Cuma, 15 Ocak 2021 09:46

    Müddessir Süresi

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    -ahmed kalkan-
    Müddessir Sûresi
    Tefsiri
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    CİLT - 4 -
    Ocak 2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
    No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -4-
    Müddessir Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 09
    Müddessir Sûresi 21
    İnzâr / Uyarı 36
    Kur’an’da İnzâr Kavramı 37
    Mü’minlerin Uyarılması 39
    Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler 41
    Çağdaş Dâvetçi/Uyarıcının, İnzârın Fayda Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti 43
    Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır 44
    Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan Toplumlar Helâk Edilmezler 46
    Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur 48
    Kâinat Ekber Değil! 56
    Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı! 57
    Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 64
    Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 72
    Bu Âyet Hakkında Âimlerin Görüşleri: 75
    Rasûlullah’ın Nehy Edildiği Darbe; Minnet 81
    İmanını Minnet Edenler 83
    Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 86
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır 86
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 92
    Pek Zorlu Bir Gün 95
    Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı 100
    İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Sûr’a Üfürüp
    Kıyâmeti Başlatacak Melek 105
    Siz De Mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz? 106
    Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet 114
    Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe
    Ulaştırır/Ulaştırmalıdır 125
    Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi 127
    Kâfir/İnkârcı Kişiyle Beni Başbaşa Bırak! 128
    Velid Bin Muğîre 129
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır! 155
    Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî
    Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır 155
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü Mü, Hevâ Mı? 158
    Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi 164
    Âyetlerin Muhtevâsı 166
    Hüküm ve Hikmetler 168
    11-30. Âyetler 168
    Planlı Küfür ve Saptırma 170
    Korkunç Azap 184
    “Sekar” Bilgisayar Mı Demek? 187
    Kur’an-Bilim İlişkisi ve Bilimsel Tefsir 190
    Bilimsel Tefsir Ekolü 192
    Nüzul Sebebi 204
    On Dokuz; Eski Bir Hurûfîlik ve Hurâfe 207
    On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe 211
    Mealci Hurûfîlik’ten Rasullük İddiası’na Edip Yüksel ve On Dokuzculuk 212
    Kur’an’daki İlginç Rakamlar ve Uyumlu Oranlar 214
    On Dokuzculuk Zihniyeti Bâtıldır 216
    Hıristiyanlar ve 13 Rakamının Uğursuzluğu 216
    Bahâîler ve 19 216
    Bâbîlik ve 19 216
    Meleklerin Özellikleri 226
    Meleklerin Görevleri 226
    Meleklerin Sayıları 227
    Dört Grup İnsan 228
    Allah’ın Saptırması ve Yol Göstermesi 230
    On Dokuzculuk Nedir? Kendi Açıklamalarıyla On Dokuz ve Kur’an 237
    Kur’an’da 19 Nasıl Geçiyor? 237
    Kur’an’a Göre 19’Un Fonksiyonları 238
    Müddessir Sûresi ve 19’Un Bulunma Tarihi 239
    Büyüklerden Biri 242
    Kur’an’daki ‘19’ Mûcizesi 243
    Bu Konudaki Diğer Tespitler İse Şöyledir: 247
    Müddessir Sûresindeki Diğer Mûcizeler 248
    Atatürk ve 19 250
    İşte Atatürk ve 19 251
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri 257
    Kur’an’da Leyl/Gece ve Subh/Sabah Kelimeleri 259
    Allah’ın Geceye ve Sabaha Yeminini İfade Eden Diğer Âyetler 260
    İnsanın Sorumluluğu 266
    Allah’ın Lütfuna Mazhar Olanlar 272
    Hüküm ve Hikmetler 287
    31-39. Âyetler: 287
    Şefaatin Mâhiyeti 303
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması 304
    İnkârcıların Gülünç ve Garip Halleri 314
    Kâfirlerin Peygamber’den Mucize İstemeleri ve Kur’an’ın Verdiği Cevaplar 318
    Allah’ın Dilemesi 326
    Genel Tespitler 329
    Müddessir Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 331
    Müddessir Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler 336
    İmanını Minnet Edenler 355
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır 357
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 360
    Müddessir Sûresi 1-10. Âyetlerle İlgili Hüküm ve Hikmetler 364
    19, Bir Mucize Olabilir Mi? 401
    Kıyâmetin Vakti 402
    Kur’an Eksik Mi? 402
    İnsanın Sorumluluğu 409
    Müddessir Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 444
    Müddessir Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 460
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…

    • 9 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    10 •
    Ahmed Kalkan
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 11 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 12 •
    Ahmed Kalkan
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 13 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz.
    İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
    göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
    aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
    cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
    da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    * * *
    • 15 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
     بسم الله الرحمن الرحي
    وَِثيَاَبكَ فَطَهِّرْ ۞ وَالرُّجْزَ فَا جْ هُرْ ۞ وَلاَ ‚ فَأَنذِرْ ۞ وَرَبَّكَ فَكَبِّ ْ Š ۞ قُ ْ Œ ا اْلُدَّثِّ ُ ’ أَيُّ َ يَ
    عَلَ ‚ النَّاقُورِ فَذَِلكَ يوْمَئِذٍ يوْمٌ عَسِي ٌ ¡ فَِإذَا نقِرَ فِ ي ‚ ۞ وَِلرَبِّكَ فَاصْبِ ‚ تسْتَكْثِ ُ §نُ نْ ¨تَ ْ
    § وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا وَجَعَلْتُ لَُ مَالا مَْدُودًا وََبنِ ي نَ ² ذَرْ نِ ي ‚ يسِي ٍ ‚ غَيْ ُ µ اْلكَفِرِي نَ
    ِتنَا عَنِيدًا  يطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ۞ كََّ إَِّنهُ كَنَ لاَي ¿ هِيدًا ۞ ثُ َّ ¨ ودًا ۞ وَمََّدْتُ لَُ تَ ْ Âشُ ُ
    قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ¿ ۞ سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا ۞ إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ۞ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ۞ ثُ َّ
    ۞ إِنْ Œ ۞ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِْرٌ يؤْثَ ُ ‚ وَاسْتَكْبَ َ Œ أَدْبَ َ ¿ عَبَسَ وََبسََ ثُ َّ ¿ نظَرَ ثُ َّ ¿ ۞ ثُ َّ
    وَلا تذَرُ ۞ لوَّاحَةٌ Ð سَأُصْلِيهِ سَقَر وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا تبْقِ ي
    لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ
    مْ إِلاَّ ’ ا تسْعَةَ عَ ش�َ وَمَا جَعَلْنَا أَصَْابَ النَّارِ إِلاَّ مَلَِئكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَ ُ Ø لِلْبَ ش�َ عَلَيْ َ
    ۞ وَلا  انً ¨ آمَنُوا إِي َ µ دَادَ اَّلذِي نَ Œ أُوُتوا اْلكِتَابَ وَيَ زْ µ كَفَرُوا ليَسْتَيْقِنَ اَّلذِي نَ µ فِتْنَةً للَّذِي نَ
    مْ مَرَضٌ وَاْلكَفِرُونَ ’ قُلُوبِ ِ ¡ فِ ي µ أُوُتوا اْلكِتَابَ وَاْلُؤْمِنُونَ وَِليَقُولَ اَّلذِي نَ µ بَ اَّلذِي نَ تَŒيَ ْ
    دِي مَنْ يشَاءُ وَمَا يعْلَُ ’ ذَا مَثلا كَذَِلكَ يضِلُّ الَّلُ مَنْ يشَاءُ وَيَ ْ ’ مَاذَا أَرَادَ الَّلُ بِ َ
    ا لاِحْدَى ’ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَمَا يِ هَ إِلاَّ ذِكْرَى لِلْبَ ش� ۞ وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ ۞ إِن ََّ
    ۞ لَنْ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ
    ا للْبَ ش�َ Œ نذِي ً Œ ذْ أَدْبَ َ يْلِ إِ ۞ وَاللَّ مَرِ ۞ كََّ وَاْلقَ ‚بَ ِ اْلكُ
    جَنَّاتٍ ¡ ۞ فِ ي § ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ۞ إِلاَّ أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ ¨ أَوْ يتَأَخَّرَ كُُّ نفْسٍ بِ َ
    ۞ § سَقَرَ قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ ¡ ۞ مَا سَلَكَكُْ فِ ي § رِمِ ي نَ í يَتَسَاءَُلونَ ۞ عَنْ اْلُ جْ
    ۞ وَكُنَّا نكَذِّبُ بيَوْمِ § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï ۞ وَكُنَّا نَ خُ § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
    ا لُمْ عَنْ ò ۞ فَ َ § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ ò ۞ فَ َ § اْليَقِ ي نُ نَتَ أَ ô ۞ حَ تَّ µ الدِّي نِ
    يدُ كُُّ Œ مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ۞ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ ۞ بلْ يُ ِ ’نَّ ُ
    أََ ۞ ك § التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ
    افُونَ الاخِرَةَ ۞ كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ ï صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ ۞ كََّ بلْ لا يَ خَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø امْرِئٍ مِنْ ُ
    نْ شَاءَ ذَكَرَهُ ۞ وَمَا يذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ ò ۞ فَ َ
    اْلَغْفِرَةِ
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    وَِثيَاَبكَ : ve elbiseni فَطَهِّرْ : temizle وَالرُّجْزَ : pislikten فَا جْ هُرْ : uzak dur §ن نُْ ¨ وَلا ت َْ
    : başa kakma ‚ تسْتَكْثِ ُ : çok görerek وَِلرَبِّكَ : ve Rabbin için ‚ فَاصْبِ ْ : sabret فَِإذَا
    نقِرَ : çünkü üfürüldüğü zaman النَّاقُورِ ¡فِ ي : boruya فَذَِلكَ : işte يوْمَئِذٍ : o gün
    يوْمٌ : bir gündür ‚ عَسِي ٌ : oldukça zor µ عَلَ اْلكَفِرِي نَ : kâfirlere ‚ غَيْ ُ : hiç değildir
    ‚ يسِي ٍ : kolay ² رْ نِ ي ذَ : Bana bırak وَمَنْ خَلَقْتُ : kendisini yarattığımı وَحِيدًا : tek
    olarak وَجَعَلْتُ : ki Ben verdim لَُ : ona مَالا : mal مَدُْودًا : alabildiğine § وََبنِ ي نَ
    : ve çocuklar ودًا Âش ُُ : göz önünde وَمََّدْتُ : döşedim ve serdim, : لَُ
    kendisine هِيدًا ¨ت َْ : bir döşeyiş ¿ثُ َّ : sonra يطْمَعُ : tamah eder أَنْ أَزِيدَ : daha
    arttırayım كََّ : !hayır إَِّنهُ : çünkü o كَنَ : kesildi ,oldu تنِاَ  لا يَ : âyetlerimize
    karşı عَنِيدًا : inatçı سَأُرْهِقُهُ Ben onu sardıracağım صَعُودًا : o sarp yokuşa : إَِّنهُ
    çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi) فَقُتِلَ : kahrolası
    كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim
    قَدَّرَ : verdi arark ¿ثُ َّ : sonra نظَرَ : baktı ¿ثُ ّ : sonra عَبَسَ : surat astı وََبسََ : ve
    yüَzünü ekşitti ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve büyüklük tasladı فَقَال : böylece dedi إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ :başka değil (ancak) سِْرٌ : bir sihirden
    Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil قَوْلُ : sözünden : اْلبَ ش�َ
    insan سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a : وَلا تذَرُ bırakmaz Ð : لا تبْقِ ي
    Sekَar’ın سَقَرُ : ne olduğunu مَا : bilir misin لوَّاحَةٌ : وَمَا أَدْرَاكَ : kavurandır للْبَ ش� :ِ insan derisini اØ عَلَيْ َ : üzerinde vardır تسْعَةَ عَ ش�َ :ِ terk de etmez on
    dokuz وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık أَصَْابَ النَّارِ : bekçilerini cehennem : إِلاَّ
    (yapَّtık) ancak مَلَِئكَةً : meleklerden وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık مُْ’ عِدَّ تَ : sayılarını إِلا : (yaptık) ancak : فِتْنَةً µ اَّلذِي نَ kesin bir bilgiyle inansın diye : ليَسْتَيْقِنَ
    küfürde ısrar edenler için كَفَرُوا µ للِذَِّ ي نَ : bir fitne iman edenlerin آمَنُوا µ : اَّلذِي نَ
    artsın diye دَادَ Œ وَيَ زْ : kendilerine Kitap verilenler أُوُتوا اْلكِتَابَ : kendilerine
    أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kuşkuya kapılmasın diye بَتَ Œ وَلا يَ ْ : imanları  انً ¨ : إِي َ µ اَّلذِي نَ
    مْ مَرَضٌ ’ قُلُوبِ ِ ¡فِ ي şöyle desin diye وَليَِقُولَ : ve iman edenler وَالُْؤْمِنُونَ : Kitap
    verilenler Allah ne anlatmak istedi مَاذَا أَرَادَ الَّلُ : ve kâfirler : وَالكَْفِرُونَ
    kalplerinde hastalık olanlar مَنْ يشَاءُ : Allah الَّلُ : saptırır يضِلُّ : işte böyle
    • 17 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    كَذَِلكَ : bu misalle ذََا مَثلا ’بِ : (dileyeni) dilediğini دِي ’ وَيَ ْ : hidâyete erdirir
    مَنْ يشَاءُ : (dileyeni) dilediğini وَمَا يعْلَُ : وَمَا يِ هَ : O (Allah) هُوَ : ancak (bilir) لاَّإِ : Rabbinin ordularını جُنُودَ رَبِّكَ : kimse bilmez hayır, hayır! : كََّ
    insanlar için للْبَ ش�َ : bir öğüttür ذِكْرَى : ancak لاَّإِ : ve o değildir sabaha
    وَالصُّبْحِ : dönüp gittiğindeŒبَ َ إِذْ أَدْ : geceye وَاللَّيْلِ : andolsun Ay’a وَاْلقَمَرِ : bir
    uyarıcıdır اŒ نذِي ً : büyüklerden ‚ اْلكُبَ ِ : biridir لِاحْدَى : gerçekten o ا’ : إِنَّ َ
    ağardığında ذَا أَسْفَرَ : للْبَ ش�َ إِ : insanlar için اءَ لَنْ شَ : isteyenler için : مِنْكُْ
    sizden أَنْ يتَقَدَّمَ : öne geçmek أَوْ يتَأَخَّرَ : rehin alınmıştır رَهِينَةٌ : kazandıkları
    karşısında ا كَسَبَتْ ¨بِ َ : her nefis كُُّ نفْسٍ : geride kalmak جَنَّاتٍ ¡ : فِ ي
    cennetlerde يَتَسَاءَلوُنَ : yemîn ashâbı (iyiler) § أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ : hâriç, ancak : إِلاَّ
    sizi sürükleyen ne? مَا سَلَكَكُْ : suçlular, günahkârlar hakkında § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ
    : soruştururlar namaz kılanlardan § مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ : değildik : لْ نكُ dediler قاَلوُا
    : sekara/Cehenneme سَقَر ¡ وضُ : فِ ي ï وَكُنَّا ن خَُ : dalıp giderdik § مَعَ ا خْ لَاِئضِي ن :َ dalıp
    gidenlerle beraber وَكُنَّا نكَذِّبُ : ve yalanlardık µ بيَوْمِ الدِّي نِ : üdin günün ô حَ تَّ
    نَ  أ تََ : gelinceye kadar § اْليَقِ ي نُ : kesin olan onlara ne oluyor ki ا لُمْ ò : فَ َ
    şefaatçilerin şefaati§ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ : fayda vermez ا تنْفَعُُمْ ò : عَنْ التَّذْكِرَةِ : فَ َ
    öğütten § مُعْرِضِي نَ : yüzçeviriyorlar مْ’نَّ ُ
    أََك : onlar gibidir حُُرٌ : yaban eşekleri
    كُُّ امْرِئٍ : isterler يدُ Œ بلْ يُ ِ : aslandan سْوَرَةٍ مِنْ قَ : kaçtı (kaçan) فَرَّتْ : ürkmüş مُسْتَنْفِرَةٌ : كََّ : açılmış مُنَ ش�َّ ةًَ : sayfalar صُُفًا : verilmesini ² أنَْ يؤُْ تَ : onlardan
    مْØ مِنْ ُ : her biri gerçekten إَِّنهُ : hayır! كََّ : âhiretten الاخِرَة : korkmuyorlar بلْ افُونَ ï لا يَ خَ : hayır, hayır! öğüt aldı (alır) ذَكَرَهُ : diledi (dileyen) شَاءَ : kim ki
    نْòفَ َ : bir öğüttür تذْكِرَةٌ : o Kur’an وَمَا يَذْكُرُونَ : öğüt almazlar إِلاَّ : (alırlar)
    ancak أَنْ يشَاءَ الَّلُ : (Allah’ın dilediğini) diledi Allah bağışlamak O’na
    yaraşır وَأَهْلُ اْلَغْفِرَةِ : sakınılmaya lâyık أَهْلُ التَّقْوَى : O’dur
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla
    “Ey bürünen, (1)
    Kalk; artık uyar! (2)
    Ve Rabbini tekbir et, yücelt!” (3)
    Ve elbiseni temizle (Öz-benliğini temiz tut). (4)
    Pislikten uzak dur. (5)
    Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik yapmayı
    kendine kazanç aracı kılma). (6)
    Ve Rabbin için sabret! (Sabırla Rabbine yönel). (7)
    Sûra (boruya) üfürüldüğü zaman, (8)
    İşte o gün, oldukça zor bir gündür. (9)
    Kâfirlere hiç kolay değildir. (10)
    Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak! (11)
    Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. (12)
    Ve göz önünde çocuklar. (13)
    Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. (14)
    Sonra da arttırmamı umar. (15)
    Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. (16)
    Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim. (17)
    Çünkü o düşündü ve karar verdi. (18)
    Kahrolası! Ne biçim karar verdi. (19)
    • 19 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. (20)
    Sonra baktı. (21)
    Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. (22)
    Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. (23)
    Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. (24)
    ‘Bu, insan sözünden başka değil.’ (25)
    Ben onu Sekar’a sokacağım. (26)
    Sekar’ın ne olduğunu bilir misin? (27)
    Bırakmaz da terk etmez de. (28)
    İnsan derisini kavurandır. (29)
    Üzerinde on dokuz vardır. (30)
    Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Sayılarını da küfürde
    ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin
    bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler
    ve iman edenler kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar
    ile kâfirler de şöyle desin: ‘Allah bu misalle ne anlatmak istedi?’ İşte Allah,
    dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete erdirir. Rabbinin ordularını
    O’ndan başka kimse bilmez. Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür. (31)
    Hayır; andolsun Ay’a, (32)
    Dönüp gittiği zaman geceye, (33)
    Ağardığı zaman sabaha (34)
    Gerçekten o, büyüklerden biridir. (35)
    İnsanlar için bir uyarıcıdır. (36)
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için. (37)
    Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. (38)
    Ancak ashâb-ı yemîn hâriç. (39)
    Cennetlerde soruştururlar. (40)
    Suçlular hakkında. (41)
    Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? (42. Âyet)
    Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik. (43. Âyet)
    Ve yoksula yedirmezdik. (44. Âyet)
    Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik. (45. Âyet)
    Din gününü de yalanlardık. (46. Âyet)
    Kesin olan bize gelip çatıncaya değin. (47. Âyet)
    Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez. (48. Âyet)
    Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? (49. Âyet)
    Ürkmüş yaban eşekleri gibi. (50. Âyet)
    Aslandan kaçan. (51. Âyet)
    O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler. (52.
    Âyet)
    Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar. (53. Âyet)
    Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür. (54. Âyet)
    Artık kim dilerse ondan öğüt alır. (55. Âyet)
    Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya lâyık
    O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet) (74/Müddessir, 1-56)
    • 21 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Müddessir Sûresi ve Mesajı
    Müddessir Sûresi
    İndiği Yer: Mekke
    Mushaf tertibine göre sırası: 74. sûre
    Nüzul Sırası: 4; Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olmuştur (Alâk sûresinden
    sonra nâzil olmuştur. Kur’an’ın sûre olarak ilk nâzil olan sûresi
    olduğu rivâyet edildiği gibi, Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olduğu da
    rivâyet edilmektedir. Ancak, ilk nâzil olan âyetlerin, Alak sûresinin birinci
    bölümünü oluşturan âyetler olduğu ittifakla kabul edilmiştir).1 Bu surenin
    ilk yedi âyeti Mekke döneminin henüz başlarında nâzil olmuştur. Buhârî,
    Tirmizî ve Müsned-i Ahmed’de Hz. Cabir bin Abdullah’tan bu âyetlerin
    Allah Rasûlü’ne nâzil olan ilk âyetler olduğu bile rivâyet edilmektedir.
    Âyet sayısı: 56
    Kelime sayısı: İki yüz elli beş
    Harf sayısı: bin on. Fâsılası elif, he, nûn, dal ve ra harfleridir. Sûre adını,
    birinci âyette geçen ve “bürünüp sarınan” anlamına gelen “müddessir”
    kelimesinden almıştır.2
    Bu sûreye Peygamber’e (s.a.s.) nitelik olarak zikredilen bu vasıf ile başladığından
    ötürü Müddessir sûresi adı verilmiştir. Müddessir, uyumak ya
    da ısınmak amacıyla elbisesine sarınıp bürünen kimse demektir.3 Adını ilk
    âyetinde geçen, örtüye bürünen anlamındaki “müddessir” kelimesinden
    almıştır.
    ‘Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risâletin misyonunu
    başlatan ilk sûre olmuştur.
    1 İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1985, VIII, 277-278
    2 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr.
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Y., V/417
    3 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yay., 15/205.
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    Müddessir sûresinde genel olarak risâlet, kıyamet, meleklere değini,
    müşriklerin asılsız iddialarına reddiye ve onları azapla uyarma gibi konular
    yer alır. Dine dâvette, izlenmesi gereken yöntem belirtilir.
    Peygamber’den (s.a.s.), tebliğ görevini açıkça yapması, vazifesi gereği
    yaşantısını her bakımdan temiz tutması, bütün dünyacı çıkarları bir tarafa
    bırakması, insanların ıslahı için ihlâsla çalışması, güçlük ve zorluklara karşı
    da sabırlı olması istenir.
    Hakikati inkâr edenler, özellikle de inkârcı liderler şiddetli bir azapla
    uyarılır.
    Allah’a karşı nankörlük tavrı sergileyen inkârcı insanın, zihinsel yapısı
    ve eksik şahsiyeti yansıtılır.
    Cehennemin korkunçluğu ve ona müstehak olanların genel karakteri
    ortaya konulur. İnsanı felakete sürükleyen boş gururun tasviri yapılır.
    İnkâr ve sapmanın asıl sebebinin, dünyevîleşme (sekülerlik) olduğuna
    dikkat çekilir.
    Kuran’ın öğüt ve uyarı içeren bir duyuru olduğu, dileyenin ondan öğüt
    alabileceği dile getirilerek insanın sorumluluğu vurgulanır.
    Sûre, zihnini ve kalbini Kuran’a açık tutan insanın, onun kesin bilgisinden
    ve sürekli bereketinden yararlanabileceğini; Yüce Allah’ın da mağfiretin
    tek kaynağı olduğunu belirten âyetlerle son bulur.4
    Bu sûrede açık ve âşikâr olarak dâvet ve uyarı görevini yerine getirmesi
    Peygamber’e emredilmiş, izlemesi gerekli metod ortaya konulmuş, kâfirler
    kıyamet günü ile ikaz edilmiş;
    Peygamberle ve Kur’an’la alay, inkâr, ardını
    dönme ve tehdit gibi tavırlar içinde olanlar ayıplanıp kınanmış, her insanın
    kendi yaptığından sorumlu olduğu vurgulanmıştır. Bundan başka ilk kez
    bu sûrede “melâike” ve “Ehlu’l-Kitâb” lafızları zikredilmiştir. İlk âyetlerinin
    yalnız başına nâzil olması ve bunların nüzûlünün erken dönemle bağlantısından
    ötürü, Müddessir sûresinin dördüncü sûre olarak tertip edilmiş
    olma ihtimali büyüktür. Zira bu sûredeki âyetler, Peygamberin risâletinden
    4 Fahrettin yıldız, Tefsir Notları
    • 23 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    epeyce bir zamanın geçmesinden sonra meydana gelmiş olabilecek
    bazı
    sahne ve tavırları ihtiva etmektedir.
    Âyetlerin üslûp ve içeriği, (sûrede) İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e
    gösterdiği metod, insanlarla ilişkiye geçme ve onları çağırma, kuvvetli
    delillerle
    ikaz etme gibi hususlar şeklinde Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz
    ve yüce bir özelliğe sahiptir.
    Allah bütün her şeyden, kendi dışındaki bütün
    değersiz ve küçük şeylerden yücedir.
    O’ndan başka unsurları rab edinerek
    yüceltmek yakışıksız bir iştir. Sadece O’nu tazim etmek gerekir. Görevde
    sabır ve sebat etmek, onu başarmayı sağlayan iki faktördür. Allah’a ve güzel
    ahlâka dâvet eden kimsenin, başa kakma, bir bedel ve karşılık bekleme gibi
    olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a adamaya, güzel ahlâka ve
    hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir örnek ve temiz, her tür
    fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan görüntüden uzak olması
    gerekmektedir.
    Peygamber’in hayatını (siyerini) ve O’nun (hayatına dair) en doğru tabloları
    ihtiva eden Kur’an âyetlerini inceleyen kimse Peygamber’in (s.a.s.)
    bu metodu takip ettiğini görecektir. Bu metod; O’nun çağrısında başarılı
    olması, ilk iman eden arkadaşlarının
    kendisini destekleme ve çevresinde
    toplanmada son derece samimi olmaları, iman etmeyenlerin kendisine saygı
    duymaları ve O’nu takdir etmeleri; bunun yanında O’nun ahlâkî meziyetlerini
    inkâr edememelerini sağlayan en güçlü etken olmuştur.
    Görüldüğü gibi, bu metod Peygamber için çizilmiş ise (de); onun ihtiva
    ettiği (mesaj), ümmet içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah
    fonksiyonlarını üstlenen her ıslah, dâvet ve mevki sahibi için de geçerlidir.
    Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin giriş kısımlarındaki benzerlik ve
    uyum dikkat çekicidir. İlk bölümde Peygamber’in büyük görev için hazırlanması,
    ikinci bölümde de insanları dâvet edip uyarması emredildiği zaman
    (uyması gerekli) metod anlatılmıştır.5
    Bu sûrenin ilk âyetlerinde Allah’ın peygamberinden hoşlandığı
    sîretin
    ilkeleri vardır. Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış,
    ona dini tebliğ görevini
    yerine getirmesi, inkârcı kâfirleri uyarması ve bu
    konuda karşılaşacağı sıkıntılara
    katlanması emredilmiştir.
    5 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 1/86-88
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyamet günün sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü
    diyerek onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri
    haber
    verilmiştir. Meleklerden ve kitap ehlinden, cehennemin görevlilerinden
    söz edilmiştir. Sûrede ayrıca kâfirlerin cehenneme girmelerinin sebebi hakkında
    müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcı
    kâfirlerin haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.
    Sûre Peygamber’e (s.a.s.) dâvetinin başlangıç dönemlerindeki birtakım
    irşadları, şirkin önderlerinden birisine birtakım tehditleri ve cehennemin
    niteliklerini ihtivâ etmektedir.
    Sûre Peygamber’i (s.a.s.) Rabbine dâvet etmek, kâfirleri uyarıp korkutmak,
    günahkârların eziyetlerine karşı da sabretmek yükümlülüğünü belirterek
    başlamaktadır: “Ey örtünüp bürünen...” (1-7. âyetler). Daha sonra
    dehşetli halleri dolayısıyla oldukça çetin ve korkunç bir gün olan kıyamet
    gününün niteliklerini ele almaktadır: “Çünkü o boruya üfürüldüğü zaman...”
    (8-10. âyetler).
    “Ey elbisesine bürünen. Kalk, uyar.” (1. ve 2. âyetler). Yani müşrikleri,
    putpereslikleri üzerine kalmalarının sonucuyla korkut.
    “Rabb’ini tekbir et (Onun büyüklüğünü an).” (3. âyet). Her övgü, sena ve
    ululuğu Allah’ın zâtına nisbet et. Allah’ı tekbir etmek, ezanda, namazlarda
    ve cihad alanlarında “Allahu ekber” demektir ve bu İslâm’ın şiarıdır.
    “Elbiseni temizle.” (4. âyet). Buradaki temizlikten maksat, cisim ve elbise
    temizliğinin birlikte yapılmasıdır. Temizlik İslâm ahlâkıdır. “Pislikten kaçın
    (maddî ve manevî kirlerden arın).” (5. âyet). “Bütün iğrenç olan şeylerden sakın.
    Verdiğini çok bularak başa kalkma.” (6. âyet). “Ver ama karşılık bekleme.
    Rabbinin rızasını kasdet. Rabbin için sabret.” (7. âyet). Sana erişen musibetlere
    Allah için katlan!
    Müşrikler hesap günü ile korkutulduktan sonra, vahyi sihir olarak niteleyen
    ve dâvete karşı gelen müşriklerin önde gelenleri zikredilmiştir. Zengin
    ve makam sahibi bir adam, maddî ve edebî konumundan ötürü vahîd
    olarak isimlendirilmiştir. “Benimle şu adamı yalnız bırak ki ben onu vahid
    (tek) olarak yarattım. Kendisine geniş bir servet ve gözü önünde duran oğul•
    25 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lar (verdim).” (11-13. âyetler). Bu liderin horlanması, bunun gibi olan herkesi
    içermektedir.
    Daha sonra bir kişiyi en güçlü ve en ağır bir şekilde tehdit etmeye koyulmaktadır.
    Söz konusu kişi Kur’ân-ı Kerim’in Yüce Allah’ın sözü olduğunu
    kabul etmekle birlikte daha sonra önderlik ve başkanlık için onun bir
    sihir olduğunu iddia edip bu sebeple cehennem ateşine atılmayı hak eden
    Velid b. Muğire’dir: “Baş başa bırak Beni tek başına yarattığım ...” (11-26.
    âyetler).
    Buna uygun olarak cehennem ateşinin nitelikleri sayılmakta, cehennem
    bekçilerinin sayılan ve bunun hikmeti ile cehennemin insanlara görünmesi
    söz konusu edilmektedir: “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?...”
    (27-31. âyetler)
    Yüce Allah’ın aya, geceye ve sabaha, cehennemin en büyük musibetlerden
    birisi olduğuna dair yemin etmesi ise durumun dehşetini, vehametini
    daha da arttırmaktadır: “Ama öyle yapmıyorlar. Andolsun Aya...” (32-37.
    âyetler)
    Sûre her kişinin kazandıklarından sorumlu tutulacağını ve kendi günahlarından
    kurtulamayacağını açıklayarak müminlerin kurtulacağını
    müjdeleyip kâfirleri de azap ile korkutarak her iki kesim arasında gerçekleşecek
    karşılıklı konuşmayı tasvir etmektedir: “Her nefis kazandıkları karşılığında
    rehin alınmıştır...” (38-48. âyetler)
    Sûre müşriklerin öğütten, hatırlatmaktan ve imandan yüz çevirme sebeplerini
    açıklayarak sona ermektedir: “Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviricidirler...”
    (49-56. âyetler)
    “Onu Sekar’a (cehenneme) sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nerden
    bileceksin?
    (Geride bir şey) koymaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder). Durmadan
    deriler
    kavurur. Üzerinde on dokuz vardır.” (26-30. âyetler). Bu sayı,
    azgın, sapkın ve fir’avnlari yola getirmekle yükümlü olan azab meleklerinin
    sayısıdır.
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    Ardından Kur’an nazmı, dünya yaşamında en bâriz olan şeyi; geceyi ve
    onun gitmesini,
    sabahı ve onun aydınlanmasını ve iyiyi kötüden ayırması
    için insanı çeşitli yükümlülüklerle sınamasını hatırlatmaya devam etti.
    “Hayır, andolsun Aya. Dönüp gitmekte olan geceye. Ağaran sabaha ki. O
    (cehennem)
    büyük (belâ)lardan biridir. İnsanlar için uyarıcıdır. Sizden hayırda
    ileri gitmek
    veya geri kalmak dileyen kimseler için (uyarıcıdır).” (32-37.
    âyetler). İleri gitmek ve geri kalmak, güçsüzlük ve kalkınma ile ilintilidir.
    Kör bir rastlantı
    değildir. Bu yüzden bunun ardından şöyle buyrulmaktadır:
    “Her can kazandığı ile (Allah katında) rehin alınmıştır. Yalnız sağın
    adamları (kitapları sağdan verilenler) hâriç. Onlar cennetler içinde, suçlulardan
    sorarlar: Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi? (Onlar da) derler ki: Biz
    namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik.” (38-44). Yani siz ektiğinizi
    biçtiniz. Yamuk adımlar, doğru sonuca ulaştırmaz.
    “Artık onlara
    şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” (48. âyet). Fakat müşrikler,
    bu inatçı direnişe neden başvuruyorlar? Neden İslâm’dan bu kadar
    nefret ediyorlar? Bu bir büyüklenmedir! Onlardan her biri, inanması ve
    yaratanını tanıması için kendisini, ben filan oğlu filana gönderilen Allah’ın
    elçisiyim, diyen bir melek konumuna
    koymak istiyor! Vahyin Muhammedi
    risâleti tahsis ederek seçişi ise bu kabul edilemez. “Böyle iken onlara ne
    oluyor ki Öğütten yüz çeviriyorlar? Yaban eşekleri gibi. Aslandan ürkmüş.
    Hayır, onlardan her kişi, kendisine, açılan sayfalar verilmesini
    istiyor.” (49-
    52. âyetler)
    İnsanların kendilerinde var olan sezgileri, hakkı gizleme ve hakkı savunanları
    küçümseme
    konusunda neden olmaya devam ediyor. Peygamberler
    bu durumda ne yapıyorlar?
    Onlar sadece Allah’ı, O’nun âyetlerini, nimetlerini
    ve haklarını hatırlatıyorlar. Bu durumda hidâyeti bulanlar kurtuluyor
    ve ihanet edenler helâk oluyorlar. “Hayır! (İyi bilsinler ki) o (Kur’ân) bir
    ikazdır. Dileyen onu düşünür, öğüt alır.” (54-55. âyetler). Kim Allah’ı seçerse
    ancak kendini kurtarmış olur.
    Alak Sûresinin ilk âyetleri nâzil olduktan sonra vahiy kesilmişti (fetretü’l-
    vahy). Rasûlüllah (s.a.s.), buna çok üzülmüş ve âdeta ne yapacağını şaşırmıştı.
    Cabir İbn Abdullah (r.a.), vahyin gelmediği o dönemden söz ederken
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle söylediğini rivâyet eder: “Bir gün yolda
    yürüyordum. Âniden gökten bir ses işittim. Başımı kaldırdığımda, daha önce
    • 27 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Hira mağarasında gördüğüm o meleği, yerle gök arasını dolduran bir kürsüde
    oturur vaziyette gördüm. Dehşete kapılarak, hemen eve döndüm. ‘Beni
    örtün, beni örtün’ diye bağırıyordum. Evdekiler beni örttüler. Bunun üzerine
    Allah tarafından bu; ‘Yâ eyyuhâ’l-müddessir / Ey örtüsüne bürünen’ âyetiyle
    başlayan sûre nâzil oldu.” 6
    Mekke müşriklerinin Peygamber’e (s.a.s.) karşı tavır koyarken içinde
    bulundukları açmazı ilginç bir şekilde ortaya koyan diğer bir rivâyet de
    şöyledir:
    Hac günleri gelmiş, tüm Arap yarımadasından topluluklar Mekke’ye
    gelmeye başlamıştı. Mekkeli müşrikler telaş içerisinde, insanları Hz. Peygamber’den
    (s.a.s.) nasıl uzak tutacaklarının yollarını arıyorlardı. Kendileri,
    Kur’ân-ı Kerim’in etkileyici İlâhî üslûbu karşısında çaresiz kaldıkları için, bu
    İlâhî mesajı duyan insanların etkilenip Peygamber’e uyacaklarından endişe
    ediyorlardı. Bunun üzerine Mekkeli müşriklerin ileri gelenlerinden olan
    Ebû Leheb, Ebû Süfyan, Velid İbn Muğire, Nadr İbn Haris gibi şahsiyetler
    Dâru’n Nedvede toplandılar. Aralarında şu konuşma geçti. “Hac günleri
    geldi. Arap kabilelerinin elçileri gelmeye başladı. Üstelik onlar, hakkında
    bir şeyler duydukları Muhammed’in söylediklerini soruşturup duruyorlar.
    Siz ise, onun hakkında farklı farklı şeyler söylüyorsunuz. Kimi deli, kimi
    kâhin, kimi de şairdir diyor. Ancak her Arab bilir ki, bunların hepsinin bir
    tek kimsede bulunması mümkün değildir. Onun için, herkesin kullanacağı
    tek bir kelime üzerinde karara varalım. Onlardan birisi kalkıp; “şairdir diyelim”
    dedi. Velid buna itiraz ederek şöyle dedi: “Ben birçok şâir dinledim.
    Muhammed’in hiç bir sözü onlara benzemiyor” “Öyleyse kâhindir diyelim”
    dediler. Velid; “kâhin bazen doğru söyler, bazen de yalan söyler. Muhammed
    asla yalan konuşmaz” diyerek yine itiraz etti. Bu defa “akıl hastasıdır”
    diyelim dediler. Velid tekrar itiraz ederek şöyle dedi: “Akıl hastaları insanlara
    saldırır. Muhammed asla böyle bir şey yapmadı”.
    Velid ayrılarak evine gitti. Oradakiler Velid’in şirkten döndüğünü zannettiler.
    Bunun üzerine Ebû Cehil, doğruca Velid’in evine giderek ona;
    “Abdu’ş-Şems! Sana neler oluyor! Kureyş bir şeyde ittifak ediyor, sen karşı
    çıkıyorsun. Onlar da senin, delil getirerek dininden döndüğünü zannettiler”
    dedi. Velid; “Benim bu iş için de ihtiyacım yoktur” dedi ve ekledi: “Ben
    6 Buhârî, Bed’u’l-Vahy 4, Bed’u’l-Halk 3238; Tefsir 4922-4926, 4954, Edeb 6214; Müslim, İman 257/161;
    Tirmizi, Tefsir 3325
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    iyice düşündüm, o neden bir sihirbaz olmasın? Çünkü onun, babayla oğulun,
    kardeşle kardeşin, karıyla kocanın arasını açtığını, onları birbirinden
    ayırdığını duydum ve onun mutlaka bir sihirbaz olduğuna karar verdim”.
    Bu sözü Mekke’de yaydılar. Bunu duyan halk; “Muhammed sihirbazdır”
    diye bağırmaya başladı. Rasûlullah (s.a.s.), bu söylenenleri duyunca üzüntü
    içerisinde eve döndü ve elbisesinin içine büzülerek yattı. Bunun üzerine;
    ‘Yâ eyyuhâ’l-müddessir / Ey örtüsüne bürünen’ âyeti nâzil oldu.7
    Bu olay, Mekke müşriklerinin ve sonraki çağlarda hayatlarını İslâm
    düşmanlığına adamış inkârcıların içinde bulundukları çelişkili ruh yapılarını
    ortaya koyması açısından ilginçtir. Görüldüğü gibi Velid bin Muğire;
    “Muhammed asla yalan konuşmaz” dediğinde bunu, oradaki herkes susarak
    onaylamıştı. Bu, aynı zamanda Peygamber’in (s.a.s.) getirdiği İlâhî
    mesajın da tasdik edilmesi anlamını taşır. Bir kimsenin yalan söylemesinin
    imkânsızlığını kabul etmek, söylediklerine inanmayı zorunlu kılar. O halde,
    müşriklerin inkârlarında ısrar etmelerinin sebebi nedir? Bir kimse, zâhiren
    ne kadar katı bir şekilde inkârda bulunursa bulunsun; Allah’ın takdir
    ettiği dünyevî ve uhrevî gerçeklerin somut olarak kuşatması altında olduğu
    hissinden kendini asla kurtaramaz. Öyleyse o, Allah’a karşı, bir ölçüde bilinçli
    bir başkaldırı içindedir. Kâfirlerin birtakım dünyevî çıkarlardan dolayı
    inkâr edip isyanda bulunmaları, onların birer bilinçli kâfir ve zâlim olmalarına
    sebep olmuş; bu da İslâm’la aralarına onu anlamalarını engelleyen
    bir perde oluşturmuştur.
    Onların, küfürlerinde ısrar edişlerinin sebebi, İslâm’ın gerçekliği hakkındaki
    şüphelerinden kaynaklanmıyordu. Riyâset ve zenginlikleri, böbürlenmelerine,
    kendilerini diğer insanlardan üstün görmelerine sebep oluyordu.
    Toplumun akıllarınca en şereflileri kendileri olduğuna göre, Allah
    Teâlâ’nın peygamberlik gibi yüce bir görevi kendilerinden birine vermesi
    gerekirdi.
    Câhiliyye yaşamının pisliklerinin körelttiği akılları, Muhammed (s.a.s.)
    gibi zenginliği ve riyâset iddiası olmayan mütevâzi birine risâletin verilmesini
    idrâk edemiyordu. Ona karşı olan haset ve kıskançlıkları, sapıklıklarında
    inat etmelerine sebep oluyordu. Bu, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade edilir:
    7 Bu rivâyetler için bk. el-Kurtubi, el-Câmi Li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1967, XIX, 59-61
    • 29 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Hayır! (Onların inanmamaları, anlamadıklarından değil) her biri kendilerine
    ayrı ayrı sahifeler (İlâhî vahy) verilmesini istiyor.” (52. âyet)
    Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
    tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
    peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
    “Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyâmete kadar mü’minlerin
    kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
    büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
    Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
    karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    Bu işe başlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazırlığın olması gereklidir.
    Allah Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken vurguladığı
    noktalar, bir müslümanın cihad yolculuğunda yaşaması gereken hayatın
    üzerine bina edileceği temel unsurları da bize sunmaktadır: “Rabbini yücelt!
    Elbiseni temizle! Azaba götürecek şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok
    görerek başa kakma! Rabbin(in rızası) için (müşriklerin eziyet ve sıkıntılarına
    şimdilik) sabret!” (3-8. âyetler).
    Daha sonra, inkârcıların Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlere karşılık nankörlük
    göstererek, açık delillere inadla direnmeleri zikredilip kâfirler için
    çok çetin bir gün olan diriliş gününde yaptıkları herşeyin hesabının kendilerinden
    sorulacağı haber veriliyor: “Ben onu sarp yokuşa (cehennemdeki
    saûd azabına) sardıracağım” (17. âyet).
    Bundan sonra gelen âyetlerde, kâfirler, Peygamber’i (s.a.s.) yalanlarken
    yapmış oldukları akıl dışı hesaplar kınanarak, İlâhi lânetle lânetlenmektedirler.
    Onlar, Peygamber’e (s.a.s.) akıllarınca bir sıfat yakıştırıp Kur’ân-ı Kerim’i
    de insan sözü olarak nitelediler. Bu tipler için öteki kâfirlerden farklı
    olarak özel bir cehennem hazırlanmıştır: “Ben onu Sekar’a sokacağım” (26.
    âyet). Allah Teâlâ, kasem ederek O’nun azâbını kimsenin yalanlayamayacağını
    cehennemin, yaşayışında geri kalan veya ileri gidip azgınlaşan kimseler
    için bir uyarı aracı olduğu vurgulanarak, Âhirette cennetle ödüllendirilenlerin,
    cehennemliklere, bu duruma düşmelerine neyin sebep olduğu
    yolundaki sorusuna verilen cevaplar gözler önüne serilmek sûretiyle gaflet
    içerisinde olanlar uyarılmak isteniyor. Onlar bu soruya şöyle cevap verirler:
    “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksullara bir şey yedirmezdik” (Mu•
    30 •
    Ahmed Kalkan
    hammed hakkında kötü sözler söylemeye) dalanlarla birlikte dalardık. Ta ki
    ölüm bize gelinceye kadar (bu halde kaldık)” (43-47. âyetler). İnkârcıların
    İslâm’a karşı cinneti andıran davranış biçimlerinin tutarsızlığı anlatılır ve
    onlar için hiçbir kurtuluş ümidinin olmadığı belirtilerek, Kur’an’ın, aklını
    kullanabilenler için bir öğüt olduğu ve insanların ondan öğüt alıp almamakta
    serbest davranabilecekleri bildirilir: “Kim dilerse ondan öğüt alsın”
    (55. âyet). Sûreyi, Allah Teâlâ, İslâm’a karşı büyük cürümler işleyenlerin
    hidâyete eremeyecekleri; doğru yola iletilenlerin ise buna lâyık oldukları
    için, İslâm’la nimetlendirildikleri gerçeğini bütün çıplaklığı ile ortaya koyan
    şu âyet-i kerime ile bitiriyor: “Allah dilemedikçe de öğüt al(a)mazlar.
    İşte o (öğüt alan, Allah tarafından) korunmaya da lâyık olandır” (56. âyet).8
    - 1. Âyet -
    Œ ا اْلُدَّثِّ ُ ’ أَيُّ َ يَ
    ا’ أَيُّ َ يَ : ey Œ اْلُدَّثِّ ُ : bürünen
    “Ey bürünen, içine kapanan!” (1. âyet)
    Ey, içine kapanıp yatan, uzlete çekilen kişi. Ey peygamberlik elbisesi
    giyen!
    Müddessir kelimesinin türetildiği tedessera fiili, “alta alınan şey” ile
    ilgilidir. Hatırlanacağı gibi Müzzemmil’in türetildiği tezemmele de “üste
    alınan şey” ile ilgiliydi. “Erkek devenin dişi deveyi altına alması”na tedessera’l
    fahlu’n-nâkate” denilir. Tedessera’r-raculu ferasehû, “adam atına bindi”
    demektir. Mecâzen sahibi sırtına bindiği için, ed-desr “çok mal” demektir.
    Yine hadiste geçen “zehebe ashâbu’d-dusûri bi’l-ucû (Mal sahipleri ecrin tamamını
    alıp götürdü)” hadisi de bu anlamı teyit eder.9
    Müddessir sözcüğü bu âyette, “herhangi bir örtüyle örtünmüş olan peygamber”
    anlamına gelir. Ancak “dsr” kökü hem hakiki hem de mecazî an-
    8 Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 324-326
    9 Mekayıs; Müfredât, M. İslamoğlu
    • 31 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lamlar taşıdığı için müddessir sözcüğü lafzi ve hakiki anlamıyla, “Peygamber’in
    (s.a.s.), kendisini yorgan ve benzeri bir örtüyle örtmesini”; mecazî
    anlamıyla da, “onun peygamberlikten önceki yalnızlık halini” ifade eder.
    Şu halde bu âyet, Peygamber’e (s.a.s.), inzivâ zamanının geçtiğini bildirip;
    artık insanları uyarma ve hakikati onlara açıkça duyurma vaktinin geldiği
    mesajını verir.
    Müddessir: Elbisesine bürünen. “Tedsera: Disâr giydi” demektir. Disâr
    ise, bedenle teması olan elbisenin üstüne giyilen kıyafettir.10 Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ensar, iç elbise, diğer insanlar ise onun üstüne giyilen
    elbisedir.” 11 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Müddessir
    kelimesinin aslı mütedessir olup “disâr” denilen örtüye bürünen demektir.
    Disâr; entari, cübbe, kaftan, ihram gibi “şiâr”ın üstüne giyilen veya örtülen
    dış giysi veya bürgü demektir. Şiâr ise gömlek, don, peştemal gibi vücuda
    değen iç çamaşırıdır.
    İkrime’nin açıklamasına göre, “Peygamberlik ve nefsî olgunluklara
    bürünüp giyinmiş olan” demektir. Bu mânâlarla bu hitap Müzzemmil gibi
    Peygamberliğin ilk duyurulmasında şöyle bir kinaye ile uyanık olmaya dâveti
    hissettirir: Ey o bürünen, ey o kendisine verilmiş olan hakikati halkın
    bakış ve görüşüne sunmayan Muhammed! O bürünmek, uyumak, rahat
    etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikatı açıklamak, zahmetler
    çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka doğruyu göstermek, etrafı temizlemek
    için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek büyük bir kararlılıkla
    kalkıp hareket etmek zamanı geldi.”12
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri olarak; Abdullah b. Abbas ve Katade’ye
    göre “Ey elbisesine bürünüp uyuyan nebi” şeklindedir. İkrime’ye
    göre “Ey nübüvvet yükünü üstlenip ona bürünen nebi” şeklindedir.13
    Müzemmil’in başında söylenenler burada da geçerlidir. Allah’ın Rasûlü
    eve döndüğünde ya “Zemmilûnî” demiş, üstü örtülmüş veya “Dessirûnî”
    demiş ve üstü örtülmüştü. “Ey örtüsüne bürünen! Ey başını yorganının altına
    çeken! Gizlenen, saklanan, rahata meyleden” gibi kinaye mânâlara da
    10 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
    11 Buhari, Megazi: 56; Müslim, Zekât: 139.
    12 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/415-416.
    13 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/475.
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    muhtemel olan bir kelime olarak Rasûlullah anlatılıyor. Bu, “ey elbisesini
    giyip namaz için doğrulmaya çalışan, namaza davranan! Ey Risâlet elbisesini
    giyinen! Risâlet yükünü yüklenen!” mânâlarına da gelmektedir.
    Ey vahyin sorumluluğunun ağırlığından korkup titreyerek, dinlenmek
    ve uyumak isteyerek örtüsüne ve elbisesine bürünen ey o kendisine verilmiş
    olan hakikati halkın bakış ve görüşünden gizlemeye çalışan Muhammed! O
    bürünmek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikatı
    açıklamak, zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka doğruyu
    göstermek, etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek
    büyük bir kararlılıkla kalkıp hareket etmek zamanı geldi.
    Âlimlerin çoğuna göre vahyin kesilmesinden (fetretu’l-vahiy’den) sonra
    ilk inen âyetler, bu surenin ilk 7 âyetidir.
    Ey Muhammed! Yatağından azimli ve kararlı bir şekilde kalk, işe başla.
    Artık senin için uyku vakti geçmiştir. Tüm insanlara İslâm’ı tebliğ et. İman
    etmedikleri takdirde daha önceki azgın kavimlerin helâk oldukları gibi
    Allah’ın azabına uğrayacaklarını hatırlat. İman edenleri cennetle müjdele,
    inkâr edenleri ise cehennem azâbıyla korkut.
    Ey örtünen, bürünen peygamber! Kim örtmüştü Rasûlullah’ın üstünü?
    Hatice annemiz örtmüştü belki, çevresi örtmüştü veya arkadaşları, şehri
    örtmüştü. Hâlbuki mesaj alandı Rasûlullah. Kur’an’la tanışan, onun getirdiği
    hayatı kendisine din kabul eden birisi olarak ortaya çıkmıştı Rasûlullah,
    ama bunu sadece kendi hayatında uygulamış, ya da sadece kendi şahsında,
    kendi hayatında sergilemişti bunu. İşte bu sûre bunun topluma yansımasını
    emredecek, Rasûlullah’ın kendi şahsında uyguladığını dışa taşımasını,
    taşırmasını isteyecekti.
    Öyleyse “Ey gece kıyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alıp gündüz ne
    yapacağını bilemeyen Peygamber! Ey Müzemmille Nebî olup, nübüvvet elbisesini
    giyip, şimdi de Müddessir’le de onu dışa taşıması gereken Peygamber!
    Gece kıraat etmesi gerektiğini anlayan, bunu kendisine din kabul eden,
    ama bunu sadece kendi dünyasında, kendi hayatında yapan kişi!” “Kalk da
    uyar.”
    • 33 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Şöyle de anlaşılabilir bunun mânâsı: “Ey bürünüp yatan! Ey bunun korkusunu
    çeken! Ey kendisine güvenemeyen! Ey ne yapacağı konusunda atak
    davranamayan kişi! Ey köşesine çekilen kişi! Kalk ve uyar! Kalk ve inzar et!”
    Rasûlullah, ilk vahye muhâtap olduğunda bu durumdaydı; bilemiyordu,
    kıvranıyordu, korkuyordu. “Ben bu işin üstesinden nasıl gelirim? Bunu
    insanlara nasıl ulaştırırım? İnsanlar beni dinlemez!” diye korkuyordu. Hiç
    kimsesi yoktu, yalnızdı, kimsesizdi, güçsüzdü, parasızdı, malsızdı. Ya da
    bilge değildi, filozofluğu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlığı yoktu.
    Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyor, köşesine çekilmiş üzerini
    örttürmüş bekliyordu. Cenâb-ı Hakk diyor ki: “Ey örtünüp bürünen! Kalk
    ve uyar! Veya ey İslâm’ın görüntüsü, örnek şahıs olarak, insanlara İslâm’ın
    görüntüsü olarak peygamberlik elbisesini giyen! Bu örnekliği üzerine kisve
    edinen peygamber! Kalk, bu örneklik kisvenle görün! Onunla kıyam et!
    Azimle işine başla!”
    “Kalk ve uyar.” “Kalk!” Bir kıyam emridir bu. Kalk borusunun çalmasıdır.
    Ama bazen ayağa kalkarak, bazen sürünerek, bazen yedirerek, bazen
    gizlenerek İslâm’ın emirlerini icrâ etme, ayağa kaldırma emridir.
    Kalk ve azmet! Kalk ve işe başla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin!
    Anlıyoruz ki uyarının yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu,
    kıyamdan geçmektedir. Eğer biz kalkmamışsak, kalkamamışsak, yani kıyamı
    gerçekleştirememişsek, uyarının anlamı yoktur. Kalkamamışsak uyarmamız
    da mümkün olmayacaktır. Kalkınca uyarılır. “Kalk!” ve arkasından
    “uyar!” deniliyor.
    Kıyam neydi? Kıyam gece kalkıp vahiyle bütünleşmekti. Gece vahiyle
    beraber olmaktı, Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ın dediklerini anlamaya
    çalışmaktı. Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gece kalkıp tertîlle (yavaş
    yavaş, hazmedip içselleştirerek Kur’an okumayı gerçekleştirmekti. İşte eğer
    bizler bu kıyamı gerçekleştirebilirsek, gece kalkıp Allah’ın âyetleriyle birlikte
    olmayı gerçekleştirebilirsek, enerjimizi vahiyden alırsak işte o zaman
    insanları uyarabileceğiz demektir.
    Eğer Rasûlullah, peygamberlik yükünü yüklendiği için insanları uyarmak
    zorundaysa, biz de eğer peygamberin ümmeti olma yükünü, şerefini,
    izzetini, teklifini yüklenmişsek, işte bunu omzumuzda hissederek biz de
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    kıyam edecek ve arkasından insanları uyaracağız. Nerede? Nişanda, düğünde,
    dernekte, dükkânda, okulda, çarşıda, pazarda, panayırda, yani dış
    dünyamızda insanları uyaracağız. Bir de kendi iç dünyamızda yapacağız
    bunu; kendimizi uyaracağız, ehlimizi uyaracağız.
    Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
    sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
    kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
    Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
    korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
    diyor Rabbimiz.14
    - 2. Âyet -
    فَأَنذِرْ Šقُ ْ
    Šق ُْ : klak فَأَنذِرْ : uyar (artık)
    “Kalk; artık inzâr et/uyar!” (2. âyet)
    Kalk ve uyar ki, iyilik ayağa kalksın! Kalk, meydanlara çık, insanları
    uyar. Bu âyette Peygamber’den (s.a.s.) kalkıp insanları uyarması istenir.
    Çünkü artık örtünme ve gizlenme zamanı geçmiştir. Şimdi çıkıp insanları
    uyarma ve İslâm gerçeğini onlara duyurma vaktidir.
    Şimdi biz bu âyeti okuduğumuzda şu mesajı anlarız: Yatağına uzanmış,
    uyuyan uyuşuk insanlar, kalkın ve insanları uyarın. Uyuyan başkasını
    uyaramaz. Önce siz uyanın ki, başkasını uyarabilesiniz. Arapların dilinde
    “nezîru’l-uryan” (çıplak uyarıcı), eskiden beri bilinen bir tabirdir. Bir topluluğa
    çok önemli bir tehlikenin geldiğini haber vermek için koşarak gelen
    biri, uzaktan sesini duyuramadığında, elbisesini soyunur ve böylece tehlikenin
    geldiğini duyururmuş.
    14 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 35 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İşte Peygamber efendimiz de (s.a.s.), bir nezîru’l-uryan gibi feryad u figan
    ediyor, ev ev dolaşıyor, canların ve tenlerin cehenneme gitmemesi için
    her insanın ayağına kadar gidiyor, onları İslâm’a çağırıyor.
    Bazen de toplu
    halde insanları İslâm’a çağırıyor. “Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâmın,
    peygamber olarak tevhid dinini
    ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ
    etmekle görevlendirilişinin ilânıdır. Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan
    sonra insanları tevhid dinine çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu
    görevini sürdürmüştür. Biz de aynı şekilde
    insanlarla teker teker ilgileneceğiz.
    Her yerde ve her zaman diliminde insanlara İslâm’ı anlatacağız.
    Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
    tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
    peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
    “Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyamete kadar mü’minlerin
    kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
    büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
    Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
    karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    Mevdûdi, bu âyetin açıklamısında der ki: Bu, Nuh’a (a.s) nübüvvetin
    verildiği zaman verilen emir ile aynı yapıdadır. Nasıl ki ona “Kendilerine
    dayanılmaz bir azap gelmeden evvel kavmini korkutup uyar.” 15 denilmişti.
    Burada da “Ey üstüne örtü çekerek yatan, kalk! Çevrende gaflet içerisinde
    bulunan insanları uyar, onları o muhakkak karşılaşacakları korkunç
    son hakkında korkut. Eğer aynı yol üzerinde devam ederlerse bu korkunç
    âkıbetle karşılaşacaklar. Onlara de ki: “Siz sağır ve kör bir sultanın saltanatında
    yaşamıyorsunuz ki ne yaparsanız yapın, size hiçbir hesap sorulmasın.”
    16
    Seyyid Kutub da şöyle açıklar: Sûre, Peygamberimizi ağır ve son derece
    önemli bir görevi üstlenmeye çağıran yüce bir sesleniş ile söze giriyor. Bu
    görev insanlığı uyarma, onu dünyada kötülükten, ahirette cehennemden
    kurtarma, henüz fırsat elde iken onu doğru yola iletme görevidir. Bu görev
    o günlerde bir insana -bu insan bir peygamber de olsa- yüklenebilecek son
    derece ağır ve zor bir görevdi. Çünkü o günlerin insanlığı öylesine sapık,
    öylesine günahkâr, öylesine inatçı, öylesine söz dinlemez, öylesine azgın,
    15 71/Nuh, 1
    16 Mevdûdi, tefhimu’l Kur’an
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    öylesine gözü kara, öylesine kaypak ve öylesine haktan, hakikatten uzaklaşmış
    idi ki, onu hakkın sesini dinlemeye çağırmak dünyadaki yükümlülüklerin
    en ağırı, en sıkıntılısı niteliğinde idi.
    Evet, “Ey örtüye bürünerek saklanan Muhammed, kalk da uyar.” Peygamberlik
    misyonunun en belirgin görevi olarak “uyarmak” farkında olmadan
    sapıklık akıntısına kapılıp giden gafillere “kendilerini bekleyen yakın
    bir tehlikeyi haber vermektir. Bu uygulama, Yüce Allah’ın kullarına yönelik
    rahmetinin açık bir göstergesidir. Sebebine gelince; kullar yoldan sapmakla
    Yüce Allah’ın görkemli egemenliğinde bir eksilme meydana getiremeyecekleri
    gibi, doğru yola girmekle de O’nun sınırsız mülküne herhangi bir
    katkıda bulunamazlar. Buna rağmen Yüce Allah’ın onları âhiretin acıklı
    azabından, dünyanın mahvedici kötülüklerinden kurtarmak için gösterdiği
    yoğun ilgi, Peygamberleri aracılığı ile onları af dilemeye çağırması ve
    onları keremi ile affederek cennetine koyması O’nun engin merhametinin
    gereğinden başka bir şey değildir. 17
    İnzâr / Uyarı
    İnzâr; adakta bulunma anlamına gelen “ne-ze-ra” kökünden türemiş bir
    kavramdır. “İnzâr”ın kelime anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber
    verip sakındırmak, uyarmak, tenbih, ikaz, ihtar, dikkatini çekmek, korku
    verip uyanık kılmak demektir. İnzâr, korkulu bir şeyden sakındırmak için
    uyarmak, yani, “ileride şu fenalık var, sakın!” diye doğru yolu göstermektir.
    Sevinç haberi vererek müjdelemek demek olan “tebşir” in zıddıdır. İnzâr
    kelimesinin “korkutmak”la ilgisi varsa da, Türkçe’de bir kelime ile ifade etmek
    gerektiğinde “uyarı” diye tercüme edilmesinin daha uygun olduğunu
    görüyoruz.
    İnzâr işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran
    kimse ya da nesneye “nezîr” veya “münzir” denir. Nitekim kabile çatışmalarının
    yoğun olduğu cahiliyye döneminde, baskına gelen düşmanları
    görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye “nezîr” denmiştir. Avı
    uyardığı için, yayın tınlama sesine ve ölümün uzak olmadığını hatırlatan
    uyarıyı yaptığı için, ağarmış olan saça da “nezîr” tabiri kullanılmıştır.
    17 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 37 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’da İnzâr Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de inzâr kelimesi, türevleriyle birlikte 130 yerde geçer.18
    Kur’anî bir kavram olarak “inzâr”, Cenâb-ı Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla
    kullarını uyarması, onları kötü âkıbetten sakındırmasıdır. “İnzâr”
    görevini ifa etmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr” ve “münzir” denir.
    Âlemlerin Rabbi olması hasebiyle kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl
    hitab edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca,
    hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri “inzâr”
    etmeleri için, zaman zaman “nezîr”ler göndermiş ve bunların uyarılarına
    kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır.
    “Âd kavminin kardeşini an ki, o, Ahkaf ’da kavmini uyarmıştı. Kendinden
    önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan kavmine; ‘Allah’tan başkasına
    kulluk etmeyin. Ben, sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum’
    demişti.” 19 Kur’an’da çoğunlukla inzâr kelimesi ile ifade edilen uyarı,
    bazan cehennem azabı ve bazan da eski kavimlerin başlarına gelen helâk
    hatırlatılarak yapılır. “Görmedin mi, Rabbın ne yaptı Âd kavmine; ülkelerde
    benzeri yaratılmamış olan İrem’e; vadilerde kayaları yontan Semûd’a; kazıklar
    sahibi Fir’avn’a! Ki, hepsi ülkelerinde azgınlık ederek fesadı yaymışlardı.
    Bunun için Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.” 20
    İnzâr/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
    toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzâr (uyarma), hayatî önemi olan bir
    haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır. Kavramda,
    gizlilik yerine açıklık ana ögedir. Dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir;
    uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara yöneliktir. Uyarıda önemli olan
    tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir. “(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh
    18 Uyarma anlamındaki “inzâr” kelimesinin kökü “n-z-r” ve türevlerinin geçtiği âyet-i kerimeler (toplam
    130 yerde): 2/Bakara, 6, 6, 119, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide, 19, 19; 6/En’âm, 19, 48, 51, 92, 130; 7/A’râf, 2, 63,
    69, 184, 188; 9/Tevbe, 122; 10/Yûnus, 2, 73, 101; 11/Hûd, 2, 12, 25; 13/Ra’d, 7; 14/İbrâhim, 44, 52; 15/Hıcr,
    89; 16/Nahl, 2; 17/İsrâ, 105; 18/Kehf, 2, 4, 56, 56; 19/Meryem, 39, 97; 21/Enbiyâ, 45, 45; 22/Hacc, 49; 25/
    Furkan, 1, 7, 51, 56; 26/Şuarâ, 115, 173, 194, 208, 214; 27/Neml, 58, 92; 28/Kasas, 46, 46; 29/Ankebût, 50;
    32/Secde, 3, 3; 33/Ahzâb, 45; 34/Sebe’, 28, 34, 44, 46; 35/Fâtır, 18, 23, 24, 24, 37, 42, 42; 36/Yâsin, 6, 6, 10,
    10, 11, 70; 37/Sâffât, 72, 73, 177; 38/Sâd, 4, 65, 70; 39/Zümer, 71; 40/Mü’min, 15, 18; 41/Fussılet, 4, 13; 42/
    Şûrâ, 7, 7; 43/Zuhruf, 23; 44/Duhân, 3; 46/Ahkaf, 3, 9, 12, 21, 21, 29; 48/Fetih, 8; 50/Kaf, 2; 51/Zâriyât, 50,
    51; 53/Necm, 56, 56; 54/Kamer, 5, 16, 18, 21, 23, 30, 33, 36, 37, 36, 39, 41; 67/Mülk, 8, 9, 17, 26; 71/Nûh,
    1, 2; 74/Müddessir, 2, 36; 77/Mürselât, 6; 78/Nebe’, 40; 79/Nâziât, 45; 92/Leyl, 14. (Ayrıca; n-z-r kökünü
    paylaşan, fakat “nezretmek, adamak anlamındaki âyetler -toplam 5 yerde-: 2/Bakara, 270; 3/Âl-i İmrân,
    35; 19/Meryem, 26; 22/Hacc, 29; 76/İnsan, 7.)
    19 46/Ahkaf, 21
    20 89/Fecr, 6-14
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    yoktur.” 21; “Bu, insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki
    ‘O, tek bir ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar” 22; “Bu Kur’an
    bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.” 23; “İnsanları, onlara
    azabın geldiği gün ile uyar.” 24
    Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğ için risalet görevine ilk defa “inzâr”la
    başlamış olduğunu da Kur’an’dan öğreniyoruz: “Ey örtüye bürünen! Kalk,
    inzâr et.” 25 Bu emirden sonra, Peygamberimiz (s.a.s.) “inzâr” görevine başlamış
    ve “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını/akrabalarını inzâr et” 26 emri
    uyarınca, önce yakın hısımlarını uyarmıştır. Rivâyete göre “En yakın hısımlarını
    uyar” âyeti nâzil olunca, Hz. Peygamber, Safâ tepesine çıkıp çevresindeki
    insanları çağırmıştı. Halkın toplandığını gören Allah elçisi; “Ey
    Abdülmuttalib oğulları! Ey Fihr oğulları! Ey Lüeyy oğulları! ‘Şu dağın arkasında
    size saldırmak isteyen bir süvari birliği var’ desem, beni tasdik eder misiniz?”
    diye sorar. Onlar da “evet” derler. Bunun üzerine; “Ben sizi önünüzdeki
    azapla uyaran bir nezîrim.” der. Ebû Leheb: “Bundan böyle hüsranda
    olasın!” diye beddua eder. 27
    Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzâr görevini
    eksiksiz bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak yola dâvet
    ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzâr etmiş, diğer yandan kendisine
    inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu tür inzârlar, Kur’an’da büyük
    bir yer tutar:
    “Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiğinde, size açıklayıp duran
    elçimiz gelmiştir. Tâ ki; ‘bize ne müjdeci, ne de uyarıcı gelmedi’, demeyesiniz.
    İşte size hem müjdeci hem de uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kaadirdir.” 28
    “Eğer yüz çevirirlerse de ki; ‘İşte sizi Âd ve Semûd’u çarpan yıldırım gibi
    bir azabla inzâr ettim.” 29
    21 16/Nahl, 2
    22 14/İbrahim, 52
    23 6/En'âm, 19
    24 14/İbrahim, 44
    25 74/Müddessir, 1-2
    26 26/Şuarâ, 214
    27 Buhâri, Tefsir Sure 111/1-2
    28 5/Mâide, 19
    29 41/Fussılet, 13
    • 39 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sizi, yakın gelecekteki azabla uyardık. O gün kişi, elleriyle sunduğuna
    bakar. Kâfir de; ‘keşke toprak olsaydım’ der.” 30
    Tüm bunlara rağmen, inkârcılar ve inanmak istemeyenler yine de
    inanmaz, karanlığı aydınlığa tercih ederler. “Kâfirleri inzâr etsen de etmesen
    de birdir, inanmazlar.” 31; “Göklerde ve yerde bulunanlara bir bakın!’ de.
    Ama inanmayacak bir millete âyetler ve inzârlar fayda vermez.” 32; “Onları
    uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Sen, ancak zikre
    (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte
    böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.” 33
    Mü’minlerin Uyarılması
    “Sen, ancak görmeden Rab’lerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın.”
    34; “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan
    kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.”
    35; “Kulları içinden ancak bilginler, Allah’tan korkar” 36; “Sen ancak, huşu
    sahibi, Allah’tan korkanları uyarırsın.” 37 Kur’an-ı Kerim, huşu sahibi, Allah’tan
    korkan kimseler için bir öğüttür. 38
    Allah’a iman edenler, kâfirlerin uyarılmasından farklı inzâr ediliyor:
    “Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Ondan başka ne
    bir dost ne de bir şefaatçileri vardır. Umulur ki sakınırlar.” 39
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan
    ateşten koruyun. Onun başında iri gövdeli, sert tabiatlı, Allah’ın kendilerine
    emrettiği şeylere karşı gelmeyen ve emredileni yapan melekler vardır.” 40
    30 78/Nebe', 40
    31 2/Bakara, 6
    32 10/Yûnus, 101
    33 36/Yâsin, 10-11
    34 35/Fâtır, 18
    35 36/Yâsin, 11
    36 35/Fâtır, 28
    37 79/Nâziât, 45
    38 20/Tâhâ, 3
    39 6/En'âm, 51
    40 66/Tahrim, 6
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    “Bir de öyle bir fitneden sakınınız ki, içinizden yalnızca zulmedenlere isabet
    etmez. Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” 41
    “Öyle bir günden sakınınız ki, o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez,
    şefaatı kabul edilmez, fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.” 42
    Gerçekten iman edenler için, ayrıca herhangi bir dünyevî cezaya gerek
    kalmaksızın, her türlü kötülüğe karşı caydırıcı olarak bu “inzâr”/uyarılar
    yeterlidir.
    “Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın; onlara göre
    birdir. Onlar iman etmezler.” 43 Bu âyette geçen inzârın kalpleri mühürlü
    kâfirlerin inzâr edilmesinin faydasızlığı o kâfirler içindir. Âyette “Senin
    korkutmanla korkutmaman birdir” denmiyor. Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa
    tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata, senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde
    değil; o âyetlere gözlerini yumanlardadır. Güneşli havada gözlerini yumarak
    giderken kanala veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz. Gözlerini
    kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, fark etmez.
    Sen, insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse
    çıkamayacaklarını onlara söyle, o yoldan onları çevirmeye çalış, cennete
    giden yola gitsinler. Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda
    merhamet, mahkemelerde adalet, toplumda huzur kalmaz.
    Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu
    onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah’ın onların akıllarını, kulaklarını,
    gözlerini kapatmasındandır. Allah, Yâsin suresinin 10. âyetinde bu
    âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11. âyette Kur’an’a uyan Rahman’a
    iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.
    Günümüzde “ben Allah’tan korkmam, Allah varsa beni çarpsın” diyen
    kâfirler, ormanlar kralı aslan’ın yelesine konup sonra da “hani aslan, neredeyse
    karşıma çıksın, ben aslandan korkmam” diyen sinek gibidirler. Aslandan
    korkmak için ceylan olmak lazım. Aslan hakkında bilgisi olmayan
    ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektrik cereyanına elini
    41 8/Enfâl, 25
    42 2/Bakara, 48
    43 2/Bakara, 6
    • 41 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehaletine işaret eder. “Allah’dan
    ancak âlim kulları korkar.” 44
    Uyarıların, sert ve katı olması gerekmez. Bilakis yumuşak uyarılar ve
    tavırlar, daha etkili ve güçlü olabilir. Cenâb-ı Hak, “Fir’avn’a gidin, çünkü o
    azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.” 45 buyurarak,
    dikkatimizi bu noktaya çekmektedir. Korkulacak tek varlık ise, ancak Allah’tır.
    Mü’minler, uyarı görevlerini yerine getirirlerken, kendilerini kınayacak
    kişilerden korkmayacaklardır.46 “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri
    tebliğ ederler/duyurlar; Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden
    korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” 47 Uyarı, öncelikle
    akrabaya 48, sonra yakın çevreden yayılarak bütün insanlara olacaktır. 49
    Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler
    Âyette geçen kâfirlerden maksat, küfrün kalplerinde kök saldığı için
    iman yeteneğini yitirecek noktaya gelmiş inatçı inkârcılardır; yoksa genel
    kapsamıyla herhangi bir küfür içinde olan tüm kâfirler değildir. İnanmak
    istemeyen, tüm alıcılarını kapatanlar, hidâyet için gerekli yolları ve arayışları
    terk edenleri uyarıp uyarmamak, onlar için aynıdır, fark etmez. Yoksa,
    âyette, bütün kâfirler için uyarı fayda vermez denilmiyor. Kâfirlerden,
    İslâm dâvetini başından beri karşısına alan, kalplerini hakka, düşünmeye,
    yani İslâm’a kapatanlar; reddetmek bile olsa, bilinçli olarak reddetmeye
    yanaşmayanlar kimselerdir. Bunlar, tutumunda ısrar eden, inatçı bir tavır
    takınanlardır. Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu
    veya yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pratik bir
    diyaloga girmesine müsaade etmeyen kesimdir. Hemen bundan sonra gelen
    âyette açıklandığı üzere, kendi tavır ve davranışları yüzünden kalpleri
    mühürlenen, gözlerinde perde olan insanlardır. İşte teşvik ve ikazın, korkutmanın
    fayda vermediği grup budur. Bunlar, Allah’ın âyetlerini dinlemeye,
    çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır değillerdir. Basiretlerini kullanmaya,
    Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini isteyen etrafını kuşatmış koca kâinat
    kitabının âyetlerini okumaya, evreni ibretle incelemeye hazır değillerdir.
    44 35/Fâtır, 28; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 90-91
    45 20/Tâhâ, 44
    46 bk. 5/Mâide, 54
    47 33/Ahzâb, 39
    48 26/Şuarâ, 214
    49 14/İbrahim, 44; 10/Yûnus, 2
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    Biz, peygamber’in bu grubun hidâyete gelmesi için birçok defa, değişik
    vasıtalar ve yöntemler kullanarak insanüstü bir gayretle çabaladığını,
    karşılaştığı nankörlük, inkâr, psikolojik ve manevî komplekslere rağmen
    bu çabasından geri durmadığını biliyoruz. Peygamber, İslâm’ın ana ilkelerinden
    hareketle dâvet eylemini gerçekleştiriyor, bu yolda her çeşit meşrû
    vasıtaya başvuruyordu. Hz. Peygamber, bütün insanların, bu arada yukarıda
    özellikleri belirtilen inatçı inkârcıların da imana gelmesi ve hidâyete
    tabi olmasını hırsla istiyordu. Allah, rasûlünü teskin etmek için, onun tebliğ
    görevini yaptıktan sonra, hidâyetin peygamberin elinde olmadığını hatırlatarak
    neticenin olumsuz olduğuna üzülmemesi gerektiğini bildirmek
    için bu âyetleri indiriyordu. İbn Kesir, bu âyetin bunun üzerine indiğini
    Abdullah İbn Abbas’tan rivâyet eder.50 ‘Öyleyse Ey Peygamber, sen kendini
    mahvedecek şekilde onların uğrunda hebâ etme. Kendilerine hakkı tebliğ
    et; yüz çevirirlerse onlar için üzülme. Yüz çevirmeleri seni mahvetmesin,
    ümitsizliğe de düşürmesin. Senin için ancak tebliğ vardır. Hesap bize âittir.
    Ve sen ancak bir uyarıcısın’ anlamında söyleniyordu: “O kâfirleri uyarsan
    da uyarmasan da (azap ile) onları korkutsan da korkutmasan da müsavidir;
    çünkü onlar iman etmezler.” 51
    Peygamberimiz, risâlet görevini yapmak için, kalkması ve uyarması/
    korkutması52 gerekiyordu. Uyarıya, yakınlarından, yakın akrabalarından
    başlaması53 gerekiyordu. “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ
    et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”54 emrini
    tüm içtenliği ve tüm kapsamıyla yerine getiriyordu. Ama Peygamber’in
    tüm insanları ateşten kurtarmak için, kendini harap edecek şekilde çabası,
    dünyevî açıdan somut bir sonuç getirmemiş, başarılı netice sağlamamıştır.
    Çünkü karşısındaki toplum, tavır ve tutumlarıyla, kalp ve duyularıyla düşünmeye
    ve inanmaya karşı kendilerini kilitliyor; kendilerini büyüklük taslama
    çıkmazına atıyorlardı. Bu yüzden, uyarının kendilerine fayda etmeyeceğini
    bildiren âyetler, peygamber’in onlara karşı konumunu belirliyordu.
    Artık Peygamber, sonuçsuz kalacağını kesin bildiği bir çağrıyla zamanını
    harcamamalı, bu alandaki enerji ve çabasını başka bir tarafa aktarmalıdır.
    Davasını, gönlünü bu mesaja kapatmayan başka insanlara yönelmelidir.
    50 İbn Kesir, Çağrı Y. 2/180
    51 2/Bakara, 6
    52 74/Müddessir, 2
    53 26/Şuarâ, 214
    54 5/Mâide, 67
    • 43 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kalplerini imana açan, gözlerini sırat-ı müstakime diken ve faydalı sözlere
    kulak veren başka topluluklara çağrıda bulunmalıdır.
    Çağdaş Dâvetçi/Uyarıcının, İnzârın Fayda
    Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti
    Bu günkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş küfrün
    durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır. Küfrün genel
    karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Buna göre müslümanın,
    içinde yaşadığı toplumları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir.
    Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine girdiklerini belirlemesi gerekmektedir.
    Ortam ve tebliğ tavrını vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber
    dönemindeki muhataplarla kendi muhataplarını kıyaslayarak durum
    tespiti yapmalıdır. Bu tespitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır
    koymalıdır. Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
    olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa onlarla
    diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol çıkmayacağı
    belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli; petrol çıkma
    ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı, çıkan petrolleri rafine ederek
    arındırma görevini ihmal etmemelidir.
    Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer alıcılarını
    kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli, kapsamlı
    bir şekilde, usul ve metodlara riâyet edilerek gerçek dinin gerçek şekilde
    tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Yani, doğru bir
    şekilde uyarı yapılmadan muhatapları damgalandırmak yanlış olur; bunun
    bilincinde ve bu aşamalardan sonra muhatapları tasnif etme gereğini
    dâvetçi müslüman aklından çıkarmamalıdır. Eğer muhatap kitle, düşünce
    yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla ilgili konulara yatkın değillerse,
    akıllarını kullanmak istemiyorlarsa, doğrudan bir diyaloga hazır değillerse,
    müslüman, onlarla iman arasındaki engeli, var olan psikolojik duvarı yıkmak
    için başka yollar aramalıdır. Ondan sonra, insan ve düşünce önündeki,
    iman ve müslümanca anlayış ve hayat önündeki engelleri yok ettikten sonra
    onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi denemelidir.
    Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel değildir.
    Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir” denilir;
    “senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem peygamberin vâ•
    44 •
    Ahmed Kalkan
    risi olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak zorundadır; kâfirleri
    uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı değildir. Zâten biz, onların
    kalplerinin mühürlü olup olmadığını da bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e
    bile hem de defalarca tebliğ edilmesi peygamberlerin görevleri arasındaydı.
    Tabii ki, onlar kadar küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de
    İslâm tebliğ edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
    Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
    gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan olabilir.
    Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır
    Yaptıkları hangi davranışın gelecekte kendileri için fayda, hangisinin
    zarar getireceği, toplumlar tarafından kesin bir şekilde bilinemez. Toplumun
    nelere muhtaç olduğu, ihtiyaçlarının hayvanlara ilham edildiği gibi
    edilseydi, o zaman insan türü olmazdı. Ya arı ve karınca gibi bir başka hayvan
    türü, veya melekler gibi olurlardı. Oysa insanlar imtihan olunmaktadır
    ve Allah, dikkat edeceği şeyleri onlara bildirmektedir. “Kısa ve doğru yolu
    Allah gösterir.”55; “Bize yollarımızı göstermişken neden Allah’a dayanmayalım?”
    56; “Biz ona yolu gösterdik.” 57
    Toplumların, tercih ve seçimlerinde dikkat edecekleri fayda ve zararın
    ölçüsü, ilahî yasalardır. Bu yasalara bakarak; hangi şeylerin kendileri için
    iyi, hangilerinin kötü olduğunu öğrenip hareket edeceklerdir. Bu nedenle
    Allah, her topluma yasalarını açıklayan elçiler göndermiştir. “Her toplumun
    bir yol göstericisi vardır.” 58; “Her toplum içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir.”
    59; “Andolsun Biz her toplum içinde Allah’a kulluk edin, tâğuta kulluktan kaçının
    diye bir peygamber gönderdik.” 60; “Andolsun senden önce, evvelki (toplum)
    ların kolları içine de elçiler gönderdik” 61 Bu elçiler, Allah’ın yasalarına
    uyulmasını isteyerek emredilen davranışlardaki güzellikleri ve yasaklanan
    çirkinlikleri açıklarlar. Yaptıkları davranışların sonunda nasıl bir karşılık
    göreceklerini toplumlarına bildirirler.
    55 16/Nahl, 9
    56 14/İbrahim, 12
    57 76/İnsan, 3
    58 13/Ra’d, 7
    59 35/Fâtır, 24
    60 16/Nahl, 36
    61 15/Hıcr, 10
    • 45 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Eğer, elçiler gönderilmeseydi helâk edilenler Allah’a: “Bize önce bir elçi
    gönderseydin inanırdık, senin âyetlerine uyardık. Neden bizi hiç uyarmadan
    cezalandırdın?” deyebilirlerdi. İşte, kimsenin Allah’a karşı bahanesi
    kalmasın diye Allah elçiler göndermiştir. “Kendi elleriyle yaptıkları (günahları)
    yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi
    gönderseydin de âyetlerine uyup mü’minlerden olsaydık’, diyecek olmasalardı
    (seni göndermezdik. Bu bahanelerine fırsat vermemek için seni gönderdik.)”
    62; “Bunları müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, elçiler geldikten
    sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın.” 63; “Ey kitap ehli, elçilerin
    arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada size elçimiz geldi,
    size gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamette:) ‘bize bir müjdeleyici ve uyarıcı
    gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi.” 64
    Nitekim Allah’a ortak koşanlar böyle söylediklerinde Allah, elçiler gönderdiğini
    belirterek, bu iddialarını reddetmiştir: “Şirk koşanlar: ‘Allah dileseydi
    ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O’nsuz
    hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı.
    Elçilere düşen, yalnız açıkça tebliğ etmek değil midir? And olsun biz, her toplum
    içinde, Allah’a kulluk edin, tağut(a kulluk etmek)ten kaçının diye bir elçi
    gönderdik.” 65
    Kur’an yirmi beş elçiden bahseder: Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim,
    Lut, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Yunus,
    Davud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Yahya, Zekeriyya, Zülkifl, İsa ve Muhammed
    (s.a.s.). Bütün elçiler bunlardan ibaret değildir. “Andolsun Biz, senden
    önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık.”
    66 âyeti, Kur’an’da adı zikredilmeyen elçilerin de olduğunu söyler.
    En son gönderilen elçi, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an bize ondan
    sonra elçi gönderilmeyeceğini söyler: “Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.”
    67 İslâm’dan sonra etkili ve kapsamlı bir dinî hareketin olmaması
    bu sözü kuvvetlendirir. Öte yandan yeni bir elçiye gerek de yoktur.
    62 28/Kasas, 47; Taha, 134
    63 4/Nisâ, 165
    64 5/Mâide, 19
    65 16/Nahl, 35-36
    66 40/Mü’min, 78
    67 33/Ahzab, 40
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’a baktığımızda bir peygamberin dört şey için gönderildiği görülür:
    Daha önce kendilerine herhangi bir peygamberin gönderilmediği topluma
    gönderilir. Bir önceki elçinin talimatı unutulmuş, tahrif edilmiş, gösterdiği
    yolun takip edilmesi mümkün değilse yeni elçi gönderilir.
    Önceki elçilerin vaaz, telkin ve talimatı eksik kaldığı, toplumları yeteri
    kadar hidâyet bulamadığından, dinin tamamlanması için yeni elçi gönderilir.
    Bir elçiye yardımcı olmak için, yeni elçi gönderilir.
    Bu durumlar gözden geçirildiğinde, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra,
    yeni bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığı görülür. Zira o, yeryüzündeki
    bütün toplumlara gönderilmiştir. Getirdiği mesaj (Kur’an) korunmuştur.
    Getirdiği mesajda tamamlanacak herhangi bir şey yoktur. Yardımcıya
    da ihtiyacı yoktur. Olsaydı, yaşadığı zamanda gönderilirdi.68
    Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olması ve
    Kur’an’ın en son vahiy olması, müslüman olduğunu ileri sürenlere, açıkça
    çok ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Mesajın, onu duymayanlara iletilmesi,
    peygamberden sonra müslümanların görevidir.
    Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan
    Toplumlar Helâk Edilmezler
    Evren, harika güzelliği ve âhengi ile bir yaratıcıya işaret ederek, insanların
    fıtratlarında mevcut olan yaratıcıyı kabul etme duygusunu harekete
    geçirir. İnsanların akılları da iyilik ve kötülük arasında bir ayırım yapabilir.
    Ancak, bunlar (fıtrat ve akıl), çeşitli nedenlerle fonksiyonlarını yerine getirmeyebilirler.
    Evrene serpiştirilmiş âyetlere (iman delillerine) dikkat edilmeyebilir.
    İnsanların sağlam fıtratları, saptırıcı faktörlere maruz kalabilir.
    Cinlerden ve insanlardan olan şeytanlar, insanların bünyelerinde yer alan
    zaaf noktalarına dayanarak, onları saptırır. Akıl, insanı, arzu ve isteklerin,
    zaafların ve şehevî ihtirasların baskısı altında bırakabilir.
    İnsanların fıtratlarının ve akıllarının evrende yer alan âyetleri, yani hidâyet
    delillerini ve iman belirtilerini araştırıp hayatlarını dayandıracakları
    68 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s. 480-481
    • 47 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bir sistemi belirlemesi, sonuçta hak ve doğruluk üzere bulunmayı gerçekleştirmesi
    mümkün görülmediğinden, sorumlu kabul edilmesi ona yapılmış
    bir haksızlık olarak değerlendirilebilir. Fıtratlar ve akıllar sapabildiğinden,
    onlara fonksiyonlarını hatırlatan bir uyarıcı gerekir. Uyarıcı olmadan
    fıtratların ve akılların insanları doğruya götürememesi nedeniyle, onları
    cezalandırmanın zulüm olduğu söylenebilir.
    Allah insanların fıtratlarını dıştan gelen sis tabakasının etkisinden,
    yozlaşmadan, sapıklıktan kurtarmak, aklını arzu ve isteklerin, zaafların ve
    şehevî ihtirasların baskısından kurtarmak amacıyla onlara peygamber göndermeden,
    âyetlerini açıklamadan sorumlu tutmayı dilememiştir.69 “Biz
    hiçbir kenti helâk etmedik ki, onun uyarıcıları olmasın (helâk etmeden önce
    mutlaka uyarıcı gönderdik.)(Uyarıcılar) uyarırlardı. Biz zulmedici değildik.”
    70; “Bu böyledir. Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk
    edici değildir.” 71; “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.” 72
    Âyetlerden Allah’ın elçi göndermediği bir takım toplumlar bulunabileceği
    anlaşılmamalıdır. Aksine, âyetler şunu vurgulamaktadır: Eğer Allah
    elçi gönderip uyarmadan kentleri helâk etseydi, o kentlerin halkına zulmettiği
    değerlendirmesi yapılabilirdi. Allah ise zulümden münezzehtir.
    Bundan dolayı elçiler gönderir, insanları uyarır, onlara hak yola gelmeleri
    için fırsat verir, süre tanır, yola gelip gelmeyeceklerine bakar. Bütün bunlara
    rağmen yola gelmezlerse, o zaman cezayı hak ederler. “Ey cin ve insan topluluğu,
    içinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza
    dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler. Dünya
    hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler” 73 Âyet,
    insan ve cin topluluklarına elçi gönderildiği vurguluyor. Aksi takdirde insanların
    cezalandırılması âdil kabul edilmeyebilir. Çünkü bu durumda insanlar,
    doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı,
    bu nedenle de cezalandırılmamaları gerektiği özrünü (veya bahanesini) ileri
    sürebilirler. “Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir âyet (mucize) getirmeli değil
    mi?’ Onlara önceki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi? Şâyet onları ondan
    önce bir azap ile helâk etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, böyle
    alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydık’ derlerdi.” 74
    69 Seyyid Kutub, Fi Zılâl, c. 3, s. 67
    70 26/Şuarâ, 208-209
    71 6/En’âm, 131
    72 17/İsrâ, 15
    73 6/En’âm, 130
    74 20/Tâhâ, 133, 134
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, kendilerinin ve atalarının
    uyarılmadığı bir topluma gönderilmiştir. “Babaları uyarılmamış, bu yüzden
    kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik).”
    75 Ancak, peygamberimiz’in uyarısı, bütün insanlığı da içine alır. O’ndan
    sonra uyarıcı gelmeyeceği için, bütün toplumlar O’nun mesajını kendilerine
    hidâyet kaynağı kabul edip, rehber edinmelidirler. Şu da bir gerçek ki,
    O’nun mesajının bütün insanlara eksiksiz bir şekilde açıklanması, O’ndan
    sonraki müslümanların görevidir. Bu yapılmadan, O’nun dâvetini hiç işitmemiş,
    işitse bile, kasıtlı bir tarzda saptırılmış olarak işiten toplumların
    helâk olmalarını beklemek, sünnetullahın anlaşılmaması demektir. Zira
    toplumların helâki ile ilgili sünnetullahın hükmü çerçevesine, dâvetle karşılaşan
    ve uyarılan toplumlar girer: “Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri
    zulüm ile helâk edici değildir.” 76
    Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur
    Toplumların inanıp inanmamasında, başlarında bulunan liderlerinin
    büyük etkisi vardır. Toplumda yüksek makam sahibi insanlar lider olurlar
    ve insanların çoğu; iyi de olsa, kötü de olsa bu liderlere uyarlar. Bu nedenle
    onların kötü amelleri kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun
    bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileriyle sınırlı kalmaz ve birçok
    insanın da kurtuluşuna vesile olur. İşte bu nedenle, yani hem kendi
    günahları, hem de başkalarını doğru yoldan saptırmaları yüzünden cezalandırılırlar.
    İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi amelleri
    nedeniyle değil; iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükâfatlandırılırlar.
    77
    “Rabbimiz bunlar bizi saptırdılar. Bunlara bir kat daha ateşten azap
    ver!” 78 “Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun ateşteki azabını
    bir kat daha artır!’ dediler.” 79; “Ey peygamber kadınları! Sizden kim açık
    bir edepsizlik yaparsa, onun azabı iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır.
    Fakat sizden kim Allah ve elçisine itaata devam eder ve iyi işler yaparsa, ona
    da ödülünü iki kat veririz ve onun için bol bir rızık hazırlarız. Ey peygamber
    75 36/Yâsin, 6
    76 6/En’âm, 131; Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, Etüt Y., s. 47
    77 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s.410
    78 7/A’raf, 38
    79 38/Sâd, 61
    • 49 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kadınları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” 80 Çünkü peygamber hanımları,
    diğer kadınlara örnektir. Onların ufak hatası, başkalarının tamamen
    yolu şaşırmalarına neden olur.
    Kur’an, kıyamet günü olacakları tasvir ederken, toplumları saptıran liderler
    ve onlara uyanlar arasında geçen tartışmaları da anlatır: “Kıyamet
    koptuğu günde ‘Firavun ve ailesini azabın en çetinine sokun!’ (denilir). Ateşin
    içinde birbirleriyle tartışırlarken, müstaz’aflar (zayıf olanlar, ezilenler), müstekbirlere
    (büyüklük taslayanlara, sömürenlere) dediler ki: ‘Biz size uymuştuk.
    Şimdi siz şu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?”81; “Zayıf
    düşürülenler, büyüklük taslayanları: ‘Siz olmasaydınız elbette biz iman eden
    insanlardan olurduk’ diyorlardı. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere
    dediler ki: ‘Bize hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, zaten
    siz kendiniz suç işliyordunuz. Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara:
    ‘Hayır, gece gündüz dolap (kurar, kötülük aşılardınız). Allah’a nankörlük etmemizi,
    O’na eşler koşmamızı emrederdiniz’ dediler.”82; “Rabbimiz, azdırdıklarımız
    şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” 83
    Toplumun önde gelenleri, insanların ilahî mesajı kabul etmemeleri için,
    her türlü yola başvururlar. Güçlü olduklarından, insanların çoğu onlardan
    korkar ve elçiye ilgi göstermezler. Böylece gerçekler gizlenmiş olur: “Ve her
    yolun başında oturup da tehdit ederek (insanları) Allah yolundan çevirmeye
    ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın.” 84; “Kavmin inkâr eden ileri gelenleri
    dediler ki; ‘Eğer Şuayb’a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsınız.”;
    “Fir’avun ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için
    kavminin içinde Musa’ya yalnız (genç) bir kuşaktan başkası inanmadı. Çünkü
    Firavun, yeryüzünde çok büyüklenen ve çok aşırı gidenlerdendi.” 85; “Hahamlardan
    ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve
    (insanları) Allah yolundan çevirirler.” 86
    80 33/Ahzab, 30-32
    81 40/Mü’min, 46-47
    82 34/Sebe’, 31-33
    83 28/Kasas, 63
    84 7/A’râf, 86
    85 10/Yûnus, 83
    86 9/Tevbe, 34
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    Oysa bu liderlerin, toplumun ıslahı için çalışmaları gerekirdi. Ayrıca
    toplumda bulunan ve gerçekleri görebilen insanların da toplumu gittiği
    kötü yoldan çevirmeleri için çalışmaları gerekirdi: “Sizden önceki nesillerde
    akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri
    gerekmez miydi?” 87; “Baksana şunlara, Allah’ın nimetini nankörlüğe
    çevirdiler, kavimlerini de helâk yurduna kondurdular.” 88; “Rabbaniler (âlimler)
    ve hahamların, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men
    etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür.” 89
    Bu son âyet, toplumların manevî önderleri olan âlimlernın da toplumun
    geleceğinden sorumlu olduğunu göstermektedir. İbn Kesir’e göre,
    Rabbanilerden maksat, onların aralarında yetki sahibi olan bilginlerdir.
    Bunlar, toplumda kötülüklerin yayılması karşısında suskun durmamalı, insanları
    yaptıkları şeylerin kötülükleri hakkında ikaz etmelidirler. Allah’ın
    âyetlerini insanlara en açık bir şekilde anlatmalı, bunu yaparken de hiçbir
    şeyden çekinmemelidirler. Hidâyetin ve manevî gücün kaynağı olması
    beklenen âlimlerin bozulması, bir toplumun bozulmasındaki son adımdır.
    Bunların bozulmasının takip ettiği tabii yol, hakikati ya egemen güçlerin
    ve zenginlerin isteklerine taviz vererek değiştirmeleri şeklinde olur; ya da
    genel olarak toplumun inatçı arzuları (hevâları) ile uzlaşmaya götüren hafif
    anlayışla olur. Her iki durumda da âlimler önce baskı altında kalır ve taviz
    verirler, (işte her şey, bu tavizle başlayarak) sonunda anlayışları hafifleşir,
    şuurları kararmaya başlar; ya para veya yaranmak, ya da her ikisini de elde
    edebilmek için, uzlaşmaya giderler.90
    Kur’an, dini iyi bilenlerin çeşitli nedenlerle gerçeklerin üzerini örtmelerini
    ve âyetleri tahrif etmelerini ağır bir dille kınamaktadır. “Allah’ın indirdiği
    kitaptan bir şeyi göz ardı edip saklayanlar ve onun değerini az bir şeye
    satanlar; onların yedikleri karınlarında ateşten başka bir şey değildir. Allah
    kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir
    azap vardır.” 91; “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, biz kitapta insanlara
    açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lanet eder,
    87 11/Hûd, 116
    88 14/İbrahim, 28
    89 5/Mâide, 63
    90 Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, Etüt Y., s. 58-60
    91 2/Bakara, 174
    • 51 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    hem de tüm lanet edebilenler lanet ederler.” 92; “Allah, kendilerine kitap verilenlerden:
    ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’ diye
    söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının ardına attılar ve ona karşılık
    birkaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar.” 93; “Onlardan bir grup var
    ki, Kitap’ta olmayan bir şeyi siz, Kitap’ta sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip
    büker (sözlerini kitabın sözü imiş gibi göstermek için dillerini bükerek okur,
    onları kitabın sözlerine benzetmeğe çalışır)lar ve ‘Allah’ın katındandır’ derler.
    Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” 94
    - 3. Âyet -
    ‚ وَرَبَّكَ فَكَبِّ ْ
    yücelt ‚ فَكَبِّ ْ : ve Rabbini : وَرَبَّكَ
    3’üncü âyette, Peygamber’e (s.a.s.), “Rabb’ini yücelt”mesi emredilir. İslâm,
    yeryüzündeki her insan için yeni bir yaşantıdır. İslâmî yaşantının merkezinde
    de “tevhid inancı” yer alır. Bunun için insan, öncelikle Allah’ın her
    şeyden büyük ve yüce olduğunu bilmeli, O’nun büyüklüğünü her fırsatta
    dile getirmelidir. Bu da, büyüklüğün sadece Allah’ın şanı olduğuna kalben
    inanmak, bu gerçeği açıkça dile getirmek ve ona uygun davranmakla gerçekleşir.
    Bu âyet, hem tevhid eksenli inanç sisteminin insan hayatında ne kadar
    önemli ve gerekli olduğuna, hem de insanın öncelikle ulûhiyyet gerçeğini
    çok iyi kavraması gerektiğine işaret eder. Burada asıl amaç, kalpte diri bir
    “ulûhiyyet” inancı, zihinde de “ubûdiyyet” bilinci oluşturmaktır.95
    Ey Muhammed! Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “Benim Rabbim hepsinden daha büyüktür.” de. Rabb’ine
    kulluk ederek ve ihtiyaçlarını sadece O’ndan isteyerek yücelt.
    92 2/Bakara, 159
    93 3/Âl-i İmran, 187
    94 3/Âl-i İmran, 78
    95 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    • 52 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece O’nu büyük tanı ve noksan sıfatlardan uzak tut. O Yüce mabudunu
    tekbir ve tesbihte bulun, O’nun birliğini, ortak ve benzerden uzak
    olduğunu zikrederek ibadet ve itatte bulun. Sadece O’nun ulu ve büyük olduğunu
    söyle. Her ne olay olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile
    büyükleme görevini bırakma. Büyüklüğün ancak O’nun şanı olduğunu ve
    O’na karşı her şeyin küçük ve değersiz bulunduğunu kalben tanıdığın gibi,
    söz ve fiilinle de anlat, ilan et. Zira Allah’tan daha büyük hiç kimse yoktur.
    Âlûsi şöyle der: “Sadece Rabbini tekbir et. Tekbir, inanarak ve dille söyleyerek,
    Yüce Allah’ı büyüklük ve ululukla nitelemektir.”96
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kâfirlere aldırış
    etmemesi için onu uyarmak maksadıyla, bu cümle “enzir/korkut” emrinden
    sonra zikredildi. Çünkü mahlûkatın perçemleri Allah’ın elindedir.
    Dolayısıyla Rasûlullah’ın mahlûkattan birine aldırış etmesi ve Allah’tan
    başkasından korkması yakışmaz. Çünkü her büyük, Yüce Allah’ın azameti
    ve büyüklüğü altında ezilmiştir.”97
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Rivâyet olunur ki, bu âyet
    inince Rasûlullah (s.a.s.) “Allahu ekber” demiş;98 Hz. Hatice de tekbir almış,
    sevinmiş ve bunun vahy olduğunu iyice anlamıştı. Burada “Rabbeke”nin
    önce söylenmesi “sadece Rabbini” mânâsını ifade etmek içindir. “Fekebbir”
    kelimesinin başındaki “fâ” harfi, bir şarta karşılık olma mânâsını ifade ederek
    önce gelen kısmın sonra gelen kısma bağlı olduğunu anlatır. Buna göre
    mânâ şöyle demek olur: Ve Rabbini, ancak Rabbini büyükle. Her ne olay
    olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini bırakma.”
    99
    Tekbir, bir peygamberin bu dünyada yerine getireceği ilk ve en baş vazifesidir.
    Bu vazife gereğince Allah’ın dışında bütün büyüklük taslayanları
    bir kenara iterek, cahil insanlara bu kâinatın yüceliğinin ancak ve ancak
    Allah için olduğunu, O’nun dışında kimsenin buna lâyık olmadığını bildirirler.
    Onun içindir ki İslâm’da Allahu Ekber (Allah en büyüktür) en önemli
    kelimedir. Ezana başlarken bunu ilân ederiz. Namaza da bununla başlarız.
    96 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/116.
    97 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    98 Alusi, Ruhu’l-Meani: 15/143.
    99 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416.
    • 53 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Otururken kalkarken “Allah en büyüktür” deriz. Bir hayvanı keseceğimiz
    zaman “Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür” deriz. Tekbir nârası bütün müslümanlar
    için en bâriz bir nişan ve slogandır. Çünkü bu ümmetin peygamberi
    de ilk vazifesine Allahu Ekber diyerek başlamıştı.
    Burada lâtif bir tenkid vardır ki onu anlamak gerek. Bu âyetin nüzul
    zamanı anlatılırken de denildiği gibi bu, Allah Rasulü’ne peygamberlik vazifesini
    yerine getirmesi için verilen ilk emirdi. Şurası açıktır ki, böyle bir
    vazifeyle emir öyle bir toplum ve öyle bir şehirde verilmişti ki o sadece
    şirkin merkezi değil, oradaki herkes müşrikti. Daha önemlisi Mekke, bütün
    Arap yarımadasının müşriklerinin en büyük tapınağı idi. Kureyşliler de
    bu mabedin bekçileri idiler. İşte böyle bir yerde yapayalnız tek başına Tevhid’in
    bayrağını yükseltmek çok tehlikeli bir işti. Onun için “Kalk ve uyar!”
    emrinden hemen sonra “Rabbinin yüceliğini ilân et” buyrulmuştur. Yani şu
    anlam çıkıyor: “Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “benim Rabbim hepsinden daha büyüktür!” de. Bu çağrıya
    karşı koyanların Allah’a karşı hiçbir ehemmiyeti yoktur. Allah yoluna
    girenler için en büyük cesaret verici şey, Allah’ın büyüklüğü bir kimsenin
    kalbine girdikten sonra o kimsenin Allah’ın rızası için bütün bir dünyayı
    karşısına almaktan çekinmeyeceği gerçeğidir.100
    Şimdi de Peygamberimizin kendine dönülerek başkalarını uyarma görevinin
    arkasından Rabbinin büyüklüğünü dile getirmeye çağrılıyor: “Rabbinin
    büyüklüğünü dile getir.” Sadece Rabbini büyük bil. Yüceltmeye lâyık
    olan tek büyük O’dur. Bu direktif, tevhide dayalı imanî düşüncenin anlamını
    belirler.
    Herkes, her şey, her değer ve her gerçek küçüktür. Büyük olan sadece
    Allah’tır. Tek ve eşsiz olan Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliği karşısında bütün
    kütleler, bütün hacimler, bütün güçler, bütün değerler, bütün olaylar,
    bütün gelişmeler, bütün anlamlar, bütün şekiller küçülür, sönük ve belirsiz
    kalır.
    Peygamberimizin insanlığı uyarma görevini omuzlarken, bu görevin
    sıkıntılarını, baskılarını ve zorluklarını bu bilinçle, bu düşünce ile göğüslemeye
    yönlendiriliyor.
    100 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü kendisini uyarma görevine atayan Rabbinin tek “büyük” olduğu
    gerçeğine bağlanınca bütün komplolar, bütün kaba güçler, bütün engeller
    gözünde küçülecektir. İslâm’a dâvet görevinin sıkıntıları ve zorlukları bu
    düşünceyi, bu bilinci sürekli biçimde taze tutmayı gerektirecek kadar ağırdır.
    101
    “Rabbini büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüğün, yüceliğin ancak Rabbinin
    şanından olduğunu, küçüklüğün, horluğun, hakirliğin Allah’tan başkalarına
    ait olduğunu ilân edip tüm dünyaya haykır! Ama önce kendin kabul
    et bunu! Sadece buna iman değil, bunu amel, söz, fiil, tavır olarak ortaya
    koy!” denilmektedir.
    İşte İslâm’ın ortaya konulmasının bel kemiği budur. Kıyamın şartı ve
    hedefi budur. Dikkat ederseniz namazın kıyamına kalkınca da: “Allahu Ekber”
    diye başlıyoruz. Büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriyâ sadece Rabbimize
    aittir, O’nun dışında herkes küçüktür. Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriyâ
    sıfatı sadece O’nundur. Bunu anladıkça, küçücük olmalı insan. Allah’ın karşısında
    küçüldükçe küçülüp âciz olduğunun, kul olduğunun farkına varmalı
    her an. İşte Allah karşısında kişinin mutlak takınması gereken tavır
    budur.
    Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatıyla bunu yalanlamak hiçbir değer
    ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazında “Allahu Ekber” dediği
    halde “Filan spor en büyük, başka büyük yok!” diye bağıran kişi, Allah’ı büyükleme
    konusunda çok gâfil demektir. Çünkü ilâhlaştırılanlar büyüktür,
    büyük kabul edilir. Kişi neyi İlâh kabul etmişse onu kendinden büyük kabul
    ettiği için sözünü dinler.
    Öyleyse Allah büyüktür, başka büyük yok! Hangi konuda? Her konuda.
    Ekonomik sorunların çözümünde mi? En büyük Allah! Allah’a sorulacak,
    Allah’a baş vurulacak. Siyasal bakış açısı geliştirmede Allah en büyük. Sosyal
    ilişkilerde, kılık-kıyafet konusunda, hukukla ilgili hususlarda Allah en
    büyük. Aklınıza ne geldiyse Allah en büyük… Hayatın tüm problemlerinin
    çözümünde Allah en büyük, başka büyük yok! Kur’an’da şöyle buyuruyor
    Rabbimiz: “Göklerde ve yerde azamet (büyüklük, yücelik) O’nundur, O, güçlüdür,
    Hakîmdir.” 102
    101 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    102 45/Câsiye, 37
    • 55 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Göklerde ve yerlerde kibriyâ, göklerde ve yerlerde büyüklük sadece
    O’na aittir. Allah en büyüktür. Allah tek büyüktür, başka büyük yok. Hangi
    konuda? Her konuda. Her hususta, her konuda ve her konumda en büyük
    Allah’tır. Ekonomik sorunların çözümünde, eğitim problemlerinin
    halledilmesinde, hukuk belirleme konusunda, özetle her konuda Allah en
    büyük. İnsanla alâkalı, varlıklarla alâkalı aklınıza ne geldiyse her konuda
    Allah en büyüktür. Çünkü Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır, Allah
    tek İlâhtır.
    İnsanların hayatında ilâhlaştırılanlar yüceltenlere göre en büyüktür.
    Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendisinden daha büyük kabul ettiği için,
    sözü dinlenecek varlık, yasaları uygulanacak varlık bildiği için onu ilâh kabul
    eder ve onun sözünü dinler. Meselâ aşırı yücelttiği şeyhini, büyük ve
    küçük tâğutları, kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlık bildiği için
    ilâhlaştırır gâfil insan.
    Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriyâ sadece O’na aittir. Çünkü
    kâinattaki tüm varlıkları yoktan yaratan O’dur. Her şeyi meydana getiren
    O’dur. Hayatı yaratan O’dur.
    Eğer yeryüzünde Allah’tan başka büyükler kabul eder ve onlara itaat
    etmeye kalkarsanız, onları ilâh makamına koyarak onların kanunlarını uygulamaya
    çalışır, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri,
    bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim büyüklerimiz,
    bunlar hikmet, bunlar tevbe, bunlar sığınma ve şefaat büyüklerimiz”
    diyerek Allah dışında kendinize birtakım büyükler bulur da Allah’a
    yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışırsanız, o zaman Allahu ekber
    dememiş olursunuz. Bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden
    intikam almasını, sizi yerin dibine batırmasını da bilir.
    En büyük Allah, tek büyük Allah’tır. Şöyle biraz yükseğe çıkın. Meselâ
    şöyle bir uçağa binip 1000-2000 metre gökyüzüne yükselin, içinde yaşadığınız
    şu şehrin ne kadar küçüldüğünü göreceksiniz. Biraz daha yükselin,
    değil insanların, şehrin bile karınca kadar küçüldüğünü göreceksiniz. Aya
    gidin, yıldızlara gidin, daha ötelere, gidebildiğiniz kadar gidin. Dünyanın
    bir nokta bile kalmadığını hissedeceksiniz.
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    Şimdi böyle minnacık bir dünyanın içinde, minnacık bir şehrin içinde,
    minnacık bir evin içinde kendi yerinizi, kendi varlığınızı bulmaya çalışın.
    Böyle küçüldükçe küçülen bir dünyanın içinde, bir şehrin içinde, minnacık
    bir evin içinde kendinizi bir şey zannedip nasıl kibirlenebiliyor, bazı şeyleri
    gözünde nasıl büyütüyorsun?
    Unutmayın ki daha ötelerin de sahibi, kürsînin de, arşın da sahibidir
    Allah. Ne kadar küçüldük değil mi? Bir noktanın trilyonda biri bile kalmadı
    değil mi dünya? Öyleyse Allah büyük, başka büyük yok! Allah büyük,
    âlemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah büyük, biz küçüğüz.
    Peki biz ne zaman büyürüz? O “Büyük”le diyalog kurunca, O büyüğün büyüklüğü
    ile irtibata geçince, büyükler büyüğüne kulluğa yönelince, büyükler
    büyüğünün desteğini kazanınca, büyükler büyüğünün safında olunca.
    Öyleyse Allah’ı büyükleyelim ve Allah’la beraber olmaya çalışalım.
    Hayatın her alanında Allah’ı söz sahibi kabul ederek Allah’ı büyükleyelim.
    Hayata Allah’ı karıştırmamaya çalışan tüm şeytanları ve şeytan sistemlerini
    reddederek Allah’ı tekbir edelim. Malda ve canda Allah’ı söz sahibi
    kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ı tekbir edelim.
    Hayatımızın tümünü O’nun emrine vererek Allah’ı büyükleyelim. Kazanma,
    harcama, çocuklarımızın eğitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda
    yeryüzünde büyüklenen tüm müstekbirleri, tüm sahte tanrıları ve tanrıçaları
    küçülterek Allah’ı büyükleyelim. 103
    Kâinat Ekber Değil!
    Maddî âlemlerin büyüklüğü, manevî büyüklük yanında cılız kalır.
    Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifteki cennet büyüklüğü de şükrümüzü
    daha arttıracak cinstendir: “Cehennemden en son çıkacak ve cennete en
    son girecek olan (günahkâr mü’mine) verilecek ona özel cennetin büyüklüğü,
    dünya büyüklüğünün iki (veya diğer rivâyette, on) misli kadar yer olacaktır.”
    104 Diğer mü’minlere verilecek cennetlerin büyüklüklerini ve tüm cennetin
    (tabii -Allah muhâfaza- cehennemin) büyüklüğünü tahmin etmek, bizim
    sınırlı hayalimiz için kolay olmuyor.
    103 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    104 Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 2, s. 844-846
    • 57 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Büyüklük kavramı, özellikle maddî cisimler için izafîdir / görecelidir.
    Köyünden dışarı hiç çıkmamış bir çobanın büyüklük anlayışı ile, gök cisimlerinin
    ve fezanın büyüklüğünü yaklaşık olarak da olsa rakamlarla söyleyebilecek
    bir bilgin’in değerlendirmesi aynı olmayacaktır. Bir çocuğun
    gözünde babası, dev gibi büyük birisidir. Bir karınca gözünde, bir sinek
    veya böcek çok büyük bir devdir. Bizim anlayışlarımız da buna kıyaslanmalı.
    Kim bilir meleklerin büyüklükleri ne kadardır? Ama şurası unutulmamalı
    ki, çok önem atfettiğimiz arabamız, evimiz, arsamız, fabrikamız... hiç
    de büyük değil; hele ekber hiç mi hiç değildir. Evrenin muhteşem büyüklüğü,
    bizi hayrete düşürebilir, ama bu konuda takılıp kalmak da çok yanlıştır.
    Uzay, kimilerinin zannettiği veya yanlış ifadelendirdiği gibi sonsuz, sınırsız,
    uçsuz-bucaksız değildir. Tüm yaratıklar gibi sınırlıdır, sonludur; bazı
    şeylerden büyük sayılsa bile en büyük değildir.
    Gök cisimlerinin, evrenin büyüklüğü, bize onları yaratanın büyüklüğünü,
    kudretini, ilmini... anlatmalı, yaratıklardan Yaratan’a uruc edip bağlanabilmeyi
    hatırlatmalıdır. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine
    yatarken (her vakit) Allah’ı zikredip anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı
    hakkında tefekkür ederler, derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz!
    Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından
    koru.!” 105; “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle
    türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince)
    korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.” 106 İnsan, yaratılandan
    Yaratan’a nüfuz edemeyince, gözlemi tefekküre ulaşamayınca, ilmi
    imanla bütünleşemeyince; ibadet etme ihtiyacını Allah’tan başka hayranlık
    duyduğu varlıklara yöneltip bazı cisim ve canlıları putlaştırma ahmaklığına
    düşmüştür. Bu putlaştırmalar içinde gök ve gök cisimleri büyük yer tutar.
    Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı!
    “Kelimelerin en güzeli dört tanedir: ‘Sübhânallah, ve el-hamdü lillâh ve
    lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber” 107 Bu şiarlara, hadisteki sırasıyla; tesbih,
    tahmîd, tehlîl ve tekbir denilir. Tekbir, namaz kılan bir mü’minin günlük
    hayatında en fazla tekrar ettiği “mesânî”dir (şiar/slogan).
    105 3/Âl-i İmran, 191
    106 35/Fâtır, 28
    107 Buhârî, Eymân 19
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    Bütünüyle dinin özü, bu kısa ifâdede toplanmıştır. En fazla tekrar ettirilen
    bu şiar olduğuna göre İslâm’ın dünya görüşü, bu ifâdenin zâviyesinden
    olmalı değil midir?
    Tekbir’in Anlamı: ‘Tekbir’ sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak
    demektir. “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan
    ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a
    aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” 108
    Allah’ın “ekber” oluşu, “a’lâ” ve “a’zam” oluşunu da içine almaktadır.
    Son ikisi, âdeta ilkinin açıklaması gibidir. İslâm’ın insanlık tarihi boyunca
    söylediği kadîm şiarı, ne kadar özlü, ne kadar mânâlıdır. Kısaca “en büyüklük”
    ilânı olan özlü mesaj iliklerimize kadar işlemeli iken başka gündemler,
    başka mesajlar bizleri oyalayıp duruyor. Bu dinin Şâri’ tarafından tâyin ve
    tesbit edilmiş tekrarlanan âyetler, bizim gündemimizin birinci maddesini
    teşkil etmeli iken, biz bu vurguları görmezlikten gelebiliyoruz.
    K-b-r kökünden büyüklük ifade eden kelimeler geliyor. “Ekber”, en
    büyük olan, “ekâbir” onun çoğulu, “mütekebbir” büyüklenen, “müstekbir”
    kendini büyük gören, büyüklük taslayan, “tekebbür” kibirlenmek, “kebâir”,
    büyük günahlar. Namazlarda söylenen diğer büyüklük ifâde edici tekrarlar
    da bu ifâde ile söylenmiş olmaktadır. Şimdi Kur’an’ın büyüklük ve büyüklenme
    ile ilgili âyetlerine bakalım:
    1- Allah’ın Büyüklüğü: “Muhakkak ki Allah Aliyyu’l Kebîrdir.” 109; “Gayb
    ve şuhûd âlemini bilen Kebîru’l Müteâldir.”110; “Hukm (hüküm), Aliyyu’l Kebîr
    olan Allah’ındır.”111; “Allah, her mütekebbir cebbarın kalbini mühürler.” 112;
    “Rabbini büyükle!” 113; “Rabbinin ismini an.” 114
    2- Şeytanın Büyüklenmesi: “İblis secdeye yanaşmadı, büyüklendi ve kâfir
    oldu.” 115
    108 17/İsrâ, 111
    109 22/Hacc, 62
    110 13/Ra’d, 19
    111 40/Mü’min, 12
    112 40/Mü’min, 15
    113 74/Müddessir, 3
    114 96/Alak, 3
    115 2/Bakara, 34
    • 59 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    3- Yeryüzünde Kâfirlerin Büyüklenmesi: “Âyetlerimizi yalanlayarak
    büyüklük taslayanlar ateşe atılacaklardır.” 116; “Firavun ve melei (ileri gelenleri),
    âyetlerimize karşı büyüklendiler.” 117; “Firavun yeryüzünde büyüklendi ve
    halkını gruplara ayırdı.” 118; “Ben sizin en yüce rabbinizim dedi.” 119
    4- Rasûl’e Karşı Büyüklenme: “Bu Kur’an iki şehirden birindeki bir büyük
    adama indirilmeli değil miydi dediler.” 120; “Kabul ettikleri halde haksızlık
    ve büyüklenmelerinden ötürü inkâr ettiler.” 121; “O’dur ümmî bir rasûlü içlerinden
    gönderen.” 122
    5- İnsanların Birbirine Karşı Büyüklenmesi: “(İblis:) ‘Ben onlardan
    hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu topraktan’ dedi.” 123
    Tüm hastalıkların kaynağı “büyüklenme”dir. Büyüklenenlerin ilki şeytandır,
    ilk günah, büyüklenme günahıdır. Şeytanın yolundan gidenler de
    onun işini meslek edinerek büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda
    Allah’ın “en büyük” olduğunu tekrarlarız. Demek ki gün boyunca büyüklenme
    eğilimleri ve tavırları ile yüz yüzeyiz. Namaz kılan bir müslüman da
    yüzlerce defa Allah’ın en büyüklüğünü ikrar ettiği halde, bu sözleri söylerken
    bel büküp (rükû), yere burnunu sürttüğü (secde) halde, hâlâ büyüklenme
    eğilimleri varsa, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
    Yeryüzündeki fesâdın kökünde büyüklenme vardır. Fesadı çıkaran
    kâfirlerdir. Müslümanlar arasında anlaşmazlık sebebi de çoğunlukla büyüklenme
    (benlik/egoizm)dir. Tüm istenmeyen durumların kaynağında
    “benlik” vardır. Benlik, büyüklenmeyle oluşur. Kâfir benliğini ortaya kor,
    büyüklenir, küfrüne sebep olur. Müslüman da din kardeşine karşı benlik
    yapar, büyüklenir, ayrılığa neden olur. Her ikisinin kaynağı da büyüklenmedir.
    Mü’min bu hastalıkları “Allahu ekber” kılıcı ile keser atar. En büyüğün
    Allah olduğunu ilân eder. Alnını her gün 80 defa yerlere eğip secde
    ederek bunu gösterir.
    116 4/Nisâ, 5
    117 23/Mü’minûn, 46
    118 28/Kasas, 4
    119 79/Nâziât, 24
    120 43/Zuhruf, 31
    121 27/Neml, 14
    122 62/Cum’a, 2
    123 38/Sâd, 56
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    Bununla şunları ilân etmiş olur: 1- “Ene rabbukümu’l-a’lâ” diyen Firavunlara
    meydan okur. 2- “Sellimû teslîmâ” (tam bir teslimiyetle) rûhuyla
    Allah’a kendini adar. 3- Gününün her ânında “lâ”yı yaşamış, şimdi “illâ”nın
    en yakınına ulaşmıştır. 4- Kibirliliğin göstergesi olan “burnu havada olma”-
    yı, “burnunu yere sürterek” kırmış olur.
    Yahûdiler de Rasûlullah’a karşı büyüklendiler. Aslında rasûl olduğunu
    bildikleri halde “senden de peygamber mi olurmuş?!” diyerek bunu kibirlerine
    yediremediler. Oysa Allah onların “ümmî” diye hor gördükleri insanlar
    içinden bir rasûl göndermişti. O ümmî idi; ancak, ona itaat edilmeliydi.
    Çünkü Allah böyle istemişti. Kalbinde hastalık bulunanlar hemen kendini
    gösteriverdi. Büyüklük hastalıklarını açığa vuruverdiler.
    İmam Gazzâli, kibirliliğin sebepleri olarak kendini beğenme (ucup),
    kin (hıkd), çekememezlik (haset) ve gösterişi (riyâ) sayar. Kibrin sebeplerinin
    ilim, amel, ibâdet, asâlet, güzellik, servet, kuvvet, çevre edinme gibi nedenler
    olduğunu anlatır. Bunlardan kurtulmak ve tedâvi olmak için “Allahu
    Ekber” sözü ne güzel bir ilâç, rukû ve secde ne güzel bir tedâvidir.
    Görüldüğü gibi, her şey Allah’ın “en büyüklüğü” etrafında dönmektedir.
    Bu nedenle İslâmî bir devrimin dünyaya ilân edeceği temel çağrı bu
    büyüklüğün tanınması ve O’na teslim olunmasıdır. 124 Biz müslümanlar, sevindiğimizde,
    üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda, şok olduğumuzda, hayran
    olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber! Çünkü “Allah en büyüktür”
    mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar büyüktür. Seviniyorsak
    sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak, kendimizi Allah’ın
    en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız bir saâdet ve felâket
    tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ halinde de “Allahu ekber”
    deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu hatırlar ve bizi şaşırtan
    şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu bir kez daha hatırlarız.
    Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında daha büyüklerinin
    olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran olduğumuzda, hayretimizi
    esere değil; o eserin sahici müessirine, sanata değil; asıl sanatkâra
    yönelttiğimizi tekbirle ifâde ederiz.
    Namaza “Allahu ekber”le başlar ve her rekâtta beş kez bunu tekrarlarız.
    Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibâdetler
    124 İ. Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, s. 13-27
    • 61 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    mecmuasıdır. Allah’ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir
    ibâdet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir? “Allahu ekber!” demekle,
    kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifâde etmiş olur ve O’na kulluğumuzu
    secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir aşk
    hareketi olan secdedir. 125
    Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) her şeyden yücedir ve büyüktür.
    ‘Kibriyâ’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir.
    Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın
    büyüklüğü (kibriyâsı) karşısında istikbar edip büyüklük taslamazlar, kibir
    göstermezler. Mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine hidâyet lutfetmesinden
    dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ)
    kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kast ediliyorsa hepsinin
    Allah’a ait olduğunu ilân ederler. İşte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu,
    azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.
    ‘Tekbir’le ifâde edilen Allah’ın en büyük oluşu, sıradan bir cümle değildir.
    Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları tanrıları büyük bilirler.
    Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tâğutların önünde secde edenler, ya da
    onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine
    hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü
    ve büyük zanneder. Kimileri de süper güç olarak adlandırdıkları A.B.D. gibi
    zâlim ve emperyalist devletleri, her şeyi gören, her şeye gücü yeten kaadir-i
    mutlak kabul eder. Rabbimiz mü’minlere ‘Allahu ekber’i öğreterek, bütün
    bu hatalı “büyük” anlayışından, “büyüklük” ve “büyüklenmek” yanlışlığından
    onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan
    var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan
    Allah’tır.
    ‘Allahu ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi,
    bir kulluk bildirimidir. İman eden insan, bu cümleyi söyleyerek kimi
    büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilân eder. Mekke’de ilk inen bu sûrenin
    âyetlerinde şöyle denildiğini görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen; Kalk
    (ve) bundan böyle uyarıp korkut; Rabbini ‘tekbir’ et (yücelt); Elbiseni de temizle…”
    126
    125 D. Ârif Çevikel, Allahu Ekber
    126 74/Müddessir, 1-4
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber
    veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları, ya da baba mirası
    olduğu için yalancı ilâhları ‘ekber’ tanıyan insanlara bundan daha güzel bir
    mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren
    insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahu ekber’ yüce bir gerçeği
    haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.
    Bilindiği gibi, müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan ‘ezan’ın ilk
    sözleri ‘Allahu ekber’dir. Mü’minler, her ezan okuyuşta, bu gerçeği işiten
    kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne
    ulaştırırlar, haber verirler. İnsan dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın
    büyüklüğünü zaten bilirler, O’na itaat ederler, teslimiyet gösterir ve O’nu
    devamlı tesbih edip zikrederler. Ancak, hevâsını ve başka yalancı güçleri
    tanrı edinen bazı insan taslakları, bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan
    ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma çağrısıdır, çabasıdır.
    Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile, ‘Allahu ekber’ diyerek başlarlar. Böylece,
    insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün
    değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır
    ve öylece, büyük olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle
    ve teslimiyetiyle dururlar. ‘Allahu ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik
    etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının
    açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar/
    kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.
    Namazın rükünlerinin her birinin arasında da Allahu ekber denilir.
    Böylece bu muazzam gerçek, sık sık vurgulanır. Bu vurgu, mü’min tarafından
    öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla
    büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayramlarda
    ve hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun
    cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir.
    Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz
    İslâm’ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme, ister sevgiden isterse
    korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik,
    makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecâzen de olsa bir
    başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek Islâm
    inancına terstir. Hiç bir makam, hiç bir güç, hiç bir sevgi ve korku Allah’a
    • 63 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ait olanla benzer ölçüde veya yanyana düşünülemez. Bir şeyi Allah gibi görenler,
    bir şeyi Allah’ı sever gibi sevenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara
    verenler, -iman iddialarına rağmen- şirke düşerler. 127
    Allah’ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden kimsenin
    gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı, otomobili,
    kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını... büyük
    görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde fanatik şekilde
    sever. Mü’minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü
    kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı, Allah’tan
    başkasını Allah’a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah’ı sever gibi
    severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler (onların Allah’ı sevmesi her
    şeyden, her sevgiden daha fazladır).” 128
    - 4. Âyet -
    وَِثيَاَبكَ فَطَهِّرْ
    temizle فَطَهِّرْ : ve elbiseni : وَِثيَاَبكَ
    “Ve elbiseni temizle.” (4. Âyet)
    Elbiseni, kendini, seni üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat
    ve topluluğu maddî mânevî her türlü pislikten temizle. Irzını koru.
    Kalbini ve çevreni şirk ve isyandan iman ve itaat ile arındır. Namaz gibi
    ibadetlere en temiz elbiselerle devam et. Kılık kıyafetine dikkat et. Çünkü
    mü’min temizdir, paktır. Pis şey taşımak ona yakışmaz. Ayrıca, Allah’a karşı
    saygı göstermekten de geri durma.
    Dikkat edersek, “Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir” sureleri
    ile
    bizler dâvetçi ve tebliğci olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Rabbimiz,
    yani bütün âlemleri olduğu gibi biz insanları da terbiye edip yetiştiren, eğiten
    Allah (c.c.) tarafından yetiştiriliyoruz.
    127 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 693-694
    128 2/Bakara, 165
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    Rabbimiz, Efendimizin şahsında bizlere de “elbiseni
    temiz tut” diyor.
    Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkârdan temizleyecektir.
    Dış
    dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir.
    Çünkü
    içimiz gibi dışımızın da, görüntümüzün de temiz olması önemlidir, insanlar
    dış görüntüye de dikkat ederler.
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, İkrime, Katâde, Dahhâk ve İbrahim en-Nehâî’ye
    göre elbiselerini, günah işleme ve ihanette bulunma manevi kirlerinden temizle,
    demektir. Katâde diyor ki: Araplar ahdi bozan adama “elbisesi kirli”,
    verdiği sözü yerine getirene ise “elbisesi temiz” derler.
    2) Abdullah b. Abbas’a göre güzel ameller işle, davranışlarını düzelt, demektir.
    3) Muhammed b. Sirin ve İbn Zeyd’e göre ise elbiselerini su ile yıka ve
    onları necasetten arındır, demektir.
    Taberî bu son görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş, ancak mânevî
    kirlerden arın, şeklindeki görüşün, selefin çoğunluğunun görüşü olduğunu
    bildirmiştir.129
    İbn Zeyd diyor ki: “Müşrikler temizlenmezlerdi. Onun için Yüce Allah,
    Rasûlüne temizlenmesini ve elbisesini temizlemesini emretti.”130
    İbn Abbas diyor ki: “Yüce Allah, elbiseyi kalpten kinaye olarak zikretti.
    Yani “kalbini günah ve isyanlardan temizle” buyurdu. İbn Abbas, Gıylan’ın
    şu sözünü şahit getirdi: “Allah’a hamdolsun, ben hiç günahkâr elbisesi giymedim.
    Hainliğe de bürünmem.”131
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Araplar, herhangi bir kimsenin
    ayıplardan ve kötü sıfatlardan temiz olduğunu anlatmak istediklerinde “Filanın
    elbisesi temizdir.” derler. Bir kimse kötü ahlâk taşıyorsa ona da “Filanın
    elbisesi pistir.” derler.”132
    129 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları: 8/475-476.
    130 Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/568; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    131 Taberi, Tefsir: 29/91; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    132 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    • 65 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Fahreddin Râzi şöyle der: “Bu kinayenin güzel oluşunun sebebi şudur:
    Elbise insandan ayrılmayan bir şey gibidir. Dolayısıyla, Araplar elbiseyi,
    insandan kinaye yaptılar ve: Şeref elbisesinin; iffet de eteğinin içindedir.”
    dediler.”133
    Kurtubî de şunları söyler: Yüce Allah’ın: “Elbiseni temizle!” buyruğu ile
    ilgili sekiz türlü açıklama yapılmıştır.
    1- Elbiseden maksat, ameldir.
    2- Kalptir,
    3- Nefistir,
    4- Cisim (beden)dir,
    5- Aile halkıdır,
    6- İnsanlardır,
    7- Dindir,
    8- İnsanın üzerine giydiği elbiselerdir.134
    Mevdûdi diyor ki: “Bunlar çok kapsamlı kelimelerdir ve anlamları çok
    geniştir.
    Birinci anlamı şudur: “Elbiselerini pislikten temiz tut.” Çünkü beden ve
    elbisenin temizliği ile ruhun temizliği birbirlerinin gerekleridir. Temiz bir
    ruh, pis bir beden ve pis bir elbise içerisinde kalamaz. Allah Rasûlü insanoğluna,
    beden ve giysi temizliği talimlerini tafsilatlı olarak vermiştir. Öyle
    ki değil sadece o zamanki cahiliyye Arapları, bugünkü en uygar toplumlar
    bile bu seviyede sayılamaz. Hatta dünyadaki bazı dillerde taharet kelimesi
    bile bulunmamaktadır. Hâlbuki İslâm’da hadis ve fıkıh kitapları “Tahâret
    Bahsi” ile başlarlar. Bu kitaplarda temizlik ve necislik arasındaki farklar anlatılır
    ve nasıl temiz olunur, nasıl taharet alınır, detaylarıyla izah edilir.
    133 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/192; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    7/120.
    134 Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 163-164
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ifadenin ikinci anlamı da şöyledir: “Kendi giysilerinizi temiz tutun.”
    Ruhbâniyette dinî kutsallığın ölçütü bir kimsenin temizlenmeden kirli olarak
    kalmasıdır. Eğer birisi temiz ve düzgün giyinirse onu dünyaperest olarak
    nitelerler. Oysaki insan fıtratı pislikten nefret eder. Az buçuk bir duygu
    sahibi insan temiz ve intizamlı insanları sever. Aynı şekilde Allah yolunda
    davet eyleminde bulunan bir kimse görünüşte de nazif ve pâk olmalıdır ki
    insanlar ondan iğrenmesin. Böyle insanlarda hiç bir kirlilik olmamalıdır ki
    diğer insanlara ağır gelmesin, onları nefret ettirmesin.
    Üçüncü anlam da şudur: Yani, “Giysilerinizi ahlâkî ayıplardan da temiz
    tutunuz.” Bu demektir ki giysileriniz temiz ve düzgün olmalıdır, ama
    bir kibirlenme, bir gösteriş ve bir şan-şöhret vesilesi olmamalıdır. Elbise;
    bir insana diğer bir insanı tanıtan ilk şeydir. Karşıdaki insan bir kimsenin
    elbisesini görerek bu kişinin nasıl birisi olduğunu tahmin edebilir. Reislerin
    elbiseleri, ağaların elbiseleri, dinî liderlerin elbiseleri, kibirli insanların
    elbiseleri, berduşların ve hafif meşreplilerin elbiseleri vs. bütün bu elbiseler
    sahiplerinin mizaçlarını ortaya koyar. Allah’a davet eden kimseler bu yukarıda
    saydıklarımız gibilerinden fıtraten farklıdırlar. Bu yüzden de giysileri
    de farklı olmalıdır. Bu kişiler öyle bir giysiye bürünmelidir ki onu gören
    herkes bu kişinin şerefli bir insan olduğunu ve bu kişinin kalbinde hiç bir
    kötülük bulunmadığını fark etsin.
    Dördüncü anlam da şöyledir: Yani “uçkurunu temiz tut, ona sahip ol.”
    Bu deyim, Urduca da aynen Arapça’da olduğu gibi kendini ahlâki kötülüklerden
    uzak tutmak ve en güzel ahlâkla donatmak için kullanılır. İbn
    Abbas, İbrahim Nehâî, Şa’bi, Atâ, Mücahid, Katâde, Said bin Cübeyr, Hasanü’l-
    Basri ve diğer büyük müfessirler bu âyetin anlamında aynı yorumu
    yapmışlar yani “Ahlâkınızı temiz tutun ve her türlü kötülükten ve çirkin
    işlerden kendinizi arındırın” manasını vermişlerdir. Arapça deyimlerde, bir
    kişi diğer birisi için “elbisesi temizdir” ve “görünüşü temizdir” dediğinde
    bundan güzel ahlâk sahibi bir insan kastedilir. Bunun tersine “elbisesi kirlidir”
    denildiğinde de o kimsenin ilişkilerde iyi bir insan olmadığı ve sözüne
    itibar edilmeyen biri olduğu kastedilir.”135
    “Elbiselerini temizle.” “Elbise temizliği” Arap dilinde dolaylı olarak kalp,
    ahlâk ve davranış temizliği anlamını taşır. Amaç elbiselerin örtülüğü öz
    135 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/469.
    • 67 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kişiliğin, bu kişiliği oluşturan tüm özelliklerin ve niteliklerin temizliğidir.
    Temizlik, peygamberliğin doğasının en ayrılmaz sıfatı olduğu gibi yüceler
    âlemi ile ilişki kurabilmenin de vazgeçilmez şartıdır. Bunların yanı sıra
    uyarmanın ve duyurmanın şartları ile baş edebilmek için, çeşitli akımlar,
    çeşitli arzular, çeşitli kanallar ve dehlizler arasında çağrı görevini yürütebilmek
    için de temizlik gereklidir. Dava adamı görevini yaparken kendisini
    çeşitli kirlerle, pisliklerle, tortularla ve lekelerle sarılmış, kuşatılmış bulacaktır.
    Bu olumsuz şartlar ortasında kirlenmeden kirlileri kurtarabilmek
    için, lekeliler ile ilişki kurarken lekelenmemek, üzerine çamur sıçratmamak
    için her bakımdan tam anlamda temiz olmaya ihtiyacı vardır. Bu direktif
    peygamberliğin, çağrı işlevinin, çeşitli ortamlarda, çeşitli toplumlarda, çeşitli
    şartlarda ve kalplerde bu görevi yürütmenin şartlarına yönelik ince ve
    derin anlamlı bir vurgulamadır.136
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve giysilerini, elbiseni artık
    temizle. Giysi ve elbise, bazen bunları giyen kişinin kendisinden, bunların
    temizliği de giyenin temizliğinden kinaye olur. Nitekim, “Filân kişinin
    eteği temizdir.” denildiği zaman onun iffetli ve ahlâkının temiz olduğu anlatılmak
    istenir.
    Bu âyetteki “siyab” (giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak
    üzere birçok tefsirci “Elbiseni temizle” âyetini “kendini veya kalbini günahtan,
    haksızlıktan temiz tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan
    sakın, öğütlerinin kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile
    ahlâklan” diye manevî ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir. Fakat kinaye,
    hakikî mânânın da kastedilmesine engel olmadığı için, bu şekilde bir tefsir
    aynı zamanda gerek bedenin gerek elbisenin maddi temizliğinin emredilmiş
    olmasına aykırı olmaz. Çünkü “tahâret” ve “nezâfet” kelimeleri dilimizde
    temizlik mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel
    olarak maddî ve manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan
    başka bir mânâ daha vardır ki o da “siyâb” kelimesinin bir şeyi yakından
    bürüyen, kuşatan şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır. Yani “seni
    üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat ve topluluğunu, ilk
    önce etrafındaki kimseleri temizle” demek olur ki bu mânâ “Önce en yakın
    akrabalarını uyar.”137 âyetinin mânâsına da uygun düşer.
    136 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    137 26/Şuarâ, 214
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    Hem bunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in maddî ve manevî nefis temizliği
    öncelikle anlatılmış olacağından onun nefsindeki temizliğini hatırlatmaya
    gerek kalmaz.”138
    “Siyab” lafzan “elbise”, mecâzen elbisenin örttüğü “beden”dir. Bu âyet,
    maddî temizliği, bir sonraki âyet de mânevî temizliği emreder. Namaz abdesti,
    bu emrin neticesi olsa gerektir. Bu âyetler hem misyon hem vizyon
    inşâ etmektedir.139
    Vücudumuzu dış âlemden koruyan, saklayan giysidir. Elbise, kişinin
    vücut hatlarını örtecek, kişiyi örtücü olan şeydir. Allah diyor ki, “Elbiseni
    de temizle.”
    İşte bu âyetten dolayı diyorlar ki, İslâm öncesi ne müşriklerde, ne ehl-i
    kitap arasında elbise temizliği diye bir şey söz konusu değildi. İlk defa elbise
    temizliğini gündeme getiren İslâm’dır.
    Elbise, iffet ve namus mânâsına da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanılan,
    “Eteği kirli”, “Eteği temiz” veya “Uçkuruna düşkün” gibi sözler, elbiseyle
    ilişkin ama namus ve iffeti çağrıştıran ifadelerdir. “Öyleyse ey peygamberim
    ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin!
    Yani eteklerinizi temiz tutun! Uçkurlarınıza sahip çıkın! Namuslarınıza,
    iffetlerinize sahip olun! Namussuz ve iffetsizler olmayın!” anlamına
    gelecektir bu emir.
    Elbise, kişinin ahlâk ve faziletini anlatır. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir.
    Hani “Üzerime bu güne kadar fısk ve fücur elbisesi giymedim!” veya
    “Dalkavukluk, dangalaklık, kisvesine bürünme!” diye bir laf kullanılır. İşte
    bu da elbise mânâsına gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik
    istemektedir. Ahlâk temizliği ve fazilet örnekliliğinize dikkat edin
    denilmektedir.
    Elbiseni helâl olan bir kazançtan yapmaya çalış. Helâl ve temiz olmayan
    bir kazançtan olmasın elbisen. Çünkü sen o elbisenin içinde Rabbine
    kulluk yapacaksın. Haramdan kazanılmış bir elbiseyle yapılan ibâdeti Allah
    138 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416-417.
    139 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    • 69 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kabul etmez. Anlıyoruz ki elbisenin temiz olması demek, paranın, kazancın
    temiz olması demektir.
    Elbise, siyab, bizzat kişinin kendisi anlamına gelir. Yani kişinin dışı
    söylenir de, içi kast edilir. Elbiseni temizle emri, kendini temizle anlamına
    gelir. Her türlü maddî ve manevî, görünür ve görünmez pisliklerden kendimizi
    temizlememiz, arındırmamız isteniyor bizlerden.
    Kişinin karısı, kızı için de elbise, libas sözü kullanılır. Öyleyse elbiseni
    temizle, elbiseni temiz tut demek, karının, kızının namusunu, iffetini koru,
    onları namuslu, iffetli hale getir anlamına gelecektir. Çünkü bakıyoruz Bakara
    sûresinde kadınlarımız için Rabbimiz “libas” kelimesini kullanıyor:
    “Hanımlarınız sizin için örtüdür, siz de onlar için elbisesiniz.”140
    a. Elbise kişiyi örter ve onu dış etkenlerden korur. Kadınlarınız da sizi
    örtüp haramdan korumaktadırlar. Sizler de kadınlarınızı örtüp onları haramlara
    düşmekten korursunuz.
    b. Kadınların kocaları, kocaların da kadınları için elbise olmaları, temiz
    olmaları ve sahibine has olmaları anlamını da ihtiva etmektedir. Elbise,
    temiz olmalıdır. Kadın temiz olmalıdır, kadın afife, erkek de iffet sahibi
    olmalıdır. Kadın sadece kocasına, kocası da sadece karısına ait olmalıdır.
    Kadının başkalarına gitmesi de, erkeğin başkalarına uzanması da mümkün
    değildir.
    c. Elbisenin insan vücuduna yakınlığı neyse, karı-kocanın da birbirlerine
    yakınlığı da odur. Kadın kocasına, koca da karısına tıpkı elbisenin
    vücuda yakınlığı gibidir. Libas, esasen onların bizi haramdan korumaları,
    bizim de onları haramdan korumamız demektir. Onların bizi Allah’a kulluğa
    yönlendirmeleri, bizim de onları kulluğa yönlendirmemiz demektir.
    Müslümanlar dinlerini hanımlarıyla tamamlarlar. Hanımlar da kocalarıyla
    tamamlarlar. Onlar onlara örtü, onlar da onlara örtüdür. Hayatı birlikte yaşarlar
    ve birlikte Allah’a kulluğa harcarlar.
    Eğer kadınlarımız bizim için örtü olacaklarsa o zaman onları çok iyi
    eğitmek zorundayız. Bizi örtecek, bizi koruyacak biçimde onları eğitmek
    zorundayız. Hem kendimizi eğitmeli, hem de kadınlarımızı eğitmeliyiz.
    140 2/Bakara, 187
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    Yani verdiğimiz kararlarda, uygulamalarımızda, cennet yolunda ne onlar
    bize ayak bağı olmalılar, ne de biz onlara ayak bağı olmalıyız. Demek ki
    kadınlarımızı, kızlarımızı da temizlemek zorundayız. Bu Müslüman olarak
    bizim yapmamız gereken en temel görevlerimizden biridir. Bir hadisin
    beyanına göre yarın cennetin kapısında şöyle bir yazı yazılacak: “Buradan
    deyyûslar giremez!” “Deyyusa Allah kıyâmet günü nazar etmez141; deyyus
    cennete girmez.142 Ne demektir deyyûs? Namusunu kıskanmayanların,
    karısına, kızına birinin yan gözle bakmasına göz yumanların, karısına birisinin
    farklı bakmasına tahammül edenlerin, Cennete giremeyeceklerini
    anlıyoruz. Öyleyse Allah için evlenmek üzere kızlarımızı verdiklerimize,
    eğitmek üzere onları kendilerine teslim ettiklerimize biraz dikkat etmeliyiz.
    Aslında kendimiz eğitmemiz gerekirken mademki bunu yapmıyor, götürüp
    birilerine teslim ediyoruz, bu teslim ettiklerimizin dinine, imanına, namusuna
    iffetine dikkat etmek zorundayız.
    İslâm’ın elbiseye de karıştığını anlıyoruz buradan. Zaten İslâm’ın karışmadığı
    bir konu yoktur. Bizimle ilgili her konuya karışır İslâm.
    Elbise bir de kişinin onunla büründüğü çevresi demektir. “Öyleyse ey
    peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, çevrenizi temizleyin,
    etrafınızı temiz tutun,” diyor Rabbimiz. “Ortamı temiz tutun, çevrenizde
    pisler, pislikler varsa, ahlâksızlar, hayâsızlar varsa, hıyânet ve cinâyet şebekeleri,
    cehalet içinde olanlar varsa, işte onlardan da kendinizi çekip çevirin
    şöyle, bulaşmayın onlara,” diyor Rabbimiz.
    “Elbiseni temiz tut.” Yani, amelini ıslah et! Ahlâkını güzelleştir. Veya bir
    başka mânâsıyla, o ortamı düşünürsek elbiseni kısalt, elbiseni sığa ve topla,
    mânâsınadır. Yani, “kolları sıvayıp etekleri toplayarak işe giriş! İşe başla!”
    anlamına gelecektir. “Peygamberim! Eteklerin sağa-sola dolaşıp durmasın.
    Çamur mu karacaksın? Defter mi düreceksin? Para mı kazanacaksın? Din
    mi duyuracaksın? Tebliğ mi yapacaksın? Cihada mı gideceksin? Hadi durma
    ne yapacaksan eteklerini topla! Kolları sıva ve işe başla! İşe koyul” diyor
    Rabbimiz.143
    141 Nesâî, Zekât 69, h. no: 5, 80
    142 Taberânî
    143 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
    • 71 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 5. Âyet -
    وَالرُّجْزَ فَا جْ هُرْ
    uzak dur فَا جْ هُرْ : pislikten : وَالرُّجْزَ
    “Pislikten uzak dur.” (5. Âyet)
    Yani, mânevî tüm pisliklerden uzak dur. Ricz “azap ve necâset”, rucz
    “put ve şirk” mânasına gelir. “Fehcur” hecera’nın emridir. Hecera’nın emri
    ile hâcera’nın emri arasındaki fark şudur: Birincisinin amacı bir şeyden tamamen
    alâkayı kesip uzaklaşmak için yola çıkmak, ikincisinin amacı bir
    şeye kavuşmak için yola çıkmaktır.144
    Putlara ibadetten, kabalıktan, her türlü ahlâksızlıktan, azaba, maddî
    ve mânevî hastalıklara, musibetlere sebep olacak günahtan, temiz olmayan
    hallerden uzak durmaya devam et, müşriklerin ahlâkından uzak dur,
    temizlikten, taharetten, ibadet ve itaatten ayrılma. Sakın bu pis şeylere yaklaşma.
    O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Aksi takdirde harama, şirke ve
    küfre girersin. Yaşantınla İslâm’a örnek ol. İnsanlar senin şahsında İslâm
    ahlâkını görsünler.
    Rucz’un anlamları hakkında Fahreddin Râzi şöyle der: Âlimler, “rucz”
    kelimesi hakkında şu izahları yapmışlardır:
    1) El-Utbî şöyle der: “er-ruczu” azab anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı
    Hak, “Eğer bizden o azabı (ricz’i) kaldırırsan...”145 âyetinde ricz kelimesini
    azab anlamında kullanmıştır. Cenâb-ı Hak, şeytanın hile ve tuzaklarını,
    İlâhî azaba sebep olduğu için “er-ruczu, er-riczu” diye adlandırmıştır,
    yine aynı mânâdan dolayı, putlarda “er-riczu, er-ruczu” adını almışlardır.
    Binâenaleyh, bu görüşe göre bu âyet, her türlü masiyyetten sakınmanın farz
    olduğuna delâlet etmiş olur. Bu görüşe göre burada şu iki ihtimali mânâ
    verilebilir:
    144 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    145 7/A’râf, 134
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    a) Cenâb-ı Hakk’ın, “Ve’r-rucze fehcur” cümlesinin anlamı, “Seni, azaba
    ve isyana götürecek olan her şeyi terk et” şeklinde olur ki, kelâmın takdiri,
    yani, “neticesi azab olan şeyleri terk et.” şeklindedir.
    b) “Bir şeyi, yakınındaki ve kendisine bitişik olan şeyin adıyla adlandırmak”
    üzere, azaba götüren şeye, “rucz”, yani “azab” adı verilmiştir.
    2) Rucz, çirkin ve kazurat olan şeyleri ifade eden bir kelime olup, bu
    kelime, buna göre rics (pislik, murdar) anlamını taşımış olur. O halde, ifâdesi,
    “Mekârim-i ahlâk, iyi huylar” hususunda efrâdını câmi, küllî, genel
    bir ifade olmuş olur. Buna göre, Hz. Peygamber (şahsında bütün mü’minler)
    e sanki, “kabalığı, sefihliği ve bütün çirkin şeyleri bırak, bu tür şeylere
    başvuran o müşriklerin huylarıyla huylanma...” denilmek istenmiştir ki, bu
    mânâ, Cenâb-ı Hakk’ın, Mûddesir, 4. âyetini, “Elbiseni temiz tut” ifâdesini
    “huyunu güzelleştir, nefsini günah ve çirkin şeylerden arındır” şeklinde tefsir
    edenlerin yorumuna uygun düşer.146
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime, Katade ve İbn Zeyd bu âyetin
    ilk kelimesindeki ra harfini ötreli olarak yani “Rucz” şeklinde okumuşlar
    ve bundan kastın putlar olduğunu söyleyerek âyeti şöyle izah etmişlerdir:
    “Sen, putlara ibadet etmekten ve onlara hizmette bulunmaktan kaçın.”
    2) İbrahim en-Nehâî ve Dahhâk bu âyetin ilk kelimesindeki ra harfini
    esreli olarak yani “Ricz” şeklinde okumuşlar ve bundan kastın çok günah
    işleme olduğunu söyleyerek âyeti şöyle izah etmişlerdir: “Sen, seni azaba
    götürecek günahları işlemekten kaçın.”147
    İbn Zeyd şöyle der: “Rücz, putperestlerin tapmış oldukları sahte ilâhlardır.
    Yüce Allah Rasûlullah’a, onlardan uzak durmasını, onlara gelmemesini
    ve yaklaşmamasını emretti.”148
    Fahreddin Râzi de şöyle der: “Rücz, recs gibi kötü pisliğin adıdır. Nitekim
    Yüce Allah mealen: “Pislikten, putlardan sakın.”149 buyurmuştur. Yüce
    146 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/244.
    147 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/476.
    148 Taberi, Tefsir: 29/93; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    149 22/Hacc, 30
    • 73 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın “Ve’r-rucze fehcur.” Âyeti, bütün güzel ahlâkı kapsayan bir sözdür.
    Sanki Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle denilmiştir: Kabalıktan, beyinsizlikten ve
    çirkin olan her şeyden uzak dur. O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Burada
    “uzak dur” emrinden maksat, “uzak durmaya devam et” demektir.
    Nitekim müslüman “Bizi doğru yola ilet.”150 der. Bu, müslümanın, doğru
    yolda olmadığı manasına gelmez. Aksine bu, “Bizi doğru yolda sabit kıl.”
    demektir.”151
    Mevdudi diyor ki: “Pislikten kasıt, her türlü pisliktir. Akidedeki pislik,
    düşüncedeki pislik, ahlâkî pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik
    ve yaşantıdaki pislik vs. Yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın
    haldedir, işte bundan kendini temiz tut. Kimse; “Bu, başkalarına bir şeyler
    anlatıyor ama kendisi bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil”
    dememelidir. Bu yüzden senin yaşantında bütün bunlardan hiç bir iz bile
    olmamalıdır.”152
    Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Çirkin davranışlardan uzak dur.” Peygamberimiz,
    peygamber olmadan önce bile müşriklikten ve azaba çarpılmayı
    gerektirecek iğrençliklerden uzak durmuştu. Sağlıklı fıtratı bu tür bir sapıklığı,
    böylesine lekeli bir inanca kapılmayı, bu çeşit ahlâk bozukluklarını ve
    kirli gelenekleri reddetmişti. Onun hiçbir cahiliye uygulamasına katıldığı
    görülmemiştir. Buna rağmen kendisine niçin bu direktif veriliyor? Amaç
    barış ve uzlaşma kabul etmez bir farklılığı, bir saf ayrımını açık açık duyurmaktır.
    Çünkü İslâm yolu ile müşriklik akımı, hiçbir noktada buluşmayan
    iki ayrı yoldur. Bunun yanı sıra bu direktifle söz konusu iğrençliğin kirinden
    uzak durma yönünde duyarlı bir bilinç oluşturma amacı da güdülmüştür.
    Ayetin orjinalinde geçen “rics” sözcüğü aslında “azab” anlamındayken
    zamanla azaba uğramayı gerektiren davranışlar anlamını kazanmıştır.153
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve o pislikleri artık savıp
    uzaklaştır. “Rücz” ve “ricz” kelimeleri pislik ve azap mânâsına geldiği gibi
    burada put ve heykel demek olduğunu da açıklamışlardır.”154
    150 1/Fâtiha, 6
    151 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/193; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
    7/120-121.
    152 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470.
    153 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    154 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417.
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    “Kötülüklerden de uzak dur.” Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla
    beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte
    olma.
    Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. “İslinin yanında
    oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar.”155 Kötülerin yanına
    ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.156
    - 6. Âyet -
    ‚ تسْتَكْثِ ُ §نُ نْ ¨ وَلاَ تَ ْ
    §ن نُْ ¨ وَلا ت َْ : başa kakma ‚ تسْتَكْثِ ُ : görerek çok
    “Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik
    yapmayı kazanç kapısı haline getirme).” (6. Âyet)
    Allah için yaptığın iyiliği çok görme. “el-memnun”, yardım edenin yardım
    alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapması. Zemahşeri’ye
    göre; “çok görerek verme, verdiğini çok sanarak verme” veya “daha çoğunu
    umarak vermemezlik etme” anlamına gelir. Bu âyet istiksârı yasaklar. İstiksâr:
    Bir kimsenin daha fazlasını alma beklentisiyle vermesidir. Bu mantığı
    “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” sözü iyi özetler.157
    Ey Muhammed! İnsanlara yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Bir
    iyilik yaptığın, bir lütuf ve ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden
    karşılığında daha çoğunu almak maksadıyla yapma. Dünya ticareti ve maksadını
    gözeterek veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah
    için iyilik et, başkasından bir karşılık bekleme. Çünkü cömert kişi, verdiği
    çok da olsa onu az görür. Fakir olmaktan korkmayan kimse nasıl verirse,
    sen de öyle ver. Yapmış olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde
    bulunma ve amelini gözünde büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği
    nimetler karşısında çok büyük bir şeydir. Ey Muhammed, sen nübüvvetini
    insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını ço-
    155 Buhâri, Büyû’ 38; Müslim Hicr 146; Ebû Dâvud, Edeb 16
    156 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., 8/101
    157 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    • 75 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğaltmaya kakma, çokça hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur. Allah rızası için
    Allah’ın istediği şekilde karşılık beklemeden iyilik et. İnsanların kabalıklarına,
    nankörlüklerine, kalleşliklerine sabret. Mükâfatı yalnızca Allah’tan
    bekle. Şüphesiz Allah senin ecrini eksiltmeyecek, bilakis artıracaktır.
    Bu âyet hakkında âimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Damre b. Habib, Ebu el-Ahves, İkrime, İbrahim
    en-Nehâî, Dahhâk, Katâde, Tâvus ve Mücahid âyeti şu şekilde izah etmiştir:
    “Ey Muhammed, sen daha fazlasını sana versinler diye hediye verme.”
    Yani, verdiğin şeyden daha büyük bir karşılık bekleme. Dahhâk diyor ki:
    “Verdiğin hediye karşılığında daha fazla bir şey almak faiz gibi gözükse de
    helaldir. Ancak bu, özellikle Rasûlullah’a yasaklanmıştır.”
    2) Hasan-ı Basri ve Rebi’ b. Enes âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Yapmış
    olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde bulunma ve amelini gözünde
    büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği nimetler karşısında
    çok büyük bir şeydir.”
    Taberi bu görüşü tercih etmiş ve bundan önceki âyetlerin, Rasûlullah’a,
    Allah’a ciddi bir şekilde yalvarmasını ve gördüğü eziyetlere karşı sabretmesini
    emrettiklerini, bu âyetin de o âyetlerle uyumlu bir şekilde yorumlanmasının
    doğru olacağını söylemiştir.
    3) Mücahid âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed, sen çokça
    hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur.”
    4) İbn Zeyd âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed, sen nübüvvetini
    insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını
    çoğaltmaya kakma.”158
    Kurtubî diyor ki: “Çok görerek minnet etme” buyruğunun anlamı ile ilgili
    on bir açıklama vardır:
    1- Başkasından ötürü taşıdığı yükümlülükleri çok gören kimse gibi sen
    de yüklenmiş olduğun peygamberliğin ağırlıkları dolayısıyla Rabbine karşı
    minnet
    etme!
    158 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/477.
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    2- Daha iyisini elde etmek ümidiyle sakın herhangi bjr bağışta bulunma!
    Bu açıklamayı İbn Abbas, İkrime ve Katâde yapmıştır. ed-Dahhâk dedi
    ki: Allah
    bunu Rasûlüne haram kıldı. Çünkü o edeplerin en değerlisi, ahlâkın
    en üstünü ile emr olunmuştu. Ancak bunu ümmetine mubah kılmıştır.
    Mücahid de böyle demiştir.
    3- Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Sakın hayırdan daha
    çok şeyler istemek noktasında zaafa düşme! Bu anlamın delili de İbn
    Mes’ud’un: Hayırdan daha fazlasını istemek hususunda zaafa
    düşme!” şeklindeki
    kıraatidir.
    4- Yine Mücahid ve er-Rabî’den şöyle dedikleri nakledilmiştir: Daha çok
    hayır işlemek hususunda zaafa düşecek şekilde yaptığın iş gözünde büyümesin.
    Çünkü esasen bu da Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu nimetlerdendir.
    İbn Keysân dedi ki: Sen amelini çok görerek, onu kendinden görecek
    hale
    gelme! Çünkü senin amelin Allah’ın sana bir minneti (lütfu)dur. Çünkü
    kendisine
    ibadet edesin diye bunu senin önünde yol olarak açan O’dur.
    5- el-Hasenu’l-Basrî dedi ki: Sen amelinle Allah’a karşı minnet ederek
    onu çok görme!
    6- Peygamberliğinle ve Kur’an ile insanlara minnet ederek, onlardan bir
    ecir alıp böylelikle çok mal sahibi olma yoluna gitmeye kalkışma!
    7- el-Kurazî dedi ki: Sen başkasına şirin gözükmek maksadıyla malını
    verme!
    8- Zeyd b. Eşlem dedi ki: Bir kimseye bir bağışta bulunacak olursan,
    Rabbin için onu ver.
    9- Dua ettim de duam kabul olmadı, deme!
    10- Bir itaatte bulunarak, onun sevabını isteme! Bunun yerine bunun
    mükâfatını
    bizzat Allah verinceye kadar sabret.
    11- İnsanlara karşı riyakârlık olsun diye hayır işleme! 159
    159 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yay., 18/170-171
    • 77 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Karşılık bekleyerek vermenin yasaklanmasındaki
    hikmet, bağışın, iffet ve kemalden dolayı, karşılık beklemeden
    olmasıdır. Zira Rasûlullah (s.a.s.) en üstün edeb ve en yüce ahlâk ile
    memurdur.”160
    Mevdudi diyor ki: “Metinde “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma”
    diye geçen cümlenin anlamı çok geniştir. Bir kelime ile tam olarak tercüme
    edemeyiz.
    1) Bir anlamı şudur: “İhsanda bulun, bağış yap, cömert ol, iyi muamelede
    bulun. Bunların hepsini sadece ve sadece Allah rızası için yap. Bunları
    yaparken hiçbir dünyevî menfaat bekleme. Diğer bir söyleyişle: “Allah için
    ihsan et, kendi menfaatini sağlamak için ihsanda bulunma” demektir.
    2) İkinci anlamı şudur: “Senin Rasüllüğün aslında büyük bir ihsandır
    ve senin aracılığın ile insanlara hidâyet ulaşmaktadır. Bu yüzden başka insanlara
    ihsanda bulunuyoruz diyerek bir gösterişe kapılma ve bundan kişisel
    bir çıkar gütme” demektir.
    3) Üçüncü anlamı da şu olabilir: “Senin yaptığın bu hizmet çok büyüktür.
    Ama sakın ben büyük bir iş yapıyorum gibi düşüncelere kapılma. Bu
    Rasüllük vazifesini yerine getirmek için canını ortaya koyarak Allah’a bir
    iyilikte bulunmakta olduğunu zannetme.”161
    Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma.”
    Peygamberimiz yeni görevi sırasında çok özverilerde bulunacak, çok şeyini
    feda edecek, hesaba gelmez emek, çaba ve enerji harcayacaktır. Fakat Allah
    Ondan özverilerini çok görmemesini, büyütmemesini ve başa kakmamasını
    istiyor. Fedakârlıklarının hesabını tutan insanlar bu dâvâyı yürütemezler.
    Bu dâvâ bağlılarından o kadar çok fedakârlıklar ister ki insan ancak yaptıklarını
    hemen unutursa bu istekleri göğüsleyebilir. Hatta gerçek dâvâ adamı
    bu yoldaki özverilerini hiç aklına bile getirmemelidir. O kadar kendini
    Allah’a adamış olmalıdır ki, bütün emeklerini ve gayretlerini Yüce Allah’ın
    kendine yönelik lütfu ve bağışı olarak algılamalıdır. Gerçekten bu yoldaki
    çabalar Allah’ın kullarına sunduğu bir ayrıcalıktır. Yüce Allah tarafından
    seçilmiş olmanın ve bu yolda çalışma başarısına erdirilmenin göstergesidir.
    160 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/121.
    161 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    Buna göre bu uğurda çalışma fırsatına kavuşmak; Yüce Allah’a şükretmeyi
    gerektiren bir seçilme, bir ayıklanma, bir onurlandırılmadır; yoksa
    başa kakılacak ve gözde büyütülecek bir angarya değildir. 162
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Burada da iki mânâ açıklanmıştır.
    Birisi, menn, başa kakmak mânâsına olarak, “yaptığın işi, hizmeti,
    iyiliği çok sayarak başa kakma, yaptığın işle nazlanma” demek olur. Birisi
    de menn, iyilik ve lütuf mânâsına olarak, “bir iyilik yaptığın, bir lütuf ve
    ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden karşılığında daha çoğunu
    almak maksadıyla yapma” demek olur. Yani on para sadaka verip de yirmi
    paralık hizmet ve saygı bekleyenler gibi dünya ticareti ve maksadını gözeterek
    veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah için iyilik et,
    başkasından bir karşılık bekleme. Bu mânâ İbnü Abbas’tan nakledilmiştir.
    Bu iki mânâda “Testeksir” cümlesi, hâl ve durum bildirir, “Müsteksiran”
    demektir. Sonundaki “râ” harfi merfu olmayıp “başa kakma” olumsuz
    emrine cevap olarak cezimli olsaydı, “yaptığın iyiliği başa kakma ki çoğaltasın,
    çok hayır ve mükâfata eresin” demek olurdu. Fakat kırâet-i aşere’de
    bu okunuş şekli yoktur. Bununla beraber bir sıralanma ve bir önceki cümleye
    bağlılık kast edilmeden şu mânâ da olabilir: Yaptığın hizmeti başa kakma,
    daha çok hayırlara ereceksin.”163
    Bu 6. âyette, insandan, yaptığı iyiliği çok görmemesi ve onu kendine kazanç
    aracı kılmaması istenir. Bu âyetin, iki mânâya gelebileceği belirtilmiştir.
    Birinci ihtimale göre âyet: “Yaptığın iyi işleri çok görme”; ikinci ihtimale
    göre de: “Bir kazanç elde etmek için iyilik yapma ve iyiliği kendine kazanç
    aracı kılma” anlamına gelir. Âyetin beyanına göre insan, yaptığı iyiliği çok
    görüp başa kakmamalı, gösteriş veya çıkar için değil, sırf Allah rızâsını gözeterek
    iyilik yapmalıdır.
    Asırlar önce vahyedilmiş olan bu âyet, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden
    evrensel boyutlu bir tespitte bulunmaktadır. Bu, iyiliği kazanç
    aracı kılan ve Allah’a kulluk duyarlılığını sömüren insanların ortaya çıkmasına
    fırsat vermemektir. İnsanlık, bütün çağlarda tamahı tanımıştır. Fakat
    açgözlülük ve dünyevîleşme, hiçbir çağda bugün olduğu kadar ciğer sökücü
    bir hırs haline gelmemiştir. Dünya menfaatini çoğaltmaktan başka amaç-
    162 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    163 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417-418.
    • 79 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ları ve inançları olmayan kişiler, her gün daha da artan bir hırsla, hiçleşen
    hedeflere doğru koşuyorlar. Onlar, bir iyilik yapsalar bile bunu çok görüp
    yaptıkları iyilik karşılığında ömür boyu hizmet ve hürmet bekliyorlar. Ama
    kendileri, amaçsız bir koşuda olduklarının farkında bile değiller. Dileriz
    insanlık, en kısa zamanda Kuran’ın bu çağrısını duyar da Allah için iyilik
    yapma ve iyilikte yarışma başarısını yakalar.164
    Az verip çok şey bekleme! Yaptığın iyiliği çok görüp iyilik yaptığın kimsenin
    başına kakma! Veya daha iyisini beklediğinden dolayı sen insanlara
    iyilikte bulunayım deme! Yani “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez”
    mantığıyla hareket etme! Ben bunu bir kere arabama bindirirsem, bu bana
    araba hediye edecek, diye bir beklenti içine girme! Hareketlerini bunun
    üzerine kurma!
    Yaptığın işi çok görerek başa kakma! Veya sen çok iyiliğe lâyıksın zannederek
    hareketini öylece düzenleme! Yaptığın iyiliklerden ötürü karşındakini
    minnet duygusu altında tutma! Az verip çok şey bekleme! Hem
    toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma! Meselâ
    namazımızı kılıyoruz, abdestimizi alıyoruz, elbette Allah bizi cennete
    koyacaktır değil mi, diyerek az yaptığın kulluğun karşılığında tam kulluğun
    gereği olan cenneti garanti görme!
    Bir böyle, bir de sosyal ilişkiler içinde karşındakine iki âyet anlattın diye
    iki çay içirmesini bekleme! Ya da aferin demesini bekleme! Tebliğ ettim,
    duyurdum diye hemen karşındakilerin hayatlarını değiştirmelerini bekleme!
    Çünkü o insanlar senden başkalarını dinliyorlar, senin okuduğun
    kitabı değil, başkalarının kitaplarını okuyorlar, başkalarının hitaplarından
    bilgileniyorlar. Bir anda senin anlattıklarını kabule yanaşmalarını bekleme,
    sabırla anlat onlara, diyor Rabbimiz.
    “Öyleyse amelinle nazlanma! Ya Rabbi, senin için şöyle yaptım, böyle
    uğraştım diyerek yaptıkların konusunda öğünmeye kalkışma. Bir de Allah’ın
    emirlerini, tekliflerini çoğumsayarak hayırda zaaf gösterme!” mânâsına
    geliyor. Hayırda yarışacağız, hayır konusunda zaaf göstermeyeceğiz.
    Malda hayır, eylemde hayır, amelde hayır peşinde olacağız. Allah’ın bizden
    istediği bütün bu hayırları çok zannederek bu kadarını da nasıl yapabilirim?
    diye zaafa düşmeyeceğiz.
    164 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah’tan ve onun şahsında bizlerden bunu istiyor Rabbimiz. Allah
    senden hayır istemişse, bilesin ki onlar senin yapabileceğin cinsten hayırlardır.
    Senin gücünün yetmediği hayırları istemez Allah. Senin gücünü,
    kuvvetini, tâkatini bilir Allah. Öyleyse içki içmemedeki hayrın, zinaya yaklaşmamadaki
    hayrın, gayret etmedeki veya sakınmadaki hayrın, hep gücün
    nispetinde emredilen hayırlar olacaktır.
    Bir de bu ifadenin Rasûlullah’a özgü bir mânâsı var: “Sakın nübüvvet
    konusunda insanlardan ecir/ücret bekleme! Bu konuda bir beklentin olmasın
    ha sakın!” demektir. Yani, “ben bu insanlara İslâm’ı duyuruyorum,
    nübüvvetin gereğini yapıyorum, bana bunun karşılığında ücret vermeliler”
    beklentisine girme! “Ben bu insanlara din anlatıyor, dâvâyı ulaştırıyorum;
    öyleyse bunlar bana bal yedirsinler, baklava ikram etsinler!” demeyeceğiz.
    Bir şey yapıyorsak, karşılığını insanlardan değil, sadece Rabbimizden beklemeliyiz.
    165
    Minnet büyük günahlardandır. Minnet kendisine yardımda bulunanı
    incitecek şekilde ona hatırlatmaktır. Şöyle ki, “sana iyilikte bulundum. Seni
    güçlendirdim” gibi başa kalkıcı sözler söylemek. Bazıları minneti şöyle tarif
    etmişler. Minnet: Kişinin, kendisine infak ettiği kişiyi incitecek ve ona
    eziyet verecek sözlerde bulunmaktır. Minnetin kebâirden oluşunun delilleri
    Sahih-i Müslim’de sâbit olan rivâyetlerdendir: “Muhakkak o -minnet
    eden- Allah’ın kendisine bakmadığı, temizlemediği ve kendisine elim azap
    verdiği üç kişiden biridir.” 166 Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki, “Üç kişi var ki
    Allah (c.c.) kıyâmet günü onların yüzüne bakmaz; anne babasına isyan eden
    ve onları aşağılayan, erkeğe benzeyen kadın, ırzını kayırmayan deyyus. Üç
    kişi cennete girmez, anne babaya karşı gelip onları küçük gören, sürekli içki
    kullanan ve verdiğini başa kalkan kişi.”167 Minnet, yaptığımız hayırları yiyip
    bitiren bir darbedir. Dün de bugün de ağzımızda sakız gibi çiğnediğimiz
    bir bombadır.‘Ben yaptım, ben olmasaydım olmazdı, hep ben yapıyorum’.
    Ve daha nice minnet edici, kendi kendimizi öne çıkaracak sözler. Yaptıklarımızı
    sadece Rabbimiz için yapan bir ağ kurmalıyız. Ve dâvet ettiklerimizi,
    yetiştirdiklerimizi de sadece Allah rızasını hesap ederek faaliyet yapan
    kimse haline getirmeye çalışmalıyız. Yaptığında veya yapacağında etrafına
    bakmadan heyecanla Rabbinin rızası için yapan bir nesil oluşturmak.
    165 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
    166 Nesai rivayet etmiştir.
    167 Zuheyli, Et-Tefsir El-Munir Fil-Akıdeti veş-Şeriati vel-Minheci
    • 81 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    N. Fazıl’ın İfadesi ile; ‘Kim var, dendiğinde, sağa sola bakmadan, ben
    varım diyen bir gençlik.’ 168 Yaptığımız hayırları anlatmaktan iki büklüm olduğumuz
    bir dünya ve bir hizmet anlayışı yaşıyoruz. Gelin bunu bırakalım.
    İhlâsı merkeze alalım. Merkezde Allah rızası olsun. Hayırlarımıza ABD ve
    Emperyalistlerin, İblisin ve hevâmızın şerrine fırsat verecek darbeler vurmayalım.
    İçimizi kemiren minnet hastalığı düşmanımızın bizi kalbimizden
    vurmasına benzer. Fert dünyamızı, aile dünyamızı, sosyal hayatımızı ve İslâmî
    yapımızı yıktık. Gelin tevbe edelim. Bu darbe öyle büyük olmasaydı,
    daha risâletin başında sevgili elçi Hz. Muhammed (s.a.s.) bundan nehy edilir
    miydi? Ona bu ilk ders verilir miydi?
    Rasûlullah’ın Nehy Edildiği Darbe; Minnet
    “Minnet edip çokça başa kakma”169 âyetini tam anlamaya çalışalım. İki
    fiil var âyette. Biri nehiy diğeri ona cevap olarak geniş zamanlı. Kur’an’ı baştan
    sona gramer yönüyle tahlil yapan M. Dervişî şöyle diyor: Birinci kelime
    nehiy, ikincisi ise onun halini belirtir. Buna göre âyetin anlamı şudur.
    ‘Çokça başa kakarak minnet etme’ 170 Yazar ikinci kelimeyi, nehye cevap kabul
    etmiş: ‘Yaptığını çokça söyleyip minnet etme.’171Türkçe mealler genelde
    aynı mânâyı verirler: ‘Verdiğini çok bularak başa kakma.’172 ‘Verdiğinden
    daha fazlasını almak için kimseyi minnet altında bırakma. Yaptığın iyiliği
    çok sanarak, başa kakma, karşılık bekleme, nazlanma.’173 Elmalılı’nın yorumu;
    ‘Çok sanarak menetme. Burada da iki mânâ açıklanmıştır. Birincisi;
    başa kakmanın mânâsı olarak: Yaptığın işi, hizmeti, iyiliği, çok sayarak başa
    kakma, ameline nazlanma, demek olur. Diğeri de: menn, in’am ve ita mânâsına
    olarak: Bir iyilik, bir yardım ve herhangi bir şeyi verdiğinde, başkasından
    bunun karşılığı olarak fazlasını bekleme. Yani on para sadaka verip
    de yirmi paralık hizmet veya hürmet bekleyenler gibi dünya ticareti veya
    maksadı gözeterek ya da gösteriş, riyaiçin iyilik etme; aksine, Allah için iyilik
    et, başkasından bir ecir bekleme...’174Muhammed Esed, ‘İyilik yapmayı
    kendine kazanç aracı kılma.’175 şeklinde yorum yapıyor.
    168 N. F. Kısakürek Gençliğe Hitabem Çile Yayınları Çile Şiir kitabı
    169 74/Müddessir, 6
    170 Muhyiddin Dervişî, İ’rab El-Kur’an El-Kerim 8.cild 74/6 ayetin i’rabı
    171 M. Dervişî, a.g.e.
    172 Prof. Ziya Kazıcı ve Prof. Dr. Necip Taylan
    173 Ahmet Tekin, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru
    174 Elmalı Hamdi Yazır, Hakk Dini Kur’an Dili, c. 8, s. 5451
    175 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı İşaret Yayınları 3. cild Müddessir Suresi tefsiri
    • 82 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, yeni bir görevin başında olan ve dünyayı değiştirecek bir hareketin
    önderine ders veriyor. Fakir, kimsesiz, yetim Muhammed (s.a.s.) önder
    olacak. “Seni yetim görüp korumaya almadı mı? Seni şaşkın görüp doğru yola
    iletmedi mi? Seni fakir bulup zengin kılmadı mı?” 176 Kur’an’ı okuduğumuzda
    görürüz; Rasûlullah’a, Rabbimizin kendisine yaptığı iyilikler hep hatırlatılmaktadır.
    Niçin acaba? Bu hatırlatmalarda temel kasıt ve hedef, minnet
    hakkının sadece ve sadece Allah’a ait olduğunu belirtmekti. Sakın ola ki sen
    seçildiğin için, insanlara önder olduğun için ve daha nice nimetlere ulaştığın
    için iç dünyanda kendine ait bir şeyler biçme. Tüm bunlar Rabbine
    aittir. Böyle bir şey yaptığın takdirde tüm bu nimetlerin sahibine vefasızlık
    yapmış olursun. Sana vefasızlık yakışmaz. Onun için Rasûlullah ısrarla kul
    olduğunu belirtiyor. Allah (c.c.) onun kulluğunu hatırlatıyor. “De ki ben
    de ancak sizin gibi bir beşerim; bana vahy olunuyor ki sizin Rabbiniz olan
    Allah tek ilâhtır...” 177Âyette ‘innemâ’ edatı kullanılır. Bu edat hasr ifade eder.
    Kendisinin dışında olan her şeyi o cinsten nefy eder. Sadece kendisini isbat
    eder. Bu anlamda âyet, “Ben sadece bir insanım/beşerim, başka değilim...”
    178 Âyet, Rasûlullah’ı bize anlatırken kendisine de anlatılıyor. Sakın insanların
    başında başka iddialarda bulunma. Böylece minnet etme. Allah’a ait
    sınırlara ulaşacak yakıştırmalardan uzak dur. Sana inanan da böyle inansın.
    Rasûlullah’ın ilk dersi Rabbini tanımaktı. Ve Rabbinin kulu olmakla şereflenmiş
    olmaktı. Onun için daha ilk sûre ona, onu embriyodan, yapışkan bir
    hücreden yaratan Rabbi tanıtılıyor. O da sıradan bir kul olarak tanıtılıyor.179
    O hep kul olarak yaşadı ve kul olarak öldü. Rasûl, bir kul. Onun için de hiç
    minnet etmedi, başa kakmadı. Huneyn savaşından sonra ganimetler dağıtılırken,
    Mekkeli akrabalarına, kalplerini İslâm’a ısıtmak için fazlaca ganimet
    verdi. Münâfıklar ortalığı karıştırdılar. Bunun üzerine Rasûlullah onlara bir
    hutbe verdi.
    “Ey Ensar topluluğu! Ben size geldiğimde siz dalâlette iken Allah sizi
    doğru yola iletmedi mi? Siz fakir iken sizi zenginleştirmedi mi? Birbirinize
    düşman idiniz, Allah sizin kalplerinizi birbirinize ısındırıp birleştirmedi mi?”
    buyurdu. Onlar da: ‘Evet öyle’ dediler. Rasûlullah: “Cevap vermeyecek misiniz
    ey Ensar topluluğu?” diye sordu. Onlar: ‘Ne diyelim ey Allah’ın Rasûlu?
    176 93/Duhâ, 6-8
    177 18/Kehf, 110. âyet
    178 18/Kehf, 10
    179 96/Alâk, 1-11
    • 83 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ne ile cevap verelim? Minnet Allah’a (c.c.) aittir. Buyurdu ki: “Vallahi dileseydiniz:
    ‘Bize kovulmuş olarak geldin seni himaye ettik. Fakir olarak geldin
    seni sevdik, sana destek olduk. Korkuyordun seni güvence altına aldık. Kimsesizdin
    sana yardım ettik’ deseydiniz doğru söylemiş olurdunuz. Ve tasdik
    edilirdiniz.” Onlar: yine: ‘Minnet Allah’a ve Rasûlüne aittir.’ dediler. O (s.a.s.
    dedi ki; “Nefislerinizde bana karşı -ey Ensâr- dünya malı için kırgınlık mı
    buldunuz? Ben o mallarla (yeni) müslüman olmuş bir kavmi ısındırdım, sizi
    ise Allah’ın taksim ettiği İslâm’a terk ettim! Râzı olmaz mısınız? Ey Ensar
    topluluğu, insanlar evlerine koyun ve deve ile dönüp sizler ey ensar topluluğu,
    evlerinize Allah’ın peygamberiyle dönmeye râzı olmaz mısınız? Nefsim elinde
    olana yemin ederim ki bütün insanlar bir vadide, ensar bir başka vadide yürüse,
    ben ensarın vadisini takip ederim. Hicret olmasaydı ben ensardan biri
    olurdum. Allah’ım ensara, oğullarına, ensarın oğullarının oğullarına merhamet
    et!” dedi. Ensar ağlamaya başladı. Öyle ki ağlamaktan sakalları ıslandı.
    Ve: ‘Rab olarak Allah’a teslim olarak Peygamberinden râzı olduk’ dediler...”
    180 İşte, kendi kendisine darbe vurmak istemeyen bir önder ve O’na tâbi
    olanlar. İki taraf da imtihan oldular. Ve imtihanlarını başarılı olarak verdiler.
    İmtihanı bulundukları ortamda kavradılar. İki taraf da minnet edip
    birbirinin başına kakmadı. Minnetle yaptıklarını boşa çıkarmadılar. Onlar
    hedeflerine Allah’ı yerleştirmişlerdi. O hedefi hiç kimse bozamayacaktı. Bu
    samiyete ne kadar muhtacız.
    Ashâb bu şuuru yakalamıştı. Çünkü onların imanı imtihan oldu hep.
    Ve onlar bu imtihanı kazandılar. Ancak bazıları vardı ki müslümanlıklarını
    minnet ettiler. Kur’an onları bize haber veriyor.
    İmanını Minnet Edenler
    “Müslüman oldular diye sana minnet ederler. De ki Müslüman oluşunuzu
    başıma kakmayın. Bilakis Allah size İslâm’ı nasip etmekle size iyilikte bulundu
    ve minnet hakkı O’na aittir. Şayet sâdıklardansanız bilin ki Allah size
    imanı hidâyet etmekle size iyilikte bulundu.”181 Kimdir bu insanlar? Şimdi o
    sıcak sahneyi takip edelim:
    180 Muhammed Gazali, Fıkh es-Sünne, Risale Yay., Çeviri, Resul Tosun, Kaynak Eserler Yay.
    181 49/Hucurat, 17
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    1- “A’râbîler dedi ki biz iman ettik. De ki siz iman etmediniz. Lâkin ‘müslüman
    olduk (teslim olduk)’ deyin. Henüz iman kalbinize girmedi. Şayet
    Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz amelleriniz boşa çıkmaz. Şüphesiz Allah
    çok bağışlayan ve çok af edendir.” 182 Bunlar ‘A’râbîlerdir.’ Örnek somuttur. O
    günün canlı bir örneği. Ancak vasıfları geneldir. İmanın kalbe girmesi ve
    bunun tezahürü Allah (c.c.) ve Rasûlüne itaat. Evet itaat. Allah ve Rasûlüne
    teslimiyetin adı. İslâm’ın baş döndürücü ilerlemesi karşısında imtihanını
    verememiş iman anlatılıyor. Bunun somut örneği bedeviler. Birçok ayette
    geçer bu topluluklar. Özellikle Tevbe suresinde çok geçer. 183 Buradaki anlamıyla
    beraber ele alırsak sadece bedeviler değil kast edilen, daha geniş
    bir anlam var. Ancak müfessirler genelde bedeviler olduğunu söylemişler.
    Mevdudi, bedeviler için -Medine yakınındaki çölde yaşayan Araplar- diyor.
    184 Derveze biraz farklı alarak kabile isimlerini vermiş. İki gurup bedevilerdir
    bunlar. Tebuk savaşına katılmak istemeyen iki gurup. Bunların Gatafan,
    Esed ve Gıfar kabileleri olduğu söylenir. 185
    2- Onların minnetine karşılık onlara minnet etmeyen müminler örnek
    gösterilmiş. “Mü’minler o kişilerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ederler ve
    sonra hiç bir şüphe duymazlar. Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad
    ederler. İşte sâdık olanlar onlardır.” 186 Minnet edenlerin sâdık olmadığını
    anlatıyor. Dolaysıyla minnet olayının imanla irtibatını yokluyor. İkide bir
    yaptıklarını başa kakanlar ve yapmamak için sebepler arayanlar imanlarını
    sorgulamalılar. Sadâkatlerini gözden geçirmeliler. Allah (c.c.) âdeta onlara
    kızarak şöyle buyuruyor. “De ki siz mi Allah’a dininizi öğretmeye kalkışıyorsunuz?
    Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. O her şeyi bilendir.” 187 Sakın
    bir şeyler saklamaya kalkışmayın. Belki Rasûlullah’ı da kandırabilirsiniz.
    Başınızdakileri kandırabilirsiniz, ama Allah’ı asla kandıramazsınız. O halde
    kalbinize dönün ve imanınızı sorgulayın. Samimiyetinizi gözden geçirin.
    Bizim gücümüz kişiliğimize bağlıdır. Rabbimize olan samimiyetimize
    bağlıdır. Onun için, dinin ihlâsla Allah’a has kılınması istenmiş. “Onlar
    ancak muhlisler olarak samimiyetle hanif tevhid ehli) olarak Allah’a kulluk
    182 49/Hucurat, 14
    183 9/Tevbe, 90, 97, 98, 99, 101, 120
    184 Mevdudi, Tefhim El-Kur’an, c. 2, s. 242
    185 İzzet Derveze, et-Tefsir El-Hadis c. 7, Tevbe Sûresi Tefsiri; Ayrıca M. Esed; Kurtubi, a.g.e.
    186 49/Hucurat, 15
    187 49/Hucurat, 16
    • 85 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    yapmakla emrolundular. Başkasıyla değil. Namazı kılmak ve zekâtı vermekle,
    işte güçlü din budur.” 188 Bunun da ilk yolu tüm nimetleri Allah’a has
    kılmakla olur. Sadece bizi yarattığı için değil. Sadece bizi yaşattığı için değil.
    Sadece bize nimetler, mal mülk verdiği için değil. Bilakis bize iman ve İslâm
    nimetini öğreten Rasûlü (s.a.s.) gönderdiği için dahi O’nun minnetini ödeyemeyeceğiz.
    O halde onun dinine hizmet ederken kendimizi çok önemli
    bir şeyler yapmış olmakla vasıflayıp yaptıklarımızı heder etmeyelim. Kendimize
    gece darbeleri düzenlemeyelim. “Şüphesiz Allah mü’minlere, onların
    kendilerinden bir elçi göndermesiyle onlara büyük iyilikte bulundu. Onlara
    kitabı ve hikmeti öğretir ve onları temizler...” 189
    - 7. Âyet -
    ‚ وَِلرَبِّكَ فَاصْبِ ْ
    وَِلرَبِّكَ : ve Rabbin için ‚ اصْبِ فَ : sabret
    Ve Rabbin için sabret! (Sabırla Rabbine yönel)” (74/Müddessir, 7)
    Verdiğin şeylerden dolayı karşılık bekleme. Allah’ın emirlerini yerine
    getir, yasaklarından kaçın ve Allah yolunda başına gelen her türlü işkence
    ve eziyetlere Rabbin olan Allah’ın rızası için sabret, fedakârlıkta bulun. Sana
    verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle
    karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap
    Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı
    için bunlara sabret, üzülme ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
    Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek
    için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
    sürdür. Mükâfatı, muvaffakiyeti Hak Teâlâ’dan bekle.
    188 98/Beyine, 5
    189 3/Âl-i İmran, 164; Yalçın İçyer
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Mücahid ve İbn Zeyd âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed,
    sen, davetin karşılığında çekeceğin sıkıntılara, Rabbinin rızası için sabret.”
    2) İbrahim en-Nehâî, âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Verdiğin şeylerden
    dolayı karşılık bekleme. Onların karşılığında Rabbine sabret, fedakârlıkta
    bulun.”190
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır
    “Rabbin için sabret” Fahreddin Râzi şöyle der: Bu âyetle ilgili olarak şu
    izahlar yapılabilir:
    1) “Bağışta bulunup, iyilik yaptığında, başa kakmayı ve yaptığın işi büyütmeyi
    bıraktığın için sabret” yani, “Rabbinin rızasını gözettiğin için, böylesi
    davranışları bırak.”
    2) “Malını verip tasadduk ettiğinde, karşılık bekleme. Bu beklememe,
    Rabbinin rızası için olsun.”
    3) “Bu sûrenin başında sana bazı şeyler emrettik, bazı şeyleri yasakladık.
    Binâen aleyh Rabbinin emrinden ötürü, o emredilenleri yap, nehyedilenleri
    terk et.” Buna göre, sanki şöyle denilmek istenmiştir: Bu âyetten
    önce, bir takım şeylerin yapılması, bir takım şeylerin de yapılmaması mükellefiyeti
    yer almış; bu âyette ise, o şeylerin yapılıp yapılmamasının gerekçesi
    açıklanmıştır ki bu da, Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmedir.
    4) Daha önce, Mekke müşriklerinin bir araya gelerek, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’in durumunu görüştüklerini, içlerinden Velid b. Muğire’nin kalkıp
    evine gittiğini, bunun üzerine oradakilerin, “Velid herhalde dinini terk etti
    (müslüman) oldu” dediklerini. Bunun üzerine Ebû Cehil’in onun yanına
    giderek, “Atalarının dinini terk etmesin diye, sana verilmek üzere Kureyş
    aralarında mal topladı” dediğini anlatmıştık. Bu demektir ki Velid, elde
    edeceği bu maldan ötürü küfrünü sürdürmüştür. Bu sebeple, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “O, işte o maldan ötürü bâtıl din ve inancını sürdürdü. Sen
    190 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/477.
    • 87 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ise, başka bir şey için değil, sırf Hak rızası için hak dinde sabr u sebat et”
    denilmiştir.
    5) Bu âyet, müşrikler için bir ta’rîzdir. Buna göre Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “Puttan değil, Rabbinin yüceliğini ilan et; elbiseni temizle ve müşrikler
    gibi, bedeni ve elbisesi pis olma. Kötülük yapmayı ve eziyet vermeyi
    terk et. Kâfirlerin yaptığı gibi, sakın bunlara yaklaşma. Kâfirlerin, Velide
    bir miktar mat verip de, o azıcık malı gözlerinde büyütmeleri gibi, sen de
    verip, verdiğin şeyleri gözünde büyütme. Mal ve makam gibi, dünyevi gaye
    ve maksatlardan ötürü değil de, sırf Rabbine tâat olan niyetlerle, Rabbin
    için bunlara sabret” denilmek istenmiştir.191
    “Rabbin İçin sabret!” Yani Rabbin, efendin, mutlak mâlikin için farzları
    edâ ve O’na ibâdet etmek üzere sabret, diren! Mücahid: ‘Sana yapılan
    eziyetlere
    katlan’ diye açıklamıştır. İbn Zeyd; ‘Sana büyük bir iş yükletilmiştir.
    Bu da Araplarla ve acemlerle (Arap olmayanlarla) savaşmaktır. O halde
    Allah için buna sabret!’ Şöyle de açıklanmıştır: ‘Sen, Yüce Allah için kaza ve
    kaderin emri altında sabret, katlan!’
    ‘Belâlara sabret’ diye de açıklanmıştır. Çünkü O, dostlarını ve seçtiklerini
    sınar. Emir ve yasaklarına sabret’ diye açıklandığı gibi, ‘ailenden ve
    vatanından
    ayrılmaya sabret’ diye de açıklanmıştır. 192
    Mevdûdi diyor ki: “Sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden
    birçok musibet ve eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile
    sana düşman olacak. Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama
    ne olursa olsun Rabbinin hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve
    karar ile yerine getir. Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu
    davadan vazgeçirmek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda
    ısrarla devamını sürdür.
    Bir kimse eğer Allah’ın, Rasûlüne nübüvvet davasına başlar iken verdiği
    ilk emirleri, bu kısa cümleleri ve onun manalarını düşünecek olsa bir Rasûle
    risaletine başlarken bundan daha iyi bir tavsiyede bulunulamayacağına
    kalbi şahit olacaktır. Burada Nebi’nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında
    izleyeceği tavır, ahlâk ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi
    191 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/249.
    192 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/173-174
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi
    yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl
    bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden
    gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini
    ileri sürüyorlar. Biraz bu âyetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi,
    yoksa Allah kulunu risâlet ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir
    düşünsünler.193
    “Rabbin için sabret.” Sabır, bu dâvâ ile ilgili her yükümlülük sırasında,
    ya da her direnme gerektiren zorluk karşısında tekrarlanan bir direktiftir.
    Sabır bu çetin savaşın, insanları Allah’a çağırma savaşının en vazgeçilmez
    azığı ve cephanesidir. Bu savaş aynı anda iki ayrı cephede verilecektir. Cephelerden
    birinde nefsin ihtiraslarına ve gönüllerin arzularına karşı savaş
    verilirken öbür cephede ihtiraslarının şeytanları tarafından güdülen, kişisel
    arzularının dürtüleri tarafından itilen davanın düşmanları ile savaşılacaktır.
    Bu savaş sürekli, kesintisiz ve çetin bir savaştır. Tek azığı, tek cephanesi.
    Yalnız Allah’ın rızasını amaçlayan, O’nun vereceği ödülden başka hiçbir
    şeyde gözü olmayan sabırdır.194
    Bu âyette, mü’min benlikten, “sabırla Rabb’ine yönelmesi” istenir. Hayat,
    sıkıntılarla doludur. Mü’minin hayatında da mutlaka sıkıntılı anlar
    olacaktır. Bunun için Rabb’imiz, sabrımızı ve samimiyetimizi ölçmek için,
    bizi çeşitli sıkıntılarla imtihan edeceğini haber vermiştir. Demek ki insanın
    hayatında sıkıntı, vazgeçilmez bir gerçektir ve onu tabii karşılamak gerekir.
    Burada önemli olan, beklenmedik zamanda kapımızı çalacak olan sıkıntıları,
    sabırla karşılamak; gülerken de ağlarken de taşkınlık etmeden tam bir
    mü’min tavrı sergileyebilmektir.
    Hz. Muhammed, peygamber olmadan önce mütevazi ve güvenilir bir
    insan olarak yaşantısını sürdürüyor, sosyal hayatta belirli bir görevde bulunmuyordu.
    Fakat o, peygamber olduktan sonra toplumu her bakımdan
    değiştirecek potansiyele sahip önemli bir şahsiyet haline geldi. İşte bu aşamada
    ondan, “kalkıp insanlığı uyarması, vazifesi ve konumu gereği yaşantısını
    her bakımdan temiz tutması, dünya çıkarlarını bir tarafa bırakması,
    insanları ıslah etmek için ihlâsla çalışması, güçlük ve zorluklara karşı da
    sabırlı olması” istenmiştir.
    193 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/471.
    194 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 89 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnsan, Kuran’ı şuurla okumalı ve onu sabırla uygulamalıdır. İnsanın Kuran’a
    alışması ve İslâm’la buluşması buna bağlıdır. İnsan ömrü, hızla akan
    bir nehir gibidir. O, sonsuzdan gelir ve yine sonsuza gider. Eğer insan kalbini
    Rabbine açarsa kafasını karıştıran, yolunu dolaştıran, şeytanı konuşturan,
    ruhunu öldüren ve nefsini güldüren tüm olumsuzluklardan kurtulur.
    Kur’an’ın çağrısına dikkatle kulak veren insan, kendini toplar, dişini
    sıkar ve işini Rabbinin beğeneceği şekilde yapar. Yarınsız bugünün ve ekmeksiz
    öğünün bir kıymeti olmadığı gibi, İslâm’sız hayatın da hiçbir anlamı
    yoktur. Öyleyse insan, sayılı nefesleri tükenmeden önce haddini bilmeli,
    Rabbini tanımalı ve görevlerini en iyi biçimde yapmaya çalışmalıdır. “Mal
    mülk ve çocuklar, dünya hayatının süsleridir. Ürünü kalıcı olan dürüst ve
    erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından Rabbinin katında daha değerli
    ve daha verimlidir.” 195
    İş karşıya intikal etti mi, durum karşıya ulaştı mı o zaman da Rabbin
    için sabret peygamberim! Rabbin için dayan! Rabbin için diren, sabret!
    Bıkma! Usanma peygamberim! Ama bunu da Rabbin için yap! Sabretmen
    de Rabbin için olsun! Yani çaresizliğinden dolayı değil, insanlar hoş görsünler
    diye değil, “ne sabırlı adam!” desinler diye değil, Rabbin öyle istediği
    için yap. Bir başka âyette Rasûlullah’a şöyle deniyordu:
    “Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız
    gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmalara katlandılar. Allah’ın sözlerini
    değiştirecek yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.”196
    Peygamberim, yalanlanan sadece sen değilsin! Senden önce de pek çok
    peygamberler yalanlanmıştır. Pek çok peygamberler de işkencelere maruz
    kalmışlardır. Hal böyleyken sana ne oluyor ey peygamberim, sen niye kendi
    kendini kahrediyorsun? Niye yalanladılar, dinlemediler, alaya alıyorlar
    diye mahvoluyorsun? Ne oluyor sana? Düşün ki senden önceki peygamberleri
    de yalanladılar, dalga geçtiler, ama onlar tüm yalanlamalara, tüm inkâr
    edişlere karşı göğüs gerdiler, sabrettiler, direndiler, dayandılar. Yani onlar
    hep öyle sabrettiler de bu sabırlarının sonunda onlara bizim yardımımız
    geldi. Yardımımız gelene kadar onlar sabrettiler.
    195 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    196 6/En’âm, 34
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
    Bu peygamberler kendilerine yardımımız gelene kadar sabretmişler,
    dayanmışlar, direnmişler, yılmamışlar, durmamışlar, dönmemişler, yollarına
    devam etmişlerdir.
    Öyleyse Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur. Yeryüzünde Allah’ın
    koyduğu yasalarını değiştirecek yoktur. Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz.
    Burada Allah’ın kelimelerinden ve bu kelimelerin değişmeyeceğinden
    maksat, doğruyla yanlış, hakla bâtıl, imanla küfür, Allah yolu taraftarlarıyla
    şeytan yolu taraftarları arasında süregelen savaşın kanunudur. Hakla bâtıl
    arasındaki çatışma yasasıdır. Allah’ın yeryüzünde koyduğu bu yasa hiç değişmeden
    devam etmektedir.
    Bir de bu yasaya göre hak sahibi, iman sahibi, takva sahibi kimselerin
    bu konudaki sabırları, sadâkatleri, dirençleri ve Allah’a olan tevekkülleri
    ve güvenlerini ispat etmeleri için uzun bir süre imtihana tabi tutulmaları,
    çeşitli eleklerden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylece bu denemelerden,
    bu potalardan geçirilirken hem istenmeyen cürufları atılacak, hem yüce
    hasletleri geliştirilecek, hem de en sonunda kazandıkları bu silâhlarla küfür
    cephesi karşısında dayanabilme ve zaferi elde edebilme noktasına geleceklerdir.
    İşte bu değişmeyen bir yasadır. Her dönemde Müslümanlar bu
    yasadan geçirileceklerdir. İşte bu yasa gereği yardıma ehil hale gelen Müslümanlara
    Allah’ın yardımı gelecektir. Yine bu yasaya göre Müslümanlar
    hiçbir zaman kendilerine düşeni yapmadıkları sürece kendilerine Allah’ın
    yardımı gelmeyecektir. Mü’minler kendilerini değiştirmedikleri sürece Allah
    onları asla değiştirmeyecektir. İşte Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz
    ifadesinin mânâsı, anlayabildiğimiz kadarıyla budur.
    Kâfirler iman cephesine karşı hep savaş açacaklar, kâfirler Müslümanlardan
    asla razı olmayacaklardır; bu bir yasadır. Allah yolunun yolcuları bu
    kâfirlerin tutumlarına karşı, yalanlamalarına karşı sabredecekler, yani her
    şeye rağmen Allah’ın dediğini yapmaya çalışacaklar, kulluktan vazgeçmeyecekler,
    yollarında, dâvâlarında şüpheye düşmeyecekler, yılgınlık göstermeyeceklerdir;
    bu da bir yasadır. Nihâyet onlara Allah’ın yardımı gelecektir, bu
    da bir yasadır. Tarih boyunca bu hep böyle olagelmiştir. Allah’ın yasalarını
    asla değiştirecek yoktur. Bu yasalara uygun hareket eden kullarına Allah’ın
    vaad ettiği yardımı değiştirecek yoktur.
    • 91 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ey Rasûlüm, “Peki, acaba bugün ben de Allah’ın istediği gibi sabretsem
    bana da gelir mi Allah’ın yardımı?” deme sakın. Veya “bugün bizler
    de sabretsek acaba Allah bize de yardım eder mi?” demeyin ey mü’minler!
    Elbette Allah’ın yardımı gelecektir. Çünkü Allah’ın kelimelerini, kanununu,
    düzenini bozacak, değiştirecek kimse yoktur. Değişme olmaz bu konuda.
    Dünküler sabredince nasıl Allah’ın yardımı gelmişse, sizler de sabrettiğiniz
    takdirde size de gelecektir.
    Burada deniliyor ki: “Li Rabbike”: Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz:
    1. “Li ecli Rabbik” anlamınadır bu. Yani Rabbinden dolayı, Rabbin dedi,
    Rabbin istedi diye sabret peygamberim!
    2. “Li emri Rabbik” anlamınadır. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin
    fermanı olarak sabret!
    3. “Li sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak,
    mükâfatını, sonucunu sadece Rabbinden umarak sabret peygamberim!
    4. “Li va’d-i Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayı sabret!” mânâlarına
    gelecektir.
    Peki, nedir Allah’ın vaadi ki onun için sabredeceğiz? Allah’ın vaadi, bu
    dinin dünyada kemale erdirileceği, Müslümanların yeryüzüne hâkim olacağı
    ve Allah’ın nûrunu tamamlayacağı konusundaki vaadidir. İşte bunun
    için sabredeceğiz. İşte bunun için her şart altında Allah’a kulluğa devam
    edeceğiz. İşte bunun için Rabbimizin istediğini icra konusunda direnecek,
    dayanacak ve döneklik yapmayacağız.
    5. “Alâ tâatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle
    her şart altında Allah’ın senden istediği itaate ve senden istediği farzlara,
    vaciplere sabret. Onları yerine getirme konusunda asla yılgınlık gösterme.
    6. Bir de “Ale’l ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara
    karşı sabret, dayan, diren mânâlarına gelmektedir.
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    Zaten sabır, tüm dünya alkışlasa da, tüm insanlar boyun büküp, emre
    âmâde olsalar da, ya da insanlar hep karşı gelip taş yağdırsalar da, tüm dünya
    düşman kesilse de kişinin durumunda değişiklik yapmamasıdır. Allah’a
    yaptığı kulluğun değişmemesidir. Her şeye rağmen kişinin sabredip Allah’a
    kulluğuna devam etmesidir sabır. Çünkü biz insanlar için değil, Allah için
    Müslümanız. Öyleyse insanlar için değil, Allah için kulluğumuza sabredecek
    ve devam edeceğiz. İşte burada bize de öğütlenen budur. İnsanlar toplansalar,
    onu tehdit etseler veya ona kadın-kız verseler, onu paraya-pula,
    ikrama boğsalar da sabreden, direnen, dayanandır peygamber. Biz de öyle
    olmaya çalışacağız inşallah. Hiçbir tehdit, hiçbir satın alma taktiği bizi Rabbimizin
    istediği gibi yaşamaktan vazgeçirmemelidir.
    Sen Rabbin için sabret! Kâfirler bazen çok olacaklar, sabret! Müslümanlar
    meskenet içinde olabilirler, sabret! Gardiyanların işkencesi altında
    olacaksın, sabret! Ekmekleriniz ellerinizden alınacak, evlâtlarınız öldürülecek,
    kızlarınız hayâsızlaştırılacak, inkârcılar, kâfirler galip gelebilecekler,
    sabret! Kurulu düzene başkaları hâkim olabilecek, sabret! Bunların tamamı
    geçicidir unutma! Yani her şartta, her konumda, en uygunsuz konumda
    bile, kişi Allah’ın dediği kulluğu yapmaya devam ederek sabredecektir.
    İşte sabır budur. Değilse boyun bükmek değildir sabır. “Ne yapalım,
    başka çaremiz yokmuş, kaderimiz böyleymiş” demek sabır değildir. Her
    şarta uyum sağlamak sabır değildir. Baskı karşısında yolundan dönüvermek
    sabır değil, zillettir. 197
    İslâmî Hareket Mücadeleyi;
    Mücadele de Sabrı Gerektirir
    Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
    arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
    karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada en
    çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin neferleridir.
    Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir, toplumda
    önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle iman
    ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/ön-
    197 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
    • 93 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    derler kıldık.” 198 Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek,
    her müslümanın görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah,
    sabretmeleri ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların
    içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi
    sürdürecek imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir;
    mücadelesizlik ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
    yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere
    tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle
    meşgul olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
    kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
    Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
    gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
    örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
    yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
    gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
    Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
    hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
    hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
    Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
    psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
    erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir
    mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde
    üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı
    kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek
    bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan
    dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak
    hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları
    sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere
    ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır.
    Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
    Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan
    olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın
    içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır.
    Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip
    anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel eylemdir.199
    198 32/Secde, 24
    199 C. T. Soykök, a.g.y., s. 49
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    - 8. Âyet -
    ورِ النَّاقُ ¡ ا نقِرَ فِ ي ذَ إِفَ
    boruya النَّاقُورِ ¡فِ ي : (çünkü) üfürüldüğü zaman : فَِإذَا نقِرَ
    “Sûr’a (boruya) üfürüldüğü zaman” (8. Âyet)
    Ey Muhammed! Sen sabret, çünkü önlerinde, yaptıkları eziyetin akibetini
    görecekleri, senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün
    vardır. Öldükten sonra dirilme, haşr ve hesap için Allah’ın emriyle İsrafil
    tarafından boru şeklindeki Sûr’a ikinci kez üfürüldüğü zaman... Sana eziyet
    eden o inkârcılar o gün azaplara, felaketlere tutulacaktır.
    Nâkûr: İçine üfürülecek olan Sûr’dur. Arap dilinde nekara ses mânâsınadır.
    Sûr’dan, insanların korkudan öleceği korkunç bir ses çıktığı için ona
    nâkûr denilmiştir. Yüce Allah, işin korkunçluğunu ve şiddetini açıklamak
    için, üfürmeyi nakr, Sûr’u da nâkûr ile ifade etti. Çünkü Arap dilinde nakr,
    ses manasına gelir. Ses şiddetlendiğinde korkutucu olur.200
    Zuhrî, âyette zikredilen “Nâkûr” kelimesinin borazan şeklinde bir şey
    olduğunu söylemiştir.201
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Nâkûr”: Sûr gibi ağızla
    üflenerek çalınan boruya denir. Nakr, vurmak ve didiklemek mânâlarına
    geldiği gibi boru çalmak mânâsına da gelir. Zira boru çalındığı zaman içinden
    hava sıkıştırma ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı
    kulakları didikleyeceği için boruya “minkâr” gaga, didikleme âleti mânâsıyla
    ilgili olarak nakur denilmiştir. “Boru çalınmak” örf ve âdette kervanın
    veya askerin yola çıkması için hareket kumandası demek olduğu gibi,
    “borusu ötmek” de, emir ve kumandasının dinlenmesinden kinaye olması
    nedeniyle, boruyu çalmak, ahiret yolculuğuna çıkmak için “Çünkü o Sûra
    üfürülüş zorlu bir kumandadır.” 202 İlâhî emrinin ortaya çıkması demektir.
    “Fe izâ nukıra fi’n-nâkûri”: O sûra üflendiği zaman” âyetinin başındaki “fâ”
    200 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118, 121.
    201 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/478.
    202 37/Sâffat, 19
    • 95 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    harfi sebep bildiren bir harf olarak âyetin mânâsı, “çünkü sûra üfürülünce,
    o boru çalınınca” demek olur. Burada üfürmeden maksadın ilk üfürme olduğu
    açıklanıyor.”203
    Ebu Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben nasıl rahat
    edebilirim ki Sûr sahibi Sûr’u ağzına almış, alnını yere eğmiş ve kulağını
    dinlemeye vermiş Sûr’a üfleme emrini beklemektedir.” Bunun üzerine sahabiler:
    “Ey Allah’ın Rasûlü, bize neyi emredersin?” dediler. Rasûlullah da
    onlara: “Allah ize yeter. O ne güzel vekildir. Biz Allah’a tevekkül ettik.” deyin.”
    buyurmuştur.204
    Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübârek âyetler, Rasûl-i Ekrem’in
    sabrına vesile olacak gelecekteki olayları bildiriyor. Sûr’a üfürülünce inkârcılar
    için ne müthiş, müşkül bir günün meydana gelmiş olacağını ihtar ediyor.
    Bir nice nimetlere kavuşmuş olan bir nankör şahsın daha fazla nimetlere
    erişmek tama’ında bulunduğunu kınamak için beyan buyurmaktadır.”205
    Muhammed Ali es-Sâbunû diyor ki: “Yüce Allah sanki şöyle der: Onların
    eziyetlerine sabret. Önlerinde, yaptıkları eziyetin âkıbetini görecekleri,
    senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün vardır. Bunun içindir
    ki Yüce Allah daha sonra şöyle buyurdu:”206
    Pek Zorlu Bir Gün
    8’inci âyet, Allah’ın bu dünya için belirlediği süre sona erince, kâinat
    nizamının bozulacağına dikkat çekiyor. Bu âyette yer alan nâkûr, ağızla üflenerek
    çalınan boru “sûr” demektir.
    Buradaki “nâkûr” sözcüğü, diğer âyetlerdeki “sûr”a tekabül ettiğinden
    boruya üflemek, sûr’a üflemek anlamına gelmektedir.
    Kuran’ın beyanına göre sûr’a iki kez üflenir. Birinci üfleyişi duyan yaratıklar,
    korkudan bayılıp düşerler; sadece Allah’ın diledikleri bu durumdan
    etkilenmezler. İkinci üfleyişte ise, herkesin aklı başına gelir, insanlar kalkarlar
    ve hesaplarının görülmesini beklerler.
    203 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/418.
    204 Tirmizi, Tefsir: 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/73.
    205 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/261-262.
    206 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Âyette yer alan nakûru (sûru), insanların kullandıkları bir âlet gibi algılamak
    doğru değildir. Bu sözcük, ahiret seferi ve hesap vakti için verilen
    ilahi emrin gerçekleşmesini ifade etmektedir. Onun gerçek mahiyetini Allah
    bilir.207
    - 9. Âyet -
    ‚ فَذَِلكَ يوْمَئِذٍ يوْمٌ عَسِي ٌ
    فَذَِلكَ : işte يوْمَئِذٍ : o gün يوْمٌ : bir gündür ‚ عَسِي ٌ : oldukça zor
    “İşte o gün, oldukça zor bir gündür.” (9. âyet)
    İşte o Sûr’a üfürüleceği gün şiddetli ve korkunç bir gündür, kolay değildir.
    O gün korku artar ve bu iş kâfirlere zor olur. Ey müşrikler! Ne yaparsanız
    yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz, ama o Kıyâmet
    günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?
    Allah Teâlâ bu âyetlerde Kıyâmet gününün çetin bir gün olduğunu beyan
    etmiştir.208
    Ebussuud diyor ki: “O günün korkunçluğu ve kötülüğünün şiddetinin
    aşırı olduğunu bildirmek için Fezalike ismi işareti kullanılmıştır.”209
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yevmeizin: O gün.” Yani “o
    öyle olduğu gün” demektir. Biz bunun mânâsını açıklarken “o gün” demekle
    yetiniyoruz.”210
    Mevdûdi diyor ki: “Bu sûrenin ilk âyetleri, Allah Rasûlü’nün risâletini
    açıkça ilan etmeye başlamasından sonra nâzil olmuştur. Bu, İslâm’ın açıkça
    tebliğinden sonraki ilk hacc zamanıydı. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya
    207 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    208 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/478
    209 Ebussuud Tefsiri: 5/205; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
    210 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    • 97 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gelerek gelen hacılara, onları Kur’an-ı Kerim ve Muhammed (s.a) hakkında
    yanlış düşüncelere sevkedecek propaganda yapılmasını kararlaştırmışlardı.
    İşte bu âyetlerde kâfirlerin bu planlarının yorumu yapılmaktadır. En önce
    buyrulmaktadır ki, “Ne yaparsanız yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza
    erebilirsiniz, ama o Kıyâmet günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan
    nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?”
    Sûr’un üfürülmesinin gerçek mâhiyeti bizim anlayış kapasitemizin
    dışındadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Sûr’un Allah’ın emriyle ilk
    üfürülüşünde herkes ve her şey yok olacaktır. Sonra (bu sonranın ne kadar
    olduğunu ancak Allah bilir) Sûr ikinci kez üfürülecek ve yaratılışın başından
    sonuna gelip geçmiş herkes hayata döndürülerek Haşr Meydanı’nda
    toplanacaktır. Kısaca, Sûr’un ilk üfürülüşünde tüm kâinat yıkılacak ve ikinci
    üfürülüşünde değişik şekilde ve farklı kanunları olan yeni sistem yaratılacaktır.
    211
    - 10. Âyet -
    ‚ يسِي ٍ ‚يْ ُ نَ غَ µ كَفِرِي عَلَ اْل
    kolay ‚ يسِي ٍ : hiç değildir : ‚ غَيْ ُ kâfirlere µ : عَلَ اْلكَفِرِي نَ
    “Kâfirlere hiç de kolay değildir.” (10. âyet)
    O gün kâfirler için zor bir gündür, kolay değildir. Çünkü onlar zorlu bir
    hesaba çekilecekler, yüzleri kararacak, gözleri korkudan gömgök oldukları
    halde haşredilecekler ve herkesin önünde rezil olacaklardır. Bu şiddet kâfirler
    için sürekli olacak ve bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.
    Mü’minler ise kolaylığa nail olacaklardır. Allah’ın yardımı ile cennetlere,
    nimetlere kavuşacaklardır.
    211 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, İnsan Yay., c. 6, s. 471; 6/En’âm, an. 47
    • 98 •
    Ahmed Kalkan
    Sâvî der ki: “Bu âyet gösteriyor ki, o gün, mü’minler için kolaydır. Çünkü
    Yüce Allah, onun zorluğunun kâfirlere ait olduğu kaydını koydu. Bu
    âyette kâfirler için daha fazla tehdit ve gazap; mü’minler için de müjde ve
    teselli vardır.”212
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bir önceki âyette “pek zor”
    denildikten sonra “kolay değil” demek ilk bakışta gereksiz gibi görünür. Fakat
    zorluk iki türlüdür: Birisi, önce çok zor olmakla beraber, gittikçe kolaylaşır,
    yenilebilir. Birisi de, gittikçe zorlaşır, hiç kolaylaşmaz. O günün herkes
    için zor olacak olduğu bildirilmek üzere “Asîr” denildikten sonra “Ğayru
    yesîr” buyrulmuştur.”213 “O gün” kâfirler için zorlu bir gündür. Bir sonraki
    ayette kolaylığın en zayıf gölgesi bile dışlanarak “zorluk” imajı pekiştiriliyor.
    “Kâfirler için hiç de kolay değildir.” O gün, kâfirler için katıksız zorluktan
    ibarettir. Bu zorluğun arasına kolaylığın kırıntısı bile karışmaz. Sözkonusu
    zorluğun ayrıntısına girilmiyor. Tersine kavram belirsiz ve bilinmez bırakılıyor.
    Bu da bunalım, sıkıntı ve ızdırap imajlarını güçlendiriyor. Aslında
    kâfirler Sûr’a üflenmeden, o son derece çetin günle yüz yüze gelmeden önce
    uyarılmaya ne kadar muhtaçtırlar! 214
    Mevdûdi diyor ki: “Bu sözden, o günün iman edenler için çok kolay bir
    gün olacağı anlaşılmaktadır. O günün şiddeti ise inkâr edenler için olacaktır.
    Ayrıca şu anlam da gizlidir ki bu şiddet kâfirler için sürekli olacak ve
    bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.”215
    “Kâfirlere…” Bu, kâfir teriminin Kur’an’da geçtiği ilk yer olduğundan
    (yukarıdaki sûreden önce yalnızca 96. surenin ilk beş âyeti nâzil olmuştu),
    buradaki -ve dolayısıyla Kur’an’ın tümündeki- kullanılışı, doğal olarak,
    Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğinden önce Arapların konuşmalarında
    kullanıldığı anlama dayanmaktadır.
    Yani kâfir terimi, klasik dönem sonrası birçok Müslüman âlimin ve
    Kur’an’ın bütün Batılı mütercimlerinin yaptığı gibi, basitçe, Kur’an’da ortaya
    konulan ve Hz. Peygamber’in öğretilerince geliştirilen temel ilkeleri
    ve hukuk sistemini reddeden şeklinde özel ve sınırlı bir anlama sahip olan
    212 Sâvî: 4/265.
    213 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    214 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Yay., c. 15, s. 362
    215 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/471
    • 99 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “inançsız” veya “inkârcı” terimleri ile özdeşleştirilemez; tersine, kâfir terimi
    daha geniş ve daha genel bir anlam taşımalıdır. Kâfir isim-fiilinin (ve küfr
    masdar isminin) kök-fiilinin kefera, “(herhangi bir şeyi) örttü” olduğunu
    gözönüne alırsak kâfir’in anlamını daha kolay kavrarız. Hadîd sûresi, 20.
    âyette toprağı işleyen kimseden, kâfir (olumsuz bir anlam yüklenmeden),
    “örten kimse”, yani ekilen tohumu toprak ile örten kimse olarak söz edilmiştir.
    Aynı şekilde gecenin yeryüzünü karanlık ile “kapladığı”ndan (kefera)
    bahsedilmiştir.
    Soyut anlamıyla hem bu fiil, hem de ondan türetilen isimler, mevcut
    olan bir şeyi “gizleme” veya doğru olan bir şeyi “inkâr etme” anlamındadır.
    Bu nedenle, Kur’an’daki kullanımında -“toprağı işleyen” anlamında kullanıldığı
    bir yer216 dışında- kâfir, kelimenin en geniş ve derunî anlamıyla “hakikati
    inkâr eden (veya “kabul etmeye yanaşmayan”) kimse”yi anlatır: Bu
    inkârın, yüce hakikatin -yani Allah’ın varlığının- bilinmesiyle yahut İlâhî
    kelâmda telaffuz edilen bir doktrin veya sistemle yahut gerçekliği âşikâr
    olan ahlâkî bir önermeyle, ya da gördüğü yardımları itiraf ve dolayısıyla
    teşekkür etme ile ilgili olup olmadığı önemli değildir.217
    Çok sık karşılaşılan el-kâfirûn (“hakikati inkâr edenler”) terimine karşılık,
    ellezîne keferû ifadesinde geçmiş zaman kipinin kullanılması, bilinçli
    bir niyetin varlığını gösterir. Bu sebeple, en uygun karşılık olarak, “hakikati
    inkâra şartlanmış olanlar” şeklinde çevrildi. Bu çeviri, birçok müfessir,
    özellikle de Zemahşerî tarafından (ki bu âyeti yorumlarken, “küfürlerinde
    bilinçli olarak ısrar edenler” ifadesini kullanır) desteklenmektedir. Kur’an’ın
    başka bir yerinde218 bu insanlar, “kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan,
    gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyenler” olarak anılırlar.
    Küfr (“hakikatin inkârı”) ve kâfir (“hakikati inkâr eden kimse”) gibi terimlerin
    bir açıklaması için bk. 74/Müddessir sûresi, âyet 10.219
    9 ve 10’uncu âyetlerde, Kıyâmet gününün, hakikati kabul etmeyenler
    için pek zor bir gün olacağı bildirilir. Kuran’da, Kıyâmete ait pek çok isim
    zikredilir. Bunlardan biri de, bu âyette geçen yevmün asîr dir. Yevmün asîr,
    “zor ve ıstıraplı bir gün” demektir. Bu zor günün dehşeti, Kuran’da şöyle
    216 57/Hadîd, 20
    217 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1205
    218 7/A’râf, 179
    219 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 5
    • 100 •
    Ahmed Kalkan
    dile getirilir: “Çağrı sesinin, insanı, aklın tasavvur edemeyeceği bir şeye çağıracağı
    gün, onlar kederli gözlerle rüzgârın dağıtıp savurduğu çekirgeler gibi
    mezarlarından kalkacaklar. Çağrı sesine doğru şaşkınlıkla koşacaklar; (işte o
    vakit) hakikati inkâr edenler: ‘Bu ne felâket bir Gün’dür !’ diye haykıracaklar.”
    220
    Bu âyetlerde, Kıyâmet gününün, inkârcılar açısından pek zor bir gün
    olacağı özlü biçimde ve insanların alışageldikleri kavramlarla ifade edilmiştir.
    Bundan maksat, inkârcı ve inatçı kimseleri uyarıp onları içine düştükleri
    kötü durumdan kurtarmaktır.221
    Ayetlerde, insanların kıyamet gününde diğer hayat için haşrolunacakları
    zaman kâfirlerin karşılaşacakları zor ve çetin tavra işaret vardır. Görüldüğü
    gibi, bu âyetler uyarma ve tehdit tarzındadır.
    Sanki bu âyetler, destekleme ve tatmin amacıyla Allah’ın, Peygamber’e
    sabrı emretmesini takip etmekte onu pekiştirmektedir. Peygamber’e düşen;
    asaletini inkâr edenlerin
    tavırlarına sabretmesidir.
    Öyle ki âhiret gününde bunların hesapları çok çetin olacaktır. Bu (durum),
    sûrenin âyetlerinin birbiriyle nazım, konu ve nüzul yönünden bağlantılı
    olduğu yönünde bizim ortaya attığımız görüşün doğruluğunu ortaya
    koymaktadır. 222
    Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
    Sûr; Kıyâmet sâati geldiği an dört büyük melekten biri olan İsrâfil’in
    (a.s.) üfleyeceği bir araçtır. Kur’ân-ı Kerîm’de Sûr’un nasıl bir şey olduğu
    açıklanmaz. Yalnız, “Sûr’a üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri bir yana göklerde
    olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah’a boyun eğmiş olarak gelirler”
    223 âyeti Sûr’un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber’den
    nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.
    Ebû Ya’lâ el-Mavsılî’nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre
    (r.a.)’den nakledilen bir hadis-i şerif Sûr’u açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir
    220 54/Kamer, 6-8
    221 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    222 İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları, 1/88
    223 27/Neml, 87
    • 101 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gün Peygamber (s.a.s.) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden
    büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi: “Yüce Allah gökleri yarattıktan
    sonra, Sûr’u yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s.)’a verdi. İsrâfil ağzını Sûr’a
    dayamış ve gözlerini de Arş’a dikmiştir. Sûr’a üfürmesi için verilen emri beklemektedir.”
    Ebû Hüreyre diyor ki; ben, “Ey Allah’ın Rasûlü, Sûr nedir?” diye
    sordum. O da, “Boynuza benzeyen bir âlettir” diye cevap verdi. Ben yine,
    “O nasıl bir şeydir” diye sordum. O da, “O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı
    tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah’a yemin olsun ki, yerler ve gökler
    onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir” diye cevap verdi... Bu
    hadis-i şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:
    Sûr’a üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar
    sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar
    ölecek. Allah yeni bir düzen (âhiret yurdu) kurup hesap günü gelince,
    üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden
    dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, Cennet, Cehennem...
    Kıyâmet olayları olacak.
    Kur’ân-ı Kerîm Sûr’un üfürülüşü ânında yaşanacak dehşeti, Tekvîr, İnfitar,
    İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:
    “O gün güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer
    verilen on aylık develer terk edilir, denizler kaynatılır.” 224
    “Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır.” 225
    “Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp
    tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer.” 226
    “Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen
    pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer.” 227
    “Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, “ne oluyor”
    diye korkusunu dile getirir.” 228
    224 81/Tekvîr, 1-4, 6
    225 82/İnfitar, 1-3
    226 83/İnşikak, 1-4
    227 101/Karia, 1-5
    228 99/Zilzâl, 1-3
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    “O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların
    gözleri yere döner ve ‘biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize
    mi döneceğiz (yoksa)? O takdirde bu zararına bir dönüştür’ diye düşünecekler.
    Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler.” 229
    “Sûr’a üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak,
    dağlar yürütülüp serap olacak.” 230
    “Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak.”
    231
    “Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman
    insan “kaçacak yer neresi” diyecek, ama sığınak yoktur o gün.” 232
    “Aslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler.” 233
    “Yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir.” 234
    “Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir
    dost dostunu soramaz.” 235
    “Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hâmile kadın
    çocuğunu düşürür, insanlar adeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama
    Allah’ın azabının şiddeti onları o hâle koyar.” 236
    Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş ânında ise, “Gözleri
    dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden
    çıkarlar. Kâfirler ‘bu ne zorlu bir gün’ derler.” 237
    229 79/Nâziât, 6-14
    230 78/Nebe', 18-20
    231 77/Mürselât, 8-10
    232 75/Kıyâmet, 7-11
    233 74/Müddessir, 50-51
    234 73/Müzzemmil, 14
    235 70/Meâric, 8-10
    236 22/Hacc, 1-2
    237 51/Kamer, 8-9
    • 103 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini
    zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş
    olan gündür.” 238
    Yukarıda bahsedilen uzun hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz’e; “Sûr’a
    üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri müstesnâ, göklerde olanlar da yerde olanlar
    da korku içinde kalırlar. Hepsi boyunları bükülmüş olarak O’na gelirler”
    239 âyetindeki “Allah’ın diledikleri müstesnâ” kelâmı ile kastedilen kişilerin
    kimler olduğu Ebû Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben, “Onlar
    şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah’ın katında diridirler. Allah onları,
    Kıyâmet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün
    korku ve endişesi, sadece iman etmeyen âsi ve günâhkâr kullar içindir” karşılığını
    verdi. Peygamberimiz daha sonra Kıyâmet ve sûr konusunda özetle
    şu bilgileri verdi: “Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah’ın
    huzuruna çıkar ve ‘Ey Allah’ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde
    ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü’ der. Allah ise, geride
    kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine: ‘Geride canlı kalan
    kimse var mıdır?’ diye sorar. Azrâil, ‘Ey Allah’ım, ölmeyen ve daima diri olan
    Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş’ı
    ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım’ cevabını verir. Daha
    sonra Allah’ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâil’e dönen Yüce Allah:
    ‘Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü,
    sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl’ buyurur ve
    Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah: ‘Bugün mülk kimindir?’ diye seslenecek ama
    cevap verecek hiç bir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. ‘Bugün
    mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah’ındır?” 240
    (Sûr’un üfürülüşü ve İsrâfil (a.s.)’ın sûr’a üfürmesini anlatan uzun bir
    hadis Tefsîr kitaplarında konu ile ilgili âyetlerin açıklanmasında zikredilmiştir.
    Bu hadisin bazı cümleleri sahih hadis kitaplarında konu ile ilgili
    anlatılan bahislerde geçmekle beraber, bazı cümleleri ifade ve mânâ bakımından
    peygamber sözü olmayacak derecede münker kabul edilmiştir. Bu
    hadisin tek râvisi olan İsmail b. Râfi’ Medine’nin kıssacılarındandır.
    238 70/Meâric, 43-44
    239 27/Neml, 87
    240 Ebû Ya'lâ el-Mavsılî, Müsned
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    Ahmed bin Hanbel ve Ebû Hâtim er-Râzî gibi hadis tenkidçileri hadislerinin
    münker olduğunu, hatta metrûk bir râvi tarafından rivâyet edildiğini
    söylemişlerdir.) 241 Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir
    âlem yaratacak, her yer dümdüz olacak. Allah’ın seslenmesiyle bütün varlıklar
    tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte
    olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah’ın emriyle gökler kırk gün
    yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere
    yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden
    çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah
    bütün ruhları çağıracak. O gün mü’min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise
    karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sûr’a doldurup İsrafil’e emreder. İsrafil
    emri yerine getirir ve Sûr’u üfler. Sûr’dan çıkan ruhlar yerle gök arasını
    doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder.
    Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp
    İlâhî huzura doğru yürümeye başlar. “Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi
    yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar.” 242
    Buna göre Sûr, İsrâfil (a.s.)’ın Kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi,
    kainatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve
    nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini
    bilmediğimiz, dünyadaki âletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru
    diye tanımlanan bir âlettir. 243
    “Sûrun sahibi (İsrâfil aleyhisselâm), sûr denen borusunu ağzına dayamış,
    yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken (yani kıyamet bu
    kadar yaklaşmış iken) ben nasıl tereffühle (refah ve ferah bir yaşayışla) (dünya
    nimetlerinden) istifade edebilirim?” buyurmuşlardı. Bu, sanki ashabına
    çok ağır gelmişti. “Peki, biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah’ın Rasûlü?”
    diye sordular. Onlara: “Hasbünallah ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, o
    ne güzel vekildir!), Allah’a tevekkül ettik. -belki de “tevekkülümüz Allah’adır!”
    demişti- deyin!” diye emir buyurdular.” 244
    241 İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, 3/274-282
    242 54/Kamer, 8
    243 Fedâkâr Kırmızı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 450-451
    244 Tirmizî, Kıyamet 9, hadis no: 2433
    • 105 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Rasûlullah’a (s.a.s.) sûr’dan sorulmuştu: “Bu, içine üflenen bir boynuzdur!”
    diye cevap verdi.” 245
    Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “İki sûr arasında kırk
    vardır!” buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler: “Ey Ebu Hureyre! Kırk
    gün mü?” diye sordular. Fakat o: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. Tekrar:
    “Kırk ay mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk yıl
    mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi ve (Rasûlullah’ın
    hadisine devam etti:) “Sonra Allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden
    sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen,
    acbu’zzeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden
    yaratılış bundan terkib edilecektir.” 246
    İbn Abbas (r.a.) “O boru öttürülünce” 247 âyeti ile ilgili olarak dedi ki:
    “Bu, sûrdur. (Kur’an’da bir başka) Sûrede geçen “râcife”, birinci nefha (üfleme),
    “râdife” de ikinci nefhadır.” 248
    İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Sûr’a
    Üfürüp Kıyâmeti Başlatacak Melek
    Sûr’a üfleyecek olan melek; dört büyük melekten birisi olan İsrâfil Kıyâmet
    günü Sûr’a üflemekle vazifeli melektir. Kıyâmet günü Allah’ın emri ile
    iki defa Sûr’a üfleyecektir. “Sûr’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde
    olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a bir defa daha üflenince
    hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar.” 249
    İsrâfil’in birinci üflemesi ile yer ve gökteki bütün canlılar ölecek ve dünya
    hayatı sona erecektir. İkinci defa üflemesiyle de bütün canlılar dirilecek
    ve âhiret hayatı başlayacaktır. Sûr’un ilk üflenişine “nefha-i ûlâ”; ikinci üflenişine
    “nefha-i sâniye” denilir. İsrâfil (a.s.)’a Sûr’a üfüreceği için Sûr Meleği
    de denilmiştir.
    245 Ebu Davud, Sünnet 24, hadis no: 4742; Tirmizî, Kıyamet 9, hadis no: 2432
    246 Buhârî, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, hadis no: 2955; Muvatta, Cenaiz 48, hadis no: 1, 239;
    Ebû Dâvud, Sünnet 24, hadis no: 4743; Nesâî, Cenaiz 117, hadis no: 4, 111
    247 74/Müddessir, 8
    248 Buhârî, Rikak 43 (muallak olarak)
    249 39/Zümer, 68
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamber (s.a.s.)’e Sûr’un mâhiyeti sorulunca şöyle demiştir: “Üfürülen
    bir boynuzdur.” 250 Peygamber (s.a.s.); “İsrâfil Sûr’u tutmuş hazır bir
    şekilde kendisine ne zaman üfürmek için emredileceğini bekliyor” 251 buyurmuştur.
    Levh-i Mahfuz’da Allah’ın yazılı irâdelerini okumak ve bu irâdelerin
    yerine getirilmesiyle görevli olan mukarreb meleğe bildirmek de İsrâfil
    (a.s.)’ın görevlerindendir. İsrâfil (a.s.)’in ve diğer meleklerin kadrinin yüceliğinden
    dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) bazen onların ismi ile duâ etmiştir.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) gece namazına kalktığında şöyle duâ ederdi; “Ey Allah’ım,
    Cebrâil, Mikâîl ve İsrâfil’in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve
    şehâdet âlemini bilen. Sen kullarının arasındaki ihtilaflar hakkında hüküm
    sahibisin. Beni izninle ihtilaf edilen şeylerde hakka kavuştur. Sen dilediğini
    sırât-ı müstakim’e kavuşturursun.” 252
    Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin
    Kopmadığını Sanıyorsunuz?
    Nedir Kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek, doğrulmak
    ve dirilmek anlamında olan Kıyâmet; İslâmî literatürde, evrenin
    düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile, ölen tüm insanların
    yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına verilen addır. Kıyâmet,
    cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var
    olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır Kıyâmet.
    Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının
    hizmetinde bir insan, Kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın Kıyâmeti,
    inancın Kıyâmeti, hakikatin Kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı, hem
    de namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi yerine
    getirmeyenlerin âkıbetidir Kıyâmet. “Kıyâm et” emrini uygulamayanların
    dünyevî cezâsıdır “Kıyâmet”.
    Hadis rivâyeti olarak değerlendirildiği halde, hadis olmadığını tesbit ettiğimiz,
    ama anlamına katılarak bu konuya uygun yorumladığımız bir söz
    vardır: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.” Sanal bir hayatta, yaşadı-
    250 Ahmed bin Hanbel, II/196
    251 Taberî, Câmiu'l-Beyân, 7/211; İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, 3/276
    252 Müslim, Müsafîrûn 200; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 207
    • 107 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğını sananların rüyalarıdır bugünün dünyası. İnsan, içinde yaşadığı çevreyi
    katletti, mahvetti; kendisi de o çevrenin, o doğanın bir parçası olduğunu
    düşünmedi; kendisi de mahvoldu. İçinde yaşadığı toplumu ve kendini (fıtratını,
    mânevî hayatı) insanın kendi eliyle imhâ etmesi Kıyâmet değil de
    nedir?
    Kur’an’ın Kıyâmetin dehşetinden sık sık bahsetmesinin temel hikmeti,
    yaşadığımız hayatı sorgulamak, Allah’ın var ettiği dünya ve içindekilerin
    âniden elimizden çıkabileceğini, her nimetin bir sonu olduğunu, ölümün
    yakın olduğunu hatırlayıp Allah’a karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır.
    Kur’an’a göre, Kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah’tan başka hiç
    kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın
    kopacaktır. “Sana Kıyâmetten sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’
    derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?”253;
    “Sana Kıyâmet sâatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar.
    De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası
    açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’
    Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak
    Allah’ın katındadır’ ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 254
    Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama farkında
    olmadan Kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması kolay olmayacaktır.
    Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler
    veya bilmek istemeyenlerdir. Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki, onun
    alâmetleri çoktan gelmiştir. “Onlar, Kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından
    başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/
    belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”255 Ansızın
    kopacak Kıyâmetin Kur’an’da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen
    ayın yarılması da gerçekleşmiştir. Kur’an, Kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet
    olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: “Kıyâmet
    yaklaştı ve ay yarıldı.” 256
    253 79/Nâziât, 42-43
    254 7/A'râf, 187
    255 47/Muhammed, 18
    256 54/Kamer, 1
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır,
    hatta belki bundan daha da yakındır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir.
    (Kıyâmet) sâatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan
    başkası değildir.” 257
    Bütün bu Kur’ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den Kıyâmetin
    alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur.
    Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla reddetmek doğru
    olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur’an’a arzedilmesi gerekir. Kur’an’ın
    bazı âyetlerinin müteşâbih olduğunu biliyoruz.258 Müteşâbih, anlam yönüyle
    birbirine benzeyen, mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda
    güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur’an’da bahsedilen Kıyâmet ve
    ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis
    rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin tek
    bir tefsiri olmaz, farklı te’villeri/yorumları olabilir, esas anlamını da ancak
    Allah bilir.259
    Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur’an’ın Kıyâmet konusundaki
    mesajını göz ardı eden Osmanlı’nın son devir mollaları, olanca
    zulüm ve tuğyânı, sadece “Kıyâmet alâmeti” olarak değerlendirmiş, son
    alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla “başımıza taş yağması yakındır” diyerek
    eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Halbuki Kıyâmetin çok
    yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur’an çok önceden belirtmişti.
    Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine,
    Kıyâmet kopmadan -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını hiçbir Kur’an
    talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur’an’ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi
    yerine getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri
    olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek,
    büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla Kıyâmeti çok uzaklara ertelemek,
    “kalplerinde eğriliğin bulunması” ve “fitne çıkarma”260 riski ile karşı
    karşıya gelmek demektir.
    Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu
    fekad kamet Kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun Kıyâmeti kopmuş-
    257 16/Nahl, 77
    258 3/Âl-i İmrân, 7
    259 3/Âl-i İmrân, 7
    260 3/Âl-i İmrân, 7
    • 109 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    tur.” Diğer insanların Kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her
    an gelebileceğine göre, Kıyâmetin zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını
    sanıp Kıyâmetin daha kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine
    kapılmaktır. Zâten ölüm, küçük bir Kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük
    bir ölümdür: Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
    kerimede, “Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında;
    üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele
    kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 261 buyurulmaktadır.
    Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh,
    bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir.
    Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.”
    Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun
    bedenden sıyrılmasıdır.
    Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat,
    dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir.
    Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün
    olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar
    aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları
    için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için,
    kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî
    mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle
    gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerîm’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,)
    sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına
    koşun...” 262 buyurulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir
    hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “rûhun ve kalbin hayat derecesi”
    olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak
    için olsa gerektir.
    Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın
    asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde
    “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten
    maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle
    tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan
    göçmekten ibârettir.
    261 39/Zümer, 42
    262 8/Enfâl, 24
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve
    “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini
    giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta
    ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta
    artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu
    değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir;
    dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir
    canlılığa adım atarlar.
    Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır,
    eğer bilselerdi.” 263 şeklinde ifade etmektedir. Peygamberlerin getirdiği hayat
    verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler
    (Kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”
    264; “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!”265 buyrulur. Böylelerinin
    ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve
    görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları
    gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak
    cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya
    hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde
    gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın
    muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici
    unSûrlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık
    ölümdür.266
    Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak,
    hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun
    hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu
    diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır.
    Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile
    hissetmeyecek kaosu, Kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler,
    öldüklerinin, yani kendi Kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama
    mânen ölmüş, kendi Kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir Kıyâmet
    içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî Kıyâmeti,
    o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o,
    263 29/Ankebût, 94
    264 30/Rûm, 52
    265 35/Fâtır, 20
    266 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237
    • 111 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini
    perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 267
    İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği
    gibi. “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar
    diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız..” 268; “Bil ki sen, ölülere
    işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın.”
    269
    Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz
    eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan
    Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması,
    İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi,
    ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Kıyâmet alâmetlerinin
    tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz.
    Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin
    dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları,
    insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak
    iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî
    ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın
    yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği
    bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması),
    cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların
    savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın
    açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin
    azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan
    yola çıkarak Kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar,
    toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların Kıyâmetidir. Bu özellikler,
    huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları
    yaşayan toplum, Kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere
    ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını
    bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile Kıyâmetin kopmayacağından
    emin olmayan bir peygamber, toplumun Kıyâmetini çok belîğ bir şekilde
    anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki
    “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olma-
    267 8/Enfâl, 25
    268 2/Bakara, 154
    269 27/Neml, 80
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    dığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “Kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen
    bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için
    hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için Kıyâmeti her an
    yaşamakta. Gerçek Kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal Kıyâmet,
    her an dehşet saçmaktadır.
    Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur’an’a arzedilerek,
    müteşâbih olduğu unutulmadan te’vil edilebilir. Bu, Kur’an mesajına
    daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın
    bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş,
    Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi,
    Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur.
    Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan
    ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak
    te’vil etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu
    hadisler şöyle te’vil edilebilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha
    yaşayacaktır. Fakat Kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir.
    Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir.
    Said Nursi bu kanaattedir.270 Meşhur müfessirimiz Elmalılı
    Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.271 Yalnız, Kıyâmet alâmetleri
    konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve benzeri her çeşit yorumların
    da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan
    çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb
    bilgisinin ve özellikle Kıyâmet ilminin sadece O’na âit olduğu unutulmamalıdır.
    Bir peygamberin dini (O’nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça, kendisi
    mânen yaşamaktadır. İsa (a.s.)’nın fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir.
    Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun
    rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile, mânen Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar,
    görünürde hıristiyan olsalar bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar
    veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir.
    Bu, “güneşin batıdan doğması”dır. Nitekim, giderek ivme kazanan bir hızla
    Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika
    270 Bkz. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem'alar, s. 112
    271 Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
    • 113 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon
    deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman avına çıkmasının asıl sebebi
    budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek olacak şekilde yaşandığı
    takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği
    şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi,
    onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tabi olması
    (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm,
    Kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden,
    bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mesih’tir,
    Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak
    gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve
    onun silâhlarıdır.
    Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne zaman
    kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine; “ölüme, Kıyâmete,
    ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi kendimize sormamız
    gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme
    şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve
    “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
    İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara
    havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize
    hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah
    da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete
    götüren, hidâyet veren anlamında en büyük “mehdî” olan Kur’an’a
    uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze
    durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir.
    Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı,
    böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman
    “deccal”lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize
    bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar)
    size zarar veremez.” 272
    Kıyâmetin ikinci aşaması; ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa
    kalkması, kıyâm etmesidir. “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”
    adındaki kalk borusunu, “kıyâm et” emrini veren dâvetçi İsrâfiller, inşâAllah
    272 5/Mâide, 105
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    toplumu İsa nefesleriyle yeniden diriltecek ve Allah’ın izni ve yardımıyla
    topluma ba’su ba’de’l-mevti yaşatacaklardır. Hz. İsa, rûha önem verilmeyen
    yahûdileşmiş bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli
    mûcizelerle geldi: Bazı ölüleri Allah’ın izniyle diriltme, hastaları iyileştirme,
    körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi.
    İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli
    müslümanlara ihtiyaç var. Böylece emperyalistlerin katı kapitalist etkileriyle
    ruhları, rûhî/mânevî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül
    kalpleri ve ruhları dirilsin; ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun.
    Hasta kalpler ve mânevi/rûhî hastalıklar iyileşsin. Hakkı göremeyen
    gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nûruyla
    bakabilsin. Sadece görünenleri değil, perdenin arkasındakileri de görebilsin.
    Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi
    için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine,
    Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Kur’an’ına mirasçı sensin. Kurtuluş
    istiyorsan, kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul,
    hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
    Son söz: Her şeyin en doğrusunu bilen yalnız Allah’tır. 273
    Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıyâmet kavramına çok yer verilir. Değişik kelimelerle
    Kıyâmetten bin civarında âyette konu edinilir. Kıyâmetle ilgili temel
    kavram mâhiyetindeki kelimelerin kısa bir dökümünü vermek, bu konuda
    ufuk açıcıdır: “Kıyâmet” kelimesi, toplam 70 yerde zikredilir. Aynı anlamdaki
    “sâat” sözcüğü ise toplam 48 yerde geçer. “Âhir (yevmu’l-âhır)” kelimesi
    28 yerde, “âhiret” kelimesi ise 115 yerde kullanılır. Âhirette hesaba
    çekilmek ve Kıyâmet günü ve hesap günü anlamındaki “hesap (hısâb) ve
    “yevmu’l-hısâb” kelimeleri toplam 39 yerde ifâde edilir. Yeniden diriliş anlamında
    kullanılan “ba’s” kelimesi ve türevleri toplam 67 yerde kullanılır.
    Kıyâmetin kopması ve her yaratığın ölümünden sonra, yeniden dirilişle
    birlikte mahşerde toplanmak anlamındaki “haşr” kavramı ve türevlerinin
    toplam 43 yerde zikredildiği görülür.
    273 Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 25, Temmuz 2003
    • 115 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İslâm inancının üç temel esasından birini oluşturan Kıyâmet veya âhiret
    konusu yüzleri aşan, çok değişik ve müstakil sûrelerde ele alınmıştır.
    Burada, toplum hayatında büyük önem taşıyan mes’ûliyet duygusunun telkin
    edilmesinin bir hedef teşkil ettiği şüphesizdir. Ayrıca, “Herkes yarın için
    ne hazırladığının bilincini taşımalıdır.” 274 âyetinde ifâdesini bulan geleceği
    düşünme ve ebedî hayatın mutluluğunu sağlama uğruna faâliyet gösterme
    ilkesinin hâkim rol oynadığını da söylemek gerekir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de zaman zarfı olan “yevme”, “yevmeizin” kelimeleriyle
    oluşup Kıyâmeti tasvir eden âyetlerin sayısı 400’e yakındır. Bunların yetmişi
    “yevmu’l-kıyâmeh” şeklindedir. Ayrıca, Kur’an’ın altmış yedinci sûresi olan
    Mülk sûresinden itibâren yer alan 48 sûrenin büyük ekseriyetinin en belirgin
    muhtevâsı “Kıyâmet” konusudur. Bunlardan başka “Kıyâmetin kopma
    zamanı” demek olan “sâat”, “dünyanın sonu” anlamına gelen “ukbâ”275,
    “mutlaka gerçekleşecek olan realite” mânâsındaki “vâkıa”, “kimini alçaltan,
    kimini yükselten olay” anlamındaki “hâfida-râfia,276 “yeniden diriltmek,
    dirilterek hesap meydanında toplamak” mânâsındaki “ba’s” ve “haşr”277 kelimeleriyle
    bunlara benzer kavramlar Kıyâmet için kullanılmıştır. “Dönüş,
    dönüş yeri, çıkarıldığı yer” anlamına gelen ve bir âyette yer alıp bir yoruma
    göre Kıyâmet mânâsında olan “meâd” kelimesi de,278 özellikle kelâm ve felsefe
    kitaplarında Kıyâmet yerine kullanılmıştır.
    “Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır.
    İsteyene ve mahruma. Cezâ gününü tasdik ederler.”279 Bu âyetler, Allah’a ve
    âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini belirtiyor. Şu âyet
    de Kıyâmeti, âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini açıklıyor: “(Onlar
    da) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik.
    Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Cezâ gününü yalanlardık.” 280
    “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün, âhiret hayatının gerçek
    sahibi)dir.” 281
    274 59/Haşr, 18
    275 Ukbe'd-dâr; 13/Ra'd, 22, 24, 35, 42
    276 56/Vâkıa, 1-3
    277 22/Hacc, 5; 50/Kaf, 44
    278 28/Kasas, 85
    279 70/Meâric, 22-26
    280 74/Müddessir, 43-46
    281 1/Fâtiha, 3
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki:
    ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ (Bundan) Sonra onların:
    ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
    başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler
    ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı.” 282
    “Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:)
    ‘Bu, gerçek değil mi?’ dedi. Onlar: ‘Evet, Rabbimiz hakkı için’ dediler. (Allah:)
    ‘Öyleyse inkâr edegeldikleriniz nedeniyle azâbı tadın!’ dedi.” 283
    “Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle
    ki, sâat (Kıyâmet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına
    yüklenerek: ‘Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar
    olsun bize…’ derler. Dikkat edin, o işleyip yüklendikleri ne kötüdür!” 284
    “Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır
    (yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücâdele etmeleri için kendi
    dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de
    müşriklersiniz.” 285
    “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine
    göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın
    sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz
    yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların
    dostları kıldık.” 286
    “Kimine hidâyet verdi, kimi de sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar, Allah’ı
    bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.”
    287
    “Sâatin (Kıyâmetin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar.
    De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O’ndan
    başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir geliş-
    282 6/En’âm, 22-24
    283 6/En’âm, 30
    284 6/En’âm, 31
    285 6/En’âm, 121
    286 7/A’râf, 27
    287 7/A’râf, 30
    • 117 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ten başkası değildir.’ Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar.
    De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır. Ancak insanların çoğu
    bilmezler.” 288
    “O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara:
    ‘Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da’ diyeceğiz. Artık onların
    arasını açmışızdır. Şirk koştukları derler ki: ‘Siz bize ibâdet ediyor değildiniz.
    Bizim ile sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter. Gerçekten biz, sizin ibâdetinizden
    habersizdik.’ İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana
    çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecekler.
    Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.” 289
    “(Kıyâmetin) Geleceği günde, O’nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez.
    Artık onlardan kimi ‘bedbaht ve mutsuz’, (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.”
    290
    “(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından
    habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.
    Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp çevrilmez.
    Kalpleri (sanki) bomboştur.” 291
    “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir. (Kıyâmet) Sâatin(in) emri de yalnızca
    (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah
    her şeye güç yetirendir.” 292
    “O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: ‘Rabbimiz, seni bırakıp
    bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır’ diyecekler. (Onlar da bunlara:)
    ‘Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz’ diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.
    O gün (artık) Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da
    onlardan çekilip uzaklaşmıştır.” 293
    “Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün;
    onları bir arada toplamışız da, içlerinden hiç birini dışarıda bırakmamışızdır.
    288 7/A’râf, 187
    289 10/Yûnus, 28-30
    290 11/Hûd, 105
    291 14/İbrâhim, 42-43
    292 16/Nahl, 77
    293 16/Nahl, 86-87
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa
    yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır, bizim size bir kavuşma zamanı
    tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?” 294
    “(Kâfirlere:) ‘Benim ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın’ diyeceği gün;
    işte onları çağırmışlardır, ama onlar, kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz
    onların aralarında bir uçurum koyduk.” 295
    “Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz.
    Sûr’a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.” 296
    “Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz,
    sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.”
    297
    “Ve onların hepsi, Kıyâmet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir.
    298
    “Sûr’a üfürüleceği gün, biz suçluları/günahkârları o gün, (yüzleri kara,
    gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.” 299
    “Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: ‘Benim Rabbim, onları darmadağın
    edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır. Orada ne bir
    eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” 300
    “O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman
    (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey
    işitemezsin.” 301
    “O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut
    olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.” 302
    294 18/Kehf, 47-48
    295 18/Kehf, 52
    296 18/Kehf, 99
    297 19/Meryem, 68
    298 19/Meryem, 95
    299 20/Tahâ, 102
    300 20/Tahâ, 105-107
    301 20/Tahâ, 108
    302 20/Tahâ, 109
    • 119 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz
    çeviriyorlar.” 303
    “Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık
    ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak.” 304
    “Biz, Kıyâmet gününe âit duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis
    hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye)
    getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.” 305
    “Bizim, göğü kitabın sayfalarını katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya
    başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iâde edeceğiz. Bu, bizim
    üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız.” 306
    “Hayır, onlar Kıyâmet sâatini yalanladılar; biz Kıyâmet sâatini yalan
    sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Ateş,) Onları uzak bir yerden
    gördüğünde, onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına
    bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu
    isteyip çağırırlar.” 307
    “Sûr’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde
    olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak
    O’na gelmişlerdir.” 308
    “O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Bana ortak olarak öne sürdükleriniz
    nerede?’ der. Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: ‘Rabbimiz, işte bizim
    azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da
    azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız.
