TEVHİD, RAB VE İLAH

    TEVHİD, RAB VE İLAH (1)

    Salı, 12 Ocak 2021 19:05

    Tevhid, Rab ve İlah

    Yazan

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -4-
    TEVHİD, RAB VE İLAH
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:

    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    TEVHİD, RAB VE İLAH
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -4-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, El-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh.
    Bir insanın mü’min olması çok zor değildir. Anlamını bilip kabul edecek şekilde şehâdet veya tevhid kelimelerini dillendirdiğimiz zaman “mü’min” olur ve onu o şekilde görüp kabul etmek gerekir. İslâm’ın hâkim değil, mahkûm olduğu günümüz Türkiyesi gibi ülkelerde zor olan; müslüman kalmak, müslümanca bir hayat sürmek ve müslümanca ölmektir.
    Allah Teâlâ, insana irâde vermiş, onu hür bırakmıştır. Bu hürriyeti yanlış yerde kullanarak Rabbine isyan etmesi, kendi istediği gibi yaşayıp hayatına kimseyi müdâhale ettirmemesi, kendini tanrı ilan edecek şeytanî bir yola girmektir. Bu durum, bir insanın Rabbiyle yaptığı antlaşmasını tek taraflı olarak bozması, eski câhiliyye hayatına dönme isteğidir.
    Rabbimiz, insanları yaratıp başıboş bırakmamıştır. Ona bir taraftan sayısız nimetler bahşederken, diğer yandan onu değişik sınavlardan geçirir. O, âlemlerin Rabbidir. Evrensel bir açılım sözkonusu bu âyette. Herkesin ve her şeyin Rabbidir O. İnsan hücrelerine hükmettiği gibi, âlemlere hükmeden Allah’a “sen bizim okullarımıza, mahkemelerimize, devletimize, kılık-kıyafetimize, evimizin konumuna… karışamazsın” demek ne büyük bir cür’ettir. Bütün âlemdeki varlıkların kendisine teslim olup itaat ettikleri, Kur’an tabiriyle tesbih ve secde ettikleri Rablerine karşı insan da bu güzel orkestraya katılmalıdır. Namaz kılarken başka bir ilâha, sokağa çıkıp iş hayatına yönelince başka bir ilâha kul olmak veya emir kulu olmayı kabullenmek, insan onuruyla da bağdaşmayan şeytanî bir tavırdır.
    Siyasî alanda kralların, Firavunların; din alanında râhiplerin, hahamların, türbelerdeki şahısların rab kabul edildiği çağımız modern câhiliyyesinde, Allah’a sınır biçmeye, “Sen şuralara karışırsın, şu alanlara karışamazsın!” denilebilmektedir. Bu durum, insanın kendi hevâsını tanrı kabul etmesi, İslâmî emirler konusunda kendini müstağnî görmesi ve giderek rablik iddia edecek çizgiye gelmesi demektir.
    Problemlerin tümü, Allah’ın tek ilâhımız, tek Rabbimiz, tek mutlak otoritemiz, sözü sokağa, eve, özel hayatımıza, okulumuza, devlete ve her şeye geçmesi gereken gönülden kendisine teslim olmamız icap eden bir zat olduğunu unutmamızdan kaynaklanıyor.
    Çözüm de, Allah’ı tek Rab ve tek İlâh olarak kabul edip, bunun gereklerini yerine getirmek…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -4-
    TEVHİD (TEK İLÂH)
    •
    İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Tevhid; Hayatın Anlamı
    •
    Tevhidin Yansımaları
    •
    Evrendeki Tevhid
    •
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    •
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    •
    Tevhidi Bozan Durumlar
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
    •
    Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
    •
    Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı Mânâ ve Sonuçları
    •
    Kelime-i Tevhid
    •
    Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
    •
    Amelde Tevhid
    •
    Muvahhid
    “İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.” 1
    İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
    İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
    Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek-gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
    1] 2/Bakara, 163
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    bütün ma’budların ortak adı ‘ilâh’tır. Türkçede bunu ‘tanrı’ kelimesi
    ile karşılarız.
    İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    İlâh; ibâdet edilmeye yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile
    boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, herşeyin O’na muhtaç
    olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik
    mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma
    ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar,
    bazı şeylere gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere
    sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin
    bittiği bir yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli
    ‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
    kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün
    yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı
    insan sığınacak bir melce (bir kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar,
    yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki ‘bir ilâha bağlanma’ ihtiyacını
    başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde
    dinsiz insan olmadığı gibi, ‘ilâhsız’ insan da yoktur. Kimileri,
    hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile; onların içerisinde,
    sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her
    şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.
    İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir
    örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini,
    kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bir dinin emrine
    uymayı bırakın, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz.
    Bu tip insanlar, bir çeşit ‘kendi keyiflerine’ uyarlar. Kendi
    arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden
    ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür
    insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve
    arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi
    olacaksın?”2 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimine
    göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına göre gökler, bazılarına
    göre yıldızlar, bazı kimselere göre madde, bazısına göre ataların
    rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet
    erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.
    2] 25/ Furkan, 43
    TEVHİD
    - 11 -
    Hatta bazı insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri,
    kralları ilâh veya yarı tanrı saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere
    “Ben sizin en büyük Rabbinizım/ilâhınızım” diyordu.3
    Japon kralları tanrı sayılan Güneşin oğlu, Çin kralları tanrının oğlu,
    bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarıtanrı
    sayılıyor(du).
    Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz
    üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman
    gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür.
    Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar
    secde edercesine saygı göstermektedirler.
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
    ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar
    ve mâbetler yapıp, o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan,
    tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur.
    İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da
    buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve
    o heykellere ilâh diye tapınıyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var /
    Putunu kendi yapar kendi tapar.”
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir
    olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler
    O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün
    işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek
    veya istemeyerek O’na boyun eğerler. Her şey O’nu tesbih
    eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca
    O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey
    O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve
    yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç
    değildir.
    Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici
    yine O’dur. Bu anlamda O, mutlak ve tek ‘ilâh’tır; O’ndan başka
    ilâh yoktur. İnsanların ilâh diye düşündükleri şeylerin ötesinde
    bir ilâhtır O. İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, “Allah” der. Bu isim,
    ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan
    bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet
    sahibi ‘ilâh’ın özel adıdır.
    İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de;
    ama ‘Allah’ bir tanedir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek
    de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem
    3] 79/Nâziât, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik
    (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
    “İlâh”ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ kavramı, daha
    çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun,
    bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek
    ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
    İlâh Düşüncesi: Tevhid, insanlığın ilk dini; ilk insan da bir tevhid
    peygamberi idi. Hz. Âdem’den çok sonraları insanlar ilk defa
    Tevhid inancının dışına çıktılar ve yaptıkları heykelleri ilâh haline
    getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında
    ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış
    devam etmektedir.
    Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını gören, duâlarına karşılık
    veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün
    (müteâl) olmalıdır. Bu ilâh insanın sahip olmadığı birçok özelliği
    taşımalıdır. Aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makam olmalıdır
    ulûhiyet/ilâhlık. Kimileri bu ilâhlarını hayal etmişler, kimileri de
    onları somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu
    da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişler, tanrılarını insan
    gibi veya bazı insanları tanrı gibi düşünmüşlerdir.
    Eski Yunan ilâhları/tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin
    hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in
    iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin
    iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim
    bir savaşçıydı. Bazıları birtakım hayvanları, kimi insanlar zamanı,
    bazıları da ruhları kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.
    Geçmişte bu tür acâyip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm bu
    tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hak
    olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi
    kafalarından ve eksik görüşlerinden değil, bizzat insanların Rabbi
    Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’
    konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir. Ancak
    buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan,
    Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını
    sürdürmektedirler.
    Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu
    ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın
    yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme,
    kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka
    TEVHİD
    - 13 -
    şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar “ilâh” haline getiriliyor
    demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun
    veya bir başka şeyin, ‘tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh
    saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey; üstündür, (müteâldir), en çok
    sevilendir, ondan daha büyük bir şey yoktur.
    Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür.
    Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen
    insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir.
    Bugün nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini,
    kahramanları, devlet örgütlerini, uluslararası kuruluşları
    tıpkı ilâh gibi görmektedir. “Bu sahte tanrların gücü çok büyüktür
    ve bunlara asla karşı gelinemez” diye inanılmaktadır.
    Gazetelerin sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müziğin ilâhı’,
    ‘sanat tanrısı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana kul olayım’,
    ‘ey sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin
    görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran
    sözler de bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik
    veya film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden
    gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir
    şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin,
    kahramanlaştırılan bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar,
    yaptıkları işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez,
    itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları
    ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde
    olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda
    ilâhlık sıfatları görmekteler.
    Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri,
    kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur”
    şeklindeki inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin
    Rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları
    reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü
    kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
    Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
    ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği
    haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti
    okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi:
    “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına
    ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle
    buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
    bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
    getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu. 4
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya
    kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
    Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”5 Diyelim
    ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm
    var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir otoritenin,
    devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü
    bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser,
    inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya
    ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp
    vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
    yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor,
    “fâizsiz ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini
    çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin
    bir hükmü yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama
    yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur,
    biz onlara inanırız”, derse, işte bu inanç başkalarını ilâh
    haline getirmedir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye
    Allah’tan fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya
    Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, ya da
    Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün
    sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.
    Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya
    koyuyorlar. ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya
    falanca adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı
    değil onları ilâh tanıyor demektir.
    İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ
    ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka tanrı yoktur.
    Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir).” 6
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiç bir
    ilâh yoktur.”7; “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var.
    4] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 10, hadis no: 3292
    5] 33/Ahzâb, 36
    6] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 295-299
    7] 28/Kasas, 88
    TEVHİD
    - 15 -
    Ki onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
    daha büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azabı
    görecekleri zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu
    gözleri ile görür gibi bir bilselerdi.” 8
    İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza,
    hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve
    kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında
    kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı
    yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme
    ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapmış
    olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle
    ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın ilâhlığı üzerinde
    durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek,
    tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Cahiliye döneminde,
    gerek Mekke müşrikleri gerek yahudi ve hristiyanlar Allah’a
    inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek,
    Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
    İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları
    bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine
    güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekan sınırı
    olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır.
    O halde bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir tanedir.
    Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Allah bu konuda
    şöyle buyuruyor: “Allah hiç evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh
    da yoktur. (Öyle olsaydı) bu takdirde her ilâh kendi yarattığıyla gider ve
    elbette kimi kimine üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin)
    bütün isnatlarından münezzehtir.”9 Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi.
    Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu
    ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün
    kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır.
    Öyleyse kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün
    evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her
    şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. Müslümanlar, bu İlâh’a yönelirler,
    O’na duâ ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de
    bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok
    severler. Elbette bu İlâh, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Lâ ilâhe
    illâllah kelimesinde belirtildiği gibi Allah’tan başka ilâh yoktur.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun
    8] 2/Bakara, 165
    9] 23/Mü’minûn, 95
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse,
    bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir.
    Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih
    boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen
    şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve
    senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira
    tâğûta küfredip inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun
    önünde muhâkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar.
    Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”10; “Kim tâğûtu reddedip
    Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam
    kulpa yapışmış olur.” 11
    Kur’ân-ı Kerim bize bütün peygamberlerin tevhid akîdesiyle
    gönderildiğini bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz
    her peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’
    diye vahyetmişizdir.”12; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve
    tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber
    gönderdik.” 13
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçede ‘birlemek’ şeklinde ifade edilen ‘tevhid’, Arapça
    ‘vahd’ kökünden türemiş bir mastardır. ‘Tevhid’ sözlükte, bir şeyin
    ‘bir’ olduğuna hükmetmek, onu ’bir’ olarak bilmek, bir şeyi
    diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara
    gelmektedir. Kavram olarak ‘tevhid’, mutlak anlamda Allah’ın bir
    olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve
    benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder.
    ‘Tevhid’ en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
    bütün ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün,
    tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’
    aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara
    gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da
    şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında.
    Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları
    bütün dinleri tanımlıyorsa; ‘Tevhid’ de Allah’ın vahy yoluyla tüm
    peygamberlere gönderdiği dini tanımlar.
    ‘Tevhid’ hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında ve
    fiillerinde ‘bir’lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus
    10] 4/Nisâ, 60
    11] 2/Bakara, 256
    12] 21/Enbiyâ, 25
    13] 16/Nahl, 36
    TEVHİD
    - 17 -
    kılmaktır. Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ kavramı Kur’an’da
    geçmemektedir. Allah’ın birliği Kur’an’da, ‘Vâhid’, ‘Ehad’ gibi sıfatlarla
    ve başka tarzla açıklanmaktadır.
    Allah’ın birliğinden, sıfatlarından ve diğer iman konularından
    bahseden ilme Akaid denilir. Tevhid ilmi, Akaid ilminin diğer adıdır.
    Çünkü Tevhid ilmi, ağırlıklı olarak Allah’tan ve O’nun insanlara
    gönderdiği inanç esaslarından bahseder.
    Edebiyatta ‘tevhid’; Allah’ın birliğinden ve yüceliğinden bahseden,
    bunlardan söz eden, konusu bu gibi şeyler olan şiir çeşitlerine
    denir.
    Tevhid’in Amacı: ‘Tevhid’den maksat, Allah’ı birlemek, O’nu
    bir olarak kabul etmektir. Buradaki ‘bir’den amaç sayı yönünden
    bir olması değil, O’nun hiç bir şekilde ortağının, benzerinin
    ve eşinin olmaması, ezelî ve ebedî sıfatları yönünden hiç bir
    şeye benzememesi, Kur’an’ın ifadesiyle ‘hiç bir şekilde denginin
    bulunmaması’dır. Benzer cinsler arasında herhangi bir şeye ‘bir’
    denilir, ama onun cinsinden ve benzerinden başka şeyler de olabilir.
    Allah’ın bir ve tek oluşu ise benzersiz, eşsiz ve denksiz bir
    birliktir.
    ‘Tevhid’, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin,
    bütün ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları,
    mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği
    yolda yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır.
    Tevhid ehline, yani şehâdet getirip mü’min olanlara muvahhid/
    Allah’ı tevhid eden denilir. Muvahhidler, Tevhid gerçeğine bu bilinçle
    yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid
    ehli, yalnızca ‘Allah vardır’ demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
    O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık
    verici, O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına
    da inanırlar. İşte bu, Tevhid Dininin özüdür.
    Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi Tevhid veya ‘İslâm Dini’, Tevhid
    Kelimesi veya Şehâdet Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden
    kim bu cümlelerden birini inanarak söylerse mü’min olur. Şehâdet
    ve tevhid cümleleri, İslâm’ın bütün iman ve ibâdet ilkelerini içerisine
    almaktadır. Mu’min, bu iki cümleden birini söylediği zaman,
    bütün benliği ile Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in getirdiği dinin hak din olduğuna tanıklık (şâhitlik)
    eder. Her iki cümle de ayrı ayrı İslâm’ın ve buna inanmayı ifade
    etmenin özetidir. Unutmamak gerekir ki, İslâm yalnızca bu cümleleri
    ‘dil’ ile tekrar etmek değildir. Bunlar İslâm’a giriş ve İslâm’a
    girdikten sonra İslâm’a ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    duyurusudur. Mü’min, bunları söyleyerek seçtiği dini ve bunun
    her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur.
    Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bu
    sözün yalnızca iki gerçeği haber veren bir şey olmadığını bilir. Bu
    sözü söylerken neyi kabul ettiğini, neyi reddettiğini anlar. Bütün
    kalbiyle inanır, bunu diliyle ilan eder ve inandığı şeyin gereğini
    yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm cümlesidir. Birinci
    bölümde önce “lâ ilâhe/ilâh yoktur”, sonra da “illâllah/ancak Allah
    vardır”, yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur”
    denilir. Dikkat edilirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları,
    ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya benzetilen her şeyi kafadan
    ve gönülden silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir.
    Önce ‘nefy, yani reddetme’, sonra da ‘tasdik, yani kabul etme’ söz
    konusudur. İslâm açısından son derece önemli bir durumdur bu.
    Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en önemli mesele, Tevhid inancıdır.
    İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten sorumludurlar.
    ‘Tevhid’ yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır.
    Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konu da budur. Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
    şirk dinlerini terk ederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu
    hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete
    katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın
    bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine
    Tevhid inancı girmiş ‘muvahhidler’ tarafından hakkıyla
    yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi
    ‘Tevhid’ ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür iradesi elinde bulunan
    insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır.
    Yaptığı seçimin, yani seçtiği hayat tarzının sonucuna da
    kendisi katlanacaktır.
    Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in
    Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı
    da yalnızca ‘O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir’ demek
    değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra,
    O’nunla gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin
    doğru olduğunu da kabul etmek demektir. Aynı zamanda
    O’nun anlatıp gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ
    ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmektedir.
    Rabbimiz (c.c.) hükümlerini ve kullarından istediklerini
    Rasûlleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Tevhid veya Şehâdet
    Kelimesini söyleyenler, Allah’ın hükümlerini kabul edenler ve onları
    hayatlarına uygulamaya karar verenlerdir.
    TEVHİD
    - 19 -
    Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır desek yanlış olmaz. Ancak
    bu kapıdan içeri girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir
    iman esasını, her bir kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta
    uygulamaya söz vermiş demektir.
    Tevhid’in Kısımları: Yukarıda geçen tanıma göre Tevhid üç kısımda
    anlaşılmaktadır:
    1- Zat’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir
    benzerden, ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir.
    Allah (c.c.) aynı zamanda insanların bildiği cinsten bir cisim,
    bir cevher (görünen bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir.
    Kur’an farklı şekillerde sürekli olarak Allah’ın bir olduğunu, eşinin
    ve benzerinin olmadığını vurguluyor. Kur’an, aklı başında her
    insanın varlığını kabul etmek zorunda olduğu Allah’ın varlığına
    ait delil getirmekten ziyâde, ‘bir’ olduğuna delil getirir.
    Kur’an, Allah’ın birliğini şu yollardan biriyle anlatır:
    a- ‘Ehad’ ve ‘vâhid’ kelimeleriyle: “De ki O Allah bir’dir.”14; “Gerçek,
    sizin İlâhınız hakikaten bir’dir.”15 (Ehad ve vâhid kelimeleri aynı
    mânâda olup, ‘yalnız ve tek olmak, bir olmak’ demektir. Sayı olarak
    ‘vâhid’ bir demektir. Ancak ikisi arasında kullanılış yönünden
    incelikler vardır. Sayı saymaya ‘vâhid/bir’ ile başlanır, ‘ehad’ ile
    başlanmaz. ‘Evde, bir değil, iki kişi var’ derken ‘vâhid’ kullanılır.
    Kur’an’da, Allah hakkında bir âyette ‘ehad’, yirmi iki âyette ise
    ‘vâhid’ kelimesi kullanılıyor.
    b- Olumsuzluk ifadesiyle: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” 16
    c- Yasaklama ifadesiyle: “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin.”
    17
    d- Tevhid anlamında, başka ilâh olmadığı vurgulanarak: “Allahu,
    lâ ilâhe illa hû (Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır).”18; “Şüphe yok
    ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet
    et…” 19
    e- Birliğin soru şeklinde vurgulanmasıyla: “Size gökten ve yerden
    rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 20
    14] 112/İhlâs, 1
    15] 37/Sâffât, 4
    16] 3/Âl-i İmrân, 62
    17] 16/Nahl, 51
    18] 2Bakara, 255
    19] 20/Tâhâ, 14
    20] 35/Fâtır, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    f- Hıristiyanların teslisini (üçlü ilâh inancını) reddederek. 21
    g- İnsanın yaratılışı da bir Allah inancını kabul etmeye uygundur.
    Örneğin, insan kurtulma ümidinin kaybolduğu, kimsenin yardımcı
    olamayacağı bir sıkıntı ânında Allah’a yalvarır. 22
    h- İnsanın aklını kullanmasını sağlayarak; eğer bir’den fazla
    ilâh olsaydı yerlerin ve göklerin dengesi bozulurdu ifadesiyle. 23
    ı- Hayretle karışık soru şeklinde: “...Allah ile başka ilâhlar var mı?!” 24
    2- Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık
    O’na sıfatlarında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları
    denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikler akla
    gelir. Allah’ın sıfatları O’na aittir ve kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı
    yoktur. Bazı sıfatlar Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka
    hiçbir yaratıkta olamaz. Örneğin, ‘Beka/sonu olmamak’ sıfatı gibi.
    Allah’ın sonu yoktur, O ölümsüzdür, varlığı asla sona erici değildir.
    Allah (c.c.) bazı sıfatlarından varlıklara da biraz vermiştir. Meselâ,
    ‘hayat’, yani ‘diri ve canlı olma’ sıfatı gibi. Diğer canlılar da hayat
    sahibidir, ama günün birinde onların hayatı sona erer. Allah’a âit
    olan sıfatlar, tüm mükemmellikleriyle başka bir varlıkta bulunamaz.
    Meselâ hayat sıfatı da, birçok şeye ihtiyaç hisseder, kendi
    başına mutlak ve eksiksiz değildir.
    Hayvanlar ve insanlar ‘görme’ sıfatına sahiptirler, ama onların
    görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır. Allah’ın görmesi ise
    tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya muhtaç değildir.
    3- Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa
    çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir.
    Çevremizde ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar,
    Allah’ın yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir.
    Asıl yaratıcı Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla
    ilgili her şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı,
    bir yardımcısı veya bunlara benzer bir şeyi yoktur. Var eden
    de O’dur, öldüren de O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.
    Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmadır, yaratma
    ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun
    yaratmada bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, zamana da
    ihtiyacı yoktur. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’
    21] 4/Nisâ, 171
    22] 17/İsrâ, 67
    23] 21/Enbiyâ, 22
    24] 27/Neml, 60-63
    TEVHİD
    - 21 -
    demesidir; o da hemen olma sürecine girer, oluverir.”25 Tevhid, Allah’ı
    ‘ulûhiyyette (ilâhlıkta)’ ve ‘rubûbiyyette (rablikte)’ tek ve bir bilmenin
    ifadesidir. Allah (c.c.) hem yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem
    de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen, idare eden ve insanlar
    için hükümler koyan bir Rabdir.
    Kimileri ‘Allah vardır ve yücedir’ derler, ama O’na birtakım
    şeyleri eş tutarlar. Bazı şeyleri ilâh gibi düşünüp değerlendirirler
    veya Allah’a ait sıfatları onlara verirler. Onların tıpkı Allah gibi
    saygı duyulacak, emirlerine itaat edilecek, önlerinde boyun eğilecek
    yüce varlıklar olduğunu düşünürler. Ya da ‘Allah büyüktür’
    dedikleri halde hayatlarına ilişkin temel hükümleri bir başka makamdan
    alırlar. Allah’ın koyduğu helâl ve haram hükümlerini kabul
    etmezler, onların yerine ‘tâğutların’ hükümlerini benimserler.
    Bu gibi kimseler Tevhid’e iman etmemiş sayılır. Çünkü Hz. Allah,
    hem eşi ve benzeri olmayan tek ilâhtır, hem de tek Rab’dir. Tek
    Rab olmanın anlamı; yaratan, şekil verip terbiye eden, yöneten,
    tek sahip ve hüküm koyucu demektir. İlâhlığı Allah’a yakıştırıp da
    rabliği başkalarına tanıyanlar Tevhid’i bilmeyenlerdir. Böyle yapanlar
    ‘şirk’ koşup müşrik olanlardır.
    Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine
    zıt olacak şekilde, onları beğenmeyerek, ‘bana göre, bize göre,
    bizim sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine
    göre, falanca bilim adamına ve efendiye göre’ gibi ölçüler
    Tevhid’e uymaz. Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ın Rabliğini
    tanımayanlardır. “…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”26 Burada
    söz konusu edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların
    yerine geçmesi için hüküm koymak ve Allah’ın dininin yerine
    başka dinler uydurma mantığıdır. Bu, Tevhid’e aykırıdır.
    Tevbe Sûresinin otuz birinci âyetini ve bu âyetle ilgili Peygamberimizin
    Adiyy b. Hatem’e cevabını hatırlayalım: Âyet, bazılarının
    din adamlarını, hahamlarını ve Hz. İsa’yı rab edindiklerini,
    yani onlara kulluk yaptıklarını söylüyor. Adiyy b. Hatem, onların
    bu gibilere kulluk yapmadıklarını söyleyince, Peygamberimiz, işin
    mantığını çarpıcı bir şekilde izah etti: Halk, onların (Allah’a rağmen,
    O’nun hükümlerine ters olarak) helâl ve haram ölçülerini
    kabul ediyorsa, bunun anlamı onları rab haline getirmektir. 27
    Öyleyse, Tevhid’e inanan bütün mü’minler, bu inanmanın gereğine
    uymak zorundadırlar. Allah’ı hem İlâhlıkta tek ve bir, hem
    25] 36/Yâsin, 82
    26] 6/En’âm, 62
    27] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    de Rab olmada tek ve bir bilecekler. O’nun emrinin, O’nun hükmünün,
    O’nun büyüklüğünün üzerine hiç bir şey koymayacaklar.
    O’nu zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ‘ehad/tek’ olarak tanıyacaklar.
    Bazılarının yaptığı gibi gökleri Allah’a, yeryüzünü de insanlara
    bırakmak Tevhid değil, şirktir. Yani onlara göre Allah, yer ve
    gökleri yarattı ve yönetmektedir. Tamam, bu doğrudur, ‘O Allah,
    gökleri yönetmeye devam etsin, canlıların rızkını versin, sıkışanların
    da yardımına koşsun, ama yeryüzüne, toplumların ve devletlerin
    yönetimine karışmasın. Toplumlara ve insanlara ait hükümleri
    biz O’ndan daha iyi biliriz’ şeklinde düşünürler ve inanırlar. İşte bu
    mantık ‘şirk’ mantığıdır, tâğutluktur.
    Dikkat edilirse, İslâm gelmeden önce câhiliye insanları ‘Allah
    yoktur’ demiyorlardı. Allah’ın var olduğuna inanıyorlardı, ama
    O’na putları ortak koşuyorlar ve O’nun insanlar hakkında koyduğu
    hükümleri tanımıyorlardı ya da O’nun adına kendileri O’nun
    hükümlerine ters hüküm/kanun koyuyorlardı.
    Allah’tan Başka İlâh/Tanrı Yoktur İfadesinin Anlamı: Tevhid
    kelimesinde bir incelik daha var: Orada ‘Allah vardır’ ifadesi değil,
    ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ ifadesi yer almaktadır. Allah elbette
    vardır. İnsanlar zaten ilâhsız olamazlar ki. Herkesin mutlaka bir
    veya birçok ilâhı vardır. İnsan ilâh inancından asla uzak olamaz.
    Önemli olan bu ilâh inancı değil, yanlış ilâh inançlarını terk edip,
    âlemlerin Rabbi Allah’a inanmaktır. İşte bu Tevhiddir. Tevhid, aynı
    zamanda İslâm’ın dünya görüşüdür. Evet, İslâm Tevhidî bir dünya
    görüşüne sahiptir. Hayat anlayışı, evreni izah edişi, ölüm gerçeğine
    bakışı, hükümler konusundaki tavrı, geçmişe ve geleceğe bakışı
    tamamen bir Allah inancına dayanır.
    İslâm’ın getirdiği bütün çözümler, önerdiği yaşama tarzı, bu
    hayatı devam ettirecek ilkeler ve prensipler, insanlara ve toplumlara,
    bilgiye ve bilginin kaynaklarına bakışı, tarihi değerlendirişi
    hep bir Allah inancından, yani Tevhid’ten kaynaklanmaktadır. En
    ufak, hatta göze görünmeyen varlıktan en büyük varlıklara kadar,
    galaksi ve nebulalara varıncaya kadar her şey, her varlık Allah’ın
    birliğinin isbatıdır, Tevhid’in görüntüsüdür.
    Tevhidin Pratik Görüntüleri: Bu muazzam görüntüyü ve
    Allah’ın vahiy ile öğrettiği Tevhid’i beş maddede daha açık görebiliriz:
    1- Kâinattaki Tevhid: Kâinattaki her varlık bu inancı bize
    haber veriyor. Kur’an’da sık sık bu duruma dikkat çekilmekte,
    Allah’ın sonsuz kudretinin eserine bakmamız tavsiye edilmektedir.
    Kâinattaki her varlık kendine ait bir özelliğe sahiptir ve her biri
    TEVHİD
    - 23 -
    kendi görevini yerine getirmektedir. Bu durum, Tevhid’in göstergesidir
    28.
    2- Siyasette Tevhid: Siyaset, idare etme, yönlendirmedir.
    Âlemlerin Rabbi Allah, (c.c.) âlemleri yaratan ve idare edendir.
    O’nun hükmü hem kâinatta hem de insan hayatında geçerlidir.
    “O gökte de İlâhtır, yerde de İlâhtır.”29 Allah’ı dünya ve toplum işlerine,
    kamusal alana karıştırmak istemeyen mantık, Tevhid’e aykırıdır ve
    tâğutluktur.
    3- Toplumda Tevhid: İslâm ümmeti, Tevhid Dinine inanmakla
    tek bir ümmet, tek bir topluluk olmaktadır. “Ümmetiniz bir tek
    ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.”30
    Öyleyse mü’minler, hayatlarına Tevhid ilkelerini hâkim kılarak
    birliklerini koruyacaklar, Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak ayrılıp
    parçalanmayacaklar ve vahdet içinde olacaklar. Mü’minleri, ancak
    Tevhid ilkelerine topluca sarılma birleştirir, bir araya getirir.
    Mü’minler, kendilerine Allah’ın âyetleri geldikten sonra parçalananlar,
    bölük pörçük olanlar gibi olmazlar. 31
    4- Kişide Tevhid: İman edenler, İslâm’ın kendilerinden istediği
    ‘muvahhid’ tipli insan olmak, hayatlarının her ânında Tevhid inancını
    göstermek, kulluğu tek bir Rabb’e yapmak durumundadırlar.
    Muvahhid, bütün benliği ve duygularıyla Tevhid ilkelerine inanır,
    mücâdelesini bu uğurda yapar.
    5- Yürekte ve Dilde Tevhid: Mü’minler, Tevhid Dininin özeti
    olan Tevhid Kelimesini yürekten kabul ederler, inanırlar, dilleriyle
    de inandıklarını ortaya koyarlar. Sonra da bu inançlarını fikirde,
    düşüncede, ahlâkta, ibâdette, sosyal hayatta ve her konuda gösterirler.
    Tevhid’in ilkelerini hayata hâkim kılarlar.
    Mü’minler, ‘lâ ilâhe illâllah’ dedikten sonra, başka ilâhların
    peşine gitmezler, şirk olabilecek fikirleri kabul etmezler, ilâh zannedilenlerin
    ve tâğutların hükümlerine itibar etmezler. Allah’a
    rağmen insanlara hükmetmeye kalkışanlara yüz vermezler.
    İbâdetlerini yalnızca Allah’a yaparlar. İmanlarından asla tâviz vermezler.
    Rabbimiz buyuruyor ki: “Allah’a dayan, vekil olarak Allah yeter…
    Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı…” 32
    İşte bu mânâda kim Kelime-i Tevhid’i (veya Şehâdeti) kabul
    ederse, kim hayatını bu inanç doğrultusunda geçirirse, kimin son
    28] 51/Zâriyât, 20-21; 3/Âl-i İmrân, 190
    29] 43/Zuhruf, 84
    30] 21/Enbiyâ, 92
    31] 3/Âl-i İmrân, 105
    32] 33/Ahzâb, 3-4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    sözü ‘lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r rasûlullah’ olursa, onun cennete
    gideceği umulur. 33
    İnsanlık tarihi baştanbaşa bir Tevhid mücâdelesi tarihidir. İnsanlar
    tevhidi terk edip şirk dinlerine girip saptıkça, azdıkça, kısaca
    yoldan çıktıkça Allah’ın peygamberleri onları Tevhid’e dâvet
    ettiler, kurtulmalarını sağlamaya çalıştılar. İnsanlar Rablerine isyan
    etmeye, Allah (c.c.) da onlara elçi ve elçilerle beraber kurtuluş
    dâvetini göndermeye devam etti.
    Bugün de Allah’ın son vahyi olan İslâm ve O’nun kitabı Kur’an
    ve O’nun son peygamberi Muhammed’in (s.a.s.) mesajı bütün
    insanlığı Tevhid’e dâvet ediyor. Çünkü gerçek kurtuluş Tevhid’e
    uygun yaşamaktır. Kur’an’ın deyişiyle; “…Darmadağınık birçok düzme
    ilâhlar (tanrılar) mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip Kahhâr
    (sonsuz güç sahibi) bir tek olan Allah mı?” 34
    Tevhid; Hayatın Anlamı
    Sözlük anlamı olarak tevhid: Birlemek, tekleştirmek, bir şeyin
    tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir bilmek demek olan
    tevhid; terim olarak; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve
    fiillerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına iman edip
    ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak
    ve yalnız O’na tahsis etmektir. “De ki; O Allah bir’dir. Allah
    samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. O her
    şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). O baba da değildir oğul da değildir. O’na
    benzeyen, O’na eş ya da denk hiçbir şey de yoktur.” 35
    İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ
    ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, yani
    bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında
    mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur.”
    Dikkat etmek gerekir ki; kelime-i tevhid önce Allah’tan başka
    diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan
    başka bütün ilâhları reddetmeli ve sadece ilâh olarak Allah’ı kabul
    etmelidir.
    İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu
    gibi- şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını
    insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri
    Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahudi ve
    hıristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram
    33] Müslim, İman 40, hadis no: 94; Buhârî, Timizî, nak. K. Sitte II/206-207
    34] 12/Yûsuf, 39; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 717-724
    35] 112/İhlâs, 1-4
    TEVHİD
    - 25 -
    koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı.
    Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden
    sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen
    insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların,
    birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
    Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir.
    Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir.
    Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde
    ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara
    katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her
    sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır.
    Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak,
    günlük yaşayışındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara
    uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya
    koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
    Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben
    ancak Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve
    Sana güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin.
    En güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun Senin
    kanunlarındır. Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi
    aşanlara karşı koyacağım. Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine
    uymayan hiç bir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”
    Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı
    ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve çocuğu olmadığına
    iman edilmeden tevhid gerçekleşmez. Tevhid, rubûbiyet ve
    ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
    Rubûbiyet Tevhidi: Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek
    için, rubûbiyet kavramının türediği “Rab” kelimesini iyi kavramak
    gereklidir. Rab kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir.
    Terbiyenin yanında, aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta
    bulunmak, taahhüt etmek, kemâle erdirmek, tamamlamak,
    efendisi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, toplamak, başkanlık
    etmek, sahip olmak, bakmak, büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini
    yapabilmek, yaptırabilmek, rızık vermek gibi mânâları kapsar.
    Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet
    (rablık) sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır.
    Bütün bu sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan
    rubûbiyet sıfatlarında Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü
    her yönüyle yaratan, rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri
    idare eden, öldüren ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten,
    yükselten ve alçaltan O’dur.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah
    olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır.
    Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet
    etmeli ve O’na hiç bir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet
    tevhidi, fıtraten insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman
    müşrikler de dâhil olmak üzere bütün insanlık tarafından kabul
    görmüştür. Tarih boyunca çok az insan rubûbiyyet tevhidinde sapıklığa
    düşmüştür. Mekke müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet
    sıfatlarını taşımadıklarını pekâlâ biliyorlardı. Fakat buna rağmen
    sahte ilâhlarına saygı ve tâzim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı
    Kerim’de şöyle anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu
    altında tutan kimdir?’ diye sorarsan, ‘şüphesiz Allah’tır’ derler.”36; “De
    ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik
    bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri
    kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 37
    Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi
    sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz.
    Çünkü yukarıda geçen âyetlerde ifade edildiği üzere Mekke müşrikleri
    de Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan
    var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icâbet
    eden vb. sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne
    var ki, putlarına/tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor,
    onları Allah’ı seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu
    halleriyle müşrik oluyorlardı.
    Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile
    kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid
    bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi
    için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine
    de iman etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?
    Ulûhiyet Tevhidi: Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği
    ibâdet şekilleri ile ibâdet etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek,
    başkasını O’na ortak kabul etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit
    ederek Allah’a bağlanmasıdır. Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun
    eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı olmayan
    Allah’ı birlemektir.
    Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan
    biri bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler,
    rubûbiyet tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara
    tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm koyucu olarak
    36] 29/Ankebût, 61
    37] 10/Yûnus, 31. Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman,
    20
    TEVHİD
    - 27 -
    kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü
    yarattığını kabul ediyor, fakat O’na oğul isnat ederek ve helâlharam
    kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir.
    Ulûhiyet tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde
    en çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme:
    ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi
    için) bir peygamber gönderdik.”38; “(Nuh): ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/
    ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ dedi.” 39
    Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan
    başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı
    içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp
    taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.”
    40
    Bunun en açık tezahürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya
    herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih
    etmemektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri
    ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
    Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 41
    Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin
    Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin
    gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a ibâdet etmeye
    çağırmaktır. O halde “ibâdet” kavramının Kur’an’da hangi
    anlamlarda kullanıldığını kısaca görelim:
    İbâdet: “Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”
    42
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana,
    “Ey Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben;
    “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları
    üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamalarıdır.” buyurdu. 43
    İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek,
    tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir.
    İslâmî ıstılahta ibâdet: Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık
    38] 16/Nahl, 36
    39] 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için bk. 7/A’râf, 65, 73, 85; 12/
    Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2
    40] 22/Hacc, 62
    41] 2/Bakara, 165
    42] 51/Zâriyât, 56
    43] Buhâri, Müslim
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    ifâde eden, yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını
    kazanmak niyetiyle yerine getirilen her türlü harekete ibâdet denir.
    Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir.
    İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiç bir zaman sadece namaz kılmak,
    oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin
    tamamıdır. Din ise hayatın programını çizer, insanların yaşam
    tarzını belirler. Yemek yemek, devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk,
    mâlî işler... kısaca, hayatın tamamı dindir, dinin tamamı da
    ibâdettir.
    İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
    1-) Kul olmak, kulluk etmek,
    2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
    3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak ),
    4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
    5-) Yönelmek, meyletmek.
    Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört şart
    vardır:
    a) İman: Şirkten arınmış şekilde iman etmeyen kimsenin yaptığı
    hiçbir şey ibâdet olmaz.
    b) Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği
    bir şey olması.
    c) Usûl/Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde
    yapmak.
    d) Niyet/kasd: Allah rızâsı için yapmak; başka bir çıkar veya
    riyâ gibi sebeplerle yapmamak.
    İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç,
    kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve
    bağımsızlığından ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet
    ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla isteyerek ona
    boyun eğmesidir.
    İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir.
    Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler
    diye yaratmıştır.44 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin
    bir ihtiyaçtır. İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece
    O’na kul olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun
    44] Bk. 51/Zâriyât, 56
    TEVHİD
    - 29 -
    olarak ve O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.45 Aksi halde
    insan maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun,
    Allah’a ibâdet etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.
    Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür.
    Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”46; “Sana ölüm
    gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”47;“Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim,
    sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru yol
    budur.”48 Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır.
    Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, biz
    her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber
    gönderdik.” 49
    İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani
    Allah’a ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede
    O’na boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için
    kulun, Allah’ı her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük
    tanıyıp âzamî derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku
    ile ümit arasında olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya
    diktatörden duyulan korku gibi değildir. Müslümanın korkusu
    Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur.
    İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her
    şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman,
    Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi
    ve kalbini temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel
    bir vâsıta ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir,
    Allah’a yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın
    istediği ve Peygamberimiz’in uyguladığı gibi olması lâzımdır.
    Yoksa ibâdet insana bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ 29/
    Ankebût sûresi 45. âyetinde, “namaz kişiyi bütün kötülüklerden alıkoyar.”
    buyuruyor. Hâlbuki, bugün pek çok müslüman namaz kıldığı
    halde birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor.
    Elbette ki, bu durum, onların namazlarının Allah katında kabul
    görmediğinin göstergesidir.
    İnsanların dünya ve âhiret saâdetine ulaşabilmesi için
    ibâdetlerini, Allah’ın istediği şekilde yapmaları gerekir. Fâtiha
    45 Bk. 13/Ra’d, 28
    46] 11/Hûd, 123
    47] 15/Hicr, 99
    48] 3/Âl-i İmrân, 51
    49] 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”50
    âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir. Bunun
    mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak
    vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı;
    sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması
    gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel
    şekilde ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde,
    Peygamberi örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra
    kudreti sonsuz olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları
    yüceltecektir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet
    Allah’ın, Rasûlünün ve Müslümanlarındır. 51
    İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz
    şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir.
    Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.” 52
    İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bûd (ibâdet edilen) yalnız
    Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs.
    gibi fiillerden ibaret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır;
    tamamı değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın
    tamamını içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için
    yapılması gerektiği hususu üzerinde Kur’an-ı Kerim hassasiyetle
    durmaktadır: “O (Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir.
    İşte dosdoğru din budur.”53; “Ey Âdemoğulları, şeytana ibâdet etmeyin
    diye size emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”54;
    “De ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
    emrediyorsunuz, Ey cahiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden
    olun.”55; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel
    işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” 56
    “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem...” 57
    Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece
    kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda
    olsun bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi
    ve rûhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
    kendi istediği yöne sevk eden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi
    kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet,
    50] 1/Fâtiha, 5
    51] 63/Münâfıkun, 8
    52] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud,
    Sünnet 16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6
    53] 12/Yusuf, 40
    54] 36/Yâsin, 60
    55] 39/Zümer, 64-66
    56] 18/Kehf, 110
    57] 109/Kâfirûn, 1-6
    TEVHİD
    - 31 -
    rubûbiyet ve ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu
    noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
    Tevhidin Yansımaları
    Kur’an-ı Kerim’in tevhid ile ilgili ayetlerine dikkatle baktığımız
    zaman tevhid akidesinin sadece fikrî, zihinsel ve felsefî bir telakki
    olmayıp; insan ve kâinat konusunda başlı başına çok genel bir
    düşünce ve yaşam biçimi olduğunu açıkça anlarız. Kavramlar arasında,
    insan hayatını “tevhid” kavramı kadar çepeçevre kuşatan,
    çok boyutlu bir başka kavram bulmak mümkün değildir. Bundan
    dolayı tarih boyunca bütün ilâhî davetler, Lâ ilâhe illallah esasını
    açıklayarak işe başlamışlardır.
    Evrendeki Tevhid
    Kur’an’ın insanlara kazandırmaya çalıştığı dünya görüşüne
    göre kâinat ve kâinattaki bütün varlıklar yüce bir kuvvet olan Allah
    tarafından yaratılmıştır. Evrendeki düzen de Allah tarafından
    yaratılmıştır. Kur’an, evrendeki düzenin Allah tarafından takdir
    edilmiş olduğunu açıkça beyan ediyor. Kur’an’daki birçok âyet,
    çeşitli ifade biçimleriyle insanın dikkatini evrenin sağlam düzenine
    çekerek, evrenin yaratıcısının birlenmesi gerektiğini vurguluyor.
    “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye
    yaratmadık.”58; “Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur.
    Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.”59; “Göklerde ve yerde bulunan her şey,
    Rahman’a kul olarak gelecektir.” 60 “O (Allah), geceyi sizin için istirahat
    etmenize elverişli, gündüzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapmıştır.
    Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.” 61
    Bu âyetlerde bütün evrende var olan düzeni, evrenin yaratıcısı,
    idare edicisi ve evirip çevireni olan Allah’ın birliğine apaçık
    bir delil sayıyor. Bizden kâinatta var olan bu mükemmel düzen ve
    bu düzenin sağlamlığı ve bütünlüğü üzerine düşünmemizi ve bu
    yolla tevhid fikrine ulaşmamızı istiyor.
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak
    esaret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması
    demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul
    58] 21/Enbiyâ, 16
    59] 2/Bakara, 116
    60] 19/Meryem, 93
    61] 10/Yûnus, 67) (Konuyla ilgili olarak yine bk. 6/En’am, 95-99; 36/Yâsin, 33;
    16/Nahl, 10-18, 65, 81; 10/Yûnus, 3-6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek
    ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul
    etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi,
    sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü
    ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında
    bulunan her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
    “Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”62; “Hüküm,
    hâkimiyet yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine tapmanızı emretmiştir.
    İşte dosdoğru din budur.”63 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor:
    Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid
    sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek,
    O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine
    tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda feda etmektir.
    Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir
    verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici
    olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultudaki
    yaşayıp tavır koymaktır.
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
    gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
    bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse:
    ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız’ deyin.”64; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
    küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla
    savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” 65
    Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu
    üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan
    cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler
    sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik,
    pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca
    tabiat ötesi / metafizik konulara izah getiren ve ahlak ile ilgili konularda
    sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine
    oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı
    bir hareket mantığı sunan, inkılâpçı bir başkaldırıdır.
    Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye
    şirk temeline dayana sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir,
    zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem
    62] 17/İsrâ, 23
    63] 12/Yûsuf, 40
    64] 3/Âl-i İmrân, 64
    65] 4/Nisâ, 76
    TEVHİD
    - 33 -
    olmasaydı, tarih boyunca bu akideyi kavimlerine sunan bütün
    peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?
    İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren
    “Hanifler”in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından
    oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği
    dönemde Mekke’de Hz. İbrâhim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini
    iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara
    tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrâhim’in dinine girmişlerdi. Bunlar,
    Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları
    yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikati ile ilgili nutuklar söylüyorlar,
    putların batıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı
    öğütlüyorlardı.
    Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin
    savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal
    inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik
    Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu.
    O putperest toplumda ortaya koydukları fikirleri, sadece nazarî
    inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o
    cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle
    fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini
    fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin
    geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler.
    Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan
    öteye gitmeyen tevhid akidesine bağlı olmaları, onları o
    haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm
    tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.
    İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin ispatı
    ve şirkin reddi olduğu için, cahilî Mekke atmosferinde, yerleşik
    şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akidesi, özel bir yaşam
    biçimini göstererek, inkılâpçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın
    siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına
    hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilan edildi. Şirkin
    her çeşidinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gayet özlü
    bir şekilde insanlar tevhide dâvet edildi.
    Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var
    oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akideye olan ihtiyaç
    da anlatıldı. İşte Rasûlullah (s.a.s.)’in kavmine sunduğu tevhid anlayışı
    ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark
    bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden,
    hem zihinsel, fikirsel ve hem de pratiğe yansıyan bir akide;
    diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...
    Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı
    ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid
    anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri,
    idareyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar.
    Savunduğu bu saf akide, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya
    getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu
    akidenin, kendi cahilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini,
    yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde
    olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini
    kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere
    karşı başkaldırı ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce
    aynı akideyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken,
    Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir
    savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.
    Tevhidi Bozan Durumlar
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde
    cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah
    muhâfaza etsin- şirke düşebilir. Günümüzde de sık görülen tevhidi
    bozan durumların önemlileri şunlardır:
    A-) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram
    kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi
    bozar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak
    hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı
    şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
    “Hükm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı
    emretti. Dosdoğru din ancak budur.”66; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini,
    râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir
    olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların
    eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 67
    B-) Allah’tan ve Rasûlünden geldiği kesinlikle sabit olan haberlerin
    tümüne birden inanmamak.. Kim Kur’an’ın hükümlerinden
    birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak
    koşmuş olur. “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası, dünyada rezillikten başka
    bir şey değildir. Kıyamet günü ise, en şiddetli azaba çarptırılacaktır. Allah
    yaptıklarınızdan gafil değildir.” 68
    66] 12/Yûsuf, 40
    67] 9/Tevbe, 31
    68] 2/Bakara, 85
    TEVHİD
    - 35 -
    C-) Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek: “Ey iman
    edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin
    dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”69; “Ey
    iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve
    eğlence yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek
    müminlerden iseniz Allah’tan korkunuz.” 70
    D-) Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr ederek
    veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi
    tanımamak. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik
    izafe edilir ki, bu da tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O
    halde Allah’a bu isimlerle dua ediniz. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri
    terk edin.. Yarın kıyamette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” 71
    E-) İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak: “De ki şüphesiz benim
    namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan
    Allah içindir.”72 Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası
    adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller
    tevhidi bozar.
    F-) Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek ve Allah ve
    Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’ın hükümlerini bir
    tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini uygulamak ve onlara tabi
    olmak insanı tevhitten uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler
    kâfirlerin ta kendileridir.” 73
    G-) Allah’tan başkasına tevekkül etmek. “Mümin iseniz Allah’a
    tevekkül ediniz..” 74
    H-) Allah’tan başkasını, Allah’ı sever gibi severek dost edinmek.
    “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak
    benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir.
    Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek
    ameller yapmak ve gizli şehvettir.” 75
    Kur’ân-ı Kerim’de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
    “Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na
    boyun eğmişlerdir.” 76
    69] 5/Mâide, 51
    70] 5/Mâide, 57
    71] 7/A’râf, 18
    72] 6/En’âm, 162
    73] 5/Mâide, 44
    74] 5/Mâide, 23
    75] İbn Mâce
    76] 2/Bakara, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh
    olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
    Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 77
    “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır,
    biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya
    atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” 78
    “Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması
    mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”
    79
    “Allahu, lâ ilâhe illâ hû -Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır-” 80
    “Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.”81
    “Allah’tan başka ilâh yoktur.” 82
    “Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından
    dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
    yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!” 83
    “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost)
    olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 84
    “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında
    kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa
    elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 85
    “Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan
    yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan
    başkasına tapmazlar.” 86
    “Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre
    düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim,
    sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak
    koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere
    yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler
    küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte
    77] 2/Bakara, 165
    78] 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bk. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24;
    7/A’râf, 28
    79] 2/Bakara, 256
    80] 2/Bakara, 255
    81] 37/Sâffât, 4
    82] 3/Âl-i İmrân, 62
    83] 3/Âl-i İmrân, 151
    84] 4/Nisâ, 45
    85] 4/Nisâ, 116
    86] 4/Nisâ, 117
    TEVHİD
    - 37 -
    olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir
    azap dokunacaktır.” 87
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman
    olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden
    olma!’ (denildi).” 88
    “O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan
    mâsumum’ de.” 89
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
    ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz
    olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
    başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
    düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 90
    “İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır.
    O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür.
    O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 91
    “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi
    Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 92
    “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 93
    “(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız
    yoktur, dedi.” 94
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler
    ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet
    etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O,
    bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 95
    “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak
    şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
    derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber
    veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 96
    87] 5/Mâide, 72-73
    88] 6/En’âm, 14
    89] 6/En’âm, 19
    90] 6/En’âm, 22-23
    91] 6/En’âm, 102 - 103
    92] 6/En’âm, 163-164
    93] 6/En’âm, 164
    94] 7/A’râf, 59
    95] 9/Tevbe, 31
    96] 10/Yûnus, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    “De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere
    mâlik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor?
    Bütün işleri kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 97
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler” 98
    “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah
    mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında
    hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım
    anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır.
    O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru
    olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 99
    “Biz her ümmete/kavme: ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka
    ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” 100
    “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden,
    yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din
    de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından
    mı korkuyorsunuz?” 101
    “Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 102
    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
    Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 103
    “Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur;
    şu halde bana ibâdet et…” 104
    “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve
    gökler(in nizamı, dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah,
    onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 105
    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte
    benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların
    çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 106
    “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh
    yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 107
    97] 10/Yûnus, 31
    98] 10/Yûnus, 106
    99] 12/Yûsuf, 39-40
    100] 16/Nahl, 36
    101] 16/Nahl, 51-52
    102] 17/İsrâ, 23
    103] 18/Kehf, 102
    104] 20/Tâhâ, 14
    105] 21/Enbiyâ, 22
    106] 21/Enbiyâ, 24
    107] 21/Enbiyâ, 25
    TEVHİD
    - 39 -
    “Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde
    gereği gibi ibâdet edin.” 108
    “Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahman’a kul olarak gelecektir.” 109
    “...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten
    de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun
    birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o,
    gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu
    uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 110
    “Kezâ Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta
    kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 111
    “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç
    sahibidir, azizdir.” 112
    “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen
    kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın.” 113
    “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan
    olursun.” 114
    “...Allah ile başka ilâhlar mı var?!” 115
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh
    yoktur.” 116
    “(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet
    uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 117
    “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?
    diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 118
    “Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup
    sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” 119
    108] 21/Enbiyâ, 92
    109] 19/Meryem, 93
    110] 22/Hacc, 30-31
    111] 22/Hacc, 62
    112] 22/Hacc, 74
    113] 25/Furkan, 43
    114] 26/Şuarâ, 213
    115] 27/Neml, 60-63
    116] 28/Kasas, 88
    117] 29/Ankebût, 25
    118] 29/Ankebût, 61
    119] 30/Rûm, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    “Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 120
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
    onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye
    asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.”
    121
    “İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi
    ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu
    bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen
    güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz
    budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka
    bir şey değildir.” 122
    “Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz
    bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 123
    “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’
    Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere
    de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan
    amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır,
    yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi
    takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır.
    Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak
    koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 124
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
    vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)?
    Eğer o fasıl kelimesi (azabı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında
    hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir
    azap vardır.” 125
    “Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka
    oranın varlıklıları; ‘Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine
    uyarız’ derlerdi.” 126
    “O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 127
    “De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan,
    her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç
    120] 35/Fâtır, 3
    121] 36/Yâsin, 74-75
    122] 38/Sâd, 4-7
    123] 39/Zümer, 3
    124] 39/Zümer, 64-67
    125] 42/Şûrâ, 21
    126] 43/Zuhruf, 23
    127] 43/Zuhruf, 84
    TEVHİD
    - 41 -
    kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen
    hiçbir şey de yoktur.” 128
    Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
    Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer.
    “Allah” lafzı ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki
    tevhid kelimesi/cümlesi Kur’an’da iki yerde129 geçer. Aynı
    anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû” şeklinde otuz yerde tekrarlanmaktadır.
    Tevhidi anlatan diğer âyetleri de göz önünde bulundurduğumuzda,
    Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna inanmaya
    ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı
    esasına dayandığını görürüz. Şöyle ki; yukarıdaki kavramlara 873
    yerde zikredilen iman kelimesini, 525 yerde zikredilen küfür kelimesini
    de eklediğimizde; saydığımız bu kavramlar toplam olarak
    4442 etmektedir. Bu sayı da, Kur’an’daki âyet sayısının üçte
    ikisinden çoğunu teşkil etmektedir. Sadece bu lafızlarla tevhidin
    yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte ikisini
    teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin
    Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en
    özlü ve özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani,
    ihlâs sûresinin içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir anlamı
    taşır. Hadis rivâyetindeki ihlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine
    eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili
    âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte; dolaylı olarak şirkin
    izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler ise yukarıdaki
    rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını
    oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel
    konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum
    olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
    Tevhid, yaratılıştan öncedir. Cenâb-ı Allah yaratılış esnâsında
    (ruhlar âleminde) yegâne Rab olduğunu bütün insanlığa onaylatmıştır:
    “Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış
    ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. ‘Ben sizin Rabbiniz değil
    miyim?’ (demişti de) ‘Evet (Rabbimizsin) şâhit olduk’ demişlerdi. (Bu)
    Kıyâmet günü ‘biz bundan habersizdir’ dememeniz içindir. Ya da bizden
    önce atalarımız şirk koşmuştu da biz ise onlardan sonra gelen bir kuşağız.
    İşleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizleri helâm mı edersin?’
    dememeniz için...”130 Âyette görüldüğü üzere Tevhid fikrinin temelleri
    insanlığın yaratılışı esnâsında atılmıştır. Yüce Allah biricik
    128] 112/İhlâs, 1-4
    129] 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19
    130] 7/A’râf, 173
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Rab olduğunu bütün insanlara tasdik ettirmiş ve Kıyâmet günü
    yapılabilecek tüm itirazların geçersiz olduğunu daha ilk günden
    kendilerine bildirmiştir.
    Cenâb-ı Allah, kullarından aldığı bu söz üzerine onları bilme,
    düşünme ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca onlara iyiyi,
    güzeli ve doğruyu gösteren peygamberler göndermiştir: “Biz
    her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye
    tebliğat yapması için bir peygamber gönderdik.131 Görülüyor ki tevhid
    inancı, akîdenin esasıdır. Şeriatın tümü onun için indirilmiş, bütün
    peygamberler, hep o inanca çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı
    olan İslâm dininin ana hedefi, insanları şirkten, tâğutlardan
    ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak, kalplerde
    bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği fikrini yerleştirmektir.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna
    göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün
    olmaz. Bu yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul edilen
    Tevhidin ilk olarak açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan olunması
    gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere;
    ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”132 Aslında
    Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın mânâsını
    açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli vurgu
    olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
    Tevhid akîdesinin, küçük bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve
    katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek
    mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan
    önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir: “Kim tâğutu
    inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan
    sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”133 Elmalılı Hamdi
    Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu âyetle ilgili şunları
    söylemektedir: “Muvahhid mü’min olmak için, Allah’a imandan
    evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları
    asla tanımamaya azmeylemektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr
    edip de Allah’a iman ederse’ âyeti ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin
    bir tefsiri demektir.”134 Kur’an’a göre Allah’a iman etmekle,
    tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani tâğut reddedilmedikçe
    Allah’a iman tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiçbir zaman bir arada
    bulunamaz. Allah’a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda
    131] 16/Nahl, 36
    132] 21/Enbiyâ, 25
    133] 2/Bakara, 256
    134] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 2/871
    TEVHİD
    - 43 -
    tâğuta tâbi olmamak demektir. 135
    Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, tevhid
    akîdesinin net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi
    ve buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezâhür
    etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına hükmetmesi de diyebiliriz.
    İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece
    Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün
    iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.
    Tevhid, mü’minin hayat metodudur. Diğer İslâmî bütün rükünler
    bu genel prensibe bağlıdır. Bu itibarla tevhid kavramı, yani “Lâ
    ilâhe illâllah” prensibi İslâm’da bütün anlayış ve yaşayış biçimlerinin
    kaynağını teşkil eder. Diğer bütün rükünler, prensipler ve
    fikirler bu yüce kavramın etrafında örülür. İnsan, tevhid akîdesi
    konusunda net bir düşünceyi kazanıp bir karara varmadıkça, bu
    konuda sâbit bir görüşe ulaşmadıkça, diğer İslâmî hiçbir konuda
    sağlıklı bir sonuca ulaşamaz. Her zaman olduğu gibi, teknolojinin,
    materyalist ve kapitalist felsefelerin, beşerî ideolojilerin göz boyadığı
    ve kafa bulandırdığı günümüzde, bizi bu kargaşa ve zillet
    bataklığından kurtaracak yegâne prensip tevhid akîdesidir. Tıpkı
    İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi...
    O halde bize düşen, tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve
    yeniden ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından
    kurtulabilir ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi
    kazanabiliriz. Kur’an Allah Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi
    değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle
    Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak Allah’ın şerîki
    ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin asıl
    mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların
    iman etmesidir.
    Kur’an Metodu: Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın varlığı” konusunda
    tâkip edilmesi gereken metodun, görünen tabiat olaylarından,
    maddî birtakım fenomenlerden yahut aklî ve mantıkî görünen
    bazı izahlardan hareketle O’nun varlığını ispat etmeye
    çalışmak değil; aksine, tutulacak yolun Allah’ın varlığına -hiçbir
    delile ihtiyaç duymadan- iman etmek olduğunu açıkça beyan
    eder. İman ile direkt bağlantılı görülen bu konu ile ilgili olarak
    Kur’an’ın serdettiği deliller “iknâî” oluşları ile dikkat çekerler.136
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’dan bahsedilen âyetlerin çoğu,
    O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle “Tevhid”
    135] Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 245
    136] Bekir Topaloğlu, İsbât-ı Vâcib, s. 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    üzerinde önemle durulmuş, Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı
    sürekli vurgulanmıştır. Bu yüzden olsa gerekir ki, Kur’ân-ı Kerim
    şirk olayı üzerinde çokça durmuş, Allah’ın varlığını ispat yoluna
    gitmek yerine O’nun birliği konusunu sürekli işlemiştir. Tevhidi,
    odak kavram haline getirmiştir.
    Kur’an’ın “Allah” konusunu, özellikle de akîde mevzûunu
    işleyen âyetleri dikkatle incelendiğinde bu gerçeğin çok açık bir
    şekilde ortaya çıktığı görülür. Kur’an âyetleri, hiçbir zaman direkt
    olarak Allah’ın varlığını ispat etmeyi hedef edinmemişlerdir.
    Çünkü Kur’an Allah’ın varlığına inanmayı açık ve kesin bir zorunluluk
    olarak kabul eder. Bu hususta insan fıtratı için kabul veya
    red söz konusu değildir. Bu gerçek, Kur’an’da temel bir prensip
    olarak kabul edilir. Kur’an, selîm fıtrata hitap ettiği için Allah’ın
    varlığını herkesin bedîhî ve fıtrî olarak kabul ettiği bir gerçek olarak
    ele aldığından isbâtına çalışmaz.
    Gerçekten de insanlık tarihi incelenince, hangi devir ve zamanda,
    hangi ırk ve toplumda olursa olsun, en ilkelinden en
    medenîsine kadar genel kabul halinde Allah’ı tanıdıkları görülür.
    Onun için Kur’an daha çok beşeriyetin en çok yanıldığı ve saptığı
    “şirk” olayı üzerinde durarak Allah’ın birliği ve diğer sıfatlarını
    tanıtmaya yönelir. Aynı şekilde müslümanların da “Allah” konusunda
    aynı yöntemi izlemelerini salık verir. Kur’ân-ı Kerim, direkt
    olarak isbat sadedinde hiçbir aklî delil kullanmamıştır. Kur’an’da
    Allah’ın isbâtı ile ilgili olduğu iddia edilen âyet-i kerimeler, doğrudan
    doğruya Allah’ın varlığını isbat değil; ancak dolaylı olarak
    bu konuya temas etmektedir. Yani, söz konusu âyetlerden doğrudan
    doğruya değil; bilâkis dolaylı olarak, kısacası Allah’ın varlığını
    ispat fikri bu konu ile ilgili bir netice değil; aksine metinlerin
    zorlanmasıyla o ortaya çıkan bir çıkarsamadır, denilebilir. Buradan
    şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Kur’an, apaçık, bedîhî ve
    fıtrî olan Allah fikri üzerinde aklî ve felsefî bazı yorumlar yaparak
    yahut maddî birtakım fenomenlerden hareketle yeniden izah ve
    isbat yoluna gitmeyi, emin olunan bir konu üzerinde tekrar tekrar
    çalışmak olarak görmektedir ki, bu anlamsız yahut lüks gibi
    kelimelerle ifade edilebilecek bir işle uğraşmak anlamına gelir. Bu
    uğraşı da en azından zaman israfı sayılır.
    Allah İnancının Fıtrî Oluşu: Allah Teâlâ insanı, kendi varlığını
    algılayıp kavrayabilecek bir fıtrat üzere yaratmıştır. Zira “fıtrat”,
    “insanın Allah Teâlâ’nın varlığını idrâk edebilecek yetilerle donatılmış
    olarak yaratılması veya Tevhid dinini kabul etmeye müsâit
    yaratılış” olarak tarif edilmiştir. Kur’an, selîm bir fıtratla yaratılan
    insanın normal olarak kendi güç ve kuvvetinin üstünde, kudret
    TEVHİD
    - 45 -
    sahibi yüce bir yaratıcıyı kabul edeceğini belirtir: “Sen yüzünü
    ‘hanîf’ olarak dine, yani Allah insanları hangi ‘fıtrat’ üzere yaratmış ise
    o fıtrata çevirir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din
    budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”137 Yine, Allah Teâlâ, elest bezminde
    Âdemoğullarının zürriyetini, Allah’ın kendilerinin Rabbi ve
    mâliki olduğuna, O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şâhit
    olarak sülâlelerinden kendilerini çıkardığını haber veriyor.138 Nitekim
    Allah Teâlâ onları bu fıtrat üzere yaratmıştır.
    Evet, fıtratın bizzat kendisi Allah’ın varlığını bilir ve şânı
    yüce Allah, elest bezmi veya kaalû belâ denilen A’râf sûresi 172.
    âyetinde belirtildiği gibi Âdemoğullarından söz aldığı andan itibaren
    fıtrat, ibâdetle Allah’a yönelir. Bu konuyu Allah Rasûlü şu
    şekilde belirtir: “Her doğan, fıtrat üzere doğar. -Başka bir rivâyette ise
    ‘bu din üzere doğar’- (Fakat sonradan) ana-babası onu yahûdileştirir, hıristiyanlaştırır
    veya mecûsileştirir...”139 Bu hadis-i şeriften anlaşılacağı
    üzere Allah’ın varlığına inanmak, insanda doğal bir duygu ve şuurdur.
