonra plânın
    yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O plânın doğru
    olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine
    uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
    hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya
    da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de
    cezâya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezâsına, ikinci
    durumda da âsîlerin cezâsına.
    İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır.
    Bunların her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan
    birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini
    kaybeder. Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen
    iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
    İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören
    yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir.
    Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlâk, adâlet, fazilet,
    muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak
    yerini alacak; imanın hâkim olmadığı toplumda ise rezâlet, nefret,
    sefâlet, sefâhat, atâlet, ihânet, bencillik ve her türlü dalavere ortalığı
    kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var: İman,
    atom ve nötron bombasını yapan “insan” adlı muazzam silâhın emniyet
    anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin ‘kaza’ya
    kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî
    kazancına dâhildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka
    hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir.691
    İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi;
    iman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki
    691 İman Risalesi, M. İslâmoğlu, Denge Y., s. 311-313, 346-348
    294
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmamalıdır. “Azâbımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine
    fayda verecek değildir.”692 Fir’avn bile boğulma anında iken
    iman etmiştir (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen
    bozulmamış ceset de secde halindedir). Ölüm üzere iken azâbın
    şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan çıkar.
    İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini
    inkâr veya tekzib etmemelidir. Meselâ; bir kimse Allah’ın varlığına,
    meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere
    inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü
    iman bir bütündür, tecezzi (cüzlere, parçalara ayrılmayı) kabul etmez.
    Yine Kur’ân-ı Kerim’e inandığını beyan eden bir kimse, onun
    herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’den
    olduğu sâbit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür.
    Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?” diye itirazda bulunulamaz.
    Zira Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir
    âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple,
    insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı küfür) ve haller (ef ’âl-i küfür)
    bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları
    zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben bunu
    bilmiyorum. Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.
    İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
    İman ve inkâr yönünden insanlar 3’e ayrılır:
    1. Mü’min: Allah Teâlânın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu
    haber ve hükümleri kalbi ile tasdik, dili ile de tasdik ettiğini
    (ikrar) söyleyen kimseye Mü’min denir.
    2. Kâfir: Allah Teâlâ’nın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu
    haber ve hükümleri kalbi ile tasdik etmeyip, dili ile de tasdik/ikrar
    etmediğini söyleyen kimseye Kâfir denir.
    692 40/Mü’min, 85
    295
    Ünite 11 İman
    3. Münâfık: İman esaslarına kalbi ile inanmadığı halde, dili ile
    inandığını söyleyen kimseye Münâfık denir. Bu insanlar, içten kâfir
    ama dıştan müslüman görünürler.
    296
    - ünite 12 -
    Allah’a İman
    • Allah’a İman
    • “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
    • Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
    • Allah İnancı Olmayan Toplum
    Modelinin Zararları
    • Tesadüf Nedir? Bu Kâinat Düzeni
    Tesadüfle Oluşabilir mi?
    • Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
    • Allah Teâlâ’nın Birliği
    • Müslümanın Allah İnancı
    • Allah’ın Zâtî ve Subûtî Sıfatları
    • Esmaü’l-Hüsnâ (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)
    • Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda
    Doğru Yoldan Sapmak
    • Esmâyı Saymak ve Ezberlemek
    Allah’a İman
    İslâm’da inanılması gereken esasların birincisi Allah’ın varlığına
    ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına,
    peygamberlerine ve diğer İman esaslarına inanmak mümkün
    olmaz. Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.
    Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen
    ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na İman edip
    kullukta bulunmaktır. “O göklerin, yerin ve bunların arasındaki her
    297
    Ünite 12 Allah’a İman
    şeyin Rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun
    adıyla anılan birini biliyor musun?693
    Mükellef olan herkese ilk önce farz olan; Allah’a İman etmektir.
    Bu İman Allah’ın varlığına ve birliğine, O’ndan başka ilâh olmadığına
    İmandır.
    “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
    “Allah”, varlığı zarûri olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın
    ismidir. “Allah’ın varlığının zarûri olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği,
    var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye
    muhtaç olmaması, O’nun kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün
    övgülere lâyık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve
    sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
    Allah, gerçek ma’bûdun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin
    çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan
    başka hiçbir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve
    sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazî
    anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.
    Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, âdil, halîm gibi
    sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiçbir varlık için kullanılmaz,
    kullanılmamıştır da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn
    bile: “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin
    Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kâbe’deki putlarına
    birçok isim verdikleri halde, hiçbirisine Allah ismi vermemişlerdir.
    Zaten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah”
    cevabını vermektedirler.
    Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu.
    Fakat Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de
    Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye
    hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah
    indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.
    693 19/Meryem, 65
    298
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide
    başvuruyor, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah
    onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
    Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba-oğul-kutsal ruh
    olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahûdilerin inancındaki
    Allah kavramı ise, tek bir kavmin (İsrâiloğullarının) tanrısıydı.
    Oysa Allah ne câhiliyye Araplarının, ne hristiyanların, ne de
    yahûdilerin inandığı gibi değildir. Her şeyi yaratan, hiç kimseye
    muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun
    özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâhil tüm kâinatın Rabbi olan
    tek ilâhtır.
    “Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme)
    âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Cezâ
    gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet
    umar, yardım isteriz. (Ey Allah’ım) Bize doğru yolu göster. Kendilerine
    nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazâba uğramışların
    ve sapmışların yolunu değil!”694
    “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (Hiçbir şeye muhtaç olmayandır,
    aksine her şey O’na muhtaçtır). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır
    (O, baba da değildir, oğul da değildir). Hiçbir şey O’na eş
    ya da denk değildir.”695
    Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
    Varın isbatı yokun isbatından her zaman daha kolaydır. Bir elma
    cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle isbât
    edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü,
    hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu isbat edebilir.
    Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz
    ki, yok hiçbir zaman isbat edilemez...
    694 1/Fâtiha, 1-7
    695 112/İhlâs, 1-4
    299
    Ünite 12 Allah’a İman
    İki isbat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi
    aynı hakikatta ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden
    şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez. Bir
    sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini
    iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan
    o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da,
    onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların
    ruh dünyâlarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter
    ki gözlerini yummasın!... Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına
    kadar... İşte o kapı ve o delîllerden birkaçı:
    1- İmkân Delîli: Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve
    yokluğu müsâvidir. Varolduğu gibi, olmayabilir de. Varolurken de,
    hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dâhilindedir.
    Yani en az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir.
    Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce
    varolmayı, sonra da varolma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması
    mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da
    Allah’tır (c.c.).
    2- Hudûs Delîli: Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen
    her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz.
    Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru
    kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe
    doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu
    gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz
    ma’lûl, sebepsiz netice ve san’atkârsız san’at mümkün değildir. Sebebler
    ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse
    durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk
    sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da
    Allah’tır.
    3- Hayat Delîli: Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet o, zâhirî sebeplerle
    izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc’e delalet
    etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını
    gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle
    de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat
    âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır” der.
    300
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    4- İntizam Delîli: Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük
    içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren
    varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir
    nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir
    Nâzım’a delalet eder ki, O da ancak Allah’tır.
    5- San’at Delîli: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar
    bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir san’at göze çarpmaktadır.
    Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:
    Çok büyük san’at değerine sahiptir;
    Çok kıymetlidir;
    Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;
    Çok sayıda olmaktadır;
    Karışık ve çeşit çeşittir;
    Devamlıdır.
    Hâlbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık
    yapılan işlerde san’at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah
    (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!
    6- Hikmet ve Gâye Delîli: Her varlıkta kendine mahsus bir gâye,
    bir maksad, bir fayda ve bir netice ta’kip edildiği göze çarpmakta ve
    bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, ma’nâsızlık ve israf sayılacak herhangi
    bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde,
    ne bitki ve hayvanât dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde
    şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi ta’kip edilebilsin..
    öyle ise, Kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak
    Allah’a isnad etmekle ma’kul bir yol tutmuş olabiliriz.
    7- Şefkat, Merhamet ve Rızık Delîli: Bütün yaratıkların ve bilhassa
    insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken,
    bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden
    ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı
    varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi,
    gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkca isbât
    ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir
    301
    Ünite 12 Allah’a İman
    şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar
    da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün
    bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da
    münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve isbât etmektedir.
    8- Yardımlaşma Delîli: Biribirine en yakın olandan en uzak olana
    kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında
    hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle
    bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini
    tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar
    ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin
    imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl
    ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık
    içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcib-ül Vücud bir
    Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün
    kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir...
    9- Temizlik Delîli: İnsandan arza, arzdan semânın derinliklerine
    kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delîl olarak,
    bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (c.c.) anlatmaktadır.
    Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice
    yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar;
    fezamızda atmosfer, semâda kara delikler; bünyemizde kanımızı
    temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî
    esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verâsındaki
    Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.
    10- Sîmâlar Delîli: Esasen bütün mâhlûkata teşmili mümkün
    iken, mes’eleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her
    insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı
    durumundaki sîmâsını ele alarak mevzûya yaklaşmış olalım:
    Herhangi bir insanın sîması, en ince teferruatına kadar kendisinden
    evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir.
    Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen
    geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı
    milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi
    302
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz
    ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette
    yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen
    ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk’ı
    en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, sîmâda
    yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her
    gözü, mutlak sûrette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle techiz
    etmek, gözünde fer olmasa bile, sînesinde kalb bulunan her vicdân
    sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (c.c.)
    gösterir ve tanıttırır.
    11- Sevk-i İlâhî Delîli: Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda
    yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz
    kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda san’at hârikası olan peteği;
    örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan
    anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde
    kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle
    iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir;
    hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel
    yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri
    veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır
    ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş...
    Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının
    yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini
    sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne
    ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak
    ve ancak Allah (c.c.)’ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman
    buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka
    her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır.
    12- Rûh ve Vicdân Delîli: Mâhiyetini bilmemekle beraber, varlığından
    kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların
    cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren
    delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemi’ni temsil eden cevher rûhtur ve
    rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye
    tesiri mevzûmuzun hâricinde olduğu için, biz burada yalnızca
    onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde
    303
    Ünite 12 Allah’a İman
    âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun
    kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya
    tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz
    Cenâb-ı Hakk’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.
    Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken
    Rab’be dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan
    adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var
    olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda
    bulunan vicdân, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde
    meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat halindedir. Zaten
    “Elest Bezmi” nin yanıltmaz şâhitlerinden biri de, vicdân değil midir?
    İşte vicdân, bu şâhitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin
    sevkiyle “Allah” demektedir.
    13- Fıtrat Ve Tarih Delîli: Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi,
    buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı,
    aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir
    realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi
    işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan
    da nefret verip kaçınmayı te’min eden yapıları itibâriyle
    delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve
    çirkin davranışlardan men’eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu
    duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zat da, hiç şüphesiz Allah’tır.
    Dinler tarihi şâhittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir.
    Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine
    inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir
    zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren
    Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (c.c.).
    14- Duygular Delîli: İnsan, binlerce duyguyla techiz edilip donatılmıştır.
    Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır.
    Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya
    Cenâb-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk
    duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir
    ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki ma’nâda tatmin
    edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî
    304
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini
    sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıa’dır, inkârı da kâbil değildir.
    Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından
    verilmiştir.. Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir.
    15- İttifak Delîli: On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin
    yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini
    duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız.
    Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki, bahsini ettiğimiz ittifak,
    binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan
    arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve
    ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci
    nokta, “Allah vardır” hakikatıdır. On yalancının bir yalan üzerindeki
    ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında
    bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin
    bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona
    nasıl akıllı denebilir?
    16- Kur’ân Delîli: Kur’ân-ı Kerim’in Kelâmullah olduğunu isbat
    eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın varlığının
    da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dâir
    yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzû ile alâkalı İslâm kaynaklarında
    en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, mes’elenin isbât
    yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller,
    kendilerine mahsûs dilleriyle “Allah vardır” derler.
    17- Peygamberler Delîli: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler
    Efendisi İki Cihân Serveri (s.a.v.)’nin peygamberliğini isbât
    eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk’ı anlatan bürhanlara dâhil
    edilmelidir. Zirâ Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid, yani
    Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin
    kendi peygamberliğini isbât eden bütün delilleri, aynı zamanda
    bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki,
    onların peygamberliğini isbât eden delillerin serdi, şu andaki mevzûmuz
    dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız.
    Şimdilik sadece şunu arzedelim ki, bir peygamberin hak nebî
    305
    Ünite 12 Allah’a İman
    olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hattâ daha da öte
    bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir” demektedir.696
    Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
    Allah Kuran’da insanları belli bir fıtrat (yaratılış) üzerine yarattığını
    “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın
    o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.”697 âyetiyle
    bildirmiştir. İnsanların bu fıtratı Allah’a kul olma ve Allah’a
    güven üzerine kuruludur. İnsan sınırsız istek ve ihtiyaçlarını kendi
    kendine karşılamak imkânına sahip olmadığı için, doğal olarak Allah’a
    bağlanmaya, yönelmeye muhtaçtır.
    Eğer insan bu fıtrata uygun olarak yaşarsa, gerçek güvene, huzura,
    mutluluğa ve kurtuluşa ulaşır. Bu fıtratı reddedip, Allah’tan yüz
    çevirdiğinde ise, sıkıntı, korku, endişe ve azap dolu bir hayat sürer.
    İnsanlar için geçerli olan bu kural, toplumlar için de geçerlidir.
    Eğer bir toplum, Allah’a iman eden insanlardan oluşuyorsa; âdil, huzurlu,
    mutlu ve akıllı bir toplum olur. Kuşkusuz bunun tersi de geçerlidir.
    Eğer bir toplum Allah’tan bîhaberse, o toplumun düzeni de
    temelden bozuk, çürük ve ilkeldir.
    Allah’tan yüz çevirmiş olan toplumlar incelendiğinde bu kolaylıkla
    görülür. Dinsiz düşüncenin doğurduğu en önemli sonuçlardan
    biri, her şeyden önce ahlâk kavramının yok edilmesi ve tamamen
    dejenere olmuş toplumların meydana gelmesidir. Dinî ve ahlâkî sınırları
    çiğneyen ve yalnızca insan isteklerinin tatminine dayanan bu
    kültür, aslında gerçek anlamda bir zulüm sistemidir. Böyle bir sistemde
    cinsel sapkınlıktan uyuşturucuya kadar her türlü dejenerasyon
    teşvik görür. İnsan sevgisinden uzak, egoist, câhil, düşünemeyen
    ve aklını kullanamayan toplumlar oluşur.
    Yalnızca kendi isteklerini tatmin etmek için yaşayan insanlardan
    oluşan bir toplumda huzur, sevgi ve barışın oluşması elbette
    696 F. Gülen, İnancın Gölgesinde 1
    697 30/Rûm, 30
    306
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    mümkün değildir. İnsan ilişkileri çıkara dayalıdır. Müthiş bir güvensizlik
    ortamı mevcuttur. İnsanın samimi, dürüst, güvenilir, güzel
    ahlâklı olması için hiçbir sebep olmadığı gibi, sahtekarlık yapmaması,
    yalan söylememesi, arkadan vurmaması için de bir engel yoktur.
    Çünkü bu toplumların insanları, Allah’ı “arkalarında unutuluvermiş
    bir şey”698 olarak kabul etmişlerdir, dolayısıyla da Allah korkusunu
    bilmeyen kişilerdir. Üstelik bu kişiler Allah’ın gücünü takdir edemedikleri
    için kıyâmetten ve hesap gününden de habersizdirler. Cehennem
    ise onlar için sadece din kitaplarında anlatılan bir kavram
    olmaktan öteye geçmez. Hiçbiri ölümden sonra Allah’ın huzuruna
    çıkıp dünya hayatında işledikleri her suçun hesabını vereceklerini ve
    bunun sonucu olarak da ebedi bir cehennem hayatı yaşayabileceklerini
    düşünmezler. Veya düşünseler bile, “Bu onların ateş bize sayılı
    günler dışında kesinlikle dokunmayacak demelerindendir. Onların
    bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.”699
    âyetiyle bildirildiği gibi “günahlarının cezasını çekip” cennete gireceklerini
    zannederler. Tüm bunların bir sonucu olarak da dünyadaki
    yaşamlarını mümkün olduğunca istek ve tutkularını tatmin etmeye
    çalışarak geçirirler.
    Hal böyle olunca da, doğal olarak bugün pek çok toplumda yaşanan
    ahlâki dejenerasyon ve mânevî çöküntü ortaya çıkar. Kendi
    mantıklarına göre şöyle düşünürler; “Mâdem dünyaya bir kere geldim,
    50-60 yıl yaşayıp ölüp gideceğim, o halde hayatın tadını çıkarayım.”
    Bu çürük mantık temeli üzerine kurulan düşünce sisteminde
    ise her türlü adâletsizlik, fuhuş, hırsızlık, cinâyet, ahlâksızlık ortaya
    çıkabilir. Her türlü suç işlenebilir, adam öldürülebilir, dolandırıcılık
    yapılabilir. Zira her birey kendi istek ve tutkularını tatmin etmekten
    başka birşey düşünmeyecektir. Her kim olursa olsun -ailesi, arkadaşları
    da dâhil- onun için ikinci derecede önem taşır. Toplumun diğer
    fertlerinin ise hiçbir önemi yoktur.
    Nitekim geniş çaplı menfaat ve çıkar ilişkileri üzerine kurulu olan
    toplum yapısında, insanların birbirlerine duydukları güvensizlik,
    hem toplumsal hem de bireysel huzurun oluşamamasına; bu insanların
    birbirleri hakkında sürekli şüpheci, endişeli ve kararsız bir ruh
    698 11/Hûd, 92
    699 3/Â-li İmrân, 24
    307
    Ünite 12 Allah’a İman
    hali içinde yaşamalarına sebep olur. Böyle bir toplum içinde kimin,
    ne zaman ve ne şekilde sahtekarlık yapacağı belli olmadığından şahıslar,
    ruhen büyük bir korku ve endişe içerisindedirler. Karşılıklı
    yaşanan güvensizlik ve şüphe, hayatlarını büyük bir mutsuzluk içinde
    sürdürmelerine sebep olmaktadır. Her türlü ahlâki değerin gözardı
    edildiği bu toplumda, Allah korkusu olmadığından kişilerin, aile
    kurumuna, namus ve iffet gibi kavramlara bakış açısı da son derece
    ürkütücü bir görünümdedir.
    Ayrıca bu tür toplumlarda kişiler arasında saygı ve sevgiye dayalı
    bir hayat da mevcut değildir. Toplum bireylerinin birbirlerine
    saygı göstermelerinin hiçbir gerekliliği yoktur. Karşılarındaki insana
    değer veren bir tavır sergilemeleri için ancak bir çıkarlarının
    olması gerekir. Üstelik böyle bir tavır göstermek için kendi câhiliye
    mantıklarına göre haklıdırlar da. Zira hayatları boyunca, hayvandan
    evrimleşerek varoldukları, ruhlarının ölümle birlikte yokolacağı gibi
    telkinler alırlar. Maymun soyundan gelme, toprağın altında çürüyüp
    gidecek ve belki de bir daha görmeyecekleri bir bedene ise doğal olarak
    saygı göstermeyi anlamsız görürler. Kendi bozuk mantıklarına
    göre, “Nasılsa karşılarındaki insan da kendileri de ölüp toprağın altına
    girecek, beden olarak çürüyüp gidecek ve ruh olarak da tamamen
    yok olacaklardır; o halde neden diğer insanlara iyilik yapmak,
    fedâkâr olmak gibi zahmetlere katlansınlar ki...” Evet, gerçekten de
    Allah, dolayısıyla da âhiret inancı olmayan her insanın bilinçaltında
    bu fikirler yatar. Bu sebeplerle de Allah inancı olmayan toplumlarda
    asla huzur, mutluluk, güven ortamı oluşamaz.
    Tüm bu ifade ettiklerimizin amacı, “Allah inancı olmadığı durumlarda
    toplumda dejenerasyon olur, o halde Allah inancı olmalıdır”
    gibi bir mantık kurmak değildir elbette. Allah inancı olmalıdır,
    çünkü Allah vardır ve O’nu inkâr eden O’na karşı büyük bir suç işlemiş
    olur. Allah inancının olmadığı durumda toplumların çürüdüğüne
    işaret etmekteki mantığımız ise, bu toplumların temelden yanlış
    bir bakış açısına sahip olduklarını vurgulamaktır. Yanlış bakış açıları,
    kötü sonuçlar doğurur. Allah’ı inkâr gibi en büyük yanlışı yapan bir
    toplum da, en kötü sonuçlarla karşılaşır. Bu sonuçlar, o toplumun ne
    denli büyük bir yanılgı içinde olduğunun göstergesi oldukları için
    önemlidirler.
    308
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bu tür toplumların ortak özelliği, kitlesel bir aldanış içinde olmalarıdır.
    “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni
    Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar...”700 âyetinden de anlaşıldığı gibi,
    toplumun bireylerinin pek çoğunun aynı yapıda olması, bir tür “sürü”
    psikolojisi yaratır ve zaten var olan inkârı daha da kuvvetlendirir. Allah’tan
    ve âhiretten habersiz olan bu tür toplumları Allah Kuran’da
    “câhiliye” toplumu olarak tanımlar. Çünkü toplumun üyeleri her ne
    kadar fizik, tarih, biyoloji ya da benzeri bir bilimle ilgileniyor olsalar
    da, Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü tanıyabilecek akıl ve vicdana
    sahip değildirler. Ve bu anlamda câhildirler.
    Câhiliye toplumunun bireyleri, Allah’a bağlı olmadıklarından dolayı
    O’nun yolundan farklı yollara saparlar. Aynı kendileri gibi âciz
    birer kul olan insanlara tâbi olur, o insanları örnek alır, o insanların
    düşüncelerini mutlak doğru olarak kabul ederler. Ve sonuçta câhiliye
    topluluğu gittikçe kendi kendini körleştiren, kendi kendini akıl ve
    vicdandan koparan kapalı bir sistem oluşturur. Başta da belirttiğimiz
    gibi bu sistemin en belirgin özelliği, bu insanların dinsizlik telkinleri
    doğrultusunda hareket etmesidir.
    Allah Kuran’dan böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını,
    yıkımla bitmeye mahkum olduğunu çarpıcı bir benzetmeyle
    anlatır: “Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine
    kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın
    kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan
    kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidâyet vermez.”701
    Ancak bu arada unutulmaması gereken bir nokta vardır; her toplum,
    her insan câhiliye sisteminin bu telkinlerinden, yaşam şeklinden
    ve felsefesinden kurtulma fırsatına sahiptir. Zira Allah onlara,
    kendilerini uyaran, kendilerine Allah’ın ve âhiretin varlığını, hayatlarının
    gerçek anlamını bildiren elçiler ve elçileriyle beraber insanların
    vicdanen sordukları her soruya cevap veren hak kitaplar gönderir.
    Bu, Allah’ın başından beri süregelen bir kanunudur. Nitekim
    günümüzde de doğru yolu gösteren, karanlıktan aydınlığa çıkaran
    hak kitap olarak Kuran, tüm insanların rehberidir. Ancak bundan
    700 6/En'âm, 116
    701 9/Tevbe, 109
    309
    Ünite 12 Allah’a İman
    sonra insanlar tercihlerine göre karşılık göreceklerdir. Nitekim o kitabı
    insanlara getiren elçi, şu çağrıyı yapmıştır: “De ki: Ey insanlar,
    şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyet bulursa, o ancak
    kendi nefsi için hidâyet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine
    sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.”702
    Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf
    Eseri Olarak Oluşabilir mi?
    Tesadüf teorisi, hesap kurallarının hiçbiriyle uyuşmayan nizamsız,
    şuursuz, kendi kendine, rastgele bir olayın meydana gelmesidir.
    Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O’nun (Allah’ın) yanında her şey
    bir mikdar (ölçü) iledir.”703; “Biz her şeyi bir kadere (bir ölçü, bir plan
    ve bir düzene) göre yarattık.”704; “...Şüphesiz Allah her şey için bir
    ölçüyaratmıştır.”705
    Atom sisteminden güneş sistemine kadar uzay boşluğundaki tüm
    sayısız yıldız ve galaksilerde bulunan ince ve hassas nizam, atmosferdeki
    gazların belli bir oranda bulunuşları, insanlarla bitki ve hayvan
    arasındaki şaşmayan gaz alış verişi, özetle, değil ayrıntılarını bir bir
    dile getirmek; fihristini vermekten âciz kaldığımız şu evrende yürürlükte
    olan baş döndürücü olaylar ve bu olaylara yön veren eşsiz
    nizam kendi kendine var olup devam edebilir mi? Evet, insanları
    hayrete düşüren bu şaşmaz düzen, ince plan ve hassas nizam, acaba
    “tesadüf ” denilen şuursuz, hiçbir hesap kuralına tabi olmayan bir
    rastlantı eseri mi? Yoksa ilmi, kudreti bütün kâinatı kuşatan ezelî,
    ebedî, her şeye kadir bir yaratıcı tarafından mı yaratılmıştır?
    Tesadüf teorisinin tutarsızlığını şöyle bir örnekle açıklayalım:
    “Yeryüzünün çeşitli bitkilerinden ve eczanenin raflarında bulunan şişelerin
    içindeki ilaçlardan, eczacı tarafından hassas terazi, ince hesap
    ve ölçülerle bir macun, yani bir ilaç hazırlanıyor. Bir birine katılan
    ilaçların oranları az bir miktar değiştiği takdirde umulan etkinin tam
    702 10/Yunus, 108
    703 13/Ra’d, 8
    704 54/Kamer, 49
    705 65/Talâk, 3
    310
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tersi görülecektir. Şimdi bir deprem sonucunda, raflar üzerinden düşüp
    kırılan şişelerden akıp bir araya toplanarak biri birine karışan
    ilaçların, eczacı tarafından belirli oranda terkip edilen macunu, aynı
    ölçüde meydana getirmesi mümkün mü? Akılla bunu kabul etmek
    mümkün değildir. Öyle ise, ince bir hesap, hassas bir ölçü, şaşmaz bir
    düzenle yaratılmış şu kâinat kör ve şuursuz bir tesadüf eseri değil; her
    şeye kadir, âlim, muktedir olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.
    Aritmetik bir gerçektir: İnsanın cebine koyduğu 1’den 10’a kadar
    numaralı 10 adet markayı cebinden sırasıyla çekebilme ihtimali on
    milyarda birdir. Bu kadar basit bir işlemde dahi, bir eksiğiyle on milyar
    yanılma payı olan tesaadüf tanrısı, acaba nasıl oldu da, nizam ve
    intizamı zerreden kürreye akıllara durgunluk veren bu evreni bunca
    muazzam bir düzen içine sokabildi?
    İşin ilginci, evrenin çok muazzam bir plan dâhilinde saat gibi tıkır
    tıkır işleyişini, bu evren içinde bir özge evren olan insanın fizikî
    ve fizikötesi boyutlarının da en az evren kadar ince hesaplar çerçevesinde
    yaratılıp yaşatılışını tesadüfle açıklayan materyalistler, değil
    şuursuz madde eliyle; şuurlu insan eliyle dahi bir sineğin yapılamadığını,
    yapılamayacağını görüp “tesadüf tanrılarını” neden yardıma
    çağırmazlar?
    “Ey insanlar! Size bir misal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp
    da yalvardıklarınız, o maksatla hepsi bir araya gelseler bile, bir
    sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri
    alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”706
    Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
    Tabiat (doğa): Yaratılmış olan her şey, maddî âlem ve maddî âlemin
    özellikleri, onda işleyen kanun ve düzendir. Materyalistlere göre,
    yaratılış olayı tabiat tarafından meydana gelmektedir. Oysa ki tabiat
    denilen şu varlık âlemi, yaratan değil; yaratılandır.
    706 22/Hacc, 73
    311
    Ünite 12 Allah’a İman
    Tüm ilmî veriler, tarafsız olarak evrenin bir başlangıcı olup sonradan
    var olduğunu ortaya koymaktadır. Sonradan var olan bir şey,
    kendi kendini yaratamayacağı gibi, hiçbir şey de yaratamaz. Öyleyse
    tabiatın (varlık âleminin) bir ilk yaratıcıya ve bir muharrike (hareket
    ettirene) ihtiyacı vardır. O da ezelî, ebedî ve bir olan Allah’tır (c.c.).
    Akıl, idrâk, ilim ve irfan sahibi olan insan yokluktan, hiç yoktan
    bir toplu iğne, bir sivri sinek yaratamadığı halde; akıl ve idrâkı olmayan
    “tabiat” kendi kendini veya herhangi bir şeyi nasıl yaratabilir?
    Bunu iddia edenler, düşünme kabiliyetini yitiren, beyni gözleri üzerine
    inmiş bakar körlerdir.
    Vahye değil de materyalizm dinine inanan kimseler, bütün bu
    muazzam nizam ve intizamı ve bunca varlıkların yaratılışını tesadüfle
    veya doğayla açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu durumda, bunlar
    dinsiz (mülhid) olamazlar; bunlar tam bir “müşrik”; yaptıkları
    da “şirk”dir. Çünkü inkâr ettikleri Allah’ın sıfatlarını (en önce yaratma
    sıfatını) O’ndan alıp, “tesadüf ” veya “doğa” adını verdikleri bir
    tanrıya vermiş oluyorlar. Kendilerine yanlış olarak, “dinsiz” denen
    bu “çok dinli”, “çok tanrılı” kimseler, ellerinde tuttukları medya aracılığıyla
    dinlerinden edip sürüleştirdikleri yığınları ifsâd edip kandırmaya
    çalışmaktadırlar. “Doğa öyle yaratmış”, “tabiat ananın lütfu”,
    “burcunuz...”, “yıldızınız...”, “astrologunuz diyor ki...” gibi ifâde ve başlıkları
    altında reklamını yaptıkları hurâfelerin, çağdaş üfürükçülerin
    ve falcıların peşine takmayı ihmal etmiyorlar. Dünyanın güneşten
    kopup içinde canlıların oluşmasını, insanın ortaya çıkışını tesadüfe
    bağlamaya çalışıyorlar.
    Çağdaş dünyada değişiklik olsun diye ortaya atılan felsefe ve
    dünya görüşlerinin, ahlâk ve erdem açısından en tahripkâr olanı, hiç
    kuşkusuz dinsizliktir, ateizmdir. Bu tavrın yaygınlaşmasında en büyük
    pay, elbette düzenin ve egemen güçlerindir.
    Bu inkâr hastalığının pençesine düşenler dahi, eğer tamamıyla
    öldürüp yok edememişlerse vicdanlarının ta derinliklerinde Allah’ın
    varlığını hissederler. Bu his, Allah’ın da hidâyetiyle kimi zaman kişinin
    varlığını kuşatarak hayatının tamamına hâkim olur. Kimi zaman
    da bir felâket, bir korku sırasında geçici olarak ortaya çıkar. Gerçek
    312
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şu ki, olmayan bir şey hissedilmez. Sonlu ve yaratılmış olan insan
    zihni, sonsuz ve yaratılmamış bir varlığı icad edemez. Bizi koruyan
    kim ise var eden de odur. Varlığımız, Allah’ın varlığının en kesin delilidir.
    Her şeylerini Allah’a borçlu olan ve buna rağmen ihanetin zirvesine
    çıkıp O’nu inkâr eden Allah’sız materyalistlere sormalı: Allah’sız
    bir dünyada faziletli olmanın, kurallı yaşamanın, dürüst davranmanın,
    yani özetle ahlâklı olmanın sebebi ne? Allah ve âhirette ödül
    yoksa, bütün bu zahmetlere insan niçin katlansın?
    Allah’ın, âhiretin, hesabın, sorgunun, sualin olmadığı bir hayat
    namuslulara, ahlâklılara, dürüstlere, hakkı hukuku gözetenlere, erdemlilere
    bir cehennem; namussuzlara, hırsızlara, canilere, ahlâksızlara
    bir cennet olurdu. Öylesi bir dünyada insanları erdemli ve
    ahlâklı yaşamanın gerekliliğine nasıl iknâ edecektiniz ve onlar neden
    iknâ olsunlar? Olmuyorlar zaten. Allah’ı hayatına, siyasetine,
    devletine, okuluna karıştırmak istemeyen laiklerin, materyalistlerin
    yaşantıları bunun en açık delili değil midir?
    İnsanlık tarihi Allah’ını, dinini, imanını kaybedenlerin şeref, ahlâk,
    fazilet, birlik, dirlik, özetle insanı insan yapan her şeylerini kaybettiklerinin
    örnekleriyle doludur. Yine tarih, gerçek anlamıyla iman
    edenlerin kahramanlıklarını, her konudaki erdem ve faziletlerini
    gıptayla hatırlamakta ve hatırlatmaktadır.
    Allah Teâlâ’nın Birliği
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten pekçok âyet-i
    kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını
    ifâde eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden
    bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip tevhidi emreder.
    Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan
    yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifâde eden özellikleri reddetmek
    sûretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet
    vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.
    313
    Ünite 12 Allah’a İman
    Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz,
    bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten
    büyük bir günah işlemiştir.”707 buyurularak şirk reddedilirken;
    diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç
    değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi baba değildir ve doğurulmamıştır
    (evlât da değildir).”708 buyurularak tevhid en özlü biçimde
    vurgulanmaktadır.
    Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr
    edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye
    kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli
    değildir. O’na hiçbir şeyi, hiçbir şekilde şirk koşmamak şarttır.
    İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine
    ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik
    anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir.
    Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle
    ifâde etmek mümkündür:
    Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul
    ettikleri halde, vahdâniyyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak
    koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın Rabbânîyetini inkâr ederek O’nu
    dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, toplumların yönetimi
    demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir. Özetle, şirk vahdâniyyeti;
    laiklik Rabbânîyyeti inkâr etmektir.
    Şirk, Allah’ın zâtında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın
    sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme,
    hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir.
    Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu:
    Hevâ ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri,
    ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği bir
    707 3/Âl-i İmran, 48
    708 112/İhlâs, 1-4
    314
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hayat... Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını
    Allah’a, “Sezar”ları olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.
    “Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur.
    Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir (Tevhid, birlemek, Allah’ı
    bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve
    fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır). İslâm Dini’ndeki
    tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide)
    dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid
    denilir.
    Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar,
    hâkimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar.
    Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri
    Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’tan korkar gibi korkanlar
    Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanunlarına, idarelerine,
    işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını kaybedip müşrik
    vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın iman
    etmezler.”709
    Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının
    her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları
    vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul
    etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na
    ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü
    nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılap hareketidir; bir
    başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz
    yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a
    iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vakıayı kabullenen kuru ve
    edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin
    zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına,
    bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili)
    bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.
    709 12/Yûsuf, 106
    315
    Ünite 12 Allah’a İman
    Müslümanın Allah İnancı
    Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır:
    Allah vardır ve birdir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah
    yaratıklardan hiç birisine benzemez. Allah’ın varlığı kendisindendir.
    O hiç bir şeye muhtaç değildir, bütün her şey ona muhtaçtır.
    Allah daima diridir. Her şeyi bilir, görür, işitir, dilediğini yapar.
    Allah sonsuz kudret (güç) sahibidir, yaratıcıdır, dilediğini yoktan var
    eder.
    Allah’a böyle inanan kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde bile
    olsa ahlâksızlık yapamaz. Çünkü Allah’ın onu gördüğünü, duyduğunu
    ve cezâlandıracağını bilir ve ona göre hareket eder.
    Allah Teâlâ’nın Sıfatları
    Allah’a İman etmek için Allah’ı bilmek lazımdır. Fakat Allah’ın
    zâtı ve mahiyeti bilinemez. İnsanlar bu konuda düşünmekten men
    olunmuşlardır. Allah ancak isimleri, sıfatları ve fiilleri (yaratmak, rızık
    vermek gibi) ile bilinir. O halde Allah’a İman O’nda bulunması
    ve bulunmaması gereken sıfatları ve O’na mahsus isimleri bilmek ve
    inanmaktır.
    Allah Teâlâ’ya doğru olarak inanmak ve yüce varlığını iyi tanıyabilmek
    için O’nun sıfatlarını ve isimlerini bilmek gerekir.
    Meşhur sınıflamaya göre Allah Teâlâ’nın 14 tane sıfatı vardır.
    Bunlardan 6 tanesi zâtî, 8 tanesi ise subûtî sıfatlarıdır. Zâtî sıfatlar
    sadece ve sadece Allah Teâlâ’da bulunan, O’nun hâricinde hiç bir varlıkta
    bulunmayan sıfatlardır. Ama subûtî sıfatları ise, Allah’tan başka
    bazı varlıklarda da sınırlı bir şekilde bulunabilen sıfatlardır.
    316
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    a- Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye)
    Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatları 6 tanedir.
    1) Vücut: Var olmak demektir. Bütün bu kâinatı yaratan ve düzenleyen
    Allah vardır.
    2) Kıdem: Allah’ın varlığının öncesinin olmamasıdır. Yani, önceden
    yok iken sonradan yaratılmış değildir. Her yaratılan şeyin
    muhakkak evvelî vardır. Allah Teâlâ tek yaratıcı olduğundan O’nun
    evvelî yoktur. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “O ilktir
    (kendinden önce hiçbir varlık yoktur.), sondur (kendinden sonra bir
    varlık yoktur, her şey yok olurken O kalacaktır.), O zâhirdir, bâtındır.”710
    3) Beka: Allah’ın varlığının sonu olmaması demekıir. Allah Teâlâ
    ebedîdir. O’nun ne geçmİşte ne gelecekte var olmadığı ve var olmayacağı
    bir zaman düşünülemez. Tek yaratıcı olan Allah’tan başka bütün
    her şey yok olmaya mahkumdur ve yok olacaktır. “Yer üzerinde
    bulunan her canlı yok olacak; Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin
    zâtı bâki kalacak.”711 “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma!
    O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk
    olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”712
    4) Vahdâniyyet: Bir olmak demektir. Allah zâtında, sıfatlarında
    ve fiillerinde eşi, dengi ve benzeri olmayan birdir. “De ki: O, Allah
    birdir.”713
    Allah Teâlâ mutlak birdir. Bir kağıdı veya tebeşiri ikiye, üçe, dörde
    veya daha fazla parçaya bölebilirsiniz. Alahü Teâlâ iki veya daha
    fazla olması düşünülemeyen birdir. Hıristiyanlar Allah’ın; kutsal ruh,
    oğul, ve babadan meydana geldiği inancı yüzünden sapıtmışlar ve
    şirke düşmüşlerdir.
    Allah Teâlâ sıfatlarında da birdir. Allah’tan başka hiçbir varlık
    sıfatlarında bir değildir. Mutlaka bir veya birkaç sıfatıyla diğer
    710 57/Hadîd, 3
    711 55/Rahmân, 26-27
    712 28/Kasas, 88
    713 112/İhlâs, 1
    317
    Ünite 12 Allah’a İman
    varlıklarla ortak durumdadır. Meselâ, güneş ve ay bir tanedir. Fakat
    onlar gibi parlak ve yuvarlak başka gök cisimleri vardır ve onlara
    benziyordur. Allah Teâlâ böyle değildir, O’nun sıfatları öyle birdir ki,
    aynı sıfatların başka bir varlıkta bulunmasına imkan yoktur.
    Allah, fiilleri itibariyle de birdir. Meselâ, yaratmak Allah’ın fiillerindendir.
    O’ndan başka hiç bir varlığın, bir şeyi yoktan var etmesi
    düşünülemez.
    5) Muhâlefetün lil-havâdis: Sonradan var olanlara benzememek
    demektir. Allah (c.c.) sonradan var olanlara, yani yaratılmış varlıklardan
    hiçbirine, hiçbir yönden benzemez. İnsanın aklına geldiği,
    düşüncesinin ulaşabildiği herşeyden Allah mutlak sûrette başkadır.
    İnsan aklı Allah’ın zâtının mâhiyetini anlayamaz. Bu yüzden insanlar
    bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. “O’na benzer hiçbir şey
    yoktur.”714
    6) Kıyam bi-nefsihî: Allah’ın varlığı ve varlığının devamlı olması
    kendindendir. Allah Teâlâ, var olması ve varlığını devam ettirmesi
    için hiç bir şeye muhtaç değildir. Allah, İhlâs Sûresinde de belirttiği
    gibi Samed’dir, yani bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O hiç bir şeye
    muhtaç değildir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Allah elbette bütün âlemlerden ganî ve müstağnîdir.”715
    b- Subûtî Sıfatlar
    Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatları 8 tanedir.
    1) Hayat: Allah’ın canlı, diri, yani hayat sahibi olması demektir.
    O devamlı olarak diridir, ölümsüzdür. Sonsuza kadar diri olarak kalacaktır.
    Allah, canlı olarak hayatta kalması için, yaratılmış varlıklar
    gibi bazı şeylere muhtaç değildir.
    714 42/Şûrâ, 11
    715 29/Ankebût, 6
    318
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    2) İlim: Allah’ın, geçmiş ve gelecekteki her şeyi en küçük ayrıntısına
    kadar bilmesidir. Allah, olmuşu olacağı, açığı gizliyi, kalplerden
    geçenleri, herşeyi ezelî ilmiyle bilir.
    3) Semî’: Allah’ın her şeyi işitmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan
    herşeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı
    yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri
    duyar.
    4) Basar: Allah’ın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ küçük büyük,
    gizli açık, uzak yakın, her şeyi görür. Hiç bir şey O’na gizli kalmaz.
    5) İrâde: Dilemek demektir. Allah dilediğini yaratır, O’nun irâdesi
    (dilemesi) dışında hiç bir şey olmaz.
    6) Kudret: Gücü yetmek demektir. Allah’ın her yerde her şeyi yaratma
    güç ve kuvveti. Allah’ın gücü, dilediği her şeyi yapmaya yeter.
    Gerçek anlamda güç ve kuvvet, ancak, sadece Allah’a aittir.
    7) Kelâm: Söylemek, konuşmak demektir. Allah’ın harften ve sesten
    münezzeh olarak konuşması. Allah Teâlâ dile ihtiyaç duymadan
    dilediğini söyler.
    8) Tekvîn: Allah’ın yoktan var etmesi, yaratması. Her şeyi Allah
    yaratmıştır. Allah, yaratmak istediği şeye “ol” der ve hemen o şey oluverir.
    Esmâü’l-Hüsnâ
    (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)
    Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları
    yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
    Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.)
    hakkındaki düşüncelerini reddetmek ve doğrusunu göstermek için
    zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır.
    319
    Ünite 12 Allah’a İman
    “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsna ve sıfatların
    bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
    ALLAH: Kâinatı yaratıp yöneten, bütün övgü ve ibâdetlere lâyık,
    varlığı zorunlu olan, ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde
    toplamış bulunan yüce Zât’ın özel ve en kapsamlı adı, lafza-i celâl.
    er-RAHMÂN: İlâhî rahmet, lütuf ve koruyuculuğu bütün mahlûkatı
    kapsayan, dünyada İman eden ve etmeyen herkese merhamet
    edip nimetlendiren.
    er-RAHÎM: Çok merhamet edip bağışlayan, dünyada kendisine
    İman edip emirlerine uyanları âhirette ebedî nimetlerle mükâfatandıracak
    olan.
    el-MELİK: Görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin sahibi ve
    yöneticisi.
    el-KUDDÛS: Her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh
    (uzak), bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunan.
    es-SELÂM: Esenlik veren, kullarını tehlikelerden selâmete çıkarıp
    sâlim kılan.
    el-MÜ’MİN: Güven veren, vaadine güvenilen, kendine sığınanları
    rahata, huzura erdiren. Gönüllerde İman ışığı uyandıran.
    el-MÜHEYMİN: Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve
    yöneten; insanları murâKâbe edip koruyan.
    el-AZİZ: Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve
    güçlü; hiçbir zaman yenilmeyen, daima gâlip olan.
    el-CEBBÂR: Mutlak irâdesini her durumda yürüten, dilediğini
    zorla yaptırmağa muktedir olan; düzeni bozulan her şeyi tanzim
    eden, her güçlüğü kolaylaştıran.
    el-MÜTEKEBBİR: Her şeyde ve her İşte azamet ve yüceliğini
    gösteren; büyüklükte eşi ve benzeri olmayan.
    320
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    el-HÂLİK: Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan, yoktan var
    eden.
    el-BÂRİ’: Herhangi bir modele bağlı kalmadan bütün varlıkları
    yaratan; eşyayı, herşeyin âzâ ve cihazlarını birbirine uygun olarak
    yaratan.
    el-MÛSÂVVİR: Her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren.
    el-ĞAFFÂR: Mağfireti, affı çok; daima affeden, tekrarlanan günahları
    da bağışlayan.
    el-KAHHÂR: Yenilmeyen, yegâne gâlip; varlıkları emir ve irâdesi
    altında tutan.
    el-VEHHÂB: Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol
    bağışlayıp veren.
    er-REZZÂK: Ruh ve bedenlerin gıdasını yaratıp veren; yaratılmışlara
    faydalanacakları şeyleri ihsan eden.
    el-FETTÂH: İyilik kapılarını açan; kullarına rahmet kapılarını
    açan ve müşkülleri çözüp kolaylaştıran.
    el-ALÎM: Her şeyi hakkıyla bilen.
    el-KÂBIZ: Daraltan, rızkı belli ölçüde tutup veren; canlıların rûhunu
    alan.
    el-BÂSIT: Açan, genişleten, rızkı, lütuf ve keremini bol bol veren,
    ruhları bedenlere yerleştirip yayan.
    el-HÂFID: Alçaltan, zillete düşüren.
    er-RÂFİ’: Yücelten, izzet ve şeref bahşeden.
    el-MUİZ: Aziz kılan, yücelten, izzet ve şeref veren.
    el-MÜZİLL: Alçaltan, zillete düşüren, hor ve hakir eden.
    es-SEMÎ’: Her şeyi hakkıyla işiten.
    321
    Ünite 12 Allah’a İman
    el-BASÎR: Her şeyi hakkıyla gören.
    el-HAKEM: Hükmeden, hakkı yerine getiren; Hüküm verme
    yetkisini elinde tutan; son hükmü verecek olan.
    el-ADL: Mutlak adâlet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen.
    el-LATÎF: Sonsuz lütuf ve kerem sahibi; Yaratılmışların ihtiyaçlarını
    en ince noktasına kadar bilip karşılayan.
    el-HABÎR: Her şeyin içyüzünden haberdar olan.
    el-HALÎM: Acele ve kızgınlıkla davranmayan; cezâ vermede acele
    etmeyen, teenî sahibi.
    el-AZÎM: Azamet sahibi, büyük; Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti
    tüm kapsamıyla anlaşılamayacak kadar ulu.
    el-ĞAFÛR: Mağfireti çok; bütün günahları bağışlayan.
    eş-ŞEKÛR: Az iyiliğe çok mükâfat veren.
    el-ALİYY: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce.
    el-KEBÎR: Çok büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü
    mutlak büyük; zat ve sıfatlarının mahiyeti tüm kapsamıyla anlaşılamayacak
    kadar ulu.
    el-HAFÎZ: Koruyup gözeten ve dengede tutan; Belâdan saklayan.
    el-MUKIYT: Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren, herşeyi
    koruyan.
    el-HASÎB: Kullarını hesaba çeken ve onlara kâfi gelen, yeten;
    herkesin ve her şeyin hesabını en iyi bilen.
    el-CELÎL: Azamet ve ululuk sahibi.
    el-KERÎM: Keremi bol ve sonsuz; Fazilet türlerinin hepsine sahip.