    Onlar bize tapıyor da değillerdi. Denir ki: “Ortaklarınızı çağırın.’ Böylelikle
    çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidâyet
    bulmuş olsalardı ne olurdu. O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Gönderilen (elçilere)
    ne cevap verdiniz?’ der.” 309
    303 21/Enbiyâ, 1
    304 21/Enbiyâ, 40
    305 21/Enbiyâ, 47
    306 21/Enbiyâ, 104
    307 25/Furkan, 11-13
    308 27/Neml, 87
    309 28/Kasas, 62-65
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    “Kıyâmet sâatinin kopacağı gün, suçlu günahkârlar umutsuzca yıkılırlar.
    (Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar,
    ortaklarını inkâr ediyorlar.” 310
    “Kıyâmet sâatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır;
    rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse
    de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdârdır.” 311
    “İnsanlar, sana Kıyâmet sâatini sorarlar; de ki: ‘Onun bilgisi yalnızca Allah’ın
    katındadır.’ Ne bilirsin; belki Kıyâmet sâati pek yakın da olabilir.” 312
    “Onlar: ‘Eğer doğru sözlü iseniz, bu vaad (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
    derler. De ki: ‘Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz,
    ne de (bir an) öne alınabilirsiniz.” 313
    “Demişlerdir ki: ‘Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim
    diriltip kaldırdı? Bu, Rahmân (olan Allah)’ın vaad ettiğidir, (demek ki) gönderilen
    (elçi)ler doğru söylemiş.” 314
    “Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle
    çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir. Artık ne bir tavsiyede bulunmağa
    güç yetirebilirler, ne âilelerine dönebilirler.” 315
    “Sûr’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine
    doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler.” 316
    “İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
    bakıp duruyorlar.” 317
    “Derler ki: ‘Eyvahlar bize; bu, din günüdür.’ ‘Bu, sizin yalanladığınız
    (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” 318
    310 30/Rûm, 12-13
    311 31/Lokman, 34
    312 33/Ahzâb, 63
    313 34/Sebe', 29-30
    314 36/Yâsin, 52
    315 36/Yâsin, 49-50
    316 36/Yâsin, 51
    317 37/Sâffât, 19
    318 37/Sâffât, 20-21
    • 121 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Ve onları durdurup tutuklayın, çünkü sorguya çekileceklerdir.” 319
    “Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin.” De ki: “Gerçekten hüsrana
    uğrayanlar, Kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrana
    uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir.” 320
    “Kıyâmet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu
    görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi
    yok?” 321
    “Kıyâmet sâatinin ilmi O’na döndürülür. O’nun ilmi olmaksızın, hiç bir
    meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiç bir dişi, gebe kalmaz ve doğurmaz da.
    Onlara: ‘Benim ortaklarım nerede?’ diye sesleneceği gün, dediler ki: ‘Sana
    arzettik ki, bizden hiç bir şâhit yok.” 322
    “Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki
    Kıyâmet sâati pek yakındır.” 323
    “Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan Kıyâmet
    sâatinden başkasını mı gözlüyorlar?” 324
    “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan
    (Allah) ne yücedir. Kıyâmet sâatinin ilmi O’nun katındadır ve O’na döndürüleceksiniz.”
    325
    “De ki: ‘Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiç bir
    kuşku olmayan Kıyâmet günü O sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak
    insanların çoğu bilmezler.” 326
    319 37/Sâffât, 24
    320 39/Zümer, 15
    321 39/Zümer, 60
    322 41/Fussılet, 47
    323 42/Şûrâ, 17
    324 43/Zuhruf, 66
    325 43/Zuhruf, 85
    326 45/Câsiye, 26
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    “Artık onlar, Kıyâmet sâatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını
    mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra
    öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? 327
    “O gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden)
    çıkış günüdür.” 328
    “O yaklaşmakta olan yaklaştı.” 329
    “Gözleri zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki yayılan çekirgeler gibi
    kabirlerinden çıkarlar. Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken,
    kâfirler derler ki: ‘Bu, zorlu bir gün.” 330
    “(Çünkü o gün) Suçlu günahkârlar, simalarından tanınır da alınlarından
    ve ayaklarından yakalanırlar.” 331
    “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar darmadağın olup ufalandığı, toz duman
    halinde dağılıp savrulduğu Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman...” 332
    “Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
    biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler ve
    sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Sonra
    siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
    Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
    Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte cezâ
    gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 333
    “Vâkıa (kesin bir gerçek olan Kıyâmet) vuku bulduğu zaman, Onun vukuuna
    (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.” 334
    327 47/Muhammed, 18
    328 50/Kaf, 42
    329 53/Necm, 57
    330 54/Kamer, 7-8
    331 55/Rahmân, 41
    332 56/Vâkıa, 4-7
    333 56/Vâkıa, 47-56
    334 56/Vâkıa, 1-2
    • 123 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “O yaklaşmakta olan yaklaştı. Onu Allah’ın dışında ortaya çıkaracak
    başka (hiç bir güç yoktur).” 335
    “Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
    De ki: ‘(Bununla ilgili) Bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben ancak
    apaçık bir uyarıcıyım.” 336
    “O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında
    koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar
    (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve
    mutluluk’ budur. O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere
    derler ki: “(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım.”
    Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya
    çalışın” denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sûr çekilmiştir; onun iç yanında
    rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 337
    “Ey iman edenler, Allah’a kesin (nasûh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir
    ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere
    sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
    düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler
    ki: “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye güç
    yetirensin.” 338
    “Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp kuşatmış.
    Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye dâvet edilirlerdi.” 339
    “Artık sûr’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği. Yeryüzü ve dağlar yerlerinden
    oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça
    parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan Kıyâmet) artık vuku
    bulmuş (gerçekleşmiş)tur. Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış za’fa
    uğramıştır.” 340
    335 53/Necm, 57-58
    336 67/Mülk, 25-26
    337 57/Hadîd, 12-13
    338 66/Tahrîm, 8
    339 68/Kalem, 43
    340 69/Haakka, 13-16
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    “Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: ‘Alın, kitabımı okuyun. Çünkü
    ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım.’ Artık o, hoşnut
    bir yaşama içindedir. Yüksek bir cennette.” 341
    “Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: “Bana keşke kitabım verilmeseydi.
    Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” 342
    “Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş)
    rengârenk yün gibi olacak.” 343
    “(Böyle bir günde) Hiç bir yakın dost bir yakın dostu sormaz.” 344
    “Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 345
    “Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar
    kökünden sökülüp savurulduğu zaman, Ve Rasûller de (şâhitlik için) belli
    bir vakitte getirildiği zaman...” 346
    “Bu ayırma gününü sana ne bildirdi? O gün, yalanlayanların vay haline.
    Biz, öncekileri helak etmedik mi? Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz.
    İşte Biz, suçlu günahkârlara böyle yapıyoruz. O gün, yalanlayanların
    vay haline!” 347
    “Sûr’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. O sırada gök
    açılmış ve kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, artık bir serap oluvermiştir.”
    348
    “Şüphesiz o hüküm (fasl) günü, belirlenmiş bir vakittir.” 349
    “Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 350
    341 69/Haakka, 19-22
    342 69/Haakka, 25-27
    343 70/Meâric, 8-9
    344 70/Meâric, 10
    345 77/Mürselât, 7
    346 77/Mürselât, 8-11
    347 77/Mürselât, 14-19
    348 78/Nebe', 18-20
    349 78/Nebe', 17
    350 77/Mürselât, 7
    • 125 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “O ne zaman demir atacak?’ diye, sana Kıyâmet sâatini soruyorlar.
    Onunla ilgili bilgi vermekten yana, sende ne var ki… En sonunda o (ve onunla
    ilgili bilgi), Rabbine âittir.” 351
    “Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından.” 352
    “O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır.” 353
    “O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; Güler ve sevinç içindedir.” 354
    “Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azap gibi azaplandıramaz.
    Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.” 355
    “Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp çıkardığı
    Ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır.
    Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir.” 356
    Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi
    Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    Bugün yaşadığımız toplumda Kıyâmet ve âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler
    yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm,
    coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Avamdan, ya da ehl-i
    dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince Kıyâmete
    ve âhirete inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
    ‘dünyadadırlar’ ama, ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün
    ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını,
    nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını
    bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi
    351 79/Nâziât, 42-44
    352 80/Abese, 34-35
    353 80/Abese, 37
    354 80/Abese, 38-39
    355 89/Fecr, 25-26
    356 99/Zelzele (Zilzâl), 1-5
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz
    şeye, fazla uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
    gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrâk
    tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin
    (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi,
    son varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer,
    ‘daha sonra’ geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın
    (dünyanın) sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani,
    son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi
    yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek
    ve her ânımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır.
    Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü
    zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce
    bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele olduğunu bilmelidir. Bunun
    sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek,
    yüce ilkelere, hedeflere bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük
    yaşamadan ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı
    kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için mücadele
    zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman
    diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte
    bu kaynakların başında âhiret inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden,
    korku ve umutsuzluktan, hedef sapmalarından ve hilâfet görevini
    unutmaktan, ancak bu inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya)
    meyillidir ve nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın
    gönlünde iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması
    mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye çalışmak,
    özgürlük ve adalet için mücadele etmek, bir yandan da dünyanın ve şeytanın
    geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak, korkmak ve zavallı yaşam
    biçimlerine istek duymak, bir müslümanın şahsında birleşemez. “Dünya
    hayatını âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim
    Allah yolunda savaşır da öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük
    bir mükâfat vereceğiz.”357 Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi
    ne olursa olsun- ancak dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir
    irade ve direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve
    357 4/Nisâ, 74
    • 127 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür.
    Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik
    ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere ve bunun
    ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu
    tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan için, korku son derece ârızî bir
    şeydir.
    - 11. Âyet -
    وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا ² ذَرْ نِ ي
    ² رْ نِ ي ذَ : Bana bırak وَمَنْ خَلَقْتُ : kendisini yarattığımı وَحِيدًا : tek olarak
    “Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak!” (Bir tek Benim yarattığımı
    / tek başıma yarattığımı / kendisini yarattığımda yapayalnız olan
    kimseyi; Malsız ve evlâtsız olarak yarattığımı) Bana bırak, Beni onunla
    baş başa bırak; Bırak Beni ve yarattıklarımı tek başına. Bana bırak yalnız
    yarattığım o kişi(yle uğraşma)yı.” (11. âyet)
    Bu âyetlerin Nüzul Sebebi
    Ebu’l-Kasım el-Hızâmî kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayete göre el-Velîd
    İbnu’l-Muğîra el-Mahzûmî bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.s.) geldi; Efendimiz
    (s.a.s.) ona Kur’ân okudu ve sanki biraz (kalbi İslâm’a) yumuşadı. Onun
    bu durumu Ebû Cehil’e ulaşınca yanına geliyor ve: “Ey amca, kavmin sana
    vermek üzere mal topluyorlar. Muhammed’e gitmişsin ve onun tarafındaki
    mala talip olmuş, ondan bir şeyler istemişsin.” dedi. el-Velîd: “Kureyş beni
    iyi bilir ki malı en çok olanlarındanım” diye cevap verdi. Ebû Cehil: “O
    halde Muhammed hakkında öyle bir şey söyle ki senin onu inkâr ettiğini ve
    ondan hoşlanmadığını kavmin bilsinler.” el-Velîd: “Ne söyleyeyim? Vallahi,
    içinizde şiiri benden iyi bilen kimse yoktur, recezi, kasideyi benden daha
    iyi bilen bulunmaz. Vallahi onun söyledikleri bunlardan hiçbirine benzemiyor.
    Vallahi, onun söylediğinde bir tatlılık var, onun apayrı bir lezzeti
    var, altındaki her sözü yıkıyor ve hepsinin üstüne çıkıyor, hiçbir söz onun
    üstüne çıkamıyor.” Diye düşüncelerini anlattı. Ebu Cehil ısrar etti: “Kav•
    128 •
    Ahmed Kalkan
    min, sen onun aleyhinde bir şey söylemeden senden râzı olmayacak.” O da:
    “Bırak beni biraz düşüneyim” dedi, sonra da: “Bu nakledilen bir büyüdür,
    başkalarından
    (Müseylime’den ve Bâbillilerden) naklediyor” dedi ve bunun
    üzerine “Bırak Beni ve yarattıklarımı tek başına.”358 âyet-i kerimesi nâzil oldu.
    359 Bu el-Velîd ibnu’l-Muğîra kendisinin de babasının da “el-Vahîd” (biricik)
    olduğunu, kendisinin de babasının da Araplar içinde bir benzerinin
    olmadığını söylermiş.360
    Bu rivayet bu sûrenin bir defada toptan nâzil olmadığını gösterir. 361
    Kâfir/İnkârcı Kişiyle Beni Başbaşa Bırak!
    Bu âyetler, servetle şımarıp Allah’ın emirlerine ve Kur’an’ın delillerine
    inatla karşı çıkan zengin insan tipine ait bir tabloyu gözler önüne sermektedir.
    Rivâyete göre bu zengin adam, “Eğer Muhammed’in anlattıkları doğru
    ise cennet ancak benim ve benim gibiler için yaratıldı.” diyen Velid bin
    Muğîre’dir. Bu yüzden âyetler, onun sözlerini yalanlayacak ve emelini boşa
    çıkaracak şekilde nâzil olmuştur. Hemen hatırlatalım ki, sebebin hususi olması,
    âyetlerin hüküm ve mesajının umumi olmasına engel değildir. Bunun
    için âyetler, servetine ve gücüne güvenip inkâr yolunu seçen her insanı kuşatıcı
    ve uyarıcı niteliktedir.
    “Beni tek başıma yarattığımla baş başa bırak.” Veya; “Yalnız yarattığımı
    Benimle baş başa bırak.” Her iki şekilde de anlaşılabilir. Vahîden tümleci
    zernî’yi de halaktu’yu da nitelediği için hem “tek başına, yalnız yarattığım”,
    hem de “tek başıma yarattığım” anlamlarını verir.
    Ey Muhammed! Kâfirlerin o toplantısında senin aleyhine bir propaganda
    ile seni hacılara büyücü olarak tanıtacak o adamı, annesinin karnında
    hiçbir şey olmadığı halde tek başına, yardımcıya ihtiyaç duymadan
    yarattığım o bedbaht Velid b. Muğire’yi Bana bırak, Bana havale et. Onun
    işi Bana aittir. Senin üzülmene gerek yok. O doğduğu zaman onun ne malı
    vardı, ne çocuğu; ne gücü vardı, ne de kuvveti. Onun yaratılması hususunda
    Allah’a ortak koştuğu ilahlar da ortalıkta yoktu. Velid sonra beni inkâr
    358 74/Müddessir, 11
    359 Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 319-320
    360 Râzî, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 198; Âlûsi, Rûhu’l Meânî, c. 29, s. 123
    361 Âlûsî, age. c. 29, s. 121
    • 129 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ederek âyetlerimi yalanladı. Ben onun hakkından gelirim, intikamımı alırım,
    onun işi bana aittir, lâyık olduğu cezayı ona Ben veririm. Yaptıklarından
    dolayı senin üzülmene gerek yok.
    Velid bin Muğîre
    O, Kureyş’in ileri “gelenlerindendi. Bunun içindir ki Velid, “Biricik”
    ve “Kureyş’in gülü” diye lakaplanmıştı. Allah ona, dünya nimeti olarak
    bol mal ve çocuk verdi. Onu rızka boğdu. Malı, fışkıran nehir gibi oldu.
    Velîd’in Tâif ’te bir bahçesi vardı ki, yaz-kış meyvesi hiç kesilmezdi. Buna
    rağmen o, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etti ve inkârla karşılık verdi.
    O nimetlere, Allah’ın âyetlerini inkâr ve iftira ile mukabele etti. İşte onun
    hakkında Kalem sûresinde ve Müddessir sûresinde âyetler indi.
    Bu âyetler Velid bin Muğîre hakkında inzâl oldu. Bu âyetlerde Allah
    onu şiddetle kınadı ve “Onu Bana bırak” diyerek “Sekar”la (Cehennemle)
    tehdit etti. Bu tehdit çok tesirli bir üsluptur. Nitekim Kalem suresinde geçen,
    “Alabildiğine yemin eden, aşağılık... kimseye itaat etme... Biz yakında
    onun burnuna damga vuracağız.”362 mealindeki âyetler de onun hakkında
    inmişti. Velid, Rasulullah’a (s.a.s.) eziyet edip tuzak Kur’an kişi idi. Çünkü
    Kureyş’in ileri gelenleri Rasûlullah’ı susturamayıp onu susturacak ve dâvetinin
    nurunu söndürecek çareleri bulmakta zorluk çekince Velid’e başvurdular.
    O da Rasûl’e sihirbaz lakabını takmalarını ve kölelerine ve çocuklarına
    Mekke’de ona bu şekilde seslenmeleri için emretmelerini tavsiye etti.
    Onlar da, “Muhammed sihirbazdır” demeye başladılar. Rasûlullah (s.a.s.)
    buna çok üzüldü. Bunun üzerine Velid’i korkutma ve tehdit ihtiva eden
    âyetler indi ki bu, onun kibrini kırmada daha tesirli olsun.”363
    “Kendisini tek olarak (vahîden) yarattığımı…” Bu cümlenin iki anlamı
    olabilir. İki şekilde de doğrudur:
    1) “O doğduğu zaman mal, evlât, makam, liderlik vs. ile doğmuş değildi.”
    362 68/Kalem, 10-16
    363 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    2) “Onu yaratan, yalnızca Benim.” Ben onu yarattığım anda, onun ilâhlık
    vermeye çalıştığı ve de onların hatırları için Tevhid’e karşı çıktığı sahte
    ilâhların hiçbiri Benim ortağım ya da yardımcım değildiler. Bana şirk
    koşulan varlıkların, olmayan tanrılığının yaratmada hiçbir katkısı olmuş
    değildir.”364
    Sen onu yalnız Bana bırak. Benim ondan alacağım intikam, kim olursa
    olsun başkasının intikamına ihtiyaç bırakmayacak şekilde olacaktır. İkinci
    anlamı da şöyle
    olur: Onu tek başına yaratan Benim. Bu hususta kimse
    Bana ortak olmamıştır.
    Bundan dolayı onu helâk edecek olan da Benim,
    onu helâk etmek için başka birisinin yardımına ihtiyacım yoktur. Ben onu
    annesinin karnında yapayalnız, tek başına, malsız ve evlâtsız olarak yarattım.
    Sonra ona nimetler ihsan ettim, o nankörlük edip kâfir oldu. Bununla
    şânı yüce Allah, tek başına yarattığı gibi,
    yine tek başına dirilteceğini kendisine
    delil olarak göstermeyi murad etmiştir.
    Bir diğer açıklama da şöyledir: “Vahîd: Biricik, tek başına” babası bilinmeyen
    kimsedir, el-Velid, kavminin nesebinden olmamakla bilinen birisi
    idi. Daha önce Yüce Allah’ın: “Câhil ve kaba, üstelik soysuzlukla damgalanmış
    olan”365 âyetinde belirtildiği gibi. O da el-Velid’in niteliği hakkındadır.
    366
    O, kavmi arasında; “el-Vahîd: biricik” diye de adlandırılırdı. İbn Abbas
    dedi ki: el-Velîd şöyle derdi: “Ben el-Vahîd oğlu el-Vahîdim (eşsiz
    ve benzersizim).
    Araplar arasında benim bir benzerim yoktur. Babam el-Muğîre’nin
    de bir benzeri yoktu. Ona da “el-Vahîd” deniliyordu.” Bunun üzerine
    yüce Allah şöyle buyurdu: “Başbaşa bırak Beni kendi kanaatine göre
    vahîd
    olanla; “tek başına yarattığım kimse ile.” Yoksa Yüce Allah, onun biricik ve
    eşsiz
    olduğu hususunda onun bu iddiasını tasdik etmek anlamında bunu
    söylemiş
    değildir.
    Âyette şu iki vurgu yapılmaktadır: a) Anasının karnında âciz ve tek başına
    bir durumda yarattığım o şahsı Bana bırak, senin onunla uğraşmana
    gerek yok, Ben onun cezasını
    veririm, b) Beni tek başıma onunla baş başa
    bırak; Ben onun hakkından gelir ve gereken cezayı veririm. 367
    364 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 471
    365 68/Kalem, 13
    366 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 175
    367 Bk. Şevkânî, c. 5, s. 376
    • 131 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ayrıca, “vahîden” kelimesi şu anlamları da düşündürür:
    Kıyâmet gününde o insanlar tek başına kalacaklar. Nasıl ki dünyaya
    tek başına geliyorlar. Mahşer gününde de tek başına kalacaklardır.
    Malı ve
    evlâdı ona fayda vermeyecektir. Bu dünyaya teker teker gelen insanlar yine
    teker teker gidecekler.
    Her insan yaratılış yönüyle eşi ve benzeri olmayan bir tek (özel, orijinal)
    yaratıktır. Parmak çizgisinden karakter yapısına kadar herkesi ayrı
    yaratan Allah’ın gücünü, ilmini, sanatını insanda görüp
    secdeye kapanmalı.
    “Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan ne? Ki
    O, seni yarattı, sana düzen içinde bir biçim verdi ve seni i’tidâl (denge, ölçü)
    üzeere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertip etti (düzene koydu).” 368
    İnsan muazzam bir makine olduğu kadar, muazzam bir sanat. Rûhî
    fonksiyonları birbirine benzemediği gibi; şekilleri, yüzleri, gözleri, kokuları,
    sesleri bile birbirine tümüyle benzeyen iki insan yoktur. Zevkleri, karakterleri,
    kabiliyetleri farklı olduğu gibi, fizikî yönde de benzer yön kadar
    benzemeyen yönler... Allah, fabrikadan çıkan arabalar gibi birbirinin aynısı
    ve kopyası olan iki şeyi yaratmayı sanatının büyüklüğüne münâsip görmez.
    Her yarattığı orijinaldir.
    Hz. Ömer’in de bulunduğu bir mecliste sohbet edilirken, orada bulunanlardan
    biri: “Şu satranca şaşıyorum. Satranç tahtasının eni de boyu da
    birer arşından fazla değilken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa,
    bir oynadığı oyun diğerine hiçbir zaman benzemez. Küçücük bir tahtada
    binlerce değişik kombinezon oluşur” demişti. Hz. Ömer bu söze cevap olarak
    şöyle dedi: “Bundan daha fazla hayret edilecek şeyler var. Meselâ insanın
    eni bir karış, boyu bir karıştan ibâret olan yüzünde kaşlar, gözler, burun
    ve ağız gibi âzânın yerleri kesinlikle değişmediği halde, bütün dünyada
    yüzleri tamamen birbirine benzeyen iki insan bulamazsın. Şu ufacık deri
    parçası üzerinde bu sayısız değişiklikleri, bu sınırsız sanatı gösteren Allah
    ne büyük kudret ve hikmet sahibidir!”
    368 82/İnfitâr, 6-8
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanın hiç taklit olunamayacak imzası parmak basmasıdır. Parmak
    uçlarındaki çizgiler insan sayısı kadar değişiklik arzeder. Gözler ve kokular
    da öyle. Her insanın gözü, kokusu farklıdır. Bu kadar küçük yerde görünen
    benzerlikler yanında benzemeyen özellikleri sığdırmak, ancak acının içine
    tat ve lezzet koyan, zıtlarda bile âhengi sağlayan Allah’a mahsustur. Burada
    “tek olarak” mânâsına gelen “vahîden” kelimesi, hem yaratanın hem de yaratılanın
    durumunu gösterebilir. Yani “Allah’a” veya “insana” yönelik olmasına
    göre iki anlama gelebilir. Eğer vahid sözcüğü Allah’a yönelik ise âyet,
    “Bir tek Benim yarattığım o kişiyi bana bırak” mânâsına gelir ve Allah’ın
    yaratıcı olarak tek ve eşsiz olduğu gerçeğini dile getirir. Şâyet vahid, insana
    yönelik bir sözcük olarak kabul edilirse o takdirde âyet, “Tek başına yapayalnız
    yarattığım o kişiyi bana bırak” anlamına gelir. Bu mânâyı, insanın
    hayata yalnızlık içinde başlayıp onu aynı şekilde bitireceğini dile getiren
    âyetler de desteklemektedir.
    Şu âyet gibi: “Andolsun sizi ilk defa nasıl yaratmışsak, onun gibi yapayalnız
    ve teker teker huzurumuza gelirsiniz.”369 Bununla kıyâmetin de yaratılış
    gibi özellikle her fert için ayrı bir safhasının olduğuna işaret edilmiş demektir.
    Allah, her şeyin mutlak ve tek yaratıcısıdır. Âyetin özel bir olay ve
    şahısla ilgili olarak inmesi hüküm ve uyarmanın vasıflara göre genel olmasına
    engel de değildir. Bu âyetin iniş sebebinin Velid b. Muğire el-Mahzumi
    olduğu rivayet ediliyor. Burada onun Kalem sûresinde geçtiği gibi soysuz,
    piç olduğuna îmâ ve “vahîd = tek başına” nâmıyla anıldığına işaret olduğu
    söylenmiştir.
    Her iki durumda da insanın Allah’a kaçınılmaz bağımlılığı gerçeğine
    dikkatimiz çekilmektedir. “Benim kendisinin Yaratıcısı ve Rabbi olduğumu
    unutan insana ne yapılacağına karar vermeyi yalnız Bana bırak” anlamı da
    âyetten anlaşılır. Âyet, bir taraftan insanın, kendi varlığını Allah’a borçlu
    ve O’na bağımlı olduğuna; diğer taraftan da hakikati inkâr edenlere karşı
    beşerî bir cezalandırma yapılamayacağına işaret eder. Kâfir/inkârcı insana,
    inançsızlığı nedeniyle ne yapılacağına Allah karar verir.370
    369 6/En'âm, 94
    370 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 418-419; Fahrettin Yıldız,
    Tefsir Dersi Notları 1, s. 96
    • 133 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Rasûlullah bu noktada zorlanıyordu. Çünkü insanlar müstekbirlik yaparak
    Allah’ın Resûlü’nü dinlemiyorlardı. Kabullenmiyorlardı İslâm’ı. Yola
    gelmiyorlardı… Onlara yaklaşılmıyordu bile, yanlarına varılamıyordu.
    Hatta bu dönemde Rasulullah yakınlarını eve çağırmıştı da, Ebû Leheb
    konuşmasına bile izin vermemişti. Derdini anlatmasına bile fırsat tanımamıştı.
    Allah diyor ki: “Sen, o ve benzerlerini Bana bırak! Takma sen onları
    kafana!”
    “Şu yapayalnız, hiçbir şeye mâlik olmayarak yarattığım kimseyi sen
    Bana bırak! Yani ana karnındayken, malı, mülkü, çevresi, kredisi, evi, barkı,
    hanımı, akrabası, çoluk-çocuğu, bilgisi, ilmi, irfanı, gücü, kuvveti olmadan
    yapayalnız, kendi başına yarattığım kimseyi sen Bana bırak!”
    Allah’a karşı küstahlık taslayıp kibirlenen, O’na O’nun istediği gibi iman
    edip sâlih amellerle bunu ispatlamayanlar başta olmak üzere hepimiz düşünelim:
    Ana rahmindeki durumumuzu göz önüne getirelim. Basit bir damla
    su. Eli yok, ayağı yok, aklı yok, fikri yok, gücü yok, kuvveti yok… Varlığından
    bile haberdar olmayan, kendisini bile korumaktan âciz bir varlık değil
    miydik? Veya dünyaya geldiğimiz günü bir tahmin edelim. Neyimiz vardı?
    Aklımız yoktu, bilgimiz yoktu, malımız, gücümüz, çevremiz, itibarımız,
    makamımız yoktu. Hiçbir şeysiz, yapayalnız, güçsüz, görüşü olmayan, konuşamayan
    âciz bir varlıktık. Bu yaratılışı hatırlatarak “İşte öyle yarattığımı
    sen Bana bırak!” diyor Allah.
    Bu hepimizi ilgilendiren bir tehdit unsurudur. Ne oluyor! Yapayalnızdık,
    kimsesizdik, hiçtik, bir şeyimiz yoktu. Allah da bizi var etmek için
    kimseye sormamış, danışmamış, kimseden yardım da almamış. Öyleyse
    ne bu gurur ve Allah’tan uzaklaşma? Kim tarafından yaratıldık? Kimlere
    minnet duygusu içindeyiz? Kimin ekmeğini yediğimiz halde kimlerin kılıcını
    sallamaya çalışıyoruz? Kim var etti bizi? Kime kulluk ediyoruz? Ne bu
    hâlimiz? Şair şöyle diyor: “Hatırından çıkmasın uryan cihana geldiğin, /
    Nice kim geldin yine anın gibi gitmen gerek.” Yani dünyaya çıplak geldiğini
    unutma! Ama nasıl geldiysen öyle git. Günâhsız geldin, âciz olduğunu bile
    bile geldin, malın-mülkün yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalış. 371
    371 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 148-149
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    - 12. Âyet -
    وَجَعَلْتُ لَُ مَالا مَْدُودًا
    وَجَعَلْتُ : ki Ben verdim لَُ : ona مَالا : mal مَدُْودًا : çok, bol (alabildiğine)
    “Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. / Ona bol bol mal verdim. / Ardı
    arkası gelmeyen servetler vermiştim. / Ki, geniş maddî imkânlar vermiştim
    ona. / Ve hayatına geniş bir ufuk açtığım” (12. âyet)
    O bir şeye mâlik olmayan nankör Velid b. Muğire’ye Mekke’den Taif ’e
    kadar alabildiğine uzanan çok ve bol araziler, yaz-kış meyvesi eksilmeyen
    bağlar, bahçeler, develer, atlar, koyunlar, dinarlar verdim.
    “Ve hayatına geniş bir ufuk açtığım”: Lafzen, “(Her şeyi) kendisi için
    (genişçe) yaydığım” yani, “öteki canlılara verilenden çok daha fazla güç ve
    yetenek verdiğim.”
    Memdûd: Beydavi diyor ki: “Memdûd, çok ve bol demektir. Velid ziraatçılık,
    hayvancılık ve ticaretle uğraşırdı.”372 İbn Abbas diyor ki: “Velid’in
    malı Mekke’den Tâif ’e kadar uzanırdı.” Mukatil diyor ki: “Velid’in, yaz kış
    ürünü kesilmeyen bir bağı vardı.”373
    Velid b. Muğire’nin serveti; Mücahid ve Said b. Cübeyr’e göre bin dinar,
    Süfyan-ı Sevri’ye göre dört bin dinar parası vardı. Numan b. Salim’e göre
    “memdûd” kelimesiyle sahip olduğu araziler kast edilmektedir. Ömer’e (r.a.)
    göre her ay devam eden geliridir.374
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hem ona uzun uzadıya
    uzatılmış mal verdim yani çok mal, servet, arazi ve çiftlik gibi geniş yahut
    gelişip boy atarak ya da ticaretle arttırılmış, uzatılmış mal verdim. Velid’in
    Mekke ile Tâif arasında çeşitli türde malları ve Tâif ’te yaz-kış meyveleri eksik
    olmayan bostanı ve milyoner denilecek kadar parası bulunduğuna dair
    rivayetler gelmiştir.”375
    372 Beydavi Tefsiri, c. 2, s. 492; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
    373 Tefsir-i Kebir, c. 30, s. 198; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
    374 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, c. 8, s. 479
    375 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 419
    • 135 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Velîd, Kureyş’in ileri gelenlerinden olup çok sayıda oğulları vardı ve oldukça
    zengindi; buna rağmen Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlere şükredecek
    yerde hem Allah’a hem de Peygamber’e karşı nankörlük etmiş, İslâm’ı
    boğmak isteyenlere öncülük edenlerden olmuştu.
    Âyet, Velîd bin Mugîre hakkında inmiş olsa da amacı genel olup şu
    mesajı vermektedir: Nimete karşı şükretmek, nimet
    sahibine minnettar
    olmak en yalın ahlâkî ödevlerden biri, akıl ve adâlet gereğidir.
    Sıradan birinin
    alelâde yardım ve iyiliğine bile minnettar olup teşekkür ederken
    varlığımızı,
    hayatımızı, sahip olduğumuz, yararlandığımız her türlü maddî ve
    mânevî nimet ve imkânları lutfeden Allah’a minnettar olmamak, şükretmemek,
    ibâdet ve İtaat etmemek büyük bir nankörlüktür. Özellikle Allah’ın
    varlığını ve birliğini
    tanımamaktan da öte giderek inkâr, şirk ve zulüm hareketlerine
    öncülük etmek;
    bütün nankörlüklerin ve haksızlıkların en ağırı,
    en vahimidir. 376
    - 13. Âyet -
    ودًا Â ش ُُ § وَبَنِ ي نَ
    § وََبنِ ي نَ : ve çocuklar ودًا Âش ُُ : göz önünde
    “Ve göz önünde çocuklar. / Yanından ayrılmayan oğullar vermiştim.
    / Bir de (cömertliğimin) şahitleri olan çocuklar. / Ve (sevginin) şâhitleri
    olarak çocuklar.” (13. âyet)
    Velid b. Muğire’ye kendisiyle birlikte Mekke’de yaşayan, toplantı yerlerinde
    onunla birlikte bulunan, çalışmak için şuraya buraya gitme ihtiyacı
    duymayan, hiç bir zaman yanından ayrılmayan, önemli işlerde şahitliklerine,
    görüşlerine ve bilgilerine başvurulan, yalnızlığını gidereceği, kendisine
    destek olacağı, güçlü, kuvvetli on erkek evlâdı verdim.
    376 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, c. 5, s. 420
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    Mevdûdi diyor ki: “Velid bin Muğire’nin on-on iki oğlu vardı. Onlardan
    biri olan Halid bin Velid tarihte en meşhur olanıdır.
    Bunlar için “şuhûd” kelimesi kullanılmaktadır. Bunun birkaç değişik
    mânâsı olabilir.
    1) “Onların kendi geçimlerini temin için çalışmaya ya da sefer etmeye
    ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların varlıkları yüzünden evlerinde her şey
    vardı. Bu yüzden bunlar her zaman babalarının yanında yardım için dururlardı.”
    2) “Oğullarının hepsi şöhretli ve nüfuzlu kişilerdi ve babalarıyla beraber
    toplantılara iştirak ediyorlardı.”
    3) “Bunların her konuda şehâdetleri kabul görür, itimat edilirdi” şeklinde
    olabilir.”377
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Şûhûd: Şâhid kelimesinin
    çoğuludur. Yani hepsi yanında hazır, göz önünde, çalışmak için şuraya
    buraya gitme ihtiyacı duymayan, meclis ve lokallerde babalarının yanında
    hazır bulunan oğullar verdim. Yahut, önemli işlerde şahitliklerine, görüşlerine
    ve bilgilerine başvurulan oğullar verdim demektir. Rivayete göre Velid
    b. Muğire’nin hepsi mevki sahibi kişilerden olmak üzere on veya on üç
    oğlu vardı. Fakat bilinenleri yedidir. Velid b. Velid, Halid b. Velid, Umâre
    b. Velid, Hişam b.Velid, As b. Velid, Kabis b. Velid, Abdişems b. Velid. Denildiğine
    göre bunlardan Halid, Hişam ve Velid müslüman olma şerefi ile
    şereflenmişlerdir. Zemahşerî, “Bunlardan üçü müslüman oldu: Halid, Hişam
    ve Umâre” diye zikretmiştir.378 Âlûsî de şöyle der: Umâre’nin Bedir’de
    veya Habeş’te Necaşî tarafından öldürüldüğü ihtilâflıdır. İki rivâyet de kâfir
    olarak öldürüldüğü hususunda birleşmiştir.379 Müslüman olduğuna dair
    Sa’lebî’nin Mukatil’den yaptığı rivayet sahih değildir. İbn Hacer bunun hata
    olduğunu yazmıştır. Bu hatayı Zemahşerî de yapmış ve onun peşinden gidenler
    de bu hususta ona uymuşlardır. Bunların Velid b. Velid’i ise İslâm’la
    şereflenenler arasında zikretmemeleri şaşılacak bir iştir. Oysa bütün hadisçiler
    onun müslüman olduğunda görüş birliğine varmışlardır.” Evet, Velid
    377 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 471
    378 Zemahşeri, Keşşaf, c. 4, s. 182
    379 Alusi, Ruhu’l-Meani, c. 29, s. 153
    • 137 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    b. Velid’in de sonradan müslüman olduğunda ihtilâf görülmüyor. Fakat
    Umâre’nin durumu ihtilâflıdır. Bu dört oğulun dışında kalanlar hakkında
    ise bir bilgimiz yok.”380
    Mücahid’e göre Velid bin Muğire’nin on oğlu vardı.381 Müfessirler diyor
    ki: “Velid’in on oğlu vardı. Ne seferde ne hazarda ondan ayrılmazlardı. Onlarla
    yalnızlığını giderir ve sayelerinde güçlü ve kuvvetli olurdu. Onlardan
    üçü yani Halid, Hişam ve Velid müslüman oldular.”382
    Yüce Allah nimet alâmetlerinden olan mal ve çocukları zikrettikten
    sonra tekrar dönerek ona lutfettiği dünya nimetlerini genel olarak zikretti:
    - 14. Âyet -
    هِيدًا ¨ وَمََّدْتُ لَُ تَ ْ
    وَمََّدْتُ : döşedim ve serdim, لَُ : kendisine هِيدًا ¨ت َْ : bir döşeyiş
    “Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. / Ve onu bir (bebek gibi) eleyip belemiştim.
    / Ona ne büyük imkânlar sağlamıştım / Yaydıkça yaydığım -iyi
    imkânlar sağladım- / Her işini yoluna koydum. Ki, geniş maddî imkânlar
    vermiştim ona. / Kendisi için (nimetleri) yaydıkça yaydığım (halde) / Ve
    hayatına geniş bir ufuk açtığım.” (14. âyet)
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ona büyük imkânlar verdim,
    mal ve oğullardan başka, birçok sebep ortaya çıkararak mevki, saygınlık
    ve şans açıklığı verdim. Velid, Kureyş içinde ileri gelen saygın kişilerden
    sayılırdı. “Vahîd: Biricik” ve “Reyhânetü’l-Kureyş: Kureyş’in gülü, rızkı”
    takma adlarıyle anılırdı.”383
    380 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 419-420
    381 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, c. 8, s. 479
    382 Bazı tefsirciler Zemahşeri’ye uyarak, müslüman olanların Halid, Umâre ve Hişam olduğunu söylerler.
    Doğru olan Velid’dir. Umâre kâfir olarak ölmüştür. Bk. Şihab Haşiyesi, c. 8, s. 274
    383 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
    • 138 •
    Ahmed Kalkan
    12-14’üncü âyetlerde, Allah’ın inkârcı insana verdiği nimetlerden söz
    edilir. Yüce Allah ona bol miktarda mal vermiş, gözü önünde bulunan ve
    çevresinde dolaşan oğullar bahşetmiş, bütün imkânları onun önüne sermiştir.
    Fakat o kimse, 15-16’ncı âyetlerde de belirtildiği gibi kendisine bunca
    nimet verilmiş olmasına rağmen daha fazlasını ister; Allah’ın âyetlerine
    karşı da inatçı kesilir. Oysa, nimetin şükrünü edâ etmeden Allah’tan onu
    arttırmasını beklemek boşunadır. Çünkü Yüce Allah’ın bu konudaki hükmü
    şöyledir: “Bana şükrederseniz, muhakkak ki size kat kat fazla veririm;
    yok eğer nankörlük ederseniz, bilin ki Benim azâbım gerçekten çok çetindir.”
    384
    Allah, Peygamber ve Peygamber yolunun yolcularına burada diyor ki:
    “Sen onu Bana bırak!” Ne özellikleri varmış bu kişinin? Neler vermiş Allah
    ona? Mal-ı memdûdu varmış o kişinin. Böyle uzun uzadıya malı, mülkü,
    arazisi, çiftliği ve daha neleri, neleri vardı onun. Tüm bu sahip olduklarını
    Ben verdim ona, diyor Rabbimiz.
    Peki, kim bu adam? Kimi anlatıyor Rabbimiz burada? Aslında seni,
    beni, bizi... Tüm piyasadaki zenginleri… Malları, mülkleri, paraları, pulları,
    arazileri, çiftlikleri, yazlıkları, kışlıkları bulunanlar. Uzun uzadıya
    mal-mülk sahipleri anlatılıyor. Bir düşünün; meselâ on yaşımızda neyimiz
    vardı? Çocukken, bebekken neye sahiptik? Neydik? Gücümüz neydi? Fırsatımız,
    imkânımız neydi? Paramız, pulumuz neydi? Diplomamız, statümüz
    neydi? Şimdi kendimizde ne görüyoruz? Yokluğu ne çabuk unutuyoruz?
    Eğer şu anda nice imkânlara sahipsen, unutma ki bütün bunları sana
    Allah verdi ve sahip olduğun her şey aslında sana Allah’ın emanetidir. Şu
    anda aklım var diyorsan, onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var, evim,
    arabam var diyorsan onları sana veren O’dur. Ekonomik gücüm, siyasal gücüm,
    diplomam, doktoram var diyorsan bunları da sana veren O’dur. Sahip
    olduğun, benim dediğin neyin varsa hepsini sana veren O’dur. Bağın, bahçenin,
    evin, barkın, dükkânın, tezgâhın, paranın, pulun, çoluk-çocuğun
    gerçek sahibinin kendimiz olduğunu zannetmeyelim. Hocalığımızın, bilgimizin,
    tecrübemizin, çevremizin, kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim.
    Bunların tümünü bize veren Allah olduğunu hiçbir zaman hatırımızdan
    çıkarmamalıyız.
    384 14/İbrâhim, 7
    • 139 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Memdûdâ” kelimesi, yaklaşık olarak “kesîra” demektir. Yani daima, sürekli,
    kesintisiz, ay be ay geliri gelen demektir. Yapayalnız yarattım, tuttum
    ona mal verdim, ben verdim onu! Ay be ay gelen o gelirini takdir eden
    benim. Niye unutuyor bunu bu nankör insan?
    Sonra ortada gezip dolaşan evlâtlar, çocuklar verdim ona. Üç tane, beş
    tane, on üç tane çocuk verdim ona. Bunlar söylenince bu kim? denecektir
    o zaman. Bu kimsenin bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak Halid Bin Velid’in
    babası Velid bin Muğire veya başka birisi olduğunu söylemişler. Ama bizler
    de öyle değil miyiz? Allah bize de çoluk-çocuk vermedi mi? Bizim malımızı,
    mülkümüzü de Allah vermedi mi? Burada anlatılan o dönemde onlar
    olabilir, ama bu dönemde de biziz. Başka ne vermiş Allah ona? “Bir de ona
    döşedim de döşedim” diyor Rabbimiz. Yani ona fırsat, güç, kuvvet, akıl, şan,
    şeref, makam, mevki, riyâset, saltanat verdim. Bize de sahip olduğumuz
    tüm imkânlarımızı, tüm fırsatlarımızı veren Allah’tır. 385
    İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna
    ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da
    çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan
    uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla
    mal ve evlât sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile
    olan münâsebetini tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı
    uyarmakta ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.386 Her ne
    kadar insanlar fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine
    yeterli, dolayısıyla güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına
    karşı bir üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da,387 Kur’an’a göre
    bu yanılgıya düşenler için mal ve çocuk da bir “fitne”dir388 ve “apaçık bir
    düşman”dır. 389 Bundan dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük
    sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim
    ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden
    belli esaslara bağlanmıştır. Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi
    bir insan ve ihlâslı/samimi bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü
    gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir.
    385 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 150-151
    386 Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
    387 57/Hadîd, 20
    388 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35
    389 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren
    insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu
    hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi
    ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”
    390 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile
    fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu
    olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.391 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz
    çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”392 meâlindeki
    hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne
    de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve
    yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir.393 Çocuğun, kendisine
    söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği
    yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda
    ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
    önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.
    394
    Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği
    gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda
    Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar
    karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak
    olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda
    devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.395 Hz. Peygamber’in
    de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını,
    on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye
    eden hadisleri396 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır.
    Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru
    bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır.
    390 66/Tahrîm, 6
    391 Bk. Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 30, s. 46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, c. 4, s. 390-393
    392 Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    393 Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
    394 İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd,
    Beyrut, 1403/1983, s. 158
    395 20/Tâhâ, 132
    396 Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
    • 141 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 397; “Göklerin
    ve yerin mülkü O’nundur.” 398; “Mülk O’nundur.” 399
    Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu,
    gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme
    hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve
    Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği
    şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah
    rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.” 400 Bu âyetten
    anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak
    mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a
    âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki
    anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin
    kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi,
    kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle
    insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları
    bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefîne fîh; başkasının yerine
    geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
    Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda
    harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun
    adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna
    göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir,
    niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
    şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım,
    malım’ der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka
    verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline
    geçecektir).” 401
    “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten,
    salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük
    ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâı-
    397 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
    398 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A'râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/
    Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
    399 6/En'âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6. Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan,
    26; 40/Mü'min, 16; 64/Teğâbün, 1
    400 57/Hadîd, 7
    401 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
    • 142 •
    Ahmed Kalkan
    dır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur.”. (Rasûlüm!) De ki: ‘Size
    bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için rableri yanında,
    içinden ırmaklar akan ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin
    üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.”
    402 3/Âl-i İmrân, 14. âyette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin
    insana sevdirildiği ifâde edilmiştir. Bu davranış tabiîdir, dünyevîdir. Âl-i
    İmrân, 15. âyette bunlardan daha güzeli gösterilmiştir, çünkü evvelkiler ne
    kadar güzel olursa olsun geçicidir, ikinciler ise devamlıdır.
    Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
    bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
    Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
    ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
    yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
    bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
    kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 403
    Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı Müslümanların
    eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne
    sürerek babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan
    yüksek mertebeleri öğrenen Müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezâlandırmak
    isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini
    emretti. Buna rağmen, mal ve çocukların beklenmedik yer ve durumlarda
    kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine işaret edilmiştir:
    “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da
    vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür
    ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
    Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat
    ise Allah’ın yanındadır.” 404
    Bazı babalar, kendi inanç ve amelleriyle cennete gidemeyeceklerine
    kendileri de inandıkları için, çocuklarına elif-be öğretmek ve arkalarından
    Fâtiha okumalarını ve onlar yüzünden cennete gidivereceklerini umarlar.
    Şu âyet, inanılması gerekenlere gerektiği gibi inanmayan ve Kur’an’ı kendisi
    için okuyup amel etmeyen, çocukları yüzünden kolayca cennete gidivere-
    402 3/Âl-i İmrân, 14-15
    403 9/Tevbe, 85
    404 64/Teğâbün, 14, 15
    • 143 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ceklerini umanlar için önemli bir cevaptır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı
    gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği
    günden çekinin...” 405
    - 15. Âyet -
    يطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ َّ : sonra يطْمَعُ : tamah eder أَنْ أَزِيدَ : daha arttırayım
    “Sonra da artırmamı umar. / Üstelik, daha, daha arttırmamı arzu
    ederdi. / Şimdi de kalkmış hırsla daha fazlasını istiyor. / Böyleyken hâlâ
    daha çoğunu vermemi bekliyor. O, daha da artırmamı bekler. / Buna rağmen
    o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor!” (15. âyet)
    Velid b. Muğire bunlara rağmen hâlâ doymadı. Bütün bu bol nimetten
    sonra iman etmeyip inkârda ısrar ettiği halde, utanmadan malını ve çocuklarını
    artırmamı, ona cenneti vermemi aç gözlülükle istiyor! Ne kadar
    büyük bir ihtiras, ne derece çirkin bir nankörlük, ne büyük bir bencillik!
    Fahreddin er-Râzi diyor ki: “Buradaki “Sümme: Sonra” lafzı, inkâr ve
    hayret içindir. Nitekim arkadaşına şöyle dersin: Seni evimde misafir ettim.
    Sana yemek verdim. İkramda bulundum. Sonra da sen bana sövüyorsun”406
    Yani bütün bu ikram ve ihsana rağmen nankörlük ve inkâr etti. Velid, bu
    ihsandan dolayı Rabbine şükredeceği ve bu ihsana karşılık iman ve itaat
    edeceği yerde, bunun tam tersini yaptı ve buna nakörlük ve inkâr ile karşılık
    verdi.407
    Mevdûdi diyor ki: “Onun hırsı hâlâ gitmemişti.” Bunun bir mânâsı şu
    olabilir. Yani o kadar çok varlık sahibi iken bile hâlâ kendisine daha başka
    nimetlerin de ikram edileceğini umuyordu.
    405 31/Lokman, 33
    406 F. Râzi, Tefsiru’l Kebir, c. 30, s. 199; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s.
    123
    407 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 123
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    İkinci mânâsı -ki Hasan Basri ve diğer büyüklere göre böyledir- “Eğer
    Muhammed’in dediği gerçekse ve ölümden sonra bir hayat olacaksa ve orada
    bir cennet hayatı sözkonusu ise, o cennet de benim için olacak” diyordu.
    408
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra daha çok vereyim
    diye açgözlülük eder. İşte o, öyle açgözlü birisi. Hatta demiş ki: “Eğer Muhammed
    doğru söylüyorsa cennet benim için yaratılmış demektir.” 409
    “Hâlâ daha çoğunu vermemi bekliyor.”
    Gözü bir türlü doymuyor, şükretmiyor, kendisine verilenlerle yetinmiyor.
    Belki de sûrenin sonuna doğru okuyacağımız “Aslında bunların her
    biri, kendisine okunmaya hazır kutsal sayfalar inmesini istiyor”410 âyetinde
    sözü edilenlerden biridir de kendisine vahiy indirilmesini, kutsal kitap verilmesini
    istiyor. Çünkü Peygamberimize peygamberlik verildi diye O’nu
    kıskananlardan biri idi.
    Adam bu aşırı ihtirası yüzünden sert bir dille azarlanıyor, paylanıyor.
    Çünkü ne bir iyilik ne bir ibâdet ne bir şükür yapmış ki, sahip olduğundan
    fazlasını istemeye yüzü olsun.
    “Sonra da bu nankör insan tamah eder ki, Allah ona daha da versin.” Bu
    verdiklerine daha da ziyâde edilsin ister. Daha çok verilsin, daha fazla verilsin
    ister. Yâni öyle hırslı, öyle bencil ve harîs ki, her şey kendisinin olsun ister.
    Her şey kendisine verilsin ister. Hep ikrama boğulan kendisi olsun, hep
    cennete gidecek olan kendisi olsun, ya da daha çok malı mülkü, imkânı,
    fırsatının olmasını ister. Yani doyumsuzdur adam. Doyumsuz olduğu için
    hep kendisine artırılmasından yanadır. Ama hayır, hayır! Mümkün değil:
    “Hayır; hayır; çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu
    sarp bir yokuşa sardıracağım.”
    Mal, karakteri zayıf insanları çabuk bozar. Siyaset de öyledir. Ama sağlam
    karakter sahibi kişileri mal bozamaz. Bunların elinde mal, hayra vesîle
    olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibn Avf gibi kişileri servet
    408 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 472-473
    409 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
    410 74/Müddessir, 52
    • 145 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bozmamış; onlar, servetlerini, dâvâlarının yayılmasına vâsıta kılmışlar, Hz.
    Ebû Bekir, fakirlik sınırına varıncaya dek malını Allah yolunda harcamıştır.
    İşte bu rûhu yaşatmaya çalışan nice şuurlu müslüman da, fakir düşünceye
    kadar mallarını Allah yolunda infak etmeyi prensip edinmişlerdir.
    Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azaptır. Çünkü öyleleri
    hep malın korunmasını düşünür. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları
    da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı
    ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla
    azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve
    musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
    Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta
    halli bir insan mı mutludur, yoksa çok yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları,
    otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan
    daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı,
    her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması,
    kaza yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi;
    apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı
    dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın
    rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert olmaz.
    Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden çıkarsa
    “veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar
    için helâl mal, ne güzeldir!” Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Malın
    içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin;
    ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.” 411
    Kâfir ve münâfıkların mallarının ve çocuklarının çokluğuna imrenilmemelidir.
    Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere mümkün ki, dünyada
    azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları olanlar, mümkün ki bunlarla
    cehennem gibi azâb olmaktadırlar: “Onların malları da, evlâtları da seni
    imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâfir
    olarak canlarının çıkmasını istiyor.” 412
    411 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26; S. Ateş,
    Kur’an Ansiklopedisi, KUBA Yay., c. 13, s. 34-38
    412 9/Tevbe, 55
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
    bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
    Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
    alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
    yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
    işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
    başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
    babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
    bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
    Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
    doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
    hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
    başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
    yazık etmesi der.
    Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
    bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
    yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
    çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
    yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
    Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
    bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
    olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
    pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
    sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı
    Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara
    bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine
    hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
    Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak,
    tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları,
    sonra da hanım ve çocuklarıdır.
    Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
    da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
    verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
    Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
    • 147 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
    programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
    Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
    oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
    bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
    ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
    Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
    mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı,
    âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik
    demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi,
    bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet
    bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan
    sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
    Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna
    rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu tutulacak
    değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu.
    Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok
    uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu
    ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik
    kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 413
    İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
    Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
    zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
    bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
    ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
    İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
    ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
    zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
    oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
    insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
    Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
    endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
    ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
    çok zor olur.
    413 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 7, s. 298-300
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
    âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad
    edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav
    olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki, varlık,
    sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
    Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
    deneme (fitne) aracıdır. 414 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
    belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
    Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
    Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
    kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
    Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
    bunu bilmiyorlar.” 415
    Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri
    insanların hizmetine sunması, bir imtihan sebebidir. Ancak iman
    eden kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın
    katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
    hazırladıkları daha çok, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.416 Dünya nimetlerinin
    fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır.
    O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin
    boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an,
    varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu
    bağlamda fitne olarak nitelendirir.
    Sûrenin bu bölümlerinde İlâhî mesaja karşı ortaya konulan evrensel
    (geleneksel) bir tavır sergilenmektedir. Bu, Allah’ın âyetlerine karşı büyüklük
    taslama ya da tepeden bakma veya küçümseme diyebileceğimiz
    “istikbâr” ve bunun dayanağı olan maddî imkânlardır. Bu çerçevede oluşan
    tavra şunun için evrenseldir diyoruz. Zaman, mekân ve toplumsal yapı
    farklılığına rağmen Mûsâ (a.s.) – Firavun kıssasında da aynı mücadeleyi
    görmekteyiz. Mûsâ’nın (a.s.) getirdiği İlâhî mesaja karşı Firavun’un tavrı öz
    olarak bu bölümde tasvir edilenden farklı değildir. Kurmayları, orduları,
    mâlî imkânları ve Mısır’a egemen olmakla büyüklenen, İlâhî mesajla birlik-
    414 21/Enbiyâ, 35
    415 39/Zümer, 49
    416 20/Tâhâ, 131
    • 149 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    te kavmini de küçümseyen 417 ve statükonun değişmesinden endişelenerek
    418 İlâhî vahy’e “sihir” (aldatmaca) 419 damgasını vuran odur.
    Müddessir Sûresindeki anlatımda şahıs isimlerinin zikredilmeyerek,
    olayın tasvirinde zamirlerin kullanılması konunun evrensel boyutunu
    vurgulamaktadır. Kur’an bu tavrını hemen her âyetin nüzul sebebi, tarihî
    şahsiyetler ve zihniyetlerin anlatımı hakkında uygular. Bu tavır; zamana,
    mekâna, toplumsal yapıya ve kişilere bağımlı olmaksızın her çağda ortaya
    konulabilen bir tavırdır. Her an, herhangi bir müstekbir, İlâhî mesaj’a karşı
    bu olumsuz tavrı takınabilir, nitekim takınmaktadır da. Kur’an’da tasvir
    edilen bu konudaki farklılıklar, sadece anlatımda dekor olarak kullanılan
    öğelerdir.
    Bu bölümde, enine boyuna düşünme, planlama, kaş çatmalar ve somurtmalar
    sonuç olarak “müstekbirliğe” ulaşmaktadır. “İstikbâr”, anlık
    duygusal bir patlamanın sonucu değildir. Bilakis bilinçli bir süreç ve planlama
    sonucu ortaya çıkan, kâfirin kalıcı bir vasfıdır. Dolayısıyla bu anlatımlar
    “müstekbirlik” bilincini göstermesi açısından çok önemlidir. Ve Müddessir
    Sûresinin 10’uncu âyetini hatırladığımız zaman “küfür” ile “istikbâr”, ayrılmaz
    bir bütün oluşturmaktadır.
    Kur’an’da “istikbâr”ın, anlık bir tavır olmadığının, aksine bilinçli ve
    kalıcı bir düşünce ve davranış biçimi olduğunun tesbiti önemlidir. Çünkü
    her dönemdeki câhiliyyede gücünü maddî mikânlardan, atalarından ve
    kavminden alan kişilerin kendi kendini büyük görmesi, övünmesi, burnu
    havada ve gururlu olması ve bu durumunu sürekli koruması son derece
    doğaldı. İster kişi, ister toplum olsun, kendisinden başkası büyüklüğüne ve
    yüceliğine dokunmadığı ve onu zedelemediği sürece yaşayabilir. Başkaları
    ancak tâbi olmakla yükümlüdür. Nitekim kavmini küçümseyen Firavun’a
    kavminin tâbi olmaktan başka çıkar yolu yoktu! 420 Tâ ki İlâhî mesaj gelinceye
    kadar.
    417 Hz. Mûsâ-Firavun mücadelesine değinen şu âyetlere bakınız: 28/Kasas, 36-40; 10/Yûnus, 23-50; 43/
    Zuhruf, 46-54; Ayrıca bk. A. Kalkan, Kavram Tefsiri, Firavun ve Mûsâ (a.s.) maddeleri
    418 40/Mü’min, 26
    419 28/Kasas, 46-54
    420 43/Zuhruf, 46-54
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    İşte İlâhî mesaj geldiği an, statükonun köklü bir değişikliğe uğrayacağı
    kaçınılmazdır. Allah’ın kutsal büyüklüğünü, yüceliğini tüm insanlara hatırlatan
    Peygamber karşısında, elçinin getirdiği İlâhî mesaja karşı koymak
    için kâfir, tüm bilincini zorlamakta, plan kurmakta ve sonuca ulaşmak istemektedir.
    Böylece statükosunu (mevcut düzenini) koruyabilme çabası
    içindedir. 421
    - 16. Âyet -
    ِتنَا عَنِيدًا  كََّ إَِّنهُ كَنَ لاَي
    كََّ :!hayır نَّهُ إِ : çünkü o كَنَ : kesildi ,oldu تنِاَ  لا يَ : âyetlerimize karşı : عَنِيدًا
    inatçı
    “Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır, O âyetlerimize
    inatla karşı çıkıyor. / Yağma yok! Çünkü o âyetlerimizi inatla inkâra,
    yalanlamaya kalkıştı. / Hayır, öyle yağma yok! Çünkü o, âyetlerimize
    karşı son derece inatçıdır. / Öyle yağma yok! Mademki o âyetlerimizi
    inatla (inkâra) saplanmıştır. / Evet, o, kendini âyetlerimize karşı bilerek,
    inatla şartlandırmıştır.” (16. âyet)
    Hayır, öyle değil, öyle şey yok, yağma yok, onun ümit ettiği şeyler gerçekleşmeyecektir.
    O günahkâr, inkârcı aç gözlü kâfir Velid b. Muğire bu
    arzusundan vazgeçsin! Onun mal ve çocukları arttırılmayacak, cennete
    de gitmeyecektir. Çünkü o Allah’ın âyetlerine ve rasûlüne iman etmemede
    inatçı bir inkârcıdır. O nimetleri veren şahsın birliğini gösteren delillere
    veya Kur’ân âyetlerine karşı inada kalkıştı. Bu ise nankörlüktür. Verilen
    nimeti inkâr etmek onun artmasına değil, kesilmesine sebeptir. Hal böyle
    olunca, o inatçı bedbaht nasıl daha fazlasını ister?!
    “Hayır, hayır! O âyetlerimize inatla karşı çıkıyor.”
    421 M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 115-116
    • 151 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Âyetin orijinalinde geçen “kellâ” sözcüğü bir paylama, azarlama edatıdır.
    O, gerçeği gösteren kanıtlara ve imana erdiren gerçeklere inatla karşı
    çıkmış, İslâm çağrısının önüne dikilmiş, Peygamber’e savaş açmış, kendi
    hakka karşı çıktığı gibi, başkalarını da hak yoldan alıkoymuş, Kur’an ve İslâm
    hakkında asılsız iddialar ortaya atmıştır.
    “Evet, o, kendini âyetlerimize karşı bilerek, inatla şartlandırmıştır”: Lafzen,
    “o, inatçı kesildi (kâne)”. ‘Anede fiilinden türetilen ‘anîd ismi, “doğru
    olan bir şeyi, doğruluğunu bildiği halde reddeden veya karşı çıkan kimse”-
    yi gösterir (Lisânu’l-‘Arab). İnsanın muhâlifliği ve inatçılığı unsuru, kâne
    yardımcı fiilinin kullanılması ile yansıtılmaktadır. Kâne fiili, geçmiş zaman
    kipinde olmasına rağmen, burada sürekli olarak tekrarlanan bir olguya işaret
    etmektedir. Bu nedenle, geçmiş zaman kalıbı içinde ifade edilen 18-25.
    âyetlerin geniş zaman olarak çevrilmeleri gerektiği kanaatindeyim.422 Bu
    durumda, evrensel boyut daha da somutlaşır ve tüm çağlara yansır. “Hayır,
    hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçı kesilir.”
    Kellâ: Bu edat men ve vazgeçirme ifade eder.423 Elmalılı Muhammed
    Hamdi Yazır diyor ki: “Kellâ: Reddetme edatıdır. Bir sözü, bir iddiayı veya
    bir ümit ve isteği reddeder. Biz bunun yerinde, “hayır öyle değil, öyle şey
    yok, yağma yok” gibi deyimler kullanıyoruz. “Hayır” ifadesini yerine göre,
    “Lâ, belâ, bel” kelimeleri yerinde de kullandığımızdan tam karşılığı denemese
    de yakınıdır. Burada onun aşırı istek ve ümidini kesme mânâsını ifade
    eder. Sebebi, çünkü o, bizim âyetlerimize inatçı kesildi. O nimetleri veren
    şahsın birliğini gösteren delillere veya Kur’ân âyetlerine karşı inada kalkıştı.
    Bu ise nankörlüktür. Verilen nimeti inkâr etmek onun artmasına değil,
    kesilmesine sebeptir.”424
    Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Rasûl-i Ekrem’in doğruluğunu, peygamberliğini
    kalben anlamış olduğu halde sırf inadından dolayı lisanen
    inkâra cüret gösterdi. Ne büyük bir sapıklık!
    Mukatil diyor ki: “Bu âyet-i kerimenin inmesinden sonra, Velid’in servetinde,
    çocuklarında noksanlık görülmüştür.” 425
    422 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., s. 1205
    423 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 123
    424 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
    425 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İpek Yayınları, c. 8, s. 265
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    Onu sarp bir yokuşa sardıracağım, çünkü o bizim âyetlerimize karşı
    pek inatkâr davranıyor. Buradaki “Âyâtinâ”dan maksat:
    a. Kur’an-ı Kerîm’dir. Yâni bizim kendisine hayat programı olarak gönderdiğimiz
    kitabımızın âyetlerine karşı pek inatçı davranıyor. Kitaba iman
    ve teslimiyet göstermiyor, müstekbirce tavır alıyor.
    b. Bir hak olan hakikat olan her şeydir. Bizden gelen her hakka karşı
    vurdumduymaz davranıyor.
    c. Burada anlatılan kulluk örneği Rasûlullah Efendimiz’dir. Ona karşı
    da inatçı davranıyor. Peygamberin örnekliğini reddediyor. Kullukta peygamber
    modeline yanaşmıyor. Peygamberi tanıma ve Peygamberin yolundan
    gitme, peygamber gibi yaşama konusunda pek inatçı davranıyor. Hakka
    istinat etmeyen imanın devamcısı anlamına inatçı davranıyor bu adam...
    Yani öyle bir tavır içinde ki adam, Kur’an ne derse desin, o bildiğini okuyor.
    Kitaba rağmen, Peygambere rağmen o kendi kendine yol bulmaya çalışıyor.
    Kitabı ve peygamberi yok farz ediyor, gelmemiş sayıyor. Ama böyle kitabı
    ve peygamberi tanımadan da hayatını sürdürebileceğini zanneden kişiyi
    Allah sarp bir yokuşa sardıracağını, hayatı zorlaştıracağını belirtiyor. 426
    - 17. Âyet -
    سَأرُْهِقُهُ صَعُودًا
    o sarp yokuşa صَعُودًا : Ben sardıracağım onu : سَأُرْهِقُهُ
    “Ben de onu sarp yokuşa süreceğim. / Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim.
    (Dikine azâba sardıracağım) / (Bu yüzden) Ben onu sarp bir
    yokuşa sardıracağım. / (Bu nedenle) onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!”
    (17. âyet)
    O inkârcı Velid b. Muğire’yi, Cehennemde sarp bir yokuşa, ‘Saûd’ adlı
    ateşten bir dağa tırmanmaya, güç yetirilemeyen zor bir azâba mecbur edip
    426 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 152
    • 153 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    süreceğim, onu tâkati kesen dikine bir azâba sardıracağım. Dağa doğru çıkan
    kimsenin kuvveti zayıf düştüğü gibi, bu azaptan dolayı da onun gücü
    zayıflayacaktır.
    İrhak: Zorluk yükseltilmek, çetin bir şey ile mükellef tutmak demektir.
    Saûd: İnişli ve yokuşlu yer ve Akabe’ yani: Yokuş ve dağ içindeki yol
    mânâsınadır. “Saûd” zor bir yokuş, çetin bir geçit demektir veya cehennemde
    bir dağ demektir. Böyle bir musibete, bir nevi meşakkate uğratmak, çıkılması
    pek zor olan bir dağa çıkmakla mükellef olmaya benzetilmiştir. 427
    Kurtubî şöyle der: “Saûd, üzerinde yükselmek, güç olan düz kaya demektir,
    Bunun üzerine doğru yükselen şahıs, en üstüne çıktığı zaman cehenneme
    yuvarlanır. Duracağı yere varıncaya kadar bin sene aşağı iner.” 428
    “(Bu nedenle) onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!”: Sa‘ûd (lafzen,
    “yukarı çıkmak” veya “yokuş tırmanmak”) terimi urhikuhû (“onu dayanması
    için zorlayacağım, süreceğim”) fiili ile birlikte kullanıldığında aşırı
    derecede zor, acı veren veya sıkıntılı bir işi anlatır. Yukarıdaki bağlamda,
    insanın bu dünyada mânevî/ahlâkî ve rûhî hakikatleri “Allah’ın mesajlarını”
    bilinçli olarak ihmal etmesinin kaçınılmaz sonucu olan ve onun öteki
    dünyadaki rûhî gelişmesini engelleyecek olan fıtrî safvetin kaybına -ve dolayısıyla,
    bireysel ve sosyal bunalımlara- bir işarettir. 429
    Ebû Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Saûd, ateşten
    bir dağdır. Kâfir yetmiş yıl ona tırmanır, sonra onunla beraber uçar. Ve o
    kâfir devamlı olarak böyle yapar.” 430; “Cehennemde bir yokuşa çıkması teklif
    olunur ki, ona elini koydukça erir, kaldırınca yerine gelir. Ayağını koyunca
    erir, kaldırınca yerine gelir.” 431
    Rabbimiz diyor ki; onları zor bir yokuşa süreceğim, yollarını zorlaştıracağım
    onların. Cennet yolunda, kulluk yolunda yürümek zorlaştıracak,
    küfür yolunu ona kolaylaştıracaktır.
    427 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İpek Yayınları, c. 8, s. 265
    428 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Burûc Yay., c. 19, s. 82
    429 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., s. 1205
    430 Tirmizi, Cehennem 2; Tefsir 74/2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 75
    431 Âlûsi, Ruhu’l-Meâni, c. 15, s. 153-154
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    Nitekim başka bir âyette bu konu şöyle anlatılıyor: “Allah kimi doğru
    yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet’e açar, kimi de saptırmak isterse,
    göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, iman etmeyenleri
    küfür bataklığında bırakır.” 432
    Kalpleri İslâm’a açılan, İslâm yolu kolaylaştırılan mü’minlere karşılık
    kimilerinin kalbi de İslâm’a kapatılmaktadır. Allah kimi de saptırmak, dalâlette
    bırakmak isterse, adam kendisi dalâleti tercih eder, Allah da onu dalâlette
    bırakmak isterse birinci insanın zıddına onu göğsünü o kadar daraltır
    ki, o kadar sıkıntılara sokar ki sanki gökyüzüne yükseliyormuş gibi içinde
    büyük darlık hisseder.
    Sapıtmak isteyen, saptırmak isteyen kimselerin kalplerinde de öyle bir
    darlık, öyle bir huzursuzluk yaratır ki Allah, gökyüzüne tırmanıyormuşçasına
    atmosfer tabakasını geçiyormuşçasına sıkıntı ve isteksizlik hisseder.
    Gönlünü İslâm’dan ve kulluktan soğutuverir Allah onun. Hoşlanmaz dinden,
    nefret eder Kitab’dan, sevmez namazı, beğenmez tesettürü, memnun
    değildir İslâm’dan, idama gidiş bilir mescide gidişi. Ve bunlar zorlaştırılırken
    tüm günahlar, tüm kötülükler de kolay hale getirilecektir onun için.
    Demek ki yolun zorluğu o yolun fıtrata ters olmasındandır. Allah, fıtratına
    uygun olmayan zor bir yola giren kimseye bu yolu kolaylaştırarak
    onun cehenneme yuvarlanmasına imkân sağlıyor.
    Yine burada zorlaştırılacak olan önceki mü’minlerin zıddına hayatlarının,
    rızıklarının hayat programlarının zorlaştırılmasıdır. Kur’an’da bu
    husus şöyle anlatılır: “Benim zikrimden (Kitabımdan) yüz çeviren bilsin ki
    onun dar bir geçimi, sıkıntılı bir hayatı olur ve kıyamet günü de onu kör olarak
    haşr ederiz.” 433
    432 6/En’âm, 125
    433 20/Tâhâ, 124; Ali Küçük, Besairu’l Kur’an, c. 18, s. 153-154
    • 155 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
    İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana
    dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir.
    Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini
    te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine
    zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak
    tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile
    “kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır.
    İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini
    ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de
    yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a
    ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden
    ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de
    Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak
    üzere ateşe sokar.” 434; “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını
    aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” 435
    Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri
    İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır
    İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini bilen merhametli
    Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Allah’a teslim
    olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven ve tevekkül yakışır.
    “Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır, senden zorluk istemiyorum”
    deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek, her şeyden önce
    bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol demektir; Peygamberlerin,
    sıddıkların, şehid ve sâlihlerin 436 yoludur. Bu dosdoğru İslâmî
    yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan bu yoldan yürümüştür.
    Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler, yardımlaşmalar, İlâhî
    ikram ve ihsanlar vardır.
    434 4/Nisâ, 13-14
    435 65/Talâk, 1
    436 4/Nisâ, 69
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    Diğer yollar sapıklıktır, dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur.
    Yaşadığımız ülke dâhil, hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm,
    insanların hayatını zorlaştırmaktan başka bir şey getirmemiştir. Tüketim
    ve israf toplumu, bunalım toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok
    tüketmek için, daha çok kazanmaya, dolayısıyla daha zor bir hayata kendini
    mahkûm ediyor. Bu, kırılması mümkün olmayan bir kısır döngüdür.
    İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer
    şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.”
    437 İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır
    yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın
    sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu,
    zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle ortaya
    çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların
    fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek
    tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik
    aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki,
    Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının
    adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan
    zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice
    insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya
    başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah
    için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı
    sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı
    çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” 438 İman
    sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür.
    Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah
    sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna
    ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: “Sizden biriniz
    437 31/Lokman, 13
    438 49/Hucurât, 7
    • 157 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden
    ancak o kadar acı duyar.” 439
    Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin
    ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
    ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız
    engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin
    yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma
    dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
    Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
    sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
    yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle
    değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın
    râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık da kaybolur.
    Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması zordur.
    Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir; aynen
    zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor olduğu
    gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana
    İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli
    şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri yemeyen kimse gerekli
    enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı nasıl basit işleri yapmakta
    zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse de mânevî ve psikolojik
    za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan görevleri yerine getirmekte
    zorlanacaktır.
    Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar,
    farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine
    şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına
    boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu
    insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar,
    ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler...
    hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel
    amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları
    kolay zannettirir.
    439 Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan
    içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ etmek, AIDS
    gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay bir şey
    olmasa gerektir.
    “Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
    içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm
    insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
    zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere
    çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
    zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada
    zor bir hayat onu bekleyecektir.
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü mü, Hevâ mı?
    Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
    kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
    dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
    uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
    yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
    zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
    erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
    yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
    hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
    Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
    şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
    insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
    onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
    Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
    içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
    güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
    basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
    tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
    yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
    yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
    kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
    kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
    • 159 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
    gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
    körlerdir. “...Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin
    tâ kendileridir.”440; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
    kör olur.” 441
    Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi
    ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla
    sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor
    ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip
    aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte,
    Kur’an bu sırra dikkat çekiyor.442 Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir
    madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele
    sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada
    “usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek
    olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince,
    zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve
    problem sarabilir. 443
    İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi,
    kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/
    farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür.
    Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
    Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” 444 Dünyada insan nefsinin hoşuna giden
    çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak
    uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis
    çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında
    tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması,
    Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için
    şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
    440 7/A’râf, 179
    441 22/Hacc, 46
    442 92/Leyl, 5-7; 87/A'lâ, 8
    443 Bk. 92/Leyl, 8-10
    444 2/Bakara, 216
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu
    birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir.
    Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz
    insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez. 445 Ancak, yeryüzünde bulunuşunun,
    var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı
    seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin
    Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler.
    446
    Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla
    imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah
    (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip
    (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor
    musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri
    vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra
    getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı,
    demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar
    onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini
    tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramût’e
    kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu
    için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” 447
    Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız
    ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize
    öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
    Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla,
    bize acı!” 448 Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin
    ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve
    ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları,
    kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi
    muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin
    sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor.
    Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın
    kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar
    445 2/Bakara, 286
    446 42/Şûrâ, 13
    447 Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98
    448 2/Bakara, 286
    • 161 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları
    kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.
    Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.
    449 Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi
    karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
    neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir
    şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/
    nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık
    istediği için,450 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama,
    nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,451 kolay
    ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.
    Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatla Allah’a teslim olup O’na yönelmek,
    aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla
    imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi
    gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece
    bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur.
    Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 452
    Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir. İnsanın en büyük dostu
    zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar güçlendirir. Unutmayalım;
    bir dolu kova taşımak, iki dolu kova taşımaktan zordur. Yani sadece dünya
    kovasını suyla doldurup taşımaya çalışan kimse, âhiret kovasını denge
    unsuru olarak yüklenmeyen kimseden çok daha fazla zorlanacaktır. Tek
    kanatla uçmaya çalışan kuş gibi istenilen yere doğru uçamayacak, selâmete
    ulaşamadan düşüp kalacaktır.
    “Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr (Rabbim! Zorlaştırma,
    kolaylaştır. İşimi hayırla tamamlamayı nasib et!)”
    17’nci âyette, Allah’ın mesajlarını bilinçli olarak inkâr ve ihmal edenlerin
    sarp bir yokuşa sardırılıp kişisel ve sosyal bunalımlara sürüklenecekleri
    belirtilir. Âyet, çekilmez hayatı ve dayanılmaz azâbı dile getiren temsilî
    bir ibâre niteliğindedir. İslâm’ın ölçülerine uymayan insanlar, dünyada gü-
    449 2/Bakara, 286
    450 2/Bakara, 185
    451 6/En’âm, 43
    452 13/Ra'd, 34
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    ven içinde yaşayamaz, âhirette de azaptan kurtulamazlar. Bu âyetler, insan
    hayatında inkâr ve isyana yol açan nedenlerden birinin de, dünyaya aşırı
    düşkünlük (sekülerlik) olduğuna işaret etmektedir. Dünyevîleşme, insanı
    Allah’tan uzaklaştıran en büyük günah ve bütün felâketlerin kaynağını
    oluşturan en temel sapmadır. Sekülerleşme, modern dünyada önce Batı’da
    ortaya çıkmış, daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır. Dünyacı değerlere
    aşırı düşkünlük, geçmişte nasıl acılara sebebiyet verdiyse, bugün de inkârcılık,
    sömürücülük, saldırganlık, savurganlık, haksızlık ve ahlâksızlık gibi bir
    yığın felâketlere sebep olmaktadır. İşte bu yüzden Kur’an, dünyevîleşmeyi
    tercih edenin, hak ve adâlet sınırlarını da ihlâl edeceğine dikkat çekmiştir.
    Maskaralık Örneği: Bu pasajı oluşturan âyetlerde, inkârcı kişinin
    Kur’an mesajında kusur bulmak için sarfettiği çaba ve sözler dile getirilir.
    Rivâyetlere göre bu kişi, Kureyş’in ileri gelenlerinden Velid b. Muğire
    el-Mahzumi’dir. Fakat, Kur’an’a “büyü” veya “beşer sözü” diyen sadece bir
    kişi değil, Kureyş’in bütün lider takımıdır. Müşrik liderler, çok sayıda insanın
    Kur’an’ın etkisinde kaldığını görünce, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gerçekte
    Allah’tan herhangi bir vahiy almadığını, sadece büyüleyici ve etkileyici
    bir belâgatla (sihirle) yandaşlarını peşinden sürüklediğini iddia ediyorlardı.
    İşte yukarıdaki âyetlerde, inkârcıların Kur’an mesajına yönelik çaba
    ve sözlerinden bir kesit sunulmaktadır.
    Âyetlerin beyanına göre, inkârcı ve inatçı kişi, Kur’an hakkında ne diyeceğini,
    onu nasıl çürüteceğini düşünür, zihninde ölçer biçer ve hesaplar
    yapar. Görüşüne yeni dayanaklar bulmak için çevresine bakar. Sonra çatık
    kaşlarla ve asık bir suratla küstahça böbürlenip Allah’ın âyetlerine sırt çevirir.
    Sonunda, Kur’an’la ilgili şu kararı verir: “Bu Kur’an, sadece öğretile
    gelen bir sihirdir; insan sözünden başka bir şey değildir.” 453
    453 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 97
    • 163 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Œ أَدْبَ َ ¿ عَبَسَ وََبسََ ثُ َّ ¿ نظَرَ ثُ َّ ¿ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُ َّ ¿ إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُ َّ
    سَأُصْلِيهِ سَقَر وَمَا
    لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ نْ إِ Œ سِْرٌ يؤْثَ ُ لاَّ هَذَا إِ نْقَالَ إِ فَ ‚ وَاسْتَكْبَ َ وَلا تذَرُ لوَّاحَةٌ للْبَ ش�َ Ð بْقِ ي أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا ت
    إَِّنهُ : çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi) : فَقُتِلَ
    kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi yine ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası
    كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : arark verdi ¿ثُ َّ : sonra نظَرَ : baktı ¿ثُ ّ : sonra : عَبَسَ
    surat astı وََبسََ : ve yüzünü ekşitti ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve
    büyüklük tasladı فَقَالَ : böylece dedi إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ :başka değil (ancak)
    سِْرٌ : bir sihirden Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil : قَوْلُ
    sözünden اْلبَ ش�َ : insan سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a وَمَا أَدْرَاكَ
    : misin bilir مَا : ne olduğunu سَقَرُ : ın›Sekar Ð لا تبْقِ ي : bırakmaz لوَّاحَةٌ : وَلا تذَرُ
    : kavurandır للْبَ ش�َ :ِ insan derisini terk de
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. (18)
    Kahrolası! Ne biçim karar verdi. (19)
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. (20)
    Sonra baktı. (21)
    Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. (22)
    Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. (23)
    Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. (24)
    ‘Bu, insan sözünden başka değil.’ (25)
    Ben onu Sekar’a sokacağım.” (26) (74/Müddessir, 18-26)
    Sekar’ın ne olduğunu bilir misin? (27)
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    Bırakmaz da terk etmez de. (28)
    İnsan derisini kavurandır. (29)(74/Müddessir, 18-29)
    Bu âyetlerin Nüzul Sebebi
    18-25. Âyetler de el-Velîd ibnu’l-Muğîra hakkında inen âyetler cümlesindendir.
    Mücâhid der ki: el-Velîd ibnu’l-Muğîra bazan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e,
    bazan da Hz. Ebû Bekr’e gelir ve onların sözlerini dinlerdi. Onun böyle yaptığını
    gören
    Kureyşliler de onun müslüman olduğunu zannettiler de Ebû
    Cehil ona: “Kureyş senin Muhammed’e ve Ebû Kuhafe’nin oğluna onların
    yemeklerinden yemek için gittiğini zannediyor” demiş. el-Velîd de Kureyş’e:
    “Siz soylu ve akıllı insanlarsınız. Siz onun deli olduğunu iddia ediyorsunuz.
    Siz onun hiç kehanette
    bulunduğunu gördünüz mü?” diye sormuş, onların
    “hayır” cevabından sonra: “Siz onun yalancı olduğunu söylüyorsunuz, siz
    onun hiç yalanını gördünüz
    mü?” diye sormuş, onlar yine “hayır” deyip
    “Peki o nedir?” diye sormuşlar. el-Velîd: “O olsa olsa bir büyücüdür, sözleri
    de başkalarından öğrenip naklettiği bir büyüdür” diye cevap vermişti. İşte
    “Bu, sadece öğretile gelen bir büyüdür.”e454 kadar olmak üzere “Doğrusu o,
    düşündü ve ölçüp biçti.”455 diye başlayan âyetler bunun üzerine nâzil oldu. 456
    İbnu’l-Cevzî de Mücâhid’den naklen hâdiseyi şöyle anlatır: el-Velîd,
    Kureyş’e: Sizinle konuşacaklarım var, Dâru’n-Nedve’de toplanın.” demiş.
    Orada
    toplanılınca da onlara: “Siz soylu ve akıllı insanlarsınız. Araplar size
    gelecekler
    ve sizin yanınızdan ayrılırken de farklı farklı şeyler duymuş olarak
    ayrılacaklar.
    Bir sözde toplanın; bu adam (Muhammed) hakkında ne
    diyeceksiniz?” demiş. Onlar: “Şairdir, deriz.” deyince yüzünü ekşitmiş ve:
    “Biz şiir işittik; onun sözleri şiire benzemiyor.” demiş. “O kâhindir, deriz.”
    demişler. “O zaman onun yanına gelirler ve onun, kâhinlerin konuştuklarını
    konuşmadığını görürler.”
    demiş. “O delidir, deriz.” demişler. “O zaman
    yanına gelirler ve onun deli olmadığını görürler.” demiş. “O büyücüdür, deriz.”
    demişler. “Peki, büyücü nedir?”
    diye sormuş; “Birbirine buğzeden iki
    kişiyi birbirlerine sevdiren ve birbirini
    seven iki kişiyi de birbirine buğzetti-
    454 74/Müddessir, 24-25
    455 74/Müddessir, 18
    456 Vahidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 320
    • 165 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ren kişidir.” demişler. Bunun üzerine el-Velîd de: “O bir büyücüdür.” demiş.
    Böylece oradan çıkıp dağılmışlar. Onlardan
    hangisi Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
    rastlasa “Ey büyücü!” demiş de bu Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e ağır gelmiş ve
    bunun üzerine Allah Teâlâ: “Bu, sadece öğretilegelen bir büyüdür”e kadar
    olmak üzere “Ey örtüye bürünen.” diye başlayan âyetleri457 indirmiş
    458
    Bu hâdiseyi Muhyi’s-Sünne (el-Beğavî) biraz daha farklı ve 40/Mü’min,
    1-2 âyetlerinin nüzûlü ile ilişkilendirerek şöyle anlatır:
    Allah Teâlâ “Hâ Mîm. Bu kitab, Azîz Alîm olan Allah’tan indirilmedir...”
    459 âyetleri nâzil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) Mescid-i Harâm’a gelerek
    orada kalkmış, bu âyetleri okumuş. el-Velîd ibnu’l-Muğîra da orada ve
    Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kıraatini duyacak yakınlıkta imiş. Hz. Peygamber
    (s.a.s.), Velîd’in kendi kıraatini dinlediğini anlayınca âyetleri tekrar okumuş.
    Velîd oradan
    ayrılıp kendi kabilesi olan Mahzûm oğullarının toplu
    olduğu bir yere gelmiş ve onlara: “Vallahi ben biraz önce Muhammed’den
    öyle bir söz işittim ki o ne insan sözüdür, ne de cin. Onun söylediğinde bir
    tatlılık var. Üstü semereli, altı bol, her sözün üstüne çıkıyor, hiçbir söz onun
    üstüne çıkamıyor.” demiş ve onlardan
    da ayrılıp evine gitmiş. Onun böyle
    konuştuğunu duyan Kureyşliler: “Vallahi Velîd Sâbiî oldu (Muhammed’in
    dinine girdi). Velîd onun dinine girdikten
    sonra bütün Kureyş onun dinine
    girecek demektir.” demişler. Velîd’e “Kureyş’in reyhânesi” derlermiş. Ebû
    Cehil onlara: “Ben, sizin yerinize Velîd’e yeterim, onu bu fikrinden caydırırım.”
    demiş, Velîd’e gelmiş, üzgün bir şekilde yanına oturmuş. Velîd ona:
    “Ey kardeşim oğlu seni neden böyle üzgün görüyorum?”
    diye sormuş. Ebû
    Cehil: “Nasıl üzgün olmıyayım; baksana Kureyş sen yaşlı olduğun için sana
    yardım etmek üzere aralarında mal topluyorlar. Senin, Muhammed’in sözünü
    güzel bulduğunu, yanlarındaki fazla maldan nasiplenmek için İbn Ebî
    Kebşe (Hz. Muhammed) ve İbn Ebî Kuhâfe (Hz. Ebû Bekr)’in yanına
    gittiğini
    iddia ediyorlar.” demiş. Buna çok öfkelenen Velîd: “Kureyş benim,
    onların
    mal ve evlâdca en zenginleri olduğumu bilmiyor mu? Muhammed ve
    ashâbı kendi karınlarını doyurmuşlar mı ki (onların artan yiyeceklerinden
    ben nasibleneyim)?” demiş, sonra kalkıp kabilesinin oturduğu yere gelmiş
    ve onlara: “Muhammed’in deli olduğunu iddia ediyorsunuz.
    457 74/Müddessir, 1-24
    458 İbnu'l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, c. 8, s. 403-404
    459 40/Ğâfir (Mü’min), 1-3
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    Peki, onu boğulurken hiç gördünüz mü? “ demiş; “Allah hakkı için hayır,
    görmedik.” demişler. “Onun kâhin olduğunu iddia ediyorsunuz? Hiç
    onu kehanette bulunurken gördünüz mü?” diye sormuş; “Allah hakkı için
    hayır.” demişler. “Onun şair olduğunu ileri sürüyorsunuz. Onu hiç şiir
    okurken gördünüz mü?” diye sormuş; “Allah hakkı için hayır.” demişler.
    “Onun yalancı olduğunu ileri sürüyorsunuz, hiç onun yalanını
    tecrübe ettiniz
    mi?” diye sormuş; “Allah hakkı için hayır. O halde o nedir?”
    demişler.
    Kendi kendine şöyle bir düşünmüş, kaşlarını çatmış, yüzünü ekşitmiş ve:
    “O, olsa olsa bir büyücüdür. Görmüyor musunuz; kişi ile ailesinin, çocuklarının
    ve kölelerinin arasını açıyor. O bir büyücüdür, söylediği de başkalarından
    öğrenip naklettiği bir büyüdür.” demiş işte bunun üzerine bu âyet-i
    kerimeler
    nâzil olmuş. 460
    Âyetlerin Muhtevâsı
    11-26. Âyetler: Bu bölümde Muğire oğlu Velid’in ismi anılmadan Allah’ın
    nimetlerle donattığı ama bunlara karşılık onun Hakk’a karşı gelerek
    düşman olduğu kişinin zihni yapısı yansıtılmaktadır. Çünkü o bir yandan
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve Kur’an’ın doğru olduğuna inanıyorken, öte
    taraftan kendi kavminin arasındaki makam ve mevkiini tehlikeye sokmak
    istemiyordu. Bu yüzden iman etmemişti. Ve bir süre kendi içinde bocalamadan
    sonra sadece iman etmemekle yetinmeyerek kavmini de iman etmekten
    caydırmak için bunun bir büyü olduğunu ilan etmişti. İşte burada
    onun bu âşikâr çirkin yüzü ortaya serilerek bu şahsın bütün bunlara rağmen
    hala daha nimetler beklediği anlatılmaktadır. Oysaki nimetlere değil
    cehenneme müstahaktır artık.
    Bu İlâhî fermana göre Allah Rasûlü tebliğ vazifesine ve Kur’an’ın peş
    peşe nazil olan sûrelerini anlatmaya başladığı zaman öyle bir telaş başladı
    ki muhâlifler bu panikte şiddetle karşı koymaya başladılar. Bir kaç ay böyle
    geçtikten sonra hac mevsimi gelmişti. Mekke’dekiler bu sefer: “Hac için
    bütün Arabistan’dan kafileler gelecek ve eğer Muhammed (s.a.s.) bunları
    ziyaret ederek bu hacılara Kur’an okursa, bu emsalsiz ve etkili kelamı duyan
    hacılar tarafından Arabistan’ın en ücra köşelerine kadar İslâm’ın çağrısı yayılır
    ve sonra da kim bilir neler olur” diyerek telaşa düştüler. Bunun üzerine
    Kureyşin ileri gelenleri bir toplantı yaparak gelen hacılara Hz. Muhammed’e
    460 Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yay., c. 2, s. 920-922
    • 167 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    (s.a.s.) karşı propaganda yapılması kararını aldılar. Görüş birliğinden sonra
    toplantıda bulunanlara Velid bin Muğire şöyle dedi: “Muhammed hakkında
    bir fikir etrafında toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa birbirimizi yalancı
    çıkarmış ve sözlerimizin bir kısmı öbür kısmını yalanlamış olur. O zaman
    itibarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki herkes Muhammed
    için hacılara aynı şeyi söylesin.” Bunun üzerine bazıları: “Onun bir kâhin
    olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, Tanrıya andolsun ki o bir kâhin
    değildir. Kâhinleri gördük. Muhammed’in okuduğu şeyler öyle kâhin
    mırıldanışı ve tekerlemeleri cinsinden değil” dedi. Bazıları, “Öyleyse deli
    olduğunu söyleriz” dediler. Velid, “Hayır, o bir deli değil ki. Deliliği gördük,
    biliyoruz. Hâlbuki Muhammed’in durumu deliliğin insanda meydana getirdiği
    baygınlık, titreyiş ve vesveseye benzemiyor” dedi. Kureyşliler “Peki
    öyleyse şair olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o bir şair de olamaz.
    Biz şiirin her çeşidini biliriz. Bu sözler ise şiir değildir” dedi. Kureyşliler
    “Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o büyücü
    değil. Biz büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. Muhammed’in sözleri
    büyücülerin okuyup üfürmelerine ve düğüm düğümlemelerine benzemiyor”
    dedi. O zaman Kureyşliler Velid’e, “Ey Abduşşems! Peki ama ne söyleyelim?”
    deyince Ebu Cehil, Velid’e, “Sen kendi görüşünü söylemezsen bu
    insanlar senden razı olmayacaklar” dedi. Velid onlara, “Tanrıya and olsun
    ki onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam
    bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benzer. Muhammed
    hakkında bu dediklerinizin herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı
    anlaşılır” dedi. Kureyşliler Velid’in bu söylediklerini kabul ederek
    dağıldılar. Sonra bu karar gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine
    çıkarak rast geldikleri herkese Muhammed’den sakınmasını söylemeye ve
    onun bir sihirbaz olduğunu ve sihrinin bütün aileleri parçaladığını anlatmaya
    başladılar. Ama bütün bunların sonucu sadece onların yapabildikleri
    şey onun ismini baştanbaşa bütün Arap yarımadasına duyurmak oldu.461
    27-48. Âyetler: Cehennemin korkunçluğu beyan edilerek cehennem
    bekçilerinin sayısı, bu sayının bir imtihan olduğu, hangi karaktere sahip
    olanların cehenneme müstehak olacakları açıklanmaktadır. Cehennem ehline
    şefaatin fayda vermeyeceği de bildirilmektedir.
    461 Siret-i İbn Hişam, c. 1, s. 288-289; Ebû Cehil'in Velid'e kendi görüşünü söylemesinde ısrar etmesi olayını
    İkrime'nin rivayetinden İbn Cerir kendi tefsirinde nakletmiştir.
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    Hüküm ve Hikmetler
    11-30. Âyetler
    Yüce Allah’a davetin başarısının insana ait olumlu birtakım unsurlara
    ve ilâhi korumaya ihtiyacı vardır. İnsanın sahip olması gereken olumlu
    unsurları
    sûrenin baş tarafında söz konusu edilen nefsin ve aklın şirkten,
    putçuluktan arındırılması, en üstün ahlâkî niteliklere sahip olup cömertlik
    ve sabrın da bu hususta desteğinin alınmasıdır.
    Burada ise ilâhi koruma ve kollamanın söz konusu edilmesine sıra
    gelmiştir. Şanı Yüce Allah rasûlünü müşriklerin eziyetine karşı koruyup,
    himaye etti, onu teselli etti. Şirkin en büyük engeli olan Velid b. Muğire’yi
    -başkasına ibret olsun diye- tehdit etti.
    Velid kalbinden Peygamber’in (s.a.s.) doğru söylediğine inanıyor ve buna
    kanaat getiriyordu; fakat liderlik, başkanlık ve mevki sevgisinde nefsinin
    arzusunu tatmin etmesi ve Mekke’de bulunan müşriklere katılmayı tercih
    etmesi sebebiyle dili ile yalanladı.
    Şanı Yüce Allah’ın ona mal ve evlât vermesine, onu türlü refah ve nimetlere
    sahip kılmasına rağmen, o yine de mal ve evlâtlarının daha da
    artmasını
    arzuluyordu. O nimete nankörlük ederek karşılık vermiş, şükür
    edecek yerde inkâr etmiş, Kur’an’ı yalanlamış, onun Yüce Allah’ın kelâmı
    olduğuna iman etmemiş, onu insanların birbirlerinden aktara geldikleri rivayet
    olunan bir söz ve bir sihir olarak nitelendirip, Peygamber’e (s.a.s.) ve
    getirdiklerine karşı inat etmişti.
    Yüce Allah ona olan nimeti arttırmayı kabul etmedi. Çünkü nimetlere
    sahip olanın inkâr etmesiyle birlikte bu durum söz konusu olamaz. Onu
    cehennem
    ateşine girmekle tehdit etti. Bu arada bunun sebeplerini de söz
    konusu
    etti. Bu sebepler de onun inat şeklidir. Çünkü o, Peygamber (s.a.s.)
    ile Kur’an hakkında düşündü, taşındı. Ne söyleyeceğini zihninde tasarladı
    ve hakkı ne ile reddedip çürüteceğine baktı. Müminlere karşı kaşlarını
    çattı, yüzünü ekşitti, rengi değişti. Haktan ve imandan yüz çevirerek çekip
    gitti. İman etmeyi kibirine/gururuna yedirmeyerek dedi ki: Muhammed’in
    (s.a.s.) getirdiği, başkasından nakledip anlattığı bir sihirden başka bir şey
    • 169 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    değildir.
    Bu ancak yaratılmışların bir sözüdür. Bununla sihir ile aldatıldığı
    gibi kalpleri aldatmaya çalışmaktadır.
    Fakat o nasıl böyle düşünebildi? Bu sebeple ona lanet edildi. Ölçüp
    biçmesi dolayısıyla azaba uğratıldı. Daha sonra ardı arkasına lanetler yağdırıldı
    ona. Yüce Allah onun ne olduğunu sana ne bildirdi, diyerek cehennemin
    niteliklerini söz konusu etti. Orası yakmadık kemik, et ve kan bırakmaz.
    Arkasından ebediyyen bu yakışını tekrarlayıp duracaktır. Cehennem
    insanlara açık açık görünecektir. Onların yüzlerini öyle bir yakacak
    ki, geceden de simsiyah kesilecektir. Kimse ondan kaçamayacaktır. Çünkü
    üzerinde on dokuz bekçi melek vardır. Onlar oraya cehennemlikleri atacaklardır.
    Bu on dokuz melek Malik’in dışında on sekiz melektir. Salebi dedi ki:
    Bu hiçbir şekilde inkâr olunamaz. Bir tek melek bütün mahlûkatın canlarını
    alabildiğine göre; on dokuz meleğin mahlûkatın belli bir kısmını azaplandırabilmesi
    daha kolay anlaşılır. Çoğunluk kastedilenin meleklerden on
    dokuz kişi olduğu kanaatindedir. On dokuz tür olduğu da söylenmiştir.
    Kurtubi dedi ki: Sahih olan -Yüce Allah’ın izniyle- şudur: Sözü edilen
    on dokuz melek bunların ileri gelenleri ve âmirleridir. Hepsinin sayısını
    ise anlatmaya ifadeler yetmez. Nitekim Yüce Allah: “Rabbinin ordularını
    O’ndan
    başka kimse bilmez.” (31. âyet) diye buyurmaktadır. Sahih’te de Abdullah
    b. Mesud’dan şöyle dediği sabit olmuştur: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu
    ki: “O gün cehennem yetmiş bin dizgini ile getirilir. Her bir dizginden yetmiş
    bin melek onu çekecektir.462
    18-30. Âyetler: Rivayete göre müşrikler Hz. Peygamber’e ve tebliğ ettiği
    Kur’an’a karşı nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini Velîd b. Muğîre’ye
    sormuşlar, o da düşünüp
    taşındıktan sonra Hz. Peygamber’in bir sihirbaz,
    Kur’an’ın da önceki sihirbazlardan
    intikal eden bir sihir, bir beşer sözü olduğunu
    insanlar arasında yaymalarını
    tavsiye etmiştir. İşte 18-25. âyetlerde
    Velîd b. Mugîre örneğinde Kur’an’a karşı benzer şekilde inkârcı tutum sergileyenler
    kınanmıştır.
    462 Kurtubi, XIX/80. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/219-220.
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    Planlı Küfür ve Saptırma
    - 18. Âyet -
    إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
    إَِّنهُ : çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi)
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. / O düşündü ve değerlendirme yaptı.
    / Çünkü o, (Kur’an vahyini nasıl çürütebileceğini) düşündü, (zihninde)
    ölçtü biçti. / Çünkü o (vahiy hakkında) sığ ve yanlış düşündü, ölçüp biçti.
    / Bakınız, (mesajlarımız hakikati inkâra şartlanmış olan birine aktarıldığında,
    onları nasıl çürüteceğini) düşünür ve (onu) hesaplar” (18. âyet)
    Bu pasaj, tümüyle vahiy hakkındadır ve üzerinde fikir yürütülen de vahiydir.
    Bu âyetler vahye yamuk ve sığ bakan herkesi kapsar. Fakat bu tipin
    vahyin nüzul ortamındaki prototipi Velid bin Muğîre’dir. Bu Arap dil ve
    belâğat dâhîsi, Kur’an karşısında yaşadığı derin iç çatışma ve tereddütle sabahlara
    kadar kıskançlıktan kıvranıyordu.
    “…sığ ve yanlış düşündü (fekkera).” Tefkîr, kesinlikle tefekkür’den farklıdır.
    Zira tefekkür kullanıldığı 15 yerin tamamında olumluyken, sadece burada
    kullanılan tefkîr olumsuzdur. Tefekkür’ü tefkir’den ayıran, birincisinin
    ait olduğu kalıp gereği özdeşleşmeyi ve derinleşmeyi gerektirmesindendir.
    Zira tefa’ul bâbı “tekellüf ” bâbıdır. Bu yüzden tefkîr’i “sığ ve yanlış düşünce”
    olarak çevirmek daha uygundur. 463
    Bu âyette söz konusu edilen zihinsel eylem tefekkür değil, gelişi güzel
    fikirdir. Tefekkür fikirden farklıdır. Eğer inkârcı tefekkür edebilseydi böyle
    yapmazdı. Geleceği ile ilgili inançlar ve prensipler belirledi.
    İleride Necm sûresi işlenirken de açıklanacağı gibi, bu gelişi güzel düşünceler
    âhiretin yokluğu, eğer varsa bile malı-mülkü ve oğulları sayesinde
    ondan yakasını kurtarabileceği, hatta en kötü şartlarda nasıl olsa âhirette
    463 Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1191
    • 171 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    günahlarının cezasını çektireceği bir kimse satın alabileceği şeklindeki temelsiz
    planlarıydı.464
    Şüphesiz Velid b. Muğire, Rasûlullah ve Kur’an hakkında bir şeyler uydurmak
    için düşündü, taşındı, tefekkür etti, kafasında ölçtü biçti, bir tahmin
    yaptı, keskin zekasını işletti ve fikir yürüttü. Sonra kendine göre bir
    şeyler hazırladı. Kur’an hakkında ne söyleyecekti? Onu nasıl tenkit edecekti?
    Yüce Allah ona beddua ederek şöyle buyurdu:
    - 19. Âyet -
    فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
    فَقُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi yine
    “Kahrolası! Ne biçim karar verdi. / Canı çıkası, nasıl da içinde yaşadığı
    toplumun tasvibini alacak bir plan yaptı! / Kahrolası, nasıl da ölçtü
    biçti! Canı çıkası, nasıl da ölçüp biçti! / Kendini de mahveder, böyle hesaplar
    yaparak” (19. âyet)
    Allah onun canını alsın, onu kahretsin, ona lânet etsin ve kendi kendine
    hazırladığı o ahmakça sözden dolayı onu rezil etsin! Zira o, takdir edilmesi
    doğru olmayan şeyi takdir etti. Akıllı kimsenin söylemesi doğru olmayan
    şeyi söyledi. Nasıl fena bir takdir ve tayinde bulundu. Nasıl da insafsızca
    Kur’an’ın sihir, Rasûlullah’ın ise sihirbaz olduğunu uydurdu?
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu ayette Velid ile bir nevi alay
    vardır. Zira o, takdir edilmesi doğru olmayan şeyi takdir etti. Akıllı kimsenin
    söylemesi doğru olmayan şeyi söyledi.”465
    464 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1
    465 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/123.
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    Ebu Hayyan şöyle der: “Araplar bir işi büyük görüp hayret ettiklerinde
    “Kaatelehu’llahu: Allah onun canını alsın” derler. Onların bundan maksadı
    şudur: O şey, kendisine hased edilecek ve hased edenlerin, onun yok olması
    için beddua edeceği bir seviyeye ulaşmıştır. “Keyfe kaddera” ayetindeki
    soru, takdiri ne acayip ne gariptir manasına gelir. Bu, Arapların şu sözüne
    benzer: Bu ne adamdır! Yani ne büyük adamdır!”466
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kahrolası, nasıl da ölçtü
    biçti.” Arapça’da bu “Kutile” yahut “Kaatelehu’llahu” tabirleri, “kahrolası,
    Allah canını alası” gibi asıl itibarıyla beddua olmakla beraber, nazardan
    esirgemek şeklinde “yahu ne yaman şey, anası ağlayası” gibi bir değere işaret
    olarak övgü yerinde ve bazan da bu mânâda alay etmek ve dalga geçmek
    için kullanılır ki, burada, onun düşüncesini beğenenlerin bu yoldaki
    övgülerini anlatarak hakaret ve küçümseme mânâsında kullanılmıştır. Yani
    dedikleri gibi “kahrolası nasıl da takdir etti ya!...”467
    Kutile: Kendini de mahveder: Kutile ifadesi, lafzen, “öldürüldü” yahut
    bir beddua olarak “öldürülse” anlamına gelir. Bu ifadenin lafzî çevirisi -ister
    bir durum tasviri, isterse temennî olarak alınsın- burada anlamsız olurdu.
    Bu nedenle birçok müfessir (ki Taberî de onlardan biridir) onu, “Allah’ın
    rahmetinden kovulmuş” olmak, (lu‘ine) yani, kendi fiili veya davranışı yüzünden
    ruhsal olarak “öldürülmüş” olmak şeklinde anlarlar. Benim, “kendini
    mahveder” şeklindeki çevirimin nedeni budur.468
    Bu âyetlerde yer alan ve lafzen “öldürüldü” yahut beddua olarak “canı
    çıkası, kahrolası” anlamına gelen kutile sözcüğü, lu’ine yani “Allah’ın rahmetinden
    uzaklaştırıldı” şeklinde de mânâlandırılmıştır. Bu yaklaşıma göre
    âyet, inkârcı insanın, yanlış kararı ve kötü davranışları yüzünden Allah’ın
    rahmetinden kovulmuş, ruhsal olarak öldürülmüş ve kendi kendini mahvetmiş
    olduğuna işaret eder. Şu halde inkârcı kişi, Kur’an karşısındaki inatçı
    tavrı ve yanlış kararıyla, kendi sonunu kendi hazırlar.
    466 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/374; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/124.
    467 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/420.
    468 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı,
    • 173 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 20. Âyet -
    قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi
    “Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. / Bir daha canı çıkası, nasıl
    da ölçüp biçti! Bir daha kahrolası, nasıl bir değerlendirme yaptı? / Canı
    çıkası, sonra yine ne biçim ölçtü biçti! / Evet, o kendini mahveder böyle
    hesaplarla!” (20. âyet)
    Sonra kahrolası, nasıl da takdir etti ya!.. Allah onun canını alsın, onu
    kahretsin, ona lanet etsin ve kendi kendine hazırladığı o ahmakça sözden
    dolayı onu rezil etsin! Nasıl da insafsızca Kur’an’ın sihir, Rasûlullah’ın ise
    sihirbaz olduğunu uydurdu? Ne parlak düşüncesi var! Sağlam görüşü ne
    de güzel!
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra kahrolası, nasıl da
    takdir etti ya!.. Bu tekrar, hem hakareti vurgulamaya, hem de her iki âyette
    geçen takdirin farklı olduğuna işarettir.”469
    - 21. Âyet -
    نظَرَ ¿ثُ َّ
    baktı : نظَرَ sonra : ¿ثُ َّ
    “Sonra baktı. / Sonra (etrafına) baktı. / Sonra (etrafı) süzdü / Ve sonra
    (yeni dayanaklar bulmak için çevresine) bakar” (21. âyet)
    Velid b. Muğire sonra bu meseleye baktı, etrafındakilere bir bakındı.
    Kur’an’ın ve Muhammed’in durumunu düşünerek tekrar fikir yürüttü.
    469 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    - 22. Âyet -
    عَبَسَ وََبسََ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ ّ : sonra عَبَسَ : surat astı وََبسََ : ve yüzünü ekşitti
    “Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. / Sonra suratını astı ve kaşlarını
    çattı. / Kaşını çattı ve surat astı. / Ardından surat astı ve rengi attı. / Sonra
    kaşlarını çatarak dik dik süzer.” (22. âyet)
    Sonra, yaptığı bir iş hususunda iyice düşünen ve önem veren bir kimse
    gibi söylediklerinden sıkılarak yüzünü ekşitti, rengi değişti, kaşlarını çattı,
    surat astı.
    “Sonra kaşlarını çatarak dik dik süzer”: Yani, duygusal olarak etkilenir,
    çünkü delillerinin zayıf olduğuna dair kalbinde bir şüphe vardır. 470
    Abese: Kaşlarını çattı. Besera: Yüzü ekşidi ve rengi değişti. Leys şöyle
    der: “Bir kimse kaşlarını çattığında abese denir. Kaşlarını çatarken dişlerini
    de gösterirse Keleha denir. İşe önem verip o konuda derin düşünürse Besera
    denir. Bu düşünce ile birlikte kızarsa Besele denir.”471
    İbn Cüzeyy şöyle der: “Büsûr, yüzü ekşitmektir. Bu, ubus’tan daha fazla
    yüz ekşitme manası ifade eder.”472 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor
    ki: “Besr: Vaktinden evvel acele olmasını istemek, hamlık yapmaktır. Nitekim
    meyvenin hamına, hurmanın koruğuna “büsür” denilir. Rağıb, burada
    bu mânâdan olduğunu söyler.473 Yani, vakti gelmeden kopmuş ham koruk
    gibi ekşidi, surat astı.”474
    470 Fahredden Râzi; naklen Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
    471 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/201; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neş.,
    7/118
    472 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/161; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
    473 Ragıb el-İsfehani, Müfredat: 46.
    474 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 175 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 23. Âyet -
    ‚ وَاسْتَكْبَ َ Œ أَدْبَ َ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve büyüklük tasladı
    “Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. / En sonunda (hakikate)
    sırtını döndü ve kibir âbidesi kesildi. / Sonra (imandan ve Peygamber’e
    tâbi olmaktan, ikbâlinden ve istikbâlinden) yüzçevirdi ve büyüklük taslayıp
    zorbalık etti. / Sonunda (mesajlarımıza) sırtını döner ve küstahça
    böbürlenir.” (23. âyet)
    “Sırtını döndü (edbera)”: İdbâr, istikbâr’ın sebebi ve tevellî’nin sonucudur.
    Bu üç hal (tevellî, idbâr, istikbâr), kâfirin küfründe inadının üç aşamasıdır.
    Tevellî’ye karşı mü’minin tavrıi’râd’dır. Nisâ 63’ün de gösterdiği gibi
    i’râd ilişki kesmeyi değil, kontrollü ilişkiyi ifade eder. Fakat idbâr’a karşı
    ilişki kesme (zerhum) önerilmektedir (70/Meâric17, 42).Müstekbirin yeri
    ise cehennemdir.475
    “Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı.”: Sonra Allah’a iman etmekten
    ve O’nun indirdiğini tasdik etmekten yüz çevirdi. Rasûlullah’a ve getirdiği
    emirlere karşı büyüklendi, kibirlendi, hak ve hidayete uymadı.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra ardını döndü ve büyüklendi.
    Anlamış olduğu haktan yüz çevirdi, imana arkasını, küfre yüzünü
    döndürdü ve Allah’tan korkmayıp gururlanarak büyüklük tasladı, hakkı
    kabul etmeyi kibrine yediremedi de her şeyi bilen bir kişi edasıyla”476
    Sonra, yaptığı bir iş hususunda iyice düşünen ve önem veren bir kimse
    gibi söylediklerinden sıkılarak yüzünü ekşitti, rengi değişti, kaşlarını çattı,
    surat astı.
    475 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
    476 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    - 24. Âyet -
    Œ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِْرٌ يؤْثَ ُ
    فَقَالَ : böylece dedi نْ هَذَا إِ : bu إِلاَّ :başka değil (ancak) سِْرٌ : bir sihirden
    Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen
    “Böylece: ‘Bu, nakledilegelen bir sihirden başka değil’ dedi. / Böylece:
    ‘Bu, nakledilegelen bir sihirden başka değil’ dedi. (‘Bu ne ki, öteden beri
    anlatılan, öğretilen büyüleyici bir sözden ibaret’ dedi.) / Nihayet şöyle
    dedi: ‘Bu sadece geçmişten miras kalan bir büyüdür. / Ve: ‘Bu, (eski zamanlardan)
    intikal eden büyüleyici bir sözdür!’ der. Ve dedi ki: ‘Bu, ancak
    (geçmiş zamanlardan) söyne gelen (etkili) bir kandırmacadır.” (24. âyet)
    Veya “göz kamaştırıcı bir büyüdür.” Sihr, nüzul sürecinde ilk kez burada
    geçer. Dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan
    şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan farklı algılamasıdır. Görülen,
    aslında görüldüğü gibi değildir. Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü
    halde sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun” derler. Sabahın
    alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen Ramazan yemeğine de aynı
    kökten gelen “sahur” ismi verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine
    karışmış olması halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle gerçekle
    yalanın birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen herhangi
    bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci tanım özneyi
    (gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen) esas alan tanımlardır ve ikisi
    de birbirini tamamlar. İster özne açısından ister nesne açısından tanımlansın,
    sihir her hâlükârda hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan
    vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden bazen de her
    ikisinden kaynaklanır. Meselâ “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar
    oraya çıkacak olsalar da ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş bir
    topluluğuz’ derlerdi.” 477 âyetinde geçen “sihir” gören açısındandır. Çünkü
    kaynağı hakikat olduğu halde gören farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz,
    bir büyüdür.”478 Hadisinde de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de
    “İki söz, bir büyü” atasözün vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem
    477 15/Hicr, 14-15
    478 Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    • 177 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün: Onların ipleri
    ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızla akıyormuş gibi göründü
    (yuhayyelu ileyhi)”. 479 Velid, Allah rasûlünün ömründe sihre örnek gösterecek
    bir olağan dışılık bulamayınca “ebeveynle evlâdın arasını ayırıyor”
    dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir olarak bakıyorlardı.480
    Sonunda Velid b. Muğire dedi ki: “Muhammed’in söylediği Kur’an, sihirbazlardan
    öğrenilen ve nakledilen açık, parlak bir sihirden başka bir şey
    değildir.”
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu âyette geçen ”Sihrun
    yu’ser” tabirinde iki mânâ vardır:
    1) “Yü’ser” sözcüğü de, “rivâyet etmek, izinden gitmek, iz bırakmak ve
    bir şeyin etkisinde kalmak” gibi anlamlara gelen “e s r” kökünün türemiş
    şeklidir. Me’sûr, yani öteden beri öğretilip rivayet olunagelen; sihirbazdan
    sihirbaza öğrenile geldiği söylenen bir sihir demektir.
    2) Yü’ser, yani diğer sihirlere tercih edilecek, beğenilecek bir sihir demek
    olur. Bu, “parlak sihir” mânâsına “sihr-i mübin” demelerine benzer.”481
    Bu âyette yer alan “sihir” sözcüğü, “aldatmak, hile yapmak, aklı çelmek
    ve ifsat etmek” gibi anlamlar taşıyan “s h r” kökünün türemiş şeklidir. “Aldatıcı
    câzibe, bilerek saptırma ve büyü” anlamlarına da gelen sihir, “bir şeyi
    tabii durumundan çıkarıp başka bir duruma dönüştürmek” demektir.
    Sihir, inkârcıların Kur’an’ı kötülemek için kullandıkları sözcüklerden
    biridir. Onlara göre büyücü de, kâhin ve şair gibi başkalarının görmediği
    yaratıklara temas kurup insanları tesir altına alan bir kimsedir. İşte, Kur’an
    vahyinin insan üzerindeki olağanüstü etkisini gören müşrikler, onun büyülü
    sözlerden oluştuğunu sanmışlardır. Ancak onlar da sihrin bir hakikat
    değil, bir göz boyama, hayali hakikat gösterme türünden aldatıcı bir câzibe
    olduğu kanısında idiler.
    479 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
    480 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
    481 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyetlerde, hakikati inkâra şartlanmış olan kimselerin karakteristik
    özelliği ortaya konulmaktadır. Onların en bâriz vasfı, vahiyle bildirilen hakikatleri
    “büyü” veya “insan sözü” olarak niteleyip Kur’an’ın Allah kelamı
    olduğunu inkâr etmeleridir. Kur’an, bu sözlerin sahibini canlı bir maskaralık
    örneği olarak sunmakta ve bu katı şahsiyeti bütün nesillere ibret olsun
    diye anlatmaktadır.
    Hangi asırda olursa olsun, Kur’an’ı karalamaya yönelik çabaların asıl
    hedefi, Müslümanları Kur’an’dan koparıp onları cehâletin ve uyuşukluğun
    içine atmaktır. Oysa her asırda, insanlığa muhtaç olduğu hayat soluğunu
    bahşedecek olan eşsiz kaynak Kur’an’dır. O, Allah’ın rahmetidir; ancak
    Kur’an’ın insana ve hayata yön vermesi için kulun gayretli olması da gerekir.
    Rahmetle gayret birleşince gerçek kurtuluşa erilir.482
    “Sihir” kelimesinin çevirisinde “büyü” yerine “kandırmaca” (aldatmaca,
    düzmece) kelimesi daha uygundur. Çünkü bu kelime ve türevleri hem
    mesajın içeriği hakkında, hem de mesajı getiren rasûlün şahsiyeti hakkında
    müstekbirlerce sık sık kullanılır. Bu, bir bakıma haberci ile getirdiği haberin
    ayrılmaz ve parçalanamaz bütünlüğünden kaynaklanıyor. Birer örnek
    verirsek: Saf Sûresinin 6. âyetinde “kendilerine gelen beyyinelere” açık bir
    “sihir” diyorlar. Sâd Sûresinin ilk bölümlerinde ise, kendilerine, içlerinden
    bir uyarıcının gelmesine şaşıp kalan kâfirlerin uyarıcı için yalancı bir
    “sâhir” vasfını yakıştıran ve ardından, ancak Allah’ın ulûhiyetini tanımaya
    çağıran dâvete karşı aldanmamalarını sağlamak için halka yapmaları gerekenin
    daha doğrusu murat edilenin, ilâhları üzerinde direnmek olduğu
    konusunda baskı yapan ileri gelenlerin tasviri vardır.
    Diğer yandan “sihir” kelimesinin türetildiği “sehara” fiili şu anlamlarda
    kullanılmaktadır: “Sehara fulânen bi’ş-şey’i” onu aldattı, hile yaptı (hade’ahû);
    “sehara bi’ş-şerâbi” peşi peşine (dizerek) içti (allelehû); sehara eşşey’e
    an vechihî”, çevirdi, döndürdü (sarafehû); sehara eş-şey’e” bozdu, ifsad
    etti (efsedehû). 483 Bunlarla birlikte “bâtılı hak sûretinde gösterdi” anlamı
    da verilmektedir. Bu kullanımlar toplumda bilinen “büyü” kavramından
    daha farklı ve çok boyutlu kapsama delâlet etmektedir. Diğer yandan, bu
    geniş kapsamlı “sihr” kavramının geçmişteki izlere dayandırılmak istenmesi
    olaya farklı bir boyut kazandırmaktadır.
    482 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 96-97
    483 Bk. Lisânu’l Arab, Mu’cemu’l Vasît
    • 179 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sihr” kelimesinin “kandırmaca” olarak içeriğinin bu şekilde tanımlanması,
    günümüzde statükocular tarafından kullanılan “gerici” kavramını
    çağrıştıracak niteliktedir. Müstekbirlerce mevcut düzenlerini korumanın
    en etkin yollarından biridir elçiyi ve elçiye tâbi olanları “aldatıcı, kandırıcı”
    (sâhir), “aldanmış” (meshûr) ve “aldatılmışlar, kandırılmışlar” (meshûrûn)
    şeklinde tanımlamaları. GerçektenTürkçe kullanımda da “kandırma” eylemi,
    “bir iknâ etme” ya da “etkileme”yi içerir. Doğal olarak İlâhî vahyin
    insanları hidâyete erdirme, yol gösterme, düşündürme ve etkileme gücü ve
    hâkimiyeti açıktır. Bunun için müstekbir, bu “İlâhî içeriği” göz ardı edebilmek
    için kurnazca ve bilerek tanımlamasını sürdürüyor ve karara varıyor:
    “Ve dedi ki: ‘Bu ancak (geçmiş zamanlardan) söylenegelen (etkili) bir aldatmacadır.
    Bu ancak beşer sözüdür.” 484
    - 25. Âyet -
    ِ
    لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ نْإِ
    إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil قَوْلُ : sözünden اْلبَ ش�َ : insan
    “Bu, insan sözünden başka değil.’ (dedi). / (Bu ne ki, olsa olsa beşer
    sözü’ dedi.) / ‘Bu, ölümlü beşer sözünden başka bir şey değildir!’ der. Bu
    ancak beşer sözüdür (dedi).” (25. âyet)
    “O, Allah kelâmı değildir. O insan sözünden başkası değildir. Muhammed
    onunla kalpleri aldatıyor. Sihir nasıl büyülenen kimseyi etkilerse, o da
    kalpleri etkiliyor’ (der).”
    Âlûsi diyor ki: “Bu, birinci cümlenin te’kidi gibidir. Çünkü her ikisinden
    de maksat, onun Kur’an veya Allah kelâmı olmadığını söylemektir.
    Bunun içindir ki, ilk cümleye vav atıf edatı ile atfedilmedi. Velid’in davranışlarını
    ve bu adi sözü çıkarmasının anlatılmasında onunla alay ve onun
    haktan uzak olduğuna bir işaret vardır. Velid’in davranışlarının araştırılmasından
    anlaşılıyor ki o, bu sözleri, meselenin gerçeğini bilmediği için değil,
    484 74/Müddessir, 24, 25; M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 117-118
    • 180 •
    Ahmed Kalkan
    inat olsun diye ve cahiliyye gururu ile söylemiştir.”485 Kur’an’ı övdüğünü
    ve Arapların Rasûlullah’a nisbet ettiği şairlik, kâhinlik ve deliliğin hepsini
    (önce) reddettiğini görmüyor musun?!486
    Mevdûdi diyor ki: “Bu, kâfirlerin yukarıda değinilen toplantısındaki
    hadisenin zikridir. Bunun tafsilatını giriş bölümünde aktarmıştık. Orada
    açıkça belliydi ki Velid bin Muğire, Kur’an’ın ilahi bir kelam olduğuna kalben
    kani idi. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman
    etmemiştir. O, toplantıda kâfirlerin Allah Rasûlü’ne yakıştırmak istediği
    iddiaları reddetmişti. Ne zaman ondan, kendisinin Muhammed’in (s.a.s.)
    onunla tanınacağı bir yakıştırmada bulunması istenildiğinde kendi içinde
    çelişkiye düşmüş ve bir anlık kafa karışıklığından sonra bu ithamı ileri sürmüştü.
    İşte burada bu mantalitenin yapısı gözler önüne serilmektedir.”487
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bundan aldatıcı bir albeni
    var” demiş oluyor ve nihayet kararını şöyle veriyordu: Bu, insan sözünden
    başka bir şey değil. Böyle deyip kararı bastı. Peygamberliği ve Kur’ân’ın
    Allah sözü olmasını inkâr ediverdi ki, işte inatçı kâfirlerin Kur’ân ve Peygamber
    hakkında söyledikleri nihayet budur. Bu, Allah’ın indirdiği kelâmı
    değil, Muhammed’in kendi söylediği kitabıdır derler. Olay tefsirlerde şöyle
    anlatılır:
    İlâhî vahyin “beşer sözü” olarak tanımlanması, onu “beşerî bir kaynak”
    olarak görmektir. Kâfirler açısından mesaj veya vahiy, “İlâhî” olmadıktan
    sonra herhangi bir beşerin olması pek önemli değildir. Çünkü sonuçta
    “mesaj” beşerî olacaktır. Bu konu, ilk sûrelerin olduğu kadar daha sonraki
    dönem ve çağların bu olaya “mecnun” kavramı çerçevesinde değinilmişti.
    Haakka Sûresinin 39 ve 48. âyetleri Kur’an’ın bir şair veya bir kâhin sözü olmadığını,
    bilakis Allah’tan geldiğini ve mesajı getiren elçinin bu “söz” üzerinde
    herhangi bir müdâhalesininolamayacağını te’yid eder. Tekvîr Sûresi
    24. âyette ise Kur’an’ın (gayb), “elçinin kendi kanaatleri olmadığı vurgulanmaktadır.
    O âyetteki “danîn” kelimesi, bazı kıraat imamlarınca “zanîn” olarak
    okunmaktadır. 488 Konu daha sonraki dönemlerde daha farklı bağlam-
    485 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/124; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
    486 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
    487 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/473.
    488 Bk. Ebû Zer’a, Huccetu’l Kıraat
    • 181 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    larda değerlendirilmesine rağmen “beşerî kaynak” olma özünü yitirmez.
    “Biz onların ‘ona bir beşer öğretiyor’ dediklerini biliyoruz.” 489
    Gün geçtikçe verilen mücadelede Kur’an’ın etkinlik ve hâkimiyeti artınca
    kâfirler ilginç bir talepte bulunacaklardır. İstekleri Hz. Rasûl’ün başka
    bir Kur’an getirmesi veya Onu değiştirmesidir. Ancak bu, kesinlikle Hz.
    Rasûl’ün elinde değildir ve o sadece kendisine vahyedilene uymaktadır. 490
    Konuya “İlmin kaynağı” açısından bakıldığı zaman, örneklemelerin
    belli bir tarih, coğrafya ve toplumla sınırlandırılamayacağı açıktır. Tüm çağlar
    için geçerli olan örnekler verilmektedir. Böylece İlâhî mesajın evrensel
    boyutu gözler önüne serilmektedir. İnsanlara “yol gösterecek” ilim “İlâhî”
    mi olacak, yoksa beşerî mi? Şâir, kâhin, seçkin kişiler ve bizim bilemediğimiz
    daha niceleri? Müstekbirlerin bu soruya verdikleri cevap, ilk peygamberden
    günümüze kadar değişmiyor. “Bu ancak beşer sözüdür’ (dedi).”