    Bu duygu ve şuur; gaflet, inat, kibir gibi bazı ârızî hallerle
    körelebilir. Fakat hiçbir zaman yok olmaz. Doğuştan Allah’ın varlığı
    fikrine ve itikadına sahip olan insan, bu fikir ve inancı, çalışarak
    kazanmış ve öğrenmiş değildir. Aksine, bu düşünce Allah
    tarafından yaratılmıştır. Yani Allah insanı, Kendisine inanma ve
    Kendisini bilme özelliğiyle yaratmıştır. Merhamet, şefkat hisleri,
    düşünme ve idrâk kabiliyetleri nasıl insanın mâhiyetini teşkil eden
    vasıflarsa, bu özelliklere sahip olmayan insan nasıl düşünülemezse,
    Allah’ı bilme ve O’na inanma vasfı da öyledir. İnsanın özelliğini
    teşkil eden vasıflardan biri de inançtır. Her insan, bu inancı kendi
    rûhunda, vicdânında duyar. Bu sebeple en medenî toplumlardan
    en ilkel kavimlere kadar herkeste bu itikada rastlanır. Bütün insanlar,
    hak veya bâtıl mutlaka ilâhî bir kudretin varlığına fıtraten
    inanagelmişlerdir.
    Allah’ın varlığını her insan içinde hisseder. İlhad ve inkârın
    en aşırı noktasına varmış bulunan bir kimsenin bile, büyük bir
    felâketle karşılaştığı zaman taşa, toprağa veya ağaca sığındığı
    görülmemiştir. Her insan, böyle bir durumda, fıtratının sevki ile
    hemen Allah’a sığınır, bildiği isim ve sıfatlarla O’na yalvarır. Bu
    her çeşit gözlemle sâbittir. Nasıl ki büyük bir tehlike ile karşılaşan
    bir insan, kaçacak ve kurtulacak bir yer arar ve nasıl ki küçük
    çocuk, annesinin memesine zarûretten ve yaratılıştan koşarsa,
    137] 30/Rûm, 30
    138] 7/A’râf, 172
    139] Buhârî, Cenâiz 33, 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
    II/315, 233, III/435, IV/9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    aynen öylece önemli anlarında insan da yaratanını arar, O’na
    sığınır. Kur’an, bolluk ve refah zamanlarında içlerinde fıtrî olarak
    mevcut olan Allah duygusunu gizleyen ve fakat başlarına bir
    felâket gelince Allah’a yönelen insanlardan şöyle söz eder: “O
    kâfirleri kara bulutlar gibi dalga sardığı zaman, dini Allah’a has kılarak
    O’na yalvarır, duâ ederler. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında içlerinden
    bir kısmı doğru yolda kalır (diğerleri ise eski küfürlerine devam
    ederler).”140; “(Mûcizelerin Allah tarafından olduğunu) Kalpleriyle yakînen
    bildikleri halde nefislerine zulmederek ve kibirlenerek bütün mûcizeleri
    (açıktan) inkâr ettiler.”141 Bu âyet-i kerimelerde açıkça ifade edildiği
    gibi, felâketlerle yüz yüze gelindiği ve sıkıntılarla karşılaşıldığı zamanlarda
    çoğu kez fıtrat nefse ve akla galebe çalar, üstün gelir ve
    insan kibri, gururu ve inadı bırakıp Allah’a yönelir, O’ndan istimdad
    ederek yardım ister. 142
    Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı
    Mânâ ve Sonuçları
    1- Tevhid Bir Hayat Nizamıdır
    a- Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmek Tevhidin ilk
    şartıdır. Burada kulluğun sadece Allah’a yapılacağı belirtilmektedir.
    Kelime-i Tevhidin (tevhid cümlesinin) ikinci bölümü ise, kulluğun
    nasıl yapılacağını, nasıl pratize edilip hayata yansıtılacağını
    açıklar.
    b- Bu hayat nizamını kabul eden muvahhid mü’min, her iki
    bölümü de samimi olarak yaşayış ve tüm davranışlarıyla isbat eder.
    c- Tevhid kelimesi, müslümanların hayatının bütün ayrıntılarıyla
    birlikte üzerine oturtulduğu temel prensip ve nizamı oluşturur.
    İslâm toplumunun bunun dışında oluşması ve yaşaması mümkün
    değildir.
    d- Tevhid nizamının ve tevhidî hayat görüşünün dışında başka
    prensipler üzerine oturtulan hayata İslâmî hayat denemez.
    e- Tevhidî nizamın, başka herhangi bir dünya görüşü ve ideolojik
    düzenle sentezi, karıştırılması halinde bunun Tevhid dini
    İslâm’la alâkası kalmaz.
    f- Tevhidin ikinci bölümüyle bey’at edilip bağlılık sözü verilen
    Rasûlullah’ın sünnetinde (uygulama ve tebliğinde) İslâm
    140] 31/Lokman, 31
    141] 27/Neml, 14
    142] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 23-27
    TEVHİD
    - 47 -
    toplumunun karakteri, yapısı, İslâm cemaat ve devletinin şekillenişi
    ve bu aşamalara geçişin metodu belirlenmektedir.
    g- Lâ ilâhe illâllah’ın gereklerine ters hareket edenler, (sadece)
    Allah’a kulluk etmiş olamazlar.
    h- Hukukî prensiplerini Allah’tan başkasından alan ve
    Rasûlullah’ın bize tebliğ ettiği yolun dışında bir hükmü kabul
    eden kimse sadece Allah’ı ilâh kabul ediyor sayılamaz.
    ı- Tevhidî inanış ve yaşayış, namaz ve oruç gibi ibâdetlerin (ve
    her çeşit davranışın ibâdet bilinciyle ) sadece Allah’a yapılmasını
    gerektirdiği gibi, sosyal düzen, hareket, ahlâk ve hukukun da
    Allah’ın hükmüne uygun olmasını gerektirir. 143
    2- Tevhid, Bir İnkılâp Projesidir
    Tevhidi kabul eden insanın beyninde, kalbinde ve kalıbında,
    bedeninde ve rûhunda bir inkılâp gerçekleşir. Bu devrim sonucunda
    müslümanda duygu, düşünce ve eylemler kesin ve köklü bir
    imanla kendisini gösterir. Her anlamda ve her alanda köklü değişim
    ve dönüşüm geçiren muvahhid şunları kabul etmiş ve Allah’a
    şunlar için söz vermiş olur:
    a- Allah’ım, beni yarattın ve yaşatıyorsun. Ben ancak Senin
    hükümlerine/emirlerine uyarım; Sana güvenir, dayanır, Sana bel
    bağlarım.
    b- Gerçek anlamda cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak
    Sensin. Senin dışında mutlak olarak korkulacak ve mutlak sevilecek,
    her konuda yardım edebilecek kimse yoktur.
    c- Emirlerini ve yasaklarını bildiren, insanlığa yasa, ahlâk nizamı,
    insanlar arası ilişkiler, inanç ve ibâdet usûllerini öğreten Kitabına
    inanıyor ve onu yaşamaya söz veriyorum. En güzel emri, Senin
    emrin; en mükemmel hüküm Senin nizamların ve kanunlarındır.
    d- Beni Sen rızıklandırıyor, bana nimetleri Sen bahşediyorsun.
    Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine uymayan hiçbir fikri,
    düşünce ve hükmü benimsemeyeceğim. Tüm tâğutları ve tâğûtî
    düzenleri reddediyorum.
    e- Sana yönelmeyenlere, Seni tanımayanlara, Senin emirlerinin
    tümünü veya bazısını reddedenlere, Senin dinini tahrif etmek
    isteyenlere, Senin emirlerini ucuz dünya çıkarı karşısında satanlara,
    hakka bâtılı karıştıranlara, Sana isyan eden, Senin dinini
    143] Bk. 6/En’âm, 162; 33/Ahzâb, 36; 59/Haşr, 7; 4/Nisâ, 59, 65; 5/Mâide, 44, 45,
    47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    yalanlayan veya alaya alanlara, tuğyan edip hakkı aşanlara gücümün
    yettiğince karşı koyacağım.
    f- Hiçbir zararın veya yararın Senin takdirin olmadan gelmeyeceğine,
    bütün dünya birleşse Sen istemeyince en küçük bir fayda
    veya zarar veremeyeceklerine inanıyorum ve bu inancıma uygun
    davranacağıma söz veriyorum.
    g- Bütün rûhum, varlığım ve tüm gücümle sadece Sana kul
    olacak ve kulluk yapacağım. Hayatımın her ânını bu inanç ve bilinçle
    yaşayacağım.
    h- Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Senin rasûlün/elçin olduğuna,
    dünya ve âhiret saâdetinin ancak onun örnekliğinde gerçekleşeceğine,
    tek önderin Peygamber olduğuna inanıyorum.
    ı- Benim efendim, imamım, örneğim ancak Rasûlullah’tır.
    Onun izinden gideceğim. Onun sünnetini/yolunu tâkip edeceğim,
    ona ters düşenleri sevmeyeceğim, ondan başkasına kesin bir şekilde
    bağlanmayacağım, ondan ilham almayanları tanımayacağım,
    onun düşmanlarıyla mücâdele edeceğim.
    3- Tevhid, Kâinat Nizamıdır
    Tevhid kelimesi, buna inanan insanla, Allah’a teslimiyetten hiç
    ayrılmayan, Allah’ı her an tesbih eden kâinat ve işleyişleri arasında
    bir uyum, bir kardeşlik ilişkisi şeklinde bir düzen kurar:
    a- Lâ ilâhe illâllah, sadece insan varlığıyla ilgili değil; tüm varlıklarla
    ilgili, tüm varlıklar için bir hayat düzeni belirlemekte ve bu
    düzeni hatırlatmaktadır.
    b- Kâinattaki bütün varlıkların kanununu Allah belirlemiştir.
    Dolayısıyla onlar üzerinde Allah’tan başka hâkim ve tasarruf sahibi
    yoktur. Tabiat kanunları denilen şey, Allah’ın tabiattaki yasaları,
    sünnetidir (sünnetullah).
    c- Yeryüzünde Allah’ın hükmünü/nizamını hâkim kılmak veya
    bunun için gayret sarfetmek (cihad), sadece âhiret ödülü için değildir.
    Âhiret, dünya hayatının devamı ve tamamlayıcısıdır. Tevhid,
    insanı dünyada huzura eriştirdiği gibi, âhirette de mutluluğu
    kemâle ve sonsuzluğa eriştirir.
    d- Allah yerde de gökte de (tek) ilâhtır. Her şeyin düzeni ve
    irâdesi O’nun elindedir.
    4- Tevhid, Özel Bir Medeniyet ve Kültür Oluşturur
    a- Medeniyet, gerçek anlamıyla, İslâm’dan, Tevhidin
    TEVHİD
    - 49 -
    oluşturduğu hayat ve toplumsal ilişkiden farklı bir şey değildir.
    İslâm’ın kendisi, mükemmel bir medeniyettir.
    b- Mükemmel bir medeniyetin insanî ve toplumsal özellikleri,
    insanların kula kulluktan kurtulup sadece Allah’ın hükümlerine
    rızâ göstermeleri ve O’nun kanunlarını uygulamaları sonucunda
    gerçekleşir.
    c- Kelime-i Tevhid, Kur’an ve sünnetle hudutları çizilen bir kültür
    ve medeniyet ön görmektedir. Tevhidî inanış; hikmetin (faydalı
    ilim ve uygulamanın) müslümanların yitik malı olduğunu, onu
    nerede bulurlarsa almaları gerektiğini öğretmektedir.
    d- Doğruluğu kanıtlanmış ve insanlığın faydasına kullanılan
    müsbet bilimle İslâm’ın çatışması söz konusu değildir. Aslında
    müsbet bilim, Allah’ın insanda ve evrende yarattığı kanunların
    (sünnetullahın) tanınması ve disiplininden başka bir şey değildir.
    e- Tevhidî anlayış, insanın sınır tanımadan gelişen bilim ve teknolojinin
    kölesi durumuna getirilmesine karşı çıkıp; teknolojinin
    ve ilmin insanın hayrına/faydasına hizmet ederek insanın emrine/
    istifadesine verilmesini öngörmektedir.
    f- Tevhidî zihniyet, insanlara “uygarlık” diye “modernizm”i,
    teknolojik köleliği ve tüketim toplumu olup eşyanın ve sömürücülerin
    emrine ve hizmetine girmeyi kesin bir şekilde reddedip
    insanların âdil bir şekilde gerçek medeniyetten nasiplenmelerini
    sağlar. Yeryüzünde ancak tevhid inanç ve düzeninin hâkim olmasıyla
    bu adâlet gerçekleşir; insan ancak tevhidî medeniyet anlayışı
    sâyesinde tüm köleliklerden kurtularak yeryüzünün efendisi/halifesi
    olma onuruna kavuşabilir.
    g- Tevhidî inanış; Allah’ın emir ve yasaklarının Rasûlullah’ın
    örnekliğiyle uygulandığı bir toplumu İslâm toplumu kabul eder.
    Toplumdaki bireyler, birtakım dinî anlayış ve davranış içinde olsalar
    da, eğer o toplumda bireyse, sosyal ve siyasal düzenlemeler
    Allah’ın hükümlerine dayanmıyorsa, o topluma câhiliyye toplumu
    denilir.
    5- Tevhide İnanmak, Gerçek üstünlüğü Doğurur
    “Üzülmeyin, gevşemeyin; eğen gerçekten iman ediyorsanız üstün
    olan sizlersiniz.”144 Bu üstünlük, insanların (sadece) savaşlarda üstün
    gelmelerini değil; esas olarak bir mü’minin düşüncesini ve eşyaları
    değerlendirmesini, izzet ve onurunu kapsar:
    144] 3/Âl-i İmrân, 139
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    a- Tevhidî inanışla, mü’min her şeye ve her duruma, her değere
    ve her şahsa karşı takınacağı mü’min muvahhide has onur ve
    şerefi temsil eder; bu üstünlüğün bilinci içinde gurura kapılmadan
    Allah’a karşı kulluk, yeryüzündeki varlıklara karşı hilâfet görevini
    yerine getirir. İnsanlara karşı tevhidî iman ve değer ölçüleriyle,
    böyle bir imana dayanmayan diğer tüm insan ve değer ölçülerinden
    üstün olduğunun şuur ve sorumluluğuna ulaşır.
    b- Tevhid düşüncesinden sapmış beşerî tüm kuvvet ve korkuların
    üstüne çıkar. İnanan insan, Allah’ın hükümlerine ters düşen
    tüm değer, gelenek, âdet ve düzenlerin üstündedir. Aşağılık duygusu
    nedir, bilmeyen öz güven sahibi kişilikli bir karakter sahibidir.
    Şeref, fazilet ve yücelik sahibi olmanın yolunu ve tarzını bilir, bu
    yoldan ayrılmaz ve bunun şükrünü edâ eder.
    c- Tevhid eri, Allah’ın askeri olduğunun bilinci içinde, yeryüzündeki
    zâlim ve tâğûtî kuvvetlerin karşısında yer alır. Haksızlık
    karşısında susanın dilsiz şeytan olduğuna inanır. İyiliği emretme
    ve kötülüğe dur deme görevini en güzel şekilde icrâ ederek egemen
    zâlimlere karşı çıkmanın sonucundaki her çeşit zorluklara
    katlanmanın “sabır” demek olduğunu ve cennetin bedelinin bu
    cihad olduğunu unutmaz.
    d- Muvahhid insan; bâtıl örf, âdet ve geleneklerin yanlış uygulamaları
    altında ezilmediği gibi; bazı insanlarca yüceltilse veya
    korkulsa bile, tevhid inancına dayanmayan her çeşit dünyevî güçlerin
    Allah’ın gücü ile karşılaştırıldığında “yok” hükmünde olduğunu
    ve basit birer aldatmaca veya yanılsama olduğunu fark ederek
    tevhide bağlanmanın en üstün ve tek gerçek güce dayanmak
    demek olduğunu bilerek bu güçle irtibatı oranında güçlü olduğunu
    bilir.
    e- Bu izzetin şuuruna ermiş bir muvahhid, her çeşit zâlimlere,
    yaygın bâtıl değerlere, egemen beşerî ideolojilere, tüm bâtıl dinlere,
    düzenlere, dayatma ve âdetlere karşı tevhidin ve tevhid erlerinin
    üstün olduğunu anlar, Allah’ın “hayvandan da aşağı” dediği
    “pislikler” olan müşriklere ve onların özelliklerine tenezzül edip
    özenmez.
    f- Muvahhid mü’minin, tarihi tevhid tarihidir. Örnekleri de
    peygamberler ve onların yetiştirdikleridir. İlk müslümanlar, tevhide
    ters düşen tüm düşünce ve eylemler karşısında hiç tâviz vermeden
    dimdik durmuşlar, her yönüyle gerçekten üstün olduklarını
    kanıtlamışlardır. Bu muvahhidler, hiçbir kınayıcının kınamasından
    etkilenip korkuya kapılmamış, tevhid şuurunun verdiği üstünlüğü
    bireysel ve toplumsal hayatlarında sergilemişlerdir.
    TEVHİD
    - 51 -
    g- Mü’minin üstün olması, başkalarına tepeden bakması, gururlanması
    anlamına gelmez. Onun izzeti/şerefi/halîfeliği/efendiliği,
    başkalarının da hidâyete ermesini isteyerek, onları örnek
    almadan, tam tersine onlara örnek olması, onlara acıyarak gerektiğinde
    malını ve canını Allah için başkalarının hidâyeti ve tevhidin
    hâkimiyeti uğrunda harcaması demektir. 145
    6- Tevhid, Bir Kurtuluş Reçetesidir
    Tevhid reçetesini tam anlamıyla, yerli yerinde kullanan kişi,
    dünyada olduğu gibi, âhirette de kurtuluşa erecektir. İman ve
    amel bütünlüğünü içeren bu kelime, insanın neleri reddedip kabul
    edeceğini, nelerden sakınıp neleri yapması gerektiğini, yani
    tam bir gönül huzuru ve teslimiyetle (sadece) Allah’a kulluk yapacağını
    tavsiye eden bir reçetedir.
    Âyet ve hadislerde açıkça belirtildiği gibi, tevhid itikadı, sahibini
    eninde sonunda mutlaka kurtuluşa erdirecektir. Lâ ilâhe
    illâllah’ın mânâsını bilerek, bunu kalbiyle tasdik edip diliyle ikrar
    ederek hayatını her yönüyle bu inancın gerektirdiği şekilde düzenleyen
    bir kimse, beşer olarak bazı günahlar işlese bile mutlaka
    cennete girecektir. Bu anlayış ve yaşayış, zâten dünyanın da cennete
    dönüşmesini sağlayacaktır.
    Kelime-i Tevhid
    Peygamberimiz (s.a.s.) İslâm’ın beş esas temel üzerine binâ
    edildiğini, bunun birincisinin ‘şehâdet’ getirmek, yani kelime-i
    tevhid olduğunu söylemiştir.146 Aynı ifâde ‘Cibrîl hadisi’ olarak bilinen
    meşhur hadiste de geçmektedir. 147
    Şehâdet kelimesi veya tevhid kelimesi, İslâm’ın temelidir. Bir
    anlamda da İslâm dairesinin kapısıdır. Onlar gönülden söylenmeden
    İslâm’ı kabul etmek mümkün değildir. Şehâdet veya tevhid
    kelimesi aynı şeyi ifâde ederler. Şehâdet Kelimesinde ‘eşhedü’ ve
    ‘abduhû’ ilâvesi vardır. Fakat özleri aynıdır, ifâde ettikleri gerçek
    farklı değildir. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılır.
    Kelime-i Tevhid, Allah’ı birleme, O’nun bir ve tek olduğunu
    söyleme anlamına gelir. İslâm ‘Tevhid’ dinidir. Tek Allah inancına
    dayanır. Evreni ve içindekileri O yaratmıştır. İlâhlığında ve
    145] Bk. 3/Âl-i İmrân, 196-198
    146] Müslim, İman 22, hadis no: 16, 1/45; Buhârî, İman 1; Nesâî, İman 13; Tirmizî,
    İman 3, hadis no: 2609
    147] Buhârî, İman 37, hadis no: 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 4,
    hadis no: 2610; Ebû Dâvud, Sünne 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime
    9, hadis no: 63, 64; Nesâî, İman 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Rabliğinde ortağı yoktur. Sonsuz güç ve kudret sahibidir. Dünyanın
    ve içindeki her şeyin idare edicisi de O’dur. Hüküm ve mülk
    (her şey) O’nundur.
    Tevhid kelimesiyle Allah hakkında bu gibi özellikleri kabul etmiş
    oluruz. Kelime-i tevhid, Allah inancının kısa bir ifâdesidir. “Lâ
    ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı
    yoktur, Hz. Muhammed O’nun elçisidir).” Bu cümle, tıpkı şehâdet
    kelimesi gibi, imanla küfür arasında kesin bir çizgidir. İnsan hayatının
    en önemli tercihidir. En önemli bir seçimdir. Allah’la ve
    mü’minlerle bir antlaşma, kâfirlere karşı bir ültimatomdur. Bütün
    insanlara karşı İslâm’ı din olarak seçmenin ilânıdır, haber vermedir.
    Diğer insanlar arasında kimliğini, adresini, mensup olduğu inancını
    ortaya koymaktır.
    Bu cümleyi diliyle tekrar edip, kalbiyle bunun doğruluğunu
    tasdik eden, dünyadaki konumunu ortaya koymakta, hangi dinin
    ilkelerine uyacağını, hangi ahlâk üzerine, hangi anlayış doğrultusunda
    yaşayacağını belli etmektedir. Tevhid kelimesini kabul
    etmek, kesin bir çizgidir. İnsanlar istedikleri dine inanabilirler. İsteyen
    babalarının bâtıl dinine, isteyen kendi kafasından uydurduğu
    inançlara, isteyen zâlim liderleri tanrılaştırarak onların yoluna
    inanabilir. Fakat bir kimse tevhid kelimesini söylerse, hem onlardan
    tamamen ayrıldığını, onları ve inançlarını reddettiğini, hem
    de İslâmî hayat tarzını seçtiğini ortaya koymuş olur.