    322
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    er-RAKIYB: Murâkabe eden, her şeyi gözetleyip kontrolü altında
    tutan.
    el-MÜCÎB: Dilek ve duâlara karşılık veren; Kendine niyaz edip
    yalvaranlara isteklerini veren.
    el-VÂSİ’: İlmi, ihsanı, mağfiret ve merhameti her şeyi kuşatan.
    el-HAKÎM: Bütün emir ve işleri yerli yerinde olan. Hüküm ve
    hikmet sahibi.
    el-VEDÛD: Çok seven ve çok sevilen.
    el-MECÎD: Yüce, şanlı ve şerefli; lütuf ve keremi bol.
    el-BÂİS: Ölümden sonra dirilten; ölüleri diriltip kabirlerinden
    çıkaran.
    eş-ŞEHÎD: Her şeyi gözleyip bilen; her zaman ve her yerdeki
    mahlûkatını bilip gören.
    el-HAKK: Fiilen var olan, varlığı ve ulûhiyeti gerçek olan; Hiç
    değişmeden duran; Hakkı izhar eden.
    el-VEKÎL: Kendisine güvenilip dayanılan; Kendisine havale olunan
    işleri, kulların işini düzeltip onların yapacağından daha iyi temin
    eden.
    el-KAVÎ: Kudretli, her şeye gücü yeten.
    el-METÎN: Çok sağlam ve çok güçlü; Her şeye gücü yeten, kudretli.
    el-VELÎ: Yardımcı ve dost.
    el-HAMÎD: Her bakımdan övgüye lâyık. Bütün varlığın diliyle
    övülen.
    323
    Ünite 12 Allah’a İman
    el-MUHSÎ: Her şeyi tek tek bütün ayrıntılarıyla bilen; İlmiyle her
    şeyin sayısını bilen.
    el-MÜBDÎ: Varlıkları ilkin yaratan; Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz
    olarak ilk baştan yaratan.
    el-MUÎD: Ölümden sonra tekrar yaratan.
    el-MUHYÎ: Can veren, hayatı halk eden, sağlık ve afiyet veren.
    el-MÜMÎT: Ölümü yaratan, ecelleri geldiğinde canlıları öldüren.
    el-HAYY: Ezelî ve ebedî hayatla daima diri; her şeyi bilen ve her
    şeye gücü yeten.
    el-KAYYÛM: Her varlığın kendisine bağlı olduğu, kâinatı yöneten
    en yüce varlık; Her şeyi tutan.
    el-VÂCİD: Dilediğini dilediği zaman bulabilen, hiçbir şeye muhtaç
    olmayan, müstağnî.
    el-MÂCİD: Şanlı, şerefli; kadri ve keremi bol olan.
    el-VÂHID: Tek, zâtında, sıfatlarından, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde
    asla ortağı veya benzeri olmayan; Bölünüp parçalara ayrılmaması
    ve benzerinin bulunmaması anlamında tek.
    es-SAMED: Arzu ve ihtiyaçları sebebiyle her varlığın kendisine
    yöneldiği, ancak kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan. İhtiyaçların
    giderilmesi için tek mercî.
    el-KAADİR: Her şeye gücü yeten, tam kudret sahibi; İstediğini
    istediği gibi yapmaya gücü yeten.
    el-MUKTEDİR: Her şey gücü yeten, kudretli; Kuvvet ve kudret
    sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden.
    el-MUKADDİM: Öne alan; Arzu ettiğini ileri geçiren.
    324
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    el-MUAHHİR: İstediğini geriye koyan, arkaya bırakan.
    el-EVVEL: İlk, O’ndan öncesi olmayan evvel; Varlığının başlangıcı
    olmayan.
    el-ÂHİR: Son, Bâki olan, O’ndan sonrası olmayan son; Varlığının
    sonu olmayan.
    ez-ZÂHİR: Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması
    açısından apâşikâr; Kudret ve saltanatıyla âşikâr olan.
    el-BÂTIN: Gizli; Zâtının görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açısından
    gizli.
    el-VÂLÎ: Kâinatın hakimi ve yöneteni.
    el-MÜTEÂLÎ: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce,
    erişilmesi mümkün olmayan.
    el-BERR: İyilik ve ihsanı bol olan.
    et-TEVVÂB: Tevbeleri çokca kabul edip günahları bağışlayan;
    Kullarını tevbeye teşvik edip onların tevbelerini kabul eden.
    el-MÜNTAKIM: Suçluları lâyık ve müstahak oldukları şekilde
    adâleti ile cezâlandıran.
    el-AFÜVV: Çok affedici; İnsanların günahlarını kendilerinde sorumluluk
    kalmayacak şekilde affeden.
    er-RAÛF: Şefkatli, çok merhametli, pek müşfik.
    MÂLİKÜ’L MÜLK: Mülkün hakiki ve ebedî sahibi.
    ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM: Azamet ve kerem sahibi; Büyüklük
    ve ikram sahibi.
    el-MUKSIT: Adâletle hükmeden, bütün işlerini denk ve birbirine
    uygun ve yerli yerinde yapan.
    325
    Ünite 12 Allah’a İman
    el-CÂMİ’: İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan; Bütün
    övgü ve erdemleri zâtında toplayan; evrendeki tüm varlıkları
    tüm bir âhenk içinde toplayıp düzenleyen; bütün mahlûkatı hesaba
    çekmek üzere kıyâmet gününde bir araya getiren.
    el-ĞANÎ: Çok zengin; Kendisi her şeyden müstağnî, kendi dışındaki
    her şey O’na muhtaç.
    el-MUĞNÎ: Zenginlik veren; kullarından dilediğini keremiyle
    zengin eden.
    el-MÂNİ’: Bir şeyin olmasına mâni olan; Kötülüklere engel olan,
    hikmeti gereği dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen.
    ed-DÂRR: Zarar verici olanlar dâhil olmak üzere her şeyi yaratan.
    en-NÂFİ’: Fayda veren; Faydalı ve menfaat verici şeyleri yaratan.
    en-NÛR: Nurlandıran, nûr kaynağı; Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.
    el-HÂDÎ: Yol gösteren, murada erdiren; Hidâyet yaratan, istediği
    kulunu hayırlı yollara muvaffak kılan.
    el-BEDÎ’: Bütün varlıkları eşi ve örneği olmadan sanatkârâne bir
    şekilde yaratan; hayret verici âlemler icad eden.
    el-BÂKÎ: Varlığının sonu olmayan, daima var olan.
    el-VÂRİS: Varlığının sonu olmayan; Varlığı devamlı olan servetlerin
    hakiki sahibi; Herşey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve
    saltanatı devam eden.
    er-REŞÎD: Bütün işleri İsabetli ve hedefine ulaşan, kullarını doğru
    yola irşad edici.
    es-SABÛR: Çok sabırlı.
    326
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tirmizî’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın
    Rasûlü (s.a.v.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim
    onları bellerse Cennete girer.”716
    Buhârî, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet
    eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar.717
    Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’ân-ı Kerim’de
    isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizî’nin yukarıda
    saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:
    Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
    er-Rab, el-İlâh, el-Muhıyt, el-Kadîr, el-Kâfî, eş-Şâkir, el-Hakîm,
    el-Kaahir, el-Mevlâ, en-Nasıyr, el-Hâlık, el-Melik, el-Kefîl, el-Hallâk,
    el-Ekrem, el-A’lâ, el-Mübîn, el-Hafî, el-Karîb, el-Ehad, Ğâfiru’z-
    Zenb, Şedîdu’l-ıkaab, Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rafîu’d-derecât,
    Ğâlib alâ emrih, Kaaim alâ külli nefs, Hayrun Hâfızan
    “Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın
    (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları
    bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”718 Esmâü’l-Hüsnâ
    ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan
    “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali
    kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği,
    hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle
    adlandırmaktır.
    Âyet ve hadislerde zikredilen esmâü’l-hüsnâ, Allah’ın nasıl bir
    varlık olduğunun, O’nun niteliklerini, özelliklerini ve hangi vasıflara
    sahip olup olmadığını beyan eden isim ve sıfatlardır.
    Allah’a ait olan bu isimlerin aynen bir başkasında da olduğuna
    inanmak insanı şirke götürür. Tevhidin bir anlamı da Allah’ın isim
    ve sıfatlarında tek bir olduğunu, başkalarının Allah’a, Allah’ın da
    716 Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayılır.
    Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
    717 Bak. Buhârî, Şurût 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6
    718 7/A’râf, 180
    327
    Ünite 12 Allah’a İman
    başkalarına (yarattığı varlıklara) benzemediğine inanmaktır. “O’nun
    (Allah’ın) benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.”719
    “Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle
    duâ edin, çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe)
    sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”720
    Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda Doğru Yoldan Sapmak
    Kur’an, esmâü’l-hüsnâ konusunda ilhad adını verdiği tavrı yasaklamıştır.
    721 Bu ilhâd kavramıyla, Allah’ın isimleri ve nitelikleri
    konusunda ciddiyet göstermeyen, lâubâli davranan, Allah hakkında
    zan ile konuşan ve bilmediğini söyleyenler722 kast edilmiştir. Birçok
    müfessir, âyette dile getirilen ilhâdı, “Allah’ı kendi zâtına vermediği,
    naslarda yer alan esmâü’l-hüsnâ içerisinde bulunmayan isimlerle adlandırmak”
    şeklinde anlamışlardır.
    Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmak, hiç şüphesiz,
    sadece isimlerin lafızlarıyla ilgili bir durum değildir. Belki de âyetin
    sakındırdığı asıl sapma, Allah tasavvuru konusundaki sapmadır. Zaten
    isimler konusundaki sapma, tasavvurdaki sapmanın bir sonucudur.
    Tasavvurdaki sapma muhtevâya yönelik, isimlerdeki sapma ise
    biçime yöneliktir. Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmanın
    farklı boyutlarını şu başlıklar halinde toplayabiliriz:
    1- Allah’a isim koyma yoluyla, Allah’ı tanımlamaya kalkmak: Bu
    Allah’ı tanımanın önündeki en büyük engeldir. Kul, haddini aşmadan,
    bu işe kalkışamaz.
    2- Allah’ın kendi zâtı için seçip beğendiği isimleri veya onların
    mânâlarını reddetmek: Birinci maddenin tersi bir sapmadır. Zaten
    Allah’a O’nun şânına yaraşmayan isimler ve sıfatlar yakıştıran biri,
    719 42/Şûrâ, 11
    720 7/A’râf, 180
    721 7/A’râf, 180
    722 2/Bakara, 80
    328
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    O’nun kendi zâtı için seçip beğendiği isim ve sıfatlarla sorunlu demektir.
    3- Allah’ın isim ve sıfatlarını, onların içeriklerini görünür görünmez
    varlıklara vermek: Allah dışında herhangi bir varlığa, sadece Allah’a
    ait olan mükemmelliklerden birini veya birkaçını yakıştırmak.
    Yakıştırılan ister bir peygamber, ister bir aziz, ister bir velî, isterse bir
    put olsun, fark etmez.
    4- Allah’ın isimlerinin anlamlarını tahrif etmek ve onlara kendilerinde
    bulunmayan anlamlar yüklemeye veya var olan anlamlarını
    eksiltmeye yeltenmek: Bu tahriftir ve tahriflerin en büyüğü, Allah
    hakkında yapılanıdır.
    5- Esmâü’l-hüsnânın içeriğini boşaltmak: Bu, genellikle mutlak
    tenzihe sapanların ihlâdıdır. İsimsiz ve vasıfsız bir Allah tasavvuru,
    Allah’ın âlemden bağımsız varlığını inkâra çıkar. Böyle bir tasavvurda
    Tanrı, sanal bir varlık halini alır.
    6- Allah’ın, esmâsıyla hayatın tüm alanlarına tecellisini inkâr edip
    O’nu hayattan dışlayan bir tasavvura sapmak: Modern sekülerlik/
    laiklik, sapmanın bu türünü içinde en yoğun bir biçimde barındırmaktadır.
    Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmamak için bu konuda
    doğru yolun ne olduğunu bilmek gerekir. Peki, Allah’ın isimleri
    konusunda doğru yol nedir? Bu sualin cevabını birkaç maddede
    sıralayalım:
    1- Allah’a isimler koymak Allah’ın hakkıdır.
    2- Allah’ın kendisi için seçip beğendiği isimler İlâhî kelâmda (ve
    sahih hadislerde) yer almışlardır.
    3- Allah’ın kendisi için kullandığı isimler Kur’an’da isim kalıbıyla
    gelenlerdir. Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiiller, ismin yerini tutmazlar.
    329
    Ünite 12 Allah’a İman
    Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiillerden isim türetmenin baştan
    beri bir usûlü ortaya konamamıştır.723
    Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye
    tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte
    kayıtsız, lâubali kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini
    isimlendirmediği, hakkında Kur’an’da veya sahih sünnette nass gelmemiş
    olan bir isimle adlandırmaktır.
    Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve anmak, O’na lâyık olmayan
    nitelikleri isnat etmemek, insanın başta gelen görevidir. Allah’ın
    isimleri hakkında Allah’a lâyık olmayan isimler isnat etmek, Allah’a
    “baba” veya “oğul” gibi Allah’a yanlış isimler takmak, Kur’an’da ve
    sahih sünnette beyan edilen Allah’ın bazı isimlerini kabul etmemek
    veya Allah’a özgü isimleri Allah’tan başka varlıklara vermek Kur’an’da
    ilhâd, yani doğru olandan, haktan sapmak demektir. Allah’a cisim,
    cevher, akıl ve illet gibi isimler vermek ilhaddır.
    Esmâyı Saymak ve Ezberlemek
    Hadislerde geçen ihsâ (saymak)724 ve hıfz (ezberlemek)725 kelimeleri
    ile maksat; Allah’ı güzel isimleriyle tanımak, O’na O’nun istediği
    şekilde ibâdet ve itaat etmektir. Yoksa bu isimleri anlamadan ezberlemek
    ve tekrarlamak değildir. Meselâ bir insan yaptığı bir işte Allah’ın
    kendisini gördüğünü, yaptıklarını bildiğini, ameline göre ödül
    veya ceza vereceğini düşünmesi ve ona göre hareket etmesi Allah’ın
    isimlerini hıfz ve ihsâdır.
    Esmâü’l-Hüsnâya gönülden bağlanmak, mânâlarını düşünmek,
    davranışlarına bu isimler istikametinde yön vermek isimler konusunda
    mü’minlerin görevi ve cennet vesilesidir. Meselâ Allah’ın Basîr
    (her şeyi gören), Semî’ (her şeyi işiten) ismini unutmayıp gönülden
    bu inanca sahip olan kişi, elini ve dilini kötülüklere uzatmaya devam
    eder mi?
    723 M. İslamoğlu, Âlemlerin Rabbi Allah, Denge Y., s. 100-102
    724 Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
    725 Buhârî, Şurût 18, Deavât 68, 103; Müslim, Zikr 2, h. no: 5, 6
    330
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tirmizî, Ebû Hüreyre’den yaptığı bir rivâyette, Allah’ın 99 ismini
    zikretmiş ve bu hadis için “garib” demiştir.726 Tirmizî Ebû Hüreyre’den
    aynı anlamda iki hadis daha rivâyet etmiş, ancak bu rivâyetlerde
    isimler sayılmamıştır. Buhârî ve Müslim’in esâmü’l-hüsnâ ile ilgili
    rivâyetlerinde de isimler sayılmamıştır. İbn Mâce, esmâü’l-hüsnâ ile
    ilgili rivâyetinde 101 isim zikretmiştir.727
    Tirmizî ve İbn Mâce’nin esâmü’l-hüsnâ ile ilgili rivâyetlerinin dışında
    başka hadislerde de Allah’ı tanıtan isim ve sıfatlar geçmektedir.
    Hadislerde geçen Kâbid, Bâsıt, Hâfid, Râfi’, Mu’ızz, Müzill, Sabûr;
    Muhsî, Mübdî, Mümît, Vâcid, Reşîd, Mukaddim, Muahhir, Muğnî,
    Mâni’, Dârr, Nâfi’ ve Mâcid gibi bazı sıfatlar, isim şeklinde Kur’an’da
    geçmemektedir. Ancak bu sıfatların ifade ettiği mânâlar, fiiller ile ifade
    edilmiştir. Yukarıda da belirtildiği ve sayıldığı gibi Allah’ın isimleri/
    sıfatları 99 adetten ibâret değildir. 99 Rakamı çokluktan kinâyedir.
    Nitekim esmâü’l-hüsnâ ile ilgili hadisler, Allah’ın isimlerinin 99’dan
    ibaret olduğunu da belirtmemekte, sadece bu isimleri sayanların
    cennete gireceklerini bildirmektedir. Ayrıca hadislerde geçmeyen,
    ancak, Kur’an’da geçen yukarıda sayıldığı gibi Allah’ın güzel isim ve
    sıfatları vardır. Bu isim ve sıfatların sayısı, bizim tesbit ettiğimiz kadarıyla
    283 civarındadır.
    726 Tirmizî, Deavât 83, h. no: 3506
    727 İbn Mâce, Duâ 10, 11, h. no: 1269, 1270
    331
    - ünite 13 -
    Meleklere İman
    • Gayba ve Meleklere İman
    • Meleklerin Özellikleri
    • Dört Büyük Melek
    • Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri
    • Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
    • Melek İnancının Etkileri
    • Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken
    Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
    Gayba ve Meleklere İman
    “Müminlerden her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    İman etti.”728
    Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen,
    görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.729
    Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zahiri, isterse gaybi olsun
    mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gayba İman etmediklerini,
    “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek, cin gibi varlıklar
    uydurmadan ibârettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe İman büyük
    bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar.
    Bunlara karşı gözlerini yumamazlar. Fakat Hz. Allah’ın
    imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri
    yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır.
    Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır
    728 2/Bakara, 285
    729 Bak. 2/Bakara, 2
    332
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik’ demeleridir.
    Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını,
    duygularını, düşüncelerini, rüzgarı, elektrik akımını... göremedikleri
    halde varlıklarını nasıl kabul edip, kendileriyle çelişkiye düştükleri
    sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar,
    görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından
    şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
    Mü’minler gayba inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki ilk
    adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden, hayvanlık
    mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek insanlık
    mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha
    kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki otları herşeye
    tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve görünen varlıklardan
    ibâret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden daha başka varlıklar
    da mevcuttur. Ki biz bunları görmeden sadece doğru haber üzerine
    verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
    İnsan aklının bilinmeyen âlemleri (evrenleri) idrâk edememesi,
    onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine
    düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere)
    bırakmasıdır. Mü’minin öğrenmek istediklerini Âlim ve Habir olan,
    görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan ve O’nun
    Rasûlünden öğrenmesi lazımdır. Fakat eskiden olduğu gibi, bugün
    de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek, insanoğlunu
    gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek istemektedirler.
    Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri,
    bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
    İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları
    veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların
    dişi veya erkek olmadıklarına inandığı gibi, o meleklerin kendi nam
    ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip bulunmadığına da inanır. Onlara
    tapmak, onlardan yardım beklemek insanlar için küçüklük olur.
    Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları Âdem (a.s.)’in önünde
    secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz.
    Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir
    333
    Ünite 13 Meleklere İman
    mahluktan yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet
    olur mu?
    Mü’min, sadece meleklere değil, İman edilmesi istenen gaybî/
    görülmeyen ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde
    İman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve
    kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”730
    Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini,
    gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu
    bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan
    inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
    Meleklerin Özellikleri
    Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır. Erkeklik ve dişilikleri
    yoktur. Yemek yeme, uyuma, yorulma gibi insani hallerden uzaktırlar.
    Güzel kokulardan, güzel sözlerden, Kur’an dinlemekten, ilimle
    uğraşılan yerlerde bulunmaktan hoşlanırlar. Melekler Allah’a hiç isyan
    etmeyecek şekilde yaratılmışlardır. Her zaman Allah’a itaat ve
    ibâdet ederler.
    Melekler görülmezler. Allah onları göremeyeceğimiz şekilde yaratmıştır.
    Melekler çok hızlı hareket edebilirler. Verilen vazife ne kadar
    ağır olursa olsun, o vazifeyi yapabilecek güçtedirler.
    Melekler mutlak gaybı bilmezler. Sadece Allah’ın kendilerine bildirdiği
    kadarını bilirler. Gaybı yalnızca Allah bilir.
    Dört Büyük Melek
    1) Cebrâil (a.s.); Vazifesi, Allah ile Peygamberler arasında elçiliktir.
    2) Mikâil (a.s.); Vazifesi, tabiat olaylarını idare etmektir.
    730 2/Bakara, 3
    334
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    3) İsrâfil (a.s.); Vazifesi, Allah emrettiği zaman “Sur”a üfürmektir.
    Birinci üfürüşte kıyâmet kopacak; İkinci üfürüşte ise, bütün ölüler
    dirilecektir. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçmez.
    4) Azrâil (a.s.); Vazifesi, canlıların rûhunu almaktır. Kur’ân-ı Kerim’de
    adı geçmez.
    Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri
    1) Kirâmen Kâtibîn: İnsanların yaptığı amelleri yazarlar. Biri insanın
    sağında, diğeri ise solunda bulunur. Sağdaki sevapları, soldaki
    ise günahları yazar. Sağdaki soldakinin emredeni durumundadır. Şu
    âyet-i kerime Kirâmen Kâtibîn meleklerinden bahsetmektedir: “Hatırla
    ki insanın sağında ve solunda oturan, onun amellerini tesbit etmekte
    olan iki melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka onun
    yanında hazır bir gözcü vardır.”731
    2) Hafaza Melekleri: Allah Teâlâ hafaza melekleri hakkında
    Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “O’nun ve her insanın önünde
    ve arkasında kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek takipçi melekler
    vardır.”732
    3) Hazene-i Cennet ve Cehennem: Bu melekler cennet ve cehennemin
    bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki
    meleğin adı “Rıdvan” dır. Cehennem meleklerine “Zebânî” denir.
    Başındakine ise “Mâlik” adı verilir.
    Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
    Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük melek
    dâhil tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri daha
    yüksek ve daha faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan mü’minler
    de, meleklerin rasulleri hâriç tamamından daha faziletli, dereceleri
    731 50/Kaf, 17-18
    732 13/Ra’d, 11
    335
    Ünite 13 Meleklere İman
    daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler, yaratılış bakımından günah
    işleyemezler. Allah’a itaat ve ibâdet etmek onlar için fıtrî ve zorunludur.
    Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir iç ve dış tesir yoktur.
    Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her türlü iç ve dış etkiler
    altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî engelleri aşar, Allah’a
    itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette meleklerden daha faziletli
    olur.
    Melek İnancının Etkileri
    İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi
    bir varlık şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden birini
    tercih etmek” demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı alternatifler
    sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan olmak”733
    şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren alanda kendisini
    iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini daha özgürce kullanmasını
    sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici) karşı karşıyadır.
    Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı, iyilik ve
    hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır. İnsanın meleklere
    inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin sunduğu seçeneklerle
    dolu ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin telkin ve teşviklerine göre
    hareket edip mevcut yeteneklerini bu yönde yükseltmesi gerektiğini
    kabul etmesi, Allah’ın görevlendirdiği meleklerin kendisini daima
    gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini unutmaması demektir.
    İnsana iyi düşünceler aşılayan meleklerin yanı sıra, ona vesveseler
    telkin eden şeytanın varlığı da bir gerçek olmakla beraber, Kur’an,
    şeytana değil; meleklere imanı öne çıkarmak734, tâğutu inkâr edip
    Allah’a iman edenin sağlam bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek
    sûretiyle735 şeytanın varlığını ikinci dereceye almış, onunla hemhal
    olmayıp aksine meleklere kulak vermeyi öngörmüştür.
    “Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın
    emrinden (kazalarından, belalarından ve musibetlerinden) korurlar.”736
    733 67/Mülk, 2
    734 2/Bakara, 177, 285
    735 2/Bakara, 256
    736 13/Ra’d, 11
    336
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır.
    Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan her
    an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek olursak,
    onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir mânevî koruma altında
    bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha derinlemesine
    bilmek bizim için mümkün değildir.
    Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan
    geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu tehlikelerin
    bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu sınavda
    bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz. Doğrusu
    bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa gerektir. Dolayısıyla insanın,
    bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak özellikle kuytu
    köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle burun buruna olduğu
    anlarda onların kendisini korumaya devam etmeleri için Allah’a dilekte
    bulunması, Allah’ın izniyle belaların bertaraf olmasına bir vesile
    oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın, Rabbiyle olan irtibatının
    güçlülüğünü ve sürekliliğini kanıtlamış olur. Kur’an’da “Kesinlikle
    üzerinizde koruyucular vardır. Onlar değerli yazıcılardır. Yaptığınız
    her şeyi bilirler.”737 diye kendilerinden söz edilen melekler vardır ki,
    bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar. Dolayısıyla insanoğlunun havada
    kaybolup giden tek kelimesi bile yoktur.
    Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle
    görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği bir
    cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı
    diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen
    cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Mü’min olabilmenin olmazsa
    olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır. Dolayısıyla
    meleklere inanmamak, Allah’a, peygamberlere, kitaplara ve âhiret
    gününe inanmamakla eş değerdedir.
    Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini,
    gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu
    bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan
    inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
    737 82/İnfitar, 10-12
    337
    Ünite 13 Meleklere İman
    Melekler Hakkında Tashih Edilmesi
    Gereken Bazı Yaklaşımve Bâtıl İnançlar
    Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri,
    bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
    İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları
    veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların
    dişi veya erkek olmadıklarına inandığı gibi, o meleklerin kendi
    nam ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip bulunmadığına da inanır.
    Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani onlara duâ etmek insanlar
    için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları
    Âdem (a.s.)’in önünde secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla
    bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için,
    kendisine secde etmiş bir mahluktan yardım istemek ve ona tapmaktan
    daha büyük bir zillet olur mu?
    Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu
    değildir. Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi olduğu
    ileri sürülüyor, hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu. Allah,
    bu yakışıksız isnadları şu âyetlerle reddetmiştir: “Onlar Rahmân’ın
    kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl yaratıldıklarını mı
    gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri yazılacak ve onlar sorgulanacaklardır.”
    738; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine kızlar da onlara oğlanlar
    mı?!”739 Günümüzde de batılılardan esinlenerek melekleri bayan gibi
    düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir bayanın meleğe
    benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar mırıldanan insanlara
    rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından çok vahim
    manzaralardır.
    Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında adeta
    korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
    karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
    hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
    bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
    bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her şey
    738 43/Zuhruf, 19
    739 37/Sâffât, 149
    338
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit ödünç
    olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl sahibine
    iade edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini bulacaktır.
    Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye
    karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün
    elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın
    selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
    Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
    büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
    ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
    olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
    getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve teknik
    açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle mâkul olsa bile; günümüzün
    baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara bilgi
    aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman diliminde bu
    tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu vurgulamak
    gerekmektedir.
    339
    - ünite 14 -
    Kitaplara İman
    • Kitaplara İman
    • Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
    • Büyük Kitaplar
    • Kitapların Gönderiliş Amacı
    • Vahy ve Vahyin Çeşitleri
    • Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
    • Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    Kitaplara İman
    “O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene
    de iman ederler.”740
    İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap ve
    suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah tarafından
    Rasûllerine gönderilmiş ve Rasûller de hiç bir kapalılık bırakmadan
    o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir. Bu kitaplarda
    Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını ve azâbını
    açıklamıştır. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba göre hayatlarını
    düzenler.
    Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine
    inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan insanlar
    tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların
    bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.
    740 2/Bakara, 4
    340
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz. Âdem’den
    kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu ispatlıyor.
    Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu akîde, mü’minlerin
    ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp attığı için büyük
    öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak olan geçmiş bütün
    din ve peygamberlere inanır.
    Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere intikal
    eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir akîdeye
    sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında
    yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını ancak
    Kur’an tesbit eder. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri yanlıştır
    ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de, insanların
    akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa, o zaman
    ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli ortaya çıkar. Bu
    modellerin hiçbiri vahye dayanmadığı gibi, aynı zamanda her biri
    değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan Allah tarafından
    çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez. Bu gerçeği Allah
    Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan başka bir din (yol) ararsa, o
    istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette de ebedî
    zarar çekenlerdendir.”741
    Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret olmadığı
    gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir. İslâm,
    Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik hayatta bizzat
    görülmelidir. Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi, mü’minin dini
    sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır.
    Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat onlarla
    amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki kitapların
    hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
    Allah Teâlâ hiç bir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma
    kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği
    kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve
    edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.
    741 3/Âl-i İmran, 85
    341
    Ünite 14 Kitaplara İman
    Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri
    de reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.
    Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda bulunan
    İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar çıkartılmış,
    birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki İlâhî kitapların
    aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir. Öyleyse bu
    kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da) değildir. Hatta bir
    defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını veya Tevrat’ın tefsiri
    kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını gören Rasûlullah (s.a.v.):
    “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda olsaydı bana uymaktan başka
    bir şey yapmazdı.”742 diyerek onun elindeki Tevrat (veya onun yorumunu
    içeren) sayfalarını yok etmesini buyurmuştur.
    Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiç bir kaynağa bağlanamaz.
    Çünkü, Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister değiştirilmesinler-
    hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp nesholunmuşlardır.
    Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine göre
    iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük Kitaplar.
    Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
    Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan
    meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar) anlamına
    gelen “suhuf ” denilir.
    Kur’ân-ı Kerim’deaçıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk
    suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu743 bildirilmiştir. Yine benzer
    öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında744
    da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî kitapların
    mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar halinde
    742 Ahmed bin Hanbel, III, 378
    743 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
    744 87/A’lâ, 19
    342
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der.745 Bununla birlikte
    hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup, Süleyman,
    Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini belirtir.746
    Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur. Bazı rivâyetlerde
    Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf)
    verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin bilgi ifâde eden sahih
    hadisler mevcut değildir.
    Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların
    tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an ve
    sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere
    indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara)
    icmâlî olarak İman şarttır.
    Büyük Kitaplar
    Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir. Bu
    kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
    1) Tevrat(ın bir bölümü; Kitab) Hz. Mûsâ’ya,
    2) Zebur, Hz. Dâvud’a,
    3) İncil, Hz. İsa’ya,
    4) Kur’ân-ı Kerim, Hz.Muhammed’e indirilmiştir.
    Zebur, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif
    edilip değiştirilmişler. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların
    hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.
    745 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
    746 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
    343
    Ünite 14 Kitaplara İman
    Kitapların Gönderiliş Amacı
    Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve
    âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın
    hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları
    içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir. Bu
    kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret saâdeti
    gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
    Vahy ve Vahyin Çeşitleri
    “Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir.
    Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan doğruya,
    ya da elçi melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifâde
    eden bilgilere vahiy denir.
    Vahyin Çeşitleri:
    1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine
    bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri şeyler
    aynen gerçek çıkmıştır. Peygamber Efendimize de zaman zaman vahiy
    böyle gelmişti.
    2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin kalbine
    koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
    3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir vasıta
    olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
    4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek
    istediği bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu
    melek Cebrâil (a.s.)’dir.
    344
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
    Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir. Kur’ân-ı
    Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi bile değiştirilmemiştir
    ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir ucundaki Kur’an
    (Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah, Kur’an’da şöyle
    buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette Biziz.”747
    Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar
    birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında
    çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim,
    yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.
    Kur’an’ın âyetleri ruhları çoşturur, kalplere huzur verir. Kur’an,
    insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka
    kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir. O’nun
    delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri sağlamdır.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de
    çelişki veya hatalar bulunmaz. Kur’ân-ı Kerim insanlar için bir rehber,
    bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
    “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler (Allah’tan korkanlar)
    için yol göstericidir.”748; “Sana indirdiğimiz bu kitap mübarektir; âyetlerini
    düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”749
    Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekki ve Medeni olmak üzere ikiye
    ayrılır. Mekki sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene kadar
    nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak Peygamberimizin
    vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.
    Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil olmuştur.
    Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin
    dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
    747 15/Hıcr, 9
    748 2/Bakara, 2
    749 38/Sâd, 29
    345
    Ünite 14 Kitaplara İman
    İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise
    (müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin 3.
    âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile sona
    erer.
    Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları
    şunlardır: Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren),
    Hakîm (hüküm koyan), Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
    Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in dengi
    bir kitap meydana getirememiştir ve getiremeyecektir. Kur’ân-ı
    Kerim bu konuda birçok âyette insanlara ve cinlere meydan okumaktadır:
    “Bu Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek için bütün insanlar
    ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine yardım etseler, yine
    O’nun bir eşini meydana getiremezler.”750
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın.
    O İlahi Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken, sahih
    bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki Kur’an’a gerçekten
    muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve ihlasla ona yönelme
    şartına bağlanmış bulunuyor.
    Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;751 insanları
    hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;752 sonsuz hikmetler
    yüklü;753 sonsuz derecede kerim754 bir ezelî Kelâm’dır Kur’an. “Onun
    ahlâkı Kur’an’dı”755 diye tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.v.) kendi hayatıyla,
    Kur’an’ın bu sıfatlara hakkıyla mazhar olduğunun en birinci delilidir.
    Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık tarihine manidar
    ubûdiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve her biri ondan aldığı
    750 17/İsrâ, 66
    751 56/Vâkıa, 80
    752 2/Bakara, 185
    753 36/Yâsin, 2
    754 56/Vâkıa, 77
    755 Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342; Nesâî, K.
    Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
    346
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya ve sâlih kullar ile,
    hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca mü’min de onun tüm bu
    özellikleri hakkıyla taşıdığının şâhidi ve delilidir.
    Fakat, bizatihi Kur’an, muhatabı olan bizleri, kendisine sahih bir
    niyet ve sağlam bir itikad ile, samimiyet ve ihlas içinde muhatap
    olma konusunda uyarır. Meselâ Âl-i İmran sûresinin yedinci âyetinde,
    kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı halde ‘saptırma ve fitne için’ onu
    okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette ise, hidâyet
    bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu bildiren
    bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir tehlikeye karşı insan,
    acziyet ve tevazu içinde Rabbine sığınma durumundadır: “Ey Rabbimiz!
    Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma, bize
    katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren Sen’sin.”756 Tüm bu
    hususlar şunu açıkça gösterir:
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
    Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî
    konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
    olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
    mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir.
    Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
    tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en
    güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
    Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
    hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur’an’a temiz olarak dokunup
    yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane, özümseyerek
    okumak.
    Kur’an’a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş şeytana
    karşı, Rabbimize sığınmaktır: “Kur’an okumaya başladığın zaman,
    kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”757 İlk iş budur. Neden? Çünkü
    Kur’an’ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur:
    O, kendince bir ‘üstünlük’ vehmi üreterek Allah’ın yarattıklarını
    756 3/Âl-i İmran, 8
    757 16/Nahl, 98
    347
    Ünite 14 Kitaplara İman
    iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi tutmuştur. Bu şekilde, hem
    kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın kudretine kusur ve
    noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan yürüyerek,
    nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine karşı
    isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya sevkeden
    de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün kötülüklerin,
    bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde şeytanın bir dahli
    vardır. Bu bakımdan şeytandan istiaze etmek, tüm kötülüklerden
    uzaklaşma anlamını taşır.
    Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
    Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir menfaat
    için okuma da bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati için okumak
    da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma da bunun
    içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmak da. Ona şöhret
    için muhatap olmak da bunun içindedir; kendi aklına güvenip, aklını
    doğrulama mercii, Kur’an’ı ise aklın kölesi kılmak da. Zaten istiaze’nin
    bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul etmeyip
    sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz. Dolayısıyla
    istiaze eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle kırmış oluruz.
    Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden, Kur’an’da belirtildiği
    üzere kibirlenerek kâfir olan şeytanın ürettiği en büyük tuzak,
    bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak; nefsimizi
    okşayarak, enaniyetimizi kamçılamaktır. “Şeytanlar ene’nin
    gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derelerine
    atıyorlar.” İstiaze sayesinde, bu tehlike, yolun daha başında bertaraf
    edilmektedir.
    İkinci bir husus, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. “Temizlerden
    başkası ona (Kur’an’a) dokunamaz.”758 Yani ‘ancak temiz olanlar ona
    dokunabilir.’ Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık
    niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan
    bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüzyüze olmadığını hatırlatır. O âna
    dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik ve dünyevîlik karışmış
    hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler ve akıllar, Rabbin
    pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi Kitab’ına
    lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden o
    758 56/Vâkıa, 79
    348
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir. Onun nuruna
    açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle
    mümkün olacaktır.
    Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir. Bu
    ifâde, dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan bir insanın,
    okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas eder.
    Temiz bir kalple, selim bir fıtratla ona muhatap olmayan, o hakikat
    okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.
    Kur’an’a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: “O Kur’an okunduğunda
    ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz.”759 Bu âyette,
    ‘okuma’ ve ‘dokunma’ nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘Dinleme’
    ve ‘susma.’ Dinlemek, tüm Kur’an’da en çok sözkonusu edilen insanî
    fiillerden biridir. Anlamanın ilk şartı odur. Kur’an okunurken dinlemeyen
    biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı olmanın ve
    ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan da budur. En küçük
    bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur olan insan, bütün
    âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının kelâmı karşısında
    nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
    Âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza
    ve dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit şeytanı
    dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebunu olan hevâ ve hevesin
    susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitap karşısında dünyevî fikriyat
    ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdâ’nın karşısına dehâ(!) ile
    çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı olan, vahye sırtını
    çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma iddia ve inadında
    olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti, bu sîreti, bu fıtratı,
    bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz yüze olduğumuz, her
    bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek dilimizle, gerek fikrimizle,
    gerek kalbimizle istifâde ettiğimiz şu kâinatı da yaratan bir Rabbin
    bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde kullanmaktır. Onu sürücü değil,
    binek; hâkim değil, hizmetkâr yapmaktır.
    Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle
    okumaya başladığımız Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek, tane
    759 7/A'râf, 204
    349
    Ünite 14 Kitaplara İman
    tane okumaktır. “Kur’an’ı tertil ile, tane tane oku.”760 Her sûresi, her
    âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı bir Kitab,
    ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire sindire
    okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı, kalbi ve
    pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. “Kur’an’ı tertil ile, tane
    tane oku” buyrulması; sözkonusu özümsemenin usûlünü de bildirmektedir.
    Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki? Tane tane
    okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme ve hayatının
    her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim, Kur’an, nûrânî
    sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz” diyerek ona ciddiyetle
    muhatap olanlara açmaktadır.761
    “Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği)
    hayırlı amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek büyük mükâfatın
    olduğunu da müjdeler.”762 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak
    mecburiyetinde olduğumuz Kur’an nedir?
    Kur’an; Allah’ın insanlığa son peygamber ve önder olarak gönderdiği
    Hz. Muhammed’in, Cebrail isimli melek aracılığı ile Yüce
    Rabbimizden vahiy yoluyla alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır.
    Hayatın başlangıcı ve sonucunu açıklayan âyetleri, sunduğu hayat
    kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen yaşayış şekillerine ait
    tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve Hakk’ı, bâtıllardan
    ayırıcı düsturları ile Kur’an-ı Kerim bütün akıl sahipleri için hidâyet
    kaynağıdır.
    Kur’an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak
    bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî, hukukî
    ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak Kitaptır.
    Kur’an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları, sosyologları,
    hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri ile bir
    araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri İlahî
    kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve insanlığı kuşatıcı hayat
    düsturları ile İlâhî, edebî ve ebedî bir Hak Kitap olduğu içindir ki, zaman
    aşımı, mekân değişimi onu eskitemez, yürürlükten düşüremez.
    760 73/Müzzemmil, 4
    761 Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
    762 17/İsrâ, 9
    350
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    O, her zaman yeni, her dem taze, her devirde eksiksiz ve mükemmeldir.
    Bunlara rağmen, yaşadığımız câhiliyye toplumunda Kur’an’ın
    sunduğu hayat düsturlarına göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte,
    otoritesi yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir
    mâzi ve ölü kitabı şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla
    emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı
    mü’minin ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri
    “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari
    olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan
    doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlâk, iktisat, hukuk
    vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin huzurunda,
    Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah’a ibâdet
    edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini
    korumak ve unutmamak da o nisbette zarûrîdir. Kur’an’ı
    okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil
    eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır.
    Kur’an, her bir kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana
    hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki
    Biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?”763 Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış
    metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip
    etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal
    ve tefsirini okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini
    açıklayan ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı
    okumanın, onu anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok
    mü’min, Kur’an’ı yıllarca okudukları, defalarca hatmettikleri halde,
    meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden
    feyz alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir.
    Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
    tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu
    yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
    763 54/Kamer, 17
    351
    Ünite 14 Kitaplara İman
    sakının ki merhamet olunasınız.”764 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
    yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
    için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”
    765
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi;
    inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen
    faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren
    kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı
    vardır.”766
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok
    sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin
    irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin
    fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana
    kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları kendimize
    yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
    ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki
    rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine
    inandığımız Kur’an-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayatımızdaki etkinliği
    nedir? Kur’an-ı Kerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın
    tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali bilen Allah’ı
    fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız mümkün
    müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını helâl
    kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları
    meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten
    düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a
    şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
    putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder
    764 6/En'âm, 155
    765 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    766 20/Tâhâ, 124
    352
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî
    hayatı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’an-ı Kerim,
    düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir. Dirileri
    canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık kitabı olmuştur.
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı,
    Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve
    puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
    arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk
    koşmak olacak.)” 767
    Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
    azabına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler
    ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı.
    Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla
    çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı.
    Kur’an-ı Kerim’in yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği
    görüyorlardı. Bu şuurlarından ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da
    “Namaz kılınız” emri gelince bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı.
    “Zekât veriniz” emri gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi
    bir iman zevki ve vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız”
    buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
    Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız İlâh kabul etmeyi, O’nun kitabı
    Kur’an’ın düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü’minlerin
    hayatından iki örnek verelim:
    Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan
    miladi 6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her
    merasimin protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû
    Büreyde şöyle nakleder: “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık.
    Ben bir ara kalktım, Peygamber’in huzuruna çıktım, selâm verdim
    ve orada içkinin haram edildiğini bildiren âyetin indirildiğini öğrendim.
    Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm ve alkollü içkileri içme
    767 İbn Mâce, Hadis no: 4205
    353
    Ünite 14 Kitaplara İman
    yasağını bildiren âyetleri “... Artık bu iptilâdan vazgeçersiniz değil mi?”
    768 cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım hemen kadehlerindeki içkileri
    döktüler, küpleri devirdiler ve ‘Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya
    Rabbi!’ dediler.” 769
    Kur’an’ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki aktı.
    Artık İslâm toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı. Annemiz
    Hz. Aişe (r.a.) de şöyle anlatıyor:
    “Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ın Kitabına iman ve onu tasdik
    etme bakımından Ensar kadınlarından daha gayretlisini görmedim.
    Nur sûresinin ‘Baş örtülerini yakalarına vursunlar (başlarını, saçlarını,
    kulaklarını, gerdanları ve sinelerini sımsıkı örtsünler)’770 anlamındaki
    âyeti nâzil olup da erkeklerin her biri evlerine dönerek karısı,
    kızı, kızkardeşi ve akrabasına Allah’ın indirdiği âyeti okuyunca onların
    her biri Allah’ın Kitabına iman ve onu doğrulamak için örtülerine
    büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip eden sabah örtülerine
    bürünmüş olarak Hz. Peygamber’in arkasında namaza durdular. Örtülerine
    sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar varmış
    gibiydiler.”771
    Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın
    ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî
    münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı iman ve şuurla
    derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam haline getiriyordu.
    Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir ve yasaklarını tatbik etmemek;
    şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak, imanı anlamsız
    kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya sürüklemek, âhiret saâdetini
    putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin
    ilâhlaştırıldığı modern câhiliyette yaşıyoruz.
    768 5/Mâide 90
    769 İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
    770 24/Nûr, 31
    771 İbn Kesir, 24/Nûr, 31. âyetinin tefsiri
    354
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın
    Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe
    kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla
    hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun
    emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız
    (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz).”772 Ne mutlu Kur’an
    gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara!
    772 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y.,
    1/88-92
    355
    - ünite 15 -
    Peygamberlere İman
    • Peygamberlere İman
    • Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
    • Peygamberleri Allah Seçer
    • Nebî ve Rasûl Kelimeleri
    Arasında Fark Var mıdır?
    • Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
    • Son Peygamber
    • Mütenebbî/Sahte Peygamber
    • Peygamberlerin Sıfatları
    • Kur’ân-ı Kerim’de İsmi Geçen Peygamberler
    Peygamberlere İman
    Peygamber kelimesi, Farsça bir kelime olup, sözlükte, haber getiren
    kimse demektir. Rasûl ve Nebî kelimesinin karşılığıdır. Peygamber:
    Allah’ın, kullarına dinini bildirmek için görevlendirdiği seçkin
    kimselerdir. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde peygamber kavramı
    olarak “Nebî” ve “Rasûl” kavramları geçer.
    Peygamberlere inanmak İmanın esaslarından biridir. Peygamberlerin
    birini bile inkâr eden kişi dinden çıkar. Peygamberlere imanla
    alakalı olarak Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet vardır. “Allah’a ve peygamberlerine
    İman eden ve peygamberlerden hiç birisi arasında (kendisine
    İman etme bakımından) fark gözetmeyen kimselere gelince, İşte
    onların mükâfatını Allah kıyâmette verecektir. Allah çok bağışlayıcı
    ve merhametlidir.”773; “O kimseler ki, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr
    ederek kâfir olurlar. Allah ile peygamberlerinin arasını açmak isterler.
    773 4/Nisâ, 152
    356
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Ve ‘peygamberlerden bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz!’
    derler. Böylece İman ile küfür arasında bir yer tutmak isterler.”774
    Peygamberler en güzel şekilde dini tebliğ etmişlerdir. Peygamberler
    müslümanlar için örnek alınacak kişilerdir. Çünkü tebliğ ettikleri
    dini en güzel peygamberler yaşamışlardır. Peygamberler insanları
    cennetle müjdelemişler, cehennemle korkutmuşlardır. “Biz, peygamberleri
    ancak mü’minleri cennetle müjdeleyici ve kâfirleri cehenneml e
    korkutucu olarak gönderdik.”775
    Yüce Allah, her topluma İslâm’ı tebliğ için peygamberler göndermiştir
    ki, Allah’ı bilsinler ve O’ndan başkasına kulluk etmesinler. Allah,
    kendilerine peygamber göndermediği bir topluma azâb etmez.
    “Biz bir peygamber göndermedikçe azâb etmeyiz.”776
    Kendilerine peygamber gönderilen toplumların çoğu, peygamberlerini
    yalanlamış ve onlara uymamışlardır. Bugün olduğu gibi,
    geçmİşte de peygamberlerine tâbi olan insanlar çok az olmuştur.
    Meselâ Hz. İsa’ya on iki kişilik “havariler” dediğimiz kimseler inanıp
    tâbi olmuştur. Diğer insanlar, tâbi olmadığı gibi onu öldürmek
    istemişlerdir.
    Bütün peygamberlerin getirdiği dinin adı İslâmîyet idi. Ne Hz.
    İsa’nın dini hıristiyanlık; ne de Hz. Mûsâ’nın dini yahûdilikti. Hz.
    İsa’nın da Hz. Mûsâ’nın da, bütün peygamberlerin de dini ancak İslâm
    idi ve bütün peygamberler müslüman idiler. Bu gerçek, Kur’an’ın
    dilinden şöyle ifâde edilir:
    “İbrâhim ne bir yahûdi, ne de bir hıristiyandı. Fakat Allah’ı bir tanıyan
    gerçek bir müslümandı. Ve müşriklerden de değildi.”777; “Mûsâ da
    kavmine şöyle dedi: Ey kavmim, siz gerçekten Allah’a İman ettiyseniz
    O’nun birliğine teslim olmuş müslümansınız. Artık Allah’a tevekkül
    774 4/Nisâ, 150; Peygamberlere İmanla ilgili diğer âyetler için, bkz. 2/Bakara, 4-5; 4/
    Nisâ, 14-15, 59, 80; 7/A’râf, 35. Peygamberlere itaat etmeyenlere azâb ile ilgili bkz. 6/
    En’âm, 11; 13/Ra’d, 32; 5/Mâide, 33; 3/Âl-i İmran, 32.