    Peygamberlerin sabırlı mücadelelerinin ardından Allah’ın yardımlarıyla
    başarıya ulaştıktan sonra “hak” tüm açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Bu
    durumda bile “İlâhî vahy”e beşerî bir özellik kazandırma çabaları kendisini
    farklı renklerde gösteregelmiştir. Kitap Ehli’nin kendilerine indirilen Tevrat
    ve İncil’i tahrif etmeleri, değiştirmeleri, saklamaları bunun en çarpıcı
    örneğidir. Hatta Kur’an’da İsa’nın (a.s.) risâleti ve mümtaz şahsiyeti istismar
    edilerek Allah’ın ulûhiyeti ve yalnız O’na kulluk konusunda İsa’ya (a.s.) söylemediği
    sözlerin söylettirilmesi ve bunun İlâhî bir atmosferde) yapılmasına
    Mâide Sûresinin 109-120. âyetlerinde değinilmektedir. 491
    Günümüzde de İslâm’ı diğer ideolojilerle bir tutan, beşerî görüşlerle
    karşılaştırıp tartışan, Allah’ın râzı olduğu yegâne dini uluorta eleştiren
    zihniyet, Kur’an’ı bir beşer sözü görme eğilimindedir. Müslüman olmakla
    övünen nice insan da Allah’ın hükmü, emri ve yasakları anlatıldığında,
    “evet doğru, inanıyoruz; ama…” demekte, günümüz şartlarının zorluklarından,
    durumun çok farklı olduğundan bahsederek o hüküm, emir veya
    yasakların uygulanmasının beklenemeyeceği hükmünü çıkarmaktadır. Bu
    yaklaşım İlâhî kitabı geçersiz kılan ve onu beşer sözüne indirgeyen bir yaklaşımdır.
    489 16/Nahl, 103
    490 Bk. 10/Yûnus, 15-16
    491 M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 119-120
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    Şu âyetlere dikkatle göz atalım: “Bu Kur’an, Allah’ındır. O’ndan başkasına
    nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik edici ve
    hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç şüphe
    yoktur.” 492; “Onlar hâlâ Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve mânâsını düşünmeyecekler
    mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı muhakkak
    ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı.” 493; “Bu Kur’an,
    sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından veriliyor.”
    494; “Bu Kur’an, Rahman, Rahim tarafından indirilmedir.” 495; O, bir şair sözü
    değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz. O âlemlerin
    Rabbinden indirilmedir.” 496; “Eğer o peygamber bazı sözler uydurup bize isnat
    etmeye kalkışsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık.
    Sonra da onun kalp damarlarını keserdik. O vakit, sizden hiç biriniz ona
    siper de olamazdınız.” 497; “Kur’an’ı şeytanlar getirmedi; Kur’an’ı indirmek onlara
    uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez.” 498
    Bu Kitab’ın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanlara Bakara Sûresinin başındaki
    “lâ raybe fih” 499 ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı
    açıklamalar yapılmaktadır. Kur’an’ın Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı
    yolundaki itirazlar şu noktalarda toplanıyordu: Onun bir şair sözü olabileceği,
    Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun bir şeytan ilhamı ve vesvesesi
    olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu. Yukarıdaki âyetlerde bu iddialara
    bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru olan ortaya konur. İnanan
    inanır; inanmayan inanmaz. “Bu Kur’an, bir Peygamberin (Allah’tan) getirdiği
    sözdür.” 500
    Kur’an’ın bir beşer sözü değil de; her şeyimizi borçlu olduğumuz O’na
    O’nun istediği gibi iman etmemiz gereken Allah’ın kitabı olduğunu şüphesiz
    şekilde kabul ettiğimiz zaman, ona uyup onun hükümlerini yayabildiğimiz
    tüm alanlara yaymak gerekiyor. Bu görev terk edilince, insanın
    pişmanlıkları ve Peygamber’in şikâyetine muhâtap olmak sözkonusu ola-
    492 10/Yûnus, 37
    493 4/Nisî, 82
    494 27/Neml, 6
    495 41/Fussılet, 2
    496 69/Haakka, 41-43
    497 69/Haakka, 44-47
    498 26/Şuarâ, 210- 211
    499 2/Bakara, 2
    500 69/Haakka, 40
    • 183 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    caktır: “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol
    tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun
    ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız
    bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu kavmim/toplumum bu
    Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” 501
    Alak, Kalem ve Müzzemmil sûrelerinde mal, mülk ve evlâtlarına güvenerek
    tâğûtlaştıkları/azıp sapkınlaştıkları anlatılan sembol kişilikler, benzer
    nitelikleriyle bu âyetlerde de anlatılmaktadır.
    İlk vahiy döneminde bu sembol kişiler muhtemelen Velid bin Muğîre,
    Ebûcehil, Abdü’l-Uzza gibi insanlardı. Kur’ân bunların isimlerini açık açık
    vermez, isimleri yerine karakterlerini, sıfatlarını zikrederek uğrayacakları
    fena akıbeti açıklamakla yetinir. Bu yaklaşım ve konuyu ele alış biçimi, verilen
    örneğin her zaman, her çağda ve her yerde geçerli olduğunu gösterir.
    Kısacası, Velid b. Muğîreler, Ebûcehiller, Abdü’l-Uzzalar ve bunların
    grupları, yandaşları, arkadaşları, ortakları ve işbirlikçileri her zaman vardır
    ve kıyâmete kadar da var olacaktır. Uğrayacakları kötü akıbet de hep aynı
    olacaktır.
    Mesajı genel olmakla beraber, yukarıda nitelikleri sayılan kişinin Velid
    b. Muğîre olduğu kabul edilir. Biyografisine bakıldığında gerçekten de
    doğduğunda kimsesiz olduğu, hiçbir varlığı olmadığı, sonradan mal-mülk
    sahibi olduğu, Mekke ile Taif arasında deve ve koyun cinsinden sürülerce
    hayvanı olduğu, Taif ’te yaz-kış meyve veren bahçeleri bulunduğu, ayrıca
    yedisi Mekke ve beşi Taif doğumlu olmak üzere on iki evlât sahibi olduğu
    görülür ki, bu özellikleri sûredeki anlatıma oldukça uygundur. 502
    501 25/Furkan, 27-30
    502 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    - 26. Âyet -
    سَأُصْلِيهِ سَقَر
    سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a
    “Onu Sekar’a yaslayacağım. / Ben onu Sekar’a sokacağım, Cehenneme
    yaslayacağım. / (Cehennemle ilgili Bizden başka seni bilgilendiren mi
    var?!) / (Bu nedenle,) onu (öteki dünyada) cehennem ateşine sokacağım!”
    (26. âyet)
    Kur’an hakkındaki sözlerinden dolayı Velid b. Muğire’yi, ateşinde yanacağı
    ve azabını tadacağı ‘Sekar ‘adlı Cehenneme sokacağım, atacağım,
    yaslayacağım. Vücudunu cehennem ateşi kaplayacaktır.
    26-30. âyetlerde, hak ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen
    «sekar» kelimesi ateşin isimlerinden olup cehennemin ağır cezalık kısımlarından
    birini ifade ettiği belirtilir. 503 27-28. âyetler ise sekar hakkında
    “hiçbir şeye acımayan, içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran
    korkunç bir yer” şeklinde detaylar
    vermektedir. “İnsanları kavurur” diye
    çevirdiğimiz 29. âyete “İnsanlara görünür”
    şeklinde de mâna verilmiştir. 504
    Aynı âyet, “Cehennem, orayı hak eden insana kendini gösteren bir tablo,
    bir aynadır” şeklinde de anlaşılabilir.
    Korkunç Azap
    Sûrenin bu bölümünü oluşturan âyetlerde, inatçı kâfirlerin Sekar’a sokulacakları;
    sekar’ın, derilerini kavuran, insana doymayan, geriye hiçbir şey
    bırakmayan ve ondokuz muhafızı bulunan bir cehennem olduğu haber verilir.
    Cehennem bekçilerinin melek olduğu; bunların sayısının, kitap ehli
    için doğru bilgi, mü’minler için kesin bir inanç, inkârcılar ve hasta kalpliler
    için de bir imtihan vesilesi kılındığı; Allah’ın iman etmek ve bu yolda ileri
    gitmek isteyeni doğru yola ileteceği, yoldan çıkmak isteyeni de saptıracağı
    belirtilir. Gerçekleri dile getiren bu âyetlerin, inananlara bir öğüt, inkârcılara
    da bir uyarı olduğu vurgulanır.
    503 bk. Şevkânî, V, 377
    504 Zemahşerî, IV, 183
    • 185 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnsanın, bu dünyada işlediği günahlardan ötürü öteki dünyada göreceği
    azabı belirtmek için Kur’an’da kullanılan anahtar kavram, cehennem’dir.
    Cehennemin yedi kapısı ve pek çok ismi vardır. Bunlardan birisi de sekardır.
    Sekar, “ateşin veya güneş sıcaklığının yüzü yakıp kavurması” anlamına
    gelen “skr” kökünün türemiş şeklidir. Bunun için, insanı yakıp kavuran cehennem
    ateşine de sekar denir. Peki, sekar nedir?
    Âyetlerde belirtildiğine göre sekar, “insana doymayan, önüne gelen her
    şeyi yakıp derileri kavuran, geriye hiçbir şey bırakmayan ve ondokuz muhafızı
    bulunan bir cehennemdir.” Oraya giren günahkârlar, kendi sorumluluklarının
    farkına varıp hakikati gecikmiş olarak kabul ederler, geçmişte
    yaptıkları hatalardan ötürü de pişmanlık duyarlar. Ne var ki bu pişmanlık
    fayda etmez ve onları korkunç azaptan kurtaramaz. Onlar, büyük ateşe
    atılırlar; orada ne ölürler ne de diri kalırlar. Çünkü azap gören inkârcılar,
    orada yeni bir hılkate tebdil olunup tekrar edilen yaratma ile yeni boyutlar
    kazanırlar.
    Cehennem azâbının gerçek mâhiyeti meçhuldür. Onun mâhiyetinin
    meçhul olması, hem insan ruhunda büyük bir korku uyandırmakta hem de
    azabın korkunç manzarasına dikkat çekmektedir. Burada hedeflenen şey,
    insanda potansiyel olarak var olan hakkı kabullenme gücünü, iyiye ve doğruya
    yönelmektir.505
    İslâ: Ateşte kızdırmak, ateşte yakmak mânâsınadır.506
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu âyet “Ben onu sarp bir
    yokuşa sardıracağım.” âyetinden bedel-i iştimâldir ve onun kapsadığı mânâyı
    açıklamaktadır.
    Sekar: Cehennemin isimlerindendir. Bazıları bunun Arapça bir kelime
    olmadığı görüşünü savunmuşlar ise de güneşin, yüzü çalıp kavurması
    mânâsına gelen “sakr” kelimesinden türetilerek “yakıcı” mânâsından alındığını
    söylemişlerdir.”507
    505 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1,
    506 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/266.
    507 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/422.
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    Sekar: “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr kökünden
    isimdir. Dört âyette cehennem kelimesi yerine kullanılmış, 74/Müddessir
    28-29. âyetlerde “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip
    yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran” şeklinde nitelendirilmiştir.
    “Ben, onu Sekar’a sokacağım.” Yani oranın sıcağı ile kavrulsun diye onvı
    Sekar’a girdireceğim. (Cehennem’in) Sekar adı: Güneş onu kavurdu,
    eritti,
    yüzünün derisini yaktı” ifadesinden alınmıştır. “Sekar” kelimesi
    marife ve
    müenneslik dolayısıyla munsarıf değildir.
    İbn Abbas dedi ki: Sekar cehennemin altıncı katıdır Ebu Hureyre’ninrivayetine
    göre de Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: !’Musa Rabbine
    sordu Ey Rabbim dedi. En fakir kulun hangisidir? O: Sekar’a giren kimsedir,
    diye buyurdu.”508 Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.509
    - 27. Âyet -
    وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ
    Sekar’ın سَقَرُ : Ne olduğunu مَا : bilir misin? : وَمَا أَدْرَاكَ
    “Sekar’ın ne olduğunu bilir misin?” (27. Âyet)
    Ey Muhammed! Sekar’ın ne olduğunu sana bildiren, ayrıntısıyla anlatan
    nedir? O ne kadar büyük, müthiş bir azap yurdudur. Sen aklınla onun
    bütün vasıflarını hakkıyla bilir misin? Mâhiyetini ve özünü kavrayabilir misin?
    Elbette ki Allah bildirmedikçe sen onun mâhiyetini bilemezsin.
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu soru korkutma ve tehdit ifade
    eder.”510
    508 Deylemî, el-Firdevs, 11, 314
    509 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 187
    510 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 125
    • 187 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sekar” Bilgisayar mı Demek?
    Kur’an’ı bilimsel ve teknik tefsir etmenin kendine has örneklerinden biri
    de “Sekar” kelimesini “bilgisayar olarak tercüme etmek ve 19 mucizesiyle
    bilgisayar arasında bir bağ oluşsun diye kavramların anlamlarını zorlamak,
    Allah rasûlünün ve ashâbının hiç anlamadığı bir anlamı Kur’an kelimesine
    yüklemektir. “Sekar” kelimesini “bilgisayar” olarak yorumlayan Edip Yüksel,
    Hakkı Yılmaz, Harun Yahya (Adnan Oktar) ve Yaşar Nuri Öztürk’ün
    ismini sayabiliriz. Konuyla ilgili Hakkı Yılmaz’ın tefsirinden alıntı yapalım:
    “Sekar sözcüğüne Rabbimiz 28–30. âyetlerde yeni bir anlam yüklemiştir:
    “Sekar, üzerine on dokuz konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan,
    sürekli tutmayan, yok da etmeyen bir şeydir.” Bu tanıma göre biz bu
    nesneye bu gün için “Bilgisayar” diyebiliriz.
    “Sekar”ın bu anlama da gelebileceği o gün için Araplarca da Peygamberimizce
    de bilinmemekteydi. Sözcüğün bu anlamını bizzat Rabbimiz belirlemiştir.
    Bu anlam 27–30. âyetler iyi düşünüldüğünde anlaşılmaktadır. Bu,
    bugüne kadar gözden kaçırılmış bir husustur.
    “Levvahatün” sözcüğünün kök sözcüğü olan “levh”, tahta demektir. Gemiyi
    oluşturan tahtaların her birisi bu sözcükle ifade edilir. Nitekim Kamer
    sûresi 13. âyettinde Nuh’un gemisindeki tahtalar için çoğul olarak kullanılmıştır.
    Sözcük ayrıca “ister ağaç cinsinden isterse başka bir nesneden olsun,
    üzerine yazı yazılan her şey için de kullanılmıştır. Buruc sûresi 22.âyetteki
    “fî levhın mahfuz (korunmuş bir levhadadır)” ifadesinde bu anlamıyla yer
    almıştır.
    Öyleyse “levha” sözcüğü, bu günkü ortama göre, yazı yazılan, bilgi saklanan
    her şey, levha, tablet, parşömen, tablo; çağdaş araçlardan ise ekran,
    plâk, teyp bandı, CD, disket veya hard disk gibi üzerine kayıt yapılabilen
    her türlü araç-gereci ifade edebilir. Sözcüğün “levvâha” şeklindeki kullanılışı
    ise isimden türetilerek elde edilen ve mübalağa anlamı kazandırılan
    etken isim kalıbında bir kelimedir ve “fevkalâde levhalar yapan” anlamına
    gelir.
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    b.) “ Levh” sözcüğü ayrıca “şimşek çakması, parlamak, uzaktan görünme,
    yakıp kavurma, deriyi siyahlaştırma, susamışlık” anlamlarına da gelmektedir.
    Bu açıklamalar doğrultusunda pasajın 26–30. âyetlerin meali şöyle olmaktadır:
    A) Onu (Kur’ân beşer sözüdür diyeni) yakında Sekar’a (cehenneme) yaslayacağım.
    Bilir misin, nedir? Sekar (cehennem). O (Sekar/cehennem) , bırakmaz
    (baki kılmaz) ve de terk etmez (yok etmez). O (sekar/cehennem), deriler
    için yakıp kavurandır. Onun (Sekar’ın/cehennemin) üzerinedir on dokuz.”
    Bu ifadeler cehennemi ve cehennemdeki azabı anlatmaktadır. Buna
    benzer cehennem tasvirleri aşağıdaki âyetlerde de görülmektedir: “En bedbaht
    olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o
    en büyük ateşin içinde ne ölecek, ne de hayat bulacaktır.” 511
    “Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her
    yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten
    Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” 512
    “On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki
    görevli meleklerin (zebânîlerin) sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü
    ve senenin on iki ayı (7+12) olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır.
    Bize göre ise bu âyetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel
    anlamları vardır. Bu anlamların te’vîli (önceliklenmesi), kendini Kur’ân’a
    veren gayretli ilim adamlarını beklemektedir.
    B) “26- 30. Âyetler”: “Onu (“Kur’ân beşer sözüdür” diyeni) yakında Sekar’a
    yaslayacağım (bilgisayarla yüz yüze getireceğim) . Bilir misin nedir
    Sekar (bilgisayar)? O (Sekar/bilgisayar) , bırakmaz (bâki kılmaz) ve de terk
    etmez (yok etmez). O, beşer (insan) için fevkalâde levhalar yapandır. Onun
    (Sekar’ın/bilgisayarın) üzerinedir on dokuz.”
    511 87/A'lâ, 11–13
    512 4/Nisâ, 56
    • 189 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Levhaları/tabloları insanlar için sağlayan, sürekli göstermeyen ama yok
    da etmeyip hafızasında saklayan şey “Bilgisayar”; bilgisayar üzerindeki “On
    Dokuz” ise Kur’ân’ın 19 sayısı ile şifrelenişi olabilir.
    Bu durumda pasajdan şöyle bir anlam çıkarsamak mümkün hale gelir:
    “Kur’ân’a beşer sözü diyenler, yakında üzerine on dokuz konulmuş, beşer
    için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen Sekar denilen
    şeyle tanışacaklar. Baksınlar, düşünsünler bakalım, Kur’ân beşer sözü
    olabilir mi?”
    İşte, 26. âyette “yakında” diye ifade edilen gün gelmiş ve insanlar bilgisayarı
    bulmuştur. Bilgisayarla birlikte Kur’ân’la ilgili 19 mucizesi gündeme
    gelmiştir. Bu öyle bir mucizedir ki, bir beşer tarafından becerilme ihtimali
    matematiksel olarak imkânsızdır.” 513
    Bu konuda bir alıntı da sözde evrenselci okuma yöntemine dair çok
    sayıda tefsir örneği ortaya koyan Yaşar Nuri Öztürk’ten yapalım. Aslında,
    bu alıntıda da görüleceği gibi, evrensellikle hiçbir alâkası olmayan
    bu yorumlama
    şekline “bilimsel bâtınîlik” demek daha doğru olur.
    Öztürk’ün, Müddessir Sûresi’nde cehennemin bir bölümünün özelliği
    bağlamında geçen, ayetleri yorumlayışı şu şekildedir: “Bütün bunları
    dikkate alarak biz şu kanıya varıyoruz. Kur’an’ı rastgele insan sözü sayan
    inatçıların gerçeği görmedikleri için itildikleri sekar, bilgisayardır. Elektrik
    enerjisi ile çalışır. Ortada hiçbir şeyi görünür halde bırakmaz, fakat hiçbir
    şeyi de kapsamazlık etmez.” 514
    Şimdi bu modern yorumu Kur’an’ın ilgili ayetleri ile karşılaştırmak için
    Müddessir Sûresi’ne bakalım: “Bu, ölümlü insan sözünden başka bir şey değildir,
    der. Sekarın ne olduğunu hiç düşündün mü? O, ne yaşatır, ne de ölüme
    terk eder. Ölümlü insana (nihai hakikati) gösterir.
    Onun üzerinde on dokuz
    (güç-gözcü melek) vardır. Çünkü yalnızca
    melekî güçleri cehennem ateşinin
    gözcüleri kıldık...” 515
    513 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1, s. 112-114
    514 Öztürk Yaşar Nuri, Kur'an'daki İslam, İstanbul, 1993, s. 21
    515 74/Müddessir,
    25-31
    • 190 •
    Ahmed Kalkan
    Bu kadarcık alıntı bile âyetlerin bağlamının tamamen cehennem ile
    ilgili olduğunu göstermektedir. Ayetlerin siyak-sibakı/bağlamı açıkça cehennemden
    söz ettiği halde Sekarın Bilgisayar olarak yorumlanması,
    acaba
    hangi akla hizmet etmektedir? Aslında Öztürk’ten yıllar önce bu yorum
    19 hurûfîliğine hizmet etmesi için Edip Yüksel tarafından yapılmıştır. 516
    Yüksel’in amacı ebcedcilik ideolojisine
    Kur’an’ı âlet etmek iken Öztürk’ün
    amacı Kur’an’ın “ne kadar bilimsel(!) bir kitap” olduğunu ispat etmektir.
    Her ikisi de Allah’ın kelâmını ön yargılarının esiri kılmış, yorumun mesajı
    belirlemesini meşru görmüştür.
    Bize göre kaynak olarak Kur’an’ın kendisini değil de modernizme ve
    çeşitli hezeyanlara göre şekillenmiş bir tefsir yöntemini esas kabul edenler
    buna benzer hatalardan kendilerini asla koruyamayacaklardır. Öyleyse
    İlâhî vahyi, hidayet etmek üzere indiren Yüce Allah’ın kast etmediği
    mânâları
    Kur’an’da vehmetmek son derece yanlış olup, bunda ısrar etmek de insaf
    ehlinin yapacağı cinsten değildir. 517
    Kur’an-Bilim İlişkisi ve Bilimsel Tefsir
    26-27’nci âyetlerde yer alan ve Kur’an’ı rastgele insan sözü sayan inkârcıların
    itildikleri yer alan sekar, “elektrik” veya “bilgisayar” olarak da yorumlanmıştır.
    İslâm kültüründe Kur’an, bilimsel açıdan da yorumlanmış, onun bilimsel
    gelişmeleri desteklediği, hatta onu içerdiği ileri sürülmüştür. İnsanlığın,
    Kur’an’ın kesin ve doğru bilgisinden, sürekli bereketinden faydalanması
    amacıyla yapılan bu tür çalışmaların, iyi niyet mahsulü olduğunda hiç kuşku
    yoktur. Ancak, Kur’an-bilim ilişkisi kurulmaya çalışırken âyetleri, zorlama
    yorumlarla asıl bağlamından koparıp amacını aşan bir noktaya çekmek,
    doğru bir iş değildir.
    Tevhid inancını esas alan Kur’an, Allah, evren ve insan ilişkisini bu
    prensip çerçevesinde açıklar. Onun temel amacı, olayların ve bilimlerin sistematiğine
    girmek değil, insanlara yol göstermektir. Çünkü Kur’an, sadece
    gönderildiği çağın insanına değil, daha sonraki bütün çağların insanlarına
    516 Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Gösterge yay, İstanbul, t's'iz, s. 59-60
    517 Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Yayınları,141-142
    • 191 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    da hitap eden evrensel bir kitaptır. Kur’an’ın muhatabı insan olduğu için,
    başta insan olmak üzere onun ilişkide bulunduğu bütün varlıklarla ilgili
    bilgiler, özlü biçimde Kur’an’da mevcuttur. Ancak bunlar, Kur’an’ın gönderiliş
    amacına uygun olarak Allah tarafından seçilen bilgiler olup genellikle
    temel ilkeler ve prensipler halinde sunulmuştur. Bu temel ilkelere dayanarak
    sistem kurma ve bilgi üretme görevi insana bırakılmıştır.
    Hal böyle iken, bazı insanlar akıllarını çalıştırıp bilimsel bilgiyi iktisap
    etmeye çalışacakları yerde onu hazır olarak Kur’an’da aramaya kalkışmışlar,
    Kur’an’a da âdeta bir bilim kitabıymış gibi bakmışlar. Oysa Kur’an’a dikkatlice
    bakılırsa onun sadece bilgi kaynağı olmadığı, ayrıca aklı ve iradeyi
    doğru kullanmayı gösteren bir kitap olduğu görülür. Demek ki Kur’an, çeşitli
    bilgi türlerini şifreli olarak taşıyan bir kitap değil, tam aksine her çağda
    insanların hakikati bulmalarına rehberlik edecek son ilahi kitaptır.
    Din ile bilimi birbirine girdirmenin veya birbiriyle çatıştırmanın bir
    manası yoktur. İnanmak, bilimsel bilgiye güvenmenin dışında metafizik
    bir önermenin doğruluğuna, meselâ Allah’ın varlığına kanaat getirmektir.
    İman, kalbin eseridir, akıl ve ilim ona destek verir. Bilimin en büyük eksikliği,
    bir dünya görüşünün temelini oluşturacak metafizik bir sistemden
    yoksun oluşudur. Hâlbuki insanın yaratılışındaki asıl amaç, insanın insanlığını
    icra etmesidir. Bu da Allah’a ibâdetle (kullukla) gerçekleşir.518
    Ne hikmetse bilimsel teori veya keşif ortaya çıkana kadar ortalıkta
    gözükmeyen
    Kur’an’ın kendi iç bütünlüğünü ve pasajlardaki bağlamı hiç hesaba
    katmayan bilimsel tefsir sevdalıları, bir icadın ardından hemen kaleme
    sarılarak “bu Kur’an’da var” demekte, ayetlerle o belki de çok kısa bir süre
    sonra yoğun bilimsel eleştiriler alarak, çöpe atılacak olan hipotetik ifadeleri
    İlâhî vahyin dili ile meşrûlaştırmaya gayret etmektedirler. İşte bu sözde
    evrenselci usûlün
    gelip tıkandığı yer, tam anlamıyla ‘yorumun grameri
    belirlemesi’,
    ‘tarih üstücülük” veya ‘âyetlerden yorum sağmak’ gibi tavsifleri
    hak eden bir yerdir.
    İçinde “ebced/harflere verilen rakam değerleriyle gizli anlamlara ulaşma
    gayreti” gibi Bâtınîliğin öğelerini de, “pozitivizmin saldırılarına
    karşı
    tepkisel bir duruşu” da barındıran bu yorumlar tarih üstücülüğün sadece
    bir cephesini ifade etmektedir.
    518 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 99
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    Öte yandan ebcedin bilgisayar destekli çağdaş yorumu olan 19’cu
    hurûfîlik ise işi iyice çığırından
    çıkarmıştır. Matematik destekli bu yeni aşama
    Said Nursî’nin temsil ettiği noktadan çok farklı noktalara savrulmuştur.
    Rasûlullah’ı ve Kur’an’ın ilk muhataplarının arka planını hiçe sayıp sahih
    anlamın sadece metnin içinde olduğu neticesine ulaşmıştır. Bu yorumlama
    yöntemi, bize göre tarih üstücülüğün ortak paydalarına sahiptir ve yaşadığımız
    coğrafyada haklı olarak “mealcilik” olarak isimlendirilmiştir.
    Yine
    risalet ile Kur’an arasındaki bağı kopardığı için bu ideolojik
    Kur’an meali
    okuma yöntemi ‘Allah’ın elçisini postacı durumuna düşürmekle suçlanmıştır.
    519
    Bilimsel Tefsir Ekolü
    Bilimsel tefsir için birbirine yakın tarifler yapılmıştır. Emin el-Hûli onu:
    “Kur’an metinlerinin yorumunda ilmî ıstılahları hâkim kılan ve muhtelif
    ilimleri ve felsefî görüşleri ondan çıkarmaya çalışan bir tefsirdir.” şeklinde
    tarif eder.520 Bazı araştırmacılar, tarifte “felsefi
    görüşler” ifadesinin geçmesini
    yanlış bulurlar.521 Çünkü burada kastedilen, gözlem ve deneye dayalı
    bilimlerdir.
    Tefsirde bilimsel ekol, on dokuzuncu asırda Batı’da ortaya çıkan sanayi
    ve teknik atılımdan çok daha öncedir. Önceden de Kur’an’ın geçmiş ve gelecek
    her türlü bilgiyi ihtiva ettiğini savunanlar vardı. Ancak Batı’da ortaya
    çıkan bilimsel atılım ve bu bilim sonucu gerçekleştirilen teknolojinin İslâm
    âlemine intikal ettirilmesinden sonra tefsirde bu eğilime büyük rağbet ortaya
    çıktı.
    Sözkonusu rağbetin temelinde bizim tesbitlerimize göre iki etken bulunmaktadır:
    a. Batı, bilimsel ilerlemenin sağladığı teknoloji sayesinde İslâm âleminden
    ileriye gitmiş, siyasî ve ekonomik alanda büyük bir başarı elde etmişti.
    Daha önce belirgin bir üstünlüğe sahip olan İslâm âlemi, bilimsel ve teknik
    519 bu konuda "mealciliği Rasulullah'ın değerini bir indirgeme yöntemi olarak nitelendiren" 19’la ilgili bir
    çalışma için bkz. "Hiçbir peygamber bir İletişim aleti değildir." Islamoğlu Mustafa", Üç Muhammed,
    Denge yayınları, İstanbul, 2000, s. 129; Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Yayınları:137-139.
    520 Emin el-Hûlî, Tefsir ve Tefsir'de Edebî Tefsir Metodu, -çev. Mevlüt Güngör. İslâmî Araştırmalar Dergisi,
    cilt: 2, sayı: 6,1988-Ankara, s. 37-38
    521 Fehd b. Abdirrahman b. Süleyman er-Rûmî, a.g.e. 11, 549
    • 193 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ilerlemeye ayak uyduramadığı için siyasi ve ekonomik alanlarda üstünlüğü
    Batıya ‘kaptırmış, dahası Batılılar tarafından baskı ve istilalara maruz kalmıştı.
    Bunun sonucunda İslâm
    âlemi bir aşağılık kompleksine düşmüştü.
    Batının sahip olduğu bilim ve teknolojinin, aslında Kur’an’da mevcut olduğunu
    söylemek, bu kompleksi tedavi ve kendini tatmin noktasında önemli
    bir etken idi.
    Batının bilim ve tekniğinin Kur’an’da mevcudiyeti düşüncesini savunanlar
    arasında, haddizatında batılıların bu bilim ve teknolojiyi Kur’an’dan
    çıkardıklarım; bunları biz bulmayalım diye, bir yandan bizi Kur’an’dan
    uzaklaştırdıklarını, fakat kendilerinin Kur’an’ı araştırma
    enstitüleri kurduklarını
    iddia edenlerin bu tutumu da söz konusu ettiğimiz aşağılık kompleksini
    telafi çabalarından başka bir şey değildir.
    b. Batının gerçekleştirdiği modern ilimlerin ve bunun sonucunda
    ortaya
    çıkan teknolojinin İslâm âlemine girişine karşı çıkan ve toplumda önemli
    bir direncin oluşmasını sağlayan bir kesim vardı. Bu kesim sözkonusu
    karşı çıkışlarına İslâm dinîni gerekçe olarak gösteriyorlardı. Yani bu direniş
    dinî bir tavır olarak ortaya çıkmıştı, işte bu direnci kırmak için Batı’nın gerçekleştirdiği
    bu sonucun temellerinin Kur’an’da mevcudiyetini ispatlamak
    gerekiyordu. Ancak o zaman modern ilimleri tahsil etme ve bilim sonucu
    ortaya çıkan tekniği kullanmak bir meşrûiyet kazanacaktı.
    Bu iki önemli unsur, tahrik edici unsurlardır. Yoksa Kur’an’da modern
    bilimler alanına giren âyetlerin mevcut olmadığını, modern ilimlerle bu
    âyetler arasında bağlantı kurmanın tamamen bir zorlama olduğunu anlatmak
    istemiyoruz. Ancak modern bilim eğiliminin toplumda aniden revaç
    bulması sözkonusu ettiğimiz bu iki etkenden dolayıdır.
    Sözkonusu ettiğimiz ekol çok öncelerde ortaya çıktığı gibi, ona muhalefet
    de eskidir. Bu eğilime karşı çıkanların başında fakih ve usulcü Ebu
    İshak İbrahim b. Musa eş-Şatibî (öl.790/1388) gelmektedir.
    “el-Muvafakat”
    isimli eserinde bu eğilimi ele almış ve şiddetle ona karşı çıkmıştır. Bu konudaki
    görüşü özet olarak şöyledir: İslâm’a ilk muhatap olanlar ümmî idiler.
    Ö halde İslâm şeriatı da ümmidir. Şeriatın gözettiği maksatların gerçekleşebilmesi
    için en uygun yol da budur. Eğer” İslâm şeriatı Arapların o günkü
    seviyelerinde
    olmasaydı, o zaman onlar için mucize olmazdı. Kur’an’ın
    meydan okuyuşu karşısında: “Bu bizim seviyemizde değil, bizim sözümüze
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    benzemiyor, bizce bilinen türden değil; bizim sözlerimiz bizce biliniyor ve
    anlaşılıyor, bu ise bilinmiyor ve anlaşılmıyor...” gibi ifadelerle mazeret belirtmeleri
    mümkün olur ve o haliyle Kur’an onları acze düşüren bir mucize
    özelliği arz etmezdi.
    Şatibî daha sonra Arapların o dönemde bildikleri yıldız ilmî, yağmurun
    ne zaman yağacağı ve rüzgârların hareketlerine dair ilim, tarih ve tıp gibi
    ilimlerden sözeder. Araplar bu ilimleri biliyorlardı. Islâmca yasaklanan bazı
    ilimleri de biliyorlardı. İslâm bu ilimlerden sahih olanları doğruladı ve bâtıl
    olan kısımları tashih etti. Bâtıl ilimlerden de uzak durmalarını söyledi.
    O, bu konularla ilgili birtakım âyetler getirdikten sonra sözü şu noktaya
    getirir: “Birçok insan Kur’an üzerindeki iddiasında sınırı aşmış ve ona
    tabiat ilimleri, matematik ilimleri, mantık, ihn-i huruf vb. gibi öncekilerin
    ve sonrakilerin bütün ilimlerini yüklemiştir. Sahabe, tabiin ve onları takip
    eden nesillerden oluşan selef-i salih, Kur’an’ı ve Kur’an ilimlerini, Kur’an’da
    bulunan esrarı en iyi bilen kimselerdi.
    Bununla birlikte onlardan hiçbir kimsenin bu iddia doğrultusunda sözettiği
    bize ulaşmamıştır. Onlar Kur’an’dan, sadece tevhidin delilleri,
    teklifi
    hükümler, âhiretle ilgili hükümler ve bunlarla ilgili konuların
    isbatına çalışmışlardır.
    Eğer onların bu iddia doğrultusunda çabalan ve incelemeleri
    olsaydı, meselenin esaszna delâlet edecek şeyler mutlaka bize kadar ulaşırdı.
    Böyle bir şey ulaşmadığına göre, bu iddianın onlarda mevcut olmadığı
    anlaşılmaktadır. Bu da Kur’an’da onların iddia ettikleri gibi bütün ilimlerin
    esaslarının bulunmadığına bir delildir. Evet, Kur’an bazı ilimleri içermektedir,
    ancak bunlar Arapların bildikleri ilimlerdir, yahut onların bildikleri
    ilimler üzerine kurulu olan ve akıl sahiplerinin taaccüb ettiği, işaretleri
    gösterilmedikçe, yolları aydınlatılmadıkça üstün akıl sahiplerinin
    dahi
    kavrayana ayacağı türdendir. Kur’ an’da bunların dışında başka bir şeyin
    bulunması noktasında ise; cevap, hayır olacaktır.”
    Şatibî, bu ekol sahiplerinin delil olarak ileri sürdükleri âyetleri ele almakta
    ve şöyle demektedir: İddia sahipleri muhtemelen kendilerine delil
    olarak şu âyetleri kullanmaktadırlar: “Sana her şeyi açıklayan Kitabı indirdik.”
    522; “Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık”523 Delil olarak kullandık-
    522 16 Nah! 89.
    523 6 En'am 38,
    • 195 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ları âyetlerden maksat müfessirlere göre yükümlülük ve Allah’a kulluk icrasında
    gerekli olan hususlarla ilgili şeylerdir. “Kitapta Biz hiçbir şeyi eksik
    bırakmadık” âyetinden maksat ise, Levh-i Mahfuzdur.524
    Çağımızda bilimsel tefsire en köklü karşı çıkışı Emin el-Hûli yapmıştır-
    O “et-Tefsir Maâlimu Hayatihi Menhecuhu’1-Yevm” isimli eserinde Şatibî’nin
    itirazlarım naklettikten sonra bilimsel yorumun İmkânsızlığına dair
    şu delilleri ileri sürmektedir:
    a. Bilimsel tefsir, lügat açısından imkânsızdır. Kelimelerin de canlılar
    gibi Ömürleri vardır. Bir kelime zaman içerisinde yeni anlamlar
    kazanır.
    Kelimelerin geçirdikleri ömür içerisinde ne zaman, hangi anlamı kazandıklarına
    dair tarihi bir tesbit yapabilecek olsak Kur’an lafızlarının bu kadar
    garip anlamlara hamledilmelerinin mümkün olmadığım görürüz. Kur’an’ın
    indiği dönemde lafzın bir anlamı vardır. Hâlbuki o lafza modern zamanda
    yüklenen anlam, Kur’an’m indiği dönemde mevcut değildi.
    Hûli bununla şunu kastediyor olmalıdır: Modern zamanda ortaya çıkan
    buluşları Kur’an’ın indiği dönemde ifade eden bir lafız yoktu. Çünkü
    lafızlar, zihinde veya dış dünyada var olan anlamları ifade etmek için kullanılırlar.
    Ne zihinde ve ne de dış dünyada var olmayan bir anlamın lafzı
    (ismi) olmaz. Modern anlam ve varlıkları ifade eden lafızlar, bu anlam ve
    varlıkların ortaya çıkışlarından önce başka anlamlarda kullanılıyorlardı.
    Yeni anlamlar bilahare onlara yamanmıştır.
    b. Kur’an’ın belağati açısından da bilimsel yorumlama imkânsızdır.
    Çünkü belagat, durumun gereğine uygun söz söylemektir. Kur’an’ın ilk muhatapları
    bu bilimsel yorumları bilmiyorlardı. Eğer bu bilimsel yorumlar
    kastedilmiş olsaydı, durumun gerektirdiğine göre hareket edilmemiş olurdu.
    Diyelim ki Kur’an âyetleri, iddia edilen
    bu bilimsel yorumlan kastediyordu.
    Peki, o dönemde yaşayan insanlar bunları anladılar mı? Eğer anlamış
    olsalardı, çeşitli modern ilim sahalarındaki ilmî kalkınmaları, Kur’an’ın
    ortaya çıkmasıyla hemen niye başlamamış ve niye, hayatlarını, muhtelif
    ilimlerin nazariyelerini açıklayan ve onların inceliklerini anlatan bu âyetler
    üzerine kurmamışlardır.
    524 Şatibi, el-Muvafakat -Çev. Mehmet Erdoğan-, lstanbuH990.il. 67-78.
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    Gerçekte de bilfiil görüldüğü gibi, eğer o âyetlerden, bu mânâlar anlaşılmamış
    ve dilin esas sahipleri, Kur’an’ın ibareleri arasında bunların farkına
    varamamışlarsa, onlar nasıl olur da Kur’an’dan murad edilen manalar
    olabilirler? Nasıl o kelimeler, bu manaları anlatmış olur?
    c. Dinî ve itikadî açıdan da bilimsel yorumlar imkânsızdır. Çünkü
    Kur’an insanların dinî ihtiyaçlarına hitap ediyor. O, evren bilimle
    uğraşmıyor
    ve hedefleri arasında da bu gibi hususlar bulunmamaktadır.
    İtikadî
    meseleler evrenseldir, değişme kabul etmez. Bilimsel veriler ise, sürekli değişikliğe
    uğramaktadır. Kur’an’ı bilimsel
    verilerin sonuçlarına göre yorumlayacak
    olursak, insanların inançlarıyla oynamış oluruz.
    Bir din kitabı ile, muhtelif ilmî gerçekler arasında bağlar kurmaya
    çalışan
    ve bunu, Kur’an’ın doğruluğuna, i’câzma veya her zaman
    için geçerli
    oluşuna vs. gibi yönlerine delâlet eden yönlerinden birisi olarak gören birtakım
    iyi niyetli kimselerin rağbet ettikleri bu irtibatlandırma konusuna
    gelince, belki de bunun zararı, faydasından
    daha çoktur.
    Ancak eğer bu iyi niyetli kimseler ve onların görüşlerini benimseyenler
    için, dinin ilme ters düştüğü iddiasını reddedebilmek maksadıyla
    bu yöne
    yönelmeleri mutlaka gerekliyse, bu konuda din kitabında,
    ilmî bir araştırmanın
    ortaya çıkardığı kâinatın önemli sırları, yahut varlığının temel nizamıyla
    ilgili ilmî bir hakikate ters düşen sarih bir nassm olmaması, kanaatimce,
    onlara yeterlidir. Bir din kitabı
    için bu kadarı bile, onun hayattaki
    geçerliliğini ve ilme olan uygunluğunu isbata ve bu konudaki tenkitlerden
    kurtulmaya yeter.525
    El-Hûli’nin eşi ve takipçisi Aişe Abdurrahman, “bilimsel tefsir”i bir
    sapma olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu eğilim gençlerimizi
    büyük
    bir tehlike ile karşı karşıya getirebilir: Çünkü; bu eğilime kapılanlar zamanla
    Kur’an’m kendilerine tıp, anatomi, astronomi, biyoloji ve benzeri ilimler
    alanında bir şey takdim etmediğini görecekler ve o zaman Kur’an’m çağdaş
    bir kitap olmadığı ve çağımız insanına hitap etmediği gibi yanlış bir sonuca
    varabilecekler.526
    525 Emin el-Hûlî,a.g.m.,s,40. Ayrıca bk. Fehrl b. Abdirrahman b. Süleyman er Rumi, ttticahatu't- Tefsir
    fı'I-Karni'r-Râbi' Aşar, Suudi Arabistan- 1986, II. 580" 581U.J.O,-Jansen, Kur'an'a Yaklaşımlar, -çev.
    Halilrahman Acar, Ankara, 1993, s. 102.
    526 bk. İffet garkavî, Kadâyâ İnsaniyye fi A'mali'l-Mufessirîn, Beyrut-1980, s.93.
    • 197 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bilimsel tefsire yumuşak itirazlar yönelten Mısır’ın çağdaş edib ve mütefekkiri
    Abbas Mahmud el-Akkad bu konuda özet olarak şöyle demektedir:
    Her dönemde müslümanın kendi düşünce ortamı ve problemleri acısından
    Kur’an’ı bağımsız olarak tefsir etme hakkı vardır. Aslında olması gereken
    de budur. İslâm ümmeti tarihi boyunca yeni medeniyetlerle
    karşılaşmış ve
    bu medeniyetlerle her karşılaştığında önüne çıkan düşünceler konusunda
    Kur’an’m ne dediğini değerlendirmeye çalışmıştır. Bu sırada bu medeniyetlerden
    etkilenmiştir de. O halde çağımız Batı medeniyetiyle karşılaştığında
    da böyle bir değerlendirme
    yapması doğaldır. Bu bağlamda kişiler, bilimsel
    sonuçlarla Kur’an âyetleri arasında birtakım bağlantılar kurabilirler. Ancak
    bu bağlantıları kurarken ne kendisinin vardığı sonuçlara Kur’an’m bir
    emriymiş gibi inanması ve ne de vardığı bu sonuçları dinî bir inançmış
    gibi sunması doğru olur. Bilimin nazariyeleri bir tarafa kesin sonuç olarak
    tak’dim ettiği birçok meseleleri bile zamanla değişime uğrayabilmektedir.527
    Kur’ân’ın bilimsel i‘câzı yaklaşımını destekleyen ilim adamlarında görülen
    zaaf noktalarından biri Kur’ân–bilim uyuşmasının izharı konusundaki
    acûl ve ânî tutumlarıdır. Öyle gözüküyor ki bu zevat, ilmî tutarlılık ve
    düşünsel olgunluğun tersine, üstelik çok aceleci davranarak ve hamasî bir
    yaklaşım sergileyerek modernitenin izinde sürüklenip gitmektedir. Bunların,
    hakikatin peşinde koşmak yerine bir teoriyi ispatlama arzusundan
    kaynaklanan bir dürtüyle, bir an önce sonuçlara atladıkları görülüyor. Mevcut
    İslamcı söylem, düşünsel devinim eksikliği ve aceleci yönü göze çarpan
    örneklerle doludur. Şahsen benim kişisel uzmanlığım, big-bang teorisi gibi
    bilimsel anlamda nihai olarak kanıtlanıp kanıtlanmadığı ya da hâlâ tartışmaya
    ve gelişmeye açık olup olmadığı netleşmeyen bir takım teoriler konusunda
    kesin hüküm vermek için bana bir yetki ve hak vermemektedir.
    Ancak öyle gözüküyor ki, bazı Müslüman ilim adamları Kur’ân-ı Kerim’in
    bu gün bilim adamlarınca ortaya konan teorileri on dört asır önce zikrettiğini
    açıklama dürtüsüyle hareket ederek Kur’ân-ı Kerim’e başvurmaktadır.
    “Bana göre Kur’ân-ı Kerim’de big-bang teorisini destekleyen hiçbir âyet olmasa
    bile o, kutsallığından bir şey kaybetmeyecektir. Çünkü Kur’ân, Allah’ın
    kelâmıdır.”
    527 Mehmet Sait Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    Bu akımda görülen diğer bir problem ise Kur’ân’daki temel önceliklerin
    değişmesidir. Bu akıma göre Kur’ân âyetleri en fazla evrenin hakikatleriyle
    ilgilenmektedir ve Kur’ân adeta bilimsel kaynaklar içinde başlıca bir kaynaktır.
    İnsanın kâinatla ilgili bu hakikatleri kendi çalışmalarıyla keşfedebileceği
    açıktır. Aynı şekilde açıktır ki, Kur’ân âyetlerinden çıkarıldığı ileri sürülen
    bilimsel fenomenler gerçekte ve çoğunlukla Müslümanlardan önce
    ve Kur’ân’ın bilimsel i‘câzını gösterdiği bilinmeden önce gayr-i Müslimler
    tarafından keşfedilmiştir. Bütün bunları bir tarafa koysak bile ciddiyetle
    üzerinde durulması gereken bir nokta daha vardır: Kur’ân’ın temel konuları
    nelerdir? Kur’ân’ın insanoğluna ulaştırmaya çalıştığı esas mesaj nedir?
    İlâhî vahiy, insanoğluna yeryüzü, gökyüzü, bitkiler, yağmur, denizler ve
    dağları açıklamak için inmemiştir. Tabiat olgularından, daha hususî anlamıyla
    âyetlerden, alâmetlerden ve işaretlerden bahseden âyetler anlayabildiğimiz
    kadarıyla bu olgulardan daha önemli ve daha büyük hakikatlere
    ulaşabilmek için insanın dikkatini bu küçük ve ince hakikatlere çekmeyi
    hedeflemektedir.
    Bu âyetlerin konulduğu çerçeveyi görmezden gelmek ve onları iniş
    gayesinden ve bağlamından koparmak ve Kur’ân’ın nüzûlüne temel olan
    önem noktalarını ihmal etmek, bu âyetlerin manalarını bozmak ve onları
    hakikî maksatlarının tersine döndürmektir.
    Aynı metotla Kur’ân’ın manalarını konu edinen ve el-Kitâb’ın her sahayla
    ilgili bütün bilimleri kapsadığını iddia eden mutlak açıklamaların,
    İslam geleneğinde güçlü bir dayanağı yoktur. Kur’ân’ın “bütün bilimler için
    sabit bir yöntem” olduğunu öne süren açıklamaların, aklı başında, ciddi,
    dengeli ve sorumluluk bilinci olan ilim adamlarınca ciddiye alınması
    mümkün değildir. Esas itibariyle duygusal açıklamalar üzerine kurulmuş
    bu akım kendi hedefiyle çelişik bir noktaya varabilir. Duygusal sâikler olsa
    da Kur’ân’ı Kerim, sürekli değişen bilimsel gelişmeye tâbî kılındığında ve
    Müslüman ilim adamlarını bilimsel sonuçlara ve keşiflere tâbi olan bir konuma
    yerleştirerek onları zelil izleyiciler konumuna indirmek, yeni keşifler
    ve bulgularla uyumlu hale getirmek için âyetler yorumlanması gerekmeyen
    anlamlarla açıklamaya zorlanırsa bu akım aklı başında âlimler tarafından
    ciddiye alınmayacaktır.
    • 199 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’in temel bilimlerin kaynağı olduğu hususundaki
    abartılı iddialar bilgi kaosuna ve bilinç bulanıklığına sebep olabilir.
    Daha da kötüsü bilim ve dinin her ikisine zarar verebilir. 528
    - 28. Âyet -
    وَلا تذَرُ Ð لا تبْقِ ي
    terk etmez Ð لا تبْقِ ي : bırakmaz : : وَلا تذَرُ
    “Bırakmaz da terk etmez de.” (28. Âyet)
    Sekar, içindeki hiçbir şeye acımaz, yok eder. Kâfirlerden hiçbirini bırakmaz,
    mutlaka yakar, derileri yenilenir tekrar yakar. Yakıp durduğu kimseleri
    artık ebediyyen terk etmez, yakasını bırakmaz. Onlar öyle helak olup
    mahvolmuş bir halde de kalmazlar, onlar yine Allah’ın kudreti ile yaşarlar,
    azapları devam eder. Cehennem onların takdir edilen azaplarını görmeleri
    için yakalarını tutar, onları serbest bırakmaz. Onlar azaptan kaçıp kurtulamazlar.
    Ebediyyen azap içerisinde kalırlar.
    İbn Abbas diyor ki: “Kan, kemik ve etten hiçbirini bırakmaz. Yeniden
    yaratıldıklarında, öncekinden daha şiddetli bir şekilde tekrar yakılırlar.
    Ebediyyen bu böyle devam eder.”529
    Mevdudi diyor ki: “Bunun iki anlamı olabilir.
    1) “Yani, herhangi bir kimse onun içine düştüğünde kül olacak, bununla
    kurtulamayacak ve daha sonra yeniden diriltilip tekrar yakılacaktır.”
    Aynı husus başka yerde “... orada o ne ölür ne de dirilir” 530 şeklinde beyan
    edilmiştir.
    528 Kur’ân-ı Kerim'in Bilimsel Tefsiri ve Sakıncaları, Zafer İshak Ensârî (Çev: Ömer Faruk Tokat)
    529 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/202; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    c. 7, s. 125
    530 87/A'lâ, 13
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    2) “O azâbı hak etmiş olanlardan kimse bir yere kaçamayacak ve hepsi
    azabı göreceklerdir.”531
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ne geriye bir şey bırakır,
    ne yakasını bırakır. Yani o öyle sırnaşık bir Sekar’dır ki, bir kere çattığı bir
    şeyi hiçbir zerresi kalmayacak şekilde yok edip tüketir, sonra da yakasını
    yine bırakmaz. O yok olan yeni bir yaratılışa çevrilir. O yine evvelki gibi
    azap ile çatmaya devam eder.”532
    Kurtubî bu âyetleri şöyle açıklar:
    “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?” Bu, onun niteliklerini mübalağa
    yoluyla anlatmaktır. Yani, onun nasıl bir şey olduğunu sana ne bildirdi?
    Bu, hakkında soru sorulanı, büyüklüğüne dikkat çekmek içindir. Daha
    sonra, Sekar’ın durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
    “O, hem bırakmaz, hem de terketmez.” O, yakmadık hiçbir kemik, et ve
    kan bırakmaz. (Aynı anlamdaki) lafız te’kid olmak üzere tekrarlanmıştır.
    Şöyle
    de açıklanmıştır: Onlardan hiçbir şey bırakmaz. Sonra yeniden tekrar
    yaratılırlar,
    bu sefer yine yeniden onları yakarak geriye hiçbir şey bırakmaz
    ve bu ebediyyen böylece devam eder, gider.
    Mücahid dedi ki: O, içinde bulunanı hayatta bırakmadığı gibi, ölüme
    de terketmez. Yaratılışları yenilendiği her seferinde, onları yakar. es-Süddi
    dedi
    ki: Onlann ne etlerini bırakır, ne de kemiklerini teikeder.533
    Orada ne ölebilecekler ne de yaşayabilecekler. Buna ne yaşamak denir,
    ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doğru dürüst insan gibi yaşayabilecekler.
    Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde, ama ölümü de bulamadan
    ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak
    ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaklar.
    Orada, ateşin içinde ölmek de yok, insan gibi yaşamak ta yok. Ölmek
    olmadığı gibi yaşamak da yok. Böyle ölümle yaşamak arası kötü bir durum.
    Üstelik pislik taraftarları, dünyada da kolayı değil zoru tercih etmişlerdi.
    531 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 473
    532 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 422-423
    533 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 187
    • 201 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takıl bana ve hayatını yaşa!” derler ya,
    işte böyle dünyada yaşadıkları pis bir hayatın sonunda takılacak azaba, ama
    yaşamak yok. Deniliyor ki adamın canı boğazına gelecek, ne çıkacak, ne de
    geri gelecekmiş. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, işte böyle bir şey. Zaten
    insan da günâh mahalli, günâh makamıdır.
    O ateş bir şey bırakmaz, adamın suyunu çıkarır ama işi bitirmez. İnsanı
    insanlıktan çıkarır ama tamamen de öldürmez. Yandı, kül oldu, bitti
    tamam, onu salıvereyim demeyen bir ateştir o.
    İnsanın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran, insana susamış, insana
    doymayan, insansamış bir ateş. Hani susamak veya çaysamak var ya,
    işte aynen onun gibi insansamış, insana susamış, insana doymayan, “Aman
    gelsin; daha çok gelsin!” diyen bir ateştir o. 534
    - 29. Âyet -
    لَوَّاحَةٌ للْبَ ش�َ
    لوَّاحَةٌ : kavurandır للْبَ ش�َ :ِ insan derisini
    “İnsan derisini kavurandır.” (29. Âyet)
    Bu âyette geçen levvâh kelimesi, “ışık saçmak, bir şeyi görünür kılmak
    veya ateşte yakmak” gibi anlamlara gelen l v h kökünün türemiş şeklidir.
    Müfessirlerden çoğu, bu veciz ibareyi, “insanın görüntüsünü değiştirir”
    veya “insan derisini kavurur” şeklinde yorumlamışlardır. Ancak levvâh
    sözcüğünün öncelikli anlamı, “bir şeyi görünür kılmak” olduğundan bu
    âyet, “ölümlü insana nihâi hakikati gösterir” şeklinde de manalandırılmıştır.
    “Beşere delicesine susamıştır.” Bedende ne varsa yanacaktır, denildikten
    sonra, yanısıra derinin de ateşin şiddetinden döküleceği söyleniyor. Görünüşte
    bu ifade lüzumsuz gibi gözükmektedir, ama azabın bu şeklini ayrıca
    534 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    vurgulamanın sebebi, insanın görünüşünün en bariz hususiyetinin onun
    yüzündeki ve bedenindeki derisi olduğu içindir. Onun üzerinde oluşacak
    en ufak bir lekeden bile utanç duyar. İç organlarında olabilecek bir eksiklik
    ya da kusurdan cildinde olan kadar üzüntü duymaz. Çünkü bunu görerek
    diğer insanlar da ondan iğrenecek ve toplumsal konumu değişecektir. İşte
    bu yüzden, “Bu dünyada onlarla kibirlenip durduğunuz bu güzel çehreler
    ve şahane cesetler eğer Allah’ın ayetlerine karşı inatla muhalefete devam
    ederseniz -Velid bin Muğire gibi- o zaman bunların derileri yakılacak ve
    sonunda kapkara bir kömüre döneceklerdir,” buyurulmaktadır.535
    Muhammed Esed, der ki: “Ölümlü insana (nihaî hakikati) gösterir.” Müfessirlerin
    büyük kısmı yukarıdaki vecîz ifadeyi “insanın görüntüsünün
    değiştirilmesi” yahut “insan derisinin kavrulması” anlamında yorumlamışlardır.
    Oysa benim tercih ettiğim çeviri, lâha fiilinin -“göründü”, “ışık
    saçtı” yahut “görünür oldu”- birincil anlamına dayanmaktadır. Bu nedenle,
    levvâh isim-fiilinin başta gelen anlamı, “[bir şeyi] görünür kılan”dır. Yukarıdaki
    bağlamda, günahkârın hakikati gecikmiş olarak kabul etmesiyle
    ve aynı zamanda kendi tabiatına, geçmişteki zaaflarına ve bilerek yaptığı
    hatalarına pişmanlıkla bakmasıyla ve kendisini bekleyen azaba karşı kendi
    sorumluluğunu fark etmesi ile ilgilidir: ki bu da, ne bir hayat ne de ölüm
    durumudur. 536
    Kurtubi de şu açıklamayı yapar: “O, insan derisini kavurandır.” Değiştirendir.
    Bu Safız: Onu değiştirdi”
    fiilinden alınmıştır. Kavurandır” lafzı
    genel olarak “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi” buyruğundaki “Sekar”
    m sıfatı olarak ref ile okunmuştur. Atiyye el-Avfî, Nasr b. Âsim ve İsa
    b. Ömer ise dehşetli halini daha bir anlatmak için ve ihtisas olmak üzere;
    diye okumuşlardır. Ebu Rezin dedi ki: Onlann yüzlerini bir defa kavurur ve
    geceden daha siyah bir hale getirir. Mücahid de böyle demiştir. Araplar: Soğuk,
    sıcak, hastalık, keder onu değiştirdi” derler. Ru’be b. el-Accâc da şöyle
    demiştir: “Daha önceleri şişman ve aşırı tokken değiştirdi onu, Yarış için
    senin bir atı zayıflatman gibi.” “Aşırı derecede susuzluk” demek olduğu da
    söylenmiştir. Susuzluk onu değiştirdi” anlamındadır. Bu durumda buyruk
    şu anlamda olur: O insanları yani içinde bulunanları susatandır.
    535 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    536 karş. 87/A’lâ, 12-13; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
    • 203 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İbn Abbas dedi ki: “Kavurandır” lafzı beşyüz yıllık bir mesafeden insanlara
    görülendir, demektir. el-Hasen ve İbn Keysan dedi ki: Cehennem açıkça
    kendisini görünceye kadar onlara görünür, demektir. Bu anlamıyla bir
    benzeri
    de yüce Allah’ın: “Azgınlara da cehennem açılıp gösterilir” 537 buyruğu
    bunu andırmaktadır.
    “Beşer cinsinin derisi” lafzı iki şekilde açıklanmıştır: Birincisine göre
    bu cehennemlik olan insan demektir. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve çoğu kimse
    yapmıştır.
    İkinci açıklamaya göre, bu, insan vücudunun derisinin görünen
    kısmı demek olan: Ten” lafzının çoğuludur. Bu açıklamayı da Mücahid ve
    Katade yapmıştır. ‘ın çoğulu; şekiinde gelir. Bu birinci açıklamaya göre böyledir.
    İbn Abbas’ın açıklamasına göre ise bunun -deri ve ten değil- ancak “insanlar”
    anlamında olması halinde mana düzgün olur. Çünkü o takdirde
    (âyetin diğer lafzı): O şey parıldadı, parıldar” anlamında kullanılmış olmaktadır.
    538
    - 30. Âyet -
    ا تسْعَةَ عَ ش�َ Ø عَلَيْ َ
    اØ عَلَيْ َ : üzerinde vardır تسْعَةَ عَ ش�َ :ِ on dokuz
    “Üzerinde on dokuz vardır.” (30)
    O cehennem ateşinin üzerinde iri cüsseli, sert tabiatlı, Allah’ın emrine
    karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan zebânîlerden oluşan koruyucu,
    görevli on dokuz melek vardır. İbn Abbas şöyle der: “Onlardan birinin
    iki omuzu arasında bir yıllık mesafe vardır. Her biri o kadar kuvvetlidir
    ki, kamçı ile bir vurmakla yetmiş bin insanı cehennemin dibine atar.”539
    537 26/Şuarâ, 91
    538 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/187
    539 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/126.
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onun başında iri cüsseli, sert tabiatlı,
    Allah’ın emirlerine karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan melekler
    vardır.” 540
    Nüzul Sebebi
    Berâ’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre Yahudilerden bir cemaat, Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) bazı ashabından cehennemin bekçilerini sormuşlar. Onlar
    da: “Allah ve Rasûlü en iyi bilendir.” demişler. Bunun üzerine Cibril-i Emin
    gelmiş ve bu âyet-i kerimeyi indirmiştir.541
    Berra dedi ki: “Yahudilerden bir gurup, Nebi’nin ashabından olan bazı
    kimselere cehennemin bekçilerinden sordular. Sahabeler de bunu Rasulullah’a
    gelip sordular. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.” (İbn Ebi Hatim; Beyhaki,
    Ba’s; Suyuti, Esbab-ı Nüzul Lübab-ı Nükul) Câbir b. Abdullah diyor ki:
    “Yahudilerden bir kısım insanlar, Rasûlullah’ın sahabilerine gelerek: “Sizin
    nebiniz, cehennemin zebânîlerinin kaç tane olduğunu biliyor mu?” diye
    sordular. Sahabiler: “Bilmiyoruz. Onu Peygamberimize soralım.” dediler.
    Bunun üzerine bir adam Rasûlullah’a gelerek: “Ey Muhammed, bugün senin
    ashâbın mağlup edildi.” dedi. Rasûlullah: “Ne ile mağlup edildiler?” diye
    sordu. Adam: “Yahudiler onlara: “Sizin nebiniz, cehennemin zebânîlerinin
    sayısını biliyor mu?” diye sordular.” dedi. Rasûlullah: “Onlara ne cevap verdiler?”
    diye sordu. Adam: “Bilmiyoruz. Onu Peygamberimize soralım.’ dediler.”
    diye cevap verdi. Rasûlullah: “İnsanlara bilmedikleri bir şey sorulur,
    onlar da ‘Bilmiyoruz. Onu nebimize soralım.’ derlerse mağlup mu olurlar?
    Hâlbuki kendileri nebîlerine: ‘Sen bize Allah’ı açıkça göster.’ şeklinde isteklerde
    bile bulunmuşlardır. O Allah düşmanları bana gelsinler ben onlara cennetin
    toprağının ne olduğunu soracağım. Aslında onun toprağı, un şeklinde
    ince bir topraktır.” dedi. Yahudiler Rasûlullah’a geldiler ve: “Ey Eba’l-Kasım,
    cehennemin zebânîleri kaç tanedir?” diye sordular. Rasûlullah önce parmaklarının
    onunu sonra da dokuzunu göstererek; “Şu ve şu kadardır.” dedi.
    Yahudiler: “Evet.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah onlara: “Cennetin toprağı
    nedir?” diye sordu. Yahudiler biraz sustular sonra: “Ey Ebe’l-Kasım o,
    540 66/Tahrîm, 6
    541 Tefsir-i Meraği; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/266.
    • 205 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ekmektir.” dediler. Rasûlullah onlara: “Ekmek undandır.” dedi.542 Yani cehennemin
    toprağı ekmek değil, un şeklinde ince topraktır.” demek istedi.
    Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müddessir 30. âyeti inince Ebu Cehil Kureyş’e
    şöyle dedi: “Anneniz sizi kaybetsin (hay ölesiceler). Görüyorum ki,
    Ebu Kebşe’nin oğlu, yani Muhammed, cehennem bekçilerinin on dokuz
    olduğunu size bildiriyor. Oysa siz cesur ve kalabalık bir topluluksunuz.
    Sizden her on kişi, onlardan birini yakalamaktan âciz mi? Bunun üzerine
    Ebu’l-Esed el-Cumahi ki çok kuvvetli birisi idi. “Ben sizin için onlardan
    on yedisine yeterim. Siz de benim için onların ikisine yetin.” dedi. Bunun
    üzerine Yüce Allah Müddessir: 31. âyetini indirdi.”543
    Bir rivâyette Ebu Cehil: “Sizden yüz kişi onlardan birini yakalamaktan
    âciz mi? Böyle yapar, sonra ateşten çıkarsınız.” dedi.544
    Allah Teâlâ’nın ordusu, Ebu Cehil’in sandığı kadar sadece cehennemin
    üzerindeki on dokuz zebânîden ibaret değildir. Kaldı ki bu zebânîlerden
    her biri çok büyük ve çok güçlüdürler.
    Rasûlullah (s.a.s.) yedi kat gökte bulunan “Beyt’l-Ma’mur”u anlatırken
    oraya girip çıkan melekler hakkında şöyle buyurmuştur: “Her gün orada
    yetmiş bin melek namaz kılar. Oradan bir çıkan bir daha oraya dönmez. Oraya
    son girişleri olur.”545
    Âyet-i kerimenin sonunda Sekar adındaki cehennem, insanoğluna bir
    hatırlatma olarak zikredilmiştir.546
    İbn Cüzeyy Zemahşeri’den naklen diyor ki: “Kendilerine kitap verilenler
    ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.” Bu, önceki cümlenin tekididir. Çünkü
    Yüce Allah, kesin olarak bildiklerini anlattıktan sonra, ayrıca kuşkularının
    olmadığını anlattı. Böylece “Vela yertâbu: Kuşkuya kapılmasın” sözü, te’kid
    ifade etmiş oldu.” Edebiyatçıların itnab dedikleri sanat budur.547
    542 Tirmizi, Tefsir: 74.
    543 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/126; Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/203; Hazin: 4/177; Muhammed Ali
    es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/126.
    544 Kurtubi, Camiu li Ahkami’l-Kur’an: 19/76; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    7/126.
    545 Buhari, Bed’ul-Halk 6; Müslim, İman 264.
    546 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/484-485.
    547 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat 7/127.
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    Fahreddin Râzi diyor ki: “Bazı durumlarda kesin inancın olduğunu söylemek,
    daha sonra kuşkunun meydana gelmeyeceğini göstermez. Binaenaleyh
    bu sözün tekrarlanmasından maksat şudur: Ehl-i Kitapta, daha sonra
    hiç şüphe meydana gelmeyecek şekilde kesin bilgi oluşmuştu. Rasûlullah
    (s.a.s.) Kureyş’in durumundan, bu hayret verici sayıyı onlara bildirdiğinde
    kendisiyle alay edip güleceklerini biliyordu. Dolayısıyla Yüce Allah, bu haberi
    anlatmaktan maksadın ne olduğunu daha açık bir ifade ile açıkladı.”548
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Kelâmcılar şöyle der: “Allah’ın bir
    grubu saptırması, diğerini hidâyete erdirmesi, onlardan herbirini sapıklığa
    veya hidâyete zorlar demek değildir. Onları hayır ve şer yollarına girmeye
    zorlar manasına da gelmez. Hayır, bu tür zorlama ilahi adalete aykırıdır.
    Hatta semavi emir ve yasaklardaki hikmete de aykırıdır. Kulun irâde ve
    seçme hakkı olduğunu gösteren kesin ve mütevatir şeriat metinleri ile de
    bağdaşmaz. İrade ve seçme hakkı, teklif ve sorguya çekmenin sebebidir. Sahabe
    ve selef-i salihinin anlayışı böyledir. Bir adam Ali’ye (r.a.) şöyle sordu:
    “Senin Suriye halkı ile savaşman, Allah’ın kaza ve kaderi ile midir? Ali (r.a.)
    şöyle cevap verdi: “Yazık sana! Herhalde sen bunu zorunlu bir kaza ve kesin
    bir kader sandın. Durum öyle olsaydı, sevap ve cezanın manası kalmazdı
    ve vaad ve tehdit yapılmazdı. Kuşkusuz Allah, kullarına, onları serbest bırakarak
    emirler verdi ve onlara sakındırarak yasaklar koydu. Onları kolay
    şeylerle yükümlü kıldı. Zor şeylerle yükümlü kılmadı. Kitaplarını kullara
    boş yere indirmedi. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadı.
    “Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Bu yüzden inkâr edenlere ateşten bir
    azap vardır.”549 Bu açıklamaların ışığında hidâyet vermenin ve saptırmanın
    manası anlaşılır.”550
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu “on dokuz”un ne olduğunu
    açıklayan kelime zikredilmiyor. Ancak bundan sonraki âyetten
    bunun, o cehennemin korucuları olan melekler yani zebânîler olduğu
    anlaşılıyor. İnsanoğlunun ruhî ve ahlâkî kuvvetlerinin analizini yapıp sınıflandırarak
    bu sayının sır ve hikmetini açıklamaya çalışmak isteyenler
    olmuşsa da, doğrusu bunun akılla bilinebilecek bir ilim işi değil, mutlak
    bir iman işi olmak üzere bir sınama için olduğu ikinci âyette özellikle anla-
    548 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb 30/206; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat
    7/127.
    549 38/Sâd, 27
    550 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/127.
    • 207 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    tılmıştır. Onun için bunun, kayıtsız şartsız bir iman ile inanılması istenen
    mutlak bir İlâhî haber olduğunu tasdik edip “yorumunu ve mânâsını Allah
    bilir” demek gerekir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah’ın şimdi sizin
    tam olarak bilip anlayamayacağınız ve ilerde ortaya çıkacak öyle kuvvet ve
    güçleri vardır ki onların hakikatini ancak kendisi bilir ve sizin ona mutlak
    sûrette inanmanız gerekir. İşte size onlardan bir örnek haber veriyor. Bu, şu
    anda imanı olmayan ve kalplerinde bir çürüklük bulunanlar için şaşırtıcı
    bir sır, bilinmez bir şey gibi gelir. “Böyle kapalı Allah sözü, Peygamber duyurusu
    mu olur?” diye alay ve inkâra sapmalarına sebep olabilirse de, kitap
    ve peygamberin ne demek olduğunu ve gelecek işinin bugünkü işlere kıyas
    edilerek bilinemeyeceğini, bilenlerin kuşkularını kesecek ve iman yeteneği
    olanların imanlarını artırarak onları başarı ve kurtuluşa götürecek en
    önemli sebeplerden, hatırlatma ve haber verme cümlesinden olduğu için
    bunların yorumuna çalışmayarak mutlak bir iman ile inanılması gerekir.”551
    On Dokuz; Eski Bir Hurûfîlik ve Hurâfe
    Kur’an’daki 19 rakamının merkezî bir vazife gördüğünü ifade eden kitap
    ve broşürlere göre; Kur’an’daki çeşitli kelimeler (in harfleri) bilgisayar
    vasıtasıyla toplanarak ve çarpılarak, bütün bu kelimelerin 19 sayısı etrafında
    döndüğü ve bu sayının Kur’an’ın matematiksel temeli olduğu ispatlanmıştır.
    (Onlara göre) Bu matematiksel temel, Yüce Kur’an’ın bir mûcizesi,
    bir delili veya onun ilahî orijinli olduğunun bir ispatıdır. Aynı zamanda, bu
    konuda Amerika’da bilgisayar yardımıyla bir araştırma yapılıp oradan da
    her yere yayıldığı ortaya çıkmıştır. (Yine onlara göre) Kur’an’ın bu mûcizesi
    ancak son bir kaç yılda bilinmeye başlanmıştır. Bundan önce ise kimse tarafından
    bilinmiyordu.
    Bu araştırma şu teze dayanmaktadır: Yüce Allah Kitab’ının 30. sûresi
    olan Müddessir’de 19 tane meleğin cehennemde vazifeli olduğuna işaret
    etmiştir. Besmelenin harflerinin sayısı 19’dur. Daha sonra çeşitli kelimelerin
    harf sayılarını veya onların 19 ile çarpımlarını vererek şu imaj ortaya
    konmuştur. Yüce Kur’an 19 sayısı etrafında merkezîleşen bir matematiksel
    sistem üzerine dayanmaktadır.
    551 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 423
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    Bu bağlamda, ben, yanımda mevcut olan büyük-küçük broşür ve risalelerden
    uzun zaman harcayarak geniş bir inceleme yaptım ve sonunda
    aklımda iki soru belirdi:
    Birinci olarak, Kur’an’da 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 19, 20, 30, 40,
    100, 1000 gibi daha başka birçok sayı ve rakamlar da geçmektedir. Haakka
    sûresi 17. âyette arşı taşıyan meleklerin sayısı 8 olarak verilmiştir. Öyleyse
    Kur’an’ın matematiksel temelini ispat etmek için neden yalnız 19 rakamı
    ileri sürülmektedir? Bazıları için 19 rakamının kutsallık anlamına gelip
    gelmediğini incelemek gerekir. İkinci olarak, bu fikri Amerika’dan aşıran
    insanlar kimlerdir? (İnanç yapıları, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) ve O’nun sünnetini
    nasıl gördükleri, O’ndan sonra başka Peygamber’in geldiğine inanmaları…)
    Bu problemi aklî ve pratik bakış açısından incelemeden önce, bu iki
    soruyu cevaplamak daha yerinde olacaktır.
    Rakamların, dünyanın değişik mitolojilerinde büyük önemi vardır.
    Günümüzde bile Chearoetc’in eserleri, rakam bilimi (Numerology)’in etkilerini
    anlatır. Suriye ve İskenderiye’den yayılmış olan İslâm öncesi bu putperestvari
    hurafeler, İslâm toplumuna da yavaş yavaş girmiştir. Hatta o dereceye
    kadar ki, ebced hesabı olarak 786 rakamı yazıda besmelenin yerine
    kullanılmaya başlanmıştır. Bu hurafeler yavaş yavaş ve tedricen öyle derin
    kök salmışlardır ki, bütün sûre ve âyetlerin rakamları (bu esasa göre) hazırlanmıştır,
    bugün bile bu rakamlar muskalarda kullanılmaktadır. 19 sayısı
    en büyük birim olan 9 ile, en küçük birim olan 1 sayısından mürekkep bir
    sayıdır. Bazı insanlar bu sayılara birçok mûcize atfederler, gerçi muvahhid
    mü’minler sayıları kutsallaştırmayı asla kabul etmezler, fakat bir gurup cahil
    kitle, bazı (sözde) müslüman kurnaz kişiler tarafından tuzağa düşürülüyor,
    hatta bugün bile çoğu insan buna inanıyor.
    Bugün, Kur’an metinlerindeki 19 sayısına atfedilen önem, Bahâîlerin
    misyonervarî gayretlerinin bir ürünüdür. A.B.D.’de yaşayan yüz binlerce
    Bahâî vardır. Onların inançlarına göre 19 sayısı, evrenin ve onun bütün
    sistemlerinin merkezî çekirdeğini oluşturur. Onlar Kur’an hakkında matematiksel
    bir hile üreterek müslümanları etkilemek istiyorlar. Bu konu, dünyanın
    en önde gelen dillerinde yayımlanmaya devam ediyor.
    • 209 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    19 sayısının üstünlüğüne olan inanç, aşağıdaki gibi tesis edilmeye devam
    ediyor: Bahâî dininin kurucusu Ali Muhammed Bab, 1819’da Şiraz’da
    bir şia ailesi içerisinde doğmuştu. O, 1850’de bir isyanda asılmıştı. Onun
    yolunda olanlar o ölünce üç mezhebe ayrıldılar: 1. Bab’ı doğrudan takip
    edenler, 2. Bahalîler denilen Bahaullah Mirza Hüseyin Ali Nuri’yi takip
    edenler, 3. Onun büyük kardeşi Yahya Nuri Ezelî’yi (ki ona Ezelî denir)
    takip edenler. Ali Muhammed Bab, Kur’an’a rakip olarak “el-Beyan” adlı
    bir eser yazmıştır. Bahaullah da “el-Akdes” adlı bir kitap telif etmiştir. Bu
    kitap Bahâîler tarafından Kur’an gibi ilahî bir kitap olarak (Divine Book)
    kabul edilir. Bahâîlerin inancına göre, Ali Muhammed Bab, insan şekline
    bürünmüş bir ilahtır (God İncarnated). Onun doğum yılının 1819 olduğu
    söylenir. Bu tarihin rakamları toplanırsa 19 elde edilir: 1 + 8 + 1 + 9 =
    19. Bu inançtan sonra, bütün evrenin matematiksel temeli 19 olarak kabul
    edilir. Bahâîlerin dini takvimlerinde her biri 19 günden ibaret olan 19 ay
    vardır, 19 x 19 = 361’dir. Şemsî yılın kalan dört günü çalınmış günler (cribben
    days) olarak deklare edilir. Böylece 365 gün tamamlanır. Ezelî mezhebi,
    Yahya Nur Ezeilî’nin erken ölümünden dolayı muvaffak olamadı. Fakat
    Bahâî dini hayli yayıldı. Bahaullah, sonra Abdülbaha, daha sonra Abbas
    Efendi, en sonra da Şevki birbiri peşine Mehdî ve Mülhem oldular. Bugün
    İsrail hükümeti onları himaye etmektedir. İşgal altındaki Filistin’in Akka
    şehri de onların merkezidir. Onlar misyonerlik merkezlerini Bahâî Okulu
    (Bahâî Hail) denebilecek bir isim altında tesis etmişlerdir, propagandalarını
    da gizlice yürütürler. Onların Agra ve Delhi’de merkezleri vardır. Karaçi’de
    Business Recorder, Road’da bir Bahâî okulu vardır. Bütün duvarlarda 19
    sayısı yazılmıştır. Onlar yazılarına 19 sayısı ile başlarlar ve bütün oturma
    yerlerine (bank vs.) görünür bir şekilde 19 sayısı yazılmıştır.
    Bahâilerle ilgili ifade ve analizlerden iki sorumuza da cevap bulabiliriz:
    Niçin 19 rakamı seçilmiştir ve bu kampanyayı icra edenler kimlerdir? Bu
    sorunun pratik içerikleri göz önüne alınırsa, o zaman konu daha iyi anlaşılır.
    Dikkatlice düşünülürse, sorunun arkasındaki gizli oyun gün yüzüne
    çıkacaktır.
    Herhangi bir kitapta herhangi bir rakam, herhangi bir kelime ve herhangi
    bir bölüm normal olarak ele alınmışsa, bu onun İlâhî orijinli olduğunu
    göstermez. Eğer pirincin rengi beyaz ise, bu, yeryüzünün tuzlu olduğuna
    delil teşkil etmez. Bir kimse normal olarak; “bu ölçüyü kim koymuştur
    ve bu iddia ile delil arasındaki mantıkî ilişki nedir?” diye sorabilir.
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    Besmelenin harfleri özel bir hatta göre 19’dur. Diğer hat şekline göre
    ise 21’dir. Besmeledeki isim kelimesinin “elif ’i yazılmamıştır. Rahmân kelimesi
    ise (fa’lân kalıbında) sa’dân, ğufrân ve hayrân kelimeleri gibi, uzun
    ünlü (sesli) ile yazılmıştır (elifi yazılmamıştır.) Hâlbuki ilk vahiy olan “İkra’
    bismi rabbike” âyetinde ise isim kelimesinin (elif)i yazılmıştır. Yine “Sebbih
    isme rabbike” âyetinde elif yazılmıştır. Bütün buna benzer yerlerde elif yazılmıştır.
    Kur’an Allah tarafından yazılı olarak vahy edilmemiştir. Bundan dolayı
    onun hattından bir dedüksiyon (tümden gelim) doğru olmayabilir.
    Bakara ve A’râf sûresinde geçen “bestaten” kelimesinde “sin” harfi Adnan
    kabilelerine mensup olanların seslerini ayırdetmek için araya sıkıştırılmıştır.
    Aksi takdirde Arap dilinde hiçbir şekilde be-sa-te (sad ile) köküne
    rastlanmaz. O zaman bu tür dedüksiyonlar yalnızca cehalet ve ahmaklığa
    işaret eder.
    Aynı şekilde toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yoluyla sadece
    Kur’an’da değil, insanlar tarafından yazılan eserlerde de birçok sayısal tuhaflıklar
    icat edilebilir. Meselâ; “Hâ mîm”in (ebced) numarası 48’dir. Bu
    rakam Hakka sûresinde geçen 8 sayısına bölünecek olursa, 6 rakamı elde
    edilir. “Elif lam mîm” de ilk altı sûre içerisinde gelmektedir. Yine Kur’an’da
    29 sûre mukattaa (sessiz) denilen 14 harfle başlamaktadır ve bunlar 14
    gruptur: 14x14 = 196. Elde edilen bu rakam Ashabı Kehf ’in sayısı olan 7
    rakamına bölünecek olursa, Ay’ın kâşaneleri (Mansion) olan 28 sayısı elde
    edilir. Bu tarzda, bir kimse, istediği gibi, herhangi bir kitaptan sayısal gariplikler
    çıkarabilir. Yanlış anlama ve yanlış kavrama o kadar büyüktür ki, bu
    tür matematiksel ve sayısal özellikler, Kur’an’ın İlâhî orijinli olduğu delilini
    ispat etmek için hayli ileri gidebilmiştir. İnsanlar, tabiatı icabı, acayipliklere
    ve tuhaf şeylere çok düşkündür. Bundan dolayı eğitilmiş ve oldukça akıllı
    insanlar (bile), kelime ve sayıların hokkabazlığı ile cezb edilmiş ve çoğu
    defa yanlış yönlendirilmişlerdir.552
    552 Hâşimî, İslamic Studies, 1981/3, çev: Erdoğan Baş, Altınoluk Dergisi, Eylül 1996, sayı 127
    • 211 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe
    Hurûfîliğin çağdaş bir tezâhürü de 19’culuk akımıdır. Amerika’da yaşayan
    (sonra câmide öldürülen) Türk asıllı bir Mısır vatandaşı olan biyokimya
    doktoru Reşat Halife’nin bilgisayar analizlerine dayanarak icad ettiği “on
    dokuz mûcizesi”, piyasaya ilk sürüldüğünde hayli taraftar buldu kendisine.
    Reşat Halife iddiasını, “on dokuz” sayısının Kur’an’ın kodu olduğu tezi üzerine
    kurmuştu. Tarihte çıkan her fırka gibi o da delillerini Kur’an’dan getirmeye
    çalışıyordu. Ama on dokuz sayısının mûcizeliğinin ispatı yapılırken,
    Kur’an’da bu rakamla uyuşmayan bazı sayımlar elde edilince, Kur’an’ın bazı
    âyetleri (meselâ Tevbe sûresinin son iki âyeti) inkâr edilmeye, bu âyetlerin
    -hâşâ- Kur’an’a sonradan ilâve edildiği gibi çok âdice bir iftiraya varılıyordu.
    Hurâfenin mantığı, her yer ve her çağda aynı. Uydurulan hurâfeye uymadı
    diye, hurâfeden vazgeçilmek yerine âyetten vazgeçiliyordu. Buna “Kur’an’a
    iman etmek” değil; “19’a iman etmek” derler. Hâlbuki sadece bu iki âyetteki
    kelimeler değil; nice örnekte görüldüğü şekilde bazı kelimeler yanlış sayılıyor
    veya uydurma te’villerle zorlanarak sayı tutmuş gösteriliyordu.
    En sonunda bu iddiaları ortaya atan Reşat Halife, ağzından baklayı
    çıkardı. O, beklenen “peygamberliğini” ilân ediyordu. “Reşat Halife / Allah”
    n Rasûlü” imzasını attığı “Allah’ın Dünyaya Bildirisi” başlıklı bir metin
    ile peygamberliğini dünyaya duyurur ve herkesi kendisine inanmaya dâvet
    eder. Bu sapık mütenebbî ve bağlıları, bununla da yetinmeyip bazı âyetleri
    tahrif etmekten geri durmazlar. Kur’an’ın Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini
    ısrarla söylediği kıyametin kopma tarihini, yahûdilerin yaptığı
    gibi, hurûf-ı mukattaa’nın cifr hesabındaki toplam rakamsal karşılığı olarak
    ilân ederler. 553
    553 19’cular, çok ilginç bir şeyi daha yaparlar. Tıpkı, Kadıyânîler’in İngilizlerin Hindistan’daki varlığını;
    Bahâîlerin, yine İngiliz ve Rusların İran’daki sömürüsünü meşrûlaştırdığı gibi, bunlar da Türkiye’de
    ateizmin taşeronluğunu yapan Kemalizm’in varlığını meşrûlaştırmaya çalışırlar. Bu sapık dine göre,
    Kur’ân-ı Kerim’e -hâşâ- Muhammed”in yâveleri diyecek kadar Kur’an’a düşman olan Mustafa Kemal,
    Kur’an’ın kodu olan kutsal 19 rakamıyla geleceği haber verilen “mûcizevî” bir müceddiddir. “Şeytanî bir
    hilâfete son veren Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını kuşatmış bulunan 19 sistemi Fussılet, 53 âyetinde
    belirtilen işaretlerden biridir” diyerek (Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Ozan Y. s. 70)
    yer yer sahtekârlık derecesine varan bir çarpıklıkla Atatürk”ün hayatındaki 19 rakamıyla ilişkiyi ortaya
    atarlar. (9) Bu tezler ve bu sahtekârlığın eleştirisiyle ilgili olarak bkz. M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü,
    s. 235-239; Mahmut Toptaş, K. Kerim ve 19 Efsânesi, İnkılâb Y; E. Şenlikoğlu, İnsanlar da Kayar, Mektup
    Y; B. Sağlam, 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Tebliğ Y. ve 19 Meselesini doğrulayan ve Atatürk’ü
    savunan eser olarak bkz. Cenk Koray, Kur’an-İslâmiyet, Atatürk ve 19 Mûcizesi, Altın Kitaplar Y.)
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    Değil hadisleri, tüm sünneti “şeytanî öğreti” adı altında acımasızca süpürüp,
    ezanda Peygamber Efendimiz’in adının anılmasını “putperestlik”
    olarak niteleyebilecek kadar modernist ve “Kur’an’cı”, bilgisayara dayalı bir
    öğreti geliştirecek kadar yenilikçi ve devrimci geçinen 19’cular da pekâlâ tarihin
    en mistik hurâfe ve hezeyanlarından hiç de aşağı kalmayan bir hurâfenin
    ve tahrif akımının mimarı olabilmektedirler. Bu durum, bir kez daha
    göstermiştir ki, hurâfecilik ve tahrif, hiçbir zümreye has değildir; bu bir
    yahûdileşme mantığıdır. Bu mantığa saplanan insan, kimi zaman sünnet,
    kimi zaman gelenek, kimi zaman da çağdaşlık adına âyetleri tahrif, dini
    tahrip edebilmektedir.
    Mealci Hurûfîlik’ten Rasullük İddiası’na
    Edip Yüksel ve On Dokuzculuk
    Reşad Halife isimli Mısır kökenli Amerikan vatandaşının Bahâîler’den
    aldığı cifr hesabına benzeyen Ondokuz harfine dayalı bir sistemine kendini
    kaptıran Edip Yüksel, harflerde varolduğunu vehmettiği gizli anlamın
    büyüsüne kapılarak hızını alamayıp, bize mütevâtir bir şekilde -Sâdık Haber’le-
    gelen Kur’an’ın bazı âyetlerini inkâr etmeye kadar işi vardırmıştır.
    Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini çıkararak, Amerika’da Türkçe bir meal de
    bastıran Edip Yüksel tıpkı mürşidi Reşad Nuri gibi kendini Rasul ilan etmektedir.
    Bu söylem’in belirgin özelliği, Kur’an karşısında Muhammed (s.a.s.)’in
    rolünü postacılığa indirgeyip kendilerinin birçok âyetin anlamını ondan
    daha iyi anlayıp daha iyi yaşayacaklarını iddia etmektir.
    “Only Qur’an / Yalnız Kur’an” sloganı ile ve Rasul kavramının kelime
    anlamlarından hareketle, Kur’an’da bu kelimeye takdir edilen kavram anlamının
    görmezden gelip, Kur’an’ın tebliğcisi çağdaş taşıyıcıların da Rasul
    olabileceğini iddia eden Edip Yüksel, Kur’an’a dilediği gibi -harflerin, rakamların
    büyülü dünyasından hareketle- anlam takdir etme hakkını doğurmak
    için kendini Rasul ilan etmekten çekinmemiştir.
    Vahiy veya birtakım İlâhî işaretler aldıklarını iddia eden bu Modern
    Bâtınîler, Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) aklına bile getiremeyeceği
    mânâları Kur’an’a takdir etme hakkını kendilerinde görmekte•
    213 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dirler. Böyle bir halet-i ruhiye ile hareket ettiklerinden dolayı, on dokuz’un
    kutsallığına dayalı bir sistemi Kur’an’a onaylatmaya kalkmakta, sisteme uymayan
    âyetleri inkâr etmekte, çağdaş zihniyetle çelişen İslâm’ın şiarlarını
    ve uygulamalarını hafife almakta, hatta topyekûn bir savaş açmaktadırlar.
    Tâğutların zulmüne karşı tavır almak yerine ilginç ve orijinal olduğu
    düşünülen sorularla medyatik olmanın dayanılmaz büyüsüne kapılan bu
    tür çabalar İslâm Ümmeti’nin vicdanında mahkûm edilmiş umduğu başarıyı
    hiçbir zaman yakalayamamıştır.
    Kur’an’ın temel konularını nasıl anladığı ve nasıl yaşadığına dair bize
    vazgeçilmez bir öncülük ve örneklik yapan Peygamberimizin Sünnet’ini
    önemsizleştiren “Modern Bâtınîler” aslında, kendilerini Allah’tan daha
    çok sorumlu hissettikleri makamların sünnetlerine yer açma telaşındadırlar.
    Bu makamlar, kendi hevâları ve kullukla yükümlü hissettikleri tâğutî
    otoritelerdir. Çağdaş tahrif çabalarında işin asıl vehâmeti ise; bu kimselerin
    kendilerini “Kur’an Merkezli İslâm” projesi ile halka takdim ediyor oluşlarıdır.
    Modenizm’in gözlüğü ile Kur’an’a bakan bu sözde evrenselci akım, İlâhî
    vahyi gündeme getirirken, onun hayata nasıl tatbik edilmesi gerektiğini
    değil; 19 rakamıyla nasıl bağdaştığını zorakî yollarla ispatlamaya çalışarak
    Kur’an’ın hidâyet için gönderildiği gerçeğini unutturmak istemektedir.
    Biz Rabbimizin üzerimize yüklemiş olduğu sorumlulukla Kur’an’ı istismar
    ederek, câri sistemin meşrulaştırılmasında onu fetva aracı olarak
    kullanmak isteyen kimselere karşı çevremizi uyarmamız gerektiğine inanıyoruz.
    “Dikkat edin! Şeytan sizi Allah’ın adı ile aldatmasın”554 Kur’anî
    ilkesini, bıkmadan usanmadan, kötülüğe meyyal olan kendi nefislerimize
    ve yüreğini İlâhî vahyin tertemiz öğütlerine açık tutan herkese hatırlatıyoruz.
    “Ey İnsanlar! Allah’ın vaadi gerçektir, sakın bu dünya hayatının (geçici
    süsleri) sizi ayartmasın ve Allah hakkındaki (kendi ) çarpık düşünceleriniz
    sizi saptırmasın, şeytan veya aldatıcı kimseler (asılsız düşüncelerle) sizi aldatmasın.”
    555
    Kur’an’ı “gramatik tarihsel bir metin” olarak gören ‘Tarihselciler’e karşın,
    tarih üstücü sözde evrenselciler onu, “mesajı buharlaştırabilecek bir
    metin” olarak görmektedirler. Tarihselciler Kur’an’ın günümüze hitap etme-
    554 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
    555 35/Fâtır, 5
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    si hususunda lâkayd bir tutum sergilerlerken, Sözde Evrenselciler Kur’an’ın
    ma’hûd’u/ilk muhataplarının arka planı -ya da nüzul ortamı- ve Rasûlullah’ın
    bize sâdık haberlerle, mütevâtir uygulamalarla aktarılan örnek davranışlarına
    karşı lâkayd bir tutum takınmaktadırlar. Şüphesiz her ikisi de
    belirleyici olarak “Modern Dünya’nın Verileri”ni takdim etmek sûretiyle
    Kur’an’ı ikincil bir kaynak durumuna düşürmüş olmaktadırlar.
    19 mûcizesini savunanlara göre 9/Tevbe Sûresinin son 2 âyeti (128. ve
    129. âyetleri) Kur’an’a sonradan eklenmiştir. Onlara göre, aslında, orijinal
    halinde Tevbe Sûresi 127 âyettir. Zaten onlara göre, Kur’an’ın aslından olmayan
    son 2 âyet var kabul edilince, bütün matematiksel hesaplar alt üst
    oluyor.
    Kur’an’daki İlginç Rakamlar ve Uyumlu Oranlar
    Kur’an’da geçen bazı ifadelerin yer aldığı sayı ve oranlar, çarpıcı bazı sonuçları
    ortaya koyuyor. Bunları değerlendirdiğinizde, en az on dokuz sayısı
    kadar kelimeler arasındaki uyum, enteresan gelebilir.
    23 sene boyunca parça parça inen, tamamı 600 sayfa olan Kur’an’da;
    “Dünya” kelimesi 115 defa, “Âhiret” kelimesi de 115 defa zikrediliyor.
    “İman” ve “Küfr” kelimeleri eşit sayıda 25’er kez geçer. “Adâlet” (Kıst) ve
    “Zulüm” kelimeleri 15’er kez geçer. “Güneş” (Şems) ve “Işık” (Nur) kelimeleri
    33’er kez geçer. Allah’ın “De” (Kul) hitabı ile, melekler, insanlar ve cinler
    için kullanılan “Dediler” (kaalû) kelimesi eşit sayıda 332’şer kere geçer.
    “Melâike” kelimesi 88 defa, “Şeytan” kelimesi de 88 defa yer alıyor.
    “Hayat” kelimesi 145 defa, “Mevt” (ölüm) kelimesi 145 defa.
    “Nef ’” (fayda) kelimesi 50 defa, “Fesad” (zarar) kelimesi de 50 defa.
    “Nâs” (insanlar) kelimesi 368 defa, “Rusül” (peygamberler) kelimesi de
    368 defa.
    • 215 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “İblis” kelimesi 11 defa zikredilmiş, İblis’ten Allah’a sığınmak ifadesi de
    11 defa zikredilmiş.
    “Musîbet” kelimesi 75 defa, “şükür” kelimesi de 75 defa (İnsan Allah’a
    karşı gelmek hâriç her haline şükretmeli).
    “İnfak” kelimesi 73 defa, “rızâ” kelimesi de 73 defa (O kimseler ki, Allah
    yolunda infak ederler. Allah onlardan râzıdır).
    “Zekât” kelimesi 32 defa, “bereket” kelimesi de 32 defa (Zekât malın
    bereketidir ve o malı asla eksiltmez).
    “Zeheb” (altın) kelimesi 8 defa, “teref ” (lüks içinde yaşama) kelimesi
    de 8 defa.
    “Sihir” kelimesi 60 defa, “fitne” kelimesi de 60 defa (Sihir vesilesi ile
    yeryüzünde fitne çıkardılar).
    “Şiddet” kelimesi 114 defa, “sabır” kelimesi de 114 defa,
    “Racul” (adam) kelimesi 24 defa, “mer’e” (kadın) kelimesi de 24 defa,
    “Salât” (namaz) kelimesi 5 defa direkt emir şeklinde kullanılmış, (beş
    vakit),
    “Şehr” (ay) kelimesi 12 defa zikredilmiş (12 ay),
    “Gün” (Yevm) kelimesi 365 kez geçer.
    “Günler” (Eyyam ve Yevmeyn) 30 kez geçer.
    “Bahr” (deniz) kelimesi 32 defa zikredilmiş, “Berr” (kara) kelimesi 13
    defa zikredilmiş. Buradaki enteresan husus şudur: Kur’an’da 32 defa Bahr
    kelimesi sulara, 13 defa zikredilen Berr kelimesi de kuru yani toprak kısmı
    olan karalara işaret etmektedir. Biz bu ikisini (32 ve 13) toplarsak 45 eder.
    Sonra basit bir denklemle bunları 45 üzerinden bir yüzdelemeye gidecek
    olursak, karşımıza 32’nin % 71,1’i; 13’ün de %28,8 ifade ettiği çıkar. Çünkü
    yerküre üzerinde suların nisbeti % 71,1’dir. Karaların nisbeti ise % 28,8.
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    On Dokuzculuk Zihniyeti Bâtıldır
    Hıristiyanlar ve 13 Rakamının Uğursuzluğu
    Fanatik Hıristiyanlar Peygamber efendimiz 571’de doğduğu ve İstanbul
    1453’te alındığı için, bu sayıların toplamı olan 13 sayısını uğursuz sayarlar.
    Bunun için 13 numaralı odaya girmez, 13 numaralı evde oturmaz ve 13
    sayılı, her şeyden kaçarlar.
    Bahâîler ve 19
    İslâmiyet’i tahrif ve tahrip etmek için çalışan Bahâîler de, 19 sayısını
    mukaddes sayarlar. Yılda 19 gün oruç tutarlar. Her Bahâî, 19 günde bir, 19
    Bahâîyi davet eder. Genel adalet evi dedikleri meclise 19 kişi seçerler. Bahaullah’ı
    peygamber kabul ederler. Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere
    malının 19’da 1’ini vergi olarak cemaate öder.
    Bâbîlik ve 19
    Bâbîliğe göre de “on dokuz” sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre
    bir yıl on dokuz aya, aylar on dokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl
    19x19=361 gündür.
    Bâbîleri on dokuz kişilik bir kurul yönetir. Ramazan Bayramına “İyd-i
    Rıdvan” denir. Bu bayram “19” gündür. Biri kendisine, on sekizi müritlerine
    aittir. Her on dokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa on dokuz
    kişiyi davet etmek lâzımdır.
    Bazıları 19 mûcizesi diye bir şey çıkardılar. Bu konuda Diyanet İşleri
    eski Başkanlarından Tayyar Altıkulaç diyor ki: “Ben, Reşat Halifenin 19’la
    ilgili tebliğini tercüme etmekle hatalı, belki de maksatlı bir teşebbüsün yayılmasına
    vasıta oldum. Yanılmayan yalnız Allah’tır. Daha sonra ‘ben Resulullah’ım’,
    yani ‘Allah’ın elçisiyim’ diyen Mısırlı Reşat Halife, 19’a uyduramadığı
    için Tevbe sûresinin son iki âyetini inkâr etmiştir.
    Kur’ân-ı kerimdeki 114 sûreden yalnız 3 tanesi 19 âyettir. Bir tanesi de
    19’ un iki katı yani 38 âyettir. Diğer 110 sûre, 19’un katı değildir. 1, 2, 3, 4,
    5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13 ve daha başka sayıların katı kadar âyet-i kerime
    vardır. Elbette bunlar maksatsız değildir. Fakat her yazıda, her kitapta 19
    • 217 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    veya 19’un katı olabilir. Buna herhangi olğanüstü bir mânâ vermek yanlıştır.
    Mesela Edip Yüksel, Reşat Halife’nin on dokuzculuk bâtıl dinine girince,
    Sadreddin hoca, (Oğlum Edip mürted oldu) demişti. Bunun harfleri
    de 19’dur. (Reşat Halife kâfirdir), (19’culuk dini bâtıldır), (On dokuzcular
    haindir), (Ve 19’cu süper cahildir) ifadelerinde de 19 harf vardır. Hıristiyanlar,
    Bahâîler ve on dokuzcular rakama önem veriyorlar. Bunların hepsi
    hurafedir. On dokuzculardan, çeşitli sualler geliyor. Birkaç tanesini de burada
    bildirelim
    19’cu soruyor: “19 sayısı asal sayıdır. Hiçbir rakama bölünemez, Allah’ın
    birliği de bölünemez.” Cevap: 1, 3, 5, 7, 11, 13, 17 rakamları asal değil
    mi? Bunlar hangi rakama bölünebilir ki?
    Başka bir soruya geçip diyor ki: “74. sûrenin 30. âyetini göz ardı edemezsiniz.”
    Cevap: Müddessir sûresinin 30. âyetinde, mealen “Cehennemde
    19 melek vardır” buyuruluyor. Beydavî tefsirinde diyor ki: Ebu Cehil bu
    âyeti işiterek kavmi arasında maskaralığa kalkmıştı. Kâfirlerden güçlü kuvvetli
    bir adam olan Ebu’l-Esed el-Cumahi “Ben o meleklerin 17’sine yeterim.
    Siz de ikisinin hesabını görün” demişti. Bunun üzerine sonraki âyetler
    nâzil olmuştur.
    Kur’an-ı Kerim, en büyük mûcizedir. Bir mûcize olarak 19’cuların çıkacağı,
    onların inkârcı olacakları bu âyetle556 mi bildiriliyor acaba?
    19’cu, bu âyetten de umduğunu bulamayınca diyor ki: “83. sûrenin 9.
    âyetinde “Bu rakamlanmış kitap” ifadesini nasıl görmezlikten gelirsiniz?
    Cevap: Bektaşi gibi cümlenin yarısını alıyorsun. Bektaşi “Namaza yaklaşmayın,
    sarhoş iken”557 âyetinin ilk sadece cümlesini aldığı gibi, sen de
    ifadenin yarısını almamışsın. Mutaffifin sûresi 9. âyeti “Kitâbun merkum
    = O yazılmış bir kitaptır” şeklindedir. İfadenin tamamı ise şöyledir: “Siccîn
    nedir, bilir misin? O yazılmış bir kitaptır.” 558Tefsirlerde siccin denilen şeyin
    kâfirlerin amellerinin yazıldığı kitap olarak bildirilmektedir. Bu siccinin tarifidir,
    Kur’ân-ı kerim için söylenmiyor. 19’cunun hilesi açığa çıkınca başka
    sorulara geçiyor.
    556 74/Müddessir, 31
    557 4/Nisâ, 43
    558 83/Mutaffifîn, 8, 9
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    - 31. Âyet -
    كَفَرُوا µ مْ إِلاَّ فِتْنَةً للَّذِي نَ ’ وَمَا جَعَلْنَا أَصَْابَ النَّارِ إِلاَّ مَلَِئكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَ ُ
    أُوُتوا µ بَ اَّلذِي نَ تَŒ وَلا يَ ْ  انً ¨ آمَنُوا إِي َ µ دَادَ اَّلذِي نَ Œ وُتوا اْلكِتَابَ وَيَ زْ أُ µي نَ لِيَسْتَيْقِنَ اَّلذِ
    ذَا ’ مْ مَرَضٌ وَاْلكَفِرُونَ مَاذَا أَرَادَ الَّلُ بِ َ ’ قُلُوبِ ِ ¡ فِ ي µ اْلكِتَابَ وَاْلُؤْمِنُونَ وَِليَقُولَ اَّلذِي نَ
    دِي مَنْ يشَاءَُ وَمَا يعْلَُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَمَا ’ مَثلا كَذَِلكَ يضِلُّ الَّلُ مَنْ يشَاءُ وَيَ ْ يِ هَ إِلاَّ ذِكْرَى للْبَ ش�
    وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık أَصَْابَ النَّارِ : cehennem bekçilerini إِلاَّ : (yaptık)
    ancak مَلَِئكَةً : meleklerden وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık مُْ’ عِدَّ تَ : sayılarını : إِلاَّ
    (yaptık) ancak فِتْنَةً : bir fitne كَفَرُوا µ للِذَِّ ي نَ : ürdeısraredenleriçinküf :ِليَسْتَيْقِنَ
    kesinbirbilgiyleinansındiye أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kendilerine kitap verilenler
    دَادَ Œ وَيَ زْ : artsın diye آمَنُوا µ اَّلذِي نَ : iman edenlerin  انً ¨ إِي َ : imanları بَتَ Œ : وَلا يَ ْ
    kuşkuya kapılmasın diye أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kendilerinekitapverilenler وَالُْؤْمِنُونَ : ve iman edenler وَليَِقُولَ : şöyle desin diye مْ مَرَضٌ ’ وبِ ِ قُلُ ¡ فِ ي µ : اَّلذِي نَ
    hastalıkolanlaredkalpleri وَالكَْفِرُونَ : vekafirler مَاذَا أَرَادَ الَّلُ : ne anlatmak
    istedi Allah ذَا مَثلا ’بِ َ :ebu misall كَذَِلكَ : işte böyle يضِلُّ : saptırır الَّلُ : Allah
    مَنْ يشَاءُ : (dileyeni) dilediğini دِي ’ وَيَ ْ : hidâyete erdirir مَنْ يشَاءُ : (dileyeni)
    dilediğini وَمَا يعْلَُ : kimse bilmez جُنُودَ رَبِّكَ : Rabbinin ordularını إِلاَّ :ancak
    (bilir) هُوَ : (Allah) O وَمَا يِ هَ : veodeğildir إِلاَّ : ancak ذِكْرَى : bir öğüttür
    ِ
    للْبَ ش�َ : insanlar için
    “Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Sayılarını da küfürde
    ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki, kendilerine Kitap verilenler
    kesin bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine
    kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde
    bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin: “Allah bu misalle ne anlatmak
    istedi?” İşte Allah, dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete
    erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez. Ve o, insanlar
    için sadece bir öğüttür.” (Âyet: 31)
    • 219 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık. Sayılarını da ancak kâfirler
    için bir imtihan kıldık.” Bu âyette geçen “ashab-ı nâr” sonsuza kadar o
    ateşin içinde kalıp yanacak olanlar mânâsına değil, o ateşe sahip olup koruyacak
    bekçiler, muhâfızlar mânâsına olduğu açıktır ki maksat, kendilerine
    “cehennem bekçileri” denilen ve Tahrim sûresinde “Onun başında öyle melekler
    vardır ki iri mi iri, çetin mi çetin... Allah kendilerine ne emrettiyse isyan
    etmezler ve kendilerine ne emredilmişse onu yaparlar.”559 diye nitelenen ve
    başkanları Mâlik olan zebânî meleklerdir. Bu âyette geçen “onların sayısı”
    sözünden maksat da, zikredilen “on dokuz” sayısı olduğu açıktır. Yani bunların
    sayılarının on dokuz yapılması veya şahısları mı, türleri mi ne olduğu
    belirtilmeyerek sade on dokuz sayısıyla bir muamma, bir sır halinde ifade
    edilerek haber verilmesi sadece kâfirlere bir belâ ve imtihan içindir. Bunun
    faydası da “Liyesteykınellezîne…” diye başlayan bölümde anlatılanlardır.
    Biz Cehennem muhâfızlarını, bekçilerini, görevlilerini Allah’ın emirlerine
    kayıtsız şartsız itaat eden katı ve sert melekler kıldık. Onları insanlardan
    yapmadık ki, onlarla mücadele edip galip gelsinler. Melekler insanlardan ve
    cinlerden farklı özelliklere sahiptirler. Tamamen tarafsızdırlar. Pek büyük
    bir kuvvet ve heybete sahiptirler. Lazım gelen azapları tatbike güç yetirmektedirler.
    Nurdan yaratılmışlardır. Cehennemin sıcaklığından etkilenmezler.
    Cehennem ehli onlara karşı muhalefet edecek güce sahip değildir.
    Cehennemdeki görevli meleklerin on dokuz olmasını, sadece müşriklerin
    sapıklığa ve fitneye düşmeleri için bir imtihan vesilesi kıldık. Nitekim Ebu
    Cehil ve Ebul-Esed el-Cumahi gibi kimseler bu sayı ile alay etmişlerdir. Kitap
    ehli olan yahudi ve hristiyanlar, bu sayının kendi kitaplarında olduğunu
    bildikleri ve Rasûllerin her türlü muhalefete rağmen insanlara ilk bakışta
    acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta olduğunu ve böyle bir tavrın
    ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini bildikleri için Muhammed’in
    doğruluğuna ve Kur’an’ın Allah katından olduğuna kesin olarak inansın,
    iman edenler de Rasûlleri Muhammed’in doğruluğuna ve Kur’an’ın Allah
    katından olduğuna kesin olarak inansınlar, Kur’an’ın bildirdiklerinin Tevrat
    ve İncil’e uygun olarak geldiğini Ehli Kitabın kabul ettiğini görmeleri
    sebebiyle, Allah ve Rasûlü’ne imanları artsın, ehli kitap ve mü’minlerin, o
    meleklerin sayısı hakkında şüpheye düşmemeleri için cehennem meleklerinin
    sayısını on dokuz yaptık. Kalplerinde kuşku ve nifak bulunan münafıklarla
    Mekke kâfirlerinin, “Bu gariplik ve bid’at örneği olan bu acayip sözle
    559 66/Tahrîm, 6
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    Allah ne demek istedi? Bizi niçin on dokuz melekle korkutuyor? Bu sayı az
    değil mi?” demeleri için böyle yaptık. Allah, bile bile inkârı seçen Ebu Cehil
    ve arkadaşlarını saptırdığı gibi, saptırmak istediği kimseyi iman ve hidâyet
    yolundan ayırır. Samimi ve ihlâslı kişilerden hidâyete erdirmek istediğine
    de, hidâyet verir. Susturucu delil ve yüce hikmet O’nundur. Rabb’inin ordusunu,
    meleklerin adedini, kuvvetini, yaratılış ve kuvvet bakımından ne
    derece büyük ve çok olduklarını, Âlemlerin Rabbi Allah’tan başkası bilmez.
    Allah’ın size anlattığı Sekar adlı o ateş ve bu sûre, korkup itaat etsinler diye,
    insanlar için öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. Onlar bu azabı
    tatmaya müstehak olmadan önce akıllarını başlarına toplasınlar da kendilerini
    kurtarmaya baksınlar.
    İbn Cüzeyy Zemahşeri’den naklen diyor ki: “Kendilerine kitap verilenler
    ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.” Bu, önceki cümlenin tekididir. Çünkü
    Yüce Allah, kesin olarak bildiklerini anlattıktan sonra, ayrıca kuşkularının
    olmadığını anlattı. Böylece “Velâ yertâbu: Kuşkuya kapılmasın” sözü, te’kid
    ifade etmiş oldu.” Edebiyatçıların itnab dedikleri sanat budur.560
    Fahreddin Râzi diyor ki: “Bazı durumlarda kesin inancın olduğunu
    söylemek, daha sonra kuşkunun meydana gelmeyeceğini göstermez. Binaenaleyh
    bu sözün tekrarlanmasından maksat şudur: Ehli Kitapta, daha sonra
    hiç şüphe meydana gelmeyecek şekilde kesin bilgi oluşmuştu. Rasulullah
    (s.a.s.) Kureyş’in durumundan, bu hayret verici sayıyı onlara bildirdiğinde
    kendisiyle alay edip güleceklerini biliyordu. Dolayısıyla Yüce Allah, bu haberi
    anlatmaktan maksadın ne olduğunu daha açık bir ifade ile açıkladı.”561
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Kelâmcılar şöyle der: “Allah’ın bir
    grubu saptırması, diğerini hidâyete erdirmesi, onlardan herbirini sapıklığa
    veya hidâyete zorlar demek değildir. Onları hayır ve şer yollarına girmeye
    zorlar mânâsına da gelmez. Hayır, bu tür zorlama ilahi adalete aykırıdır.
    Hatta semâvî emir ve yasaklardaki hikmete de aykırıdır. Kulun irâde ve
    seçme hakkı olduğunu gösteren kesin ve mütevatir şeriat metinleri ile de
    bağdaşmaz. İrade ve seçme hakkı, teklif ve sorguya çekmenin sebebidir. Sahabe
    ve selef-i salihinin anlayışı böyledir. Bir adam Ali’ye (r.a.) şöyle sordu:
    “Senin Suriye halkı ile savaşman, Allah’ın kaza ve kaderi ile midir? Ali (r.a.)
    560 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/127.
    561 Fahreddin Râzi, Mefatihu’l-Ğayb 30/206; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    7/127.
    • 221 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    şöyle cevap verdi: “Yazık sana! Herhalde sen bunu zorunlu bir kaza ve kesin
    bir kader sandın. Durum öyle olsaydı, sevap ve cezanın manası kalmazdı
    ve vaad ve tehdit yapılmazdı. Kuşkusuz Allah, kullarına, onları serbest bırakarak
    emirler verdi ve onlara sakındırarak yasaklar koydu. Onları kolay
    şeylerle yükümlü kıldı. Zor şeylerle yükümlü kılmadı. Kitaplarını kullara
    boş yere indirmedi. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadı.
    “Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Bu yüzden inkâr edenlere ateşten bir
    azap vardır.” 562 Bu açıklamaların ışığında hidâyet vermenin ve saptırmanın
    manası anlaşılır.”563
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Biz o ateşin muhafızlarını
    hep melekler yaptık. Sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık.”
    Bu âyette geçen “ashab-ı nâr” sonsuza kadar o ateşin içinde kalıp yanacak
    olanlar mânâsına değil, o ateşe sahip olup koruyacak bekçiler, muhafızlar
    mânâsına olduğu açıktır ki maksat, kendilerine “cehennem bekçileri” denilen
    ve Tahrim sûresinde “Onun başında öyle melekler vardır ki iri mi iri,
    çetin mi çetin. Allah kendilerine ne emrettiyse isyan etmezler ve kendilerine
    ne emredilmişse onu yaparlar.”564 diye nitelenen ve başkanları Mâlik olan zebânî
    meleklerdir. Bu âyette geçen “onların sayısı” sözünden maksat da, zikredilen
    “on dokuz” sayısı olduğu açıktır. Yani bunların sayılarının on dokuz
    yapılması veya şahısları mı, türleri mi ne olduğu belirtilmeyerek sade on
    dokuz sayısıyla bir muamma, bir sır halinde ifade edilerek haber verilmesi
    sadece kâfirlere bir bela ve imtihan içindir. Bunun faydası da “Liyesteykınellezîne…”
    diye başlayan bölümde anlatılanlardır.
    «Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.» İşte o muammanın asıl sırrı
    ve faydası bu hakikata kayıtsız şartsız bir imanla iman etmeyi sağlamaktır.
    Cûnûd: «cünd» kelimesinin çoğuludur. Asker, bir adamın yardımcıları,
    alay ve ordu mânâlarına gelir. Kuvvet ve sertliği itibariyle daha çok asker
    için kullanılır olmuştur. Aslı “Kund” kalıbında “Cund” kelimesinden alınmıştır
    ki taşlık, sert araziye denir. Ve o (yani Sekar veya bu âyetler) başka
    bir şey değil ancak insanlık için, insanın yararı için bir öğüt, bir hatırlatıcıdır.”
    565
    562 38/Sâd, 27
    563 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/127.
    564 66/Tahrîm, 6
    565 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/423-425.
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    Mevdudi diyor ki: “Buradan da “Rabbinin askerlerini ondan başkası
    bilmez” cümlesine kadar olan bölüm, konuşma arasında itiraz edenlere
    cevap verilen bir ara cümledir. Onlar Allah Rasulü’nden cehennemin
    bekçilerinin on dokuz tane olacağını duymuşlar ve bununla alay etmeye
    başlamışlardı. “Hem bize Hz. Âdem’den kıyamete kadar dünyada ne kadar
    inkârcı ve büyük günah işlemiş insan geçmişse hepsi cehenneme atılacak
    diyor, hem de cehenneme dolacak bunca insana azap vermek için sadece on
    dokuz görevli bulunacakmış” diyerek Kureyş’in ileri gelenleri dalga geçmeye
    başladılar. Ebu Cehil; “Arkadaşlar! Onar onar cehennemdeki bir askerin
    üstesinden gelemeyecek kadar aciz miyiz?” dedi. Bunun üzerine Cumha
    oğullarından bir pehlivan “On yedisini tek başıma hallederim, geriye kalan
    ikisini de artık siz hep beraber hallediverirsiniz” diye alay etmişti. İşte bu
    ara cümlede bunların bu sözlerine cevap verilmektedir.
    Onların güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne
    kadar ahmak olduğunu göstermektedir. Hâlbuki onlar insan değil meleklerdir.
    Siz, Allah Teâlâ’nın meleklerden ne güçte mahlûklar yarattığını bilemezsiniz.
    Zâhiren, cehennem görevlilerinin sayısını bildirmeye bir gerek yoktur.
    Ama denilmektedir ki “Onların sayılarını anlatmakla da küfredenler için,
    başka değil, ancak bir fitne ve imtihan kıldık.” Bir kimse eğer zâhiren iman
    etmişse, Allah’ın uluhiyyeti ve büyük kudreti ya da vahiy ve risalet hakkında
    bir şüphesi varsa bunu duyar duymaz hemen “Allah’ın o büyük hapishanesinden
    sayısız cin ve insanın işini görmek için sadece on dokuz şahıs mı
    bunlara birer azap verecek?” diyerek küfrünü izhar edecektir.
    Bazı müfessirler; Ehl-i Kitab’ın (Yahudi ve Hıristiyan) kitaplarında cehennem
    meleklerinin sayısının on dokuz olarak beyan edildiğini söylüyorlar.
    Yani, buna göre, onlar bunu duyunca bu Kur’an’ın gerçekten Allah’ın
    kelamı olduğuna inanacaklardır. Ama bence, bu çeşit tefsir iki nedenden
    ötürü pek doğru değildir. Birincisi, ben dünyada mevcut bulunan Yahudi
    ve Hıristiyan dini kitaplarını mütalaa ettim, ama bunların sayısının on dokuz
    olduğuna dair bir şeye rastlayamadım. İkincisi, Kur’an-ı Kerim’in birçok
    yerinde Ehl-i Kitab’ın kitaplarında bulunan bazı şeyler beyan edilmiş
    olmasına rağmen onlar bu sefer “Muhammed bunları bizim kitaplarımızdan
    kopye etmektedir” diyorlardı. Bence bu âyetin doğru açıklaması şudur:
    “Muhammed (s.a.s.) çok iyi bilmekteydi ki, onun ağzından sözkonusu
    • 223 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    olan bu on dokuz cehennem meleğini duyduklarında hemen onu alaya alacaklardır.
    Ama buna rağmen O kendine gelen bu vahyi hiçbir korku ya da
    tereddüde düşmeden ilan etmiştir. Yapılan hiçbir alaya aldırış etmemiştir.
    Belki cahil Araplar bilmiyorsa da Ehl-i Kitap pekâlâ bilmekteydi ki her zaman
    peygamberler böyle olmuşlardı. Allah onlara ne vahyettiyse insanların
    hoşuna gitse de gitmese de, onlar aynısını aktarıyorlardı. Bu yüzden Ehl-i
    Kitap’tan Allah Rasulü’nün bu tavrını görerek yani her türlü muhalefete
    rağmen onun ilk bakışta acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta
    olduğunu ve böyle bir tavrın ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini
    farkederek iman etmeleri beklenirdi. Bilinmelidir ki Allah Rasulü müteaddit
    kereler benzer tavırda bulunmuştu. En bâriz olanı Mirac hâdisesidir.
    Kalabalık bir mecliste, bu hayretengiz olayı duyduklarında muhâliflerin ne
    diyecekleri hususunda zerre kadar tereddüt etmeden bu olayı kâfirlere açık
    açık anlatmıştı.
    Bu husus Kur’an-ı Kerim’in müteaddit yerlerinde beyan edilmiştir. Her
    bir imtihandan sonra eğer bir mü’min kişi imanında sebat gösterir, bu konuda
    bir şüphe, inkâr ya da itaatsizlikten kaçınır ve din hakkında sözünden
    dönme yoluna kaymaz da yakîn, itimat, itaat ve vefa yolunu tutarsa, bu kişide
    o zaman iman kökleşir, netleşir. 566
    Kur’an-ı Kerim’de geçen bilumum kalp marazlarından maksat, münafıklıktır.
    Bu yüzden de bazı müfessirler, bu kelimeyi görerek bu âyetin
    Medenî olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü münafıkların ortaya çıkışının
    Medine’de olduğu bilinmektedir. Ama bu görüş birçok sebepten dolayı
    doğru değildir. İlk olarak, Mekke’de münafığın olmadığı iddiasının yanlış
    olduğunu biz Ankebut Sûresi’nin giriş bölümünde ve açıklama notları 1
    ve 12, 13, 14, 15’de izah etmiştik. İkincisi, böyle tefsir etmek bence doğru
    değildir. Çünkü bu sözün gelişi belirli bir hadise ya da belirli bir durum
    üzerine vukubulur. Onlara göre, bu bağlam içindeki bu cümle başka bir
    hadise hakkında nazil olmuş ve bu hiç ilgisi olmayan yere, araya sokulmuştur.
    Müddessir Sûresi’nin bu kısmının tarihsel arkaplanı, muteber rivâyetler
    vasıtasıyla bizce bilinmektedir. Yani Mekke döneminin başlarında belirli
    bir hadise üzerine nazil olmuştur. Bütün sözün gelişimi o hadise ile açık bir
    ilgi içindedir. Sûre, hadise münasebetiyle nazil olmuştur.
    566 Bk. 3/Âl-i İmran: 163; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 122-125; 33/Ahzâb, 22; 48/Feth, 4.
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    Şimdi cümlenin seneler sonra Medine’de nazil olmasının sonra da buraya
    yerleştirilmiş olmasının ne ilgisi var, denebilir. Gelelim buradaki kalp
    hastalığından neyin murad edildiğine. Bundan kasıt, şüphedir. Sırf Mekke’de
    değil, bütün dünyada önceden günümüze dek birçok insan vardır ki
    bunlar katiyetle Allah’ı, ahireti, vahyi, peygamberliği, cennet ve cehennemi
    vb. inkâr ederler. Her devirde kimi insanlar; “Allah var mı yok mu? Ahiret
    olacak mı yoksa olmayacak mı? Meleklerin, cennet ve cehennemin gerçekten
    bir varlığı var mı, yoksa birer efsane mi bunlar? Rasul gerçekten bir
    rasul mü, O’na vahiy geliyor mu?” gibi hususlarda şüphe içinde bulunuyor.
    Bu gibi şüpheler pekçok insanı küfre götürür. Yoksa bu hakikatleri kesin
    olarak inkâr eden ahmaklar, dünyada hiçbir zaman sayıca fazla olmamıştır.
    Çünkü zerre kadar aklı olan hiçkimse, bu gibi hususların kesinlikle mümkün
    olmadığı, imkân hârici olduğu konusunda kesin konuşamaz.
    Bunun mânâsı, “Onlar Allah’ın kelâmını kabul ediyorlardı” demek değildir,
    ama “Allah niye bunu söylemiştir?” diye hayret ediyorlardı. Aslında
    onlar: “Bir sözde eğer bu gibi akıl ve mantık dışı şeyler söyleniyorsa bunlar
    Allah’ın kelamı nasıl olabilir?” demek istiyorlardı.
    Allah Teâlâ bazen kelâmında ve buyruklarında öyle şeyler söylemektedir
    ki, bunların her biri insanlar için bir imtihan sebebidir. Huyu güzel,
    doğruluğu seven ve sağlam düşünce sahibi bir kimse bunu işitince doğru
    anlam vererek dosdoğru yolu bulur. Aynı şeyi inatçı, eğri düşünceli ve doğruluk
    düşmanı bir insan duyduğunda ise ondan yanlış anlamlar çıkarır ve
    doğrudan kaçmak için bunu bahane olarak kullanır. Birinci tip insan, doğruyu
    sevdiği için Allah ona hidâyet verir. Çünkü hidâyet isteyen bir kimseyi
    saptırmak Allah’ın sünneti değildir. İkinci tip insan ise, hidâyet istememekte
    ve sapmayı, sapkınlığı sevmektedir. Bunun için Allah onu dalâlet yoluna
    iter. Çünkü doğrudan nefret eden bir kimseye doğru yolu göstermek de
    Allah’ın sünneti değildir. (Allah’ın hidâyet vermesi ve saptırması hakkında
    tefsirimizin pekçok yerinde izahatlar yapmıştık.567
    Allah’ın kâinatta ne kadar mahlûkat yarattığını, onlara ne gibi kuvvetler
    verdiğini ve onlara ne gibi görevler verildiğini Allah’tan başka kimse
    bilemez. Küçük bir âlemde yaşayan insan, kendi sınırlı seviyesinden etrafındaki
    dünyaya bakarak neden Allah’ın yarattığı kâinatın kendi duyu or-
    567 Mesela, Bk. 2/Bakara an: 10, 16, 19, 20; 4/Nisâ an: 173; 6/En’âm an: 17, 28, 30.
    • 225 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ganlarıyla ya da geliştirdiği aletler ile hissedebildiği kadar olduğunu düşünsün.
    Bu onun kendi akılsızlığındandır. Allah’ın yaratmış olduğu bu kâinat
    o kadar geniş ve büyüktür ki, sadece onun bir bölümünün bile tam olarak
    bilgisini elde edebilmek imkânsızdır. Nerede kaldı, onun küçük beyni bu
    âlemi bütün genişliği ve boyutlarıyla alabilsin.”568
    31’inci âyette yer alan ve nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen melek
    kelimesi, “elçilik yapmak, güçlü ve kuvvetli olmak” gibi anlamlar taşıyan e l
    k, l e k veya m l k köklerinin birinden türemiş bir isimdir. Bu isim, tekil, ikil
    ve çoğul şekilleriyle Kur’an’ın tamamında “seksen sekiz” kez geçmektedir.