    İşte bu ortaya koyuş ve tercih ediş, çok önemli bir olaydır. İnsanlığın
    çoğunluğunun gittiği yolları reddetmek, onların alıştığı
    bütün ahlâk(sızlık)ları bırakmak, onların arasında çok farklı bir
    yaşayış şeklini seçmek; gerçekten önemlidir.
    Peygamberimiz zamanında Mekke’de müslüman olan bir avuç
    insanın halini hatırlarsak bu cümleyi söylemenin önemini daha iyi
    anlarız. O çevrede herkes, babalarının izi üzerinden gidiyordu.
    Babalarının dinlerine ve geleneklerine sımsıkı bağlıydılar. Âdetleri
    konusunda son derece fanatiktiler. Üstelik kendilerinden ayrı dinlere
    inananlara da hoş gözle bakmıyorlardı. Müslüman olanları
    duydukları zaman da ‘bizi ilgilendirmez’ demiyorlar, onları bu
    dinden döndürmek için baskının ve işkencenin her çeşidini uygulamaktan
    geri kalmıyorlardı. Öyle bir ortamda ‘Lâ ilâhe illâllah’
    demek, ateşi avuçlamaktan daha zordu. O ortamda müslüman
    olmak, her türlü tehlikeyi, işkenceyi, yokluğu, yoksulluğu, alay
    edilmeyi, hatta ölmeyi bile göze almaktı.
    Bu sözü söylemede hangi tehlikeler vardı? İlk dönemde müslümanlar
    güçlü ya da zengin değillerdi. Sayıları yeterli değildi,
    TEVHİD
    - 53 -
    kılıçları yoktu, savaşmayı düşünemiyorlardı. Hatta İslâm’ın birçok
    emri henüz gelmemişti. Yani yaşantıları Mekkelilerden pek çok
    yönden farklı değildi. O halde Mekkeli müşrikleri rahatsız eden
    ne idi? Niçin bu kelimeyi söyleyenlere amansız düşman oluyorlardı?
    Niçin bunu söyleyenleri susturmak için zulme başvuruyorlardı?
    Tevhid kelimesini söyleyenler, bütün ilâhları, o tanrılara bağlı
    inançları, o ilâhlar adına kurulmuş düzenleri (sistemleri), o tanrılar
    adına uydurulmuş bütün kanunları ve âdetleri reddediyorlardı.
    İşin en can alıcı noktası burasıydı. Bir cümle söyleniyor, ama
    Mekkelilerin saltanatları sarsılıyordu. Bir cümle onları son derece
    rahatsız ediyordu. Bu cümleyi söyleyen herkesi düşman biliyorlar,
    o sözü unutmasını sağlamak için her çareye başvuruyorlardı.
    Bu cümleyi söyleyenler ne dediklerinin, neyi tercih ettiklerinin
    farkında idiler. Bu sözle neleri reddettiklerini gâyet iyi biliyorlardı.
    Bu sözün neleri kapsadığını, neleri dışarıda bıraktığını anlıyorlardı.
    Yani onlar tercihlerinin bilincinde idiler. Yalnızca onlar mı? Hayır,
    müşrikler de kendi düzenleri açısından bunun kötü bir gelişme
    olduğunun farkında idiler. Çünkü bu cümleyi bilinçli bir şekilde
    söyleyen herkes, onların etki sahasından ayrılıyordu. Onların otoritesine
    karşı çıkıyor, uydurdukları ilâhların hâkimiyetinden kurtuluyordu.
    Hâlbuki ileri gelenler, uydurdukları bu sahte ilâh inancı
    ile, insanlara hükmediyor, onları yönetiyor ve onlara yön veriyorlardı.
    Bu ilâhlar adına oluşturdukları düzen sâyesinde işleri tıkırında
    idi. Çıkarlarını bu bâtıl inanç sâyesinde koruyabiliyorlardı.
    İlâhlarına ve bu ilâhlara âit inançlara çok bağlı idiler. Çünkü
    bu ilâhlar onların işine çok yarıyordu. Zavallı halk, câhil ve çaresiz
    yığınlar da efendilerinin, başkanlarının ve atalarının izinden gidiyorlardı.
    Sömürü düzeninin farkında değillerdi. İlâhlarının (putlarının)
    kendilerine yardım ettiğini sanıyorlar, ibâdet etme ihtiyacını
    ilâhlara tapınmakla karşılıyorlardı. Onların çoğu uydurulan
    düzenin farkında değillerdi. Onlar, yarım akılla doğru sandıkları
    bir dine inanıyor, önlerinde duran ve kendi elleriyle şekil verdikleri
    maddî tanrılara tapıyorlardı.
    Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak görevlendirildi ve
    insanları bu kelimeye ve bunun kapsadığı mânâya dâvet etti. Çoklarına
    ve özellikle ileri gelenlere, yani yönetici ve zengin takımına
    bu dâvet çok ağır geldi. Hemen karşı çıktılar. Bu cümleyi söyleyip
    müslüman olanları düşman bildiler. İnsanların müslüman olmasını
    önlemek için çeşitli çarelere başvurdular.
    Çünkü Kelime-i tevhid, ilâhlık sistemini yerle bir ediyordu.
    Çünkü o, atalar dininin yanlış olduğunu söylüyordu. Çünkü
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    o, putlar adına uydurulan sistemin sahte olduğunu belirtiyordu.
    Çünkü o, insanın insanı sömürmesine, insanın insanı ilâh edinmesine,
    her türlü zulme hayır diyordu. İbâdet edilmeye lâyık yalnızca
    âlemlerin Rabbi Allah’tır diye haykırıyordu.
    Bu çağrı elbette, insanlar üzerinde hâkimiyet kuran, insanlar
    üzerinde âdeta rablık taslayan şımarık güç sahiplerini rahatsız
    edecekti. Onlar güçlü olduklarını, hükmün/egemenliğin kendilerinde
    olduğunu sanıyorlardı. Bu güçlerini de halk üzerinde gösteriyorlardı.
    Onlar kendi kafalarından bir şirk dini uydurmuşlardı ve
    bu uydurma din sayesinde işlerini yürütüyorlardı.
    Ama Hz. Muhammed (s.a.s.) çıktı ve insanları bu yanlış yoldan
    dönmeye çağırdı. Bir söz söylüyordu ki, bütün ilâhlar sistemini karşısına
    alıyordu. Bütün putları inkâr ediyordu. İnsanları bir Allah’a
    ibâdet etmeye ve yalnızca O’nun karşısında boyun eğmeye dâvet
    ediyordu. Bu ise onlar için hiç de hoş bir şey değildi.
    Tevhid kelimesi, iki kısımdan meydana gelir. Tevhid kelimesinin
    birinci kısmı, aslında bütün peygamberlerin ortak dâvetiydi.
    Bütün peygamberler insanları ‘Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka
    ilâh/tanrı yoktur)’ inancına dâvet etmişlerdir. Çünkü bu söz ‘tevhid’
    inancının özüdür. Allah’tan gelen, tarih sürecindeki hak dinin
    temel özelliği; Allah’tan başka ilâh tanımamak, yalnızca bir
    Allah’a ibâdet etmek ve hayatı Allah’ın emirleri doğrultusunda
    yaşamak anlayışıdır. Tevhid kelimesi, işte bu İlâhî gerçeği ortaya
    koymaktadır.
    “Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh
    yoktur, şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”148 Kur’ân-ı
    Kerim, sık sık ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ diye vurgulamaktadır.
    Çünkü insanların çoğu, zaman zaman uydurma ilâhlar bulmakta
    veya Allah’a ait özellikleri yaratıklardan bazılarına vermekte ve
    onlara ibâdet etmeye kalkışmaktadırlar. İnsan, öncelikle bu yanlış
    inancı düzeltmesi lâzım ki, İslâm’a âit diğer inanç esaslarını kabul
    edebilsin.
    Peygamberimiz buyuruyor ki: “…Her kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve
    Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız
    yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.”149; “Ölen bir
    kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma şehâdet
    (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah onu mutlaka mağfiret
    148] 21/Enbiyâ, 25
    149] Müslim, İman 35, hadis no: 21
    TEVHİD
    - 55 -
    eder.”150; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi
    olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 151
    Kelime-i tevhid’in ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul etmektir. Bu kabul ediş ve
    inanma, Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmenin tamamlayıcısıdır.
    Kendinden başka ilâh olmayan âlemlerin Rabbi Allah
    (c.c.), kendine âit haberleri, varlığının delillerini ve âyetlerini, kendi
    varlığının gerçeklerini bir elçi aracılığıyla insanlara duyurur. O,
    yarattığı bütün insanların kendi Rabliğini bilmelerini ve yalnızca
    kendisine kulluk etmelerini istemektedir. Bunu da insanlar arasından
    seçtiği elçilerle onlara bildirmektedir.
    Allah’ın insanlara peygamber/elçi göndermesi; onlara yol göstermek
    olduğu gibi, aynı zamanda onların başıboş ve rehbersiz
    bırakılmadıklarının da göstergesidir. Bu elçiler bir taraftan doğru
    yolu gösterirlerken, bir taraftan da örnek olurlar ve Rabbimizin
    nasıl bir kulluk görmek istediğini ortaya koyarlar. Gönderilen elçiyi
    kabul etmek; hem onunla gelen ‘vahy’i kabul etmek, hem de
    o elçiyi örnek almak demektir. Elçiler kuru bir dâvetçi veya postacı
    değillerdir. Onlar, Allah’tan gelen vahy’i hem yaşarlar, hem uygularlar,
    hem de insanlara tebliğ ederler. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.)
    de bu elçilerden biridir ve sonuncusudur. Rabbimiz insanlara son
    defa bir elçi olarak O’nu göndermiş, ona vahyettiği Kur’an’la
    insanları hidâyet yoluna dâvet etmiştir. İslâm, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in tebliğ ettiği, yaşayıp uyguladığı dindir.
    Tevhid kelimesini söyleyen bir kimse öncelikli olarak Allah’ın
    varlığını ve birliğini kabul eder, sonra da inandığı Allah’ın, elçi
    olarak seçtiği Hz. Muhammed’i son peygamber olarak tanır. Buna
    bağlı olarak da son elçinin tebliğ ettiği her şeye, İslâm’a âit bütün
    esaslara inanır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) din olarak öğrettiği,
    anlattığı ve yaşadığı her şeyi kabul eder. Bu esaslara itiraz etmez,
    o esaslara uygun olarak yaşamaya, tevhid kelimesiyle söz vermiş
    olduğunun bilincindedir.
    Tevhid kelimesi, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve O’nun
    tebliğ ettiği şeriat esaslarını da kapsar. ‘Ben Hz. Muhammed’i
    Allah’ın son elçisi olarak kabul ediyorum’ demek, ‘O’nunla gelen
    Din’i ve bu Din’e âit bütün ilkeleri ve esasları kabul ediyorum, tüm
    hayatımı bu ilkelere göre düzenleyip bu esasları yaşamaya çalışacağım’
    demektir.
    150] İbn Mâce, Edeb 54, hadis no: 3796
    151] Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Kelime-i tevhid, kendisini kabul edeni cennete götürür. Kendisini
    kabul etmeyen ise cehennemi hak eder. Öyleyse bu, son derece
    önemli ve geniş kapsamlı bir cümledir. İnsandaki ruh ne ise,
    İslâm’da Tevhid kelimesi de odur. İnsan bedeninde ruh görünmez,
    ama onu canlı tutar, ayakta olmasını sağlar. Ruh uçup gidince de
    insan ölü haline (ceset şekline) döner. Kelime-i tevhid İslâm bedenini
    ayakta tutan şeydir. O olmayınca beden (din) ölüdür. Bütün
    inanmayan insanlar bu anlamda ruhsuz ceset gibidirler. Ne zaman
    Tevhid kelimesini kabul ederlerse, cesetlerine hayat gelir, onlara
    ruh üflenmiş gibi dirilirler. Hayatın akışı içerisinde yapılan hatalar
    ve unutkanlıklar yüzünden ölü gibi olan beden, tevhid kelimesi
    ile canlanır.
    Tevhid kelimesini söyleyen kimse, İslâm’ın tümüne inanmış
    olur. Kur’an’ın haber verdiği, Peygamberden bize aktarılan sağlam
    bütün haberlere ve hükümlere inanır. Bu konuda tereddüt ve
    şüphesi olmaz. Bir kimsenin, inanç esaslarını tek tek sayarak ‘ben
    şuna da inanıyorum, ben buna da inanıyorum’ demesi uzun bir
    iş olur. Ancak Tevhid kelimesini söyleyen, hepsini ayrı ayrı sayıp
    kabul etmiş sayılır. Zaten bu cümlenin bu şekilde, bir ilke olarak
    benimsenmesinin ana amacı budur. Bu bir çeşit giriş şartıdır. Kim
    bunu kabul ederse, İslâm’a âit bütün şartları da kabul etmiş olur.
    Artık o kimse, imanın diğer şartlarını da aynen benimser. İslâm’ın
    bütün hükümlerini, Allah’ın bütün tekliflerini aynen alır, inanır ve
    uygulamaya çalışır.
    Bu cümleyi (tevhid kelimesini) kabul etmenin bir başka anlamı
    da, şartlarını, ilkelerini ve esaslarını kabul ettiği İslâm’ı uygulamaya
    da şu şekilde söz vermektir: ‘Allah’tan başka ilâh yoktur.
    Allah’ın gönderdiği her şey doğrudur, inanıyorum. O’nun bana
    verdiği emirlerini ve yasaklarını da kabul ediyorum. Doğru olarak
    kabul ettiğim bu hükümlere uyacağıma söz veriyorum. Onları
    hayatıma uygulayacağım, doğru olduğuna inandığım bu ilkelere
    göre yaşayacağım.’
    Kişinin mü’min ve ‘muvahhid’ (tevhidi kabul eden) sayılması
    için, hayatın, davranışların, düşüncelerin, fiillerin, tercihlerin bu
    inanca uyması gerekir. Bir kimse tevhid kelimesini söyledikten
    sonra, Allah’tan başka ilâh (tanrı) zannedilen şeyleri kabul edemez.
    Tâğutlara (ilâhlaştırılan, ya da put haline getirilen güçlere)
    kulluk yapamaz. Onların hükümlerini, dinlerini benimseyemez.
    İslâm dışı ideolojilerin, İslâm’ın özüne uymayan fikirlerin peşinden
    gidemez. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin hükümlerini
    doğru sayamaz. İslâm’dan olduğu belli olan hiç bir emre veya yasağa,
    İslâmî ölçülere itiraz edemez.
    TEVHİD
    - 57 -
    Çünkü tevhid kelimesi, Allah’a teslimiyetin ve O’nun dinine
    itaat etmenin göstergesidir. Bu açıdan İslâm’ın rükünlerinden
    (şartlarından) birini inkâr eden, İslâm’ın tümünü inkâr etmiş ve
    tevhid kelimesini söylememiş gibidir. Böyle yapan, tevhidi söylerken
    attığı imzaya ters davranmış olur.
    Bugün insanlığın görünen ve görünmeyen bir sürü ilâh (tanrı)
    lara ve tâğutlara taptığı bir dünyada, tevhid kelimesinin anlamını
    yüceltmeye gerçekten ihtiyaç vardır. Ve tevhid kelimesi aynı zamanda
    en büyük zikirdir. 152
    Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
    Bırakın eğitim kurumlarını, câmilerde bile (istisnâlar dışında)
    tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma
    bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek
    adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti
    bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan
    konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu,
    Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî
    değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah
    kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi
    gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması
    mümkün değildir.
    Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine
    ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında
    siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını
    işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın
    elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar,
    eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini
    taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid
    eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup
    yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip
    insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki
    yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir.
    Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz.
    “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında
    bileceklerdir.”153 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet
    asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi.
    İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
    152] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 345-350
    153] 26/Şuarâ, 227
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve
    benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa
    zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
    önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi
    tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla
    tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm
    âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli
    güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat
    çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak
    başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna
    dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara
    atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin!
    (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı
    yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 154
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece
    kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz
    ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır.
    Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini
    ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye
    uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu
    için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
    yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na
    ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın
    kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine
    muhtaç değildir, ama insan ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an
    mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere.
    İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında
    bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana
    kul olarak yaşayamaz.155 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve
    tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline
    tâbi olan kullarımı müjdele!”156 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe
    illâllah”a muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
    Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide
    dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) de kavmini bu esasa
    çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında
    154] 4/Nisâ, 136
    155] Bk. 33/Ahzâb, 44
    156] 39/Zümer, 17-18
    TEVHİD
    - 59 -
    sana şefaatçi olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu. Câhilî tavır,
    eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor,
    bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi,
    yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla,
    yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.
    Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri
    vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
    İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı,
    Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de
    ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların
    temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl- haram ve ahlâkı
    içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
    gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
    sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
    Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka
    ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına
    yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması,
    helâl-haram tâyin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
    kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
    Halk yığınları, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının
    yolunu bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri,
    duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri
    gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi
    değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları,
    onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır.
    Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar
    mı, yoksa şeriatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün
    câhiliyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek
    sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden
    çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki
    otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat
    edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin
    Rabbi Allah ne yücedir!”157; “...Hüküm sadece Allah’a âittir.”158; “Hiç yaratan,
    yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”159; “Allah’tan
    başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka
    ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı
    157] 7/A’râf, 54
    158] 12/Yûsuf, 40
    159] 16/Nahl, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    istemeyip küfre dönüyorsunuz)?” 160
    Buna rağmen, toplumun üst tabakası, açık veya gizli diktatörlükle
    yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî
    arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının
    ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin
    de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya onlar
    adına çıkarlarını sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına
    aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün
    güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur,
    tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara
    karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine
    duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben,
    onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
    çıkaracağından korkuyorum.” 161
    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık
    ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid
    arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den
    (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde
    mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu.
    Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
    arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayışında.
    Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdi, baba
    ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdi. Kureyş ve diğer
    büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram
    yapan rablerdi.
    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil.
    Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne
    anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibâretti
    onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişip
    şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/
    inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
    bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
    tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür?
    Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen
    bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması
    düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve
    tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden
    tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
    160] 35/Fâtır, 3
    161] 40/Mü’min, 26. Ve yine bk. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
    TEVHİD
    - 61 -
    tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi
    nasıl olur?!
    İman iddiası, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu
    konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem,
    Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
    başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
    şirk koştukları şeylerden yücedir.”162 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar
    din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar
    ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâli da haram
    yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi.
    Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 163
    “Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.” 164
    “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak
    ortakları mı vardır?” 165
    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a
    aittir.” 166
    “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar.
    Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.” 167
    “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni
    hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk
    duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 168
    “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra
    onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir.
    Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman,
    hemen onlardan bir grup yüz çevirir.” 169
    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
    170
    “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için
    162] 9/Tevbe, 31
    163] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
    164] 7/A’râf, 3
    165] 42/Şûrâ, 21
    166] 42/Şûrâ, 10
    167] 6/En’âm, 121
    168] 4/Nisâ, 65
    169] 24/Nûr, 47-48
    170] 5/Mâide, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?” 171
    “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 172
    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
    olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a
    ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün
    (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
    daha güzeldir.” 173
    “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir
    erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” 174
    “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.
    Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” 175
    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 176
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet
    etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu
    bilmezler.” 177
    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi,
    Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme
    ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine
    itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
    orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a
    ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu
    devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” 178
    “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e
    aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin,
    Allah ve Rasûlüne itaat edin.” 179
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
    Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”
    180
    171] 5/Mâide, 50
    172] 95/Tîn, 8
    173] 4/Nisâ, 59
    174] 33/Ahzâb, 36
    175] 7/A’râf, 54
    176] 6/En’âm, 82
    177] 12/Yûsuf, 40
    178] 4/Nisâ, 13-14
    179] 8/Enfâl, 1
    180] 39/Zümer, 17-18
    TEVHİD
    - 63 -
    “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi
    sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet
    edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
    bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 181
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 182
    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir
    şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirdir.”183 âyetinde fukahâ, Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir
    edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün
    gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden
    rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında
    bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez.
    Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
    konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş
    olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça
    ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi
    teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla,
    fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği
    dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak
    teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın
    dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa
    rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
    dinine muhâlif haramlar, helâller koyuyor. Ardından açıkça veya
    lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı
    uygulayın, çünkü bu, ona denktir” veya “bu, Allah’ın kanunundan
    daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh
    âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf
    etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
    şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur:
    Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir
    181] 3/Al-i İmrân, 31-32. Yine bk. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût,
    2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/
    Mü’minûn, 115.
    182] İbn Mâce, hadis no: 4205
    183 5/Mâide, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır.184;
    çünkü ikrahta rızâ yoktur.
    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de
    etkisiyle insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin
    müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan
    inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı
    küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak,
    İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat
    etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman
    olduğunu iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar
    ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara,
    “lâ ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa
    da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir
    oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi
    sadece diliyle söyleyenler. 185
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri,
    sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’lma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata
    meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi,
    israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle
    mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının
    oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    Amelde Tevhid
    Amelde tevhid, kulluğa dair eylemlerin sadece Allah’a yöneltilmesi
    ve Onun rızâsı için yapılmasıdır. İnançta tevhidin doğal olarak
    amele yansıyacağını, dolayısıyla bir tek Allah’a iman eden ve
    O’na ait özellikleri başka varlıklara tanımayan insanın kulluğunun
    da tevhid üzere olacağı kaçınılmazdır. Meseleye bu çerçeveden
    baktığımızda, aslında inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirini
    takip eden iki ayrı unsur olmayıp, ikisi de aynı anda gerçekleşen
    ve birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu görürüz. Şu âyette
    inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirinden ayrılmaz unsurlar
    olduğu açık bir şekilde vurgulanmıştır: “De ki: ‘Ben, yalnızca sizin
    gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâhınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor.
    Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine
    ibâdette hiçbir şeyi şirk/ortak koşmasın.” 186
    Tevhidin inanç ve amel boyutunun ayrılmaz iki unsur oluşu
    184] 16/Nahl, 106
    185] Geniş bilgi için bk. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
    186] 18/Kehf, 110
    TEVHİD
    - 65 -
    nedeniyle, Kur’an’da inanca ve kulluğa yönelik tevhid çağrısının
    daha çok birlikte yapıldığını görürüz:
    “İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. O, her şeyin
    yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekîldir.” 187
    “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın...” 188
    “Nûh’u rasûl/elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: ‘ O benim Rabbimdir.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş
    sadece O’nadır.” 189
    “Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur.
    Bana kulluk et; Beni zikir için namaz kıl.” 190
    Kur’an’ın indiriliş amacı da “sadece Allah’a kulluk”un gerçekleşmesidir:
    “Elif lâm râ. (Bu,) Bir kitaptır ki, hikmet sahibi, her şeyden
    haberi olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce
    açıklanmıştır. Tâ ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.”191 Amelde
    tevhid, en vecîz şekliyle Kâfirûn sûresinde özetlenmiş ve bu sûreye
    bu özelliğinden dolayı İhlâs sûsesi (2. İhlâs sûresi) de denilmiştir:
    “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Siz de
    benim ibâdet ettiğime ibâdet etmiyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla
    tapacak/ibâdet edecek değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet edecek
    değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” 192 Yine Fâtiha
    sûresinde de kullukta tevhid en vecîz biçimiyle kulun kendi ağzından
    söylettirilir: “Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım
    isteriz.” 193
    Tevhidi ifade eden ve bu alanda özel bir yeri olan “ihlâs” kavramına
    özellikle değinmek istiyoruz. Bu kavramın, şirkten uzaklaşarak
    ibâdetin sadece Allah’a yapılmasını ifade etmesi, inançta
    tevhidi de içine almakla beraber Kur’an’da yer alış şekliyle daha
    çok kulluğun bir şartı olarak amelde tevhidi anlatması bakımından
    önemli bir yeri vardır: “De ki: ‘Rabbim adâleti emretti. Her secde
    ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a hâlis kılarak
    (muhlisîn) O’na yalvarın.” 194
    “Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini
    187] 6/En’âm, 102
    188] 4/Nisâ, 76
    189] 13/Ra’d, 30
    190] 20/Tâhâ, 14
    191] 10/Yûnus, 1-2
    192] 109/Kâfirûn, 1-6
    193] 1/Fâtiha, 5
    194] 7/A’râf, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Allah’a hâlis kılarak (muhlisan) kulluk et. Dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır.
    O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler: ‘Onlara, bizi
    sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk/ibâdet ediyoruz’ derler.” 195
    Kur’an, müşriğin denizde boğulma gibi bir ölüm-kalım durumundaki
    psikolojik halini anlatırken de, onun nazarında bütün
    bâtıl tanrıların yok olup geçici bir tevhide ulaşmasını yine “ihlâs”
    kavramıyla ifade etmektedir: “Sizi karada ve denizde yürüten O’dur.
    Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanları hoş
    bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden
    gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden dalgalar onları sardığı ve
    artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları zaman, dini yalnız
    Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarmaya başlarlar: ‘Andolsun, eğer bizi bundan
    kurtarırsan, şükredenlerden olacağız’ derler.” 196
    Âyetlerde görüldüğü üzere “dini Allah’a hâlis kılarak O’na
    kulluk etme” ifadesi içerisinde yer alan “ihlâs” kavramı, “saflaştırma,
    arılaştırma” anlamını içermektedir. Kullukta dinin saflaştırılması
    ise, dinin her tür şirk unsurundan temizlenerek kulluk eyleminin
    sadece Allah’a yönelik olarak gerçekleştirilmesi anlamına
    gelmektedir. İhlâs kavramı, geçtiği bütün âyetlerde Allah’a açıkça
    şirk koşmanın zıddı anlamında bir tevhidi anlatmaktadır.
    Taberî ve İbn Kesir, ilgili âyetleri açıklarken “ihlâs“ kavramını,
    Allah’ı tek ilâh olarak tanımak ve ilâhlığı iddia olunan bâtıl tanrıları
    reddederek kulluğu sadece Allah’a yöneltmek olarak izah
    etmektedirler. Diğer birçok müfessir ise bu unsura, riyâ gibi durumları
    da eklemişlerdir. Yani kişi, dinini (ibâdetini ve tâatini) bütün
    bâtıl tanrı düşüncelerinden temizleyecek ve kulluğunu sadece
    Allah’a yöneltecektir. İhlâsın taşıdığı bu anlamın yanında, müfessirlerin
    çoğu bu kavramın kapsamına gizli şirk olarak adlandırılan
    riyâ (görsünler diye yapmak), süm’a (duysunlar diye yapmak) gibi,
    kullukta yalnızca Allah’a yönelmenin sâfiyetini bozan kalbî hastalıkların
    bulunmamasını da eklemişlerdir. Kulluğun en güzel biçimi,
    Allah’a yalnızca Rab olduğu için yönelmektir.
    Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere amelde tevhid, inançta
    tevhidin doğal bir sonucu olarak kulluğun da sadece Allah’a
    yöneltilmesi anlamını içermektedir. Allah’ın tek gerçek İlâh kabul
    edilmesine rağmen, eğer kullukta başka maksatlar güdülüyorsa,
    bu durumda tevhidin temeli sarsılmış olacaktır. 197
    195] 39/Zümer, 2-3 Ve bu konuyla ilgili diğer âyetler için bk. 39/Zümer, 11, 14-15;
    40/Mü’min, 14; 98/Beyyine, 5.
    196] 10/Yûnus, 22; ayrıca bk. 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32
    197] Zekeriya Pak, Kur’an’da Kulluk, s. 196-202
    TEVHİD
    - 67 -
    Muvahhid
    ‘Vahdet’ ve ‘tevhid’ kökünden gelen ‘muvahhid’ kelimesi, birleyen,
    tevhid inancını kabul eden, Allah’ı bir olarak kabul eden
    kişi demektir. Kelime, bu şekilde Kur’an’da ve hadislerde geçmez.
    Özellikle Kelâm ilminin (Allah’tan, O’nun sıfatlarından ve kaderden
    bahseden ilim) ortaya çıkmasından sonra yaygınlaşmıştır.
    ‘Allah’ı birleme (vahhadallahu)’ şeklinde kullanılan tâbir, Allah’ı
    bir olarak kabul etmenin ifadesidir. “...Her kim Allah’ı tevhid ederse
    (tevhid kelimesini ve içeriğini kabul eder, muvahhid olursa) malını ve canını
    korumuş olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 198
    Müslümanların en başta gelen görevi, ‘muvahhid’ olmaktır.
    ‘Muvahhid’ olanlar, Allah’ı bir olarak kabul ederler ve O’na hiç
    bir şeyi ortak koşmazlar. Allah’a, O’na ait sıfatlarla ve Kur’an’da
    geçtiği gibi inanırlar. O’na noksan sıfatları yakıştırmazlar. Yalnızca
    O’na ibâdet ederler. O’na olan ibâdetlerinde bir aracıya ihtiyaç
    duymazlar. Yalnızca O’na duâ ederler, kimsenin yapamayacağı
    yardımları O’ndan beklerler. Bir darlığa düştükleri zaman O’ndan
    yardım isterler. O’nun sevâbını umarlar, O’nun cezasından korkarlar.
    Ölünce de O’na hesap vereceklerine inanırlar. O’ndan gelen
    vahye ve vahyin hükümlerine inanır ve bu İlâhî hükümler doğrultusunda
    yaşamaya çalışırlar.
    Muvahhid, İslâm’a tam anlamıyla inanan ve bu inancını yaşama
    çabasında olan insandır. İslâm’ın diğer adı ‘Tevhid Dini’; müslümanın
    diğer adı ise ‘muvahhid’dir. ‘Şirk’in karşıtı nasıl ‘Tevhid’ ise,
    ‘müşrik’in karşıtı da ‘muvahhid’dir. Kur’an’da muvahhid kelimesinin
    yerine ‘hanîf’ kelimesi geçmektedir. Hanîf kelimesi, anlamı ve
    ifade ettiği şey açısından ‘muvahhid’ kavramına benzemektedir.
    Haniflik aslında, bâtıl ve şer tarafından hak ve hayır tarafına yönelmedir.
    Ki muvahhid, bunu yapan insandır. 199
    Kur’an ve onun tebliğcisi Peygamberimiz (s.a.s.), insanları şirkin
    her türlüsünden sakındırmaktadır. Şirk, bir ve tek olan Allah’a
    ortak aramanın boş çabasıdır. İslâm, kendisinin dışındaki dinlere
    ‘şirk dinleri’ diyor ve insanları bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a
    dâvet edip onların ‘muvahhid’ler olmasını istiyor. Muvahhid’ler,
    yaratılıştaki ve evrendeki tevhidi görüp, ‘Vâhid’ olan Allah’ı tevhid
    ederler. Tevhid Dini olan İslâm’a gönül verirler. Muvahhidler,
    iman, tavır ve hayatlarıyla, ideal ve amaçlarıyla şirk dinlerine
    uyanlardan ayrılırlar.
    198] Müslim, İman 31-38, hadis no: 21
    199] 3/Âl-i İmrân, 67; 30/Rûm, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    Muvahhidler, aydınlık bir dünyanın, adâlet üzere yürüyecek
    olan bir sistemin, insana yakışacak bir hayatın özlemcisidirler ve
    bunun için çalışırlar. Onlar her türlü bâtıl ve şer olan şeylerden yüz
    çevirirler. Onlar hak için ve hakka göre yaşarlar. Hayırlı olan şeyleri
    tercih ederler. Yaratılışlarındaki temizliği korurlar. Kelime-i tevhidi
    söyleyerek fıtrata yerleştirilmiş olan Allah’ı bilme, anlama ve
    O’na kulluk etme gerçeği ile buluşurlar. Onlar evrenin, ister istemez
    teslim olduğu İslâm dâvetini; hayatlarını anlamlı, huzurlu ve
    bereketli kılmak için kabul etmişlerdir. Onların gönüllerine tevhid
    hayat verir, hayatların tevhid şekillendirir. Onlar bütün ölçülerini
    tevhid inancından alırlar.
    Yaşantısını tevhid üzere geçiren ‘muvahhidler’e müjdeler olsun.
    200
    200] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 427-428
    TEVHİD
    - 69 -
    Tevhidle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- İlâh Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133,
    133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73,
    73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138,
    140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101;
    13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22,
    39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97,
    98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/
    Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68;
    26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72,
    88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86,
    91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6;
    43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed,
    19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün,
    13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
    B- Allah’tan Başka İlâh Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/
    Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22,
    51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70,
    88; 37/Sâffât, 4.
    C- Tevhid (Tek İlâh İnancı), İnsanlığın Aslî İtikadı ve Tüm Peygamberlerin Çağlar
    Boyu Tebliğ Edip Canlandırmaya Çalıştığı Husustur: 2/Bakara, 133; 7/A’râf,
    59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110;
    21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23; 41/Fussılet, 6.
    D- Tevhid Dini:
    a- Tevhid Dini İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm,
    30; 39/Zümer, 3, 11.
    b- Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm’dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/
    En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45;
    87/A’lâ, 14-15, 18-19.
    c- Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.
    d- İbrâhim (a.s.)’in Tevhidî Kimliği ve Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-
    32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.
    E- Tevhid Kelimesi:
    a- Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.
    b- Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.
    c- Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.
    d- Yüce Olan, Yalnız Allah’ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.
    F- Tevhide Dâvet:
    a- Muvahhid (Allah’ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.
    b- Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.
    c- Allah’ın Yolunu (Tevhid’i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/En’âm,
    153
    d- Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.
    G- Tevhid Ehlinin Ahlâkı: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.
    H- Hevâ ve Hevesi İlâhlaştırmak: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
    a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara,
    166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf,
    52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet,
    48; 46/Ahkaf, 6.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40,
    41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57;
    20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75;
    39/Zümer, 38.
    c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33;
    16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman,
    11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
    d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/
    Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
    e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
    f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
    g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.
    h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
    i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
    j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
    k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
    l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus,
    35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
    m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/
    Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
    n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/
    Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
    n- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
    o- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-
    20.
    K- Putlara Tapmak
    Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
    Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
    Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-
    63; 39/Zümer, 3.
    Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ,
    9.
    L- Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
    Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
    Saffât, 22-34.
    Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 2, s. 471-501; c. 22, s. 64
    2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), c. 1, s. 112-123; c. 3, s. 127-129;
    c. 6, 211-213 (A. Özalp)
    3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 20, s. 403-545
    4. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488
    5. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428,
    717-724
    6. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120
    7. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145
    8. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57
    TEVHİD
    - 71 -
    9. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    10. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. 88-113
    11. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66
    12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53
    13. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63
    14. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-195
    15. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137
    16. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111
    17. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    18. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
    19. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    20. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    21. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    22. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    23. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    24. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    25. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    26. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.
    27. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    28. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    29. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
    30. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
    31. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    32. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    33. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    34. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
    35. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
    36. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
    37. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    38. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    39. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    40. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    41. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    42. Kur’an-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    43. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    44. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    45. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    46. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    47. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    48. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
    49. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    50. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    51. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
    52. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    53. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    54. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
    55. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    s. 40-50
    56. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    57. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    58. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
    59. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
    60. Tevhid, Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.
    61. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    62. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y.
    63. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    64. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    65. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    66. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
    67. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.
    68. İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.
    69. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    70. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    71. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    72. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    73. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    74. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    75. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
    76. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    77. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    78. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    79. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
    80. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    81. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    82. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    83. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
    84. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    85. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
    86. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    87. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    88. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    89. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    90. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
    91. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
    92. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
    93. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
    94. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N.
    Solmaz
    95. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    96. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
    TEVHİD
    - 73 -
    97. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
    98. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    99. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    100. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    101. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
    102. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
    103. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.
    104. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    105. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
    BasımY.
    106. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
    107. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.

    - 75 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -4-
    RAB
    “Tek rab, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
    Kullara kul olan, ne kadar alçak;
    Rablik taslayan kul, ne kadar küstahtır.”
    •
    Rab; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Rab Kavramı
    •
    Rab Konusunda Bâzı Âyetler
    •
    Rab Konusunda Hadis-i Şerifler
    •
    Âlemlerin Tek Rabbi Allah
    •
    Eğitim Açısından Rab Kavramı
    •
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
    •
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
    •
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan Başkasını Rab Edinme
    •
    Günümüz insanının Çeşitli Rableri
    •
    Rab Konusunda Sahih İtikad
    “El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur (Kâinatın yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah’a hamdolsun).” 201
    Rab; Anlam ve Mâhiyeti
    “Rab” kelimesi, terbiye eden ve yetki sahibi anlamında Arapça bir isimdir. Bu kelime aynı zamanda, ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, kemâle erdirmek, efendi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, başkanlık yapmak, mâlik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat edilmek, üstünlüğü ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
    Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın umumi isimlerindendir. Kur’an’da
    201] 1/Fâtiha, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir; 968 defa geçer.
    Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat, Rab ismi olduğu
    gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın başlangıcında
    da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
    Rab ismidir.
    Rab, sadece terbiye eden (mürebbî) anlamında olmayıp, yardım
    etmek, yol göstermek, tasarruf etmek, korumak, her şeye
    hâkim olmak, emretmek ve yasaklamak, sakındırmak gibi terbiyenin
    bütün gereklerine sahip olabilmeyi de ifade etmektedir.
    Bunun için rab denilince, sadece terbiye ve mâlik olma durumları
    değil; her şeye sahip olan ebedi ve sonsuz kudret sahibi Allah anlaşılmalıdır.
    Bu özelliğinden dolayı rab kelimesi, Allah’tan başka
    varlıklar için, bir şeye izâfe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
    Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına
    alan, yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik
    olan Allah anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare
    eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek
    rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam
    bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir. Allah’tan
    başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her şeyden
    üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine
    teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek rab olarak tanımak demektir.
    Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm’ı, insanları,
    kullara ve diğer varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah’a kulluk
    etmeleri için göndermiştir. İslâm, insanları kulların zulmünden,
    Allah’ın adaletine götürür. Tevhid gerçeğinin birinci şartı,
    Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve Hâkim olanın tek bir
    Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta tevhiddir; bu
    da Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine ibâdet
    etmekle yükümlüdür. Müslüman, yalnızca Allah’a ibâdet eden
    kimsedir. Sadece Allah’a ibâdet ise, Allah’tan başkasını rab edinmemek,
    O’na hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir.
    İslâm, insanları, birbirlerine kul olmaktan kurtaran hürriyet
    dinidir. Sadece İslâm dinidir ki, insanları bir olan Rabbe ibâdet
    etmeye çağırmış ve onları çeşitli bâtıl inançların yanlış sonuçlarından
    koruyarak, böylece onları Allah’ın dışındaki varlıklara kul
    olmaktan kurtarmıştır.
    Kur’an’da Rab Kavramı
    “Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab
    kelimesinin çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş
    RAB
    - 77 -
    olan “Rabbânîyyûn” 3, “ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam
    olarak “rab” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.
    Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi
    Allah’a aittir” cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir.
    Vahy kitabı olan Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak,
    insanlara bu önemli gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın
    Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı ve itaat ifadesi, her türlü
    şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin, âlem diye nitelediğimiz
    bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp gözeteni,
    koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren yüce
    güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil
    verdiği insanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor.
    Çünkü O, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
    Rab ismi, Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
    isimdir. İlginçtir ki, ilk nâzil olan 30 sûrede “Rab” ismi 80 kez geçtiği
    halde, “Allah” ismi sadece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı,
    Allah lafzının dört katı olmuş oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle
    açıklanamaz.
    Kur’an, ilk mü’minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını
    oluşturmayı hedeflemişti. Çünkü sorun insanları Allah’ın varlığına
    inandırma sorunu değildi. Câhiliye insanı Allah’ın varlığına
    zaten inanıyordu. Ama bu insanlar sahih Allah inancını kaybettikleri,
    Allah’ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları için sapıtmışlardı.
    Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde insanların zihinlerinde
    kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad ediyordu.
    Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan “Allah”ın dört
    katı olarak “Rab” ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir
    Allah’a müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.
    İşte Kur’an, Allah’ın rab oluşunu ilk mü’minlerin kalbine ve kafasına
    silinmez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun
    delili olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu:
    “Zâlikümüllahü Rabbüküm”202; “İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz” Yani,
    ancak Allah olan, Rabbiniz olabilir, deniliyor. “Rabbimiz Allah’tır
    deyip sonra da dosdoğru olanlar” 203 ebedî saâdetle müjdeleniyordu.
    Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir.
    Bunların başında, insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek,
    insanlık hayatını ve varlıklar âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar
    202] 40/Mü'min, 62, 64
    203] 41/Fussılet, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    koymak, mutlak değer ölçüleri belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan
    birini kendine tahsis eden insan, rablik iddiasında bulunmuş
    olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek tek rab
    olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/
    ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de
    Allah’tan başka varlıkları rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım
    insanlar çıkıyor, Rabbe ait olan özellikleri kendilerine mal etmeye
    kalkışıyorlar. Sonra da insanları gerçek Rabbin emir ve yasakları
    dışında kendi koydukları kurallara, ilkelere, değer ölçülerine ve
    kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar. Oysa bu
    durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar her ne kadar
    onlar için secdeye varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri
    bırakıp, onların gayr-ı meşrû emirlerini benimseyerek dinlemek
    suretiyle onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu
    Allah’tan başkalarını rab edinmeleri demektir. Kur’an’daki rable
    ilgili âyetler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır. 204
    Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin
    Allah olduğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve
    içindekileri yaratıp şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin
    tek sahibi ve maliki O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve
    içindekileri yönetmektedir, her şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf
    etmenin içerisinde elbette yaratılmışların ihtiyacı olan şeyleri
    onlara karşılıksız vermek de vardır.
    Kur’an’da Rabbin Mânâları: Kur’an-ı Kerim, Rab kelimesini bir
    kaç mânâda kullanmaktadır:
    a) Özel İsim Olarak: Birçok yerde Rab kavramı, Allah’ın özel
    ismi olarak geçmektedir. 205
    b) Kendisine Yönelinen: Bazı âyetlerde, etrafında toplanılan,
    kendisine dönülen en yüce varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu
    anlam ile Allah’ın özel ismi Rab arasında bağlantı vardır. 206
    c) Karşı Gelinemeyen Otorite: Emrine uyulan, kendisinden
    daha üstün kimsenin olmadığı, koyduğu ilkelere uyulan ve karşı
    gelinmeyen otorite anlamında da kullanılır: “Onlar Allah’ı bırakıp
    hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu İsa’yı (Mesih’i) rab olarak kabul
    ettiler. Hâlbuki bir tek ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden
    münezzehtir (uzaktır).”207 Âyette geçen “erbâb” rab kelimesinin çoğuludur.
    204] Y. Çiçek, F. Yıldız, Hamd Rab, Bir Y., s. 47-49
    205] 26/Şuarâ, 77-80; 73/Müzemmil, 9; 6/En’âm, 164
    206] 34/Sebe’, 26
    207] 9/Tevbe, 31; Ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 64
    RAB
    - 79 -
    Birtakım insanlar, Allah’ı bırakıp O’nun dışındaki bazı şeyleri
    rab haline getirirler, onları Rab kabul ederler. Onların emirlerini,
    sözlerini ve koydukları hükümleri mutlak ölçü olarak alırlar.