    775 6/En’âm, 48
    776 17/İsrâ, 15
    777 3/Âl-i İmran, 67
    357
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    edin.”778; “Hani havarilere (Hz. İsa’ya bağlı olanlara): ‘bana ve peygamberlerime
    İman edin’ diye ilham etmiştim de onlar, ‘İman ettik, bizim
    hakiki müslümanlar olduğumuza şâhid ol’ demişlerdi.”779
    Görüldüğü gibi, Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin adı
    İslâm, peygamberlerinin ve onlara tabi olanların da adı müslüman
    idi. Fakat sonradan, bu saf ve temiz olan isim (İslâm), çeşitli isimler
    adı altında değiştirilmiştir. İslâm, her peygamberin dinidir. Fakat her
    peygamberin şeriatı ayrıdır. Buna göre din (İslâm) geniş, şümullü bir
    kavram; şeriat ise, bu dinin içerisinde her bir peygamberin takip ettiği
    yoldur. Bu ümmet ile geçmiş ümmetlerin şeriatları ayrı olabilir;
    fakat bizim ile onlar arasında müsavi (aynı) olan bir kelime vardır ki
    o özdür, temeldir, hiç bir zaman ve hiç bir şarta göre değişmez. Bu
    gerçeği Yüce Allah şöyle beyan ediyor: “De ki, ey ehl-i kitap, hepiniz
    bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin; şöyle diyerek:
    Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım.
    Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler tanımayalım.”780; “Senden
    önce gönderdiğimiz her peygambere: ‘Benden başka ilâh yoktur,
    bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”781; “Andolsun ki her ümmete;
    ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğutlardan kaçının’ diye peygamberler gönderdik.”
    782
    İşte, Hz. Âdem’den kıyâmete kadar her insanın ve her cinnin, hatta
    bütün kâinatın uyması gereken kural ve gerçek budur. Mü’min
    bilir ve inanır ki, geçmİşte ne kadar nebî ve Rasûl varsa, onlara
    uyanlarla beraber müslüman idiler. Onlar Allah’tan başkasına kulluk
    etmiyorlardı.
    Tevhid dininin (İslâm’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.v.) teşkil
    etmektedir. Artık Rasûlullah gönderildiğinden itibaren, Rasûlullah’sız
    bir din, Rasûlullah’sız bir akîde ve inanç olamaz. Öyleyse, yeryüzünde
    Allah’a bağlanmak isteyenlerin ve müslüman olarak kalmak
    isteyenlerin rehberi, kılavuzu Rasûlullah’tan başkası olamaz. Zira
    778 10/Yûnus, 84
    779 5/Mâide, 112
    780 3/Âl-i İmran, 64
    781 21/Enbiyâ, 25
    782 16/Nahl, 36
    358
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Rasûl’e itaat Allah’a itaattır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:
    “Kim Rasûl’e itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiş olur. Kim de
    yüz çevirirse, bu seni üzmesin. Zira seni onlara koruyucu ve gözetici
    olarak göndermedik (ancak tebliğci olarak gönderdik).” 783
    Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede Rasûlüne itaat edenin Allah’a itaat
    etmiş olduğunu, Rasûl’e isyan edenin de Allah’a isyan etmiş olduğunu
    haber veriyor. Bunun sebebi, Rasûlullah (s.a.v.)’in kendi hevâ ve hevesinden
    konuşmaması ve Allah’ın dinini tebliğ etmesidir.784 Rasûlulah,
    hiç bir zaman Allah adına kendi kafasından bir şey konuşmaz;
    kendisine vahyedileni bildirir. Onun için Allah ile Rasûlü’nün hükümleri
    arasında ayrılık, zıtlık, farklılık olamaz.
    İslâm akîdesi açısından peygamberlik kurumu gerçekten büyük
    değer taşır. Bu müessese, akîdenin ikinci yarısıdır. Peygambere
    İman, tevhid kelimesinin ikinci kısmıdır. Peygamberlik inancının
    tezâhürleri pratik hayatta mutlaka görülmelidir. Normalde her insan,
    peygamberlere inandığını söyleyebilir. Fakat bu akîde gerçeklere
    dayandırılırsa görülür ki, mü’min olduklarını iddia eden pek
    çok insan bu bağdan kopmuştur. Rasûllere İman olsun, diğer İman
    esaslarına İman olsun, her zaman kulluk ve itaat gerektirir. İtaat ve
    kullukla beslenmeyen bir İman, İman olarak kalamaz. Günün birinde
    tamamen söner veya yön değiştirir. Bunun içindir ki, itaat İmana
    bağlı kılınmıştır. Böylece, Allah’a inanan kimse, Rasûl’e bağlanmak
    zorundadır. Rasûl’e bağlanmayanlar, Allah’a da bağlanmamışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, peygamberler ve itaat konusunu şöyle açıklıyor:
    “Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
    olan ülü’l-emre (emir sahiplerine) de. Eğer bir hususda çekişirseniz,
    onu Allah’a ve Rasûlüne götürünüz. Eğer Allah’a ve âhiret gününe
    inanmışsanız; bu hem hayırlı ve hem de netice itibariyle en güzeldir.”785
    “Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde
    seni hakem tayin edip, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı
    783 4/Nisâ, 80
    784 Bak. 53/Necm, 3-4
    785 4/Nisâ, 59
    359
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    içlerinde bir sıkıntı duymadan (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe
    İman etmiş olamazlar.”786
    “Biz peygamberleri ancak itaat olunsunlar diye gönderdik.”787
    “Allah’a ve O’nun Rasûlüne itaat edin ve onların emirlerine ve yasaklarına
    aykırı hareket etmekten sakının. Eğer itaat etmekten yüz
    çevirirseniz, bilin ki, Peygamberimiz’e düşen sadece açık bir tebliğdir.”788
    Bu âyetlerde mü’minlerin, Allah ile beraber Rasûlü’ne de itaat etmeleri
    şart koşuluyor. Rasûl’e itaat etmeden İslâm yaşanamaz. Zira,
    “Rasûller sadece kendilerine itaat edilsin diye izn-i İlâhî ile gönderilmişlerdir.”
    789 İtaat, İmanın ve İslâm’ın şartı ve hudûdudur. İman edip
    de Allah’a ve Rasûl’e itaat etmemek boş bir iddiadan başka bir şey
    değildir. Bu yalan, tâğutla hükmetmek isteyen her yalancının iddiasıdır.
    Çünkü, münâfıkların alameti, devamlı sûrette itaatten kaçınmaktır.
    Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında şöyle buyurur: “Onlara
    Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği zaman, senden
    büsbütün kaçtıklarını görürsün.”790
    İtaat bir akîde meselesidir. Mü’min, akîdesini sağlam temeller
    üzerine oturtmalıdır. İslâm’ın ve İmanın hudûdunu çok iyi bilmelidir.
    Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
    Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir. İnsanların
    böyle yol göstericilere ihtiyacı vardır. Çünkü; insanlar kendi
    akılları ile Allah’ın varlığını anlayabilseler bile, O’na nasıl ibâdet edeceklerini
    bilemezler.
    İşte bu ibâdetleri açıklamak, öğretmek, dünya ve âhirette mutlu
    olmanın yollarını göstermek için Allah Teâlâ peygamberlerini göndermiştir.
    786 4/Nisâ, 65
    787 4/Nisâ, 64
    788 5/Mâide, 92; ve yine bak. 3/Âl-i İmran,132; 49/Muhammed, 33
    789 4/Nisâ, 64
    790 4/Nisâ, 61
    360
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Peygamberleri Allah Seçer
    Peygamberlik Allah’ın vermesi ile mümkündür. Allah, insanlar
    içinden seçtiği bazı kimselere peygamberlik görev ve şerefi vermiştir.
    Peygamberlik çalışılarak elde edilecek bir makam değildir. Hiç
    kimse çalışarak, çok ibâdet ederek peygamber olamaz. Allah dilediği
    kuluna peygamberliği verir. Zaten son peygamber olarak Hz. Muhammed
    gönderilmiştir; bundan sonra peygamber gelmeyecektir.
    “Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir.791
    Peygamberlik, insanlar için en yüce bir makamdır. Peygamberlik
    makamı Hazreti Âdem ile başlayıp Hazreti Muhammed Mustafa ile
    son bulmuştur. Bu iki peygamber arasında ne kadar peygamber gelip
    geçtiğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
    Nebî ile Rasûl Arasındaki Fark
    Nebî ve Rasûl kavramları müterâdif, yani eş anlamlı ifâdelerdir.
    Kur’an’da “Nebî” ve “Rasûl” kelimeleri peygamberler için kullanılmıştır.
    Ancak ikisi arasında şöyle bir fark olduğu belirtilir: Rasûl, kendisine
    kitap ve şeriat gönderilen peygambere denir. Çoğulu “rusül”dür.
    Nebî ise, kendisine kitap ve şeriat gönderilmeyip, kendisinden önceki
    Rasûlün kitap ve şeriatını insanlara tebliğ eden peygambere denir.
    Çoğulu “enbiyâ”dır. O halde her Rasûl aynı zamanda Nebîdir, ama
    her Nebî Rasûl değildir. Ama fıkıh ve akaid bilginlerinin çoğunlukla
    kabul ettikleri bu sınıflandırma, Kur’an terazisinde tartıldığında pek
    doğru olmadığı görülür. Kur’an, kendilerine kitap gönderilmeyen
    peygamberlere de rasûl dediği gibi, kitap gönderilenlere de nebî der.
    Bazen de aynı peygambere hem nebî ve hem de rasûl sıfatı verir.792
    791 6/En’âm, 124
    792 Bak. 19/Meryem, 54; 26/Şuarâ, 16; 3/Âl-i İmrân, 81; 33/Ahzâb, 7
    361
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
    Bir peygamberin peygamberliği, onun gösterdiği mûcizelerden
    anlaşılır. Bütün peygamberlerin bir mûcizesi vardır. Peygamberlerin
    peygamberliklerini ispat etmeleri için Allah’ın izni ile göstermiş oldukları
    hârikulâde (olağanüstü) olaylara mûcize denir. Peygamberlerde
    görülen mûcizelerin benzeri, başkaları tarafından gösterilemez.
    Mûcize, Allah’ın bir fiili olup, peygamberlere nisbet edilmesi mecazîdir.
    Peygamberler, kendiliklerinden ve istedikleri mûcizeyi gösteremezler.
    Peygamberin, bi’setinden (peygamber olarak gönderilmesinden)
    kısa bir süre önce zuhur eden hârikulâde hallere irhâsat; daha
    evvel zuhur eden olağanüstü hallere de kerâmet denir.
    Peygamberlerin (ve meleklerin, sâlih mü’minlerin) büyük günah
    işlemiş mü’minlere şefaat edecekleri âyet ve hadislerle sâbittir. Şefaat:
    Bir başka mü’minin günahlarının affı için Cenâb-ı Hakk’a aracı olup
    müracaat etmek demektir. Cenâb-ı Hak, bunların şefaatini dilerse
    kabul eder; dilemezse etmez. “...İzni olmadan (Allah’ın) katında hiçbir
    kimse şefaat edemez.”793
    Son Peygamber
    Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed’i göndermiştir.
    Ondan sonra artık peygamberlik kapısı kapanmıştır. Yani, bir daha
    peygamber gelmeyecektir. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
    794; “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’i överler,
    salât getirirler). Ey İman edenler! Siz de O’nu övün, O’na salât ve selâm
    getirin.”795
    Müslümanların örnek alması gereken kişi, tek önderimiz Hz.
    Muhammed’dir. Müslümanlar yaşayış tarzını, en ufağından en büyüğüne
    bütün hal ve hareketlerini O’nu örnek alarak düzenlerler. Allah
    Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! And olsun ki, sizin için,
    793 2/Bakara, 255
    794 21/Enbiyâ, 107
    795 33/Ahzâb, 56
    362
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
    için Rasûlullah en güzel örnektir.”796
    Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
    “Ey Muhammed de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi
    sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. De
    ki Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah,
    inkâr edenleri sevmez..”797
    Mütenebbî
    Mütenebbî: Son peygamber olarak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gelmesi
    ve O’ndan sonra başka peygamberin gelmeyecek olmasına rağmen,
    peygamberlik iddiasında olan kimselere verilen isimdir. Bunlara
    yalancı peygamber de denir. Bu kişiler 3’e ayrılır:
    a) Deliler,
    b) Şöhret düşkünü olanlar,
    c) Menfaatçiler.
    İlk mütenebbî, Peygamberimiz zamanında ortaya çıkan Müseylimetü’l-
    Kezzab’tır. Bu yalancı peygamber, Hz. Ebû Bekir’in halifeliği
    zamanında yapılan savaşta öldürülmüştür.
    Peygamberlerin Sıfatları
    1-) Sıdk; Doğruluk demektir. Peygamberler, hem sözlerinde hem
    de işlerinde doğru sözlüdürler. Asla yalan söylemezler.
    2-) Emânet; Güvenilir olmak demektir. Peygamberler güvenilir
    insanlardır. Peygamberler asla emânete hıyanet etmezler. “Bir
    796 33/Ahzâb, 21
    797 3/Âl-i İmran, 31-32
    363
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    peygamber için, emânete hiyânet etmek olur şey değildir.”798 Mekke
    müşrikleri Peygamberimize “Muhammed’ül-emin” diyorlardı. Peygamberimizin
    en azılı düşmanı olan bu müşrikler, en değerli eşyalarını
    Peygamberimize emânet ediyorlardı.
    3-) Fetânet; Peygamberler, insanların en zekileri ve en akıllılarıdır.
    4-) İsmet; Günah işlememek demektir. Peygamberler küçük veya
    büyük günah işlemezler. Ancak, insan olduklarından dolayı “zelle”
    denilen çok küçük hatalar yaparlar. Bu küçük hatalar derhal Allah
    tarafından düzeltilir.
    5-) Tebliğ; Bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan almış oldukları
    emirleri mutlaka insanlara bildirmişlerdir. Hiçbir şeyi gizlememişler;
    hiçbir şey ilave etmemişlerdir.
    Bütün peygamberler, tebliğ görevini yapmak için büyük meşakkat
    ve çilelere göğüs germişlerdir. Hatta bazıları bu uğurda canlarını
    fedâ etmişlerdir. Peygamberler, gördükleri tüm kötülükleri mutlaka
    elleriyle veya dilleriyle düzeltmeye çalışmışlardır.
    Peygamberler âdil kimselerdir. Adâlete ters hiçbir iş yapmazlar.
    Peygamberler, görevlerinden azl olunmazlar. Peygamberlik çalışmakla
    elde edilmez. Allah, onu dilediğine vermiştir. Peygamberler
    seçilmiş, seçkin insanlardır; soyları temizdir. Güzel ahlâk sahibidirler.
    Yaratılışları ve sûretleri de güzeldir. Allah’tan başkasından korkmazlar.
    Bütün bunlarla birlikte, peygamberler, beşerdir, yani bizim
    gibi insandırlar. İnsanlar için tabii olan yeme-içme, evlenme, uyuma,
    yanılma, unutma, hastalanma... gibi hususlar peygamberler için de
    mümkündür. Fizikî bünye ve ihtiyaçları itibariyle diğer insanlardan
    farksızdırlar.799
    798 3/Âl-i İmran, 161
    799 bak. furkan, 20; 13/Ra’d, 38
    364
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an’da İsmi Geçen Peygamberler
    Daha önce de söylediğimiz gibi ilk peygamber Hazreti Âdem ile
    son peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.) arasında ne kadar peygamber
    geldiği bilinmemektedir. Bütün peygamberler Kur’ân-ı Kerim’de
    açıklanmamıştır. “Bir kısım peygamberleri sana anlattık, bir
    kısmını ise anlatmadık.”800 Fakat, her ümmete (topluma) peygamber
    gönderildiği ifâde edilmektedir. Kur’an’da ismi geçen 25 peygamber
    vardır. Bu peygamberler şunlardır:
    Âdem, İdris, Nuh, 11/Hûd, Sâlih, Lut, İbrâhim, İsmail, İshak, Yakub,
    Yusuf, Şuayb, Hârun, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl,
    10/Yûnus, İlyas, Elyasa, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa
    (s.a.v.).
    Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçtiği halde peygamber olup olmadıkları
    hakkında bilgi bulunmayanlar vardır. Bunlar: Uzeyir, Lokman
    ve Zülkarneyn’dir.
    800 4/Nisâ, 164
    365
    - ünite 16 -
    Âhirete İman
    • Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    • Âhirete İman
    • Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete
    İnanmanın Faydaları
    • Yakînî Bilgi; Kesin İnanç
    • Kıyâmetin Zamanı
    • Amel Defterleri
    • Mizan
    • Cennet ve Cehennem
    • Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    • Âhiret Şuuru
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir.
    Âhiret, dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu
    kadar, benzemeyen yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir
    hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir.
    “Yakîn” ise, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak
    şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış,
    şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
    Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün
    din ve düşünce sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahudilikte
    de) mevcuttur. Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Mûsâ, İsa
    ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini telkin
    ettikleri ifade edilir.801
    801 Bak. 12/Yûsuf, 101; 19/Meryem, 33; 20/Tâhâ, 55; 26/Şuarâ, 81-102; 71/Nuh, 17-18
    366
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Âhirete İman
    Mü’minlerin akîdelerini teşkil eden iman esaslarından birisi de
    “âhiret gününe inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybî olan âhiret âlemine
    yakînen, (kesin inançla) inanmamızı istemektedir. İsrâfil (a.s.) birinci
    defa sura üfürdüğünde kıyâmet kopacak, her şey yok olacaktır. İkinci
    defa üfürdüğünde ise herkes dirilecektir. İnsanların tekrar dirilmesiyle
    başlayan ve ebediyyen devam edecek olan zamana âhiret denir.
    “Sonra siz kıyâmet gününde muhakkak diriltileceksiniz.”802; “Onlar
    sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar, âhirete de
    kesin inanç ile inanırlar.”803
    Âhiret gününde, dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak
    verilecektir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Kâfirler öldükten
    sonra hiç dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki,
    Hayır! Rabbime yemin ederim ki öldükten sonra yeniden dirileceksiniz.
    Sonra da yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.”804
    Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her yaratılan
    şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan sonra
    insanlar Allah’ın emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada işlediğinden
    sorguya çekilecek, her yaptığının karşılığını görecektir. O
    gün insana iman ve sâlih amelden başka hiç bir şey fayda vermeyecektir.
    İslâm’ı seçen ve gereklerini yerine getirenler cennete; bâtılı
    seçenler ise cehenneme gidecektir.
    “Güneş, dürüldüğü zaman,
    Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,
    Dağlar, yürütüldüğü zaman,
    Gebe develer salıverildiği zaman.
    Yaban hayatı yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman,
    Denizler kaynatıldığı zaman,
    Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman.
    802 23/Mü’minûn, 16
    803 2/Bakara, 4
    804 64/Teğâbûn, 7
    367
    Ünite 16 Âhirete İman
    Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü
    sorulduğu zaman,
    Amel defterleri açıldığı zaman,
    Gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman,
    Cehennem alevlendirildiği zaman,
    Cennet yaklaştırıldığı zaman,
    Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.”805
    Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen
    sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile âhirete iman birbirine
    bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç.
    Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her
    emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o âdil mahkemede
    hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır.
    “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek;
    kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.”806
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
    bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiç bir yardımcı,
    O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler
    bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu
    manzarayı şöyle dile getirmektedir: “Bir de öyle bir azâb gününden
    sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç bir kimse
    adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul edilmez. Azâbdan
    kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere yardım
    dayapılmaz.”807
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsîdir.
    Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını
    taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti
    yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde
    uyanıklığı hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini
    805 81/Tekvîr 1-14
    806 99/Zilzâl, 7-8
    807 2/Bakara, 48
    368
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kurtaracak, onu himaye edecek ancak sahih imanı ve sâlih amelidir.
    Hiçbir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun
    içindir ki, âhirete imanın, mü’minin hayatında büyük bir etki
    yapacağı kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını
    âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında
    bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü, icraatında
    başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları
    takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise,
    ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’tan başkası mükâfat ve cezâ
    veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk
    yapamaz.
    Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere
    yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını
    insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır.
    Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet
    kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet
    gününe kendini hazırlar.
    Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır.
    Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul
    eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları
    için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da
    hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli boş olarak gider ve
    orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur
    onların.
    Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani
    âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır.
    Allah’a ve âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse,
    karşısındaki kim olursa olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir
    ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez.
    Allah’ın mü’minlerden istediği budur.808
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu
    âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı
    ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz.
    808 Bak. 58/Mücâdele, 22
    369
    Ünite 16 Âhirete İman
    Fakat, âhiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek
    aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını
    sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden
    kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına
    kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan
    kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici
    dünya menfaatinin para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi
    aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan
    bütün varlıklar, tüm dünyevî faydalar geçicidir; günün birinde hepsi
    yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini
    kaybedeceğini, yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın
    altüst olacağını yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni
    baştan hayat bahşedileceği, insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar
    altında tutulup, kıyâmet gününde ortaya konulacağı, kıyâmette
    herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği, bir kısım insanların
    (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım insanların (isyankârların)
    da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler
    de kara olacak. O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan
    sonra küfrettiniz ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’
    Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada
    (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.”809
    Mü’min âhirete iman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret
    için ne gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için
    önceden âhirete yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah
    Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister
    ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.”
    810
    809 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    810 17/İsrâ, 19
    370
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları
    1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir.
    Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı
    ve bâtılı açıklamıştır. İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı seçerse
    cennete girecektir, yok bâtıl bir din seçerse cehenneme girecektir.
    “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için, ölümü ve
    hayatı yaratan O’dur.”811
    İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka
    sorulacaktır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka
    nimetlerden sorulacaksınız.”812
    2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zülumlerin
    hesabı âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
    3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine
    dikkat eder. Çünkü, bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, âhirette
    hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde
    bulunur.
    4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır.
    İnsan da her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra
    dirileceği inancı büyük bir nimettir.
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
    Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakiler, âhireti
    gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah, âhiretin
    varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde
    yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah’ın verdiği haberde yanlışlık
    olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan insan, çoğu zaman su
    yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah’ın haberine gözlerimizle
    gördüğümüzden daha fazla inanırız. “Bu dünya hayatından
    811 67/Mülk, 2
    812 102/Tekâsür, 8
    371
    Ünite 16 Âhirete İman
    başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz, diriltilecek değiliz.”813 diyen
    insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkâr
    etmekteler. Ama, bu kışın bir baharı, bu dünyanın da bir âhireti var.
    Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var” deseniz,
    gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu toprak
    ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda doğan,
    yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan kefenlerle
    toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrâfil’in surunu andıran
    ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını bize hatırlatan
    âyetlerdir.814
    Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından
    çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz
    üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde
    küçültüp, şehid cesâretini elde edebilmesi, dünya müstekbirlerine
    meydan okuyabilmesi ancak bu inancın sağlamlığı ölçüsünde
    mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir bilinç, bir şuurdur.
    Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir idrak etmedir. Bu yüzden
    âhiret kelimesinin geçtiği ilk âyet olan 2/Bakara sûresi 4. âyette
    “yûkınûn (yakînen iman)” ifâdesi yer almış; Kur’an’ın hidâyetine erip
    kurtuluşa erecek muttakîlerin özellikleri arasında “âhirete yakînî
    iman” şartı aranmıştır.
    Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç
    haline gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid oluyor
    gibi konuyla kendi arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye
    mal olmasıyla mümkündür. Bir konu hakkında yakîne, şuura
    sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî üretkenliğe ulaşabilir, bunu
    rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da önemlisi, bundan elde
    ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer alanlara da taşıyabilir.
    Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’l- yakîn olarak bilinen
    âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
    Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür. Ama
    bütünüyle duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin alanına
    813 6/En'âm, 29; 23/Mü'minûn, 39; 45/Câsiye 24
    814 Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., 1/87
    372
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    girer. Öyleyse ayne’l-yakînin güçlendirilmesi için sembollere, teşbihlere
    ihtiyaç vardır. Bu teşbih ve semboller yoluyla âhiret tasvir edilir.
    Kalp gözü açık olanlar, bu tasvirin en uç noktasına, yani sınırına
    varabilirler. Bizzat müşahede ise şüphesiz öldükten sonra olacaktır.
    İşte müslümanların âhirete imanları bu minval üzere olursa, âhiret
    konusu bir şuur haline dönüşecek ve pratik hayata aksedecektir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
    uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz
    yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük
    bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine
    bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî endişeler
    olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında
    durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu soruyu yöneltin:
    “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda,
    bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum”
    dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde
    yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl
    yaşar? Fakat, maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
    Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile
    âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız
    dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar
    olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden
    sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik
    yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette;
    bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrâfil’in surunda; bir
    kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş
    oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesada
    uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî
    kalacaksınız!”815
    815 26/Şuarâ, 129
    373
    Ünite 16 Âhirete İman
    Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı
    Kıyâmetin ne zaman kopacağı, bu düzenin ne zaman bozulacağı
    konusu insanları çokça meşgul etmiştir. Bu zamanı bilebileceğini
    tahmin ettikleri kişilere her zaman sormuşlardır. Ama kıyâmetin zamanı,
    sadece Allah’ın bileceği bir sırdır.
    “Sana kıyâmeti sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ (derler.) Sen
    onu nereden bilip bildireceksin? Onun nihâî ilmi yalnız Rabbine aittir.
    Sen ancak ondan korkanları uyarırsın. Kıyâmet gününü gördüklerinde
    (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını
    sanırlar.”816
    “(Ey Muhammed!) Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını
    soruyorlar. De ki, onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan
    başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı
    o saat, sizlere ansızın gelecektir.” 817
    Amel Defterleri
    Âhirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter/
    kitap halinde verilir. Bu defterler Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından
    yazılmış kitaplardır. Benzetme yerindeyse, dünyada her yaptığımız
    amel bu melekler tarafından kamerayla videoya çekilmektedir.
    Defter veya kitap denilen bu filmler âhirette cennetlik olanlara
    sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından verilecektir.
    Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını
    göstermek isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki kitaplarda
    her şeyin yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman olacaklardır.
    Bu defterlerde; insanın dünyada yaptığı her şey büyüğüyle,
    küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış olacaktır. “Kitap ortaya konmuştur:
    Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün.
    ‘Vay halimize! Derler, bu nasıl kitapmış? Küçük-büyük hiçbir şey
    816 79/Nâziât, 42-46
    817 7/A’râf, 187
    374
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını
    karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”
    818
    Mizan
    Mizan: Âhirette, amellerin tartılması için Allah’ın kıyâmet günü
    ortaya koyacağı terazilerdir. Âhirette hesaptan sonra insanların
    amellerini tartacak olan İlâhî adâlet ölçüsü demektir. Her insanın
    yapmış olduğu ameli bu terazide tartılacak, sevâbı ağır gelenler cennete;
    hafif gelenler ise cehenneme girecektir.
    Mizan, her ne kadar terazi ve ölçü âleti demek ise de mizan, bu
    dünyadaki ölçü âletlerine benzetilemez. Nasıl olduğunu kavramamız
    mümkün değildir. Mizan tam mânâsıyla doğru bir terazi olacaktır.
    Birilerinin hakkının yenmesi veya birilerinin kayırılması asla
    olmayacaktır. Çünkü, o terazinin sahibi, âdil olanların en adâletlisi
    Allah (c.c.)’tır. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
    “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık hiç bir
    kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğramayacaktır. O şey bir hardal tanesi
    de olsa onu getirir, mizana koyarız. Hesap görücü olarak Biz yeteriz.”819
    Allah, âhiret günü tartının hak olduğunu,820 kimin tartılan ameli
    ağır gelirse onun râzı edecek bir yaşayış içinde olacağını,821 kurtuluşa
    ereceğini;822 ameli hafif olanların ise hâllerinin yaman olacağını, 823
    bunlar Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için kendilerini ziyana soktuklarını,
    824 amellerinin boşa gittiğini, kıyâmet gününde onlar için
    hiçbir ölçünün tutulmayacağını bildirmektedir.825
    818 18/Kehf, 49
    819 21/Enbiyâ, 47
    820 7/A’râf, 8
    821 101/Karia, 6-7
    822 7/A’râf, 8
    823 101/Karia, 8-9
    824 7/A’râf, 9; 23/Mü’minûn, 103
    825 18/Kehf, 105
    375
    Ünite 16 Âhirete İman
    Cennet ve Cehennem
    Cennet: Allah’ın iman edenleri ve imanlarının gereklerini yerine
    getirenleri mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan
    edenlerin cezâlarını görecekleri mekândır.
    Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
    Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur.
    Âlimlerin çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır.
    Çok sayıda sahih hadisin ifadesine göre günahkâr Müslümanlar,
    günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete gireceklerdir.
    Kur’an’da Cehennem Tasviri
    Cehennem ve oradaki hayat, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde tasvir
    edilir: Suçlular cehenneme vardıklarında, cehennem onlara büyük
    kıvılcımlar saçar,826 uzaktan gözüktüğünde onun kaynaması ve uğultusu
    işitilir.827 İnkârcılar için bir zindan olan cehennem,828 ateşten
    örtü ve yataklarıyla,829 cehennemlikleri her taraftan kuşatan,830 yüzleri
    dağlayan ve yakan,831 deriyi soyup kavuran,832 yüreklere çöken,833
    kızgın ateş dolu bir çukurdur.834 Yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem,
    835 kendisine atılanlardan bıkmayacaktır.836 İnsanın içine işleyen
    bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serin ve hoş olmayan bir kara dumanın
    gölgesinde bulunacak cehennemliklerin837 derileri, her yanışında,
    azabı tatmaları için başka derilerle değiştirilecektir.838 Onların
    826 77/Mürselât, 32-33
    827 25/Furkan, 12
    828 17/İsrâ, 8
    829 7/A'râf, 40-41
    830 18/Kehf, 29
    831 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
    832 70/Meâric, 16
    833 104/Hümeze, 7
    834 101/Karia, 9-11
    835 66/Tahrim, 6; 2/Bakara, 24
    836 50/Kaf, 33
    837 56/Vâkıa, 42-44
    838 4/Nisâ, 56
    376
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yiyeceği zakkum ağacı,839 içecekleri kaynar su ve irindir.840 Orada serinlik
    bulamadıkları gibi, içecek güzel bir şey de bulamayacaklardır.841
    Allah’ı görmekten mahrum kalacak kâfirlere842 Allah rahmet edip
    bağışlamayacak,843 cehennem azabı onları kuşatacaktır. Günahkâr
    mü’minler, cehennemde ebedî kalmayacaklar, Peygamberimiz’in hadislerinde
    bildirildiği gibi, cezalarını çektikten sonra cennete konulacaklardır.
    844
    “Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya
    gelince kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden
    Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız
    hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.”845
    Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap
    yönüyle eşit değildir. Sekiz ayrı cehennem tabakası vardır. Mü’min
    ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı azapta olmayacaktır.
    Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
    Cennetin Tasviri
    Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk
    yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer.
    Evler, köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada
    korku, üzüntü ve keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da
    grup grup cennete sevkolunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve
    kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz
    geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere oraya girin derler.”846; “İman edip
    sâlih ameller işleyenlere, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu
    müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe:
    ‘Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rı-
    839 37/Saffat, 64-66
    840 56/Vâkıa, 53-55; 78/Nebe', 25
    841 78/Nebe', 24
    842 83/Mutaffifin, 15
    843 4/Nisâ, 137, 168
    844 Buhâri, Rikak 51, Tevhid 19; Tirmizi, Birr 61; İbn Mâce, Mukaddime 9
    845 39/Zümer, 71
    846 39/Zümer, 73
    377
    Ünite 16 Âhirete İman
    zıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakilere) benzer olarak verilmiştir.
    Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalırlar.”
    847
    Genel olarak İslâm âlimlerinin cennet tasviri hakkında benimsedikleri
    görüş, onun mahiyetinin bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü
    Kur’an, mü’min kullar için âhiret hayatında hazırlanmış mutluluk
    vesilelerinin hiç kimse tarafından tahayyül edilemeyeceğini ifade
    eder: “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını
    hiç kimse bilemez.”848 Yine, kudsi hadis olarak rivâyet edilen
    meşhur metin de bu hususu açıkça belirtmektedir: “Ben, sâlih kullarım
    için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir
    beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım.”849 Dünya
    hayatında beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla
    kayıtlı olduğuna göre naslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde
    veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim
    bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve âhiret idrakleri
    arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir.850 İbn Abbas’tan
    yaygın olarak rivâyet edilen “Cennette isimlerden başka dünyayı andıran
    hiçbir şey yoktur.”851 ifadesi, ikisi arasındaki mahiyet farklılığını
    belirten bir söz olsa gerektir.
    Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul edilegelmiştir.
    Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti Kur’ân-ı
    Kerim’de açıkça zikredildiği halde852 cennetin sadece kapılarının (ebvâb)
    bulunduğu ifade edilmiş ve sayıları hakkında herhangi bir işarette
    bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i şeriflerde cennetin sekiz
    kapısı olduğu belirtilmektedir.
    Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında
    kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de
    mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde
    ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde) yaşayacaklarını
    847 2/Bakara, 25
    848 32/Secde, 17
    849 Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5
    850 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 6
    851 Makdisi 1/194
    852 15/Hıcr, 44
    378
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ifade eden ayette853 yer alan ve sözlük anlamları bakımından her ikisi
    de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine
    “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok ayette sâlih mü’minlere
    vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden
    fazla tesisin bulunduğu ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır.
    Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu
    ifade eden ayetlerin854 tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür:
    1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden
    bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın
    dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin
    uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet,
    dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar
    değerlidir. 3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet
    de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok
    tercih edilen, birinci görüştür.
    Kur’an-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”855, “üst üste kurulmuş
    konaklar”856 ve “ev”857 kavramları kullanılmak sûretiyle onun
    maddî mânâda eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet
    hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Naslardan
    anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır.858
    Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların estiği bir çarşıyı
    dolaşacaklar, bu şekilde zarâfetlerine zarâfet katacaklardır.859
    Rahmân suresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan
    korkan kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”860 denildikten sonra,
    bu cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki
    cennetten başka (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu861
    belirtilerek bunların da benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler,
    bu iki (veya dört) cennet hakkında cin ve insan türlerine
    853 42/Şûrâ, 22
    854 3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21
    855 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
    856 39/Zümer, 20
    857 66/Tahrim, 11
    858 55/Rahman, 72; Müslim, Cennet 23-25
    859 Müslim, Cennet 13
    860 55/Rahmân, 46
    861 55/Rahmân, 62
    379
    Ünite 16 Âhirete İman
    verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve kötülüklerin terkedilmesine
    karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel için verilecek
    cennet ile lutf-ı İlâhî olarak fazladan ikram edilecek cennet gibi bazı
    yorumlar yapmışlardır. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde, âhiretteki
    iki cennetten birinin kapkacak ve madenî eşyasının altından; diğerinin
    de gümüşten olacağını ifade etmiştir.862
    Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının
    aynı derecede olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve
    mükâfat derecelerinin de aynı olmayacağı haber verilmektedir.863
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen
    hafta sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik programları
    yapıyorlar. Ama nice insan, Allah’ın, altından ırmaklar akan
    yeşillik mekânında (cennette) ebedî piknik yapmanın programını
    yapmıyorlar. Veya yazın sıcak günlerinde 40-50 derecelik sıcağa dayanamayıp
    kaçan insanlar, o dehşetli günün ve yerin (cehennemin)
    bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar. Şu hayatta
    apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan insanlar, öbür tarafta bir
    gecekondu olsun yapmaya kolay kolay kalkışmıyorlar. Sanki bir gün
    oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından
    kısarak kooperatiflere yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde
    edip içinde rahat bir şekilde oturmak için canları çıkarcasına yıllarca
    taksit ödüyorlar. İyi, olsun, ev dünyada bir ihtiyaçtır ama, aynı kişiler
    cennet kooperatifinden bir köşke talip olup da “taksitlerini düzenli
    bir şekilde ödeyeyim; günü gelince bana anahtarı teslim edilsin” diye
    düşünmüyorlar. Yine bu insanlar, mahkemeye düştüklerinde berat
    etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. En iyi avukatı tutuyorlar, hâkimi
    görmek gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar, birgün kurulacak
    olan İlâhî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir çaba
    harcamıyorlar.
    862 Buhâri, Tevhid 34, Tefsir 1-2; Müslim, İman 296
    863 4/Nisâ, 96; 8/Enfâl, 4
    380
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden çekip
    gitse “ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir teşekkür
    bile etmedi. Nankör, sen bundan sonra görürsün!” deriz. Ama biz
    aynı şeyi Allah’a karşı yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler gelip
    âhirete ve dirilişe ciddi mânâda iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir
    inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin daha güzel
    amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”864 Bu âyetin
    ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış gibi görebiliriz.
    Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama âyette önce ölüm,
    sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu ima ediyor: “Hayatı
    anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız.”
    İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına
    bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız,
    hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam
    kârdır” şeklinde anlar ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil
    de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı;
    “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak
    anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun
    hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
    Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete
    iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları
    ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun
    en fazla işlendiği sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı.
    Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun,
    insanların her tür şirk, küfür ve cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri
    ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi
    edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a
    ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir
    insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve
    malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması
    beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir
    864 67/Mülk, 2
    381
    Ünite 16 Âhirete İman
    felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik
    ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle
    almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez.
    Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil,
    canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan
    Allah’tan beklemek zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat
    ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret
    inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân hâricindedir. Bu yüzden
    Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip
    etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilâfetini yüklenecek ve İlâhî adâletini
    arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram ve helâllerden
    uzaklaştırmadan önce, yakînî bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına dâvet
    etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve namaz, oruç, hac,
    içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu inancın
    sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî
    ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her
    şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu
    olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden
    bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini altüst
    etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin hâlâ
    en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını söylüyor.
    Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki tesisi
    de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden,
    milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler,
    çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte
    bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu,
    sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların
    ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş
    yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr
    edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları
    382
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri,
    yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?”865
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate
    katlanan, Allah’ın dâvâsı için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme
    gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu
    olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman,
    dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı gördüğü eza
    ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında daha fazla
    yükselir.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca
    kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete
    olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve
    kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün
    boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik
    bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk
    edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken “âhirete inananlar”
    değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler.” denilir.
    O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir
    yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da
    bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki İlâhî
    sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe
    de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat,
    ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap
    gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden,
    geçici zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışındauzaklaşabilmek
    ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni,
    kafayı Allah’ın dâvâsı için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir.
    Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri
    kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları
    hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları
    ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine
    865 38/Sâd, 27-28
    383
    Ünite 16 Âhirete İman
    kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu,
    ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle
    dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine!
    “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış
    olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”866 Âhiret
    bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin,
    ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde
    ölüme, yani cennete koşabilmektir.867
    866 3/Âl-i İmran, 133
    867 Bu konunun son bölümü, Hüseyin Özhazar (Bengisu Y.) ve Hasan Eker'in
    (Denge Y.) Âhiret Bilinci adlı eserlerinden kısmen yararlanılıp birkaç sayfa
    sı yer yer özetlenerek oluşturulmuştur.
    384
    - ünite 17 -
    Kader
    • Kader Ne Demektir?
    • Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı
    • İnsanın Fiilleri
    • Tevekkül
    • Hayır ve Şer Kavramı
    • Hayır ve Şerri Yaratan Allah’tır
    Kader Ne Demektir?
    “Biz her şeyi bir kader ile (bir ölçüye göre) yarattık.”868
    Kur’ân-ı Kerim’de “kader” kelimesi, iman esasları içinde sayılan
    hepimizin bildiği anlamıyla kullanılmamaktadır. Kur’an, bu kelimeyi,
    evrenin Allah tarafından belirlenmiş kurallar ve ölçüler içerisinde
    yarattığı; rastgele ve tesadüfî bir şekilde yaratılmadığı anlamında
    kullanmaktadır. Bu arada Kur’an’ın, kaderi imanın bir prensibi olarak
    sunmadığı da kabul edilmelidir. Ancak, bu, Kur’an’da kader konusunun
    yer almadığı anlamına gelmez. Kader’in imanın bir prensibi
    olarak zikredilişi, Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde geçmektedir.
    Kur’an’da, hadislerde iman esasları içinde sayılan kaderin reddedildiğine
    rastlanmaz; aksine, kaza ve kader inancı ile ilgili çok sayıda
    âyetler vardır. Bu âyetlerin toplamından, Allah’ın insanlar için bir
    kaza ve kader tayin ettiğini ve bu takdire iman edilmesi gerektiği
    anlaşılmaktadır. Dolayısıyla sadece Kur’an’dan yola çıkılınca bile,
    vahyin belirttiği şekilde kadere iman etmek gerekmektedir. Kaza ve
    868 54/Kamer, 49
    385
    Ünite 17 Kader
    kader konusunda temel esas, Allah’ın bir kaderi, kazâsı ve takdiri olduğuna
    iman’dır. Fakat, bu kaza ve kaderin ne olduğu ve nasıl cereyan
    ettiği konuları, tarihten beri tartışılagelmiştir.
    Kur’an’da kader konusunun yer alışı, olayların anlatım akışı içerisinde
    sözkonusu edilmektedir ve bu nedenle anlatım içerisindeki
    bağlamları gözardı edilmeden, konuyla ilgili bütün âyetler bir araya
    getirilmek ve onları dikkatli bir değerlendirmeye tâbi tutmak sûretiyle
    ancak Kur’an’ın kader konusundaki bakış açısı tespit edilebilir.
    Kur’an’ın değişik yerlerinde kader konusuna değinilirken kimi âyetlerden
    cebr, kimilerinden de tam bir özgürlük anlamı çıkarılabilir.
    Nitekim kimi mezhepler kader konusunda cebr ifâde eden âyetleri
    esas almış ve diğer âyetleri buna göre te’vil etmiş, bazıları tam bir
    hürriyet ifâde eden âyetleri esas alarak diğerlerini te’vil etmiş, diğerleri
    de orta bir yol takip etmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim, kâinatta olup biten her şeyin yüce Allah’ın irâdesiyle
    ve takdiri ile olduğunu beyan etmekle birlikte; insanın kendi
    irâdesiyle yaptıklarından yine kendisinin sorumlu olduğunu açıkça
    belirtmektedir. Kur’an, iman etmek ve inanmamak, iyi ameller işleyip
    cennete girmek, ya da yaptıkları kötü amel sonucu cehenneme
    girmeyi bir kader olarak ileri sürmemektedir. Kişinin iman etmesi
    de, etmemesi de kendi hür seçimine bağlıdır. “De ki: ‘Gerçek, Rabbinizdendir.’
    Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz zâlimler
    için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırladık. Onlar
    yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su
    kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir
    duraktır! İyi hareket edenin ecrini zâyi etmeyiz. Doğrusu iman edip
    sâlih iş yapanlara, İşte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri
    vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden
    yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfat
    ve ne güzel yaslanacak yer!”869
    Âyetlerde iman etmenin de, inkâr etmenin de insanın hür irâdesine
    bırakıldığı ve cennete girmenin de, cehennemi hak etmenin
    de, kişinin yaptıklarının sonuçları olduğu açık bir şekilde anlatılmaktadır.
    Allah’ın, yaptıklarımızı önceden bilmiş olması, bizi, o
    869 18/Kehf, 29-31
    386
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yaptıklarımızı yapmaya zorladığı anlamında değildir. Bilakis Allah’ın
    bilgisindeki o mâlumat, yaptıklarımız sebebiyledir.
    Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı
    Kader: Ezelden sonsuza kadar olmuş veya olacak şeylerin hepsinin
    zamanının, yerinin ve nasıl olacaklarının Allah tarafından bilinmesidir.
    Her şey bu bilgiye göre Allah tarafından takdir edilir.
    Kader, Allah’ın ilim ve irâde sıfatı ile ilgilidir. Allah ilim sıfatı ile
    olmuş ve olacak şeyleri bilir. İrâde sıfatı ile şöyle veya böyle olmasını
    tercih ve takdir eder.
    Kazâ: Ezelde Allah tarafından bilinen ve takdir edilen şeylerin,
    zamanı ve yeri geldiğinde Allah tarafından ortaya çıkarılmasıdır.
    Kâinatta her şey kaza ve kadere bağlıdır. Allah’ın takdir ve irâdesinin
    dışında hiçbir şey olmaz. O’nun takdiri ve irâdesi olmadan bir
    yaprak bile yerinden kımıldayamaz.
    Allah Teâlâ, bu âlem için kanunlar, esaslar ve düzenler koymuştur
    ve bütün eşya bu kanun ve esaslara göre hareket etmektedir. Bunlar
    hiçbir zaman zorlama anlamına gelmez. Kaderde icbar (zorlama)
    diye bir şey yoktur. Kader, kulun işleyeceği şeyleri Yüce Allah’ın ezelde
    bilmesi ve hayır ile şerri kendisinin yarattığını haber vermesidir.
    Meydana gelecek şeyleri Allah’ın bilmesi ve bu bilmeye göre o şeylerin
    meydana gelmesinin insan üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Çünkü
    bilme (ilim), tesir (etki) sıfatı değil; meçhul olan şeyleri açığa çıkarmanın
    sıfatıdır. Meselâ, güneş veya ay tutulmasının çok önceden
    astronomi ilmiyle uğraşanlarca bilinip takvimlere yazılması, güneş
    veya ay tutulmasının sebebi değildir. Bu bilginler bilmeseydi, bu takvimler
    yazmasaydı güneş veya ay tutulmayacaktı denilemez.
    Allah sonsuz ilmi ile, dünyaya gelen ve gelecek insanların, iyiyi
    mi yoksa kötüyü mü seçeceklerini bilir. Ancak insanlar, kendilerinin
    Allah’ın ne şekilde hareket edeceklerini bildiği ve takdir ettiği için
    hareket ediyor değillerdir. İnsan hak ile bâtılı seçme durumundadır.
    387
    Ünite 17 Kader
    Hakkı seçerse cennete girecektir; Bâtılı seçerse cehenneme girecektir.
    Bu kararı imtihan için Allah insana bırakmıştır. İnsan sonucuna
    katlanmak şartıyla, seçiminde hürdür.
    Kadere iman, insana kâinatta her şeyin yüce bir hikmete göre
    cereyan ettiğini gösterir. Mü’min, kendisine bir zarar geldiği zaman
    feryadı basmaz. Başarı ve iyilik dokunduğu zaman da her şeyi unutarak
    sevinip şımarmaz. Böylece mü’min kadere inanmakla dengeli
    ve mutedil bir olgunluk kazanır. Dünyada da mutluluğun ve üstünlüğün
    zirvesine ulaşır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur: “Gerek
    yeryüzünde, gerek nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur
    ki, bizim onu yaratmamızdan evvel bir kitapta yazılmış olmasın.
    Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Allah bunu, elinizden çıkana
    üzülmeyesiniz ve O’nun size vereceği ile sevinip şımarmayasınız
    diye yazmıştır. Allah kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez.”870
    Kaza ve kadere inanmak insanın körü körüne kendini olayların
    akışına bırakması ve kurtuluş çaresi aramaması değildir. İnsan her
    şeyin bir sebebe bağlı olduğuna inanarak, sebepleri uygulamalıdır.