    Allah tarafından yaratılan ve O’nun buyruklarını yerine getirmekle görevli
    olan ruhsal (nurânî) varlıklara melek denir.
    Meleklerin mâhiyetleri, neden yaratıldıkları, nasıl oldukları ve sayıları
    hakkında ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Kur’an’da melekler, kendilerine
    inanılması gereken gaybî varlıklar olarak zikredilir. Akaid kitaplarında da
    melekler konusu bir iman ilkesi olarak ele alınıp işlenir.
    Meleklerin neden yaratıldığına dair Kur’an’da herhangi bir bilgi yoktur.
    Fakat bir hadiste, “meleklerin nurdan yaratıldığı” haber verilmiştir. Meleklerle
    ilgili olarak âyet ve hadislerde yer alan ifadeler birlikte değerlendirilirse
    onların, hayatta mevcut olan gerçek varlıklar oldukları söylenebilir. Kelam
    bilginleri meleklerin, gözle görülemeyecek kadar latif bir yapıya sahip
    somut (mütehayyiz) varlıklar olduklarını savunurlar. Bazı İslâm âlimleri
    ise, melekler gaybî varlıklardır, onların mâhiyetleri bilinemez; bu nedenle
    onlara inanmanın ötesinde bir külfet altına girilmemelidir derler.
    Meleklerin mâhiyeti ile ilgili farklı görüşler, onların görülüp görülemeyeceği
    tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Kur’an’da, meleklerin, Hz.
    İbrahim, Hz. Meryem ve Hz. Muhammed tarafından görüldükleri ve onlarla
    konuştukları haber verilir. Hadislerde de Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cebrâil’e
    insan veya aslî sûretiyle gördüğünden söz edilir. Ancak bunun nasıl olduğu
    belirtilmez. Belki de bu görme, tasviri imkânsız bir şekilde gerçekleşmiştir.
    568 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/474-476
    • 226 •
    Ahmed Kalkan
    Melekler, mâhiyet itibariyle insanın görme duyusunun sınırları dışında
    bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Bu özelliklerinden dolayı onlara iman,
    bir inanç ilkesi olmuştur. Hemen belirtelim ki, gaybi konularda Kur’an ve
    mütevatir sünnetin bildirimleriyle yetinip onlara inanmak gerekir. Çünkü
    insan, Kur’an ve sadık haber dışında geliştirilen teferruata inanıp inanmamaktan
    sorumlu değildir. Bu konuda önemli olan, meleklerin varlığını,
    onların Kur’an ve sünnete belirtilen “özelliklerini” ve “görevlerini” kabul
    etmektir.
    Meleklerin Özellikleri
    Melekler, nurdan yaratılmış olup yeme içme, erkeklik dişilik, yorulma
    ve usanma gibi insâni özelliklerden uzak varlıklardır.
    Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yapıp O’na isyan etmezler.
    Son derece sür’atli, güçlü ve kuvvetlidirler.
    Allah’ın izni ve emriyle, çeşitli şekillere girerler.
    Melekler, normal şartlarda gözle görülmezler; ancak peygamberler onları
    asli sûretiyle ve girdikleri şekilleriyle görebilirler.
    Bilgisi sadece Allah’a ait olan konuları (gaybı) bilemezler; onlar sadece
    Allah’ın öğrettiği kadarını bilirler.
    Meleklerin Görevleri
    Melekler, Allah’ın buyruklarını yerine getiren itaatkâr varlıklardır. Onlara
    Allah tarafından verilen görevler, genel olarak şöyle özetlenebilir:
    Allah’a secde etmek, O’nu övmek, tesbih ve takdis etmek,
    Emrolundukları işleri yapmak,
    Peygamberlere vahiy getirip elçilik etmek,
    Peygamber (s.a.s.)’i Salât ve selâm ile yüceltmek,
    Mü’minlere dünyada hayır duâda bulunmak, ahirette de şefaatçi olmak,
    • 227 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Peygamberlere ve mü’minlere destek olup manevi güç vermek; inkârcıları
    ise sıkıntıya sokup onlar hakkında takdir edilen cezaları icra etmek,
    İnsanları koruyup hizmet etmek,
    İnsanların işlerini kaydetmek,
    Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrasıyla ilgili görevleri yerine getirmek,
    Cennet ve cehennem işlerini düzenlemek,
    Kur’an ve sünnette özel adlarıyla zikredilen en meşhur melekler, “Cibril-
    Cebrâil”, “Mikâil”, “Azrâil” ve “İsrâfil”dir.
    Meleklerin Sayıları
    Kur’an’da, cehennem işleriyle görevli meleklerin bulunduğu ve bunların
    sayısının “on dokuz” olduğu bildirildikten sonra bu sayının, sadece bir
    imtihan vesilesi kılındığı belirtilir ve Allah’ın ordularını O’ndan başka kimsenin
    bilemeyeceği ifade edilir. Bu ifade, meleklerin sayısının çok fazla olduğuna,
    ancak onların sayısıyla ilgili herhangi bir rakam vermenin mümkün
    olmadığına işaret eder. Açıklamasını yaptığımız bu âyet, meleklerin
    sayısıyla ilgilidir; tabii ki onların gerçek ve kesin sayısını sadece Allah bilir.
    Gerek cahiliyye devrinde gerekse daha sonraki dönemlerde melekler ve
    onların Allah’la ilişkisi hakkında pek çok batıl itikad ve hurafe üretilmiştir.
    Kur’an, bunların hepsini düzeltip melekler hakkında doğru ve sağlam bir
    inanç oluşturmayı hedeflemiştir.
    Melek inancı, iyilik idealinin, güçlük hayatta uygulanan bir realite haline
    gelmesini sağlayan üstün bir değerdir. Çünkü melek inancı, her iyi
    duygu, düşünce ve davranışının benimseyip günlük hayatta uygulanması
    gerektiği mesajını verir.
    • 228 •
    Ahmed Kalkan
    Dört Grup İnsan
    Bu âyette, dört grup insana işaret ediyor.
    Bunlardan ilki, kâfirlerdir. İnkârcılar, hakikati kabul etmeye yanaşmayan,
    Kur’an’da yer alan ve Peygamber (s.a.s.) aracılığı ile duyurulan temel
    ilkeleri reddeden kimselerdir. Cehennem muhafızlarının sayısı, bunlar için
    bir sınavdı. Ama onlar âyetin maksadını kavrayamadılar ve bu sayı ile alay
    ettiler.
    İkincisi, kendilerine kitap verilmiş olanlar (ûtü’l kitap)tır. Bu terkip,
    daha önce vahye muhatap olmuş ve kendilerine kitap verilmiş olan topluluklar
    (Yahudi ve Hıristiyanlar) anlamına gelir. Bu yüzden ûtü’l-kitap
    terkibi, ehl-i kitapla eş anlamdır. Âyette, kitap ehlinin, bu sayıyı duyunca
    Kur’an’ın Allah tarafından gönderilen bir vahiy olduğuna kesin olarak
    kanaat getirecekleri belirtilir. Bu ifade, anılan sayının, Kur’an öncesi vahiy
    metinlerinde de yer aldığı ve kitap ehlinin bunu bildiği izlenimini verir.
    Ayrıca, daha önce hiçbir kitap okumamış olan Hz. Muhammed’in bu sayıyı
    belirtmesi, bu haberin ona Allah’tan geldiğini gösterir. Tabii ki bütün
    bunlar, kitap ehlinin Kur’an vahyi konusunda duyabilecekleri kuşkuların
    tamamını ortadan kaldırır. Mekke döneminde inen vahiylerde genel olarak
    kitap ehlinden övgü ile söz edilir ve onlar (bu âyette olduğu gibi) mü’minlerle
    bir arada zikredilir. Ancak Medine döneminde bu üslup biraz değişir
    ve sertleşir. Bunun nedeni, kitap ehlinin Kur’an çağrısına karşı takındıkları
    olumsuz ve düşmanca tavırdır.
    Üçüncüsü, Mü’minler. Onlar, Allah’ın varlığını ve birliğini, vahiy yoluyla
    ve Peygamber (s.a.s.) aracılığıyla bildirilen gerçeklerin bütününü
    kabul eden kişilerdir. Gerek bu âyette, gerekse Kur’an’daki bazı âyetlerde
    “mü’minlerin imanının artmasından” söz edilir. Kur’an’da yer alan bu ibareler,
    kelamcılar arasında imanın artıp artmayacağı tartışmasını doğurmuştur.
    İmanın artıp artmayacağı sorusuna verilen cevaplar, imanın öz terkibine
    “amel”i dâhil edip etmeme durumuna göre farklılık göstermektedir.
    İman, amelden hâriç tutulursa, imanın kendisinde bir artma ve eksilme olmaz.
    Fakat amel imana dâhil edilirse, o takdirde imanda artma ve eksilme
    olur.
    • 229 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Görüldüğü gibi, artma ve eksilme savının temeli, imanın bir başka ögesi
    olan ameldir. İman, en ufak bir değişikliğe bile mahal bırakmayan temel
    öge olduğundan, imanda değişen şey ameldir. Çünkü artma ve eksilme, sadece
    miktar ve sayıya uygulanabilir. İmanın kapsadığı kavramsal saha içinde
    de sadece amel, miktar ve sayı kabul eder.
    Kur’an, iman ile ameli farklı fakat birbirlerine etkileri kaçınılmaz iki
    değer olarak ele alır ve Allah’ın âyetlerinin, mü’minlerin imanını artıracağını
    belirtir. Buradaki artma, imanın kendisine değil sıfatına aittir. Yani
    imanın kalbe iyice yerleşip kökleşmesi demektir. Şu halde imanın artması,
    bilgi ve bilinçle taklit derecesinden tahkik derecesine ulaşması; hiç şüphe
    taşımayacak bir güce erişmesi anlamına gelmektedir. İşte Kur’an, imanın
    böyle bir güce erişip derin bir bağlılık halini almasını, onun artması olarak
    nitelemiştir. Kur’an’da “imanın artması” birçok âyette çok net olarak ifade
    edilmiştir.569 Kemâli terketmek, eksilmedir. İnsan, kendisine emredilen şeyi
    sürekli ve sebatlı olarak icra ederse, inancı ve bilinci giderek artar ve gelişir.
    Âyette belirtilen dördüncü grup da, kalplerinde hastalık olanlardır.
    Bunların, münafıklar olduğu söylenmiş ise de bu yaklaşım, hem münafık
    olgusunun tarihi sürecine hem de “kalplerinde hastalık bulunanların”, “münafıklardan”
    ayrı bir grup olarak belirtildiği âyetlere uygun düşmemektir.
    Bunlar, doğru ile yanlış arasında ayırım yapma yeteneğine sahip olmalarına
    rağmen, inançsızlığa eğilim duyan yarım gönüllü kimselerdir. Bu ibare,
    Mekke’de şiddetli İslâm düşmanlarından ayrı olarak liderlerin etkisinde
    kalan, imana eğilim duymakla beraber çeşitli nedenlerle İslâm’a girmekten
    geri duran ılımlı insanların varlığına işaret eder. Bunlar, liderlerin etkisiyle
    veya başka düşüncelerle İslâm’dan geri duran gönülsüz kimselerdir. Bunların
    en bariz vasfı, dünyaya ve çevrelerine tutsak olmaları, kendileriyle
    mensup oldukları çevrenin arasını açacağı gerekçesiyle İslâm’ı açıkça kabul
    etmeye yanaşmamalarıdır. 570
    569 9/Tevbe, 124; 3/Âl-i İmran, 173; 33/Ahzâb, 22; 8/Enfâl, 2; 74/Müddessir, 31; 47/Muhammed, 17; 4/Nisâ,
    46
    570 Fahrettin Yıldız,Tefsir Dersi Notları 1, s. 101-104
    • 230 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın Saptırması ve Yol Göstermesi
    Bu âyette yer alan ve “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğruya ulaştırır.”
    anlamına gelen ibare, kendini açıklayan ve kayıtlayan diğer âyetlerle
    birlikte değerlendirilmezse, yanlış anlamalara neden olabilir. Bunun için,
    Allah’ın dilemesiyle ilgili olan âyetler; O’nun yaratıcılığını, kudretini, adaletini
    ve merhametini belirten âyetlerin yanı sıra insanın irâdesini, sorumluluğunu
    ve yapabileceği işleri dile getiren âyetleri de göz önünde tutarak
    anlamaya çalışmak gerekir.
    Söz konusu ibarede üç temel kavram yer alır. Bunlar, dalâlet, hidâyet
    ve meşîettir. Dalâlet; şaşırmak, sapmak, yanılmak, kaybolmak ve helâk olmak
    gibi anlamlar taşıyan d l l kökünün mastar şeklidir. “Bilerek veya bilmeyerek
    doğru yoldan ayrılıp sapmaya” dalâlet denir. Bu kavram, İslâmi
    terminolojide genellikle “hidâyetin” zıddı (karşıtı) olarak, “inkârı kapsayan
    sapıklık” anlamında kullanılır ve Kur’an’da hakkın dışında kalan her şey,
    “dalâlet” olarak nitelendirilir. Dalâlet sözcüğünün aslı olan d l l kökü, çeşitli
    şekillerde Kur’an’da “yüz doksan bir” kez kullanılır.
    Demek ki dalâlet, vahye ve akla aykırı olan ilke ve işleri benimseyip hak
    yoldan sapmayı ifade etmektedir. Dalâlet, vahiy kaynaklı hak dinden sapmak
    ve ondan mahrum kalmaktır. Bu da, insanın kendisini hakikate ulaştıran
    yoldan yüz çevirip sapmasıyla gerçekleşir.
    Hidâyet; doğru yola gitmek, irşad etmek ve doğruyu göstermek gibi anlamlar
    taşıyan
    h d y kökünün mastar şeklidir. “İnsani amaca ulaştıracak yolu göstermeye
    ve bu yol için kılavuzluk etmeye” hidâyet, “hak ve doğru olanı benimseyip
    hidâyete ermeye de ihtida denir.
    İslâmî terminolojide hidâyet kavramı genel olarak, “insana doğru yolu
    gösterip açıklama ve ona ulaştırma; mü’minleri ödüllendirip cennete koyma”
    şeklinde tanımlanmış ve yorumlanmıştır. Ayrıca bu terim, Allah’ın
    bütün varlıkları amaçlarına uygun olarak yaratmasını, onları varlıklarını
    devam ettirecek vasıtalara kavuşturmasını, insana bahşettiği akıl gücünün
    yanısıra gönderdiği peygamberler aracılığı ile doğru yolu gösterip açıklamasını
    da ifade eder. Demek ki hidâyet, insana dünya ve ahiret mutlulu•
    231 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğunu sağlayacak yolu gösterip hak ve doğru olanı benimseyenleri dünyada
    Allah’ın yardımına eriştirmekle (tevfikle), ahirette de cennetle mükâfatlandırmaktır.
    Hidâyet kavramının aslı olan h d y kökü de, çeşitli kullanım biçimleriyle
    Kur’an’da “üç yüz on altı” kez geçmektedir.
    Kur’an’da, “Allah’ın dilediği her şeyi yaptığını” belirtmek için irâde ve
    meşîet kavramları kullanılır. Burada, sadece “meşîet” kavramına açıklık getirilecek,
    “irâde” kavramı da ileride ilk geçtiği âyette açıklanacaktır.
    Meşîet; irâde, istek ve dilek gibi anlamlar taşıyan ş y e kökünün mastar
    şeklidir. Meşîet, Allah hakkında kullanıldığında, “O’nun yaratmasını, dilemesini,
    iyilik, lütuf, bağış ve yardımını” ifade eder. İnsan hakkında kullanıldığında
    ise, “arzu ve isteğin yerini bulması” anlamına gelir.
    Kur’an’da, “meşîet” ve “irâde” kelimelerinin, hem Allah hem de insanlar
    hakkında kullanıldığı görülür. Bu kullanım şekliyle Allah’ın sınırsız irâdesi
    (kûllî irâde) ile insana ait olan sınırlı (cüz’î) irâdeye işaret edilir.
    İlâhî irâde, mutlak ve muhtardır; hiçbir şeyle sınırlı değildir. Allah, bir
    şey yaratmak istediğinde ona sadece “Ol.” der o hemen oluverir. Yüce Allah,
    sınırsız irâdesiyle varlık ve oluşun kendince belirlenen hedeflere doğru
    yürümesini sağlar. Bunun için Allah dilemedikçe insan bir şey dileyemez.
    Zira insanın dilemesi, irâdeli bir varlık olarak yaratılması da Allah’ın dilemesiyle
    olmuştur. Ancak bunda insanın seçme özgürlüğüne ve sorumluluğuna
    aykırı bir durum yoktur. Çünkü Allah, insanları sapıklığa veya
    hidâyete zorlamaz.
    İnsan kendi irâdesiyle bunlardan birine ulaşır, iman ve inkâr da buna
    bağlı olarak Allah’ın yasaları içinde oluşur. Hemen belirtelim ki insan, Allah’ın
    dilemesinden değil, kendi irâdesiyle yaptığı işlerden sorumludur.
    Demek ki ilâhi irâde, yaratıcı ve belirleyicidir, ama zorlayıcı değildir. Bu
    yüzden İlâhî bir âyet ne denli büyük olursa olsun, insanı iman etmeye zorlamaz.
    İrade, insanın imanı veya inkârı kabule hazır olduğu zaman etkili
    olur. Ancak inkâr, Allah’ın dilemesiyle vuku bulsa da O’nun rızâsına konu
    olamaz.
    • 232 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, insanı akıllı ve irâdeli bir varlık olarak yaratmış, hayatın dinamik
    yapısı içinde insan irâdesine geniş bir hareket alanı bırakmıştır. Çünkü
    O, insanın irâde hürriyetine müdahale etmeyi dilememiş, “İsteyen inanır
    isteyen de inkârcı kalır.” demiştir. Şu halde, “Allah dilediğini saptırır dilediğini
    de doğru yola ulaştırır.” anlamındaki ibare, Allah’ın insanları sapıklığa
    veya hidâyete zorladığını değil, tam aksine insanın kendi irâdesiyle bunlardan
    birine ulaşabileceğini belirtir. Allah, kendi irâdesiyle kötülüğe yönelen
    kimseyi saptırır, iyiliğe yönelen kimseyi de doğruya ulaştırır. Şâyet Allah
    insanları hidâyete zorlasaydı inanmayan kalmaz yahut sapıklığa zorlasaydı
    inanan olmazdı. Her iki durumda da insanlar yaptıklarından sorumlu tutulmazlardı.
    “Allah’ın dilediğini saptırıp dilediğini hidâyete ulaştırması”, O’nun keyfî
    bir tasarrufunu değil; insanın, irâdesini olumlu veya olumsuz yönde kullanıp
    kullanmaması sonucu elde ettiği kazanımı ifade eder. İnsan irâdesini
    olumlu yönde kullanır, iman ve salih amelle Allah’a yönelir, Kur’an’a ve
    Peygamber’e (s.a.s.) tâbi olursa hidâyete erer veya erdirilir. Şâyet hevâsına
    uyup isyan eder de kalbini katılaştırırsa sapıklığa düşer. Öyleyse, insanın
    Allah tarafından hidâyete erdirilmesi, kişinin hidâyeti benimseme irâdesi
    göstermesine bağlıdır. İşte insanın hidâyete erme konusundaki bu önemli
    fonksiyonunu dikkate alarak söz konusu ibareleri yerine göre, “Allah yoldan
    çıkmak isteyeni saptırır, doğruya ulaşmak isteyeni de doğru yola ulaştırır.”
    şeklinde manalandırmak daha isabetli olur. Çünkü insanın hidâyete ermesi
    için ona peygamber veya ilâhi kitap aracılığı ile yol gösterilmesi gerekli ise
    de bu yeterli değildir. İnsanın hidâyete ermesi için, ayrıca gösterilen yolda
    gitmeyi istemesi ve ona yönelmesi de gerekir. İlâve edelim ki bu tür beyan
    üsluplar, bir kınama ve uyarma manası da taşımaktadır.
    Sonuç olarak bu konuyla ilgili âyetlerin tamamı birlikte değerlendirilirse,
    Allah’ın bir insanı sebepsiz yere dalâlete düşürüp onu cehenneme sevkettiğini
    söylemenin mümkün olmadığı görülür. Çünkü sorumluluğa konu
    teşkil eden işlerde zorlama (cebir) olmadığı âşikârdır. İlâhi irâde yaratıcı ve
    belirleyicidir, fakat zorlayıcı değildir. Allah’ın dilemesi, insanların tutum ve
    davranışlarına göre tecelli etmektedir. Hidâyeti benimseme eylemi ve buna
    samimi olarak yönelme hareketi ise insana aittir. Bunun için, insanın sapıklığı
    veya hidâyeti seçmesi, Allah’ın zorlamasıyla değil, kişinin istek, gayret
    ve seçeneğiyle gerçekleşmektedir.
    • 233 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlete veya hidâyete sevketme işinin Allah’a nisbet edilmesi, bunun
    insanların irâde ve seçeneklerine bağlı olarak tecelli ettiği; bu tecellinin ise
    ezelde Allah tarafından bilindiği şeklinde algılanmalıdır. Eğer böyle olmasaydı,
    insanın irâdeli yaratılmasının, ona peygamber ve kitap gönderilmesinin
    bir anlamı kalmaz; ceza ve mükâfatın da bir dayanağı olmazdı. İşte bu
    noktaya dikkat çekmek için âyetlerde yol gösterme ve saptırma, öncelikle
    insanın özgür irâdesi ve seçimiyle başlayan bir yönelime bağlanmaktadır.
    Âyetin son kısmında yer alan ve “Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.”
    anlamına gelen ibare, cehennem muhafızlarının sayısını sâdece Allah’ın
    bilebileceğine ve bunun bir gayb konusu olduğuna işaret eder. Öyleyse insana
    düşen görev, onların mâhiyetini, sayısını ve gücünü ancak Allah bilir
    deyip vahiyle bildirilen gerçeklere hiç kuşku duymadan inanmaktır. Çünkü
    gerek sekar (cehennem) gerekse bu âyetler, insanın menfaati için verilen
    öğüt ve uyarıdır. Yüce Allah, bu âyetleri, cedelleşme ve çekişme konusu yapılması
    için değil, bir sakınma ve uyanma vesilesi olması için göndermiştir.
    Kur’an’ı kendi vahyediliş düzeni içinde ele alıp incelersek, onun nelere
    öncelik tanıdığını kolayca görebiliriz. Kur’an, varlık alanına çıkarmak istediği
    insanın öncelikle okumasını ve aydınlanmasını, okuyup yazarak bilgi
    değerine ulaşmasını ister. Bilgi, iman ve düşünce gibi yüksek değerlerle kişisel
    donanımını tamamlayan insana bireysel kıyam emrini verir; sonra da
    bu kıyam emrini kişisel boyuttan toplumsal boyuta yöneltir. Kur’an’la ortaya
    konulan bu yöntem, kendi iç benliğinde gerekli gelişme ve değişmeyi
    gerçekleştiremeyen kişilerin, başkalarını olumlu yönde etkileyemeyecekleri
    mesajını verir.
    Şu halde, hak davetçisinin insanları doğruya yönlendirebilmesi için,
    önce kendi iç donanımını tamamlayıp kıvama ermesi, yaşantısını her yönden
    temiz tutması, dünyacı çıkarları bir tarafa bırakıp ihlâsla çalışması, zorluklara
    karşı da sabırlı olması gerekmektedir. Zaten bunlar, hem mü’min
    bir kişiliğe sahip olmasının hem de başarının gereğidir. Çünkü İslâm, yanlış,
    kötü ve kirli olan hiçbir şeyi kabul etmez.
    İslâm daveti ilk başta, barışçı bir yöntem izledi. Çünkü bu dönemde davetin
    barışçı kalması gerekiyordu. Ancak Kureyş, çeşitli meclislerde Kur’an’ı
    konuşuyor, kimileri bu bir kehânettir, kimileri de sihirdir diyordu. Tabii ki
    bu söylentiler, Peygamber’in (s.a.s.) çok ağrına gidiyordu.
    • 234 •
    Ahmed Kalkan
    O, evinde giysilerine bürünmüş bir haldeyken bu kez Cebrâil: “Ey örtüye
    bürünen peygamber! Artık kalk ve uyar!” emrini getirdi. İşte bu çağrıyla,
    davetin ikinci aşamasına geçildi. Hemen hatırlatalım ki ilk nüzul grubunu
    oluşturan âyetlerde ağırlıklı olarak ilim ve iman konularının yer aldığı,
    ikinci nüzul grubundaki âyetlerde ise daha çok ahlâki ve ameli konuların
    işlendiği görülür.
    İlk dönem vahiylerinde, Peygamber’in (s.a.s.) öncelikli görevinin insanları
    uyarmak (inzar) olduğu sıkça vurgulanır. Bu uyarma, kimi zaman
    nesnesi belirtilmeksizin tek başına, kimi zaman da ateş, cehennem, âhiret
    cezası ve dünya felâketi gibi nesnelere ima edilerek yapılır. Bununla, insanların
    görüş ve yaşantılarındaki yanlışların düzeltilmesi amaçlanır.
    Hz. Muhammed’in, Allah’tan mesajlar aldığını ve kendisinin bir peygamber
    olduğunu söylemesi, daha ilk günlerden itibaren eleştirilmiş; sonraki
    günlerde de hem Kur’an hem de Peygamber (s.a.s.) saldırıya uğramıştır.
    İnkârcılar, Kur’an’a “eskilerin masalları”, Peygamber (s.a.s.)’e de “mecnun”
    dediler. Ayrıca onlar, Kur’an âyetlerini alay konusu yaptılar.
    Kur’an, muhâliflerinin alaylarını ve eleştirilerini çekincesiz olarak nakleder.
    Çünkü o, kendisinden emirdir. Ne Kur’an “eskilerin masalı”dır, ne de
    Hz.Muhammed iddia edildiği gibi “mecnun”dur. Bu haksız ve mantıksız iddialar,
    orta çağ anlayışlarıdır. Bunlar bir yana bırakılmadan gerçeği görmek
    mümkün değildir.
    Cehennemin on dokuz muhafızı vardır; ama bunlar dünya muhafızlarıyla
    karıştırılmamalıdır. Çünkü bu muhafızlar insan değil melektir. On
    dokuz muhafız meleğin anılması, inkârcılar için bir sınavdır.
    Kur’an’ı yalanlayan, onun âyetlerini alaya alan ve hakkı engellemeye
    kalkışan inkârcılar, yarın yaptıklarının hesabını mutlaka verirler; Allah’ın
    âdil kararıyla hak ettikleri cezayı görürler.
    Samimi mü’min, dünya varlığıyla şımaran, bunu güç ve övünç kaynağı
    yapan kimselerin engellemelerine aldırmadan Allah yolunda yürümeye
    devam eder.
    Davetçi ve önderlerin; kötülük ve pisliklerden (ahlâkî kirlenmişlikten)
    âri ve beri olmaları; başa kakmadan ve yüze çarpmadan minnetsiz bir hiz•
    235 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    met ortaya koymaları; zorluklar ve sorunlar karşısında da sabırlı, metanetli
    ve cesaretli olmaları şarttır.
    Doğru bir hayatın gerekli olduğunu kavrayabilmenin bir şartı da bilincin
    yenilenmesidir. Şu halde, yeni bir İslâmi hayatın gerekliliğini idrak edip
    sürekliliğini sağlamak için, öncelikle bilinç yenilenmesine ihtiyaç vardır.571
    Bir önceki âyet indiğinde müşrikler, alay yollu sözlerle kendilerinin kalabalık
    bir topluluk olduğunu, dolayısıyla on dokuz bekçinin güç yetirip
    onları cehenneme
    atamayacağım söylemişlerdi. Ardından gelen bu âyetle
    cehennem işlerine
    bakmakla meleklerin görevlendirildiği bildirilerek onların
    meleklere güç yetirmelerinin
    mümkün olmadığına dikkat çekilmiştir.
    Aslında inkârcıların hepsi bir araya gelse bir meleğe bile güçleri yetmez.
    Âyette on dokuz sayısının verilmesi sadece
    bir imtihan vesilesi olarak gösterilmiştir.
    “Kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensinler” şeklinde
    çevirdiğimiz cümle bazı Ehl-i kitap mensuplarının, bu âyetlerde verilen
    bilgileri Tevrat ve İncil’in ruhuna uygun bulduklarını gösterir. Çünkü müşriklerin
    aksine, müslümanlar gibi yahudiler ve hıristiyanlar da âhirete iman
    ederler.
    “Kalplerinde hastalık bulunanlar”ın kimler olduğuna dair iki farklı görüş
    vardır:
    a) Bunlar münafıklardır; her ne kadar Mekke döneminde münafık yok
    idiyse de âyet İleride böyle bir grubun ortaya çıkacağını haber vermiştir.
    Nitekim Medine
    döneminde önemli bir münafıklar grubu vardı,
    b) “Kalplerinde hastalık bulunanlar”
    Hz. Peygamber’e iman edip etmeme
    hususunda tereddütte kalan müşriklerdir.
    572 Müşriklerin “Allah bu misalle
    ne demek
    istemiş olabilir?” anlamındaki sorusunda geçen “misal”den
    maksat, cehennemin
    on dokuz görevlisiyle ilgili 30. âyetteki anlatımdır.
    Âyetteki “mesel” kelimesi,
    “haber, söz, bilgi” şeklinde de yorumlanmıştır.
    Müşrikler bu soruyla cehennemin
    on dokuz bekçisinin bulunduğunu söyleyen
    sözün vahiy olduğuna, yani Allah’ın böyle bir söz söyleyeceğine inanmadıklarım
    anlatmak istemişlerdir.573 Zira onlar Kur’an’a inanmadıkları
    için Kur’an’ın verdiği bilgiyi
    doğru sayarak bu bilgiye dayalı samimi soru
    sormaları da mümkün değildir.
    571 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 105-107
    572 Râzî, XXX, 207; Şevkânî, V, 380
    573 İbn Âşûr, XXIX, 317
    • 236 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla insanlara doğru yolu
    göstermiştir.
    O’nun irşat ve yardımlarından yararlananlar doğru yolu bularak
    kurtuluşa
    ererler; kendi irâdeleriyle Allah’ın emrine karşı geldikleri ve
    nefislerine uydukları
    için Allah’ın irşat ve yardımından faydalanamayanlar
    da sapkınlıklarına devam
    ederek bedbaht olurlar. İşte böylece Allah dilediğini
    sapkınlıkta biralar, dilediğine
    de doğru yolu gösterir. 574
    “Rabbin ordularından maksat genel anlamda Allah’ın irâdesine teslim
    olup buyruklarım icrâ eden görünür ve görünmez varlıklar; özel olarak bu
    bağlamda cehennemdeki
    hizmetleri yerine getiren görevlilerdir. Âyette cehennemin
    bekçilerinin
    sayısı konusunda Hz. Peygamber’le alay edenlere
    cevap verilmekte, gayb âleminden
    olan meleklerin sayılarını, güçlerini ve
    diğer özelliklerini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği ifade edilmektedir.
    “Rabbinin orduları” tanılaması aynı zamanda
    Hz. Peygamber’in şanının
    yüceliğine, bu ordulardan bir kısmının onun zaferi
    için yardımcı olacaklarına
    işaret eder. Âyetin son cümlesi, cehennem bekçileri,
    onların sayıları
    ve diğer anlatılanların tümünün insanlara Allah’ın gücünü hatırlatmak
    ve O’na itaat etmelerini sağlamak için bir öğüt ve nasihat olduğunu ifade
    etmektedir. 575
    * * *
    574 Bu konuda bilgi için bk. 2/Bakara, 26
    575 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, V/421422 (496-498).
    • 237 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bir Ek
    On Dokuzculuk Nedir? Kendi
    Açıklamalarıyla On Dokuz ve Kur’an
    Kur’an’da 19 Nasıl Geçiyor?
    19 enteresan özellikleri olan asal bir sayıdır ve Allah’ın birliğini belirten
    “Vahid” isminin matematiksel değeri 19’dur. Peki, 19’un önemine asıl
    dikkatlerimizi çeken, Kur’an’daki 19’un fonksiyonlarına işaret eden ifadeler
    nasıldır? Kur’an’ın 74. sûresi Müddessir (Gizlenen) sûresi 19 sayısına dikkat
    çekilen sûredir. Konumuz açısından önemine binaen 19’dan bahsedilen
    âyetleri, daha önceki âyetlerden başlayarak okuyalım:
    24- “Şöyle dedi: “Bu aktarılarak öğretilen bir büyüden başka bir şey değil”
    25- “Bu sadece bir insan sözüdür.”
    26- Onu Sakar’a (bilgisayara) salacağım.
    27- Sakar nedir bilir misin?
    28- Ne bırakır, ne de yüklenir.
    29- İnsanlar için tablolar sunandır O.
    30- Üzerinde 19 vardır.
    31- Ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını da, inkârcılar
    için bir fitne kıldık. Ta ki; kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle
    inansın. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar kuşkuya düşmesin. Kalplerinde
    hastalık olanlarla, inkârcılar da “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi”
    desinler. Böylece Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya
    iletir. Efendi’nin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu insanlara
    bir hatırlatıcıdır.
    • 238 •
    Ahmed Kalkan
    32- Hayır Ay’a andolsun
    33- Dönüp gittiği zaman geceye
    34- Ve ağardığı zaman sabaha
    35- Bu gerçekten büyüklerden biridir.
    36- İnsanlar için bir uyarıcıdır.
    37- İlerlemek ya da geride kalmak isteyenleriniz için.” (74/Müddessir Sûresi,
    24-37)
    Kur’an’a Göre 19’un Fonksiyonları
    Kur’an’da 19 dışında da sayılar geçmektedir. Fakat bu sayıların hemen
    hepsi bir ismi nitelemek için kullanılmıştır. Dört ay, yedi gök, bin ay gibi…
    Fakat 30. âyette “Üzerinde 19 var” diye 19 vurgulandıktan sonra, 31. âyette
    “Onların sayısını da…” denerek, 19’un fonksiyonları anlatılmaktadır. Bu
    fonksiyonlar şöyledir:
    1- İnkârcılar için bir fitne [Bir bela, aleyhlerine durum oluşturan bir
    unsur]
    2- Kitap verilenleri [Yahudileri, Hıristiyanları] ikna etme özelliği
    3- İnananların kesin bir bilgiyle inanmasını sağlama
    4- İnananların ve kitap verilenlerin kuşkularını yok etme
    5- Kalplerinde hastalık olanların, inkârcıların anlayamayacağı, bu örneği
    hafife alacağı bir durum oluşturma. (Âyette kalplerinde hastalık olanların
    ve inkârcıların “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi?” diye sorduklarını
    görüyoruz. Kanaatimize göre bu soru, merak eden insanların sorusu
    değildir. Bu soru, sırf karşı çıkmak için inkârcı psikolojisiyle yapılmış, âyeti
    hafife alan bir yaklaşımın ifadesidir.)
    • 239 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnkârcının, Kur’an için “Bu sadece bir insan sözüdür” dediği 25. âyette
    anlatıldıktan sonra 31. âyette, 19’un inkârcıya bir fitne olduğu vurgulanıyor.
    Görülüyor ki 19, Kur’an’ın insan sözü olduğu iddiasına karşı bir cevaptır.
    Bir sayı ve bir cevap… Aynı zamanda bu sayı kuşkuları giderip, kesin
    bilgiyle inanılmasını sağlıyor. 19 mûcizesi keşfedilmeden önce, bunun insanlar
    için ne kadar inanılmaz olduğunu siz düşünün. 19 mûcizesinin anlaşılması
    için 1400 yılı aşkın bir zaman gerekmiştir ve vakti gelince Müddessir
    (Gizlenen) Sûresi’nin içinde gizlenen mûcize açığa çıkmıştır. Bu mûcize
    açığa çıktıktan sonra gerçekten de Kur’an’ın insan sözü olduğunu söyleyenlere
    bu mûcizenin cevap verdiği, nasıl inananların ve kitap verilenlerin kesin
    bilgiyle inanmalarına ve kuşkularının giderilmesine katkıda bulunduğu
    ve niye 19’un bu fonksiyonlarından Müddessir Sûresi’nin 35. âyetinde “Bu
    gerçekten büyüklerden biridir.” diye bahsedildiği anlaşılmaktadır.
    Müddessir Sûresi ve 19’un Bulunma Tarihi
    Kur’an’ın içindeki 19 koduna, ilk olarak 1974 yılında dikkat çekilmiştir.
    Daha sonra birçok araştırmacının katkılarıyla Kur’an’daki bu sistem ile
    ilgili birçok mûcize açığa çıkmıştır. Müddessir Sûresi 74. sûredir ve 19 ile
    74’ü arka arkaya koyduğumuzda çıkan sayı, aynı zamanda bu mûcizenin
    bulunuş tarihidir.
    Bu mûcize ile ilgili ilk veriler Amerika’da yaşayan müslümanlarca ortaya
    kondu. Mûcizenin ortaya konduğu tarihte, Dünya’daki en yaygın takvim
    miladi takvimdir ve bu takvim tam 1974 yılını göstermektedir. Yani Hz.
    İsa’nın doğumundan 1974 yıl sonra bu gizlenen mûcize, Kur’an’ın Müddessir
    (Gizlenen) sûresinde işaret edilen mûcize açığa çıkmıştır.
    Bu mûcizenin bulunduğu tarihte Peygamberimiz’in Mekke’den Medine’ye
    hicreti ile başlayan takvim 1393 yılını göstermektedir. Bilindiği gibi
    Peygamberimize Kur’an, hicretten 13 yıl önce vahyedilmeye başlanmıştır.
    Yani bu mûcize Kur’an’ın vahyedilmeye başlamasından tam 1406 yıl sonra
    keşfedilmiştir. Peki, 1406 nedir? Sıkı durun 1406= 19x74’tür.
    • 240 •
    Ahmed Kalkan
    19 Mûcizesinin keşif tarihi 1974
    19 Mûcizesinin 19’u ve19’un
    geçtiği 74’üncü sûrenin arka
    arkaya yazımı
    19-74
    Kur’an’ın vahyinden kaç
    yıl sonra bu mûcizenin
    keşfedildiği
    19x74 (1406)
    Kur’an’daki sayısal mûcizeye işaret eden Müddessir (Gizlenen) Sûresi’nin
    kendisi baştan aşağı sayısal mûcizeler ile doludur. 19 mûcizesinin
    19’unu, bu mûcizenin anlatıldığı sûrenin (74) arkasına koyduğumuzda oluşan
    sayı aynı zamanda 19 mûcizesinin keşif tarihi olan 1974’ü vermektedir.
    Acaba inkârcılar buna ne der? Tesadüf. Peki, Kur’an’ın inişinden sonra geçen
    1406 yıl aynı 19 ile aynı 74’ün bu sefer çarpımını verir. Peki, inkârcıların
    buna cevabı ne olacaktır? Yine tesadüf… Acaba 19 mûcizesinin bulunuş
    tarihinin Müddessir (Gizlenen) sûresinde kodlu olduğuna dair vereceğimiz
    ilave müthiş delillere inkârcılar yine tesadüf deme yüzsüzlüğünü gösterebilecekler
    mi? Müddessir Sûresi’nin ilk iki âyeti şöyledir:
    1- “Ey gizlenen
    2- Kalk ve uyar.” (74- Müddessir Sûresi, 1-2)
    Sûrenin ilk âyeti gizlenene (müddessir) seslenmekte ve ikinci âyeti artık
    kalkış vaktinin geldiğini, uyarmaya başlamasını söylemektedir. İşte bu iki
    âyet, toplam 19 harftir. Bu iki âyetin sayısal değeri (ebcedi) acaba kaçtır
    dersiniz? Duyunca inanmakta zorluk çekebilirsiniz. İşte bu iki âyetin sayısal
    değeri tam 1974’tür. Anlamın, matematiğin ve bir mûcizenin gerçekleşmesinin
    uyumu ancak bu kadar mükemmel olabilir.
    • 241 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
    Harf Ya Elif Elif Ya He Elif Elif Lam Mim De
    Sayısal
    Değer 10 1 1 10 5 1 1 30 40 4
    Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
    Harf Tse Re Kaf Mim Fe Elif Nun Dhe Re
    Sayısal
    Değer 500 200 100 40 80 1 50 700 200
    Toplam: 1974
    Kur’an, indiği dönemde Peygambere seslenirken, anlamsal uyum muhafaza
    edilerek, ileride gerçekleşecek olan mûcizenin açığa çıkış tarihi de
    kodlanmıştır. Bu mûcize 19 mûcizesidir ve 19 harfle bu mûcizeye işaret
    edilmektedir. Bu mûcizenin ortaya çıkış tarihi olan 1974 ise, bu 19 harfin
    sayısal değerine eşittir. Ayrıca bu 19 harfin sayısal değeri, 19 mûcizesinin
    19’unun ve 19’un anlatıldığı sûre olan Müddessir Sûresi’nin numarası olan
    74’ün arka arkaya yazılmış şeklidir.
    Müddessir Sûresi’nin birinci âyeti (74, 1) olarak gösterilir. Yine ilginçtir
    ki sayısal mûcize açısından önemli bu âyetten itibaren Kur’an’ın sonuna
    kadar 741 âyet vardır ve 741 (19x39)’a eşittir.
    Muddessir Sûresi 1. âyetin
    matematiksel gösterimi
    Bu âyetten Kur’an'ın sonuna kadar
    olan âyet sayısı
    74-1 741=(19x39)
    • 242 •
    Ahmed Kalkan
    Büyüklerden Biri
    Büyüklerden biri olarak nitelenen 19 mûcizesinin (35. âyet) büyüklüğü,
    bu mûcizenin anlatıldığı Müddessir Sûresi’ndeki matematiksel kodlamalardan
    başlayarak kendini göstermektedir.
    Müddessir Sûresi’nde, Kur’an’ın insan sözü olduğunu söyleyen kişinin
    “Sakar”a atılacağı söylenir. 27. âyette “Sakar nedir bilir misin?” diye sorularak
    “Sakar”ın anlamının ne olduğu gündeme getirilir. Daha sonra “Sakar”;
    her şeyi kapsayan, insanlar için tablolar sunan bir ceza olarak tarif edilir.
    Bu ceza, cehennem olarak düşünülebileceği gibi, inkârcılara cevap olan 19
    olarak da düşünülebilir. Cehennemin her şeyi kapsayan, insanlara yaptıklarını
    gösteren özelliği gibi, 19’un da tüm Kur’an’ı matematiksel bir sistem
    olarak kaplayıp koruyan, tablolar sunarak mûcizesini belli eden, böylece
    inkârcıların “Bu sadece bir insan sözüdür.” iddiasına cevap veren özelliği
    vardır. “Sakar”a bu iki anlamdan hangisi verilirse verilsin, 31. âyette, 19’un
    fonksiyonlarına dikkat çekildiği için sonuç değişmez.
    Her durumda “Sakar” kelimesi 19 mûcizesi açısından önemli bir kelimedir
    ve Kur’an’da 4 defa geçen bu kelimenin 3’ü Müddessir Sûresi’nde geçmektedir.
    Müddessir Sûresi’ndeki bu 3 geçişin de matematiksel olarak kodlandığına
    tanık oluyoruz. Müddessir Sûresi’nde “sakar” kelimesi 26., 27. ve
    42. âyetlerde geçer. Bu 3 âyetin toplamı ise 95’tir (19x5). Ayrıca bu 3 âyetin
    matematiksel değerlerinin toplamı da 1900’dür. 1900 hem (19x100)’e eşittir,
    hem de bu 3 âyetin matematiksel değeri ile Müddessir Sûresi’nin numarası
    olan 74’ü toplarsak gene 19 mûcizesinin bulunma tarihi ortaya çıkar.
    • 243 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Müddessir Sûresi'nde Sakar
    kelimesinin geçtiği âyetlerin
    numaraları
    Toplam
    26+27+42 95(19x5)
    Müddessir Sûresi'nde geçen Sakar kelimesinin geçtiği âyetlerin
    matematiksel değeri
    26
    556 + 27
    683 + 42
    661
    Toplam
    1900(19x100)
    Sakar kelimesinin geçtiği
    âyetlerin matematiksel
    değeri
    Müddessir Sûresinin
    Numarası Toplam
    1900 + 74 1974 (19 Mûcizesinin keşif tarihi)
    Kur’an’daki ‘19’ mûcizesi
    Kur’an’ın matematiksel mûcizelerinin bir başka yönü ise 19 sayısının,
    âyetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Kur’an’da “Onun
    üzerinde ondokuz vardır.” (Müddessir Sûresi, 30) âyeti ile dikkat çekilen
    bu sayı, Kur’an’ın birçok yerinde şifrelenmiştir. Bunun örneklerinden bir
    kısmını şöyle sayabiliriz:
    Besmele 19 harftir.
    Kur’an 114 (19 x 6) sûreden oluşur.
    İlk vahyolan sûre (96. sûre) sondan 19. sûredir.
    • 244 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın ilk vahyedilen âyetleri 96. sûrenin ilk 5 âyetidir ve bu âyetlerin
    toplam kelime sayısı 19’dur.
    Vahyedilen ilk sûre (Alak Sûresi) 19 âyete sahiptir ve 285 (19 x 15) harf
    içerir.
    Son vahyedilen sûre olan Nasr, toplam 19 kelimeden oluşur.
    Ayrıca Nasr Sûresi’nin Allah’ın yardımından söz eden ilk âyeti de 19
    harftir.
    Kur’an’da 114 (19 x 6) besmele bulunur. Bu sayı da 19’un 6 katıdır.
    Kur’an’da 113 sûre besmele ile başlar. Başında besmele bulunmayan tek
    sûre, 9 numaralı Tevbe Sûresi’dir. Kur’an’da sadece Neml Sûresi’nde iki besmele
    bulunmaktadır. Bu besmelelerden biri sûrenin başında diğeri ise 30.
    âyette yer alır. Besmele ile başlamayan Tevbe Sûresi’nden itibaren saymaya
    başlanıldığında Neml Sûresi’nin 19. sırada yer aldığı görülecektir. 19 sûre
    sonra gelen 27 numaralı Neml Sûresi’nin hem başında, hem de 30. âyetinde
    besmele vardır. Böylece 27. sûrede iki besmele bulunur. Besmeleleri 114’e
    tamamlayan 27. sûrenin 30. âyetidir. Ayrıca sûre ve âyet numaralarını yani
    27 ve 30’u topladığımızda 57 (19 x 3) sayısını buluruz.
    Tevbe Sûresi’nden (9) Neml Sûresi’ne (27) kadar olan sûre numaralarının
    toplamı; (9+10+11+12+13+14+15+16+17+18+19+20+21+22+23+24+
    25 +26+27=) 342’dir. Bu da 19’un 18 katıdır.
    19 ve 19’un katı olan âyetlerde geçen Allah kelimelerinin toplamı 133
    (19 x 7) katıdır.
    “Bir” anlamına gelen “vâhid” (i harfi okunurken ekleniyor) kelimesinin
    ebced değeri 19’dur. Kur’an’da bu kelime, bir çeşit yemek, bir kapı vs.
    gibi farklı kelimeler için kullanılmıştır. “Bir Allah” olarak kullanımı ise 19
    keredir.
    İlk başlangıç harflerinden (Elif, Lam, Mim; Bakara Sûresi, 1. âyet) son
    başlangıç harflerine (Nun; Kalem Sûresi, 1. âyet) kadar olan âyet sayısı
    5.263 (19 x 277)’tür.
    • 245 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Başlangıç harflerinin bulunduğu ilk sûre ile başlangıç harflerinin bulunduğu
    son sûre arasında, başlangıç harflerinin bulunmadığı 38 (19 x 2)
    sûre vardır.
    “Rahmân” kelimesi ise Kur’an’da 57 (19 x 3) defa geçmektedir.
    Kur’an’da bahsi geçen 30 farklı rakam vardır. Kur’an’da geçen tüm bu sayıları
    (tekrarlar dikkate alınmadan) topladığımızda çıkan sayı 162.146’dır.
    Bu da 19’un 8.534 katıdır:
    1+2+3+4+5+6+7+8+9+10+11+12+19+20+30+40+50+60+70+80+99+
    100+200+300+1.000+2.000+3.000+5.000+50.000+100.000=162.146 (19 x
    8.534)
    Bu 30 farklı sayıya ek olarak Kur’an’da 8 tane kesirli sayıdan bahsedilir.
    Bunlar 1/10, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3’tür. Böylece Kur’an 38 (19 x 2)
    farklı sayı içerir.
    Kur’an’ın en başından itibaren 19 âyete sahip ilk sûresi İnfitar Sûresi’dir.
    Bu sûrenin diğer bir özelliği son kelimesinin Allah olmasıdır. Bu aynı zamanda
    Rabbimiz’in “Allah” olarak zikredilen, Kur’an’daki sondan 19. ismidir.
    Kaf harfi ile başlayan 50. sûrede 57 (19 x 3) adet Kaf harfi vardır. Başında
    K(19 x 5)’tir.
    50. Sûre *57 (19x3) Kaf harfi
    42. Sûre *57 (19x3) Kaf harfi
    50. Sûrede 45 âyet 50+45=95 (19x5)
    42. Sûrede 53 âyet 42+53=95 (19x5) kaf harfi bulunan 42. sûrede yine
    57 (19x3) adet
    Kaf harfi bulunur. 50. sûrenin 45 âyeti vardır. Bunları toplarsak sonuç
    95 (19 x 5)’tir. 42. sûrenin 53 âyeti vardır. Bunları toplarsak 42+53 yine 95.
    • 246 •
    Ahmed Kalkan
    Kaf Sûresi’nin ilk âyetinde Kur’an için kullanılan Mecid kelimesinin ebced
    değeri 57 (19 x 3)’dir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi sûre içindeki Kaf
    harflerinin toplamı da 57’dir.
    Kaf Sûresi’ndeki Kaf harflerinin geçtiği âyetlerin numarasını topladığımızda
    19’un 42 katı olan 798 sayısını elde ederiz. 42 sayısı ise başlangıç
    harfleri arasında Kaf olan diğer bir sûrenin numarasıdır.
    Nun harfi sadece 68. sûrenin başında bulunur. Bu sûredeki Nun harflerinin
    toplam sayısı 133 (19 x 7)’tür.
    Sûre numaraları 19’un katı olan sûrelerin âyet sayılarını (besmele dâhil)
    topladığımızda:
    SÛRE NO ÂYET SAYISI
    19x1 19. Sûre 99
    19x2 38. Sûre 89
    19x3 57. Sûre 30
    19x4 76. Sûre 32
    19x5 95. Sûre 9
    19x6 114. Sûre 7
    TOPLAM =266 (19x4)
    Yâ, Sin harfleri Yasin Sûresi’nin başında bulunmaktadırlar. Sin harfi Yasin
    Sûresi’nde 48 defa geçmekte iken Ya harfi 237 defa geçmektedir. Bu iki
    harfin toplamı 285 (19 x 15)’tir.
    Yalnızca tek bir sûre -7. sûre- “Elif, Lam, Mim, Sad” başlangıç harfleriyle
    başlamaktadır. Elif harfi bu sûrede 2.529 defa, Lam harfi 1.530 defa,
    Mim harfi 1.164 defa ve Sad harfi 97 defa geçmektedir. Bu şekilde 4 harfin
    bu sûrede toplam olarak geçtiği yer 2.529 + 1.530 + 1.164 + 97 = 5.320 (19
    x 280)’dir.
    • 247 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Elif, Lam, Mim harfleri Arapçada en sık kullanılan harflerdir. Bu harfler
    birarada 6 sûrenin -2, 3, 29, 30, 31 ve 32- başında yer almaktadırlar ve bu
    3 harf, 6 sûrenin her birinde toplam 19’un katı olarak geçmektedir. Sırasıyla
    [9.899 (19 x 521), 5.662 (19x298), 1.672 (19 x 88), 1.254 (19 x 66), 817 (19 x
    43)]. Bu üç harfin 6 sûrede toplam olarak geçtiği yer 19.874 (19 x 1.046)’tür.
    Elif, Lam, Ra başlangıç harfleri 10, 11, 12, 14 ve 15. sûrelerde bulunmaktadır.
    Bu harflerin bu sûrelerde toplam olarak geçtiği yer 2.489 (19 x
    131), 2.489 (19x131), 2.375 (19 x 125), 1.197 (19 x 63) ve 912 (19 x 48)’dir.
    Elif, Lam, Mim, Ra başlangıç harflerinin toplam olarak geçme sıklığı
    1.482 (19 x 78)’dir. Elif harfi 605 defa, Lam harfi 480 defa, Mim harfi 260
    defa ve Ra harfi 137 defa geçmektedir.
    Kâf, Ha, Ya, Ayn, Sad başlangıç harfleri tek bir sûrede -19. sûre- geçmektedir.
    Kaf harfi bu sûrede 137 defa, Ha harfi 175 defa, Ya harfi 343 defa,
    Ayn harfi 117 defa ve Sad harfi 26 defa geçmektedir. 5 harfin toplam olarak
    geçtiği yerlerin sayısı 137 + 175 + 343 + 117 + 26 = 798 (19 x 42)
    Bu konudaki diğer tespitler ise şöyledir:
    Tüm Kur’an’da;
    Etîû (itaat ediniz) kelimesi 19 kere,
    Abd (kul), âbid (kulluk eden kişi) ve ibâdet kelimeleri ise toplam 152 (8
    x 19) kere geçmektedir. Aşağıda örnek olarak verilen Allah’ın isimlerinden
    bazılarının sayısal ebced değeri de 19’un katlarıdır.
    Vâhid (Tek) 19 (19 x 1)
    Câmi’ (Toplayan) 114 (19 x 6)
    İlk vahiy olan 96. sûre sondan 19. sûredir. 19 âyetten oluşur ve bu sûrede
    toplam 285 (19 x 15) harf vardır. Vahyin ilk 5 âyetinde ise 76 (19 x 4)
    kelime bulunmaktadır. İkinci olarak vahyedilen 68. sûrede vahyolunan ilk
    âyetler 38 (19 x 2) kelimeden oluşmaktadır. Üçüncü vahiy olan 73. sûre, 57
    (19 x 3) kelimeden oluşmaktadır.
    • 248 •
    Ahmed Kalkan
    Müddessir Sûresindeki Diğer Mûcizeler
    Müddessir Sûresi’nin tüm âyetlerinin çok kısa olmasına karşın 19’un
    fonksiyonlarını anlatan Müddessir Sûresi’nin 31. âyeti çok uzundur. Bakara
    Sûresi’nin 282. âyeti en uzun Kur’an âyeti olmasına rağmen içinde bulunduğu
    Bakara Sûresi’nin âyet başına kelime ortalamasının 6 katı kadar
    uzundur. Müzemmil Sûresi’nin 20. âyetinde de benzer bir özellik vardır, fakat
    o âyet de içinde bulunduğu sûrenin âyet başına kelime ortalamasının 8
    katı kadar uzunluktadır. Oysa Müddessir Sûresi 31. âyeti içinde bulunduğu
    sûrenin âyet başına kelime ortalamasından 12 kattan daha fazla uzundur.
    Böylece bu âyet, 6000’den fazla Kur’an âyeti içinde bulunduğu sûrenin, kelime
    ortalamasına oranla en fazla kelimeye sahip âyet olup, özel bir konuma
    sahiptir. Böylece Kur’an’da bir sayının (19) fonksiyonundan bahseden tek
    âyet olan Müddessir Sûresi 31. âyeti, matematiksel olarak kelime sayısı açısından
    da özel bir konuma gelmektedir. Bu özellikten hareketle, bu âyetin
    kendi içinde, sûreye göre konumunu, harf ve kelime sayılarını incelediğimizde;
    19’un fonksiyonlarından bahseden bu âyetin, 19’a bağlı kodlanışına
    tanıklık ederiz. Bu özellikleri şöyle maddeleyebiliriz:
    1- Bu âyet 57 (19x3) kelimeden oluşur. 19’un fonksiyonlarından bahseden
    bu âyet 19x3= 57 kelimeye sahipken “Üzerinde 19 vardır” diye geçen
    bir önceki âyet 3 kelimeye sahiptir. Böylece bu âyetin 19’un 3 katı olmasındaki
    3 katsayısı da bir anlam kazanmaktadır.
    2- Bu âyetin “… Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi” diye biten kısmında,
    19’un fonksiyonlarının anlatımı biter. Âyetin bu kısmı 38 (19x2)
    kelimeyken, geri kalan kısmı 19 kelimedir.
    3- Müddessir Sûresi’nin ilk 19 âyetinin 57 (19x3) kelime olması, bu sayının
    19’un fonksiyonlarından bahseden tek âyete eşit olması da çok enteresandır.
    4- 19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Sûresi’nin 31. âyetine kadar
    95 (19x5) kelime geçmesi de Allah’ın 19’lu kodlanışı bu sûrede ne kadar
    yoğun kullandığının ayrı bir delilidir.
    5- Müddessir Sûresi’nin 30. âyeti 19 sayısının telaffuz edildiği tek âyettir.
    Müddessir Sûresi’nin başından bu kelimenin (ondokuz) başlangıcına
    • 249 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kadar tam 361 (19x19) harf geçmektedir. Allah’ın mûcizesi ne kadar detaylı
    ve ne kadar büyüktür!
    6- Müddessir sûresi 56 tane numaralı âyete ve başında numarasız Besmele’ye
    sahiptir. Böylece Müddessir Sûresi 56+1= 57 (19x3) âyettir.
    Bu altı maddede belirttiğimiz özellikler kadar iddialı olmasa da iki noktaya
    daha dikkat çekmek istiyoruz. Müddessir sûresinin 31. âyeti, Kur’an’ın
    19 katı kadar kelimeye sahip olan son âyetidir. Ayrıca Müddessir Sûresi 31.
    âyette geçen “Efendinin ordularını kendisinden başkası bilmez” ifadesi 19
    harftir.
    19'un fonksiyonlarını anlatan Müddessir
    Sûresi'nin 31. âyeti kaç kelimedir?
    57
    (19x3)
    19'un fonkisonlarını anlatan Müddessir
    Sûresi'nin 31. âyetinin 19'un fonksiyonlarını
    anlatan bölümü kaç kelimedir?
    38
    (19x2)
    19'un anlatıldığı Müddessir Sûresi'nin ilk 19
    âyeti kaç kelimedir?
    57
    (19x3)
    19'un fonksiyonlarını anlatan Müddessir
    Sûresi'nin 31. âyetine kadar sûrenin başından
    itibaren kaç kelime vardır?
    95
    (19x5)
    Müddessir Sûresi'nde geçen "Ondokuz"
    kelimesine kadar kaç harf vardır?
    361
    (19x19)
    Müddessir Sûresi kaç âyettir?
    (Numarasız Besmele dâhil)
    57
    (19x3)
    • 250 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’daki matematiksel mûcizenin üzerine kurulu olduğu 19 sayısına
    işaret eden Müddessir Sûresi’nin kendisinin matematiksel mûcizeler ile
    dopdolu olduğunu gördük. Bu sûredeki bir ilginç noktaya daha parmak
    basmak istiyoruz. Kur’an’daki 19 mûcizesinin keşif tarihi olan 1974 yılının
    yakınlarında Dünya’daki en önemli olay nedir diye düşünürseniz, 1969 yılında
    Ay’a gidilmesinin bu olaya en yakın, Dünya tarihinin gelmiş geçmiş
    en önemli olaylarından biri olduğunu anlarsınız. Ay’a gidiş tarihi 19 mûcizesinin
    bulunmasından az bir zaman önce, Kur’an’daki KUM’ların (Kelime
    Uyumlarındaki Matematiksel Mûcizelerin) bulunmaya başlanmasından az
    bir zaman sonradır. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda 19’un fonksiyonlarını
    anlatan Müddessir Sûresi 31. âyetinden hemen sonra 32. âyette
    “Hayır, Ay’a andolsun” ifadesiyle Ay’a dikkat çekilmesi anlamlıdır.
    Atatürk ve 19
    Bir de bu 19 mûcizesinin(!) Atatürk’le ilgili olanı vardır. Bu iddia ile
    Atatürk’e ilahi bir kimlik kazandırılmak istenmektedir. Cenk Koray bu konu
    hakkında bir kitap yazmıştır. Edip Yüksel’in ve diğer 19’cuların, hayatında
    19 sayılarının göze çarpacak kadar bol olduğu Atatürk’ü gerçekten sevdikleri
    ve onun âhir zamanda aslî çizgisinden çıkmış dini yeniden ihyâ eden
    ilâhî destekli büyük bir zât olduğu hakkındaki kanaatleri dikkat çekicidir.
    Meselâ, Harun Yahya ve çevresindeki şahıslar da 19’culuğun şiddetli bir savunucusu
    olarak Atatürkçü bir çizgiyi savunmaktadır. Müslümanlar açısından,
    putperest Atatürkçülerden daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun
    Yahya’nın kitaplarına yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice
    müslüman halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran
    on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor, basbayağı
    Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor. İşte kitaplarından
    bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk” (Kültür Y., İst. 2002). Atatürk’ün ne
    kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani
    devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu,
    içki gibi haramlardan nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir
    devlet olduğu… anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle
    biri olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak” (Kültür Y., 2002). Zâten
    ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız
    için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette kur•
    251 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    tulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”
    (Kültür Y., İst. 2001). Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve
    millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da doldurur:
    “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!” (Araştırma
    Y., 2002). Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan
    hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki
    yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik” (Araştırma Y., 2002).
    Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk” (Kültür Y.,
    İst. 2002). Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne kadar samimi dindar olduğunu
    kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu
    da unutmamış yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa
    dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi” Vural
    Y., İst. 2000. Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla
    da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç
    duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi” (2 cilt, Araştırma Y.). Anlaşılıyor ki, bu
    tür kitapların devamı da gelecek.
    İşte Atatürk ve 19
    Atatürk, 1881’de 19’uncu yüzyılın bitimine 19 yıl kala doğdu. ( 19 x
    99 = 1881 ) Atatürk, 19’uncu yüzyılda 19 yıl yaşamıştır. Atatürk, Selanik’te
    doğdu. (Selanik sözcüğünün “ebced” hesabıyla değeri 171’dir. 9 x 19 = 171)
    1881, Rumi takvime göre 1297’dir. ( 1 + 2 + 9 + 7 = 19 ) Atatürk’ün nüfus
    cüzdanı numarası: 993814 ( 19 x 52306 = 993814 ) Atatürk, 1902’de
    Harp Okulu’ndan teğmen rütbesi ile mezun oldu. 19 yıl sonra, 19 Eylül
    1921’de son rütbesi verildi, mareşal oldu ve “gazi” ünvanını aldı.Atatürk,
    Harp Okulu’nu 20’nci olarak bitirdi. Subaylardan birisi yabancı olduğu için
    mezun olan 19 subaydan biri oldu. Atatürk, Harp Akademisi’nin 57’nci dönemine
    kaydoldu. (19 x 3 = 57) Atatürk, 19 Nisan 1909’da Hareket Ordusu
    ile İstanbul’a girdi. Atatürk, 19 Aralık 1915’te albay oldu. Atatürk, 19 Mart
    1916’da tuğgeneral oldu. Atatürk, Çanakkale Savaşı’nda 57’nci Alay’ın komutanlığını
    üstlendi. (3 x 19 = 57) Atatürk, Çanakkale Savaşı’nda 19’uncu
    Tümen’i komuta etti. Atatürk, 30 Nisan 1919’da 9’uncu Ordu Müfettişliği’ne
    atandı, 19 gün sonra Samsun’a çıktı. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da 19 kişiyle
    birlikte Samsun’a çıktı. (Bazı kaynaklarda, bu tarih 20 Mayıs olarak da geçmektedir.)
    Atatürk, Samsun’a çıktığında 38 yaşındaydı. (9 x 2 = 38) Atatürk,
    Samsun’da 19 gün kaldı.
    • 252 •
    Ahmed Kalkan
    Atatürk, 4 Temmuz 1919’da Erzurum’a gitti. 19 gün sonra 23 Temmuz’da
    Erzurum Kongresi’ni topladı. Atatürk, 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden
    114 gün sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gitti. (19 x 6 = 114)
    Atatürk, İstanbul’a toplam 19 kez geldi. Atatürk’ün Latife Hanım ile olan
    evliliği 912 gün sürdü. (19 x 48 = 912) TBMM’nin ilk kütüğündeki sıra numarası
    19’dur. Atatürk, 1938’de vefat etmiştir. (19 x 102 = 1938 --------- 19
    ve 38 ; 19 x 2 = 38 , 19 + 38 = 57) Atatürk, vefat ettiğinde 57 yaşındaydı. (19
    x 3 = 57) Atatürk’ün cenaze töreninde Chopin’in 19 notalı 19’uncu Marşı
    çalındı. Atatürk’e verilen madalyaların toplamı 19’dur. Atatürk, 19.000 TL
    nakit miras bıraktı. Atatürk’ün, İstanbul Akaretler Yokuşu’nda oturduğu
    evinin numarası 76 idi. (19 x 4 = 76) “Mustafa Kemal Atatürk” sözcüklerinin
    harf toplamı 19’dur. Atatürk’ün tarihe geçmiş iki önemli sözü; “Ne mutlu
    Türküm diyene” ve “İstikbal göklerdedir” cümlelerinin harf toplamları
    19’ar harften oluşmaktadır.
    لَنْ
    ا للْبَ ش�َ Œ نذِي ً Œ ذْ أَدْبَ َ يْلِ إِ وَاللَّ مَرِ كََّ وَاْلقَ ‚بَ ِ ا لِاحْدَى اْلكُ ’نَّ َ رَ إِ ذَا أَسْفَ وَالصُّبْحِ إِ
    ¡ فِ ي § ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ إِلاَّ أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ ¨ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ أَوْ يتَأَخَّرَ كُُّ نفْسٍ بِ َ
    § سَقَرَ قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ ¡ مَا سَلَكَكُْ فِ ي § رِمِ ي نَ í جَنَّاتٍ يتَسَاءَُلونَ عَنْ اْلُ جْ
    ô حَ تَّ µ وَكُنَّا نكَذِّبُ بيَوْمِ الدِّي نِ § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï وَكُنَّا نَ خُ § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
    § اْليَقِ ي نُ نَ أَتَ
    كََّ : !hayır ,hayır مَرِ وَاْلقَ : andolsun Ay’a يْلِ وَاللَّ : geceye Œ ذْ أَدْبَ َ إِ : dönüp
    gittiğinde وَالصُّبْحِ : sabaha إِذَا أَسْفَرَ : ağardığında ا’ إِنَّ َ : gerçekten o : لِاحْدَى
    biridir ‚ اْلكُبَ ِ : büyüklerden اŒ نذِي ً : bir uyarıcıdır للْبَ ش�َ : insanlar için لَنْ شَاءَ
    : isteyenler için مِنْكُْ : sizden أَنْ يتَقَدَّمَ : öne geçmek أَوْ : veya يتَأَخَّرَ : geride
    kalmak كُُّ : her نفْسٍ : nefis ا كَسَبَتْ ¨بِ َ : kazandıkları karşısında : رَهِينَةٌ
    rehin alınmıştır إِلاَّ : ancak ,hâriç § أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ : yemîn ashâbı (iyiler) ¡ فِ ي
    جَنَّاتٍ : cennetlerde يَتَسَاءَلوُنَ : soruştururlar § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ : suçlular/
    günahkârlar hakkında مَا سَلَكَكُْ : sizisürükleyen ne? سَقَر ¡فِ ي : Sekar’a/
    cehenneme قاَلوُا : dediler لْ نكُ : değildik § مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ : namaz kılanlardan
    وََلْ نكُ نطْعِمُ : yedirmezdik § الِْسْكِ ي نَ : yoksula وضُ ï وَكُنَّا ن خَُ : dalıp giderdik مَعَ
    • 253 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    § ا خْ لَاِئضِي نَ : dalıp gidenlerle beraber وَكُنَّا نكَذِّبُ : yalanlardık ve µ : بيَوْمِ الدِّي نِ
    din gününü نَ  أ تََ ô حَ تَّ : gelinceye kadar § اْليَقِ ي نُ : kesin olan
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Hayır; andolsun Ay’a” (32)
    “Dönüp gittiği zaman geceye” (33)
    “Ağardığı zaman sabaha” (34)
    “Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35)
    “İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36)
    “Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37)
    “Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38)
    “Ancak ashâb-ı yemîn hâriç.”
    “Cennetlerde soruştururlar.”
    “Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
    “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” (42. Âyet)
    “Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.” (43. Âyet)
    “Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
    “Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
    “Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
    “Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet) (74/Müddessir, 32-47)
    • 254 •
    Ahmed Kalkan
    - 32. Âyet -
    مَرِ كََّ وَاْلقَ
    “Hayır, hayır; andolsun Ay’a” (32. Âyet)
    Hayır, öğüt almayacaklar. Parlamakta olan aya andolsun.
    Evet, ay şahit olsun!
    Hayır, mesele onların düşündüğü gibi değildir, bu hayali bir şey değil
    ki, onu alay konusu yapıyorlar. Müşrikler zebanilere asla galip gelemiyeceklerdir.
    Vahiy ve Kur’an’la alay eden o kimseler, Sekar’dan öğüt alıp yaptıklarından
    ve kötü işlerinden vaz geçsinler! Aya yemin ederim...
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Buradaki kellâ men ve yasaklama
    ifade eder. Bundan sonra Yüce Allah, cehennemin hak olduğuna dair aya
    yemin etti.”576
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Burada ve sonraki âyetlerde
    geçen kamer, gece ve sabah kelimelerinin kendi mânâlarında ve ilâhî
    orduların görüldüğü parıltılara işaret olmaları yanında dünyanın karanlıklara
    boğulduğu cahiliyye devri içinde Peygamberlik nurunun doğuşu ve o
    gecenin yok olmaya yüz tutuşu ve parlamak üzere bulunan hayır ve hakikat
    sabahının yaklaşışı anlarıyla İslâm güneşinin doğuşu anına da dolaylı yoldan
    işaret vardır. Hatta asıl ifade edilmek istenen budur.”577
    576 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    577 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
    • 255 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 33. Âyet -
    Œ وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَ َ
    “Dönüp gittiğinde geceye” (33. Âyet)
    Döndüğü an o geceye
    Dönüp geldiğinde geceye,
    Geçip giden gece şahit olsun.
    Gerileyen gece karanlığına,
    Dönüp gittiği zaman geceye,
    Sona ermekte olan geceye andolsun!
    Karanlığı ile geçip gitmekte olan geceye andolsun...
    - 34. Âyet -
    وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ
    “Ağardığında sabaha.” (34. Âyet)
    Ve açtığı sıra o sabaha andolsun
    Ağarmakta olan sabaha andolsun ki,
    Ve ağaracak olan sabah şahit olsun!
    Ağarmakta olan şafağa, yaklaşmakta olan sabaha andolsun!Ağardığında
    sabaha,Söken şafağa,Ağardığı zaman sabaha,Ve açtığı vakit o sabaha.
    • 256 •
    Ahmed Kalkan
    Aydınlanıp açıldığı, ışığı her tarafa yayıldığında sabaha da yemin ederim
    ki,
    Esfera: Aydınlandı, açıldı.578
    Yüce Allah gece karanlığında dünyayı aydınlatan Ay, aydınlanmak üzere
    olan gece, aydınlanıp ışığı her tarafa yayılmış olan sabah üzerine yemin
    ederek
    bir yandan bu tabiî-İlâhî âyetlere, kanıtlara bir yandan da 36. âyetteki
    uyarıcının
    önemine dikkat çekerek inkârcıları ikaz etmiştir.
    32-34’ncü âyetlerde kamere, geceye ve sabaha yemin edilir. Kur’an’da
    pek çok yemin bulunmaktadır. Bunlardan bazısında, evrende bulunan kamer,
    leyl, sema, şems ve necm gibi mühim varlıklara, bazında Allah’ın yüce
    ismine, bazısında Kur’an’a, bazısında da meleklere, kıyamet gününe ve peygamberlerin
    zuhur ettikleri yerlere yemin edilir. Bütün bunlardan maksat,
    söylenen sözün önemine, büyüklüğüne ve kesinliğine dikkat çekip muhatabın
    zihnini menfi ve muhalif fikirlerden arındırmaktır.
    Burada asıl amaç, hayrete ve dikkate değer olayları tefekküre konu yapıp
    insanı hidâyete ulaştırmaktır. Çünkü müşahede alanına giren bu varlık
    ve oluşlar, insanın sahte bilinçten kurtulup yeniden şuurlanmasına ve onun
    iman değerine ermesine vesile olabilir.
    Ayın değişen evreleri, gece ile gündüzün yer değiştirmeleri, nasıl Allah’ın
    koyduğu yasaların bir sonucu ise, ölüme inkâr günahıyla yakalanan
    kimsenin, öteki dünyada azap görmesi de aynı şekilde onun bu dünyada
    yaptıklarının tabii bir sonucu olacaktır. Bu açık gerçeğe rağmen hâlâ inkârda
    direnmek, anlamsız ve olumsuz bir tavırdır.579
    Ay, gerileyip dağılan gece ve söken şafak görüntüleri özleri itibarı ile
    duygulandırıcı sahnelerdir. İnsan kalbine çok şeyler söylerler, onun derinliklerine
    birçok sırlar fısıldarlar, kuytu köşelerindeki birçok duyguları harekete
    geçirirler. Bu âyetler bu kısa işaretle beslendikleri kalplerdeki bu duygu
    ve sır yuvalarını okşamakta, kalplerin giriş-çıkış kanallarını iyi bilmenin
    ustalığı ile bu yuvaları sıvazlamaktadırlar.
    578 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
    579 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 257 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ayın doğuşunu, yayılışını ve batışını seyredip onun fısıldadığı varlık
    sırların hiç pay almayan kalp, az bulunur. Birkaç dakika ay ışığında duran
    bir kalp, ışık banyosundan geçmiş gibi yıkanıp arınıverir.
    Yine bir kalp düşünelim ki, gecenin çekiliş görüntüsünü seyretmiştir.
    Doğan günün ışıkları önünde sessizce gerileyen karanlığı, varlıkların gözlerini
    açıp uykudan uyanmalarını izlemiştir.
    Bu sahneden etkilenmeyecek, derinliklerinde uçarı heyecanlar depreşmeyecek
    kalp az bulunur.
    Yine şafağın sökmesini, tanyerinin ağarmasını seyreden bir kalp düşünelim.
    Böyle bir kalpde ışıma, açılma, bilinç düzeyinde hal değiştirme
    titreşimlerinin meydana gelmemesi pek düşünülemez.
    Bu titreşimler, gözlere çarpan gün ışınlarının yanısıra kalplere, gönüllere
    dolan ışınları algılamaya son derece elverişli bir duyarlık kazandırır.
    Kalplerin yaratıcısı olan yüce Allah bu sahnelerin, çarpıcı nitelikleri ile
    kimi olaylarda kalplerde acayip etkiler meydana getirdiklerini, onlara yeniden
    yaratılmışlar gibi keskin bir duyarlılık kazandırdıklarını herkesten
    iyi bilir.
    Ayda, dağılan gece karanlığında ve söken şafakta beliren bu uyanışlar,
    ışınalar ve yer değiştirme süreçlerinin arka planında müthiş gerçekler
    saklıdır. Bu; gerçekler yaratıcı gücün, hikmetli planın ve evrensel uyumun
    varlığını kanıtlar. İşte Kur’an mantı klan ve akılları bu gerçekler aracılığı ile
    hayalleri şaşkına çeviren bu eşsiz duyarlılığa yöneltir. 580
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri
    Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi
    zâtına yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere
    yemin eder. Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak
    özellikler göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir.
    Bu denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar
    bunları çoğunlukla kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak
    580 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 258 •
    Ahmed Kalkan
    birer âyet oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel
    kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem
    âyetlerin anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların
    bu yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
    Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha
    sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde
    o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu
    meseleyi isbatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü
    anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir.
    581
    “Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip
    geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine
    değmez mi?582; “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne
    büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”583 Âyetlerde Allah’ın belirttiği
    gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat
    çekici şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de
    kendisine kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine
    kasem edilmemiş olsaydı bile, te’kid edilmesi gereken ve hadd-i
    zâtında takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür.
    “Yeminler ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an
    sûrelerinin bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları,
    onların yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki
    somut olgular üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte,
    âyetlere hârikulâde bir güzellik veriyor. Yemin ile, vâkıalardaki hikmet ve
    gerçeklerin doğru olarak görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış
    değerlendirmeler gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve
    gerçeklerin tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya
    konuyor. Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki
    vâkıalar da gerçektir, hikmetlerle doludur.”584
    581 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
    582 89/Fecr, 1-5
    583 56/Vâkıa, 75-76
    584 M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem, sayı 6, Ankara, 1988
    • 259 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha
    sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır.
    “Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan,
    kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi?
    Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
    yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek
    ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”585 Görüldüğü gibi sûre
    başında kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin
    gerçekliği üzerine olmaktadır.
    Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri,
    hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş
    ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel
    kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu
    kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir. 586
    Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı
    olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında
    yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere
    yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır
    (Sâd, Nûn, Hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
    Allah’ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir
    şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir
    şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu
    olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının
    kınanmasıdır.
    Kur’an’da Leyl/Gece ve Subh/Sabah Kelimeleri
    Gece anlamına gelen “leyl” kelimesi Kur’an’da 92 yerde kullanılır. Farklı
    anlamlarla birlikte toplam 45 yerde geçen subh (sabâh, asbaha) kelimesi,
    gündüzün başlangıç vakti olan sabah ve fecr vakti, sabahlamak anlamında
    toplam 29 yerde kullanılır. Kuşluk vakti demek olan duhâ kelimesi toplam
    7 yerde geçer.
    585 75/Kıyâme, 1-5
    586 Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
    • 260 •
    Ahmed Kalkan
    “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde göklerde
    ve yerde Allah’ın
    yarattığı şeylerde, sakınacak bir kavim için nice ibretler vardır.” 587
    “Gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini
    aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizin lütfunu arayasınız, hem de yılların
    sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz herşeyi açık açık anlattık.” 588
    “Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan
    topluluk” 589
    “(O takvâya erenler) ‘Ey Rabbimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı
    mağfiret et ve bizi ateşin azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle
    boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah’tan mağfiret dileyendir.” 590
    “Onlar gecenin az bir vaktinde uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.”
    591
    Allah’ın Geceye ve Sabaha Yeminini
    İfade Eden Diğer Âyetler
    “Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin
    ederim ki, halden hale geçersiniz.” 592
    “Fecre, on geceye (Hac yapılan Zilhicce’nin on gecesine), çift olana ve tek’e,
    herşeyi karanlığı ile örttüğü zaman geceye yemin ederim ki; bunlarda elbette
    akıl sahibi için birer yemin değeri vardır.” 593
    “Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiği müddetçe
    aya, güneşi tam görünen gündüze, aydınlığı örttüğü vakit geceye, gökyüzüne
    ve onu bina edene, yere ve onu düzlük yapana, nefse/rûha ve onu en güzel biçimde
    şekillendirene, sonra ona fücûru/kötülük duygusunu da takvâyı/sakı-
    587 10/Yûnus, 6
    588 17/İsrâ, 12
    589 3/Âl-i İmrân, 113
    590 3/Âl-i İmrân, 16-17
    591 51/Zâriyât, 17-18
    592 84/İnşikak, 16-19
    593 89/Fecr, 1-5
    • 261 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    nıp iyi olmayı da birlikte ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden
    arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.” 594
    “Karanlığı ile etrafı örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze,
    erkeği ve dişiyi yaratan güce yemin ederim ki, işiniz pek çeşitlidir.” 595
    “Kuşluk vaktine ve kararıp durgunlaştığı zaman geceye yemin ederim ki
    Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” 596
    - 35. Âyet -
    ‚بَ ِ ا لِاحْدَى اْلكُ ’نَّ َ إِ
    “Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35. Âyet)
    Şüphe yok ki, o (cehennem) elbette büyüklerin biridir.
    Şüphesiz o (cehennem ateşi, musîbetlerin) en eşsizidir.
    Her halde büyüklerin biridir o Sekar
    O sekar, Cehennem, büyük belâlardan, uyarılardan biridir.
    Sekar muhakkak büyüklerin (belaların) biridir,
    Kuşkusuz o Sekar, büyük belalardan biridir.
    Sakar (cehennem) büyük gerçeklerden biridir.
    Gerçekten o, büyük (musibet) lerden biridir.
    O (cehennem), büyük uyarıcı musibetlerden biridir.
    594 91/Şems, 1-10
    595 91/Leyl, 1-4
    596 93/Duhâ, 1-3
    • 262 •
    Ahmed Kalkan
    Muhakkak işkence ve azap merkezi olan Sekar adlı cehennem, benzeri
    bulunmayan büyük musibetlerden ve korkunç belalardan biridir. Onunla
    nasıl alay eder ve onu yalanlarsınız?
    Yüce Allah bu büyük evrensel gerçekler üzerine yemin ediyor. Bu yeminin
    amacı bu büyük gerçeklerin önemlendiren, onların kanıtlayıcı değerlerinden
    haber yaşayan gafilleri uyarmak, önlerinde duran gerçeklerin
    farkına vardırmaktır. Bu yeminin ikinci aşamadaki amacı da “sakar” cehenneminin,
    bu cehennem görevlilerinin, ahiretteki diğer gelişmelerin, insanı
    arka plandaki tehlikeler konusunda uyaran müthiş gerçekler olduklarını
    vurgulamaktır.
    Kuber: Büyük bela, ceza ve musibetler demektir. Ebu Hayyan şöyle der:
    “Yüce Allah bu şeyleri şereflendirmek ve bunlarda meydana gelen, Allah’ın
    fevkalade yarattığı şeylere ve kudretine ve varlığın onların vücuda getirilmesi
    ile ayakta durduğuna dikkat çekmek için onlara yemin etti. Allah, cehennemin,
    benzeri bulunmayan büyük musibetlerden biri olduğuna yemin
    etti.”597
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Âyette, güneş ve ayın, Allah’ın
    mahluku olduğuna; her ikisinin de gidip gelmelerinde, gece ve gündüzün
    bunlardan zuhur etmesinde, Allah’ın emrine bağlı olduklarına, O’nun kudreti
    ve ve gücü karşısında secde ettiklerine işaret vardır. Durum böyle iken
    insanoğlunun, onları yaratan Allah’ı inkâr edip de bunlara tapması nasıl
    güzel olur.”598
    Mevdudi diyor ki: “Nasıl ki ay, gece, gündüz Allah’ın kudretinin büyük
    işaretleri ise, cehennem de böyle Allah’ın büyük kudretinin bir nişanesidir.
    Eğer ayı meydana getirmek, gece ve gündüzü bir düzen içerisinde peşisıra
    getirmek mümkünse, niye o zaman cehennemi meydana getirmek gayr-i
    mümkün olsun? Çünkü gece ve gündüzü her gün görüyorsunuz. Ama hayret
    falan etmiyorsunuz. Oysa ki bunlar da Allah’ın hayretamiz mucizeleridir.
    Ve eğer siz bunları görüyor olmasaydınız da bir kimse size bu dünyada
    ay denen bir şey vardır, güneş denen bir şey vardır, yükseldiği zaman dünya
    ışıldamaya başlar, battığı zaman da karanlıklara gömülür dese o zaman si-
    597 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/378; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    598 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    • 263 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    zin gibi kimseler tıpkı bu cehennem hakkında alay etmeniz gibi bununla
    da alay edecekti.”599
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kuşkusuz o Sekar herhalde
    büyük olaylardan biridir yani en büyük felaketlerden biridir.”600
    Bundan sonra Yüce Allah cehennem hakkında şöyle buyuruyor:
    - 36. Âyet -
    ِ
    ا للْبَ ش�َ Œ نَذِي ً
    “İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36. Âyet)
    Gocundurmak için beşeriİnsanları ikaz etmek için;
    İnsan soyu için bir uyarıdır.
    Uyarmak için insanları.
    İnsanlar için uyarıp korkutandır.
    İnsan için bir korkutucu olarak.
    İnsanlar için sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan büyük büyük bir
    uyarıcıdır.
    Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla bildirdiği Sekar adlı bu cehennem, Rab’lerinden
    korksunlar, Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih
    amel işlesinler diye insanlar için bir uyarıdır. Cehennem ateşi dünya ateşinin
    70 misli büyüklüğündedir.
    Nezîr (Uyarıcı) kelimesinden neyin kastedildiği hakkında âlimlerin
    görüşleri:
    599 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/477.
    600 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
    • 264 •
    Ahmed Kalkan
    1) Hasan-ı Basri’ye göre cehennemdir.
    2) Ebu Rezin’e göre Allah Teâlâ’dır.
    3) İbn-i Zeyd’e göre Rasûlullah’tır.601
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İnsanı korkutmak, gocundurmak
    için, yahut insanı korkutucu olarak. Bazıları bunun, sûrenin evveline
    bağlı olduğunu söylemişlerdir ki, “korkutucu olarak kalk” demektir.”602
    Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla bildirdiği Sekar adlı bu cehennem, Allah’ın
    istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih amel işleyerek Rabbine yaklaşmak
    veya iman etmeyip şink, küfür ve günahlar işleyerek Rabbinin rızasından
    geri kalmak isteyen kullar için bir uyarıdır. Onu düşünen, ondan
    öğüt alanlar, elbette ki hidâyete ererler, aksine hareket edenler de layık oldukları
    felaketlere uğrar dururlar.
    - 37. Âyet -
    لَِنْ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ أَوْ يتَأَخَّرَ
    “Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37. Âyet)
    İçinizden ileri gitmek veya geri kalmak iseiyen kimseleri
    İçinizden öne geçmeyi veya arkada kalmayı dileyen herkes için
    Aranızdaki ilerlemek isteyenler için de, geriye gitmeyi tercih edenler için
    de.
    Allah’ın sünneti, nizâmının yasaları ve irâdesi içinde, içinizden imanda,
    amelde hayır ve hasenatta ileri gitmek isteyenlerle, şirkte ve inkârda ısrar
    ederek geride kalanlar için uyarıcıdır.
    601 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/487.
    602 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
    • 265 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” diye Türkçe’ye
    çevrilen bu âyet; “iman edip sâlih/iyi işler yaparak Allah’a yaklaşmak isteyen
    veya imandan ve iyi amelden geri kalıp uyarılara kulak vermeyen
    kimseler”
    olarak yorumlanmıştır.
    Ebu Hayyan şöyle der: “Âyetteki “öne geçmek veya geride kalmak”tan
    maksat, hayırda öne geçmek ve hayırdan geri kalmaktır. Nitekim Yüce Allah,
    mealen: “Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” buyurmuştur.”
    603
    İbn Abbas diyor ki: “Dileyen Allah’a itaate uyar, dileyen de isyan ederek
    itaattan geri kalır.”604 Mevdudi diyor ki: “Bununla insanlar uyarılmaktadır.
    Şimdi isterlerse sakınarak doğru yola gitsinler ve isterlerse doğru yoldan
    yüz çevirsinler.”605
    - 38. Âyet -
    ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ¨ كُُّ نفْسٍ بِ َ
    “Her nefis, kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38. Âyet)
    Her nefis kazancına bağlıdır
    Herkes(in karşılığı) kendi kazandığına bağlıdır.
    Herkes işlediği ameller, hak ettikleri karşılığında kendisini rehin etmiştir.
    Her insanın (âkıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır.Herkes kazancına
    bağlı bir rehindir;Herkes tutumunun ve davranışlarının tutsağıdır.Her nefis,
    kazanmakta olduklarına karşılık olmak üzere bir rehinedir.
    Her nefs, kazanmış olduğu şeye bağlıdır.
    603 18/Kehf, 29; Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/379; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar
    Neşriyat, 7/128.
    604 Taberi Tefsiri: 29/103; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    605 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/477.
    • 266 •
    Ahmed Kalkan
    Akıl-baliğ olup emir ve yasaklarla mükellef olan her insan ve her cin
    dünyada işlediği günahına karşılık Allah katında rehin olarak tutulacaktır.
    Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına
    rehindir. Üzerindeki borçları ve cezaları ödemedikçe bırakılmaz. Mutluluğu
    ve felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. İnkâr ve isyan ederse cezaya uğratılır.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Her nefis kazancına bağlıdır.
    Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve
    felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. 606
    Her nefsin yaptıklarına
    karşılık rehin olarak gösterilmesi, sorumluluğun
    ferdî olduğunu, her insanın dünyadaki iman ve itaatine göre hesap
    gününde ödül veya ceza alacağını, geleceğinin
    buna bağlı olduğunu ifade
    eder. Kısacası insana ebedî kurtuluşu sağlayacak olan da, onu ebedî felâkete
    götürecek olan da benimsediği inancın doğruluğu veya yanlışlığı, amellerinin
    İlâhî iradeye uygun veya aykırı oluşudur. İnancı bâtıl,
    ameli bozuk olanı
    en yakınları bile kurtaramaz; nitekim Hz. Nûh öz oğlunu, Hz. İbrahim
    öz babasını kurtaramamıştır. 607
    İnsanın Sorumluluğu
    Bu âyet, insanın davranış özgürlüğü ve sorumluluğu ile ilgilidir. Bu âyetin
    beyanına göre Hesap Günü, her sorumlu can kazancına rehindir; yani
    onun göreceği karşılık, kazancıyla mütenâsip olacaktır. Bu gerçek, âyetin
    sonunda yer alan rehine sözcüğü ile ifade edilmiştir. Çünkü rehine sözcüğü,
    durmak, menetmek, alıkoymak, karşılık ve kefil gibi anlamlar taşıyan r h n
    kökünün türemiş şeklidir. Rehine kelimesi burada, “her insanın yaptığının
    kefili, yani yaptıklarından sorumlu olduğu” anlamına gelir.
    Eğer insan, iyi çalışıp güzel işler yaparak Allah’a olan borçlarını öderse
    O’ndan ikram görür ve kendini kurtarır. Aksi halde, eli boş kalır ve hak
    ettiği cezayı çeker.
    606 Geniş bilgi için Tûr sûresindeki "Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (52/Tûr, 21) âyetinin tefsirine bkz.;
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/427.
    607 ] Bk. 11/Hûd, 45-46; 9/Tevbe, 114
    • 267 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yüce Allah, dilediğini yapar ve her şeye güç yetirir. Ancak O, rastgele iş
    yapmaz; kendi hikmeti ve adaletiyle koyduğu yasaları ihlâl etmez. Bunun
    için Allah, insana tanıdığı irade ve özgürlük alanına müdahale etmez. O,
    ahlâk alanını kişinin özgür irade ve tercihine bırakır. İşte bu yüzden insan,
    kendi iradesiyle yaptığı davranışlardan sorumludur. İnsanın felâhı veya felaketi,
    kendi kazancına bağlıdır.608
    Her öz, sorumluluğunu ve yükünü kendi omuzlarında taşır. Kendini
    nereye koymak isterse oraya koyar. Özünü ya ilerletir, ya geriye götürür. Ya
    onurlandırır ya alçaltır. Herkes davranışlarının tutsağı, yaptığı işlerin bağımlısıdır.
    Yüce Allah göre göre izleyeceği yolu tanıtmıştır. Duygulandırıcı
    evrensel tablolar ve herşeyi yutup yokeden “sakar” cehennemi tabloları karşısında
    yapılan bu duyuru son derece etkili ve akılları başlara toplayıcıdır.
    Yaptıkları işlerin tutsağı ve davranışlarının bağımlısı olan insan sahneleri
    önünde çalışma defteri sağ taraftan verilecek olanların bağlardan çözük
    olacakları, kösteklerden arınmış bir özgürlüğün tadını yaşayacakları ilan
    ediliyor. Onlar bu rahatlık içinde günahkârlara niçin bu kötü sonla yüzyüze
    geldiklerini sorma hakkına bile salıp olacaklardır. 609
    - 39. Âyet -
    § يَمِ ي نِ لاَّ أَصَْابَ اْل إِ
    “Ancak ashâb-ı yemîn (sağ ehli) hâriç.” (39. Âyet)
    Ancak iyiler müstesnâ
    Ancak sağ ehli hâriç.
    Ancak sağın adamları,
    Ancak sağduyulu hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler,
    hayırlı sonuca koşanlar keyiflidir.
    608 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    609 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 268 •
    Ahmed Kalkan
    Ancak amel defterleri sağından verilenler hâriç.
    Ancak sağdakiler başka.
    Yalnız defterleri sağ yanlarından verilenler böyle değildir.
    Ancak kitabı, amel defteri, sicili, tutanağı sağdan verilen mü’min ve
    bahtiyarlar müstesna. Onlar imanları ve itaatları sayesinde Allah’ın rahmeti
    sonucu bağları çözer ve nefislerini azaptan kurtarırlar.
    Mevdûdi diyor ki: “Diğer bir ifadeyle sol ehli kendi yaptıkları yüzünden
    yalanlanacaklar, sağ ehli ise yaptıkları yüzünden kendilerini kurtaracaklardır.
    “Ashâbu’l-Meymene”; Meymene, lügatte “yemîn” (sağ el) veya “yumn”
    (uğurlu) anlamlarının her ikisinden de gelebilir. Şâyet yemin kelimesinden
    türediğini kabul edersek, Meymene “sağ el” anlamına gelir. Ancak burada
    lügavî anlamında değil, “yüksek mertebe” anlamında kullanılmış olabileceğini
    belirtmeliyiz. Çünkü Araplar sağ eli, kuvvet ve şerefin sembolü olarak
    nitelerlerdi. Nitekim hürmet ettikleri kimseleri, meclislerde sağ köşeye
    oturturlardı. Ayrıca bir kimse, başka bir şahsın kendi yanında önemli bir
    yeri olduğunu söylemek istediğinde “Fulânun minnî bil-yemîn” (o benim
    sağ kolumdur) derdi. Urduca’da da önemli bir adamın yardımcısına “Desterast”
    (sağ kolu) denir. Fakat “Meymene” kelimesinin “yumn”den türediğini
    kabul edersek, “ashâbu’l meymene” uğurlu, bahtı iyi olan, saâdet sahipleri
    anlamına gelir.
    “Ashâbu’l-Meş’eme”; Meş’eme, “şum” kelimesinden türemiştir. Uğursuzluk,
    talihsizlik demektir. Ayrıca lügatte sol el için “şu’ma” tabiri kullanılır.
    Nitekim Araplar “şimâl” (sol el) ve “şu’ma” (uğursuzluk) kelimelerini
    aynı anlamda kullanırlar. Araplarda, sol el zayıflığın ve zilletin simgesidir.
    Örneğin, sefere çıkan bir kimsenin sol tarafından bir kuş uçtuğu zaman bu
    olayı uğursuzluk olarak telakki ederlerdi. Yine Araplar, bir kimseyi mecliste
    sol tarafa oturturlarsa eğer, bu o kimseyi aşağı mevkide ve önemsiz gördükleri
    anlamına gelirdi. Ayrıca bir kimse, başka bir şahsın kendi yanında
    bir yeri olmadığını söylemek istediği zaman “Fulanun minnî bi’ş-şimâl” (O
    benim sol kolumdur) derdi. Dolayısıyla “Ashâb’uş- şimâl” bedbaht olanlar•
    269 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dır. Yani Allah, onları zillete düçar etmiştir ve onlar O’nun huzurunda sol
    tarafta bulunacaklardır. 610
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ancak amel defterleri
    sağdan verilenler bunun dışındadır. Zira bunlar sadece kendi kazançlarına
    bağlı kalmayarak ezeli takdirde yüce Allah’ın sırf lütuf ve ihsanından
    nasipleri, kısmetleri fazla takdir edilmiş olan mutlu kişilerdir. Çünkü adalet
    ve hikmet sahibi olan yüce Allah herkese kazancına uygun bir mükâfat
    verir, kimsenin hakkını kaybetmez. Hukuk açısından hepsini eşit kılmış,
    kazancına bağlamış olmakla beraber (Allah) yaptıklarından sorumlu tutulacak
    bir varlık olmadığı için sırf lütuf ve ihsan açısından hepsinin takdirlerini,
    mazhar olacakları şeyleri eşit kılmamış; kimine az, kimine çok vermiş,
    kimini de fazla olarak verdiği ihsanından yoksun kılarak onu sadece
    kazancına bırakmıştır. İnsanları diğer canlılardan seçkin olarak yaratması
    nasıl onların kazancına bağlı değil, sırf bir lütuf eseri ise, insanları çeşitli
    mertebelerde yaratması, nebileri ve velileri yüksek derecelere nail olmakla
    seçkin kılması, nebilerin bir kısmını bir kısmına üstün tutması ve Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) derecesini hepsinden üstün kılması da bu türdendir. Bu
    şekilde yüksek mertebelerin bir çoğu çalışıp kazanılmakla elde edilmez. Bu
    ise „Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.“ 611 mânâsı ile çelişkili
    olmaz.
    Zira çalışıp kazandığından başkası insanın kendi hakkı değil, sadece bir
    lütuftur. Bununla beraber âyette „illâ“ edatı ile yapılan istisnanın muttasıl
    olmasına göre, „ashâb-ı yemin“ bunun da bir istisnası sayılmalıdır. Şu halde
    bu âyette geçen ashâb-ı yemin Vâkıa Sûresi‘nde geçen ashâb-ı yeminden
    daha özel, sabikun yani imanda en ileri gelenler gibi seçkin bir mânâda
    demektir. Bunun tefsirini yaparken ashâb-ı yeminden maksat melekler, ihlaslı
    mü’minler, müslümanların küçük çocukları, yaratılış sözleşmesinde,
    sağ tarafta bulunanlar, yani „Şunları cennet için yarattım, önem vermem,
    şunları da cehennem için yarattım, yine önem vermem.“612 kudsi hadisinde
    cennet için yaratılmış olanlardır şeklinde çeşitli rivâyetler vardır. Bunların,
    müslümanların küçük çocukları olduğuna dair rivâyetin Hz. Ali‘den geldiği
    söyleniyor. Bunlar kendi çalışma ve gayretleri olmadan atalarıyla beraber
    cennete girecekleri için istisna edilmiş oluyorlar. Bu rivâyet de gösteriyor
    610 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, Vâkıa Sûresi Tefsiri
    611 53/Necm, 39
    612 Kurtubi, Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 19/87.
    • 270 •
    Ahmed Kalkan
    ki bu istisna, çalışıp kazananlar içinde cennete girecek yok demek değil, fakat
    bazılarının kazançlarına bağlı olmadan veya kazançlarının değerinden
    fazla olarak sadece bir lütuf eseri ve müstesna bir şekilde cennete gireceklerini
    anlatmış oluyor. Gerçi bunda, cennete girmenin sadece bir lütuf eseri
    olduğunu gösteren bir mânâ varsa da bu mânâ “Kazandığı hayır kendine”613
    düsturunu bozmaz.
    Kazançta iyi amele muvaffak kılma da esas itibarıyla yüce Allah‘ın bir
    lütfu ve başarı ihsan etmesi demek olacağı için hepsinin de ilâhî lütfun bir
    eseri olduğunu söylemek doğru olmakla beraber burada maksat, çalışıp kazanmanın
    önemini düşürmek değil, „Kuşkusuz, haklarında bizden en güzel
    müjdeler geçmiş olanlara gelince...“614 âyetinin mânâsınca kaderleri kendilerine
    yardımcı olan ve çalışmakla elde edilemiyecek mertebeler kendilerine
    sırf bir lütuf olarak verilmiş bulunan seçkin özel kişiler istisna edilmek
    şartıyla diğer bütün insanların kurtuluş ve felâketlerinin kendi çalışma ve
    kazançlarına bağlı bulunduğunu beyan ederek çalışma ve kazancın değerini
    göstermektir. Korkutmanın, öğüt vermenin asıl faydası da budur. Dolayısıyla
    bu âyette „yemîn“ kelimesi iki mânâda düşünülebilir:
    1) Kaderde sağ tarafta bulunmuş, hiç çalışma ve gayretleri olmadan
    kaderleri iyi kılınmış kimseler demektir. Meselâ, Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
    nebîlik ve resullüğü, “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyor?” 615 âyetinden
    de anlaşıldığı üzere çalışmasının hiçbir etkisi olmayan bir bağış, bir
    İlâhî rahmettir.
    2) „Yemîn“ kelimesinin ahit ve sözleşme mânâsına olmasıdır. Çünkü
    yaratılış sözleşmesi ile ilâhî ahde dahil olmuş ve yeminlerini tutmuş olan
    kimseler kendi kazançlarından sorumlu ve bundan istifade etmiş olmakla
    beraber sonuç itibariyle yalnız kazançlarına bağlı kalmayıp kazandıklarından
    çok fazla nimet ve mutluluklara ererler ki bunun misali, bir şahsın tek
    başına çalışmasıyla sosyal bir sözleşmeye bağlı olarak toplum halinde çalışması
    arasındaki farktır. Zira toplumla yaşayanlar yalnız kendi kazançlarından
    değil, toplumlarının değerine ve sözleşmelerine bağlılıklarına göre
    birbirlerinin ortak ve karşılıklı mesailerinden yüksek bir biçimde yararlanır.
    Dağınık çalışmaların zahmeti çok, verimi az olduğu halde bir ahit ve
    sözleşmeye bağlı olarak çeşitli çalışmalarını samimi bir şekilde birleştirmiş
    613 2/Bakara, 286
    614 21/Enbiyâ, 101
    615 43/Zuhruf, 32
    • 271 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ve çalışmalarının dağınık ve ortak noktalarına hep bir ruh ile sarılarak toplum
    halinde yürümüş olanlar herbiri kendi çalışmasından yararlanmakla
    beraber birbirlerinin çalışmalarından da gittikçe artan bir şekilde pay alırlar.
    İşte Allah‘a, Peygamberine ve ahiret gününe iman edip de Sekar‘dan
    korunarak hak yolunda ruhlarını ve çalışmalarını birleştirmiş olan ve aynı
    kıbleye yönelerek yürüyen samimi iman sahipleri kendi kazançlarına bağlanmakla
    kalmayıp İlâhî lütuftan benzerlerinden ayrı bir şekilde nasip alan
    “ashâb-ı yemîn”dirler.”616
    „Hakkın ve erdemin tarafında olanlar“ diye de çevrilebilecek olan „ashâbu‘
    l-yemîn“ tamlamasmdaki „ashâb“ „topluluk, arkadaşlar, taraftarlar“,
    „yemîn“ ise hem „sağ taraf ‘ hem de mecazî olarak „doğru, gerçek, güç“
    anlamlarında kullanılır. Bu deyimi
    kısaca „sağcılar“ şeklinde çevirenler
    bulunmakla birlikte „sağcılar“ kelimesi günümüzde daha çok siyasal
    veya ideolojik anlamlar içeren bir terim olarak kullanıldığından bu çeviriyi
    Kur‘an‘ın kasdettiği anlam ve amaca uygun bulmuyoruz. Zira “ashâbu’l-
    yemîn” Kur’an’da genellikle iman ve amelleriyle gerçeğin ve erdemin
    tarafında olanları ifade eder. Müfessirler bu deyimi, “âhirette amel defterleri
    sağ taraflarından verilenler, mü’minler, müslümanların çocukları, melekler,
    Hz. Âdem’in sağ tarafında bulunanlar, dünyada hayırlı işler yapanlar,
    dürüst, erdemli ve kutsanmış kimseler” gibi farklı şekillerde yorumlamışlardır.
    617
    Bize göre burada söz konusu olanlar, Allah’ın
    iradesine uygun bir inanç
    ve amel çizgisi benimseyip hayat boyunca bu çizgide
    sebat eden mü’minlerdir.
    Nitekim 43-47. âyetlerde sıralanan günahkârların özellikleri, bir bakıma
    “ashâbül-yemîn” deyimiyle ne kastedildiğine de işaret etmektedir.
    Buna
    göre “ashâbu’l-yemîn” hayatlarının sonuna kadar namazlarını kılar,
    yoksulu
    doyurur, bâtıla dalanlardan uzak durur, ceza gününe İnanırlar. Buradaki
    namaz Allah’a iman ve İtaati, yoksulu doyurma yaratılmışlara şefkat
    ve merhameti,
    imkânları olmayanlarla paylaşmayı; bâtıla dalanlardan uzak
    olma, daima hakka İnanma hak ölçülerine göre yaşama, hakkı ve haklıyı
    destekleme, haksızın karşısında olmayı; ceza gününe inanma ise hayatının
    bütün anlarında, her türlü karar,
    tercih ve eylemlerini Allah’ın huzurunda
    sorguya çekilip bunların tek tek hesabını
    vereceğini bilerek yaşamayı ifade
    eder.618
    616 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/428-429.
    617 Râzî, XXX, 210; İbn Âşûr, XXIX, 325; Esed, III, 1208
    618 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    • 272 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın Lütfuna Mazhar olanlar
    Bu âyette, erdemli olmayı başarıp defteri sağ tarafından verilenler (ashâbu’l
    yemîn)in, kazançlarıyla mütenasip bir ecirle kalmayacakları; onların
    ayrıca Allah’ın fazlına mazhar olacakları belirtilir.
    Bu âyette yer alan ve nuzül sırasına göre ilk kez geçen ashâbu’l yemîn
    terkibi, lafzen sağ tarafta olanlar, mecazen de dürüst, erdemli ve cennetlik
    mü’minler anlamına gelir. Gerek Araplar gerekse bir kısım insanlar, sağ tarafı
    uğurlu, sol tarafı ise uğursuz sayarlar. Bu yüzden Kur’an muhataplarına,
    iyi insanların, cennetlik mü’minlerin amel defterlerinin sağ tarafından;
    kötü insanların, cehennemlik kâfirlerin amel defterlerinin de sol tarafından
    verileceğini bildirmiştir. Şu halde ashâbu’l yemîn terkibi, kitabı sağ tarafından
    verilen ve Allah’ın rızasını kazanıp cennete giren mü’minleri belirtmektedir.
    Ayrıca bu terkiple, “hiç kazançları olmadan kaderleri yaver kılınmış
    kimselere”; meselâ, risalete ve nübüvvete mazhar olmuş peygamberlere
    de işaret edilmiş olabilir. Demek ki yüksek mertebelerin birçoğu sadece
    çalışmakla elde edilemez. Peki, bu durum, “insana uğrunda çaba gösterdiği
    dışında bir şey verilmeyecektir; zamanı geldiğinde de kendisine çabasının
    gerçek anlamı gösterilecek ve sonra ona tam karşılığı verilecektir.”anlamındaki
    âyetlere ters düşmez mi? Hayır. Çünkü çalışıp kazandığından başkası,
    insanın hakkı değil, Allah’ın ona bir lütfudur. Burada asıl maksat, çalışıp
    haketmenin değerini düşürmek değil, sadece çalışmayla erilemeyecek mertebelere,
    Allah’ın lütfuyla erilebileceğine dikkat çekmektir. 619
    Amel/çalışma defterleri sağ yanlarından verilenlerin her türlü bağımlılıktan,
    tutsaklıktan, bağdan ve köstekten uzak olmaları onların iyiliklerini
    bereketlendirip kat kat arttıran yüce Allah’ın lütfunun sonucudur. Bu
    umutlu sonucun burada açıklanması ve dikkatlere sunulması her türlü kalbi
    etkileyecek bir nitelik taşır. Bu açıklama ilk başta yüce Allah’ın âyetlerini
    yalanlayan, şimdi ise kendilerini yüz kızartıcı bir pozisyonda gören ve uzun
    uzun itiraflarla içlerini döken günahkârların kalplerini etkiler. Oysa dünyada
    önem vermedikleri, adam yerine koymadıkları mü’minler şimdi üstün
    ve onurlu bir konumdadırlar ve üstün konumlarının rahatlığı içinde kendilerine
    “Sakar’a (cehenneme) sürüklenmenizin sebebi nedir?” diye sorarlar.
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/500-501
    619 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 273 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Öte yandan bu açıklama dünya da günahkârlardan çok çeken mü’minlerin
    kalplerini de etkiler. Şimdi ise kendileri onurlu bir konumda iken
    kendini beğenmiş düşmanları o onur kırıcı duruma düşmüşlerdir. Sahne
    o kadar canlıdır ki, her iki gurubun kalbinde de şu anda varmış ve her iki
    taraf orada yerini almış izlenimini uyandırıyor. Sahnenin bu çarpıcı canlılığı
    dünya hayatının defterini bütün dekoru ile birlikte dürmekte, bu hayatı
    noktalanmış ve geçip gitmiş bir geçmişe dönüştürmektedir.
    Günahkârların uzun ve ayrıntılı itirafları kendilerini “sakar” cehennemine
    sürükleyen çok sayıda günahı içeriyor. Onlar mü’minler karşısında
    başları eğik ve aşağılanmış bir pozisyonda bu suçlarını kendi dilleri ile itiraf
    ediyorlar. 620
    Dine dayalı veya dindar siyasi görüşler (Hıristiyan Demokrat v.b.) ve
    devleti din esaslarına göre kurmak isteyen (şeriatçı) siyasi programlar da
    sağcılığın kapsamı içinde yer alır, denilmiştir.
    Kuran-ı Kerim’de de “sağcı” ve “solcu” tabirleri vardır. Yalnız Kuran’da
    sağcılar ve solcular diye çoğul olarak geçmektedir. Orijinal şekliyle “ashâb-
    ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) (Vakıa 56/ 27),
    “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda olanlar) (Vakıa 56/ 41);
    bundan başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)
    (Beled 90/ 18) ve “ashâb-ül meşeme” (uğursuzlar) (Beled 90/ 19) kelimeleri
    geçmektedir. Şimdi bu kelimelerin üzerinde biraz durarak Kuran
    anlayışındaki sağcıları ve solcuları tanımaya çalışalım.
    Yemîn etmede kullanılan “yemîn” (sağ el) sözcüğü, elin istiare yoluyla
    kullanılmasıdır. Bu, sözleşen, yemîn eden ve bu gibi kişilerin sağ ellerini
    kullanmalarındandır. Araplar ahitleşme ve sözleşme hususunda sağ elini
    arkadaşının sağ eline vurması ve dokundurup sürmesi alakasıyla yemîn etmeye
    yemîn adı verildi. Yani böylece sağ el aynı zamanda yemîn etmek ve
    yemîn demektir. Yemînin çoğulu “eyman” gelir.
    620 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    • 274 •
    Ahmed Kalkan
    Nitekim şu âyetlerde bu kelime yemîn anlamında kullanılmıştır. “Yoksa
    ne hükmederseniz mutlaka sizindir diye sizin lehinize olarak tarafımızdan
    verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler (yeminler) mi var?”621
    “Ötekiler (münafıklar), sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka
    (savaşa) çıkacaklarına dair en ağır yemnleri ile Allah’a yemîn ettiler.”622
    Bazı İslam âlimleri “ashâb-ül yemîn”i “Böylece kitabı sağ eline verilen
    kimse, kolay bir şekilde hesap verecek”623 âyetine dayanarak, amel defteri denilen
    kitapların kıyamet gününde sağ tarafından verilecek olan kimseler
    olarak anlamışlardır. Elmalılı bunu naklettikten sonra ashâb-ı yemîn hakkındaki
    kendi görüşünü şöyle açıklamaktadır: Ashâb-ı yemîn, yeminine
    sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi manasını ifade edebilir ki, mukabili
    yemini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sâdık
    ve vefakâr anlamında kullanıldığı da söylenebilir. 624
    Aslında, Allah, ruhlar âleminde ve görevlendirdiği Peygamberler vâsıtası
    ve gönderdiği kitaplar yardımı ile tüm insanlardan söz almıştır, ahit
    almıştır. Onun için İlâhî kitapların bu sözleşmenin metinleri olduğunu
    söylemek mümkündür. Tevrat ve İncil’e eski ahid ve yeni ahid adı verilmesi
    de bunu gösterebilir. Âyette “Onlar o Allah’a verdikleri sözlerini tutmayanlar,
    Allah’ın yerine getirmelerini istediği emirleri yerine getirmeyenler
    ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. İşte gerçekten zarar edecek olanlar
    da onlardır”625 buyrulmuştur. Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır şunları
    söylemektedir: İlk yaratılışta “ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Senden
    yardım dileriz”626 kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında
    yapılmış olan ezeli antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa
    ait genel kanunu, yukarıda görüldüğü üzere, her iki taraftan antlaşma ile
    belgelenip tekit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme
    ile takviye, diğer taraftan da kalb ve dil bakımından iman ve ikrar ile
    kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve misakı kendi kendilerine
    bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman etmemeye ve imandan
    çıkmaya çalışırlar. 627
    621 68/Kalem, 39
    622 24/Nûr, 53
    623 84/İnşikak, 7–8
    624 Elmalılı, VII, 398
    625 2/Bakara, 27
    626 1/Fâtiha, 5
    627 Elmalılı, Hak Dini, I, 245
    • 275 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir
    kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz
    vicdanlı kimseler idrâk ederler. Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler
    ve antlaşmayı bozmazlar.”628 Bu “ülu’l elbâb” denilen üstün akıllı kimselerin
    devam eden âyetlerde 8 çeşit özellikleri zikredilmiştir. Ancak burada bizim
    konu ile ilgili olan “Allah’ın ahdini ifa ederler” ifadesi birinci sırada anılmıştır.
    Allah’a verilen söz, yemin ve ahid, Kur’an’da “Rabbin Âdemoğullarından,
    onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak:
    ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiştir. Onlar da: ‘Evet buna şahidiz, demişlerdir.”
    629 İşte bu İlâhî ifadede açıklandığı üzere, Allah Teâlâ’nın rabliğini
    itiraf edip hükümranlığını kabul etmek şeklinde kendi öz benliklerinde
    taahhüt ettikleri tevhit ahdine vefa ederler. Ve bu misakı, sözleşmeyi bozmazlar.
    Vefasızlık edip sözlerinden dönmezler ve yeminlerini bozmazlar. 630
    Burada Kuran’ın sağcılar dediği kimseleri daha iyi ve daha kolay anlamak
    için biz, başka bir açıklama getirmek istiyoruz. O da “ashâb-ül yemîn”
    (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) derken “el-yemîn” kelimesinin bilinen
    belli bir yemîn olmasıdır. Arapçadaki teknik ifadesiyle bu Marife-bilinen
    mâlum bir kelimedir. Bu da insanların yaratılışta Allah’ın koymuş
    olduğu düzeni yaşama ve yaşatma konusunda Allah’a verilmiş olan ahit,
    söz ve yemîndir. İşte bu söz ve yemîn sahipleri, Allah’ın koyduğu hayat tarzını,
    sosyal, siyasî, iktisadî ve ailevî… düzenleri yaşamak ve yaşatmak için
    yemînine sahip çıkarak, sözünde duran kimselerdir. Bunlar iman ederler
    yani nizama girmeyi ve onun için ve onun içinde çalışmayı kabul ederler;
    böylece bunun faydasını hem dünyada görür ve hem de ahirette görürler.
    Solcular ise iman değil, “âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir.”
    631 âyetinde ifade edildiği gibi küfrederler. Allah’ın koyup kurduğu
    düzeni kabul etmezler; O’nun emir ve nehiylerini dinlemezler. Onun için
    de dünya ve ahirette rezil ve rüsvay olurlar.
    Bu sağcılar kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de anlam olarak
    dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de vardır. Bazı
    müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı) işler
    yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve günah
    628 13/Ra’d, 19–20
    629 7/A’râf, 172
    630 Elmalılı, V, 140
    631 90/Beled, 19
    • 276 •
    Ahmed Kalkan
    işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.632 Ama
    bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai kazançları,
    onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.633 Buradaki
    “önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “ve sizler de üç sınıf
    olduğunuz zaman”634 buyrulduktan sonra “ashâb-ül meymene”, “ashâb-ül
    meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
    Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap her ne
    kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara gibi
    görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk insandan
    itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
    mütalaa edileceklerdir.635 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer bir
    sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 636
    Görüldüğü gibi buraya kadar biz, hem bugün halk dilinde kullanılmakta
    olan sağcı ve solcu tâbirleri ile Kuran’ın ifade ettiği sağcı ve solcu kelimeleri
    üzerinde durup bunları açıklamaya çalıştık. Bugün dilimizde geçerli
    olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki “sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan
    sonra batıda kullanılmaya başlamış olan kelimenin tercümesinden başka
    bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber bunun, insan ürünü düzenlerin
    mensubu olan ve sosyal, siyasal ve ekonomik yapıyı değiştirme değil,
    onların devam etmesini isteyen bir tip olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize
    göre Türkçemizdeki sağcı ile Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden
    tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı kelimesinin zamanımızdaki dilimizde
    kullanılmakta olan kelimelerden hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma
    yapıp şöyle bir düşündüğümüzde bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini
    görürüz. Dinci demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile
    bakan, İlâhî vahyi ve kutsal emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata
    İlâhî buyrukların hâkim olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar.
    Hâlbuki sağcıların genel olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını
    ifade edebiliriz. Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya
    düzenlerinin, demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın
    erkek eşitliği gibi batı değerlerinin arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef
    müslümanların bugün şuculuk ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a
    632 Fahreddin Râzi
    633 Muhammed Esed, III, 1105
    634 56/Vâkıa, 7
    635 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
    636 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
    • 277 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ve İslâmî esaslara gelemedikleri gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini
    ellerinin tersiyle itip henüz İlâhî değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın
    aleyhindeyim diyen bir müslüman, müslüman olabilir mi? Behey şaşkın,
    bu nasıl bir Müslümanlık! Şeriat, Allah’ın emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri
    demektir. Hiçbir kimsenin kanun koymaya ve bir kural getirmeye
    hak ve salahiyeti, güç ve kudreti yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu
    değerleri diye bir şey olamaz. Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum
    ve âhenkten ziyade, taazzuv etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden
    ziyade bir çelişkiler dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına
    ve hayat adına bugün doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar
    çeken krizden krize düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey
    yoktur. Bunların demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur.
    Paralarını kiraya verip oturduğu yerden hiçbir ek emek veya risk ilave etmeden
    bedavadan paraya para kazandıranlar, vergi adına zulüm yapanlar,
    başkanlarının gözünün içine bakarak o parmak kaldırınca parmak kaldıran,
    adına milletvekili denen şu robotların davranışlarını sergileyenler…
    Sahi şu çalışan milletvekillerinin dışındaki sadece parmak kaldırma görevlisi
    olanların aldıkları maaşları neyin karşılığıdır hiç düşündünüz mü ve bu
    paraların helal olduğunu söyleyebilir misiniz?
    “Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
    bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 637 Başka
    bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
    ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”638 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
    Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, inananlar da iman
    etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
    şereften bir payları yoktur. 639
    Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
    söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
    Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın
    muradının ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve
    icma ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları
    İslâm’a hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için
    geçici hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.
    637 35/Fâtır, 10
    638 63/Münâfikun, 8
    639 Mevdudi, VI, 332
    • 278 •
    Ahmed Kalkan
    Kanuniden beri kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya
    ve her geçen gün tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle
    yapılacak tek şey, eşyanın tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve
    onurunu ön plana alarak Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği
    kişiliğini yaşadığı, bir hukuk toplumunu, tüm organları ile uyum içinde
    olan, taazzuv etmiş tek bir uzviyet olan, iman, amel ve ahlak toplumunu
    yeniden kurmaktır.
    Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık zihniyetine
    ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden kopup parça, parça olmuş
    sistemlerin peşinde koşmayı bırakıp merkezde Allah var diyerek, kâinattaki
    tevhit birliğine erip bir iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden
    kuracaklardır. Bizim bu husustaki tavsiyemiz tüm müslümanların Kuran ve
    sahih sünnet ışığında yeni bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek
    olmaları, yolun ortasındaki küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak
    gibi bir katkıda bulunmalarıdır. İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini
    silip süpürür. 640
    Ashâb-ı yemîn: Amel defterleri sağından verilenler, iyiler, sağduyulu
    hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca
    koşanlar. Allah’ın
    iradesine uygun bir inanç ve amel çizgisi benimseyip
    hayat boyunca bu çizgide
    sebat eden mü’minler anlamına gelir.Yemîn
    (yümn, meymene), sağ anlamı kadar, aynı zamanda bereket, saâdet, mutluluk
    ve uğurluluk demektir.
    Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı yeridir. Sağ kol da önemli kişi
    anlamında kullanılır. Ashâb-ı yemîn (veya meymene): Saygı mevkiinde bulunan
    yüksek haysiyet sahipleri, kendilerine ve başkalarına yararı dokunan
    bereketli insanlar anlamlarına gelir.
    Kıyâmet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı yemîn (ashâb-
    ı meymene), ashâb-ı şimâl (ashâb-ı meş’eme) ve sâbıkûn (iman ve itaatte
    öncü olanlar). 641 Ashâb-ı yemîn (meymene); Beled sûresinde köle âzat
    eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, iman edip sabrı ve merhameti
    640 11/Hûd, 114
    641 56/Vâkıa, 7-10
    • 279 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    birbirine tavsiye eden kimseler olarak tanıtılmıştır. 642 Ashâb-ı meymene,
    Vâkıa sûresinde ashâb-ı yemîn olarak ifade edilmiştir. 643
    Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı
    meymene ile ashâb-ı yemîn aynı insanlardır. Kıyâmette bunlara amel defterleri
    sağ tarafından verilecek 644 ve hesapları kolay olacaktır. 645 Her can
    kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak ashâb-ı yemîn bundan
    hâriç olacaktır. 646 Ashâb-ı yemîn; cennetlerde her türlü nimetler içinde
    olacaklardır. 647
    Ashâb-ı yemîn; iman edip sâlih ameller işleyen, Allah ve Peygamber’e
    itaat eden insanlardır. Âhirette kişiye amel defterinin sağ taraftan verilmesi,
    o kimsenin hayırlı âkıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır.
    Sağ, hemen her dilde hayırlı ve önemli şeyler için kullanılır. Arapçada
    da, diğer dillerde de bu böyledir. Türkçede de sağ ve sağla ilgili türetilen
    kelimeler hep hayrı, olumlu özellikleri ifade eder. Sağ: Hayatta olan, diri,
    canlı anlamına geldiği gibi, sağlam, sıhhatli, kavî, metîn, korkusuz, emîn,
    hâlis, temiz, iyi, doğru gerçek anlamlarına da gelir. Esenlik, emniyette olmak
    anlamında sağ-sâlim denir; çok yaşa, teşekkür ederim yerine sağ ol
    tabiri tercih edilebilir. Sağalmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, şifa bulmak
    için kullanılır. Sağduyu: Mantıklı ve doğru düşünme özelliği, doğruyu
    yanlıştan ayırma husûsiyeti, akl-ı selîm için ifade edilir. Sağbeğeni: Güzeli
    çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseğidir. Sağgörü: Basîret karşılığı
    olarak kullanılmaktadır. Sağlam: Hasta veya sakat olmayan; sağlam, sıhhatli
    kimse için veya kolayca hasara uğramayan, dayanıklı veya kırık veya
    bozuk olmayan ya da sağlığa faydalı, dokunmayan bir şey için kullanılır.
    Doğru, gerçek, sahih, güvenilir, kuvvetli şey için de sağlam denilir. Dirilik,
    hayat, sıhhat, hasta olmayıp normal olma haline sağlık denilir. Sağlık ve
    âfiyetle anlamına sağlıcakla denildiği olur. Doğruluk kuralına uygun olan,
    sözün anlatılmak istenene tam karşılık olması, tam uygun düşmesi niteliğine
    sağın denir.
    642 90/Beled, 13-18
    643 56/Vâkıa, 27, 38, 90-91
    644 69/Hakka, 19
    645 84/İnşikak, 8
    646 74/Müddessir, 38-39
    647 56/Vâkıa, 27-38; 69/Hakka, 19-24
    • 280 •
    Ahmed Kalkan
    Sağistem ise; iyi niyet, hüsnüniyet demektir. Sağ kol: Önemli mevkiiye
    sahip bir kişinin kullanacağı ve yardımına ihtiyaç duyacağı, en güvendiği
    has adama ad verilir.
    Bütün bunların yanında, ashâb-ı yemîn için “sağcılar” tabiri, kesinlikle
    yanlıştır. “Sağcı”, Kur’an’daki anlamla hiç ilgisi olmayacak şekilde, politik
    bir anlamda kullanılır ve konumuzla hiç ilgisi yoktur.
    Ashâbu’l-Meymene, Ashâbu’l-Meş’eme ve Sağcılık-Solculuk
    “Sağcı”, bir yeni kelime olup siyaset ve fikir hayatında muhafazakârlıktan
    yana olan, gelenek ve göreneğe, mevcut düzenin değerlerine bağlı
    kalan kimse, birey ve toplum (hakiki ve hükmî şahsiyet) demektir. Meselâ
    “sağcı yazar” ve “sağcı parti” ifadelerinde olduğu gibi. “Solcu” kelimesi de
    yeni bir kelime olup düşünce, siyaset ve ekonomide sol görüşü benimseyip
    gelenekçiliği ve muhafazakârlığı reddeden, sosyalizm taraftarı olan (kimse
    ve parti…) demek olur. 648
    İşte bugün sağcılık ve solculuk, sağcılar ve solcular dediğimizde daha
    çok siyasi eğilimleri dile getiren bu iki kelimenin renklerinin tonlarında
    her ne kadar zaman, zaman değişmeler meydana gelmişse de asıl bunların
    içeriğini dolduran şey, 1789 Büyük Fransız İhtilalinden sonra toplanan 1.