    Allah’ın kanun ve ölçülerini bırakıp, bu yücelttikleri ölçüleri en
    doğru ilke kabul ederler. Allah, onların rab haline getirdiği şeylerin
    aslında rab olmayıp, güçsüz varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.
    d) Efendi-Yönetici Anlamında: Yûsuf sûresi âyet 50’de rab kelimesi
    sahip, efendi veya yönetici anlamında kullanılmaktadır.
    e) Mâlik/Sahip Mânâsında: Bazı âyetlerde rab kelimesi,
    mâlik/sahip anlamındadır. “Yedi göğün Rabbi, yüce Arşın da Rabbi
    kimdir?”208; “Eğer yerde ve gökte birden fazla tanrılar olsaydı, şüphesiz
    her ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların
    yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir/uzaktır.” 209
    d) Allah’ın Sıfatı Olarak Rab: Görüldüğü gibi Rab olmak,
    Allah’ın sıfatlarından biridir. İlâhlığının bir gereğidir. Rab ismi
    geniş anlamlı bir sıfattır. Allah’ın yaratıcılığını, evrene sahip ve
    hâkim oluşunu, insana ait her şeyi yaratıp şekil verdiğini, evrende
    olan her şeye yüce kudretiyle tasarruf ettiğini, insanlar hakkında
    hükümler/yasalar koyduğunu ve bu hükümlere itaat etmenin gerekliliğini,
    mutlak anlamda itaatın ancak Allah’a yapılması gerektiğini,
    ıslah edenin, şekil verenin, her şeyi elinde tutanın yalnızca
    Allah olduğunu ifade eder. 210
    Rab Konusunda Bâzı Âyetler
    “Âlemlerin Rabbi (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamd olsun.” 211
    “O Rab ki, yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi,
    onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de bile bile
    Allah’a eşler koşmayın.” 212
    “Rabbi ona ‘İslâm ol’ demişti. ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ dedi.” 213
    “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mı arayayım?
    Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan
    hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir.
    (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 214
    208] 23/Mü’minûn, 86
    209] 21/Enbiyâ, 22
    210] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 510
    211] 1/Fâtiha, 1
    212] 2/Bakara, 22
    213] 2/Bakara, 131
    214] 6/En'âm, 164
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    “De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve
    gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden
    ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma) işini kim düzenleyip yönetiyor? ‘Allah’ diyecekler.
    O halde O’nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek
    Rabbiniz Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse
    nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?” 215
    “Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu
    zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı
    zaman, içinizden bir grup derhal rablerine ortak koşarlar.” 216
    “Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).
    Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Hastalandığım zaman
    bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza günü
    hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbim, bana hüküm (yüksek
    bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.” 217
    “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki,
    Allah’ın azâbından korunasınız.” 218
    “De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin:
    Yalnız Allah’a tapalım (O’nun emrine itaat edelim.) O’na hiçbir şeyi ortak
    koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka rabler edinmesin. Eğer yüz
    çevirirlerse: Şahit olun, biz müslümanlarız deyin.” 219
    “Rabbin yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmenizi emretti.”
    220
    “De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana
    vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine
    yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.” 221
    “Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler. Meryem
    oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
    şeylerden münezzehtir.” 222
    “İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah ne uludur.”
    223
    215] 10/Yûnus, 31-32
    216] 16/Nahl, 53-54
    217] 26/Şuarâ, 77-83
    218] 2/Bakara, 21
    219] 3/Âl-i İmrân, 64
    220] 17/İsrâ, 23
    221] 18/Kehf, 110
    222] 9/Tevbe, 31
    223] 7/A'râf, 54
    RAB
    - 81 -
    “Ey benim zindan arkadaşlarım, (düşünün bir kere) çeşitli rabler mi iyi,
    yoksa her şeyi (hükmü altında tutan) kahredici tek Allah mı?” 224
    “(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar.
    Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar
    akıp gidiyor. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur.
    O’ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile
    sahip değillerdir.” 225
    “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Daima üstündür,
    çok bağışlayandır.” 226
    Rab Konusunda Bazı Hadis-i Şerifler
    “Sizden biriniz (kölesine) kulum ve kölem demesin. Köle de efendisine
    “Rabbim” demesin; sadece efendim desin. Hepiniz Allah’ın kulusunuz.
    Gerçek rab, Allah Teâlâ’dır.” 227 Peygamberimiz, Allah’tan
    başkasına kul olmak ve O’na diğer varlıkları ortak koşmak tehlikesini
    gidermek için böyle buyurmuşlardır. Çünkü her şeyin gerçek
    sahibi ve mâliki Allah’tır. Rubûbiyet, Allah’a ait bir sıfattır.
    İnsanlar ise O’nun terbiyesi altındadır. Allah’tan başka varlıkların
    rab diye isimlendirilmeleri, bazılarının da başkalarının kulu
    kabul edilmeleri İslâm’la, tevhidle bağdaşmayan bir alçalmadır.
    Başkasının emrinde olan anlamına gelen “memur” ve görevlilerden
    bazılarının, yaptıkları bir haksızlığa kılıf bulmak için
    yapıştıkları bir deyim vardır: “Ne yapayım, ben emir kuluyum.”
    Yaptıkları işin yanlış olduğunu, onu savunamayacağını bilen zavallının,
    bu birincisinden daha büyük ikinci yanlışıdır, kula kulluğunu
    belirtmek. Kimsenin kimseyi, Allah’a rağmen her istediğini
    emredebileceği emir kulu görmesini İslâm onaylamadığı gibi; hiçbir
    kulun da başka bir kulun kulluğunu kabullenme gibi insanlık
    şerefiyle bağdaşmayacak aşağılığa rızâ göstermesini de kabul etmez.
    İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, güçlüler kendilerini rab yerine
    koymaya; zayıflar da bu rab taslaklarının rabliğini kabul etmeye
    meyillidirler. Kur’an’ın rab konusundaki tavrı ve yukarıdaki
    hadis-i şerif, öncelikle bu iddia ve kabullenmeyi yasaklamaktadır.
    Denilebilir ki, “günümüzde kölelik yok; kimse kimseye kulum,
    kölem demez.” Kölelik kalkmadı, şekil değiştirdi. Ceberut devletler,
    vatandaşlarını kul köle gördükleri, çıkardıkları kanunlarla
    insanları ezdikleri gibi; kapitalist zenginler de, işçilerini köle gibi,
    224] 12/Yûsuf, 39
    225] 35/Fâtır, 13
    226] 38/Sâd, 66
    227] Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    hizmetçi ve sekreterlerini câriye gibi görmekteler. Değişen pek bir
    şey yok.
    Yine, Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir:
    “Münâfığa seyyid (efendi) demeyin. Eğer o efendi kabul edilirse, çok
    yüce ve aziz Rabbinizi gazablandırmış olursunuz.” Eğer münâfık birisi,
    efendi, sözü dinlenen kişi olarak kabul edilirse, o zaman ona itaat
    kaçınılmaz olur. Bu durum da Allah’ın gazabını gerektirir. Çünkü
    münâfığı, sözü dinlenen bir kişi olarak kabul etmek, ona itaatı
    kabullenmek demektir ki, bu durum Allah’ın gazabına sebep olur.
    “Efendi” kelimesi yerine, münâfık ve İslâm düşmanlarına, saygıdeğer
    anlamında, günümüzde “sayın”, “beyefendi” gibi unvanlar
    vermek de aynı yasağın sınırına girer diye düşünüyorum. İslâm’ı
    yürürlükten kaldırmaya ve günlük hayattan çıkarmaya çalışanlar
    “efendi” kelimesini artık saygı unvanı olmaktan çıkardılar. Çünkü
    müslümanlar, Peygamberlerine, büyük zatlara, âlimlerine “efendi”
    diyorlardı. Bunları küçük gören zihniyet, romanlarıyla, filmleriyle
    “efendi” unvanını sadece kapıcılara, hizmetçilere lâyık gördüler
    ve topluma benimsettiler. Efendi unvanıyla birlikte nice İslâmî
    isimler de, başörtüsü de hizmetçilere lâyık görüldü. Rablik taslayanlara
    artık efendi denmiyor; “sayın, saygıdeğer, hocam, paşam”
    deniyor. Hadis-i şeriften anlayacağımız yasak, inançsızlara saygı
    unvanlarını verme, onları saygın görme yasağıdır. İslâm’a düşman
    olduğu için krallığı ve otoritesi kabul edilmeyen birine, meselâ
    Fas’ta yaşayan bir müslümanın “Kral Hasan” demesinin yanlışlığı,
    o makamı, onun o makamdaki meşrûluğunu diliyle kabul etmiş
    intibaı oluşturacağındandır.
    Bu duyarlılığı taşıyan bir İslâm ülkesi, resmen ve fiilen “İsrail”
    diye bir ülke tanımadığını, bu ismi kullanmayarak gösteriyor.
    Bu ülkeden bahsederken, Kudüs’ü işgal eden rejim demektedir.
    İslâm-küfür savaşı aynı zamanda bir kavram savaşıdır. Bu, dün
    de böyle idi, bu gün de böyledir. Hudeybiye antlaşmasında, müşrikler,
    besmeledeki “Rahmân” kavramını antlaşma yazısından sildirmeye
    çalışmışlar, “biz Rahmân’ı kabul etmiyoruz” demişlerdi.
    “Rasûlullah” ifadesi için de benzer tavır sergilemişlerdi. Bu gün
    de kâfirler aynı tavrı sürdürüyorlar. “Şeriat, şehâdet, tesettür...”
    gibi kavramları unutturmaya çalıştıkları gibi; “irtica, gericilik, çağdaşlık...”
    gibi kavramları kullanıma sunuyorlar. Günümüz müslümanları,
    Kur’anî kavramları topluma gerçek anlamlarıyla yeniden
    benimsetecek yerde; onların tüm kavramlarını, hem de onların
    içini doldurdukları anlamlarla kullanmakta sakınca görmüyor.
    Atatürkçülük, demokrasi, laiklik, özgürlük gibi kavramları sorgulayarak
    düşünüverin.
    RAB
    - 83 -
    Âlemlerin Tek Rabbi Allah
    “El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn: (Hamd bütünüyle âlemlerin Rabbi
    olan Allah içindir.)”228 Burada yaratıcımız, kendisini tanımak isteyenlere
    “Rab olan Allah” biçiminde tanıtıyor. Allah, tek Rabbimizdir,
    yani O bizi yaratıp da bırakıvermedi. Yarattığı bütün varlıkları terbiye
    ediyor, tekâmüle erdiriyor. Devamlı, yeniden yaratıyor, geliştiriyor.
    Prensip ve kanunlarıyla iyiye, hayra, güzele yönlendiriyor.
    Varlıklarda, özellikle canlılarda gördüğümüz tekâmül ve değişim,
    O’nun rabliğinin göstergesidir. Bu ayette O’nun rabliğinin büyüklüğünü
    gösteren bir açıklama da var: “Âlemlerin Rabbi olan”
    O’nun rabliği, O’nun Allah’lığının en vazgeçilmez vasıflarından
    birisidir.
    Onun için Meryem oğlu İsa (a.s.) da elçi olarak gönderildiği
    insanlara O’nu şöyle tanıtmıştı: “Ey İsrâiloğulları, benim ve sizin Rabbiniz
    olan Allah’a ibâdet edin.”229 “Âlemlerin Rabbi” ifadesi İslâm’ın
    evrenselliğini de vurgulamaktadır. Rabbimiz, herkesin, tüm insanların,
    tüm varlıkların Rabbidir. Tüm yaratıklar aynı Rabbin kullarıyız.
    Bu ifade, varlıklarla ortak dil, ortak eylem sahibi olduğumuzu
    vurgulamış oluyor. Tüm varlıklar O’na kulluk/ibâdet ediyorlar,
    O’nu rab kabul ediyorlar.230 İşte evrenle, tüm yaratıklarla uyum ve
    kardeşliğimiz, aynı Rabbin kanun ve otoritesine (rabliğine) boyun
    eğdiğimiz, O’nu âlemlerin Rabbi olarak benimsememizde açığa
    çıkıyor. İşte tevhid, işte evrensellik!
    “Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma
    göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda
    yaşasın; bazı canlıların, diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz
    konusu değil. Bütün canlılar, intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkekdişi
    oranları da, bütün hayvanların yaşadığı yerlerde oranlı. İnsanların
    erkek ve dişi oranları da, akıl almaz şekilde her ülke ve her
    yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir düzen göze çarpıyor.
    Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları” denilen, bizim
    “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır
    tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak
    yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Problemler, fesat ve fitneler,
    Allah’tan ve O’nun yolundakilerden kaynaklanmıyor. Tam
    tersine Allah’ı tanımayanlar, O’nun düzenini bozmaya çalışıyorlar.
    “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu,
    fesat çıktı, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de
    228] 1/Fâtiha, 1
    229] 5/Mâide, 30
    230] 17/İsrâ, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 231
    İğrenç bir ahlâksızlığın AIDS ile cezasının tattırılması gibi, Allah
    fesattan dönmeleri için ihtarlar veriyor. Fesat, düzen bozuculuk,
    kâfir ve münâfıkların özelliklerindendir.232 Mü’minin özelliği
    ise fesadın tam zıddı ıslah’tır. O, sâlih amel yapmaya çalışır; yani
    bozulan düzeni Allah’ın istediği ve insanların huzur duyacağı
    şekle, aslına döndürme eylemleri içindedir. Bu sâlih eylemler,
    mü’minin kendi kurtuluşu için şarttır.233 Toplumun dünyada huzur
    ve nizamı; âhirette de kurtuluşu için, yani yeryüzünün bozulan
    düzenini ıslah için yapacağı gayretlerin adıdır cihad. Dünyada
    devlet, âhirette cennet isteyen bir mü’min cihadı terk edemez.
    Eğitim Açısından Rab Kavramı
    Rab kelimesi, terbiye eden, yetiştiren, eğiten demek olduğundan,
    lügat anlamıyla ana babaya rablik (terbiye edicilik, eğiticilik)
    isnâd edilir.234 Çocuklarını eğitip terbiye eden anlamındaki bu
    rablik, tabii ki sınırlı ve mecazî anlamda rabliktir. Elbette, kelimenin
    tüm anlamlarıyla ve hakiki olarak Allah’tan başka rab yoktur.
    Kâmil anlamda eğitmek ve yetiştirmek de mutlak ve hakiki
    Rab olan Allah’a aittir. O, sadece yarattıklarından bir cins olan
    insanı değil; tüm evrenleri terbiye eden, olgunlaştıran, yönetendir;
    âlemlerin Rabbidir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde
    tekâmül etmesi demektir. Devamlı yaratma halinde olan, yaratıp
    da bırakıvermeyen, onları kemâle erdiren de Rab olan Allah’tır.
    Her varlık, bizzat Allah tarafından terbiye edilmektedir. Bu terbiye,
    “eğitim” kelimesini hemen tümüyle karşılar. O yüzden “öğretim
    ve eğitim” kavramlarının karşılığı olarak Türkçe’de yakın
    zamana kadar “ta’lim ve terbiye” kullanılırdı; eski yoğunlukta
    olmamakla birlikte hâlâ kullanıldığı görülmektedir.
    Kur’an’ın tertibinde (Mushaf’da) ilk âyette Allah’ın bu ismi seçilip
    vurgulandığı gibi, nâzil olan ilk âyette de Rab ismi kullanılır:
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla.”235 İlk insanın yaratılması ve halifeliği
    konusunda da yine bu isim kullanılır: “Hatırla ki: Rabbin meleklere,
    ‘Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘biz hamdinle sana
    tesbih ve seni takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada
    kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin
    231] 30/Rûm, 41
    232] 2/Bakara, 11-12
    233] 103/Asr, 3
    234] 17/İsrâ, 24
    235] 96/ Alak, 1
    RAB
    - 85 -
    bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi.” 236
    “Kaalû belâ” veya “elest bezmi” diye ifade edilen mîsak almada,
    Allah’ın yine bu ismi zikredilir: “Kıyamet gününde, ‘biz bundan
    habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden
    zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben
    sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbimiz olduğuna) şâhit
    olduk’ dediler.” 237
    Rab isminin geçtiği yukarıdaki konuların eğitimle çok yakından
    ilgileri vardır. Bunların dışında yine eğitimle direkt ilgili olan
    başka âyetlerde de Rab ismi vurgulanır: “Oku, insana bilmediklerini
    öğreten ve kalemle yazmayı ta’lim eden Rabbin ekremdir (en cömerttir).”
    238; “Gerçek yönetici olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan
    önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim, benim ilmimi
    artır’ de.”239; “Rabbim, bana hikmet ver ve beni sâlihler (iyiler) zümresine
    kat.” 240
    Başkasını eğitmeye, yanlış olma ihtimali olan kendi göreceli
    doğrularımızı, beşerî prensiplerimizi başkalarına öğretip
    uygulatmaya hakkımız var mı? insanları eğitme, terbiye etme
    konusunda yetki kimindir? Bu soruları rab kavramı etrafında düşündüğümüzde,
    şunları ifade edebiliriz: Her şeyi yaratıp onlara
    sahip olan, yarattıklarını terbiye edip eğiten, olgunlaştıran sadece
    Allah’tır. Yardım etmek, yol göstermek, yön vermek, değiştirmek,
    tasarruf etmek, korumak, hâkim ve egemen olmak, sakındırmak,
    yasaklamak ve emretmek gibi eğitimle ilgili tüm alanlarda yetki
    ve gücü tümüyle elinde bulunduran yalnız Allah’tır. Allah’tan başkasının
    kendi adına, beşerî prensiplerle bu özellikleri istediği gibi
    kullanması rablik taslamak ve eğittiğini zannettiklerine az veya
    çok zulmetmektir. Allah’tan başka rab kabul etmemenin pratikteki
    uygulanışı ve başkasının kulluğunu kabul etmemenin zarûrî
    gereklerinden biri de, eğitim prensipleri konusunda Allah’ın koyduğu
    hükümlere ters düşülmemesidir. Başkasının eğitimle ilgili
    ilkelerini Allah’ın hükümlerine tercih etme, o kimse veya görüşü
    rab kabul etme anlamına gelecektir.
    Rab, mutlak mânâda kullanılınca, mutlak eğitenin Allah olduğu
    ortaya çıkar. Allah’tan başka Rabbin olmadığına inanan muvahhid
    mü’minin, “Rabb”in eğiten, yetiştiren anlamından dolayı,
    236] 2/ Bakara, 30
    237] 7/A’râf, 172
    238] 96/Alak, 3-5
    239] 20/Tâhâ, 114
    240] 26/Şuarâ, 83
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Allah’tan başka gerçek anlamda eğitimci -mutlak eğiten- kabul
    etmemesi gerekir. Eğer vahiyle açıklanan Allah’ın eğitim ve terbiye
    prensipleri doğrultusunda eğitim söz konusu ise, tabii ki bu
    eğitim faâliyetinin, başkasını rab kabul etme anlayışına girmeyeceği
    açıktır.
    İnsanı insanla eğitmek zorundayız, ama insanı yine insanın
    fikirleri doğrultusunda eğitmek, hem zor, hem tehlikeli, hem
    de gayr-ı meşrûdur. Vahyin yön vermediği insan aklı, mükemmel
    bir eğitim görüş ve uygulayışı oluşturmakta yetersizdir. Bu,
    birbirlerinin eksik yönlerini görüp düzeltmeye çalışan tarihteki
    yüzlerce eğitim görüşünün her birinin teori ve pratikteki eksik
    ve yanlışlarından da kolayca anlaşılabilecektir. Beşerin vahiyden
    uzak tüm uygulamalarındaki çıkmazların eğitime yansıması olarak,
    günümüzde de hâlâ yazboz tahtasından farksız eğitim teori
    ve uygulamalarını ve çağdaş eğitimin problemlerini objektif gözle
    değerlendirebilen tüm eğitimcilerin yakınmaları, bu tezi doğrulamaktadır.
    Felsefî yaklaşımların üzerinde ittifak ettikleri bir eğitim görüşü
    yoktur. Nice ideolojilerin eğitim görüşlerinin olmadığı veya
    olmasının olmamasından daha kötü olduğu gibi. Bazı eğitim görüşleri
    merkeze çocuğu, bazısı merkeze öğretmeni, bazısı geçmişi,
    bazısı bir ideolojiyi veya beşerî bir ilkeyi, bazısı faydayı... almıştır.
    Tüm bu anlayışların, kurulu düzenden ve materyalist hayat anlayışından
    da bağımsız olmadığı ve tümünde, kişinin kendi hevâ ve
    heveslerini veya bir şahıs veya görüşü rableştirdiği olgusu temel
    problemdir. Günümüzde eğitimin hemen her yerde, vahyin kabul
    ve redleri doğrultusunda ve Rabbimiz’e gerçek kullar yetiştirme
    modeliyle tanzim edilmediğini görmekteyiz. Ders araç ve gereçleri
    vahyin süzgeciyle oluşturulmamakta, öğretilenlerin önemli bir
    yekûnu dinin öğretilmesini istediği faydalı bilgi, yani ilim değeri
    taşımamakta, tevhid ve Rabbin terbiyesi öncelikler içerisinde bulunmamaktadır.
    Yani eğitim konusunda başka rabler devreye girmektedir.
    Bu rab taslakları, tuğyanlarını arttırarak, câhiliyye müşrikleri
    kadar bile Allah’ı işlerine karıştırmak istememekteler. Gerçek
    Eğitici’nin prensiplerinden hemen hiç birinin kendi rablerine ortak
    olmasına bile izin vermemekteler. Okullardaki başörtüsü yasağını,
    tören ve kutlamaları, sözgelimi sakallı bir öğretmene, “selâm”la
    sınıfa girmeye, besmeleyle başlanan derse bile tahammül edememeleri,
    bu çarpık rab anlayışının yansımaları olarak değerlendirilmelidir.
    RAB
    - 87 -
    Tek Rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu
    tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah
    olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak
    Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini
    ateşten korumak zorunda olan241 insanın temel görevi, Allah’ı
    tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabbin
    terbiyesi ile yetiştirmektir. Âdemoğlu, yeryüzünün halifesi
    olduğu veya olması gerektiği için, Allah adına yaşamak ve O’nun
    ilke ve prensiplerine tümüyle uymak zorundadır.
    Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna
    göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış
    ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî
    tedrisata, meşrû eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir.
    Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması,
    o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir
    küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne
    bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın
    zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
    Allah’ın tek rab olduğu inancına ve bu kabulün gerektirdiği
    eğitim anlayışına sahip olmayan kimsenin, öncelikle kendisinin
    eğitilmesi gerektiğinden, başkalarını eğitme hakkı yoktur. Gerçek
    Rabbini tanımayanın kendini tanıması da mümkün değildir.
    İnsanı doğru tanımayan, yaratılışı, fıtratı keşfedemeyen kimselerin
    eğitim görüşlerinin de eksik ve yanlışlarla dolu olacağı doğaldır.
    Ancak doğru Rab anlayışı; insanı, kendi fıtratı ve kendi
    psikolojik yapısına göre eğitmeyi sağlayabilir. Kişinin haddini ve
    Rabbini bilmemesi, eksik ve yanlış tanımladığı insanı, fıtratına ters
    ve dolayısıyla sağlıksız, başarısız, adâletsiz, huzursuz bir potada
    eğitmek/öğütmek demektir. “Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin
    ona ne vermek istediğini de Biz biliriz. Ona şah damarından daha
    yakınız.” 242
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
    Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran,
    koruyan, gözeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında,
    toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat
    veya sağlam, gözü olan - olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur.
    İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor.
    Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve
    241] 66/Tahrîm, 6
    242] 50/Kaf, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    kulluk ediyor.243 Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek
    ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
    İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki
    rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula
    kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız
    ve güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla
    kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki
    rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde
    bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına,
    futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
    var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir.
    Allah’a gerçekten inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde
    güç ve otorite vehmediyorlarsa, başka bir Rabbe boyun eğmezler;
    kendileri rablik taslarlar.
    Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî,
    dinî ve iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek;
    Fir’avn, Nemrut ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir.
    “(Fir’avn,) Ben sizin en yüce Rabbinizim, dedi.” 244; “Allah kendisine mülk
    (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim
    ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim:
    ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir’ demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve
    öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi
    sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah
    zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.” 245
    Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların
    örnekleri de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi
    din adamları, kutsallık atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler.
    İktisadî rab taslakları da Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar,
    azan, ezen ve üzenler ve de düzenler.
    Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında
    samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde
    olan, menfaat çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık
    düzeni kurup devam ettirmeye çalışanlardır. Ebû Leheb’in
    Peygamberimiz’e (s.a.s.) gelip “Müslüman olursam bana ne var,
    benim elime ne geçecek?” diye sorması üzerine Efendimiz cevap
    verir: “Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var.” insanları sömüren
    düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini
    anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle
    243] 41/Fussılet, 11
    244] 79/Nâziât, 24
    245] 2/Bakara, 258
    RAB
    - 89 -
    beni eşit gören din olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren insan,
    sanki bilmez mi, başkalarına ve her şeyden önce Allah’a muhtaç
    âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’lazîm:
    Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak yüce ve büyük
    olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
    Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi
    putları ve tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik
    vasfını sırf Allah’a hasretmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır.
    “Rab” olmayan bir tanrı edinme isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından
    ve de açıkgözlülüklerinden biridir. Çünkü rab olan
    bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır. Yapısı itibarıyla zulme
    ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz insan,
    kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı ve kontrol
    altında tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine
    ve nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.
    Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı,
    duygusu, düşüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet
    sahibi olmayan bir uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi
    elleriyle icat ve imal etmiştir. Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt,
    taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu türden “rab olmayan”
    ilâhlarıdır. Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen, yağmur yağdıran,
    tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara,
    yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab
    olmayan tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı.
    Rabliği kabul edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin
    ve vicdanların dışına çıkamayan bir tanrı!
    Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir
    Allah’a inanmak zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına
    başvurarak varlığını ve birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra
    kalkışmıştır. İşte böylece şirk, laiklik adı altında tedavüle sürülerek
    çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi bir kez de böylesine çağdaş
    bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl Allah’ın vahdâniyetini
    inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif dinini tahrif
    ve tahrib etmişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş müşrikler
    olan laikler de Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hanif dinini tahrif
    ve tahribe yeltenmişlerdir.
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan
    Başkasını Rab Edinme
    Allah’ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    rubûbiyeti inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk
    türü de, Allah’ın bu sıfatını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan
    başkasını rabler edinmek biçiminde ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını
    ve râhiplerini Allah dışında rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i
    de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti.
    O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları şeyden uzaktır.”246
    Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir. Bu, İsrâil oğullarının
    yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve hatta
    Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir
    ve o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur’an
    Allah’tan başkasına kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra
    da doğrudan şirk diyor. Yahudileşme temayüllerinden biri olan
    Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin bu şirk türü aynen Hz. Muhammed
    ümmetine de geçmiş, bu ümmet de ulularını, din büyüklerini,
    velîlerini Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
    Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara
    doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki
    âyet nâzil olduğunda eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy
    b. Hâtem’i boynunda altın bir haçla gören Allah Rasûlü, onu bir
    put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş, ardından yukarıda
    meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti: “Kuşkusuz
    onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin onlar, şu sınıfların
    helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da haram kabul
    ediyorlardı.” 247 Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını
    rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman
    olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir
    insana yakışmaz ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de
    ardından insanlara dönüp ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat
    ‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der.
    Ve size ‘melekleri ve peygamberleri rabler edinin’ diye de emretmez. Siz
    müslüman olduktan sonra size inkârı emreder mi?” 248
    Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine
    bile faydası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek
    putlaştırıyor? Yatırlara kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek,
    ölülerden çocuk, nasip veya yardım istemek, çelenk koyar gibi,
    deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi bez bağlamak, mum
    yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek anıtmezarlar,
    kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında
    dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü
    246] 9/Tevbe, 31
    247] Tirmizî', Tefsir 10
    248] 3/Âl-i İmrân, 79-80
    RAB
    - 91 -
    suyu hürmetine deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin
    putlarını şefaatçi kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat
    anlayışına sahip olmak ve buna benzer tavırlar ölüleri rab kabul
    etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara kerâmet veya kutsallık
    atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de rableştirmeye
    ayrı örneklerdir.
    İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini
    rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet
    derecesine vardığı bir aşırılık örneği. Allah bundan müslümanları
    şiddetle nehyediyor. Bir yahudileşme temâyülü olan üstadını,
    ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah dışında rab edinme
    ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp hevâsını ve nefsini
    ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu ifrât
    ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen
    tüm âyetlerde gelen “min dûnillâh” (Allah’ın dışında) lafzını iyi
    anlamak gerek.249 Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ ve hevesi rab
    edinmek250 demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüzlük ve
    kılavuzsuzluğa delil olamaz.
    Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı
    O’nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde
    Allah’ı dışarıda bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul,
    Allah dışında bir Rabbi kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak
    mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik yapmak, isterse bu
    terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten ibaret maddî bir
    terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak yoksa
    orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 251
    Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik
    ve terbiyecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu
    olarak çıkıyor önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama
    zannettiği gibi hür değildir. Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına
    karşı gösterilen tepki, bu ikinci tür hastalığı doğurmaktadır.
    252
    Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik,
    mitoloji ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak
    gerekiyor. Filmleri, dizileri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde
    çoğunda “gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân
    tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının bir insana unvan olarak
    249] 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
    250] 45/Câsiye, 23
    251] 12/Yûsuf, 23
    252] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, s. 176 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri; tepkisiz, benimseyerek
    seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
    Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin,
    yerin ve ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların;
    en fazla olarak da âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular.
    Allah, evreni yaratmakla kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle
    erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı filozoflar, “Allah, evreni yarattı
    ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar gözlem ve tecrübelere
    de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış, sonunda,
    filozofların koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal bir
    devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli
    de bu sakat anlayıştır. Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve
    yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.” âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline
    bırakmadığını açıklıyor.
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi,
    gayb âleminin, yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular,
    okyanuslar âleminin, gezegenler ve yıldızlar âleminin... Rabbi
    Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler âleminin, insanlar, melekler,
    cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin, milyonlarca
    tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin, görülen
    ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam
    sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün
    âlemleri yarattığı gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü
    yöneten Allah’tır. Allah açısından evrendeki her hareket Allah’a
    aittir.
    Her varlığın varlığı O’ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini
    cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar;
    bu öz de bütünüyle Allah’tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde
    bir hareket yeteneğine sahip olmadığı gibi, böyle bir yetkiyle
    donatılmış da değildir. Mutlak güç ve kuvvet kaynağı sadece
    Allah’tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış gibi görünen
    ve adına bugün “tabiat kanunları” veya “içgüdü” denilen birtakım
    sebepler, gerçekte Allah’ın sürekli olarak evreni yeniden
    yaratması ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından
    sebep-müsebbip şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz.
    Sebep de müsebbip de Allah’tır. Soruna izafi olarak varlıklar açısından
    yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-sonuç ilişkisi çıkmaktadır.
    Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp âdeta
    Allah’ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının ve
    bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır;
    yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi deprem olayında, sarsıntının
    maddî sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumunu Allah
    RAB
    - 93 -
    adını hiç anmadan yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını
    rab kabul etmektir.
    Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek,
    O’nu evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini
    inkâr etmek demektir. Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah,
    evreni ve içindeki bütün varlıkları “kudret elinde” tutmakta
    olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda da, batıda da, yerde
    de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey O’nun irâdesi,
    hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir hareket,
    yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten,
    yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O
    âlemlerin Rabbidir.
    İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik
    verilmiştir: İrâde, konuşma ve bilgi. Allah’ın ilmi, irâdesi ve kelâmı
    mutlakken ve insan dahil her şeyi kuşatmışken; insanın ilim, irâde
    ve kelâmı izafîdir, Allah’ınkilere tabi olmak zorundadır. Çünkü
    o yeryüzünde halife olarak vardır. Allah’ın irâdesi çerçevesinde
    dileyecek, O’nun ilminden bilgisini alacak ve O’nun kelâmı çerçevesinde
    davranacaktır. Ama, eğer insan Allah’ın ilâh olduğunu
    kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve
    sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği
    biçimde tasarruf etmeye kalkar, iradesini kendi arzuları doğrultusunda
    kullanır. İşte bu da, Allah’ın rabliğini kabul etmemek, O’na
    bu noktada ortak koşmak demek olur.
    Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir.
    Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrîî alanda bu rabliğe karşı
    çıkabilir. Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın değil; kendi irâdesi
    doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Dünyadaki hayatı, istediği
    biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun için, Allah’ın kurallarına
    rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan, kendi arzularını
    ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe
    kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda,
    böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu insanları
    rab kabul etmiş olurlar.
    Kur’an, Allah’ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı insanların
    bilginlerini, râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri
    birtakım kimseleri, yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların
    kendi hevâlarından uydurdukları ve hayatı düzenleyici kurallara
    bağlı kaldıklarını da vurgular. Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah’ın mutlak
    anlamda rab olduğunu ilân ederken, Fir’avn, kavmine karşı,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “en büyük Rabbiniz benim”253 diye seslenir. Yine Kur’an, insanları,
    birbirlerini rabler edinmeyi bırakıp, yalnızca Allah’ı rab edinmeye
    çağırır. 254
    Kur’an’da rab ve melik sıfatları, insanla ilgili kullanıldığında
    ilâh kavramından önce gelmektedir. “De ki, sığınırım insanların Rabbine,
    insanların melikine, insanların ilâhına.”255 Bunun nedeni oldukça
    basittir. İnsanların birinci derecede Allah’ın yolundan ayrılmalarının
    nedeni rablik ve melikliği kendilerine özgü kılma, yani Allah’ı
    yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır. Eğer, Allah rab ve melik olarak
    insanların hayatına müdâhale etmeyecek olursa, bu durumda rablik
    ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin insanların eline geçecek,
    bunlar da diğer insanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik olabileceklerdir.
    İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını
    dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki
    gelir kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da
    kendiliğinden daha başka insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmayı
    gerektirmektedir. İşte rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık
    ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. İnsanlar, Allah’tan
    başka kimseyi rab kabul etmezlerse, zulüm en büyük desteğini de
    yitirmiş olacaktır. 256
    Rab kelimesi, kapsamının geniş olması ve insanlık hayatındaki
    fonksiyonu yönünden çok önem ifade eden Kur’ânî bir kavramdır.
    Özellikle, insanların çeşitli rablere kul olduğu günümüzde; İslâm’ın
    pratiği açısından taşıdığı önem daha da büyüktür.
    Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve
    pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Gerek
    inanç ve gerekse düşünce yönünden, Allah’a tek rab olarak inanılmadıkça,
    amelî hayatta, yani pratikte O’nun dinine uymak da
    mümkün olamaz. Dinin ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim
    ve tâbi olmaktır. Allah’a rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu
    gayr-ı meşrû hükümlerine seve seve uyanların, “Allah’ın rabliğine
    ve ilâhlığına inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü
    İslâm; rab olarak sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk
    vecîbelerini yerine getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara
    uyulmasını da ister. Bunun için insanlar, Allah’ın kesin olarak
    bildirdiği hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının
    ortaya koyduğu ilke ve hükümlere isteyerek uymaları halinde, her
    ne kadar iddiaları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
    253] 79/Nâziât, 24
    254] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
    255] 114/Nâs, 1-3
    256] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 148 vd.
    RAB
    - 95 -
    Günümüz insanının Çeşitli Rableri
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri
    rable, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı
    değildir. Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini,
    vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek çoğu, pratik
    hayatlarında Allah’tan başka rablerin emirlerine ve hükümlerine
    teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim ki, insanların pek çoğunun
    mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı günlük yaşantılarında
    rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman
    olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve
    yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri
    önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere
    gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını
    rab edinmiş olurlar. “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor;
    her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla
    uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık (!). Allah’a inanan, ama
    tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve tâğutların ilke ve
    hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir
    din!
    Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı
    âyetlerinden anlaşılmaktadır ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü
    zamanına kadar, sapıklık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların,
    doğrudan Allah’ın varlığını inkâr etmediklerini görüyoruz.
    Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah’ın mutlak
    rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna inansalar
    da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir.
    Rabliğin bir kısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri,
    ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları,
    Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların
    pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabler olduğuna
    inanıyorlar, veya Allah’ın rabliğine teorik olarak inansalar da pratik
    hayatlarında Allah’tan başkalarının rabliğine teslim oluyorlar.
    İşte rab konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
    asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara,
    yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah
    inancı. Yani göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün
    âlemlerin Rabbidir.
    Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından
    bir haç olduğu halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz
    ona: “Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada
    Rasûlullah “Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah’tan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    başka rabler edindiler.”257 meâlindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey
    Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere ibâdet etmediler ki (onları
    rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristiyan
    râhipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını haram; haram
    kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular. İşte onların bu tutumları,
    onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.
    Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab
    edinmiş olmak için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan
    başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba
    katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda
    Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan
    başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
    tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab
    edinmek ve onlara tapmak demektir.
    Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın
    emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri
    benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uymak da
    öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla
    değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini
    benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı
    bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile rab denilmese
    de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
    Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin
    puta ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü
    gerçek âlim, Hakk’ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir.
    Hakkı bâtıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâlı haram,
    haramı da helâl tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye
    çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar. Bunlara uymak
    da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın
    hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah’a tapar
    gibi tapmış olanlardır.
    Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul
    edilenler var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin
    edebilir. Ancak, bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını,
    hangi Rabbe kulluk etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi
    bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında emrine uyulan
    tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş olunamaz.
    Peygamberimiz’in: “Rabbim Allah de ve bu sözünde dosdoğru ol” anlamındaki
    mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının ve O’na kulluğun
    en veciz ifadesidir.
    257] 9/Tevbe, 31
    RAB
    - 97 -
    Kabirde sorulacak insanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı
    ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak
    o insandan. “Rabbim filandır” diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden
    çıkacak orada. Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle
    bu görüntüyü verdiyse, onu söyleyecek dil. Orada “Rabbim
    Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim Allah’tır” deyip bu
    sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun tek
    reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
    Rab Konusunda Sahih İtikad
    Âyet ve hadisler, evrende olup bitenlerin gelişi güzel ve tesadüfen
    olmadığını, aksine her şeyin, başlangıçtan itibaren sonuna
    kadar ilâhî bir irâdenin eseri olduğunu açıkça ortaya koyar. Beliren
    bu hakikatten sonra Allah’ın rabliği konusunda varılabilecek
    sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır.
    Varlıkların tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne
    Rab Allah’tır. Allah’tan başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık
    olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve
    ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet sadece O’nun hakkıdır.
    İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini tanımasıyla
    mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak; O’nun
    emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının
    arzusunu O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine
    uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna
    inanmak demektir. Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her
    işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye sonsuz kudretiyle gâlip
    olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.
    Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir
    Rabbe kul olmamak, her işi Allah için yapmak, O’nun emirlerini
    yerine getirip yasaklarından kaçınmak, “Allah’tan başka hiçbir
    ilâh yoktur” ilkesi üzerinde ölünceye kadar sâbit kalmak, Allah’a
    itaatte dosdoğru yaşayıp hilekârlığa sapmamak, Allah’a tek rab
    olarak inanmak ve bunda doğru olmak demektir. “Rabbimiz Allah
    deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner; Korkmayın, üzülmeyin.
    Size söz verilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da âhiret
    hayatında da sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var.
    Orada size istediğiniz her şey var (derler).” 258
    Tüm yaratıkları yönlendiren, ihtiyaçlarını karşılayan, âlemlerin
    Rabbi Allah olduğu gibi; beşere Cenneti gösteren, onu terbiye
    258] 41/Fussılet, 30-31; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 79 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    eden de Allah’tır. Cehennemi gösteren ve ondan sakındırıp korkutan,
    Peygamberimiz’i gösteren ve O’na bağlanmayı teşvik eden
    de Rabbimizdir. Kur’an hakikatlerini gösterip insanın gözünü
    gönlünü açan, Kur’an’da kâinatı dile getiren, evreni anlatıp insanın
    karşısına apaçık gerçekleri ayan beyan seren, tek rab Allah’tır.
    Varlığa gelen, vücuda eren bütün mahlûkatı terbiye eden
    Allah’tır. Ve her varlık, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından kendi fıtrat
    hudutları içerisinde terbiye edilmektedir. Terbiye sınırlarının dışına
    çıkmış hiçbir varlık gösterilemez. Bu evrensel terbiyenin tek
    sahibi Rabbu’l-âlemîn olan Allah’tır. İnsanı da terbiye eden O’dur.
    Hidâyet ve dalâlet yolunu göstermek ve gönderdiği peygamberleri,
    dünya ve âhiret hayatının lider ve önderleri kılmakla Cenâb-ı
    Hak insanı terbiye etmektedir. Ve yine, bir nebî ile bir bedevîyi,
    yetenekleri ölçülerine göre terbiye etmektedir.
    Beşer, ancak O’nun terbiyesi ile gerçek olgunluğa ulaşabilir,
    insan-ı kâmil olabilir. Bunun en sağlam yolu ise, Kur’an’ı rehber
    edinmektir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi
    demektir. Onları kemâle erdiren ise, Rab olan Allah’tır. 259
    İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi,
    rızık vericisi, yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na
    ibâdet ve itaat etmektir.
    259] Hikmet Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil Y. S. 114-115
    RAB
    - 99 -
    Rab Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimelerden Bazıları
    Rabb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 979 Yerde)
    a- Her Şeyin Rabbi (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah’tır: Fatiha, 1
    ; Bakara, 22, 126, 131 ; Al-i İmran, 37 ; En’am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100
    ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Taha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
    b- Rab, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ;
    Nisa, 17 ; A’raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
    c- Rab, Kendisine Kulluk Edilecek Yegane Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127,
    128 ; Al-i İmran, 64, 79, 80; Maide, 72 ; En’am, 106 ; A’raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42
    ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
    d- Rab, insanları Huzurunda Toplayacaktır: Al-i İmran, 9 ; En’am, 30, 51 ;
    Secde, 10, 11, 12 ; Sebe’, 26; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
    e- Rab, İlahi Nizamıyla insanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Al-i
    İmran, 8.
    f- Yalnız Rabbimize İtaat Edilmelidir: En’am, 114, 115 ; A’raf, 33 ; Tevbe, 31.
    g- Rabbimiz, Her Şeyi Yaratan ve Yöneten Allah’tır: Al-i İmran, 191 ; Nisa, 1
    ; En’am, 133 ; A’raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra’d, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14,
    36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü’min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
    Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfaz 13, 14, 15; Ebû Dâvud, Edeb 83, 84.
    Kütüb-i Sitte, Tercüme: İbrahim Canan, Akçağ Yay. c. 12 s. 8-11
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1; s. 256-259, 319-325
    2. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c.1, s. 62-74
    3. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 64-65
    4. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 37-40
    5. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C.2, s. 79-90
    6. Hamd- Rab, Yakup Çiçek, F. Yıldız, Bir Y. s. 43-92
    7. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 89-97
    8. Kur’an-ı Kerim’de Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 49-113
    9. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Yay. s. 25-39
    10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5 s. 210-211
    11. İslâmi Terimler, Hasan Akay, İşaret Y. s. 381
    12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 509-512
    13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. S.174-183
    14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 54-55, 174-180
    15. Tevhidin Hakikati, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 36-38
    16. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Yay. s. 16-20
    17. Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Yay. s. 57-94
    18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 148-151
    19. Sorularla Fâtiha Sûresi, Z. Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 98-107
    20. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 114-119, 132-150
    21. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Yay. s. 22-26
    22. İman, Seyfüddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 11-22
    23. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 63-64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    24. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 48-49
    25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 90-93, 137-
    144
    26. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y. s. 39-46
    27. Onun İsimleri, M. Nusret Tura, insan Y. s. 123-124
    28. Esmâü’l-Hüsna, Afifüddin Süleyman Tilmsani, insan Y. s. 8-18
    29. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    s. 50-53
    30. Rabbânî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, insan Dergisi Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
     

    Ortam