    Meselâ; bir deprem sonrasında, insanlar evsiz kalsa bu durumdan
    kurtulmanın çarelerini aramalıdırlar.
    Rasûlullah (s.a.v.) her zaman kaderi yanlış anlayanlara karşı konulmasını
    istemiştir. Kader, hiçbir zaman tembelliğin sebebi, masiyetlerin
    vesilesi ve mecburiyetin varlığını iddia etmenin yolu yapılamaz.
    Aksine büyük işlerin ardında büyük gayelerin gerçekleştirilmesi için
    bir yol kabul edilmesi lâzımdır.
    Hz. Ömer (r.a.)’in karşısına hırsızın biri getirildiğinde ona niçin
    hırsızlık yaptığını sorar. Hırsız: “Allah böyle takdir etti, kaderimde
    hırsızlık yapmak varmış, ne yapayım” deyince, Hz. Ömer: “Buna
    otuz kamçı vurun ve elini kesin.” diye emir verir. Sebebi sorulduğunda
    da şöyle cevap verir: “Hırsızlık yaptığı için eli kesilir, Allah’a iftira
    ettiği için de kamçı vurulur.”
    Kader, ancak kader ile önlenir. Meselâ, açlık kaderi, yeme kaderiyle
    giderilir. Susuzluk kaderi, su içme kaderiyle önlenir. Hastalık
    870 57/Hadîd, 22 - 23
    388
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kaderi, tedavi ve sağlık kaderiyle önlenir. Tembellik kaderi, çalışma
    ve gayret kaderiyle önlenir. Dolayısıyla kaderin baskı aracı olması
    söz konusu olamaz. Mü’min, kaderi bahane ederek tembellik
    edemez. Mü’min; fakirliğe karşı çalışma ile, cehâlete karşı ilim ile,
    hastalığa karşı ilaç ve tedavi ile, küfür ve isyana karşı cihad ile karşı
    koymasını bilen insandır. Mü’min, keder ve hüzünden, âcizlik ve
    tembellikten her türlü nifak ve şirkten Allah’a sığınır.
    Ebû Ubeyde bin Cerrah, veba hastalığından kaçan Hz. Ömer’e
    şöyle sordu: “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” Bu soruya Hz.
    Ömer: “Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınıyorum.”
    diye cevap verdi. “Bulaşıcı veba hastalığından, yine sıhhat ve afiyet
    kaderine kaçıyorum” demek istemiştir. Sonra, çorak arazi ile verimli
    araziyi örnek verdi ve develerinin otlaması için çorak araziden verimli
    araziye geçmesiyle bir kaderden diğer bir kadere intikal ettiğini
    ifâde etti.
    Kader konusunda, bir mü’min için, bunları bilmek yeterlidir. Bunun
    dışında kader konusunda çatışıp çekişmek, münakaşalar yapmak
    câiz değildir. Çünkü mutlak kader Allah’ın bir sırrıdır, sınırlı
    kapasitesi olan insan aklının bu konudaki tüm sırları idrâk etmesi
    mümkün değildir.
    Ebû Hüreyre’nin şöyle dediği rivâyet olunur: “Biz kader konusunda
    tartışırken Rasûlullah (s.a.v.) yanımıza çıkıp geldi. Kaderi tartıştığımızı
    görünce, öfkelendi ve yüzü kızardı, sonra şöyle buyurdu:
    “Size bununla mı gönderildim? Sizden önceki kavimler bunu tartışma
    konusu yaptıkları için helâk oldular. Bu konuda tartışmanızı istemiyorum.”
    871
    İnsanın Fiilleri
    İnsanın fiilleri 2’ye ayrılır:
    a) Gayri ihtiyârî (Kendi isteği dışında) yaptığı fiiller: İnsanın elinde
    olmadan meydana gelen hareketlerdir. İnsanın açlık hissetmesi,
    871 Tirmizî, Kader 1, Hadis no: 2216; İbn Mâce, Mukaddime 85
    389
    Ünite 17 Kader
    vücudundaki kanın dolaşımı, saçlarının uzaması v.s. gibi işler böyledir.
    İnsanlar bunlardan ne sevab kazanır, ne de günaha girerler. Dolayısıyla
    insan bu tür fiillerinden sorumlu değildir.
    b) İhtiyârî (İsteği ile yaptığı) fiiller: İnsanın yapıp yapmaması
    kendine kalmış fiillerdir. Burada insanın nasıl bir harekette bulunacağını
    seçme şansı vardır. İyi amellerde bulunursa sevab kazanır;
    kötü amellerde bulunursa günah kazanır. Meselâ, namaz kılmak.
    Kişi namaz kılarsa Allah’ın rızâsını kazanır, namaz kılmazsa günaha
    girer. Namaz kılmaya karar vermek insanın kendi isteğine kalmıştır.
    Tevekkül
    Tevekkül: Bir iş için gerekli olan maddî, mânevî sebeplerin hepsini
    yaptıktan ve başka yapılacak hiçbir şey kalmadıktan sonra, neticeyi
    Allah’a bırakmak demektir.
    İnsan işini götürebileceği noktaya götürdükten sonra, işinin sonunu
    Allah’a bırakacaktır. Çünkü, Allah istemedikten sonra hiçbir
    şey olmaz. Meselâ; Bir çiftçi tarlasını güzelce sürer, tohumunu eker,
    gerektiğinde sular, yapabileceği her şeyi yapar, ondan sonra da Allah’a
    tevekkül eder. Çünkü, bilir ki, Allah istemedikten sonra, ne
    yaparsa yapsın ekin bitmez. Allah Teâlâ Kur’an’da şöyle buyuruyor:
    “Bir kere azmettin mi artık Allah’a tevekkül et.”872 Bu âyet-i kerimede
    görüldüğü gibi, Allah’a tevekkül etmeden önce azmetme (çalışma, o
    işin gereklerini yerine getirme) şarttır.
    Hayır ve Şer Kavramı
    Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça
    asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. Hayır: Taşıdığı özellik
    dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı,
    yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister
    872 3/Âl-i İmran, 159
    390
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde
    faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü
    karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı
    “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için;
    ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap
    veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
    Şer: Sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden
    kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk, kötülük,
    kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır.
    Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir. ‘Şerr’in çoğulu
    “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin karşıtıdır.
    Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur.
    Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır.
    Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler. Bazı
    şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ, mal
    sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi mal
    ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir. Şer,
    istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü olan ve insana
    zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an, akletmeyen
    sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi
    saymaktadır.873 Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol
    yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır.
    Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani
    mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi şeyleri
    ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe
    düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini unutur,
    nankörlük yapar.874 Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve takvâya uygun
    bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına uymayan bütün
    işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri de günahı ve
    kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi
    873 8/Enfâl, 22, 55
    874 41/Fussilet, 49-50
    391
    Ünite 17 Kader
    tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak kim zerre miktarı
    hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı şer işlerse on karşılığını
    görecektir.875
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
    Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde,
    şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen
    fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili. Yani,
    fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme...
    hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan
    Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten
    Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu
    fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
    İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi yapmaya
    sarfeder. Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse
    ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah tarafından
    yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır. Göz fabrikası
    O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen bütün eşya da O’nun. O
    halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan Allah’tır. Baktığı
    helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
    Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet, belâ,
    felâket ve sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği
    şeyleri de yaratan Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi yaratan
    Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup mutlak kemal
    sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın zat, esmâ (isimler), sıfat ve
    fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların işlerinde ve
    insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah insanların şerre dönüştüreceği
    şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin bir gereği olarak yaratmıştır.
    Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek
    için getirmiştir. Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın
    875 99/Zilzâl, 7-8
    392
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah bu evrende
    insanlara, içlerinden peygamberler göndererek doğru yolu
    göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol gösterdik.”876 Üstelik insanın
    ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş ve
    ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene, sonra
    da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene
    and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha
    ermiştir.”877
    Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer için
    fırsat vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve hayırda/
    iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Allah,
    böyle yapsaydı, insanın sözgelimi arıdan veya başka herhangi bir
    hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın nefsine (canına) koyduğu bir
    ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey yapamaz. Onun ne aklı ne de
    hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl, şuur, bilgi edinme ve
    irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu hayvanlardan üstün kılmış
    ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve hayrın kıymeti, zorlayarak
    ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest bir tercih ile yapılmayan
    hayrın/iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer Rabbim dileseydi, yeryüzünde
    bulunan bütün insanların hepsi iman ederlerdi.”878 Allah böyle yapsaydı,
    insanlar akıllarını kullanarak, vicdanlarına tâbi olarak serbest
    irâdeleriyle hürriyet içinde iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre
    karşı ne değeri olurdu? Küfür ve şer olmasaydı, irâde ve istekle iman
    ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil
    varlığı olmasaydı iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli
    olurdu? Her şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh kavminin
    küfrü olmasaydı Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere
    iman etmeyen kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
    İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir. Fakat
    şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak
    irâdesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır.
    Her şey, Allah’ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği için, kulun
    876 90/Beled, 10
    877 91/Şems, 7-9
    878 10/Yûnus, 99
    393
    Ünite 17 Kader
    irâdesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de sırf husûle gelmesi
    ve imtihanın gerçekleşmesi için yaratır. Ancak, Allah’ın şerre
    yardımı ve rızâsı yoktur.
    Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah
    kula terbiye olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının
    affolması veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin ecirler
    kazanması için hastalık, musîbet veya bazı sıkıntılar verir. Allah,
    bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve musîbetleri hayra vesile olması
    için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri, zıtlarıyla anlaşılır.
    Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin kıymeti anlaşılamazdı.
    Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların esmesinde,
    insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında görülen cüz’î
    şerler, bunların hayır ve faydaları yanında yok gibidir.
    Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar
    da adâlet ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı hak
    eden ve buna lâyık olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere nisbetle
    şerdir. Çünkü kendilerine acı ve sıkıntı verir.
    Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları yaratan
    âlemin tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin kaynağı/
    yaratıcısı ise Ehrimen’dir (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların
    iddialarına göre, dünyada bu iki kuvvet mutlak hâkimiyeti sağlamak
    için sürekli mücâdele halindedirler.879 Her şeyin yaratıcısının Allah
    olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş bâtıl dinlerde
    hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer için başka hâlık
    kabul edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını ileri sürmüşlerdir.
    Bunlar, şerrin yaratılmasını Allah’a yüklemenin hata olacağı
    düşüncesiyle hareket edenlerdir. Bu yüzden Kur’an, Allah’tan başka
    yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her şeyin hâlıkı Yüce Allah’tır880
    buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu bildirilirken, hâlıkının Kendisi
    olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu (hayrı ve şerri) göstermedik
    mi?”881 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü yapanın kul olduğu bildiriliyor.
    O yüzden şerri meydana getirenin Allah olduğunu söylemek
    879 Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
    880 13/Ra'd, 16
    881 90/Beled, 10
    394
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    doğru olmaz. Şerri meydana getirenin insan olduğunu, Allah’ın ise
    tek yaratıcı olmasından dolayı insanı ve onun fiillerini yaratan olduğu,
    birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır da şer de kulun fiilidir. Ama
    imkânları ve fiili meydana getiren kulu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış
    olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
    Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi)
    dâhilindedir. Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin olmasını,
    insanların şerde bulunmalarını dilemez. İnsanların hoşuna gitmeyen
    bazı şeylerin hayır olabileceği Kur’an’da açıklandığı gibi,882 şerrin
    de kesb, yani insanların kazanmalarının/amellerinin sonucunda var
    edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı hayır ve zerre miktarı
    şerrin karşılığını göreceği”883ilân edilir. Dolayısıyla Allah’ın, insanın
    şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil; tümüyle hayırdır;
    fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir. Eğer, kulun şerri kesbi
    neticesinde Allah onu yaratmamış olsaydı, bu defa, kul irâde sahibi
    olmuş olmazdı.
    Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak şer
    değil; hayrı şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan ve netice
    itibarıyla onun azmasına fırsat veren de Allah’tır. Yani, şeytanın
    azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi. İnsan yeryüzüne imtihan için
    gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o bu irâdesini kullanarak
    en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en yükseğe de çıkabilir. Ortada
    yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta olarak değer ifade eder;
    ama bir tavuğun altına konulsa ve yirmisi civciv olup sekseni bozulsa,
    o zaman yirmi civciv mi daha kıymetlidir; yoksa yüz yumurta
    mı? Civcivlerin yumurta yanındaki değerleri bir yana, ileride her
    civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce yeni yumurta verecektir. İşte,
    yeryüzünde insanların belki yüzde sekseni şeytana uyar, ama yüzde
    yirmisi gerçekten insan olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot gibi
    kalsa, o zaman insana ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi
    mahzâ şer varlıkların varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı
    ki, şeytanı şeytan yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi
    tutulduğu bir imtihanda bir daha geri dönüşü ve telâfisi mümkün
    olmayacak bir kayba uğramıştır. Demek oluyor ki, Allah’ın yaratması
    882 2/Bakara, 216
    883 99/Zilzâl, 7-8
    395
    Ünite 17 Kader
    yönüyle her şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer kesb iledir
    ve mülk cihetindedir.884
    Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
    Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak
    kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi
    birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü
    yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan,
    aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına elverişli imkânlardır.
    Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin hâlıkı olur. Çünkü
    O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur. Halk etme Allah’a
    mahsus olduğundan, kulun fiili için bu tâbir kullanılamaz. Çünkü
    kul, fiilin meydana gelişini sağlayan çeşitli sebeplerden yalnız birinin
    (işi meydana getiren gücün) sahibidir. Kula fiilin hâlıkıdır demek,
    işin oluşmasında rol alan diğer bütün âmilleri hesap dışı bırakmak
    olur.
    Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların
    dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor.
    Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu kabul
    etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde, vicdânî bir
    muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada kötü eylemlerimizdeki
    rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu
    ve mahcûbiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin
    yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O’na
    izâfe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu
    ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre ve
    işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi bahane
    ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan, kendisine
    yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım, kader
    böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez; elinden geliyorsa,
    hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi bağlamamaktadır.
    Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman, nazar-ı itibara
    almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti
    atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere
    884 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
    396
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak
    isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun
    sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın
    rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir
    tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.885
    Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet edilmez:
    “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
    kendindendir…” 886
    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz
    yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 887
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde
    (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım
    karşılığını daha dünya hayatında görürler.”888
    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
    Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”889
    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde
    (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.”890
    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması
    olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.”
    891
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 892
    885 Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
    886 4/Nisâ, 79
    887 42/Şûrâ, 30
    888 30/Rûm, 41
    889 8/Enfâl, 53
    890 30/Rûm, 41
    891 2/Bakara, 251
    892 17/İsrâ, 11
    397
    Ünite 17 Kader
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet
    etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki
    Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 893
    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
    bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar
    arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı.
    Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve
    suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o
    şehirleri haksız yere helak edecek değildi.”894
    Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu
    konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/
    Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
    Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir:Allah’ın
    isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin
    olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
    hatta en güzel biçimde yaratmıştır.895 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
    gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın
    beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan
    nefsinin ürünüdür.896 Allah, yaratıcıların en güzelidir.897 Var ettiklerine
    en güzel boyayı vuran da Allah’tır.898 Allah, aynı zamanda
    hüküm verme bakımından da en güzel olandır.899 Rızkın en güzeli
    de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.900 Sözün
    de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm
    893 8/Enfâl, 25
    894 11/Hûd, 116-117
    895 Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
    896 4/Nisâ, 79
    897 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
    898 2/Bakara, 138
    899 5/Mâide, 50
    900 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
    398
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    güzellikleri içerir.901 Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline
    uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür.902
    Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline
    uymaktır.903 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim
    olanların dinidir.904 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı
    olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur. 905
    901 39/Zümer, 23
    902 39/Zümer, 55
    903 39/Zümer, 18
    904 4/Nisâ, 125
    905 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
    399
    - ünite 18 -
    Velâ ve Berâ
    (Dostluk ve Düşmanlık)
    • Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi
    • Velâ ve Berânın Anlamı
    • Allah’ın Velî Oluşu
    • Mü’minlerin Birbirlerini Velî Edinmeleri Şarttır
    • Mü’minlerin Kâfirleri Velî Edinmeleri Haramdır
    • Allah İçin Dost Olmanın
    (Velânın) Gerektirdikleri
    • Allah İçin Düşman Olmanın
    (Berânın) Gerektirdikleri
    • Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    • Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    • Müslüman Olmayan Akrabalarla
    Dostluk ve İlişki
    • Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi
    Bu iki kavram İslâm inanç sisteminde son derece önemli bir yere
    haizdir. Her Müslüman bu iki kavramı, bu kavramların bizden neler
    istediğini ve buna bağlı olarak bizlere ne gibi bir sorumluluklar yüklediğini
    çok iyi bilmek durumundadır.
    “Her şey zıddı ile bilinir” kuralından hareketle bu iki kavramın bir
    arada incelenmesi daha uygundur. İslâm ile İslâm dışı sistemlerin
    birbirine karıştığı şu dönemde yaşayan insanlar bu iki kavramı ve
    içeriğini hakkıyla bilmemesi sonucunda kimlerin sevilip kimlerin
    400
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sevilmeyeceğini, kimlerin desteklenip kimlerin desteklenmeyeceğini
    ve kimlere velâyet verilip kimlere velâyet verilmeyeceğini hep birbirine
    karıştırmış durumdadırlar. Bu karışıklığın altında yatan temel
    unsur; velâ ve berâ kavramlarının bihakkın bilinmemesidir. Bu kavramları
    ve içerdiği muhtevayı öğrenmek “Ben Müslümanım” diyen
    her insanın temel vazifesidir. Çünkü bu iki kavram -bazı âlimlerinde
    ifade ettiği gibi-Kur’an’ın üzerinde durduğu en önemli konuların
    başında gelmekte ve Kur’an’da zikri en çok geçen meseleler arasında
    yerini almaktadır. İşte bundan dolayı bu kavramların iyice öğrenilmesi
    zorunludur.
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Sözlük Anlamı
    “Velâ” kelimesi sözlükte sevmek, dostluk göstermek, yardım etmek,
    iki şey arasında tercihte bulunmak, azalarla destek vermek,
    müttefik olmak ve arkadaşlık yapmak manalarına gelmektedir. Buna
    “Muvâlât” da denir. Muvâlât -İbn-i Arabî’nin de dediği gibi- “İki kişi
    anlaşmazlığa düştüğünde üçüncü bir kimse aralarını bulmak için
    araya girmesi ve tercihini iki taraftan birisi arasında yapmasıdır.”-
    906Mevlâ, velî ve evliya gibi kelimeler hep aynı kökten türemiştir.
    “Berâ” kelimesi ise beri olmak, uzaklaşmak, mesafeli durmak gibi
    manalara gelmektedir. Velâ kelimesinin tam zıddıdır. Yani; “sevmemek,
    dostluk göstermemek, yardım etmemek, azalarla destek vermemek,
    müttefik olmamak ve arkadaşlık yapmamak” gibi anlamları
    ihtiva eder.
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Istılah Anlamı
    “Velâ” söz, fiil ve niyet ile bir şeye yakın olma ve onun tarafında
    bulunma demektir. “Berâ” ise söz, fiil ve niyet ile bir şeyden uzak
    olma ve onun tarafında yer almama manasındadır. Bu iki kelime
    baştan sona birbirine zıtlığı ifade etmektedir. Yani biri ne ise öbürü
    onun tam zıddıdır.
    906 Bkz. “Lisânu’l Arab”, “ve-le-ye” maddesi. 15/405.
    401
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Bazı âlimler velâ ve berâ kelimelerinin lügat ve ıstılah anlamlarının
    aynı olduğunu ve aralarında neredeyse hiçbir fark bulunmadığını
    ifade etmişlerdir.
    “Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ
    ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana
    olma ve yaklaşma mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’
    kavramına; arkadaşlık, yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları
    verilmektedir.
    Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları
    da eklenmiştir. Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi
    yüklenme, emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) mânâsındadır. ‘Velâyet’
    aynı zamanda yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek,
    sevgi/dostluk ve muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü
    altına almak, tasarrufta bulunmak ve yönetmek anlamlarına da
    gelir.
    Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin veya
    bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda
    her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf
    hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici,
    mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan bir kavramdır.
    Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin
    veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her konuda
    tasarruf hakkını devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın, aralarında
    meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin alma ihtiyacı
    duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine tevdî edenler
    üzerinde, koruma, gözetme, yardım etme, işlerine müdâhale ve
    üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından tam bir yetkiye
    sahip olması anlamına terim olmuştur.
    Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki
    tasarruf hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır. İslâm
    hukukunda ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmeyi,
    itaat edenle işi üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır. İçerisinde
    402
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sevgi ve yardım mânâlarını da barındıran velâyet; genel olarak, aile
    içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imâmet (önderlik-halifelik)
    sebebiyle gündeme gelmektedir. Aile içerisinde öncelikli olarak
    baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer yakın akrabalar bu
    hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar arasında) ise
    velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar tarafından biat ile
    seçilen yetkili kimsenindir.
    Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların
    meşrû haklarını koruyan ‘velî’ye, “vâli” denmektedir ki, Türkçe’de
    bu anlamda kullanılmaktadır. Şehrin vâlisi, o kentte oturanların tümünün
    velîsidir (bu vasıfta ve liyakatte olmak zorundadır). Hukukî
    anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden
    sorumlu olan kimse demektir. Bugün Türkçe’de de bu anlamda “çocuğun
    velîsi” olarak baba veya babanın yerini tutan, çocuğun sorumluluğunu
    üstlenen kişi için kullanılır. Bu velâyet haklarıyla ana babaların,
    kazanmış oldukları tecrübe ile evlâtlarının geleceği hakkında
    karar vermesine yardımcı olmaktadırlar. Evlâtlarına fikir bazında
    yardım etmeleri, evlâdın müsbet ve menfî karar vermesi, velâyet konusu
    içinde değerlendirilir. Bunlara ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik
    vardır ki, bu durum, ana babanın evlâdı hakkındaki tasarrufudur.
    Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliyâ”
    kelimesi, ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile
    değil; daha çok bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla
    oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda
    velî ve evliyâ; benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün
    vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında
    kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek, Allah adına
    kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
    Allah’ın Velî Oluşu
    “Velî” sözlükte bazen, seven, dost anlamıyla da kullanılır. Allah’ın
    isimlerinden olan Velî, birçok âyette ‘Nasîr/yardımcı’ ismi ile beraber
    geçmektedir. Velî kelimesinde yardım etmek, işini üzerine almak
    ile Nasîr/yardımcı ismi arasındaki bağlantı dikkat çekicidir. Allah
    403
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    (c.c.) hem Velî/insanların velâyetlerini üstlenendir, hem de onlara her
    açıdan yardım edendir.907 Velî kelimesi, on üç âyette Allah’a ait olarak
    geçmektedir. Bazı âyetlerde ise “size veya sana Allah’tan başka
    velî yoktur” şeklinde yer almaktadır ki, bu da, Allah’ın velî oluşuna
    işarettir. Birkaç âyette ise Velî isminin mürşid (yol gösteren),908‘şefí’
    (şefaat eden),909 vaak (koruyucu)910 ve hamîd (övülen)911 sıfatlarıyla
    beraber geçtiğini görmekteyiz. Şüphesiz “velî” kavramının bunlarla
    yakın ilişkisi vardır. Bunlar aynı zamanda gerçek dostun/velînin de
    belirgin nitelikleridir.
    Mü’minlerin velîsi ve mevlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere velî
    oluşunun sonuçları çeşitli şekillerde görünür. O, kullarını gözetir, nimet
    verir. Dolaysıyla O hamd edilmeye lâyık bir velî’dir (dosttur).912
    Allah’tan başka velî aramak boştur, çünkü gerçek velî ancak O’dur.913
    O, bağışlayan ve merhamet eden bir yardımcıdır (velîdir).914 O,
    mü’minleri karanlıktan nûra (aydınlığa) çıkarır.915 Mülkünde, kudretinde
    ve yüceliğinde ortağı yoktur.916 O yüce Velî, Kitab’ı indirendir
    ve O, sâlih kimseleri korur ve gözetir. 917
    Allah’ın velîliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan
    idrâkinin ötesinde bir velîliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın
    kaynağıdır. İnsanlara ait, aldatma, vefâsızlık, hıyânet, aldırmazlık,
    acımazlık gibi küçültücü sıfatlardan uzak, iman edip de kendisine
    “velî” olan mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti veren, onlara izzet,
    mülk, muhabbet ve Hakk’ın şâhitleri olma şerefini bağışlayan, sürekli
    affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları araştırmayan en
    yüce dosttur, velîdir.
    907 2/Bakara, 107, 120
    908 18/Kehf, 17
    909 6/En’âm, 51, 71; 32/Secde, 4
    910 13/Ra’d, 37
    911 42/Şûrâ, 28
    912 42/Şûrâ, 28
    913 42/Şûrâ, 8-9
    914 7/A’râf, 155
    915 2/Bakara, 257
    916 17/İsrâ, 111
    917 7/A’râf, 196
    404
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Velî olmak, velî olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı gerektirir.
    Velâyetin doğasında bu vardır. Yalnız bu velî edinilen üzerinde
    bir baskı ve hükmetme değil; aksine her açıdan onun iyiliği için çalışma,
    onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir. Allah, mü’minlerin
    velîsi olarak onlara hidâyet verir, onları karanlıklardan nûra
    (aydınlığa) çıkarır, onlara elçiler gönderir, Kitaplar indirir, yardım
    eder, destekler, korur, gözetir, affeder ve rahmetiyle her yönden onları
    kuşatır.
    Allah Kimlerin Velîsidir? Allah, mü’minlerin velîsidir, yardımcı
    ve dostudur.918 Mü’minler rablerine hakkıyla iman ettikten sonra
    O’nun râzı olacağı sâlih amel işlerler. Bundan dolayı da Allah onlara
    velî olur.919 Allah sâlih kimselerin velîsi/dostudur. “Benim velîm, Kitab’ı
    indiren Allah’tır. O sâlih insanları velî/dost edinir (onları gözetip
    korur).”920 Allah müttakîlerin de dostudur. Dünya hayatında kendilerini
    Allah’a muhtaç saymayan ve O’nun rabliğine saygı duymayan
    zâlimler birbirlerinin velîsidirler. Bazıları farklı zannetseler de
    aslında kulların hiç biri, Allah’tan müstağnî kalamaz (O’na muhtaç
    olmaksızın yaşayamaz). Zâlimler özellikle zulüm ve günah işlerinde
    karşılıklı dostturlar. Buna karşın Allah, kendisine karşı kulluk ve
    sorumluluk bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ
    sahibi kullarının dostudur, velîsidir.921İnsanlar için Allah eşsiz, benzersiz
    ve sonsuz velîdir. İnsanlar Allah’tan başka mutlak velî/dost ve
    yardımcı bulamazlar.922“Allah, mü’minlerin düşmanlarını çok iyi bilir.
    Allah onlara velî/dost olarak da yeter, yardımcı olarak da.” 923
    Allah Bazı Kimselere Dost Değildir: Allah (c.c.) mutlak anlamda
    velîdir, dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet, insanlar açısından sınırlı
    bir velîliktir. Kur’an’ın haber verdiğine göre, kullardan bazıları
    Allah’ın “velîliğini” kaybederler. Onlar kendi yanlış seçimleri ve yaptıkları
    kötü ameller yüzünden bu ilâhî dostluğu elde edemezler.
    918 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    919 6 En’âm, 127
    920 7/A’râf, 196
    921 45/Câsiye, 19
    922 9/Tevbe, 116; 6/En’âm, 70; 18/Kehf, 26; 29/Ankebût, 22
    923 4/Nisâ, 45
    405
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Allah, dalâlette olanların velîsi değildir. Bazıları Allah’ın gönderdiği
    elçilere ve onların hak dâvetlerine rağmen sapıklıkta direnirler.
    Allah bu kimseleri kendi sapıklıkları ile baş başa bırakır, onların başka
    bir velîsi de olmaz.924 Allah, kendisine karşı kulluk etme noktasında
    büyüklük taslayan müstekbirlerin velîsi değildir.925 Allah, kötülük
    yapanların, fenalıkta bulunanların dostu ve yardımcısı değildir.926
    Allah’tan gelen hakkı ve dini inkâr eden kâfirler, Allah’ın dostluğunu
    kaybederler ve lânete uğrarlar.927 Kendilerine hakkı bâtıldan ayıran
    bir ilim, hak bir dâvet geldikten sonra hevâ ve heveslerine (tutku ve
    arzularına) uyanlar Allah’tan başka dost ve velî bulamazlar.928 Allah,
    iman nimetinden sonra inkâra sapan ve dinde ikiyüzlü davranan
    münâfıkların dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için
    bir yardımcı da bulamazlar.929 Allah, inkâr ederek ya da şirk koşarak
    hak dinden yüz çeviren, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen ve
    yeryüzünde haksızlık yapan zâlimlerin velîsi değildir. Zâlimler ancak
    birbirlerinin velîsi/dostudurlar.930 Allah, zâlimlere meyledenlere,
    onları onaylayan, ya da destek olanlara da dostluk göstermez: “Sakın
    zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş dokunur.
    Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra, (Allah tarafından
    da) size yardım edilmez.” 931
    Tevhid, Şirkten ve MüşriklerdenBerî/
    Uzak Olmayı Zorunlu Kılar
    “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin
    taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım.
    Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.’ Bu sözü, ardından geleceklere
    924 42/Şûrâ, 44; 17/İsrâ, 97
    925 4/Nisâ, 173; 45/Câsiye, 7-10
    926 4/Nisâ, 123
    927 48/Fetih, 22; 33/Ahzâb, 64-65
    928 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
    929 9/Tevbe, 74; 33/Ahzâb, 17
    930 42/Şûrâ, 8; 11/Hûd, 20
    931 11/Hûd, 113; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 749-751
    406
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine)
    dönsünler.” 932; “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten
    güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden
    ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz.
    Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda
    sürekli bir düşmanlık, nefret ve öfke belirmiştir…”933 Allah’a ve âhiret
    gününe gönülden iman edenlerin, İbrâhim (a.s.) ve arkadaşları gibi,
    müşriklerden, onlarla birlikteliklerden, onların câhilî değerlerinden
    kesin bir kopuşla ayrılıp beraat ilân etmeleri gerekir.
    Kur’an, başkalarıyla değil; ancak mü’minlerin birbiriyle kardeş
    olduğunu vurgular.934 Dostluk da ancak, mü’minlerin birbirleri arasında
    olur: “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/
    dostlarıdır.”935
    Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve zâlimâne
    tavır takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını önlemeye
    çalışanlar iki yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız” şeklinde nitelendirilmiştir.
    936
    Yeryüzünde düşmanlık kaçınılmazdır; insanların bir kısmı, diğerlerine
    düşman olacaktır: “Birbirinize düşman olarak oradan (cennetten)
    inin! Artık, Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime
    uyarsa, o sapmaz ve şakî/bedbaht olmaz.”937
    İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir,
    ütopyadır. İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın izniyle
    koruyucu güçler (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar,
    mikroplar) da sarar. Düşmanlığa yol açan pek çok sebep vardır. Eğer
    düşmanı olmayan insanlar olsaydı, peygamberler olurdu; Hâlbuki
    932 43/Zuhruf, 26-28
    933 60/Mümtehıne, 4
    934 49/Hucurât, 10
    935 9/Tevbe, 71
    936 8/Enfâl, 55-61
    937 20/Tâhâ, 123
    407
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem da azılı düşmanları vardır.
    938 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız dışındakileri,
    kendi hatalarımızdan dolayı kendimize düşman yapmamak ve
    düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır.
    Müslümanların kimlerle nasıl dostluk yapabilecekleri ve düşmanlarına
    da barış zamanında ve savaşta nasıl davranmaları gerektiği
    Kur’an’da net şekilde açıklanmıştır. Müslümanların tarihi de farklı
    inançtan insanlara nasıl davranıldığının güzel örnekleriyle doludur.
    Bütün bunları bal gibi bilen Papa, İslâm ve Peygamber düşmanlığını
    kustuğu zehirle müslümanlara kimleri dost ve düşman kabul etmeleri
    gerektiğini göstermiştir.
    Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı olan939 ve bütün peygamberlerin
    dini olan 940 İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen
    “silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın
    kelime olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi
    terk edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete
    kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
    Müslümanların Düşmanları Kimlerdir?
    Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek Zorundayız.
    Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah, düşmanlarınızı
    sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir
    yardımcı olarak da Allah kâfidir.”941 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın
    bizim zararımızı isteyenleri haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız
    olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır: “Kendilerine Kitab’dan nasib
    verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızıistiyorlar.”
    942
    938 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
    939 5/Mâide, 3
    940 2/Bakara, 130-133
    941 2/Bakara, 45
    942 2/Bakara, 44
    408
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kâfirler, apaçık düşmanımızdır.943 Putlar ve putperestler mü’minlerin
    düşmanıdır.944 Mü’minlere en fazla düşmanlık yapanlar yahûdiler
    ve müşriklerdir.945 Allah’ın düşmanlarını ve mü’minlerin düşmanlarını
    dost edinmek yasaklanmıştır.946 Müslümanların müşriklerden
    ve taptıklarından uzaklaşmaları ve onları tanımayıp onlara
    düşman olduklarını açıklamaları gerekir.947
    Peygamber ve onun yolunu izleyenler dışındakileri dost kabul
    edenler, âhirette büyük pişmanlık duyacaktır:“O gün, zâlim kimse
    ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
    Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir
    (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan,
    insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmaktadır.”
    948
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin
    vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”949; “...Onlar,
    Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
    dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”950 Zâlim
    ise, sadece insanların bedenlerine zarar verip acı çektirenler değil;
    insanların kafalarını ve gönüllerini işgal edenlerdir. Şirk en büyük
    zulümdür;951 dolayısıyla Allah’a herhangi bir şekilde şirk koşan müşrikler
    en büyük zâlimlerdir. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler
    de zâlimlerin ta kendileridir.952 Düşmanlık da öncelikle bu zâlimlere
    karşı sözkonusu olmalıdır: “...Zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık
    ve saldırı yoktur.” 953
    943 4/Nisâ, 101
    944 26/Şuarâ, 75-77
    945 5/Mâide, 82
    946 60/Mümtehine, 1-2
    947 60/Mümtehine, 4
    948 25/Furkan, 26-29
    949 42/Şûrâ,
    950 45/Câsiye, 19
    951 31/Lokman, 13
    952 5/Mâide, 45
    953 2/Bakara, 193
    409
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Umulur ki Allah, Gerçek Müslümanları, Düşmanlarına Gâlip
    Kılacaktır: “...Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların
    yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize
    bakacaktır.”954; “...Nihayet Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik.
    Böylece üstün geldiler.”955; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye
    kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün
    gelecek olan sizsiniz.”956; “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik:
    ‘Şüphesiz onlar, mutlak mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz
    şüphesiz üstün gelecektir.”957; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri
    dost edinirse (bilsin ki:) üstün/gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın
    tarafını tutanlardır.”958; “...İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece
    hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır.”959
    Ehl-i Kitaba Karşı Tavrımız Nasıl Olmalıdır?
    İslâm dini, karşılıklı menfaat ve müsamahaya dayalı müslüman-
    ehli kitap ilişkisine izin verirken; yahûdi ve hıristiyanların müslümanlara
    karşı dost görünebileceklerine dikkat çekmekte,960 bu hususta
    gizli emellerinin olabileceğini haber vererek onların dost edinilmemesini
    öğütlemektedir.961 Müslümanları ehl-i kitap karşısında
    sık sık uyaran Kur’an, onlara tâbi olunmasını yasaklar.962 Kur’an, ehl-i
    kitabın temel yanlışlarını düzeltir ve onları Allah’ın birliği (tevhid)
    inancına dayalı ortak bir ilkede müslümanlarla birleşmeye çağırır.963
    “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız,
    imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler.” 964
    954 7/A’râf, 129
    955 61/Saff, 14
    956 3/Âl-i İmrân, 139
    957 37/Sâffât, 171-173
    958 5/Mâide, 56
    959 58/Mücâdele, 22
    960 5/Mâide, 51
    961 5/Mâide, 57
    962 2/Bakara, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 57/Hadîd, 16
    963 3/Âl-i İmrân, 64
    964 3/Âl-i İmrân, 100
    410
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar
    da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’
    Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak
    olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.”965
    “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar
    birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları
    dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna
    yol göstermez.”966
    “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi
    alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan
    korkun; eğer mü’minler iseniz.” 967
    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen,
    Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak
    dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye
    verinceye kadar savaşın.”968
    “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidâyeti/doğru
    yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler.
    Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.”969
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye
    gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım
    ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer
    onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız”
    deyin. 970
    “Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler.
    Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.”
    971
    965 2/Bakara, 120
    966 5/Mâide, 51
    967 5/Mâide, 57
    968 9/Tevbe, 29
    969 2/Bakara, 137
    970 3/Âl-i İmrân, 64
    971 3/Âl-i İmrân, 69
    411
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    “Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın âyetleriniinkâredersiniz?”
    972
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin
    Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp
    bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek
    mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarına
    tamamıyla şâhittir.”973
    Müslümanlar izzetin nerede aranmasını bilmek zorundadır. İzzeti
    kâfirlerin yanında, ABD’ye abd olmakta, ya da Avrupa Birliği’nde
    arayanlar, tâğûtî yönetimde ya da onlara yakınlaşmakta arayanları
    Allah dünyada bile zelil kılar. Cellâdına âşık olan mahkûm gibi dünya
    ve âhiret saâdetine engel olan gayrı müslimleri sevip onların değer
    yargılarını tercih etmek, onlara benzemek, Kur’an tâbiriyle “aşağılık
    maymun olmak”974 demektir. Verilen güzel nimetleri beğenmeyip soğan-
    sarımsak (Allah’ın hidâyetini ve âhiret saâdeti yerine dünyanın
    basit çıkarlarını) isteyenlere meskenet damgası vurulur.975 Kâfirlere
    fitne olarak verilen geçici dünyevî metâları Allah’ın müslümanlara
    verdiği başta iman olmak üzere gerçek nimetlere tercih, zillet sebebidir.
    Mü’minleri bırakıp kâfirleri velî/dost edinenler, izzeti onların
    yanında arayan ve tüm izzetin Allah’a ait olduğunu bilmeyenlerdir.976
    Mürtedler bilsinler ki, Allah onların yerine mü’minlere karşı alçakgönüllü,
    kâfirlere karşı aziz ve insanların kınamasına aldırış etmeyen
    gerçek mü’minler ortaya çıkarır.977 İslâm’ın askerleri, Allah hizbi/erleri
    iki cihanda da en büyük izzete sahip olduğu halde, tâğutların askerleri
    zilletin her çeşidine muhâtap olur. Müslümanları aşağılayan,
    dini suçlayan, “gerici, bağnaz, çember sakallı, yarasa, kara fatma...”
    diyenler âhirette Allah nazarında aşağılanacakları gibi, dünyada da
    mü’minler nazarında aşağılanmalıdır.
    Allah’ın küçülttüklerini gözlerinde büyüten ve dünyayı âhirete
    tercih etmenin alçaltıcı zilletini tadan insanların dünyada aziz olma
    972 3/Âl-i İmrân, 70
    973 3/Âl-i İmrân, 98-99
    974 2/Bakara, 65
    975 2/Bakara, 61
    976 4/Nisâ, 139
    977 5/Mâide, 54
    412
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hakları yoktur. Tâğûtî şahsiyet ve makamları önemseyip benimseyen,
    dolayısıyla Allah nazarında zelil olan kimseleri aziz/şerefli kabul
    edenler, onların boyunlarına taktıkları zillet tasmalarını nasıl çıkarabilirler?
    Kurtuluşu İslâm’da arayacaklarına, Batıda arayanlar, kâfirlerin
    ölçülerini İslâmî esaslara tercih edenler iki dünyada da azîz
    olamazlar. Üstünlüğün Kur’anî ölçüsünün takvâ, ilim ve cihad olduğunu
    bilmek istemeyenler; dış görünüşte, parada, maddede, hatta
    kâfirlerde ve küfürde izzet aramaya kalkarlar. Bu arayışlarının cezası
    olarak yücelttikleri bu değersiz şeylerin altında kalır, değersiz bir şekilde
    yaşarlar. En büyük zararı kendilerine verirken, dâvâlarını küçük
    duruma düşürdüklerinin vebalini de öteki dünyaya götürürler.
    Allah İçin Dost Olmanın (Velânın) Gerektirdikleri
    Allah için dost olmanın ve velâyeti Müslümanlara vermenin bir
    takım gereklilikleri ve sorumlulukları vardır. Bunlardan bazıları
    şunlardır.
    1-) Meşrû bir gerekçe olmadığı sürece küfür diyarlarından Müslümanların
    diyarlarına hicret etmek,
    2-) Müslümanların cemaatine katılmak, onlardan ayrılmamak,
    3-) Kendisi için istediği iyilikleri Müslümanlara da istemek, kendisi
    için istemediği kötülükleri onlar için de istememek,
    4-) Onların kusur ve yanlışlıklarını araştırmamak, gizliliklerini
    düşmanlara haber vermemek ve onlara zarar vermekten uzak durmak,
    5-) Düşmanları karşısında Müslümanlara destek vermek, onları
    yalnız bırakmamak, canla başla onlara yardım etmek,
    6-) Onlardan hasta olanları ziyaret etmek, cenazelerine katılmak,
    nazik davranmak, dua etmek, bağışlanmalarını dilemek, zayıflarına
    yardım etmek, selam vermek, muamelatta onları aldatmamak, mallarını
    haksız yere yememek ve üç günden fazla küs durmamak,
    413
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    7-) Onların mukaddesatına ilişmemek. Örneğin onların mallarına,
    canlarına ve ırzlarına dokunmak ve zulmetmekten, sövmekten,
    gıybet yapmaktan, laf taşımaktan ve su-i zanda bulunmaktan uzak
    durmak gibi.
    Allah İçin Düşman Olmanın
    (Berânın) Gerektirdikleri
    Allah için dost olmanın nasıl ki bir takım yükümlülükleri varsa
    aynı şekilde Allah için düşman olmanın da bir takım sorumluluk ve
    yükümlülükleri vardır. Müslüman bunlara riayet etiği zaman kendisini
    küfür ve şirkten muhafaza etmiş olur. Bunlardan bazısı şunlardır.
    1-) Muvahhidlerin babası Hz. İbrahim gibi şirkten, küfürden, kâfir
    ve müşriklerden nefret etmek, onlara karşı düşmanlık beslemek;
    onların bizzat kendilerinden, küfür, şirk ve inançlarından, kanunlarından,
    şirke dayalı sistemlerinden, ilahlarından ve Allah’tan başka
    tapmış oldukları mabutlardan beri olduğunu ve bunların hiçbirisinden
    râzı olmadığını ilan etmek.978
    2-) Küfre girmiş insanları dost, yardımcı, önder, lider, yönetici
    edinmemek; onlara sevgi beslememek ve onlardan uzak olmak.
    3-) Dini yayma ve İslâm’ı tebliğ etme gibi şer‘î bir maslahat söz
    konusu olmadığı sürece küfrün hâkim olduğu diyarları terk etmek,
    kâfirlerin sayısını çok göstermemek. Aksi halde Rasûlullâh’ın (s.a.v.)
    şu sözüne muhatap olabiliriz: “Ben müşriklerin arasında ikamet eden
    her Müslümandan beriyim!”979
    4-) Dinî ve dünyevî yönden onlara benzememek.
    Dinî yönden onlara benzemek şu şekilde olur:
    978 Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin
    için uyulacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi, ‘Biz
    sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız; biz sizi tekfir ediyoruz; bizimle sizin
    aranızda bir olan Allah’a iman edene dek ebedi düşmanlık ve öfke baş göstermiştir.” (60/
    Mumtahine, 4)
    979 Tirmizî, hadis no: 1604
    414
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    * Dinî şiarlarda ve ibadet yöntemlerinde onlara benzemek,
    * Kitaplarını tercüme etmek ve okunmasını kolaylaştırmak
    * Şer‘î süzgeçten geçirmeksizin onların ilimlerini almak, yönetimde
    ve eğitimde onların kanunlarını almak ve uygulamak.
    Dünyevî İşlerde onlara benzemek ise şu şekilde olur:
    * Yeme, içme gibi hususlarda onlara benzemek,
    * Giyim, kuşam gibi hususlarda onlara benzemek,
    * Onların isim ve künyelerini kullanmak,
    *Âdet ve geleneklerini Müslümanlar arasında yaygın hale getirmek.
    5-) Kâfirlere yardım etmemek, onları övmemek, onların üstünlük
    ve yardımlarının propagandasını yapmamak, Müslümanlar
    aleyhinde onlara yardım etmemek, Müslümanların sırlarını onlara
    vermemek, onları sırdaş edinmemek, mecbur kalmadıkça onlardan
    yardım istememek, onların sohbetlerine ve meclislerine katılmamak.
    6-) Kâfirlerin bayram ve törenlerine katılmamak ve böylesi günler
    münasebetiyle tebrikte bulunmamak, söz ve fiil ile onları tebcil
    etmemek, “efendimiz, liderimiz, seyyidimiz” gibi lafızlarla onlara
    iltifatta bulunmamak.
    7-) Onlar için bağışlanma ve istiğfarda bulunmamak.
    8-) Onlara yağcılık, dalkavukluk ve yaltaklık yapmamak, onların
    batıllarına ve kötü fiillerine sessiz kalmamak.
    9-) Onların hakemliğine müracaat etmemek, onların hükümlerine
    rıza göstermemek, onlara tabi olmamak ve peşlerinden gitmemek.
    10-) Onların emir ve yasaklarına uymamak.
    415
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    11-) Kendileri ile karşılaştığımız zaman İslâm’ın selamı ile onları
    selamlamamak.980
    Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir. Allah
    dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları da
    vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
    a) Müslüman olmak,
    b) Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
    c) Namaz kılmak,
    d) Zekât vermek,
    e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 981
    Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
    dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
    Allah ve rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır. İslâm’ın
    tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir müslüman, Allah’a
    vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî çıkarlara öncelik verirse,
    Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği oluşturması mümkün değildir.
    Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu ve kardeşliği sağlayacak insanlarda
    iman olmadan, sâlih amel ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin
    istenen şekilde olması düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen
    dostluğun oluşması için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması
    gerekir. Bu özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden,
    yaratılanlara ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
    Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet
    (Dost ve Dostluk) Kavramı
    “Velî” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 232 yerde
    geçmektedir. “Velî” kelimesi, Kur’an’da 24 âyette geçer. Velî’nin
    980 “el-Îmân, Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, “velâ” maddesi; Faruk Furkan.
    981 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
    416
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    çoğulu olan “evliyâ” kelimesi ise 62 yerde kullanılır. “Velâyet” kelimesi
    de iki âyette zikredilir. “Velî” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de şu
    mânâlara gelir: Dost,982 yardımcı ve taraftar,983 hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamında.984 Kur’an, bu son anlamda kullanılan velî ve evliyâ
    kavramlarını kullanırken; bazı âyetlerde yine hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamına gelen “bitâne” ve “meveddet” gibi değişik kavramları
    da kullanır. 985
    Kur’ân-ı Kerim’de “velî” kelimesinin anlamlarını iki maddede
    toplayabiliriz. a) Yandaş, taraftar, dost, b) Başkası adına onun işlerini
    yöneten yetkili. “Velâyet” ve onun türevleri olan “velî” ve “mevlâ”
    kavramlarının Kur’an’da kullanıldığı bütün yerlerde, dostluk, sırdaş,
    yardımcı, taraftar, hâkim, vâli, yönetici, koruyucu, sahip ve gözeten,
    yol gösterici, aydınlatıcı, mürşid, şefaat eden, koruyucu ve yücelten
    gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak velâyetin mutlaka ilişkili olacağı
    kavramlara dikkat çekilmiş olduğunu görürüz.
    Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin
    düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı
    ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları
    bildirilmiştir.986 Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak
    kardeştir,”987; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/
    dostlarıdır.”988 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar
    arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum ve davranışların
    önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için tedbirler
    getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların korunmasına
    yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında;
    toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak kötülükler
    de yasaklanmıştır.
    İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve
    “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak
    982 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 4/Nisâ, 45, 76, 119, 5/Mâide, 55 vd
    983 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 122; 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 51; 9/Tevbe, 71 vd
    984 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 28; 9/Tevbe, 23; 18/Kehf, 26; 60/Mümtehıne, 1 vd
    985 58/Mücâdele, 22; 3/Âl-i İmrân, 118
    986 3/Âl-i İmrân, 103
    987 49/Hucurât, 10
    988 9/Tevbe, 71
    417
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın
    dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle
    barış ve kardeşlik hüküm sürer.
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”989; “Allah,
    düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah
    yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 990
    Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul
    Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün,
    gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise,
    o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke
    o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke
    falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o,
    hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
    sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 991
    O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
    sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken
    kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 992
    Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
    İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını
    saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
    kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları,
    taşkınlık yapmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye
    çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan
    çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin
    onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür.
    Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı
    989 7/A’râf, 27
    990 2/Bakara, 45
    991 25/Furkan, 26-29
    992 43/Zuhruf, 67
    418
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve Ona indirilene iman
    etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/
    yoldan çıkmışlardır.” 993
    Tâğutları Velî/Dost Edinmek: “Allah iman edenlerin velîsi (dostu
    ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman)
    nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî
    fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır.
    İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak
    üzere) ebedî kalıcıdırlar.”994 Zulumât, yani karanlıklar, gözlerin
    eşyayı idrâk ve onun varlığını tespite engel olduğu için küfre örnek
    olarak zikredilmiştir. Zira aynı şekilde küfür de kalp gözlerinin
    imanın hakikatini ve kendi akıl ve ruh sağlığını idrâke engel teşkil
    etmektedir.
    Bu sebeple Allah, kullarına kendisinin mü’minlerin velîsi olduğunu,
    onlara imanın hakikatini, yollarını ve kaynaklarını, delillerini
    gösterdiğini, onları hidâyete erdirdiğini, küfrü gerektiren şeyleri
    giderip kalp gözlerinden karanlık perdelerini kaldırarak kendilerini
    şüpheleri giderecek delillere muvaffak kıldığını haber verir. Sonra,
    vahdâniyetini inkâr eden küfür ehlinden de haber vererek; onların
    velîlerinin, yardımcı ve savunucularının, Allah’ı bırakarak tapındıkları
    putlar ve kendisine şirk koştukları kimselerden ibaret tâğutlar
    olduğunu ve bu tâğutların onları iman nurundan çıkararak basîretlerini
    kör edip iman ışığının hakikatlerini, delil ve yollarını görmelerine
    engel olan küfrün şüphe karanlıklarına iteceklerini ifade ederek
    tâğutların velî edinilmemesini tâlim buyurmaktadır.
    Tâğutlar, itikatlarına uygun olarak insanları sırât-ı müstakîmden
    çıkarır, karanlıklara çekerler. Çünkü onlar aydınlıkta iş yapmak istemezler.
    Her tuttuklarını, aksine ve tersine sürüklerler. Devamlı karanlığa,
    gidilmedik çıkmaz sokaklara giderler. Akıl, mantık ve ilmi
    sevmezler; düşünceyi suç sayarlar, tefekküre giden yolları tıkarlar,
    fikirleri ve irâdeleri ifsâd eder, ahlâkları bozar, ardına taktıkları kimseleri,
    içinden çıkılmaz belâlara sürüklerler. Allah’a iman etmeyen
    kâfirler, tâğutlara küfür bile etseler, yani hiçbir kulpa yapışmayıp
    993 5/Mâide, 77-81
    994 2/Bakara, 257
    419
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    kendi kendilerine kalmak isteseler bile, yeni tâğutların tasallutundan
    kurtulamayacak, her durumda tâğutlara takılmaya mecbur olacaklardır.
    Çünkü insanın toplumsuz, emirsiz, yasaksız yaşaması mümkün
    olmadığından Allah’ın teklifini, Allah’ın emirlerini dinlemeyenler,
    kesinlikle tâğutların emirlerine mahkûm olacaklardır. İşte bu
    sebeple Allah Teâlâ, mü’minlerden, kendisini inkâr eden ve imanın
    hakikatini idrâke engel olan, dost edinmek sûretiyle peşinden gidenleri
    küfrün karanlıklarına çekecek olan tâğutu velî edinmemelerini
    istemektedir. Çünkü tâğutun velîlerinin kâfirler olduğunun haber
    verilmesi, mü’minlerin Allah’ın koyduğu hudûdu aşan, kendilerini
    veya düzenlerini Allah’ın nizamına alternatif olarak sunan tâğutları
    velî/dost kabul etmesi, aklın ve mantığın da mümkün görmeyeceği
    bir çelişkidir. Çünkü “Allah, bir insanın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”
    995 Kişi ya Allah’ı ve Allah’ı sevenleri, Allah tarafından
    sevilenleri dost kabul edecek; ya da tâğutları dost kabul ederek Allah’ın
    dostluğunu, yani mü’minliği kaybedecektir.
    Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost Edinmek:
    “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken,
    onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a
    inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.
    Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız,
    onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa
    vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan
    sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler,
    size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir
    olmanızı istemektedirler.” 996
    Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
    mı Arıyor?: “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu
    müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet,
    yalnızca Allah’a aittir.”997; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet
    995 3/Ahzâb, 4
    996 60/Mümtehine, 1-2
    997 4/Nisâ, 138-139
    420
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve şerefin hepsi Allah’ındır...”998; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin
    ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 999
    Mü’minlerin Kâfirleri Velî/Dost Edinmesi: İslâm dini, insana,
    insan olma hak ve hürriyetini en doğru ve âdil şekilde veren ve herkese
    insanca muâmele edilmesini emreden ilâhî bir dindir. Bununla
    beraber bu dinin, müslümanları gayr-ı müslimlerin bâtıl inanç ve
    sultası altına bırakmayacağı da açıktır. Nitekim Kur’an, müslümanların,
    İslâmî nizama halel getirecekleri ve müslümanları doğru yoldan
    saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde gayr-ı İslâmî
    unsurlarla samimiyet kurup dost ve ahbap olmalarını uygun görmemiştir.
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman
    olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir...” 1000“Ey iman
    edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı
    ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost
    edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.”1001; “Mü’minler mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan
    ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin)...” 1002
    Bu ve benzeri âyetler, çok net bir üslûpla, mü’min sayılmak için
    her çeşit müşrik ve kâfiri velî edinmekten kaçınmanın şart olduğunu
    ifade etmektedir. Allah sevgisiyle Allah düşmanlarının sevgisini
    kalbinde birleştirmesi mümkün olmadığından kâfirleri velî edinmek
    mü’mine yakışmaz. Allah’ı seven, O’nun düşmanlarına buğzetmek
    zorundadır. İmanla küfür arasında hiçbir yakınlık ve ilişki yoktur.
    Âyetler, kâfir ve müşriklere karşı muhabbet ve samimî dostluk gösterilmesine
    müsâade etmediği gibi, sorumluluğunu onlara bırakıp onları
    yönetici kabul etmelerine de izin vermez. Allah Teâlâ, mü’minleri,
    Allah’ın âyetlerini inkâr eden veya onlarla alay eden kâfirlerle birlikte
    998 35/Fâtır, 10
    999 63/Münâfıkûn, 8ve yine bk. 10/Yûnus, 65
    1000 58/Mücâdele, 22
    1001 9/Tevbe, 23
    1002 3/Âl-i İmrân, 28
    421
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    oturmayı yasaklamakta1003 ve onların dünyadaki konforlarına ve servetlerine
    bakıp imrenmekten de nehyetmektedir: “Sakın kendilerini
    denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının
    süsüne gözlerini dikme! Rabbinin (âhiretteki) rızkı hem daha hayırlı,
    hem de daha süreklidir.” 1004
    Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve savaş
    şartları içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı güzel davranış,
    adâlet ve ihsan ile hareket etmekten men edilemezler. Çünkü
    kâfirleri velî edinmemek başka; onlara karşı hüsnü muâmele, adâlet
    ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir. Haklara riâyet, verilen
    sözde durmak, ciddiyet, merhamet ve imanın gereği olan her
    çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat mü’minin her şeyden
    önce din ve imanında samimi olması gerekir. Allah’tan başkasına
    nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin, kendisini herhangi bir sebepten
    dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması, imanına ve ciddiyetine
    aykırıdır. Dünyevî hususlarda kâfirlerle zâhiren güzel davranış
    ve insanî ilişkilerde bulunmak haram değildir. Ama onlara meyletme,
    günahta yardım etme ve onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri
    velî/dost edinmek, meselâ akrabalık sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü
    icap ettirmese bile, haram kabul edilmiştir. Çünkü bu anlamda kâfir
    kimseyi sevmek, bazen mü’mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine
    râzı olmaya cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...”1005
    hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı
    düşmanca davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve yönetim
    şekillerini desteklemek, müslümanların sırlarını onlara ifşâ ve müslümanların
    aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde gönül dostu olmak
    ve onların inançlarını benimsemekle olur.
    Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve şartlara
    göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride ele almak
    mümkündür:
    1003 4/Nisâ, 140
    1004 20/Tâhâ, 131
    1005 3/Âl-i İmrân, 28
    422
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin
    insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde
    bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle muâmele
    etmek.
    2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle
    birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle
    karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek
    şeklinde ortaya çıkan velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum,
    küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır. Zira bu çerçevede
    birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin onların yolunu
    benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep olabilir. Bu da
    neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.
    3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını
    benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek,
    mü’minlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve
    mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek şekilde onları velî/dost edinmektir.
    Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona râzı olmak anlamına
    gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla
    bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman
    edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost
    edinmeyin... Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.”1006; “Sen,
    zikrimize iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden
    yüz çevir.” 1007
    İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim edecekleri
    esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet,
    buğz ve nefret ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar. Allah’ın
    dini, tevhid dini olduğuna göre mü’minin muhabbet ve dostluğu,
    yalnız bu dairenin içerisinde cereyan etmelidir. Hem Allah’ı, hem de
    O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî bir çelişkidir. 1008
    1006 60/Mümtehine, 1
    1007 53/Necm, 29
    1008 Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96
    423
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir.
    Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı
    da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve
    kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle
    dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin
    kesilmesini gerektiren1009 büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru
    yoldan sapmaktır1010, zâlimlerden olmaktır1011 ve kâfirler safına geçmek,
    “onlardan olmak”tır.1012 Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın
    düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve
    imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak
    durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddedip (yaptığı
    olumlu şeyleri) inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir,
    eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse,
    o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.”
    1013 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen
    kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif
    olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya
    şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi
    olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle,
    câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde
    onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi
    benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de
    sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek
    davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi
    safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin
    tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla
    1009 3/Âl-i İmrân, 28
    1010 60/Mümtehine, 1
    1011 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
    1012 5/Mâide, 51
    1013 2/Bakara, 256
    424
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize
    (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir
    şey istemeyenlerden yüz çevir.” 1014
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi
    için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine
    de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı
    için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı
    oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini
    sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir.
    Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek,
    onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa,
    onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en
    güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için
    sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”1015 İbn Abbas şöyle
    der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk
    ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse
    bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın
    dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri
    taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın
    hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini
    (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise
    kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 1016
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde
    de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa,
    tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman
    kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları
    düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara
    benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş
    olur. 1017
    1014 53/Necm, 29
    1015 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
    1016 Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    1017 Tirmizî, hadis no: 2696
    425
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine
    hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman
    anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi
    yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye
    mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Vatanım rûy-ı
    zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın vatanı, İslâm’ın
    hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün Muhammed ümmeti,
    yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve özellikle
    ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır.
    Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan
    Rabbimiz’in hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler
    de hıristiyanlar da senden asla râzı olmayacaklardır.”1018 Batıyı
    örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen
    ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih
    kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz bakış yansır. “Düşmanlar,
    ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama, düşmanların kim
    olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa,
    düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb.
    icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm
    birinci tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım,
    hangi ülkelerle dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak
    zikzaklar çizen tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun
    ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e
    Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk
    tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”
    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah
    için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz
    Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı
    gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını,
    O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim
    dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere
    karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir
    toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir
    kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve
    1018 2/Bakara, 120
    426
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilmi geniştir.”1019; “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde
    bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”
    1020
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman
    gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı
    kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor.
    İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı
    mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar,
    şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül
    etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla
    samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi
    müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz,
    ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine
    girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır
    çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” 1021
    Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah’a dost olmak, Allah’ı
    sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan
    bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu,
    dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!
    De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin
    ve günahlarınızı bağışlasın.”1022 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan,
    ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır.
    “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir.
    Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda
    olanlar bunlardır.”1023; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı
    yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani
    siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve
    O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun
    tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 1024
    1019 5/Mâide, 54
    1020 48/Fetih, 29
    1021 Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1022 3/Âl-i İmrân, 31
    1023 49/Hucurât, 7
    1024 3/Âli- İmrân, 103
    427
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah
    için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve
    tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve
    kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek, onu küfre
    ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne ve sevincine
    ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak demek; Allah’ın
    dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında yer almak,
    Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 1025
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın
    dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın
    velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/
    dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur.“Allah iman
    edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından
    (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur.
    O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp)
    karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar
    orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”1026; “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey
    mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu
    olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 1027
    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
    onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost
    edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.”1028; “...
    İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”1029 Kâfirleri dost kabul
    etmek, iman ile çelişmektedir.Hem iman, hem de onları dost edinme
    olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar.İman, onları dost edinmemeyi
    gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından
    1025 Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1026 2/Bakara, 257
    1027 4/Nisâ, 76
    1028 5/Mâide, 81
    1029 5/Mâide, 51
    428
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman
    yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve
    kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi,
    emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir.
    “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına,
    onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine
    sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim
    olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte,
    onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul
    edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz1030 olmaksızın
    ticarî hayatı düşünememekteler...
    Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar,
    destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren,
    yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek
    alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit
    etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl
    bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”1031
    diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla
    Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız.
    Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi
    hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı
    teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun
    çok büyük olduğunu kabullenmek için olmalı. Bu
    değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli; çevremizde bize ve
    yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk mikroplarının
    tanınması ve tedbir alınması için...
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve
    aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu
    sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet
    (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin
    ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez,
    1030 2/Bakara, 279
    1031 Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    429
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    anlayamazlar.”1032 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak
    zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan
    daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür.
    “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını
    kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca
    daha da sapıktırlar.”1033“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...”
    1034
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman
    olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden
    ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah
    onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar,
    hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa
    erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”1035 Bu âyet-i kerime,
    Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın
    olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü
    câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında
    yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir.
    İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu,
    aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik,
    bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında
    hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı
    altında durmak vardır.
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
    Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece
    kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin
    zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir.
    Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin
    küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya
    görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul
    etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat
    1032 63/Münâfıkûn, 8
    1033 25/Furkan, 44
    1034 9/Tevbe, 28
    1035 58/Mücâdele, 22
    430
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini
    onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere
    gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere
    karşı ise, bu da imanın gereğidir.
    İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir.
    Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet, ahd, mîsak
    ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve düşmanını
    tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda
    Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis)
    sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra
    zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak
    burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.”
    1036İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu;
    İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı,
    onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar
    bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya
    çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için,
    nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken
    özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır”
    atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin
    gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından
    yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak
    için tedbirler almalıyız.
    Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine
    koyan, Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan tâğutlara
    velî/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu
    ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin
    velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar
    ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” 1037
    Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz. Çünkü
    onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır ve Allah’ın
    1036 20/Tâhâ, 117-119
    1037 2/Bakara, 257
    431
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    gazabını hak etmişlerdir.1038 Müslümanların düşmanı oldukları gibi,
    Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı olan müşrik kimselere
    velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış mü’minler, haktan ayrılmış
    bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar.1039 Dinde ikiyüzlü
    davranan münâfıklar da müslümanlara velî olamazlar. Mü’minler,
    çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini gördükleri, onların
    müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını bildikleri halde onları velî/
    dost edinemezler. Toplumun velâyetini, yani yönetim yetkisini bu iki
    dinli kimselere emanet edemezler. 1040
    İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
    apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
    sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek
    gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
    ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin
    izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun
    anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur,
    birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
    Dostluğun itikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî
    yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak,
    müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur.
    Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine, dünya
    ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah’ın
    azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Üç konuda
    müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet
    adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”1041Müslümanın sorumlu
    olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle
    içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka
    bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını
    mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler birbirlerini
    Allah rızâsı için severler.
    1038 6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15
    1039 60/Mümtehıne, 1-2
    1040 4/Nisâ, 88-91
    1041 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
    432
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir
    insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden
    veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar
    Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu,
    insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Zengine zenginliği
    için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer rivâyette, üçte
    ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en güzel ahlâk üzere
    olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min
    olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini
    bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın
    zayıflığındandır.
    Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına
    Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların
    nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı
    ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün
    olmaz.”1042 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar
    birbirlerine karşı haksız ve zâlim olurlar.
    “Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.”1043 Şeytana uyanlar
    düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa dostluk için ölmek
    de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş
    yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler,
    boyun eğmediler.” 1044
    Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur.
    Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka
    bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya
    düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ
    ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın
    kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların cehâletleri
    yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tâbi olunan
    imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye
    ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce
    1042 Tirmizî, Zühd 64
    1043 3/Âl-i İmrân, 175
    1044 3/Âl-i İmrân, 146
    433
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde
    sözkonusudur.
    Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir
    menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed
    (s.a.v.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi
    de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden
    çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman
    seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen
    belki onlara biraz meyledecektin.” 1045
    Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
    Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan
    saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok
    mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin
    dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden çok uzaklarda bulunan
    çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini
    tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir?
    “Gerçek dostum!” diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler
    olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi,
    bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. 1046
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar,
    Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce
    sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner
    faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm,
    siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri,
    sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri,
    futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları,
    insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak
    için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor.
    Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden
    önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a
    dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna
    meylediyor.
    1045 17/İsrâ, 73-74
    1046 Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
    434
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu
    açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten
    tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz. Abbas’ın
    dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir)
    dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle
    İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik
    işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan)
    yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
    yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”1047 Çağdaş müslümanın öyle
    bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok:
    “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin
    bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu,
    Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri
    gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada
    izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah
    taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek
    ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    Kur’an, velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar. Yakın
    ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı, onlar arasındaki
    dostluk ve sevgi atmosferi oluşturacaktır. İslâm, mü’minleri
    hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa olsunlar, velî
    ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet hakları vardır. Onlar
    bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar. Bilindiği gibi mutlak
    velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun Rasûlü Muhammed (s.a.v.) de,
    mü’minlere kendi öz nefislerinden daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım
    1047 4/Nisâ, 76
    435
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    bakımından daha yakındır. Peygamberimiz (s.a.v.), bütün mü’minlerin
    öncelikli velîsidir. O, mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını,
    peygamberlik görevini yerine getirerek, mü’minleri irşâd ederek, onlara
    doğru yolu göstererek kullanır.
    Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde velâyet
    hakları bulunmaktadır. Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı ve sabrı
    tavsiye ederek, ma’rûfu emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine
    yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine göstererek, haklarını
    koruyarak, velâyet yani yönetim makamına mü’min olanlardan
    başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine kâfirlere/inkârcılara ve
    bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.1048 Bu âyetle, kâfirler ve
    ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet, yan yana düşünüldüğü zaman
    ‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil
    ve yönetme yetkisi’ anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velâyet
    ‘kamu velâyeti’dir, yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir.
    Mü’minler, bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen
    kimselere verirler. Müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisi
    iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları
    ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır. 1049
    Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm’a karşı
    her araca başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velîleridir.1050
    Onlar, her türlü günah işinde birbirlerine destek olurlar, yardım
    ederler. Dünyada iken Allah’tan başkasını velî edinenler, hem dünyada
    hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı bulamayacaklardır.1051 İslâmî
    yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı ‘velîyyü’l emr’dir. İşin
    velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır. Mü’minlerin din
    ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir sahipleri, onların velâyetini
    almış, onların velîleri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velâyet
    hakkının da gerçek Velî olan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla
    elde edileceği açıktır. İman etmeyen, müslümanların gittiği yoldan
    gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği (velîyyü’l emr emâneti) verilmez.
    1048 9/Tevbe, 71
    1049 Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77
    1050 9/Tevbe, 73
    1051 4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65
    436
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek,
    mü’minler hakkında kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve münâfıklar
    hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki ortak
    nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme, idaresini başkasına
    verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı gibi, İslâm
    kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet, bir yönüyle
    siyâsî bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin sözlük anlamı,
    aile içinde babanın velî oluşunu, müslümanların din ve dünya
    işlerini emanet ettikleri yetki ve hak sahibini işaret ediyor. Mü’minler,
    bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere veremezler.
    Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi aşanlar,
    münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin velîsi değildirler,
    olamazlar.
    Öyleyse mü’minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi
    kimselere, yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve
    sosyal hayatlarını bırakmamaları gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak
    lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki insanların velî/dost edinilmemesi,
    asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga hali demek değildir.
    Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor.
    Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler inkârcılar
    ile bir arada yaşayabilirler, ama işlerini onlara emânet etmemeleri,
    onları sırdaş ve velî edinmemeleri şarttır.
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,1052 velîsidir.1053
    Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
    dost kabul edemez.
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı
    ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse,
    1052 49/Hucurâct, 10
    1053 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    437
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    işte onlar zâlimlerin kendileridir.”1054; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
    kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler
    (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda
    cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar
    bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”1055; “Allah’a ve
    âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri
    veya akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk
    ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından
    bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/
    Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz
    felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 1056
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin
    vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i
    öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayısı Âs bin
    Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe,
    Şeybe ve Velîd bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî
    bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından
    birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir
    değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah
    Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine
    duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum
    da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’
    Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü
    1054 9/Tevbe, 23
    1055 9/Tevbe, 24
    1056 58/Mücâdele, 22 ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    438
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin
    olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye
    ederim.” 1057
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise,
    İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz.
    “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana
    babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
    arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi
    davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”
    1058 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular:
    “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü
    anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde
    olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini
    tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında
    bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman
    için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 1059
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir
    kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik
    yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya
    (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in
    izin verdiği bilinmektedir. 1060
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da
    olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir
    müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz.
    Hâlbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.
    1061 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,1062 akrabanın
    1057 11/Hûd, 45-46
    1058 4/Nisâ, 36
    1059 31/Lokman, 14-15
    1060 Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    1061 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14
    1062 4/Nisâ, 1
    439
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir
    de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba
    ile alâkayı kesen cennete giremez.”1063 Demek ki, sevgi, velî kabul
    etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin
    etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha
    başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ deni�-
    lince yukarıda anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha
    özel bir insan grubu şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur,
    onlara karada ve denizde, yerde ve gökte Allah’a ait nice görevler
    havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki yanlışlıklar düşünülmez.
    Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına rağmen kimileri inkârcıları,
    zâlimleri veya tâğutları velî/dost ve sırdaş edinir. Böylelerine
    toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta onların
    müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur. Bazıları
    da Kur’an’a göre velâyeti caiz olmayan zorbaların İslâm ülkelerinde
    kurdukları gayri İslâmî düzenlere ses çıkarmazlar, onların siyasetlerinden
    memnun kalırlar. Onların zulüm sistemlerine destek olur
    ve bunun ne anlama geldiğini hiç akıllarına getirmezler.
    Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle
    (hikâyeleriyle) tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin
    İslâm âlemini ne hale getirdiklerini, müslümanlara nasıl davrandıklarını
    hiç düşünmezler. Yanlış velî-evliyâ düşüncesi sebebiyle
    niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar da farkında bile olmazlar. Bu
    konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler,
    özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler görürler.
    Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından,
    ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye
    düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü
    bir güç ve kerâmet görmek isterler. Göremeyince de kendileri
    1063 Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    440
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri
    için kullanırlar.
    Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır.
    Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun;
    Allah’ın velîeri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun
    da olacak değillerdir.”1064 Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri
    için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi
    güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır.
    Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması
    sebebiyle de üzülmeyecekler.
    Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip
    eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup
    sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın
    sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.”1065 Ölçü
    iman ve takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi
    şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvâya
    ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.
    Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu
    hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği
    gibi, putların da velîsi olabilir. İnkârcılar ve zâlimler her bakımdan
    birbirlerinin velîsidirler. Buna karşın Allah mü’minlerin velîsi/dostu
    ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi aralarında da velâyet
    ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında Rabbimiz iman
    edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîler-evliyâu’llah’ olarak
    seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan bir velî olmak değil; Allah’ın
    velîlerinden, evliyâullahtan olmak önemlidir.
    Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna bağlı
    olarak bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar.
    İman takvâyı gerektirir. Takvâsız mü’min olunamayacağına göre, Allah’ın
    râzı olduğu bütün mü’minler evliyâdır, Allah’ın velîsidir. Allah
    da onların mevlâsıdır. Yukarıda mü’minlerin hepsinin birbirlerinin
    1064 10/Yûnus, 62
    1065 10/Yûnus, 63-64
    441
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    velîsi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min deyince, akla, Allah’tan
    hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman gelir.
    Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir
    şekilde açıklıyor. Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye
    sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri
    zaman Allah hatırlanır, zikredilir.”1066Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet
    edilen bir hadiste de, kendileri şehid veya nebî olmadıkları halde
    nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık
    olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden bahsedilmektedir.
    1067
    Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine
    dost, yârân, ahbap olurlar.1068 Ya da onlar Allah uğruna, O’nun adıyla,
    O’nun celâli için birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber birbirlerineilgigösterirler.
    1069
    Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar, İslâm’ın
    güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı öylesine
    güzel yaşarlar ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve O’nun verdiği
    nimetlerin hatırlanmaması mümkün değildir. İşte Allah’ın velî
    kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu gibi mü’minler özel bir sınıf değillerdir.
    Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları Kur’an’dan
    alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda olduğu zannedilen
    ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen kimselerden.
    Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur.
    Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla
    yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur.
    Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır. Kimin
    takvâlı olduğunu da yalnızca Allah bilir. Allah’ı râzı etmeye çalışan
    kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara çok hayırlar verdiğini,
    görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini, mü’min
    1066 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
    1067 Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495
    1068 Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197
    1069 Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44,
    hadis no: 2760, 2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87, 4/128, 386
    442
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber vermektedir.
    Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse onlara
    daha fazla kerâmette bulunabilir.
    Kerâmet, velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği
    nimeti değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki, velî olmanın,
    yani ‘evliyâullah’tan olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî olmak evliyâ
    sayılmak için başka törenlere, şartlara, uzun boylu açıklamalara,
    tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından verilecek ünvanlara ihtiyaç
    yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık anlatmaktadır. 1070
    1070 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 755-757
    443
    - ünite 19 -
    Şefaat ve Vesile
    • Şefaat Kelimesinin Anlamı
    • Şefaatin Mâhiyeti
    • Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
    • Vesîle; Anlamı
    • Kavram Olarak Vesile
    • Tevessülün Çeşitleri
    Şefâat Kelimesinin Anlamı
    “Şefâat”in aslı “şef ’” kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri
    olan şeye eklemek, yan yana getirmektir. Şef ’ kelimesinden türeyen
    şefâat ise, sözlükte, bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası
    adına yardım istemek, duâ etmek, rica etmek demektir. Şefâat, bir
    mü’minin günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edip yalvarmaktır.
    Bir başka deyişle, bir kimsenin yardım etmek veya yardım
    dilemek gayesiyle, bir başka kişiye nisbet edilmesi, onunla birlikte
    anılmasıdır. Daha çok yüksek makamdan aşağı makama doğru bir
    kullanılışı ifade eder. Şefâat edene Şâfi’ veya Şefî’; şefaat edilene meşfû’
    (şefaat bekleyen) denilir. “Şefâat”in çoğulu şüfeâ’ olarak gelir.
    Şefaat, kişinin yardım edeceği, kendisi için istekte bulunacağı
    kimsenin yanında yer alması ve onu tek bırakmamasıdır. Şefaat
    kavramı en çok saygı ve rütbe yönünden yüksek olanın kendisinden
    daha aşağı birinin yanında yer alıp yardımıyla onu yalnız başına bırakmamasındakullanılır.
    1071
    1071 Râğıb el-Isfahanî, El-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'an, s. 263
    444
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şefâat, aynı zamanda aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak
    gibi anlamlara da gelir. Bu çeşit şefaat, âhiretle ilgili değil; dünyada
    olan aracılıktır. Nitekim Kur’an’da bu mânâda da kullanılmaktadır:
    “Kim güzel bir şefâatte bulunursa (güzel bir şeye aracı olursa),
    ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefâatte bulunursa
    (kötü bir işe aracılık) yaparsa, ondan da kendisine bir pay vardır. Alllah
    (c.c.) her şeyin üzerinde koruyucudur.”1072 Burada ‘şefâat’ olarak ifade
    edilen aracı olmayı, Peygamberimiz, “Kim güzel bir sünnet (âdet,
    tavır, çığır) başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk yapana ecir
    (sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti yapanların sevaplarında bir eksiklik
    olmaz...”1073 diye ortaya koymuştur.
    Buradaki şefaat; hayır olsun, şer olsun, insanların bir yola girmesini
    sağlamak, onların o yola girmesine aracı olmaktır. ‘Hasene olan
    şefaat’, insanların iyiliği için, onların faydasına uğraşmak, onlardan
    zararı uzaklaştırmaya gayret göstermek, kötülükleri önlemeye çalışmaktır.
    Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.v.), bir ihtiyacının
    giderilmesini isteyen birisi gelince arkadaşlarına döner ve “Şefâat
    edin, ecir kazanın. Allah da Rasûlünün diliyle dilediğine hükmetsin”1074
    derdi.
    “Seyyie olan şefâat” ise, insanların kötü yollara gitmesi için çalışmak,
    onların kötülüğü ve sapıtması için çaba harcamak, onların zararı
    için gayret etmektir. İnsanların kötü yollara sapması için sebep
    hazırlamak, yardımcı olmaktır. Şüphesiz ki bu şekilde, iyi veya kötü
    olarak ‘şefâat’ etmek, insanlara yardımcı olmak karşılıksız değildir,
    herkes yaptığının karşılığını alır.
    Şefâatin Mâhiyeti
    Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda
    kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü bu Rabbimizin
    bileceği bir konudur. Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek,
    1072 4/Nisâ, 85
    1073 Müslim, Zekât 69, Hadis no: 1017; İbn Mâce, Mukaddime 14, Hadis no: 207
    1074 Müslim, Birr 145, Hadis no: 2627; Ebû Dâvud, Edeb, Hadis no: 5131; Buhârî Edeb
    37; Tirmizî, İlim 14, Hadis no: 2672; Nesâî, Zekât 65
    445
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    birinin zarardan kurtulması için duâ etmek, iyi bir şeye öncülük
    mânâsıyla alırsak, mü’minlerin ve sâlih insanların diğer kimseler
    hakkındaki duâlarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarına duâ
    etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için yalvarmalarını bu şefaat
    kapsamı içerisinde düşünebiliriz.
    Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak
    şeklinde düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir
    başkasını azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur.
    Birçok hadis-i şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.v.) ümmeti için
    şefaat etmeye izinlidir. O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması
    için Allah’a duâ etmiştir ve Âhirette yine duâ edecektir.1075 “Her peygamberin
    kabul edilen bir duâsı vardır. Diğer peygamberler o duâyı
    yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duâmı Kıyâmet gününde ümmetime
    şefaat için sakladım. Ona, ümmetimden şirk koşmayanlar kavuşacaklardır.”
    1076
    “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”1077 Bunlara
    benzer birçok hadiste Peygamberimiz’in şefaat izni olduğunu görmekteyiz.
    Bu şefaat elbette onu hak edenler içindir.
    İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Allah’a şirk koşanlar
    şefaatten yararlanamazlar. Onlar, dünyada iken kendilerine gelen
    elçileri ve onların haber verdiği Âhireti kabul etmiyorlardı. O elçileri
    alaya alıyorlar, Rablerine isyan ediyorlar, ya da Allah’tan başka
    ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada yardımcıları ve bir
    şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak, ya da cezalarını
    hafifletecek bir velileri de olmayacaktır.
    Allah izin verirse, Peygamberimizin şefaati mü’minlerin bağışlanması,
    makamlarının daha da yükseltilmesi için bir duâ ve yakarış
    olarak gerçekleşecektir. Şefaat olunacak mü’minlerin de şefaat edilmeye
    lâyık olmaları şarttır. Şüphesiz ki Allah’ın affetmeyeceği bir
    kimse için Peygamber af ve bağışlanma dilemez.
    1075 Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
    1076 Buhârî, Deavât 1; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199; İbn Mâce, Sünnet 37,
    H. no: 4307; Tirmizî, Deavât 141
    1077 Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4739; İbn Mâce, Zühd 37, H. no: 4310; Tirmizî,
    Kıyâme 11, H. no: 2435
    446
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona
    iyiliğin gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına
    yardımcı olmaktır. Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin
    tebliği, insanları Hakka dâveti bir şefaat olduğu gibi
    onların, ümmetleri için duâ edip affedilmelerini istemeleri de bir
    şefâattir.1078
    Allah’ın, kullarından faziletli birisinin diğer bir mü’min için hayır
    isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi, yahut onun
    günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir
    kısmıdır. Mü’minin, mü’min kardeşinin günahlarının affı için duâsı
    Allah katında ona şefaati türündendir. Allah katında hayırlı bir
    kulun bu duâsı ister dünyada iken sağ olan mü’min için olsun, ister
    ölmüş mü’min için olsun veya âhirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada
    iken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mü’minlere duâsı, onlara bir çeşit
    şefaatidir. O daha bu dünyada hayatta iken mü’minlere duâ ederek
    şefaatte bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe (r.a.)’nın naklettiğine göre,
    Rasulullah (s.a.v.) çok defa geceleri yatağından kalkar, mü’min ölülere
    Allah’tan mağfiret istemek için Bâkiu’l-Ğarkad mezarlığına giderdi.1079
    Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Şefaat, sadece Allah’tan istenmelidir.
    Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak
    onlardan asla şefaat istenemez. “Yani, “şefaat yâ Rasûlallah” demek
    hem “şefaatin tamamının Allah’a ait olduğu”1080 âyetine, hem de “ancak
    Senden yardım isteriz”1081 âyetine ters düşeceği için câiz değildir.
    Peygamber’den bile şefaat istemek câiz olmadığına göre, Allah’ın
    dostu olduğu zannedilen kimselerden şefaat talep etmek ya da böyle
    bir şeyi garanti gibi bilmek hiç mi hiç câiz olmaz. “De ki: ‘Şefaatin
    tamamı Allah’a aittir.”1082 Ancak, “Ey Allah’ım, Rasûlullah’ı bana şefaatçi
    eyle” diyerek Allah’a duâ edilebilir. Tirmizî’nin rivâyet ettiği bir
    hadiste peygamberimiz bir sahâbîye şefaatini istemesini şöyle öğretmiştir:
    “Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.”
    1078 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 607
    1079 Müslim, Cenâiz 35
    1080 39/Zümer, 44
    1081 1/Fâtiha, 5
    1082 39/Zümer, 44
    447
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1083 tefsirinde şunları
    söyler: Tüm sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın
    mülkü olan yaratıklardan kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın
    yüce huzurunda şefaat edebilsin? Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın
    emri olmadan bunların birinden şefaat dilenebilsin. Bizzat
    O’nun izni ve emri olmadıkça herkes başından korkmadan nasıl şefaate
    kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir parça olsun tasarrufa
    kimin yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete lâyık birinin
    kendinden düşük bir diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım
    ederek O’na katılması demektir ki, bu bir bilinmezi bildirmek veya
    bir isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar. Bunu da
    kendini ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat istenenden
    daha çok bir ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin
    olan kimse yapabilir.
    Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan
    daha çok birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini
    gerisini tamamen idrâk etmeden ve önünü ardını hesap etmeden
    ilâhî huzurda kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak,
    gerek şefaat eden ve gerek şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir?
    Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek olanın hali, şefaat edilecek
    olandan daha çok endişeye değer olmadığı nereden bilinir? Bu hal
    içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun, kimdir o ki Allah’ın
    izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp Allah’ın
    kullarına Allah’tan daha çok sahip çıkmak, koruma yetkisini kendinde
    görsün de şefaate cesaret edebilsin. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse,
    özel veya genel şefaate ilâhî irâde çıkar da kendilerine bildirilmiş
    bulunursa o başka...
    Demek ki Yüce Allah’ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir.
    Fakat şefaat de herkesten önce O’nun kendi elindedir ve O’nun izni
    ve emri ile gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır ve şefaat etmesine
    izin verilenler kendi dilediklerine değil; yine Allah’ ın dilediklerine
    şefaat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan
    Allah düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi umulan bir
    1083 Bakara, 255
    448
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Allah dostu bulabilmelerine, bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim
    şanından olmayanların şefaatçi olabilmelerine, asla ihtimal yoktur.1084
    “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası
    için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul
    olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1085
    Konumuzun temelini teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi’l-
    Kur’an adlı tefsirde şu açıklama yapılmaktadır:
    Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır.
    Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre insan tamamen
    sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla
    âhiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Âhiret
    işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi
    olduğunda bir başkası onu halledebilmekte veya araya vâsıta/aracı
    koymakta. Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında işini başkasına
    gördürmektedir. Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel
    seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür
    hareketler ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer
    şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden
    oluşuyorsa orada kanun işlemez. İşte âyet, âhirette böyle bir
    şefaat anlayışını reddetmektedir.
    İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın
    anladığı gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle
    hiç de ilgili değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından
    dolayı peygamberlere ve velî zannettiklerine kişisel
    birtakım üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle
    onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar aynı mantıkla liderlere,
    şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle yaklaşmaya çalışırlar
    ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar. Peygamberlere ve velî
    zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere ve makam sahiplerine yakınlaşma
    arasındaki tek fark, velîlere ve peygamberlere karşı beslenen
    bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.1086
    1084 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
    1085 2/Bakara, 48
    1086 Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, Akademi Y., II/38-39
    449
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Şefaatle İlgili Şu Dört Nokta Gözönüne Alınmalıdır:
    1-) Şefaat sırf Allah’a ait olan bir haktır. Allah’ın izni olmadan hiç
    kimse şefaat edemez. Hiç kimse, hiç bir konuda Allah’ı zorlayamaz.
    Mekke müşrikleri taptıkları putların Allah’a rağmen kendilerine şefaat
    edecekleri gibi sapık bir inanca sahiptiler. Şefaat etme yetkisine
    sahip olan peygamberler, âlimler ve şehitler ancak Allah’ın izniyle ve
    takdir ettiği kadar şefaat edebilirler.
    2-) Şefaat, yalnız günahkâr müslümanlar içindir. Kâfirler için
    şefaat yoktur. Âyet-i kerimede Allah Teâlâ bu konu hakkında şöyle
    buyurmaktadır: “Onlara (Kâfirlere) şefaat edicilerin şefaati fayda
    vermez.”1087
    3-) Günahı az olan varken çok olana, imanı kuvvetli olan varken
    imanı zayıf olana şefaat edilmeyecektir.
    4-) Müslümanlar, Allah’ı râzı etmeden, önceliği Allah’a değil de
    başkalarına vererek şefaat hakkı kazanamaz. Müslümanlar Allah’ın
    izniyle Peygamberimiz’in şefaatine hak kazanabilmek için de Peygamberimiz’in
    sünnetine uymalıdır. Hal ve hareketlerinde O’nu örnek
    almalıdır. Peygamber örnek alınmadan yaşanan hayat İslâmî bir
    hayat değildir.
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
    Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi
    de şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan
    şefaat de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi istismarcılar
    tarafından ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların temiz
    duyguları bazı çevreler yararına sömürülmektedir.
    Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid”den habersiz olanların,
    sadece şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi
    ve toplumsal yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi
    mümkün değildir. Müslümanların, Allah’ın koymuş olduğu sınırları
    1087 74/Müddessir, 48
    450
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve insanların o sınırlar içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın
    yapısı, özellikleri ve gücü çok iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde
    bazı insanların tuğyan edip haddi aşmaları, müstekbirleşerek Allah’ın
    sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
    Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi
    biliniyor ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı
    olarak kabullendikleri1088 gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine
    ve kendilerini azaptan kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar
    Allah’ı bırakıp kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere
    tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.
    De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?
    Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak
    ve yücedir.”1089 Allah katında (Allah’a rağmen, O’nun izin vermediği)
    şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği gibi tanıyamamaktan
    kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki, bu da büyük bir
    sapıklıktır.
    Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bugünkü
    toplumda Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine
    din edinmiş kesimlerde de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak
    kabul edip bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a
    gerçek iman ve sâlih amellerde değil; sâlih veya veli zannedilen
    zatlara bağlanmakta olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir
    konumlarının bulunduğunu, bu sebeple onların isteklerini Allah’ın
    geri çevirmeyeceğini iddia ediyorlar. Kur’an, putlara ve putlaştırılan
    insanlara güvenmenin şirk olduğunu değerlendirerek “Allah, onların
    şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.” buyuruyor. İnsanlara
    güvenmekten ziyade, sâlih amel işlemeye dâvet ediyor. “İleride
    gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi
    bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve
    fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1090; “Ve öyle
    bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez,
    1088 39/Zümer, 3
    1089 10/Yûnus, 18
    1090 2/Bakara, 48
    451
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara
    hiçbir yardım da edilmez.”1091
    O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek
    için çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya
    şeylerin de kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar
    birbirlerini suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği
    anlaşılıyor. Herkes kazandıklarıyla rehin tutularak hesaba
    çekiliyor, zerre miktarı hayır ve şer karşılık görüyor, kimseye orada
    iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor. İşte bu sebeple Allah Teâlâ
    bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada iken o gün için
    bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın faydasız olduğunu,
    ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
    “Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz
    vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?”1092 Kur’an, o gün, hâkimiyetin
    tümüyle, tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek,
    bu hâkimiyette hiçbir ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların
    birbirlerinden farklılığının bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir
    kimsenin olmadığını belirtiyor. “O’nun izni olmadan kimse konuşamaz.”
    1093; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.”1094 “O gün öyle
    dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret edemez; Ancak o gün
    ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahmân’ın izin verdiğinden başkası
    konuşamaz. (Rahmân’ın izin verdiği) konuşan da doğruyu söyler.”1095
    “Konuşmak” kelimesi ile şefaat kast edilmektedir. Şefaat için ise iki
    şart vardır. Birincisi, Allah kime izin verirse o konuşacaktır; ikincisi
    ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı söyleyecektir. Diğer bir
    husus ise şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden
    başkasının şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden
    korkuları giderilince denilir ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da:
    ‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok büyüktür’ derler.”1096
    1091 2/Bakara, 123
    1092 32/Secde, 4
    1093 11/Hûd, 105
    1094 21/Enbiyâ, 27
    1095 78/Nebe’, 38
    1096 34/Sebe’, 23
    452
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden
    habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın
    azâbından korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar.
    Peygamberlerin bile “nefsî, nefsî” diyecekleri, kendi kurtuluşlarını
    düşünüp korkacakları bir günde kolay sığınak arıyorlar. Hâlbuki şefaat
    ancak Allah’tan gelecek izinle olacaktır. Ondan önce de insanların
    kendi sınavlarını vermeleri ve korkularının giderilmesi gerekir.
    Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları giderilmemişse, o da kendisi
    için yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla helâke sürüklenenler
    için şefaatçi yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap vardır.1097
    Çünkü onlar iman etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan
    içerisinde geçirmişlerdir. Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
    Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten
    kurtar. Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”1098 Görüldüğü
    gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi
    olmak yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak
    gerekiyor.
    Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin
    kimler olduğu, bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek
    iznin hangi boyutta olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa
    kavuşturulması gereken hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı
    sürece, nice insan “Medet yâ Abdülkadir Geylânî!, Yetiş yâ Hızır,
    yardım et! Ey şeyhim bana şefaat et!” demeye devam edecektir.
    Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir.
    Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.”1099
    Yani hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de
    bulunamaz. Kime şefaat için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a
    aittir. Şefaat izni verileceklerden birisi meleklerdir. “Göklerde
    nice melek var ki, onların şefaatleri, dilediği ve râzı olduğu kimse için
    Allah’ın izin vermesi dışında bir işe yaramaz.”1100
    1097 6/En’am, 70
    1098 Buhâri, Müslim, Tirmizi
    1099 39/Zümer, 44
    1100 53/Necm, 26
    453
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Diğer bir âyette ise, “Onlar şefaat etmeye mâlik değillerdir. Ancak
    bilerek Hakka şehâdet edenler müstesnâdır.”1101 denilmektedir. Âyette
    belirtildiği gibi, şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli
    bir şekilde hakka şehâdet etmesi, kelime-i tevhidin anlamını bilerek
    iman etmesi ve ihtivâ ettiği anlamı bilinçli bir şekilde yaşantısına
    aktarması gerekir. Şâhit olanın tâğuta, tâğutî sisteme karşı tevhidin
    mücadelesini yükseltmesi, kâfir düzenleri reddederek Allah’ın dinini
    yeryüzünde hâkim kılma çabasını Kur’anî bir üslûpla sergilemesi
    gerekiyor. “O gün, Rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği
    ve sözünden râzı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.”1102
    Fayda verecek şefaat, kendisine izin verilen, sözünden hoşnut olduğu,
    dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen, âlemlerin rabbine iman
    ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir
    kulpa/tevhide yapışarak Allah’ın dininin mücadelesini verenin şefaatidir.
    İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu
    aziz insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar,
    hangi amelleri ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda
    toplanacaklarından korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar
    için Allah’tan başka ne bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur
    ki, Allah’tan korkup sakınırlar.”1103 Allah ilk şefaat edilecek topluluğu
    ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar ki; âhirete iman etmiş, o
    gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının bilincinde ve o günün
    hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar Kur’an’la uyarılıyorlar.
    Kur’an onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor.
    Bunlar Kur’an’la şekilleniyor ve bulundukları ortamı da Kur’an’la
    şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı nasıl verebilecekleri
    hususunda korkarak, korktukları şeye uğratılmamak için korunmaya
    çalışanlar ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte onların
    velîsi ve şefaatçisi Allah’tır. Çünkü şefaat izni veren Allah’tır ve
    şefaat edilecek insanlar da Allah’ın râzı olduklarıdır.
    “(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine
    iş yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir.