    Cumhuriyet Meclisi yani Milli Meclis olmuştur. Bu mecliste başkanlık kürsüsüne
    göre sağ taraftaki sıralara ihtilale karşı oldukları bilinen aristokratlar
    ve kilise temsilcileri, sol taraftaki sıralara da ihtilali yapan liberal burjuva
    temsilcileri oturmuşlardı. İşte bu oturuş durumuna bakarak kralcı aristokrat
    ve kilise temsilcilerine (yani eski düzen taraftarlarına) sağcı, ihtilalci
    burjuva temsilcilerine (yani yeni düzen taraftarlarına) da solcu denilmiştir.
    Böylece siyasi literatür de yepyeni bir kelime ve yeni bir terim kazanmış
    bulunmaktadır. Ancak bu tabirlerin zamanımıza kadar devam ede gelen
    kaypaklığı, onların menşeinde mevcuddur. Nitekim kralcıların meclisteki
    sayıları azalıp burjuvalarla sosyalistlerin siyaset mücadelesi başlayınca, bu
    defa burjuvalara sağcı, sosyalist ve komünistlere solcu denilmiştir.
    Batı demokrasilerinde sağcılık genel olarak liberal kapitalist siyasi
    programlara bağlılığı, yani iktisadi hayatta özel mülkiyet ve özel teşebbüse,
    siyasi bakımdan klasik hürriyetlere taraftarlığı ifade eder.
    648 Misalli Büyük Türkçe Sözlük
    • 281 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Solculuk da muhtelif derece ve şiddetlerde özel mülkiyete, özel teşebbüse
    karşı çıkan, iktisadi hayatta devletçi ve kolektivist görüşleri savunan
    siyasetlere taraftarlık etmektir, diyebiliriz.
    Felsefi bakımdan sağcılık, materyalizme (maddeciliğe ve inkârcılığa)
    karşı olmak, madde ile beraber ruhun varlığına, Allah’a ve dine inanmaktır.
    Solculuk ise madde dışında ve ötesinde bir değer tanımamak, dini ve Allah’ı
    inkâr etmektir. Bu açıdan solculara göre sağcılık gericilik sayılır.
    Sosyal değişme ve gelişme açısından, tekâmülcü (evrimci), toplumu ıslahat
    ve reformlar yaparak, büyük sarsıntılara uğratmadan kendi şartları ve
    kurulu düzenin mantığı içinde değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışan görüşler
    sağcı sayılır.
    (Ama bu, sağcıların Kur’an’ın istediği gibi tevhidî iman edenlere ad verildiği
    anlamına kesinlikle gelmez. Batıda ve bu ülkede solcu kâfirler olduğu
    gibi, sağcı kâfirler ve müşrikler de az değildir. -A.Kalkan-)
    Orijinal şekliyle “ashâb-ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)
    649, “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda olanlar)650; bundan
    başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)651 ve
    “ashâb-ül meş’eme” (uğursuzlar) 652 kelimeleri geçmektedir. Şimdi bu kelimelerin
    üzerinde biraz duralım:
    “Ashâb-ül yemîn” derken “ashâb” kelimesi “sâhib”in çoğuludur. “Sâhib”
    ise ister insan veya hayvan, ister yer ve zaman olsun, bir şeyden ayrılmayandır.
    Bu birliktelik ister bedenle olsun –ki bu asıl ve en çok olanıdır- isterse
    yardım ve destekle olsun fark etmez, aynıdır.653 Bu kelimeye bazı sözlükler
    dostluk, arkadaşlık ve sahip anlamları vermişlerdir. “el-yemîn”e gelince bu
    aslında sağ el demektir. Sağ el, sol elden daha kuvvetlidir, onun için sağa bu
    ad verilmiştir. El-yümnü, uğur ve bereket manasına olan kelime de buradan
    gelir.
    649 56/Vâkıa, 27
    650 56/Vâkıa, 41
    651 90/Beled, 18
    652 90/Beled, 19
    653 Râğıb, Müfredat
    • 282 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü araplar hayır ve bereketi yemîne (sağa) nisbet ederler. İslam’dan
    önceki dönemlerde araplar önemli işlerinde neticenin iyi mi kötü mü, hayırlı
    ve uğurlu mu, yoksa hayırsız ve uğursuz mu olacağını anlamak için
    kuş uçururlardı. Kuşların uçuş yönlerine ve uçuş biçimlerine bakarak gelecekten
    haber verirler ve kehanette bulunurlardı. Gelecek hakkında böylece
    yorum yaparlar ve bilgi üretmeye çalışırlardı. Eğer bu kuş sağ tarafa uçarsa
    işlerin iyi gideceğine hayır ve uğurlu olacağına hükmederler, eğer sol tarafa
    uçarsa o zaman da bunu bir kötülük ve uğursuzluk sayarlardı.
    Râğıb, Yüce Allah’ın “ashâb-ül yemîn mâ ashâb-ül yemîn” (sağın adamları,
    nedir o sağın adamları!)654 âyeti, saâdet ve bereketlere mazhar olan kişileri
    anlatır. Bu da, insanların hayır ve bereketi sağ ile, kötülük ve uğursuzluğu
    sol ile ifade etmeleri esasına göre söylenmiştir. “yemîn” kavramı,
    aynı zamanda bereket ve saadet için de kullanılır. Yüce Allah’ın “ve emmâ
    in kâne min ashâb-il yemîn” (Eğer o, sağın adamlarından ise,)655; “fe selâmün
    leke min ashâbi’l yemîn” (Ey sağcı) sana sağcılardan selâm!)656 sözü de bu
    anlamdadır, demiştir. 657
    Yemin etmede kullanılan “yemîn” (sağ el) sözcüğü, elin istiare yoluyla
    kullanılmasıdır. Bu, sözleşen, yemin eden ve bu gibi kişilerin sağ ellerini
    kullanmalarındandır. Araplar ahitleşme ve sözleşme hususunda sağ elini
    arkadaşının sağ eline vurması ve dokundurup sürmesi alâkasıyla yemin etmeye
    yemin adı verildi. Yani böylece sağ el aynı zamanda yemin etmek ve
    yemin demektir. Yemînin çoğulu “eymân” gelir. Nitekim şu âyetlerde bu
    kelime yemin anlamında kullanılmıştır. “Yoksa ne hükmederseniz mutlaka
    sizindir diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar
    geçerli kesin sözler (yeminler) mi var?”658 “Ötekiler (münâfıklar), sen hakikaten
    kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair
    en ağır yemnleri ile Allah’a yemîn ettiler.”659
    Bazı İslâm âlimleri “ashâb-ül yemîn”i “Böylece kitabı sağ eline verilen
    kimse, kolay bir şekilde hesap verecek”660 âyetine dayanarak, amel defteri de-
    654 56/Vâkıa, 27
    655 56/Vâkıa, 90
    656 56/Vâkıa, 91
    657 Bk. Müfredat, yemîn maddesi
    658 68/Kalem, 39
    659 24/Nûr, 53
    660 84/İnşikak, 7–8
    • 283 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    nilen kitapların kıyamet gününde sağ tarafından verilecek olan kimseler
    olarak anlamışlardır. Elmalılı bunu naklettikten sonra ashâb-ı yemîn hakkındaki
    kendi görüşünü şöyle açıklamaktadır: Ashâb-ı yemîn, yeminine
    sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi manasını ifade edebilir ki, mukabili
    yemini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sâdık
    ve vefakâr anlamında kullanıldığı da söylenebilir. 661
    Aslında Allah, ruhlar âleminde ve görevlendirdiği Peygamberler vâsıtası
    ve gönderdiği kitaplar yardımı ile tüm insanlardan söz almıştır, ahit
    almıştır. Onun için İlâhî kitapların bu sözleşmenin metinleri olduğunu
    söylemek mümkündür. Tevrat ve İncil’e eski ahid ve yeni ahid adı verilmesi
    de bunu gösterebilir. Âyette “Onlar o Allah’a verdikleri sözlerini tutmayanlar,
    Allah’ın yerine getirmelerini istediği emirleri yerine getirmeyenler
    ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. İşte gerçekten zarar edecek olanlar
    da onlardır”662 buyrulmuştur. Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır şunları
    söylemektedir: İlk yaratılışta “ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Senden
    yardım dileriz”663 kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında
    yapılmış olan ezeli antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa
    ait genel kanunu, yukarıda görüldüğü üzere, her iki taraftan antlaşma ile
    belgelenip tekit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme
    ile takviye, diğer taraftan da kalb ve dil bakımından iman ve ikrar ile
    kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve misakı kendi kendilerine
    bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman etmemeye ve imandan
    çıkmaya çalışırlar. 664
    “Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir
    kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz
    vicdanlı kimseler idrâk ederler. Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler
    ve antlaşmayı bozmazlar.”665 Bu “ülu’l elbâb” denilen üstün akıllı kimselerin
    devam eden âyetlerde 8 çeşit özellikleri zikredilmiştir. Ancak burada bizim
    konu ile ilgili olan “Allah’ın ahdini ifa ederler” ifadesi birinci sırada anılmıştır.
    661 Elmalılı, VII, 398
    662 2/Bakara, 27
    663 1/Fâtiha, 5
    664 Elmalılı, Hak Dini, I, 245
    665 13/Ra’d, 19–20
    • 284 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a verilen söz, yemin ve ahid, Kur’an’da “Rabbin Âdemoğullarından,
    onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak:
    ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiştir. Onlar da: ‘Evet buna şahidiz,
    demişlerdir.”666 İşte bu İlâhî ifadede açıklandığı üzere, Allah Teâlâ’nın rabliğini
    itiraf edip hükümranlığını kabul etmek şeklinde kendi öz benliklerinde
    taahhüt ettikleri tevhit ahdine vefa ederler. Ve bu misakı, sözleşmeyi bozmazlar.
    Vefasızlık edip sözlerinden dönmezler ve yeminlerini bozmazlar. 667
    Burada Kur’an’ın sağcılar dediği kimseleri daha iyi ve daha kolay anlamak
    için biz, başka bir açıklama getirmek istiyoruz. O da “ashâb-ül yemîn”
    (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) derken “el-yemîn” kelimesinin bilinen
    belli bir yemîn olmasıdır. Arapçadaki teknik ifadesiyle bu Marife-bilinen
    mâlum bir kelimedir. Bu da insanların yaratılışta Allah’ın koymuş olduğu
    nizamı yaşama ve yaşatma konusunda Allah’a verilmiş olan ahit, söz
    ve yemîndir. İşte bu söz ve yemin sahipleri, Allah’ın koyduğu hayat tarzını,
    sosyal, siyasî, iktisadî ve ailevî… sistemi yaşamak ve yaşatmak için yeminine
    sahip çıkarak, sözünde duran kimselerdir. Bunlar iman ederler yani nizama
    girmeyi ve onun için ve onun içinde çalışmayı kabul ederler; böylece
    bunun faydasını hem dünyada görür ve hem de âhirette görürler. Solcular
    ise iman değil, “âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir.”668 âyetinde
    ifade edildiği gibi küfrederler. Allah’ın koyup kurduğu düzeni kabul
    etmezler; O’nun emir ve nehiylerini dinlemezler. Onun için de dünya ve
    ahirette rezil ve rüsvay olurlar.
    Bu sağcılar kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de anlam olarak
    dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de vardır. Bazı
    müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı) işler
    yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve günah
    işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.669 Ama
    bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai kazançları,
    onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.670 Buradaki
    “önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “ve sizler de üç sınıf
    666 7/A’râf, 172
    667 Elmalılı, V, 140
    668 90/Beled, 19
    669 Fahreddin Râzi
    670 Muhammed Esed, III, 1105
    • 285 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    olduğunuz zaman”671 buyrulduktan sonra “ashâb-ül meymene”, “ashâb-ül
    meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
    Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap her ne
    kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara gibi
    görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk insandan
    itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
    mütalaa edileceklerdir.672 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer bir
    sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 673
    Bugün dilimizde geçerli olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki
    “sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan sonra batıda kullanılmaya başlamış olan
    kelimenin tercümesinden başka bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber
    bunun, insan ürünü düzenlerin mensubu olan ve sosyal, siyasal ve
    ekonomik yapıyı değiştirme değil, onların devam etmesini isteyen bir tip
    olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize göre Türkçemizdeki sağcı ile
    Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı
    kelimesinin zamanımızdaki dilimizde kullanılmakta olan kelimelerden
    hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma yapıp şöyle bir düşündüğümüzde
    bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini görürüz. Dinci
    demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile bakan, İlâhî vahyi ve kutsal
    emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata İlâhî buyrukların hâkim
    olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar. Hâlbuki sağcıların genel
    olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını ifade edebiliriz.
    Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya düzenlerinin, demokrasi, insan
    hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın erkek eşitliği gibi batı değerlerinin
    arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef müslümanların bugün şuculuk
    ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a ve İslâmî esaslara gelemedikleri
    gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini ellerinin tersiyle itip henüz İlâhî
    değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın aleyhindeyim diyen bir müslüman,
    müslüman olabilir mi? Behey şaşkın, bu nasıl bir Müslümanlık! Şeriat, Allah’ın
    emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri demektir. Hiçbir kimsenin
    kanun koymaya ve bir kural getirmeye hak ve salahiyeti, güç ve kudreti
    yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu değerleri diye bir şey olamaz.
    671 56/Vâkıa, 7
    672 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
    673 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
    • 286 •
    Ahmed Kalkan
    Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum ve âhenkten ziyade, taazzuv
    etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden ziyade bir çelişkiler
    dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına ve hayat adına bugün
    doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar çeken krizden krize
    düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey yoktur. Bunların
    demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur. Paralarını kiraya
    verip oturduğu yerden hiçbir ek emek veya risk ilave etmeden bedavadan
    paraya para kazandıranlar, vergi adına zulüm yapanlar…
    Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
    bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 674 Başka
    bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
    ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”675 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
    Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, iiman edenler de
    iman etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
    şereften bir payları yoktur. 676
    Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
    söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
    Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın muradının
    ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve icma
    ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları İslâm’a
    hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için geçici
    hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Kanuniden beri
    kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya ve her geçen gün
    tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle yapılacak tek şey, eşyanın
    tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve onurunu ön plana alarak
    Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği kişiliğini yaşadığı, bir
    hukuk toplumunu, tüm organları ile uyum içinde olan, taazzuv etmiş tek
    bir uzviyet olan, iman, amel ve ahlak toplumunu yeniden kurmaktır.
    Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık zihniyetine
    ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden kopup parça, parça olmuş
    sistemlerin peşinde koşmayı bırakıp merkezde Allah var diyerek, kâinattaki
    tevhit birliğine erip bir iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden
    674 35/Fâtır, 10
    675 63/Münâfikun, 8
    676 Mevdudi, VI, 332
    • 287 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kuracaklardır. Bizim bu husustaki tavsiyemiz tüm müslümanların Kuran ve
    sahih sünnet ışığında yeni bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek
    olmaları, yolun ortasındaki küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak
    gibi bir katkıda bulunmalarıdır. İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini
    silip süpürür. 677
    Hüküm ve Hikmetler
    31-39. Âyetler:
    Bu âyetlerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır:
    1- Cehennemin on dokuz bekçi ve zebanisi asla karşı konulamayan meleklerdendir.
    Onlar kalabalıklarla karşılarında durulması mümkün olan insan
    türünden değildirler.
    2- Meleklerden on dokuz adedin söz konusu edilmesi, kâfirlerin fitneye
    uğramasına, yani sınanmalarına sebep olmuştur. Zemahşeri dedi ki: Onların
    sayı sebebiyle fitneye maruz kalmaları sebep olarak gösterilmemektedir.
    Bizzat sayının kendisi sebep olarak gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah:
    “Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık.” diye buyurmaktadır.
    Yani biz onların sayısını ancak on dokuz yaptık diyerek, kâfirler
    için fitne olmayı, on dokuz sayısının yerine geçirmektedir. Çünkü yirmiden
    bir eksik olan bu sayının durumu Allah’a ve O’nun hikmetine itiraz ve
    alay edip, hikmeti büemese dahi mü’min gibi boyun eğmeyen kimselerin
    bu sayı sebebiyle fitneye düşmeleri söz konusudur. Şöyle denilmiş gibidir:
    Bizim onları bu sayıda kılmamız sayı sebebiyle fitneye düşmeyi gerektirecek
    bir özelliktir. Bu da mü’minlerin inancının daha bir sağlamlaşması,
    kâfirlerin de hayret ve şaşkınlığa düşmesi içindir.678
    3- Bu sayının söz konusu edilmesi ile Tevrat ve İncil verilenlerin, Muhammed’in
    (s.a.s.) peygamberliğinin doğruluğuna dair kesin inançları
    daha da artmış oldu. Çünkü cehennem bekçilerinin belirtilen bu sayısı ellerindekilere
    uygun düşmektedir. Aynı şekilde bu böylelikle mü’minlerin
    imanının artması sonucunu da vermiştir. Çünkü onlar Allah’ın Kitab’ında
    677 11/Hûd, 114; Prof. Dr. Osman Eskicioğlu
    678 Zemahşeri, III/288.
    • 288 •
    Ahmed Kalkan
    bulunan hükümleri her tasdik ettikçe iman etmiş olurlar. Sonra da cehennem
    bekçilerinin
    sayısını tasdik ettikleri için de imanları artmış oldu. Aynı
    şekilde bu kendilerine kitap verilip, Muhammed’in (s.a.s.) ashâbından cehennem
    bekçilerinin on dokuz olduğunu tasdik edenlerin şüphelerini de
    ortadan kaldırır. Yine bu hicretten sonra ortaya çıkacak, kalplerinde şüphe
    ve münafıklık
    bulunan Medine münafıkları ile Yahudi ve Hristiyanların
    kâfir olanlarının şöyle demelerine sebep olmuştur: Allah cehennem bekçileri
    için bu alışılmadık sayıyı söz konusu ederek neyi söylemek istemiştir?
    Onların bu şekilde bir soru sormalarından, maksat bu Kitab’ın Allah tarafından
    gelmiş olduğunu uzak bir ihtimal olarak görmek ve hatta Allah’tan
    geldiğini
    inkâr etmektir. Yani Yüce Allah bu hayret verici sayıyı söz konusu
    ederek
    neyi kastetmiştir?
    4- Yüce Allah’ın: “İman edenlerin de imanı artsın.” İfadesi, imanın artıp
    eksildiğine bir delildir. Yani iman itaat ile artar, masiyet ile eksilir. Çoğunluğun
    görüşü budur. İmanın hakikati artma ve eksilme kabul etmez, diyenler
    ise âyeti imanın semereleri, etkileri ve gerekleri hakkında yorumlarlar.
    Kitab Ehli ile mü’minler hakkında onların kesin inançları ve imanlarının
    arttığı kabul edildikten sonra, şüphelerinin söz konusu olmayacağının
    belirtilmesi
    ise, tekid ve pekiştirme babmdandır. Şöyle denilmiş gibidir:
    Onlar
    o kadar kesin bir inanca sahiptirler ki, artık bundan sonra şüphe
    ve tereddütleri
    söz konusu olmaz. Gerçek şu ki; kesin bir inanca sahip olan bir
    kimse, bazen delilin herhangi bir önermesinde gaflete düşebilir ve tekrar
    şüpheye düşebilir. Yine bu ifadeler ile onların dışındakilerin durumuna
    bir
    işarette bulunulmaktadır. Şöyle denilmiş gibidir: İşte onların durumu
    sapık
    ve kâfirlerden şüphe içerisinde olanların durumundan farklı olmalıdır.
    5- “İşte Allah kimi dilerse böylece saptırır, kimi de dilerse hidâyete kavuşturur.”
    Bundan maksat, zahiren anlaşılan saptırmak ve hidâyetin, Yüce
    Allah tarafından yapılan şeyler olduğu değildir. Yüce Allah’ın bazılarını
    sapmaya, diğer başkalarını da hidâyete mecbur ettiği de kastedilmemektedir.
    Bundan maksat Yüce Allah’ın kulları hakkındaki sünnetlerinden birisini
    tespit etmektir. Bu da Allah’ın yaratmış olduğu sebepler ile sonuçlar
    arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Sapıtan bir kimse ancak kendisi ve
    kendi tercihi ile sapıtır. Hidâyet bulan bir kimse de ancak kendi irâde ve tercihi
    ile sapıtır. Bundan sonra Yüce Allah sapıtanlann sapıklığını arttırarak
    onları hidâyetin işaret taşlarından uzaklaştırır. Buna sebep ise onların
    kötü
    seçimleri, istidadları ve inatlarıdır. Diğer taraftan Yüce Allah mü’minlerin
    • 289 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    de imanını, onlara hidâyet ve doğruluk yollarını izleme muvaffakiyeti vererek
    ve güzel seçimleri sebebiyle arttırır. Kâinatta hiçbir şey, Allah’a rağmen
    meydana gelmez. Meydana gelen her bir şey O’nun irâdesi ve dilemesi ile
    olur. İsterse O’nun emrettiği ve sevdiği şeylerin aksi olsun.
    6- “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez.” buyruğu cehennem
    bekçilerinin sayısının hikmetini de, Onun her bir ordusunun sayısının
    hikmetini de ebediyyen Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediğine
    bir işarettir. Bu Muhammed’in on dokuzun dışında askeri yok mu, diyen
    Ebu Cehil’e bir cevaptır.
    Tirmizi’nin rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sema
    gıcırdadı; gıcırdamakta da hakkı var. Çünkü orada alnın Yüce Allah’a
    secdeye konulmadığı dört karışlık kadar bir yer dahi yoktur.”
    7- Yüce Allah cehennemi, cehennemin niteliklerini, onun pek büyük
    bir belâ ve musibet olduğunu, onun sürekli olarak insanlar için bir korku
    ve uyarı olduğunu inkâr eden herkesi “ama öyle yapmıyorlar (öğüt almıyorlar)”
    buyruğu ile uyarıp bu durumdan vazgeçmelerini emir buyurmaktadır.
    8- Yüce Allah şereflerini yüceltmek ve bunlarda ortaya çıkan hususlara,
    bunlardaki Yüce Allah’ın hayret verici kudretine ve bunları var etmekle varlıklar
    âleminin ayakta durduğuna dikkat çekmek üzere aya, geceye ve sabaha
    yemin etmektedir. Hakkında yemin edilen husus ise Sekar’m (cehennemin)
    musibetlerden birisi olduğu, onun insanlar için bir uyarıp korkutucu
    ya da uyarıp korkutma özelliğine sahip olduğudur. Hasan-ı Basri der
    ki: Allah’a yemin ederim ki O, yaratıkları ondan daha büyük bir musibetle
    uyarıp korkutmuş değildir.
    9- Cehennem ateşi hayır ve itaate doğru ilerlemek isteyen kimseler ile
    geri kalıp şerre ve masiyete doğru gitmek isteyen kimseler için bir uyarıcıdır,
    korkutucudur.679
    679 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/226-228.
    • 290 •
    Ahmed Kalkan
    - 40. Âyet -
    جَنَّاتٍ يتَسَاءَُلونَ ¡فِ ي
    “Cennetlerde soruştururlar.” (40. Âyet)
    Cennetlerde birbirlerine sual soruyorlar
    Onlar cennetlerdedirler, soruşurlar
    (Onlar) cennetlerde, hep bir ağızdan soracaklar
    Cennetlerde soruştururlar,
    Onlar cennettedirler, sorup dururlar.Cennetlerdedirler. Sorarlar,Onlar
    cennetlerde ağırlanırlar. Sorarlar.Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar.
    Onlar nitelikleri tam olarak kavranılamayan, dünyadakilerle kıyaslanılamayan
    Cennet bahçelerindedirler.
    Birbirlerine sorarlar... Ayrıca müslümanların çocukları ve melekler de
    günahkârlara sorarlar...
    Bu soruyu soranların kimler olduğu hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Ali’ye göre müslümanların çocuklarıdır.
    2) Abdullah b. Abbas’a göre meleklerdir.
    Taberi diyor ki: Allah Teâlâ bu âyette Ashâb-ı Yemin’in günahkârlara:
    “Sizi cehenneme sokan nedir?” diye sorduklarını zikretmektedir. Bu da bu
    soruyu soranların, çocuklar ve melekler gibi günah işlemeyen kimseler olduklarını
    göstermektedir.
    • 291 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Çünkü mükellef olan ve günah işlemeye müsait olan insanların suçlulara
    bu soruyu sormaları beklenemez. Zira onlar da insanı cehenneme sokan
    sebebin, günah işlemek olduğunu bilmektedirler.”680
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Amel defterleri solundan
    verilenler, çalışmayanlar yahut tek başına çalışan, kendi keyfince uğraşan
    yeminsizler kendi çalışma ve gayretleriyle boğuşurken, amel defterleri sağından
    verilen bu ashâb-ı yemin cennetlerdedirler suçluları soruştururlar,
    suçluların hallerinden kendi aralarında konuşur, bahseder, birbirlerine sorar
    yahut sordururlar.
    “Bu soru kınama ve hasret çektirme içindir.” denilmiş ise de, herşeyden
    önce hakkı ortaya çıkararak suçlarının mâhiyetine göre şefaat imkânını
    araştırmak için görüşüp dertleşme veya bir sorguya çekme olmak, ardından
    “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” 681 ifadesinin gelmesine
    daha uygun görünür.
    Bu soruşturmanın bu şekilde anlatılıp açıklanması da suçluların hallerini
    ve hüküm giymelerinin sebeplerini sorup araştırarak hakkı ortaya
    çıkarmanın ve ona göre hayır ve iyi hal için çalışmanın ashâb-ı yeminin
    özelliği olduğunu anlatmak, bununla beraber sayılacak olan suçların sahibi
    suçluların ahirette şefaat ile de kurtulmalarına ihtimal olmadığını dünyadakilere
    hatırlatarak öğüt vermek içindir.”682
    680 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/486-487.
    681 74/Müddessir, 48
    682 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/429-430.
    • 292 •
    Ahmed Kalkan
    - 41. Âyet -
    § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ
    “Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
    Günahı hayat tarzı edinenlere
    Suçlular hakkında.
    Mücrimlerden
    Suçlulardan
    Günahkârlara
    Suçlu-günahkârlara
    İslâm’a planlı cephe alarak, Müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma,
    yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, suçluların, günahkârların
    halini soruyorlar.
    Suçlu, günahkâr, kâfir, müşrik, münafık ve mürtedlerin durumunu...
    Cennet ehli mü’minler, aralarında çok uzun mesafe olmasına rağmen cehennem
    ehli suçlulara kınama amacıyla şöyle derler:
    Mevdudi diyor ki: “Daha önce de birçok yerde geçtiği gibi, cennet ehli
    ile cehennem ehli arasında binlerce kilometrelik bir mesafede olmasına
    rağmen bir aracı olmadan birbirleriyle konuşabileceklerdir. Meselâ Bk.
    7/A’râf, 44-50; 37/Sâffât, 50-57.”683
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu soru, o suçluları daha çok susturmak,
    daha çok kınamak ve kalplerine elem ve hasreti sokmak içindir.
    Suçlulara şöyle derler:”684
    683 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/478.
    684 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
    • 293 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 42. Âyet -
    سَقَرَ ¡ مَا سَلَكَكُْ فِ ي
    “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” (42. Âyet)
    ‘Sizi cehennemde bulunmaya ne şey sevketti?’
    ‘Sizi, içinizi yansıtan bu ateşe ne soktu?’
    Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?
    ‘Sizi Sekar’a sokan nedir?’ diye;Nedir sizi Sekar’a sürükleyen?Sakar’a (cehenneme)
    girmenizin sebebi nedir? diye.‘Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten
    nedir?’
    Sizi Sakar’a, cehenneme sokan ne?’ diyorlar.
    ‘Sizi, içinizi yansıtan bu ateşe ne soktu?’
    “Sizi Sekar adlı Cehenneme sokan, sürükleyip iten ve onun ateşini size
    tattıran nedir? Hangi suçtan dolayı buradasınız?”
    Ebu Hayyan şöyle der: “Onların soruları, kâfirleri kınama ve küçümseme
    sorusudur. Yoksa mü’minler, onları cenhenneme sokan şeyin ne olduğunu
    bilirler.”685
    “Sizi Sekar’a sokan nedir?” Yani bu cehenneme girmenize sebep olan suçunuz
    nedir? Bu soru, ashâb-ı yeminin birbirlerine değil de suçlulara doğrudan
    veya dolaylı olarak sordukları sorudur. Zemahşerî şöyle der: Bu, ashâb-
    ı yeminin birbirlerine sorduğu soruyu açıklamak değildir. Öyle olsaydı
    “Onları Sekar’a sokan nedir?” denilmesi gerekirdi. Bu, onların sordukları
    kişilerin verdiği cevabı hikâye etmektir.686 Yani, sorulanlar şöyle anlatırlar:
    “O suçlulara sizi Sekar’a sokan nedir?” dedik.”687
    685 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/380; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
    686 Zemahşeri, Keşşaf: 4/187.
    687 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/430.
    • 294 •
    Ahmed Kalkan
    - 43. Âyet -
    § قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ
    “Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.” (43. Âyet)
    Cevap verecekler: ‘Biz, hem Allah’la bağımızı koparmıştık,
    Suçlular, soranlara cevap vererek derler ki: ‘Biz dünyada âlemlerin Rabbi
    için namaz kılanlardan değildik.’
    “Biz namaz kılanlardan değildik.” Burada “namaz kılmak” tümü ile
    “iman etme”yi anlatan dolaylı bir ifadedir. Bu ifade biçimi, bu inanç sisteminde
    namazın taşıdığı önemi vurgulamakta, onu imanın göstergesi ve
    sembolü olarak tanıtmaktadır. Buna göre namazı inkâr etmek kâfirliğin delili
    olmakta, sahibini mü’minlerin safının dışına çıkarmaktadır. 688
    Mevdudi diyor ki: “Biz Allah’a, Rasûlü’ne ve Kitabı’na inanarak Allah’a
    inananların ilk olarak yerine getirecekleri hakkı yerine getirenlerden değildik.
    O hak namazdır. Bundan da iman etmeyen kimsenin namaz kılmadığını
    burada iyice anlamalıyız. Dolayısıyla bir kimse eğer namaz ehlinden
    ise, kendiliğinden anlaşılır ki o kimse iman ehlidir. Çünkü iman olmadan
    namaz kılınmaz. Ayrıca namaz kılanlardan olmamanın da cehenneme gitme
    sebeplerinden olduğu açıklanmaktadır. Onun için bir kimse iman etse
    ama namazı terkedenlerden olsa, o da cehennemden kurtulamayacaktır.”689
    688 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    689 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/478-479.
    • 295 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 44. Âyet -
    § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
    “Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
    Hem de yoksulları doyurmazdık.
    Ve fukaraya yemek yedirmezdik
    Fakirlere yemek yedirmezdik,Düşkün kimseyi doyurmuyorduk.
    “Allah’ın bize verdiği nimetlere karşı cimri davranarak miskin, düşkün,
    fakir ve yoksullara yemek yedirmez, karnını doyurma çaresi aramaz, sadaka
    vermez ve iyilikte bulunmazdık. Allah’ın emrini tanımaz, kullarına acımazdık.”
    İbn Kesir şöyle der: “Bu iki âyette kâfirler şunu demek istiyorlar: Rabbimize
    kulluk etmedik ve O’nun kendi cinsimizden olan yaratıklarına da
    ihsanda bulunmadık.”690
    Mevdudi diyor ki: “Buradan, açlık içerisinde olan birisini görüp de,
    yemek yedirmeye kudreti olduğu halde ona yemek vermemenin ne kadar
    büyük günah olduğu anlaşılmaktadır ki bunun cehenneme gitme sebeplerinden
    biri olduğu özellikle vurgulanmıştır.”691
    Seyyid Kutub der ki: “Yoksulların karnını doyurmazdık.” Bu günah,
    imansızlığın peşinden geliyor. Çünkü iman etmek yüce Allah’ın doğrudan
    kendisine yönelik bir ibadetken, yoksulların karnını doyurmak yine Allah’a
    yönelik, fakat uygulama alanı kullar olan bir ibadettir. Yoksulların karnını
    doyurma ibadetinin Kur’an’da sık sık vurgulanması, Kur’an’ın karşılaştığı
    toplumda yardımlaşma duygusunun zayıf olduğunu, o acımasız ortamda
    yoksulların gözetilmediğini kanıtlar. Gerçi o toplumun insanları iş öğünmeye,
    hava atmaya sıra gelince el açıklığı ile, cömertlikle bol bol övünürlerdi.
    Fakat sıra fakirlere yardım eli uzatmaya, gösterişsiz ve içtenlikli merhamete
    gelince yan çizerlerdi.
    690 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/573; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
    691 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/479.
    • 296 •
    Ahmed Kalkan
    - 45. Âyet -
    § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï وَكُنَّا نَ خُ
    “Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
    Üstelik (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalardık.
    Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.
    Batakçılarla dalar giderdik
    Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik.
    Ve biz bâtıla dalanlar ile beraber dalan kimseler olmuştuk.
    (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,
    Bizim gibi olanlarla birlikte asılsız ve bozguncu konuşmalara dalardık.
    (Bâtıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik.
    Sapık ve aldanmışlarla birlikte bâtıl şeyler konuşur ve onlarla beraber gereksiz
    boş şeylerle uğraşırdık. Boş lakırdılar, boşuna işler, şunun bunun aleyhinde
    lehinde gereksiz sözlerle vakit öldüren, keyif ve zevkle ilgili boş şeylere
    dalan gâfillerle beraber kendimizden geçer, dalar giderdik. Allah, Kur’an ve
    Rasûlullah hakkında bir sürü iftiralarda bulunduk.”
    Havd: İbn Cüzeyy şöyle der: “Havd, yakışık almayan batıl ve benzeri
    şeyleri çok konuşmak demektir.”692
    “Bizim gibi olanlarla birlikte asılsız ve bozguncu konuşmalara dalardık.”
    Bu tutum inancı hafife almayı, imana karşı saygısızlığı, onu oyun ve
    eğlence yerine koymayı, umursamaz ve önemsemez bir boşboğazlıkla onun
    hakkında ulu-orta gevezelik etmeyi simgeler. Oysa iman ve inanç konusu
    insan hayatındaki en önemli ve en ciddi konudur. İnsan, gönlünde ve bilin-
    692 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/162; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
    • 297 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    cinde hayattaki diğer her konudan önce bu konuya yer vermelidir. Çünkü
    insanın düşüncesi, bilinci, duygu sistemi, değerleri ve ölçüleri bu temele
    dayanır. İnsan, hayat yolunda ilerlerken gereken ışığı bu temel kaynaktan
    alacaktır. Öyleyse nasıl bu konuda ciddi bir görüş edinmez, nasıl olur da bu
    konuyu ciddiye almaz da kendisi gibi lafazanlara uyarak o konuda ileri-geri
    konuşmalar yapar, kendisi gibi ciddiyetsizlerle birlikte olarak bu konuyu
    eğlenceye alır. 693
    - 46. Âyet -
    µ بُ بيَوْمِ الدِّي نِ وَكُنَّا نكَذِّ
    “Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
    Din gününü de yalanlardık.
    Hepsinden öte biz Hesap Günü’nü yalanlardık
    En önemlisi biz din gününü, kıyamet gününü, öldükten sonra dirilmeyi,
    haşri, hesap ve cezayı yalanlıyorduk, inanmıyorduk.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Namaz kılmamanın, fakirlere
    bakmamanın, dalanlarla beraber dalıp gitmenin asıl sebebi de bu
    imansızlık, bu küfürdür.”694
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Yüce Allah kıyamet gününün büyüklüğünü
    ifade etmek için, onu yalanlamalarını sona aldı. Çünkü kıyameti
    yalanlama onların en büyük ve en çirkin suçlarıdır.”695
    Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Hesap verme gününü inkâr ederdik.” İşte
    belaların ana kaynağı, merkezi burasıdır. Çünkü insan ahiret gününü, hesaplaşma
    gününü inkâr edince elindeki bütün ölçüler bozulur, kafasındaki
    bütün değerler alt-üst olur, hayatı şu kısacık dünya ömrü ile sınırlandırdığı
    693 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    694 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
    695 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
    • 298 •
    Ahmed Kalkan
    için zihnindeki hayat alanı daralır, her şeyin sonucunu şu kısacık hayat alanındaki
    gerçekleşmelerle karşılaştırır, bu sonuçlar ruhunu tatmin etmez,
    son ve önemli değerlendirme olgusunu hiç hesaba almaz. Bundan dolayı
    ahirete ve orada karşılaşacağı sona ilişkin bozuk değerlendirmesinden önce
    tüm ölçüleri, elindeki tüm dünya işleri bozulur. Böylece en kötü sonla yüzyüze
    gelir. Günahkârlar “biz İşte böyle idik, namaz kılmazdık, yoksulların
    karnını doyurmazdık, sorumsuz gevezelere uyarak bu inanç sistemi hakkında
    ileri-geri konuşurduk, hesaplaşma gününü inkâr ederdik” diyorlar.
    Ne zamana kadar? 696
    - 47. Âyet -
    § اْليَقِ ي نُ نَ أَتَ ô حَ تَّ
    “Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet)
    Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.
    Ta ki ölüm hakikati, bizi, gelip buluncaya kadar.
    “Yakîn (kesin hüküm olan ölüm) bize gelinceye kadar biz bu sapıklığa ve
    kötü işlere dalmıştık. Ancak ölüm gelince ceza gününün hak olduğunu anladık.”
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ta bize o yakın (yani ölüm)
    gelene kadar bu halde devam ettik ancak ölüm gelince ceza gününün hak
    olduğunu iyice anladık dediler. İşte kendilerini cehenneme sokan suçlarını
    böyle haber verirler.”697
    Mevdudi diyor ki: “Ölünceye kadar kendi bildikleri yolda ısrar edip
    durdular. Ta ki o gafil oldukları gerçek onlara ulaştı. Bu gerçek ölüm ve
    âhirettir.”698
    696 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    697 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
    698 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/479.
    • 299 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sonunda bize ölüm gelip çattı.” Seyyid Kutub da şöyle der: Bütün kuşkuları
    dağıtan, bütün şüphelere son veren, işi kestirip atan ölüm.
    O kesin akıbetten sonra artık ne pişman olmaya, ne tevbe etmeye ve ne
    iyi davranışlar yapmaya zaman ve fırsat kalmaz.
    Bu kötü ve alçaltıcı durum sunulduktan sonra günahkârların âkıbetlerinin
    değişebileceğine ilişkin bütün umutlar kırılıyor. 699
    مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ’نَّ ُ
    أََ ك § ا لُمْ عَنْ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ ò فَ َ § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ òفَ َ
    افُونَ ï صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ كََّ بلْ لا يَ خَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø يدُ كُُّ امْرِئٍ مِنْ ُ Œ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ بلْ يُ ِ
    نْ شَاءَ ذَكَرَهُ وَمَا يذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ ò الاخِرَةَ كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ فَ َ
    هْلُ اْلَغْفِرَةِ التَّقْوَى وَأَ
    onlara ne oluyor ki ا لُمْ òفَ َ : şefaatçilerin şefaati § شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ : fayda
    vermez ا تنْفَعُُمْ òفَ َ : yaban eşekleri حُُرٌ : onlar gibidir مْ’نَّ ُ
    أََك : yüz çeviriyorlar
    § مُعْرِضِي نَ : öğütten كُُّ امْرِئٍ : عَنْ التَّذْكِرَةِ : isterler يدُ Œ بلْ يُ ِ : aslandan : مِنْ قَسْوَرَةٍ
    kaçtı (kaçan) فَرَّتْ : ürkmüş كََّ : مُسْتَنْفِرَةٌ : açılmış مُنَ ش�َّ ةًَ : sayfalar : صُُفًا
    verilmesini ² أنَْ يؤُْ تَ : onlardan مْØ مِنْ ُ : her biri gerçekten إَِّنهُ : hayır! : كََّ
    âhiretten الاخِرَة : korkmuyorlar افُونَ ï بلْ لا يَ خَ : hayır, hayır! وَمَا öğüt aldı
    (alır) ذَكَرَهُ : diledi (dileyen) شَاءَ : kim ki نْòفَ َ : bir öğüttür تذْكِرَةٌ : o Kur’an
    Allah diledi (Allah’ın dilediğini) أَنْ يشَاءَ الَّلُ : ancak (alırlar) إِلاَّ : öğüt
    almazlar يَذْكُرُونَ : bağışlamak da O’na yaraşır وَأَهْلُ اْلَغْفِرَةِ : sakınılmaya
    lâyık أَهْلُ التَّقْوَى : O’dur : هُوَ
    699 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    • 300 •
    Ahmed Kalkan
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
    “Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?” (49. Âyet)
    “Ürkmüş yaban eşekleri gibi.” (50. Âyet)
    “Arslandan kaçan.” (51. Âyet)
    “O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.” (52.
    Âyet)
    “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
    “Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
    “Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya lâyık
    O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet) (74/Müddessir, 48-56)
    • 301 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 48. Âyet -
    § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ òفَ َ
    “Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
    İşte bunlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermeyecek.
    Artık onlara şefaatçilerin şefaati da fayda vermez.
    Bu yüzden, Allah’ın izniyle şefaat edecek olan melek, nebi, Rasûl, şehid
    ve sâlihlerin şefaatleri onlara fayda vermez. Allah’ın azabını onlardan
    savmaz. Onlar için yeryüzü halkı şefaat etse bile bu şefaat kabul edilmez.
    Çünkü şefaat sadece mü’minlere fayda verir. Onlar ise imansızdır. Onlar
    işledikleri suçların cezası olarak o Sekar’a dalar giderler. Allah’ın izni olmadıkça
    kimse kimseye şefaat edemez. Bu yüzden sadece Allah’tan şefaat
    istenmelidir.
    Bu âyet-i kerimeden, Allah Teâlâ’nın, yaratıklarından bir kısmına, diğerlerine
    şefaat etmeleri için izin vereceği hükmü çıkarılmaktadır. 700
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor: “Nebiler, melek
    ve mü’minler şefaatçı olacaklardır. Cebbar olan Allah, “Benim şefaatim kaldı.”
    diyecektir. Cehennem ateşinden bir avuç alacak onunla, yanıp kararmış
    olan kavimleri cehennemden çıkaracak, onlar, cennetin başında bulunan ve
    kendisine “Hayat suyu” denilen nehire atılacaklar ve onların vücutları, sel
    yataklarında biten dereotu gibi bitecektir.” 701
    “Sonra Allah Teâlâ, rahmetiyle dilediğini cehennem ateşinden kurtaracak
    sonra meleklere, nebilere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verilecek onlar
    da şefaatçi olup cehennemden insanları çıkaracaklar, tekrar şefaatçı olup
    tekrar çıkaracaklar tekrar şefaatçı olup tekrar çıkaracaklardır.” 702
    “Şehit, ailesinden yetmiş kişiye şefaat edecektir.” 703
    700 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/487.
    701 Buhâri, Tevhid 24.
    702 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/43.
    703 Ebu Davud, Cihad 26.
    • 302 •
    Ahmed Kalkan
    “Her nebiye bir hak verilmiştir. Hepsi de onu dünyada kullanmakta acele
    etmiştir. Ben ise bu hakkımı, ümmetime şefaat için geri bıraktım. Ümmetimden
    öyle adam vardır ki, insanlardan büyük bir kitleye şefaatçi olur da onlar
    cennete girerler. Öyle kimse de vardır ki bir kabile için şefaatçi olur. Öyle
    kimse de vardır ki üç kişiye, iki kişiye, bir kişiye şefaatçı olur.”704
    Abdullah (r.a.) 74/Müddessir, 42-47 âyetlerini okuduktan sonra elinin
    dört parmağını avucuna doğru kapatmış “Siz zikredilen şu dört şeyi yapanlarda
    herhangi bir hayır görüyor musunuz? Dikkat edin, cehennemde bu
    dört şeyi işleyenler dışında kimse bırakılmayacaktır.” demiştir.705
    İbn Kesir şöyle der: “Kim bu şekil sıfatları taşırsa, şüphesiz kıyamet gününde,
    hiç kimsenin şefaati ona fayda vermez. Çünkü şefaat ancak, onu
    kabul edecek yerde olursa, fayda verir. Ama Allah’a kâfir olarak gelen ise, o
    cehennemde ebedi olarak kalacaktır.”706
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Onun için de onlara şefaatçilerin
    şefaati fayda vermez. Zira imansız gitmişlerdir. Demek ki o gün
    mü’minlere şefaat olacak, bunlar da yalanlamasalar, inkâra sapmasalardı
    belki ashâb-ı yemînin onlara şefaati da mümkün olabilecekti. Fakat bu suçları
    işlemiş, inkâr ile gitmiş oldukları ortaya çıkan suçlular kendilerini kurtaracak
    iş yapmamış oldukları gibi şefaatçilerin hepsi de şefaat edecek olsa
    fayda vermez, gerçek değiştirilmez. Onlar işledikleri suçların cezası olarak
    o Sekar’a dalar giderler.”707
    Mevdûdi diyor ki: “Bunlar, son nefeslerine kadar kendi sapık yollarını
    takip edip durdular. Onlar hakkında birisi şefaatte bulunacak olsa da af
    edilmeyeceklerdir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde şefaatin zikri geçmiş ve
    buralarda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde, kimin şefaatçi olabileceği
    ve kimin olamayacağı, hangi şartlarda şefaatte bulunacağı ve hangi
    şartlarda bulunamayacağı, kim için şefaatin dileneceği ve kimin için dilenemeyeceği,
    kimin hakkında bunun faydalı olacağı ve kimin hakkında da
    hiçbir fayda vermeyeceği izah edilmiştir. Dünyada yoldan çıkmanın bir ana
    sebebi de yanlış anlayış ve yanlış inançtır. Bu yüzden Kur’an, bu meseleyi
    hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde çok açık olarak beyan
    etmiştir.708
    704 Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/20.
    705 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/489.
    706 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/573; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
    707 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
    708 Örneğin Bk. 2/Bakara, 255; 6/En’âm, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yunus, 3, 18; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 109; 21/
    Enbiyâ, 28; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 40/Mü’min, 18; 44/Duhan, 86; 53/Necm, 26; 78/Nebe’, 37-38
    • 303 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Şefaatin Mâhiyeti
    Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda kesin
    bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü bu Rabbimizin bileceği bir
    konudur. Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek, birinin zarardan kurtulması
    için dua etmek, iyi bir şeye öncülük manasıyla alırsak, mü’minlerin
    ve salih insanların diğer kimseler hakkındaki dualarını, şehidlerin ve
    çocukların yakınlarına dua etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için
    yalvarmalarını bu şefaat kapsamı içerisinde düşünebiliriz.
    Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak şeklinde
    düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir başkasını
    azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur. Birçok hadis-i
    şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.s.) ümmeti için şefaat etmeye izinlidir.
    O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah’a dua etmiştir
    ve Âhirette yine dua edecektir.709; “Her peygamberin kabul edilen bir duası
    vardır. Diğer peygamberler o duayı yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duamı
    Kıyamet gününde ümmetime şefaat için sakladım. Ona, ümmetimden şirk
    koşmayanlar kavuşacaklardır.” 710
    “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”711 Bunlara benzer
    birçok hadiste Peygamberimiz’in şefaat izni olduğunu görmekteyiz. Bu
    şefaat elbette onu hak edenler içindir.
    İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Bütün peygamberler, kendilerine
    inanan mü’minlere, yani kendi ümmetlerine şefaat etme iznini
    alacaklardır. Allah’a şirk koşanlar ise bu şefaatten yararlanamazlar. Onlar,
    dünyada iken kendilerine gelen elçileri ve onların haber verdiği Âhireti
    kabul etmiyorlardı. O elçileri alaya alıyorlar, Rablerine isyan ediyorlar, ya
    da Allah’tan başka ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada yardımcıları
    ve bir şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak, ya da cezalarını
    hafifletecek bir velileri de olmayacaktır.
    Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
    709 Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
    710 Buhârî, Deavât 1; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199; İbn Mâce, Sünnet 37, H. no: 4307; Tirmizî,
    Deavât 141
    711 Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4739; İbn Mâce, Zühd 37, H. no: 4310; Tirmizî, Kıyâme 11, H. no: 2435
    • 304 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberimizin şefaati mü’minlerin bağışlanması, makamlarının
    daha da yükseltilmesi için bir duâ ve yakarış olarak gerçekleşecektir. Şefaat
    olunacak mü’minlerin de şefaat edilmeye lâyık olmaları şarttır. Şüphesiz
    ki Allah’ın affetmeyeceği bir kimse için Peygamber af ve bağışlanma
    dilemez.
    Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona iyiliğin
    gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına yardımcı
    olmaktır. Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin
    tebliği, insanları Hakka daveti bir şefaat olduğu gibi onların, ümmetleri
    için dua edip affedilmelerini istemeleri de bir şefâattir. 712
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
    Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi de
    şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan şefaat
    de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi istismarcılar tarafından
    ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların temiz duyguları bazı
    çevreler yararına sömürülmektedir.
    Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid”den habersiz olanların, sadece
    şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi ve toplumsal
    yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi mümkün değildir.
    Müslümanların, Allah’ın koymuş olduğu sınırları ve insanların o sınırlar
    içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın yapısı, özellikleri ve gücü çok
    iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde bazı insanların tuğyan edip haddi
    aşmaları, müstekbirleşerek Allah’ın sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
    Kur’an, her dönemde ve her coğrafyada söz konusu olan şirkin temel
    özelliklerini açıklamış, şirk tehlikesine karşı bilgili, uyanık ve tedbirli olmamızı
    istemiştir. Hüküm/kanun koyucu, rızık verici ve bağışlayıcı olarak
    iman ettiğimiz Allah (c.c.), yaratma ve rızık vermede tek ilâh olduğu
    gibi, hâkimiyet ve benzeri meselelerde ve her konuda da tek ilâhtır. Şefaat
    meselesinde de durum böyledir. Kur’an’ın ilk indiği dönemdeki câhiliyye
    toplumunda şefaat hususundaki sapık düşünceler ne yazık ki günümüz-
    712 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 607
    • 305 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    de de mevcuttur. Kur’an’da şefaat kavramı anlaşılmadan, câhiliyye toplumunun
    bu husustaki sapmaları da anlaşılamaz.
    Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi biliniyor
    ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı
    olarak kabullendikleri713 gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine ve kendilerini
    azaptan kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar Allah’ı bırakıp
    kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar,
    Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde
    ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/
    ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”714 Allah katında (Allah’a rağmen,
    O’nun izin vermediği) şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği
    gibi tanıyamamaktan kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki,
    bu da büyük bir sapıklıktır.
    Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bu günkü
    toplumda Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine din edinmiş
    kesimlerde de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak kabul edip
    bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a gerçek iman
    ve sâlih amellerde değil; sâlih veya velî zannedilen zatlara bağlanmakta
    olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir konumlarının bulunduğunu,
    bu sebeple onların isteklerini Allah’ın geri çevirmeyeceğini iddia
    ediyorlar. Kur’an, putlara ve putlaştırılan insanlara güvenmenin şirk olduğunu
    değerlendirerek “Allah, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak
    ve yücedir.” buyuruyor. İnsanlara güvenmekten ziyade, sâlih amel işlemeye
    dâvet ediyor. “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse
    başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul
    olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.” 715; “Ve
    öyle bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez,
    kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara hiçbir
    yardım da edilmez.” 716
    713 39/Zümer, 3
    714 10/Yûnus, 18
    715 2/Bakara, 48
    716 2/Bakara, 123
    • 306 •
    Ahmed Kalkan
    O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek için
    çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya şeylerin de
    kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar birbirlerini
    suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği anlaşılıyor. Herkes
    kazandıklarıyla rehin tutularak hesaba çekiliyor, zerre miktarı hayır ve
    şer karşılık görüyor, kimseye orada iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor.
    İşte bu sebeple Allah Teâlâ bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada
    iken o gün için bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın
    faydasız olduğunu, ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
    “Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz vardır.
    Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?” 717 Allah o gün hâkimiyetin tümüyle,
    tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek, bu hâkimiyette hiçbir
    ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların birbirlerinden farklılığının
    bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir kimsenin olmadı-ğını belirtiyor.
    “O’nun izni olmadan kimse konuşamaz.”718; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.”
    719; “O gün öyle dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret
    edemez; Ancak o gün ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahman’ın izin verdiğinden
    başkası konuşamaz. (Rahman’ın izin verdiği) konuşan da doğruyu
    söyler.” 720 “Konuşmak” kelimesi ile şefaat kast edilmektedir. Şefaat için
    ise iki şart vardır. Birincisi, Allah kime izin verirse o konuşacaktır; ikincisi
    ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı söyleyecektir. Diğer bir husus ise
    şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden başkasının
    şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden korkuları giderilince denilir
    ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da: ‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok
    büyüktür’ derler.” 721
    Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden
    habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın azabından
    korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar. Yukarıda metni
    verilen uzun hadis-i şerifte peygamberlerin bile “nefsî, nefsî” diyecekleri,
    kendi kurtuluşlarını düşünüp korkacakları bir günde kolay sığınak arıyor-
    717 32/Secde, 4
    718 11/Hûd, 105
    719 21/Enbiyâ, 27
    720 78/Nebe’, 38
    721 34/Sebe’, 23
    • 307 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lar. Hâlbuki şefaat ancak Allah’tan gelecek izinle olacaktır. Ondan önce de
    insanların kendi sınavlarını vermeleri ve korkularının giderilmesi gerekir.
    Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları giderilmemişse, o da kendisi için
    yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla helâke sürüklenenler için şefaatçi
    yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap vardır.722 Çünkü onlar iman
    etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan içerisinde geçirmişlerdir.
    Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
    Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar.
    Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”723 Görüldüğü gibi, Allah’a
    yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı olmak bile yetmiyor. Mutlaka Allah’ın
    râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
    Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin kimler olduğu,
    bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek iznin hangi boyutta
    olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa kavuşturulması gereken
    hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı sürece, nice insan “Medet ya
    Abdülkadir Geylânî!, Yetiş ya Hızır, yardım et! Ey şeyhim bana şefaat et!”
    demeye devam edecektir.
    Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir.
    Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.”724 Yani
    hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de bulunamaz.
    Kime şefaat için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a aittir. Şefaat
    izni verileceklerden birisi meleklerdir. “Göklerde nice melek var ki, onların
    şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah’ın izin vermesi dışında
    bir işe yaramaz.” 725
    Diğer bir âyette ise, “Onlar şefaat etmeğe mâlik değillerdir. Ancak bilerek
    Hakka şehâdet edenler müstesnâdır.”726 denilmektedir. Âyette belirtildiği
    gibi, şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli bir şekilde hakka
    şehadet etmesi, kelime-i tevhidin anlamını bilerek iman etmesi ve ihtiva
    ettiği anlamı bilinçli bir şekilde yaşantısına aktarması gerekir.
    722 6/En’am, 70
    723 Buhâri, Tefsir Şuarâ 2; Cenâiz 98, Menâkıb 13; Müslim, İman 355; Tirmizî.
    724 39/Zümer, 44
    725 53/Necm, 26
    726 43/Zuhruf, 86
    • 308 •
    Ahmed Kalkan
    Şâhit olanın tâğuta, tâğutî sisteme karşı tevhidin mücadelesini yükseltmesi,
    kâfir düzenleri reddederek Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılma
    çabasını Kur’anî bir üslûpla sergilemesi gerekiyor. “O gün, Rahman olan Allah’ın
    kendisine izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati
    fayda vermez.”727 Fayda verecek şefaat, kendisine izin verilen, sözünden
    hoşnut olduğu, dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen, âlemlerin rabbine
    iman ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir
    kulpa/tevhide yapışarak Allah’ın dininin mücadelesini verenin şefaatidir.
    İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu aziz
    insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar, hangi
    amelleri ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından
    korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar için Allah’tan başka ne
    bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur ki, Allah’tan korkup sakınırlar.”728
    Allah ilk şefaat edilecek topluluğu ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar
    ki; âhirete iman etmiş, o gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının
    bilincinde ve o günün hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar
    Kur’an’la uyarılıyorlar. Kur’an onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor.
    Bunlar Kur’an’la şekilleniyor ve bulundukları ortamı da Kur’an’la
    şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı nasıl verebilecekleri hususunda
    korkarak, korktukları şeye uğratılmamak için korunmaya çalışanlar
    ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte onların velîsi ve şefaatçisi
    Allah’tır. Çünkü şefaat izni veren Allah’tır ve şefaat edilecek insanlar da
    Allah’ın râzı olduklarıdır.
    “(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine
    iş yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar
    Allah’ın hoşnut olduğundan başkasına şefaat edemezler. Onun korkusundan
    titrerler.”729 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir kimse yoktur, onlar
    Allah korkusundan tir tir titrerler. Acaba bugün kurtulabilecek miyiz derler.
    Değil birilerine şefaat edebileceklerini düşünmek, bu düşünce akıllarının
    ucundan bile geçmez. Öncelikle kendi hesaplarını vermeye çalışırlar,
    ne zaman ki onların korkuları giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar;
    işte o zaman huzura kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile
    727 20/Tâhâ, 109
    728 6/En’am, 51
    729 21/Enbiyâ, 27-28
    • 309 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın önüne geçemez, ondan önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah
    bu durumlarından sonra onlara izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar,
    alîm olan Allah onların yaptıkları ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara
    orada, kimseye iltimas geçmek için izin verilmez, sadece Allah onlara
    ikramda bulunur. Onlar cennete girecek insanlar için aracılık etmeye
    memur edilmişlerdir, cennete girecek insanları tesbit etmek için onlara
    yetki verilmemiştir. Bu durum ise, Allah’ın bir lütfu ve ikramıdır; onu
    dilediğine verir.
    Ancak bu insanları biz dünyada iken isimleriyle, falan insandır şeklinde
    tanıyamayız. Zira bu yetki Allah’a aittir, tesbit edecek olan da Allah’tır. Filan
    velî, falan sâlih insan şefaat edecektir iddiasında bulunmak, Allah adına
    konuşmaktır ve Allah’a yalan isnadında bulunmaktır. Allah kıyamet günü
    bu görevi vereceği insanı kendisi belirleyecek ve o insan da bu görevi yerine
    getirirken Allah’tan bağımsız hareket etmeyecektir; davranışlarını Allah’ın
    hoşnut olmasına göre ayarlayacaktır. Şefaat edilecek insanlar da, Allah’ın
    kendilerinden râzı olduğu kimselerdir. Onlar, bir Allah’a iman etmiş, dünyada
    iken kendi nefsî istek ve arzularına göre değil; Allah’ın Kur’an’da bildirdiği
    şekilde yaşamışlardır. Zayıf düşürülmüş olmalarına rağmen imanın
    verdiği güçle Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılabilmek için mücadele
    etmişlerdir. Bu mücadele esnasında karşılarına çıkan zorlukları aşmasını
    bilmiş, yapılan dünyevî teklifleri kabullenmeyip sadece Rablerinin rızâsını
    dilemişlerdir. Böylece Allah da onlardan râzı olmuştur. İşte şefaat olunacak
    insanlar, işte kurtuluşa erecek insanlar bunlardır. Şefaat etme yetkisi verilecek
    olanlar, bu vasıflara sahip olanlara şefaat edecektir.
    Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur.
    Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve onun güzelliklerini
    isteyenlere, orada işlediklerinin karşılı-ğını tam olarak veririz ve onlar
    orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar, âhirette kendileri için ateşten
    başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları da boşa
    gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları şeyler zaten bâtıldır.” 730
    Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar, dünyada
    yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla
    Allah’a şükretmeleri, O’nun yolunda infakda/harcamalarda bulunmaları
    730 11/Hûd, 15-16
    • 310 •
    Ahmed Kalkan
    gerekirken; ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici zevklerine aldananları
    ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten başka bir şey yoktur. Onlar
    kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş, kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
    “Ey Muhammed! Onları yüreklerin ağza geleceği, tasadan yutkunacakları,
    yaklaşan kıyamet günü ile inzâr et/uyar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de
    sözü dinlenecek bir şefaatçisi olur.” 731
    “Ey iman edenler, alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden
    evvel, sizi rızıklandırdıklarımızdan infak edin. Kâfirler, onlar kendilerine
    yazık edenlerdir.” 732
    “Onlar Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç
    gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, ‘Rabbimizin peygamberleri
    şüphesiz bize gerçeği bildirmişti, şimdi bize şefaat edecek var mı ki, şefaat
    etsin yahut geriye döndürülsek de yaptıklarımızın başka türlüsünü yapsak’
    derler. Doğrusu uydurdukları şeyler onları bırakıp kaçmışlardır.” 733
    “Koştukları ortakları, artık şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkâr ederler.”
    734
    “Orada putlarıyla çekişerek, ‘vallahi biz apaçık sapıklık içerisinde idik,
    çünkü biz sizi âlemlerin rabbine eşit tutmuştuk, bizi saptıranlar ancak suçlulardır.
    Şimdi bizim için ne bir şefaatçi var, ne de yakın bir dost. Keşke geriye
    dönüşümüz olsaydı da, iman edenlerden olsaydık’ derler.” 735
    Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler
    için şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar, şefaatçi
    edinenler ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar, yaptıkları yanlışları
    bir daha yapmamak için ve yapmaları gerekirken yapmadıkları şeyleri yapabilmek
    için. Ancak onlar için bir daha dönüş olmayacaktır. Âyetlerden
    anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi
    yoktur. 736
    731 40/Mü’min, 18
    732 2/Bakara, 254
    733 7/A’râf, 53
    734 30/Rûm, 13
    735 26/Şuarâ, 97-102
    736 Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
    • 311 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” 737
    “O’nu bırakıp da ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah bana bir
    zarar vermek istese, onların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.”
    738
    “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’tır. O’ndan
    başka bir velî ve şefaatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almaz mısınız?” 739
    Artık iş bitmiş, son söz gerçekleşmiş, suçlarını kendi ağızları ile itiraf
    eden günahkârlara yaraşan kesin “son” belirmiştir. Artık bu günahkârlara
    aracılık edecek biri bulunamaz. Bulunduğunu varsaysak bile hiçbir şefaatçinin
    aracılığı onlara yarar sağlamaz.
    Müşrikler âhiretteki bu onur kırıcı ve umut kırıcı tablonun önünden
    dünyaya, bu acıklı tablo ile karşılaşmalarını önleyecek fırsatların tablosuna
    döndürülüyorlar. Fakat ne görüyoruz? Onlar bu fırsatlara sırt çeviriyorlar,
    onlardan yararlanmaya yanaşmıyorlar. Önlerine çıkan kurtuluş imkânlarından,
    hidâyetten ve hayırdan bucak bucak kaçıyorlar. Âyetlerde onların
    bu gülünç tablosu çiziliyor, alaya ve şaşkınlığa yol açan garip tutumları gözler
    önüne seriliyor.740
    Yüce Allah kâfirlerin çirkin, âdî davranış ve işlerini anlattıktan sonra
    tekrar azarlayıp kınadı:
    737 74/Müddessir, 48
    738 36/Yâsin, 23
    739 32/Secde, 4
    740 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
    • 312 •
    Ahmed Kalkan
    - 49. Âyet -
    § ا لُمْ عَنْ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ òفَ َ
    “Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?” (49.
    Âyet)
    Şu halde o öğüt ve uyarıdan yüz çevirmekle ellerine ne geçecek?
    Durum böyle iken o müşriklere ne oluyor da Kur’an’dan, âyetlerinden
    ve onun içinde bulunan tesirli, nasihat ve irşatlarından yüz çeviriyorlar?!
    Ondan öğüt ve ibret almıyorlar? Şimdi o öğütten yüz çevirmekte kendilerine
    ne fayda var? Bu Kur’ân’dan yüz çevirmekte, o ölüm hatırlatılarak yapılan
    öğütten kaçınmalarında kendileri için bir yarar mı var? Öğütten yüz
    çevirmekle o kötü sondan kurtulacaklarını mı zannediyorlar?”
    49’ncu âyette, Kur’an’dan yüz çevirmenin anlamsızlığı ve öğütten kaçmakla
    inkârcıların acı akıbetten kurtaramayacakları belirtilir. Öğütten yüz
    çevirmek, Kur’an’ı inkâr etmek yahut onun doğruluk ve değer ölçülerine
    göre davranmamak demektir. Aslında bu durum, insanın kendine tanınan
    kurtuluş imkânından, hak ve hidâyetten kaçışı anlamına gelmektedir.
    - 50. Âyet -
    مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ’نَّ ُ
    أََك
    “Ürkmüş yaban eşekleri gibi.” (50. Âyet)
    Onlar ürkek yaban eşeklerine benziyorlar.
    O Kur’ân’dan öyle yüz çeviriyorlar ki sanki o müşrikler ürküp kaçan
    vahşi eşeklerdir.
    • 313 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 51. Âyet -
    فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ
    “Arslandan kaçan.” (51. Âyet)
    Amansız avcıdan (kaçan eşeklere)
    Böyle iken onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp
    kaçan yaban eşekleri
    gibi öğütten yüz çevirip kaçıyorlar!
    Şiddetli korkudan dolayı aslandan veya avcıdan ürküp kaçan yaban
    eşekler gibidirler. Kur’an’dan, hak yoldan küfre ve şirke böyle kaçıyorlar.
    Kasvera: Aslan demektir. Ezmek ve üstün gelmek manasındaki kasera
    kökündendir. Aslan, diğer yırtıcı hayvanlardan kuvvetli ve galip oluğu için,
    ona bu ad verilmiştir. Bir görüşe göre kasvera, avcılık eden avcı grubudur.
    Ezheri der ki: “Bu kelime, okçular için kullanılan topluluk ismidir. Kendi
    cinsinden tekili yoktur.”
    Lebid der ki: “Biz klübümüzde bir kere çağırdığımızda, avcılık eden
    okçu yiğitler bize gelir.”741
    Kasvera kelimesi hakkında alimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Ebu Musa el-Eş’ari, Mücahid, İkrime ve Katade’ye
    göre okçular demektir.
    2) Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Abbas’a göre avcılar demektir.
    3) Abdullah b. Abbas’a göre erkekler topluluğu demektir.
    4) Abdullah b. Abbas’a göre erkeklerin çıkardığı sestir.
    5) Ebu Hureyre, İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbas’a göre arslan demektir.
    742
    741 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/369; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
    742 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/490.
    • 314 •
    Ahmed Kalkan
    Seyyid Kutub diyor ki: “O halde onlar niye hatırlatmalara, öğütlere yüz
    çeviriyorlar? Yaban eşekleri gibidirler. Arslandan korkup kaçan.” (74/Müddessir,
    49-51)
    Burada arslanın kükremesini işitince korku içinde her yana kaçan yaban
    eşeklerinin tablosu ile yüz yüze geliyoruz. Bu tabloyu Araplar iyi tanır.
    Tablo sert hareketli bir görüntüyü canlandırıyor. Bunun yanı sıra tablonun
    orijinalindeki ya ban eşekleri yerine korkudan paniğe kapılıp kaçan insanlar
    konduğunda komiklik oranı daha da yükselir. Bir de düşünelim ki, bu
    adamlar korkuya kapıldıkları için, tehdit altında oldukları için kaçmıyorlar.
    Kendilerini insan olmaktan çıkararak yaban eşeklerine dönüştüren bu kaçışlarının
    sebebi bir uyarıcının kendilerine Rablerini ve geleceklerini hatırlatmasıdır,
    böylece o onur kırıcı ve komik durumdan uzak kalmalarına, o
    zorlu ve acıklı akıbetten paçayı kurtarmalarına fırsat hazırlanmasıdır. İşte
    adamlar bu kurtuluş fırsatının önünden bucak bucak kaçıyorlar. Ne kadar
    tuhaf değil mi?
    Yaratıcı sanatkârın fırçası bu tabloyu çiziyor, onu varlığın göğsüne işliyor.
    Vicdanlar bu tabloyu seyredince onun içinde olmak istemiyorlar, böyle
    bir duruma düşmekten utanıyorlar. Buna karşılık o Allah’ın uyarılarına
    sırt çeviren kaçaklar utançlarından saklanacak delik ararlar, bu canlı ve sert
    tasvirin dehşeti karşısında yüz çevirmiş olmanın ve korkup kaçmanın zilleti
    altında ezilirler.
    Onların dış görünüşleri “Arslandan korkup kaçan yaban eşekleri” görüntüsüdür.
    Fakat Kur’an onların yakasını bırakmayarak içyapılarının ana
    çizgilerini de çiziyor, gönüllerinde kaynaşan kötü duygularım da gün yüzüne
    çıkarmayı ihmal etmiyor.
    50-51. âyetlerde yapılan benzetme, İnkârcıların Peygamber ve onun
    mesajı karşısında
    gösterdikleri tepkinin normal bir insandan beklenmeyecek
    kadar bilinçsiz, ahmakça, kaba ve edep dışı olduğunu ortaya koyacaktır.
    İnkârcıların Gülünç ve Garip Halleri
    50-51’inci âyetlerde de, öğütten kaçan inkârcıların gülünç ve garip durumları
    tasvir edilir. Kur’an’la verilen nasihati dinlemek istemeyen inkârcılar,
    aslandan ürküp kaçan yabâni merkeplere benzetilir.
    • 315 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu âyetlerde yer alan humur kelimesi, yabani merkepler; müstenfire, ürküp
    kaçan; kasvere de, zorlu ve zorba anlamına gelir. Ancak dilbilimcilerin
    çoğu, kasvere sözcüğünün aslan mânâsına geldiğini belirtmişlerdir.
    Yapılan bu tasvirle, Kur’an’dan yüz çevirmenin, insanı insan olma vasfından
    çıkarıp onu olumlu ve asli kimliğinden uzaklaştıracağına dikkat çekiyor:
    Çünkü haktan kaçıp felâkete koşmak, akıllı ve onurlu insana yakışan
    bir durum değildir. İnkârcı insanın bu duruma düşmesinin temel nedeni
    de aklını ve iradesini, haksız arzularının (hevâsının) güdümüne terk etmesidir.
    743
    Ebu Hayyan diyor ki: “Yüce Allah onları yermek ve ayıplamak maksadıyla,
    kaçan eşeklere benzetti.”744
    İbn Abbas diyor ki: “Vahşi eşekler aslanı gördüklerinde kaçarlar. İşte
    bunun gibi, o müşrikler de Muhammed’i (s.a.s.) gördüklerinde, eşeğin aslandan
    kaçtığı gibi ondan kaçarlar. İbn Abbas daha sonra kasvera aslan manasına
    gelir, demiştir.”745
    Mevdudi diyor ki: “Bu bir Arapça deyimdir. Yabani eşeklerin özelliklerinden
    biri de, bir tehlike hissettikleri zaman korkup, öyle kaçarlar ki başka
    bir hayvan böyle kaçamaz. Bu yüzden Araplar çok korkarak aklı başından
    gitmişcesine kaçan bir kimseyi aslan ya da avcı görmüş yaban eşeğinin kaçışına
    benzetmektedirler.”746
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kasvere: “kasr” kökünden
    türetilmiş bir kelime olarak zorlu, zorba demek gibi olup “zorlu avcı alayı”
    veya “arslan” mânâlarına geldiği açıklanıyor. Lugatçilerin çoğu kasvere’nin
    arslan mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Bunun Habeş lügati olduğu da
    rivâyet edilmiştir. İşte Kur’ân ile verilen Allah öğüdünden kaçan, onu dinlemek
    istemeyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Oysa o zavallı vahşi eşeklerin
    kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber yine de tehlikeden kaçmaktır.
    Onda belki bir kurtuluş, bir fayda düşünülebilir. Öğütten kaçan bu budalalar
    ise tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyor, faydalarını bırakıp
    yok oluşa koşuyorlar. 747
    743 Fahreddin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    744 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/380; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
    745 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/212; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
    7/130.
    746 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
    747 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/431.
    • 316 •
    Ahmed Kalkan
    - 52. Âyet -
    صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø ئٍ مِنْ ُ امْرِ يدُ كُُّ Œ يُ ِ بَلْ
    “O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.”
    (52. Âyet)
    Evet, onların her biri kendilerine açık açık sayfalar verilmesini ister.
    Öğüt almak bir yana onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (İlâhî
    vahiy) verilmesini
    istiyor.
    Kâfirlerin Kur’an’dan kaçmalarının sebebi onun eksik veya yanlış olduğu
    değildir. Onun ilahi bir kitap olduğunda aslında bir şüpheleri yoktur.
    Bilakis o kâfirlerden her biri, Muhammed’e indirildiği gibi, Allah’tan kendisine
    de ayrı ayrı bir kitap inmesini ister. Rasûllere ve nebilere geldiği gibi,
    kendisine vahiy gelmesini bekler. Genel bir öğüt ile yetinmek istemiyorlar.
    Her biri ziyafete çağrılır gibi özel davetiye ile ayrıca davet edilmesini istiyor.
    Katâde diyor ki: İnsanlardan bazıları: “Ey Muhammed, eğer sana uymamızı
    istiyorsan, falan ve filanlara sana uymamızı emreden özel bir kitap
    getir.” dediler.748
    Tefsirlerde anlatıldığına göre Ebû Cehil ve yandaşlarından bir grup Hz.
    Peygamber’e hitaben “Allah’tan, her birimizin adına yazılmış olup sana tâbi
    olmamızı
    emreden bir kitap, bir belge getirmedikçe sana iman etmeyiz”
    demişlerdi. Bu âyet onların bu isteklerini dile getirmektedir.749
    İbnü’l-Münzir, Süddî’den şöyle dediğini nakletmektedir: (Kureyşliler)
    dediler ki: Eğer Muhammed doğru söylüyor ise bizden her birimiz sabah
    olunca yastığı altında cehennemden kurtulduğunu ve ondan yana güvenlik
    altında olduğunu belirten bir sahife bulsun. Bunun üzerine: “Hatta
    onlardan
    her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister.” buyruğu nâzil
    oldu. Bir başka rivâyette de belirtildiğine göre Ebû Cehil ve Kureyş’ten
    bir topluluk dedi ki: Ey Muhammed, sen her birimize semâdan üzerinde:
    748 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/491.
    749 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/423-424. Zemahşerî, 7/188; İbn Âşûr, 29/331
    • 317 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Âlemlerin
    Rabbinden filan oğlu filana, diye başlayan ve bize sana tâbi olmamızın
    emrolunduğu bir mektup getirmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz.
    750
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır o kadar da değil, aksine
    onlardan her kişi kendisine ayrı ayrı dağıtılmış sahifeler halinde öğüt
    getirilmesini istiyor. Genel bir öğüt ile yetinmek istemiyor. Her biri ziyafete
    çağrılır gibi özel davetiye ile ayrıca davet edilmesini istiyor. Görevine, çıkarına
    koşmak için kibirleniyor da her biri “yarın ecelin geldi, şu, şu görevleri
    yapıp hazırlanarak gelmeniz duyrulur” diye ayrı bir uyarı ve çağrı bekliyor
    veya her biri için bir Peygamber olmasını arzu ediyor ki bu budalalık öncekinden
    çok fazladır.”751
    Mevdudi diyor ki: “Bunlar, eğer Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekten Allah’ın
    gönderdiği birisiyse o zaman Allah’tan, Mekke’nin ileri gelenlerinin
    her birinin adına “Muhammed benim peygamberimdir, onun için ona itaat
    edin” şeklinde yazılmış birer mektup getirmelidir. Üstelik bu mektubun Allah’tan
    geldiğini görerek inanmak istiyorlar. Kur’an’da başka bir yerde yine
    bunlar “Allah, Rasullerine verdiği şeyi bize de vermezse inanmayız” 752 demişlerdi.
    Diğer bir yerde de “Sen göğe git ve oradan bizim okuyacağımız bir
    kitap getir”753 isteğinde bulunmuşlardı.”754
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Âyetten maksat, onların aşırı derecede
    sapıklığa daldığını açıklamaktır. Yüce Allah sanki şöyle buyuruyor:
    Onların yüz çevirmelerini, ahmaklıklarını, iyilik ve mutluluklarına vesile
    olan şeylerden, vahşi hayvanların kaçtığı gibi kaçmalarını anlatmamı bırak
    da daha garip ve enteresan olanı dinle. O da, müşriklerden her birinin,
    kendisine vahiy gelen bir Rasûl olmayı istemeleridir. O bedbahtların Rasul
    mertebelerine ulaşmaları ne uzak!”755
    750 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 212; Bahru'l-Muhit, c. 8, s. 381; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir,
    Risale Yayınları, c. 15, s. 231
    751 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/431.
    752 6/En’âm, 124
    753 17/İsrâ, 93
    754 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
    755 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
    • 318 •
    Ahmed Kalkan
    Kâfirlerin Peygamber’den Mucize İstemeleri
    ve Kur’an’ın Verdiği Cevaplar
    Kâfirlerin meydan okumaları ve mûcize taleplerini gösteren birçok tablo
    Kur’an’da tekrar edilmiştir. 52. âyet bu tür âyetlerdendir ve eğer müfessirlerin
    rivâyetleri sahihse -ki sahih olmalarına engel bir durum da yoktur- bu
    meydan okuma hareketlerinin ilkini teşkil etmektedir.
    Çünkü (bu âyetteki) tablo daha önce de belirttiğimiz gibi başka bir
    Kur’an nassı ile teyid edilmiştir. Bu durum, kâfirlerin kendilerine Peygamber’in
    (s.a.s.) risâletinin doğru olduğunun teyid edildiği ve O’na tâbi olmanın
    emredildiği kitapların indirilmesini istemeleri dolayısıyla olmuştur.
    Müteakip âyetler ise onları reddetmiş ve bu olumsuz tavırlarının aslında
    âhiretten korkmamalarından kaynaklandığını, Peygamber’in risâleti ve
    O’nun kendilerine okuduğu Kur’an’ın bir öğüt olup, dileyenin öğüt alarak
    hidâyete ulaşabileceğini açıklamış,
    fakat onların (isteklerini) yerine getirmemiştir.
    Kur’an kâfirlerin göstermiş oldukları her meydan okuma eyleminde ve
    onların her olağanüstü delil taleplerinde öz olarak tıpkı bu âyetlerde olduğu
    gibi onları cevaplayıp reddetmiştir.
    İfade ve üslûplar farklı olsa da; âyetler kişinin, dâvetin doğruluğu, kendisinin
    evrendeki gücü, kâinattaki eşsiz deliller, sonsuz hikmet ve ince tabiat
    kanunlarının farkına varması, üstün ahlâka ve fazilete yönelip günah,
    azgınlık ve çirkinliklerden engelleyen özelliğini görmesi için; kâfirlerin
    meydan okuma isteklerine uyulmadan; düşünülmesi için akıllara, yönelmeleri
    için kalplere hitap edilmek sûretiyle; Peygamber’in çağrısının tek bir
    Allah’a çağrı ve O’na ibâdet; O’nun dışındakilerini bir tarafa atmak ve sâlih
    amel işlemek; küfür, şirk, günah ve çirkinliklerden uzaklaşmak olduğu; bu
    özellikleri taşıyan çağrının bazı olağanüstü desteklere muhtaç olmayıp ancak
    tefekkür, izan, iyi niyet,
    temiz kalp ile hak, hayır ve hidâyete yönelip,
    inat ve husûmetten uzak durmak olduğunu;
    bazen açıkça bazen de üstü
    kapalı olarak açıklamıştır.
    • 319 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Nitekim şu âyetler bunu göstermektedir:
    “O’na bir melek indirilmeli değil miydi?” dediler. Eğer bir melek indirseydik,
    iş bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı.”
    “Eğer O’nu melek yapsaydık, yine bir adam (insan) yapardık ve onları
    yine düştükleri
    kuşkuya düşürürdük.”
    “Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlarla alay edenleri,
    alay ettikleri gerçek kuşatıverdi.” 756
    “Eğer kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına olanca
    güçleri ile Allah’a yemin ettiler. De ki: Mûcizeler ancak Allah’ın katındadır.
    Hem bilir misiniz, o gelmiş olsa da onlar yine inanmazlar.”
    “Gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, ilkin ona inanmadıkları gibi (sonra
    da inanmazlar) ve bırakırız onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.”
    “Biz bunlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her
    şeyi toplayıp
    karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı.
    Fakat çokları bilmezler.”757
    Kâfirlerin meydan okumalarına verilen bu güçlü cevaplar Peygamber’in
    çağrısının olağanüstü desteklere (mûcizeler) muhtaç olmadığı; niyetleri
    iyi, vicdanları temiz olanlar,
    hak ve hakikatle yönelimleri doğru olan
    kimselerin iman etmiş olduklarının anlatımı tarzındadır. Burada; onların
    hakka dönüp (Peygamber’in çağrısını) kabul etmeye yöneltici
    yeterli hususlar
    vardır. Niyetleri çirkin olan, hak ve hakikate meyilleri olmayanlar, ne
    kadar açık delil ve mucize görseler de iman etmeyeceklerdir. Eğer herhangi
    bir âyetin olması gerekiyorsa orada onlara okunan ve onların islediklerine
    tamamen yeterli olan Kur’an vardır. İşte bu şekilde Kur’anî-Muhammedî
    çağrı daha öncekilerden ayrılmaktadır. Şöyle ki; İslam, kâfirlerin mucize
    isteklerini verine getirmek için olağanüstü olaylar üzerine bina edilmeyip,
    akla ve kalbe hitap etmek, kâinatta var olan eşsizlik, nizam
    ve büyüklüğe
    dikkat çekmek, bu davetin içinde yer alan hak, hayır, iyilik, iyiliği emredip
    kötülükten nehyetme, güzel/hoş şeylerin helâl kılınıp açık ve gizli günahla-
    756 6/En'âm 8-10
    757 6/En'âm 109-111 Ayrıca, bk. 13/Ra’d, 7, 37; 17/İsrâ, 90-97; 29/Ankebût, 51-52
    • 320 •
    Ahmed Kalkan
    rın haram kılınışı, dayanışma ve yardımlaşmaya teşvik, istila ve yağmanın
    yasaklanması, insanların hak ve sorumluluklar karşısında eşit ve birbirine
    destek olmaları; hak, adalet, özgürlük, güzellik ve iyiliğin hâkim olduğu, bir
    insanî toplumun oluşturulması gibi içinde
    barındırdığı prensipler üzerine
    kurulmuştur.758 Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:
    - 53. Âyet -
    افُونَ الاخِرَةَ ï كََّ بلْ لا يَ خَ
    “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
    Yoo! Aksine onlar âhiret endişesi taşımıyorlar.
    Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar.
    Hayır, yok öyle şey herkes için ayrı bir öğüt, ayrı bir kitap gelmesine
    ihtimal yok. Onlar bu saçma isteklerinden vazgeçsinler! Aslında onlar bu
    konuda samimi değillerdir. Onlara apaçık sahifeler verildiğinde Rasûlleri
    tasdik edecek değillerdir. Bilakis gerçek şu ki onlar, öldükten sonra dirilmekten,
    hesap ve cezadan korkmuyorlar, bilakis onları inkâr eden sapık
    kimselerdir. İşte onları Kur’an’dan yüz çevirten asıl sebep budur.
    52-53’üncü âyetler, inkârcıların iç yüzlerini, onların inatçı ve uzlaşmış
    tutumlarını ortaya koymaktır. Onların hepsi, kendilerine açıklanmış vahiyler,
    açık seçik metinler verilmesi gerektiğini iddia ederler ve “Bize (kendi
    gözlerimizle) okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe inanmayız” derler. Bu
    haksız talep, içteki hasedi ve menfi bir zihinsel tutumu yansıtmaktadır. Bu
    olumsuz tutumun ardında âhiretten korkmamak, öteki dünyada günahkârların
    ceza göreceklerine inançsızlık vardır. Görüldüğü gibi, âhiret gerçeğine
    inanmayan ve kalplerinde haset besleyen inkârcıların Kur’an’dan kaçmaları,
    hiçbir meşru sebebe dayanmamaktadır. Bu âyetlerde, Kur’an’ı kendi emel-
    758 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, c. 1, s. 113-115
    • 321 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    leri doğrultusunda kullanmak isteyen kötü niyetli kimselere dikkat çekilmektedir.
    759
    Bu âyete göre onların bu olumsuz tavırlarının asıl sebebi âhirete inanmamalarıdır.
    Çünkü âhirette herkes dünyada yapıp ettiklerinden dolayı
    sorguya
    çekilecektir. Şu halde bu inanç, hayatı bütünüyle sorumluluk bilinci
    içinde geçinmeyi
    gerektirir; İnkârcılar ise günah kaygısı taşımadan,
    sorgu-sual düşünmeden nefislerinin istediği şekilde yaşamaktan vazgeçmiyorlardı.
    İşte âyet onlann İslâm ve Peygamber karşısındaki inkâr ve inatlarının
    temelinde böyle bir sorumsuzluk psikolojisinin bulunduğunu göstermektedir.
    760
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır, yok öyle şey herkes
    için ayrı bir öğüt, ayrı bir kitap gelmesine ihtimal yok. Bununla beraber
    öyle de olsa yine gelmezler. Doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar. Bu çağrı
    ve öğütü kabul etmeyenlere sonunda ceza verileceğine inanmıyor, sonunu
    saymıyorlar.”761
    Mevdûdi diyor ki: “Onların iman etmemelerinin sebebi, Allah Rasûlü’nün
    onların isteklerini yerine getirmediği için değildir. Asıl sebep, onların
    âhiretten korkmamaları ve her şeyi bu dünyadan ibaret zannetmeleridir.
    Düşünmüyorlar ki bu dünyadan başka bir hayat daha vardır. Orada,
    bu dünyada iken sorumsuzca ve aldırış etmeden yaptıklarının hesabını
    vereceklerdir. Bunlar Hak ve batılı anlamsız zannediyorlardı. Bu dünyadayken
    görüyorlardı ki doğruya uyan bir kimseye her zaman bir fayda temin
    etmiyor ve batıla gitmenin neticesi de her zaman zarar getirmiyordu.
    Bu yüzden bu konuda düşünmeyi gereksiz görüyorlardı. Hak nedir, batıl
    nedir onlar için bir anlam ifade etmiyordu. İşte bu mesele üzerinde ciddi
    olarak düşünen kimse, bu dünyanın geçici bir hayat olduğunu bilir ve asıl
    ve ebedi hayatın âhiret hayatı olduğunu kabul eder. Doğruya uyanın sonu
    orada muhakkak güzel, batıla uyanların ise sonu muhakkak kötü olacaktır.
    Kur’an’ın ileri sürdüğü bu mantıkî delilleri ve saf talimatları görerek böyle
    bir kimse iman edecek ve aklını kullanarak Kur’an’a göre yanlış olan inanç
    ve eylemlerin gerçekten yanlış olduğunu anlamaya çalışacaktır.
    759 Fahreddin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    760 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/424-425.
    761 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/431.
    • 322 •
    Ahmed Kalkan
    Fakat âireti inkâr eden kimsenin zaten doğruyu aramaya ciddi isteği
    yoktur. İman etmemek için her an yeni bir talepte bulunacak ve bir bahane
    uyduracaktır. Aynı husus, âyette de şöyle ifade edilmektedir: “Ey Peygamber!
    Sana bir kâğıtta yazılmış bir kitap indirseydik de onlar ona elleriyle dokunmuş
    olsalardı, kâfir olanlar yine muhakkak ‘Bu apaçık bir büyüden başka
    bir şey değildir’ diyeceklerdi.”762
    - 54. Âyet -
    كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ
    “Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
    Asla! Ama bilsinler ki bu, gerçekten bir öğüttür, uyandır!
    Evet, şüphesiz bu bir öğüttür.
    Hayır, onların bu gibi istekleri asla yerine getirilmeyecektir. İş onların
    zannettikleri gibi değil, korkunç bir âhiret vardır. Kur’an, müşriklerin iddia
    ettiği gibi başkalarından alınan bir büyü veya bir beşer sözü değildir. Şüphesiz
    bu Kur’an, dünya ve âhiret mutluluğunu yakalamak isteyen kimseler
    için tesirli ve yeterli bir öğüttür.
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Yüce Allah kellâ sözü ile onları
    tekrar sakındırdı.”763
    762 6/En’âm, 7; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/480.
    763 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/130.
    • 323 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 55. Âyet -
    نْ شَاءَ ذَكَرَهُ òفَ َ
    “Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
    Artık dileyen ondan öğüt alır.
    Dileyen ondan öğüt alır.
    Artık her kim hidâyeti dilerse ve çaba gösterirse, Allah’ın izniyle
    Kur’an’dan öğüt alır ve hidâyetinden yararlanır. Kur’an’ı düşünen, içeriğini
    anlamaya ve anladıklarıyla amel etmeye çalışan kimseye Allah, hidâyet
    eder.
    “Hayır, şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır.”
    İşte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öğüt almak isteyenler için, bu
    kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradır, zikradır. Tezkira, kişinin
    sürekli hafızasında canlı tutması ve hiç unutmaması gereken şey demektir.
    İşte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatırında canlı
    tutulması gereken tezkiradır bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmaması
    gereken zikralardır. Çünkü bu âyetler hayatın kendileriyle düzenleneceği
    zikralardır. Ama öğüt almak isteyenler için bir değer ifade eder bu âyetler.
    Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasız yol
    bulmak mümkün değildir. Tezkirasız Allah’a yol bulmak ve O’na istediği
    biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir.
    Çünkü bu âyetler tezkiradır, haritadır, pusuladır, mihmandardır, yol
    göstericidir. Öyle değil mi? Hem bu kitabı tanımayacaksınız, hem kitabın
    âyetleriyle beraber olmayacaksınız, hem kitapsız bir hayat yaşayacaksınız,
    hem tezkirayla yol bulmaya çalışmayacaksınız, hem haritayı elinize almayacaksınız,
    hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden
    tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksınız hem de yol bulacaksınız.
    Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli
    beraber olmak zorundadır. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalışmak zorundadır.
    Bunun başka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz.764
    764 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 324 •
    Ahmed Kalkan
    - 56. Âyet -
    هْلُ اْلَغْفِرَةِ لاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَ كُرُونَ إِ وَمَا يذْ
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya
    lâyık O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet)
    Ve Allah (uyguladığı kurallar gereğince) dilemeksizin onlar öğüt alamazlar.
    Sakınılmaya lâyık olan da O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.
    Zaten onlar ancak Allah’ın dilemesi durumunda öğüt alabilirler. O, kendisine
    karşı sorumluluk duyulmaya ve bağışlamaya en ehil olandır.
    Allah onların hidâyete ermelerini dilemedikçe ondan öğüt alamazlar.
    Allah hakeden herkesi hidâyete erdirir. O kimseye zulmetmez. Allah, azabının
    şiddetinden sakınılmaya ve itaat edilmeye layıktır. Keremi ve rahmetinin
    genişliğinden dolayı kendisine inanan ve itaat edenlerin günahlarını
    bağışlamak da yalnızca O’na yaraşır.
    Enes b. Malik’ten; Rasûlullah (s.a.s.) bu âyeti okudu ve şöyle buyurdu:
    “Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: “Ben kendisinden korkulmaya lâyık olanım.
    Kim Benden korkar da başka bir ilâh edinmeyecek olursa onu affetmeye
    de Ben lâyığımdır.”765
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu âyette Rasûlullah (s.a.s.) teselli
    edilmekte ve mübarek kalbi, onu rahatsız eden, kâfirlerin yüz çevirmeleri
    ve yalanlamalarından rahata kavuşturulmaktadır.”766
    Âlûsî şöyle der: “Azabından sakınılmaya ve itaat edilmeye layıktır. Kendisine
    inanan ve itaat eden kimseleri bağışlamaya da lâyıktır.”767
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bununla beraber Allah dilemeyince
    düşünmezler. Korkulacak olan da, bağışlayacak olan da O’dur.
    Azabından korkulup korunulacak olan da O, bağışlayacak da O’dur. O’ndan
    korkmayan ne âhirette ne dünyada hiçbir şeyden korkmaz, korunmaz;
    765 Tirmizi, Tefsir 74.
    766 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
    767 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/35; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130-31.
    • 325 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    O’ndan başkası da ne günahları bağışlayabilir, ne koruyabilir. Onun için
    her hikmetin başı Allah korkusu, Allah sevgisidir. İmam Ahmed, Tirmizî,
    Nesaî, İbn Mâce, Hâkim ve daha başkaları Hz. Enes’ten şöyle rivâyet etmişlerdir:
    Hz. Peygamber (s.a.s.) bu âyeti okudu da dedi ki: Rabbiniz şöyle
    buyurdu: “Ben korkulacak, korkulup himayesine sığınılacak olanım. Benimle
    beraber başka bir ilâh kabul edilmesin. Kim Benden korkar da Benimle bareber
    başka bir ilâh tutmazsa onu bağışlayacak olan Benim.“
    Hakim-i Tirmizî “Nevâdiru’l-Usûl”de Hz. Hasen’den rivâyet ettiği bir
    hadiste şöyle der: Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Yüce Allah buyuruyor
    ki, kulum bana iki elini kaldırır dua ederse ben o elleri bağışlamadan geri
    çevirmekten hayâ ederim. Melekler: ‘Ey bizim ilâhımız! O, bağışlanacak kişilerden
    değil’ dediler. Yüce Allah, “fakat korkulacak olan da, bağışlayacak olan
    da Benim. Şahit olun, Ben onu bağışladım.’ buyurdu.”768
    Ey Rabbim! Bu kulunu da o koruduğun, bağışlamana erdirdiğin kulların
    arasına kat. Sensin koruyacak, Sensin bağışlayacak.”769
    Mevdûdi diyor ki: “Bir kimsenin hidâyeti yalnız onun kendi iradesine
    bağlı değildir. Ancak Allah eğer ona bunu nasip ederse olur. Diğer bir ifade
    ile burada şu gerçek vurgulanmaktadır: Kulun hiçbir eylemi yalnız onun
    kendi iradesiyle meydana gelmez. Ancak o fiil Allah’ın iradesi ile tevafuk
    ederse gerçekleşir. Bu çok nazik bir meseledir. Bu hususu doğru düzgün anlamamak
    yüzünden birçok insana her istediği şeyi gerçekleştirebilme gücü
    verilseydi, o zaman bu dünyanın nizamı alt üst olmaz mıydı? Bu nizam,
    Allah’ın iradesi diğer bütün iradelerin üzerinde galip olduğu için ayaktadır.
    Bir insan bir şeyi, ancak Allah o şeye izin verdiği zaman yapabilir. Aynı şey
    hidâyet ve dalâlet için de geçerlidir. Sadece bir kimsenin hidâyet isteği ile
    o kimsenin hidâyete ermesi yeterli olamaz. Ona hidâyet, ancak Allah’ın,
    onun dilediğini yerine getirmeye karar vermesinden sonra olur. Öte taraftan
    dalâlet için de aynı şey geçerlidir. Bir kimsenin dalâlete düşmek istemesi
    salt yeterli olmamaktadır. Ancak Allah onun bu sapıtma ve dalâlete
    düşme isteğine izin verirse, onun sapık bir yolda ilerlemesi mümkün olur
    ve o da türlü türlü yollara sapar. Meselâ bir kimse hırsız olmak isterse, bir
    eve girerek istediği şeyi çalması için sırf bu temenni yeterli değildir.
    768 Hakim et-Tirmizi, Nevadiru’l-Usul, 138.
    769 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/432.
    • 326 •
    Ahmed Kalkan
    Ancak Allah’ın büyük hizmetleri ve onun maslahatına göre bu isteğe
    ne vakit, ne kadar ve ne şekilde yapılacağı fırsatı tanınırsa, hırsızlık eylemi
    gerçekleşir.
    Allah’ın hoşnut olmayacağı şeylerden sakınmanız tavsiyesinde bulunulmaktadır.
    Bu, Allah ona muhtaç olduğu için değildir. Siz böyle yapmadığınız
    zaman O bir zarar görecek değildir. Aslında bu nasihat, Allah’ın
    rızasını aramanın ve O’nun emirlerine karşı gelmemenin, kulları üzerinde
    Allah’ın hakkı olduğu içindir.
    Bir kimse ne kadar isyankârlıkta bulunmuş ve ne kadar günah işlemiş
    olursa olsun, bunlardan vazgeçerek Allah’ın rahmetine sığındığı an, Allah
    onu bağışlar. Bu günahları hiçbir şekilde affetmeyerek onu cezalandırma
    gibi bir intikam duygusu taşımaması, ancak ve ancak büyük şan sahibi Allah’a
    yakışır.”770
    Allah’ın Dilemesi
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar…” (56.âyet)
    “Allah dilemedikçe (onlar da) dileyemezler; ancak Allah’ın dilediğini
    dileyebilirler.” 771 (İlk etapta) İnsanların dilemelerinin Allah’ın dilemesine
    bağlı olduğunun belirtildiği beşinci âyet ile insanların mutlak irade sahibi
    olduklarının anlatıldığı 37. âyet (“Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen
    kimseler için”) arasında bir çelişki veya sınırlama görülmektedir. Bazı
    âlim ve müfessirler; “buradaki ifade, insanların ancak Allah’ın kendilerinde
    yaratmış olduğu irade kuvvetiyle dileyebileceklerinin anlatımı tarzındadır.
    Eğer böyle olmasaydı insanlar irade sahibi olamazlardı” demişlerdir.
    Diğer
    âlimler ise; “insanların iradesinin Allah’ın iradesine bağlı ve Allah’ın
    iradesinin
    onların iradelerinin önüne geçmiş olmasından, zahirdeki mutlak
    anlamın kastedildiği
    (buna göre de) insanların ancak Allah’ın dilediği
    şeyleri dileyebileceklerini” söylemişlerdir.
    Bu âyet ile insanlarda mutlak olarak tercih ve irade kabiliyetinin olduğunu
    ortaya koyan diğer âyetler arasında çelişki/zıtlık görüldüğünden ötü-
    770 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/480-481.
    771 76/İnsan, 30; 81/Tekvîr, 29
    • 327 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    rü bu gibi âyetler; çeşitli kelâmî ekollere mensup âlimler arasında tartışma
    konusu olmuştur.
    Birinci görüş insanlarda irade ve tercih etme kabiliyetinin anlatımı ile
    uygunluk arzetmektedir ki, bu durum daha önce geçen âyetlerde ve bunların
    dışındaki
    birçok âyette yer almıştır. Aynı zamanda bu (görüş), insanlarda
    irade yeteneğinin
    olduğunu direkt olarak ortaya koyan âyetten sonraki
    âyetin ruhuna da uygundur. Yine
    bu, Peygamberlerin gönderilmesi ve âhiret
    gününün hikmetine de uygundur ki, bu günde insanlar Allah’ın kendilerine
    bahşetmiş olduğu bu irade, tercih etme ve fiiliyata geçirme kuvvetiyle
    işlemiş oldukları amellerinin karşılıklarını göreceklerdir. Buradaki
    âyetler ile eylemleri ve düşünmeyi insana nispet eden Kur’an’daki âyetlerin
    büyük bir bölümü neredeyse bu görüşün kesin doğru olduğunu ortaya
    koyan delillerdendir. Buna ilâveten (ilgili) âyet ile; yüz çevirme, inat ve
    düşmanlık gibi inkârcıların gösterdiği (olumsuz) tavırlara üzülmemesi için
    Peygamber’in teselli edilmesi amaçlanmıştır. Bu husus Kur’an’daki birçok
    yerde tekrar edilmiştir. Meselâ;
    “Kötü işi, kendisine süslendirilip de onu güzel gören kimse, (kötülüğü)
    hiç istemeyen kimseye benzer mi? Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini
    doğru yola iletir. Bundan dolayı kendini onlar için helâk etme. Allah
    onların ne yaptıklarını biliyor.” 772
    “Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola
    iletir. O, yola
    gelecekleri daha iyi bilir.” 773
    “Eğer onların yüzçevirmesi sana ağır geldiyse, yapabilirsen yerin içine
    inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara
    bir mucize getiresin! Allah
    dileseydi, elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp
    birleştirirdi, o halde sakın cahillerden
    olma!” 774
    “Ancak dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek,
    sonra da O’na döndürülecekler.” 775
    772 35/Fâtır, 8
    773 28/Kasas, 56
    774 6/En'âm, 35
    775 6/En'âm, 36
    • 328 •
    Ahmed Kalkan
    Görülen o ki, âyetler hidâyet (ve dâveti) kabulü, (eylemlerin) sahiplerine
    nispet etmiştir.776
    54-56. Öğüt ve uyarı olduğu belirtilen şey Kur’an âyetleridir. 55. âyette
    samimiyet
    ve iyi niyetle öğüt almak, gerçeği bulmak isteyenlerin, aradıklarını
    Kur’an’da bulacakları bildirilmiştir. Kuşkusuz her şey Allah’ın dilemesine,
    izin ve imkân vermesine bağlıdır. Âyetler uyarıcı olarak Kur’an’ın
    gönderildiğini ifade ettiği gibi başka kitap gönderilmeyeceğine, dünya ve
    âhiret mutluluğu için Kur’an’ın yeterli olduğuna da işaret etmektedir. 777
    56’ncı âyette, Allah dilemedikçe inkârcıların öğüt alamayacakları; azabından
    korunulacak ve bağışlayacak tek ilâhın Allah olduğu bildirilir. Burada
    asıl amaç, Peygamber’i (s.a.s.) teselli etmek, inanmayanları da kınama
    üslubu ile uyarmaktır.
    Bu âyette olduğu gibi, Kur’an’da Allah’ın insanla ilgili bazı olayları anlatırken
    kendini mutlak fâil olarak ifade etmesi, konuyla ilgili diğer âyetlerden
    kopuk olarak ele alınırsa yanlış anlamalara neden olabilir. Bu tür ifadelerde
    Allah’ın kendi fiili olarak sahiplendiği şey, insanın özgür iradesiyle
    başlayan ve sebep-sonuç ilişkisiyle devam eden kanunudur.
    Allah, kâinata ve insanlara egemen olduğuna göre kimse O’na rağmen
    bir şey yapamaz. Ama bu, insanın iradesini ve özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
    Çünkü Allah, ahlak alanını insanın iradesine ve özgür tercihine
    bırakmış; gücünü bu yönde kullanmamıştır. Ayrıca insanın iradeli bir varlık
    olarak yaratılması, yine Allah’ın dilemesiyle olmuştur. Allah rast gele iş
    yapmaz ve kendi koyduğu kanunu ihlâl etmez.
    Kur’an’ın bu konudaki ana mesajı şudur: Allah dilerse kâfiri mü’min,
    mü’mini de kâfir yapmaya güç yetirir. Fakat Allah bu alanı insanın iradesine
    ve tercihine bırakmıştır. Bu yüzden insan, kendi iradesi ve gücü dâhilindeki
    işlerden; imanı veya inkârı seçmesinden sorumludur. Hiç kimse,
    asılsız bir kadercilik söylemesiyle, kendisini sorumluluktan kurtaramaz.
    776 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, c. 1, s. 111-112
    777 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/425.
    • 329 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu âyetin son kısmında Yüce Allah kendini, Ehlu’t takvâ ve Ehlu’l
    mağfire olarak nitelemektedir. Kur’an’ın tamamında sadece bir kere geçen
    bu terkip “azâbından korkulup korunulacak olan da bağışlayacak olan da
    O’dur” anlamına gelir.
    Genel Tespitler
    Allah, insanı denemek için yaratmıştır. İnsanın en önemli görevlerinden
    biri de, Allah’ın ilmini ve kudretini takdir etmesidir. İşte evren bunun
    için dizayn edilmiş, Allah’ın ilmini ve kudretini sergileyen bir âyet olarak
    insana sunulmuştur. İlâhi takdire göre gerçekleşen bu düzende, her şey tabii
    yasalara göre işlemektedir. Allah’ın bu sistemi yaratması boşuna değildir.
    Bunun nedeni, insanın “Allah’a kulluk” etmesidir.
    Allah, akıl ve temyiz gücü verdiği her canlıya sorumluluk yüklemiş, bu
    sorumluluğun yerine getirilmesi için de sevabı ve cezayı bir teşvik unsuru
    yapmıştır.
    Her insan, irâdesiyle yaptığı işlerden sorumludur. Bu yüzden insan
    yaptığı bütün iyilikleri ve kötülükleri o Gün, karşısında bulur. Görüldüğü
    gibi insan, yaptıklarının tutsağı olmakta ve onlarla kendi geleceğini kurmaktadır.
    Günahkârları cehenneme sürükleyen kötü eylemler(den bazıları) namaz
    kılmamak, yoksulu doyurmamak, ömrü boş şeylerle geçirmek ve âhiret
    gerçeğini yalanlamaktır. Hâlbuki Allah, iyilere cennet vaad etmiştir.
    Ama inkârcıların Allah’a imanları ve güvenleri yoktur. O’ndan başka güvendikleri
    ise boştur.
    Ölüme inkâr ve şirk günahı ile yakalananları, hiçbir şefaatçi azaptan
    kurtaramaz. Çünkü Kur’an ölçüsüne göre yalnız Allah’ın istediği ve razı olduğu
    işleri yapanlara azap edilmez, onlara cennete girme izni verilir. Bunlar,
    Allah’a Kur’an’ın önerdiği inanç sistemini ve hayat biçimini yaşama sözü
    verip bu sözlerini yerine getiren samimi mü’minlerdir.
    • 330 •
    Ahmed Kalkan
    Hesap gününün mutlak hâkimi Allah’tır; kimler hakkında kimlerin
    aracılık yapabileceğine sadece O karar verir. Şefaat, Allah’ın mutlak adalete
    dayanan yargılamasında O’nun kanaatini değiştirmeye yönelik bir aracılık
    da değildir.
    Kur’an’a göre, şefaat izne tâbidir; şefaate nâil olmak için Allah’ın izni
    ve rızası gerekir. Öyleyse kendiliklerinden şefaat edebilirler diye bazı insanlar
    veya varlıklar putlaştırılmamalıdır. Hangi isim altında olursa olsun,
    Allah’tan başkasının insanı azaptan kurtaracağına inanmak, Allah’la insan
    arasına aracı koymak, isim değiştirilmiş şirkten başka bir şey değildir. İşte
    bu yüzden Kur’an, şefaat konusunu tevhid ilkesiyle irtibatlandırmış; onun
    tevhide ters düşecek biçimde algılanmasını önlemek istemiştir.
    Allah mutlak güç ve irade sahibidir; kimse O’na rağmen bir şey yapamaz.
    Ancak bu gerçek, insanın iradesini ve özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
    Çünkü Allah, gücünü bu yönde kullanmamış; ahlak alanını insanın
    iradesine ve özgür tercihine bırakmıştır. Ayrıca, insanın iradeli ve özgür bir
    varlık olarak yaratılması, yine Allah’ın dilemesiyle olmuştur.
    Allah dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de sapıklığa düşürür. O, dilerse
    mü’mini kâfir, kâfiri de mü’min yapmaya güç yetirir. Ama o, rastgele
    iş yapmaz ve kendi koyduğu kanunu ihlâl etmez. Allah, inanmayı ve inkâr
    etmeyi; hidâyete ermeyi ve dalaleti seçmeyi insanın iradesine ve tercihine
    bırakmış, insanı da kendi iradesi ve gücü dahilindeki işlerden sorumlu tutmuştur.
    Demek ki ilâhi irade yaratıcı ve belirleyicidir, ama zorlayıcı değildir.
    Bu yüzden insan, Allah’ın dilemesinden değil kendi iradesiyle yaptığı
    işlerinden sorumludur.
    Bazı kimseler, batıl inançlarını, çirkin davranışlarını ve yanlış yaşantılarını
    meşrulaştırmak için, Kur’an’ı kendi emelleri doğrultusunda kullanmak
    isterler. İnsanlara: “Kur’an sizin anladığınız gibi değil bizim düşündüğümüz
    ve söylediğimiz gibidir” deyip kafa karıştırırlar. Bunun nedeni, insanın
    söze karıştığı her yerde az ya da çok bir sübjektifliğin bulunmasının
    kaçınılmaz oluşudur.
    Kur’an bir uyarıdır; dileyen ondan öğüt ve ders alır. Eğer insan, yaşamını
    Allah’ın buyruklarına göre sürdürürse, özlemini duyduğu sonsuz mutluluğa
    kavuşur.
    • 331 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Öyleyse yapılacak iş, Allah’a sığınıp Kur’an’a yönelmek; İslâm’ın buyruk
    ve yasakları doğrultusunda yaşayıp Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmaktır.
    Çünkü insanı koruyacak olan da günahları bağışlayacak olan da sadece
    O’dur.778
    Müddessir Sûresine Toplu Bakış
    ve Günümüze Çıkarımlar
    Dikkat edersek, “Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir” sureleri
    ile
    bizler dâvetçi ve tebliğci olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Rabbimiz,
    yani bütün âlemleri olduğu gibi biz insanları da terbiye edip yetiştiren, eğiten
    Allah (c.c.) tarafından yetiştiriliyoruz. Bu ilk nâzil olan dört sûrenin
    ilk kelimeleri, tebliğcinin temel görevlerini başlıklar halinde en güzel ve en
    veciz şekilde verir: “Oku, yaz, kalk ve uyar!”
    İk döneme ait ve kısa olmasına rağmen bu sûre, bir bütün olarak
    Kur’an’ın işlediği hemen hemen bütün temel kavramları ortaya koyar: Allah’ın
    birliği ve benzersizliği, yeniden dirilme ve nihaî yargılama, ölümden
    sonra hayat ve onunla ilgili tasvirler; insanın zayıflığı ve Allah’a kesinlikle
    muhtaç oluşu; boş gurura, büyüklenmeye ve bencilliğe karşı zaafı; her
    insanın kendi davranış ve eylemlerinden bireysel olarak sorumlu oluşu;
    “cennet” ve “cehennem”in keyfî bir ödül veya ceza değil de kişinin yeryüzündeki
    hayatının doğal sonuçları olması; bütün sahih dinî tecrübelerin tarihî
    devamlılığı prensibi ve sonraki vahiylerle geliştirilecek olan daha başka
    düşünce ve kavramlar.
    Müzzemmil sûresi duyguyu, ahlâkı inşâ etti. Bu sûre de tebliği, inzârı,
    sosyal açılımı. Müzzemmil sûresi “eylem ahlâkı”, Müddessir sûresi “söylem
    ahlâkı” inşâ eder. Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risaletin
    misyonunu başlatan ilk sûre olmuştur. Müddessir sûresinde genel olarak
    risalet, kıyamet, meleklere değini, müşriklerin asılsız iddialarına reddiye ve
    onları azapla uyarma gibi konular yer alır. Dine davette, izlenmesi gereken
    yöntem belirtilir.
    778 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 332 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sûre, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) açıkça tarihin meydanına atılarak
    kendini peygamber olarak tanıtmasını ve uyanış hareketini başlatmasını
    isteyerek fiilî eylem çağrısında bulunur. Bu sûre ile birlikte Hz. Peygamber
    dünyayı sarsan o büyük hareketi için meydanlara çıkmıştır. Bu nedenle sûrenin
    özellikle ilk âyetleri Mekke’nin sokaklarını inleten sarsıcı bir meydan
    okumayı yansıtır. Peygamber (s.a.s.)’den, tebliğ görevini açıkça yapması,
    vazifesi gereği yaşantısını her bakımdan temiz tutması, bütün dünyacı çıkarları
    bir tarafa bırakması, insanların ıslahı için ihlasla çalışması, güçlük
    ve zorluklara karşı da sabırlı olması istenir.
    Kur’an, ilk sûrelerden itibaren, insanın yaratılışına (ve yaratılış amacına),
    Allah’ın isim-sıfatlarına (Yaratan Rab, âlemlerin Rabb’i, İlâh, Rahmân,
    Rahim, Din Günü’nün mâliki, Ehad, Samed...), O’nun insana bahşetmiş
    olduğu nimetlere, kâinat âyetlerine, nihai sorguya/hesap gününe ve cennet-
    cehennem olgusuna vurgu yapmakta, insanın yaratılış amacına aykırı
    (gayri ahlâkî) tutum ve davranışlarını eleştirmekte, bu tutum ve davranışların
    sebep-sonuç ilişkilerine vb. konulara değinmektedir. Dolayısıyla siyasi-
    ideolojik bakış açısı ilkin bu temeller üzerine oturtulmalıdır. Zira insanı
    göz ardı eden, ona asli konumunu hatırlatmaktan, tutum ve davranışlarının
    doğal sonucu olarak karşılaşacağı dünyevi-uhrevi nimetleri ya da hesap gününün
    dehşetini dile getirmekten (müjde ve uyarı) uzak bir söylemin nihai
    açıdan başarıya ulaşması mümkün değildir.
    Vahiy henüz dışa açılmayı (inzar/tebliğ etmeyi) emretmemiştir. Bundan
    dolayı da Peygamber Aleyhisselam bir “misyon adamı” olarak ortaya
    çıkmamıştır. Yalnız duyurma-bildirme babından hareketle dostlarına duyurmuş
    ve kendisine katılmasını istemiştir.
    Bu yeni topluluk (ümmet) henüz bir ‘hareket’ değildi. Tevhidi çekirdek,
    ahlaki oluşum olabilirdi. Ama bu oluşum henüz bir ‘Tevhidi Hareket’ değildi.
    Çünkü henüz misyon açıklamamıştı. Evet, yeni bir din olarak Mekke
    gündemine girmişti ama bu dinin dışa açılımı henüz hissedilmemişti.
    Mekke’nin oligarşi (seçkinler takımı) güç odakları ve bu güç odaklarının
    etkisinde olan koskocaman halk kitlesi bir tedirginlik ve telaş içinde idi.
    Özellikle güç odakları/hükmü elinde bulunduran ‘mele’ takımı Muhammed’in
    (s.a.s.) getirmiş olduğu bu yeni dinden tedirgin olmuşlardı. Ama
    henüz bir tepki de koymamışlardı. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “bana vahiy
    geliyor” sözlerini çok ciddiye almamışlardı. Bu durumun geçici bir heves
    • 333 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    mecnunluk alameti, cinlerden bilgi alıp aktarma…. şeklinde olabileceğini
    düşünmüşlerdi. Ya da en azından gönülleri böyle istiyordu.
    Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
    sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
    kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
    Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
    korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
    İlk sûre ve âyetlerin inzâli ile, Hz. Peygamber bir sürece hazırlanıyordu.
    Misyon sahibi bir kimlikle ortaya çıkma sürecine. Bu süreç muhtemel
    ki beş altı aylık bir süreçti. Bu süreç içerisinde Peygamber Aleyhisselam,
    fikri telkinler (âyetlerle bilinçlenme) ve namaz ibadeti ile (Müzemmil sûresinin
    bildirdiğine göre özellikle gece/teheccüd namazı ile) kalbi ve iradesini
    güçlendiriyordu. Rabbi onu gelecek zor günlere böyle hazırlıyordu. Çünkü
    henüz daha zor günler başlamamıştı. Peygamber Aleyhisselam henüz bambaşka
    bir kimlikle ve yepyeni bir misyonla Mekkelilerin karşısına çıkmamıştı.
    Şu zamana kadar, İslamoğlu’nun da dediği gibi “pasif iyi” idi. Pasif
    iyinin “aktif iyi”ye adım atması gerekiyordu. Tabi sadece pasif iyi değildi.
    Kimliksiz pasif iyi idi. Bundan böyle “kimlikli aktif iyi” olmalıydı. İşte bu
    süreçten sonra gelen Müddessir sûresinin ilk âyetleri “Ey örtüsüne bürünen,
    kalk ve uyar…” diyerek aktif iyiliğe adım atmasını istiyordu. Zira O Resul
    artık “kimlik ve misyon” sahibi idi. O zaman bunu aktifleştirmesi gerekiyordu.
    Aktif olan misyon kayda değerdir. Aktif bir şekilde temsil edilmeyen
    misyon, ne kayda değer ki?
    Vahiy önce tevhide vurgu yapmıştı. Gerek Alak sûresin ilk beş âyeti;
    gerek Fâtiha sûresi ve gerekse diğer sûre ve âyetler tevhide vurgu yapmıştı.
    Sonra ilk tevhid eylemi olan namaz kılınmaya başlanmıştı.
    Vahiy sadece bir düşünce/tez olarak değil eylemiyle beraber girmişti.
    Vahyin ilk ameli-eyleminin namaz olduğunu söylemiştik. Her ne kadar
    Mekke müşrik toplumunun Hz. İbrahim’in dininden haberdar olduğunu
    ve bazı ibadetlerin (namaz, kacc, kurban vb) İbrahim’in dininden olma
    adına yapıldığını görmüş olsak ta, tüm ibadetlerin keyfiyeti-özü-içeriği tamamen
    yok edildiği gibi, şekil ve şemaillerini bile değiştirmişlerdi. Vahyin
    belirlediği şekil çerçevesinde namaz kılan Hz. Muhammed’i (s.a.s.) Mekke
    müşrikleri şaşkınlıkla izliyorlardı.
    • 334 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece izlemekle kalmıyor, henüz ciddi bir tepki ve tavır koymamalarına
    rağmen ‘psikolojik’ baskı yapmaktan da geri durmuyorlardı. İlk günden
    itibaren müşrikler Peygamber Aleyhisselam’a ‘psikolojik savaş’ açmışlardı.
    Mekke müşriklerinin daha ilk günlerde ‘psikolojik savaş’ başlattıklarını ilk
    inen sûrelerden birisi olan Kalem sûresi haber vermektedir: “Nûn. Kaleme
    ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki (Rasûlüm) Sen Rabb’inin nimeti
    sayesinde mecnun değilsin…” 779
    Peygamber Aleyhisselam kendisini daha ilk günlerden itibaren bir kuşatılmışlık
    içerisinde hissediyordu. Bu kuşatılmışlık karşısında âdeta defansa
    çekilmiş olan peygambere Allahu Teâlâ “artık ortaya çıkmasını, pasif
    iyi olmaktan çıkıp aktif iyi olmasını, dipte köşede misyonsuz kalmış ahlak
    adamlığı yerine, misyonuyla ön plana çıkan ahlak adamı olmasını istemişti.
    “Ey örtüsüne bürünen (Resulüm) artık kalk da uyar.” Buradaki ‘örtü’
    üzerine çektiği nesnesel şeyden ziyade Mekke müşriklerinin psikolojik
    baskılarından dolayı Peygamber’in girmiş olduğu ‘korku, çekingenlik ve
    yalnızlık’ atmosferidir. “Örtü” olan işte bu “atmosferdir”. Ey Muhammed
    artık bu atmosferden çık! Çünkü sen yalnız değilsin. Büyük olarak tanıdığın
    Rabbin seninle beraberdir. Artık “kalk ve uyar!” İşte Müddesir sûresinin
    ilk âyetlerinin mesajı bu idi. Bu mesajı çok iyi anlamış olan Peygamber
    Aleyhisselam bundan böyle bir misyon adamı olarak ayağa kalkacak ve ‘en
    yakınlarından’ başlayarak tüm insanlığı uyaracaktı.
    Bir misyon adamı, bir dâvâ adamı olarak kalkan Hz. Muhammed
    (s.a.s.), uyarmaya başlayacaktı. Ama nasıl uyaracaktı, daha doğrusu uyarı
    işine nereden başlayacaktı? Rabbi, bu alanda da atması gereken ilk adımı
    Habibine öğretmişti; “(Önce) En yakın akrabanı uyar.” 780
    ‘En yakın akraba’, sosyolojik bir gerçektir. Burada Allah (c.c.) bir yol
    bir yöntem öğretiyordu. O da şudur; yola çıkarken insanları birbirine bağlayan
    sosyal bağları kullanabilirsin. İnsanı insana bağlayan, insanı ailesine
    bağlayan, insanı kabilesine bağlayan insanı şehrine bağlayan, insanı ülkesine
    bağlayan… bağları kullanabilirsin. Hatta bu bağlar ‘misyon ve dâvânın
    altında tutuluyor ise, misyon ve dâvâyı güçlendiriyorsa, misyon ve dâvânın
    yüce hedeflerine ulaşmada bir vasıta, bir atlama taşı görevi görüyor ise,
    779 68/Kalem, 1-3
    780 26/Şuarâ, 214
    • 335 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bunları kullanabilir ve yaşatabilirsin de. Ama tüm bunlar akidenin gölgesi
    altında kalıyor ve akidenin süzgecinden geçiyor ise bu böyledir. Yani vasıta
    ve araç ise bu böyledir. Yok, eğer vasıta ve araçlıktan çıkmış ulaşılması
    gereken hedef ve amaca dönüşmüş ise o zaman değil kullanmak, aksine
    kaçınılması gereken pisliklere dönüşmüş olur.
    İşte bu sosyal gerçekten yola çıkarak Hz. Muhammed (s.a.s.), kimliğini
    ortaya koyarak alenê ve açık bir şekilde misyonunu ilan etmeye başlar. Peygamber
    Aleyhisselam ilk alenî tebliğini/uyarısını yakın akrabalarına yapar.
    Daha önce ‘Rab’ kavramı (âyetler vesilesi ile ) Mekkelilerin gündemine
    girmişti. Bu açık tebliğle beraber ‘ilah’ kavramı da gündeme girmiştir.
    Peygamber Aleyhisselâm artık bir dâvâ ve misyon adamı sıfatı ile kalkmış
    uyarmaya başlamıştır. Ve tebliğ yelpazesini genişleterek tüm Kureyş’e
    (Mekke halkına) yönelir. Kureyş Allah’ın (c.c,) Rab olduğunu duymuştu.
    Bu sefer Allah’ın ilâh olduğunu da duyması gerekiyordu. Ve bunu da safa
    tepesine çıkıp tüm Kureyş kabilelerini çağırıp topladıktan sonra yapar.
    Bu sûrede ilk defa Allah Rasulü’ne, “Kalk ve halka gitmekte oldukları
    yolun sonucundan onları korkut ve dünyada Allah’tan başka yücelttiklerinin
    yerine sen yalnızca O’nun yüceliğini haykır!” emri verilmiştir. Bunun
    yanında, vazifesi gereği yaşayışının her bakımdan temiz olması ve bütün
    dünyevî faydaları bir kenara bırakarak tam bir ihlâs ile insanların ıslahı için
    görevini yerine getirmesi emrolunmuştur. Son cümlede ise “Bu görevi yerine
    getirirken sana gelecek olan zorluk ve musibetlere karşı da Rabbinin
    hatırı için sabret” telkininde bulunulmaktadır.
    Bu sûre, insanların uyarılmaları, davet edilmeleri ve temiz-pâk bir görünüş,
    hoş-tatlı bir dil ve tevazu ile ortaya çıkması konularında Peygamber’e
    (s.a.s.) yönelik emirleri ihtiva eder. Bu sûrede, âyetlerin üslup ve içeriği,
    İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e (s.a.s.) gösterdiği metod, insanlarla
    ilişkiye geçme ve onları çağırma, kuvvetli delillerle
    ikaz etme gibi hususların
    Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz ve yüce bir özelliğe sahiptir.
    Allah bütün
    her şeyden, kendi dışındaki bütün değersiz ve küçük şeylerden yücedir.
    O’ndan başka unsurları rab edinerek yüceltmek yakışıksız bir iştir. Sadece
    O’nu tazim etmek gerekir. Görevde sabır ve sebal etmek, onu başarmayı
    sağlayan iki faktördür.
    • 336 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a ve güzel ahlâka davet eden kimsenin, başa kakma, bir bedel
    ve karşılık bekleme gibi olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a
    adamaya, güzel ahlâka ve hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir
    örnek ve temiz, her tür fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan
    görüntüden uzak olması gerekmektedir.
    Peygamber’in hayatını ve O’nun (hayatına dair) en doğru tabloları ihtiva
    eden Kur’an âyetlerini inceleyen kimse, Peygamber’in (s.a.s.) bu metodu
    takip ettiğini görecektir. Bu metod; O’nun çağrısında başarılı olması, ilk
    iman eden arkadaşlarının
    kendisini destekleme ve çevresinde toplanmada
    son derece samimi olmaları, iman etmeyenlerin kendisine saygı duymaları
    ve O’nu takdir etmeleri; bunun yanında O’nun ahlâkî meziyetlerini inkâr
    etmemelerini sağlayan en güçlü etken olmuştur.
    Görüldüğü gibi, bu metod, Peygamber (s.a.s.) için çizilmiş ise de, onun
    ihtivâ ettiği mesaj, ümmet içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah
    fonksiyonlarını üstlenen her ıslah, dâvet ve mevki sahibi için de geçerlidir.
    Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin giriş kısımlarındaki benzerlik ve
    uyum dikkat çekicidir. İlk bölümde Peygamber’in büyük görev için hazırlanması
    ikinci bölümde de insanları davet edip uyarması emredildiği zaman
    (uyması gerekli) metod anlatılmıştır.781
    Müddessir Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler
    1. Örtüsüne sarılıp yatmakta olan Peygamber’e (s.a.s.) (ve O’nun şahsında
    dâvetçi mü’minlere), kalkıp uyarması, Allah’ı tekbîr etmesi, giysisini
    temizlemesi, kibirden uzak durması, yaptığı iyiliği çok görerek başa kakmaması
    ve Rabbinin yolunda güçlüklere sabretmesi emrediliyor (1-7).
    Mü’min temizliğe dikkat etmeli, iyiliklerini çok görüp başa kakmamalı,
    Allah yolunda sabretmelidir. Bunlar mânevî temizliğin şartı olduğu gibi başarının
    da gereğidir. Zira acele ile, usanç ile bir yere varılamaz. Sabreden,
    sonuç
    alır.
    781 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, 1/ 86-88.
    • 337 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    2. Hak dâvetini yalanlayan, hakkı engellemeğe kalkan, dünya varlığı ile
    şımarmış kâfirler, yarın Allah’ın Dîvânında, yaptıklarının hesabını verecek,
    o mahkemenin kararıyla cehenneme atılacaklardır (11-26). Öylelerinin
    dedikodusuna,
    engellerine aldırmamalıdır.
    3. Cehennemin üzerinde on dokuz muhâfız vardır ama bunları dünyâ
    muhâfızlarıyla karşılaştırmamalıdır. Çünkü bunlar insan değil, melektir.
    Bu on dokuz sayısının anılması da bir sınavdır. Bununla neyin amaçlandığı
    tam kavranamaz. Söylenen gayb haberlerine inanmak gerekir.
    4. “Kitap verilmiş olanlar kesinlikle inansınlar diye (bu on dokuz muhâfız
    meleğin, cehennemin muhâfızları olduğu belirtilmiştir)” ifadesinden
    cehennem
    muhafızlarının 19 olduğunun, Hz. Peygamber zamanındaki Kitap
    ehli tarafından da bilindiği anlaşılmaktadır.
    5. Her can, yaptığı işlerin tutsağıdır. Kişinin amelleri kendisini sarar,
    kendisinin
    cehennemi olur: “Yaptıklarının kötülükleri onlara göründü ve
    alay edip durdukları şey onları kuşattı.” 782
    Suçluları bu duruma düşüren kötü eylemler: Âhireti yalanlamak,
    yoksula
    yardım etmemek, Hakk’ın çağrısıyla alay edip ömrü boş şeylerle
    geçirmektir. Kesin bilginin hâsıl olacağı ölüm zamanına kadar onlar ömürlerini
    boş şeylerle
    geçirmişlerdir. Ancak ashâbu’l-yemîn (amellerinin tutanakları
    sağ tarafından
    verilmiş olanlar) böyle değillerdir. Çünkü onlar,
    kendilerini tutsak edecek
    işlerden uzak durur, kendilerine cennet olacak
    işler yaparlar. Bundan dolayı onlar cennetlerdedirler.
    6. Bu Kur’ân, bir uyarıdır, dileyen öğüt alır. Ancak Allah dilemedikçe
    öğüt alamazlar. İnsanın öğüt alabilmesi, Allah’ın dilemesi ve muradı ile
    mümkündür. Öyle ise O’na sığınmalı, O’nun rızâsını kazanmalı, O’nun
    buyruğu dışına çıkmaktan korunmalıdır. Buyruğu dışına çıkmaktan sakınılacak
    ve günahları bağışlayacak ilâh O’dur (4-56). 783
    782 45/Câsiye, 33; ayrıca bk. 2/Bakara, 81; 3/Âl-i İmrân, 30; 6/En’âm, 70
    783 S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 10 s. 163
    • 338 •
    Ahmed Kalkan
    Daha once inen sûreler gibi bu sûre de en çok “tevhid”e vurgu yapar.
    “Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâm’ın, peygamber olarak tevhid
    dinini
    ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ etmekle göreviendirilişinin
    ilanıdır.
    Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan sonra insanları tevhid dinine
    çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu görevini sürdürmüştür. “Sadece
    Rabbinin büyüklüğünü
    dile getir” emri, tevhid dininin en önemli unsuru
    olan “Allah’ın birliğine
    iman ve O’na kulluk” esasını ortaya koymaktadır.
    “Ey bürünen!” (1)
    Ey bürünüp yatan!
    Ey başını yorganının altına çeken!
    Ey yalnızlığa bürünen, sessizliğe çekilen!
    Ey vicdanının derinliklerine çekilerek kendini arayan!
    Ey insanlık için çıkış yolu arayan!
    Ey gizlenen, saklanan, rahata meyleden!
    Ey kendisine güvenemeyen!
    Ne yapacağı konusunda aktif davranamayan!
    Yorganına, işine, dünyevî meşgalelere bürünen!
    Ey köşesine, kendi kabuğuna çekilen!
    Ey gizlenen, ortaya çıkmayan!
    Ey, eskiden olduğu gibi hâlâ yalnız kalmak isteyen kişi! Şimdi yalnızlığından
    vazgeç ve bütün dünyanın önüne bir öğretici ve uyarıcı olarak çık.
    • 339 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Hepimizin bir örtüsü var; ona bürünmüş, örtünmüşüz. Kimimiz işimizin,
    kimimiz eşimizin, kimimiz aşımızın örtüsü altında uyuşmuş durumdayız.
    Atmalıyız örtülerimizi, kalkmalıyız ayağa, çıkmalıyız ortaya. Uyanmalı
    ve uyarmalıyız insanları. Önce kendimiz atmalıyız örtülerimizi, gereksiz
    yüklerimizi. Önce kendimiz aktif olmalıyız. Uzletten çıkmalıyız. Kimimiz
    fildişi şatosundan, kimimiz mağarasından, kimimiz dünyevî meşgalesinden,
    kimimiz hayallerinden, kimimiz şöhretin dayanılmaz hafifliğinden…
    çıkmalıyız.
    Evlerimiz mezarlarımız olmamalı; iş, eş, aş, arkadaş kendine bağlayarak
    bizi Allah’tan alıkoymamalı, bizi tembelliğe itmemeli. Devlet örtememeli
    kimliğimizi, servet örtememeli. Başka kimlikler edinip örtmemeliyiz
    üstünü. Müslüman kimliğimiz açığa çıkmalı. Şerefle taşımalıyız bu yüce
    bayrağı; tevhid bayrağını.
    Sadece kendi içinde kalmamalı güzellik; halka halka yayılmalı. Güzelliği
    bulup onunla mânevî hazza erişip toplumu terk etme! Kendi yaşadığın
    hakkı, kendi tattığın güzellikleri başkalarına da ulaştır. Yar kabuğunu, çık
    kozandan. İn Hira’dan. Hira’dan aldığın mesajı taşı insanlara. Suyu tattın.
    Susuzlara su taşı. Susuzları suyla tanıştır. Buz yalamaktan veya buhar yutmaktan
    kurtulsun insanlık.
    Gece ibadet ede ede dizleri şişen Peygamber’in gece-gündüz uyuya
    uyuya gözleri şişen ümmeti olmak yakışmaz bize. Bırakın gündüzleri gaflet
    uykusunu, geceleri bile (5-6 saatten fazla) uyumayı yasak etmeliyiz kendimize;
    Rasûl ve yakın ashâbının ağır yük yüklendiğinde (çok daha az uyuyarak)
    yaptığı gibi. Bayrak yarışında uyunur mu hiç? Bayrak bizim elimizde,
    ulaştırmalıyız onu en kısa zamanda en uygun ellere. Cephede uyunur mu
    hiç? Her taraftan her çeşit düşmanın her çeşit silahla saldırdığı cephede
    yatıp uyumak, oturup keyfine bakmak ne kadar doğru olur? Düşman uyutucu
    ve uyuşturucuları da silah olarak kullanabilir. Tanıman lâzım, “ılımlı
    İslâm” adlı uyutucuları, futbol, müzik, eğlence adlı uyuşturucuları. Kur’an
    sesi seni uyarmaya çalışırken, etraftaki ninnilere kulak verme! At üstünden
    örtüleri. Çık yatağından.
    • 340 •
    Ahmed Kalkan
    Örtüye olumlu taraftan bakarsak;
    Risâlet kisvesine bürünen, bu ağır görevi yüklenen!
    Ey İslâm dâvâsını yüklenen insan!
    Ey dâvâ elbisesini giyinen!
    Ey örneklik kisvesine bürünen!
    Ey isyankârlardan uzaklaşıp dağlara çekilen!
    Ey elbisesini giyip namaz için doğrulmaya çalışan, namaza davranan!
    Ey takvâ elbisesiyle örtünen insan! Açıklarını kapatan, korunan, hayâ
    ve edep sahibi insan! Tesettürüne, elbisesine bürünen, örtüsüne sahip çıkan
    kişi!
    “Kalk; artık uyar!” (2)
    Kalkmayan kaldıramaz, uyuyan uyandıramaz. Öne düşmeyen, insanları
    peşinden sürükleyemez. Kalk ve kaldır insanları. Uyan ve uyandır. Ayaklan
    ve ayaklandır.
    Kalk borusu çaldı, artık uyumak vakti değil. Artık uyanmak, ortalıkta
    görünmek, hakikati açıklamak, gündem tayin etmek vakti geldi. Zaman,
    ağır bir yük yüklenme zamanı; zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak,
    yükümlülükler altına girip hareket etme zamanı. Halka doğruyu göstermek,
    etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek hareket
    etme zamanı.
    Buradaki “uyarı”, bir eğitim metodu olmakta, insanların yanlışlarını hatırlatarak,
    bu yanlışların varacağı neticeyi bildirme faaliyetidir. Tebliğin en
    etkili boyutu, yanlış inanç ve kötü davranışların varacağı neticelerle insanları
    bilgilendirmektir.
    Rasûlullah, Allah tarafından emredileni bu âyetler ininceye kadar sadece
    kendi hayatında uygulamıştı. İşte bu sûre bunun topluma yansımasını
    emredecek, Rasûlullah’ın kendi şahsında uyguladığını dışa taşımasını, taşırmasını
    isteyecekti.
    • 341 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Öyleyse “Ey gece kıyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alıp gündüz ne
    yapacağını bilemeyen Peygamber! “Kalk da uyar.”
    Rasûlullah, ilk vahye muhâtap olduğunda bu durumdaydı; bilemiyordu,
    kıvranıyordu, korkuyordu. “Ben bu işin üstesinden nasıl gelirim? Bunu
    insanlara nasıl ulaştırırım? İnsanlar beni dinlemez!” diye korkuyordu. Hiç
    kimsesi yoktu, yalnızdı, kimsesizdi, güçsüzdü, parasızdı, malsızdı. Ya da
    bilge değildi, filozofluğu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlığı yoktu.
    Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyor, köşesine çekilmiş üzerini
    örttürmüş bekliyordu. Bu beklenti içindeyken; Cenâb-ı Hakk yol gösterdi,
    vahyetti: “Ey örtünüp bürünen! Kalk ve uyar!” Kalk, kıyam et! Azimle işine
    başla!
    “Kalk ve uyar.” “Kalk!” Bir kıyam emridir bu. Kalk borusunun çalmasıdır.
    Ama bazen ayağa kalkarak, bazen farklı usûller ile İslâm’ın emirlerini
    icrâ etme, ayağa kaldırma emridir.
    Kalk ve azmet! Kalk ve işe başla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin!
    Anlıyoruz ki uyarının yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu,
    kıyamdan geçmektedir. Eğer biz kalkmamışsak, kalkamamışsak, yani kıyamı
    gerçekleştirememişsek, uyarının anlamı yoktur. Kalkamamışsak uyarmamız
    da mümkün olmayacaktır. Kalkınca uyarılır. “Kalk!” ve arkasından
    “uyar!” deniliyor.
    Ey Müddessir! Müzzemmil’le birlikte söyleyecek olursak, ey gece kalkıp
    Kur’an okuyan, ama gündüz ne yapacağını bilemeyen peygamber! Ey Müzzemmil’le
    “Gündüz senin için uzun bir uğraş var” mesajını alan, ama bunun
    ne demek olduğunu, nasıl bir uğraş olduğunu bilemeyen peygamber!
    “Kalk ve inzar et!” Kalk ve uyar! Kalk ve insanların cennet, ya da Cehennem
    yolunda olduklarını onlara duyur! “Ayağa kalk! Kıyam et! Muhatap
    olduğun dinle beraber ayağa kalk! İnancınla ayağa kalkıp görün! Ya da dini
    ayağa kaldır! Kalk ki uyarasın!”
    Kıyam neydi? Kıyam gece kalkıp vahiyle bütünleşmekti. Gece vahiyle
    beraber olmaktı, Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ın dediklerini anlamaya
    çalışmaktı. Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gece kalkıp tertîlle (yavaş
    yavaş, hazmedip içselleştirerek) Kur’an okumayı gerçekleştirmekti.
    • 342 •
    Ahmed Kalkan
    İşte eğer bizler bu kıyamı gerçekleştirebilirsek, gece kalkıp Allah’ın
    âyetleriyle birlikte olmayı gerçekleştirebilirsek, enerjimizi vahiyden alırsak
    işte o zaman insanları uyarabileceğiz demektir.
    Eğer Rasûlullah, peygamberlik yükünü yüklendiği için insanları uyarmak
    zorundaysa, biz de eğer peygamberin ümmeti olma yükünü, şerefini,
    izzetini, teklifini yüklenmişsek, işte bunu omzumuzda hissederek biz de
    kıyam edecek ve arkasından insanları uyaracağız. Nerede? Nişanda, düğünde,
    dernekte, dükkânda, okulda, çarşıda, pazarda, panayırda, yani dış
    dünyamızda insanları uyaracağız. Bir de kendi iç dünyamızda yapacağız
    bunu; kendimizi uyaracağız, ehlimizi uyaracağız.
    Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
    sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
    kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
    Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
    korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
    diyor Rabbimiz.784
    Kalk ve uyar ki, iyilik ayağa kalksın! Kalk, meydanlara çık, insanları
    uyar. Yatağına uzanmış, uyuyan uyuşuk insanlar, kalkın ve insanları uyarın.
    Uyuyan başkasını uyaramaz. Önce siz uyanın ki, başkasını uyarabilesiniz.
    “Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâm’ın, peygamber olarak tevhid
    dinini
    ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilişinin
    ilânıdır. Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan sonra insanları tevhid dinine
    çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu görevini sürdürmüştür.
    Biz de aynı şekilde insanlarla teker teker ilgileneceğiz. Her yerde ve her
    zaman diliminde insanlara İslâm’ı anlatacağız.
    Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
    tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
    peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
    “Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyamete kadar mü’minlerin
    kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
    büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
    Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
    karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    784 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 343 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnzâr/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
    toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzâr (uyarma), hayatî önemi olan bir
    haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır. Kavramda,
    gizlilik yerine açıklık ana ögedir. Dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir;
    uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara yöneliktir. Uyarıda önemli olan
    tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir. “(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh
    yoktur.” 785; “Bu, insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki
    ‘O, tek bir ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar” 786; “Bu Kur’an
    bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.” 787; “İnsanları, onlara
    azabın geldiği gün ile uyar.” 788
    Bu günkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş küfrün
    durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır. Küfrün genel
    karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Buna göre müslümanın,
    içinde yaşadığı toplumları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir.
    Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine girdiklerini belirlemesi gerekmektedir.
    Ortam ve tebliğ tavrını vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber
    dönemindeki muhataplarla kendi muhataplarını kıyaslayarak durum
    tespiti yapmalıdır. Bu tespitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır
    koymalıdır. Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
    olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa onlarla
    diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol çıkmayacağı
    belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli; petrol çıkma
    ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı, çıkan petrolleri rafine ederek
    arındırma görevini ihmal etmemelidir.
    Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer alıcılarını
    kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli, kapsamlı
    bir şekilde, usûl ve metodlara riâyet edilerek gerçek dinin gerçek şekilde
    tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Yani, doğru bir
    şekilde uyarı yapılmadan muhatapları damgalandırmak yanlış olur; bunun
    bilincinde ve bu aşamalardan sonra muhatapları tasnif etme gereğini dâvetçi
    müslüman aklından çıkarmamalıdır.
    785 16/Nahl, 2
    786 14/İbrahim, 52
    787 6/En'âm, 19
    788 14/İbrahim, 44
    • 344 •
    Ahmed Kalkan
    Eğer muhatap kitle, düşünce yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla
    ilgili konulara yatkın değillerse, akıllarını kullanmak istemiyorlarsa, doğrudan
    bir diyaloga hazır değillerse, müslüman, onlarla iman arasındaki engeli,
    var olan psikolojik duvarı yıkmak için başka yollar aramalıdır. Ondan
    sonra, insan ve düşünce önündeki, iman ve müslümanca anlayış ve hayat
    önündeki engelleri yok ettikten sonra onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi
    denemelidir.
    Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel değildir.
    Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir.” 789denilir;
    “senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem peygamberin vârisi
    olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak zorundadır; kâfirleri
    uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı değildir. Zâten biz, onların
    kalplerinin mühürlü olup olmadığını da bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e
    bile hem de defalarca tebliğ edilmesi peygamberlerin görevleri arasındaydı.
    Tabii ki, onlar kadar küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de
    İslâm tebliğ edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
    Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
    gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan olabilir.
    Bu âyetlerde açık ve âşikâr olarak dâvet ve uyarı görevini yerine getirmesi
    Peygamber’e emredilmiş, izlemesi gerekli metod da ortaya konulmuştur.
    O metod, bu sûrede şöyle belirtilmiştir:
    İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e
    gösterdiği metod, insanlarla ilişkiye
    geçme ve onları çağırma, kuvvetli delillerle
    ikaz etme (1-2. âyetler) gibi
    hususlar şeklinde Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz ve yüce bir özelliğe
    sahiptir.
    Allah bütün her şeyden, kendi dışındaki bütün değersiz ve küçük
    şeylerden yücedir
    (3. âyet). O’ndan başka unsurları rab edinerek yüceltmek
    yakışıksız bir iştir. Sadece O’nu tazim etmek gerekir (3. âyet). Görevde sabır
    ve sebat etmek, onu başarmayı sağlayan iki faktördür (7. âyet). Allah’a ve
    güzel ahlâka dâvet eden kimsenin, başa kakma (6. âyet), bir bedel ve karşılık
    bekleme gibi olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a adamaya,
    güzel ahlâka ve hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir örnek ve
    temiz, her tür fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan görüntüden
    uzak olması gerekmektedir.
    789 2/Bakara, 6
    • 345 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu metod Peygamber için emredilse de; onun içerdiği mesaj, ümmet
    içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah fonksiyonlarını üstlenen
    her dâvâ adamı dâvetçi için de geçerlidir.
    Bu âyetler ile İslâm’a dâvette yeni bir safha açılmıştır. Allah Teâlâ, Rasûlüne;
    artık oturmanın, yatıp uyuma zamanının geçtiğini, İslâm dâvetini
    yayması, insanları uyarması gerektiğini bildirmektedir. Müzzemmil sûresi
    ilk âyetleriyle müşriklerin çıkaracakları büyük zorluklara hazırlıklı olmak
    için bazı rûhî hazırlıkların yapılması gerektiğini bildirmişti. Teheccüdle,
    Kur’an’ı tertîl ile okuyarak, namazda kıyâma durarak iç dünyasını
    güçlendiren Rasûl, şimdi artık dışa açılmalıydı. Namazda gereği gibi kıyâm
    eden Rasûl, namazdaki gibi farz olan toplumsal kıyâmı gerçekleştirmeliydi.
    Onun ilk adımı olarak kendisi kıyâm etmeli, kalkmalı, insanları uyarmalıydı.
    Aynen örnekleri ve önderleri gibi dâvâ adamı mü’minlerin de görevi
    hatırlatılıyor. Önce içini kuvvetlendir, psikolojini sağlamlaştır, enerjini doldur;
    sonra tebliğ. Önce mıknatıs gücünü arttır; sonra içinde metal olanları
    çek, cazibe merkezi ol.
    Bu âyet; o büyük insanın şahsında bütün mü’minlere sesleniyor: “Kalk
    ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyâmete kadar mü’minlerin kulağında
    çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan, büründüğü
    örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları Allah’ın dinine
    döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda karşılaşılacak
    meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    Bu işe başlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazırlığın olması gereklidir.
    Müzzemmil sûresindeki hazırlıkların dışında, burada da tevhidî vurgular
    yapılmaktadır. Allah Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken
    vurguladığı noktalar, bir müslümanın cihad yolculuğunda yaşaması gereken
    hayatın üzerine bina edileceği temel unsurlardır; bu vurgular bizim
    için de yapılmaktadır: “Rabbini yücelt! Elbiseni temizle! Azâba götürecek
    şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabbin(in rızası)
    için (müşriklerin eziyet ve sıkıntılarına şimdilik) sabret!” (3-8. âyetler).
    • 346 •
    Ahmed Kalkan
    “Ve Rabbini tekbir et, yücelt!” (3. âyet)
    Bu âyette Kur’ân’ın mucize niteliğinde bir edebî sanatı vardır: Âyette,
    tersten de aynen okunabilmesi demek olan “kalbü’l-müstevi cinası” yapılmıştır.
    Âyetin Arapçası “‚ ربّكفكبّ - Rabbeke fe kebbir”dir. Âyetin yazıya temel
    olan harfleri ise sırasıyla “R-B-K-F-K-B-R” harfleridir. Bu sıralama ister
    sağdan ister soldan okunsun, cümle iki halde de “Rabbeke fe kebbir”
    okunur. Bu, gerçekten olağanüstü bir ifade sanatıdır.
    Ey Muhammed! Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “Benim Rabbim hepsinden daha büyüktür.” de. Eğer çok
    büyük derdin olursa, Rabbine: ‘Benim büyük bir derdim var’ deme! Bilakis,
    derdine dönüp: ‘Benim çok büyük bir Rabbim var’ de! Rabb’ine kulluk
    ederek ve ihtiyaçlarını sadece O’ndan iste, yalnız O’nu yücelt. Sadece O’nu
    büyük tanı ve noksan sıfatlardan uzak tut. O Yüce mabuduna tekbir ve tesbihte
    bulun, O’nun birliğini, ortak ve benzerden uzak olduğunu zikrederek
    ibâdet ve itatte devam et. Sadece O’nun ulu ve büyük olduğunu söyle. Her
    ne olay olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini
    bırakma. Büyüklüğün ancak O’nun şânı olduğunu ve O’na karşı her şeyin
    küçük ve değersiz bulunduğunu kalben tanıdığın gibi, söz ve fiilinle de anlat,
    ilan et. Zira Allah’tan daha büyük hiç kimse yoktur.
    Ey yalnızlığa bürünmüş olan! Rabbini tekbir et. Böyle yalnız kalınmaz,
    böyle sessiz durulmaz. İnsanlık, vicdanın ve merhametin gür sesine muhtaç.
    Meydana atıl, şehirlere gir, insanlarla konuş. Konuş ki Allah’tan başka
    büyük olmadığını duysunlar. Onlara anlat ki kendini büyük zanneden
    krallar, imparatorlar, zenginler, din adamları küçülsün. Allah’ın kullarını
    kendine kul-köle yapan müstekbirlerin tahtları sarsılsın. Allah’tan başka
    herkes ve her şey tapınma aracı olmaktan çıksın. İnsanı bağlayan her zincir
    kırılsın. İnsanın önüne melekûtun sınırsız derinlikleri serilsin. İnsan özgürleştiçe
    özgürleşsin. Allah’a gitmeye mâni olan bütün duvarlar yıkılsın.
    Çünkü Allah’tan başka büyük yoktur. İnsanı özgürleştirecek Allah’ın melekûtundan
    başka derinlik yoktur (İ.E).
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) (ve O’nun
    izindeki dâvetçi mü’minlerin) kâfirlere aldırış etmemesi için onu uyarmak
    maksadıyla, bu cümle “enzir/korkut” emrinden sonra zikredildi. Çünkü
    mahlûkatın perçemleri Allah’ın elindedir. Dolayısıyla Rasûlullah’ın (ve
    • 347 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dâvâ adamı muvahhid mü’minlerin) mahlûkattan birini yüceltip Allah’tan
    başkasından korkması yakışmaz. Çünkü her büyük, Yüce Allah’ın azameti
    ve büyüklüğü altında ezilmiştir.”790
    Rabbini büyükle, tekbir getir. Bu âyet, namaza da işaret etmektedir. Namaz,
    tekbirle başlar, rükûnları arasında hep tekbir vardır. Müşriklerde rükû,
    secde ve namaz bilgisi bulunmasına rağmen, onların namazın/salâtın içini
    boşaltarak tamamen formel bir duruma indirgediklerini, Kur’an ise namaz-
    takvâ, namaz-mâun/infak, namaz-terk-i fahşâ ve fuhş ve namaz-zikrullah
    birlikteliğini kurarak ıslah ettiğini ve böylece onun tevhidî, ahâkî,
    ictimâî ve siyasî boyutlarına dikkat çekmiştir.
    Âyetin “ve Rabbeke fe kebbir” şeklinde kelimelerin sıralanışı, mânâyı şu
    hale getirmektedir: Ve Rabbini, ancak Rabbini büyükle. Her ne olay olursa
    olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini bırakma.”791
    Biz, gerçekten söylenmesi gerektiği gibi, Allahu Ekber diyebilsek, Allah’tan
    başka büyük yok diye haykırabilsek, “en büyük filan” sözleri söylenemez, başkaları
    başkalarının büyüklüğünü gündeme getiremez. Allah’ı tekbir etmek
    deyince, aklımıza ezan, namaz ve cihad gelir. Bu durumlarda “Allahu ekber”
    bir şiardır. Öyleyse hayatın her zamanında Allah’ı yüceltip tekbir getirmemiz,
    aynı zamanda ezanın simgeleştirdiği tevhidî dâveti yerine getirip topluma
    tevhidi ilan etmemiz, namazı ikame etmemiz ve cihadın her çeşidini, Allah’ın
    kelimesi yüce olsun diye, “Allahu ekber!” nidâsıyla îfâ etmemiz isteniyor.
    Tekbir, bir peygamberin (ve muvahhid bir mü’minin) bu dünyada yerine
    getireceği ilk ve en baş vazifesidir. Bu vazife gereğince Allah’ın dışında
    bütün büyüklük taslayanları bir kenara iterek, cahil insanlara bu kâinatın
    yüceliğinin ancak ve ancak Allah için olduğunu, O’nun dışında kimsenin
    buna lâyık olmadığını bildirirler. Onun içindir ki İslâm’da Allahu Ekber
    (Allah en büyüktür) en önemli kelimedir. Ezana başlarken bunu ilân ederiz.
    Namaza da bununla başlarız. Otururken kalkarken “Allah en büyüktür”
    deriz. Bir hayvanı keseceğimiz zaman “Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür”
    deriz. Tekbir nârası bütün müslümanlar için en bâriz bir nişan ve slogandır.
    Çünkü bu ümmetin peygamberi de ilk vazifesine Allahu Ekber diyerek
    başlamıştı.
    790 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    791 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416.
    • 348 •
    Ahmed Kalkan
    Burada lâtif bir tenkid vardır ki onu anlamak gerek. Bu âyetin nüzul
    zamanı anlatılırken de denildiği gibi bu, Allah Rasulü’ne peygamberlik vazifesini
    yerine getirmesi için verilen ilk emirdi. Şurası açıktır ki, böyle bir
    vazifeyle emir öyle bir toplum ve öyle bir şehirde verilmişti ki o sadece
    şirkin merkezi değil, oradaki herkes müşrikti. Daha önemlisi Mekke, bütün
    Arap yarımadasının müşriklerinin en büyük tapınağı idi. Kureyşliler de
    bu mabedin bekçileri idiler. İşte böyle bir yerde yapayalnız tek başına Tevhid’in
    bayrağını yükseltmek çok tehlikeli bir işti. Onun için “Kalk ve uyar!”
    emrinden hemen sonra “Rabbinin yüceliğini ilân et” buyrulmuştur. Yani şu
    anlam çıkıyor: “Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “benim Rabbim hepsinden daha büyüktür!” de. Bu çağrıya
    karşı koyanların Allah’a karşı hiçbir ehemmiyeti yoktur. Allah yoluna
    girenler için en büyük cesaret verici şey, Allah’ın büyüklüğü bir kimsenin
    kalbine girdikten sonra o kimsenin Allah’ın rızası için bütün bir dünyayı
    karşısına almaktan çekinmeyeceği gerçeğidir.792
    Şimdi de Peygamberimizin kendine dönülerek başkalarını uyarma görevinin
    arkasından Rabbinin büyüklüğünü dile getirmeye çağrılıyor: “Rabbinin
    büyüklüğünü dile getir.” Sadece Rabbini büyük bil. Yüceltmeye lâyık
    olan tek büyük O’dur. Bu direktif, tevhide dayalı imanî düşüncenin anlamını
    belirler.
    Herkes, her şey, her değer ve her gerçek küçüktür. Büyük olan sadece
    Allah’tır. Tek ve eşsiz olan Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliği karşısında bütün
    kütleler, bütün hacimler, bütün güçler, bütün değerler, bütün olaylar,
    bütün gelişmeler, bütün anlamlar, bütün şekiller küçülür, sönük ve belirsiz
    kalır.
    Peygamberimizin insanlığı uyarma görevini omuzlarken, bu görevin
    sıkıntılarını, baskılarını ve zorluklarını bu bilinçle, bu düşünce ile göğüslemeye
    yönlendiriliyor. Çünkü kendisini uyarma görevine atayan Rabbinin
    tek “büyük” olduğu gerçeğine bağlanınca bütün komplolar, bütün kaba
    güçler, bütün engeller gözünde küçülecektir. İslâm’a dâvet görevinin sıkıntıları
    ve zorlukları bu düşünceyi, bu bilinci sürekli biçimde taze tutmayı
    gerektirecek kadar ağırdır. 793
    792 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    793 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 349 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbini büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüğün, yüceliğin ancak Rabbinin
    şânından olduğunu, küçüklüğün, horluğun, hakirliğin Allah’tan başkalarına
    ait olduğunu ilân edip tüm dünyaya haykır! Ama önce kendin kabul
    et bunu! Sadece buna iman değil, bunu amel, söz, fiil, tavır olarak ortaya
    koy!” denilmektedir.
    İşte İslâm’ın ortaya konulmasının bel kemiği budur. Kıyamın şartı ve
    hedefi budur. Dikkat ederseniz namazın kıyamına kalkınca da: “Allahu Ekber”
    diye başlıyoruz. Büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriyâ sadece Rabbimize
    aittir, O’nun dışında herkes küçüktür. Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriyâ
    sıfatı sadece O’nundur. Bunu anladıkça, küçücük olmalı insan. Allah’ın karşısında
    küçüldükçe küçülüp âciz olduğunun, kul olduğunun farkına varmalı
    her an. İşte Allah karşısında kişinin mutlak takınması gereken tavır
    budur.
    Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatıyla bunu yalanlamak hiçbir değer
    ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazında “Allahu Ekber” dediği
    halde “Filan futbol takımı en büyük, başka büyük yok!” diye bağıran kişi, ya
    da devleti, parayı, işi, eşi, aşı gözünde büyüten insan, Allah’ı büyükleme konusunda
    çok gâfil demektir. Çünkü ilâhlaştırılanlar büyüktür, büyük kabul
    edilir. Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendinden büyük kabul ettiği için
    ona yönelir, sözünü dinler.
    Göklerde ve yerlerde kibriyâ, göklerde ve yerlerde büyüklük sadece
    O’na aittir. Allah en büyüktür, tek büyüktür, başka büyük yok! Hangi konuda?
    Her konuda. Ekonomik sorunların çözümünde mi? En büyük Allah!
    Allah’a sorulacak, Allah’a başvurulacak. Siyasal bakış açısı geliştirmede Allah
    en büyük; O’nun hükümleri hâkim olmalı. Sosyal ilişkilerde, kılık-kıyafet
    konusunda, hukukla ilgili hususlarda, eğitimde, öğretimde Allah en
    büyük. Aklınıza ne geldiyse Allah en büyük… Hayatın tüm problemlerinin
    çözümünde Allah en büyük, başka büyük yok! Kur’an’da şöyle buyuruyor
    Rabbimiz: “Göklerde ve yerde azamet (büyüklük, yücelik) O’nundur, O, güçlüdür,
    Hakîmdir.” 794
    794 45/Câsiye, 37
    • 350 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanların hayatında ilâhlaştırılanlar yüceltenlere göre en büyüktür.
    Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendisinden daha büyük kabul ettiği için,
    sözü dinlenecek varlık, yasaları uygulanacak varlık bildiği için onu ilâh kabul
    eder ve onun sözünü dinler. Meselâ aşırı yücelttiği şeyhini, büyük ve
    küçük tâğutları, kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlık bildiği için
    ilâhlaştırır gâfil insan.
    Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriyâ sadece O’na aittir. Çünkü
    kâinattaki tüm varlıkları yoktan yaratan O’dur. Her şeyi meydana getiren
    O’dur. Hayatı yaratan O’dur.
    Eğer yeryüzünde Allah’tan başka büyükler kabul eder ve onlara itaat
    etmeye kalkarsanız, onları ilâh makamına koyarak onların kanunlarını
    uygulamaya çalışır, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri,
    bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim
    büyüklerimiz, bunlar hikmet, bunlar mânevî, sığınma ve şefaat büyüklerimiz”
    diyerek Allah dışında kendinize birtakım büyükler bulur da Allah’a
    yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışırsanız, o zaman Allahu ekber
    dememiş olursunuz. Bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden
    intikam almasını, cezalandırmasını da bilir.
    Allah büyük, âlemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah
    büyük, biz küçüğüz. Peki, biz ne zaman büyürüz? O “Büyük”le diyalog
    kurunca, O büyüğün büyüklüğü ile irtibata geçince, büyükler büyüğüne
    kulluğa yönelince, büyükler büyüğünün desteğini kazanınca, büyükler büyüğünün
    safında olunca. Öyleyse Allah’ı büyükleyelim ve Allah’la beraber
    olmaya çalışalım.
    Hayatın her alanında Allah’ı söz sahibi kabul ederek Allah’ı büyükleyelim.
    Hayata Allah’ı karıştırmamaya çalışan tüm şeytanları ve şeytan sistemlerini
    reddederek Allah’ı tekbir edelim. Malda ve canda Allah’ı söz sahibi
    kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ı tekbir edelim.
    Hayatımızın tümünü O’nun emrine vererek Allah’ı büyükleyelim. Kazanma,
    harcama, çocuklarımızın eğitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda
    yeryüzünde büyüklenen tüm müstekbirleri, tüm sahte tanrıları ve tanrıçaları
    küçülterek Allah’ı büyükleyelim. 795
    795 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 351 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve
    düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve
    O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” 796
    Biz müslümanlar, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda,
    şok olduğumuzda, hayran olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber!
    Çünkü “Allah en büyüktür” mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar
    büyüktür. Seviniyorsak sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak,
    kendimizi Allah’ın en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız
    bir saâdet ve felâket tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ
    halinde de “Allahu ekber” deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu
    hatırlar ve bizi şaşırtan şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu
    bir kez daha hatırlarız. Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında
    daha büyüklerinin olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran
    olduğumuzda, hayretimizi esere değil; o eserin sahici müessirine, sanata
    değil; asıl sanatkâra yönelttiğimizi tekbirle ifâde ederiz.
    Namaza “Allahu ekber”le başlar ve her rekâtta beş kez bunu tekrarlarız.
    Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibâdetler
    mecmuasıdır. Allah’ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir
    ibâdet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir? “Allahu ekber!” demekle,
    kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifâde etmiş olur ve O’na kulluğumuzu
    secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir sevgi,
    saygı hareketi olan secdedir. 797
    “Ve elbiseni temizle.” (4. Âyet)
    Elbiseni, kendini, seni üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat
    ve topluluğu maddî mânevî her türlü pislikten temizle. Irzını koru.
    Kalbini ve çevreni şirk ve isyandan iman ve itaat ile arındır. Namaz gibi
    ibadetlere en temiz elbiselerle devam et. Kılık kıyafetine dikkat et. Çünkü
    mü’min temizdir, paktır. Pis şey taşımak ona yakışmaz. Ayrıca, Allah’a karşı
    saygı göstermekten de geri durma.
    796 17/İsrâ, 111
    797 D. Ârif Çevikel, Allahu Ekber
    • 352 •
    Ahmed Kalkan
    Rabbimiz, Efendimizin şahsında bizlere de “elbiseni
    temiz tut” diyor.
    Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkârdan temizleyecektir.
    Dış
    dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir.
    Çünkü
    içimiz gibi dışımızın da, görüntümüzün de temiz olması önemlidir, insanlar
    dış görüntüye de dikkat ederler.
    “Elbiselerini pislikten temiz tut.” Çünkü beden ve elbisenin temizliği
    ile ruhun temizliği birbirlerinin gerekleridir. Temiz bir ruh, pis bir beden
    ve pis bir elbise içerisinde kalamaz. Allah Rasûlü insanoğluna, beden ve
    giysi temizliği talimlerini tafsilatlı olarak vermiştir. Öyle ki değil sadece o
    zamanki cahiliyye Arapları, bugünkü en uygar toplumlar bile bu seviyede
    sayılamaz. Hatta dünyadaki bazı dillerde taharet kelimesi bile bulunmamaktadır.
    Hâlbuki İslâm’da hadis ve fıkıh kitapları “Tahâret Bahsi” ile başlarlar.
    Bu kitaplarda temizlik ve necislik arasındaki farklar anlatılır ve nasıl
    temiz olunur, nasıl taharet alınır, detaylarıyla izah edilir.
    Elbiseden maksat, ameldir, kalptir, nefistir, bedendir, aile halkıdır, insanlardır,
    dindir, insanın üzerine giydiği giysilerdir. Bu âyetteki “siyab”
    (giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak üzere birçok tefsirci
    “Elbiseni temizle” âyetini “kendini veya kalbini günahtan, haksızlıktan temiz
    tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan sakın, öğütlerinin
    kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile ahlâklan” diye manevî
    ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir. Fakat kinaye, hakikî mânânın
    da kastedilmesine engel olmadığı için, bu şekilde bir tefsir aynı zamanda
    gerek bedenin gerek elbisenin maddi temizliğinin emredilmiş olmasına
    aykırı olmaz. Çünkü “tahâret” ve “nezâfet” kelimeleri dilimizde temizlik
    mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel olarak maddî ve
    manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan başka bir mânâ
    daha vardır ki o da “siyâb” kelimesinin bir şeyi yakından bürüyen, kuşatan
    şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır. Yani “seni üzerindeki giysiler
    gibi yakından sarmış olan cemaat ve topluluğunu, ilk önce etrafındaki kimseleri
    temizle” demek olur ki bu mânâ “Önce en yakın akrabalarını uyar.”798
    âyetinin mânâsına da uygun düşer. Hem bunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
    maddî ve manevî nefis temizliği öncelikle anlatılmış olacağından onun nefsindeki
    temizliğini hatırlatmaya gerek kalmaz.”799
    798 26/Şuarâ, 214
    799 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416-417.
    • 353 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Siyab” lafzan “elbise”, mecâzen elbisenin örttüğü “beden”dir. Bu âyet,
    maddî temizliği, bir sonraki âyet de mânevî temizliği emreder. Namaz abdesti,
    bu emrin neticesi olsa gerektir. Bu âyetler hem misyon hem vizyon
    inşâ etmektedir.800
    Elbise, iffet ve namus mânâsına da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanılan,
    “Eteği kirli”, “Eteği temiz” veya “Uçkuruna düşkün” gibi sözler, elbiseyle
    ilişkin ama namus ve iffeti çağrıştıran ifadelerdir. “Öyleyse ey peygamberim
    ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin!
    Yani eteklerinizi temiz tutun! Uçkurlarınıza sahip çıkın! Namuslarınıza,
    iffetlerinize sahip olun! Namussuz ve iffetsizler olmayın!” anlamına
    gelecektir bu emir.
    Elbise, kişinin ahlâk ve faziletini anlatır. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir.
    Hani “Üzerime bu güne kadar fısk ve fücur elbisesi giymedim!” veya
    “Dalkavukluk, dangalaklık, kisvesine bürünme!” diye bir laf kullanılır. İşte
    bu da elbise mânâsına gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik
    istemektedir. Ahlâk temizliği ve fazilet örnekliliğinize dikkat edin
    denilmektedir.
    “Pislikten uzak dur.” (5. Âyet)
    Yani, mânevî tüm pisliklerden uzak dur. Ricz “azap ve necâset”, rucz
    “put ve şirk” mânasına gelir. “Fehcur” hecera’nın emridir. Hecera’nın emri
    ile hâcera’nın emri arasındaki fark şudur: Birincisinin amacı bir şeyden tamamen
    alâkayı kesip uzaklaşmak için yola çıkmak, ikincisinin amacı bir
    şeye kavuşmak için yola çıkmaktır.801
    Putlara ibâdetten, kabalıktan, her türlü ahlâksızlıktan, azaba, maddî
    ve mânevî hastalıklara, musibetlere sebep olacak günahtan, temiz olmayan
    hallerden uzak durmaya devam et, müşriklerin ahlâkından uzak dur,
    temizlikten, taharetten, ibadet ve itaatten ayrılma. Sakın bu pis şeylere yaklaşma.
    O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Aksi takdirde harama, şirke ve
    küfre girersin. Yaşantınla İslâm’a örnek ol. İnsanlar senin şahsında İslâm
    ahlâkını görsünler.
    800 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    801 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    • 354 •
    Ahmed Kalkan
    “Pislikten kasıt, her türlü pisliktir. Akidedeki pislik, düşüncedeki pislik,
    ahlâkî pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik ve yaşantıdaki pislik
    vs. Yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın haldedir, işte bundan
    kendini temiz tut. Kimse; “Bu, başkalarına bir şeyler anlatıyor ama kendisi
    bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil” dememelidir. Bu yüzden
    senin yaşantında bütün bunlardan hiç bir iz bile olmamalıdır.”802
    “Çirkin davranışlardan uzak dur.” Peygamberimiz, peygamber olmadan
    önce bile müşriklikten ve azaba çarpılmayı gerektirecek iğrençliklerden
    uzak durmuştu. Sağlıklı fıtratı bu tür bir sapıklığı, böylesine lekeli bir inanca
    kapılmayı, bu çeşit ahlâk bozukluklarını ve kirli gelenekleri reddetmişti.
    Onun hiçbir cahiliye uygulamasına katıldığı görülmemiştir. Buna rağmen
    kendisine niçin bu direktif veriliyor? Amaç barış ve uzlaşma kabul etmez
    bir farklılığı, bir saf ayrımını açık açık duyurmaktır. Çünkü İslâm yolu ile
    müşriklik akımı, hiçbir noktada buluşmayan iki ayrı yoldur. Bunun yanı
    sıra bu direktifle söz konusu iğrençliğin kirinden uzak durma yönünde duyarlı
    bir bilinç oluşturma amacı da güdülmüştür. Âyetin orjinalinde geçen
    “rics” sözcüğü aslında “azab” anlamındayken zamanla azaba uğramayı gerektiren
    davranışlar anlamını kazanmıştır.803
    “Ve o pislikleri artık savıp uzaklaştır. “Rücz” ve “ricz” kelimeleri pislik
    ve azap mânâsına geldiği gibi burada put ve heykel demek olduğunu da
    açıklamışlardır.”804
    “Kötülüklerden de uzak dur.” Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla
    beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte
    olma.
    Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. “İslinin yanında
    oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar.”805 Kötülerin yanına
    ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.806
    “Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik
    yapmayı kazanç kapısı haline getirme).” (6. Âyet)
    802 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470.
    803 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    804 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417.
    805 Buhâri, Büyû’ 38; Müslim Hicr 146; Ebû Dâvud, Edeb 16
    806 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., 8/101
    • 355 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Allah için yaptığın iyiliği çok görme. “el-memnûn”, yardım edenin yardım
    alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapması. Zemahşeri’ye
    göre; “çok görerek verme, verdiğini çok sanarak verme” veya “daha çoğunu
    umarak vermemezlik etme” anlamına gelir. Bu âyet istiksârı yasaklar. İstiksâr:
    Bir kimsenin daha fazlasını alma beklentisiyle vermesidir. Bu mantığı
    “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” sözü iyi özetler.807
    Ey Muhammed! İnsanlara yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Bir
    iyilik yaptığın, bir lütuf ve ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden
    karşılığında daha çoğunu almak maksadıyla yapma. Dünya ticareti ve maksadını
    gözeterek veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah
    için iyilik et, başkasından bir karşılık bekleme. Çünkü cömert kişi, verdiği
    çok da olsa onu az görür. Fakir olmaktan korkmayan kimse nasıl verirse,
    sen de öyle ver. Yapmış olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde
    bulunma ve amelini gözünde büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği
    nimetler karşısında çok büyük bir şeydir. Ey Muhammed, sen nübüvvetini
    insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını çoğaltmaya
    kakma, çokça hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur. Allah rızası için
    Allah’ın istediği şekilde karşılık beklemeden iyilik et. İnsanların kabalıklarına,
    nankörlüklerine, kalleşliklerine sabret. Mükâfatı yalnızca Allah’tan
    bekle. Şüphesiz Allah senin ecrini eksiltmeyecek, bilakis artıracaktır.
    İmanını Minnet Edenler
    “Müslüman oldular diye sana minnet ederler. De ki Müslüman oluşunuzu
    başıma kakmayın. Bilakis Allah size İslâm’ı nasip etmekle size iyilikte bulundu
    ve minnet hakkı O’na aittir. Şâyet sâdıklardansanız bilin ki Allah size
    imanı hidâyet etmekle size iyilikte bulundu.”808 Kimdir bu insanlar? Şimdi o
    sıcak sahneyi takip edelim:
    “A’râbîler dedi ki biz iman ettik. De ki siz iman etmediniz. Lâkin ‘müslüman
    olduk (teslim olduk)’ deyin. Henüz iman kalbinize girmedi. Şâyet
    Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz amelleriniz boşa çıkmaz. Şüphesiz Allah
    çok bağışlayan ve çok af edendir.” 809 Bunlar ‘A’râbîlerdir.’ Örnek somuttur. O
    günün canlı bir örneği. Ancak vasıfları geneldir.
    807 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    808 49/Hucurat, 17
    809 49/Hucurat, 14
    • 356 •
    Ahmed Kalkan
    İmanın kalbe girmesi ve bunun tezahürü Allah (c.c.) ve Rasûlüne itaat.
    Evet itaat. Allah ve Rasûlüne teslimiyetin adı. İslâm’ın baş döndürücü
    ilerlemesi karşısında imtihanını verememiş iman anlatılıyor. Bunun somut
    örneği bedeviler.
    Onların minnetine karşılık onlara minnet etmeyen müminler örnek
    gösterilmiş. “Mü’minler o kişilerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ederler ve
    sonra hiç bir şüphe duymazlar. Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad
    ederler. İşte sâdık olanlar onlardır.” 810 Minnet edenlerin sâdık olmadığını
    anlatıyor. Dolayısıyla minnet olayının imanla irtibatını yokluyor. İkide bir
    yaptıklarını başa kakanlar ve yapmamak için sebepler arayanlar imanlarını
    sorgulamalılar. Sadâkatlerini gözden geçirmeliler. Allah (c.c.) âdeta onlara
    kızarak şöyle buyuruyor. “De ki siz mi Allah’a dininizi öğretmeye kalkışıyorsunuz?
    Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. O her şeyi bilendir.” 811
    Bizim gücümüz kişiliğimize bağlıdır. Rabbimize olan samimiyetimize
    bağlıdır. Onun için, dinin ihlâsla Allah’a has kılınması istenmiştir. 812 Bunun
    da ilk yolu tüm nimetleri Allah’a has kılmakla olur. Sadece bizi yarattığı için
    değil. Sadece bizi yaşattığı için değil. Sadece bize nimetler, mal mülk verdiği
    için değil. Bilakis bize iman ve İslâm nimetini öğreten Rasûlü (s.a.s.) gönderdiği
    için dahi O’nun minnetini ödeyemeyeceğiz. O halde onun dinine
    hizmet ederken kendimizi çok önemli bir şeyler yapmış olmakla vasıflayıp
    yaptıklarımızı heder etmeyelim.813
    “Ve Rabbin için sabret!” (7. Âyet)
    Verdiğin şeylerden dolayı karşılık bekleme. Allah’ın emirlerini yerine
    getir, yasaklarından kaçın ve Allah yolunda başına gelen her türlü işkence
    ve eziyetlere Rabbin olan Allah’ın rızası için sabret, fedakârlıkta bulun. Sana
    verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle
    karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap
    Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı
    için bunlara sabret, üzülme ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
    Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçir-
    810 49/Hucurat, 15
    811 49/Hucurat, 16
    812 Bk. 98/Beyine, 5
    813 Yalçın İçyer
    • 357 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    mek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
    sürdür. Mükâfatı, muvaffakiyeti Hak Teâlâ’dan bekle.
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır
    “Rabbin için sabret” Bu âyetle ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:
    1) “Bağışta bulunup, iyilik yaptığında, başa kakmayı ve yaptığın işi büyütmeyi
    bıraktığın için sabret” yani, “Rabbinin rızasını gözettiğin için, böylesi
    davranışları bırak.”
    2) “Malını verip tasadduk ettiğinde, karşılık bekleme. Bu beklememe,
    Rabbinin rızası için olsun.”
    3) “Bu sûrenin başında sana bazı şeyler emrettik, bazı şeyleri yasakladık.
    Binâen aleyh Rabbinin emrinden ötürü, o emredilenleri yap, nehyedilenleri
    terk et.” Buna göre, sanki şöyle denilmek istenmiştir: Bu âyetten
    önce, bir takım şeylerin yapılması, bir takım şeylerin de yapılmaması mükellefiyeti
    yer almış; bu âyette ise, o şeylerin yapılıp yapılmamasının gerekçesi
    açıklanmıştır ki bu da, Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmedir.
    4) Daha önce, Mekke müşriklerinin bir araya gelerek, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’in durumunu görüştüklerini, içlerinden Velid b. Muğire’nin kalkıp
    evine gittiğini, bunun üzerine oradakilerin, “Velid herhalde dinini terk etti
    (müslüman) oldu” dediklerini. Bunun üzerine Ebû Cehil’in onun yanına
    giderek, “Atalarının dinini terk etmesin diye, sana verilmek üzere Kureyş
    aralarında mal topladı” dediğini anlatmıştık. Bu demektir ki Velid, elde
    edeceği bu maldan ötürü küfrünü sürdürmüştür. Bu sebeple, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “O, işte o maldan ötürü bâtıl din ve inancını sürdürdü. Sen
    ise, başka bir şey için değil, sırf Hak rızası için hak dinde sabr u sebat et”
    denilmiştir.
    5) Bu âyet, müşrikler için bir ta’rîzdir. Buna göre Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “Puttan değil, Rabbinin yüceliğini ilan et; elbiseni temizle ve müşrikler
    gibi, bedeni ve elbisesi pis olma. Kötülük yapmayı ve eziyet vermeyi
    terk et. Kâfirlerin yaptığı gibi, sakın bunlara yaklaşma. Kâfirlerin, Velide bir
    miktar mat verip de, o azıcık malı gözlerinde büyütmeleri gibi, sen de verip,
    verdiğin şeyleri gözünde büyütme.
    • 358 •
    Ahmed Kalkan
    Mal ve makam gibi, dünyevi gaye ve maksatlardan ötürü değil de, sırf
    Rabbine tâat olan niyetlerle, Rabbin için bunlara sabret” denilmek istenmiştir.
    814
    “Rabbin İçin sabret!” Yani Rabbin, efendin, mutlak mâlikin için farzları
    edâ ve O’na ibâdet etmek üzere sabret, diren! Mücahid: ‘Sana yapılan
    eziyetlere
    katlan’ diye açıklamıştır. İbn Zeyd; ‘Sana büyük bir iş yükletilmiştir.
    Bu da Araplarla ve acemlerle (Arap olmayanlarla) savaşmaktır. O halde
    Allah için buna sabret!’ Şöyle de açıklanmıştır: ‘Sen, Yüce Allah için kaza ve
    kaderin emri altında sabret, katlan!’
    ‘Belâlara sabret’ diye de açıklanmıştır. Çünkü O, dostlarını ve seçtiklerini
    sınar. Emir ve yasaklarına sabret’ diye açıklandığı gibi, ‘ailenden ve
    vatanından
    ayrılmaya sabret’ diye de açıklanmıştır. 815
    “Sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve
    eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak.
    Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin
    hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
    Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek
    için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
    sürdür.
    Bir kimse eğer Allah’ın, Rasûlüne nübüvvet davasına başlar iken verdiği
    ilk emirleri, bu kısa cümleleri ve onun manalarını düşünecek olsa bir Rasûle
    risaletine başlarken bundan daha iyi bir tavsiyede bulunulamayacağına
    kalbi şahit olacaktır. Burada Nebi’nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında
    izleyeceği tavır, ahlâk ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi
    ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi
    yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl
    bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden
    gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini
    ileri sürüyorlar. Biraz bu âyetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi,
    yoksa Allah kulunu risâlet ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir
    düşünsünler.816
    814 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/249.
    815 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/173-174
    816 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/471.
    • 359 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbin için sabret.” Sabır, bu dâvâ ile ilgili her yükümlülük sırasında,
    ya da her direnme gerektiren zorluk karşısında tekrarlanan bir direktiftir.
    Sabır bu çetin savaşın, insanları Allah’a çağırma savaşının en vazgeçilmez
    azığı ve cephanesidir. Bu savaş aynı anda iki ayrı cephede verilecektir. Cephelerden
    birinde nefsin ihtiraslarına ve gönüllerin arzularına karşı savaş
    verilirken öbür cephede ihtiraslarının şeytanları tarafından güdülen, kişisel
    arzularının dürtüleri tarafından itilen davanın düşmanları ile savaşılacaktır.
    Bu savaş sürekli, kesintisiz ve çetin bir savaştır. Tek azığı, tek cephanesi.
    Yalnız Allah’ın rızasını amaçlayan, O’nun vereceği ödülden başka hiçbir
    şeyde gözü olmayan sabırdır.817
    Burada deniliyor ki: “Li Rabbike”: Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz:
    1. “Li ecli Rabbik” anlamınadır bu. Yani Rabbinden dolayı, Rabbin dedi,
    Rabbin istedi diye sabret peygamberim!
    2. “Li emri Rabbik” anlamınadır. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin
    fermanı olarak sabret!
    3. “Li sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak,
    mükâfatını, sonucunu sadece Rabbinden umarak sabret peygamberim!
    4. “Li va’d-i Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayı sabret!” mânâlarına
    gelecektir.
    Peki, nedir Allah’ın vaadi ki onun için sabredeceğiz? Allah’ın vaadi, bu
    dinin dünyada kemale erdirileceği, Müslümanların yeryüzüne hâkim olacağı
    ve Allah’ın nûrunu tamamlayacağı konusundaki vaadidir. İşte bunun
    için sabredeceğiz. İşte bunun için her şart altında Allah’a kulluğa devam
    edeceğiz. İşte bunun için Rabbimizin istediğini icra konusunda direnecek,
    dayanacak ve döneklik yapmayacağız.
    5. “Alâ tâatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle
    her şart altında Allah’ın senden istediği itaate ve senden istediği farzlara,
    vaciplere sabret. Onları yerine getirme konusunda asla yılgınlık gösterme.
    817 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 360 •
    Ahmed Kalkan
    6. Bir de “Ale’l ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara
    karşı sabret, dayan, diren mânâlarına gelmektedir.
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
    Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
    arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
    karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada
    en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin
    neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir,
    toplumda önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle
    iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
    önderler kıldık.” 818
    Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın
    görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri
    ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların içinden
    topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek
    imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik
    ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
    yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere tâlip
    olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle meşgul
    olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
    kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
    Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
    gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
    örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
    yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
    gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
    Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
    hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
    hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
    Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
    psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
    818 32/Secde, 24
    • 361 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir
    mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde
    üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı
    kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek
    bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan
    dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak
    hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları
    sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere
    ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır.
    Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
    Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan
    olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın
    içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır.
    Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip
    anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel eylemdir.819
    “Sûr’a (boruya) üfürüldüğü zaman” (8. Âyet)
    Ey Muhammed! Sen sabret, çünkü önlerinde, yaptıkları eziyetin akibetini
    görecekleri, senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün
    vardır. Öldükten sonra dirilme, haşr ve hesap için Allah’ın emriyle İsrafil
    tarafından boru şeklindeki Sûr’a ikinci kez üfürüldüğü zaman... Sana eziyet
    eden o inkârcılar o gün azaplara, felaketlere tutulacaktır.
    Nâkûr: İçine üfürülecek olan Sûr’dur. Arap dilinde nekara ses mânâsınadır.
    Sûr’dan, insanların korkudan öleceği korkunç bir ses çıktığı için ona
    nâkûr denilmiştir. Yüce Allah, işin korkunçluğunu ve şiddetini açıklamak
    için, üfürmeyi nakr, Sûr’u da nâkûr ile ifade etti. Çünkü Arap dilinde nakr,
    ses manasına gelir. Ses şiddetlendiğinde korkutucu olur.820
    Kuran’ın beyanına göre sûr’a iki kez üflenir. Birinci üfleyişi duyan yaratıklar,
    korkudan bayılıp düşerler; sadece Allah’ın diledikleri bu durumdan
    etkilenmezler. İkinci üfleyişte ise, herkesin aklı başına gelir, insanlar kalkarlar
    ve hesaplarının görülmesini beklerler.
    819 C. T. Soykök, Haksöz Dergisi, sayı: 70, s. 49
    820 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118, 121.
    • 362 •
    Ahmed Kalkan
    Âyette yer alan nakûru (sûru), insanların kullandıkları bir âlet gibi algılamak
    doğru değildir. Bu sözcük, ahiret seferi ve hesap vakti için verilen
    ilahi emrin gerçekleşmesini ifade etmektedir. Onun gerçek mahiyetini Allah
    bilir.821
    “İşte o gün, oldukça zor bir gündür.” (9. âyet)
    İşte o Sûr’a üfürüleceği gün şiddetli ve korkunç bir gündür, kolay değildir.
    O gün korku artar ve bu iş kâfirlere zor olur. Ey müşrikler! Ne yaparsanız
    yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz, ama o Kıyâmet
    günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?
    Allah Teâlâ bu âyetlerde Kıyâmet gününün çetin bir gün olduğunu beyan
    etmiştir.822
    Ebussuud diyor ki: “O günün korkunçluğu ve kötülüğünün şiddetinin
    aşırı olduğunu bildirmek için Fezalike ismi işareti kullanılmıştır.”823
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yevmeizin: O gün.” Yani “o
    öyle olduğu gün” demektir. Biz bunun mânâsını açıklarken “o gün” demekle
    yetiniyoruz.”824
    “Bu sûrenin ilk âyetleri, Allah Rasûlü’nün risâletini açıkça ilan etmeye
    başlamasından sonra nâzil olmuştur. Bu, İslâm’ın açıkça tebliğinden sonraki
    ilk hacc zamanıydı. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya gelerek gelen hacılara,
    onları Kur’an-ı Kerim ve Muhammed (s.a) hakkında yanlış düşüncelere
    sevkedecek propaganda yapılmasını kararlaştırmışlardı. İşte bu âyetlerde
    kâfirlerin bu planlarının yorumu yapılmaktadır. En önce buyrulmaktadır
    ki, “Ne yaparsanız yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz,
    ama o Kıyâmet günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz
    bakalım?”
    Sûr’un üfürülmesinin gerçek mâhiyeti bizim anlayış kapasitemizin
    dışındadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Sûr’un Allah’ın emriyle ilk
    821 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    822 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/478
    823 Ebussuud Tefsiri: 5/205; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
    824 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    • 363 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    üfürülüşünde herkes ve her şey yok olacaktır. Sonra (bu sonranın ne kadar
    olduğunu ancak Allah bilir) Sûr ikinci kez üfürülecek ve yaratılışın başından
    sonuna gelip geçmiş herkes hayata döndürülerek Haşr Meydanı’nda
    toplanacaktır. Kısaca, Sûr’un ilk üfürülüşünde tüm kâinat yıkılacak ve ikinci
    üfürülüşünde değişik şekilde ve farklı kanunları olan yeni sistem yaratılacaktır.
    825
    “Kâfirlere hiç de kolay değildir.” (10. âyet)
    O gün kâfirler için zor bir gündür, kolay değildir. Çünkü onlar zorlu bir
    hesaba çekilecekler, yüzleri kararacak, gözleri korkudan gömgök oldukları
    halde haşredilecekler ve herkesin önünde rezil olacaklardır. Bu şiddet kâfirler
    için sürekli olacak ve bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.
    Mü’minler ise kolaylığa nail olacaklardır. Allah’ın yardımı ile cennetlere,
    nimetlere kavuşacaklardır.
    Sâvî der ki: “Bu âyet gösteriyor ki, o gün, mü’minler için kolaydır. Çünkü
    Yüce Allah, onun zorluğunun kâfirlere ait olduğu kaydını koydu. Bu
    âyette kâfirler için daha fazla tehdit ve gazap; mü’minler için de müjde ve
    teselli vardır.”826
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bir önceki âyette “pek zor”
    denildikten sonra “kolay değil” demek ilk bakışta gereksiz gibi görünür. Fakat
    zorluk iki türlüdür: Birisi, önce çok zor olmakla beraber, gittikçe kolaylaşır,
    yenilebilir. Birisi de, gittikçe zorlaşır, hiç kolaylaşmaz. O günün herkes
    için zor olacak olduğu bildirilmek üzere “Asîr” denildikten sonra “Ğayru
    yesîr” buyrulmuştur.”827 “O gün” kâfirler için zorlu bir gündür. Bir sonraki
    ayette kolaylığın en zayıf gölgesi bile dışlanarak “zorluk” imajı pekiştiriliyor.
    “Kâfirler için hiç de kolay değildir.” O gün, kâfirler için katıksız zorluktan
    ibarettir. Bu zorluğun arasına kolaylığın kırıntısı bile karışmaz. Sözkonusu
    zorluğun ayrıntısına girilmiyor. Tersine kavram belirsiz ve bilinmez bırakılıyor.
    Bu da bunalım, sıkıntı ve ızdırap imajlarını güçlendiriyor. Aslında
    kâfirler Sûr’a üflenmeden, o son derece çetin günle yüz yüze gelmeden önce
    uyarılmaya ne kadar muhtaçtırlar! 828
    825 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, İnsan Yay., c. 6, s. 471; 6/En’âm, an. 47
    826 Sâvî: 4/265.
    827 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    828 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Yay., c. 15, s. 362
    • 364 •
    Ahmed Kalkan
    Mevdûdi diyor ki: “Bu sözden, o günün iman edenler için çok kolay bir
    gün olacağı anlaşılmaktadır. O günün şiddeti ise inkâr edenler için olacaktır.
    Ayrıca şu anlam da gizlidir ki bu şiddet kâfirler için sürekli olacak ve
    bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.”829
    9 ve 10’uncu âyetlerde, Kıyâmet gününün, hakikati kabul etmeyenler
    için pek zor bir gün olacağı bildirilir. Kuran’da, Kıyâmete ait pek çok isim
    zikredilir. Bunlardan biri de, bu âyette geçen yevmün asîr dir. Yevmün asîr,
    “zor ve ıstıraplı bir gün” demektir. Bu zor günün dehşeti, Kuran’da şöyle
    dile getirilir: “Çağrı sesinin, insanı, aklın tasavvur edemeyeceği bir şeye çağıracağı
    gün, onlar kederli gözlerle rüzgârın dağıtıp savurduğu çekirgeler gibi
    mezarlarından kalkacaklar. Çağrı sesine doğru şaşkınlıkla koşacaklar; (işte o
    vakit) hakikati inkâr edenler: ‘Bu ne felâket bir Gün’dür !’ diye haykıracaklar.”
    830
    Bu âyetlerde, Kıyâmet gününün, inkârcılar açısından pek zor bir gün
    olacağı özlü biçimde ve insanların alışageldikleri kavramlarla ifade edilmiştir.
    Bundan maksat, inkârcı ve inatçı kimseleri uyarıp onları içine düştükleri
    kötü durumdan kurtarmaktır.831
    Müddessir Sûresi 1-10. Âyetlerle
    İlgili Hüküm ve Hikmetler
    Âyetler aşağıdaki hususları göstermektedir:
    1- “Ey örtünüp bürünen.” ifadesindeki hitap oldukça yumuşak ve lâtiftir.
    Çünkü Rabbi ona halini zikrederek seslenmiş ve onun bir niteliğini ifade
    ederek hitap buyurmuştur.
    2- Yüce Allah, Peygamber’ine Mekkelileri ve diğer bütün insanları
    uyarıp inzâr etmesini ve onları müslüman olmadıkları takdirde azaptan
    sakındırmasını
    emir buyurmaktadır.
    3- Peygamber’e (s.a.s.) korkutup uyarma emri, ancak pek üstün bir hikmet
    ve pek büyük birtakım görevler sebebiyle verilmiştir. Bunların herhangi
    bir şekilde eksik bırakılması câiz değildir. Şöyle ki:
    829 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/471
    830 54/Kamer, 6-8
    831 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    • 365 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    a) Yüce Allah’ı tazim edip, yüceltmek ve puta tapıcıların söylediklerinin
    aksine, eşi ve çocuğu bulunmaktan O’nu tenzih ederek en büyük olmakla
    nitelendirmek,
    b) Elbiseleri maddî ve hükmî necasetlerden arındırıp, ruhu da azaba
    götüren masiyetlerden temizleyip, güzel ahlâk ile güzelleştirmek,
    c) Azâba sebep olan putlardan ve günahlardan uzaklaşmak. Bundan
    maksat ise bu uzaklaşmayı her zaman sürdürmenin emredilmesidir.
    d) Yaptığını çok gören kimse gibi ağır gelen amelleri Allah’a karşı minnet
    etmemek. Çünkü yapılması gereken, Allah için ona yakınlaşmak arzusuyla
    bunlara sabredip katlanmak; bunları herhangi bir şekilde çok görmemektir.
    Din işlerini ve vahyi öğretirken bunu çok görüp başa kakanın
    yaptığı gibi insanlara minnet etmemek gerekir. Malını arttırmak maksadıyla
    da tebliği karşılığında ücret almamalıdır. Müfessirlerin çoğu şöyle
    demişlerdir: Daha fazlasını almak amacıyla malını verme. Öyle ki, kişinin
    bağışları sadece Allah için olmalıdır. Dünyalık isteğiyleyapılmamalıdır.
    İşte
    bu da cömert insanların bir belirtisidir.
    e) Farzları, ibâdetleri edâ etmek, dini tebliğ etmekten ötürü insanların
    eziyetlerine sabretmek.
    Özetle; Yüce Allah aklın gereken olgunluğa ulaşıp, şirkten kurtularak,
    ruhun da üstün ahlâk ile tamamlanmasından sonra, Rasulullah’ın (s.a.s.)
    dâvetinin başarılı olması için iki temel noktaya dikkat çekmektedir. Bunlar
    da cömertlik ve sabırdır.
    4- Yüce Allah bedbaht kâfirleri kıyametin dehşetli hallerini hatırlatarak
    tehdit etmektedir. Çünkü İsrafil Sur’a -ki o bir çeşit borazana benzer- ikinci
    defa üfürecek olursa, o gün Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden kimseler
    için pek zorlu ve ağır bir gün olacaktır, hiç de kolay gelmeyecektir.
    Çünkü
    onlar sürekli olarak biri diğerinden daha zor ve ağır hallerle karşı karşıya
    kalacaklardır. Oysa mü’minler her zaman daha hafif olan bir hal ile karşılaşacaklardır.
    Nihâyet Yüce Allah’ın rahmeti ile cennete girecekleri
    vakte
    kadar bu böyle olacaktır. İbn Abbas, Yüce Allah’ın: “Kâfirlere hiç de kolay
    değildir.” ifadesinden şunu anlamıştır: O gün mü’minlere kolay
    gelecektir. 832
    832 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/210-211
    • 366 •
    Ahmed Kalkan
    Yüce Allah’a dâvetin başarısının insana ait olumlu birtakım unsurlara
    ve İlâhî korumaya ihtiyacı vardır. İnsanın sahip olması gereken olumlu
    unsurları
    surenin baş tarafında söz konusu edilen nefsin ve aklın şirkten,
    putçuluktan arındırılması, en üstün ahlâkî niteliklere sahip olup cömertlik
    ve sabrın da bu hususta desteğinin alınmasıdır.
    Bu bölümde işlenen âyetlerde ise İlâhî koruma ve kollamanın söz konusu
    edilmesine sıra gelmiştir. Şanı Yüce Allah, rasulünü müşriklerin eziyetine
    karşı koruyup, himaye etti, onu teselli etti. Şirkin en büyük engeli olan
    Velid b. Muğire’yi -başkasına ibret olsun diye- tehdit etti.
    Velid kalbinden Peygamber (s.a.s.)’in doğru söylediğine inanıyor ve buna
    kanaat getiriyordu; fakat liderlik, başkanlık ve mevki sevgisinde nefsinin
    arzusunu tatmin etmesi ve Mekke’de bulunan müşriklere katılmayı tercih
    etmesi sebebiyle dili ile yalanladı.
    Yüce Allah’ın ona mal ve evlât vermesine, onu türlü refah ve nimetlere
    sahip kılmasına rağmen, o yine de mal ve evlâtlarının daha da artmasını
    arzuluyordu.
    O nimete nankörlük ederek karşılık vermiş, şükür edecek yerde
    inkâr etmiş, Kur’an’ı yalanlamış, onun Yüce Allah’ın kelâmı olduğuna iman
    etmemiş, onu insanların birbirlerinden aktara geldikleri rivâyet
    olunan bir
    söz ve bir sihir olarak nitelendirip, Peygamber (s.a.s.)’e ve getirdiklerine
    karşı inat etmişti.
    Yüce Allah ona olan nimeti arttırmayı kabul etmedi. Çünkü nimetlere
    sahip olanın inkâr etmesiyle birlikte bu durum söz konusu olamaz. Onu
    cehennem
    ateşine girmekle tehdit etti. Bu arada bunun sebeplerini de söz
    konusu
    etti. Bu sebepler de onun inat şeklidir. Çünkü o, Peygamber (s.a.s.)
    ile Kuran hakkında düşündü, taşındı. Ne söyleyeceğini zihninde tasarladı
    ve hakkı ne ile reddedip çürüteceğine baktı. Mü’minlere karşı kaşlarını
    çattı, yüzünü ekşitti, rengi değişti. Haktan ve imandan yüz çevirerek çekip
    gitti. İman etmeyi kibrine/gururuna yedirmeyerek dedi ki: “Muhammed
    (s.a.s.)’in getirdiği, başkasından nakledip anlattığı bir sihirden başka bir şey
    değildir.
    Bu ancak yaratılmışların bir sözüdür. Bununla sihir ile aldatıldığı
    gibi kalpleri aldatmaya çalışmaktadır.”
    Fakat o nasıl böyle düşünebildi? Bu sebeple ona lânet edildi. Ölçüp
    biçmesi dolayısıyla azaba uğratıldı. Daha sonra ardı arkasına lânetler yağ•
    367 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dırıldı ona. Yüce Allah onun ne olduğunu sana ne bildirdi, diyerek cehennemin
    niteliklerini söz konusu etti. Orası yakmadık kemik, et ve kan bırakmaz.
    Arkasından ebediyyen bu yakışını tekrarlayıp duracaktır. Cehennem
    insanlara açık açık görünecektir. Onların yüzlerini öyle bir yakacak
    ki, geceden de simsiyah kesilecektir. Kimse ondan kaçamayacaktır. Çünkü
    üzerinde on dokuz bekçi melek vardır. Onlar oraya cehennemlikleri atacaklardır.
    Sâlebî dedi ki: Bu hiçbir şekilde inkâr olunamaz. Bir tek melek
    bütün mahlûkatın canlarını
    alabildiğine göre; on dokuz meleğin mahlûkatın
    belli bir kısmını azaplandırabilmesi daha kolay anlaşılır. Çoğunluk kastedilenin
    meleklerin sayı olarak on dokuz olduğu kanaatindedir. On dokuz
    tür olduğu da söylenmiştir.
    Kurtubi dedi ki: Sahih olan -Yüce Allah’ın izniyle- şudur: Sözü edilen
    on dokuz melek bunların ileri gelenleri ve âmirleridir. Hepsinin sayısını
    ise anlatmaya ifadeler yetmez. Nitekim Yüce Allah: “Rabbinin ordularını
    O’ndan
    başka kimse bilmez.” (31. âyet) diye buyurmaktadır. Sahih’te de Abdullah
    b. Mesud’dan şöyle dediği sabit olmuştur: Rasulullah (s.a.s.) buyurdu
    ki: “O gün cehennem yetmiş bin dizgini ile getirilir. Her bir dizginden yetmiş
    bin melek onu çekecektir.” 833
    “Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak!” (11. Âyet)
    “Onunla uğraşmayı Bana bırak; Ben onun hakkından gelirim, intikamımı
    alırım, onun işi bana aittir, lâyık olduğu cezayı ona Ben veririm.” diyor
    Allah. Sen yoluna devam et; önüne çıkan zâlim liderler gibi engeller seni
    yolundan, istikametinden ayırmasın. O engellere takılma. Allah’a havale et
    onları. Yaptıklarından dolayı senin üzülmene gerek yok. Onlarla mücadele
    etmeye gücün yetmediğinde bil ki Allah Kahhârdır, Şedîdu’l-Ikabdır. Azîzun
    Zu’ntikamdır. O azgın yalanlayıcı, Allah’ın dinine karşı çıkıyor, O’na
    isyan ediyor. Bilincinde olmasa da O’nunla mücadele etmeye kalkıyor. Öyleyse
    cezasını da Allah üstlenmiştir.
    “Tek olarak yarattığımı” “Tek başına, yalnız yarattığım”, ve “tek başıma
    yarattığım” kişiyi. O adamı, annesinin karnında hiçbir şey olmadığı halde
    tek başına, yardımcıya ihtiyaç duymadan yarattım. O doğduğu zaman
    onun ne malı vardı, ne çocuğu; ne gücü vardı, ne de kuvveti.
    833 Kurtubi, XIX/80; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/219-220.
    • 368 •
    Ahmed Kalkan
    Onun yaratılması hususunda Allah’a ortak koştuğu ilahlar da ortalıkta
    yoktu. O yine tek başına Bana dönecek. “İleyye’l-mesıyr Dönüş Bana’dır.”
    834O, öyle bir gündür ki, herkes kendi başına hesaba çekilecek. “O gün ne
    mal fayda verir ne de evlât.” 835; “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.
    Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden
    çekinin...” 836; “İşte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden
    ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.”
    837
    “Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. Ve göz önünde çocuklar. Ve
    sayısız fırsatlar serdim önüne.” (12-14. Âyetler)
    Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da
    babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına
    bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı
    âhiret gününden çekinmeye çağırır.838 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği
    için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda
    uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”839
    Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır.
    Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
    da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
    korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
    Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı
    zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine
    dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin,
    ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor.840 Teğâbün sûresinde de mü’minlere,
    eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu,
    onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü
    olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı
    834 31/Lokman, 14
    835 26/Şuarâ, 88
    836 31/Lokman, 33
    837 80/Abese, 34
    838 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
    839 31/Lokman, 33
    840 63/Münâfıkun, 9
    • 369 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bildiriliyor.841 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/
    sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
    64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
    bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
    Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
    alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
    yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
    işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
    başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
    babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
    bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
    Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
    doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
    hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
    başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
    yazık etmesi der.
    Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
    bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
    yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
    çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
    yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
    Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
    bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
    olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
    pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
    sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı
    Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara
    bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine
    hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
    Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak,
    tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları,
    sonra da hanım ve çocuklarıdır.
    841 64/Teğâbün, 14-15
    • 370 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
    da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
    verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
    Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
    çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
    programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
    Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
    oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
    bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
    ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
    Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
    mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı,
    âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik
    demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi,
    bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet
    bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan
    sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
    Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna
    rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu tutulacak
    değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu.
    Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok
    uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu
    ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik
    kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 842
    İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
    Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
    zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
    bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
    ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
    İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
    ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
    zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
    oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
    insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
    842 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an,7/298-300
    • 371 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
    endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
    ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
    çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
    âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek
    vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir
    sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki,
    varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
    Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
    deneme (fitne) aracıdır.843 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
    belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
    Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
    Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
    kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
    Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
    bunu bilmiyorlar.” 844
    Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
    güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak
    mü’min kimse, bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü
    Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
    hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.845 Dünya nimetlerinin fitne/deneme
    olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç
    kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını
    kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler
    (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne
    olarak nitelendirir.
    Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini
    kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye
    edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya
    hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez.
    Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden
    yararlanmayı gerektirir.
    843 21/Enbiyâ, 35
    844 39/Zümer, 49
    845 20/Tâhâ, 131
    • 372 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle
    insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya
    uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden
    ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma
    mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak
    (ibâdet) içindir.
    Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş,
    birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi
    yaşa.”846 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman
    geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir
    ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında
    ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi
    ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda
    ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden
    İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde
    ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin
    aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye
    çalışıldığını görürsünüz.
    “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme,
    mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.” 847
    “Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı,
    tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 848
    “Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah’tan
    (gelecek azâba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.”
    849; “Onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık, onlar mal
    (giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gösteriş bakımından da daha güzeldiler.”
    850; “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı
    ve şımarık kişileri, ‘biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkâr ediyoruz’ de-
    846 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25
    847 57/Hadîd, 20
    848 İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321
    849 3/Âl-i İmrân, 10
    850 19/Meryem, 74
    • 373 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    diler. Ve ilâve ettiler. ‘Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azâba uğratılacak
    da değiliz.” 851
    Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
    bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
    Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
    ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
    yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
    bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
    kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.”852 Münâfıkların mallarının ve çocuklarının
    çokluğuna imrenilmemelidir. Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere
    mümkün ki, dünyada azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları
    olanlar, mümkün ki bunlarla cehennem gibi azâb olmaktadırlar.
    “Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla kendilerine
    faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varamıyorlar.”
    853; “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır.
    Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.”854
    “İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar.
    Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca,
    bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar.
    Kendilerine verdiğiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi, sefâ sürün;
    ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik
    olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler.
    Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe
    düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte,
    dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda,
    ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskîne/yoksula, yolda kalmışa hakkını
    ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz,
    Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte
    zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
    Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra
    O, hayatınızı sona erdirecek, daha szonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 855
    851 34/Sebe’, 34-35
    852 9/Tevbe, 85
    853 23/Mü’minûn, 55-56
    854 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
    855 30/Rûm, 33-40
    • 374 •
    Ahmed Kalkan
    “Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de
    kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 856
    “Âyetlerimizi inkâr edip, ‘bana elbette mal ve çocuklar verilecektir’ diyeni
    gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle
    hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.
    Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de Bize
    yapayalnız gelir.” 857
    “Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 858
    “Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir
    övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı yağmurun
    bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir
    sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur.
    Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır.
    Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 859
    “Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez.
    Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” 860
    “Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı
    çok inatçıdır. (15-16. Âyet)
    “Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır!” Hâlbuki malın arttırılması
    için şükür gerekir. Şükredenlere, şükretmesinin çokluğu ve gerçek anlamda
    yapıldığı oranında nimetlerin arttırılması ve çokça ödüllendirilmesi sünnetullah
    dediğimiz Allah’ın değişmez yasalarındandır. “...Biz şükredenleri
    mükâfatlandırırız.” 861; “Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz
    gerçekten size (nimetimi) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz
    (veya nankörlük yaparsanız), şüphesiz Benim azabım çok şiddetlidir.” 862
    856 29/Ankebut, 82
    857 19/Meryem, 77-80
    858 53/Necm, 48
    859 57/Hadîd, 20
    860 58/Mücâdele, 17
    861 54/Kamer, 35
    862 14/ İbrahim, 7
    • 375 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Şükür, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. “Küfür”le aynı kökten gelen nankörlüğün
    zıddıdır. Şükür, Allah’ı tanıma, O’na ta’zim ve dua etmedir. O’na
    inanıp ibadet/kulluk etmedir. Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu
    organların faaliyetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti
    bilmenin ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur.
    İşte bunun için Allah (c.c.), Kur’an’da İslâm ve imana şükür diye isim vermektedir.
    Nimetin nereden geldiğini bilmek, şükrün şartlarından biridir.
    Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı
    nimet sahibi Allah’ı övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda
    O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti
    tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye
    başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder.
    Küfür, rızık ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmezlikten
    gelmek; şükür ise, nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmaktır. Şüphesiz
    bu itiraf yalnızca dil ile olmaz; şükür, imanın eyleme dönüşmesiyle yerine
    getirilir. Bazı âyetlerde ‘şükür’ kelimesinin iman etmenin, ‘küfr’ün ise inkâr
    etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz: “Şayet nankörlük ederseniz (küfrederseniz),
    artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O,
    kulları için buna rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için
    ondan râzı olur…”863
    Şükür, aynı zamanda ‘şirk’ koşmanın da karşılığıdır. Şirk koşanlar elbette
    şükretmezler. Onlar zaten Allah’a ortak koşarak O’nun asıl nimet sahibi
    olduğunu inkâr etmektedirler. Onlardan bir kısmı Allah’tan bir iyilik gelirse
    şükretmeye söz verirler. Ancak sıkıntıdan kurtulunca tekrar şirk koşmaya
    devam ederler.864 Şükretmek, şirk koşmanın zıttı olarak Allah’a kullukla beraber
    zikredilir: “...Andolsun ki Allah’a şirk/ortak koşarsan, amellerin/işlerin
    şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır! Yalnız Allah’a
    kulluk et ve şükredenlerden ol.” 865
    863 39/Zümer, 7
    864 6/En’âm, 63-64
    865 39/Zümer, 65-66
    • 376 •
    Ahmed Kalkan
    Gereği gibi şükretmeyip nankörlük yapanları Allah’ın değişmez kanunları
    cezalandırır. Bu cezalar, bu konudaki âyetlere göre, açlık ve korkuyla
    cezalandırılma,866 nankörlerin helâkı ve ülkelerinin harap olması867 ve ekin
    ve meyvelerinin helâk edilmesi868 gibi cezalardır. Esas ceza yeri âhirettir.
    Şükür ibâdetiyle Allah’a iman ve kulluğunu göstermeyen insanları orada
    elîm bir azap beklemektedir.
    “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd
    ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”869 buyuruluyor. Allah’ın bütün
    mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır.
    Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhatap olduğumuz halde;
    bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamd etmeden, şükretmeden,
    nasıl yaratıkların en şereflisi olacağız?
    Vücut organlarına şükür, onları Allah’ın istediği doğrultuda kullanmaktır.
    Diğer nimetler için de aynı hüküm geçerlidir. “Mü’minin işi tuhaftır,
    her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa
    şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa
    sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 870
    Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir.
    Allah’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük
    nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması
    demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen,
    O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar.
    Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet
    verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir
    Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında
    olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyle birlemek şükrün zirvesidir.
    “…O, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.”
    866 16/Nahl, 112
    867 28/Kasas, 58
    868 34/Sebe’, 15-17
    869 17/İsrâ, 44
    870 Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
    • 377 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnat: İnatçı müşrik, Hakk’ı kabul edemez. Kendisine yapılan öğütlere
    yüz çevirir. Kendi cehâlet ve yanlışları arasında boğulup gider. Aklı ölçü
    kabul etmez, hakikati öğrenmeyi istemez. Onların inatçı olmaları
    akıl ve
    düşünme kabiliyetlerini dumûra uğratır.
    İnkârcılar iki âyette “inatçı zorba” tabiriyle nitelenmiştir. “İşte Âd kavmi;
    Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler, onun peygamberlerine
    âsi oldular ve
    inatçı her zorbanın emrine uydular.” 871; “Peygamberler, fetih istediler. Allah
    da verdi. Her inatçı zorba da hüsrana uğradı.” 872
    Velid b. Muğire hem büyüklük taslayan hem de inatçılığıyla
    temayüz
    etmiş inkârcıların prototipidir. “Asla! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı
    alabildiğine inatçıdır.” Hakk’ın delillerine,
    imanın emirlerine karşı direnmektedir.
    Peygamber’le (s.a.s.) mücadeleye girişerek, daveti engellemeye
    çalışmaktadır.
    Âyete konu olan Velid b. Muğîre Allah’ın birliğine ve O’nun
    gönderdiği esasları inkâr etme hususunda hep karşı çıkan,
    çekişen birisiydi.
    Allah’tan gelen esasların doğruluğunu bilmesine rağmen diliyle inkâr ediyordu.
    Onun bu küfrüne “küfr-
    i inâdî”; onun bu inadına da “küfür inadı”
    denilir.
    Bir âyet-i kerimede de inat, kâfirin sıfatı olarak “inatçı kâfir” ifadesiyle
    gelmiştir. “Haydi, ikiniz her inatçı kâfiri hayra bütün hızıyla engel olanı, azgın
    şüpheciyi Allah ile beraber başka ilâh edineni şiddetli
    azaba birlikte atın’
    der.” 873
    İnkârcıların bu inatçılık vasfı bir âyette “Küfürde, inkârda ısrar ettiler,
    ayak dirediler” şeklinde vârid olmuştur. “Gerçekten de imana gelmeleri ve
    böylece günahlarını bağışlamam için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını
    kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe
    kibirlendiler.”
    874
    Hidâyete engel olan diğer motivler gibi inatçılık da insandaki
    fıtrî iman
    kabiliyetini perdelemekte, fıtratın uyanmasına mani olmaktadır. İyiliğe engel
    olmak, aşırı şüphecilik, kibirlenmek, zorbalık
    yapmak gibi kötü sıfatla-
    871 11/Hûd, 59
    872 14/İbrâhim, 15
    873 50/Kaf, 23-26
    874 71/Nûh, 7
    • 378 •
    Ahmed Kalkan
    rı da beraberinde taşıyan inatçı kâfir, Allah’ın âyetlerine inanmama ve bir
    kısım insanları da zorbalık yoluyla kendine uydurarak inanmalarına engel
    olma yolunda inat ve ısrarla direnmiştir. Bu inatçı ve katı tutumuyla kendi
    batıl
    inançlarına sımsıkı sarılmış, onun dışındaki düşüncelere zihnini
    ve
    kalbini açmamakta ısrar etmiştir. Kur’ân âyetleri karşısında
    inatçı bir tutum
    değil de, en azından tarafsız bir tutum sergilese
    belki de hidayet kapısı kendisine
    açılabilecekti. 875
    İnsanın hep kendisini düşünmesi, mala düşkün olması çok çirkin bir
    şeydir. Elinde imkân varken fakiri düşünmeyen, yetime ikram etmeyen
    insanın Allah’tan ikram beklemeye hakkı yoktur. Allah, verdiği nimetlerle
    kulunu imtihan eder. Onun, Allah’ın verdiği nimetlerden, başkasına da
    yardım edip etmediğine bakar. İşte insan düşünmelidir ki, yoksul iken kendisi
    nasıl sızlanır, Allah kendisine az nimet verince nasıl gücenir, üzülürse;
    zenginlik zamanında ihtiyacı olanlara yardım etmeyince o âcizler, yetimler,
    yoksullar da kendisine gücenirler. Malının içinde onların gözleri kalır. O
    halde insan, Allah’ın âciz, yoksul kullarına ikram etmeli, onları kollamalıdır
    ki Allah da kendisine ikram edip onu kollasın. Çünkü Allah kullarının
    hareketlerini gözetlemektedir. Servet, nimet ve mevki bulunca başkalarını
    hiç düşünmeyen, hatta onları ezen, köle gibi kullanmak isteyen insanlar, bu
    yüzden helâk edilmiş olan zâlim kavimler gibi davranmış olurlar. Allah’ın,
    o zâlimlerin üstüne şaklayan kırbacı, bir gün bunların üstüne de şaklar.
    “Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi.
    Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü toprak
    doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 876; “Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda
    iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.”877; “Allah Teâlâ şöyle
    buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime ver, gönlünü zenginlikle
    doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan ellerini meşgûliyetle
    doldururum, fakirliğini de kapamam.” 878; “Altına tapanlar mel’undur,
    gümüşe tapanlar mel’undur.” 879
    875 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yay., s. 180-182
    876 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi,
    5/465; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
    877 Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd
    27, Hadis no: 4234
    878 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
    879 Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
    • 379 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim.” (17. Âyet)
    Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azaptır. Çünkü öyleleri
    hep malın korunmasını düşünürler. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları
    da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı
    ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla
    azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve
    musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
    Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta
    halli bir insan mı mutludur, yoksa yüz yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları,
    otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan
    daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı,
    her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması,
    kazâ yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi;
    apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı
    dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın
    rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert
    olmaz. Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden
    çıkarsa “veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar
    için helâl mal, ne güzeldir!”
    “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya
    hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp
    hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz.
    Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 880
    “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı,
    geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” 881
    “Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik.
    Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüzçevirirse,
    (Rabbim) onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.” 882
    880 92/Leyl, 5-11
    881 20/Tâhâ, 123
    882 72/Cin, 16-17
    • 380 •
    Ahmed Kalkan
    “Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının)
    rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük
    ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku
    elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu
    yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.
    Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin
    de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.”
    883
    “Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı.
    Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır,
    her şeyi görendir.” 884
    “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî/zengin
    ve övülmeye lâyık olan Allah’tır.” 885
    “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın
    da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Alla’ın verdiği
    söz geçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr/aldatıcı şeytan,
    Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 886
    “Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek
    azar.” 887
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. Sonra baktı. Sonra surat astı ve yüzünü
    ekşitti. Sonra da sırt döndü ve istikbâr etti, büyüklük tasladı. Böylece:
    ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. ‘Bu, insan sözünden
    başka değil.” (18-25. Âyetler)
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi…” Düşünüp taşınıyor, karar veriyor,
    karar alıyor, karar veriyor, kararlar üzerinde yoğunlaşıyor. Planlı çalışıyor
    883 16/Nahl, 112-114
    884 42/Şûrâ, 27
    885 31/Lokman, 26
    886 31/Lokman, 33
    887 96/Alak, 6-7
    • 381 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İslâm düşmanları. Sistemli çalışan kâfirler sistemsiz çalışan Müslümanlara
    gâlip gelebilir. Onlar bâtıl dâva için böyle sistemli, planlı çalışıyorlar; müslümanlar
    ne yapmalılar? “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını
    O’na endâd edinir; Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah
    sevgisi daha fazladır.” 888
    Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde
    iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhâsebesini yapmalıyız.
    “Şu kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücadelesini
    müslümanlar da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş
    olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor,
    canını veriyor. Müslüman da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz,
    şu imansızınki kadar olsaydı.” Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a
    olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor.
    Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu
    kabul etmemiz gerekiyor.
    İslâm düşmanları kapalı kapılar arkasında İslâm’a darbe vurmak için
    ne tür planlar yapıyor, ne çeşit kararlar alıyorlar... Think tank kuruluşları,
    ARGE birimleri, istihbarat örgütleri, ajanlar, telekulaklar, gizli dinleme cihazları…
    İslâmî çalışma yapan dâvâ erleri, bunun bilincinde olmalı ve onlardan
    korkmadan, ama tedbirde ihmalkârlık da göstermeden çalışmalarını sürdürmelidir.
    Ne tedbirsizlik ne korkaklık…
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.”
    Burada düşünüp karar verme; Müslümanların aleyhine tuzak kurmak,
    onları hile ile aldatmak, Müslümanları dininden, müslüman olmak isteyenleri
    bu kararından döndürmek için her türlü şeytanî planları yapmak
    için aklını şer yolunda, insanları saptırmak için kullanmak kast ediliyor.
    İleri Gelenler, Genelde Gizli Dolaplar Çevirir, Hile ve Aldatmaya
    Başvurur: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her kentte ileri gelenleri
    (ekâbirini/büyüklerini), oranın mücrimleri/suçluları kıldık (bir süre kötülük
    yapmalarına fırsat verdik) ki, orada hile yapsınlar. Onlar kendilerinden
    888 2/Bakara, 165
    • 382 •
    Ahmed Kalkan
    başkasına hile/kötülük yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller.”889 Yani,
    her beldede, oranın ahlâksız mücrimlerini (suçlu ve günahkârlarını), uluları/
    ileri gelenleri, reisleri, yöneticileri yaptık. Bunlar, bozgunculuğa daha
    elverişli ve insanları kendi yalan ve bâtıllarına uydurmaya sevk etme konusunda
    herkesten daha güçlü olduklarından, Allah (c.c.) âyette özellikle
    onları zikretmiştir.890. Zeccâc diyor ki: “Ahlâksızlar, günahkârlar, kavmin
    ileri geleni ve büyüğü olmuşlardır. Çünkü, insanların reisleri olmaları sebebiyle
    zulmetmeye, hîle yapmaya ve insanlara kendi yalan ve yanlışlarını ön
    planda tutmaya başkalarından daha elverişlidirler. 891
    Niçin Ahlâksızlar, Toplumun Önde Gelenleridir? Ya da Önde Gelenler,
    Niçin Ahlâksızdır? Evet, niçin ahlâksız ve günahkârlar toplumun ileri
    gelen ve ulularıdır? Çünkü onlar, ehl-i hakkın gafleti, za’fiyeti, bölük pörçük
    olmaları, ehl-i bâtılın kendilerine kolayca musallat olacağını, saldırgan
    tutum sergileyeceklerini ve kendilerini onlarla (ehl-i hakla) beraber, bütün
    toplumun başında komutan, lider, ulu kişi tâyin edeceklerini bilmemeleri
    sebebiyle toplumun önderleri (ekâbir), uluları durumuna gelmişlerdir.
    Ehl-i hakkın bölük pörçük olduğu, suçlularla yüz yüze gelmekten korktuğu,
    ahlâksızların toplanarak birlik beraberlik içerisinde güçlenip durdukları
    ve arzularını yerine getirmek için öne çıktıkları bir toplumda sünnetullah/
    Allah’ın kanunu, bu ahlâksız mücrimlerin topluma musallat olmaları,
    toplumda olmaları, ehl-i hakkı korkak ve cemaatten ayrılmış, işlevsiz fırkalar
    haline getirmeleri tarzında cereyân etmiştir. Hakkın kendisini koruyacak
    ve varlığını ortaya koyacak gücünün olması gerekir. Bu gücün olmaması
    durumunda, taraftarlarıyla birlikte bâtılın gücü ortaya çıkar. Temelsiz ve
    bâtıl fikir sahibi ahlâksızlar, belirgin bir statü kazanarak toplumun ulusu,
    komutan ve lideri durumuna gelirler.
    Ahlâksız Suçlular Niçin İnsanlara Tuzak Kurarlar? Neden ahlâksız
    mücrimler, insanlara tuzak kurar, hîle yaparlar, haktan yüz çevirtirler,
    bâtıla sevk eder, fesat ve sapıklığa düşürürler? Ve niçin toplumun liderliğiyle
    ve önde geleni olmakla yetinmez, insanları kendi işleriyle baş başa
    bırakmazlar? Çünkü ahlâksız mücrimler, toplum içerisinde hakkın ortaya
    çıkmasından ve insanların hakkın etrafında toplanmalarından ve böylece
    889 6/En’âm, 123
    890 İbn Kesir, Kurtubî, Âlûsî
    891 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 3, s. 114
    • 383 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    elden çıkan liderlikleri ve kaybettikleri mevzîleriyle suçluluklarının yalan
    ve yanlışlarının anlaşılmasından korkarlar. Bunun için suçlular geçmişte,
    peygamberlere düşman olmuş, insanları onların dâvetlerinden alıkoymuşlardır.
    Nitekim aynı şeyi Efendimiz Muhammed (s.a.s.) ve O’na tâbi olan
    mü’minlere de yaptılar. Ahlâksız suçluların devamlı yöntem ve davranışları
    şöyle olacaktır: Onlar, hakka dâvet eden mü’minlere her zaman ve zeminde
    düşmanlık ederler. Bu, her memlekette suçluların büyüklerinden ortaya
    çıkarak Allah’ın dinine ve bu dinin dâvetçilerine düşman pozisyonunda bulunmak
    sûretiyle cereyân eden kesin ve değişmez kanunudur. Allah’ın dini,
    bu suçluların büyüklerini insanlara musallat olan, onları hor ve hakir gören
    idare ve tasallutlarından soyutlayarak devre dışı bırakmayı emreder.
    İnsanların hak dâvâdan alıkonulması: Geçmişte yapıp ettikleri ve her
    hâl u kârda planlayarak uygulaya geldikleri tuzaklardan biri de, yaldızlı sözlerle,
    asılsız dedikodularla bu mübârek dâvâya attıkları iftirâlarla ve içinde
    bulundukları sapıklığı insanların nazarında süslemekle insanları haktan
    saptırmaya çalışırlar. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “...Hayır, inkâr eden
    kâfirlere tuzak ve hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler.” 892. Mücâhid
    diyor ki: “Onların tuzağı, içinde bulundukları sapıklık ve gece-gündüz
    bu sapıklığa dâvetleridir.”893. Onların tuzağı, İslâm’a karşı planladıkları hileleri,
    şirkleri ve bâtıllarını süslemeleri şeklindedir. 894
    Onların planı varsa, Allah’ın da planı vardır. “Onlar mekr (plan, strateji,
    tuzak) kurdular. Allah da bir mekr (plan strateji) kurdu. Allah mekr edenlerin
    en hayırlısıdır.”895; “Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır.” 896
    “…İstikbâr etti, büyüklük tasladı.”
    ‘İstikbar duygusu’, büyüklük kuruntusudur. İstikbar edenlerin hiç biri
    aslında büyük değillerdir. Onları büyük ve yüce yapacak bir özellikleri de
    yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu kuruntusu içerisindedirler.
    Allah (c.c.) şeytana soruyor: “Sen büyüklük mü taslıyorsun (istikbar mı ediyorsun)
    yoksa gerçekten sen üstün olanlardan mısın?” 897
    892 13/Ra’d, 33
    893 İbn Kesir, c. 2, s. 526
    894 Tefsîr-i Âlûsî, c. 13, s. 162
    895 3/Âl-i İmrân, 54
    896 35/Fâtır, 43
    897 38/Sâd, 75
    • 384 •
    Ahmed Kalkan
    Demek ki şeytanın yücelikle bir ilgisi yok. O kendinde bir üstünlük
    gördü, büyüklendi ve Rabbinin emrini dinlemedi. Bazı insanlar ellerindeki
    güçlerle, dünyalıklarla veya saltanatla (devlet gücüyle) kendilerini
    üstün görürler. Allah karşısında kul olduklarını unuturlar da kendilerini
    Allah’tan müstağni sayarlar (O’na ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı,
    Âhirete inansa bile, yine kendilerinin kurtulacağını düşünürler. Çünkü onlar,
    ellerinde her çeşit güç ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti
    inkâr ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı olduğunu kabul ederler.
    Sahip oldukları mal, çocuklar ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu dünyalık ve
    güçle insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları köleleştirmeye çalışırlar.
    İsteklerine kavuşmak için zorbalığa ve zulme başvururlar. Böylece
    haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek yolunda
    hiç bir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına
    göre yön vererek ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve kullanmak
    isteyerek Rabliğe yeltenirler.
    “Âyetlerimizi yalanlayıp, onların karşısında istikbâra/büyüklenmeye kapılanlar,
    işte onlar ateş halkıdır.” 898
    “Küfredenlere gelince; Ayetlerimiz size okunuyordu da, siz istikbârda bulunup
    (karşılarında büyüklenip yüz çevirerek) mücrim bir topluluk oldunuz,
    değil mi?” 899
    Allah’ın âyetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten ‘istikbar’
    duygusudur. Aynı duygu; Allah önünde ibadet etmekten de hoşlanmaz.
    Diğer insanları küçümsemek, onlara tepeden bakmak, onlardan tiksinmek,
    onlara hakeret etmek ve onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında
    da istikbar anlayışı vardır.
    Yeryüzünde zulme sebep olan, orasını ifsâd eden ve zayıfları ezen kimseler
    de yine bu istikbar duygusuna sahip olanlar ve bu yüzden taşkınlık
    yapanlardır.900 Iktikbar sahibi müstekbirler, insanlara karşı ‘bağy’ işlerler.
    Onlara karşı böbürlenip haksızlıkta bulunurlar, onlara hükmetmeye kalkışırlar.
    İstikbar sahiplerinin tipik özelliklerinden biri de kendi ‘hevâ’larına
    uymalarıdır.
    898 7/A'râf, 36
    899 45/Câsiye, 31
    900 28/Kasas, 39
    • 385 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Onlar, kendilerini güçlü ve üstün gördükleri için ilâhî yasaları tanımazlar
    ve akıllarına estiği gibi hareket ederler. İnsanlara kötülük yapmak için
    başvurulan çeşitli hile ve kurnazlıkların arkasında istikbâr vardır.901 Yeryüzünü
    zulüm ve kahırla dolduran ve kitleleri ezen ordular da istikbâr ordularıdır.
    902
    İstikbar duygusu/müstekbirlik, inkârcıların özelliğidir.903 Dünyada Allah’a
    ve O’nun âyetlerine karşı istikbar edenler için alçaltıcı bir azap vardır.
    904 Allah’ın âyetlerine karşı istikbar edenlere göğün kapıları açılmayacak,
    onlar deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyecektir.
    Onlar için Cehennem’de ateşten yataklar hazırlanmıştır.905 Allah’a karşı ibadet
    etmeye istikbar duygusu yüzünden yanaşmayanların sonları da cehennem
    olacaktır. 906
    Kullara yakışan, Rablerinin huzurunda ‘kul’ olarak haddini bilmek, bulunduğu
    konumu doğru tesbit etmektir. Allah’ı tek rab olarak bilip verdiği
    nimetlere şükretmektir. Güçsüz, zayıf, yaşamak için başkasına muhtaç ve
    nihayet ölümlü olan insanın kibirlenmeye, iblis gibi Allah’a isyan edip karşı
    gelmeye hakkı yoktur. İstikbar edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler.
    Bu nedenle Allah (c.c.) kesinlikle istikbar edenleri sevmez. 907
    Günümüzde büyüklük taslamanın (istikbârın) yansımalarını her yerde
    görmek mümkün. Zenginler, makam sahipleri, koca koca şirketleri ve fabrikaları
    olanlar, sistemler, devlet düzenleri, uluslararası kuruluşlar, devlet
    yöneticileri, sultanlar, krallar, şöhrete ulaşanlar ve daha niceleri ‘istikbar’
    ediyorlar. Allah’a ve O’nun koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve
    büyüklük duygusu içerisinde kendilerine ve diğer insanlara zulmediyorlar.
    908
    901 bk. 35/Fâtır, 43; 31/Lokman, 7; 63/Münâfıkûn, 5
    902 bk. 28/Kasas, 39; 25/Furkan, 21
    903 7/A’raf, 36, 75-76; 28/Kasas, 76-77
    904 46/Ahkaf, 20; 40/Mü'min, 60
    905 7/A’râf, 40-41
    906 40/Mü'min, 60
    907 16/Nahl, 23
    908 H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 317 vd.
    • 386 •
    Ahmed Kalkan
    Müstekbirler, zayıf bırakılmışları (müstez’af olanları) sömürürler. Onların
    boyun eğmişlikleri üzerine iktidarlarını sürdürürler. Onların emeği ve
    kanı üzerine saraylar yaparlar. Onların hizmetleri ve kölelikleri sayesinde
    eğlence, zevk ve sefa içinde ömür sürerler. Müstekbirler; zor kullanarak,
    zulmederek, hile ve tuzaklarla insanlara üstünlük sağlarlar.
    Kur’an’da ilginç bir örnek anlatılmaktadır:“Gökte olanlar, yerde olan yürüyenlerden
    bir kısmı ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar asla istikbar etmezler
    (büyüklük taslamazlar).”909 Hâlbuki müstekbirler, Allah’ın âyetlerine
    karşı kibirlenirler ve onları yalanlarlar.910 İçlerinde sakladıkları büyüklenme
    hastalığı yüzünden Allah’a kulluktan, O’na itaat etmekten yüz çevirirler.
    Peygamber olarak gönderilen kimselere ilk karşı çıkanlar halk arasında
    mal ve makam sahibi müstekbirler olmuşlardır. “Bir peygamber size canınızın
    istemediği bir şeyi getirdiği zaman istikbar etmediniz mi (büyüklük taslamadınız
    mı)? Kimini yalanlıyor, kimini öldürüyordunuz.”911 Bu müstekbirler,
    peygamberlerin davetlerini, ellerindeki malları ve makamları koruma için
    reddediyorlardı. Çünkü sahip oldukları konum, onlara insanları sömürme,
    onlara hâkim olma imkânını veriyordu. Müstekbirler, Peygamberlerin davetine
    her yola başvurarak karşı koymaya çalışırlar. Gelen peygamberi ve
    onun davetini yalanlarlar, peygamberi kendi memleketinden sürerler, kimilerini
    de öldürmeye kalkışırlar.
    İslâmî dâvet, insanlar arasında haksız sınıflaşmayı, sömürüyü, soy sop
    veya mal ve makam üstünlüğünü, zulmü ve baskıyı yasaklıyor. Adâleti ve
    insanlar arasında eşitliği getiriyor. Üstünlüğün takvada ve diğer insanlara
    iyilik yapmada olduğunu bildiriyor. Fakat müstekbirlere göre kendileri ya
    mal, ya makam, ya güç, ya da soy bakımından en üstündürler. Müstekbirler,
    mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu kabul etmezler. Onlar Tevhid
    Kelimesindeki gerçeği reddederler. “Onlara lâ ilâhe ilallah (Allah’tan başka
    tanrı yoktur)’ denildiğinde şüphesiz istikbar ederler (büyüklük taslarlar).” 912
    Onlar, insanları ezmek için her yolu caiz görürler. Emirleri altına aldıkları
    insanları zayıf bırakırlar (müstez’af yaparlar) ve onları istedikleri
    909 16/Nahl, 49
    910 7/A’râf, 36
    911 2/Bakara, 87
    912 37/Saffat, 35
    • 387 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gibi yönlendirirler.913 Onlar, kendilerinde olan güzel özelliklerden dolayı
    değil; ellerindeki makam, mal, güç gibi dünyalıklar yüzünden insanlardan
    üstün oldukları anlayışındadırlar.914 Onlar, kendi otoritelerine, düzenlerine
    ve fikirlerine karşı gelen hiç bir kimseden hoşlanmazlar. Kendi düzenlerini
    yıkacak her çabayı yok etmek için uğraşırlar. Onlar, Allah’ın peygamberlerle
    gönderdiği dine inanmamak için her türlü bahaneyi bulurlar, imanı ve
    iman edenleri küçümserler. 915
    Müstekbirlik; zulüm, bağy ve tuğyan sonunda ortaya çıkan bir vahşettir.
    Her müstekbir, haksız yere kibirlenen, gururlanan ve insanlar üzerinde
    kayıtsız şartsız hüküm sürmek isteyen isyankârdır. “Yeryüzünde haksız
    yere kibirlenenleri/müstekbirleşenleri, âyetlerimi anlamaktan çevireceğim.”916
    Müstekbirlik, Allah’a ait olan bir yetkiyi ve hakkı kendi kudreti ve iradesi
    altına almak niyetini hayatına ve davranışlarına dayanak kıldığından ilâhlık
    dâvâsına kalkışmak demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, isterse
    söylemesin, istikbâr ilâhlık iddiası demektir. Müstekbirlerin amacı, Allah’ın
    yerine kendilerinin insanların hayatına hükmetmesidir. Müstekbir bu gayesini
    gerçekleştirmek için, insan neslini, bitkileri ve hayvanları tüketecek
    kadar fesadını yaygınlaştırabilir. 917
    Her müstekbir, hem kâfir ve hem de zâlimdir. Şeytan, kibirlendi ve kâfir
    oldu. Ancak kâfirlikten önce müstekbir oldu.918 Kâfirliğin yolu istikbârdan
    geçmektedir. Allah’a karşı baş kaldıran ve Allah’ın kanunlarını beğenmeyen
    herkes müstekbirdir.919
    Fertler müstekbir olduğu gibi, düzenler, kavimler, meclisler de müstekbir
    olabilir. İslâm’ın dışındaki bütün sistemler müstekbir kabul edilir.
    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (5/
    Mâide, 45) Her beşerî ideoloji, Allah’a baş kaldırıp Allan’ın hüküm ve kanunlarını
    beğenmeme sonucunda ortaya çıkmıştır. Bunun için komünizm,
    sosyalizm, kapitalizm ve diğer izmler müstekbirdir.
    913 31/Lokman, 6
    914 41/Fussilet, 15
    915 46/Ahkaf, 11
    916 7/A’râf, 146
    917 28/Kasas, 4
    918 Bk. 2/Bakara, 34
    919 Bk. 45/Câsiye, 8
    • 388 •
    Ahmed Kalkan
    Bugün bazı ülkelerde yürürlükte olan zulüm düzenleri tipik ‘istkbar’
    örneğidir. Zengin ülkelerin kendi aralarında kurdukları birlikler, ürettikleri
    politikalar dünyayı daha iyi kontrol altında tutma, daha iyi sömürme
    amacına yönelik değil midir? Birçok uluslararası teşkilat ne işe yaramaktadır?
    Bu teşkilatlar zulme uğrayanlara yardım etmeyi beceremezken, karar
    almak üzere bir araya gelemezken; çıkarları söz konusu olunca dünyayı nasıl
    da ayağa kaldırıyorlar? ABD’nin ve pek çok batılı ülkenin bu anlamda
    müstekbir olduğu açıktır.
    Bazı ülkelerdeki diktatörlerin, sulta ve despot yönetimlerin kendi halklarına
    ve ilâhî vahye karşı tutumları; müstekbirlerin karakterlerini göstermektedir.
    Onlar, kendi saltanatları ve çıkarları için zulümden ve baskı
    yapmaktan geri durmazlar. Kendi menfaatleri uğruna halklarının haklarına
    tecavüz ederler. Iktidarlarını sürdürebilmek için her yola başvururlar.
    Allah’ın insanlar için koyduğu ölçülere kulak asmazlar.
    Müstekbirler, toplumun zayıf kimselerini ezer, zayıf olmayan kitleleri
    zayıf bırakmak için onlara ekonomik ve siyasî baskı yaparlar.920 Peygamberlerin
    dâvetleri onların kaçışlarını arttırırken,921 müttakîler ve mü’min müstaz’afların
    imanını arttırmıştır. Müstekbirler, rasüllerin tehditlerini ve uyarmalarını
    alayla dinlerler922 ve peygamberlere (ve mü’minlere) “ya dinimize
    girersiniz, ya da sizi şehirden çıkarırız” derler.923 Onlar için verilen her ikaz,
    kendileri için eğlencedir.924 Dâvete kulaklarını tıkar, hiçbir şey duymamış
    gibi davranırlar. Küfür örtüleri hidayete ulaşmaları için engel teşkil eder.
    Bugün mazlum ve mahrum bırakılmış, ezilmiş ve sömürülmüş halklara
    zulmeden tâğûtî sistemlerin Kur’an’da anlatılan müstekbir portresinden ne
    farkı vardır? Kaldı ki, biz müstekbiri asıl bugün tanımlamakla mükellefiz.
    Yaşadığımız hayat şartlarını tüm acımasızlığıyla ağırlaştıran, fıtratımıza uygun
    İslâm sisteminin kurulmaması için var gücüyle çalışan, Allah’ın diniyle
    alay eden düzen ve işbirlikçileri, Kur’anî ifadeyle müstekbirlerden başka bir
    şey değildir.
    920 7/A’râf, 75
    921 71/Nuh, 6
    922 7/A’râf, 77; 21/Enbiyâ, 2
    923 7/A’râf, 88
    924 21/Enbiyâ, 2
    • 389 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Rasüllerin mirasçısı olan mü’minleri sevmemek, onlarla alay edip onları
    ezmeye ve sömürmeye çalışmak, müstekbir olmanın en açık ifadesidir.
    Vesvesesini şeytandan alan, halkın üzerinde görünmez bir baskı oluşturan
    ve gece gündüz kurduğu desiselerle insanları Rablerine karşı isyana ve
    küfre çağıran medya, müstekbirlerin Kur’an’da ifadesini bulan mü’minlerle
    alay etme misyonunu eksiksiz yerine getiriyor. 925
    Dünyanın günümüzdeki yapısı içerisinde, zayıf bırakılmış mustaz’af
    kitlelerin, kendilerini ezen zorbalara karşı mücadelesi, ancak müstaz’af halkın
    tevhîdî bilince sahip olmalarıyla mümkün olacaktır. Hak ve bâtılı birbirinden
    ayıramayan müstaz’aflar, müstekbirlerin hilelerine kurban gidecek926
    ve böylesi müstaz’afların Allah’ın huzurunda şikâyetleri de bir anlam
    ifade etmeyecektir.927
    Kur’an’da bize anlatılan müstaz’af-müstekbir mücadelesinin şartlarını
    bilmemek, bizi bu mücadelede amellerimizi bâtılın pisliğinden uzak tutacak
    ve amellerimize bâtılın karışmasını önleyecek bir bilinçten mahrum
    bırakacaktır. Rabbimiz, kitabında nebevî mücadelenin nasıl olması gerektiğini
    boşuna anlatmamış, bilâkis onları okuyalım, üzerlerinde düşünelim
    ve günümüz mücadelesine ışık tutalım928 istemiştir. Tâğûtî sistemleri ayakta
    tutan kimseler, güçsüzlüklerinden şikâyet eden929 zâlim müstaz’aflardır.930
    Müstaz’af olan ve fakat müstaz’af olduğunun bilincinde olmayan, müstekbirlerin
    peşine takılmış, onlardan medet uman931 kitlelerin dünyada ve
    âhirette karşılaşacakları çetin azabı hatırlatmak, üzerimize düşen sorumluluktur.
    Tâğutun en örgütlü biçimi olan İslâm dışı düzenler, tüm kurum ve kuruluşları
    ile, ordusu, bankası, medyası ve tüm işbirlikçileriyle mü’minlere
    saldırmakta ve onları çeliştili hile ve desiselerle güçsüz bırakmak istemektedir.
    Güçsüz bırakılan halkların ve baskı uygulanan insanların tevhîdî mücadele
    içerisinde var olan safı ise, inkılâpçı-ıslahatçı müstaz’afların yanıdır.
    925 Eşref Altaş, Haksöz, sayı 44, s. 41
    926 34/Sebe’, 31-33
    927 34/Sebe’, 31-33
    928 22/Hacc, 46; 15/Hıcr, 75; 12/Yusuf, 11
    929 4/Nisâ, 97
    930 34/Sebe, 31
    931 34/Sebe’, 31-33
    • 390 •
    Ahmed Kalkan
    Zâlimlere başkaldırıp inkılâpçı bir tavır takınması mümkün olmayan
    zavallı kadın, çocuk ve ihtiyarları ve aklî kapasitesi düşük olanları, Kur’an,
    “zavallı müstaz’aflar” olarak bize sunmaktadır.932
    Bugün yeryüzünün birçok yerinde katledilen, savaşacak silâh ve güce
    sahip olamamış, duâ etmekten, yardımcı istemekten933 başka çaresi olmayan
    insanlar, zulme başkaldıramadıklarından mâzurdurlar. Onların bu
    feryadlarını görmezlikten gelmek, “yenidünya düzeni” müstekbirlerinin ve
    işbirlikçilerinin müstekbir olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat eli silâh
    tutan ve yardım gücü yerinde olan, başkaldırma gücüne sahip insanların
    ve düzenlerin ilgisizliği ise, müstekbirlerin zulmüne ortak olmak demektir.
    Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad çıkmasın
    diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi sabır diye tahayyül eden, görevlerini
    ve özellikle emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münkeri terkeden, güçleri
    varken başkaldırmayan insanlar ise zâlimdirler. Aslında kendileri de müstaz’af
    oldukları halde, müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden
    dolayı Allah bu gibileri zâlim müstaz’aflar diye nitelemektedir. Zâlim
    müstaz’aflar, istikbâr düzenini ayakta tutanlardır. Firavun, kendisinden ve
    mele’sinden güçlü binlerce köleyi ve halk kitlesini nasıl idare etmektedir.
    Onlara piramit adı verilen ve bir mezardan/anıtkabirden başka bir şey olmayan
    dağları nasıl kurdurmaktadır?
    Firavun, onların bilinçlerini dondurmuş, büyüsüyle (medyasıyla) onları
    uyuşturmuştur. Halkın dinî hassasiyetlerine cevap verecek bir kurum
    oluşturmuş (Bel’am) ve bu kurum, Allah’ın kitabından konuşuyormuş gibi
    hareket ederek insanların başkaldırı ve eleştiri hakkını da elinden almıştır.
    Düzen; vahyi bir kenara atıp nefsini yücelten, âhireti değil; dünyayı ön
    plânda tutan, şeytana uyan ve aynı zamanda Allah’a yönelen insanları saptıran,
    işi gücü tâğutlara itaat edilmesi gerektiğini yineleyen bezirgân tipli
    din adamını/Bel’am’ı yetiştirdimi artık kitleleri uyuşturup saptırması çok
    basit olmaktadır.
    Tâğûtî istikbârın oluşturduğu düzenin bu noktasından sonra, tüm kitlelerle
    “itaat” için uğraşmasına gerek kalmamıştır artık. Kitleleri düşünmekten
    ve zulmü görmelerini engellemekten sorumlu medya (sihirbaz-
    932 4/Nisâ, 75
    933 4/Nisâ, 75
    • 391 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lar), kitlelerin fıtratlarına yönelişlerini çarçur edip saptırmaktan sorumlu,
    “uyarsan da uyarmasan da dilini sarkıtıp soluyan köpek”934 gibi şeytana tâbi
    olan Bel’amlar, kitlelerin ekonomik işlerle ve dünya malıyla oyalanmalarını
    sağlayan Karun’lar, tâğûtî düzenin devamını sağlamakta, kitlelerin her
    alandaki fıtrata yönelişlerini saptıran müstekbirler artık müstaz’afları; devleti
    ve vatanı korumaya çağırırken Allah ve Rasülüne değil; şeytana uymayı,
    Allah’a nankör davranmayı emrederler. Şeytanın zulmünün ve işbirlikçilerinin
    aslında hiçbir gücü yoktur. Onları güçlü kılan, apaçık bir şekilde,
    zulme rızâ gösteren müstaz’af, fakat zâlim kimselerdir.
    Ülü’l-emr kavramını fesâda uğratmış ve zulüm ve istikbârlarını ülü’lemr
    diye müstaz’af insanlara sunmuş müstekbirlere itaati bir görev sayan
    kimsenin Allah’ın huzuruna çıktığında “emîrlerimize ve büyüklerimize uyduk,
    onlar da bizi yoldan saptırdılar.”935 demekten başka ileri süreceği hiçbir
    mâzereti yoktur. Zâlim müstazâflar bu halleriyle ezildiklerinin bile farkına
    varamamışlardır. Kolektif bilinçlerini üç beş mutlu-putlu azınlığa terk etmiş
    ve onları denetleme imkânını dahi elde edememiş insanlar, âhirette
    Rablerine şikâyetlerini arzederken neye uğradıklarını şaşırmış görüntüsü
    vereceklerdir. 936
    Câhiliyye toplumlarında iki sosyolojik toplum karşı karşıyadır: Müstekbirler
    - Müstaz’aflar. Temelde sağlıksız ve çelişkili kutupların yer aldığı
    böyle bir toplumda müstekbirleri; idarî, siyasî ve fikrî zümrelerden oluşan
    “mele’” ile, ekonomik zümrelerden oluşan “mütref ” sınıflar oluşturur. Bunların
    karşısında, bu sınıfların ezdiği biyolojik, rûhî ve zihnî güçsüzlük içinde
    olan mustaz’aflar vardır.
    Geçmişte olduğu gibi, modern çağda da, özellikle dev iletişim teknolojisini
    ve araçlarını, eğitim kurumlarını, sanat ve spor alanlarını kontrol
    eden iktidar seçkinlerinin, bütün bir toplumu, hatta tüm ulusları ve dünyayı
    her gün biraz daha güçten düşürerek, zaaflarını arttırıp kolayca kumanda
    ederek yönlendirdikleri söylenebilir. 937
    934 7/A’râf, 176
    935 33/Ahzâb, 67
    936 E. Altaş, Haksöz, 44, s. 42
    937 Ali Bulaç, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, s. 82
    • 392 •
    Ahmed Kalkan
    “Müstekbir, kalbindeki hastalığın938 gözüne de yansıdığı939 kimsedir. O
    yüzden gözleri sirk aynaları gibi çarpık gösterir. Küçüğü büyük, büyüğü
    küçük gösteren çukur ve tümsek aynalar gibidir bakışları. Kendilerini dev
    aynasında, başkalarını da cüce görmeleri bundandır. Hakkı bâtıl ve bâtılı
    da hak görmeleri de aynı hastalığın belirtisidir.
    “Müstekbirler, omuzlarımızda taşıdığımız için büyük gözükürler; fırlatıp
    atınca yerde sürünmeğe başlarlar.”
    “Kibirlenip büyüklenenin / Aldanma dünyasına.
    Dünya benim, diyenin / Gittik dün yasına.”
    Bizi, müslümanlığımızdan dolayı küçük göreni, “hayvandan aşağı”,940
    “yaratıkların en şerlisi”,941 bir “pislik”,942 “sağır, dilsiz, kör ve akılsız”943 görmek
    zorundayız. “Müstekbirler, önlerine diz çöktüğümüz için büyüktürler;
    o halde biz de ayağa kalkalım!”
    “…Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi.”
    Kur’an’ın etkileme gücünü kabul ediyor, ama sebebini kasıtlı olarak sırf
    inadından dolayı çarpıtıyor.
    “…‘Bu, insan sözünden başka değil (dedi).”
    Şirkin tezâhürü. Allah’a ait özellikleri başkasına vermektir. Burada da,
    Allah’ın kelâmını başkalarına, insanlara atfediyor. Herkes, başkasını kendisi
    gibi bilirmiş. Kendisi yalancı, iftiracı, Tanrı adına bazı şeyler uydurmaktan
    çekinmeyen birisi olduğu için, Muhammed (s.a.s.) gibi hiç yalan
    söylemeyen el-emin, en emin birine de “Allah’a iftira atıyor” diye bu alçakça
    iftirayı atabiliyor.
    938 2/Bakara, 10
    939 2/Bakara, 18
    940 7/A'râf, 179
    941 8/Enfâl, 55
    942 9/Tevbe, 28
    943 2/Bakara, 171; 8/Enfâl, 22
    • 393 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Onu Sekar’a (cehenneme) sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nerden
    bileceksin?
    (Geride bir şey) komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder).
    Durmadan deriler
    kavurur.” (Âyet, 26-29)
    Sûrenin bu bölümünü oluşturan âyetlerde, inatçı kâfirlerin Sekar’a sokulacakları;
    sekar’ın, derilerini kavuran, insana doymayan, geriye hiçbir
    şey bırakmayan bir cehennem olduğu haber verilir. 26-30. âyetlerde, hak
    ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen «sekar» kelimesi ateşin
    isimlerinden olup cehennemin ağır cezalık kısımlarından birini ifade
    ettiği belirtilir. 944 27-28. âyetler ise sekar hakkında “hiçbir şeye acımayan,
    içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran korkunç bir yer” şeklinde
    detaylar
    vermektedir.
    “Sekar’ın ne olduğunu bilir misin?”
    Ey Muhammed! Sekar’ın ne olduğunu sana bildiren, ayrıntısıyla anlatan
    nedir? O ne kadar büyük, müthiş bir azap yurdudur. Sen aklınla onun
    bütün vasıflarını hakkıyla bilir misin? Mâhiyetini ve özünü kavrayabilir misin?
    Elbette ki Allah bildirmedikçe sen onun mâhiyetini bilemezsin.
    “En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır.
    Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek, ne de hayat bulacaktır.” 945
    “Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her
    yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten
    Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” 946
    Konumuzla ilgili âyette Sekar’ın özelliği olarak şöyle söyleniyor: “…
    (Geride bir şey) komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder).” Öyle dehşetli
    bir azap ki, insan, insan olarak yaşadığına bile pişman olacak; azap görmeyen
    madde olarak, taş-toprak gibi bir varlık olarak yaratılmış olmayı arzulayacak:
    “Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi, önceden yaptıklarına
    bakacak ve kâfir/inkârcı kişi: ‘Keşke toprak olsaydım!’ diyecektir.” 947
    944 bk. Şevkânî, V, 377
    945 87/A'lâ, 11–13
    946 4/Nisâ, 56
    947 78/Nebe’, 40
    • 394 •
    Ahmed Kalkan
    Sekar’ın tasviri yine ilgili âyette şöyle yapılıyor: “…Durmadan deriler
    kavurur.” Derilerin kavrulması konusunda başka bir âyette şu açıklama yapılır:
    “Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız;
    onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz
    ki acıyı duysunlar. Allah daima üstün ve hakîmdir.” 948
    Deriler, Allah için titremezse, ateşte yanıp titreyecek: “Rabbinden korkanların,
    bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem
    de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar...” 949
    Enteresandır; Sakar adlı Cehennemde durmadan kavrulan deriler, kendi
    aleyhlerine şâhitlik yapıp, günahlarını itiraf ederek bu azâbı istemiş olacaklardır:
    “Nihayet oraya (cehenneme) geldikleri zaman kulakları, gözleri ve
    derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir. Derilerine:
    ‘Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Onlar da: ‘Her şeyi konuşturan Allah,
    bizi de konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz’
    derler.” 950
    Ciltlerin/derilerin bu azâbı, özellikle kendi ciltlerini (bedenlerini) teşhir
    eden ve bu sebeple nice erkeği ifsad eden ahlaksız kadınlar açısından
    tam yerinde bir ceza olsa gerektir.