    1101 43/Zuhruf, 86
    1102 20/Tâhâ, 109
    1103 6/En’am, 51
    454
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Onlar Allah’ın râzı olduğundan başkasına şefaat edemezler. O’nun
    korkusundan titrerler.”1104 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir
    kimse yoktur, onlar Allah korkusundan tir tir titrerler. Acaba bugün
    kurtulabilecek miyiz derler. Değil birilerine şefaat edebileceklerini
    düşünmek, bu düşünce akıllarının ucundan bile geçmez. Öncelikle
    kendi hesaplarını vermeye çalışırlar, ne zaman ki onların korkuları
    giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar; işte o zaman huzura
    kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile Allah’ın önüne geçemez,
    ondan önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah bu durumlarından
    sonra onlara izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar,
    alîm olan Allah onların yaptıkları ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara
    orada, kimseye iltimas geçmek için izin verilmez, sadece Allah
    onlara ikramda bulunur. Onlar cennete girecek insanlar için, aracılık
    etmeye memur edilmişlerdir; cennete girecek insanları tesbit etmek
    için onlara yetki verilmemiştir. Bu durum ise, Allah’ın bir lütfu ve
    ikramıdır; onu dilediğine verir.
    Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur.
    Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve
    onun güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tam olarak
    veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar,
    âhirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir.
    (Dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları
    şeylerzatenbâtıldır.”1105
    Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar,
    dünyada yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla
    Allah’a şükretmeleri, O’nun yolunda infakda/harcamalarda
    bulunmaları gerekirken; ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici
    zevklerine aldananları ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten
    başka bir şey yoktur. Onlar kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş,
    kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
    1104 21/Enbiyâ, 27-28
    1105 11/Hûd, 15-16; benzer âyetler için bak. 40/Mü’min, 18; 2/Bakara, 254; 7/A’râf, 53;
    30/Rûm, 13; 26/Şuarâ, 97-102; 74/Müddessir, 48; 36/Yâsin, 23; 32/Secde, 4; 74/Müddessir,
    48; 36/Yâsin, 23; 32/Secde, 4; 1/Fâtiha, 4
    455
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler
    için şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar,
    şefaatçi edinenler ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar,
    yaptıkları yanlışları bir daha yapmamak için ve yapmaları gerekirken
    yapmadıkları şeyleri yapabilmek için. Ancak onlar için bir daha dönüş
    olmayacaktır. Âyetlerden anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler
    ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi yoktur.1106
    Şefaat, imtihanı kazanan bir insanın diplomasının imtihanı
    yapan zât tarafından verilmesi yerine, kendi isteği doğrultusunda
    bir başkasını onore etmek için onun eliyle vermesidir. Ödül, din
    gününün tek sahibi1107 Allah’ın elindedir. O’nun hükmünü bozacak
    kimse yoktur.
    Şefaat, cenneti hak eden Allah’ın râzı olduğu kimseye Allah’ın
    istediği bir kulu vâsıtasıyla Allah’ın cennet müjdesini verme müsaadesidir.
    Allah, bu ödülü ister kendisi verir, ister bir başka kulunu
    ödül müjdesi için şefaatçi kılar. Yoksa, Allah’ın cehenneme
    atacağı, bu konuda hüküm verdiği kimseyi, Allah’ın elinden ve
    hükmünden alıp onu Allah’a rağmen azaptan kurtararak cennete
    koymak anlamında bir şefaat anlayışı kesinlikle tevhidle bağdaşmayan
    şirktir. Böyle bir şefaatçi anlayışı Allah’tan başka ikinci bir
    ilâh tanımak demektir.
    Vesile; Anlamı
    “Vesile”, sözlükte, bir şeye arzu ile ulaşmak demektir. Bir başka
    deyişle “vesile”, kendisiyle bir maksada ulaşılan, yaklaşma sebebi, bir
    şeye yaklaşmak için ona yakınlığından faydalanılan şey demektir.
    Kavram olarak “vesile”, Allah’a yaklaşmada kendisinden yararlanılan
    şeydir. ‘Tevessül’ ise, vesileye baş vurmak, Allah’a yaklaşmak için bir
    sebep veya bir imkân aramak demektir. Vesile’nin çoğulu ‘vesâil’dir.
    1106 Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
    1107 1/Fâtiha, 4
    456
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kavram Olarak Vesile/Tevessül
    Vesile, maksadın meydana gelmesine sebep olan şey olduğuna
    göre kişiyi Allah rızâsına götürecek bütün sâlih ameller, bütün hayırlı
    işler bir “vesile”dir. Bu sâlih amellerin adının değil; ölçüsünün
    ve ilkelerinin Hz. Peygamber tarafından konulması önemlidir. Bu
    yola baş vurmak da ‘tevessül’dür. Mü’min, ‘Allah bizi imanımız ile
    sever’ deyip, bir köşeye çekilmez. O, Rabbinden ittika eder (korkup
    çekinir). Bununla da kalmaz, haram işlerden ve yasaklardan kaçınır,
    kötü ahlâkı terkeder, irâdesini kullanarak Allah’ı râzı edecek diğer
    sâlih amellere devam eder. Mü’min, farzlar ve vacipler dışında, nâfile
    ibâdetlerle bu vesile yollarını arar. Peygamberimiz, mü’minin nâfile
    ibâdetlerle Allah’a yaklaşmaya devam edeceğini haber vermektedir.1108
    Mü’mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvâdır. Asıl vesile de,
    Allah’a yaklaşma niyeti ve O’nu sevme arzusudur. Mü’min bu kasıt ve
    niyet ile güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder,
    Allah’ın rızâsına uygun işlerle meşgul olur. Âyetin devamında Allah
    yolunda cihad etmek emredilmektedir. Allah’a yakınlık kazandıracak
    “vesile”nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu
    noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri “vesile”yi Allah’a yaklaştıracak
    yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Halbuki âyetin ifâdesi
    gâyet açıktır ve onların dediği gibi anlamanın imkânı yoktur. İlim
    ehli kimseler insana yol gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler;
    ama kul ile Allah arasında kimse aracı olamaz. Buradaki ‘vesile’, ibâdet
    cinsinden bir şeyle Allah’a yakınlık arama arzusudur.
    Mü’mini Allah’a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini
    arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi mânevî olarak Rabbine
    bağlar. Kul ile Allah arasındaki bağ, kulluk, Allah’a ihtiyaç duyma,
    O’nun önünde boyun bükme, O’nun Rubûbiyetinin (Rabliğinin)
    karşısında ubûdiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı ki, Allah’ı bilme ve
    O’na ibâdet etme, Allah’a olan yakınlaşmanın olmazsa olmaz şartıdır.
    Allah’a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad’dır. Âyet,
    önce takvâyı, arkasından Allah’a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından
    da cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını
    1108 Buhârî, Rikak 38
    457
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    açıklıyor. Bu bir anlamda iman edenlerin takvâ sahibi olup, sâlih
    amel işleyerek, Allah yolunda cihad etmelerini, kulluk görevi olarak
    sıralamaktır.
    İman takvâ ile, takvâ vesileyi aramak ile, vesileyi aramak da cihad
    ile tamam olmaktadır. Öyleyse, Allah’a vesile aramayı, Allah yolunda
    cihad’dan ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister İslâm’ın
    düşmanlarıyla olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı
    şeytana karşı olsun; farketmez. Kur’an şöyle buyuruyor: “Artık her
    kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine olan
    ibâdetinde hiç bir şeyi ortak koşmasın.”1109 Bu âyet de “vesile” konusunda
    önemli ip uçları veriyor. Allah’a mânevî olarak kavuşmanın
    yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi ortak koşmamaktır.
    Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi, ibâdette aracı
    bulmak da sapıklıktır.
    Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci bulmak değil; ibâdet cinsinden
    bir sâlih ameli ihlâsla yaparak, takvâya sarılarak ve Allah yolunda
    cehd ederek (çalışarak) O’nun rızâsını kazanmaya çaba harcamaktır.
    İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir.
    Ölmüşleri, aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri ‘falancanın yüzü
    suyu hürmetine’ diyerek işin içine katmak vesile değildir.
    Duâların ve zikirlerin kabulü için uzaklarda yaşayanları veya mezarlarda
    un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak tevhide aykırıdır.
    Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine) sunuyorlar,
    onların da bu duâ ve zikirlerini Allah’a arzetmesini istiyorlar.
    Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Hâlbuki
    Allah (c.c.) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin
    duâsını işitir ve karşılığını verir.1110 Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde
    başkalarını ortak etmesini kesinlikle yasaklıyor.1111
    1109 18/Kehf, 110
    1110 50/Kaf, 16; 2/Bakara, 186
    1111 bak. 18/Kehf, 110
    458
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tevessülün Çeşitleri
    Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin,
    sahâbîlerinin veya diğer sâlih mü’minlerin adıyla tevessül
    yapılabilir mi? ‘Falancanın yüzü suyu hurmetine, falancanın hatırı
    için, falancanın yüce makamı için’ şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül
    deyince bir çoklarına göre bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve
    ibâdette birinin adıyla hareket etmek şeklinde. Kimileri de tevessül’ü,
    kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma diye anlamaktadır. Bu
    konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var:
    Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani Allah’a
    yaklaşmak için sebep aramak Kur’an’ın emridir. Bu sebepler de
    ibâdet cinsinden bir şey olmalı, takvâ ve cihad ile çoğaltılmalıdır.
    Din’e sonradan sokulmuş ve bid’at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz.
    Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), din adına sonradan uydurulmuş
    bütün âdetlere bid’at diyor ve hepsini de reddediyor.1112
    Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır:
    a- Meşrû Olan Tevessül
    1- Allah’ın yüce isimleriyle veya O’na ait sıfatlarla vesile aramak.
    Rabbimiz, Kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor.1113 Öyleyse, ‘Allah’ım,
    senin rahmetinle, lütfunla, ilminle, vb. bağışlanma istiyorum’
    gibi duâlar meşrûdur. İslâm’ın temellerinden biri, Rasûlullah’a iman
    ve O’na itaat etmektir. O’na itaat etmek Allah’a itaat etmektir.1114 Peygambere
    itaat ederek Allah’a tevessül etmek farzdır ve iman bu itaatle
    tamamlanır.
    2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması.
    Kur’an’da1115 buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada,
    mağaranın ağzını kapatan bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi
    1112 Müslim, Cum’a 13, Hadis no: 867
    1113 7/A’râf, 180
    1114 4/Nisâ, 80
    1115 3/Âl-i İmran, 16, 53
    459
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    işledikleri sâlih amelleri anlatarak Allah’tan yardım istediler ve mağaradankurtuldular.
    1116
    3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Rasûlullah’ın
    duâsı ve şefaatiyla ‘tevessül’de bulunmak da câizdir. Müslümanlar
    O’nun sağlığında duâsıyla, Kıyâmet gününde de O’nun şefaatiyla tevessül
    ederler. Bazı kimseler Peygamberimize gelerek kendileri için
    yağmur duâsı yapmasını İştemişlerdi. O da onlar için duâ etmişti.1117
    Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak üzere
    bazı sahâbîler Hz. Abbas’a giderek onun kendileri için duâ etmesini
    istemişlerdir. Burada kastedilen Peygamberimizin duâsı ve şefaatidir.
    1118 Peygamberimiz kör bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessülyapmasınısöylemiştir.
    1119
    b- Bid’at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zâtıyla, Kâbe’nin
    veya bir makamın, kişilerin adıyla, “yüzü suyu hürmetine”, ya da
    Peygamberimiz’in zâtına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime
    göre câiz değildir. Sahâbîler ne yağmur duâsında, ne sağlığında
    veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde
    tevessül yaptılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. Ancak, bu
    şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin bir
    haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir,
    müşrik, sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.
    c- Şirk Olan Tevessül: Allah’ın dışında başka kişilerden, ölülerden,
    mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut
    putlardan, Allah’tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki
    sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid
    inancına aykırıdır. Allah’tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne
    de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için Allah’a duâ
    etmelerini istemek de aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere
    güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan
    insan, öldükten sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı
    olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden
    1116 Müslim, Zikir ve Duâ 27, Hadis no: 2743; Buhârî, İcâre 12
    1117 Buhârî, nak. El-Bâni, Tevessül, s: 58, Şamil İslam Ans. 6/346
    1118 nak. İbn Teymiyye, Tevessül, s. 252
    1119 Şamil İslam Ans. 6/346
    460
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle
    bir tavır Allah’a ortak koşmaktır ve İslâm’la bağdaşmaz.
    İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir.
    İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını
    aracı kılanlar, onlarla Allah’a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar,
    Allah’ın dışındaki birtakım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri
    şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun Allah’tan
    istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk
    olan ‘tevessül’ yollarıdır. Kur’an şöyle diyor: “De ki: Allah’ı bırakıp da
    O’nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar
    sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi
    bir belâyı da savamazlar.”1120
    Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi
    buna ihtiyaç da yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden
    daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini
    bilir ve karşılığını verir. İhlâsla ibâdet edenlerden haberi vardır ve
    onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara öder.1121
    Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivâyet ediyor:
    “Allah (c.c.) buyuruyor ki: ‘Ben kulumun Beni zannı ile beraberim.
    Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.”1122
    Bu, Allah’tan (c.c.) başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla
    duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek
    için onlardan yardım istemek şirk olan tevessüldür. Bu gibi kimselerden
    şefaat ve duâ dilemek de aynıdır. Çünkü şefaat de duâ çeşitlerindendir.
    Bu, doğru anlamda tevessül olmamasına rağmen, halkın
    câhil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül’ün (en azından)
    ihtilâflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını
    bulandırıyorlar. Hâlbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında
    icma edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Mescidler
    şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.”1123
    “Ehadâ/kimseye” ifadesi belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden
    1120 17/İsrâ, 56
    1121 2/Bakara, 186
    1122 Müslim, Zikir 19, Hadis no: 2675; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s.
    711-716
    1123 72/Cinn, 18
    461
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.) dostu her kişiyi ve gönderilmiş
    her peygamberi kapsıyor. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Öyleyse
    Bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da
    taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir
    rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana
    Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O’na tevekkül ederler, güvenip
    dayanırlar.”1124
    İbn Teymiye bu konuda şöyle der; “Her kim Allah ile mahlûkatı
    arasında -hükümdar ve teba’ası arasındaki aracılar gibi- aracılar
    oluşturursa, kişi kâfir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar
    Allah’a (c.c.) iletiyorlar, Allah (c.c.) da kullarını onların aracılığıyla
    hidâyete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor,
    onlar da Allah’tan (c.c.) diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar
    gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar
    dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların
    yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması,
    belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir.
    Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)’dan daha krala yakındır
    (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir.
    Ondan tevbe etmesi istenir; eğer tevbe etmezse öldürülür.”1125
    İşte bu, önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle
    buyurur: “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda
    verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
    diyorlar.”1126 Bunun Allah’a (c.c.) şirk koşmak olduğunu
    söyleyenler çoğunluktadır.1127
    Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş
    herhangi bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a
    yakın olmuş kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak
    suretiyle Allah’a yakın olabiliriz. Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz
    şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın râzı olacağı amellere borçludurlar.
    Yani Allah’a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır.
    1124 39/Zümer, 38
    1125 Mecmu'ul-Fetâvâ, I/126
    1126 10/Yunus, 18
    1127 Allâme es-Süveydî el-İkdü's-Semîn adlı kitabında, Şeyh Nu'man el-Âlûsî de ondan
    nakletmiştir. Cilâül Ayneyn, s. 442
    462
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar.
    Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”1128 Görüldüğü
    gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi olmak yetmiyor.
    Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
    Kısacası, Kur’an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun
    ve en güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah’a
    yalvararak yapmamız gereken duâlardır.
    1128 Buhâri, Müslim, Tirmizî
    463
    - ünite 20 -
    Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    • Cin ve Şeytan
    • Şeytan ve Özellikleri
    • Şeytanın Görevi
    • Cinler ve Özellikleri
    • Cinler Gaybı Bilebilirler mi?
    • Cin ve Şeytanın İnsan ile Münâsebetleri
    • Şeytanın Yaratılması ve İnsanlara
    Vesvese Vermesinin Hikmetleri
    • Cinler ve Şeytanın Varlığı Akla
    Ters midir? Sihir (Büyü),
    • Gaybı Bilme İddiası
    • Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilmez
    • Allah, Peygamberlerinden Dilediğini
    Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar
    • Cin ve Şeytan
    Cin ve Şeytan Kelimelerinin Lügat
    ve Terim Anlamları
    “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi,
    gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek
    anlamındadır. Nitekim, toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı
    kökten gelen cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk,
    cenan, göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl
    arasında perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde
    histen gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin, gizli yaratıklar cinsine
    delâlet eden bir cins isimdir.
    464
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İslâm’a göre rûhânî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler,
    Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan
    etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler,
    şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar,
    şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi rûhânî yaratıklar ise, ikisi
    ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah’a itaat
    edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de vardır. Özel
    anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de kâfiri de olan
    rûhânî varlıklar anlaşılır.
    Şeytan ve Özellikleri
    “Şeytan” kelimesi ise; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan,
    şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir. Şeytan
    kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa
    da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla
    alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan uzak ve
    insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu
    gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü
    halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu
    sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet, kötü
    ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tabi, ona bağlıdır. Yaratılışta her cins,
    bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince, bu cinsin ilk ferdi
    olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis” akla gelir. İblis, şeytanın
    özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin
    ilk ferdi Âdem (a.s.)’e secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların
    atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde
    edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi.
    Rabbinin emrine karşı gelmişti.” 1129 Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün,
    şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır. Allah
    şeytana kıyâmete kadar yaşama hakkı vermiştir. Yani kıyâmete
    kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını doğru yoldan çıkarmak
    için çalışacaktır.
    1129 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    465
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Şeytanın Görevi
    Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları
    doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun
    görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp
    reddedenler de olacaktır.
    Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu bizlere
    defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyâmete kadar devam edecektir.
    Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız ve
    kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi halde biz de onun gibi Allah’a isyan
    edenlerden oluruz.
    “Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana
    ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak
    size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemeniziemreder.”
    1130
    Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım” dememekte,
    bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.
    Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile şeytanın
    tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına şeytanî
    metodlarla hayasızlığa götürenler günümüz dünyasının birer şeytanlarıdırlar.
    Ayrıca çoğu iletişim araçları da aynı görevi üstlenmiş
    durumdadır. Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği
    gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana düşen
    görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
    Cinler ve Özellikleri
    Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı insanın
    yaratılışından önce olmuştur. Cinler akıllı, gözle görülmez ve
    çeşitli şekillere girebilen varlıklardır.
    1130 2/Bakara, 168-169
    466
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Cinler yerler, içerler, evlenip, çoluk-çocuk sahibi olurlar, ibâdet
    ederler. Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete;
    kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı,
    kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve
    yasaklarına uymak zorundadırlar. Kur’ân-ı Kerim onların da kitabıdır,
    onlar da Kur’ân-ı Kerim’i dinlerler.
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu
    karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan peygamberler
    gelmedi mi?”1131 “(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim
    okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur:
    ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik.
    Biz de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimıza asla ortak koşmayacağız.
    Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah
    hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan
    bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların
    (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler,
    göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle
    doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise
    bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a)
    teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.”1132
    Cinlerin Yaratılış Amacı
    Cinler de insanlar gibi Allah’a ibâdet etmeleri için yaratılmışlardır.
    “Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibâdet/kulluk etsinler diye
    yarattım.”1133
    Cinler Gaybı Bilebilir mi?
    Cinler gaybı bilemezler. Çünkü gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir.
    Ancak Allah, peygamberlerden bazı seçkin kullarına bunun bilgisini
    verebilir.
    1131 6/En’âm 130
    1132 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    1133 51/Zâriyât, 56
    467
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    “ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun
    dışındadır.”1134 “...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap
    içindekalmazlardı.”1135
    Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri
    İnsanları aldatarak, küfre ve sapıklığa yöneltmeye ve onların ahlâkını
    bozmaya çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır.1136 Eskiden
    müşrikler, İlâhî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple korktukları
    cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani, şeytan,
    peri, cin ve melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir sandıkları
    esrarengiz rûhânî yaratıkları ilâh kabul ederek, onlara tapınırlardı.
    Her birine çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler, câhiliyye Arapları
    ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar olan cin ve şeytanları
    Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar uydururlardı.
    Cinler ve şeytanlar, insanların görmediği ve bilmediği bir çok
    mânevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına
    kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilâsına
    düşmemeli, kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf
    kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve
    bunların hepsi İlâhî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a
    ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar ve
    istilâlarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in nûru onları yakar.
    Şeytanın Yaratılış ve İnsanlara Vesvese
    Vermesinin Hikmetleri
    İnsanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı doğru
    yoldan çıkararak küfre ve dalâlete sevke çalışmak olduğu anlaşılan
    şeytan, acaba niçin yaratılmıştır?
    1134 72/Cinn 26-27
    1135 34/Sebe’, 14; ve bak. 72/Cin, 8-10
    1136 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61
    468
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için
    şarttır. Fakat bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse,
    insanın iyi ve yüce bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine
    engel olur. İslâm, bu duygu ve arzuları görmezlikten gelmez; ama
    bunlara istikamet ve sınır çizer. İnsanın bu cins duygu ve arzularını
    kontrol etmesi, yöneleceği yeri helâl olanlara göre belirlemesi ve
    haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya ulaşırsa, ne
    bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana zarar verebilir.
    Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, mânevî cephesinin emrine
    girer ve onun yükselmesine hizmet eder. İnsan için bir sınanma alanı
    olan bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek için melek, vicdan, fıtratın
    varlığı nasıl lüzumlu ise; fizikî varlığı için de onun süflî arzularını
    kamçılayan kuvvetler, kontrol altına alınmak şartı ile zararsız; hatta
    faydalı olabilir.
    Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız Âdem’e
    vesvese verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır. Onun niyeti,
    insanoğlunu parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını uyandırarak,
    onu yanlış yola sevketmektir. İnsan, rûhî gelişmesinin ilk aşamasında,
    şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları susturmak için
    onunla savaşmak zorundadır. Fakat insan, bu mücâdelede azimli
    olursa, İlâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı yenecektir. İnsan, bu
    safhayı atlatıp gâlip çıkar, ihlâs sahibi samimi mü’min olursa, artık
    yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da kâmil imana sahip ihlâslı
    insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla imtihan edildiği ve onu
    sürekli yendiği için, şeytan böyle bir insanın -istemese de- takvâsını,
    derecesini artırmış olur. Bu düşman sayesinde insan, meleklerden de
    üstün seviyeye çıkar. Şeytan ve onun içimizdeki vesvesesi olmamış
    olsaydı, insanın bu yücelmesi de mümkün olmayacaktı.
    “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde kim ona uyar, yolundan
    giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaktır.”1137
    1137 2/Bakara, 38
    469
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir
    Saf ateşten yaratılan ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı
    cinsten olduğu Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları,
    varlıkları Kur’an’la sâbittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da
    “Cin sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını
    Hz. Peygamber de haber vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak,
    muhkem âyetler ve sahih hadislerle var olduğu bildirilen cin ve
    şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları olduğuna inanmamız
    gerekir.
    Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı,
    aynı sebepten, varlığı şer’an sâbit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez.
    Çünkü bu husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir
    bünyesi olabilir. Fakat, bizim her bünyeyi görmemiz zarûri olmadığı
    gibi, gördüğümüz cisimlerin de her cüz’ünü göremediğimiz bilinen
    bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye sahip birçok
    varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim mikroplar
    var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz. Bu bakımdan, hava
    içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar bulunduğu gibi, araç
    ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar bulunabilir.
    Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz
    bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan
    gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız rûhânî varlıkların bulunduğunu
    inkâr etmek doğru olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya
    kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız gözümüzle veya âletlerle
    görüp bildiğimiz şeylerden ibâret olduğunu sanmak, büyük gaflet
    olur. Bu ise, yüce Allah’ın İlâhî kudretini ve evrenin kapladığı alanı
    bilmemekten başka bir şey değildir.
    Sihir (Büyü)
    “...Fakat şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihir öğrettiler.”1138
    1138 2/Bakara, 102
    470
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Helâk edici yedi şeyden korunun! Allah’a şirk koşmaktan ve sihirden....”
    1139
    “Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır. Sihir yapan
    ise şirk koşmuştur. Üzerine (muska, nazarlık gibi) bir şey takan kimse,
    (Allah’a değil; taktığı şeye) güvenmiş olur.”1140
    Türkçede büyü denilen sihir, sebebi gizli olan ince şey demektir.
    Sebebi gizli olmakla birlikte gerçeğin tersi olarak hayallendirilen
    el çabukluğu, yaldızcılık, hilekârlık yoluyla oluşturulan şeydir. Sihir,
    yalın olarak söylendiğinde göz bağcılık ve esrarengiz bir şekilde hakkı
    bâtıl, bâtılı hak, gerçeği hayal, hayali gerçek göstermek şeklinde
    anlaşılır. Bu yüzden yerilmiş ve kötü bir şey olarak nitelendirilmiştir.
    Sihir bizâtîhi harika bir şey değildir. Kur’an’da, bunun göz yanılması
    ve hayallendirme olarak belirtildiğine rastlarız: “...Bir de ne görsün:
    Büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları (hakikaten) koşuyor
    gibi ona hayallendiriliyordu.”1141 Yani sihir, halkın göz boyama dediği
    cinsten, duyuları yanıltarak, hayal görmelerini sağlamaktır. Sihir, hakikati
    hayal; hayali hakikatmiş gibi göstermektir. Sihrin her an yapılabileceği
    özel bir yol ve sebebi, kendi içinde tutarlı bir açıklaması
    vardır. Yalnız, o sebep herkesçe bilinmediği için hârika imiş gibi düşünülür.
    Sihrin, şarlatanlık ve hilekârlık denilen ve gerçek dışı olanın
    yanında, sanat, teknoloji ve bilim yoluyla sihirbazların, bilinmeyen
    bir nedenle gerçek olan bir mâhiyeti olağanüstü bir mâhiyetmiş gibi
    insanları kandırmaya çalıştıkları da çok görülenlerdendir. Tarihçilerin
    ve tefsirlerin anlattığına göre Firavun’un sihirbazları ip ve değneklerini
    yılanlar şeklinde yürütürken cıvadan istifâde ederek bunu
    yapmışlardır. Cıvanın genleştiğini bilmeyen insanlar, ipleri hareket
    ederken görmüşler, sebebini bilmedikleri için bu olayı, hârika zannederek
    kandırılmışlardır. Bu ister istemez, bir korku ve heyecana
    sebep olacaktır. Sonra Allah’ın yardımı yetişerek, onların bu aldatmalarını
    boşa çıkarmıştır.
    1139 Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Muhâribîn 31; Müslim, İman 38, 4; Ebû Dâvud, Vesâyâ
    10, 1; Nesâî, Vesâyâ 11
    1140 Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 199, 7/117
    1141 20/Tâhâ, 66
    471
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Sihir boş ve hayali şeyler olmakla beraber, ondan korkup ürkenlere,
    psikolojik olarak etkilenenlere zarar verebilir. “Allah’ın izni olmadıkça
    onlar, hiçbir kimseye onunla (sihirle) asla zarar verici olamazlar.”
    1142
    Kur’an, üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler”
    olarak tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder.1143 Düğümlere
    üfleyenler, sihir yapan kimselerdir. Sihirler neye yapılmış
    olursa olsun, o şeyin aslında veya şeklinde bir değişiklik yapamaz.
    Meydana gelen şey, sadece sihirbazın, duyguları etki altına alarak o
    nesneyi farklı şekilde gösterebilmesi, telkin vb. yollarla hayal göstermesinden,
    insanları kandırmasından ibârettir.
    Sihir küfür, sihir yapan da kâfirdir. Kur’an insanlara, her konuda
    Allah’a sığınmayı öğretmektedir. Bu sebepten dolayı da, bunun aksine
    olan her türlü düşünce ve fiili yasaklamıştır. “Onların yaptığı bir
    büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa, asla başarıya ulaşamaz.”1144
    Üfürükçülük
    Tevhid inancına ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür.
    Câhiliye devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı musibet
    ve felâketleri önlemek amacıyla, Arapça olmayan anlamsız bazı
    kelimeleri, ağızlarında geveleyip dururlardı. İslâm geldi, bunları yasakladı.
    Nitekim, hadis-i şerifte: “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk,
    muska, her türlü sihir ve tılsım şirktir.”1145 buyurulmaktadır. Kur’an,
    üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler”1146 olarak
    tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder. Düğümlere
    üfleyenler, sihir ya da büyü yapan kimselerdir. Bunlar, telkine müsait
    olan kişileri kandırabillirler. Bunu gerçekleştirmek için, büyülerinde
    iplik veya mendil gibi bir şeye düğümler atarak üzerine üflerler.
    1142 2/Bakara, 102
    1143 113/Felâk, 4
    1144 20/Tâhâ, 69
    1145 Ebû Dâvud, İbn Mâce
    1146 113/Felâk, 4
    472
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Rivâyete göre; Bir gün Abdullah bin Mes’ud, hanımının boynunda
    bir iplik gördü. Bu nedir?” deyince, hanımı: “sıtma için okunmuş
    bir iptir.” dedi. İbn Mes’ud, ipi çekerek kopardı, attı. Sonra şöyle dedi:
    “Andolsun ki, Abdullah ailesi şirkten uzaktır. Rasûlullah’tan işittim,
    buyurdu ki; “Şüphesiz üfürükçülük, nazar boncuğu, muska, sihir ve
    tılsım şirktir.” Hanımı dedi ki: “Gerçekten gözüm atıyordu, filan yahudiye
    tedavi için gidip geliyordum. Gözümü afsunladı; atması durdu.
    Abdullah bin Mes’ud dedi ki: “Bu, şeytanın işidir. Şeytan eliyle
    dokunuyor, afsunladığı zaman elini çekiyor. Hâlbuki, Rasûlullah’ın
    okuduğunu okusaydın, sana kâfi idi. Allah’ın rasûlü şu duâyı okurdu:
    “Ey insanların Rabbi! Rahatsızlığı gider, şifâ ver, şifâ veren Sensin! Senin
    şifândan başka şifâ yoktur. Hastalık bırakmayan şifâ ver!”1147
    Şirk unsuru taşımayan okumada bir sakınca yoktur. Ama, unutulmamalıdır
    ki, kişinin kendisi ve çok yakınları, inanarak, okuduğu
    duânın anlamını bilip şuurla Allah’a duâ etmeleri duânın kabulü için
    daha uygun şartlar oluşturur. Bununla birlikte bir başkası da âyet
    ve hadislere dayalı ve Allah’a yapılan duâ ile ve hiçbir şirk unsuruna
    bulaşmadan hastaya okuyabilir.
    Gaybı Bilme İddiası
    Gayb; duyularla algılanamayan, insanın deney ve gözlemlerine
    konu olmayan şeylerdir. Câhiliyye dönemi Arapları, tanrı olarak taptıkları
    putlarının gaybı bildiğine inanırlardı. Yalnız, onların bu bilgisine
    direkt yollarla değil, endirekt yolla ulaşmaya çalışırlardı. Meselâ
    Mekke’liler, Hübel putunun yanındaki okları çekerek, başvurdukları
    iş hakkında tanrılarının ne düşündüğünü anlamaya çalışırlardı.
    Kur’an, gaybı bildiği iddia edilen sahte tanrıların gaybı bilemeyeceklerini
    şöyle ifâde eder: “Onlar, diriler değil; ölülerdir. Ne zaman
    diriltileceklerini de bilmezler.”1148 Gaybı bilmek, ulûhiyetin özelliklerindendir.
    Psikolojik bir gerçektir ki, insanoğlu taptığı varlığın gaybı
    bilmesini istemektedir. Çünkü gaybı bilmek, tek başına bir üstünlüktür.
    Aynı zamanda başkalarına üstünlük kurmanın yollarından
    1147 Müslim, Selâm 46; Tevhid'in Hakikatı, Yusuf El-Karadavî, Saff Y. s. 70-75
    1148 16/Nahl, 21
    473
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    birisidir. Tabii ki insanın bu merakı, birçok bâtıl ve hurâfenin de
    kaynağını oluşturmaktadır. İnsanoğlunun bu zaafı, gaybı bildiğini
    iddia eden birçok insanın da ortaya çıkıp diğer insanları kandırarak
    sömürmesine sebep olmuştur.
    Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez
    “De ki, Allah’tan başka ne yerde ne de gökte kimse gaybı bilemez.”1149;
    “Kim bir arrâfa veya kâhine gider, gaybdan verdiği haberi tasdik ederse;
    şüphesiz ki o Hz. Muhammed (s.a.v.)’e indirilmiş vahyi inkâr etmiştir.”
    1150; “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başka kimse
    gaybı bilmez.”1151; “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’
    demiyorum. Gaybı da bilirim demiyorum.”1152; “De ki: Allah’tan
    başka göklerde ve yerde (bulunan) hiç kimse gaybı bilmez.”1153
    Allah, Peygamberlerinden Dilediğini
    Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar
    “Allah, sizi gayba muttali kılacak değil; fakat Allah, Rasûllerinden
    dilediğini (gaybe muttali kılmak için) seçer.”1154; “Allah, gaybı bilendir.
    Hiç kimseyi gaybına vâkıf etmez. Ancak beğenip seçtiği Rasûl(ler müstesnâ.)”
    1155; “De ki: Allah’ın dilediği müstesnâ, kendi nefsim için bir zarar
    def edip bir menfaat sağlayamam. Eğer gaybı bilseydim hayırdan
    çok (şeyler) yapardım ve bana kötülük dokunmazdı. Ben, başka değil,
    ancak inanan bir toplum için müjdeleyici ve bir uyarıcıyım.”1156
    Müşrikler, çeşitli vesilelerle, beşer tâkatinin ulaşamadığı bazı şeylerin
    bilgisini veya onların icadını Rasûlullah’tan istiyorlardı. Zira
    1149 27/Neml, 65
    1150 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    1151 6/En’âm, 59
    1152 6/En’âm, 50
    1153 27/Neml, 65
    1154 3/Âl-i İmran, 179
    1155 72/Cinn, 26
    1156 7/A’râf, 188
    474
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    onlar, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin insanüstü bir
    güce sahip olması, sebepler kanununun dışında, istediği zaman gayb
    haberlerine vâkıf olması ve olağanüstü işleri yapmaya her an muktedir
    olmasının gerekliliğine inanıyorlardı. Bundan dolayı, Allah’ın
    Rasûlü, Rabından aldığı vahiylerle gaybı bilen ve her şeye gücü yetenin
    ancak Allah olduğunu, Allah bildirmedikçe gaybı bilemediğini
    onlara tebliğ ediyordu.
    Bâtıl ve sapık inançlardan biri de gayb âleminde birçok tasarruflar
    yapmaya yetkisi bulunan İlyas, Hızır, Gavs, Kutup ve Ricalu’l-Gayb
    gibi ölmüş veya hayalî varlıklara inanmaktır. Çoğu kez bu hayalî şahıslara
    olan inanç bağı ve bağlılık onların ilâhlaştırılmasına kadar
    gidiyor, dolayısıyla tevhidden saptırıp şirk batağına sürüklüyor.
    475
    - ünite 21 -
    İnançla İlgili Tartışılan Konular
    • Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi?
    • Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında
    Cuma Namazı ve Diğer Namazlar
    • Devlet Memurluğu ve Yemin
    • Memurlar Arasında Fark
    • Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek
    • Oy Vermek ve Demokrasiyi Savunmak
    • Oy Verenin Hükmü Konusunda
    Bazı Âlimlerin Görüşleri
    • Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak
    • Eğitim ve Okul Kelimeleri; Alternatif Hakkı
    • Askerlik
    Cehâlet Mâzeret Mi, Değil Mi?
    “Cehâlet”: Bilinebilecek durumda olan dinî esasları bilmemek
    veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl
    ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilir.
    “Mâzeret” ise; yapılması veya sahip olunması gereken bir hususta
    öyle yapmamayı veya olamamayı câiz kılan gerekçe(ler)dir.
    Cehâlet, esas olarak akide, yani inanç esasları yönüyle değerlendirilir.
    Amel konularında ise, o yapılacak iş zarurat-ı diniyyeden ise,
    yani dinin herkes tarafından bilinmesi gereken temel hükümlerinden
    ise, cahillik mazeret sayılmaz. Ama, ayrıntılarla ilgili ve ilmî delillerini
    bilmek ise bu konuda mazeret söz konusu olabilir. Amelle
    ilgili dinin farzlarını, haramlarını bilmemek mazeret olmaz. Bir kişi,
    bir adam öldürse, mahkemeye çıkınca “ben adam öldürmenin suç
    476
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olduğunu bilmiyordum” dese, “madem bilmiyordun, öyleyse haydi
    git” der mi hâkim? Aynen böyle, kişi namaz kılmasa veya içki içse,
    Allah “niye namaz kılmadın?” veya “niye içki içtin?” diye sorunca,
    “bunların suç olduğunu bilmiyordum” deyince “madem bilmiyordun,
    öyleyse bir ceza vermiyorum” denilmesi beklenemez. Öyle olmuş
    olsa, bilenlere zulmedilmiş olunur. Bilenler bir suç işleyince cezalandırılacak,
    bilmeyenler ise affedilmiş olacak. Bilmeyenler, cahiller
    kazançlı çıkmış olacak. Hâlbuki dini önemsemediği, haramı ve helalı
    öğrenmediği için bir suç işlemiş, haram işlediği için ayrı bir suç işlemiş
    olacaktır bilmeyen kişi.
    Akaidi ilgilendiren ana konular yönüyle cehalet konusunda herkes
    için aynı şekilde hüküm vermek doğru olmaz. İnsanın konumuna,
    içinde yaşadığı ortama ve devletin yapısına bakmadan “cehâlet
    mazerettir” veya “değildir” demek olmaz. Eğitimli bir kimsenin, sözgelimi
    Lise mezunu bir insanın imanı-küfrü bilmemesi ile, kendini
    yetiştirmemiş, eğitimsiz birinin, okuma-yazması bile olmayan meselâ
    bir ev hanımının bilmemesi arasında fark vardır.
    Bir hadis rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.v.) hutbede şöyle buyurdu:
    “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından
    daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü,
    karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten
    nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle
    şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden
    mağfiret dileriz’ deyin” buyurdu. 1157
    Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim
    tarafımızdan
    bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit olduğunu
    öğretmek istemiş ve bizleri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin
    olduğu şirkten dolayı
    Allah’tan mağfiret dilememizi emretmiştir.
    Kesinlikle
    biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.v.) bizlere ancak yüce Allah’ın
    mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret edilmesinin istenebileceğini
    emreder, böyle olmayanları
    ise emretmez. Dolayısıyla
    1157 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no:
    17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî,
    Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95,
    hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde,
    II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    477
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah
    kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, fakat bunun dışında kalanları;
    dilediği kimseler için mağfiret eder.” 1158 buyruğunda
    kast edilen
    şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın müşrik olarak nitelendirdiği
    kimselerin şirki de değildir. Yine bundan, câhil kişinin,
    bilgisizliği dolayısıyla
    mâzur olduğu sahih olarak anlaşılmaktadır.
    Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak şunu kabul etmiştir: Eğer
    bir kimse, şirkin herhangi bir türünün şirk olduğunu
    açıkça görüp
    biliyorsa ve buna rağmen şirk olan bir sözü söyleyecek veya şirk olan
    bir davranışı işleyecek olursa o kişi kâfirdir, müşriktir ve (daha
    önceden
    müslüman ise) mürted olduğuna hüküm verilir.
    Âlimlere, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli
    kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri
    bilmeyen, kendisinin ihtiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan
    bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi
    kazandırmaktır. Ta ki bu
    câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.
    Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir
    kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla
    mâzûr olduğunu kabul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine delil
    belirtilmedikçe
    bilgisizlikleri dolayısıyla Allah yanında mâzur olabilirler;
    biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak ve böyle
    kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durumda olanlar
    âlimlerin çoğunluğuna göre müslümandırlar. Yüce Allah’ın gerçek
    emrinin ne olduğunu bile bile Allah’a isyanı emreden tâğutları rab
    edindiğini şer’î delille tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise
    bu genel hükmün dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra,
    şer’î bir belge
    ve delil ile onun şer’î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan
    ve bile bile Allah’ın hükmünü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin
    kâfir olduğunda şüphe yoktur.
    Biz Allah’ın kimi affedip etmeyeceğini bilemeyiz. Allah hakkında
    ileri geri konuşmak bize yakışmaz. Allah şirk koşmanın dışında bütün
    günahları bağışlayabileceğini açıklıyor. İman edip teslim oluruz.
    Ama her şirk bir değildir. Şirkin birçok tasnifi vardır. Küçük şirk -
    büyük şirk, açık şirk - gizli şirk, bilerek şirk - cehaletle şirk, mutlak
    1158 4/Nisâ, 48, 116
    478
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şirk - ictihadî (yoruma dayalı) şirk, kesin şirk – şirk olma ihtimali
    olan… Bunların hepsi aynı hükme tâbi değildir.
    Herkes gücü ve imkânı oranında dinini (tevhid ve şirki) öğrenmek
    zorundadır. Din, öğrenme imkânı olduğu halde, kasden öğrenmeyenlere
    olumlu ayrıcalık vermiyor, imkânı olmayanlara kaldıramayacakları
    yükü yüklemiyor. Herkesin gücü ve imkânı aynı
    değildir. Cehaletinden dolayı müşrik kabul edilmeyen bir kimsenin
    durumu, öğrenme imkânı, gücü, fırsatı olmaması ile ilgilidir. Rahatlıkla
    öğrenme imkânı olduğu halde, önemsemediği için, gerekli
    görmediği için dinin asıllarını öğrenmeyen kimsenin imanından
    bahsedilmez. Öyle bir kişi, kendisine tebliğ yapan kimselere muhatap
    olduğu zaman, eğer öğrenmek istemez ve öğrendiği dinin asıllarına,
    kesin tevhidî esaslara inanmazsa o bilinçli olarak küfrü seçmiş
    olur. Mâzereti kalkmış olur. Böyle bir imkân ve ortam olduğu
    halde, kişinin cehaleti tercih edip tebliğe kendini kapatması, tevhid
    ve şirki öğrenmemesi onu mü’min olarak bırakmaz ki… O yüzden
    tebliğ kendisine ulaşan veya kendisi bu konuları araştırabilecek kimsenin
    mazereti kalkmıştır; ya iman edecek veya küfredecek. Yoksa,
    hiçbir şekilde cehalet ilimden daha faziletli, cehalet kişiyi cennete,
    ilim ise cehenneme götüren tehlike kabul edilemez. Burada, ilme
    imkânı olmayan kişinin mâzeretinden bahsediyoruz. Öğrenmemekten
    dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten dolayı bilmemek
    ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş, istediği halde imkân bulamamış
    dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış olmak bambaşkadır. İslâm
    devletinde, devlet kurumlarından halka kadar herkesin herkese
    tevhidi anlattığı, en azından şirke giden yolları açmayıp tıkadığı bir
    ortamdan bahsetmiyoruz; öyle bir ortamda elbette cehalet mazeret
    değildir. Şundan bahsediyoruz: Meselâ: Şehre ve büyük yerleşim yerlerine
    uzak bir dağ köyünde okuma yazması olmayan veya olduğu
    halde, hiçbir kitap temin edemeyen ihtiyar bir kadın düşünelim. Bilmediklerini
    kendisine anlatacak çevresinde kimse yok. Bununla birlikte
    samimi bir dindar. Bildiği bütün emirleri yapıyor, yasaklardan
    kaçınıyor. Allah’a severek teslimiyet gösteriyor. Hiçbir âyeti inkâr
    etmiyor. Ama tâğut nedir, demokrasi nedir, elfâz-ı küfür nedir… bilmiyor
    veya yanlış biliyor. Bu kimsenin tekfir edilmemesi gerektiğini
    ifade ediyoruz. Bu kimse, bu şartlardan çıkar, sözgelimi bir şehre taşınırsa,
    evlerine bilgili bir akrabaları gelir ve ondan öğrenme imkânı
    479
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    olursa, şartlar değişir ve artık o kadın için mâzeret kalkar. Böyle bir
    durumda öğrenme imkânı olduğu veya tebliğ edilerek kendisine deliller
    ulaştırıldığı zaman, durum değişir. Biz durumun değişmediği,
    imkânsızlıkla ilgili hususlardan bahsederek onları tekfir etmenin
    yanlışlığını vurguluyoruz. Yoksa, mesela bir politikacının, bir gazetecinin,
    bir öğretmenin şirk koştuğunda “ne yapalım, bilmiyordur, bilmemek
    de mazerettir” deyip onu tekfirden kaçınmayı savunmuyoruz.
    Bu tür insanlar, bilmiyorlarsa bilmek istemediklerinden, önem
    vermediklerindendir.
    İnsanlar uyarılmadan, kendilerine hak tebliğ edilmeden Allah
    onlara azab etmez. “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.” 1159;
    “Bu böyledir. Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile
    helak edici değildir.” 1160 Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı
    ilkesi hemen hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir. Burada
    sorumluluğun temel şartı olan ‘bilme’den maksadın, daima bilfiil
    bilgi sahibi olma değil, bilgiye yahut bilme imkânına sahip bulunma
    olduğuna dikkat edilmelidir. Nitekim Molla Hüsrev, cehâleti ıstılah
    olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde
    tanımlamaktadır.
    “Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık
    hususunda seni
    hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
    içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın
    (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”
    1161 Hiçbir tevile yer bırakmayan bu nassı zahirî mânâsından başka
    bir anlama yorumlamaya iten başka bir nass da olmadığı gibi, iman
    ile ilgili konularda bunu tahsis eden (anlamını daraltıp, özelleştiren)
    başka bir delil de gelmiş değildir. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne muhalif
    olarak hüküm verilmesini
    caiz görürse, bu âyetin hükmü gereğince
    ondan
    imanın gitmesi kesinlikle söz konusudur. Aleyhinde kesin delil
    bulunmayan ve haktan kendisine ulaşmış ve bu konuda delil belirtilmiş
    bir konuda Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefeti kesin olarak câiz
    gördüğü tesbit edilemeyen kişi, hakkında kâfir olduğuna dair nass
    olmadığı sürece kâfir olmaz. Hakkın izahı ve apaçık delilin ortaya
    konulmasından
    sonra inat etmeye devam eden kişi ise, Rasûlullah’ın
    1159 17/İsrâ, 15
    1160 6/En’âm, 131
    1161 Nisa:4/ 65
    480
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hakemliğini ve onun vermiş olduğu hükmü kabul etmediği için, kâfirdir.
    Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için mâzeret
    olabilir.1162 Bu hususu eski âlimler Özellikle, günümüz câhiliyye
    ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da
    1162 Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama halinde bunlarla yükümlü olunmayacağı
    ilkesinin uygulamasında kural olarak darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-
    harpte bulunmayı da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir (Ahmet Özel, Ülke
    Kavramı, 177-178).
    Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisnaları meşru bir mâzeret sayılmıştır. Ancak
    bazı yazarların belirttiği gibi, (Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621) bunlar
    da esasen birer istisna değil, 'bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu tutmama' ilkesinin
    bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın
    olarak bilinmeyen hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dâru’l-İslâmda
    bulunanlar bakımından da mâzeret olarak kabul edilmiştir. Cehlin mâzeret sayılması
    hallerinde dikkat edilmesi gereken bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu
    bilmemenin değil, davranışın yasak olduğunu bilmemenin özür kabul edilişidir.
    Allah'ın kitap ve elçiler göndermiş olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden
    sorumluluğun kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması hasebiyle, özelde
    son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların
    kendisinden yana mesul tutulacağı ve ilelâhire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen
    bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan etmektir (7/A'râf, 172; 67/
    Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide, 19; 28/Kasas, 46; 32/Secde, 2-3).
    Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını bilerek iman etmesi,
    neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin farkında olması gerekir. Çünkü bilinmeyen
    bir şey tasdik edilemez. Bilinecek ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine aykırı hususlar
    yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.
    Deli veya bütün olanaklardan mahrum olarak dağ başında yaşayan bir fert için mâzeret
    kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek seçen kimseler
    için mâzeret kabul edilmesi söz konusu bile olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin
    mazeretlik boyutunu hep özel istisnai durumları dikkate alarak ifade etmektedir (Örnek
    olarak bkz. er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab'u hükm'i târik'is-salât- 2/418, -Kitab'ur-
    ridde- 7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298). Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde
    ve genel durumlar ise yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı
    ki istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını işaret ediyor olsa gerektir.
    Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü Dâru’l-İslâmdaki kişilerin
    bilgi sahibi oldukları farzedilmektedir. Bu nedenle müslüman bilmesi gereken
    hususları bilmemekle mazur sayılmaz. Dolayısıyla şer'i hükümlere bilgisizlik - cehâlet
    iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü burada cehâlet özür sayılamaz.
    481
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne
    Buna göre İslâm diyarında oturan herkesin farzları da, yasakları gösteren genel esasları
    da bilmesi gerekir. Onları bilmemek özür sayılmaz. Ancak delili kesin olmayan hususlar
    bunun dışındadır. Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç ise
    başka bir suçu meşru kılmaz.
    Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan memleketlerde İslâmî hükümler hakkındaki
    cehâletin şer'î teklifleri kaldıracak derecede kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir.
    Fukahanın çoğunun yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer'î hükümlerin bilinmesine
    elverişli değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde herkese ulaşmamıştır.
    Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür.
    Çünkü Dâru’l-harbde müslüman olan kimseye hitap, teveccüh etmez (Bkz. Molla Hüsrev,
    34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272).
    Esasen Dâru’l-harbde müslümanların İslâmî hükümler hakkında bilgi sahibi oldukları
    farzedilemez. Çünkü Dâru’l-harb şer'i hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği yer değil,
    aksine onların öğretilmediği, bilinmediği bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’l-harb, İslâmî
    hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir.
    Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen kişi hakkında Ebû Hanife ve
    İmameyn'in görüşü şöyledir: "Bu husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından,
    bilgisizliği özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir. Bilgisizlik, delilin
    kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gelmiştir... Dâru’l-harb üzerinde tebliğ
    velâyeti kesik olduğundan, şer'i hitap oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz...
    Buna mukabil Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği özür kabul edilmez.
    Çünkü Dâru’l-İslâmda bulunmakla onun hakkında hükmen bu ilim sabittir. Bilgisizliği
    kendi şahsi kusuruna dayandığından özür sayılamaz."
    Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme imkânının olup
    olmadığı daha önemlidir. Bu nedenle söz konusu mevzuda bilgisizliğin, mükellefin kendi
    kusuru olup olmaması çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü
    bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâmda bu imkân var olmasına karşın
    Dâru’l-harbde yoktur. Dâru’l-harp denilen İslâm’ın devlet olarak uygulanmadığı yer demek,
    darul-cehâlet demektir; İslâmdan yana bilgisizlik yurdudur.
    Dâru’l-harb diye tesmiye edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle
    bazı istisnalar söz konusudur. Orada gayri İslâmî bir yönetimin egemen oluşundan
    kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz konusu otorite orada İslâm'ın yayılmasına, anlatılmasına
    mani olmakta bu nedenle İslâmî hükümler bilinememektedir.
    Eskilerin Dâru’l-harb dediği İslâm’ın hâkim olmadığı hicret etmemiş müslümanın cehâleti
    kendisi için mâzerettir. Çünkü inmiş emirler onun açısından gizli sayılır. Dolayısıyla
    hakkındaki cehâlet özür sayılır. Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından
    kaynaklanmıştır.
    Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusurundan dolayı olması durumunda bunun
    özür olamayacağı açıktır. Bunun yanında esas olan, doğrudan doğruya bilmek değil, bilebilme
    imkânının var olmasıdır. Dikkat etmek lazım; bilmemek/cehâlet ayrı, bilmeye
    482
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânına
    sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış din
    anlayışı bir vâkıadır. Medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan
    ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır.
    Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle
    işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak
    adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen
    İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller
    sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını
    bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor.
    Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda
    Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak,
    ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca
    mürted ilan edildiği için onlara göre idamı hak eden duruma düşebiliyor.
    Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini
    yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması gereken
    insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik
    ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller
    mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek
    idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik
    kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek
    mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın
    da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler
    bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim
    olabileceğini düşünmek gerekiyor.
    Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû li men
    elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’d-dünyâ…
    (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek,
    ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 1163
    Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu halde
    onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner. Peygamberimiz
    çalışmamak ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil kalmak bambaşkadır.
    Bu, doğrudan kişinin kendi kusurudur. Ve zaten başlı başına bir suçtur (Bkz. eş-Şafii,
    er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve Ceza, 1/425-436; Mustafa Akman, Kur'an'da
    Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202).
    1163 4/Nisâ, 94
    483
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman,
    bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam
    doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür
    sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 1164; “Hiç kimse, bir başkasına
    ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında bırakılan kişide bu
    sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 1165
    İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?”
    diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki feci
    durum değerlendirilmelidir.
    Muvahhid mü’minlerin görevi tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden
    üstündür. Müslümanların hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil;
    aksine küfrün pençesinden kurtarmaktır. Küfrüne delâlet edecek
    kendisine göre ciddi deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin
    kendisinin kâfir olmasına sebep olur. Kabul edilebilecek bir te’vili
    olanı da bizim tekfir etmemiz câiz olmaz. Müslümanlar, yargıç rolünü
    üstlenmemeli, tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.
    Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında
    Cuma Namazı Ve Diğer Namazlar
    Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini
    hayata geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve
    uygulamalardan kaçınmalıdır.“Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan
    ve müslümanlara bir rehber, bir rahmet ve bir müjde olarak gönderdik.”
    1166;“...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması ve mü’minler için bir kılavuz
    ve rahmettir.”1167Müslümanlar, herhangi bir konuda anlaşmazlığa
    düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arzetmekle mükelleftirler. 1168
    1164 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
    1165 Buhârî, Edeb 44
    1166 16/Nahl, 89
    1167 12/Yusuf, 111
    1168 4/Nisâ, 59
    484
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman
    da, Kur’anın hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara
    “niye falan müctehidi, filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak,
    ama mutlaka Kur’an’ın emrini uygulayıp uygulamadığından
    soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok net bir şekilde emretmekte,
    bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte, herhangi bir durum
    sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından, işaret
    yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın herhangi
    bir hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da
    çok net şekilde açıklanır.
    Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili onlarca hadisi
    hadis kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile olsa,
    herhangi bir durumda Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair
    bir rivâyet sözkonusu değildir. Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin
    bir şey söylememiş, hele hele “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı
    kılmayın!” gibi bir söz onun ağzından kesinlikle çıkmamıştır.Yani,
    hutbe ve cemaat dışında ve öğlenamazının vaktinde kılınması şartı
    Kur’an ve Sünnetten çıkan şartlardır. Bunların dışında cemaat olarak
    kaç kişi bulunmalıdır, mutlaka camiide kılınmalı, başka yerlerde
    kılınmamalıdır” gibi hiçbir şart Kur’an ve Sünnette bulunmamaktadır.
    Daha sonraki dönemlerdeki müctehidler, kendi dönemlerindeki
    cuma namazlarına disiplin getirme ihtiyaçlarından dolayı bazı
    şartlar ileri sürmüşlerdir.Dolayısıyla, Cuma namazını aynen ikindinamazını
    kılan insanlar gibi bir evde,bir işyerinde kılabilirsiniz. Aradaki
    tek önemli fark Cuma namazında mutlaka hutbe okunmalıdır.
    Ayrıca cemaatle kılınır ve öğlenamazı vakti içinde kılınır. Kazaya
    bırakılması sözkonusu değildir. Yine, aynen ikindinamazı gibi ikiüç
    kişi ile birlikte de kılabilirsiniz. “Kılabilirsiniz” tabirim, aslında
    “kılmalısınız” anlamına geliyor. Sünnetten anlaşıldığı şekilde, Cuma
    namazı, kadınlara, kölelere, hasta ve yolculara farz değildir. Bu kimseler
    Cuma namazı kılarlarsa üzerlerinden öğlenamazı düşmüş olur.
    Cuma namazına katılamamışlarsa,bu kimseler öğlenamazı kılarlar.
    Cuma namazının illâ camide kılınmasını emreden bir âyet veya
    hadis yoktur. Sayı mecburiyeti de öyle. Yeryüzü, bu ümmete mescid
    kılınmıştır. Mü’minler, akidesi sağlam olduğuna kanaat getirdikleri
    bir imamın arkasında Cuma namazını kılarlar, kılmalıdırlar. Bu,
    485
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    olmasa da olabilir denilecek bir konu değildir; Kur’an ve Sünnet bizden
    Cuma namazını kılmamızı emretmektedir. Pireye kızıp yorgan
    yakmak kabilinden tâğutlara kızıp namaz terk edilmez. Daha fazla
    kızıp diğer beş vakit namazı da terk etmek nasıl doğru bir mantık
    değilse, tâğutlara kızanlar Cuma’yı onların önemsemeyeceği şekilde
    terk etmek yerine, onları daha rahatsız edecek şekilde açık havada,
    parklarda kılsınlar. Ya da cami yerine kullandıkları, müslümanlara
    açtıkları evlerinde, işyerlerinde, dernek ve vakıflarında eda etsinler.
    Cuma namazını terk ederek tâğutlar devrilecekse, beş vakit namaz
    da kılmayan, Cuma da kılmayan insanlar, demek ki düzeni yıkmak
    üzere olan kahramanlar sayılır ve düzen de bunlardan korkar, düzen
    kendini sağlama almak için sokaktaki serserileri Cuma kılmaya çağırır.
    Yok böyle bir şey…
    Cemaatle kılınannamazın sahih olması için öncelikle imamın
    Müslüman olması gerekir. Mutlaka cemaatle kılınması gereken
    Cuma namazı da, ancak mü’min imamlararkasındakılınırsa caiz olur.
    Bir imamın mü’min olup olmadığını, onun konuşmalarından, hutbe
    ve vaazlarından anlayabiliriz. Camideki imamlar (daha doğrusu,namazkıldırma
    memurları), “hutbede (kendilerince) İslâm’ı anlatıyorlar,
    hutbenin sonunda da İslâmî olmayan sisteme dua ediyorlarsa, bu
    kimsenin inanç yönüyle durumu belli olmuş, açığa çıkmıştır. Şöyle
    ki: “Kendilerince İslâm’ın anlatılması”, kendi kafalarına göre suç olan,
    suç olmayan tasnifi yapıp suç olmadığını düşündükleri T.C.nin istediği
    (yasaklamadığı) bazı hakikatleri anlatmak ise durum şudur:
    Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir. Yarım hakikat,
    çok kere muazzam bir yalandır. “Kendilerince İslâm’ın anlatılması”,
    kendi görüş ve kabullerine göre, ki bu görüş devlet dinini ölçü kabul
    eden Diyanet’in kabullerini ve yasaklarını içeriyor ise, Kur’an’ın en
    fazla önem verdiği tevhid ve şirk gibi dinin temel esaslarını, bunların
    güncel yansımalarını anlatmıyor, açıklanması gereken hakkı
    gizliyorlarsa, hakla bâtılı karıştırarak anlatıyorlarsa, İslâm’a düşman
    kişileri veya düzenleri övüyor ya da onlara dua ediyorlarsa, bu kimselerin
    itikatları/inançları açığa çıkmış demektir. Böyle bir kimsenin
    arkasında ne vakit namazı,ne de Cuma namazıkılınabilir. Tâğuta
    karşı çıkmak, onu red ve inkâr etmek Kur’an’ın emridir.1169 Böyle bir
    1169 Bak. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60 vb. âyetler
    486
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    red ve inkârı göremediğimiz, tam tersine tâğutu kabul ettiğiyle ilgili
    gösterge olarak onlara dua ettiğine şahit olduğumuz kişi, arkasında
    namaz kılınamayacak kişidir.
    Câmilerdeki görevlilerin tâğutları inkâr ettiklerine dair davranışta
    bulundukları veya sözle bunu gösterdikleri pek şahit olmadığımız
    bir durumdur. Ama, tâğutların istediği tarzda hutbe okudukları, tevhid
    ve şirki güncel boyutlarıyla anlatmadıkları, günümüzdeki putları
    hiç eleştirmedikleri, yani hakkı gizleyip lanetlik bir suç olan hakkı
    gizledikleri, hakla bâtılı karıştırdıkları bir vâkıadır. Yine, hutbe esnasında
    onlara dualar ettikleri, onların emrinde bir memur oldukları,
    galiz/kaba küfür lafızları içeren memurluk yemini yaptıkları bilinmektedir.
    Bütün bunlara rağmen, bu özelliklere sahip bir kimsenin
    arkasında namaz sahih olur” denilebilir mi? Pireye kızıp yorgan yakmak
    diye tabir edilen şekilde davranıp Cuma namazını terk etmek
    de sorumluluk getirir. Yapılması gereken; mü’minlerin kendi aralarında
    birkaç kişi bir araya gelip herhangi bir işyerinde, evde, parkta
    Cuma namazını edâ etmeleridir.
    İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere
    Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin
    dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır.
    Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar da
    namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu mekânlar, mü’minler için
    zararlı mıdır, tartışılmalı ama, devlet için öylesine faydalı yerlerdir
    ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının
    artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana
    Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan
    zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.Bir insanın
    arkasinda ne zaman namaz kılınmaz?” Kâfir veya mürted olunca.
    Hayır, sadece kâfir ve mürted olunca değil; İmamın arkasında namaz
    kılınacak özellikleri olmadığında, şüpheli durumlarda, insanlara
    dinin özünü anlatmadıklarında, fiilen İslâm dışı devleti, rejimi
    destekliyor görünümü verdiklerinde bir imamın arkasında namaz
    kılınmaz. Olaya dar pencereden bakmak bizi yanlışlığa götürür. Bugün
    bütün dünyada, Amerika’nın ve Batının etkisiyle “dine karşı din”
    projeleri geliştiriliyor. Lâ’sı olmayan bir din, isyanı barındırmayan,
    mevcut şirk düzenlerine karşı çıkmayan bir din anlayışı. Halkın ve
    487
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    devletin doğru yolda olduğunu haliyle ve tavrıyla göstermeye çalışan
    namaz kıldırma memurlarının da arkasında Cuma ve vakit namazları
    kılınmaz.
    Halkının önemli bir kesimi müslüman olan ülkelerdeki Diyanet
    görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri
    gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır.
    Bu ise, yapılabilecek en kötü işti: “Onlar, işledikleri kötülükten,
    birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Andolsun yaptıkları ne
    kötüdür!” 1170; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna
    engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!”1171 Bu
    görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri,
    bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak
    yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden (Benim
    azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.”
    1172 Atasözünde denildiği gibi; “Dinini paraya satan, dininden
    de olur, paradan da.” Paradan olmasa ne çıkar, paralandıkça paramparça
    âhireti paralanır.
    İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri
    için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler,
    onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için... 1173
    İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine
    önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem
    namazibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde
    toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla
    insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii, her şeyden
    önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namazimamının da müslüman
    olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir, tabii ki
    imamlarınhepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama
    günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten
    arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır.
    İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar,
    1170 5/Mâide, 79
    1171 9/Tevbe, 9
    1172 2/Bakara, 41-42
    1173 Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Yay., s. 36-37
    488
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir
    başka olacaktır.Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii
    ki müslümanlarınarkasındakılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu
    zannettiğimiz, yani küfre girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı
    her kıble ehlini müslüman kabul etmek zorundayız. Hutbesinde tâğutun
    dostu olduğunu (te’vil edilemeyecek açıklıkta) ifâde eden bir
    imama rastladığında müslümanlar câmiyi terkeder, bir daha o imamın
    arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda diğer namazlarla Cuma
    namazıarasında fark yoktur.
    - Beş Çeşit Devlet Sisteminde Din-Devlet İlişkileri -
    Devlet Memurluğu Ve Yemin
    Memurluk Allah’ın memurluğu (O’nun emrine girme) ise ne
    güzeldir. Tâğutun memurluğu ise, onların âmirliği ve muvahhid bir
    mü’minin de onların emrine girip, onların memuru olması, onlara
    itaati ise…
    Muvahhid Müslümanlar olarak biz, öncelikle kendimiz her çeşit
    küfür ve şirkten korunmak ve gerçek anlamda iman etmekten sorumluyuz.
    İmanımıza şüphe bulaştırmamak, riskli alanlardan uzaklaşmak
    zorundayız. Kendini ateşten koruyamayan insan, başkalarını
    nasıl korusun? Bireysel tevhidini uygulayamayan kimsenin yaptığı
    ne kadar hayır cinsinden olursa olsun, Allah indinde boşa çıkacak
    ve hiçbir karşılık alamayacaktır. Biz, geçim, hizmet ve benzeri şey
    için değil, kulluk için yaratıldık. Allah, hiç kimseye “niye tağutların
    veya yarı yarıya tâğutî kurumların emrinde çalışmadın?” diye hesaba
    489
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    çekmeyecek, ama (farkına ve bilincine varsa da var masa da) böylesi
    vahyi reddeden düzenlerin çarkını çeviren, istemese de uzlaşma
    çizgisiyle çevresindeki demokrat kafalıların emrine, tavsiyesine ve
    tavırlarına muhatap olmaktan, muvahhid bir kimsenin takınması
    gereken izzete halel getirmesinden hesaba çekilecektir.
    Devlet memurlarının yapmak zorunda tutulduğu yemin metni:
    Devlet Memurları Kanunu
    Kanun Numarası: 657
    Kanun Kabul Tarihi: 14/07/1965
    Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi: 23/07/1965
    Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı: 12056
    Bölüm 2: Ödevler ve Sorumluluklar
    Sadakat:
    Madde 6 - (Değişik madde: 12/05/1982 - 2670/1 md.)
    Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına
    sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti
    kanunlarını sadakatla uygulamak zorundadırlar. Devlet
    memurları bu hususu “Asli Devlet Memurluğuna” atandıktan sonra
    en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili
    amirlerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına
    konulacak aşağıdaki “Yemin Belgesi” ni imzalayarak göreve
    başlarlar.
    “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine,
    Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı
    kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde
    olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma;
    Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini
    490
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan
    haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik,
    laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev
    ve sorumluluklarını bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime
    namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”
    Memurluk Allah’ın memurluğu (O’nun emrine girme) ise ne güzeldir.
    Tâğutun memurluğu ise, onların âmirliği ve sizin de onların
    emrine girip, onların memuru olmanız, onlara itaatiniz ise…
    Müslümanlar olarak biz, öncelikle kendimiz her çeşit küfür ve
    şirkten korunmak ve gerçek anlamda iman etmekten sorumluyuz.
    Kendini ateşten koruyamayan insan, başkalarını nasıl korusun?
    Bireysel tevhidini uygulayamayan kimsenin yaptığı ne kadar hayır
    cinsinden olursa olsun, Allah indinde boşa çıkacak ve hiçbir karşılık
    alamayacaktır. Biz, hizmet ve benzeri şey için değil, kulluk için
    yaratıldık. Kulluğun içine ne kadar hizmet girerse o kadarından sorumluyuz.
    Ama “hizmetin içine ne kadar kulluk girerse o bize yeter”
    diyemeyiz. Meselâ bir öğretmenin öğrencileri puta tapma törenlerine
    yönlendirdiği, onları bu âyin için sıraya koyduğu fiilini düşünelim.
    Küfür davranışları içindeyken veya o tür uygulamaları masum
    çocuklara emreder ve yaptırırken ölüm gelmiş olsa… Ölüm o anda
    gelmese bile, en küçük bir şerrin hesabının sorulacağı bir yerde ve
    zamanda, bir başkasını küfre yönlendirmenin hesabının nasıl verileceği…
    Kendini ateşten koruyamayan kimsenin başkasını nasıl
    koruyacağı… değerlendirilmeli. Allah, hiç kimseye “niye tağutların
    emrinde öğretmenlik yapmadın?” diye hesaba çekmeyecek, ama
    (farkına ve bilincine varsa da varmasa da) böylesi vahyi reddeden
    düzenlerin (eğitim) çarkını çeviren ve müşrik vatandaş yetiştirme
    görevi üstlenen kimselere “niye imanına şirk karıştırdın? Niye hakla
    bâtılı karıştırdın, çocukları küfre teşvik edip onları kâfirleştirdin?”
    diye hesaba çekecektir?
    Küfre rıza küfürdür. Küfrü emreden, küfrü bir başkasına mecbur
    edip dayatan kişiye mü’min muamelesi yapılamaz, o kimsenin
    cenaze namazı kılınamaz. Olayın küfür ve şirk olması ayrı bir şey.
    Belirli bir şahsa müşrik demek ayrı bir şeydir. Biz olayın vehâmetini
    491
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    anlatırız, insanları ondan sakındırmaya çalışırız, ama belirli şahsı
    açıkça bir inkârını görmedikçe tekfir etmeyiz.
    Bu hususta açıklığa kavuşturulması gereken beş ayrı husus var: 1-
    Elfâz-ı küfür (ve ef ’âl-i küfür), 2- Allah adı dışında başka bir kutsal(!)
    adına yemin, 3- Memurluk ve memurluklar arasında fark, 4- İmza
    (veya yazı)nın söz gibi olup olmadığı, 5- Belirli bir şahsı tekfir etmek.
    Elfâz-ı küfür, küfür lafızları, insanı küfre götüren sözler demektir.
    Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep
    olan sözlere “elfaz-ı küfür” adı verilir. İbn Hacer el-Askalânî şöyle
    der: “Kim putlara tapınırsa, secde ederse İslâm’a inansa bile küfre
    girer. Sübkî bu konuda icmâ olduğunu söylemiştir.” 1174
    Ebû Bekir el-Cessas ise şöyle der: “İkrah hali olmaksızın küfür
    lafzını şaka ya da ciddi olarak dillendiren bir kimse kâfir olur.” 1175
    Allâme Keşmirî şöyle der: “Sonuç olarak kim ciddi ya da şaka olarak
    küfür kelimesini söylerse kâfir olur. O kişinin inancına bakılmaz.”
    671
    İkrah hali olmaksızın küfür kelimelerini telaffuz eden bir kimse
    kâfir olur. Bu konuda ümmet arasında icmâ vardır. Dolayısı ile bir
    kimsenin birkaç kuruşluk dünya menfaati uğruna küfre girmesi düşünülemez.
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana
    getirmesi için hür bir irade ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit,
    zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, zorlama tam ise,
    yani öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme tehdidi
    varsa küfür sözü söyleyebilir. Ayette şöyle buyurulur: “Kalbi imanla
    dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesna olmak üzere, kim iman
    ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır.” 1177
    Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir.
    1174 el-Askalânî, Fethu’l Bârî, c. 12, s. 299
    1175 Ahkâmu’l Kur’an, c. 4, s. 348
    1176 İkrâfu’l Mulhidîn, s. 59
    1177 16/Nahl, 106
    492
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan
    dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir’in
    oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammar
    işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle
    İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz.
    Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye maruz
    kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki ayet-i
    kerîme bu olay üzerine inmiştir. 1178
    Gönüllü olarak memur olan bir kimsenin ikrah (zorlama) altında
    olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Kimseye zorla memur
    olması için baskı ve zorlama yapılmamaktadır. Şiddetli baskı, yani
    işkence altında olmadan bir mü’minin bir küfür lafzı söylemesi, onu
    imandan çıkarır.
    Ef ’âl-i küfür de, küfür fiilleri, insanı küfre sokan davranışlar,
    eylemlerdir. Puta tapmak gibi. Bu tür davranışlardan biri de, yine
    şiddetli zorlama (ikrâh-ı mülcî) bulunmadığı takdirde, kişiyi küfre
    sokar.
    Yemin meselesine gelince…
    Babalar, anneler, melekler vs. gibi Allah’tan başka varlıklar adına
    edilen yeminler: Bu şekilde yemin etmek câiz değildir. Hz. Peygamber,
    böyle yemin etmeyi men etmiştir. Aynen bu varlıklar gibi, “namus,
    şeref üzerine yapılan yapılan yeminler, yemin ederim, ant içerim”
    gibi ifadelerle de yemin etmek câiz değildir. Bu ifadeler, şer’an
    yemin hükmüne girmez; bu tür yemin eden kimse, yeminini bozsa
    kefaret gerekmez. Ama, Vallahi, billâhi, tallahi ifadeleriyle yapılması
    meşrû olan yemini, bu tür geçersiz ifadelerle yapan, yani Allah’ın
    dışında başka varlıklar veya farklı kutsallar adına yemin eden kişi,
    büyük günah işlemiş, küçük de olsa şirke bulaşmış olur.
    “Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
    yahut küfretmiştir.” 1179
    1178 İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gâbe, I V, 130 vd.)
    1179 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    493
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir” Bir diğer rivâyet: “Senin
    yeminin arkadaşının seni kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir.” 1180
    Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya
    pişman olmaktır.” 1181; “... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen,
    ancak dillerinin ürettikleridir.” 1182
    Memurluklar Arasında Fark
    Burada şu noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Bazı durumlarda
    tâğutlardan görev almak aslen şirktir. Meselâ tâğutların yasama meclisinde
    bakan, milletvekili olmak ya da hâkim, savcı, polis, istihbarat
    memuru, subay gibi tâğutî düzeni ayakta tutan, tâğutî düzenin küfrünü
    destekleyen kurum ve kuruluşlarda çalışmak sahibini İslâm’dan
    çıkarır. Tüm bu görevler kâfirlere itaat ve onlarla velâ bağı kurmak
    kapsamındadır.
    Bazen tâğuttan görev almak onu meşrû gösterdiğinden dolayı haramdır.
    Meselâ şu anda tâğutî düzenler tarafından görevlendirilmiş
    hocalar ve din adına kurulmuş olan Diyanet teşkilatı gibi teşkilattan
    görev alan kişiler, hiçbir şirk ilkesini kabul etmeseler, 657 sayılı
    kanunun belirlediği sözleri (yemin) söylemeseler bile, toplumun
    nazarında tâğutu meşrûlaştırdıklarından dolayı en azından haram
    işlerler.
    Yemin konusu hâriç tutulmak üzere; tüm memurluk çeşitleri aynı
    hükme tâbi tutulamaz. Memurluğun kesinlikle yasak olduğu alanlar
    vardır, bazı şartlarla câiz ve mubah kabul edilecek (ya da şartlara göre
    bazı memurlara müsamaha ile bakılması gereken) çeşitleri vardır.
    Düzenin üç temel sacayağı olan “yasama, yürütme ve yargı” alanlarında
    görev almak, tâğuta yardımcı olmak, onu güçlendirmek anlamına
    geleceği ve Allah’ın indirmediğiyle hüküm konusu ile bağlantılı
    1180 Müslim, Eymân 21, hadis no: 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no: 3255; Tirmizî,
    Ahkâm 19, h. no: 1354
    1181 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
    1182 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
    494
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olacağı için kesinlikle câiz görülemez. Bunları görev ve memurluk
    olarak isimlendirirsek, şunları sayabiliriz: Milletvekilliği, hükümet
    üyeliği, parlamentoda memurluk, devletin İslâm’a ters kanunlarını
    uygulamak ve insanları bunlarla yönetmek kapsamına girecek her
    çeşit bürokratlık, yöneticilik, âmirlik yasama ile ilgili alanı kapsar.
    Yürütme de; TC’nin temel ilkeleri doğrultusunda, insanları devletin
    verdiği güçle kanunları uygulayan, devlete mutlak itaati isteyen
    kurumlarda görev; meselâ Emniyet Müdürlüğünde görev, polislik vb.
    Yargı da hâkim, savcı vb. görevleri kapsar. Bunlar da Allah’ın indirdiğiyle
    değil; beşerin uydurduğu ilke ve kanunlarla insanları yönetmeye
    çalışırlar.
    Ayrıca yapılması küfür veya haram olan bir işle, görevle ilgili herhangi
    bir alanda görev almak veya böyle bir konumdaki memurluk;
    insanları küfre veya harama teşvik edecek veya kendisi için kesinlikle
    küfür veya haram olan bir işte görevli memurluk da kesinlikle
    câiz olmaz.
    Demek ki, Emniyet’te görevli bir memur ile meselâ belediyede
    bir memur farklıdır. Yine Belediye’de zabıta görevlisiyle itfaiyeci aynı
    değildir. Zabıta, zulüm olan bazı uygulamalar yaptığına ve polise
    benzer bir görevi olduğundan câiz kabul edilemezken, itfaiyeciliğin
    hiçbir sakıncası yoktur. Bazı memurluklar da duruma göre değerlendirilir:
    Vergi memurluğu câiz görülmezken, meselâ nüfus müdürlüğünde
    memurluk câiz kabul edilir. Tabii, bütün bu câiz denilen hususlar,
    herhangi bir küfür ve haramla, ancak bazı haramlar işlemekle
    o memurluk yapılıyorsa, câiz olmaktan çıkar.
    Belki en riskli memurluklar da halkın “namaz kıldırma memuru”
    dediği imamlık ve halkın peygamber mesleği dediği öğretmenlik
    sözkonusudur. Cami görevlisinin tâğutları hiçbir şekilde ve hiçbir
    zaman övmemesi, onlara dua ettirmemesi, İslâm dışı bir düzeni savunmaması,
    tâğutları reddettiğini davranışları ve uygulamalarıyla
    ispatlaması ve hakkı (tevhidi, şirki, çağdaş putperestliği…) gizlemeyip
    bâtıla karıştırmadan insanlara duyurması gerekmektedir ki, yaptığı
    görev, câiz kabul edilebilsin; aksi takdirde câiz değildir.
    495
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Okullarda görevli öğretmenlerin ise, öğrencileri putperest âyinlere
    yönlendirmemesi, hiçbir öğrenciye tâğutu övecek şekilde görevler
    vermemesi, bu tür konuları okutmaması, kendisinin de küfür davranışı
    olan hafta başı ve sonundaki törenlere, bayram törenlerine vb.
    katılmaması şarttır.
    Yine buna benzer küfür davranış ve sözlerinden tümüyle kaçınmak
    şartıyla yapılan öğretmenliğin câiz olduğu söylenebilir veya en
    azından bu konu tartışılabilir.
    Bütün bunların yanında, dâva adamı olan veya olmaya çalışan
    samimi mü’minlerin, zâlim bir düzenin çarklarını çevirecek bir memurlukla
    ömürlerini tüketmeleri, pasifize olmaları tavsiye edilmez,
    yakışmaz, şık olmaz.
    Kur’an ve Sünnette bugünkü memurlukla ilgili direkt bir ifadenin
    bulunması sözkonusu değildir. Kur’an ve Sünnet temel ilkeleri verir.
    Gerisi Kur’an ve Sünneti ölçü kabul eden ve bu konuda doğru hükümler
    çıkarabilen seviyeli insanların değerlendirmelerine yönelinir.
    Kimin Kur’an ve Sünnetten delili kuvvetliyse o hükme uyulur. Kur’an
    ve Sünnet, tâğutun red ve inkâr edilmesini emreder. Putperestliğin
    ve şirkin her çeşidini yasaklar. Haram işlenmesini yasaklar. Ayrıca
    küfre vesile olan, yardımcı olanın küfre, harama yardımcı olan kimsenin
    harama düştüğünü belirtir.
    Şahsî kanaatim, mecburi ve çok özel bir durum olmadıkça dâva
    adamı hiçbir müslümanın memurluğu veya resmî dairelerde çalışmayı
    tercih etmemesidir.
    Ülkedeki Müslümanlar, çoğunlukla iki aşırı uca kaymış durumda.
    Tarihte bu iki aşırı ucun adları: Mürcie ve Hâricîlik. Günümüzdeki
    insanlar, kendilerinin dâhil oldukları grubu bile tanımazlar, o da ayrı
    bir konu. Çağdaş Müslümanların bir kısmı, hemen her şeyi mubah
    görür, amellerin imana hiç zarar vermeyeceğini ifade eder, şirk ve
    küfür olan hususlara bile sert tavır takınmaz; bunları çağdaş mürcie
    kabul edebiliri. Halk yığınlarının geneli ve bazı cemaatler bu anlayıştadır.
    Diğer taraftan tüm halkı tekfir eden, ya da meselâ oy verdiği
    496
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    için (hangi niyetle ve hangi seviyedeki insan olursa olsun) onları tekfir
    eden gruplar var; bunlara da çağdaş Hâricîler denebilir.
    İşte bu zihniyetteki insanlar memurluğa da diğer hususlara da
    kendi din anlayışları doğrultusunda bakacak, kimi tüm memurları
    tekfir ederken, diğeri memurluğun tümünün hiçbir sakıncası olmadığını
    söyleyecektir.
    Bize göre her iki yaklaşım da doğru değildir. Memurluğun kesinlikle
    yasak olduğu alanlar vardır, bazı şartlarla bazı memurlara müsamaha
    ile bakılması gereken çeşitleri vardır. (Yemin konusu hâriç
    tutulmak üzere).
    Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek
    Kur’an’da şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Sana indirilen
    Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri
    görmüyor musun? Reddetmekle emrolunmuşken tâğuta muhakeme
    olmak istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor.
    Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve rasule gelin (onlara başvuralım)’
    denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını
    görürsün.”1183
    Tâğutun mahkemesine müracaatla ilgili bu âyetten farklı hükümler
    çıkarılmakta ve farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu âyette dikkatimizi
    çekmesi gereken odak kelime, bana göre “yurîdûne/isterler
    (istiyorlar)” ifadesidir. Bir kimse İslâm devletinde bile yaşasa, sadece
    tâğutun hükümleriyle muhakeme olmak istese bu isteğiyle küfre girmiş
    olur. Tersine; bir kimse istemeden böyle bir mahkemede muhakeme
    olsa bu, küfür olmaz. Meselâ bir müslümanı polisler evinden
    alıp götürüyorlar. Sonra mahkemeye çıkartıyorlar. Bu, elbette küfür
    de değildir, haram da değildir. Zulmen mahkemeye çıkarılmak. Benzer
    şekilde bir zulümle karşı karşıya kalsa ve hakkını İslâmî bir kurum
    (Allah’ın hükmüne göre işleyen bir İslâm mahkemesi) olmadığı
    için müslümana has şekilde alamıyorsa, zulme rıza göstermenin de
    haram olduğunu değerlendirip bir zulmün def edilmesi için (başka
    1183 4/Nisâ, 60-61
    497
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    alternatif bulamadığı için) istemeye istemeye mahkemeye gitmesi
    yukarıdaki âyetteki tehdidin içine insanı koymaz diye hükmedilebilir.
    Ama, bu husus kişinin gönlünün tatmin olmasına bağlıdır. Hadiste
    “Fetvâyı alsan da kalbine danış” buyrulmaktadır. Mümkün ki,
    azimet-ruhsat ayrımı yapılabilir.
    İslâm’ın temel ilkelerinden biri, tâğutu reddetmek olduğu kadar,
    bir diğeri zulme engel olmaktır. Zulüm, ancak mahkeme yoluyla engellenebiliyorsa,
    dinin ölçülerine uymak kaydıyla ondan yararlanılabilir.
    Delil, hılfu’l-fudûl kurumudur.
    “Fadl’lar Andlaşması”na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasul-i
    Ekrem (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre
    Hazret-i Peygamber bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah
    b. Cud’an’ın evinde yapılan And’da ben de bulundum. Bence o and
    kırmızı tüylü bir deve sürüsüne malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman
    Haşim, Zühre ve Teym Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak
    kadar suya malik oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and
    içmişlerdi. Ben ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim” 1184
    Bir müslüman, günümüz şartlarında mahkemede kendini savunabilir.
    Mahkemeye zorla çıkarılabilir. Çıkmak zorunda bırakılabilir.
    Bu konularda şirk ve haram olduğu kesin olan şeylerden sakınmak
    kaydıyla mahkemelerden yararlanabilir. Aynen belediyeden yararlandığı
    gibi. Esnafın vergi karnesini işyerine asıp ondan yararlanması
    (ceza gibi zararlardan korunması) gibi.
    Bütün bunlar yasak kapsamına girme ihtimali olan hususlar olduğu
    için sonra da istiğfar ve tevbe etmesi, aynı zamanda İslâmî
    devlet için çalışması ve bu tür İslâm açısından riskli şeyleri zorlayan
    gayri İslâmî düzene tavır alması (varsa, bu konudaki) günahlarına
    kefaret için terk edilmemesi gereken önemdedir.
    Mahkemeye gitmenin akaidi ilgilendiren bir problem olduğunu
    iddia etmek yerine, insanların zulümlerine toptan engel olmak için,
    sivrisinekle uğraşmaktan ziyade bataklığı kurutmaya odaklanmak
    daha doğrudur. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen düzenlere karşı
    1184 Ahmed b. Hanbel, I,190, 193
    498
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yapmamız gereken görevler nelerdir? Allah bizden bu zulmü toptan
    kaldırmak için neler bekliyor? Birey olarak birkaç fedakâr muvahhid
    mü’min, hayatı boyunca kazanıp biriktirdiği tüm parasını birine kaptırsa,
    mahkemeye müracaatı zillet görüp hakkını aramayabilir. Ama,
    bunu kaç insan göğüsleyebilir? Kaldı ki, göğüslemeli mi gerçekten?
    Yani, muvahhid mü’minlerin mahkemeye müracaat etmeyeceklerini
    duyan, bilen zâlim üçkâğıtçı insanlar (ki, çevrede bu tür insanlar
    hiç de az sayılmaz), hile veya zorla bir mü’minin elindeki paraları,
    işyerindeki malları gasbederek zulmedebilirler. Mü’minler de kendi
    aralarında bir güç (cemaat gücü, küçük bir devlet, haksızlıkları zorla
    da olsa engelleyecek şekilde) oluşturamamışlar. O zaman zalimlerin
    yaptıkları yanlarına dünyada kâr kalacak. Müslümanlar da hep mazlum
    olacak. İslâmi bir devlet olmadığı müddetçe Din, müslümanların
    mazlum olmasını mecbur kılacak. Böyle bir din, yeryüzünden
    haksızlığı gidermek üzere gelen İslâm olabilir mi? Hıristiyanlık böyle
    tahrif edilmemiş miydi? Emperyalist zalimlerin istediği bir çizgiye
    tahrife uğrayıp gelerek: “Bir yüzüne tokat vururlarsa öteki yüzünü
    çevir; ceketini alırlarsa sen gömleğini de çıkar ver!” Tam, kapitalist
    sömürücülerin istediği bir din. İslâm da bu çizgi içine girsin mi isteniyor?
    Mescid-i takvâ olmadan, bir yer mescid-i dırar ilan edilemez.
    Bir kötülüğe sadece engel olmak değildir İslâm’ın tavsiyesi; “kötülüğü
    (iyilikle) değiştirmektir.” Meşhur hadisi bilirsiniz: “Sizden biriniz
    bir kötülük gördüğünde...” Âlimlerin görevi, sadece yasakları göstermek,
    insanları çıkmaz sokağa sokmak değildir, onlara (imanları
    ve fedâkârlıkları oranında) çıkış yolları göstermektir. Unutmayın, bu
    din sadece azimeti tercih edecek (hüsn-i zanla ve takdir ederek ifade
    edeyim: Sizin gibi) yiğitlerin, kahramanların dini değildir. Aynı
    zamanda (“kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac, zekât’tan başka bir
    şey yapmam!” diyen) bedevilerin, dağlı insanların, halktan/avamdan
    cahil insanların da dinidir. Onların önünü açmazsanız: O küfür, bu
    küfür, öyleyse küfürsüz yaşanmıyor, diğer küfürleri de yapsam ne
    olur?” diyebilir. Ya da “İslâm bu devirde yaşanmaz. O eskidenmiş.
    Baksana, zulme uğrayınca zulme engel olacak imkânları bile yasaklıyor...”
    diyebilirler. Âlim, sadece bir âyetten hüküm çıkaran mealcilerden
    farklı olmak, Kur’an bütünlüğü, İslâm’ın genel prensiplerini,
    aynı zamanda insanların konumlarını iyi tahlil eden insan demektir.
    499
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Sözün özü: zarar büyükse, zarardan/zulümden sakınmak için hilful
    fudul örnek alınabilir. Bu ifadeler, kesinlikle bir fetva mahiyeti
    taşımaz. Mü’minler, kalbine danışmalı ve kendileri karar vermelidir.
    Tabii ki en ihtiyatlı olanı; ne ile imtihan olursa olsun, isteyerek hiçbir
    şekilde mahkemeye müracaat etmemektir.
    Oy Vermek Ve Demokrasiyi Desteklemek
    “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman
    ettik diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana,
    tâğûta muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar.
    Hâlbuki onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok
    uzak bir sapıklığa düşürmek ister. Onlara, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a
    ve Peygamberim hükmüne gelin’ denildiği zaman münâfıkları görürsün
    ki, senden düşmanca bir dönüşle yüzçevirirler.” 1185 “... Hüküm
    (hâkimiyet, egemenlik ve kanun koyma hakkı) ancak Allah’ındır. Ve
    O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte
    doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” 1186
    Kur’an, peygamberlerin tavrını, bize örnek olması için, açıkça belirtiyor:
    “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk/ibâdet
    edin ve tâğutlardan sakının’ diye bir peygamber gönderdik...”1187 Düşünelim
    ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele etti?
    Putlara ve Nemrut’a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu tâğutlardan
    nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a karşı Hz. Mûsâ’yı ve mücâdelesini
    bir gözönüne getirelim. Nemrut’un, Firavun’un emrine
    girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine ve ona yardımcı olmayı
    düşünen bir tavır gözünüzün önüne gelebiliyorsa, bugün tâkip
    edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve son peygamber, esas örnek ve liderimiz,
    ki hakkında “Gerçekten Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve
    Allah’ı çok zikredenler için size Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz)
    pek güzel örnek vardır.”1188 hükmü bulunan zâtın, bize örnek olması
    gereken bu konudaki tavırları... Rasûlullah, her türlü düşmanca
    1185 4/Nisâ, 60-61
    1186 12/Yusuf, 40
    1187 16/Nahl, 36
    1188 33/Ahzâb, 21
    500
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tavra rağmen açıkça Allah’a kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye)
    devam edince, Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma
    yolları aradılar. Bazı tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu
    tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet,
    bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu
    tekliflere Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu.
    Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel
    sen yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin
    yönetimi Peygamber’in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne
    değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz
    sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.”
    1189 diyorlardı. Zâten Rasûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet
    hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve
    şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek,
    yani Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti.
    Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin,
    Efendimiz’e teklif ettikleri birkaç husustan biri de “istersen gel,
    seni başımıza kral yapalım” teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın
    kırallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını
    bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi, bir elime
    de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem” diyordu; dâvâ hiçbir tâviz ve
    dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz’in reddettiği anlayış,
    şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim” şeklinde hem de
    çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti. Müslümanlar çok
    oy oyununa gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip olmak ve bunun için
    Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete, kâfir rejimin idaresine
    tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların çokça oy verdikleri partilerdeki
    insanlar yönetici olduklarında İslâm nâmına neler değişmişti
    acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse, şeriat 100 esasta toplanmış
    olsa, 99’unu uzlaşma veya küfürle koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz
    koparsalar müslümanların 1 tek esası bile küfürden almaları, bir
    esasta tâviz vermeleri câiz miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir
    miydi acaba? “Yoksa siz Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir
    kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı,
    ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve bayağılık; kıyâmette de en
    1189 28/Kasas, 57
    501
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”1190
    Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç ve dâvâlarından da tâviz
    vermeye başladılar: Rejim devam etsin, küçük ıslahatlarla hatta
    takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan olsun. Hamam ve
    tas aynı olsun, tallâklar değişsin.
    Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti vererek,
    toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme, sünnetullaha
    ters olur: “...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi nefislerini
    değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez...”1191
    Bu particilik konusunda en önemli problemlerden biri, “elfâz-ı
    küfür” meselesidir. Oy vererek seçtiğiniz tüm milletvekilleri: “Atatürk
    ilkelerine bağlı kalacağına, Cumhuriyet’i koruyacağına, laikliği
    ve rejimi savunacağına...” yemin etmekte, nâmusu ve şerefi üzerine
    söz vermektedir. Hem de bu yemine tüm vatandaşları şâhit tutmaktadır
    düzen, televizyon kanallarından naklen vermektedir bu yemin
    denilen küfür sözlerini. Konuyla ilgili bir hadis-i şerif: “Kim Allah’tan
    başkası üzerine yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut
    küfretmiştir.” 1192
    Bir hadis-i şerif de, “yemin ederken, başka şeye dâir niyet etse, niyeti
    (nasılsa) sağlam olsa, ne olur?” sorusuna cevap veriyor: “Yemin,
    yemin isteyenin niyetine göredir” Bir diğer rivâyet: “Senin yeminin arkadaşının
    seni kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir.” 1193
    Ayrıca, parti tüzüğünde açıkça “Atatürk ilkelerine ve partiler kanununa...
    bağlı kalacağınıza” dair yazılı teminat verme ve kendinize
    tüzük olarak kabul etme durumundasınız. Parti binalarına tâğutların
    resmini asacak, zaman zaman, bazı bayramlarda seyranlarda anıtkabirlere
    gidecek, putların karşısında divan duracaksınız. Bayram
    denilen, Şeriat’ın kaldırıldığı günleri kutlayacak, laik cumhuriyeti,
    demokrasiyi, Allah’ın indirmediği kanunları hazırlayan meclisleri
    öven beyanatlar vereceksiniz. “Atatürk yaşasaydı, bizim partimizden
    1190 2/Bakara, 85
    1191 13/Ra'd, 11
    1192 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    1193 Müslim, Eymân 21, hadis no: 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no: 3255; Tirmizî,
    Ahkâm 19, h. no: 1354
    502
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olurdu” diyeceksiniz. Şirk olan düzenin unsurlarına ve düzene sahip
    çıkan sözler söyleyip uygulamalar yapacaksınız. Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetmeyeceksiniz. Küfrün kurumlarına sahip çıkacak, polisini,
    ekonomisini... güçlendirecek, yıkılası rejimin iskeletine kan pompalayacaksınız.
    Bunların İslâmî hükmünü öğrenmek, tâğut adaylarına olduğu
    kadar, onları en azından oylarıyla destekleyenler için de şarttır.
    Oy Verenin Hükmü Konusunda
    Bazı Âlimlerin Görüşleri
    Şankıtiy şöyle demektedir: “Allah hüküm koymada kendine ortak
    kabul etmez.”1194 âyeti ve benzeri ayetlerden anlaşılıyor ki; Kur’an ve
    sünnetin dışında kendi heva ve heveslerine göre kanun koyanlara
    uyanlar Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu manayı destekleyen birçok ayet
    de vardır. Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına göre teşri (kanun)
    koyarak, haram olan ölü hayvan etini “Allah öldürmüştür” diye helâl
    sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c.) şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın
    adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah’ın
    yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle tartışmaları için dostlarına
    fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.”1195
    Bu âyette Allah’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara itaat etmenin şirk
    olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk, Allah’ın kanunlarına
    muhalif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir.