    “Üzerinde on dokuz vardır. Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden
    yaptık. Sayılarını da küfürde ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki,
    kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de
    imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya
    kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin:
    ‘Allah bu misalle ne anlatmak istedi?’ İşte Allah, dilediğini böyle saptırır,
    dilediğini böyle hidâyete erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse
    bilmez. Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür.” (30-31. Âyetler)
    Bu iki âyette; Cehennem bekçilerinin melek olduğu; bunların sayısının,
    kitap ehli için doğru bilgi, mü’minler için kesin bir inanç, inkârcılar ve
    hasta kalpliler için de bir imtihan vesilesi kılındığı; Allah’ın iman etmek ve
    bu yolda ileri gitmek isteyeni doğru yola ileteceği, yoldan çıkmak isteyeni
    948 4/Nisâ, 56
    949 39/Zümer, 23
    950 41/Fussılet, 20-21
    • 395 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    de saptıracağı belirtilir. Gerçekleri dile getiren bu âyetlerin, mü’minlere bir
    öğüt, inkârcılara da bir uyarı olduğu vurgulanır.
    “…Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.”
    Cehennemin on dokuz muhâfızı vardır; ama bunlar dünya muhâfızlarıyla
    karıştırılmamalıdır. Çünkü bu muhafızlar insan değil, melektir. Onların
    güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne kadar
    ahmak olduğunu göstermektedir. Hâlbuki onlar insan değil meleklerdir.
    Siz, Allah Teâlâ’nın meleklerden ne güçte mahlûklar yarattığını bilemezsiniz.
    Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onun başında iri cüsseli, sert tabiatlı,
    Allah’ın emirlerine karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan melekler
    vardır.” 951
    Cehennemin on dokuz bekçi ve zebanisi asla karşı konulamayan meleklerdendir.
    Onlar kalabalıklarla karşılarında durulması mümkün olan
    insan türünden değildirler. Biz Cehennem muhâfızlarını, bekçilerini, görevlilerini
    Allah’ın emirlerine kayıtsız şartsız itaat eden katı ve sert melekler
    kıldık. Onları insanlardan yapmadık ki, onlarla mücadele edip galip gelsinler.
    Melekler insanlardan ve cinlerden farklı özelliklere sahiptirler. Tamamen
    tarafsızdırlar. Pek büyük bir kuvvet ve heybete sahiptirler. Lazım gelen
    azapları tatbike güç yetirmektedirler. Nurdan yaratılmışlardır. Cehennemin
    sıcaklığından etkilenmezler. Cehennem ehli onlara karşı muhalefet edecek
    güce sahip değildir. Cehennemdeki görevli meleklerin on dokuz olmasını,
    sadece müşriklerin sapıklığa ve fitneye düşmeleri için bir imtihan vesilesi
    kıldık.
    “…Sayılarını da küfürde ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık.”
    Nasıl ki kıblenin tahvili,952 Ashâb-ı Kehf ’in sayısı953 iman edenle etmeyeni
    ayırmak için birer sınav (fitne) idiyseler,954 bu da öyle bir fitnedir.
    On dokuz muhâfız meleğin anılması, inkârcılar için bir sınav ve fitnedir.
    Bu sayının sır ve hikmetini açıklamaya çalışmak isteyenler olmuşsa
    da, doğrusu bunun akılla bilinebilecek bir ilim işi değil, mutlak bir iman
    951 66/Tahrîm, 6
    952 2/Bakara, 144
    953 18/Kehf, 22
    954 2/Bakara, 143
    • 396 •
    Ahmed Kalkan
    işi olmak üzere bir sınama için olduğu ikinci âyette özellikle anlatılmıştır.
    Onun için bunun, kayıtsız şartsız bir iman ile inanılması istenen mutlak bir
    İlâhî haber olduğunu tasdik edip “yorumunu ve mânâsını Allah bilir” demek
    gerekir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah’ın şimdi sizin tam olarak
    bilip anlayamayacağınız ve ileride ortaya çıkacak öyle kuvvet ve güçleri
    vardır ki onların hakikatini ancak kendisi bilir ve sizin ona mutlak sûrette
    inanmanız gerekir. İşte size onlardan bir örnek haber veriyor. Bu, şu anda
    imanı olmayan ve kalplerinde bir çürüklük bulunanlar için şaşırtıcı bir sır,
    bilinmez bir şey gibi gelir. “Böyle kapalı Allah sözü, Peygamber duyurusu
    mu olur?” diye alay ve inkâra sapmalarına sebep olabilir. Bununla birlikte,
    kitap ve peygamberin ne demek olduğunu ve gelecek işinin bugünkü işlere
    kıyas edilerek bilinemeyeceğini, bilenlerin kuşkularını kesecek ve iman yeteneği
    olanların imanlarını artırır. Bunların yorumuna çalışmayarak mutlak
    bir iman ile inanır.”955
    Meleklerden on dokuz adedin söz konusu edilmesi, kâfirlerin fitneye
    uğramasına, yani sınanmalarına sebep olmuştur. Zemahşeri dedi ki: Onların
    sayı sebebiyle fitneye maruz kalmaları sebep olarak gösterilmemektedir.
    Bizzat sayının kendisi sebep olarak gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah: “Onların
    sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık.” diye buyurmaktadır.
    Çünkü yirmiden bir eksik olan bu sayının durumu Allah’a ve O’nun
    hikmetine itiraz ve alay edip, hikmeti bilmese dahi mü’min gibi boyun eğmeyen
    kimselerin bu sayı sebebiyle fitneye düşmeleri söz konusudur. Şöyle
    denilmiş gibidir: Bizim onları bu sayıda kılmamız, bu sayı sebebiyle fitneye
    düşmeyi gerektirecek bir özelliktir. Bu da mü’minlerin inancının daha bir
    sağlamlaşması, kâfirlerin de hayret ve şaşkınlığa düşmesi içindir.956
    “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez.”
    Allah Teâlâ’nın ordusu, Ebu Cehil’in sandığı kadar sadece cehennemin
    üzerindeki on dokuz zebânîden ibaret değildir. Kaldı ki bu zebânîlerden
    her biri çok büyük ve çok güçlüdürler. Cehennem muhâfızlarının sayısını
    sâdece Allah’ın bilebileceğine ve bunun bir gayb konusu olduğuna işaret
    eder. Öyleyse insana düşen görev, onların mâhiyetini, sayısını ve gücünü
    ancak Allah bilir deyip vahiyle bildirilen gerçeklere hiç kuşku duymadan
    inanmaktır. Çünkü gerek sekar (cehennem) gerekse bu âyetler, insanın
    955 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 423
    956 Zemahşeri, III/288.
    • 397 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    menfaati için verilen öğüt ve uyarıdır. Yüce Allah, bu âyetleri, cedelleşme
    ve çekişme konusu yapılması için değil, bir sakınma ve uyanma vesilesi olması
    için göndermiştir.
    “Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez.” ifadesi, cehennem
    bekçilerinin sayısının hikmetini de, Onun her bir ordusunun sayısının
    hikmetini
    de ebediyyen Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediğine
    bir
    işarettir. Bu, “Muhammed’in on dokuzun dışında askeri yok mu?” diyen
    Ebû Cehil’e ve benzerlerine bir cevaptır. Tirmizi’nin rivâyetine göre Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sema
    gıcırdadı, gıcırdamakta da hakkı
    var. Çünkü orada alnını Yüce Allah’a secdeye koymadık dört karıştık kadar
    bir yer dahi yoktur.”
    “Rahmân olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir?
    Kâfirler ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadır.”957
    “Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecek, gâlip olacaktır.” 958
    “… Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz
    bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı.” 959
    Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli mağlûbiyeti, zilleti
    kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci, onuru ve sorumluluğu
    içinde yaşar. Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe senin kılına zarar
    veremez! Güç, kuvvet sadece O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm
    öğretir ki, dâvâ adamı müslümanı deniz boğamaz!
    İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
    İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
    Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında mağlup
    olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında çocuk yaştaki eli
    sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir. Ebâbil kuşlarının
    attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların
    attığı taşlar da fil gibi İsrail tanklarını silip süpürecektir.
    957 67/Mülk, 20
    958 37/Sâffât, 173
    959 9/Tevbe, 40
    • 398 •
    Ahmed Kalkan
    Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman dâvâ
    adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Güç ve
    kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
    Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını sâbit
    kılacaktır. 960
    “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.”961 Her şey Allah’ın askeridir. O
    dilerse deveyle, dilerse pireyle mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle
    Nemrutları helâk eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden
    oluşan ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu
    gibi.
    Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
    Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
    Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar; Firavun’u
    Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
    Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru
    iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”962; “(Gerçek) mü’minlere yardım
    etmek Bizim üzerimize haktır.” 963
    Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan
    mahrum o neye sahip?
    Kur’an’da, cehennem işleriyle görevli meleklerin bulunduğu ve bunların
    sayısının “on dokuz” olduğu bildirildikten sonra bu sayının, sadece bir
    imtihan vesilesi kılındığı belirtilir ve Allah’ın ordularını O’ndan başka kimsenin
    bilemeyeceği ifade edilir. Bu ifade, meleklerin sayısının çok fazla olduğuna,
    ancak onların sayısıyla ilgili herhangi bir rakam vermenin mümkün
    olmadığına işaret eder. Açıklamasını yaptığımız bu âyet, meleklerin
    sayısıyla ilgilidir; tabii ki onların gerçek ve kesin sayısını sadece Allah bilir.
    960 47/Muhammed, 7
    961 48/Fetih, 4, 7
    962 3/Âl-i İmrân, 139
    963 30/Rûm, 47
    • 399 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “…İman edenlerin de imanları artsın (diye cehennem meleklerinin
    sayısını 19 yaptık)…”
    İman nasıl ve hangi şartlarda artar? En zor şartlarda, en ağır imtihanlar
    karşısında imanlar daha fazla artar: “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız
    olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’
    dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbüna’llahu
    ve ni’me’l-vekîl’, yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler. Bunun
    üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle
    geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem
    sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman
    etmiş kimselerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” 964
    “On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki
    görevli meleklerin (zebânîlerin) sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü
    ve senenin on iki ayı (7+12) olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır.
    Bize göre ise bu âyetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel anlamları
    vardır.
    “İman edenlerin de imanı artsın.” ifadesi, imanın artıp eksildiğine bir
    delildir. Yani iman itaat ile artar, ma’siyet ile eksilir. Çoğunluğun görüşü budur.
    Kitab Ehli ile mü’minler hakkında onların kesin inançları ve imanlarının
    arttığı kabul edildikten sonra, şüphelerinin söz konusu olmayacağının
    belirtilmesi ise, tekid ve pekiştirme babındandır. Şöyle denilmiş gibidir:
    Onlar o kadar kesin bir inanca sahiptirler ki, artık bundan sonra şüphe
    ve
    tereddütleri söz konusu olmaz. Gerçek şu ki; kesin bir inanca sahip olan bir
    kimse, bazen delilin herhangi bir önermesinde gaflete düşebilir ve tekrar
    şüpheye düşebilir. Yine bu ifadeler ile onların dışındakilerin durumuna
    bir
    işarette bulunulmaktadır. Şöyle denilmiş gibidir: İşte onların durumu sapık
    ve kâfirlerden şüphe içerisinde olanların durumundan farklı olmalıdır.
    “Ve iman edenler kuşkuya kapılmasın (diye)…”
    Meraklarımızla da imtihan oluyoruz. Gerekli, faydalı hususları mı merak
    edip ilmimizi arttıracağız, yoksa mâlâyani cinsinden hiçbir faydası olmayan
    hususları mı merak edeceğiz?
    964 3/Âl-i İmran, 173-175
    • 400 •
    Ahmed Kalkan
    Bununla da sınanmaktayız. Mü’minler Allah’ın takdir ve yaratmasını
    “vardır bir hikmeti” diye karşılar ve: “Ona iman ettik; hepsi Rabbimiz tarafındandır’
    derler.” 965
    “…Kendilerine kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.
    Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin: ‘Allah bu misalle
    ne anlatmak istedi?’…” Bu sayının söz konusu edilmesi ile Tevrat ve
    İncil verilenlerin, Muhammed
    (s.a.s.)’in peygamberliğinin doğruluğuna
    dair kesin inançları daha da artmış oldu. Çünkü cehennem bekçilerinin
    belirtilen bu sayısı ellerinde-kilere uygun düşmektedir. Aynı şekilde bu
    böylelikle müminlerin imanının artması sonucunu da vermiştir. Çünkü
    onlar Allah’ın Kitab’ında bulunan hükümleri her tasdik ettikçe iman etmiş
    olurlar. Sonra da cehennem bekçilerinin
    sayısını tasdik ettikleri için
    de imanları artmış oldu. Aynı şekilde bu kendilerine kitap verilip, Muhammed
    (s.a.s.)’in ashabından cehennem bekçilerinin on dokuz olduğunu
    tasdik edenlerin şüphelerini de ortadan kaldırır. Yine bu hicretten sonra
    ortaya çıkacak, kalplerinde şüphe ve münafıklık
    bulunan Medine münafıkları
    ile Yahudi ve Hristiyanların kâfir olanlarının şöyle demelerine sebep
    olmuştur: Allah cehennem bekçileri için bu alışılmadık sayıyı söz konusu
    ederek neyi söylemek istemiştir? Onların bu şekilde bir soru sormalarından,
    maksat bu Kitab’ın Allah tarafından gelmiş olduğunu uzak bir ihtimal
    olarak görmek ve hatta Allah’tan geldiğini
    inkâr etmektir. Yani Yüce Allah
    bu hayret verici sayıyı söz konusu ederek
    neyi kastetmiştir?
    “İşte Allah, dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete erdirir.”
    Bundan maksat, zahiren anlaşılan saptırmak ve hidâyetin, Yüce Allah tarafından
    yapılan şeyler olduğu değildir. Yüce Allah’ın bazılarını sapmaya,
    diğer başkalarını da hidâyete mecbur ettiği de kastedilmemektedir. Bundan
    maksat Yüce Allah’ın kulları hakkındaki sünnetlerinden birisini
    tespit
    etmektir. Bu da Allah’ın yaratmış olduğu sebepler ile sonuçlar arasındaki
    bağlantıyı ortaya koymaktır. Sapıtan bir kimse ancak kendisi ve kendi tercihi
    ile sapıtır. Hidâyet bulan bir kimse de ancak kendi irade ve tercihi ile
    sapıtır. Bundan sonra Yüce Allah sapıtanların sapıklığını arttırarak
    onları
    hidâyetin işaret taşlarından uzaklaştırır. Buna sebep ise onların
    kötü seçimleri,
    istidatları ve inatlarıdır. Diğer taraftan Yüce Allah müminlerin de
    imanını, onlara hidâyet ve doğruluk yollarını izleme muvaffakiyeti vere-
    965 3/Âl-i İmrân, 7
    • 401 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    rek ve güzel seçimleri sebebiyle arttırır. Kâinatta hiçbir şey, Allah’a rağmen
    meydana gelmez. Meydana gelen her bir şey O’nun iradesi ve dilemesi ile
    olur. İsterse O’nun emrettiği ve sevdiği şeylerin aksi olsun.
    “Üzerinde on dokuz vardır.”
    Bu âyet, günümüzde öylesine farklı yorumlandı ki, on dokuz denilince
    hemen akıllara 19 mucizesi(!) gelmektedir. Sözüm ona, Kur’an’ı 19 rakamının
    sihirli, gizemli matematiksel kotlarıyla bir mucize olarak ispatlamayı
    amaçlayan bir hârika...
    19, Bir Mucize Olabilir mi?
    Herhangi bir konuda bütün aktivitesini yoğunlaştıran bir insan, o alanda
    mutlaka herkesten farklı bir sonuç elde edecektir. Ama önemli olan,
    varılan sonucun Allah’ın dinine, Kitabı’na uygun olmasıdır, kabule şâyan
    olmasıdır. Birileri de 19 değil de sadece 9 rakamı üzerinde dursa o da birtakım
    izafî tenasübler bulabilir.
    Bunlar belki güzel şeyler, sanatsal, matematiksel olgular olarak kabul
    edilebilir; ama hepsi o kadar! Hele de bu mucize(!) kimilerini peygamber
    ilan ediyor, kimi kan dökücü zorbaları kutsallaştırıyor; hiçbir peygamberin
    bilgi sahibi olmadığı, ilmi sadece Allah’a ait olan kıyametin vaktini kaydediyorsa,
    bunun bir tür falcılık olduğuna hükmedilir.
    Doğrusu, tarih boyunca hiç bu kadar esrarlı, bunca metamatiksel hesapla,
    kütük söker gibi Kur’an’dan zorla sökülen, kotarılan bir mucize ne
    duyulmuş ne de görülmüştür. Hz. Peygamber’in 19 mucizesinden haberdar
    olmadığı mâlumdur. (Tabii Hz. Ebubekir, Ömer de öyle...) Burada akla şu
    nahoş soru geliyor: Acaba Allahu Teâlâ kulu ve elçisi Muhammed’den bu
    mucizeyi niye esirgedi yahut da, elinin altındaki vahiylerde gizli bir hazine
    gibi durmakta olan bu sırrı elçisine azıcık olsun niçin ifşâ etmedi? (Hâşâ).
    Şüphesiz Allah böyle bir mucize gizlemiş değildir.
    • 402 •
    Ahmed Kalkan
    Müşriklerin Peygamber’den (s.a.s.) istedikleri değişik mucize istekleri
    reddedilmiştir.966 Ve bu reddedişin ertesinde hiç değilse 19’a dair bir ipucu
    verilebilir, “gidin mucize istiyorsanız, Kur’an’da böyle matematiksel bir mucize
    var, onu keşfedin budalalar!” diyebilirdi.
    Kur’an apaçık bir kitaptır. (Kitabun mübîn)967 Bu apaçık kitabın 1400
    senedir (peygamber dâhil) anlaşılamayan, bilinememiş, fark edilmemiş bir
    mucize ile muttasıf olması, apaçıklık vasfına bir nâkısadır diye düşünüyoruz.
    Hatta daha da ileri giderek, kapalı muğlâk, hele de bırakın matematik
    bilmeyi; okuma-yazması bile olmayan insanların ölünceye kadar künhüne
    vâkıf olamayacakları bir kitap profili çıkıyor karşımıza.
    19 Mucizesi denen birtakım matematiksel hesapları Edip Yüksel ilk
    defa 1974 yılında vaki olan bir mucize gibi lanse ediyorsa da, aslında bu
    hesap, çok uzun bir geçmişi olan hurufiliğin, cifirciliğin (ebced hesabı) modern
    bir versiyonundan, biraz daha ince elenip sık dokunmuşundan başka
    bir şey değildir.
    Kıyâmetin Vakti
    Hiç şüphe yok ki 19 mucizesinin batıllığını tescil eden en iyi kanıt, kıyametin
    vaktini bildirmeye(!) yeltenmesidir. Bu cüretkâr tavrın izahı mümkün
    değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde kıyametin vakti saati bildirilmemiş,
    en ufak bir ipucu dahi verilmemiştir. Ayetler kıyamet bilgisinin tamamen
    Allah’a ait olduğunu açıklarlar.
    Üstelik kıyametin ansızın geleceği bildirilir Kur’an’da.968 Hâlbuki Reşad
    Halife ve şâkirdi Edip Yüksel 2280 yılını kıyamet yılı ilan etmekle “ansızın”
    olma özelliğini bertaraf etmiş olmaktadırlar.
    Kur’an Eksik mi?
    19 sayısının tüm büyülü özellikleri, tüm Kur’an’a uymuyor. Bazı âyetler,
    bu uydurma mucize ile çelişiyor. İşte, bu sayının bir fitne, bir sınav olduğu
    ortaya çıkıyor. Tercihini Kur’an’dan yana mı, 19 rakamının büyüsünden
    966 17/İsrâ, 90-95
    967 43/Zuhruf, 2
    968 16/Nahl, 77; 6/En’âm, 31; 22/Hacc, 55 vb.
    • 403 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    yana mı yapacak insan imtihana tâbi tutuluyor. Ve 19’u savunanlar, hiç tereddüt
    etmeden bazı âyetleri 19’a kurban edip inkâr etmekten çekinmiyorlar.
    Edip Yüksel ve 19 mucizesini her şeyiyle savunanlar, Tevbe sûresinin
    son iki âyetinin Kur’an’dan olmadığını, Kur’an’a yanlış olarak ilâve edildiğini
    iddia ediyorlar. E. Yüksel, Bu âyetlerin Kur’an’da olmaması gerektiğine
    kendini o kadar şartlandırmış ki, bu konuda vahiy aldığını bile iddia edebiliyor.
    969
    “…Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür.”
    Yüce Allah cehennemi, cehennemin niteliklerini, onun pek büyük bir
    belâ ve musibet olduğunu, onun sürekli olarak insanlar için bir korku ve
    uyarı olduğunu inkâr eden herkesi “ama öyle yapmıyorlar (öğüt almıyorlar)”
    anlamındaki ifade ve işaret ile uyarıp bu durumdan vazgeçmelerini
    istemektedir.
    “Hayır; andolsun Ay’a,” (32. Âyet)
    Yüce Allah şereflerini yüceltmek ve bunlarda ortaya çıkan hususlara,
    bunlardaki Yüce Allah’ın hayret verici kudretine ve bunları var etmekle varlık
    âleminin ayakta durduğuna dikkat çekmek üzere aya, geceye ve sabaha
    yemin etmektedir. Hakkında yemin edilen husus ise Sekar’ın (cehennemin)
    musibetlerden birisi olduğu, onun insanlar için bir uyarıp korkutucu
    ya da
    uyarıp korkutma özelliğine sahip olduğudur. Hasan-ı Basri der ki: Allah’a
    yemin ederim ki O, yaratıkları ondan daha büyük bir musibetle uyarıp korkutmuş
    değildir.
    Cenâb-ı Hak, hemen her gece gördüğümüz halde, ibret nazarıyla bakmadığımız
    kâinat âyetlerinden Ay’a dikkatimizi çekmek istiyor. Nerede
    ise görülemeyecek derecede küçük bir kavis olarak görünmeye başlayan,
    yüzü aydınlıkla doluncaya kadar devamlı bir şekilde büyüyen, güzel, sâkin,
    akıcı, rüyamsı aydınlığını yeryüzüne salan, sonra başladığı gibi geri dönüp
    görülmeyecek derecede küçücük bir çizgicik halinde küçülen ve boşlukta
    gizlenen ay...
    969 Mehmet Durmuş
    • 404 •
    Ahmed Kalkan
    “Dönüp gittiği zaman geceye,” (33. Âyet)
    Leyl, bütün türevleri ile karanlığı ifade etmektedir. Leylun elyelu ifadesi
    ise çok karanlık demektir. Güneşin batışından, fecr-i sâdık yahut güneşin
    doğuşuna kadar olan süre gece olarak kabul edilmektedir. 970
    Kur’ân’da esas olan, gecenin istirahat vakti oluşudur. Ancak geceleyin
    ibâdet övgüye daha lâyık, 971 ihlâsı yakalamaya
    daha müsait bir zaman 972
    olarak belirtilmiştir.
    Kur’ân’da 92 yerde zikredilen “leyl” kelimesi, hep Allah’ın kudretine delil
    olarak gösterilen süreklilik arz eden bir yapıdadır.
    Kozmolojinin hareketi ile işleyen leyl/gece âhiret sahnesinde görülmemektedir.
    Zira evrenin yapısının bozulmasıyla varlık sahnesinden
    silinmiş
    olur. Geceyi yaratan Allah,973 onun işlevini dünyevî hayatın hizmetine sunmuştur.
    “Gecenin ve gündüzün
    değişmesi O’nun eseridir.”974; “Onun rahmeti cümlesindendir
    ki O sizin faydanız için de, sükûn ve istirahat etmeniz için geceyi
    ve gündüzü
    fazlu kereminden rızkınızı aramanız için yaratmıştır.
    Ta ki şükredesiniz.”
    975
    Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak,
    gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan
    (kalpden) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler
    de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan
    geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını.
    Gece, amellerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
    Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu
    zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman
    parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ
    970 el-Ferâhidî, VIII; 363; el-Cevherî, V, 1815; er-Râgıb el-Isfahânî, s. 457; ez-Zebîdî, VIII, 109
    971 25/Furkan, 47, 64
    972 73/Müzzemmil, 2-8
    973 21/Enbiyâ, 33
    974 23/Mü'minûn, 80
    975 28/Kasas, 73
    • 405 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    (Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)” gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin
    İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden
    bir şey kaybetmez. Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı
    israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan
    umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf
    edenler)” 976 tasvirini yapar.
    Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd için zorunlu
    olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil olduktan sonra bile
    bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında uykunu bölerek sana
    özgü bir nâfile namaz kıl”977 emriyle farziyetini muhâfaza etmiştir.
    En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek
    olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin
    delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştirmesin?
    Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı
    niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi
    zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli” olarak nitelenen gece
    adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
    Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse
    sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı
    şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün
    hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte
    cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın
    iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
    Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
    tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
    sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
    gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
    yakın demektir.
    976 39/Zümer, 53
    977 17/İsrâ, 79
    • 406 •
    Ahmed Kalkan
    Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
    aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
    diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
    müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet adına, her gün imanı
    kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
    geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde
    çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın;978
    “sâlih” olma liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun
    emânetini.979
    Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını
    anlatmak için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık
    yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileğceği en elverişli zaman;
    gece vaktidir.
    “Ağardığı zaman sabaha” (34. Âyet)
    Subh, sabah demektir. Bu kelimenin kapsadığı süre, sabah namazıyla
    güneş doğuncaya kadar olan sınırlar içinde yorumlanmıştır. Kur’an’da
    sabah kelimesi ve iştikakı kırk beş yerde geçmektedir. Sabah anlamındaki
    fecr kelimesinin ifade ettiği zaman karanlıktan kurtuluş mücadelesidir.
    Nitekim fecr-i kâzipte, bu mücadele görülmektedir. Hâlbuki sabahın ifade
    ettiği mânâda böyle bir mücadele yoktur. Sabah kelimesinin iştikakında,
    sâra mânâsında nâkıs fiil olarak değişim ifade edenler olduğu gibi, tam fiil
    olarak kullanılıp sabah vaktini belirleyenler de vardır. Binâenaleyh her sabah
    bir değişimdir,
    fakat her değişim bir sabah değildir.
    Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirle akşamcıdır, yaratılışın doğasına
    aykırıdır. Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında
    hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî
    anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine
    güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm,
    tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en
    çok Müslümanlar yararlanır.
    “Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35. Âyet)
    978 7/A’râf, 128
    979 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
    • 407 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yüce Allah’ın aya, geceye ve sabaha, cehennemin en büyük musibetlerden
    birisi olduğuna dair yemin etmesi ise durumun dehşetini, vehâmetini
    daha da arttırmaktadır.
    Muhakkak işkence ve azap merkezi olan Sekar adlı cehennem, benzeri
    bulunmayan büyük musibetlerden ve korkunç belâ ve felâketlerden biridir.
    Onunla nasıl alay eder ve onu yalanlarsınız?
    Nasıl ki ay, gece, gündüz Allah’ın kudretinin büyük işaretleri ise, cehennem
    de böyle Allah’ın büyük kudretinin bir nişanesidir. Eğer ayı meydana
    getirmek, gece ve gündüzü bir düzen içerisinde peşisıra getirmek mümkünse,
    niye o zaman cehennemi meydana getirmek gayr-i mümkün olsun?
    “İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36. Âyet)
    Kur’an, diri olanları uyarıp inzâr etmek, korkutmak ve küfre sapanların
    üzerine sözün hak olması için indirilmiştir. “Biz ona (Peygamber’e) şiir
    öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan
    gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Hayy/ Diri olanları uyarsın ve kâfirler
    cezayı hak etsinler diye (indirilmiştir.)” 980
    Ayette geçen “hayy/diri” kelimesi için müfessir Zemahşeri şöyle demektedir:
    “Diri olandan maksat, akıllı olan ve düşünen kimselerdir. Çünkü
    gâfil olan tıpkı ölü gibidir. Yahut da diri olan, inandığı ve iman ile yaşadığı
    bilinen kimselerdir. “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan
    korkan kimseyi inzâr edip uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret
    ve güzel bir mükâfatla müjdele.” 981
    “Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37. Âyet)
    Cehennem ateşi hayır ve itaate doğru ilerlemek isteyen kimseler ile geri
    kalıp şerre ve ma’siyete doğru gitmek isteyen kimseler için bir uyarıcıdır,
    korkutucudur.
    980 36/Yâsin, 69-70
    981 36/Yâsin, 11
    • 408 •
    Ahmed Kalkan
    “Hayırda öne geçmek, iman edip sâlih/iyi işler yaparak Allah’a yaklaşmak
    isteyen veya imandan ve hayırdan, iyi amelden geri kalıp uyarılara
    kulak vermeyen kimseler”
    olarak yorumlanmıştır.
    Hayırda, sâlih amelde öne geçenler, Kur’an’da “sâbıkun” olarak zikredilir.
    “Sonra, Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan
    (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle
    hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” 982; “İşte
    onlar, hayırlara/iyiliklere koşuşurlar ve hayır için yarışırlar.” 983; “Hayırda
    önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.” 984; “Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a
    ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin
    genişliği kadar olan cennete koşuşun. Öne geçmek için yarışın. İşte bu, Allah’ın
    lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” 985
    “Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38. Âyet)
    Her insanın (âkıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır. Her nefis kazandıkları
    karşılığında rehin alınmıştır. Yani her nefis ameli karşılığında alıkonulmuş
    ve onun karşılığında rehin olarak alınmış, kıyamet gününde daha
    önceden işlemiş olduğu ameller sebebiyle tutuklanmış olacaktır. Eğer hayır
    işlemişse bu onu kurtarır ve hürriyetine kavuşturur,
    şâyet işlediği şer ise bu
    da onu helâka sürükler.
    Âkıl-bâliğ olup emir ve yasaklarla mükellef olan her insan ve her cin
    dünyada işlediği günahına karşılık Allah katında rehin olarak tutulacaktır.
    Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına
    rehindir. Üzerindeki borçları ve cezaları ödemedikçe bırakılmaz. Mutluluğu
    ve felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. İnkâr ve isyan ederse cezaya uğratılır.
    “Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyâmet
    gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.”986 Hesap
    Günü, her insan, yapmış olduğu bütün kötü fiiller için rehin olarak tutulacaktır.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Her nefis kazancına
    982 35/Fâtır, 32
    983 23/Mü’minûn, 61
    984 56/Vâkıa, 10
    985 57/Hadîd, 21
    986 17/İsrâ, 13
    • 409 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve
    felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. 987
    Her nefsin yaptıklarına
    karşılık rehin olarak gösterilmesi, sorumluluğun
    ferdî olduğunu, her insanın dünyadaki iman ve itaatine göre hesap
    gününde ödül veya ceza alacağını, geleceğinin
    buna bağlı olduğunu ifade
    eder. Kısacası insana ebedî kurtuluşu sağlayacak olan da onu ebedî felâkete
    götürecek olan da benimsediği inancın doğruluğu veya yanlışlığı, amellerinin
    İlâhî iradeye uygun veya aykırı oluşudur. İnancı bâtıl,
    ameli bozuk olanı
    en yakınları bile kurtaramaz; nitekim Hz. Nûh öz oğlunu, Hz. İbrahim
    öz babasını kurtaramamıştır. 988
    İnsanın Sorumluluğu
    Bu âyet, insanın davranış özgürlüğü ve sorumluluğu ile ilgilidir. Bu âyetin
    beyanına göre Hesap Günü, her sorumlu can kazancına rehindir; yani
    onun göreceği karşılık, kazancıyla mütenâsip olacaktır. Bu gerçek, âyetin
    sonunda yer alan rehine sözcüğü ile ifade edilmiştir. Çünkü rehine sözcüğü,
    durmak, menetmek, alıkoymak, karşılık ve kefil gibi anlamlar taşıyan r h n
    kökünün türemiş şeklidir. Rehine kelimesi burada, “her insanın yaptığının
    kefili, yani yaptıklarından sorumlu olduğu” anlamına gelir.
    Eğer insan, iyi çalışıp güzel işler yaparak Allah’a olan borçlarını öderse
    O’ndan ikram görür ve kendini kurtarır. Aksi halde, eli boş kalır ve hak
    ettiği cezayı çeker.
    Yüce Allah, dilediğini yapar ve her şeye güç yetirir. Ancak O, rastgele iş
    yapmaz; kendi hikmeti ve adaletiyle koyduğu yasaları ihlâl etmez. Bunun
    için Allah, insana tanıdığı irade ve özgürlük alanına müdahale etmez. O,
    ahlâk alanını kişinin özgür irade ve tercihine bırakır. İşte bu yüzden insan,
    kendi iradesiyle yaptığı davranışlardan sorumludur. İnsanın felâhı veya felaketi,
    kendi kazancına bağlıdır.989
    987 Geniş bilgi için Tûr sûresindeki "Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (52/Tûr, 21) âyetinin tefsirine bkz.;
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/427.
    988 Bk. 11/Hûd, 45-46; 9/Tevbe, 114
    989 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 410 •
    Ahmed Kalkan
    Her öz, sorumluluğunu ve yükünü kendi omuzlarında taşır. Kendini
    nereye koymak isterse oraya koyar. Özünü ya ilerletir, ya geriye götürür. Ya
    onurlandırır ya alçaltır. Herkes davranışlarının tutsağı, yaptığı işlerin bağımlısıdır.
    Yüce Allah göre göre izleyeceği yolu tanıtmıştır. Duygulandırıcı
    evrensel tablolar ve herşeyi yutup yokeden “sakar” cehennemi tabloları karşısında
    yapılan bu duyuru son derece etkili ve akılları başlara toplayıcıdır.
    Yaptıkları işlerin tutsağı ve davranışlarının bağımlısı olan insan sahneleri
    önünde çalışma defteri sağ taraftan verilecek olanların bağlardan çözük
    olacakları, kösteklerden arınmış bir özgürlüğün tadını yaşayacakları ilan
    ediliyor. Onlar bu rahatlık içinde günahkârlara niçin bu kötü sonla yüzyüze
    geldiklerini sorma hakkına bile salıp olacaklardır. 990
    Kıyâmet gününde her nefis kazançları karşılığında rehin olarak alıkonulmuş,
    ameli karşılığında tutulmuş olacaktır. Ondan sonra kişi kendisini
    ya kurtarır, ya da helak eder. Ancak amel defterleri sağlarından verilecek
    olan “yemin ehli” müstesnadır. Onlar günahları sebebi ile alıkonulmayacaklardır.
    Hasan-ı Basri ve İbn Keysan dedi ki: Bunlar ihlâsa erdirilmiş
    müslümanlardır, bunlar rehin olarak alıkonulmayacaklardır. Çünkü üzerlerindeki
    hakları vaktiyle eksiksiz yerine getirmişlerdir. “Herkesin kazandığı
    (yaptığı hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” 991; “Kim zerre miktarı
    hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 992
    “Ancak ashâb-ı yemîn hâriç.” (39. Âyet)
    Hesap Günü, her insan, yapmış olduğu bütün kötü fiiller için rehin olarak
    tutulacaktır; yalnız dürüstlüğü ve erdemli olmayı başaranlar hâriç.
    Ashâb-ı yemîn: Amel defterleri sağından verilenler, iyiler, sağduyulu
    hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca
    koşanlar. Allah’ın
    iradesine uygun bir inanç ve amel çizgisi benimseyip
    hayat boyunca bu çizgide
    sebat eden mü’minler anlamına gelir. Yemîn
    (yümn, meymene), sağ anlamı kadar, aynı zamanda bereket, saâdet, mutluluk
    ve uğurluluk demektir.
    990 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    991 2/Bakara, 286
    992 99/Zilzâl, 7-8
    • 411 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı yeridir. Sağ kol da önemli kişi
    anlamında kullanılır. Ashâb-ı yemîn (veya meymene): Saygı mevkiinde bulunan
    yüksek haysiyet sahipleri, kendilerine ve başkalarına yararı dokunan
    bereketli insanlar anlamlarına gelir.
    Kıyâmet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı yemîn (ashâb-
    ı meymene), ashâb-ı şimâl (ashâb-ı meş’eme) ve sâbıkûn (iman ve itaatte
    öncü olanlar). 993 Ashâb-ı yemîn (meymene); Beled sûresinde köle âzat
    eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, iman edip sabrı ve merhameti
    birbirine tavsiye eden kimseler olarak tanıtılmıştır. 994 Ashâb-ı meymene,
    Vâkıa sûresinde ashâb-ı yemîn olarak ifade edilmiştir. 995
    Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı
    meymene ile ashâb-ı yemîn aynı insanlardır. Kıyâmette bunlara amel defterleri
    sağ tarafından verilecek 996 ve hesapları kolay olacaktır. 997 Her can
    kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak ashâb-ı yemîn bundan
    hâriç olacaktır. 998 Ashâb-ı yemîn; cennetlerde her türlü nimetler içinde
    olacaklardır. 999
    Ashâb-ı yemîn; iman edip sâlih ameller işleyen, Allah ve Peygamber’e
    itaat eden insanlardır. Âhirette kişiye amel defterinin sağ taraftan verilmesi,
    o kimsenin hayırlı âkıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır.
    Sağ, hemen her dilde hayırlı ve önemli şeyler için kullanılır. Arapçada
    da, diğer dillerde de bu böyledir. Türkçede de sağ ve sağla ilgili türetilen
    kelimeler hep hayrı, olumlu özellikleri ifade eder. Sağ: Hayatta olan, diri,
    canlı anlamına geldiği gibi, sağlam, sıhhatli, kavî, metîn, korkusuz, emîn,
    hâlis, temiz, iyi, doğru gerçek anlamlarına da gelir. Esenlik, emniyette olmak
    anlamında sağ-sâlim denir; çok yaşa, teşekkür ederim yerine sağ ol
    tabiri tercih edilebilir. Sağalmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, şifa bulmak
    için kullanılır. Sağduyu: Mantıklı ve doğru düşünme özelliği, doğruyu
    yanlıştan ayırma husûsiyeti, akl-ı selîm için ifade edilir. Sağbeğeni: Güzeli
    993 56/Vâkıa, 7-10
    994 90/Beled, 13-18
    995 56/Vâkıa, 27, 38, 90-91
    996 69/Hakka, 19
    997 84/İnşikak, 8
    998 74/Müddessir, 38-39
    999 56/Vâkıa, 27-38; 69/Hakka, 19-24
    • 412 •
    Ahmed Kalkan
    çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseğidir. Sağgörü: Basîret karşılığı
    olarak kullanılmaktadır. Sağlam: Hasta veya sakat olmayan; sağlam, sıhhatli
    kimse için veya kolayca hasara uğramayan, dayanıklı veya kırık veya
    bozuk olmayan ya da sağlığa faydalı, dokunmayan bir şey için kullanılır.
    Doğru, gerçek, sahih, güvenilir, kuvvetli şey için de sağlam denilir. Dirilik,
    hayat, sıhhat, hasta olmayıp normal olma haline sağlık denilir. Sağlık ve âfiyetle
    anlamına sağlıcakla denildiği olur. Doğruluk kuralına uygun olan, sözün
    anlatılmak istenene tam karşılık olması, tam uygun düşmesi niteliğine
    sağın denir. Sağistem ise; iyi niyet, hüsnüniyet demektir. Sağ kol: Önemli
    mevkiiye sahip bir kişinin kullanacağı ve yardımına ihtiyaç duyacağı, en
    güvendiği has adama ad verilir.
    Bütün bunların yanında, ashâb-ı yemîn için “sağcılar” tabiri, kesinlikle
    yanlıştır. “Sağcı”, Kur’an’daki anlamla hiç ilgisi olmayacak şekilde, politik
    bir anlamda kullanılır ve konumuzla hiç ilgisi yoktur.
    “Sağcı”, bir yeni kelime olup siyaset ve fikir hayatında muhafazakârlıktan
    yana olan, gelenek ve göreneğe, mevcut düzenin değerlerine bağlı
    kalan kimse, birey ve toplum (hakiki ve hükmî şahsiyet) demektir. Meselâ
    “sağcı yazar” ve “sağcı parti” ifadelerinde olduğu gibi. “Solcu” kelimesi de
    yeni bir kelime olup düşünce, siyaset ve ekonomide sol görüşü benimseyip
    gelenekçiliği ve muhafazakârlığı reddeden, sosyalizm taraftarı olan (kimse
    ve parti…) demek olur. 1000
    İşte bugün sağcılık ve solculuk, sağcılar ve solcular dediğimizde daha
    çok siyasi eğilimleri dile getiren bu iki kelimenin renklerinin tonlarında
    her ne kadar zaman, zaman değişmeler meydana gelmişse de asıl bunların
    içeriğini dolduran şey, 1789 Büyük Fransız İhtilalinden sonra toplanan 1.
    Cumhuriyet Meclisi yani Milli Meclis olmuştur. Bu mecliste başkanlık kürsüsüne
    göre sağ taraftaki sıralara ihtilale karşı oldukları bilinen aristokratlar
    ve kilise temsilcileri, sol taraftaki sıralara da ihtilali yapan liberal burjuva
    temsilcileri oturmuşlardı. İşte bu oturuş durumuna bakarak kralcı aristokrat
    ve kilise temsilcilerine (yani eski düzen taraftarlarına) sağcı, ihtilalci
    burjuva temsilcilerine (yani yeni düzen taraftarlarına) da solcu denilmiştir.
    Böylece siyasi literatür de yepyeni bir kelime ve yeni bir terim kazanmış
    bulunmaktadır. Ancak bu tabirlerin zamanımıza kadar devam ede gelen
    1000 Misalli Büyük Türkçe Sözlük
    • 413 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kaypaklığı, onların menşeinde mevcuddur. Nitekim kralcıların meclisteki
    sayıları azalıp burjuvalarla sosyalistlerin siyaset mücadelesi başlayınca, bu
    defa burjuvalara sağcı, sosyalist ve komünistlere solcu denilmiştir.
    Batı demokrasilerinde sağcılık genel olarak liberal kapitalist siyasi
    programlara bağlılığı, yani iktisadi hayatta özel mülkiyet ve özel teşebbüse,
    siyasi bakımdan klasik hürriyetlere taraftarlığı ifade eder. Solculuk da
    muhtelif derece ve şiddetlerde özel mülkiyete, özel teşebbüse karşı çıkan,
    iktisadi hayatta devletçi ve kolektivist görüşleri savunan siyasetlere taraftarlık
    etmektir, diyebiliriz.
    Felsefî bakımdan sağcılık, materyalizme (maddeciliğe ve inkârcılığa)
    karşı olmak, madde ile beraber ruhun varlığına, Allah’a ve dine inanmaktır.
    Solculuk ise madde dışında ve ötesinde bir değer tanımamak, dini ve Allah’ı
    inkâr etmektir. Bu açıdan solculara göre sağcılık gericilik sayılır.
    Sosyal değişme ve gelişme açısından, tekâmülcü (evrimci), toplumu ıslahat
    ve reformlar yaparak, büyük sarsıntılara uğratmadan kendi şartları ve
    kurulu düzenin mantığı içinde değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışan görüşler
    sağcı sayılır.
    Ama bu, sağcıların Kur’an’ın istediği gibi tevhidî iman edenlere ad verildiği
    anlamına kesinlikle gelmez. Batıda ve bu ülkede solcu kâfirler olduğu
    gibi, sağcı kâfirler ve müşrikler de az değildir.
    Dine dayalı veya dindar siyasi görüşler (Hıristiyan Demokrat v.b.) ve
    devleti din esaslarına göre kurmak isteyen (şeriatçı) siyasi programlar da
    sağcılığın kapsamı içinde yer alır, denilmiştir ki, bu ifade tartışmaya açıktır.
    Kur’ân-ı Kerim’de orijinal şekliyle “ashâb-ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri
    ve sağda olanlar) 1001, “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda
    olanlar)1002; bundan başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve
    sağda olanlar)1003 ve “ashâb-ül meş’eme” (uğursuzlar) 1004 kelimeleri geçmektedir.
    1001 56/Vâkıa, 27
    1002 56/Vâkıa, 41
    1003 90/Beled, 18
    1004 90/Beled, 19
    • 414 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sağcılar (ashâbu’l-yemîn) kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de
    anlam olarak dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de
    vardır. Bazı müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı)
    işler yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve
    günah işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.1005
    Ama bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai
    kazançları, onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.1006
    Buradaki “önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “Ve sizler de üç
    sınıf olduğunuz zaman”1007 buyrulduktan sonra “ashâbu’l-meymene”, “ashâbu’l-
    meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
    Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap
    her ne kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara
    gibi görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk
    insandan itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
    mütalaa edileceklerdir.1008 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer
    bir sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 1009
    Bugün dilimizde geçerli olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki
    “sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan sonra batıda kullanılmaya başlamış olan
    kelimenin tercümesinden başka bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber
    bunun, insan ürünü düzenlerin mensubu olan ve sosyal, siyasal ve
    ekonomik yapıyı değiştirme değil, onların devam etmesini isteyen bir tip
    olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize göre Türkçemizdeki sağcı ile
    Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı
    kelimesinin zamanımızdaki dilimizde kullanılmakta olan kelimelerden
    hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma yapıp şöyle bir düşündüğümüzde
    bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini görürüz. Dinci
    demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile bakan, İlâhî vahyi ve kutsal
    emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata İlâhî buyrukların hâkim
    olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar. Hâlbuki sağcıların genel
    olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını ifade edebiliriz.
    Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya düzenlerinin, demokrasi,
    insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın erkek eşitliği gibi batı de-
    1005 Fahreddin Râzi
    1006 Muhammed Esed, III, 1105
    1007 56/Vâkıa, 7
    1008 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
    1009 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
    • 415 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğerlerinin arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef müslümanların bugün
    şuculuk ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a ve İslâmî esaslara gelemedikleri
    gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini ellerinin tersiyle itip henüz
    İlâhî değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın aleyhindeyim diyen bir
    müslüman, müslüman olabilir mi? Behey şaşkın, bu nasıl bir Müslümanlık!
    Şeriat, Allah’ın emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri demektir. Hiçbir
    kimsenin kanun koymaya ve bir kural getirmeye hak ve salahiyeti, güç ve
    kudreti yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu değerleri diye bir şey olamaz.
    Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum ve âhenkten ziyade,
    taazzuv etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden ziyade bir çelişkiler
    dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına ve hayat adına bugün
    doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar çeken krizden krize
    düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey yoktur. Bunların
    demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur. Tâğutlar, kâfir ve
    zâlim yöneticiler ve onları destekleyenler… sağcı olabilir, ama muvahhid
    mü’min oldukları söylenemez.
    Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
    bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 1010 Başka
    bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
    ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”1011 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
    Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, iiman edenler de
    iman etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
    şereften bir payları yoktur. 1012
    Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
    söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
    Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın muradının
    ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve icma
    ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları İslâm’a
    hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için geçici
    hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Kanuni’den beri
    kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya ve her geçen gün
    tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle yapılacak tek şey, eşyanın
    tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve onurunu ön plana alarak
    1010 35/Fâtır, 10
    1011 63/Münâfikun, 8
    1012 Mevdudi, VI, 332
    • 416 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği kişiliğini yaşadığı, bir
    İslâm toplumunu, tüm organları ile uyum içinde olan, taazzuv etmiş tek bir
    uzviyet olan, iman, amel ve ahlâk toplumunu yeniden kurmaktır.
    Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık (ashâbu’l-
    yemîn) zihniyetine ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden
    kopup parça parça olmuş beşerî düzenlerin peşinde koşmayı bırakıp
    hayatın merkezinde Allah var diyerek, kâinattaki tevhid birliğine erip bir
    iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden kuracaklardır. Bizim bu husustaki
    tavsiyemiz tüm müslümanların Kur’an ve sahih sünnet ışığında yeni
    bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek olmaları, yolun ortasındaki
    küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak gibi bir katkıda bulunmalarıdır.
    İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini silip süpürür. 1013
    “Cennetlerde soruştururlar.” (40. Âyet)
    Bu soruşturma, merak için olduğu ve araştırma amacı kadar, daha çok
    alay ve intikam amaçlı, onları utandırmak için de olabilir.
    “Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
    Mücrimler, cürüm sahipleri, yani suçlular hakkında. Suçlular nasıl
    dünyada hapis gibi cezalara çarptırılıyorlarsa, âhirette ceza görenler de suçlular
    olacaktır.
    “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.”
    (42-43. Âyetler)
    Namaz kılanlardan, o gruptan, yani mü’minler topluluğundan, cemaatten
    değildik. Namaz kılmak, bildiğimiz ibadeti hakkıyla icrâ etmek anlamına
    geldiği gibi, daha geniş anlamıyla Allah’a karşı görevleri yerine getirmek
    anlamında da değerlendirilir.
    “Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
    1013 11/Hûd, 114; Prof. Dr. Osman Eskicioğlu
    • 417 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu ifade de, bildiğimiz şekliyle yoksula yedirmeyi, onu doyurmayı içerdiği
    gibi, insanlara karşı tüm görevlerimizi, toplumsal sorumluluğumuzu
    içeren daha geniş anlamı da dikkate almak gerekir.
    “Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
    Kendilerini günaha kaptıran diğer günahkârlar ile birlikte günaha dalardık.
    Bâtıl ehli ile bâtıllarında birlikte olur, onlara karışırdık.
    Gaflete dalardık, rehâvete, tembelliğe dalardık, boş şeylere dalardık, yalana,
    gıybete dalardık, mâlâyaniye, lüzumsuz şeylere, oyuna-eğlenceye dalardık,
    televizyona, spora dalardık; özetle yalancı dünyaya dalardık. Gündelik
    işlere dalardık, dâvâ adamı muvahhid müslüman kimliğimizi unutur;
    dalanlarla beraber olur, biz de olanlarla birlikte gereksiz şeylerle meşgul
    olup dururduk. Böylece dünyevîleşip giderdik.
    “Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
    “Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle; “itaat,
    hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi anlamlara gelen
    “ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının
    verilip görüleceği hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi,
    bir gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört saat anlamında olmayıp,
    zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay,
    yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi
    olabilir. “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da geçen
    ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli bin sene olduğu
    anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap, ceza, karşılık anlamlarına
    gelir.
    “Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
    Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”.
    Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”.
    İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”.
    • 418 •
    Ahmed Kalkan
    Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı, Kur’anî
    kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru yoldur. Din gününün
    ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır: “Sonra din gününün ne olduğunu
    nereden bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı
    bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.”1014 Din günü: “Bütün
    iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden geçerek son tahakkukunu bulacağı ve
    birbirinden tamamen ayrılacağı son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin
    tam karşılığının verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü,
    Kıyâmet gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme,
    durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve ceza gibi durum ve mertebeleri
    vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan mühim günü demektir
    ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır. Bu günde herkes,
    dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir.
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline
    (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min,
    her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
    duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan
    ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
    için istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.” 1015 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
    verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
    çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya hazırlar.
    Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet rabıtası yapmalıyız.
    Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz
    izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu
    yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sayede haklarımızı
    söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı
    şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna sahip
    milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren
    çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-i müs-
    1014 82/İnfitâr, 17-18
    1015 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    • 419 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca
    yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
    Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın, kıyâmet gününe
    iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
    görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve
    gayesiz bir hareketten ibarettir. Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir
    hedef ve hedefin gerisinde de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde
    bu dünyaya getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve
    hesap gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır.
    İnsanların bütün bu gerçekleri bilip, bunların gerisinde kudret ve
    hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce
    insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
    erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın
    ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar.
    Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez. Hayatı sadece
    dünya hayatından ibaret görmek, çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi
    gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir:
    “Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek
    değiliz.” 1016
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
    her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
    adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
    âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
    gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
    bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
    câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
    gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
    Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
    inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
    çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir.
    1016 6/En'âm, 29
    • 420 •
    Ahmed Kalkan
    Yaratıcının huzurunda hesap vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için
    de öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti hayal zannederler. Din gününe inanmak
    ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem,
    günahı seven her insan için de bir engeldir. Bütün insanlığa hitap eden
    Kur’an, bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı
    verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi
    apaçık bir hasım kesildi.” 1017 İnsanın yaratılışındaki hayret verici durumlar,
    organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar diriltilmesinden çok
    daha önemli ve dikkat çekicidir.
    Allah’ın sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler,
    öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki
    ünsiyet etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı
    yüzüstü ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde
    yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip
    haller ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din
    gününü yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan
    ileri gelmektedir. Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim
    adına cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır,
    düşünmüyor musunuz?” 1018
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
    ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
    eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
    imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
    din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
    için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
    örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
    korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 1019
    Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde din günü bilinci yeterince
    yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız cennet olduğuna göre,
    biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda gurbe-
    1017 36/Yâsin, 77
    1018 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 65
    1019 59/Haşr, 18
    • 421 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    te çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi
    ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
    Ne mutlu, dingünü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba hazır
    olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
    “Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet)
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
    bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı, O’nun izni olmadan
    hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün
    hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir:
    “Bir de öyle bir azâb gününden sakının ve korunun ki, o günde
    (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden
    şefaat da kabul edilmez. Azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık
    alınmaz. O kâfirlere yardım da yapılmaz.” 1020
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mes’ûliyet ferdîdir, hesaplar şahsidir.
    Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz.
    Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete İman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler.
    Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı
    hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu
    himâye edecek ancak sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin
    cezâsından kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin
    hayatında büyük bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün
    hazırlık ve çalışmasını âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet
    hayatında bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında
    başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları
    takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini
    ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine
    göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk yapamaz.
    Âhirete İman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını,
    kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir.
    Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır.
    1020 2/Bakara, 48
    • 422 •
    Ahmed Kalkan
    Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini
    beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe
    kendini hazırlar. Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle
    de ayırır. Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul
    eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları
    için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da hep bu
    dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli boş olarak gider ve orada onlara
    sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur onların.
    Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete
    inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve
    âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa
    olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir ve mü’minleredir. Kalbinde
    diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği
    budur. 1021
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden
    başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı
    düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat, âhiret
    gününe iman eden kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü
    onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan
    bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa
    bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî
    faydası ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik
    çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatının para, servet, mal, mülk,
    mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde
    bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi faydalar geçicidir; günün birinde
    hepsi yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini,
    yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın altüst olacağını
    yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği,
    insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet
    gününde ortaya konulacağı, kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba
    çekileceği, bir kısım insanların (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e;
    1021 Bk. 58/Mücâdele, 22
    • 423 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bir kısım insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir
    ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak.
    O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz
    ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın
    rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.” 1022
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
    gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
    yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun
    için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” 1023
    39-47 Kıyamet gününde “yemîn ehli” cennetlerde olacaklar ve müşriklerin
    durumunu soracaklardır: “Sizin Sekar’a (cehenneme) girmenize
    sebep olan nedir?” diyeceklerdir. Bu soruyu sormaktan maksat ise onların
    mahcubiyetlerinin
    artmasıdır.1024
    Cehennemlikler de buna dört hususu sebep olarak göstereceklerdir:
    Namazı terk etmek, sadakayı vermemek, hak ehline eziyet vermek ve müslümanı
    ilgilendirmemesi gereken hususlarda bâtıl ehli ile birlikte bâtıllarına
    ortak olmak ve amellerin karşılıklarıyla ilgili hüküm verileceği vakit
    olan kıyamet gününü ölüm bize gelinceye kadar yalanlamak.
    İlim adamları dedi ki: Buradaki ilk iki hususun farz olan namaz ve sadaka
    (zekât) hakkında yorumlanması gerekir. Aksi takdirde bunların terkedilmesi
    sebebiyle azap söz konusu olamaz. Aynı şekilde âyet-i kerime kâfirlerin
    şeriatın usulü (iman esasları) dolayısıyla -din gününü yalanlamak
    gibi- azap görecekleri gibi; fer’î hükümleri dolayısı ile de azap göreceklerine
    delil gösterilebilir. Din gününün yalanlanmasının sonda söz konusu edilmesi,
    günahların en büyüğü olduğundan dolayıdır.
    1022 3/Âl-i İmran, 106-107
    1023 17/İsrâ, 19
    1024 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 211
    • 424 •
    Ahmed Kalkan
    Yani onlar bütün bunlarla birlikte bu temel inancı da yalanlıyorlardı.
    Yüce Allah’ın: “Bundan
    sonra da iman edenlerden... olmasıdır.” 1025 âyetinde
    olduğu
    gibi.1026 Onlar cennette nimetler içerisinde iken birbirlerine cehennem
    ateşindeki
    günahkârların durumu hakkında onlara şöyle diyerek soru
    sorarlar: Sizin cehenneme girmenize sebep olan ne? Bu sorudan maksat,
    daha çok azarlamak ve utandırmaktır.
    Onlar da karşı karşıya kaldıkları bu azabın şu dört sebepten dolayı olduğunu
    söyleyerek cevap vereceklerdir: “Derler ki: Biz namaz kılanlardan
    değildik. Yoksullara yedirmezdik, biz de dalanlarla birlikte dalardık. Din
    gününü de yalanlardık. Nihâyet ölüm bize gelip çattı.” Yani bizler dünyada
    iken farz namazı edâ etmezdik. Namaz kılan müminlerle birlikte Rabbimize
    ibâdet etmezdik. Bizimle aynı cinsten olan O’nun yaratıklarına iyilik
    yapmaz, muhtaç olan fakire verilmesi
    gerekeni vermezdik. Batıl ehli ile birlikte
    batıllarında içiçe olurduk. Bir kişi azdıkça biz de onunla birlikte azardık,
    ya da bilmediğimiz hususlarda
    konuşurduk. Muhammed (s.a.s.) hakkında
    ileri geri konuşanlarla birlik
    olur, biz de konuşurduk. Bu da onların:
    Muhammed bir yalancıdır, delidir,
    sihirbazdır, şairdir şeklindeki sözleri
    idi. Bütün bunlardan ayrı olarak bizler kıyâmeti de yalanlıyorduk. Ölüm ve
    ölümün ön belirtileri gelene kadar
    biz bu halde idik. Burada “yakîn’den kasıt,
    ölümdür. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sana yakîn (ölüm)
    gelinceye kadar Rabbine ibâdet
    et.” 1027
    İşte biz dünya hayatımız boyunca bu dört sebebi işledik durduk: Namazı
    kılmadık, zekat vermedik, batıl sözlere daldık, hesap, ceza ve ölümden
    sonra diriliş gününü inkâr ettik.
    “Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
    Kişi, kendi hesabıyla baş başa… “Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar
    ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu
    sen nereden bileceksin! Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!
    (O gün,) kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün
    emir yalnız Allah’a aittir.” 1028
    1025 90/Beled, 17
    1026 Nisaburi, Garâibu'l-Kur'an, c. 28, s. 99
    1027 15/Hicr, 99
    1028 82/İnfitâr, 15-19
    • 425 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnkâr edenlere ve Hak’tan yüz çevirenlere hiç bir şefaatçinin şefaati fayda
    vermez. 1029 Allah (c.c.) inkârcılara, puta tapanlara şöyle soruyor: “Yoksa
    onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler?”1030 Bazıları kendilerine şefaatçi
    olsunlar diye putları, Allah’ın dışındakileri ilâh edinirler.1031 Ancak bu
    putlar onlara asla şefaat edemeyecektir.1032 O inkârcıların ve dünyada iken
    İslâm’dan yüz çevirenlerin ne yardımcıları ne de bir şefaatçileri vardır.1033
    Kendilerine şefaat edecek kimsenin olmadığını kendi ağızlarıyla itiraf ederler.
    1034 Allah’ın dâvetine uymayıp Kitap’tan yüz çevirenler o gün “bize şefaat
    edecek bir şefaatçi yok mudur?” diye yalvaracaklar veya dünyaya geri dönmeyi
    arzu edecekler.1035
    Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşulan şeylerin/putların şefaat yetkisine
    sahip olmadıklarını vurgular.1036 Müşrikler, bir yandan Allah’a şirk koşuyorlar,
    bir yandan da koştukları ortakların Allah katında mutlaka şefaat
    edeceklerini iddia ediyorlardı. Kur’an’ın reddettiği şefaat, Allah’ın iznine
    bağlamadan birtakım varlıklardan beklenilen ve istenilen şefaattir. Yoksa
    Yüce Allah’ın, bizzat kendi yetkisinde olan şefaat nimetini, sevdiği bazı
    kullarına ihsan edeceğini Kur’an açıklamaktadır. Yine Kur’an’dan anlaşılmaktadır
    ki, kâfirler için şefaat söz konusu değildir. Yine kendisine şefaat
    izni verilen şefaatçi, öyle herkese şefaat talebinde bulunamaz; Ancak Allah
    katında iyi kimseler için şefaat konusunda aracılık yapabilir.1037
    Kur’an’daki birçok âyet, Haşir gününde şefaatte bulunma fiilini reddeder.
    1038 Başka âyetlere göre ise, bu dünyada işledikleri kötü ameller nedeniyle
    âhirette cezalandırılmaktan şefaatçileri sayesinde kurtulacaklarını düşünenler,
    Haşir günü telâkkilerinin yanlış olduğunu anlayacaklardır.1039 Bu
    tür âyetler, mahşerde adâlet ilkesinin sıkı sıkıya uygulanacağını ve herkesin
    kendi fiillerinin sorumluluğunu yükleneceğini ifade etmektedir. Kur’an, şe-
    1029 2/Bakara, 48, 123
    1030 39/Zümer, 43
    1031 10/Yûnus, 18
    1032 30/Rûm, 13; 6/En’âm, 94
    1033 6/En’âm, 51, 70; 32/Secde, 4
    1034 26/Şuarâ, 100
    1035 7/A’râf, 53
    1036 5/Mâide, 72, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yûnus, 18
    1037 20/Tâhâ, 109; 53/Necm, 26
    1038 2/Bakara, 48, 123, 254
    1039 6/En’am, 94; 7/A’râf, 53; 26/Şuarâ, 100; 30/Rûm, 13; 74/Müddessir, 48
    • 426 •
    Ahmed Kalkan
    faatin Allah’ın izin ve müsaadesine bağlı olduğunu belirtir.1040 Allah’ın en
    seçkin kulları melekler ve peygamberlerin bile Allah izin vermeden şefaatleri
    sözkonusu değildir.1041 Ancak mü’minler için bir hak olan şefaat,1042
    sadece Allah’a ait olup1043 O’ndan başkası şefaat edemez, ama başkasına, şefaatte
    bulunmak müsaadesini vermek suretiyle Allah şefaat eder. Kur’an’da-
    1044şefaat iki şarta bağlanarak, Allah’ın, kendisi için şefaat dilenilen kimsenin
    kavlinden hoşnut olması ve şefaat ediciye de şefaat için izin vermesi
    halinde bu yoldan istifade edilebileceği anlatılır.
    Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Şefaat, sadece Allah’tan istenmelidir.
    Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak onlardan asla
    şefaat istenemez. “De ki: ‘Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”1045 Zaten duâ
    Allah’tan başkasına yapılamaz.1046 Ancak, “Ey Allah’ım, Rasulullah’ı bana
    şefaatçi eyle” diyerek Allah’a dua edilir. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste
    peygamberimiz bir sahabeye şefaatini istemesini şöyle öğretmiştir:
    “Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.” Bu yüzden, “şefaat
    yâ Rasûlallah” demek yanlıştır. Dirilerden âhiret için şefaat istemek de
    yanlıştır; sadece dünya işleri konusunda şefaat (aracılık) istenebilir.
    Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1047 tefsirinde şunları söyler:
    Tüm sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın mülkü olan
    yaratıklardan kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın yüce huzurunda şefaat
    edebilsin? Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın emri olmadan bunların
    birinden şefaat dilenebilsin. Bizzat O’nun izni ve emri olmadıkça herkes
    başından korkmadan nasıl şefaate kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir
    parça olsun tasarrufa kimin yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete
    lâyık birinin kendinden düşük bir diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım
    ederek O’na katılması demektir ki, bu bir bilinmezi bildirmek veya bir
    isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar. Bunu da kendini
    ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat istenenden daha çok bir
    ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin olan kimse yapabilir.
    1040 2/Bakara, 254, 255; 10/Yûnus, 3; 20/Tâhâ, 109; 34/Sebe’, 23
    1041 53/Necm, 26
    1042 44/Duhân, 41; 74/Müddessir, 48
    1043 6/En’am, 51; 32/Secde, 4
    1044 20/Tâhâ, 109; 21/Enbiyâ, 28, 53/Necm, 26 âyetlerinde
    1045 39/Zümer, 44
    1046 1/Fâtiha, 5
    1047 Bakara, 255
    • 427 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan
    daha çok birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini
    tamamen idrâk etmeden ve önünü ardını hesap etmeden ilâhî huzurda
    kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak, gerek şefaat eden ve gerek
    şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir? Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat
    edecek olanın hali, şefaat edilecek olandan daha çok endişeye değer olmadığı
    nereden bilinir? Bu hal içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun,
    kimdir o ki Allah’ın izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp
    Allah’ın kullarına Allah’tan daha çok sahip çıkmak, koruma yetkisini
    kendinde görsün de şefaate cesaret edebilsin. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse,
    özel veya genel şefaate ilâhî irâde çıkar da kendilerine bildirilmiş bulunursa
    o başka...
    Demek ki Yüce Allah’ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir. Fakat
    şefaat de herkesten önce O’nun kendi elindedir ve O’nun izni ve emri ile
    gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır ve şefaat etmesine izin verilenler
    kendi dilediklerine değil; yine Allah’ ın dilediklerine şefaat imkânını
    bulabilir. Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan Allah düşmanlarının
    kendilerine şefaat etmesi umulan bir Allah dostu bulabilmelerine,
    bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim şanından olmayanların şefaatçi
    olabilmelerine, asla ihtimal yoktur.
    Sonra, kendisine izin verilebilecek her şefaatçinin şefaat sınırı da Allah
    katındaki derecesine ve o oranda elde edebileceği izin ve gücün kapsamı ile
    uyumlu olabilecektir. Bu bakımdan eninde sonunda izin çıktığı zaman en
    genel biçimde şefaat sahibi, herkesin üstünde dereceler sahibi olan Rasulullah,
    peygamberlerin en üstünü olabilecektir. Bu konudaki naslara göre,
    Cenâb-ı Hak O’na şefaat için izin isteme yetkisini de bahşetmiş ve en yüksek
    peygamberlik makamı, “şefaat-ı uzmâ” en büyük şefaat makamı olmuştur.
    1048
    “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için
    herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve
    fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1049 Konumuzun temelini
    teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi’l-Kur’an adlı tefsirde şu
    1048 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
    1049 2/Bakara, 48
    • 428 •
    Ahmed Kalkan
    açıklama yapılmaktadır: Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal
    edilmesi, kaldırılmasıdır. Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre
    insan tamamen sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel
    umutlarla âhiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Âhiret
    işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi olduğunda
    bir başkası onu halledebilmekte veya araya vasıta/aracı koymakta.
    Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında işini başkasına gördürmektedir.
    Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel seviyelerin durumlarına
    göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler ve girişimler kanun
    dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret,
    makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada kanun işlemez.
    İşte âyet, âhirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir.
    İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın anladığı
    gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle hiç de ilgili
    değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından dolayı peygamberlere
    ve velî zannettiklerine kişisel birtakım üstünlükler vererek
    adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar
    aynı mantıkla liderlere, şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle
    yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar.
    Peygamberlere ve velî zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere ve makam
    sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velîlere ve peygamberlere karşı
    beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.1050
    Şefaat konusunda bazı insanların aklına şöyle bir soru gelebilir: Yüce
    Allah’ın şefaat vaadinde bulunması ve peygamberlerin bunu duyurmuş
    olmaları, insanların günah işlemeye devam etmeleri ve Allah’ın koyduğu
    haramları çiğnemeleri yönünde teşvik edilmeleri sonucunu doğurmaz mı?
    Kitap ve sünnette şefaatle ilgili olarak yer alan nasları, dinin temel esası
    olan ortak koşmaksızın Allah’a kulluk sunmaya ve O’na itaat etmeye yöneltmeyle
    nasıl bağdaşır?
    Öncelikle, sorudaki bu yaklaşım, bağışlamanın kapsamlılığını ve rahmetin
    genişliğini gösteren âyetlerle çelişmektedir: “Allah kendisine şirk/
    ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.”1051 Bu
    1050 Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, II/38-39
    1051 4/Nisâ, 48
    • 429 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    âyet, tevbe olayının söz konusu olmadığı durumlara işaret ediyor. Bunun
    kanıtı da tevbe edilmiş olması durumunda bağışlanan günahlar kapsamına
    giren “şirk”in bu âyette istisnâ edilmiş olmasıdır.
    İkincisi; Yüce Allah tarafından dile getirilen şefaat vaadinin insanlara
    duyurulmasının insanları günaha sürüklemesi, dikbaşlılık ve isyankârlık
    yapmaya teşvik etmesi iki şarta bağlıdır:
    1- Suçlunun şahsı ve nitelikleriyle birlenmesi. Ya da hakkında şefaat
    edilen günahın hiç bir şüpheye yer bırakılmayacak şekilde belirginleştirilmesi.
    Yani şu şahıs veya bu günah hakkında kesin olarak şefaat sözü verilmesi.
    2- Şefaatin her türlü cezayı, tüm zamanlarda temelden yürürlükten kaldıracak
    şekilde etkin bir rol oynaması.
    Eğer, “falanca gruptan olan insanlar veya bütün halk, işledikleri suçlardan
    dolayı cezalandırılmazlar, günahlarından dolayı kesinlikle sorgulanmazlar”
    veya “falanca günahtan dolayı hiç bir zaman azab görülmez” şeklinde
    iddialar ortaya atılacak olursa, bu kesinlikle bâtıl bir iddiadır, yükümlülere
    yöneltilen hüküm ve sorumluluklarla alay etmektir. Fakat eğer her iki
    şart açısından konu müphem bırakılırsa; şefaatin hangi günahlar ve hangi
    günahkârlar hakkında geçerli olacağı belirtilmezse; ya da yürürlükten kaldırılacak
    cezaların, tüm zaman ve durumlardaki cezalar olacağı şeklinde
    bir iddia ortaya atılmazsa, kişi vaad edilen şefaatin kapsamına girip girmeyeceğini
    bilmez, dolayısıyla Yüce Allah’ın koyduğu yasakları çiğnemeye cesaret
    etmez. Tersine, bu durum, kişide ilâhî rahmete yönelik bir duyarlılık
    meydana getirir. İşlediği günahlardan ve kötülüklerden dolayı ümitsizliğe
    ve Yüce Allah’ın rahmeti hakkında karamsarlığa kapılmaz.
    Ayrıca Yüce Allah şöyle buyurmuyor mu? “Eğer size yasaklanan büyük
    günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz.”1052 Âyet-i kerime,
    büyük günahlardan kaçınma şartına bağlı olarak küçük günahlar ve
    suçlar için öngörülen cezaların kaldırılacağını ifade etmektedir. Eğer, “büyük
    günahlardan sakınırsanız, küçük günahlarınızı affederiz” demek doğru
    ise, bu durumda, “eğer imanınızı korur da kıyamet gününde sağlam bir
    imanla bana gelirseniz, şefaatçilerin sizinle ilgili şefaatlerini kabul ederim”
    1052 4/Nisâ, 31
    • 430 •
    Ahmed Kalkan
    demek de doğru ve yerinde olur. Bütün mesele de zaten nihayet imanı koruyabilmektir.
    Çünkü günahlar imanı zayıflatır, kalbi taşlaştırır ve nihayet
    şirke götürme ihtimali büyüktür. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hüsrana
    uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın tuzağından (onlara mühlet verip de
    sonra ansızın yakalanmasından) emin olmaz.”1053; “Hayır, onların işleyip kazandıkları
    şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur.”1054; “Sonra kötülük edenlerin
    sonu, Allah’ın âyetlerini yalanlamak oldu.”1055 Bu uyarılar günahkârı
    günahlardan uzaklaştırmaya, takvâ yolunu izleyip muhsinlere ulaşmasını
    sağlamaya yeter ve böylece bu anlamdaki şefaate bile ihtiyaç duymaz. Bundan
    daha büyük yarar, en güzel sonuç budur. Aynı şekilde hakkında şefaat
    edilen suçlu veya şefaate konu olan suç belirlenir de, ancak azabın bazı yönlerini
    veya bazı zamanlarını kapsadığı vurgulanırsa, bu da, kesinlikle suçluların
    cesaretlenmesine, suç işlemeye teşvik edilmesine yol açmaz. Kur’ân-ı
    Kerim, şefaate konu olacak suçluları da günahları da belirginleştirmez. Cezanın
    kaldırılmasını da, ancak bazı durumlar için söz konusu eder. 1056
    “Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Ürkmüş
    yaban eşekleri gibi.” (49-50. Âyetler)
    Hayvanlık bu! Eşeklik… Hatta hayvandan daha aşağı bir durum. “Onların
    kalpleri vardır, onlarla (hakkı) kavramazlar; gözleri vardır, onlarla
    (hakkı) görmezler; kulakları vardır, onlarla (işitilmesi gereken hakkı) işitmezler.
    İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfil onlardır.”
    1057; “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut
    düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca
    daha da sapıktırlar.” 1058 Gereksiz kaçış. Eşekten daha beter bir kaçış. Eşek,
    aslandan canını kurtarmak için kaçar. Bunlarsa cennetten kaçıyor. Kurtarcısından
    kaçarak kurtuluşu cellâdına sığınmakta arıyor.
    “Aslandan kaçan.” (51. Âyet)
    1053 7/A'râf, 99
    1054 83/Mutaffifîn, 14
    1055 30/Rûm, 10
    1056 Tabatabaî, El-Mîzân Fî Tefsiri'l-Kur'an, I/234-235
    1057 7/A’râf, 179
    1058 25/Furkan, 44
    • 431 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an ve Peygamber’den kaçan müşrikler eşeğe benzetilirken; Peygamberimiz
    de aslana benzetiliyor. Onlar Peygamber’den ve kurtarıcı hakikatten,
    vahiyden kaçıyorlardı.
    49-51: Yüce Allah Kur’an’dan yüz çevirenler hakkında oldukça aşağılayıcı
    ve tahkir edici bir benzetmede bulunmuştur. O da aslandan ürküp
    kaçan yaban
    eşeklerine benzetilmeleridir. İbn Abbas dedi ki: Maksat yaban
    eşekleridir. Yüce Allah onları yermek ve onların çirkin durumlarını anlatmak
    için yaban eşeklerine benzetmiştir.1059
    Yine az önce de geçtiği gibi şöyle demiştir: Yaban eşekleri aslanı gördü
    mü kaçar. İşte bu müşrikler de böyle idi. Muhammed’i (s.a.s.) gördüler mi
    yaban eşeğinin aslandan kaçışı gibi ondan kaçarlar. “Kasvere (aslan)” Habeşçe’de
    aslan demektir.1060
    “O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.”
    (52. Âyet)
    Onların her biri kendilerine açık seçik metinler verilmesini isterler”,
    yahut “açılmış sahifeler” yani, herkesin anlamasına açık. “Allah neden bizimle
    konuşmaz ve neden bize mucizevî bir işaret göstermez?” derler. Yani,
    doğrudan doğruya, bir peygamberin aracılığı olmaksızın. Bu âyet, Kur’an’ın
    çok sık başvurduğu, “böbürlenme”nin yahut “boş gurur”un ilk tasvîridir.
    İnançsızlıklarında samimi değiller. Tüm müşrik ve kâfirler, sadece zanna
    tâbi olur, kesin bir inanç(sızlık) içinde bulunmazlar. Onlar hiçbir şeye
    gerçekten inanmaz, ancak kendi çıkarlarına inanırlar. O yüzden pazarlığa
    açıktırlar; helvadan putlarını gerekli gördüklerinde yemekten çekinmezler.
    O yüzden burada da onların gereksiz bir mucize isteği ile samimiyetsizlikleri
    ve pazarlığa açık olan karakterleri yansıtılıyor.
    1059 Bahru'l-Muhit, VIII/380.
    1060 Razi, XXX/212.
    • 432 •
    Ahmed Kalkan
    Müşrikler (Ebû Cehil ve Kureyş’ten bir topluluk) onlardan her birisine
    içinde: “Ben size Muhammed’i peygamber olarak gönderdim” diye yazılı
    bulunan açık mektuplar gönderilmesini istemişlerdi. İbn Abbas dedi ki: Diyorlardı
    ki: Eğer Muhammed doğru söylüyor ise bizden her bir kişi sabahı
    edince başı ucunda kendisinin cehennemden kurtarılıp güvenlik içinde olduğunun
    yazılı bulunduğu bir sahife bulsun.1061
    “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
    “Doğrusu onlar âhiretten korkmazlar.” İşte bundan dolayı öğütten yüz
    çeviriyorlar. Her birine bir mektup ve sahife verilmediğinden dolayı değil.
    Esas teşhis bu. Onların mûcize istemeleri bahane; esas hastalıkları âhiretten
    korkmamaları.
    Hataların başı Allah’tan ve Allah’ın cezasından, âhiretten korkmamaktır.
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba
    katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten
    korkmuyorlar.”1062 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta
    ahret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman
    insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela;
    içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
    Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
    şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
    bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar
    o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
    malolacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
    ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz.
    Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden
    vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol
    mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye
    göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir
    kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
    yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Deni-
    1061 Kurtubi, XIX/90.
    1062 74/Müddessir, 53
    • 433 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde
    beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek
    ki?
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
    tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız
    kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adaletli,
    kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı
    ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman
    edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
    insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir
    ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün
    çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında
    kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
    İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün olamazdı.
    Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına bağlı olduğunu
    bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir ahlâkî kural tanımayan,
    fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı, birçok insanın babasının tombala
    usulü belirlendiği, kokuşmuş gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı,
    hak ve hukukun değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı
    olduğu, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü
    haksız kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek
    tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender şahid olduğu
    faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının payı sanıldığından da
    daha büyüktür.
    Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir. Zaten
    ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız zaman bir
    anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi bir Allah’a inanıyorsunuz.
    Yani Allah’ın, kendi varlığınızı ve her şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat
    Allah’ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz. Kötülük yaptığınızda ceza vermiyor;
    iyi ve dürüst davrananlara da ödül vermiyor. Allah aşkına bana söyler
    misiniz böyle bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark var? Hiçbir
    fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezalandıran bir
    varlık olduğuna iman eden, ayrıca zalimin cezasını görmediği, mazlumun
    da hakkını şu hayatta alamadıklarını gören bir insan, elbette ölümden sonra
    bu işlerin tamamlandığı bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder.
    • 434 •
    Ahmed Kalkan
    Zaten âhiret gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından
    birisi de mükâfat ve ceza olduğuna göre din günü; yapılan işlerin
    karşılıklarının verileceği gün manasına gelir.
    İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş,
    başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi, başkalarının
    hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini ikiye bölerek tasadduk etmiş.
    Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş,
    gönül yapmış, onarmış ve mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz
    etmiş; ikincisi canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş.
    Birincisi her türlü ahlakî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının
    ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için çizdiği
    sınırları yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve hep ahlakî, insanî
    değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
    Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp
    yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla, hangi vicdana ve
    hangi adâlete sığar? 1063
    Dünyanın; ekolojik (çevreyle ilgili) anlamda tabii dengenin bozulması
    sınırından; ahlakî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal
    dengenin deformasyonu sınırına kadar, ilahî olan her tür dengenin, tabiiliğin,
    sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru hızla yaklaştığını
    gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen “halifesi” olarak seçilmişleri
    olan insanlarının, bu ilahî misyonlarını yerine getirebilmeleri için hâlâ bir
    fırsatları, bir şansları var.
    Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü bir ilerleme-
    kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik sendromu ile ifsad
    edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici gayri ahlakî yaşam tarzı
    ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî uygarlığın sağına, soluna, ortasına
    bakmaksızın bütün yorumları, uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı
    tehdit etmesine son verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin
    yapacakları bir şeyler var.
    1063 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Yay., s. 287-288
    • 435 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen ilahî ruhun bütün erdemlerini
    temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı ilahî hikmetin bir
    ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor. Batının şeytanî hegemonyasına
    alarak ilahî olana yüz çevirttiği, hikmeti ve ilahî bilgiyi unutturduğu,
    insanî olan, tabii olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık,
    içine düştüğü şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak
    doğrulabilir. Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her saat her an
    kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında olan müslümanlar
    için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar mânâsına geliyor.
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan
    aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını,
    kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması
    gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği
    yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
    Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir? Ve bu,
    nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman topluluğun âhiret
    inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan çıkartıp, hayatına
    yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde el alması ve müslüman insanın dünyevî
    yaşantısının bu bilinçle nasıl şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap
    verilebilir. Bu da, elbette ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence
    gözüyle görerek dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden
    yüz çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız,
    titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için yaşamakla mümkündür.
    Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş bir gerçekliğe dönüştürebilmek,
    yani gerçekten hesap günü için, hesap gününe ayarlanmış
    bir biçimde yaşayabilmek için de âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
    Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam felsefesine
    inanan, ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz beşerî ideolojilerin
    yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist ve batıcı dostlarının egemen
    olduğu bir toplumda hem bu bilince ulaşabilmek, hem de bu bilincin
    gerektirdiği tarzda yaşayabilmek -işin doğrusu- o kadar da kolay değil.
    Çünkü iki yüz yıldır ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen
    güçlerin, ezerek, zulmederek, hile, dolap ve desiseler kurarak, batı batağına
    sürüklemeye çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız toprakların
    insanlarını, inkârın, şirkin, sapmanın, yüzçevirmenin, yalanlamanın,
    • 436 •
    Ahmed Kalkan
    küçümsemenin, hor görmenin anaforundan baktığı ilahî değerlere, ed-din
    gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın
    çağırmak ve bununla birlikte işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin,
    insanlık düşmanlarının, Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez
    tükenmez bir kin pınarından beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan
    Allah’a, âhiret gününe yakînen iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin
    gerektirdiği tarzda yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve onun için
    kolay değildir.
    Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı zulüm düzeninin,
    pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde ürettiği kemalist,
    sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin kıskacında bulunan insanların
    arasından çıkan müslümanların, bu kıskacın etkilerini tamamen
    silebildiğini söyleyebilmek çok zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine
    erişmiş insanların aynı oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini
    ne yazık ki iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki
    ve kalplerdeki putları, tâğutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki
    putları ve tağutları yıkma mücadelesine sevkeder. Dünyayı değiştirmenin,
    toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en doğal, en sıradan
    faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın, ölüme atılabilmenin, ölümden
    korkmamanın insanı davası uğruna mücadeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu
    görürüz.
    Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
    için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece kıllarını, ya da
    dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların iç dünyalarına inip oradaki
    tortuyu, toplumun kültüründen kalmış gizli kalıntıları, yani o çıplak
    ölüm korkusunu, o açık dünya sevgisini bulup çıkarmak gerekir; zira insanları,
    tevhide ulaştığı halde yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca
    yaşamaya sevkedecek olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların,
    yorumların, anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya
    sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel tortuyu
    barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan daha fazla, dünya
    sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun ve kalıcı olur. Çünkü, bir içgüdü
    olarak, bilinçaltında sürekli beyin, kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle
    örtülüp, bir biçimde buu gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli
    gördürücü, tatmin edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha
    meşru, ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin bi•
    437 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını
    var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler.
    Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek daha kolay; bu tür
    insanların yeniden kavrayabilmeleri daha zordur.
    “Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün bir toplumu
    izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde işlenen bunca zulme, bunca
    haksızlığa, bunca iğrençliğe şahid olup da, içinde yaşadığı toplumda ne
    yapmasını ve ne yapmamasını açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey
    yokmuş gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiç bir
    sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir izahı yoktur.
    Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz, kansız, şehidsiz geçen
    günlerin; daha fazla küfür, daha fazla zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla
    zillet demek olduğunu bilen insanların, bilmesi ve gereken insanların hâlâ
    yerlerinde durabilmeleri, hâlâ mücadeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı yarınlara
    erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat yolları bayraklaştırabilmeleri,
    başka bir şeyle izah edilemez. Mücâdelenin, kanın, şehidin
    olmadığı yerde âhiret bilinci de gereği kadar yoktur demektir. Âhiret
    bilincinin gereği kadar olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda,
    sokaklarda, karakollarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, mezarlarda ya da
    mezar başlarındaki şehadet andlarında doldururlar.
    Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla
    kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat istediği bir zamanda,
    insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları şeyleri biriktirmekle meşgullerse,
    hâlâ yaşamak için, sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için, sıradan bir
    vatandaş olarak yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın yutucu gerçekleri
    hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa, hâlâ şerefsizce
    yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde koşmak, âhiret kazanma
    çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa, o zaman Allah’ın ipine
    tutunarak ayağa kalkabilmenin bir ayağı yani âhiret bilinci eksik demektir.
    Zaten yüce Rabbimiz de Kur’an-ı Kerim’de sık sık “Allah’a ve âhiret gününe
    iman edenler” diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
    ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın
    nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu
    kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım.
    • 438 •
    Ahmed Kalkan
    Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve
    gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber’e, biraz rahatına
    bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince,
    Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl refah ve nimetin tadını
    bulurum ki, boynuz sahibi (İsrafil) boynuz (sur)u ağzına koymuş, alnını eğdirmiş
    ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair emir bekliyor.” 1064
    Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız
    günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın
    dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin
    de zor olduğunun bilincine varalım. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek
    canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur,
    içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın,
    benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyametin kopmasını
    bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyametin
    koptu. İşte bu kıyamete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın
    mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların,
    ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman?
    Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir
    gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve
    yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle:
    Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca
    kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı
    tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten
    işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün
    bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Allah’nı
    Kitabında1065 Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları
    sayılırken “âhirete inananlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak)
    iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini
    ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir
    diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki
    ilahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâ-
    1064 Tirmizî
    1065 Bakara sûresi 4. âyette
    • 439 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    sebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat,
    ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe
    ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici
    zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek ve
    hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah’ın davası için
    harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde
    olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını
    iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları
    ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın
    mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan,
    ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen, ölümün
    koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine! “ Rabbinizin mağfiretine
    (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer
    kadar olan cennete koşun!” 1066 Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir
    yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin,
    müslümana yakışır şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir. 1067
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman
    gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak
    bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği
    sûreler Mekkî surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik,
    kâfir ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve
    cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı
    kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Herşeyden
    önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına
    inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi,
    canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zalimlere karşı durması
    beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi
    kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın
    karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler.
    1066 3/Âl-i İmran, 133
    1067 Âhiret bilinci açısından daha geniş bilgi için bk. Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci, Bengisu Yay. ve Hasan
    Eker, Âhiret Bilinci, Denge Yay.
    • 440 •
    Ahmed Kalkan
    Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi
    için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse,
    bunun karşılığını yalnızca âlemlerin rabbı olan Allah’tan beklemek zorundadır.
    Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına
    geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz
    bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an,
    her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
    Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis
    edecek insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn
    bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de
    böyle olmuş ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler
    gelmeden önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
    hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
    istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
    anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
    hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan,
    bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
    daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz
    üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen,
    zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler,
    çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte
    bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adalet konusu, sadece
    kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle
    de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu,
    inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helak vardır.
    Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar
    gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 1068
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
    Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her
    tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir
    1068 38/Sâd, 27-28
    • 441 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine
    olan bağlılığından dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz;
    aksine O’nun katında daha fazla yükselir.
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını
    olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk
    ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine
    sahip mücadeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da
    ehl-i dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete
    inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    “Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
    “Hayır! Gerçekten o bir öğüttür.” Yine yüz çevirmekten vazgeçmeleri
    istenmektedir. Çünkü Kur’an yeterli bir öğüttür. Gerçek şu ki Kur’an bir
    öğüttür ve onlara Kur’an yeter. Çünkü o en hayırlı öğüt ve hatırlatmadır.
    Ondan öğüt almak, onu ihmal etmemek isteyen bir kimse öğüt alır. Çünkü
    Kur’an son derece beliğ bir öğüttür ve şifa verici bir hatırlatmadır.
    Kur’an’ı, özellikle az önce geçen âyetleri indî yorumlarla yorumlayıp
    Peygamber’in ve ashâbın hiç anlamadığı şekilde farklılıklara giden hurufîlere,
    19’culara duyrulur: Kur’an bir şifre kitabı değildir; o bir öğüttür. Kim
    İlâhî öğütleri dinlerse o hidâyete ulaşır. Kur’an aynı zamanda hidâyet kitabıdır.
    “Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
    “Kim” ondan öğüt almak “dilerse ondan öğüt alır.” Onu okur ve onunla
    öğüt alır. Kim Allah’ı seçerse ancak kendini kurtarmış olur.
    “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir…” 1069
    “Kim hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur;
    kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr,
    başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe
    (kimseye) azap edecek değiliz.” 1070
    1069 17/İsrâ, 9
    1070 17/İsrâ, 15
    • 442 •
    Ahmed Kalkan
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya
    lâyık O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet)
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar…” Yani, Allah rahmetiyle onları
    -kendi içlerinden gelerek- doğru seçimde bulunabilmeleri için kalplerini
    ve zihinlerini hakikati kabule açık kılmadıkça.
    “İşte o kendisinden sakınılıp korkulmaya lâyık olandır.” Onun
    cezalandırmasından
    sakınmaya, korkulmaya değer. Başkalarının cehennemi
    yok ki, korkasınız. Başkaları gerçek ilâh değil ki…
    “…bağışlamak da O’na yaraşır.” Yeter ki hatanı kabul et, af dile…
    Kendisine
    karşı takvâlı hareket edenleri bağışlamak O’na yakışır; size de
    O’na iman edip tevbe ve af dilemek…
    Bu kâinatta Allah’a rağmen bir şey meydana gelmez. Onların Kur’an’ı
    hatırlayıp, ondan öğüt almaları ancak
    Allah’ın dilemesi ile olur. O takva
    sahiplerinin Ona isyanı gerektiren hususları terkedip Ona itaat olan işleri
    yapmak suretiyle kendisinden sa-kınılmaya, korkulmaya lâyık olandır.
    Aynı şekilde O müminlerin kusurlu hareket edip işledikleri günahları da
    bağışlayandır. Günahkârlardan tevbe edenlerin tevbesini kabul edip, günahlarını
    bağışlayan da O’dur.
    Enes b. Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.) bu âyeti tefsir
    ederek buyurdu ki: “Kudret ve azameti pek üstün olan Rabbiniz size diyor ki:
    Ben kendisinden korkulmaya
    lâyık olanım. Dolayısıyla Benimle birlikte başka
    bir ilâha ibâdet olunmasın. Kim Benimle birlikte başka birisini ilâh kabul
    etmekten sakınırsa, Ben de onun (günahlarını) bağışlarım.” 1071
    Öğüt almamanın asıl sebebini açıklamakta, Yüce Allah’ın kemal derecesindeki
    heybetini dile getiren hususları zikretmektedir. Bu ise O’nun
    kahredicilik vasfına sahip olmasıdır. Yani bu sebepten dolayı Allah’tan
    korkulmalıdır.
    Aynı şekilde rahmetinin ümit edilmesini gerektiren lütufkârlık
    sıfatı da vardır:
    1071 Ahmed bin Hanbel, Tirmizî, İbn Mâce ve Nesâi
    • 443 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    53-56: Yüce Allah işi yokuşa sürmeleri ve ayak diretmeleri sebebiyle
    isteklerini
    kabul etmedi. Aksine onlara mucize teklifinde bulunmaktan
    vazgeçmelerini
    istedi, Kur’an-ı Kerim’in niteliklerini ve ondan öğüt
    almamalarının
    aslî nedenini: “Asla” buyruğu ile açıklamaktadır. Yani böyle
    bir şey olmayacaktır
    ve ben onlara temenni ettiklerini vermeyeceğim.
    Çünkü onlar âhiretten korkmazlar. Buna sebep de dünyaya aldanmalarıdır.
    Şüphesiz ki Kur’an bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır. Fakat onlar Yüce
    Allah’ın bunu kendileri için istemedikçe öğüt alamazlar, hatırlayamazlar.
    Yüce Allah’tan da kullarının korkması, Onun cezalandırmasından çekinmeleri
    ve böylelikle
    Ona iman edip, itaat etmeleri gerekir. O buna lâyıktır
    ve şüphesiz o iman edip, itaat ettikleri takdirde geçmişteki küfürlerini de
    bağışlamaya ehildir. 1072
    Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış, ona dini tebliğ
    görevini
    yerine getirmesi, inkârcıları uyarması ve bu konuda karşılaşacağı
    sıkıntılara
    katlanması emredilmiştir. Kıyâmet günün sıkıntılarından
    söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek onu reddeden müşriklerin
    yakıcı cehenneme sürüklenecekleri
    haber verilmiştir. Meleklerden ve kitap
    ehlinden, cehennemin görevlilerinden
    söz edilmiştir. Sûrede ayrıca inkârcıların
    cehenneme girmelerinin sebebi hakkında mü’minlerle aralarında
    geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcıların haktan yüz çevirmelerinin
    sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.
    * * *
    1072 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/235-236
    Müddessir Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 40 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2,5 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    1) Müddessir sûresi hakkında aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a- Müddessir sûresi, Peygamber’e (s.a.s.) dâvetinin başlangıç dönemlerindeki
    birtakım irşadları, şirkin önderlerinden birisine birtakım
    tehditleri ve cehennemin niteliklerini ihtivâ etmektedir. Sûre, Peygamber’i
    (s.a.s.) Rabbine dâvet etmek, kâfirleri uyarıp korkutmak,
    günahkârların eziyetlerine karşı da sabretmek yükümlülüğünü belirterek
    başlamaktadır.
    b- Müddessir sûresi, Nüzul sırasına göre 4. sûre, Mushaf tertibine göre
    ise 74. sıradadır. 56 âyettir. Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olmuştur.
    Sûre; adını, birinci âyette geçen ve “bürünüp sarınan” anlamına
    gelen “müddessir” kelimesinden almıştır. Bu sûreye Peygamber’e (s.a.)
    nitelik olarak zikredilen bu vasıf ile başladığından ötürü Müddessir
    sûresi adı verilmiştir. Müddessir, uyumak ya da ısınmak amacıyla elbisesine
    sarınıp bürünen kimse demektir. Adını ilk âyetinde geçen,
    örtüye bürünen anlamındaki “müddessir” kelimesinden almıştır.
    Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risâletin misyonunu
    başlatan ilk sûre olmuştur.
    c- Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış, ona dini
    tebliğ görevini yerine getirmesi, inkârcı kâfirleri uyarması ve bu konuda
    karşılaşacağı sıkıntılara katlanması emredilmiştir. Kıyamet günün
    sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek
    onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri haber
    verilmiştir. Sûrede ayrıca kâfirlerin cehenneme girmelerinin sebebi
    hakkında müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve
    inkârcı kâfirlerin haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre
    sona ermiştir.
    d- Müddessir sûresi şû âyetlerle başlar: “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!
    Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl).
    Yahut bunu biraz azalt. Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tane tane oku.
    Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz…”
    2) Sakar adı verilen cehennem ateşi hakkındaki yargılardan hangisi
    yanlıştır?
    a- O, kâfirleri ne öldürüp bırakır, ne de azaptan vazgeçer.
    b- Onun ateşi kırmızı değil, karadır, kapkara.
    c- İnsanın derisini kavurarak ona değişmez gerçeği gösterir.
    d- Onun üzerinde muhâfızlık yapan on dokuz melek vardır.
    3) Sakar adlı cehennem ile cezalandırılmaya sebep olarak gösterilenler
    arasında aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Namaz kılanlardan olmamak ve yoksulu doyurmamak
    b- Bâtıla dalanlarla birlikte dalıp gitmek
    c- Tâğutlara hiçbir şeyi şirk koşmamak
    d- Âhireti, hesap gününü yalanlamak
    4) Müddessir sûresinin 40-42. âyetlerinde: “Cennetlerde soruştururlar.
    Suçlular/günahkârlar hakkında. Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” buyrulmaktadır.
    Bu âyetlerde geçen “mücrimler/günahkârlar” ve işledikleri
    günahla ilgili sünnetullah (Allah’ın değişmez yasaları) konusunda aşağıdaki
    ifadelerden hangisi doğru değildir?
    a- Musîbetlerin tümünün sebebi, günahlardır. Kime çok musîbet gelmişse,
    onun çok günah işlediği anlaşılmış olur.
    b- Kötülüğün cezası kötülüktür; Bir günah işleyen, sadece onun kadar
    (günahının misliyle) cezalandırılır.
    c- Kötülüğe/günaha seyirci kalıp rızâ göstermek, toplumun genelinin
    cezasını gerektiren bir günahtır.
    d- Her musîbetin sebebi günah olmamasına rağmen, günah ve isyanlar
    musîbet sebebidir.
    5) Bilindiği gibi, Müddessir sûresinin 39-42. âyetlerinde sakar adlı cehenneme
    giden günahkârlardan bahsedilmektedir. Günah konusunda
    aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi tümüyle doğru değildir?
    a- Büyük günah işleyen mü’minlerin bu günahlarından dolayı kâfir
    olup olmayacakları meselesi, bazı İslâm mezheplerince tartışılan bir
    konudur. O yüzden ehl-i sünnete ve diğer mezheplere göre günahlar
    imanı gidermese bile, samimi bir tevbeyle dönüş yapılana kadar imanın
    kemâl ve kalitesini, gönüldeki takvâyı giderir.
    b- Günahı savunma, başka suçlu bulup kendini temize çıkarma, Allah’ın
    yasağına rağmen mantığını kullanıp günahın sebebini anlamadığından
    onu normal görme, secde etmeme günahı ve gerekçesiyle
    ortaya çıkan İblis/Şeytan tavrıdır.
    c- Günah işlememeye çalışmak önemlidir, ama ondan daha önemlisi,
    günaha karşı tavırdır. Ancak hata ile, yanılarak ya da bir anlık şeytana
    uyarak günah işleyen mü’min, hatasında ısrar etmeyip hemen ondan
    vazgeçecek, pişmanlıkla tevbe çeşmesinde arınacaktır.
    d- Hıristiyanlıktaki aslî günah anlayışı gibi babanın günahı oğluna
    miras kalmaz. Kimse, kendisinin bizzat işlemediği günahtan dolayı
    suçlanamaz. O yüzden başkasının işlediği bir günah yüzünden, ona
    seyirci kalan, râzı olup tepki göstermeyen, günahı emrederek, onun
    işlenmesine izin vererek vesîle olanlar, günahkâr kabul edilip suçlanamazlar.
    6) Müddessir sûresi 53. âyette: “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.”
    denilir. Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya-âhiret dengesi
    sağlamak için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Dünya konusunda aşağıdaki
    değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a- Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan
    ibarettir.
    b- Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile ilgilenmemeli;
    dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
    c- Dünya, hakiki mânâda huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız
    değildir.
    d- Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler,
    iyi binekler sevdirilmiştir.
    7) Müddessir sûresinin 31. âyetinde kalplerinde hastalık olanlardan
    bahsedilir. Kalbin hastalığı, fesadı, bozukluğuyla ilgili olarak meşhur bir
    hadis vardır. “Dikkat! Gerçekten vücutta bir et parçası vardır; o doğru
    olursa bütün vücut doğru olur. O fesada uğrar, bozulursa bütün vücut
    bozuk olur. Dikkat, o ........” Bu meşhur hadis-i şerifte boş bırakılan yere
    gelmesi gereken kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- kulaktır b- dildir c- eldir d- kalptir
    8) Müddessir sûresinin ilk âyetlerinde emredilen; lugat anlamı, tehlikeyi
    haber verip sakındırmak, uyarmak, ikaz, ihtar olan, Kur’anî kavram olarak
    da Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarıp kötü âkibetten
    sakındırmasına ne denilir?
    a- inzar b- nezîr c- ıslah d- münzir
    9) Seçeneklerden hangisi, “din günü” kavramının ifade ettiği anlamlardan
    biri değildir?
    a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
    b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”
    c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”
    d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”
    10) Müddessir sûresi ikinci âyette: “Kum fe enzir; kalk ve inzâr et/
    uyar!” buyrulur. Bir uyarının, propaganda değil de; gerçek bir “inzâr”
    olabilmesi için bazı şartlar gerekir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi inzâr
    için gerekli şartlardan biri değildir? Yani, inzâr konusunda aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Uyarının, kesin vahyî gerçeklerle ilgili olması ve karşı çıkanın Allah’a
    (O’nun hükümlerine) karşı çıktığının belirgin olması
    b- Uyarıda muhâtabın sınırsız olması; tanıdık ve yabancı demeden
    herkese tebliğin ulaştırılmaya çalışılmasıyla birlikte, yakın çevrenin
    ihmal edilmemesi, hatta imkân nispetinde yakın çevreye öncelik verilmesi
    c- Uyarı ve dâvetin açıktan değil; gizli olarak yapılması ve kalbi mühürlü
    olan kimselere değil; gerçeği araştıran kimselere hakkın ulaştırılması
    d- İçine bâtıl karışmamış hakkın tebliğ edilmesi; Tevhidin kişisel ve
    toplumsal alana yayılması/taşınması; uyarıda bunların ana konuyu
    teşkil etmesi
    11) Müddessir sûresi 31. âyetinde: “…Kalplerinde bir hastalık olanlar
    ile kâfirler de şöyle desin…” denilir. Kalbin hastalığı ve mühürlenmesiyle
    ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Kalbin hastalığı; kibir, hayasızlık gibi kötü ahlak ve kötü huylarla
    ilgili, yani günah işlemekle ortaya çıkar. Tevbe edilip güzel amellerle
    silinmedikçe kalpte leke halindeki bu hastalık büyür ve giderek tüm
    kalbi kaplar.
    b- Kalbin mühürlenmesi, sebep değil; sonuçtur. Tertemiz bir kalple
    dünyaya gelen insan, günah işleyerek kirlettiği kalbini, günahlarda
    ısrar etmek ve imana karşı olumsuz ve inatçı bir tavır takınarak, mikropların
    tümüyle kalbini kaplamasına sebep olacak davranış ve inançta
    bulunması sebebiyle kalp mühürlenir.
    c- Kalbin selim vasfını, sağlığını korumak için, onu şirk ve küfür başta
    olmak üzere haramlardan korumak; bedenin sağlığı için gerekli gıdalar
    gibi, kalbe lazım olan ibadet, zikir, tefekkür gibi gıdalarla kalbi
    yeterli ve dengeli beslemek şarttır.
    d- Kâfir ve münafıkların kalbinde hastalık vardır. Allah da onların
    hastalığını arttırmıştır. Allah, tüm kâfir ve münafıkların kalbini ve kulaklarını
    mühürlemiştir. Onların gözlerinde de perdeler vardır. Kalpleri
    mühürlü olduğu için, bu sebepten dolayı onlar iman etmezler.
    12) “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? Derler ki: ‘Namaz kılanlardan
    değildik.” (74/Müddessir, 42-43. âyet). Mücrimlerin/günahkârların “namaz
    kılanlardan” ifadesi, farz namazları cemaatle kılmayı işaret etmekte
    ve Müslümanların cemaat halinde olmalarını çağrıştırmaktadır. Kur’an’da
    emredilen “cemaat”, en geniş anlamda aşağıdaki ifadelerden hangisinde
    doğru olarak tanımlanmıştır?
    a- Aynı dine inanan, aynı kıbleye yönelen, aynı fikir ve inanç etrafında
    bir araya gelen insanların oluşturduğu ümmet topluluğuna cemaat
    denir.
    b- Cemaat, rastgele, tesadüfen oluşan veya şartların bir araya getirdiği
    insan grubu demektir.
    c- Üyelerin yaptıklarının bilincinde olsun veya olmasın, şuurlu veya
    şuursuz kalabalığa, bir araya gelmiş kitleye denir.
    d- Cemaat, namazdan namaza bir araya gelen, o semtteki câmiye devam
    eden müslümanların oluşturduğu beraber namaz kılma eylemlerine
    ve bu toplu ibadete katılanlara denir.
    13) Müddessir sûresi 46. âyetinde sakar adlı cehennemde azap görenlerin
    din gününü yalanladıkları belirtilir. Din günü ile ilgili olarak aşağıdaki
    ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- “Din gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın boşuna yaratılmadığı
    ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği anlaşılır.
    b- Din günü, Allah’ın ödül ve cezasının bir gereğidir. Din gününe, âhirete
    inanmamak, ilâhi adaleti istememek demektir.
    c- Din gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa
    ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
    d- Din günü inancı, insanın dünyayı önemsemeyip sadece ahirete değer
    vermesi bilincini oluşturur.
    14) Müddessir sûresi 23. âyette “Sonra da sırt döndü ve müstekbirlik
    yaptı, büyüklük tasladı.” denmektedir. “Müstekbir” karakteri hakkında
    aşağıdaki hükümlerden hangisi doğrudur?
    a- Müstekbirler, halkın inancını bile paylaşmayan, kendi hevâlarından
    başka ilâh kabul etmeyen menfaatçi tiplerdir.
    b- Peygamberlere ilk inanan insanlar, müstekbirler olmuştur. Peygamberimiz’e
    Mekke’de iman edenlerin, yani ilk müslümanların çoğu bu
    sınıftandır.
    c- Her müslüman, müstekbir olmaya çalışmalı, İslâm tarihindeki
    meşhur müstekbir kahramanları örnek almalıdır.
    d- Kâfirlerin tümü müstekbirdir. Hıristiyanlar ve özellikle ruhban sınıfı
    aşırı derecede müstekbirdir.
    15) Bilindiği gibi “müstekbir” kavramının zıddı “müstaz’af ”tır. Müstaz’af
    insanlar, Kur’an’a göre aralarında önemli farklar bulunan çeşitli
    gruplara ayrılırlar. Allah tarafından yeryüzünde halife ve vâris kılınma
    vaad edilen müstaz’af sınıf hangisidir?
    a- Müstekbirlerce ezilen, onların da ister istemez zâlim müstekbirlere
    yardımcı olduğu, hizmetlerinde çalıştığı, ezilmişliği kabul edip halinden
    şikâyetçi olmayan mazlumlar.
    b- Cihâda ve hicrete gücü yetmeyen zayıf, hasta, ihtiyar ve çocuklar.
    c- Müstekbirlerce ezilmeye çalışılan güçsüz, zayıf ama imanlı veya
    tebliğe açık köleler, yalınayaklar, fakir insanlar.
    d- Allah yolunda mallarını infak eden zengin müslümanlar, makam
    ve ünvan sahibi müttakî mü’minler
    16) Müddessir sûresi 31. âyette geçen; lütuf ile olan rehberliğe, yol gösterip
    kılavuzluk yapmaya, hayra ulaştırmaya ve hayırda muvaffak kılmaya
    Kur’ânî terim olarak ne ad verilir?
    a- Sırat-ı Müstakim b- Hidâyet c- Takva d- Felâh
    17) Müddessir sûresi 48. âyette “Artık şefaatçilerin şefaati onlara bir
    fayda vermez.” denilmektedir. Şefaat konusunda aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Sahte tanrıların, putların şefaati olmaz. Müşriklerin putlarıyla ilgili
    şefaat beklentileri boşunadır.
    b- Kur’an’da (şahs-ı muayyen/belirli kişi -isim- olarak, kimin veya
    kimlerin şefaat etme izni/yetkisi alacağı belli olmadığı gibi; muayyen
    şahıs olarak kime veya kimlere şefaat edileceği de belirtilmemiştir.
    c- Şefaate güvenip sâlih amelleri terk etmek Kur’an’da açıklanan şefaat
    anlayışına terstir.
    d- Şefaat, sadece âhirette olur ve her şefaat güzeldir; dolayısıyla dünyevî
    şefaat ve kötü şefaat olmaz.
    18) Sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli mâdenlerin saflığını anlamak
    için onları ateşte eritmek, deneme ve imtihana tâbi tutmak anlamlarına
    gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- adâvet b- sihir c- gazap d- fitne
    19) Müddessir sûresinin 7. âyetinde “Ve Rabbin için sabret! ‘Sabırla
    Rabbine yönel!)” diye emredilmektedir. Sabır konusunda aşağıdaki ifadelerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Sabır, mü’minin silâhıdır. Namazla birlikte Allah’a dua etmenin temel
    vesilelerinden biridir.
    b- Sabır özgürlüktür; Sahte tanrıların, egemen güçlerin, zâlimlerin ve
    nefsin emirlerine karşı direnip teslim olmamaktır.
    c- İlk sarsıntıda sabır göstermek kolaydır; Sabrın kemâli, zor olayların
    sonunda gösterilen sabırdır.
    d- Belâ, musibet ve zorluklar, en çok peygamberlere ve sâlih amel işleyen
    müttakî müslümanlara gelir.
    20) Bilindiği gibi Müddessir sûresinde mal çokluğunun fitne olduğuna
    işaret edilir, yoksula yedirmemenin cehenneme girme sebeplerinden
    biri olduğu belirtilir. Dünyevîleşmenin dünyada bile feci sonucunu belirten
    bir hadis vardır: “Sayıları çok olduğu halde, müslümanların kâfirlerin
    elinde, selin içindeki çer-çöp gibi olacağı”nı bildiren bu hadis-i şerifteki bu
    durumun sebebi olarak gösterilen “dünyayı fazlaca sevip ölümden fazlaca
    korkmak” anlamına gelen Arapça kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- fitne b- vehen c- şirk d- dünyevîleşmek
    21) Müddessir sûresi 31. âyette bahsi geçen; sapmak, şaşmak, karanlıkta
    kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek; Doğru yoldan bile bile
    veya iğfâle kapılarak sapmaya Kur’an terminolojisinde ne ad verilir?
    a- Hidâyet b- Fücur c- Dalâlet d- Fısk
    22) Bilindiği gibi, Müddessir sûresi 23. âyette istikbâr eden bir müşrikten
    bahsedilir. “İstikbâr” konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak
    seçeneklerden hangisi yanlıştır?
    a- Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere istikbâr
    eden anlamında müstekbir denilir. Bu yüzden, tâğutların idaresi
    altındaki mazlum halk kesimi, zavallı müstekbirler yığınıdır.
    b- İstikbâr; büyüklük taslamak, büyüklük kuruntusu içinde olmak demektir.
    c- İlk istikbâra kapılan İblis’tir. O, Hz. Âdem’e secde emrine istikbârı
    yüzünden karşı geldi.
    d- İstikbâr içinde olanlara müstekbir denilir. İstikbarın karşıtı istiz’âftır;
    müstekbirin karşıtı da müstaz’af.
    23) Lügat anlamı, “büyüklenmek, kendini büyük görmek, böbürlenmek,
    diğer insanları küçük görmek” olan; terim olarak “Allah’a karşı kendini
    yeterli görerek isyan etme, Allah’ın hâkimiyetini reddetme, insanlara
    karşı kibirlenerek onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışı”na ne
    denir?
    a- istiğnâ b- istiz’âf c- istikbâr d- istihzâ
    24) Müddessir sûresi 31. âyette meleklerin sayısının küfürde ısrar
    edenler için fitne kılındığı vurgulanır. Burada geçen fitne kavramından
    yola çıkarak; İslâm tarihinde ilk fitne olarak kabul edilen olay, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a- Kerbelâ fâciası; Hz. Hüseyin’in “müslümanım” diyenlerce şehid
    edilmesi
    b- Hz. Osman’ın şehid edilmesi; Binlerce sahâbenin gözü önünde,
    onların müdâhale etmediği konumda Mısır’dan gelen “müslümanlar”
    eliyle Halife’nin öldürülmesi
    c- Cemel ve Sıffîn vakaları; Ashâbın karşılıklı ordular halinde birbirleriyle
    savaşması
    d- Muâviye’nin İslâm’ın tasvip etmediği bir krallık özelliği olan, babadan
    oğula yönetimin devredilmesi anlayışını benimseyerek içkici oğlu
    Yezid’e, kendi hayatında kılıç zoruyla bey’at alması
    25) Müddessir sûresinin başlarında Rabbimiz için yapmamız emredilen;
    kelime anlamı olarak; “(aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda)
    nefsi hapsetme, kendine hâkim olma, ayak direme, tahammül etme”,
    Kur’anî kavram olarak, “İslâm’ı nefsimize ve hayata hâkim kılma mücadelesinde
    iç ve dış düşmanlarımızdan gelen zorluklara göğüs gerip yılgınlık
    göstermeyerek aktif bir direnişte bulunma”ya kavram olarak ne ad verilir?
    a- akıl b- hak c- şükür d- sabır
    26) Bilindiği gibi, Müddessir sûresinin 56. Âyetinde “…bağışlamak da
    O’na yaraşır.” buyrulmaktadır. Allah’ın bağışlaması ve rahmeti -özellikle
    Bakara sûresi 157. âyete göre- kimler içindir?
    a- Nâfile ibâdetlere ve özellikle misvak kullanmaya özen gösterenler
    için
    b- Allah’tan gelen her türlü musîbet ve sınavı büyük bir sabırla karşılayanlar
    için
    c- Felâketler ve zulümler karşısında sesini çıkarmayanlar için
    d- “Allah ğafûr ve rahîmdir” deyip günah işledikten sonra, ölmeye
    yakın tevbe edenler için
    “…… tamamen yok edilinceye ve …… de yalnız …… oluncaya kadar
    onlarla (kâfirlerle) …… .”
    27) Fitne konusunda müslümanların görevlerini bildiren Bakara, 193
    ve Enfâl sûresi âyetlerin meâli olan yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere,
    aşağıdaki seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- fitne; hüküm; İslâm’ın; cihad edin
    b- fesat; egemenlik; Allah’ın; uğraşın
    c- fitne; din; Allah’ın; savaşın
    d- küfür, din; müslümanların; tebliğ edin
    28) Müddessir sûresi 40-42. Âyetlerde: “Onlar soruştururlar. Mücrimler
    (suçlular, günahkârlar) hakkında. Sizi sakar’a sürükleyip iten nedir?”
    denilir. Bu âyetten günahkârlığın cehennem sebebi olduğu anlaşılmaktadır.
    Benzer bir âyette “Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü
    kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada
    devamlı kalırlar.” (2/Bakara, 81). Bu âyet-i kerime, kötülüğün/günahın insanı
    tümüyle kuşatarak ebedî cehennemlik yapacağını belirtiliyor. Bilindiği
    gibi, affedilmeyen tek günah, şirktir. Demek, bazı günahlar işlene işlene
    sahibini şirke/küfre götürmekte ve ebedî cehennemlik yapmaktadır. Günahın
    insanı küfre götürmesi konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
    a- Günahın haram olduğunu kabul etmemek; Allah’ın haram saydığını
    helâl kabul etmek
    b- Önemli bir farzı, herkesin bileceği şekilde açıktan terk etmek, meselâ
    Ramazan’da oruç yemek.
    c- Günahı meşrûlaştırmak, ameliyle helâl kabul ettiğini göstermek;
    başkasını harama teşvik etmek, zorlamak
    d- Günah işlediğinden dolayı kalbinde sıkıntı ve rahatsızlık duymamak,
    günahı normal görmek, meselâ harama besmele çekmek
    29) Cehennem veya cehennem ateşi anlamında kullanılan Arapça bir
    kelime ve Kur’an kavramıdır. Kâfirler ve mücrimler, bu ateş azabı içerisinde
    ne ölüp kurtulabilecekler ne de salıverileceklerdir. Onların azabı sürekli
    bir dönüşümle devam edecektir. Bu ateş azabına çarptırılacak olanların
    bir kısmı “namazlarını terk edenler, yoksulları doyurmayanlar, günahkârlarla
    birlikte bâtıla dalanlar ve hesap gününü yalanlamaya kalkışanlardır.”
    Müddessir sûresinde bahsedilen bu cehennem tabakasının adı nedir?
    a- yakar b- nakar c- sakar d- dakar
    30) Arapça’da daha önceleri, bir şeyin özünü, kendisini belirten zamir
    olarak kullanıldığı halde, sonradan bu anlama ilâve olarak yirmiyi aşkın
    mânâyı dile getirecek biçimde kullanılmaya başlanan, “ruh, can, kan, benlik,
    kalp, iç, cevher, kimse, büyüklük, yücelik, irâde gibi anlamlarda kullanılan
    ve Kur’an’da da zamir biçiminden başka, daha çok ruh ve can anlamlarında
    kullanılan, tasavvufun etkisiyle halk arasında, öldürülüp yok
    edilmesi gereken kötülüğün kaynağı şeklinde anlam kayması geçiren ve
    Müddessir sûresi 38. Âyetinde geçen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Kalp b- Ruh c- Can d- Nefis
    31) Müddessir sûresinin 24. Âyetinde: Velid bin Muğîre’nin “Bu, nakledile
    gelen bir sihirden başka değil” dediği belirtilir. O günkü Araplar ve
    bugünkü insanların çoğu sihrin/büyünün yapılmasında cinlerin kullanıldığını
    ileri sürerler. Cinlerle ilgili, aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
    a- Cin kelimesi; açık, insan duygularına yönelik zâhir, insanın tümüyle
    kavrayabileceği, görünebilen varlık anlamına gelir.
    b- Cinler de insanlar gibi ibâdet için yaratılmışlardır. Aynen insanlar
    gibi mü’minleri ve kâfirleri vardır.
    c- Cinler, cisim olarak insanlara benzerler; o yüzden insanlarla evlenebilirler.
    İnsanlara musallat olabilirler ve onlar üzerinde egemenlik
    kurabilirler.
    d- Sâra (epilepsi) ve halk arasında “inme” denilen felç, cinlerin insanlara
    verdiği büyük zararlardandır; yani bunlar, cin çarpmasından
    meydana gelmiş ruhî hastalıklardır.
    32) Sihir konusuyla ilgili, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Sihir, Kur’ân-ı Kerim’de daha çok Hz. İsa’nın büyücülerle mücâdelesi
    bağlamında konu edilmiştir. Hz. İsa, sihirbazlarla yaptığı mücâdelelerin
    bazısında yenilmiştir.
    b- Câhiliyye mensubu müşrikler, peygamberlere karşı çıkarken; onlara,
    getirdikleri vahye ve gösterdikleri mûcizelere “bu bir sihirdir/büyüdür”
    diye, bile bile iftira etmişlerdir.
    c- Fayda ve zarar konusundaki anlayışla tevhidi zedelediğinden, korku
    ve vehimlere sebep olduğundan ötürü sihir ve büyü yapmak, büyük
    günahlardan sayılır ve şirk kabul edilir.
    d- Sihrin bir aldatma, göz bağlama, el çabukluğu ve bazı teknik hilelere
    dayanan bir yanılsama mı, yoksa gerçekten insan zihni ve duyularına,
    hatta bedenine gerçek bir müdâhale mi olduğu, yani sihrin etkisinin
    olup olmadığı, İslâm ulemâsı arasında tartışmalı bir konudur.
    33) Bakara sûresi, 102. âyet, bilindiği gibi sihirle ilgili Kur’an’da en geniş
    bilgi veren âyettir. Bu âyette ifade edildiğine göre, kötülük yapmaları
    ve özellikle karı-koca arasını açmaları için insanlara sihir öğretenler kimlerdir?
    a- Cinler b- melekler c- insanlar d- şeytanlar
    34) Müddessir sûresi 31. âyetinde geçen; halk arasında kabul görüp
    yayılmış, teşbihe/benzetmeye dayalı, içerisinde bir düstûr ve hikmet taşıyan
    kinâyeli veciz söz, atasözü, deyim, misal/örnek anlamlarına gelen ve
    Kur’an’ın edebî ifâde şekillerinden, üslûp özelliklerinden biri olan Kur’an
    kavramı nedir?
    a- Mesel b- Kıssa c- Sünnetullah d- Hücûd
    35) Müddessir sûresi 23. âyette geçen istikbâr sahibi, istikbâr eden anlamına
    gelen “müstekbir” için, aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
    a- Firavun başta olmak üzere, tâğutlar ve zâlim kâfirler müstekbirdir.
    b- Hz. Âdem gibi olmak (adam olmak) için gücümüzün yettiği kadar
    müstekbir olmamız lâzımdır.
    c- Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere müstekbir
    denir.
    d- Müstaz’aflar, müstekbirler sayesinde, müstekbirleri köleleştirerek
    zulümlerini sürdürürler.
    36) Müddessir sûresinde verilen malla yetinmeyen müşrik bir karakterle ilgili
    anlatılanlardan yola çıkılarak; Kur’an’ın vurgusuna göre; mallar ve çocukların insanlara
    lutfedilmesinin sebebi nedir?
    a- Onlarla iftihar edilip gururlanılması
    b- Bunların dünya işlerinde büyük faydalarından dolayı, sahip olmayanın yarım
    insan sayılması
    c- Zenginlik, çokluk ve övünç vâsıtası olması
    d- Fitne/imtihan aracı olması
    37) Müddessir sûresinde emredilen bir güzellik hakkında müjdeli bir hadis vardır:
    “Mü’minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür. Sevindirici
    bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............ olur. Üzücü bir işle karşılaşsa
    ........ , o işi kendisi için hayırlı olur.” Sahih-i Müslim’de ve Ahmed bin Hanbel’in
    Müsned’inde yer alan bu meşhur hadis-i şerifteki boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden
    hangisi gelmelidir.
    a- şükreder, hayırlı, sabreder
    b- ihsân eder, hayır, dayanır
    c- sevinir, sevap, üzülür
    d- şımarmaz, ibâdet, sabreder
    38) Bilindiği gibi, Müddessir sûresi 11-16. âyetlerde: “Kendisini tek olarak yarattığımı
    Bana bırak! Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. Ve göz önünde çocuklar.
    Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır! Çünkü
    o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” buyrulmaktadır. Bu âyetlerde, bol bol verildiği
    halde arttırılması istenen mal-mülk konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi
    yanlıştır?
    a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
    b- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
    c- Mal, bir fitne/imtihan olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen kimse,
    büyük günah üzere ölmüş sayılır.
    d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi insanların
    yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
    39) Müddessir sûresi 38. âyetinde “Her nefis, kazandıkları karşılığında rehin
    alınmıştır.” denilir. Tasavvufun savaş ilan ettiği “nefis” kavramının aklanmasıyla ilgili
    olarak; Kur’ân-ı Kerim’de nefsin olumsuz yönü “nefs-i emmâre” ifâdesiyle değil;
    başka bir kelime ile belirtilir. Lügat anlamı olarak; boş, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara
    gelen, terim olarak da; bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyarak arzularını
    tatmin için Şeriatın dışındaki şeylere meyletmesi anlamına gelen bu kavram nedir?
    a- Fısk b- Nefs-i Levvâme c- Fesat d- Hevâ
    40) Müddessir sûresinde, Allah’ın öğütlerinden yüz çevirerek uzaklaşanların
    durumu, aşağıdaki şıklarda ifade edilen şekillerden hangisi ile tasvir edilmektedir?
    a- Aslandan ürküp kaçan merkeplerin durumu gibi
    b- tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen ve kuyruk sallayan
    bir köpek gibi
    c- Kitaptan beslenip kitaba zarar vermeye çalışan böcekler gibi
    d- Dilediği yerde bağırıp dilediği yeri pislediği halde akılsızların kendisine taptığı
    kutsal(!) inekler gibi.
    * * *
    Cevap Anahtarı
    1 D 11 D 21 C 31 B
    2 B 12 A 22 A 32 A
    3 C 13 D 23 C 33 D
    4 A 14 D 24 B 34 A
    5 D 15 C 25 D 35 B
    6 B 16 B 26 A 36 D
    7 D 17 D 27 C 37 A
    8 A 18 D 28 B 38 C
    9 A 19 C 29 C 39 D
    10 C 20 B 30 D 40 A
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…


     
    Okunma 10285 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:44

    Ortam