    “(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere
    inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğuta küfretmeleri
    (ona inanmayıp onu inkâr edip reddetmeleri) emrolunduğu halde,
    tâğutun önünde muhâkeme olmak, onların hükümleriyle hükmedilmek
    istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları derin bir dalâlete/sapıklığa saptırmak
    istiyor.”1196
    1194 18/Kehf, 26
    1195 6/En'âm, 121
    1196 4/Nisâ, 60
    503
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın
    kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış Allah’ın
    şeriatine muhâlif kanunlara tâbi olan kimselerin kâfir ve müşrik olduklarında
    şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti kör olmuş
    kimselerden başkaları değildir.1197
    Hasan el-Bennâ: “İhvân yine inanır ki, İslâm’ın getirdiği ve gerektirdiği
    fikir ve oy verme hürriyeti ile particiliğin gerektirdiği oy
    verme taassubu, toplulukların karşısına çıkıp oy avcılığı yapma, ümmeti
    parçalama, birliği bozma ve iktidar gücünün sarsılmasına ve
    parçalanmasına sebep olma arasında fark vardır ki, İslâm, particiliğin
    getirdiği bu gibi şeyleri şiddetle haram kılmıştır.”1198
    Seyyid Kutub: “… Bazı müslümanlar câhiliyye toplumuna tâviz
    verip onun yaşayışına ayak uydurmak sûretiyle politika yapacaklarını
    ve içlerine girerek İslâ dâvâsına bir şey kazandıracaklarını zannediyorlar.
    Bunlar, ne İslâm akîdesinin (inancının) karakterini anlamışlar,
    ne de kalplerin kapısının nasıl açılacağını öğrenmişlerdir.”1199
    “Siz, Allah’ın emrettiği hususlardan yüz çevirip şeriatını terk edip
    başkalarının sözüne uyarsanız, Allah’ın hükmünün yerine başkalarının
    hükmüne koşarsanız, işte bu yaptığınız şirktir. Kim bir insanın
    kendisinden uydurduğu hükümlere itaat ederse, bu hüküm çok küçük
    ve basit bir mesele dahi olsa o şüphesiz müşriklerdendir. Müslüman
    olup da böyle bir fiil işleyen doğrudan doğruya İslâm’dan çıkıp
    şirke girmiş demektir. Ne kadar kelime-i şehadet getirirse getirsin
    fark etmez… Madem ki o Allah’tan başkasının hükmüne uymakta,
    Allah’tan başkasının hükmüne itaat etmektedir, bu onun durumunu
    değiştirmez…”1200
    Muhammed Emin Şenkıtî, Kehf sûresinin 26. âyetine yaptığı
    tefsirde şöyle demektedir: “Kur’an-ı Kerim’in nasslarından açıkça
    anlaşılmaktadır ki, şeytanın dostları vasıtasıyla koydurduğu, İslâm
    1197 Şankıtî, Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 83-84
    1198 İmam Hasan el-Bennâ, Mecmuatu’r-Resâil, s. 287-290
    1199 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Yusuf Sûresi, âyet 108’in tefsiri
    1200 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 9/Tevbe, 31.âyetin tefsiri, c. 5, s. 415-416; Âyete
    dair diğer nakiller için bk. İbn Kesir, 2/272; Kasımî, 6/2491; şaravi, 7/3910; Ebu’s-Suud,
    2/438
    504
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şeraitine muhâlif beşerî kanunlara tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından
    ancak onlar gibi Allah’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin
    nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.”1201
    Şeyhul İslâm Mustafa Sabri Efendi şöyle der: “Şayet hükümet dinin
    hudûdundan çıkar ve ‘dine tâbi olmak fertlerin işidir’ derse, bu
    söz dini devletten ayırmaktır. Bu da hükümetin irtidadıdır. Böyle bir
    hükümetten râzı olan ümmet de irtidat etmiştir. Bu hükümete itaat
    edenler tek tek mürtedleşmiştir. Bunların hepsi, şu âyetin kapsamına
    girmektedir: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerintakendileridir.”
    1202
    Mevdûdi diyor ki: “Demokrasi insanın ilâhlaştırılması, kitlelerin
    egemenliğidir. Demokraside yasama halkındır. Halk parlamentoda
    milletvekillerinin çoğunluğu ile temsil edilir. Parlamentonun yaptığı
    kanunlar bütün halk için bağlayıcıdır. Bu nedenle demokrasi, Allah’a
    şirk koşmaktır ve açık bir küfürdür. Çünkü Allah’ın yasama hakkını
    alıp insanlara vermektedir. Hâlbuki Allahu Teâlâ: “Hüküm ancak
    Allah’ındır. O size ancak kendisine ibâdet etmenizi emretti.” 1203 buyurmaktadır.
    Parlamento kararlarının Allah’ın adıyla değil de insanların
    adıyla çıkmış olması, demokrasinin küfrünü göstermeye yeterlidir.
    Demokratlar bu yaptıklarıyla halkı Allahu Teâlâ’nın yerine koymaktadırlar.
    Bu nedenle demokrasi, Allah’ı bırakıp insanları ilâhlaştırmanın
    bir şeklidir. Alluhu Teâlâ; “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi
    rabler edinmeyelim”1204 buyruğu ile onu haram kılmıştır.”1205
    Seyyid Kutub şöyle der: “Allah’a ortak koşmak, sadece yasama
    hakkını Allah’tan başkasına vermekle de tahakkuk eder. Böyle bir
    fiil, sahibini müşrik yapmaya kâfidir.”1206
    İmam Taberî: “Allahu Teâlâ kendi kanunlarından hâriç kanun yapanların
    kâfir olduğunu haber veriyor.” diyor.1207
    1201 Edvâu’l Beyan, c. 4, s. 73-74
    1202 5/Mâide, 44; Mustafa Sabri, Mevkıfu’l Akl, c. 1, s. 123
    1203 12/Yûsuf, 40
    1204 3/Âl-i İmrân, 64
    1205 Mevdûdi, el-İslâm ve’l Medeniyyetü’l-Hâdise, s. 33
    1206 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 7, s. 264
    1207 Taberî Tefsiri,c. 10, s. 357
    505
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Abdullah Azzam diyor ki: “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen,
    Allah’ın şeriatına ve Rasûlullah’ın sünnetine taban tabana zıt kanun
    koyan, o kanunu uygun gören, destekleyip imzalayan kimseler kesinlikle
    kâfir olurlar ve İslâm milletinden çıkarlar. Allah’ın indirdikleri
    dışında kanun yapmak insanı kesinlikle dinden çıkarır. İslâm’a
    zıt sadece tek bir kanunu dahi desteklemek, doğrulamak, imzalamak,
    parlamentonun hakkı değildir. Kim ki İslâm’a zıt sadece tek bir kanunu
    dahi uygun görürse -erkek ve kadın eşittir, gibi- İslâm milletindençıkar.”
    1208
    Mahmud Şâkir: “Allah’ın şeriatına muhâlif kanun koyanların küfründe
    zerre kadar şüphe yoktur.”1209
    Abdülkadir Udeh: “Çağımızda İslâm şeriatını değil de, onun yerine,
    insanların koymuş oldukları kanunları uygulamak, bugün küfrün
    en bâriz örneklerindendir.”1210
    Seyyid Kutub: “Bir kimsenin Allah’ın şeritanı hükümsüz hale getirmesi,
    başka bir kaynağın hükümlerini tatbikata koyması yahut Allah’tan
    başka herhangi bir kimseye hâkimiyet hakkı tanıyarak onun
    bu konuda söz sahibi olduğunu kabul etmesi… Evet, sadece bu kadarı
    dahi bir kimsenin kâfir olması için yeterli bir fiildir. Hâkimiyet
    yetkisini kendi üzerinde gören bir kimse, bu hareketinden dolayı
    Allah’ın dininden çıkmış olur. Aynı şekilde hâkimiyet vasfına sahip
    olduğunu iddia eden kimsenin bu iddiasını kabul edenler de küfre
    girmişlerdir.”1211
    Muhammed Kutub: “Allah’ın kanunundan hâriç kanun yapan İslâm
    milletinden çkar. Bu konuda tüm fukahâ ittifak etmiştir. Acaba
    dâvetçiler Allah’ın hükümleri dışında kanun yapmanın imandan çıkardığını
    ve bu kanunlardan râzı olmanın küfür olduğunu öğrenmediler
    mi?1212; “Böyle parlamentolara girmek bazı kaymalara sebep
    olur. Dâvâya karşı büyük tehlike ifade eder. Öncelikle böyle parlamentolara
    girmek akîdeyi bozar. Bir müslümanın dini ona: ‘Allah’ın
    1208 Abudllah Azzam, hâkimiylet Mefhumu
    1209 Mahmud Şâkir, Taberanî Tefsirinin Hâşiyesi, c. 1, s. 34
    1210 Abdülkadir Udeh, Teşrî’l-Cinâî, s. 196
    1211 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 8, s. 403
    1212 Muhammed Kutub, Keyfe Ned’u-n Nâs, s. 38
    506
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şeriatı dışındaki tüm kanun ve yasaları reddet. Beşerî sistemlerin
    hepsi cahilî sistemlerdir. Bu beşerî sistemleri kabul etme ve bunlara
    rızâ gösterme’ der. Buna rağmen bir müslüman, Allah’ın şeriatını reddeden
    kendi istekleri doğrultusunda kanun vaz’ eden parlamentoda
    nasıl olur da onlarla oturur? Nasıl onlarla birlikte hükümet kurar?
    Bir müslüman nasıl onların ilkelerini kabul ettiğine dair söz verir
    ve yemin eder? Hâlbuki Allah Teâlâ kitabında şöyle buyurmaktadır:
    “O (Allah), Kitab’da size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr
    edildiği yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan
    başka bir söze dalıncaya kadar (başka konuya geçinceye kadar) kâfirlerle
    beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.”1213 Kesinlikle
    bilinmelidir ki; bu gibi şeyler İslâm akîdesine apaçık terstir.”1214
    Said Havva: “Şehâdet kelimesini bozan hallerden bir tanesi de
    Allah’tan başkasına teşrî’, hâkimiyet, emretme ve nehyetme yetkisi
    vermektir. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an’da “Hâkimiyet ancak Allah’ındır.”
    1215 buyurmaktadır. Bu hususa öncelikle demokrasi girmektedir.
    Zira demokrasi parlamentolarda çoğunluğun hevâ ve hevesine dayalı
    bir şekilde kanun koymaktır ki, bu da direkt olarak teşrîdir. Ve
    şirkintakendisidir.1216
    Oy Vermenin Hükmü
    Bununla birlikte sadece oy verdiğinden dolayı halkı tekfir etmenin
    doğru olmadığını birkaç sebepten dolayı, bu konuda hüküm
    vermemeyi doğru görüyorum. Halk, bu konuda cahildir, cahillik de
    özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı zaman ve yerlerde mazeret teşkil
    eder. Dolayısıyla onlar hakkında hüküm vermede acele edilmemelidir.
    Zira bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi, hükmün verilmesine
    engel teşkil eder. Ayrıca, halkın İslâm âlimi kabul ettiği nice şahısların,
    oy vermeyi caiz görmeleri, bu konu hakkındaki şüphelerin artmasına
    ve konunu içinden çıkılmaz hale gelmesine sebep olmuştur.
    1213 4/Nisâ, 140
    1214 Muhammed Kutub, Vâkıunâ el-Muâsır, s. 423
    1215 12/Yusuf, 40
    1216 Said Havva, İslâm, s. 83
    507
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Şeyh Ebu Basir bu konuda şöyle diyor: Müslümanlardan milletvekillerine
    oy verenlerin hükmü şöyledir:
    1) Oy vermek fiil olarak Allah Teâlâ’nın dininde küfürdür. Çünkü
    Allahtan başka bir mahlûkun ulûhiyyetine ve seçimlerin önceden
    belirtmiş olduğumuz yanlış yönlerine rıza ve kabul içermektedir.
    2) Bu fiili işleyen kişinin ise iki hali vardır. Birincisinde muayyen
    olarak kafir olur. İkincisinde ise mazeret ve tevilden dolayı kâfir olmaz.
    Birincisi; oy verenin muayyen olarak kâfir olduğu hal: Kişinin
    kendi sözünden veya halinden milletvekilinin mecliste yaptığı işin
    gerçeğini, düştüğü şer’î yanlışları, şeriatla çeliştiğini bilip de, buna
    rağmen hür ve isteyerek seçimlerde milletvekiline oy verdiğini gördüğümüz
    zaman. Yani bu kişi milletvekilinin, Allahtan başka kanun
    koyma özelliği olduğu ve teşrii yapma hakkı olduğu için oy vermektedir.
    Böyle bir kişinin muayyen olarak tekfir edilmesi kaçınılmaz
    bir şeydir.
    İkincisi; oy verenin muayyen olarak tekfir edilmediği hal: Bu
    halde bu kişiye cehalet ve muhalefet ettiği konudaki âcizliği gideren
    şer’î delil kendisine ulaşana kadar bu kişi mazeret ve te’vil kapsamındadır.
    Bu durum söz konusu çirkin fiile katılan insanların çoğunluğunun
    halidir. Yani oy veren kimsenin sözünden veya halinden
    milletvekilinin işinin gerçeğini ve düştüğü şer’î yanlışları bilmediğini
    gördüğümüz zamandır. Bilakis bu insan demokrasinin hocaları
    ve davetçilerinden işitmiş olduğu sözlerden, demokrasinin güzel ve
    parlak olduğunu sanmakta ve ona göre seçimlere katılıp oy vermektedir.
    Böyle bir kişinin tekfir edilmesinden sakınmak kaçınılmaz bir
    şeydir. Şer’î hüccet/delil ikame edilene kadar ona öğretmek ve işlerin
    gerçeğini göstermek gerekir. 1217
    Şeyh Ebu Katade bu konu hakkında şöyle der: Kanaatime göre
    seçimlere katılanların hepsi kâfir olmaz Bunun sebepleri ise:
    1217 Ebu Basir, Demokraside ve Çok Partili Rejimlerde İslâm’ın Hükmü, s.190-191
    508
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Birincisi: Kanunlarında belirtilen seçim mahiyeti toplumun önde
    gelen birçokları tarafından bilinmediğinden dolayı hiç şüphesiz ortada
    cehalet özrü bulunmaktadır. Bu nedenle seçimlerin mahiyetini
    anlayan kardeşlerimizin, diğer insanlar hakkında hüküm vermeye
    çalışırken onları da bu konuda kendileri gibi sanarak hüküm vermeye
    kalkışmamaları gerekir. Özellikle seçim konusunun sonradan
    meydana çıkan bir hadise olması ve selef tarafından üzerinde durulmaması
    nedeniyle halkın bu konuda yeterince bilgi sahibi olmaması,
    onlar için mazeret teşkil eder. Dolayısıyla onlar hakkında hüküm
    vermede acele edilmemelidir. Zira bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi,
    hükmün verilmesine engel teşkil eder.
    Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak
    Hepimizin okullarla şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Ya kendimiz
    veya çocuklarımız ya da en yakınlarımızdan birileri eğitim
    adına eritiliyor, öğütülüyor. Yeni neslin kafaları düzene uygun hale
    getirilmek için yontuluyor, fıtratları bozuluyor. Ve bu konuda Müslümanlar
    olarak çıkış yolu bulamamanın bin bir zilletini yaşıyor ve
    vebalini taşıyoruz.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız
    iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine
    tümüyle düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar,
    çifte standartlı yetişiyor. Ana ve babaların “aman oğlum, şunu sevme,
    şuna inanma, ama bunları okulda öğretmenine filan da belli etme!”
    diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha küçük yaşta anormalleştiriyor.
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır.
    Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite
    oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta
    haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne
    sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır).
    Mekke’de camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı.
    509
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Ümmetin evleri vardı. Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek,
    insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını
    sağlayacak, imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir.
    İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah
    askeri olmak ile; diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle
    alâkalıdır. Birincisi toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî
    kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş
    ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler, mahrûmiyetler, sıkıntılar,
    cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi gerektirecektir.
    Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli olmadığı
    için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim
    arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin
    sırtına yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın
    bedevîlerin, ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu
    için, ruhsat yolu da tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek
    hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman için mümkün olmayan şeyleri
    ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın
    hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda
    belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın
    affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir.
    Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve
    küfür davranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki
    çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden
    çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki
    küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp
    nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların
    övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram
    ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını
    över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her
    ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri
    ve bayramlar çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına
    çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir
    510
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve
    gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine özen gösterilmelidir.
    Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde
    kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse
    ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi
    ve pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî
    eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir
    öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin
    eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede beş on
    velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif
    çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli olmadıklarındandır,
    diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler
    olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin
    sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa
    çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını
    yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal
    ve kesin çözümler de acele olarak beklenmemelidir.
    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net
    çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve
    Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”1218 Bu ve benzeri
    âyetler, kesin küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir
    şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü verebiliriz.
    Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm âlimlerinin ve
    ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın küfür olduğuna
    dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür
    olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri
    hemen tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde
    de çokça yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini
    kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste, “şunu yapmayan bizden
    değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz” denildiği halde, o işi
    yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ, hiçbirimizin
    kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz için
    de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü
    1218 60/Mümtehine, 5
    511
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    aşan bir husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz”
    ifadesiyle bildiriliyor. Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters
    inançlara sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz
    gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü
    yasaklamış, şehâdet kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine çok
    şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”1219 diyerek zâhiren
    Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir. Eğer her kâfirin
    mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi, Peygamberimiz’in,
    vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine bildirmesi
    ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi
    gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi
    şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu
    bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına
    rızâ göstermiştir.
    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine
    önemli ve bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali
    yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi?
    İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında
    herhangi bir mü’minin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyebiliriz.
    Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası vurmak
    olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak olmalı. Doktor,
    hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman olmaz, ona
    acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz.
    O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul
    edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp
    adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz
    olmamalı, hemen kestirip atmamalı, her ihtimalli şeyden şüphe edip
    teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen vb. delillere mutlaka müracaat
    edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde
    teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların
    sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa
    soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep
    1219 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no
    2643
    512
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olabilecek şekilde) ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk
    için şu kadar tahsil ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar
    için ilim gerekmez mi?
    Kendimizin ve yakınlarımızın eğer çocuklarını okula gönderiyorlarsa,
    böyle tehlikeli durumdan korunup itikadımızı muhafaza
    etmek için;
    Okullarda birinci iş olarak müşrik bir vatandaş yetiştirilmek istendiğini
    unutmamak,
    İmkân ve gücü varsa, çocuklarını okula göndermemek, alternatif
    eğitim oluşturmak
    Okulların hafta başı ve sonundaki törenlerine çocukları katmamak,
    Resmî Bayramlara çocukları göndermemek,
    Derslerde ve ders dışı etkinliklerde elfaz-ı küfür ve ef ’al-i küfürden
    şiddetle sakınmak,
    Derslerde büyük tâğutu öven şiirler, okuma parçaları ve benzeri
    şeyleri okumamak,
    Büyük tâğutu öven veya küfrü içeren ödevleri yapmamak
    Okuldan geldiğinde mutlaka virüs taraması yapmak, Okulda öğrendiği
    yanlışları gösterip doğrularıyla yer değiştirmesini sağlamak,
    hafta sonları İslâmî eğitimi üzerinde titizce durmak.
    Çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren tevhid akidesini öğretip
    sevdirmek, Kur’an’la tanıştırmak gerekir.
    Cumartesi, Pazar günleri ve tatilleri çocukların İslâmî eğitimleri
    ve câhilî eğitimden arınmaları için gayret gösterip fırsatlar ve alternatif
    imkânlar oluşturmak.
    513
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Okul ve öğretmen tercihi yapmak, öğretmenin ve idarenin İslâm
    düşmanı olmayanlarını arayıp bulmak; gerekirse uzak bir okula kayıt
    yaptırmanın yollarını bulmak.
    Çocuklarımıza Kur’an eğitimi verdirmek; Kur’an’ın metni ile birlikte
    mealini okutmaya çalışmak, evde Kur’an eğitimi yaparak Kitabımızın
    günlük hayatla ve kendimizle bağlantısını kurmaya çalışmak
    ve çocuğa da bu bakış açısını kazandırmaya gayret etmek.
    Evlerimizi İslâm okulu haline getirmeye çalışmak.
    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor.
    Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak,
    onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine
    çekilmek herhalde dâvet usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle
    de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde
    tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda cesaret,
    ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ taraftan yaklaşmasından
    meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek
    için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk
    içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de
    vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür
    damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan
    sakındıran nasslar vardır.
    Askerlik
    Askerlik; Devlet Tanrısına kulluk demektir, aslında. Doğru da,
    askerlik dışında da nice konularda insanlar bu kulluğu sergilemek
    zorunda bırakılmıyorlar mı?
    Türkiye’de zorunlu askerlik uygulaması sistem açısından bir vatandaşlık
    görevi kabul edilmektedir. Yani devlet, kendini vatandaşın
    tanrısı konumunda görür. Vatandaşa düşen de kayıtsız şartsız devlet
    tanrısına kulluk yapmaktır. Devlet tanrı, “yat” deyince yatacak,
    “sürün” deyince sürünecek, “öldür” deyince öldürecek bir kul istemektedir.
    Karşılığında bırakın yalancı da olsa bir cenneti, teşekkür
    514
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bile etme zorunluluğunu duymaz devlet; çünkü vatandaş buna mecburdur,
    kendisini de bu kulluğa lâyık görür. Cenneti yoktur, ama cehenneme
    benzetmeye çalıştığı zindanları vardır, bu kulluğu kabul
    etmeyenler için.
    Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Memleketi hep
    askerler yönetir. Asker Atatürk yattığı yerden ilke ve devrimleriyle,
    ihtilal yapan askerler anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de
    her şeyleriyle. Her şehrin en mûtena yerinde askeriye konuşlanır, en
    güzel ve en geniş yerleri onlar parsellemiştir. “Bu memleketin (ve vatandaşların)
    sahibi biziz” diyen tavırları ile âdeta haykırırlar: Subay
    olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira parasını ev sahiplerine gerektiğinde
    canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu basit insancıklar, istedikleri
    zaman kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir, ötekidir.
    Zaman zaman hadleri bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine
    hakaret etme hakkını kendinde bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının,
    çok çalışsa da ev sahibi olma hakkı yoktur; o hep alttadır, emir
    eridir. Rejimin (İslâm’dan ve Müslümanlardan) korunup kollanması
    onlara aittir. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı kuvvetlerin istemediklerini
    başa geçirdiğinde, ya da vatanseverlikleri depreşip canları istediğinde
    ihtilal yapmaya hazırdırlar. Can atarlar vatanı kurtarmaya(!),
    kesmez artık postmodern darbeler, 28 Şubatlar…
    Sistem, okullarında okuyan öğrencileri de askerî disiplinle yetiştirir.
    “Sıra ol, rahat, hazırol, rap rap rap!” (“Rab, Rab!” değil, ona benzemesin;
    irticanın ayak sesi diye darbe olur.)
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda
    savaşırlar.” 1220 Mü’minlerin tâğuta mutlak itaatleri, yani onlara kulluk
    yapmaları Kur’an’la yasaklanmış ve onları reddedip inkâr etmeleri
    emredilmiştir. Onların gönüllü askeri olmaları küfürdür. Kim,
    gönül rızasıyla, isteyerek, seve seve kâfirlere askerlik yaparsa kâfir
    olur.
    Ancak, istemeyerek askerlik yapmak zorunda bırakılanlar (eğer
    askerlik yaparken yemin etmezler, marşlarda ve derslerde küfür
    1220 4/Nisâ, 76
    515
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    kelimelerini söylemezlerse), tabii hepsinden önemlisi tâğut uğrunda
    savaşa katılmazlarsa tekfir edilmemelidir.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost ve idareci edinmesinler.
    Kim bunu yaparsa, ona Allah’tan hiçbir şey (yardım) yoktur.
    Onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç.
    Allah size, asıl kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de
    ancak Onadır.” 1221
    Hz. Peygamber; “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve
    üzerine zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır.” 1222 buyurmuştur.
    Bu nasslar ışığında diyebiliriz ki; Bir mü’min, askerlik yapmamak
    için elinden gelen imkânları kullanacaktır. Rapor alma veya benzeri
    yolları denemek zorundadır. Eğer başka hiçbir yol bulamadıysa, kerhen
    (istemeye istemeye), zorla askere götürülmesinde kendisi için
    tekfir edilecek bir durum olmaz. Bu durum, aynen bazı mü’minlerin
    hapse atılmasına benzer. Nasıl hapiste yatmak küfür kabul edilmezse,
    aynı şekilde kişinin haksız yere hapse atılır gibi, belirli yaşa geldiğinde
    askere atılması (alınması) da (orada küfür olan davranış ve
    sözlerden sakındığı müddetçe) küfür sayılmaz. Bu durum, ruhsattır
    ve mü’minlerin güçlerinin yetmemesiyle ilgilidir.
    Azimet ise, her ne pahasına olursa olsun askere gitmemektir.
    Buna gücü yeten insan, övgüye lâyıktır. Ama, günümüzün şartlarında
    bunu her mü’minin yapmasının beklenmesi doğru değildir. Askere
    gitmemek için gücü yetmeyip mecburen gitmek zorunda kalanlara
    anlayışla bakmak gerekir. İslâm, sadece kahramanların dini değil,
    aynı zamanda bedevilerin, zayıf ve güçsüzlerin de dinidir. “Allah her
    şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Allah, kimseye kaldıramayacağı
    yükü yüklemez.”1223; “Allah sizin için kolaylık diler, zorlukdilemez.”
    1224
    1221 3/Âl-i İmrân, 28
    1222 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27
    1223 2/Bakara, 286
    1224 2/Bakara, 185
    516
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Elbette, kâfirler safında mü’minlere karşı savaşmak, savaşa katılmak
    farklıdır. Hiçbir mü’min kâfirler safında savaşamaz. Tâğutlar
    safında savaşmak küfürdür. 1225
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici
    zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
    kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ
    ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem
    olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslam’ın
    hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet:
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.
    İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
    de onlardır.” 1226 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir
    durumdan söz etmek mümkün değildir!
    Dâvâmızın sonu el-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn’dir.
    Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun!
    1225 4/Nisâ, 76
    1226 39/Zümer, 17-18

    518
    001. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    002. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    003. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.
    004. Âhiret Günü, Abdulkadir Rahbavî, Beka Y.
    005. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    006. Akaid Dersleri, Ebu Hanzala, Furkan Y.
    007. Akaid Dersleri, Rüştü Erkal, Özel Y.
    008. Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.
    009. Akaid ve Fıkıh Risaleleri, Heyet, İstikamet Y.
    010. Akaid ve Kelâm İlminde Vahyin ve Aklın Yeri, Ensar Neşr.
    011. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y.
    012. Akait Dersleri, Muhammed Taki Misbah, Kevser Y.
    013. Akîde ve Şeriat, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    014. Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    015. Akîdede Âhad Haberin Delil Olması, M. bin Abdullah el-Vuheybî, Guraba Y.
    016. Akidemiz Budur, Ebu Muhammed el-Makdisi, Beyaz Minare Y.
    017. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    018. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    019. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
    020. Allah, Kur’an, İnsan, Şerafeddin Gölcük, Esra Y.
    021. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    022. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Karadavî, İhtar Y.
    023. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    024. Asrımızın Yesakı, Ziyaeddin el-Kudsî, Hak Y.
    025. Atalar Yolu, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    026. Ateizm ve Eleştirisi, Aydın Topaloğlu, DİB Y.
    027. Bel’am, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    028. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
    029. Bitmeyen Laiklik Kavgası, Rauf Pehlivan, Motif Y.
    030. Biz Böyle İnanıyoruz!, İbn Useymin, Guraba Y.
    031. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    032. Bütün Yönleriyle Tevhid, Muhammed et-Temimi, Karınca Polen Y.
    033. Büyük Şirkte Cehalet, İsmail Haliloğlu, Nakil Y.
    034. Caferi, Şii ve Rafızilerin İnanç Esasları, Senin Ağzından Senin Dinin Ey Şii, Abdullah
    bin Muhammed es-Salih, Yedi İklim Kitabevi
    AKAİDLE İLGİLİ YARARLANILABİLECEK KİTAPLAR
    (Tavsiye Ettiğim veya Etmediğim Yayınlanmış Türkçe Eserler)
    519
    Tavsiye Kitaplar
    035. Cahiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyaeddin el-Kudsî, Hak Y.
    036. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    037. Câhiliyye, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    038. Cehalet Özrü, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    039. Cehalet Özürdür, Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Guraba Y.
    040. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi, Beyan Y.
    041. Çağdaş İnançlar Düşünceler, 1-2, Heyet, Beka Y.
    042. Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Ali Bulaç, Endülüs Y.
    043. Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, Ethem Ruhi Fığlalı, Selçuk Y.
    044. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    045. Çocuk Eğitiminde Nebevî Yöntem ve Fesad Medreseleri, Ebu Muhammed el-Makdisi, Şehadet Y.
    046. Darü’l Erkam Darü’n Nedve Çarpışması, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    047. Delilleriyle İslâm İtikad ve İnanç Esasları, İsmail Hakkı Zeyrek, Sönmez Y.
    048. Demokrasi Bir Dindir, el-Makdisî, el-Mukrî, Şehâdet Y.
    049. Demokrasi Küfür Nizamıdır, Hizbut Tahrir Y.
    050. Demokrasiye Eleştiri, Süleyman Uğurlu, Köklü Değişim Y.
    051. Devletsiz İslâm, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    052. Din Budur, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    053. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    054. Din Nedir, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    055. Din ve İslâm, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    056. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. el-Luveyhık, Kayıhan Y.
    057. Diriliş Neslinin Amentüsü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
    058. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    059. Dört İmamın İtikadı, Muhammed el-Humeyyis, Guraba Y.
    060. Dört Mezhep Arasında Akîde Birliği, Nâsır el-Kıfârî, Guraba Y.
    061. Dört Mezhep İmamının İtikadı, Muhammed el-Humeyyis
    062. Duâ ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    063. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.
    064. Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşat Atalar, Anlam Y.
    065. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.
    066. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Özel Y.
    067. Ecel ve Ölüm, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    068. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    069. Eğitim, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    070. Ehl-i Beyt Mektebine Göre Usûl-u Din, Komisyon, Kevser Y.
    071. Ehli Sünnet Akaidi, Mehmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Bedir Y.
    072. Ehli Sünnet Akaidi, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyât Y.
    073. Ehl-i Sünnet Ekolünün Doğuşu, Nadim Macit, İhtar Y.
    074. Ehli Sünnet ve Akaidi, Mehmet Çağlayan, Çağlayan Y.
    075. Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat, Selefi Sâlihîn Akîdesi, Abdullah b. A. el-Eserî, Guraba Y.
    076. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat İnancında Kader, İbrahim b. Âmir er_Ruhaylî. İlimder Y.
    520
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    077. Ehl-i Sünnet’in Muhaliflerine Cevabı, İbn Useymin, Guraba Y.
    078. Ekonomi Bir Din midir? Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    079. Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.
    080. Emânet ve Ehliyet, 1-2, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y.
    081. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    082. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y.
    083. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y.
    084. Ey Vahyin Çocukları Direnin, Hazırlayan Murat Gezenler, Şehadet Y.
    085. Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği, Y.
    086. Fıtrattan Dine, Muhiddin Okumuş, Yediveren Y.
    087. Gaybın Haberleri, Safvet Senih, Zaman Gazetesi Y.
    088. Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
    089. Gizli Gücün Uyanışı İman, Tevfik Yusuf el-Vâi, Nida Y.
    090. Güncel İtikat Meseleleri, Ebu Hanzala, Furkan Y.
    091. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, DİB Y.
    092. Günümüz İnanç Problemleri, (Sempozyum) 2001 Erzurum, Aktif Kitap Erzurum
    093. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
    094. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    095. Hâkimiyet Mefhumu Tahkimu’l-Kavâniyn Şerhi, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    096. Hanefî Ulemâsına Göre Şirk ve Sebepleri, M. b. Abd. el-Humeyyis, Guraba Y.
    097. Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi ve Şerhi, Mustafa İslamoğlu, Düşün Y.
    098. Hâtemiyet (Peygamberliğin Sona Erişi), Mutahhari, Fecr Y.
    099. Hayatı Kuşatan Yönleriyle Tevhid, Muhammed bin Ahmed el-Hafzî, Beka Y.
    100. Her Nemruda Bir İbrâhim, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    101. Hesap ve Hesaba Çekilme, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    102. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    103. Hikmet ve İmtihan Boyutuyla Kaderi Anlamak, Ali Rıza Güneş, Rağbet Y.
    104. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Mustafa Karataş, Dersaâdet Y.
    105. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    106. İbâdet, Yaşar İşcan, DİB Y.
    107. İhlas ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    108. İlâhî Kanunların Hikmetleri, (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y.
    109. İlâhî Öğretiler Işığında İslâm Nizamı, Yusuf el-Karadavî, Esra Y.
    110. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    111. İlim Ahlâk iman, Derleyen: M. Rahmi Balaban, D. İ. B. Y.
    112. İlim ve Din Açısından Mu’cize, Osman Karadeniz, Marifet Y.
    113. İlim, Felsefe, Kur’an Işığında iman, Nedim El-Cisr, Hikmet Y.
    114. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y.
    115. İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y.
    116. İmam Azam’ın Beş Eseri, Kalem Y.
    117. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    118. İman Nasıl Muhafaza Edilir, Hakkı Yazar, Tebliğ Y.
    521
    Tavsiye Kitaplar
    119. İman ve Amel, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    120. İman ve Bilinç, Hasan Eker
    121. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    122. İman ve İtaat, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.
    123. İman ve Küfür Meseleleri, Guraba Y.
    124. İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
    125. İman ve Sosyal Hayat, Beheşti, Birim Y.
    126. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    127. İman Yazıları, Mustafa İslamoğlu, Düşün Y.
    128. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    129. İman, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    130. İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y.
    131. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.
    132. İmanın Şubeleri, Beyhakî, Polen Y.
    133. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
    134. İnanç Devleti, Faruk Köse, Rağbet Y.
    135. İnanç Esaslarını Temellendirme Sorunu, Osman Karadeniz, İFAV Y.
    136. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y.
    137. İnanç ve İş, Osman Şekerci, Rağbet Y.
    138. İnançla İlgili Güncel Konular, Ali Pekcan, Rağbet Y.
    139. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y.
    140. İnanmak ve Yaşamak, 1-3 Ercüment Özkan, Anlam Y.
    141. İnsan Gerçeği, Mutahhari, Fıtrat Y.
    142. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Basın Yay. Birliği Y.
    143. İnsan ve Kader, Mutahhari, Akademi Y.
    144. İnsanı Uçuruma Götüren Sözler, Mehmed Paksu, Nesil Y.
    145. İrca Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    146. İrtidat ve Mürtedin Hükmü, Abdülhak el-Heytemî, Hak Y.
    147. İsbat-ı Vacip (Allah’ın Varlığı), Bekir Topaloğlu, D. İ. B. Y.
    148. İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.
    149. İslâm Akaidi, A. Lütfi Kazancı, Marifet Y.
    150. İslam Akaidi, Hasan Karakaya, Beka Y.
    151. İslâm Akaidi, Muhammed Sâlih bin El-Useymin, Tevhid Y.
    152. İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.
    153. İslâm Akaidi, Şerafeddin Gölcük, Esra Y.
    154. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    155. İslâm Câhiliye Çatışması ve Hurâfeler, Bülent Kaplan, Şahsi Y.
    156. İslâm Dâvetinin Esasları, 1-2, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
    157. İslâm Dini Akaidi, Hayati Ülkü, Şelale Y.
    158. İslâm Dini Esasları, M. Cemal Sofuoğlu, İzmir İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
    159. İslâm Dini, A. Hamdi Akseki, D. İ. B. Y.
    160. İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmumin Mustafa Halime, Şehadet Y.
    522
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    161. İslam Dininden Çıkaran Ameller, Ebu Basir et-Tartusi, Şehadet Y.
    162. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    163. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.
    164. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y.
    165. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
    166. İslâm Düşüncesinin Yapısı, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
    167. İslam Hukuku Açısından Tekfir; Şartları ve Ahkâmı, Meva Kitap Konya
    168. İslam Hukukunda Riddet, Abdullah Furkan eş-Şâmî, Özel Y.
    169. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    170. İslam İnancı Etrafında Yerli Yorumlar, Yener Öztürk, Akademi Y.
    171. İslâm İnancının Ana Konuları, Fahruddin er-Râzî, İhtar Y.
    172. İslâm İnanç Esasları (Akaid), Lütfi Şentürk, DİB Y.
    173. İslâm Nizamı, 1-3, A. Rızâ Demircan, Eymen Yay.
    174. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
    175. İslam Tarihinde İtikadî Sapmalar, Ahmed Sa’d Hamdan, Ey İnsanlar Y.
    176. İslam Ümmetini Tekfircilik Hastalığından Sakındırma Konusunda Otuz Risale, Ebu
    Muhammed Âsım el-Makdisî, İstikamet Y.
    177. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    178. İslâm, Mevdûdi, Furkan Y.
    179. İslâm, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    180. İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, Nûr Y.
    181. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    182. İslâm’da Allah İnancı, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    183. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y.
    184. İslâm’da İhya Hareketleri, Mevdûdi, Pınar Y.
    185. İslâm’da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, Marmara İlâhîyat F. Ders Notları
    186. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.
    187. İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.
    188. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
    189. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    190. İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.
    191. İslâm’da Kabirciliğin Sakıncaları, M. Nâsıruddin Albânî, Hadis Y.
    192. İslâm’da Mezhepler Tarihi, Muhammed Ebû Zehra, Birim Yay, Hİsar Y.
    193. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
    194. İslâm’ın Esası, Ş. Filibe’li Ahmed Hilmi, T. Diyanet Vakfı Y.
    195. İslâm’ın İlk Şartı Şehâdet Kelimesi, A. Rifat el-Bedravî, Özel Y.
    196. İslâm’ın İnanç Esasları, İmam Âzam, İhtar Y.
    197. İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y.
    198. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y.
    199. İslâm-Câhiliye Çatışması ve Hurâfeler, Bülent Kaplan, Özel Y.
    200. İslâmî Bilgiler ve Terimler Ansiklopedisi, Akaid-İman, Mahmut Özakkaş, Bayrak Y.
    201. İslâmî Bir Devlet İstiyoruz, M. Mehdi el Hüseyni Şirazî, İkbal Y.
    523
    Tavsiye Kitaplar
    202. İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Ömer Faruk Köse, Fecr Y.
    203. İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.
    204. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    205. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y.
    206. İslamiyette İtikadî Mezheblerin Doğuşu, Yaşar Kutluay, Pınar Y.
    207. İstanbul’da İman Nasıl Artar Nasıl Azalır, Feyzullah Birışık, Polen Y.
    208. İstiâze-Şeytan, Allah, Hamd-Rab, Din Günü-İbâdet, F. Yıldız-Y. Çiçek, Bir Y.
    209. İstismar Edilen 40 Âyet, Alâeddin Palevi, Özel Y.
    210. İstismar Edilen Kavramlar, Abdullah Palevi, Özel Y.
    211. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    212. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y.
    213. İtikadî Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, İlyas Çelebi, Kitabevi Y.
    214. İtikat Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Ekmel Y.
    215. Kavram Tefsiri, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    216. Kelâmcılarla Hadisçiler Arasındaki Münakaşalar, Talat Koçyiğit, D. İ. B. Y.
    217. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    218. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    219. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    220. Kelime-i Tevhid Üzerine Düşünme, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
    221. Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.
    222. Kelime-i Tevhid’in Anlam ve Şartları, Faruk Furkan, Meva Kitap Y.
    223. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
    224. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ ilâhe illâllah), İbn Receb El-Hanbeli, Hak Y.
    225. Kıyâmet, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    226. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbi, Tevhid Y.
    227. Kitâbu’t Tevhid, Muhammed et-Temîmî, Guraba Y.
    228. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    229. Kötülük Odakları, Zübeyir Yetik, Beyan Y. 1-10
    230. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
    231. Kur’an Işığında Kader ve Özgürlük, Ömer Aydın, Beyan Y.
    232. Kur’an Okumaları, 1-3, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
    233. Kur’an ve Hadis Işığında Gaybdan Haberler, Şadi Eren, Nesil Y.
    234. Kur’an ve Hayat, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    235. Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Ameli Boyutu, Ahmet Çelik, Ekev Y.
    236. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    237. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç (Sorular-Cevaplar), Muhammed bin Cemal, Tekin Kitabevi Y.
    238. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    239. Kur’an ve Şefaat, Yaşar Düzenli, Pınar Y.
    240. Kur’an Yoluyla İmanı Yapılandırma, Mecdi el-Hilali, Beka Y.
    241. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.
    242. Kur’an’a Göre İslâm’ın Temel Kuralları, Hüseyin Atay, M.E.B. Y.
    243. Kur’an’a Göre Şefaat, Mehmet Durmuş, AnlamY.
    524
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    244. Kur’an’a Göre Şirk, Zeynep Işık, Çıra Y.
    245. Kur’an’da Allah-Kul İlişkisi, Hidâyet Aköz, Seriyye Y.
    246. Kur’an’da Hidâyet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.
    247. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    248. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
    249. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
    250. Kur’an’da Kulluk, Zekeriyâ Pak, Kayıhan Y.
    251. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
    252. Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Kerim Buladı, Pınar Y.
    253. Kur’an’da Nifak Olayı, Gülbeddin Hikmetyar, Düşünce Y.
    254. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y.
    255. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    256. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan / Kırkambar / Işık Y.
    257. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    258. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    259. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    260. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
    261. Kur’an’da ve Günlük Hayatımızda Tevhid ve Şirk, Mustafa Silel, Ekin Y.
    262. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
    263. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
    264. Kur’an’da Zulüm Kavramı, Ahmet Şişman, Beyan Y.
    265. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
    266. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Dıraz, Mim Y.
    267. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği,Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    268. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Velî Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    269. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    270. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
    271. Kur’an-ı Kerim’e Göre Kabir Azabı Var mı? Mehmet Okuyan, Etüt Y.
    272. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Melekler, Cin ve Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
    273. Kur’an Hakikatleri ile İman Gerçeği, Muhammed İsmail Yılmaz, Kumtaneleri Y.
    274. Kurtulan Toplum (Fırka-i nâciye), Muhammed b. Cemil Zeyno, Saff Y.
    275. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    276. Küfür Sözler, Bid’at ve Hurafeler, Abdullah Osmanoğlu, Yasin Y.
    277. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    278. Lâ İlâhe İllâllah Ne Demek Biliyor musun? Faruk Furkan, Menâhil Y.
    279. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    280. Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.
    281. Laik Düzende Dini Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    282. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
    283. Maturidiye ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı, M. Sait Yazıcı, DİB Y.
    284. Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    285. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    525
    Tavsiye Kitaplar
    286. Melek, Cin ve Şeytan, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    287. Mevzû ve Zayıf Hadislerin Akideye Etkisi, Abdurrahman Abdülhak, Hak Y.
    288. Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
    289. Muvahhid Aileye Doğru, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    290. Muvahhid Şahsiyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    291. Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y
    292. Mürcie İnancı, Sefer b. Abdurrahman el-Havali, İstikamet Y.
    293. Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y.
    294. Müslümanın Güzelleşmesi, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    295. Müslümanın Müslümanlaşması, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    296. Namaz Duâları ve Sûreleri, Ali Akpınar, Suffe Y.
    297. Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Otağ Y.
    298. Nifak ve Münâfık, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    299. Nûr’dan Cümleler, 1-2, Alâaddin Başar, Zafer Y.
    300. Nûr’dan Kelimeler, 1-4, Alâaddin Başar, Zafer Y.
    301. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar, Bakıllânî, Rağbet Y.
    302. On İki İmam İnançları, Üstat Nasır Mekarim, Kevser Y.
    303. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes Kitabevi Y.
    304. Önce İman, Mecdi Hilali, Buruc Y.
    305. Önce Tevhid, Nâsır el-Umer, Guraba Y.
    306. Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    307. Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    308. Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, M. N. Solmaz-İ. L. Çakan, Ensar Y.
    309. Peygambersiz Bir Din, Alâeddin Palevi, Meva Kitap Y.
    310. Put ve Puta Tapma, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    311. Reenkarnasyon Var mı? Sevim Asımgil, Gonca Y.
    312. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
    313. Sahâbe Devri Siyasî Hâdis. Kelâmî Problemlere Etkileri, Ahmet Akbulut, Birleşik Y.
    314. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
    315. Sevgi, İtaat ve İsyan, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    316. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    317. Sorulu Cevaplı İslâm Akaidi, Hâfız b. Ahmed el-Hakemî, Guraba Y.
    318. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-5, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    319. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    320. Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    321. Sünneti Terk ve Kur’an’la Amel Meselesi, Mahmut Denizkuşları, Ribat Y.
    322. Sünnetullah, Bir Kur’an İfâdesinin Kavramlaşması, Ömer Özsoy, Fecr Y.
    323. Şefaat Üzerine, Esedi, Mutahhari, Tabatabai, Kevser Y.
    324. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    325. Şehâdet ve Şehid, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    326. Şia İnanç Esasları (Kendi Kaynakları Işığında), Halife Keskin, Beyan Y.
    327. Şia İnanç Esasları, Halife Keskin, Beyan Y.
    526
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    328. Şia ve Ehl-i Sünnet Bakışıyla Tevhid ve Nübüvvet, Allame Hilli, Alulbeyt Y.
    329. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    330. Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Polen Y.
    331. Şirk, Özel Y. Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    332. Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.
    333. Şüpheleri yok eden Tevhid Gerçeği, İbn Useymîn, Guraba Y.
    334. Tâğut ve Mürted, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    335. Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri, Komisyon, Furkan Y.
    336. Tağutların Yardımcılarına Dair Şüphelerin Giderilmesi, Ebu Muhammed el-Makdisi, Şehadet Y.
    337. Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.
    338. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y.
    339. Tarihte ve Günümüzde Ehl-i Sünnet, Heyet, Ensar Neşriyat
    340. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    341. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, DİB Y.
    342. Tekfir, Şartları ve Ahkâmı, Faruk Furkan, Meva Kitap Y.
    343. Tekfir Meselesi Üzerine Mülahazalar, Eşref Yılmaz, Küresel Kitap Y.
    344. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.
    345. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavî, Şura Y.
    346. Telhisü’l Kelâm Fi Berahin-i Akaidi’l- İslâm, İsmail Hakkı, Özel Y.
    347. Temel Dini Bilgiler, Seyfeddin Yazıcı, D. İ. B. Y.
    348. Tevhid Bilinciyle Canlanmak,Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    349. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.
    350. Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları, Faysal b. Kazzar el-Câsim, Ümmülkura
    351. Tevhid Risaleleri, Haz. Abdullah Yıldırım (Muhammed b. Abdulvehhab), Neda Y.
    352. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    353. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    354. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    355. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    356. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    357. Tevhid ve Şirk, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    358. Tevhid, 1-2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    359. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    360. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    361. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    362. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    363. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
    364. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyât
    365. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    366. Tevhid, Rab ve İlâh, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    367. Tevhid; Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    368. Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
    369. Tevhide Giriş, Muhammed Esad, Erkam Y.
    527
    Tavsiye Kitaplar
    370. Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, MisyonY.
    371. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    372. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    373. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    374. Tevhidin Anlamı, Seyyid Kutub, Şehadet Y.
    375. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    376. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Karadavî, Saff / Özgün Y.
    377. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Mekki Y.
    378. Tevzihu’l Mesail, İmam Humeyni
    379. Türklerin Dinî Tarihi, Ünver Günay-Harun Güngör, Rağbet Y.
    380. Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesisleri, Sönmez Kutlu, T. Diyanet V. Y.
    381. Vahiy Kültürü, Ruhi Özcan, Ravza Y.
    382. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Yayınevi yok
    383. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil Y.
    384. Yaşayan Dünya Dilleri, Heyet, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    385. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y.
    386. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.
    387. Zulüm ve İstikbar, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    528
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu
    ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen
    elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız.
    Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup
    O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek
    Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış
    amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi, Kur’an’a! Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve
    bir daha bırakmamak için…